İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın raporu bugün Davos’ta başlayacak olan Dünya Ekonomik Forumu Zirvesi’ne damgasını vuracak gibi görünüyor. Rapora göre, 2018 yılında dünyadaki 3.8 milyar insanın serveti yüzde 11 oranında azaldı.
Sözcü’den Nuray Tarhan’ın haberine göre, bugün dünya nüfusunun yaklaşık yarısı yani 3.4 milyar insan günde 5.5 dolardan daha az parayla yaşamak zorunda kalıyor.
MİLYARDERLERİN SAYISI İKİYE KATLANDI
Sayıları ikiye katlanan milyarderler ise her gün servetlerine servet katıyor. Geçen yıl dünyadaki milyarder sayısı ikiye katlanarak 2.208’e ulaştı. 2008 yılındaki finansal krizde bu sayı 1.125’ti. Bu kişilerin servetlerindeki artış bir günde 2.5 milyar doları buluyor. Dünyanın en zengin 26 kişisinin serveti, en fakir 3.7 milyar insanın servetine eşitlendi.
FAKİRLER DAHA DA FAKİRLEŞTİ
2017 yılında bu sayı 42 kişiydi. Yani geçen yıl en zenginler servetlerini daha da artırmayı başardı. Ancak buna rağmen fakirlerin geliri yüzde 11 oranında geriledi.
Rapora göre, eğer zenginlerden ödedikleri verginin yüzde 0.5’i kadar daha fazlasını ödemeleri istense, dünyadaki 262 milyon çocuk daha okuyabilir ve sağlanacak sağlık hizmetleriyle 3.3 milyon insanın hayatı kurtulabilir.
Geçen yıl serveti 140 milyar dolara yükselerek “dünyanın en zengin insanı” unvanını Bill Gates’ten alan Jeff Bezos’un servetinin sadece yüzde 1’i Etiyopya’da yaşayan 105 milyon insanın sağlık bütçesini karşılayacak düzeyde.
‘DÜNYADAKİ YOKSULLARIN ÖFKESİ GİDEREK ARTIYOR’
Raporda, zengin ve fakirler arasında giderek açılan uçurumun yoksullukla mücadeleye ve ekonomilere zarar verdiği vurgulandı. Oxfam İcra Direktörü Winnie Byanyima “Dünyadaki yoksul insanların öfkesi giderek artıyor” dedi. Byanyima, sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerindeki eşitsizliği giderek artıran ve zenginlerden az vergi alan hükümetleri uyardı.
ZENGİN AZ VERGİ VERİYOR
“Süper zenginler ve şirketler on yıl öncesine göre daha az vergi ödüyorlar” denilen raporda, öğretmensiz çocukların ve ilaçsız hastanelerin giderek arttığına dikkat çekildi. Bölük pörçük özel sağlık hizmetleriyle yoksul insanları cezalandırırken zengin insanlara ayrıcalık tanıdığı vurgulanan raporda, “Dünyada her gün 10 bin kişi sağlık hizmetlerine ulaşamadığı için hayatını kaybediyor” denildi.
[Kronos.News] 22.1.2019
Norveç’e iltica eden Türklerin sayısı Suriyelileri geçti
Dünyanın en gelişmiş ve refah seviyesi en yüksek ülkeleri arasında yer alan Norveç’te yabancılar polisinin (UDI) yayınladığı son yıllık iltica raporunda Türkiye vatandaşları ilk sırada yer aldı. Raporda yer alan bilgilere göre 2018 yılında Norveç’e iltica eden her 10 kişiden 3’ü Türk.
Önceki yıllara ait verilere göre Suriye, Somali ve Eritre vatandaşları son yıllarda en çok iltica eden ülke vatandaşları arasında ilk sıralarda yer alıyordu. Ancak bu durum 2018 yılında değişti.
Euronews’te yer alan habere göre, UDI’nin raporunda 2018 yılı içinde iltica eden Suriyeli sayısı 465’te kalırken Türklerin sayısı 765 olarak kayıtlara geçti ve böylelikle Türkiye listede ilk sıraya yükseldi.
Türk vatandaşlarından gelen başvurulardaki artış nedeniyle Norveç yabancılar polisi, Haziran 2017 tarihinde yaptığı açıklamada, dosya içeriklerinin daha dikkatli ve detaylı incelenmesi için başvuruların değerlendirilmesine belli bir süre ara verileceğini duyurmuştu.
Norveç göçmenlik bürosu, Türklere ait olan dosyaları nasıl inceledikleri konusunda Avrupa ülkeleri ile de fikir alışverişi yapmak için süre istemişti. Bu durum otomatik olarak oturumların sonuçlanma süresini daha uzun bir zaman dilimine yaydı.
’15 TEMMUZ’DAN SONRA ARTTI’
Ülkedeki genel iltica başvurularında son yıllara göre ciddi bir azalma gözükse de Türklere ait olan başvuruların sayısında ciddi bir artış meydana gelmesi ülke medyasında da yer buluyor. Norveç medyasında çıkan haberlerde Türkiye’den gelen iltica akınının 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yoğunlaştığının altını çiziliyor.
Norveç’te resmi verilere göre 2018 yılında toplam 97 ülkeden iltica başvurusu yapıldı. Başvuru ve değerlendirme süreçleri tamamlanan dosyaların %91 i olumlu sonuçlanarak kişilere oturumları verildi.
2018 yılında Norveç’e Türkiye’den iltica talebinde bulunanların sayısı 765’e yükseldi. Bu sayı Suriyeliler için 419, Eritre vatandaşları için 241 ve Iran vatandaşları için 119 olarak kayıtlara geçti.
Yıl içinde Türklerden en fazla başvuru haziran ayında gerçekleşti. Ocak ayında 5 kişi, haziran ayında 216 kişi iltica talebinde bulundu.
[Kronos.News] 22.1.2019
Önceki yıllara ait verilere göre Suriye, Somali ve Eritre vatandaşları son yıllarda en çok iltica eden ülke vatandaşları arasında ilk sıralarda yer alıyordu. Ancak bu durum 2018 yılında değişti.
Euronews’te yer alan habere göre, UDI’nin raporunda 2018 yılı içinde iltica eden Suriyeli sayısı 465’te kalırken Türklerin sayısı 765 olarak kayıtlara geçti ve böylelikle Türkiye listede ilk sıraya yükseldi.
Türk vatandaşlarından gelen başvurulardaki artış nedeniyle Norveç yabancılar polisi, Haziran 2017 tarihinde yaptığı açıklamada, dosya içeriklerinin daha dikkatli ve detaylı incelenmesi için başvuruların değerlendirilmesine belli bir süre ara verileceğini duyurmuştu.
Norveç göçmenlik bürosu, Türklere ait olan dosyaları nasıl inceledikleri konusunda Avrupa ülkeleri ile de fikir alışverişi yapmak için süre istemişti. Bu durum otomatik olarak oturumların sonuçlanma süresini daha uzun bir zaman dilimine yaydı.
’15 TEMMUZ’DAN SONRA ARTTI’
Ülkedeki genel iltica başvurularında son yıllara göre ciddi bir azalma gözükse de Türklere ait olan başvuruların sayısında ciddi bir artış meydana gelmesi ülke medyasında da yer buluyor. Norveç medyasında çıkan haberlerde Türkiye’den gelen iltica akınının 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yoğunlaştığının altını çiziliyor.
Norveç’te resmi verilere göre 2018 yılında toplam 97 ülkeden iltica başvurusu yapıldı. Başvuru ve değerlendirme süreçleri tamamlanan dosyaların %91 i olumlu sonuçlanarak kişilere oturumları verildi.
2018 yılında Norveç’e Türkiye’den iltica talebinde bulunanların sayısı 765’e yükseldi. Bu sayı Suriyeliler için 419, Eritre vatandaşları için 241 ve Iran vatandaşları için 119 olarak kayıtlara geçti.
Yıl içinde Türklerden en fazla başvuru haziran ayında gerçekleşti. Ocak ayında 5 kişi, haziran ayında 216 kişi iltica talebinde bulundu.
[Kronos.News] 22.1.2019
Hz. Yusuf'un kardeşleriyle karşılaşması [Abdullah Aymaz]
Mısır ve civarında susuzluk ve kıtlık ortalığı kasıp kavurunca, Ürdün taraflarındaki Kenan ilinde yaşayan Yakup oğulları da Mısır’a hayli uzak o çöl bölgesinden kalkıp Hz. Yusuf Aleyhisselam'ın yanına geldiler.
“Bir gün Yusuf’un kardeşleri gelip yanına girdiler. Yusuf onları hemen tanıdı, fakat onlar onu tanımamışlardı. Yusuf, kardeşlerinin zahire yüklerini hazırlatınca onlara dedi ki: ‘Babadan kardeşinizi de bana getirin. Görüyorsunuz ya, zahirenizi tastamam ölçerek veriyorum ve misafirperverlerin de en iyisiyim. Ama eğer babadan kardeşinizi bana getirmezseniz, artık size erzak yok, bir daha semtime yaklaşmayın.’ Yusuf’un kardeşleri ‘Babasından onun için izin koparmaya çalışacağız, herhalde onu başarırız.’ dediler. Yusuf yanında çalışan işçilere dedi ki: ‘Bunların verdikleri zahire bedelini yüklerine koyunuz, evlerine varınca herhalde onu fark ederler de bir daha gelirler.” (Yusuf Suresi, 12/58-62)
Elbette bizim buradan alacağımız dersler var. Yani Hz. Yusuf Aleyhisselam, kendisine zulmeden, gadreden üvey kardeşlerine karşı nasıl davranıyor, iyi dikkat edelim. Onları kendisine yaklaştırmak için, seneler sonra kendisini tanıyamayan kardeşlerini önce çok iyi ağırlayıp büyük bir konukseverlik gösteriyor. Yani onların yavaş yavaş kendisine yaklaşmalarını, alışmalarını sağlamaya çalışıyor. Kendi durumlarını da ayrıntılı şekilde anlatabilecekleri rahatlık elde etmelerine zemin hazırlıyor. Demek ki onlar yaşlı babalarından onun yanında bulunan Bünyamin’den bahsetmişler ki, bir daha gelirken onu da getirmelerini istiyor. Ayrıca zahire bedellerini de yüklerinin içine koydurarak, tekrar gelmelerine zemin hazırlıyor. Dikkat edilirse, bana zulmettiler diye köprüleri hiç atmıyor.
“Yusuf’un kardeşleri babalarının yanına dönünce dediler ki: ‘Ey babamız, erzak almamız yasaklandı, kardeşimizi bizimle birlikte gönder ki, erzak alabilelim, biz onu kesinlikle koruruz! Babaları Yakup dedi ki: ‘Daha önce kardeşi konusunda size duyduğum güvenin aynısını şimdi de onun hakkında size duyayım? En iyi koruyucu Allah’tır. O merhametlilerin en merhametlisidir.’ Zahire yüklerini açıp da ödemiş oldukları bedelin kendilerine geri verildiğini gördüklerinde dediler ki: ‘Ey babamız, senden yanlış bir şey istemiyoruz. İşte ödemiş olduğumuz bedel bize geri verilmiş. Ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz, böylece bir deve yükü daha fazla zahiremiz olur. Bunu sağlamak kolay bir iştir artık. Babaları ‘Hep birlikte ölüm çemberine düşmeniz ihtimali dışında, onu kesinlikle geri getireceğinize dair bana Allah adına sağlam bir güvence, bağlayıcı bir söz vermedikçe, onu sizinle birlikte göndermem.’ dedi. Oğullarının istediği güvenceyi vermeleri üzerine dedi ki: ‘Bu söylediklerimize Allah vekildir.” (12/63-66)
Yakup Aleyhisselam, güvenceyi aldıktan sonra bazı nasihatlarda da bulundu: “Yavrularım şehre hepiniz aynı kapıdan girmeyiniz, değişik kapılardan giriniz. Gerçi ben Allah’ın size ait hiçbir ön kararını başınızdan savamam. Hüküm ve hakimiyet sadece Allah’ın tekelindedir. Ben yalnız O’na güveniyorum. Bütün dayanak arayanlar da yalnız O’na güvenmelidirler. Yusuf’un kardeşleri babalarının direktifi uyarınca şehre girdiler. Gerçi bu tedbir, Allah’ın onlara ait hiçbir ön kararını başlarından savacak değildi. Sadece Yakup, içinden gelen bir görev duygusunun gereğini yerine getirmişti. Onun bu mesele ile ilgili, tarafımızdan kendisine öğretilmiş bilgisi vardı. Fakat insanların çoğu bu meseleye dair meseleyi bilmezler.” (12/67-68)
Yakup Aleyhisselam'ın evlatlarının şehre toplu halde girdikleri takdirde karşılaşabileceklerinden çekindiği tehlike:
1-Nazar değmesi olabilir.
2-Delikanlılık çağlarını yaşayan oğullarının kalabalık halde şehre girmelerinin kralın kıskançlık duygularını depreştirip tetiklemesi olabilir.
3- Yol kesicilerin oğullarının peşine düşmeleri olabilir. Veya daha başka bir şey de olabilir.
“Yakup’un oğulları, Yusuf’un yanına girdiklerinde, öz kardeşini bağrına basarak, ‘Ben senin öz kardeşinim, onların yaptıkları kötülüklerden ötürü sakın tasalanma’ dedi.” (12/69)
Yusuf Aleyhisselam, küçük kardeşi Bünyamin’i de kendisi gibi arındırmak için, tenha bir köşeye çekip buluşarak üvey ağabeylerinin yaptıkları kötülüklerden dolayı içinde birikmiş olumsuz duyguları kalbinden silmeyi ve düşmanca tepkiler vermekten arındırıp kurtarmayı arzu ediyor. Ayrıca ince bir tedbirle Bünyamin’i yanında bırakıp babasının iki katlı bir hasretle Mısır’a gelmesini temin etmenin çaresine başvuruyor: “Yusuf, kardeşlerinin zahire yüklerini hazırlatırken, ölçü kabı olarak kullanılan su tasını öz kardeşinin yüküne koydurdu. Arkasından bir görevli: ‘Ey yolcular kafilesi, sizler hırsızsınız’ diye seslendi. Yusuf’un kardeşleri görevlilere dönerek, ‘Ne kaybettiniz?’ dediler. Görevlilerden biri dedi ki, ‘Ölçü kabı olarak kullanılan kralın su tasını kaybettik. Onu geri getirene ödül olarak bir deve yükü zahire verilecek buna ben kefilim.’ Yusuf’un kardeşleri ‘Tallahi, muhakkak siz de biliyorsunuz ki, biz bu ülkeye kargaşa çıkarmaya gelmedik, biz hırsız değiliz.’ dediler. Görevliler, ‘Peki eğer yalan söylüyorsanız size göre hırsızlığın cezası nedir?’ dediler. Yusuf’un kardeşleri ‘Hırsızlığın cezası, tası yükünde bulduğunuz kimsenin karşılık olarak tutulmasıdır. Biz zâlimleri böyle cezalandırırız.’ dediler. Yusuf, öz kardeşinin valizinden önce üvey kardeşlerinin valizlerini aradı. Sonra öz kardeşinin valizinden tası çıkardı. Biz Yusuf’a böyle bir plana başvurmayı ilham ettik. Çünkü kralın yasalarına göre, kardeşini alıkoyamazdı. Meğer ki, Allah, bu alıkoymayı dilemiş olsun. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her bilenden daha üstün bir alim (bilen) vardır. Yakub’un oğulları; ‘Bu kardeşimiz hırsızlık yaptı ise, daha önce de onun öz kardeşi hırsızlık yapmıştı’ dediler. Yusuf kardeşlerinin bu iftirasını duymazlıktan geldi, onu yüzlerine vurmadı. İçinden, ‘Asıl kötü durumda olan sizlersiniz. Allah sizin uydurma sözlerinizin iç yüzünü herkesten daha iyi bilir’ dedi. Yakup oğulları dediler ki, ‘Ey vezir, bu kardeşimizin ileri derecede yaşlanmış, ihtiyar bir babası var. Onun yerine içimizden birisini alıkoy. Görüyoruz ki, sen iyiliksever bir adamsın. Yusuf, ‘Çalınmış eşyamızı valizinde bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırım. O takdirde zalimlik etmiş oluruz.’ dedi.” (12/7079)
Yusuf Suresinin 76. âyetindeki “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen bulunur.” ifadesi ile, bir kıssada bile bir münasebet bulunup tevhid dersi veriliyor. Çünkü Kur’an’ın dört ana meselesi var:
1-Tevhid, 2-Haşir, 3-Nübüvvet, 4-Adalet…
Her biri birer küçük Kur’an olan ekser uzun sure ve orta uzunlukta olanlarda bu esaslar bulunmaktadır. Hatta, her âyetinde ve cümlesinde bile… Kıssaları anlatırken, bir münasebetle hemen bir marifetullah dersi verilerek ana meselelere geçiş, yapılmaktadır. Bu harika geçişler ve anlatım gücü Kur’an’a mahsus güzelliklerdendir…
[Abdullah Aymaz] 22.1.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Bir gün Yusuf’un kardeşleri gelip yanına girdiler. Yusuf onları hemen tanıdı, fakat onlar onu tanımamışlardı. Yusuf, kardeşlerinin zahire yüklerini hazırlatınca onlara dedi ki: ‘Babadan kardeşinizi de bana getirin. Görüyorsunuz ya, zahirenizi tastamam ölçerek veriyorum ve misafirperverlerin de en iyisiyim. Ama eğer babadan kardeşinizi bana getirmezseniz, artık size erzak yok, bir daha semtime yaklaşmayın.’ Yusuf’un kardeşleri ‘Babasından onun için izin koparmaya çalışacağız, herhalde onu başarırız.’ dediler. Yusuf yanında çalışan işçilere dedi ki: ‘Bunların verdikleri zahire bedelini yüklerine koyunuz, evlerine varınca herhalde onu fark ederler de bir daha gelirler.” (Yusuf Suresi, 12/58-62)
Elbette bizim buradan alacağımız dersler var. Yani Hz. Yusuf Aleyhisselam, kendisine zulmeden, gadreden üvey kardeşlerine karşı nasıl davranıyor, iyi dikkat edelim. Onları kendisine yaklaştırmak için, seneler sonra kendisini tanıyamayan kardeşlerini önce çok iyi ağırlayıp büyük bir konukseverlik gösteriyor. Yani onların yavaş yavaş kendisine yaklaşmalarını, alışmalarını sağlamaya çalışıyor. Kendi durumlarını da ayrıntılı şekilde anlatabilecekleri rahatlık elde etmelerine zemin hazırlıyor. Demek ki onlar yaşlı babalarından onun yanında bulunan Bünyamin’den bahsetmişler ki, bir daha gelirken onu da getirmelerini istiyor. Ayrıca zahire bedellerini de yüklerinin içine koydurarak, tekrar gelmelerine zemin hazırlıyor. Dikkat edilirse, bana zulmettiler diye köprüleri hiç atmıyor.
