Arkadaşımız Kadir Bey Yazar Avidan Bey ile tanıştırmıştı. Dinleri siyasete âlet edenler üzerine bir görüşmemiz olmuştu. Bizden ayrıldıktan birkaç saat sonra da bir programa yetişmişti. Bir gün sonra Kadir Bey, katıldığı bu programı, Avidan Beyin vurguladığı bir sözü başa alarak şöyle anlatıyordu:
Herkesin bir seçeneği vardır* – *Ya diğer insanları korumak ya da ifşa etmek. Dr. Mohammed Helmy ise ilkini seçti*.
*Kültürlerarasi Diyalog Dernegi FID e.V. önderliğinde ve Frankfurt civarinda taninan önemli *Bildungsstätte Anne Frank* ve *Gegen Vergessen für Demokratie e.V.* işbirliğiyle gerçekleşen, Israil doğumlu, Almanya’da ve farklı ülkelerde bir çok haber kanalına haber çalışması yapan gazeteci yazar İgal Avidan’ın 2017 yılında çıkarmış olduğu, Mod (Mohamed) Helmy adındaki bir Arap doktorun Berlin’deki zulme mahsur kalan Yahudilerin Gestapo (Nazi Polisleri)’dan kurtarma hikayesini anlattığı kitaptan, salonu dolduran misafirler çok etkilendiler.
Dün gerçekleşen program Yazar Igal Avidan bir bucuk yılda yaptığı 83 program idi. Programın sunuculuğunu ise Almanya Meşhur TV sunucu ve aynı zamanda Almanya ikinci kanalında yayınlanan Forum am Freitag moderasyonlarından *Ahmad Rashid* yaptı. Kitapta yer alan hikayeyi resimli bir sunumla süsleyen yazar, olayları bazen traji komedik bazen de duygusal olarak anlattı. Dinleyecilere o günlere adeta tekrardan yaşattı.
Yazar konuşmasında Tevrat’tan „*Kim bir insan hayatını kurtarırsa, o kişiye bütün dünyayı kurtarmış sevabı verilir*“ ayetini okuyarak, benzer bir ayetin Kur’an-ı Kerim de (Maide Suresi:32) „*Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş, kim de bir can kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur*“ yer aldığını, bunu da Müslüman Doktor Mohammed Helmy’inin motive kaynağı olduğuna değindi.
Kitabında yer vermiş olduğu Mısır kökenli ve aynı zamanda Müslüman bir ailenin çocuğu olan Mohamed Helmy, Nazi Almanyasın’da kendisi de tehlikede olmasına rağmen, birçok Yahudi hastasını Nazi polislerinden kurtarmayı başarmıştır. Helmy’nin asıl hikayesi ise, yine polislerin elinden kurtarmaya çalıştığı ve yine Yahudi hastalarından biri olan Cecilie Rubrik’in torunu Anna ile başlar. Anna’yı, ilk önce ülke dışına sürüp, ölüm kamplarında çalıştırılıp ve sonunda öldürülecek olan Nazi polislerinin elinden kurtarmaya çalışan Helmy, artık tek çarenin Anna’yı yurt dışına göndermenin olduğu kanısına varır. Bunu ise Anna’nın Müslüman olması ve onunla evlenmesiyle sağlar. Önceden Yahudi olan Anna artık Müslüman olmuş ve Müslüman bir eşe sahip olmuştur. Eşinin kimliğine adının yazılması sayesinde ise Anna ülke dışına çıkabilme hakkına sahip olur ve yine bir süre savaşın bitmesini bekledikten sonra, Anna, Amerikaya gidip özgürlüğüne kavuşur.
Igal Avidan, bu hikayedeki kahraman Helmy’den bahsederken, onun Yahudi-Müslüman uzlaşması için çok önemli bir örnek teşkil ettiğini belirterek, Aslında Helmy, bu kahramanlığı yaparken kurtardıkları kişilerin ne ırkının, ne dininin ne de karakterinin bir önemi vardı. *Önemli olan bunu bir insanlık görevi olarak yapmasıydı*.
İnsanlık en başta da, İslamiyet, zâlim ve gaddarlardan kaçan veya kaçamayan kim olursa olsun, kurtarılmasını ve sahip çıkılmasını emreder… Osmanlının İspanya’dan zulme uğrayan Müslüman veya Yahudi kim olursa olsun sahip çıkıp kurtarması gibi… Sahip çıkarlar daha sonra daha büyük İlahî merhametlere mazhar olmuşlardır. Her İncilde hem de Kur’an’da “Kalbleri merhametle dolu olanlara müjdeler olsun, onlar muhakkak ki, İlahi merhamete mazhar olacaklardır. ” meâlinde âyetler vardır…
[Abdullah Aymaz] 23.9.2019 [Samanyolu Haber]
Mağdur ve Mazlumlara el uzatmak [Abdullah Aymaz]
Yürüyen Üretemedik, Uçandan Başlayalım! [Kadir Gürcan]
Bir sabah kalktığınızda, bütün teori ve öngörülerinizin çöktüğünü görmeyi düşünmek kadar iç burkan ve insanı pesimizmin dibine iten ikinci bir şey daha yoktur. Bütün sermayesi, ülkenin krizlerini dile getirmek olan muhalif yazar-çizer takımı için bu ciddi bir yıkım olur. “Sermayeyi kediye yüklemek!” kolay mı sanıyorsunuz?
Türkiye'nin Yerli Otomobil hülyasının önümüzdeki bir kaç çeyrek asır daha gerçekleştirilemeyeceği konusundaki düşüncemizde ısrarlıyız. Hele bu iktidar döneminde yerli bir şey üretmek hayalin ötesinde tam bir ütopya. Bu kanaatimizi değiştirecek ve bizi mahcup edecek bir gelişme görmedik. Çin işi Elon Musk taklidi, Milli (Küçük) Damad'a rağmen böyle.
Ülke içindeki olayların hepsinde bir korelasyon, ilişki ya da denklem kurmak oldukça zor. Ülke işleri, Saray'ın o günkü halet-i ruhiyelerine endeksli. Bu dağınıklık içinde bağlantıları sezmek özel dikkat gerektiriyor. Sık tekrarlandığı için iki garip bir denklem dikkatimize takıldı. Biri, ekonomiyi uçurumdan aşağıya hızla yuvarlayan Büyük Damadın tökezlemeleri gündeme düştüğünde, vaziyeti kurtarmak, Saray'ın karizmasındaki çizikleri onarmak Küçük Damad'a düşüyor. Ülke meseleleri aile şirketi duygusallığında, sarıp sarmalanıyor. Kol kırılıp Saray içinde tedavi ediliyor.
Diğer garip denklem, iktidar ve Saray yurt dışından milyar dolarlık silah alma anlaşmaları yapacağı söylentileri medyaya yansıdığı zaman, nedense Türkiye'de üretildiği iddia edilen teknoloji harikaları(!) havuz ve yandaş medyanın sütunlarında boy göstermeye başlıyor. Bu tür sinyaller için sipere yatmış ve maişeti Saray'a bağlı bir çok yazar teknolojik ilerlemelerimizi yere göre sığdıramıyor. Güya lafı “Biz şimdi, ABD ve Rusya'dan silah ve mühimmat alıyoruz ama, bu geçici. Önümüzdeki yüz senede hem araba, hem tank, hem de uçak gemisi üreteceğiz.” demeye getiriyorlar. Onlara göre, şu an ülkenin düştüğü zavallı ve acınası durum derin bir strateji(!), Abdulhamitvari şaşırtıcı bir taktik(!). Geçtiğimiz yüz senede, bırakın dünyayı, kendi günlük işlerine teknolojik bir adım attıramayan Türkiye'nin yeni bir milenyum'a ihtiyacı var. Mevcut iktidara bir milenyum da yetmez.