“Yusuf’un kardeşleri babalarının yanına dönünce dediler ki: ‘Ey babamız, erzak almamız yasaklandı, kardeşimizi bizimle birlikte gönder ki, erzak alabilelim, biz onu kesinlikle koruruz! Babaları Yakup dedi ki: ‘Daha önce kardeşi konusunda size duyduğum güvenin aynısını şimdi de onun hakkında size duyayım? En iyi koruyucu Allah’tır. O merhametlilerin en merhametlisidir.’ Zahire yüklerini açıp da ödemiş oldukları bedelin kendilerine geri verildiğini gördüklerinde dediler ki: ‘Ey babamız, senden yanlış bir şey istemiyoruz. İşte ödemiş olduğumuz bedel bize geri verilmiş. Ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz, böylece bir deve yükü daha fazla zahiremiz olur. Bunu sağlamak kolay bir iştir artık. Babaları ‘Hep birlikte ölüm çemberine düşmeniz ihtimali dışında, onu kesinlikle geri getireceğinize dair bana Allah adına sağlam bir güvence, bağlayıcı bir söz vermedikçe, onu sizinle birlikte göndermem.’ dedi. Oğullarının istediği güvenceyi vermeleri üzerine dedi ki: ‘Bu söylediklerimize Allah vekildir.” (12/63-66)
Yakup Aleyhisselam, güvenceyi aldıktan sonra bazı nasihatlarda da bulundu: “Yavrularım şehre hepiniz aynı kapıdan girmeyiniz, değişik kapılardan giriniz. Gerçi ben Allah’ın size ait hiçbir ön kararını başınızdan savamam. Hüküm ve hakimiyet sadece Allah’ın tekelindedir. Ben yalnız O’na güveniyorum. Bütün dayanak arayanlar da yalnız O’na güvenmelidirler. Yusuf’un kardeşleri babalarının direktifi uyarınca şehre girdiler. Gerçi bu tedbir, Allah’ın onlara ait hiçbir ön kararını başlarından savacak değildi. Sadece Yakup, içinden gelen bir görev duygusunun gereğini yerine getirmişti. Onun bu mesele ile ilgili, tarafımızdan kendisine öğretilmiş bilgisi vardı. Fakat insanların çoğu bu meseleye dair meseleyi bilmezler.” (12/67-68)
Yakup Aleyhisselam'ın evlatlarının şehre toplu halde girdikleri takdirde karşılaşabileceklerinden çekindiği tehlike:
1-Nazar değmesi olabilir.
2-Delikanlılık çağlarını yaşayan oğullarının kalabalık halde şehre girmelerinin kralın kıskançlık duygularını depreştirip tetiklemesi olabilir.
3- Yol kesicilerin oğullarının peşine düşmeleri olabilir. Veya daha başka bir şey de olabilir.
“Yakup’un oğulları, Yusuf’un yanına girdiklerinde, öz kardeşini bağrına basarak, ‘Ben senin öz kardeşinim, onların yaptıkları kötülüklerden ötürü sakın tasalanma’ dedi.” (12/69)
Yusuf Aleyhisselam, küçük kardeşi Bünyamin’i de kendisi gibi arındırmak için, tenha bir köşeye çekip buluşarak üvey ağabeylerinin yaptıkları kötülüklerden dolayı içinde birikmiş olumsuz duyguları kalbinden silmeyi ve düşmanca tepkiler vermekten arındırıp kurtarmayı arzu ediyor. Ayrıca ince bir tedbirle Bünyamin’i yanında bırakıp babasının iki katlı bir hasretle Mısır’a gelmesini temin etmenin çaresine başvuruyor: “Yusuf, kardeşlerinin zahire yüklerini hazırlatırken, ölçü kabı olarak kullanılan su tasını öz kardeşinin yüküne koydurdu. Arkasından bir görevli: ‘Ey yolcular kafilesi, sizler hırsızsınız’ diye seslendi. Yusuf’un kardeşleri görevlilere dönerek, ‘Ne kaybettiniz?’ dediler. Görevlilerden biri dedi ki, ‘Ölçü kabı olarak kullanılan kralın su tasını kaybettik. Onu geri getirene ödül olarak bir deve yükü zahire verilecek buna ben kefilim.’ Yusuf’un kardeşleri ‘Tallahi, muhakkak siz de biliyorsunuz ki, biz bu ülkeye kargaşa çıkarmaya gelmedik, biz hırsız değiliz.’ dediler. Görevliler, ‘Peki eğer yalan söylüyorsanız size göre hırsızlığın cezası nedir?’ dediler. Yusuf’un kardeşleri ‘Hırsızlığın cezası, tası yükünde bulduğunuz kimsenin karşılık olarak tutulmasıdır. Biz zâlimleri böyle cezalandırırız.’ dediler. Yusuf, öz kardeşinin valizinden önce üvey kardeşlerinin valizlerini aradı. Sonra öz kardeşinin valizinden tası çıkardı. Biz Yusuf’a böyle bir plana başvurmayı ilham ettik. Çünkü kralın yasalarına göre, kardeşini alıkoyamazdı. Meğer ki, Allah, bu alıkoymayı dilemiş olsun. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her bilenden daha üstün bir alim (bilen) vardır. Yakub’un oğulları; ‘Bu kardeşimiz hırsızlık yaptı ise, daha önce de onun öz kardeşi hırsızlık yapmıştı’ dediler. Yusuf kardeşlerinin bu iftirasını duymazlıktan geldi, onu yüzlerine vurmadı. İçinden, ‘Asıl kötü durumda olan sizlersiniz. Allah sizin uydurma sözlerinizin iç yüzünü herkesten daha iyi bilir’ dedi. Yakup oğulları dediler ki, ‘Ey vezir, bu kardeşimizin ileri derecede yaşlanmış, ihtiyar bir babası var. Onun yerine içimizden birisini alıkoy. Görüyoruz ki, sen iyiliksever bir adamsın. Yusuf, ‘Çalınmış eşyamızı valizinde bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırım. O takdirde zalimlik etmiş oluruz.’ dedi.” (12/7079)
Yusuf Suresinin 76. âyetindeki “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen bulunur.” ifadesi ile, bir kıssada bile bir münasebet bulunup tevhid dersi veriliyor. Çünkü Kur’an’ın dört ana meselesi var:
1-Tevhid, 2-Haşir, 3-Nübüvvet, 4-Adalet…
Her biri birer küçük Kur’an olan ekser uzun sure ve orta uzunlukta olanlarda bu esaslar bulunmaktadır. Hatta, her âyetinde ve cümlesinde bile… Kıssaları anlatırken, bir münasebetle hemen bir marifetullah dersi verilerek ana meselelere geçiş, yapılmaktadır. Bu harika geçişler ve anlatım gücü Kur’an’a mahsus güzelliklerdendir…
[Abdullah Aymaz] 22.1.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Jose Mujica’nın itibarı [Ali Emir Pakkan]
Her gecenin bir sabahı vardır. zulüm sonsuza kadar devam etmez. Jose Mujica bunun en güzel örneklerinden biri. Onun hikayesinde daha fazlası bulunuyor.
1960 ve 1970’li yıllar Güney Amerika ülkeleri için çok zorlu geçti. Arjantin, Brezilya, Şili askeri darbelerle sarsıldı. 1973’de Uruguay’da da askerler yönetime el koydu. Demokrasi askıya alındı. Darbe kendi hukuku ile gelmişti; Binlerce insan tutuklandı. Kötü muamele ve işkencelerde hayatını kaybedenler oldu.
Gençlik liderlerinden Jose Mujica ve arkadaşları darbenin hedefindeydi. Yaklaşık 300’e yakın Tupamaro (Marksist örgüt) üyesi öldürüldü. 3 bini hapsedildi.
Mujica ve bazı tutuklulara 12 yıla kadar hücre hapsi verildi. Jose Mujica işkence gördü. Uluslararası baskılardan sonra askeri idare siyasi tutuklulara bazı haklar tanıdı.
Ancak dikta rejimlerinin hep bir sonu vardı. Uruguay da 1985’te demokrasiye döndü. Jose Mujica ve arkadaşları özgürlüğüne kavuştu.
Siyasi mücadeleye kaldığı yerden devam eden Mujica, 2009’da devlet başkanlığına aday oldu ve seçildi. Ancak onun hikayesi burada bitmedi, bütün dünyanın ilgisini çeken, halkların sevgisini kazanan bir liderlik sergiledi.
Hani Hz. Ebu Bekir maaşından arta kalanını biriktirip kendinden sonra gelen Halife’ye, ‘Bu benim hakkım değil halkın parası’ diye bırakmıştı ya!
Bakın Mujica ne yaptı?
Göreve başlarken devlet başkanlığı konutunda oturmayı reddetti. Makam arabaları ve koruma ordusu da istemedi. Maaşından Uruguay’daki aylık ortalama maaş olan 775 doları aldı ve geri kalanını yoksullara bağışladı.
Kendisine “dünyanın en yoksul lideri” deniyordu ancak o buna katılmıyordu. “Kendimi yoksul hissetmiyorum. Yoksul insanlar sadece pahalı bir hayat tarzına sahip olmayı sürdürmek adına çalışan insanlardır. Ve her zaman daha fazlasını daha fazlasını isterler.” diyordu.
Cezaevi onu olgunlaştırmış ve derinleştirmişti. Bir röportajında yaşam tarzını şu cümle ile savunmuştu, “Eğer inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. “
Uruguay Lideri, Uluslararası sorunlara çözüm aradı. Suriyeli 120 aileyi ülkesine kabul etti. Guantanamo’dan bazı esirleri vermesi için Barack Obama ile anlaştı. Bütün ülkeleri, mültecilere sahip çıkmaya çağırdı.
Mujica, 2014’de devlet başkanlığı görevinden ayrıldı. Kamuoyu yoklamaları halkın desteğini gösteriyordu. İkinci defa aday ol, teklifini geri çevirdi.
Uruguay’ın eski devlet başkanı 2015’te Türkiye’ye gelmişti. iktidar partisi ile hiç teması olmadı. AKP’liler Mujica ile yüz yüze gelmekten kaçındılar. İslamcıların halkı uyutmak için hoyratça kullandığı değerleri, Uruguay devlet başkanı hayatına hayat kılmış, yaşıyordu. Belki de bu mukayesenin yapılmasından korktular.
Mujica, karısı ile birlikte hala gecekonduyu andıran çiftlik evinde yaşıyor. Konferanslara gidiyor, röportajlar veriyor. Yaşamını konu alan kitaplar, belgeseller ve filmler ise dünyanın her tarafında büyük ilgi görüyor.
[Ali Emir Pakkan] 22.1.2019 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
1960 ve 1970’li yıllar Güney Amerika ülkeleri için çok zorlu geçti. Arjantin, Brezilya, Şili askeri darbelerle sarsıldı. 1973’de Uruguay’da da askerler yönetime el koydu. Demokrasi askıya alındı. Darbe kendi hukuku ile gelmişti; Binlerce insan tutuklandı. Kötü muamele ve işkencelerde hayatını kaybedenler oldu.
Gençlik liderlerinden Jose Mujica ve arkadaşları darbenin hedefindeydi. Yaklaşık 300’e yakın Tupamaro (Marksist örgüt) üyesi öldürüldü. 3 bini hapsedildi.
Mujica ve bazı tutuklulara 12 yıla kadar hücre hapsi verildi. Jose Mujica işkence gördü. Uluslararası baskılardan sonra askeri idare siyasi tutuklulara bazı haklar tanıdı.
Ancak dikta rejimlerinin hep bir sonu vardı. Uruguay da 1985’te demokrasiye döndü. Jose Mujica ve arkadaşları özgürlüğüne kavuştu.
Siyasi mücadeleye kaldığı yerden devam eden Mujica, 2009’da devlet başkanlığına aday oldu ve seçildi. Ancak onun hikayesi burada bitmedi, bütün dünyanın ilgisini çeken, halkların sevgisini kazanan bir liderlik sergiledi.
Hani Hz. Ebu Bekir maaşından arta kalanını biriktirip kendinden sonra gelen Halife’ye, ‘Bu benim hakkım değil halkın parası’ diye bırakmıştı ya!
Bakın Mujica ne yaptı?
Göreve başlarken devlet başkanlığı konutunda oturmayı reddetti. Makam arabaları ve koruma ordusu da istemedi. Maaşından Uruguay’daki aylık ortalama maaş olan 775 doları aldı ve geri kalanını yoksullara bağışladı.
Kendisine “dünyanın en yoksul lideri” deniyordu ancak o buna katılmıyordu. “Kendimi yoksul hissetmiyorum. Yoksul insanlar sadece pahalı bir hayat tarzına sahip olmayı sürdürmek adına çalışan insanlardır. Ve her zaman daha fazlasını daha fazlasını isterler.” diyordu.
Cezaevi onu olgunlaştırmış ve derinleştirmişti. Bir röportajında yaşam tarzını şu cümle ile savunmuştu, “Eğer inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. “
Uruguay Lideri, Uluslararası sorunlara çözüm aradı. Suriyeli 120 aileyi ülkesine kabul etti. Guantanamo’dan bazı esirleri vermesi için Barack Obama ile anlaştı. Bütün ülkeleri, mültecilere sahip çıkmaya çağırdı.
Mujica, 2014’de devlet başkanlığı görevinden ayrıldı. Kamuoyu yoklamaları halkın desteğini gösteriyordu. İkinci defa aday ol, teklifini geri çevirdi.
Uruguay’ın eski devlet başkanı 2015’te Türkiye’ye gelmişti. iktidar partisi ile hiç teması olmadı. AKP’liler Mujica ile yüz yüze gelmekten kaçındılar. İslamcıların halkı uyutmak için hoyratça kullandığı değerleri, Uruguay devlet başkanı hayatına hayat kılmış, yaşıyordu. Belki de bu mukayesenin yapılmasından korktular.
Mujica, karısı ile birlikte hala gecekonduyu andıran çiftlik evinde yaşıyor. Konferanslara gidiyor, röportajlar veriyor. Yaşamını konu alan kitaplar, belgeseller ve filmler ise dünyanın her tarafında büyük ilgi görüyor.
[Ali Emir Pakkan] 22.1.2019 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
İkinci bahar [Veysel Ayhan]
Hayat, tek bölümlük bir film değildir. Farklı bölümler, değişik mevsimler kaderin bir takdiridir. Her yeni bölümde oyuncular, konumlar, dekor ve mekân yenilenir. Önemli olan yeni mekâna, dekora veya sahneye hızlı uyum sağlamaktır. İlk kural; gelinen yeri, takdir edilen konumu Allah’tan bilip, gökten gelmiş bir hediye olarak sevmektir.
Bazı sözleri tekrarlamak gerekiyor:
Beden ve ruh farklı yapılardır. İnsan bedeni yaşlanır, yıpranır, hastalıklarla yorulur. Vücuttaki organların çalışma kalitesi düşer.
Ruh ise metafizik bir varlıktır. Maddi aşınmadan âzâdedir. İhtiyarlamaz. Yıllar geçtikçe olgunlaşır. ‘Ruhen ihtiyarlık’, bedeni ihtiyarlık gibi değildir. Ruhu ihtiyarlatan faktörler farklıdır. Mesela ümitsizlik, inkisar, haset ve tembellik ruha musallat olmuşsa insan 18 yaşında bile 80’lik ihtiyar olur.
Böylece genç yaşta bir insan ruhen bitkin, miskin ve yaşlı olabilir.
Bunun tersi; yaşlı bir insan da ruhen genç olabilir.
FÜTÜVVET RUHU
Eskiler buna ‘fütüvvet ruhu’ der. Yaşlı ama “feta” olmak. Genç ruhlu olmak.
“Ali gibi yiğit (feta/genç), Zülfikâr gibi de kılıç bulunmaz” derken Hz. Ali’nin yaşça gençliği değil, ruhen gençliği ve kahramanlığı hatta “gece hayatı” kastedilir.
Ruhen gençliğini koruyan bir insan her dönem meyve verebilir.
Mesela Mimar Sinan, 40’lu yaşlarda muhteşem eserler vermiştir ama en önemli eserleri 60’lı yaşlardan sonradır. 70 yaşındayken Süleymaniye camiini bitirmiş, Osmanlı tarihinin en önemli eseri olan Selimiye’yi bitirdiğinde ise yaşı 86 olmuştur.
Büyük fâkih Serahsî, 30 ciltlik fıkıh eseri El-Mebsut’u hapiste, kuyu içinde tamamlamıştı. Soğuktan mürekkebi sık sık donuyor, mürekkep hokkasını ısınsın diye göğsüne koyuyor, eriyince tekrar yazmaya devam ediyordu. Hapisten çıktığında, eserini tamamladığında yaşı 80’ini aşmıştı.
İbn-i Sina 56 yıllık ömrüne 200 kitap yazmayı sığdırmıştı. En önemli eseri 14 ciltlik El-Kanun fi’t-Tıb, 7 yüzyıl Avrupa üniversitelerinde kaynak kitap olarak okutulmuştu.
Nobel ödüllü Doktor Albert Schweitzer, 86 yaşına varmıştı ama hala fahri olarak Afrika hastanelerinde ameliyat yapmaya devam ediyordu.
Edison ampulü 32 yaşında iken icat etmişti. 52 yaşında akü ile çalışan arabayı bulmuş ama petrol ucuz olduğundan tutmamıştı. Sesli sinema makinesini icat ettiğinde ise yaşı 65’ini geçmişti.
Pasteur, kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Michelangelo, 88 yaşına kadar sürekli eser verdi. Ölümüne 6 gün kalmıştı. Elleri titreyerek son eseri Rondanini Pieta üzerinde çalışıyordu.
Her insanın “meyve verme” dönemi farklıdır. Bazen gençlikte, bazen orta yaş, kimi zaman da yaşlılıkta. Hayatın hangi diliminde meyve verilirse verilsin bunun yegâne şartı ruh gençliğidir.
Asıl olan, ruhen genç olmaktır.
BİZ DÂHİ MİYİZ Kİ?
Biz tabii ki şu saydığım isimler gibi dâhi değiliz.
Önemli olan deha değil çalışkanlık. Einstein, “Dehanın 10’da 1’i yetenek 10’da 9’u çalışmaktır” der.
Allah, ehadiyetiyle her insana farklı yetenekler verir. Kimse “ben kabiliyetsiz, yeteneksiz, bomboş bir insanım” diyemez.
Önemli olan kendini keşfetmektir. Bunun yolu ise çalışarak ortaya çıkar.
Allah, çalışanı, gayret edeni kendisinde var olan yeteneğe yönlendirir. Kabiliyetini ona gösterir.
PEK ÇOK YETENEK VAR:
Mühendislik, doktorluk…, öğretme yeteneği, yazarlık, gazetecilik, yönetmenlik, ticari kabiliyet, insanlarla diyalog, sosyal ilişkiler…
VE UHREVİ HEDEFLER:
Allah marifeti, Kur’an’da derinleşme, velayet yolları, tebliğ ve temsil…
İsteyen her insan bunlardan birinde “nirvana”ya ulaşabilir. Ruhunun “Nobel”ine erişebilir.
55 yaşında “Bu yaştan sonra ne yapabilirim ki…”
60 yaşında “Zaten az kaldı ölüp gideceğim. Namazlarımı kılsam kafi.”
70 yaşında “Bu yaştan sonra dil mi öğrenilir…” diyen insanlar ruhen ihtiyardır.
Hele niyetiniz iyi bir temsil ile insanlara doğru ve güzel anlatmaksa dil öğrenmek için çalıştığınız saatler nafile ibadet hükmüne geçebilir. Bu öğrenme 5 yıl bile sürse…
Düşünün dil kursundasınız ama nafile ibadet yapıyorcasına sevap kazanıyorsunuz…
Ama başarının şartı iki şeydir: “Feta” olmak yani ruhen genç olmak ve ümitsizliğe düşmeden çalışmak.
Hasan Cemal’den bir alıntı ile bitireyim:
İngiliz Daily Telegraph gazetesini karıştırırken, mesleğinde 75. yılını doldurmuş bir gazeteciyle yapılmış bir röportaj okumuştum. Yazının içine siyah beyaz fotoğrafı da oturtulmuştu, trende pencere kenarına oturmuş yazısını yazarken.
Kutlama yemeğinde kendisine sormuşlar:
“93 yaşına geldin, hâlâ ne diye her gün bilgisayarının karşısına oturuyorsun?”
Yılların gazetecisi soruyu bir şiirle yanıtlamış:
“Uyan evlat!
Yolculuk bitince uyumak için
fazlasıyla
vaktin olacak.” (A. E. Housman)
(23 Nisan 2018)
[Veysel Ayhan] 22.1.2019 [TR724]
Bazı sözleri tekrarlamak gerekiyor:
Beden ve ruh farklı yapılardır. İnsan bedeni yaşlanır, yıpranır, hastalıklarla yorulur. Vücuttaki organların çalışma kalitesi düşer.
Ruh ise metafizik bir varlıktır. Maddi aşınmadan âzâdedir. İhtiyarlamaz. Yıllar geçtikçe olgunlaşır. ‘Ruhen ihtiyarlık’, bedeni ihtiyarlık gibi değildir. Ruhu ihtiyarlatan faktörler farklıdır. Mesela ümitsizlik, inkisar, haset ve tembellik ruha musallat olmuşsa insan 18 yaşında bile 80’lik ihtiyar olur.
Böylece genç yaşta bir insan ruhen bitkin, miskin ve yaşlı olabilir.
Bunun tersi; yaşlı bir insan da ruhen genç olabilir.
FÜTÜVVET RUHU
Eskiler buna ‘fütüvvet ruhu’ der. Yaşlı ama “feta” olmak. Genç ruhlu olmak.
“Ali gibi yiğit (feta/genç), Zülfikâr gibi de kılıç bulunmaz” derken Hz. Ali’nin yaşça gençliği değil, ruhen gençliği ve kahramanlığı hatta “gece hayatı” kastedilir.
Ruhen gençliğini koruyan bir insan her dönem meyve verebilir.
Mesela Mimar Sinan, 40’lu yaşlarda muhteşem eserler vermiştir ama en önemli eserleri 60’lı yaşlardan sonradır. 70 yaşındayken Süleymaniye camiini bitirmiş, Osmanlı tarihinin en önemli eseri olan Selimiye’yi bitirdiğinde ise yaşı 86 olmuştur.
Büyük fâkih Serahsî, 30 ciltlik fıkıh eseri El-Mebsut’u hapiste, kuyu içinde tamamlamıştı. Soğuktan mürekkebi sık sık donuyor, mürekkep hokkasını ısınsın diye göğsüne koyuyor, eriyince tekrar yazmaya devam ediyordu. Hapisten çıktığında, eserini tamamladığında yaşı 80’ini aşmıştı.
İbn-i Sina 56 yıllık ömrüne 200 kitap yazmayı sığdırmıştı. En önemli eseri 14 ciltlik El-Kanun fi’t-Tıb, 7 yüzyıl Avrupa üniversitelerinde kaynak kitap olarak okutulmuştu.
Nobel ödüllü Doktor Albert Schweitzer, 86 yaşına varmıştı ama hala fahri olarak Afrika hastanelerinde ameliyat yapmaya devam ediyordu.
Edison ampulü 32 yaşında iken icat etmişti. 52 yaşında akü ile çalışan arabayı bulmuş ama petrol ucuz olduğundan tutmamıştı. Sesli sinema makinesini icat ettiğinde ise yaşı 65’ini geçmişti.
Pasteur, kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı.
Michelangelo, 88 yaşına kadar sürekli eser verdi. Ölümüne 6 gün kalmıştı. Elleri titreyerek son eseri Rondanini Pieta üzerinde çalışıyordu.
Her insanın “meyve verme” dönemi farklıdır. Bazen gençlikte, bazen orta yaş, kimi zaman da yaşlılıkta. Hayatın hangi diliminde meyve verilirse verilsin bunun yegâne şartı ruh gençliğidir.
Asıl olan, ruhen genç olmaktır.
BİZ DÂHİ MİYİZ Kİ?
Biz tabii ki şu saydığım isimler gibi dâhi değiliz.
Önemli olan deha değil çalışkanlık. Einstein, “Dehanın 10’da 1’i yetenek 10’da 9’u çalışmaktır” der.
Allah, ehadiyetiyle her insana farklı yetenekler verir. Kimse “ben kabiliyetsiz, yeteneksiz, bomboş bir insanım” diyemez.
Önemli olan kendini keşfetmektir. Bunun yolu ise çalışarak ortaya çıkar.
Allah, çalışanı, gayret edeni kendisinde var olan yeteneğe yönlendirir. Kabiliyetini ona gösterir.
PEK ÇOK YETENEK VAR:
Mühendislik, doktorluk…, öğretme yeteneği, yazarlık, gazetecilik, yönetmenlik, ticari kabiliyet, insanlarla diyalog, sosyal ilişkiler…
VE UHREVİ HEDEFLER:
Allah marifeti, Kur’an’da derinleşme, velayet yolları, tebliğ ve temsil…
İsteyen her insan bunlardan birinde “nirvana”ya ulaşabilir. Ruhunun “Nobel”ine erişebilir.
55 yaşında “Bu yaştan sonra ne yapabilirim ki…”
60 yaşında “Zaten az kaldı ölüp gideceğim. Namazlarımı kılsam kafi.”
70 yaşında “Bu yaştan sonra dil mi öğrenilir…” diyen insanlar ruhen ihtiyardır.
Hele niyetiniz iyi bir temsil ile insanlara doğru ve güzel anlatmaksa dil öğrenmek için çalıştığınız saatler nafile ibadet hükmüne geçebilir. Bu öğrenme 5 yıl bile sürse…
Düşünün dil kursundasınız ama nafile ibadet yapıyorcasına sevap kazanıyorsunuz…
Ama başarının şartı iki şeydir: “Feta” olmak yani ruhen genç olmak ve ümitsizliğe düşmeden çalışmak.
Hasan Cemal’den bir alıntı ile bitireyim:
İngiliz Daily Telegraph gazetesini karıştırırken, mesleğinde 75. yılını doldurmuş bir gazeteciyle yapılmış bir röportaj okumuştum. Yazının içine siyah beyaz fotoğrafı da oturtulmuştu, trende pencere kenarına oturmuş yazısını yazarken.
Kutlama yemeğinde kendisine sormuşlar:
“93 yaşına geldin, hâlâ ne diye her gün bilgisayarının karşısına oturuyorsun?”
Yılların gazetecisi soruyu bir şiirle yanıtlamış:
“Uyan evlat!
Yolculuk bitince uyumak için
fazlasıyla
vaktin olacak.” (A. E. Housman)
(23 Nisan 2018)
[Veysel Ayhan] 22.1.2019 [TR724]
Fazıl Say, bir Yavuz Bingöl değil [Tarık Toros]
Mahallenin kafası şu ara çok karışık.
Nasıl olmasın ki:
-Biz hancıyız bunlar yolcu, diyorlardı. İktidar hanlarını “millileştirdiği” gibi bunları küçük kulübelerine hapsetti, çoğunu imzaya bağladı.
-Düşmanımın düşmanı dostumdur, deyip hukukun askıya alınmasını medyanın susturulmasını sineye çektiler. Yangın hanelerine sıçradı.
-İktidara alan açtılar, olanca şirinlikleriyle ne diyorsa yaptılar. El verdiler, iktidar kollarından tuttuğu gibi çöpe attı.
-Yargı kararlarını “adalet yerini buluyor” rövanşizmiyle alkışladılar. Sonra çıkıp “ülkede hukuk bitti” filan dediler, utanmazca.
-Takip ettikleri TV ve gazetelerin bırakın yandaşlığı, havuza tur bindiren yalakalığına ses etmediler. Sonra sıkılmadan, içlerinden birilerinin Sabah’a röportaj vermesine atarlandılar.
-Saray’ı meşrulaştırma sırasına giren şarkıcı, oyuncu takımına demediklerini bırakmadılar. Yoldaşları kervana katılınca sus pus oldular.
**
Bu liste uzar gider.
Debelenip duruyorlar.
Biz bir şey söyleyince de, “Oradan konuşması kolay” diyorlar.
Hey Allahım…!
5-6 yıldır olanları ve olacakları bas bas bağırırken…
Bunlar, yukarıda sıraladığım nedenlerle “denge” tutturmaya çalışıyorlardı.
Şimdi, dillerine “elektronik kelepçe” takıldı, anca kekeliyorlar.
**
Bugün iktidarın “normalleşme”den anladığı…
Herkesin kendi yanında hizalanmasıdır.
Buna alet olan kutuplaşmaya mühim bir katkı sunar.
Ve fakat…
Meşhur rivayete göre;
Kişi uyurken bir fare kulağını üfleyerek uyuşturup yiyebilirmiş de insan bunu hissetmezmiş ya…
O hesap, kimi müzmin muhaliflerin görüşlerini pek değiştirdiğini sanmıyorum.
Kimi “hizalanmaları” kimilerinin nasıl göğüslediğine bakınca düşünmeden edemiyorum:
Bu bir strateji olabilir mi..?
(Psikolojik harp sitelerini bu gözle takipte yarar var.)
**
“Eğer bir memlekette erbabı namus laakal eşirra kadar sabur olmazsa o memleket behemehal batar.”
Osmanlıca’ya hakim olanlar belki anladı ama yeniler pek bir şey anlamamıştır.
Bu söz, İsmet İnönü’nün 1931 tarihli TBMM konuşmasından.
Yaygın olarak bilinen ve kullanılan hali ise şu: “Bir ülkede namuslular namussuzlar kadar cesur olmazsa o memleket batar.”
**
“Eşirra” kelimesi, anlamından farklı olarak “namussuzlar” olarak kafiyeye uygun hale getirilmiş.
Mühim bir hata yapılarak “sabur olmazsa” kelimesi, “cesur olmazsa” diye çevrilmiş.
“Sabur”, kolay anlaşılacağı üzere “sabırlı” demek.
**
Benim dikkatimi çeken de bu.
Ülkede mevcut rejimden asla hazzetmeyenler sabırla hareket ediyorlar.
Tren, hedefledikleri istasyona gelinceye kadar da makiniste sabredecekler.
Fazıl Say olayına şerh koymam bundan.
[Tarık Toros] 22.1.2019 [TR724]
Nasıl olmasın ki:
-Biz hancıyız bunlar yolcu, diyorlardı. İktidar hanlarını “millileştirdiği” gibi bunları küçük kulübelerine hapsetti, çoğunu imzaya bağladı.
-Düşmanımın düşmanı dostumdur, deyip hukukun askıya alınmasını medyanın susturulmasını sineye çektiler. Yangın hanelerine sıçradı.
-İktidara alan açtılar, olanca şirinlikleriyle ne diyorsa yaptılar. El verdiler, iktidar kollarından tuttuğu gibi çöpe attı.
-Yargı kararlarını “adalet yerini buluyor” rövanşizmiyle alkışladılar. Sonra çıkıp “ülkede hukuk bitti” filan dediler, utanmazca.
-Takip ettikleri TV ve gazetelerin bırakın yandaşlığı, havuza tur bindiren yalakalığına ses etmediler. Sonra sıkılmadan, içlerinden birilerinin Sabah’a röportaj vermesine atarlandılar.
-Saray’ı meşrulaştırma sırasına giren şarkıcı, oyuncu takımına demediklerini bırakmadılar. Yoldaşları kervana katılınca sus pus oldular.
**
Bu liste uzar gider.
Debelenip duruyorlar.
Biz bir şey söyleyince de, “Oradan konuşması kolay” diyorlar.
Hey Allahım…!
5-6 yıldır olanları ve olacakları bas bas bağırırken…
Bunlar, yukarıda sıraladığım nedenlerle “denge” tutturmaya çalışıyorlardı.
Şimdi, dillerine “elektronik kelepçe” takıldı, anca kekeliyorlar.
**
Bugün iktidarın “normalleşme”den anladığı…
Herkesin kendi yanında hizalanmasıdır.
Buna alet olan kutuplaşmaya mühim bir katkı sunar.
Ve fakat…
Meşhur rivayete göre;
Kişi uyurken bir fare kulağını üfleyerek uyuşturup yiyebilirmiş de insan bunu hissetmezmiş ya…
O hesap, kimi müzmin muhaliflerin görüşlerini pek değiştirdiğini sanmıyorum.
Kimi “hizalanmaları” kimilerinin nasıl göğüslediğine bakınca düşünmeden edemiyorum:
Bu bir strateji olabilir mi..?
(Psikolojik harp sitelerini bu gözle takipte yarar var.)
**
“Eğer bir memlekette erbabı namus laakal eşirra kadar sabur olmazsa o memleket behemehal batar.”
Osmanlıca’ya hakim olanlar belki anladı ama yeniler pek bir şey anlamamıştır.
Bu söz, İsmet İnönü’nün 1931 tarihli TBMM konuşmasından.
Yaygın olarak bilinen ve kullanılan hali ise şu: “Bir ülkede namuslular namussuzlar kadar cesur olmazsa o memleket batar.”
**
“Eşirra” kelimesi, anlamından farklı olarak “namussuzlar” olarak kafiyeye uygun hale getirilmiş.
Mühim bir hata yapılarak “sabur olmazsa” kelimesi, “cesur olmazsa” diye çevrilmiş.
“Sabur”, kolay anlaşılacağı üzere “sabırlı” demek.
**
Benim dikkatimi çeken de bu.
Ülkede mevcut rejimden asla hazzetmeyenler sabırla hareket ediyorlar.
Tren, hedefledikleri istasyona gelinceye kadar da makiniste sabredecekler.
Fazıl Say olayına şerh koymam bundan.
[Tarık Toros] 22.1.2019 [TR724]
Çürüme! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Çürüme kavramını ben kullanmıyorum. Bana göre Türkiye şu anda bütün uzuvlarına kanser bulaşmış bir bünyeden ibaret. Ama “çürüme” itirafı iktidar cenahından geliyor. Hem de Saray’dan! Yıllardır Saray’ın konuşma metinlerini yazan şahıs yazıyor. “Çürüme” olduğu gerekçesiyle AKP’li yazar Aydın Ünal Havuz medyanın önemli göletlerinden biri olan Yenişafak’ta artık yazmayacakmış!
Aydın Ünal: “Hırsızla, arsızla, haşeratla, asalakla, hainle, münafıkla, yetimin hakkını yiyen yüzsüzle, dönekle” mücadele edemediğinden ve bunlar dışta değil, içte olduğundan kaçtığını söylüyor. “Lakin kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır. Kaçışımız düşmandan değil, ‘dost’ görünenden kaçıştır. Kaçışımız korkudan değil, pervasızlıktan; tehditten değil, aldırmazlıktan, gözü dönmüşlükten, hırstan kaçıştır. Kaçışımız, masumane kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.” diyor.
Bu çürüme epeyce eski. Aydın Ünal’ın da yeni farkettiğini sanmıyorum. Peki, bu zamanda neden kaçar? Geminin artık iyice su aldığını görüp batmadan önce kendi “şerefiyle!” terketmek istediği için kaçıyor olabilir. Zaten bir şekilde ipini çekeceklerdir “yiğitlik bende kalsın” diye böyle bir yazıyla veda ediyor olabilir. Belki de içinde bir vicdan kırıntısı kalmıştır ve onun verdiği rahatsızlıkla bir tavır gösteriyordur; bilemiyoruz. Ama AKP iktidarında ve onun virüsüne maruz kesimlerdeki çürüme elbette yeni değil. İstanbul belediye başkanlığından bu tarafa yolsuzluk, yozlaşma, çürüme, kamu kaynaklarına tasallut olduğunu en başta eski Saadet’liler, AKP’liler olmak üzere herkes biliyor.
AKP iktidarının ilk dönemlerinde hala rejim üzerinde TSK etkisi olduğu için, yargı AKP kontrolüne geçmediği ve parti içinde dengeler olduğu için Hazret yolsuzluk, iç etme, yozlaşma gibi konulara yeterince imkan/fırsat bulamıyordu. Orada ne görüşüldü ise, Dolmabahçe Mutabakatı’ndan sonra Erdoğan için tek adam olma yolu açıldı. Tek adamlığa paralel yozlaşma, yolsuzluk, adaletsizlik, zulüm, kayırma vb alenileşti, hızla yükselişe geçti. 17/25 soruşturmaları şirazeden çıkmış çürümeyi, yozlaşmayı engellemek için topluma iyi bir fırsat sunuyordu. Ama Aydın Ünal gibi “aydın” geçinen pek çok kişi hakikatin farkında olduğu halde bu soruşturmaları “darbe” olarak sundular ve hırsızları dışarı salıp, polisleri içeri alan uygulamlara alkış tuttular.
15 Temmuz çürümenin kokuşmanın üzerine tüy diken vaka haline geldi. Zira Usta’ca planlanmış bu sofistike olay bütün gücü, yetkiyi Erdoğan’da toplamaya vesile “Allahın lütfu” oldu. Artık atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Biraz insafı olan, bir miktar Hakka-Hakikate taraftar olan insanlar için yol bitti. Kırıntıları kalmış olan muhalefet, düşünce özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, adalet düşüncesi tamamen sıfırlandı ve herşey bir şahsın iki dudağına bağlı hale geldi.
Gelinen noktada ne Aydın Ünal gibilerin, ne eski ortakları Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın, ne muhalafet kılığında AKP’ye analık ve yavruluk yapan liderlerin, ne medyanın, ne herhangi bir yargıcın ne de bir dönem aile içinden var olduğu söylenen “bu paralar nerden geliyor?” diye sorgulayan aile bireylerinin yapabileceği bir şey kaldı.
Bu gün artık insanların canını, namusunu koruması gereken polisler polis otosunda kadınlara tecavüz ediyor. Toplumda güven sağlasın diye maaş alan güvenlik unsurları bizzat kendileri güvensizlik üretiyor.
Eskiden bankalar eli silahlı hırsızlarca soyulurdu şimdi bankalar içerden soyuluyor. Banka yönetimleri soygunun parçası oluyor ve gece yarıları kur düşürüp yandaşlara düşük fiyattan döviz satıyorlar. En başta da kamu bankaları çürümenin ekonomik odakları haline gelmiş durumda.
İstanbul müftüsü, ilahiyat prüfüsürü kişi çökülmüş-gasp edilmiş özel mülkiyeti lojman olarak kullanmaktan utanmıyor, sıkılmıyor.
28 Şubatta başörtüsü yüzünden mağduriyet yaşamış hanımefendi 17.000 başörütülü, bebekli hanımın hapislerde çürütülmesi karşısında “zulüm, baskı yok!” diye açıklama yapabiliyor.
Televizyonlar, gazeteler habire din satıyor. Cemaatler, tarikatler, dindarlar bu düzeneğin destekçisi oluyor ama gençlik hızla ateizme, deizme kayıyor.
Kürsülerden ahlak bekçiliği yapılırken nesiller uyuşturucu, fuhuş, alkol ağında tükeniyor.
Camiler siyasetin arenası, din adamları yalanın, yolsuzluğun, hırsızlığın, zulmün meşrulaştırıcısı haline gelmiş durumda.
Ülke bütün verilerde dünyanın en geri kalmış, en kötü durumdaki ülkeleriyle yarışıyor. Gazetecileri hapsetme, aydınları susturma, demokrasiden ve hukuktan uzaklaşma gibi konularda açık ara önde gidiyor.
Rüşvet heryerde. Adaleti sağlaması gereken yargı zulmün aracı. Yargıda dosyalar üzerinden paralar dönüyor. Kayırma sülale boyu. Karısını danışman yapandan, bütün kardeşlerini ballı yerlere yerleştirene kadar her tür kayırmacılık gırtlağa kadar. Geçici işçilik için dahi partiden listeler geliyor. Küçük ihaleler il-ilçe başkanlarını, orta boylar milletvekillerini ve bakanları, ülke ölçeğindeki ihaleler ise Beyefendi’yi ve yakın halkasını görmeden verilmiyor. Spordan eğitime, Diyanetten Adalette hayatın her alanında çok ağır bir yozlaşma, çürüme, kayırma, kokuşma var. Çürüme, kokuşma o hale geldi ki o çürümenin mimarı, destekçisi, yararlananı olanlar dahi kokudan duramıyor ve rahatsızlığını dile getirme mecburiyeti hissediyor!