Sayın Cumhurbaşkanı, ABD ile girdiği F 35 uçakları sürtüşmesinde, tercihini Rusya tarafına kullanarak ciddi bir belirsizliğe düştü. Hesap hala kapanmadı ve Türkiye bu tercihinin kötü neticelerinden kurtulmak için para harcayarak yeni bir yol bulmaya çalışıyor. Türkiye, aynen Rusya ve İran gibi, ABD ambargolarından kurtulmak için daha fazla enerji ve dahası, ülkenin ekonomik krizine rağmen daha fazla para harcamak zorunda. Sayın Erdoğan, ABD ziyaretlerinde, yeni bir silah anlaşmasının yollarını arayacak. Yani F 35 yangınını daha büyük bir yangın ile unutturmak şimdilik tek çıkar yol.
Üçüncü Dünya ülkesi refleksleri hep aynı; açlık sınırı altında yaşayan milyonlarca vatandaşa rağmen, milyar dolarlık silah yatırımları hiç hız kesmiyor. Az gelişmiş ülkelerin, büyük devletler ile iyi geçinebilmelerinin tek yolu var; yükte hafif bahada ağır ülke kaynaklarını yabancı ülkelere açmak. Para olur, petrol olur, yer altı ve yer üstü kaynaklarının hepsi pazarlık için uygun materyaller.
Ekmek fiyatlarının yüzde kırk zamlandığı, benzine günlük çifte zammın alışkanlık haline geldiği ve Türk Parasının yoğun bakım ünitesine mahkum olduğu bir ülkede yok yere ve kullanılmayacak silahlara yatırımın makul ve ikna edici bir izahı yok elbette. İşte tam bu kritik noktada, Teknoloji'den sorumlu “Saray'ın Kara Kutusu!” Bakan, devreye girerek, üstü açılmamış keşif(!), kimsenin aklına gelmeyen teknolojik yatırım ve mühendislik harikası icatlarla medyaya servis sağlıyor. Sayın Bakan günümüzden değil de, önümüzdeki yüzyıla yatırım yapılıyor görüntüsü vermeyi çok seviyor. Meçhule doğru bakıp, sanki gelecekten gelmiş bir meczup gibi konuşuyor. Hemen hemen her gün 21. yüzyıl'ın çok ilerisinde bir teknoloji için araştırma merkezi açıyor. Sayın Bakan her gün yeni bir açılışa katılarak kendini hatırlatsa da, kurdeleleri keserken, düğün pastası önündeki mahcup gelin acemiliği görüntüsünden de bir türlü kurtulamıyor. Milimetrik ve nano-teknolojik aygıtlar pasta bıçağı gibi tutulmaz ki be birader!
Bu yıl yapılacak olan Birleşmiş Milletler görüşmelerinde Türkiye'nin tek gündemi, S 400'lerden dolayı düştüğü marjinalliği telafiye yönelik olacak. Saray ve iktidar ABD ile yeni bir silah anlaşması için can atıyor. Türkiye için konuşulan yeni ambargo söylentileri hala Trump'ın masasında. Ne bekliyordunuz ki?
Mahcup gelin, Sayın Bakanın daha yürüyen Yerli Otomobil için babayiğitleri(!) ikna edememişken, Yerli Uçan Otomobil (YUO) projesinden bahsetmesi boşuna değil. Cumhurbaşkanının ABD gezisine kendileri de iştirak ederlerse, YUO'i beraberinde götürüp Amerikalılar'a tanıtabilirler. Tatsız-tuzsuz Birleşmiş Milletler görüşmelerine katılan ülke liderlerinin az da olsa eğlenmeye de hakları var, öyle değil mi?
Büyük Damad'ın ekonomik çözümlemelerine bütün finans piyasası katıla katıla gülmüşlerdi. Hadi onun yedeği ve yamacısı var da, bu zavallı Bakan'a da birini bulmamız gerekiyor. İnsanlar gülerken “Saray'ın Karakutusu” falan dinlemiyor, ona göre.
Başta Yerli Otomobil olmak üzere, iktidar ve Saray'ın hiç bir atılımı, şimdiye kadarki iddialarımızı yerinden kımıldatacak ciddiyette olmadı. Şu halde, mesleki açıdan, yakın bir gelecekte, ne Yedek Damat ne de Kara Kutu Bakan'ın uykularımızı kaçıracak teknolojik gelişmelere imza atacağına ihtimal vermiyoruz.
[Kadir Gürcan] 23.9.2019 [Samanyolu Haber]
Türkiye'nin Yerli Otomobil hülyasının önümüzdeki bir kaç çeyrek asır daha gerçekleştirilemeyeceği konusundaki düşüncemizde ısrarlıyız. Hele bu iktidar döneminde yerli bir şey üretmek hayalin ötesinde tam bir ütopya. Bu kanaatimizi değiştirecek ve bizi mahcup edecek bir gelişme görmedik. Çin işi Elon Musk taklidi, Milli (Küçük) Damad'a rağmen böyle.
Ülke içindeki olayların hepsinde bir korelasyon, ilişki ya da denklem kurmak oldukça zor. Ülke işleri, Saray'ın o günkü halet-i ruhiyelerine endeksli. Bu dağınıklık içinde bağlantıları sezmek özel dikkat gerektiriyor. Sık tekrarlandığı için iki garip bir denklem dikkatimize takıldı. Biri, ekonomiyi uçurumdan aşağıya hızla yuvarlayan Büyük Damadın tökezlemeleri gündeme düştüğünde, vaziyeti kurtarmak, Saray'ın karizmasındaki çizikleri onarmak Küçük Damad'a düşüyor. Ülke meseleleri aile şirketi duygusallığında, sarıp sarmalanıyor. Kol kırılıp Saray içinde tedavi ediliyor.
Diğer garip denklem, iktidar ve Saray yurt dışından milyar dolarlık silah alma anlaşmaları yapacağı söylentileri medyaya yansıdığı zaman, nedense Türkiye'de üretildiği iddia edilen teknoloji harikaları(!) havuz ve yandaş medyanın sütunlarında boy göstermeye başlıyor. Bu tür sinyaller için sipere yatmış ve maişeti Saray'a bağlı bir çok yazar teknolojik ilerlemelerimizi yere göre sığdıramıyor. Güya lafı “Biz şimdi, ABD ve Rusya'dan silah ve mühimmat alıyoruz ama, bu geçici. Önümüzdeki yüz senede hem araba, hem tank, hem de uçak gemisi üreteceğiz.” demeye getiriyorlar. Onlara göre, şu an ülkenin düştüğü zavallı ve acınası durum derin bir strateji(!), Abdulhamitvari şaşırtıcı bir taktik(!). Geçtiğimiz yüz senede, bırakın dünyayı, kendi günlük işlerine teknolojik bir adım attıramayan Türkiye'nin yeni bir milenyum'a ihtiyacı var. Mevcut iktidara bir milenyum da yetmez.
Sayın Cumhurbaşkanı, ABD ile girdiği F 35 uçakları sürtüşmesinde, tercihini Rusya tarafına kullanarak ciddi bir belirsizliğe düştü. Hesap hala kapanmadı ve Türkiye bu tercihinin kötü neticelerinden kurtulmak için para harcayarak yeni bir yol bulmaya çalışıyor. Türkiye, aynen Rusya ve İran gibi, ABD ambargolarından kurtulmak için daha fazla enerji ve dahası, ülkenin ekonomik krizine rağmen daha fazla para harcamak zorunda. Sayın Erdoğan, ABD ziyaretlerinde, yeni bir silah anlaşmasının yollarını arayacak. Yani F 35 yangınını daha büyük bir yangın ile unutturmak şimdilik tek çıkar yol.