Fecaatin farkında olanlar yaşananlardan dolayı ilahi bir tokat, ani bir yıkılma, bir deprem bekliyor. Adaletsizlik, zulüm, yalan, yolsuzluk devleti-toplumu deprem gibi bir anda yıkmaz, sonuçları kısa sürede görülmez. Zulüm kanser gibidir. Toplumu yavaş yavaş bitirir, devleti ağır ağır çökertir. Tedavi geciktikçe hasar artar, bünyeyi sarar, geri dönülmez olur. Deprem, ani yıkılma beklemeyin! Ülkenin ekonomisini yutan, insan kaynaklarını bitiren geleceğini tüketen bir kanser bu.
Yok sayıldığı, görmezden gelindiği, bana dokunmasın dendiği için kanser vucudu kemirip bitirecek ve halsiz düşürecek. Sağcısı solcusu, laiki dindarı, Türkü Kürdü, Alevisi Sünnisi, zengini fakiri.. istisnasız herkes bünyeyi kaplamış, bütün uzuvları sarmış bu çürümenin, yozlaşmanın zararını görecek, acısını duyacak!
Eğer tek tek ses verirseniz zulüm düzeni hepinizi birer birer itibarsızlaştıracak, karalayacak ve kurduğu düzeni sürdürecek!
Çok ileri safhalara ulaşmış bu kanserle, çürüme ile mücadele için artık bireysel söylemler, ayaküstü tedavi aramalar çözüm değil. Ağır bir kemoterapiye, yoğun tedaviye, cerrahi müdahaleye ihtiyaç var. Zira ülke ağır hasta. Bütün bir millet ciddi bir tedavi kararlılığında olursa, acı bir reçete uygularsa çözüm mümkün olabilir.
“Kanserden korkma geç kalmaktan kork!” kanserle mücadelede bir motto. Ülkenin mevcut halinden daha acı olanı ise medyayla, sloganla, hamasetle uyutulan toplumun önemli bir kısmının hala kanserin ve geldiği evrenin farkında olmayıp, kendini güçlü ve sağlıklı sanması!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 22.1.2019 [TR724]
Aydın Ünal: “Hırsızla, arsızla, haşeratla, asalakla, hainle, münafıkla, yetimin hakkını yiyen yüzsüzle, dönekle” mücadele edemediğinden ve bunlar dışta değil, içte olduğundan kaçtığını söylüyor. “Lakin kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır. Kaçışımız düşmandan değil, ‘dost’ görünenden kaçıştır. Kaçışımız korkudan değil, pervasızlıktan; tehditten değil, aldırmazlıktan, gözü dönmüşlükten, hırstan kaçıştır. Kaçışımız, masumane kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.” diyor.
Bu çürüme epeyce eski. Aydın Ünal’ın da yeni farkettiğini sanmıyorum. Peki, bu zamanda neden kaçar? Geminin artık iyice su aldığını görüp batmadan önce kendi “şerefiyle!” terketmek istediği için kaçıyor olabilir. Zaten bir şekilde ipini çekeceklerdir “yiğitlik bende kalsın” diye böyle bir yazıyla veda ediyor olabilir. Belki de içinde bir vicdan kırıntısı kalmıştır ve onun verdiği rahatsızlıkla bir tavır gösteriyordur; bilemiyoruz. Ama AKP iktidarında ve onun virüsüne maruz kesimlerdeki çürüme elbette yeni değil. İstanbul belediye başkanlığından bu tarafa yolsuzluk, yozlaşma, çürüme, kamu kaynaklarına tasallut olduğunu en başta eski Saadet’liler, AKP’liler olmak üzere herkes biliyor.
AKP iktidarının ilk dönemlerinde hala rejim üzerinde TSK etkisi olduğu için, yargı AKP kontrolüne geçmediği ve parti içinde dengeler olduğu için Hazret yolsuzluk, iç etme, yozlaşma gibi konulara yeterince imkan/fırsat bulamıyordu. Orada ne görüşüldü ise, Dolmabahçe Mutabakatı’ndan sonra Erdoğan için tek adam olma yolu açıldı. Tek adamlığa paralel yozlaşma, yolsuzluk, adaletsizlik, zulüm, kayırma vb alenileşti, hızla yükselişe geçti. 17/25 soruşturmaları şirazeden çıkmış çürümeyi, yozlaşmayı engellemek için topluma iyi bir fırsat sunuyordu. Ama Aydın Ünal gibi “aydın” geçinen pek çok kişi hakikatin farkında olduğu halde bu soruşturmaları “darbe” olarak sundular ve hırsızları dışarı salıp, polisleri içeri alan uygulamlara alkış tuttular.
15 Temmuz çürümenin kokuşmanın üzerine tüy diken vaka haline geldi. Zira Usta’ca planlanmış bu sofistike olay bütün gücü, yetkiyi Erdoğan’da toplamaya vesile “Allahın lütfu” oldu. Artık atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Biraz insafı olan, bir miktar Hakka-Hakikate taraftar olan insanlar için yol bitti. Kırıntıları kalmış olan muhalefet, düşünce özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, adalet düşüncesi tamamen sıfırlandı ve herşey bir şahsın iki dudağına bağlı hale geldi.
Gelinen noktada ne Aydın Ünal gibilerin, ne eski ortakları Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın, ne muhalafet kılığında AKP’ye analık ve yavruluk yapan liderlerin, ne medyanın, ne herhangi bir yargıcın ne de bir dönem aile içinden var olduğu söylenen “bu paralar nerden geliyor?” diye sorgulayan aile bireylerinin yapabileceği bir şey kaldı.
Bu gün artık insanların canını, namusunu koruması gereken polisler polis otosunda kadınlara tecavüz ediyor. Toplumda güven sağlasın diye maaş alan güvenlik unsurları bizzat kendileri güvensizlik üretiyor.
Eskiden bankalar eli silahlı hırsızlarca soyulurdu şimdi bankalar içerden soyuluyor. Banka yönetimleri soygunun parçası oluyor ve gece yarıları kur düşürüp yandaşlara düşük fiyattan döviz satıyorlar. En başta da kamu bankaları çürümenin ekonomik odakları haline gelmiş durumda.
İstanbul müftüsü, ilahiyat prüfüsürü kişi çökülmüş-gasp edilmiş özel mülkiyeti lojman olarak kullanmaktan utanmıyor, sıkılmıyor.
28 Şubatta başörtüsü yüzünden mağduriyet yaşamış hanımefendi 17.000 başörütülü, bebekli hanımın hapislerde çürütülmesi karşısında “zulüm, baskı yok!” diye açıklama yapabiliyor.
Televizyonlar, gazeteler habire din satıyor. Cemaatler, tarikatler, dindarlar bu düzeneğin destekçisi oluyor ama gençlik hızla ateizme, deizme kayıyor.
Kürsülerden ahlak bekçiliği yapılırken nesiller uyuşturucu, fuhuş, alkol ağında tükeniyor.
Camiler siyasetin arenası, din adamları yalanın, yolsuzluğun, hırsızlığın, zulmün meşrulaştırıcısı haline gelmiş durumda.
Ülke bütün verilerde dünyanın en geri kalmış, en kötü durumdaki ülkeleriyle yarışıyor. Gazetecileri hapsetme, aydınları susturma, demokrasiden ve hukuktan uzaklaşma gibi konularda açık ara önde gidiyor.
Rüşvet heryerde. Adaleti sağlaması gereken yargı zulmün aracı. Yargıda dosyalar üzerinden paralar dönüyor. Kayırma sülale boyu. Karısını danışman yapandan, bütün kardeşlerini ballı yerlere yerleştirene kadar her tür kayırmacılık gırtlağa kadar. Geçici işçilik için dahi partiden listeler geliyor. Küçük ihaleler il-ilçe başkanlarını, orta boylar milletvekillerini ve bakanları, ülke ölçeğindeki ihaleler ise Beyefendi’yi ve yakın halkasını görmeden verilmiyor. Spordan eğitime, Diyanetten Adalette hayatın her alanında çok ağır bir yozlaşma, çürüme, kayırma, kokuşma var. Çürüme, kokuşma o hale geldi ki o çürümenin mimarı, destekçisi, yararlananı olanlar dahi kokudan duramıyor ve rahatsızlığını dile getirme mecburiyeti hissediyor!
Fecaatin farkında olanlar yaşananlardan dolayı ilahi bir tokat, ani bir yıkılma, bir deprem bekliyor. Adaletsizlik, zulüm, yalan, yolsuzluk devleti-toplumu deprem gibi bir anda yıkmaz, sonuçları kısa sürede görülmez. Zulüm kanser gibidir. Toplumu yavaş yavaş bitirir, devleti ağır ağır çökertir. Tedavi geciktikçe hasar artar, bünyeyi sarar, geri dönülmez olur. Deprem, ani yıkılma beklemeyin! Ülkenin ekonomisini yutan, insan kaynaklarını bitiren geleceğini tüketen bir kanser bu.
Yok sayıldığı, görmezden gelindiği, bana dokunmasın dendiği için kanser vucudu kemirip bitirecek ve halsiz düşürecek. Sağcısı solcusu, laiki dindarı, Türkü Kürdü, Alevisi Sünnisi, zengini fakiri.. istisnasız herkes bünyeyi kaplamış, bütün uzuvları sarmış bu çürümenin, yozlaşmanın zararını görecek, acısını duyacak!
Eğer tek tek ses verirseniz zulüm düzeni hepinizi birer birer itibarsızlaştıracak, karalayacak ve kurduğu düzeni sürdürecek!
Çok ileri safhalara ulaşmış bu kanserle, çürüme ile mücadele için artık bireysel söylemler, ayaküstü tedavi aramalar çözüm değil. Ağır bir kemoterapiye, yoğun tedaviye, cerrahi müdahaleye ihtiyaç var. Zira ülke ağır hasta. Bütün bir millet ciddi bir tedavi kararlılığında olursa, acı bir reçete uygularsa çözüm mümkün olabilir.
“Kanserden korkma geç kalmaktan kork!” kanserle mücadelede bir motto. Ülkenin mevcut halinden daha acı olanı ise medyayla, sloganla, hamasetle uyutulan toplumun önemli bir kısmının hala kanserin ve geldiği evrenin farkında olmayıp, kendini güçlü ve sağlıklı sanması!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 22.1.2019 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Kumpası yapan bunlarsa darbeyi kim yaptı? [Levent Kenez]
Ergenekoncular canhıraş bir şekilde darbe davalarını kapatmak ve kendilerine ceza veren hakim ve savcılardan intikam almak ve ibret-i alem yapmak için gece gündüz çalışıyor.
En son Balyoz davasına bakan hakim Ali Efendi Peksak 10 yıl ceza aldı. Balyoz planı darbe girişimleri içerisindeki en kapsamlı ve ayrıntılı harekat planı olup orada yazılanlar bugün harfiyen uygulanmaktadır. Komitacılıktan içeri giren adamların elbette kanun falan sallamadan ettikleri yeminler hayata geçirilmektedir. Bunu sağlayan da siyasi İslamcılar.
Konjonktür değişti, darbe yapıp indirecekleri hükümetle darbeciler bir oldu ve kendilerinin ipliğini pazara çıkaranlara karşı savaş açtı. Olayın kısa bir özeti budur. Olayın başka bir özeti de milli ordu, milli ordu tekerlemesi ile çok güzel yutturulduğu gibi ordunun millileşmesinin önüne çok muntazam ve pürüzsüz bir şekilde geçildi. Uçağını kaldıracak pilot bulamayan, yanaşık düzen 10 metre yan yana yürüyemeyen bir ordu, taksiden kadın indirip tecavüz eden emniyet teşkilatı ile ülke hak ettiği kurumlarına kavuştu. Diğer kurumların hali bunlardan aşağı kalır değil.
Erdoğan’ın ve AKP temsilcilerinin-ki bunlar arasında en iğrenç örnekler olarak Bülent Arınç ve Yalçın Akdoğan’ı sayabiliriz- Balyoz planı ile ilgili söyledikleri arşivlik şeyleri deşmenin bugün için bir anlamı yok. “Milli orduya kumpas kuruldu ve kandırıldık” diyerek zaten büyük bir pişkinlikle işin içinde sıyrılıyorlar.
Benim bahsetmek istediğim şey başka.
Tamam, diyelim ki cemaat askerlere kumpas kurup olmayan bir şeyi bir darbe planı olarak sunmuş. Kurduğu kumpasta her şeyi dört dörtlük planlayan sözde akıl kendi yaptığı sözde ‘darbe’de her şeyi nasıl yüzüne gözüne bulaştırmış bunu merak ediyorum.
Hala 15 Temmuz’un lideri kim bilmiyoruz. Akın Öztürk olmadığını mahkeme, AKP ve Genelkurmay bile kabul ediyor. Kim bu işin başında? Bu nasıl bir askeri planlama ki komutanı yok. Halbuki kumpas olan Balyoz planının başında dağ gibi bir komutanı var. Bir sürü de komutan görevli.
Hala 15 Temmuz’un harekat planını bilmiyoruz. Bırakın mesleği askerlik olanları biraz askerlik görmüşler bile bilir ki bir planlama olmadan askerler kışladan kafalarını dışarı çıkaramazlar. Yollarını bulamazlar. 15 Temmuz’da gideceği yeri bilmediği için Ankara sokaklarını turlayan ve kaybolan tankların düştüğü durum misali.
Ama kumpas Balyoz öyle mi kimin nerede, nasıl alınacağından tutun harekat sonrası kimin hangi görevde olacağına, kurulacak hükümetten alınanların hangi stadyumlara doldurulucağına kadar her şey belli.
12 Eylül benzeri bir girişim olmasına karar verdikleri için kumpasçılar arşivden çıkardıkları bayrak eylem planını güncelliyorlar ve kahraman askerin üzerine bırakıveriyorlar.
Mesela Şükrü komutanım kendisine atılan iftirada diyor ki “İstanbul’un üzerine çökerim…”. 15 Temmuz’da gördük İstanbul’u. Bir manga asker iki köprüden bir tanesinin tek bir yönünü trafiğe kapatmış. Sebep? Ne işe yarar? Kimse bilmiyor. Balyoz öyle mi mahalle mahalle istanbul’u parsellere ayırıp zimmetlemişler. Köprünün altı askeri okul ve komutanlık ama linç edilen zavallı askerleri kurtarmaya gelen yok.
Ama kumpasçıların en büyük başarısı şüphesiz koca koca komutanlara bir askeri seminerde gerçek isimler kullandırtarak tutuklama planlarını konuşturmak olmuş. Ama aynı belgelerin Gökcük’te Donanma’da çıkması da bir o kadar şeytan işi.
Çok söylenen bir şey var, madem Ergenekoncular ya da darbeci askerler bunların defterini dürecekti keşke yapsalardı…Ülke bugünkü durumdan daha kötü mü olacaktı? Bunların yaptıkları zulümden daha beter zulüm mü yapılacaktı. Bunların beyin fırtınası adına bir anlamı var ama yaşanmış olaylar üzerinden geçmiş olayları hele hele bambaşka iklimdeki olayları değerlendirmek o kadar da sağlıklı olmuyor.
Evet darbeciler ve onların paydaşları çok istedikleri darbeyi yapamadılar. Neden yapamadıklarını da en iyi kendileri biliyor ve hırsları bundan. Ama kendileri için darbelerden çok daha değerlisini gerçekleştirdiklerini düşünüyorlar. Onlar için her zaman sivil unsurlarla baş etmek kolaydır.
AKP döneminin nasıl sona ereceğini merak edenler ve elbette AKP’liler bol bol Ergenekon dökümanı ve darbe planı okuyarak ülkede neler olabileceğini tahmin edebilirler.
Ama yine fazla özgüven ve yanlış hesap sonucu 9 Mart’ta devrim yaptıklarını zannedip 12 Mart’ta sanık olmak var. Her zaman çıkardığın yangını kontrol edebileceğini sanıp bu sefer bütün malı mülkü yakmak olduğu gibi.
[Levent Kenez] 22.1.2019 [TR724]
En son Balyoz davasına bakan hakim Ali Efendi Peksak 10 yıl ceza aldı. Balyoz planı darbe girişimleri içerisindeki en kapsamlı ve ayrıntılı harekat planı olup orada yazılanlar bugün harfiyen uygulanmaktadır. Komitacılıktan içeri giren adamların elbette kanun falan sallamadan ettikleri yeminler hayata geçirilmektedir. Bunu sağlayan da siyasi İslamcılar.
Konjonktür değişti, darbe yapıp indirecekleri hükümetle darbeciler bir oldu ve kendilerinin ipliğini pazara çıkaranlara karşı savaş açtı. Olayın kısa bir özeti budur. Olayın başka bir özeti de milli ordu, milli ordu tekerlemesi ile çok güzel yutturulduğu gibi ordunun millileşmesinin önüne çok muntazam ve pürüzsüz bir şekilde geçildi. Uçağını kaldıracak pilot bulamayan, yanaşık düzen 10 metre yan yana yürüyemeyen bir ordu, taksiden kadın indirip tecavüz eden emniyet teşkilatı ile ülke hak ettiği kurumlarına kavuştu. Diğer kurumların hali bunlardan aşağı kalır değil.
Erdoğan’ın ve AKP temsilcilerinin-ki bunlar arasında en iğrenç örnekler olarak Bülent Arınç ve Yalçın Akdoğan’ı sayabiliriz- Balyoz planı ile ilgili söyledikleri arşivlik şeyleri deşmenin bugün için bir anlamı yok. “Milli orduya kumpas kuruldu ve kandırıldık” diyerek zaten büyük bir pişkinlikle işin içinde sıyrılıyorlar.
Benim bahsetmek istediğim şey başka.
Tamam, diyelim ki cemaat askerlere kumpas kurup olmayan bir şeyi bir darbe planı olarak sunmuş. Kurduğu kumpasta her şeyi dört dörtlük planlayan sözde akıl kendi yaptığı sözde ‘darbe’de her şeyi nasıl yüzüne gözüne bulaştırmış bunu merak ediyorum.
Hala 15 Temmuz’un lideri kim bilmiyoruz. Akın Öztürk olmadığını mahkeme, AKP ve Genelkurmay bile kabul ediyor. Kim bu işin başında? Bu nasıl bir askeri planlama ki komutanı yok. Halbuki kumpas olan Balyoz planının başında dağ gibi bir komutanı var. Bir sürü de komutan görevli.
Hala 15 Temmuz’un harekat planını bilmiyoruz. Bırakın mesleği askerlik olanları biraz askerlik görmüşler bile bilir ki bir planlama olmadan askerler kışladan kafalarını dışarı çıkaramazlar. Yollarını bulamazlar. 15 Temmuz’da gideceği yeri bilmediği için Ankara sokaklarını turlayan ve kaybolan tankların düştüğü durum misali.
Ama kumpas Balyoz öyle mi kimin nerede, nasıl alınacağından tutun harekat sonrası kimin hangi görevde olacağına, kurulacak hükümetten alınanların hangi stadyumlara doldurulucağına kadar her şey belli.
12 Eylül benzeri bir girişim olmasına karar verdikleri için kumpasçılar arşivden çıkardıkları bayrak eylem planını güncelliyorlar ve kahraman askerin üzerine bırakıveriyorlar.
Mesela Şükrü komutanım kendisine atılan iftirada diyor ki “İstanbul’un üzerine çökerim…”. 15 Temmuz’da gördük İstanbul’u. Bir manga asker iki köprüden bir tanesinin tek bir yönünü trafiğe kapatmış. Sebep? Ne işe yarar? Kimse bilmiyor. Balyoz öyle mi mahalle mahalle istanbul’u parsellere ayırıp zimmetlemişler. Köprünün altı askeri okul ve komutanlık ama linç edilen zavallı askerleri kurtarmaya gelen yok.
Ama kumpasçıların en büyük başarısı şüphesiz koca koca komutanlara bir askeri seminerde gerçek isimler kullandırtarak tutuklama planlarını konuşturmak olmuş. Ama aynı belgelerin Gökcük’te Donanma’da çıkması da bir o kadar şeytan işi.
Çok söylenen bir şey var, madem Ergenekoncular ya da darbeci askerler bunların defterini dürecekti keşke yapsalardı…Ülke bugünkü durumdan daha kötü mü olacaktı? Bunların yaptıkları zulümden daha beter zulüm mü yapılacaktı. Bunların beyin fırtınası adına bir anlamı var ama yaşanmış olaylar üzerinden geçmiş olayları hele hele bambaşka iklimdeki olayları değerlendirmek o kadar da sağlıklı olmuyor.
Evet darbeciler ve onların paydaşları çok istedikleri darbeyi yapamadılar. Neden yapamadıklarını da en iyi kendileri biliyor ve hırsları bundan. Ama kendileri için darbelerden çok daha değerlisini gerçekleştirdiklerini düşünüyorlar. Onlar için her zaman sivil unsurlarla baş etmek kolaydır.
AKP döneminin nasıl sona ereceğini merak edenler ve elbette AKP’liler bol bol Ergenekon dökümanı ve darbe planı okuyarak ülkede neler olabileceğini tahmin edebilirler.
Ama yine fazla özgüven ve yanlış hesap sonucu 9 Mart’ta devrim yaptıklarını zannedip 12 Mart’ta sanık olmak var. Her zaman çıkardığın yangını kontrol edebileceğini sanıp bu sefer bütün malı mülkü yakmak olduğu gibi.
[Levent Kenez] 22.1.2019 [TR724]
Genç İngilizlerin kariyer yolu Bundesliga’dan başlıyor [Hasan Cücük]
Dünyanın bir numaralı ligi olarak kabul edilen Premier Lig’e yıldız akını olurken, genç İngiliz oyuncular oynama şansı bulamayınca başka liglere gitmeye başladı. Bu liglerin başında Almanya Bundesliga geliyor. 2017’den bu yana tam 8 İngiliz oyuncu Bundesliga’da ter dökmeye başladı. Ülke sınırlarından pek dışarıya çıkmayan İngilizler için bu rakam oldukça yüksek. Özellikle Jadon Sancho ve Reiss Nelson’un başarıları Bundesliga’yı İngiliz gençler için cazip hale getirdi.
Bundesliga’da forma giyen ilk İngiliz oyuncu 1977’de Hamburg’a transfer olan Kevin Keegan oldu. İngiliz futbolunun efsanelerinden olan Keegan, 3 yıl top koşturduğu Bundesliga’da bir şampiyonluk ve iki kez Avrupa’da yılın futbolcusu seçilerek Altın Top (Ballon d’Or) ödülünün sahibi oldu. Keegan ile birlikte Dave Watson ve Toni Woodlock, Bundesliga’ya yolu düşen İngilizler oldu.
Bu isimleri takip eden Peter Hobday oldu. Adı şanı duyulmayan bir İngiliz futbolcu olan Hobday, 1985-96 arasında Almanya’da top koşturdu. İngiltere’nin sıradan takımlarından Gillingham formasını giyen Hobday’in yolunun Almanya’ya düşmesi Fransa tatilinde futbolu bırakıp dünyayı dolaşmaya karar vermesiyle başladı. Tatil dönüşü kulübünün sözleşme uzatma teklifini kabul etmeyen Hobday, dünyayı dolaşmaya amcasının çalıştığı Almanya’dan başlamaya karar verir. Ancak daha ilk durağında bu fikrini rafa kaldırıp, kendini Paderborn FC takımında bulur. Sıradan bir oyuncu olan Hobday’in Almanya’nın 7 farklı takımında geçen 11 yılında sadece 61 Bundesliga maçında ter döker. Sıradan bir oyuncu olmasına karşılık adı Almanya’da top koşturan 4. İngiliz oyuncu olarak tarihe geçer.
Peter Hobday’ın futbolu bırakmasıyla Bundesliga’da yeni bir İngilizi görmek için 4 yıl daha beklememiz gerekiyordu. Bu isim Kanada asıllı İngiliz oyuncu Owen Hargreaves oluyordu. 2000 yılında Bayern Münih formasını giymeye başlayan Owen Hargreaves tam 7 sezon Bundesliga’da top koşturdu. İngiltere liginde oynamadan milli formayı giyen ilk oyuncu olan Hargreaves’in 2007’de Manchester United’a transfer olmasıyla Bundesliga’da İngiliz oyuncu görmek için yine uzun süre beklememiz gerekiyordu.
1990’lı yıllarda İtalya Serie A’da Paul Gasgoigne, Paul Ince, David Platt ve Des Walker gibi İngiltere milli takımının değişmez isimleri top koştururken, Almanya Bundesliga’da milli formayı giyen İngiliz görmeyi bırakın sıradan isimler bile yoktu. Yine 2000’li yılların başında Real Madrid’de Steve McManaman, David Beckham, Michael Owen ve Jonathon Wootgate gibi İngiltere milli takımında ter döken oyuncular vardı.
2017 yılına geldiğimizde 10 yıl aradan sonra İngiliz futbolcular Bundesliga’da arz-ı endam etmeye başladı. Bu kez gelen oyuncuların farklı bir özelliği vardı. Tamamına yakını futbol kariyerinin hemen başında olan isimlerdi. Kaylen Hinds, Arsenal’den Wolfsburg’a transfer olduğunda takvim yaprakları Ağustos 2017’yi gösteriyordu. Hinds’in transferinden sadece 2 hafta sonra bu kez Borussia Dortmund, Manchester City’den genç yıldız Jadon Sancho’yu 8 milyon Euro’ya kadrosuna kattığını açıklıyordu. Aynı günlerde yine Dortmund, City’den Denzell Boadu’yu kadrosuna katıyordu. Bu transferin daha imzası kurumadan Freiburg, Liverpool’dan Ryan Kent, Mönchengladbach West Ham’dan Reece Oxford’u kiraladığını açıklıyordu. Bundesliga’ya İngiliz akını başlamıştı ve duracağı yoktu. RB Leipzig’de Ademola Lookman, Mönchengladbach’ta Mandela Egbo kadroya katılan yeni İngilizler oluyordu. Uzun yıllar sonra tam 6 oyuncu Bundesliga’da bir sezona başlamış oluyordu.
Bundesliga’da top koşturan İngiliz oyunculardan en dikkati çeken Jadon Sancho oluyordu. Manchester City gibi yıldızlar topluluğu bir takımda yer bulmasının zor olduğunu gören Sancho yedek kulübesinin müdavimi olmak yerine oynamayı tercih edip Dortmund yolunu tutmuştu. Kısa sürede ortaya koyduğu futbolla yıldızını parlatan Sancho’nun başarısı diğer İngiliz gençlerinde Bundesliga yolunu tutmasının önüne açtı. 18 yaşındaki genç futbolcu bu sezon çıktığı 18 maçta 6 gol ve 8 asistle takımına katkı sağladı. Sezon başında Hoffenheim’in Arsenal’den kiralık olarak kadrosuna kattığı Reiss Nelson’da ortaya koyduğu futbolla İngilizlerin gururu oldu. Çıktığı 13 Bundesliga maçında 6 gol ve bir asistlik performansıyla dikkatleri üzerine çekti.
Jadon Sancho ve Reiss Nelson’la birlikte Bundesliga tarihinde forma giyen İngiliz oyuncu sayısı 15 oldu. Bu rakam İngilizlerin 41. sırada yer bulmasını sağlıyor. Öyleki İran ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti kökenli oyuncular, İngiliz oyuncuları geride bırakmış durumda. Genç İngiliz oyuncuların Bundesliga’yı tercih etmesinin en önemli nedeni; Premier Lig kulüplerinde şans bulmalarının imkansız olmasından kaynaklanıyor. Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi’nin (CIES) hazırladığı rapora göre, 21 yaş altındaki oyunculara şans vermede Premier Lig sonlarda bulunuyor. Premier Lig’de forma şansı bulan 21 yaş altındaki oyuncuların oranı yüzde 5,3 olurken, bu oran Bundesliga’da yüzde 14,7.
Bundesliga’da son 1,5 yılda 8 İngiliz oyuncu forma giymeye başladı. Bu trend devam edecek gözüküyor. Premier Lig takımlarında forma giyemeyen İngiliz gençlerin yurtdışına açılması milli takım için de önemli bir kaynak oluşturuyor. Bundesliga ile birlikte Serie A, Ligue 1 ve La Liga’da genç İngilizler görmek mümkün artık.
[Hasan Cücük] 22.1.2019 [TR724]
Bundesliga’da forma giyen ilk İngiliz oyuncu 1977’de Hamburg’a transfer olan Kevin Keegan oldu. İngiliz futbolunun efsanelerinden olan Keegan, 3 yıl top koşturduğu Bundesliga’da bir şampiyonluk ve iki kez Avrupa’da yılın futbolcusu seçilerek Altın Top (Ballon d’Or) ödülünün sahibi oldu. Keegan ile birlikte Dave Watson ve Toni Woodlock, Bundesliga’ya yolu düşen İngilizler oldu.
Bu isimleri takip eden Peter Hobday oldu. Adı şanı duyulmayan bir İngiliz futbolcu olan Hobday, 1985-96 arasında Almanya’da top koşturdu. İngiltere’nin sıradan takımlarından Gillingham formasını giyen Hobday’in yolunun Almanya’ya düşmesi Fransa tatilinde futbolu bırakıp dünyayı dolaşmaya karar vermesiyle başladı. Tatil dönüşü kulübünün sözleşme uzatma teklifini kabul etmeyen Hobday, dünyayı dolaşmaya amcasının çalıştığı Almanya’dan başlamaya karar verir. Ancak daha ilk durağında bu fikrini rafa kaldırıp, kendini Paderborn FC takımında bulur. Sıradan bir oyuncu olan Hobday’in Almanya’nın 7 farklı takımında geçen 11 yılında sadece 61 Bundesliga maçında ter döker. Sıradan bir oyuncu olmasına karşılık adı Almanya’da top koşturan 4. İngiliz oyuncu olarak tarihe geçer.
Peter Hobday’ın futbolu bırakmasıyla Bundesliga’da yeni bir İngilizi görmek için 4 yıl daha beklememiz gerekiyordu. Bu isim Kanada asıllı İngiliz oyuncu Owen Hargreaves oluyordu. 2000 yılında Bayern Münih formasını giymeye başlayan Owen Hargreaves tam 7 sezon Bundesliga’da top koşturdu. İngiltere liginde oynamadan milli formayı giyen ilk oyuncu olan Hargreaves’in 2007’de Manchester United’a transfer olmasıyla Bundesliga’da İngiliz oyuncu görmek için yine uzun süre beklememiz gerekiyordu.
1990’lı yıllarda İtalya Serie A’da Paul Gasgoigne, Paul Ince, David Platt ve Des Walker gibi İngiltere milli takımının değişmez isimleri top koştururken, Almanya Bundesliga’da milli formayı giyen İngiliz görmeyi bırakın sıradan isimler bile yoktu. Yine 2000’li yılların başında Real Madrid’de Steve McManaman, David Beckham, Michael Owen ve Jonathon Wootgate gibi İngiltere milli takımında ter döken oyuncular vardı.
2017 yılına geldiğimizde 10 yıl aradan sonra İngiliz futbolcular Bundesliga’da arz-ı endam etmeye başladı. Bu kez gelen oyuncuların farklı bir özelliği vardı. Tamamına yakını futbol kariyerinin hemen başında olan isimlerdi. Kaylen Hinds, Arsenal’den Wolfsburg’a transfer olduğunda takvim yaprakları Ağustos 2017’yi gösteriyordu. Hinds’in transferinden sadece 2 hafta sonra bu kez Borussia Dortmund, Manchester City’den genç yıldız Jadon Sancho’yu 8 milyon Euro’ya kadrosuna kattığını açıklıyordu. Aynı günlerde yine Dortmund, City’den Denzell Boadu’yu kadrosuna katıyordu. Bu transferin daha imzası kurumadan Freiburg, Liverpool’dan Ryan Kent, Mönchengladbach West Ham’dan Reece Oxford’u kiraladığını açıklıyordu. Bundesliga’ya İngiliz akını başlamıştı ve duracağı yoktu. RB Leipzig’de Ademola Lookman, Mönchengladbach’ta Mandela Egbo kadroya katılan yeni İngilizler oluyordu. Uzun yıllar sonra tam 6 oyuncu Bundesliga’da bir sezona başlamış oluyordu.
Bundesliga’da top koşturan İngiliz oyunculardan en dikkati çeken Jadon Sancho oluyordu. Manchester City gibi yıldızlar topluluğu bir takımda yer bulmasının zor olduğunu gören Sancho yedek kulübesinin müdavimi olmak yerine oynamayı tercih edip Dortmund yolunu tutmuştu. Kısa sürede ortaya koyduğu futbolla yıldızını parlatan Sancho’nun başarısı diğer İngiliz gençlerinde Bundesliga yolunu tutmasının önüne açtı. 18 yaşındaki genç futbolcu bu sezon çıktığı 18 maçta 6 gol ve 8 asistle takımına katkı sağladı. Sezon başında Hoffenheim’in Arsenal’den kiralık olarak kadrosuna kattığı Reiss Nelson’da ortaya koyduğu futbolla İngilizlerin gururu oldu. Çıktığı 13 Bundesliga maçında 6 gol ve bir asistlik performansıyla dikkatleri üzerine çekti.
Jadon Sancho ve Reiss Nelson’la birlikte Bundesliga tarihinde forma giyen İngiliz oyuncu sayısı 15 oldu. Bu rakam İngilizlerin 41. sırada yer bulmasını sağlıyor. Öyleki İran ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti kökenli oyuncular, İngiliz oyuncuları geride bırakmış durumda. Genç İngiliz oyuncuların Bundesliga’yı tercih etmesinin en önemli nedeni; Premier Lig kulüplerinde şans bulmalarının imkansız olmasından kaynaklanıyor. Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi’nin (CIES) hazırladığı rapora göre, 21 yaş altındaki oyunculara şans vermede Premier Lig sonlarda bulunuyor. Premier Lig’de forma şansı bulan 21 yaş altındaki oyuncuların oranı yüzde 5,3 olurken, bu oran Bundesliga’da yüzde 14,7.
Bundesliga’da son 1,5 yılda 8 İngiliz oyuncu forma giymeye başladı. Bu trend devam edecek gözüküyor. Premier Lig takımlarında forma giyemeyen İngiliz gençlerin yurtdışına açılması milli takım için de önemli bir kaynak oluşturuyor. Bundesliga ile birlikte Serie A, Ligue 1 ve La Liga’da genç İngilizler görmek mümkün artık.
[Hasan Cücük] 22.1.2019 [TR724]
Trabzon; Tetikçi hazırlanıyor (12. Yılında Dink Cinayeti-3) [Adem Yavuz Arslan]
İlk iki gün MGK’da hazırlanan yeni ‘düşman konsepti’ ve bu plana dair Ankara’da yapılan hazırlıklar, ülke genelinde uygulamaya konan psikolojik harekat planları ve bu planların bir parçası olarak Karadeniz Bölgesi’nde yapılan provokasyonları ele almıştık. Bu bölümde daireyi biraz daha daraltıp Dink Cinayeti’nin tetikçisinin seçilip hazırlandığı Trabzon’a bakacağız.
Trabzon AKP hükümetine karşı büyütülmeye çalışılan Ulusalcı dalganın pilot şehri olarak belirlenmişti. Özellikle yerel medyada yoğun bir ‘anti-misyoner’ söylem geliştirildi. Daha sonra Ergenekon sürecinde karşımıza çıkacak olan bazı istihbaratçı ve generaller ile gazeteciler arasında irtibat kuruldu. Televizyon kanallarına ulusalcı kimliği ağır basan isimler davet edildi. Köşe yazarlarının ‘vatan haini’, ‘misyonerler’ gibi konuları yoğun olarak işlemesi sağlandı.
Mesela Hrant Dink’in manşetlerde olduğu günlerde Karadeniz Gazetesi Yayın Yönetmeni Osman Diyadin ‘Bunlar masum ha’ başlıklı yazısında Hrant Dink’i ‘şerefsizlik’ ve ‘alçaklıkla’ suçladı. Televizyon programlarının daimi konukları arasında KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Serdar Denktaş, Prof.Dr Ümit Özdağ, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı eski Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur, Hulki Cevizoğlu ve emekli Tuğgeneral Osman Pamukoğlu gibi ünlü ulusalcı isimler vardı. Yıllardır pasif durumda olan Türk Ocağı Trabzon Şubesi’nin de hareketlendiği görüldü. O dönem kamuoyunda aktif olan tüm ulusalcı isimler sırasıyla Türk Ocağı’nda konferanslar verdiler.
Trabzon’da Ülkü Ocakları şehit cenazelerinde ön plana çıkıyor ve cenazeyi siyasi bir protestoya çeviriyordu. Trabzonspor Taraftarlar Derneği zaman zaman Ülkü Ocaklarının aktivitelerine katılıyor, ulusalcı söylemin geniş kitlelere taşınması için kanal açılıyordu. Türk Ocağı ve ADD; ulusalcı panel, konferans ve söyleşilerle şehrin radikal ulusalcılığa doğru hızla ilerlemesinde oldukça etkin görev alıyordu.
Karadeniz Teknik Üniversitesi, “Türklük Bilinci” konu başlıklı konferanslarda aynı ulusalcı dalgalanmayı pekiştiriyordu. Dönemin rektör yardımcısı Aygün Attar, MGK Eski Genel Sekreteri E.Org. Tuncer Kılınç’la yakın temastaydı. (Aslında benzer ilişki Malatya’da yaşandı. İnönü Üniversitesi Ulusalcı konferansların üssü haline geldi. Üniversite yönetimi ile özellikle asker istihbaratçılar arasında sıkı bir ilişki kuruldu. İnönü Üniversitesi’nin Zirve Yayınevi Cinayeti öncesi dönemi kapsayan konferans listesi dönemin ruhunu yansıtması açısından dikkat çekiciydi. ) BTP Genel Başkanı Prof.Dr Haydar Baş, Emekli Albay Hüseyin Mümtaz Beyazıtoğlu’nun önerileri doğrultusunda bir rota belirlemişti ve Türk Ocağı ile birlikte faaliyetlere hazırlanıyordu.
Karadeniz Gazetesi başta olmak üzere bütün yerel medya Pontus’un yeniden kurulacağını söylüyor ve bu amaca hizmet edecek her bilgiyi psikolojik harekât havasında veriyordu. Bu haberlerden birisi Hürriyet’te yayınlanan Sabiha Gökçen haberine paralellik arzediyordu.