Üçüncü Dünya ülkesi refleksleri hep aynı; açlık sınırı altında yaşayan milyonlarca vatandaşa rağmen, milyar dolarlık silah yatırımları hiç hız kesmiyor. Az gelişmiş ülkelerin, büyük devletler ile iyi geçinebilmelerinin tek yolu var; yükte hafif bahada ağır ülke kaynaklarını yabancı ülkelere açmak. Para olur, petrol olur, yer altı ve yer üstü kaynaklarının hepsi pazarlık için uygun materyaller.
Ekmek fiyatlarının yüzde kırk zamlandığı, benzine günlük çifte zammın alışkanlık haline geldiği ve Türk Parasının yoğun bakım ünitesine mahkum olduğu bir ülkede yok yere ve kullanılmayacak silahlara yatırımın makul ve ikna edici bir izahı yok elbette. İşte tam bu kritik noktada, Teknoloji'den sorumlu “Saray'ın Kara Kutusu!” Bakan, devreye girerek, üstü açılmamış keşif(!), kimsenin aklına gelmeyen teknolojik yatırım ve mühendislik harikası icatlarla medyaya servis sağlıyor. Sayın Bakan günümüzden değil de, önümüzdeki yüzyıla yatırım yapılıyor görüntüsü vermeyi çok seviyor. Meçhule doğru bakıp, sanki gelecekten gelmiş bir meczup gibi konuşuyor. Hemen hemen her gün 21. yüzyıl'ın çok ilerisinde bir teknoloji için araştırma merkezi açıyor. Sayın Bakan her gün yeni bir açılışa katılarak kendini hatırlatsa da, kurdeleleri keserken, düğün pastası önündeki mahcup gelin acemiliği görüntüsünden de bir türlü kurtulamıyor. Milimetrik ve nano-teknolojik aygıtlar pasta bıçağı gibi tutulmaz ki be birader!
Bu yıl yapılacak olan Birleşmiş Milletler görüşmelerinde Türkiye'nin tek gündemi, S 400'lerden dolayı düştüğü marjinalliği telafiye yönelik olacak. Saray ve iktidar ABD ile yeni bir silah anlaşması için can atıyor. Türkiye için konuşulan yeni ambargo söylentileri hala Trump'ın masasında. Ne bekliyordunuz ki?
Mahcup gelin, Sayın Bakanın daha yürüyen Yerli Otomobil için babayiğitleri(!) ikna edememişken, Yerli Uçan Otomobil (YUO) projesinden bahsetmesi boşuna değil. Cumhurbaşkanının ABD gezisine kendileri de iştirak ederlerse, YUO'i beraberinde götürüp Amerikalılar'a tanıtabilirler. Tatsız-tuzsuz Birleşmiş Milletler görüşmelerine katılan ülke liderlerinin az da olsa eğlenmeye de hakları var, öyle değil mi?
Büyük Damad'ın ekonomik çözümlemelerine bütün finans piyasası katıla katıla gülmüşlerdi. Hadi onun yedeği ve yamacısı var da, bu zavallı Bakan'a da birini bulmamız gerekiyor. İnsanlar gülerken “Saray'ın Karakutusu” falan dinlemiyor, ona göre.
Başta Yerli Otomobil olmak üzere, iktidar ve Saray'ın hiç bir atılımı, şimdiye kadarki iddialarımızı yerinden kımıldatacak ciddiyette olmadı. Şu halde, mesleki açıdan, yakın bir gelecekte, ne Yedek Damat ne de Kara Kutu Bakan'ın uykularımızı kaçıracak teknolojik gelişmelere imza atacağına ihtimal vermiyoruz.
[Kadir Gürcan] 23.9.2019 [Samanyolu Haber]
Ergen kızıma örtüyü nasıl alıştırabilirim? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Abi, büyük kızımız 15 yaşına geldi. Çok uğraştık ama kızımız başını kapatmaya ikna olmuyor. Namazlarını kılmaya çalışıyor ancak örtüye soğuk bakıyor. Çaresiz kaldık. Ne tavsiye edersiniz?” (K.A.)
En son, bir sonraki yazımızda ergenlik çağına gelen kızlarımıza nasıl tesettür eğitimi vermeli konusu üzerinde duracağız demiştik.
Evet, ergenlik dönemi anne ve babaların sabrını en çok zorlayan zaman dilimi malum. O yüzden her şeyden önce bu dönemlerinde çocuklarımıza karşı biraz daha sabırlı olmamız gerekiyor. Şüphesiz öyle yapıyoruz da...
Bu dönemlerinde çocuklarımızın “bana göre” diye başlayan cümleleri çok daha fazla kullandığını görürüz. Her şeyin doğrusunu bildiğine inanırlar. Yerli yersiz inat edip agresif tavırlar sergilerler. Sık sık çevresindekileri eleştirir ve beğenmezler. Eleştirdikleri kimselere anne ve babaları da dahildir elbette.
Anne ve babalar ergenin karakterinin oluştuğu bu dönemin geçici olduğunu unutmamalı ve kendi doğrularını çocuğa kabul ettirmeye çalışma noktasında her zamankinden daha hassas olmalı.
Üzerine gereğinden fazla gidildiğini düşünen ergen, anlaşılmadığı zehabına kapılır ve evinden, anne ve babasından uzaklaşmaya başlar ve neticede duygusal kopuşlar yaşar.
O yüzden her şeyden önce kızımızla birebir diyaloglarımızda “sen dili” yerine “ben dili”ni kullanmayı tercih edersek daha isabetli olur diye düşünüyoruz. Hele de konu örtü ise.
Nasıl yani?
Önce sen diline birkaç örnek verelim:
- Sen beni anlamıyorsun kızım!
- Sen başörtüsünün Allah’ın emri olduğunu bilmiyor musun?
- Bak, teyzenin kızı Meral kapandı. Sen hala başın açık geziyorsun. Senin gibi bir kıza yakışıyor mu bu?
Evet, böylesi bir dil görüldüğü gibi suçlayıcıdır. Muhatabı tahrik edicidir. Sen dilini kullanan bir anne veya baba, konu ile ilgili olarak kendi üzerine sorumluluk almaksızın karşı tarafa yüklenir. Cümlelerde odak noktası hep karşı taraftır.
Bu tarz bir yaklaşım, ergen çocuğu tahrik edebilir ve onda ters tepki oluşturabilir. Böylesi bir durumda, Allah’ın bir emrini çocuğumuza telkin etmeye çalışırken Allah korusun onun çok daha büyük yanlışlar yapmasına sebebiyet verebiliriz.
Bunun yerine “ben dili”ni kullanmayı tercih etmeli.
Neden?
Çünkü ben dili, suçlayıcı değildir. Çözüme odaklı cümleleri içerir. Çocuğumuza güven telkin eder.
Şimdi yukarıda sen diline örnek verilen cümleleri ben dili ile ifade etmeye çalışalım:
- Kızım, ben yeteri kadar anlaşılmadığını düşünüyorum!
- Ben, başörtüsünün Allah’ın emri olduğunun bilincindeyim. Ve bu bilince senin de sahip olmanı istiyorum.
- Ben senin yaşlarında iken örtünmüştüm. O günkü mutluluğum hala aklımda.
Bu şekilde, ben dili ile kendini ifade etmeye çalışan bir annenin işinin daha da kolaylaşacağını düşünüyoruz.
Aile toplantısı yapıyor musunuz?
Bir diğer mesele örtünün gerekliliği kızımıza ikna edici bir dille anlatılmalı. Bunun da yolunun aile toplantılarından geçtiğini düşünüyoruz.
Aile toplantıları, aile içindeki verimi sağlamada çok önemli bir paya sahip. “Ne gerek var ki böyle bir toplantıya? Biz zaten evde her an görüşüyoruz!” diye düşünmemeli.
Çünkü bu toplantılar ile her aile ferdi; kendini ifade edebilme, endişelerini, arzularını vs. dile getirebilme fırsatı elde eder. Bu da, bireylerin ailelerini sahiplenme duygusunu artırır.