3 Ocak 2007’da çift katlı bir otobüsün içinde 69 Yunan Trabzon’a geldi. Otobüsün üzerinde Athos Hellas yazısı vardı. Bu ziyaret, 6 Ocak’ta, Yerel Türksesi gazetesinde “Pontusçular Trabzon’da adeta cirit atıyor!’ başlığıyla haber yapıldı. Ancak tıpkı Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğu iddiası ile ilgili haberin Agos’ta yayınlanmasından 2 hafta sonra Hürriyette sürmanşetten verilmesi gibi Osman Diyadin’in Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı Karadeniz gazetesi de olaydan 9 gün sonra ve ilk haberden 6 gün sonra, 12 Ocakta “kim bu insanlar” başlığıyla detaylı bir tekrar haberi yaptı.
O dönemin medyası, özellikle de Trabzon yerel medyası incelendiğinde sayısız misyonerlik ve yabancı düşmanlığı konulu haber-yorum ve tartışma programı görmek mümkün.
RAHİP SANTORO ÖLDÜRÜLÜRKEN KİLİSEDE JİTEMCİ VARDI
Misyonerliğin 2003 yılında MGK toplantılarında tehdit olarak tanımlanmaya başlandığını anlatmıştık. O dönemin istihbarat raporlarında; Trabzon İl Merkezinde faaliyet gösteren Santa Maria Katolik kilisesinde görevli Andreo Silvio Santoro’nun misyonerlik faaliyetleri kapsamında her biri ayrı ayrı olmak üzere (7-8) kişilik bir gruba İncil dersleri verdiği, nasıl ayin yapılır, hangi dualar okunur, ayin esnasında hal ve hareketlerin nasıl olması gerektiği, konularında hazırladığı ders notlarını bahse konu öğrenci grubuna dağıttığı, bilgisi yer alıyordu.
Aradan üç yıl geçtikten sonra Trabzon Santa Maria Katolik Kilisesi Papazı Andrea Silvio Santoro 5 Şubat 2006’da öldürüldü. Cinayeti o zaman 15 yaşında olan Oğuzhan Akdin işlemişti. Herkes cinayetin bu küçük yaştaki çocuk tarafından nasıl işlendiğini, onun nasıl olup da böyle bir amacı benimsediğini ve harekete geçtiğini tartışıyordu.
Öte yandan Santoro Cinayeti’nde dikkat çekici bir detay daha vardı ki o da misyonerlik tehdidi üzerine eylem planları yapanların ‘sahayı’ da boş bırakmadığını teyit ediyordu.
Herkes kilisenin çevresine bakarken kimse kilisenin içine bakmadı. Kilise cemaatine eğilmedi, cemaati sorgulamadı. Kilisenin içine, cemaate bakıldığında ise ilginç bağlantılar ortaya çıktı. Aralık 2005’te kiliseye A.A. adında yeni bir “imanlı” kazanılmıştı. Santoro, cemaatin genişlemesinden memnundu. Onunla yakından ilgilendi. Ona Hıristiyan inancıyla ilgili dersler verdi. Misyonerlik görevini nasıl yapacağı konusunda eğitim verdi. Aslında A.A.’nın görünmeyen bir yönü vardı. Onun aldığı dersler, ders notları ve bilgiler aynı zamanda bir ‘merkeze’ rapor ediliyordu.
Hatta onun kiliseden aldığı bilgi ve dokümanlar Trabzon’daki ulusalcı bir tarikatın televizyonunda haber haline bile gelmişti. Burada bir parantez açalım. Çünkü o haber misyonerlik iddialarının nasıl abartıldığının en güzel örneğiydi. Normal şartlarda bir televizyon haberi olarak en fazla iki dakika yer alacak bilgiler tam bir saat boyunca ekranda döndüre döndüre verildi. Üstelik takip eden bültenlerde ve ertesi günlerde de tekrarı yayınlandı.
A.A.’ya dönelim. A.A.’nın ailesi aslında Giresun’da kalıyordu. Trabzon’a iş bulmaya gitmişti. Ancak bir ‘merkez’ ona farklı bir iş buldu: “Kilisede ajanlık” işi. Verdiği bilgilerin bir karşılığı vardı. A.A. bu iş için bu merkezden para da alıyordu. Hatta işin ironik tarafı bu merkezin enformasyonuyla devletin apoletli istihbaratının sunumlarında “misyonerlerin iş arayan gençleri kullandığı” bilgisi de prozelitizm (beşeri çaresizliklerin inanç aşılaması için istismar edilmesi) maddesi altında raporlara giriyordu.
A.A., 2002’de Giresun Jandarma Bölge Komutanlığı’na bağlı haber elemanı olarak çalışmaya başlamıştı. Giresun İl Jandarma Komutanlığından Astsubay S. ile irtibatlıydı. 2006’da ise o yıl emekli olan Astsubay Başçavuş B.Ö. ve daha sonra Siirt’e atanan Jandarma Uzman Çavuş B.U. ile temas halindeydi.
Trabzon’da ise Başçavuş H. ile irtibatlıydı. Ürettiği istihbaratın ücretini de ondan alıyordu. Santoro’nun ölümünden sonra kiliseye bir daha uğramadı. Toplamda 7-8 kişilik bir cemaati olan kiliseye istihbaratın neden ajan sokma ihtiyacı hissettiği sorusu da cevapsız kaldı.
HAYDAR BAŞ’IN MİSYONERLİK MERAKI NEREDEN GELİYORDU?
Trabzon ve misyonerlik meselesine girince ister istemez Haydar Baş ve Bağımsız Türkiye Partisi’ne özel bir bölüm açmak zorundayız. Çünkü özellikle 2003 sonrasında Baş ve ekibi adeta misyoner avına çıktı. ‘Dinin elden gittiğini’ söyleyen Baş, Türkiye’yi il il dolaşıp misyonerlik karşıtı konferanslar veriyordu.
Mesela Kemal Kerinçsiz, 19 Kasım 2006’da Çağlayan Meydanı’nda BTP mitingine Haydar Baş’ın davetiyle katıldı ve “İstanbul’a Geldiği Taktirde Papa’yı Ülkemize İstemiyoruz” başlıklı bir bildiri okudu.
Bir yıl öncesinde ise Haydar Baş, Sevgi Erenerol’dan patrikhane karşıtı faaliyetleri için zaten nazik bir davet almıştı. BTP’nin etkili isimleri, Tuncer Kılınç ve Sevgi Erenerol’un doğrudan himaye ve kontrolündeydi. İstanbul il Başkanı Muhittin Fuat Şengül bu isimlerin başında geliyor.
Yine BTP Genel Başkan Yardımcısı ve Meltem TV Genel Müdürü olan Abdullah Ağar, hem eski bir özel harpçiydi -o da Ergenekon’daki Oktay Yıldırım gibi henüz üsteğmenken gazi olarak emekliye ayrılmış, özel harp faaliyetlerini kurum dışından yürütmesi istenmişti- hem de Veli Küçük gibi isimlerle bağlantıyı sağlıyordu. Abdullah Ağar’ın bugünlerde Havuz medyasının gözde ‘istihbarat uzmanı’ olması da ayrı bir ilginçlik-.
Aslında BTP’nin rotasını bir emekli askerler kadrosu belirliyordu. Bunlar Abdullah Ağar’ın dışında, Ali Küsmenoğlu, Hüseyin Mümtaz Beyazıtoğlu, Orhan Sönmez, Ahmet Kurt, Hasan Kara, Abdullah Nazım Deniz, Nurettin Genç, Ali Fuat Erbaş’tı.
Ergenekon sürecinde Bedrettin Dalan ile birlikte firari olan Ak Parti eski milletvekili Turhan Çömez’den elde edilen ve iddianame ek klasörlerine giren bir belge dikkat çekici. ‘Görüşme Notları’ isimli Word belgesinin içeriğinde “Bilgi Notu 23 Aralık 2001. Ömer Kayır ile yaptığım görüşme notları” başlıklı bölümde grup ile ilgili çarpıcı bir detay yer almakta.
“Haydar Baş Grubu bir süre daha asker tarafından desteklenecek. Ağırlıklı olarak Azerbaycan’da teşkilatlanması sağlanacak ve buralardaki çalışmalar için kullanılacak.”
Binbaşı Levent Bektaş’tan ele geçen ve Ergenekon belgeleri arasına giren notlarda çarpıcı bilgiler yer alıyor. Levent Bektaş’tan elde edilen ve kayıtlara ‘3 nolu CD’ olarak giren CD’de “aa/gündemlerim” sıralı klasörü içinde bulunan fişleme notları ve “gundemlerim2” ve “gündemlerim3” isimli word dosyalarının içeriğinde de şu notlar yer alıyordu:
“Haydar Baş (Abdullah Ağar). Abdullah Ağar’a yardımcı olacaklar; Vedat Selvitop, Bahri Toper, Gürsel Çaypınar, Selçuk Tunca, Erdal Altay…”
“İ.Kaytaz’ın BTP’den A.Hamdi KEPEKÇİ ile D.K. Amiralin de G.Ç. ile yapacaklarının eşgüdümünün sağlanması”
Poyrazköy cephaneliği sebebiyle tutuklanan Başçavuş Halil CURA’dan elde edilen “BTP- ulusal temaslarım” ibaresi ile başlayan “Aydınlık” ibaresi ile son bulan bilgisayar çıktısı küçük not kâğıdının içeriğinde de Ağar ve Baş ile ilgili notlara rastlanılmıştı.
“HER YER KİLİSE HER YER MİSYONER”
Arşivlere dönüp baktığımız zaman misyonerlik tartışmalarının bayraktarlığını yapan bir medya grubu çıkıyor karşımıza: Haydar Baş’ın Yeni Mesaj gazetesi ve Meltem TV. Özellikle 2004 ve 2005 yılı gündemleri bu konuya kilitlenmişti. Haydar Baş’ın damadı Muharrem Bayraktar Yeni Mesaj Gazetesi’nin 23.03.2004 tarihli sayısında yazdığı köşe yazısında şunları söylüyordu:
“Trabzon’da bulunan Santa Maria Kilisesi’nden zaman zaman sütunumuzda bahsederiz. Zira bu kilise Türkiye’deki misyonerlik faaliyetleri
arasında çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle AKP’li Belediye Başkanı Asım Aykan’ın kiliseyi onarmasından sonra, kilisenin faaliyetleri
“bütün Trabzon’u kuşatan” bir boyuta taşındı. Önceki gün ilginç bir bilgi edindim. Bir mobilyacının anlattığına göre, “kendisine gelen
düzgün kıyafetli bir kişi 20 adet tek kişilik ahşap genç karyolası siparişi vermiş, imalat tamamlandıktan sonra da karyolalar kilisenin
üst katına teslim edilmiş!” Anlattığına göre, “Kilisedeki genç odaları beş yıldızlı oda konforunda” düzenlenmişti. Yani Trabzon’daki kilise
artık “yataklı misyonerliğe” terfi etmişti. Bölgede gençler gündüzleri sürdürülen Hıristiyanlaştırma seanslarından sonra, akşamları da lüks
otel konforunda ağırlanıyorlar…”
Haydar Baş ülkeyi karış karış gezip misyonerlik tehdidini anlatıyordu.
Nisan 2017’de Malatya’da bir konferans verip ‘Türkiye genelinde 40 bin kilise ev açıldığını, gençlerin din değiştirdiğini, PKK ile misyonerlerin beraber çalıştığını’ anlattı. Gerçi Haydar Baş’ın ‘kilise evler’ ve ‘Hristiyan olan gençler’le ilgili rakamları her konferansta, köşe yazısında değişiyordu. Mesela bir konferansta 40 bin kilise ev açıldı derken hemen ertesi gün bu rakamı 50 bine çıkarıyordu. Baş’ın Malatya konferasından bir hafta sonra, 18 Nisan 2007’de bir grup genç Zirve Yayınevi’ni basarak biri Alman, ikisi Türk üç Hıristiyan misyoneri vahşice katletti.
Faillerinden Emre Günaydın’ın ifadesinin bir bölümünde “…meraklı biri olduğu için Hıristiyanlık ve Misyonerlik konularında bilgi sahibi olmak istediğini yine bunların Malatya’da faaliyet gösterdiğini düşündüğünü, ayrıca edindiği bilgilerden de misyonerler ile PKK’nın ilişki içerisinde olduğunu tahmin ettiği” anlattı.
Fatih Altaylı 24 Nisan 2007 de yazdığı ‘tesadüf’ başlıklı köşe yazısında Zirve Cinayeti’nden bir hafta önce Baş’ın Malatya’da misyonerlik konferansı vermesine dikkat çekerek “Hrant Dink cinayeti sonrası bir yazımda “Haydar Baş” ismine ve onun çevresine dikkat çekmiştim. İlginçtir, Haydar Baş, yaklaşık 1 hafta önce Malatya’da bir toplantı düzenlemiş. Tesadüf olmalı!” diye yazdı. Hürriyet’ten Nur Batur ise 8 Şubat 2008 tarihli köşe yazısında Rahip Santoro’yu öldüren katil zanlısının Baş’tan etkilendiğini yazdı.
Bu noktada bir istatistiği de dikkatinize sunmak istiyorum. Ulusalcı kampanyanın zirveye çıktığı 2004-2005-2006 ve 2007 yıllarında Türkiye’deki kiliseler ve azınlık kuruluşlarına yönelik sözlü-yazılı tehdit, fiili saldırı ve molotoflama gibi toplam 110 olay tespit edildi. Sadece 2007’deki rakam 37. Ama Ergenekon operasyonu başladıktan sonra bu saldırılar hızlı bir şekilde azalıyor. 2007’de 37 saldırı olurken 2008 de bu rakam 11’e düşmüş. 2010’da ise toplam 8 saldırı olmuş.
ZİNCİRİN HALKALARI BİRLEŞİYOR
Dışarıdan bakıldığında ‘tesadüfen’ yada ‘kendi kendine’ geliştiği düşünülen süreçler aslında kapsamlı bir planın parçalarıydı. Perde gerisine bakıldığında ise ‘ilginç’ kişiler ve onların hayli sıradışı bağlantıları karşımıza çıkıyordu. Bir bakıma ‘oda ısıtılırken’ hiç bir şey tesadüfe bırakılmadı.
Bunlardan birine yakından bakalım;
Genelkurmay’da görevli İstihbaratçı Binbaşı Erbay Çolakoğlu, Ergenekon soruşturması kapsamında 7 Ocak 2009 tarihinde gözaltına alındı. Gözaltı süreci günlerce medyada gündem oldu. Çünkü Çolakoğlu’na polisten önce bağlı olduğu birlikten komutanları gelmiş ve bir takım belgeleri götürmüştü. Taraf ’ın o dönemdeki haberine göre; Çolakoğlu’nun İzmir’deki evine baskın yapan polis dizüstü bilgisayarlara ait iki çanta, boş CD kutuları ve kasası alınmış bir bilgisayar monitörü buldu. Yani önce gelenler her kimse iyi çalışmıştı. 3. İddianamedeki bilgilere göre Ahmet Kum imzasıyla emniyete gelen ihbarda delillerin nasıl yok olduğu anlaşıldı. Çolakoğlu, evindeki bilgisayar, CD ve birçok belgeyi komşularına bıraktı. Çalıştığı yeri telefonla arayarak odasındaki evrakları aldırttı. Eve giren askerler tarafından 166 CD, iki videokaset ve bir adet VHS kaset askerler tarafından alındı. Ergenekon savcıları iddiaları Güney Deniz Saha Komutanlığı’na sordu. Gelen ihbar doğrulandı. Askeri savcılık cevabında “Çolakoğlu’nun evi adli aramadan bir gün önce, Tugay Komutanı’nın şifai emriyle arandı. Aramayı, Deniz Piyade Kıdemli Albay B.Y ile Yarbay A.Ö. gerçekleştirdi. Evden alınanlar istihbarat şube müdürüne teslim edildi.” dendi.
Bu gelişmeler de gösteriyordu ki istihbaratçı Erbay Çolakoğlu ‘önemli’ bir kişiydi. Aslında Rizeli olan Çolakoğlu Trabzon’da ikamet eden ailesini ziyaret bahanesiyle 2006 yılında da sık sık Trabzon’a gidip geliyordu. Ancak bu gidiş gelişler, büyükleri ziyaret çerçevesinin dışına taşan temas ve ilişkileri de barındırıyordu. Erbay Çolakoğlu Trabzon’da iki tür ağ üzerinden bir koordinasyon yürütüyordu. Birincisi şehri kuşatmış olan ulusalcı söylemin organizatörleriydi: Karadeniz gazetesi, Türk Ocağı, ADD. İkincisiyse devlet kurumlarıydı: MİT, Jandarma İstihbarat ve Emniyet’in içinden bir grup.
Erbay Çolakoğlu’nun başkanlığındaki çalışma grubu Trabzon’da kurumlar arası koordinasyonun derin cephesiydi. Bu çalışma grubunun faaliyet alanı ise Misyonerlik, Pontusçuluk ve azınlıklardı.
Çalışma grubunun ana motoru MİT ve Jandarma İstihbaratıydı. Reşat Altay Trabzon da göreve başlayınca Erbay Çolakoğlu başkanlığındaki Trabzon Mit ve Trabzon Jandarmanın Çalışma Grubuna emniyet de monte oldu. Bu ana motora emniyet içinden Emniyet Müdür Yardımcısı T.A. (Şemdinli olaylarında ilçe emniyet müdürüydü), aynı zamanda MİT’in bilgi kaynağı olan Şube Müdürü B.A., Emniyet Amiri T…, Komiser Yardımcısı S.A. dışarıdan destek veriyordu. Hatta emniyet içindeki bu grubun yapıyla ilişkilerinin dikkat çekmemesi için Ayres isimli bir kafe üstünden perdeleme yapılıyordu. Çalışma grubu polis istihbaratı içinden de memur C.A. üstünden bilgi sahibi oluyordu. Ancak bu yapının emniyet ayağı deşifre olunca Ayres Cafe de bir süre sonra kapandı. O dönemlerde benzeri çalışma grupları Ordu, Giresun ve Sakarya’da da vardı. Bu çalışma grubunun bir benzerinin Erzincan’da da olduğu ise çok sonra ortaya çıktı.
Bu ilişkileri daha da anlamlı hale getiren şey ise 2010 Mayısında yaşandı. İstanbul Emniyeti, Dink davasının görüldüğü mahkemeye resmi yazıyla ‘Ergenekon sanıklarından beşinin Dink cinayeti zanlıları ile irtibatı olduğunu’ bildirdi. İsimler tanıdıktı: Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Mustafa Levent Göktaş, Muzaffer Tekin ve Erbay Çolakoğlu.
İLGİNÇ BİR TESADÜF DAHA
Daha sonraki bölümlerde bu konuya tekrar geleceğiz ama Trabzon bahsindeyken not düşmekte fayda var. Trabzon Türk Ocağı üyeleri arasında yer alan KTÜ Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü aynı zamanda dekan Prof.Kenan İnan yıllar sonra karşımıza ilginç bir akrabalık ilişkisi ile çıktı.
Prof. Dr. İnan, 25 Mayıs 2005’te Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ve Hrant Dink’in de katıldığı “Alternatif Ermeni Sorunu” konulu konferansa tepki gösteren bir açıklama yaptı. İnan, “Konuyla ilgili devletin arşivlerinin açıldığı bir durumda, meselenin devlet içerisindeki üniversitelerde ve devletten maaş alan öğretim üyelerince Ermeniler’in ağzıyla konuşulup tartışılmasının kabul edilemeyeceğini” belirtti.
Tabii buradaki “Ermeni ağzıyla” ifadesi akademik yaklaşımın dışında bir tavrı işaret ediyordu. Tıpkı Trabzon’da pompalanan nefret duygusu gibi… Prof.İnan aynı zamanda “Trabzon ve Çevresi 1. Dünya Harbi’nde Ermeni Çetecilerin Katliamına Uğramış Mağdurlar Derneği” kurucu üyesi. Peki konunun Dink Cinayeti ile ilgisi neydi?