Dahası her birey, aile içinde değerli olduğuna inanır. Çocuklar kendilerine kıymet verildiğini daha fazla hisseder ve ebeveynler arası diyaloğu güçlendirir.
Böylesi bir toplantıda mesela babamız ayet ve hadisler ışığında sahabeden ve mana büyüklerinin hayatlarından örnekler vererek tesettürün ehemmiyetinden bahsedebilir. Aklî ve mantıkî delillerle bir kızın neden örtünmesi gerektiği üzerinde durabilir.
İşte size bir örnek.
Bir baba, kızına bir aile toplantısında bakınız tesettürü nasıl anlatıyor?
Güzel kızım, Allah çok değerli olan şeyleri bir kılıf içine koyuyor, gizli yerlere saklıyor. Öyle değil mi?
Mesela elmaslar, yerin derinliklerinde, inciler, okyanusun dibinde. İstiridye, kabuğunun içinde korunaklı olarak bulunuyor. Altın da öyle.
Sen onlara kolay ulaşamazsın, güzelliklerini çabucak göremezsin. Yollardaki çakıl taşlarına dokunur gibi dokunamazsın. Çünkü onlar çok değerlidir.
Sen o taşlardan daha kıymetsiz misin ki, seni herkes kolayca görüp güzelliğine erişebilsin. Açıkta olan bala, sineklerin üşüştüğü gibi güzelliği ortada olan kıza da üşüşenler çok olur. İşte bu yüzden, tesettür seni kıymetli yapar, sana değer katar kızım!
Bu, bir örnek. Elbette daha güzel örnekler bulunabilir.
Bir diğer mesele arkadaş çevresi. Malumunuz arkadaş ve aile, çocuklarımızın karakterini şekillendirmede çok önemli. Özellikle de ergen için arkadaş çoğu zaman aileden daha önemli.
Bu bakış açısı ile yaklaşıldığında, çocuk için arkadaşla geçirilen zamanın ve kimlerle arkadaşlık ettiğinin önemi ortaya çıkıyor. Çünkü çocuğumuz, arkadaş vesilesi ile pek çok güzel davranışları kazanabileceği gibi yine arkadaş vesilesi ile Allah göstermesin kötü alışkanlıklar da edinebilir.
Kızlarımız büyüdükçe anneleri dışındaki hanımları da incelemeye başlıyor. Bu dönemde severek örnek alacağı arkadaşları ve ablaları ile tanıştırılması ve onlarla nitelikli zaman geçirmeleri ayrı bir önem arz ediyor.
Yazı uzadı. Daha yazılacak çok şey vardı halbuki.
Son olarak unutmayalım ki onlar her ne kadar ergen olsalar bile hala çocuk. Oyuna, eğlenceye, arkadaşlarıyla vakit geçirmeye ihtiyaçları var. Sabırlı olmaya devam edelim lütfen.
Tesettürden daha önemli bir konu sağlam bir imana sahip olmaları. İmanlı bir insan zamanla imanının gereklerini yerine getirecektir inşallah...
[Dr. Ali Demirel] 23.9.2019 [Samanyolu Haber]
En son, bir sonraki yazımızda ergenlik çağına gelen kızlarımıza nasıl tesettür eğitimi vermeli konusu üzerinde duracağız demiştik.
Evet, ergenlik dönemi anne ve babaların sabrını en çok zorlayan zaman dilimi malum. O yüzden her şeyden önce bu dönemlerinde çocuklarımıza karşı biraz daha sabırlı olmamız gerekiyor. Şüphesiz öyle yapıyoruz da...
Bu dönemlerinde çocuklarımızın “bana göre” diye başlayan cümleleri çok daha fazla kullandığını görürüz. Her şeyin doğrusunu bildiğine inanırlar. Yerli yersiz inat edip agresif tavırlar sergilerler. Sık sık çevresindekileri eleştirir ve beğenmezler. Eleştirdikleri kimselere anne ve babaları da dahildir elbette.
Anne ve babalar ergenin karakterinin oluştuğu bu dönemin geçici olduğunu unutmamalı ve kendi doğrularını çocuğa kabul ettirmeye çalışma noktasında her zamankinden daha hassas olmalı.
Üzerine gereğinden fazla gidildiğini düşünen ergen, anlaşılmadığı zehabına kapılır ve evinden, anne ve babasından uzaklaşmaya başlar ve neticede duygusal kopuşlar yaşar.
O yüzden her şeyden önce kızımızla birebir diyaloglarımızda “sen dili” yerine “ben dili”ni kullanmayı tercih edersek daha isabetli olur diye düşünüyoruz. Hele de konu örtü ise.
Nasıl yani?
Önce sen diline birkaç örnek verelim:
- Sen beni anlamıyorsun kızım!
- Sen başörtüsünün Allah’ın emri olduğunu bilmiyor musun?
- Bak, teyzenin kızı Meral kapandı. Sen hala başın açık geziyorsun. Senin gibi bir kıza yakışıyor mu bu?
Evet, böylesi bir dil görüldüğü gibi suçlayıcıdır. Muhatabı tahrik edicidir. Sen dilini kullanan bir anne veya baba, konu ile ilgili olarak kendi üzerine sorumluluk almaksızın karşı tarafa yüklenir. Cümlelerde odak noktası hep karşı taraftır.
Bu tarz bir yaklaşım, ergen çocuğu tahrik edebilir ve onda ters tepki oluşturabilir. Böylesi bir durumda, Allah’ın bir emrini çocuğumuza telkin etmeye çalışırken Allah korusun onun çok daha büyük yanlışlar yapmasına sebebiyet verebiliriz.
Bunun yerine “ben dili”ni kullanmayı tercih etmeli.
Neden?
Çünkü ben dili, suçlayıcı değildir. Çözüme odaklı cümleleri içerir. Çocuğumuza güven telkin eder.
Şimdi yukarıda sen diline örnek verilen cümleleri ben dili ile ifade etmeye çalışalım:
- Kızım, ben yeteri kadar anlaşılmadığını düşünüyorum!
- Ben, başörtüsünün Allah’ın emri olduğunun bilincindeyim. Ve bu bilince senin de sahip olmanı istiyorum.
- Ben senin yaşlarında iken örtünmüştüm. O günkü mutluluğum hala aklımda.
Bu şekilde, ben dili ile kendini ifade etmeye çalışan bir annenin işinin daha da kolaylaşacağını düşünüyoruz.
Aile toplantısı yapıyor musunuz?
Bir diğer mesele örtünün gerekliliği kızımıza ikna edici bir dille anlatılmalı. Bunun da yolunun aile toplantılarından geçtiğini düşünüyoruz.
Aile toplantıları, aile içindeki verimi sağlamada çok önemli bir paya sahip. “Ne gerek var ki böyle bir toplantıya? Biz zaten evde her an görüşüyoruz!” diye düşünmemeli.
Çünkü bu toplantılar ile her aile ferdi; kendini ifade edebilme, endişelerini, arzularını vs. dile getirebilme fırsatı elde eder. Bu da, bireylerin ailelerini sahiplenme duygusunu artırır.
Dahası her birey, aile içinde değerli olduğuna inanır. Çocuklar kendilerine kıymet verildiğini daha fazla hisseder ve ebeveynler arası diyaloğu güçlendirir.
Böylesi bir toplantıda mesela babamız ayet ve hadisler ışığında sahabeden ve mana büyüklerinin hayatlarından örnekler vererek tesettürün ehemmiyetinden bahsedebilir. Aklî ve mantıkî delillerle bir kızın neden örtünmesi gerektiği üzerinde durabilir.
İşte size bir örnek.
Bir baba, kızına bir aile toplantısında bakınız tesettürü nasıl anlatıyor?
Güzel kızım, Allah çok değerli olan şeyleri bir kılıf içine koyuyor, gizli yerlere saklıyor. Öyle değil mi?
Mesela elmaslar, yerin derinliklerinde, inciler, okyanusun dibinde. İstiridye, kabuğunun içinde korunaklı olarak bulunuyor. Altın da öyle.
Sen onlara kolay ulaşamazsın, güzelliklerini çabucak göremezsin. Yollardaki çakıl taşlarına dokunur gibi dokunamazsın. Çünkü onlar çok değerlidir.
Sen o taşlardan daha kıymetsiz misin ki, seni herkes kolayca görüp güzelliğine erişebilsin. Açıkta olan bala, sineklerin üşüştüğü gibi güzelliği ortada olan kıza da üşüşenler çok olur. İşte bu yüzden, tesettür seni kıymetli yapar, sana değer katar kızım!
Bu, bir örnek. Elbette daha güzel örnekler bulunabilir.
Bir diğer mesele arkadaş çevresi. Malumunuz arkadaş ve aile, çocuklarımızın karakterini şekillendirmede çok önemli. Özellikle de ergen için arkadaş çoğu zaman aileden daha önemli.
Bu bakış açısı ile yaklaşıldığında, çocuk için arkadaşla geçirilen zamanın ve kimlerle arkadaşlık ettiğinin önemi ortaya çıkıyor. Çünkü çocuğumuz, arkadaş vesilesi ile pek çok güzel davranışları kazanabileceği gibi yine arkadaş vesilesi ile Allah göstermesin kötü alışkanlıklar da edinebilir.
Kızlarımız büyüdükçe anneleri dışındaki hanımları da incelemeye başlıyor. Bu dönemde severek örnek alacağı arkadaşları ve ablaları ile tanıştırılması ve onlarla nitelikli zaman geçirmeleri ayrı bir önem arz ediyor.
Yazı uzadı. Daha yazılacak çok şey vardı halbuki.
Son olarak unutmayalım ki onlar her ne kadar ergen olsalar bile hala çocuk. Oyuna, eğlenceye, arkadaşlarıyla vakit geçirmeye ihtiyaçları var. Sabırlı olmaya devam edelim lütfen.
Tesettürden daha önemli bir konu sağlam bir imana sahip olmaları. İmanlı bir insan zamanla imanının gereklerini yerine getirecektir inşallah...
[Dr. Ali Demirel] 23.9.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
Moskova, Ankara Zirvesini nasıl gördü? [Arif Asalıoğlu]
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Suriye adına garantör ülke liderleri olarak Ankara’da bir araya geldiler. Son olarak 14 Şubat'ta Rusya'nın Soçi şehrinde bir araya gelen üç liderin ana gündemi İdlib’de kalıcı ateşkesi sağlamak ve insanların evlerine geri dönmesine imkan tanımak; Türkiye ile ABD arasında Fırat’ın doğusunda kurulması planlanan güvenli bölge; Münbiç ve Tel Rıfat’taki gelişmeler; Anayasa Komisyonu çalışmaları ve Suriye’deki siyasi geçiş sürecinde ülke bütünlüğünü korumak gibi maddelerdi. Sonuncu gündem hem Rusya’nın hem de İran’ın Astana görüşmelerinin başından beri önemsedikleri bir konu olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
Astana görüşmeleri olarak başlayan Rusya, Türkiye ve İran ülke liderleri arasındaki üçlü zirvenin, Ortadoğu’da güvenliğin ve istikrarın güçlendirilmesi bakımından önemli sonuçları olduğunu söylemek mümkün. Özellikle Moskova’nın yaptığı ince diplomasi Suriye’deki durumun normalleşmesine katkı sağladı. Astana zirveleri üç ülke arasında ekonomik ve siyasi ilişkileri güçlendirdi. Buna ayrıca Rusya ile Türkiye arasındaki askeri ilişkilerin pekişmesini de eklemek gerekir.
Şam Rejimiyle diyalog vurgusu
Suriye krizi başlandığından beri Suriye’nin toprak bütünlüğü, anayasal sürece geçiş ve terör gruplarının etkisizleştirilmesi hususlarında tutumunu değiştirmeyen Rusya, Ankara zirvesinde Türkiye ve İran’ın, Suriye’ye hem insani yardım yapmak hem de Anayasa Komisyonu’nun kurulması ve faaliyete geçirilmesinde siyasi destek vermeyi ön plana çıkardı. İstikrarlı bir Suriye için Şam Rejimi ile diyaloğun vurgusunu yaptı. Aynı vurguyu “Özgür ve bağımsız Suriye”, “Suriye halkı kendi geleceğine kendileri karar vermeli” ifadelerini kullanan Ruhani’de dillendirdi.
Bir bütün olarak Rusya medyası, Ankara zirvesini Moskova açısından başarılı değerlendirdi. Russia Today’da Roman Şimayev yaptığı analizde ABD’nin Suriye’deki varlığının bir tehdit oluşturduğunu yazdı. Ankara, Temmuz ayından bu yana ABD'den gelen askeri ve diplomatik yetkililerle, Fırat'ın Doğusunda bir güvenli bölge oluşturmak için görüşmeler yapıyor. ABD'li ve Türk yetkililerin görüşmelerinin sonucunda, Şanlıurfa'da Müşterek Harekât Merkezi oluşturulmasına karar verilmişti. Ardından sınırın Suriye tarafında ortak hava ve kara devriyeleri yapıldı. ABD ile Türkiye arasındaki bu ortak adımlardan rahatsızlığını hissettiren Moskova, Fırat’ın doğusunda kurulacak bir güvenli bölge fikrine desteğinden geri adım atmışa benziyor. Suriye’nin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve halk iradesi vurguları bundan dolayı dillendirilen bir husus. Zirve için 15 Eylül Pazar günü Ankara'ya gelen Ruhani’de, "ABD'nin ve diğer güçlerin Fırat'ın doğusundaki yasa dışı varlığının, Suriye'nin bu bölgesinin huzura kavuşmasını engellediğini" söyledi.
İdlib konusunda yaklaşım farkı
Regnum Haber ajansındaki köşesinde zirveyi değerlendiren Stanislav Tarasov en önemli gündem maddelerinden olan İdlib konusuna yoğunlaştı. Suriye ordusunun, Türkiye sınırındaki İdlib'de, El Kaide bağlantılı Hayat Tahrir el Şam örgütü ve onunla bağlantılı gruplarla savaştığını söyleyerek son dönemde saldırılarını artırmasını kaleme aldı. Yaklaşık bir yıl önce Türkiye’nin verdiği sözlerin yerine gelmemesi bu sonucu doğurduğunu belirtiyor. Ankara, Moskova ve Tahran’ın kararına mecburen uymak zorunda kaldı. Rusya ve İran'ın desteklediği Suriye Devlet güçleri, muhaliflerin elinde kalan son bölge olan İdlib'in kontrolünü yeniden ele almaya çalışıyor. İki yıl önce muhaliflerin kontrol ettiği bölgeler “çatışmasızlar bölgesi” olarak ilan edilmişti. Bu bölgelerdeki radikal gruplar da dahil muhaliflerin çoğu, son noktada varılan ateşkes anlaşmaları çerçevesinde İdlib'e göç etti. Rusya, İran ve Türkiye, bu bölgede gözlem noktaları kurdu.
Hayat Tahrir el Şam (HTŞ) ise, üç ülke tarafından da "terör örgütü" olarak kabul edildiği için ateşkes şartlarının dışında kaldı. HTŞ'ye karşı savaş ilan eden Şam idaresi, Rusya ve İran'ın desteğiyle, son dönemde İdlib ve çevresindeki yerlerine yönelik saldırılarını artırdı.
Putin daha net ifadeler kullandı
Rusya Devlet Başkanı Putin’in konuşmasında Türkiye ile zirvenin diğer ortakları arasında net ayrışmaların olduğu fark ediliyor.