Prof. İnan’ın yeğeni Yasemin Tuğçe İnan’ Başbakanlık Teftiş Kurulu’nda çalışıyordu. Dahası Dink Cinayeti’ne dair BTK’nın hazırladığı raporun hazırlayıcılarından birisiydi. Yasemin Tuğçe İnan’ın amcası Kenan İnan ile ideolojik bir yakınlığı var mı bilinmiyor fakat ortaya çıkan rapor bir paralellik olduğunu gösteriyor.
YARIN: YASİN HAYAL VE ERHAN TUNCEL SAHNEYE ÇIKIYOR
[Adem Yavuz Arslan] 22.1.2019 [TR724]
Trabzon AKP hükümetine karşı büyütülmeye çalışılan Ulusalcı dalganın pilot şehri olarak belirlenmişti. Özellikle yerel medyada yoğun bir ‘anti-misyoner’ söylem geliştirildi. Daha sonra Ergenekon sürecinde karşımıza çıkacak olan bazı istihbaratçı ve generaller ile gazeteciler arasında irtibat kuruldu. Televizyon kanallarına ulusalcı kimliği ağır basan isimler davet edildi. Köşe yazarlarının ‘vatan haini’, ‘misyonerler’ gibi konuları yoğun olarak işlemesi sağlandı.
Mesela Hrant Dink’in manşetlerde olduğu günlerde Karadeniz Gazetesi Yayın Yönetmeni Osman Diyadin ‘Bunlar masum ha’ başlıklı yazısında Hrant Dink’i ‘şerefsizlik’ ve ‘alçaklıkla’ suçladı. Televizyon programlarının daimi konukları arasında KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Serdar Denktaş, Prof.Dr Ümit Özdağ, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı eski Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur, Hulki Cevizoğlu ve emekli Tuğgeneral Osman Pamukoğlu gibi ünlü ulusalcı isimler vardı. Yıllardır pasif durumda olan Türk Ocağı Trabzon Şubesi’nin de hareketlendiği görüldü. O dönem kamuoyunda aktif olan tüm ulusalcı isimler sırasıyla Türk Ocağı’nda konferanslar verdiler.
Trabzon’da Ülkü Ocakları şehit cenazelerinde ön plana çıkıyor ve cenazeyi siyasi bir protestoya çeviriyordu. Trabzonspor Taraftarlar Derneği zaman zaman Ülkü Ocaklarının aktivitelerine katılıyor, ulusalcı söylemin geniş kitlelere taşınması için kanal açılıyordu. Türk Ocağı ve ADD; ulusalcı panel, konferans ve söyleşilerle şehrin radikal ulusalcılığa doğru hızla ilerlemesinde oldukça etkin görev alıyordu.
Karadeniz Teknik Üniversitesi, “Türklük Bilinci” konu başlıklı konferanslarda aynı ulusalcı dalgalanmayı pekiştiriyordu. Dönemin rektör yardımcısı Aygün Attar, MGK Eski Genel Sekreteri E.Org. Tuncer Kılınç’la yakın temastaydı. (Aslında benzer ilişki Malatya’da yaşandı. İnönü Üniversitesi Ulusalcı konferansların üssü haline geldi. Üniversite yönetimi ile özellikle asker istihbaratçılar arasında sıkı bir ilişki kuruldu. İnönü Üniversitesi’nin Zirve Yayınevi Cinayeti öncesi dönemi kapsayan konferans listesi dönemin ruhunu yansıtması açısından dikkat çekiciydi. ) BTP Genel Başkanı Prof.Dr Haydar Baş, Emekli Albay Hüseyin Mümtaz Beyazıtoğlu’nun önerileri doğrultusunda bir rota belirlemişti ve Türk Ocağı ile birlikte faaliyetlere hazırlanıyordu.
Karadeniz Gazetesi başta olmak üzere bütün yerel medya Pontus’un yeniden kurulacağını söylüyor ve bu amaca hizmet edecek her bilgiyi psikolojik harekât havasında veriyordu. Bu haberlerden birisi Hürriyet’te yayınlanan Sabiha Gökçen haberine paralellik arzediyordu.
3 Ocak 2007’da çift katlı bir otobüsün içinde 69 Yunan Trabzon’a geldi. Otobüsün üzerinde Athos Hellas yazısı vardı. Bu ziyaret, 6 Ocak’ta, Yerel Türksesi gazetesinde “Pontusçular Trabzon’da adeta cirit atıyor!’ başlığıyla haber yapıldı. Ancak tıpkı Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğu iddiası ile ilgili haberin Agos’ta yayınlanmasından 2 hafta sonra Hürriyette sürmanşetten verilmesi gibi Osman Diyadin’in Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı Karadeniz gazetesi de olaydan 9 gün sonra ve ilk haberden 6 gün sonra, 12 Ocakta “kim bu insanlar” başlığıyla detaylı bir tekrar haberi yaptı.
O dönemin medyası, özellikle de Trabzon yerel medyası incelendiğinde sayısız misyonerlik ve yabancı düşmanlığı konulu haber-yorum ve tartışma programı görmek mümkün.
RAHİP SANTORO ÖLDÜRÜLÜRKEN KİLİSEDE JİTEMCİ VARDI
Misyonerliğin 2003 yılında MGK toplantılarında tehdit olarak tanımlanmaya başlandığını anlatmıştık. O dönemin istihbarat raporlarında; Trabzon İl Merkezinde faaliyet gösteren Santa Maria Katolik kilisesinde görevli Andreo Silvio Santoro’nun misyonerlik faaliyetleri kapsamında her biri ayrı ayrı olmak üzere (7-8) kişilik bir gruba İncil dersleri verdiği, nasıl ayin yapılır, hangi dualar okunur, ayin esnasında hal ve hareketlerin nasıl olması gerektiği, konularında hazırladığı ders notlarını bahse konu öğrenci grubuna dağıttığı, bilgisi yer alıyordu.
Aradan üç yıl geçtikten sonra Trabzon Santa Maria Katolik Kilisesi Papazı Andrea Silvio Santoro 5 Şubat 2006’da öldürüldü. Cinayeti o zaman 15 yaşında olan Oğuzhan Akdin işlemişti. Herkes cinayetin bu küçük yaştaki çocuk tarafından nasıl işlendiğini, onun nasıl olup da böyle bir amacı benimsediğini ve harekete geçtiğini tartışıyordu.
Öte yandan Santoro Cinayeti’nde dikkat çekici bir detay daha vardı ki o da misyonerlik tehdidi üzerine eylem planları yapanların ‘sahayı’ da boş bırakmadığını teyit ediyordu.
Herkes kilisenin çevresine bakarken kimse kilisenin içine bakmadı. Kilise cemaatine eğilmedi, cemaati sorgulamadı. Kilisenin içine, cemaate bakıldığında ise ilginç bağlantılar ortaya çıktı. Aralık 2005’te kiliseye A.A. adında yeni bir “imanlı” kazanılmıştı. Santoro, cemaatin genişlemesinden memnundu. Onunla yakından ilgilendi. Ona Hıristiyan inancıyla ilgili dersler verdi. Misyonerlik görevini nasıl yapacağı konusunda eğitim verdi. Aslında A.A.’nın görünmeyen bir yönü vardı. Onun aldığı dersler, ders notları ve bilgiler aynı zamanda bir ‘merkeze’ rapor ediliyordu.
Hatta onun kiliseden aldığı bilgi ve dokümanlar Trabzon’daki ulusalcı bir tarikatın televizyonunda haber haline bile gelmişti. Burada bir parantez açalım. Çünkü o haber misyonerlik iddialarının nasıl abartıldığının en güzel örneğiydi. Normal şartlarda bir televizyon haberi olarak en fazla iki dakika yer alacak bilgiler tam bir saat boyunca ekranda döndüre döndüre verildi. Üstelik takip eden bültenlerde ve ertesi günlerde de tekrarı yayınlandı.
A.A.’ya dönelim. A.A.’nın ailesi aslında Giresun’da kalıyordu. Trabzon’a iş bulmaya gitmişti. Ancak bir ‘merkez’ ona farklı bir iş buldu: “Kilisede ajanlık” işi. Verdiği bilgilerin bir karşılığı vardı. A.A. bu iş için bu merkezden para da alıyordu. Hatta işin ironik tarafı bu merkezin enformasyonuyla devletin apoletli istihbaratının sunumlarında “misyonerlerin iş arayan gençleri kullandığı” bilgisi de prozelitizm (beşeri çaresizliklerin inanç aşılaması için istismar edilmesi) maddesi altında raporlara giriyordu.
A.A., 2002’de Giresun Jandarma Bölge Komutanlığı’na bağlı haber elemanı olarak çalışmaya başlamıştı. Giresun İl Jandarma Komutanlığından Astsubay S. ile irtibatlıydı. 2006’da ise o yıl emekli olan Astsubay Başçavuş B.Ö. ve daha sonra Siirt’e atanan Jandarma Uzman Çavuş B.U. ile temas halindeydi.
Trabzon’da ise Başçavuş H. ile irtibatlıydı. Ürettiği istihbaratın ücretini de ondan alıyordu. Santoro’nun ölümünden sonra kiliseye bir daha uğramadı. Toplamda 7-8 kişilik bir cemaati olan kiliseye istihbaratın neden ajan sokma ihtiyacı hissettiği sorusu da cevapsız kaldı.
HAYDAR BAŞ’IN MİSYONERLİK MERAKI NEREDEN GELİYORDU?
Trabzon ve misyonerlik meselesine girince ister istemez Haydar Baş ve Bağımsız Türkiye Partisi’ne özel bir bölüm açmak zorundayız. Çünkü özellikle 2003 sonrasında Baş ve ekibi adeta misyoner avına çıktı. ‘Dinin elden gittiğini’ söyleyen Baş, Türkiye’yi il il dolaşıp misyonerlik karşıtı konferanslar veriyordu.
Mesela Kemal Kerinçsiz, 19 Kasım 2006’da Çağlayan Meydanı’nda BTP mitingine Haydar Baş’ın davetiyle katıldı ve “İstanbul’a Geldiği Taktirde Papa’yı Ülkemize İstemiyoruz” başlıklı bir bildiri okudu.
Bir yıl öncesinde ise Haydar Baş, Sevgi Erenerol’dan patrikhane karşıtı faaliyetleri için zaten nazik bir davet almıştı. BTP’nin etkili isimleri, Tuncer Kılınç ve Sevgi Erenerol’un doğrudan himaye ve kontrolündeydi. İstanbul il Başkanı Muhittin Fuat Şengül bu isimlerin başında geliyor.
Yine BTP Genel Başkan Yardımcısı ve Meltem TV Genel Müdürü olan Abdullah Ağar, hem eski bir özel harpçiydi -o da Ergenekon’daki Oktay Yıldırım gibi henüz üsteğmenken gazi olarak emekliye ayrılmış, özel harp faaliyetlerini kurum dışından yürütmesi istenmişti- hem de Veli Küçük gibi isimlerle bağlantıyı sağlıyordu. Abdullah Ağar’ın bugünlerde Havuz medyasının gözde ‘istihbarat uzmanı’ olması da ayrı bir ilginçlik-.
Aslında BTP’nin rotasını bir emekli askerler kadrosu belirliyordu. Bunlar Abdullah Ağar’ın dışında, Ali Küsmenoğlu, Hüseyin Mümtaz Beyazıtoğlu, Orhan Sönmez, Ahmet Kurt, Hasan Kara, Abdullah Nazım Deniz, Nurettin Genç, Ali Fuat Erbaş’tı.
Ergenekon sürecinde Bedrettin Dalan ile birlikte firari olan Ak Parti eski milletvekili Turhan Çömez’den elde edilen ve iddianame ek klasörlerine giren bir belge dikkat çekici. ‘Görüşme Notları’ isimli Word belgesinin içeriğinde “Bilgi Notu 23 Aralık 2001. Ömer Kayır ile yaptığım görüşme notları” başlıklı bölümde grup ile ilgili çarpıcı bir detay yer almakta.
“Haydar Baş Grubu bir süre daha asker tarafından desteklenecek. Ağırlıklı olarak Azerbaycan’da teşkilatlanması sağlanacak ve buralardaki çalışmalar için kullanılacak.”
Binbaşı Levent Bektaş’tan ele geçen ve Ergenekon belgeleri arasına giren notlarda çarpıcı bilgiler yer alıyor. Levent Bektaş’tan elde edilen ve kayıtlara ‘3 nolu CD’ olarak giren CD’de “aa/gündemlerim” sıralı klasörü içinde bulunan fişleme notları ve “gundemlerim2” ve “gündemlerim3” isimli word dosyalarının içeriğinde de şu notlar yer alıyordu:
“Haydar Baş (Abdullah Ağar). Abdullah Ağar’a yardımcı olacaklar; Vedat Selvitop, Bahri Toper, Gürsel Çaypınar, Selçuk Tunca, Erdal Altay…”
“İ.Kaytaz’ın BTP’den A.Hamdi KEPEKÇİ ile D.K. Amiralin de G.Ç. ile yapacaklarının eşgüdümünün sağlanması”
Poyrazköy cephaneliği sebebiyle tutuklanan Başçavuş Halil CURA’dan elde edilen “BTP- ulusal temaslarım” ibaresi ile başlayan “Aydınlık” ibaresi ile son bulan bilgisayar çıktısı küçük not kâğıdının içeriğinde de Ağar ve Baş ile ilgili notlara rastlanılmıştı.
“HER YER KİLİSE HER YER MİSYONER”
Arşivlere dönüp baktığımız zaman misyonerlik tartışmalarının bayraktarlığını yapan bir medya grubu çıkıyor karşımıza: Haydar Baş’ın Yeni Mesaj gazetesi ve Meltem TV. Özellikle 2004 ve 2005 yılı gündemleri bu konuya kilitlenmişti. Haydar Baş’ın damadı Muharrem Bayraktar Yeni Mesaj Gazetesi’nin 23.03.2004 tarihli sayısında yazdığı köşe yazısında şunları söylüyordu:
“Trabzon’da bulunan Santa Maria Kilisesi’nden zaman zaman sütunumuzda bahsederiz. Zira bu kilise Türkiye’deki misyonerlik faaliyetleri
arasında çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle AKP’li Belediye Başkanı Asım Aykan’ın kiliseyi onarmasından sonra, kilisenin faaliyetleri
“bütün Trabzon’u kuşatan” bir boyuta taşındı. Önceki gün ilginç bir bilgi edindim. Bir mobilyacının anlattığına göre, “kendisine gelen
düzgün kıyafetli bir kişi 20 adet tek kişilik ahşap genç karyolası siparişi vermiş, imalat tamamlandıktan sonra da karyolalar kilisenin
üst katına teslim edilmiş!” Anlattığına göre, “Kilisedeki genç odaları beş yıldızlı oda konforunda” düzenlenmişti. Yani Trabzon’daki kilise
artık “yataklı misyonerliğe” terfi etmişti. Bölgede gençler gündüzleri sürdürülen Hıristiyanlaştırma seanslarından sonra, akşamları da lüks
otel konforunda ağırlanıyorlar…”
Haydar Baş ülkeyi karış karış gezip misyonerlik tehdidini anlatıyordu.
Nisan 2017’de Malatya’da bir konferans verip ‘Türkiye genelinde 40 bin kilise ev açıldığını, gençlerin din değiştirdiğini, PKK ile misyonerlerin beraber çalıştığını’ anlattı. Gerçi Haydar Baş’ın ‘kilise evler’ ve ‘Hristiyan olan gençler’le ilgili rakamları her konferansta, köşe yazısında değişiyordu. Mesela bir konferansta 40 bin kilise ev açıldı derken hemen ertesi gün bu rakamı 50 bine çıkarıyordu. Baş’ın Malatya konferasından bir hafta sonra, 18 Nisan 2007’de bir grup genç Zirve Yayınevi’ni basarak biri Alman, ikisi Türk üç Hıristiyan misyoneri vahşice katletti.
Faillerinden Emre Günaydın’ın ifadesinin bir bölümünde “…meraklı biri olduğu için Hıristiyanlık ve Misyonerlik konularında bilgi sahibi olmak istediğini yine bunların Malatya’da faaliyet gösterdiğini düşündüğünü, ayrıca edindiği bilgilerden de misyonerler ile PKK’nın ilişki içerisinde olduğunu tahmin ettiği” anlattı.
Fatih Altaylı 24 Nisan 2007 de yazdığı ‘tesadüf’ başlıklı köşe yazısında Zirve Cinayeti’nden bir hafta önce Baş’ın Malatya’da misyonerlik konferansı vermesine dikkat çekerek “Hrant Dink cinayeti sonrası bir yazımda “Haydar Baş” ismine ve onun çevresine dikkat çekmiştim. İlginçtir, Haydar Baş, yaklaşık 1 hafta önce Malatya’da bir toplantı düzenlemiş. Tesadüf olmalı!” diye yazdı. Hürriyet’ten Nur Batur ise 8 Şubat 2008 tarihli köşe yazısında Rahip Santoro’yu öldüren katil zanlısının Baş’tan etkilendiğini yazdı.
Bu noktada bir istatistiği de dikkatinize sunmak istiyorum. Ulusalcı kampanyanın zirveye çıktığı 2004-2005-2006 ve 2007 yıllarında Türkiye’deki kiliseler ve azınlık kuruluşlarına yönelik sözlü-yazılı tehdit, fiili saldırı ve molotoflama gibi toplam 110 olay tespit edildi. Sadece 2007’deki rakam 37. Ama Ergenekon operasyonu başladıktan sonra bu saldırılar hızlı bir şekilde azalıyor. 2007’de 37 saldırı olurken 2008 de bu rakam 11’e düşmüş. 2010’da ise toplam 8 saldırı olmuş.
ZİNCİRİN HALKALARI BİRLEŞİYOR
Dışarıdan bakıldığında ‘tesadüfen’ yada ‘kendi kendine’ geliştiği düşünülen süreçler aslında kapsamlı bir planın parçalarıydı. Perde gerisine bakıldığında ise ‘ilginç’ kişiler ve onların hayli sıradışı bağlantıları karşımıza çıkıyordu. Bir bakıma ‘oda ısıtılırken’ hiç bir şey tesadüfe bırakılmadı.
Bunlardan birine yakından bakalım;
Genelkurmay’da görevli İstihbaratçı Binbaşı Erbay Çolakoğlu, Ergenekon soruşturması kapsamında 7 Ocak 2009 tarihinde gözaltına alındı. Gözaltı süreci günlerce medyada gündem oldu. Çünkü Çolakoğlu’na polisten önce bağlı olduğu birlikten komutanları gelmiş ve bir takım belgeleri götürmüştü. Taraf ’ın o dönemdeki haberine göre; Çolakoğlu’nun İzmir’deki evine baskın yapan polis dizüstü bilgisayarlara ait iki çanta, boş CD kutuları ve kasası alınmış bir bilgisayar monitörü buldu. Yani önce gelenler her kimse iyi çalışmıştı. 3. İddianamedeki bilgilere göre Ahmet Kum imzasıyla emniyete gelen ihbarda delillerin nasıl yok olduğu anlaşıldı. Çolakoğlu, evindeki bilgisayar, CD ve birçok belgeyi komşularına bıraktı. Çalıştığı yeri telefonla arayarak odasındaki evrakları aldırttı. Eve giren askerler tarafından 166 CD, iki videokaset ve bir adet VHS kaset askerler tarafından alındı. Ergenekon savcıları iddiaları Güney Deniz Saha Komutanlığı’na sordu. Gelen ihbar doğrulandı. Askeri savcılık cevabında “Çolakoğlu’nun evi adli aramadan bir gün önce, Tugay Komutanı’nın şifai emriyle arandı. Aramayı, Deniz Piyade Kıdemli Albay B.Y ile Yarbay A.Ö. gerçekleştirdi. Evden alınanlar istihbarat şube müdürüne teslim edildi.” dendi.