Putin, “Suriye'de barışa ve istikrara siyasi yollarla ulaşmamız mümkün”, “Suriye'nin toprak bütünlüğünü destekleyen üç ülkeyiz.”, “Biz terörün yok edilmesi için Suriye ordusuna kısıtlı operasyonlarda destek vereceğiz. Bizim mutabakatımız terör örgütlerini kapsamamaktadır.” ifadelerini kullanırken Şam idaresinin yanında ve destekçisi olduklarını bir kez daha açıklamış oldu. Ve hem Putin hem de Ruhani Beşar Esad ile işbirliğini çözüm olarak gösterdiler.
Putin açıklamasında Amerika’nın oradaki varlığına da açık ve net şekilde tepki gösterdi: “ABD güçleri Suriye'de gayrımeşru olarak bulunmaktadır. İnanıyoruz ki Sayın Trump çekilme kararını uygulayacaktır.”
“Bölgede Türkiye dahil olmak üzere bütün devletler kendi güvenliğini koruma hakkına sahiptir. Hepimiz Suriye'nin toprak bütünlüğünden yanayız. Bütün yabancı unsurlar Suriye'den çekilmelidir." ifadelerini kullandı. Bu yaklaşımlar ortak olarak açıklanan sonuç bildirisine de yansıdı.
Adana mutabakatı tekrar masada
Ankara’daki üçlü zirve, bir çok açıdan Rusya’nın Suriye’de öngördüğü temel stratejide bir değişiklik yaratacak sonuçlar doğurmadı. Başka bir yaklaşımla Türkiye tarafının bazı beklentileri gerçekleşmedi. İran ve Rusya daha güçlü olarak Ankara’ya, Adana Mutabakatı çerçevesinde atılacak adımları seçenek olarak hatırlattı. Bu şekilde Türkiye’nin kontrol ettiği alanların daraltılması ve Ankara ile Şam’ın işbirliği vurgusu yapılmış oldu. Anayasa Komitesi'nin oluşmasıyla birlikte, Türkiye ve diğer bölge ülkelerindeki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönebilmesi için uygun şartların da oluşturulması hedefleniyor.
[Arif Asalıoğlu] 23.9.2019 [Samanyolu Haber]
Astana görüşmeleri olarak başlayan Rusya, Türkiye ve İran ülke liderleri arasındaki üçlü zirvenin, Ortadoğu’da güvenliğin ve istikrarın güçlendirilmesi bakımından önemli sonuçları olduğunu söylemek mümkün. Özellikle Moskova’nın yaptığı ince diplomasi Suriye’deki durumun normalleşmesine katkı sağladı. Astana zirveleri üç ülke arasında ekonomik ve siyasi ilişkileri güçlendirdi. Buna ayrıca Rusya ile Türkiye arasındaki askeri ilişkilerin pekişmesini de eklemek gerekir.
Şam Rejimiyle diyalog vurgusu
Suriye krizi başlandığından beri Suriye’nin toprak bütünlüğü, anayasal sürece geçiş ve terör gruplarının etkisizleştirilmesi hususlarında tutumunu değiştirmeyen Rusya, Ankara zirvesinde Türkiye ve İran’ın, Suriye’ye hem insani yardım yapmak hem de Anayasa Komisyonu’nun kurulması ve faaliyete geçirilmesinde siyasi destek vermeyi ön plana çıkardı. İstikrarlı bir Suriye için Şam Rejimi ile diyaloğun vurgusunu yaptı. Aynı vurguyu “Özgür ve bağımsız Suriye”, “Suriye halkı kendi geleceğine kendileri karar vermeli” ifadelerini kullanan Ruhani’de dillendirdi.
Bir bütün olarak Rusya medyası, Ankara zirvesini Moskova açısından başarılı değerlendirdi. Russia Today’da Roman Şimayev yaptığı analizde ABD’nin Suriye’deki varlığının bir tehdit oluşturduğunu yazdı. Ankara, Temmuz ayından bu yana ABD'den gelen askeri ve diplomatik yetkililerle, Fırat'ın Doğusunda bir güvenli bölge oluşturmak için görüşmeler yapıyor. ABD'li ve Türk yetkililerin görüşmelerinin sonucunda, Şanlıurfa'da Müşterek Harekât Merkezi oluşturulmasına karar verilmişti. Ardından sınırın Suriye tarafında ortak hava ve kara devriyeleri yapıldı. ABD ile Türkiye arasındaki bu ortak adımlardan rahatsızlığını hissettiren Moskova, Fırat’ın doğusunda kurulacak bir güvenli bölge fikrine desteğinden geri adım atmışa benziyor. Suriye’nin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve halk iradesi vurguları bundan dolayı dillendirilen bir husus. Zirve için 15 Eylül Pazar günü Ankara'ya gelen Ruhani’de, "ABD'nin ve diğer güçlerin Fırat'ın doğusundaki yasa dışı varlığının, Suriye'nin bu bölgesinin huzura kavuşmasını engellediğini" söyledi.
İdlib konusunda yaklaşım farkı
Regnum Haber ajansındaki köşesinde zirveyi değerlendiren Stanislav Tarasov en önemli gündem maddelerinden olan İdlib konusuna yoğunlaştı. Suriye ordusunun, Türkiye sınırındaki İdlib'de, El Kaide bağlantılı Hayat Tahrir el Şam örgütü ve onunla bağlantılı gruplarla savaştığını söyleyerek son dönemde saldırılarını artırmasını kaleme aldı. Yaklaşık bir yıl önce Türkiye’nin verdiği sözlerin yerine gelmemesi bu sonucu doğurduğunu belirtiyor. Ankara, Moskova ve Tahran’ın kararına mecburen uymak zorunda kaldı. Rusya ve İran'ın desteklediği Suriye Devlet güçleri, muhaliflerin elinde kalan son bölge olan İdlib'in kontrolünü yeniden ele almaya çalışıyor. İki yıl önce muhaliflerin kontrol ettiği bölgeler “çatışmasızlar bölgesi” olarak ilan edilmişti. Bu bölgelerdeki radikal gruplar da dahil muhaliflerin çoğu, son noktada varılan ateşkes anlaşmaları çerçevesinde İdlib'e göç etti. Rusya, İran ve Türkiye, bu bölgede gözlem noktaları kurdu.
Hayat Tahrir el Şam (HTŞ) ise, üç ülke tarafından da "terör örgütü" olarak kabul edildiği için ateşkes şartlarının dışında kaldı. HTŞ'ye karşı savaş ilan eden Şam idaresi, Rusya ve İran'ın desteğiyle, son dönemde İdlib ve çevresindeki yerlerine yönelik saldırılarını artırdı.
Putin daha net ifadeler kullandı
Rusya Devlet Başkanı Putin’in konuşmasında Türkiye ile zirvenin diğer ortakları arasında net ayrışmaların olduğu fark ediliyor.
Putin, “Suriye'de barışa ve istikrara siyasi yollarla ulaşmamız mümkün”, “Suriye'nin toprak bütünlüğünü destekleyen üç ülkeyiz.”, “Biz terörün yok edilmesi için Suriye ordusuna kısıtlı operasyonlarda destek vereceğiz. Bizim mutabakatımız terör örgütlerini kapsamamaktadır.” ifadelerini kullanırken Şam idaresinin yanında ve destekçisi olduklarını bir kez daha açıklamış oldu. Ve hem Putin hem de Ruhani Beşar Esad ile işbirliğini çözüm olarak gösterdiler.
Putin açıklamasında Amerika’nın oradaki varlığına da açık ve net şekilde tepki gösterdi: “ABD güçleri Suriye'de gayrımeşru olarak bulunmaktadır. İnanıyoruz ki Sayın Trump çekilme kararını uygulayacaktır.”
“Bölgede Türkiye dahil olmak üzere bütün devletler kendi güvenliğini koruma hakkına sahiptir. Hepimiz Suriye'nin toprak bütünlüğünden yanayız. Bütün yabancı unsurlar Suriye'den çekilmelidir." ifadelerini kullandı. Bu yaklaşımlar ortak olarak açıklanan sonuç bildirisine de yansıdı.
Adana mutabakatı tekrar masada
Ankara’daki üçlü zirve, bir çok açıdan Rusya’nın Suriye’de öngördüğü temel stratejide bir değişiklik yaratacak sonuçlar doğurmadı. Başka bir yaklaşımla Türkiye tarafının bazı beklentileri gerçekleşmedi. İran ve Rusya daha güçlü olarak Ankara’ya, Adana Mutabakatı çerçevesinde atılacak adımları seçenek olarak hatırlattı. Bu şekilde Türkiye’nin kontrol ettiği alanların daraltılması ve Ankara ile Şam’ın işbirliği vurgusu yapılmış oldu. Anayasa Komitesi'nin oluşmasıyla birlikte, Türkiye ve diğer bölge ülkelerindeki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönebilmesi için uygun şartların da oluşturulması hedefleniyor.
[Arif Asalıoğlu] 23.9.2019 [Samanyolu Haber]
Kudsîler İçin Esaslı Bir Vasıf Şûrâ-2 [Mehmet Ali Şengül]
Şûrâ’nın Allah rızâsı ve raiyyetin yararına yapılması gerekir. Meşverette her zaman icmâ olmayabilir. Ekseriyetin düşünce ve kanaatine göre amel edilir. Sâhib-i Şeriate göre, ekseriyet icmâ hükmündedir, muhâlefet edilmez.
“Allah’ın eli (inâyeti) cemaat iledir.” (Tirmizi)
“Ümmetim sapıklıkta birleşmez.” (İbni Mâce)
“Allah’dan ümmetimin sapıklıkta ictimâ etmemesini istedim, O(cc)’da bu istediğimi kabul buyurdu.” (Müsned)
Şûrâ, usûlüne göre tahakkuk etmiş ise, muhâlefet etmek caiz değildir. Alternatif fikirler ileri sürülemez. Şûrâ, mevcut problemleri çözmekle meşgul olur. Şurâyı teşkil eden heyet, ihtiyaç hâsıl olunca biraraya gelir. Şûrâ meclisi; ilim, mümârese, ihtisas ve tecrübe gerektirdiğinden, bu mevzûda temâyüz etmiş, ‘Ehlü’l-hal ve’l-akd’ her meseleyi çözebilecek başyüceler heyeti olabilir.
Globalleşen dünyâda, hâdiselerin dünyâ problemi haline geldiğinde, İslâmî ruh ve İslâmî ilimlerin yanında, müslümanlar için maslahat sayılan, fen ve teknikle alakalı konuları bilenlerin de, bu başyüceler içinde bulunması şarttır.
Şûrâ’nın heyet mozayiği değişse de, vasıfları; ilim, adâlet, görüş ve tecrübe sahibi olmak, hikmet ve firâset erbâbı olmaları değişmez.
İlim; dînî, idârî, siyâsî ve fennî uzmanlıklar demektir.
Adâlet; farzları yerine getirip haramlardan sakınmak ve insanî değerlere ters işler yapmamak demektir.
Hikmet; ilim, hilim, mânây-ı nübüvvet anlamlarına geldiği gibi, eşyânın perde arkasına ıttıla, firâset nuruyla görüp sezme, ferdî ve içtimâî problemleri çözebilme istidât, kâbiliyet ve fetâneti olan erbabı az, değeri yüksek bir vasıftır.
Efendimiz’in (sav), bütün hayât-ı Seniyyeleri’nde şûrâya ve hususiyle kollektif şuura fevklâde önem verdiğini görüyoruz. Fevkalâde önemli olan İfk hâdisesinde, Hz.Ali, Hz.Ömer, Zeyneb bint-i Cahş ve Berire (r.anhüm ecmâin) gibi pekçok Sahâbeyle istişâre etmiştir.
Bedire çıkarken hem Muhâcir hem Ensâr’la istişâre etmiştir. Muhacirler adına Mikdad (ra), Ensar adına da Saad bin Muaz(ra) çoşkun konuşmalar yapmışlardır.
Ahzab vak’asında, düşmanın sızma noktalarına hendekler kazılması mevzuunda, Ashâbıyla istişâre etmiş, Selman-ı farisî’nin (ra) fikirlerine iktibâ etmiştir.
Hudeybiye’de birçok Sahâbe’nin fikrini aldıktan sonra, Ümmü Seleme vâlidemizin (r.anha) tekliflerine önem vermişlerdir.
Velhâsıl; Efendimiz’in (sav) vahyin sınırları dışında her meseleyi, Şûrâdan geçirdiği, mâşerî vicdâna arz ettiği, sonra icrâya koyduğu görülmektedir. İnsanlığın iftihar Tablosu (sav), dünya diyor ukbâyı gösteriyor, beden diyor ruhu hatırlatıyor, mülkü melekût yönlü ele alıyor, fizik diyor fizikötesine işâret buyuruyorlardı. Herşeyi, ifrat ve tefritten uzak, yerli yerince değerlendiriyordu.
Bugün mü’minler, dinamiklerini iyi kullanırlarsa aydınlığa yürüyebilirler. Zamanı günahlarla kirletirler, dünyânın ölümle sona erecek hâdiselerine takılıp kalırlar, Hak’ta ittifak yerine ihtilâf edip hissî harekette bulunurlarsa, karanlıklarda kalıp yollarını şaşırabilirler.
Helâket ve felâketlerin ümmet-i Muhammed’in ufkunu kararttığı, zillet ve sefâlete mahkûm hâle getirdiği, fırtınaların sert estiği, küfür ve dalâlet yangınında beşerin ve neslin yandığı bir asırda, insanımızın Şûrâ’ya ne kadar ihtiyaç duyduğu açıktır.
Acele etmeden, hissî hareketlerden uzak, rızâ-yı ilâhi yörüngeli, ifrat ve tefritten sakınarak, Allah’ın kopmayan ipi Kur’an’a ve Sünnet-i Resûlullah’a sımsıkı sarılıp, iftiraka düşmeden hareket edilirse; Allah (cc) inâyet eder, izzet ve onurumuzla yaşama hakkını kazanır, hizmet etme imkânını elde etmiş oluruz.
(Şûrâ, -Ruhumuzun Heykelini Dikerken- yazısından istifâde edilmiştir.)
[Mehmet Ali Şengül] 23.9.2019 [Samanyolu Haber]
“Allah’ın eli (inâyeti) cemaat iledir.” (Tirmizi)
“Ümmetim sapıklıkta birleşmez.” (İbni Mâce)
“Allah’dan ümmetimin sapıklıkta ictimâ etmemesini istedim, O(cc)’da bu istediğimi kabul buyurdu.” (Müsned)
Şûrâ, usûlüne göre tahakkuk etmiş ise, muhâlefet etmek caiz değildir. Alternatif fikirler ileri sürülemez. Şûrâ, mevcut problemleri çözmekle meşgul olur. Şurâyı teşkil eden heyet, ihtiyaç hâsıl olunca biraraya gelir. Şûrâ meclisi; ilim, mümârese, ihtisas ve tecrübe gerektirdiğinden, bu mevzûda temâyüz etmiş, ‘Ehlü’l-hal ve’l-akd’ her meseleyi çözebilecek başyüceler heyeti olabilir.
Globalleşen dünyâda, hâdiselerin dünyâ problemi haline geldiğinde, İslâmî ruh ve İslâmî ilimlerin yanında, müslümanlar için maslahat sayılan, fen ve teknikle alakalı konuları bilenlerin de, bu başyüceler içinde bulunması şarttır.