Bu gelişmeler de gösteriyordu ki istihbaratçı Erbay Çolakoğlu ‘önemli’ bir kişiydi. Aslında Rizeli olan Çolakoğlu Trabzon’da ikamet eden ailesini ziyaret bahanesiyle 2006 yılında da sık sık Trabzon’a gidip geliyordu. Ancak bu gidiş gelişler, büyükleri ziyaret çerçevesinin dışına taşan temas ve ilişkileri de barındırıyordu. Erbay Çolakoğlu Trabzon’da iki tür ağ üzerinden bir koordinasyon yürütüyordu. Birincisi şehri kuşatmış olan ulusalcı söylemin organizatörleriydi: Karadeniz gazetesi, Türk Ocağı, ADD. İkincisiyse devlet kurumlarıydı: MİT, Jandarma İstihbarat ve Emniyet’in içinden bir grup.
Erbay Çolakoğlu’nun başkanlığındaki çalışma grubu Trabzon’da kurumlar arası koordinasyonun derin cephesiydi. Bu çalışma grubunun faaliyet alanı ise Misyonerlik, Pontusçuluk ve azınlıklardı.
Çalışma grubunun ana motoru MİT ve Jandarma İstihbaratıydı. Reşat Altay Trabzon da göreve başlayınca Erbay Çolakoğlu başkanlığındaki Trabzon Mit ve Trabzon Jandarmanın Çalışma Grubuna emniyet de monte oldu. Bu ana motora emniyet içinden Emniyet Müdür Yardımcısı T.A. (Şemdinli olaylarında ilçe emniyet müdürüydü), aynı zamanda MİT’in bilgi kaynağı olan Şube Müdürü B.A., Emniyet Amiri T…, Komiser Yardımcısı S.A. dışarıdan destek veriyordu. Hatta emniyet içindeki bu grubun yapıyla ilişkilerinin dikkat çekmemesi için Ayres isimli bir kafe üstünden perdeleme yapılıyordu. Çalışma grubu polis istihbaratı içinden de memur C.A. üstünden bilgi sahibi oluyordu. Ancak bu yapının emniyet ayağı deşifre olunca Ayres Cafe de bir süre sonra kapandı. O dönemlerde benzeri çalışma grupları Ordu, Giresun ve Sakarya’da da vardı. Bu çalışma grubunun bir benzerinin Erzincan’da da olduğu ise çok sonra ortaya çıktı.
Bu ilişkileri daha da anlamlı hale getiren şey ise 2010 Mayısında yaşandı. İstanbul Emniyeti, Dink davasının görüldüğü mahkemeye resmi yazıyla ‘Ergenekon sanıklarından beşinin Dink cinayeti zanlıları ile irtibatı olduğunu’ bildirdi. İsimler tanıdıktı: Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Mustafa Levent Göktaş, Muzaffer Tekin ve Erbay Çolakoğlu.
İLGİNÇ BİR TESADÜF DAHA
Daha sonraki bölümlerde bu konuya tekrar geleceğiz ama Trabzon bahsindeyken not düşmekte fayda var. Trabzon Türk Ocağı üyeleri arasında yer alan KTÜ Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü aynı zamanda dekan Prof.Kenan İnan yıllar sonra karşımıza ilginç bir akrabalık ilişkisi ile çıktı.
Prof. Dr. İnan, 25 Mayıs 2005’te Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ve Hrant Dink’in de katıldığı “Alternatif Ermeni Sorunu” konulu konferansa tepki gösteren bir açıklama yaptı. İnan, “Konuyla ilgili devletin arşivlerinin açıldığı bir durumda, meselenin devlet içerisindeki üniversitelerde ve devletten maaş alan öğretim üyelerince Ermeniler’in ağzıyla konuşulup tartışılmasının kabul edilemeyeceğini” belirtti.
Tabii buradaki “Ermeni ağzıyla” ifadesi akademik yaklaşımın dışında bir tavrı işaret ediyordu. Tıpkı Trabzon’da pompalanan nefret duygusu gibi… Prof.İnan aynı zamanda “Trabzon ve Çevresi 1. Dünya Harbi’nde Ermeni Çetecilerin Katliamına Uğramış Mağdurlar Derneği” kurucu üyesi. Peki konunun Dink Cinayeti ile ilgisi neydi?
Prof. İnan’ın yeğeni Yasemin Tuğçe İnan’ Başbakanlık Teftiş Kurulu’nda çalışıyordu. Dahası Dink Cinayeti’ne dair BTK’nın hazırladığı raporun hazırlayıcılarından birisiydi. Yasemin Tuğçe İnan’ın amcası Kenan İnan ile ideolojik bir yakınlığı var mı bilinmiyor fakat ortaya çıkan rapor bir paralellik olduğunu gösteriyor.
YARIN: YASİN HAYAL VE ERHAN TUNCEL SAHNEYE ÇIKIYOR
[Adem Yavuz Arslan] 22.1.2019 [TR724]
Çarpıcı OHAL raporu: “Mağdur 1,5 milyon, yüzde 99’u ilk kez soruşturma geçirdi ve gelirleri 800 liranın altında”
Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu, dört bine yakın OHAL mağduruyla görüşerek bir rapor hazırladı. Rapora göre sayıları bir buçuk milyonu bulan OHAL mağdurlarının aylık ortalama kazancı 800 liranın altında.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL iki yıl sürdü. Bu süreçte çıkarılan kanun hükmünde kararnameler ile 125 bin 800 kamu personeli işten çıkarıldı. Toplam 446 bin kişi hakkında adli işlem yapıldı. Halen 100 binden fazla soruşturma, 48 binden fazlaysa dava bulunuyor. Gülen Hareketine mensup olduğu ya da darbe girişimine katıldığı iddiasıyla hapiste bulunanların sayısıysa 33 binden fazla.
Deutsche Welle Türkçe’den Tunca Öğreten’in haberine göre, Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu, OHAL nedeniyle yaşananlara dikkat çekmek için mağdurlarla görüşerek bir rapor hazırladı. Topluluğun hazırladığı sorulara 2 Ağustos-23 Eylül 2018 tarihleri arasında 3 bin 776 OHAL mağduru cevap verdi.
15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından hukuk devleti olmaktan tamamen uzaklaşıldığı ve hukuki güvencenin kalmadığının belirtildiği raporda, bu süreçte 250 binden fazla yurttaşın direkt, bir buçuk milyonu aşkınının da yakınları nedeniyle mağdur olduğuna vurgu yapılıyor.
‘YÜZDE 99,64’Ü HAYATLARINDA İLK KEZ İDARİ YA DA ADLİ SORUŞTURMAYLA 15 TEMMUZ SONRASI KARŞILAŞTI’
Rapor, KHK ile işlerinden atılan mağdurların yüzde 99,64’ünün, idari ya da adli soruşturmalarla ilk defa 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL’le birlikte karşılaştığını gösteriyor. Ayrıca, başlatılan soruşturmaların neredeyse tamamına yakınının konjonktürel, geçmişle de bağı bulunmadığı ifade ediliyor.
Raporda, modern hukukun en temel prensiplerinden biri olan ‘masumiyet karinesi’nin de OHAL mağdurları için işletilmediğine değiniliyor ve şöyle deniyor: “İddia edenin, şüphelinin ya da sanığın suçunu kanıtlaması gerekirken, bu süreçte mağdurlar suçsuzluklarını ispat etmek zorunda bırakılmışlardır. Bu baskı ortamında suçsuz olduğunu söyleyenlerin bir çoğu ise ‘örgütsel davranış sergilemek’ ile de itham edilmişlerdir.”
OHAL ve devamındaki süreçte mağdurların ve yakınlarının hukuk ve iş güvencelerinin de ellerinden alındığının belirtildiği raporda “Çalışma ve yurt dışı yasakları ile insanlar açlığa mahkum edilmişlerdir. Bu durum, Nazi dönemi Almanyasında Yahudilere karşı uygulanan ‘nefret suçu’ tanımına girebilecek cezalandırma ve uygulamalara benzemektedir” tespitine de yer veriliyor.
YÜZDE 98,7 YÜKSEKOKUL VE ÜZERİ OKUL MEZUNU
Türkiye ortalaması yüzde 17 iken Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu’nun görüştüğü OHAL mağdurlarının yüzde 98,7’si yüksekokul ve üzeri okul mezunlarından oluşuyor. Ayrıca mağdurların yüzde 25’inin yüksek lisans ve doktora mezunu oldukları da belirtiliyor.
Sorulara yanıt verenlerin yüzde 83,9’u ise fırsat verilmesi durumunda Türkiye’den çıkarak farklı bir ülkeye gitmek ve orada yaşamak istediğini beyan ediyor. Raporda “Türkiye için büyük bir sermaye kaybı göstergesi” denerek bu duruma da dikkat çekiliyor ve şöyle devam ediliyor: “Türkiye’de, dünya sıralamalarında ilk 300’e girebilen bir tane bile üniversite kalmadı. Bu görünüm, yaratılan mağduriyetlerin bireysel zararlar sınırlarını çoktan aşıp ülke güvenliğini de tehdit edecek büyüklükte toplumsal zararlar verme aşamasına gelindiğini işaret ediyor.”
Topluluğun görüştüğü mağdurlar arasında muvazzaf asker, askeri öğrenciler ve onların yakınları da bulunuyor. Asker kökenli mağdurların önemli bir kısmıysa “Terör saldırısı var”, “Kalkışma var”, “Tatbikat var”, “Gece görevi var” gibi gerekçelerle 15 Temmuz gecesi darbe girişimine sokulduklarını söylüyor.
Darbeye kalkışmakla suçlanan ve iki yıldır bu nedenle tutuklu bulunan mağdurlar bu gerekçelerle tuzağa düşürüldüklerini savunuyor ve sözlerine şöyle devam ediyorlar: “Bizler hain, darbeci, terörist değiliz. Vatanımızı seviyoruz.”
‘OHAL KOMİSYONU’NDA OBJEKTİF VE HUKUKİ KRİTERLER KULLANILMIYOR’
Raporda, mağdurların büyük çoğunluğunun ihlal edilen haklarına hukuki olarak kavuşabilmesi için gösterilen tek yol olan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun durumuna da değiniliyor. OHAL Komisyonu’na yapılan başvurularda objektif ve hukuki kriterlerin kullanılmadığına işaret edilen raporun devamında şöyle deniyor: “Bundan ziyade iktidarca belirlenen siyasi kriterleri kullanarak mağdurların mağduriyetleri uzatılmakta ve onların daha uzun süreli mağduriyetler yaşamasına aracılık edilmektedir. Komisyonun, modern hukukta yeri olmayan bu türden uygulamalara son vererek kendilerine yapılan müracaatlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) veya Avrupa Konseyi, Venedik Komisyonu’nca önerilen kriterleri uygulanmaya başlamaları gerekmektedir.”
TOPLAMDA BİN SAYFA OLAN RAPORDA ÖNE ÇIKAN BAŞLIKLAR ŞÖYLE:
– Katılımcıların yüzde 86’sı, cezaevlerinde koğuşlara kapasitesinin üç katı yurttaş konduğunu doğruluyor.
– Katılımcıların yüzde 46’sı cezaevlerinde kışın ısınma, yüzde 83’ü ise yazın serinleme problemi olduğunu belirtiyor.
– Yüzde 67,8’i hapishane personelinin mahpuslara insani muamele yapmadığını düşünüyor. Yüzde 37’siyse en az bir defa intihar etmeyi aklından geçirmiş.
– Mağdurların OHAL’den önceki ortalama gelirleri üç bin 500 lirayken, şu an bu ortalama 800 liraya kadar gerilemiş.
– Bugün cezaevlerinde bulunan bebeklerin sayısı 700.
– Mağdurların yüzde 95,3’ünün en büyük sorunu ekonomik sıkıntı. İkinci sıradaysa yüzde 86,6 ile ‘itibarsızlık ve dışlanma’ diyenler yer alıyor. Yüzde 83,1’in en büyük sorunuysa işsizlik. Yüzde 41,6’nınsa ailesi dağılmış durumda.
– Yüzde 49, ailelerine yakın cezaevlerinde tutulmadıklarını beyan ediyor. Görüş için farklı şehirlere binlerce kilometre yol yapan aileler arasında trafik kazası geçiren ve hayatını kaybeden onlarca insan bulunuyor.
[TR724] 22.1.2019
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL iki yıl sürdü. Bu süreçte çıkarılan kanun hükmünde kararnameler ile 125 bin 800 kamu personeli işten çıkarıldı. Toplam 446 bin kişi hakkında adli işlem yapıldı. Halen 100 binden fazla soruşturma, 48 binden fazlaysa dava bulunuyor. Gülen Hareketine mensup olduğu ya da darbe girişimine katıldığı iddiasıyla hapiste bulunanların sayısıysa 33 binden fazla.
Deutsche Welle Türkçe’den Tunca Öğreten’in haberine göre, Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu, OHAL nedeniyle yaşananlara dikkat çekmek için mağdurlarla görüşerek bir rapor hazırladı. Topluluğun hazırladığı sorulara 2 Ağustos-23 Eylül 2018 tarihleri arasında 3 bin 776 OHAL mağduru cevap verdi.
15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından hukuk devleti olmaktan tamamen uzaklaşıldığı ve hukuki güvencenin kalmadığının belirtildiği raporda, bu süreçte 250 binden fazla yurttaşın direkt, bir buçuk milyonu aşkınının da yakınları nedeniyle mağdur olduğuna vurgu yapılıyor.
‘YÜZDE 99,64’Ü HAYATLARINDA İLK KEZ İDARİ YA DA ADLİ SORUŞTURMAYLA 15 TEMMUZ SONRASI KARŞILAŞTI’
Rapor, KHK ile işlerinden atılan mağdurların yüzde 99,64’ünün, idari ya da adli soruşturmalarla ilk defa 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL’le birlikte karşılaştığını gösteriyor. Ayrıca, başlatılan soruşturmaların neredeyse tamamına yakınının konjonktürel, geçmişle de bağı bulunmadığı ifade ediliyor.
II. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu https://t.co/OF4ZNFhIY5— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) 21 Ocak 2019
Raporda, modern hukukun en temel prensiplerinden biri olan ‘masumiyet karinesi’nin de OHAL mağdurları için işletilmediğine değiniliyor ve şöyle deniyor: “İddia edenin, şüphelinin ya da sanığın suçunu kanıtlaması gerekirken, bu süreçte mağdurlar suçsuzluklarını ispat etmek zorunda bırakılmışlardır. Bu baskı ortamında suçsuz olduğunu söyleyenlerin bir çoğu ise ‘örgütsel davranış sergilemek’ ile de itham edilmişlerdir.”
OHAL ve devamındaki süreçte mağdurların ve yakınlarının hukuk ve iş güvencelerinin de ellerinden alındığının belirtildiği raporda “Çalışma ve yurt dışı yasakları ile insanlar açlığa mahkum edilmişlerdir. Bu durum, Nazi dönemi Almanyasında Yahudilere karşı uygulanan ‘nefret suçu’ tanımına girebilecek cezalandırma ve uygulamalara benzemektedir” tespitine de yer veriliyor.
YÜZDE 98,7 YÜKSEKOKUL VE ÜZERİ OKUL MEZUNU
Türkiye ortalaması yüzde 17 iken Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu’nun görüştüğü OHAL mağdurlarının yüzde 98,7’si yüksekokul ve üzeri okul mezunlarından oluşuyor. Ayrıca mağdurların yüzde 25’inin yüksek lisans ve doktora mezunu oldukları da belirtiliyor.
Sorulara yanıt verenlerin yüzde 83,9’u ise fırsat verilmesi durumunda Türkiye’den çıkarak farklı bir ülkeye gitmek ve orada yaşamak istediğini beyan ediyor. Raporda “Türkiye için büyük bir sermaye kaybı göstergesi” denerek bu duruma da dikkat çekiliyor ve şöyle devam ediliyor: “Türkiye’de, dünya sıralamalarında ilk 300’e girebilen bir tane bile üniversite kalmadı. Bu görünüm, yaratılan mağduriyetlerin bireysel zararlar sınırlarını çoktan aşıp ülke güvenliğini de tehdit edecek büyüklükte toplumsal zararlar verme aşamasına gelindiğini işaret ediyor.”
Topluluğun görüştüğü mağdurlar arasında muvazzaf asker, askeri öğrenciler ve onların yakınları da bulunuyor. Asker kökenli mağdurların önemli bir kısmıysa “Terör saldırısı var”, “Kalkışma var”, “Tatbikat var”, “Gece görevi var” gibi gerekçelerle 15 Temmuz gecesi darbe girişimine sokulduklarını söylüyor.
Darbeye kalkışmakla suçlanan ve iki yıldır bu nedenle tutuklu bulunan mağdurlar bu gerekçelerle tuzağa düşürüldüklerini savunuyor ve sözlerine şöyle devam ediyorlar: “Bizler hain, darbeci, terörist değiliz. Vatanımızı seviyoruz.”
‘OHAL KOMİSYONU’NDA OBJEKTİF VE HUKUKİ KRİTERLER KULLANILMIYOR’
Raporda, mağdurların büyük çoğunluğunun ihlal edilen haklarına hukuki olarak kavuşabilmesi için gösterilen tek yol olan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun durumuna da değiniliyor. OHAL Komisyonu’na yapılan başvurularda objektif ve hukuki kriterlerin kullanılmadığına işaret edilen raporun devamında şöyle deniyor: “Bundan ziyade iktidarca belirlenen siyasi kriterleri kullanarak mağdurların mağduriyetleri uzatılmakta ve onların daha uzun süreli mağduriyetler yaşamasına aracılık edilmektedir. Komisyonun, modern hukukta yeri olmayan bu türden uygulamalara son vererek kendilerine yapılan müracaatlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) veya Avrupa Konseyi, Venedik Komisyonu’nca önerilen kriterleri uygulanmaya başlamaları gerekmektedir.”
TOPLAMDA BİN SAYFA OLAN RAPORDA ÖNE ÇIKAN BAŞLIKLAR ŞÖYLE:
– Katılımcıların yüzde 86’sı, cezaevlerinde koğuşlara kapasitesinin üç katı yurttaş konduğunu doğruluyor.
– Katılımcıların yüzde 46’sı cezaevlerinde kışın ısınma, yüzde 83’ü ise yazın serinleme problemi olduğunu belirtiyor.
– Yüzde 67,8’i hapishane personelinin mahpuslara insani muamele yapmadığını düşünüyor. Yüzde 37’siyse en az bir defa intihar etmeyi aklından geçirmiş.
– Mağdurların OHAL’den önceki ortalama gelirleri üç bin 500 lirayken, şu an bu ortalama 800 liraya kadar gerilemiş.
– Bugün cezaevlerinde bulunan bebeklerin sayısı 700.
– Mağdurların yüzde 95,3’ünün en büyük sorunu ekonomik sıkıntı. İkinci sıradaysa yüzde 86,6 ile ‘itibarsızlık ve dışlanma’ diyenler yer alıyor. Yüzde 83,1’in en büyük sorunuysa işsizlik. Yüzde 41,6’nınsa ailesi dağılmış durumda.
– Yüzde 49, ailelerine yakın cezaevlerinde tutulmadıklarını beyan ediyor. Görüş için farklı şehirlere binlerce kilometre yol yapan aileler arasında trafik kazası geçiren ve hayatını kaybeden onlarca insan bulunuyor.
[TR724] 22.1.2019
Kaydol:
Yorumlar (Atom)