Şûrâ’nın heyet mozayiği değişse de, vasıfları; ilim, adâlet, görüş ve tecrübe sahibi olmak, hikmet ve firâset erbâbı olmaları değişmez.
İlim; dînî, idârî, siyâsî ve fennî uzmanlıklar demektir.
Adâlet; farzları yerine getirip haramlardan sakınmak ve insanî değerlere ters işler yapmamak demektir.
Hikmet; ilim, hilim, mânây-ı nübüvvet anlamlarına geldiği gibi, eşyânın perde arkasına ıttıla, firâset nuruyla görüp sezme, ferdî ve içtimâî problemleri çözebilme istidât, kâbiliyet ve fetâneti olan erbabı az, değeri yüksek bir vasıftır.
Efendimiz’in (sav), bütün hayât-ı Seniyyeleri’nde şûrâya ve hususiyle kollektif şuura fevklâde önem verdiğini görüyoruz. Fevkalâde önemli olan İfk hâdisesinde, Hz.Ali, Hz.Ömer, Zeyneb bint-i Cahş ve Berire (r.anhüm ecmâin) gibi pekçok Sahâbeyle istişâre etmiştir.
Bedire çıkarken hem Muhâcir hem Ensâr’la istişâre etmiştir. Muhacirler adına Mikdad (ra), Ensar adına da Saad bin Muaz(ra) çoşkun konuşmalar yapmışlardır.
Ahzab vak’asında, düşmanın sızma noktalarına hendekler kazılması mevzuunda, Ashâbıyla istişâre etmiş, Selman-ı farisî’nin (ra) fikirlerine iktibâ etmiştir.
Hudeybiye’de birçok Sahâbe’nin fikrini aldıktan sonra, Ümmü Seleme vâlidemizin (r.anha) tekliflerine önem vermişlerdir.
Velhâsıl; Efendimiz’in (sav) vahyin sınırları dışında her meseleyi, Şûrâdan geçirdiği, mâşerî vicdâna arz ettiği, sonra icrâya koyduğu görülmektedir. İnsanlığın iftihar Tablosu (sav), dünya diyor ukbâyı gösteriyor, beden diyor ruhu hatırlatıyor, mülkü melekût yönlü ele alıyor, fizik diyor fizikötesine işâret buyuruyorlardı. Herşeyi, ifrat ve tefritten uzak, yerli yerince değerlendiriyordu.
Bugün mü’minler, dinamiklerini iyi kullanırlarsa aydınlığa yürüyebilirler. Zamanı günahlarla kirletirler, dünyânın ölümle sona erecek hâdiselerine takılıp kalırlar, Hak’ta ittifak yerine ihtilâf edip hissî harekette bulunurlarsa, karanlıklarda kalıp yollarını şaşırabilirler.
Helâket ve felâketlerin ümmet-i Muhammed’in ufkunu kararttığı, zillet ve sefâlete mahkûm hâle getirdiği, fırtınaların sert estiği, küfür ve dalâlet yangınında beşerin ve neslin yandığı bir asırda, insanımızın Şûrâ’ya ne kadar ihtiyaç duyduğu açıktır.
Acele etmeden, hissî hareketlerden uzak, rızâ-yı ilâhi yörüngeli, ifrat ve tefritten sakınarak, Allah’ın kopmayan ipi Kur’an’a ve Sünnet-i Resûlullah’a sımsıkı sarılıp, iftiraka düşmeden hareket edilirse; Allah (cc) inâyet eder, izzet ve onurumuzla yaşama hakkını kazanır, hizmet etme imkânını elde etmiş oluruz.
(Şûrâ, -Ruhumuzun Heykelini Dikerken- yazısından istifâde edilmiştir.)
[Mehmet Ali Şengül] 23.9.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Lumina okulu mezunu Pricopie, Nobel ödülüne layık görüldü [Necdet Çelik]
Lumina okullarından mezun olduktan sonra yüksek öğrenimine İngiltere’de devam eden Romanyalı ŞtefanPricopie, ekonomi dalında Nobel Junior ödülüne layık görüldü.
Ştefan Pricopie, Manchester Üniversitesi Sosyal Bilimler fakültesindeki eğitimini bu yıl tamamladı. Bitirme tezi olarak ‘kamu eğitimi ve beyin göçü’ konusunu seçti. 22 yaşındaki Romanyalı genç, bu çalışmasıyla Nobel Junior yarışmasına başvurdu. İrlanda cumhurbaşkanı Michael Higgins’in himayesindeki yarışmada, Pricopie’nin tezi ekonomi dalında ödüle layık görüldü.
Nobel Junior ödülleri, üniversite öğrencilerinin bitirme tezlerine veriliyor. Yarışmaya bu yıl 50 ülke ve 338 üniversiteden katılım oldu. 3400’ü aşkın çalışma arasından, sanat, fen bilimleri ve sosyal alanlar olmak üzere 25 farklı dalda çalışma ödüle layık görüldü.
Ödül töreni İrlanda’nın başkenti Dublin’de kasım ayı başında yapılacak.
Ştefan Pricopie, bu yıl Romanya’daki 25. hizmet yılını kutlayan Lumina okulları bünyesindeki Uluslararası Bükreş Bilgisayar Lisesi’nden mezun oldu. Pricopie, yüksek lisans eğitimine İngiltere’de devam edecek.
Pricopie’nin babası Remus Pricopie ise, bir dönem eğitim bakanı olarak görev yapmıştı. Remus Pricopie, halen Bükreş’te bir üniversitede rektör olarak görev yapıyor.
[Necdet Çelik] 23.9.2019 [TR724]
Ştefan Pricopie, Manchester Üniversitesi Sosyal Bilimler fakültesindeki eğitimini bu yıl tamamladı. Bitirme tezi olarak ‘kamu eğitimi ve beyin göçü’ konusunu seçti. 22 yaşındaki Romanyalı genç, bu çalışmasıyla Nobel Junior yarışmasına başvurdu. İrlanda cumhurbaşkanı Michael Higgins’in himayesindeki yarışmada, Pricopie’nin tezi ekonomi dalında ödüle layık görüldü.
Nobel Junior ödülleri, üniversite öğrencilerinin bitirme tezlerine veriliyor. Yarışmaya bu yıl 50 ülke ve 338 üniversiteden katılım oldu. 3400’ü aşkın çalışma arasından, sanat, fen bilimleri ve sosyal alanlar olmak üzere 25 farklı dalda çalışma ödüle layık görüldü.
Ödül töreni İrlanda’nın başkenti Dublin’de kasım ayı başında yapılacak.
Ştefan Pricopie, bu yıl Romanya’daki 25. hizmet yılını kutlayan Lumina okulları bünyesindeki Uluslararası Bükreş Bilgisayar Lisesi’nden mezun oldu. Pricopie, yüksek lisans eğitimine İngiltere’de devam edecek.
Pricopie’nin babası Remus Pricopie ise, bir dönem eğitim bakanı olarak görev yapmıştı. Remus Pricopie, halen Bükreş’te bir üniversitede rektör olarak görev yapıyor.
[Necdet Çelik] 23.9.2019 [TR724]
Hizmet gönüllülerini fişleme tutanakları İsviçre yargısına taşındı
Hizmet gönüllüsü bir iş adamının Türk Konsolosluğu tarafından kaçırılması planı ile tartışma konusu olan İsviçre’deki AKP taraftarları, bu kez fişleme dosyası ile gündemde.
İsviçre’de yaşayan hizmet gönüllüleri, kendileri ile hayır faaliyetlerinde yıllarca beraber olan bir çiftin, 2017 yılında İzmir Emniyet Müdürlüğüne verdiği ifade tutanaklarına ulaştı. Kendi iradeleriyle polise giden çiftin, İsviçre’de Hizmet hareketi aracılığıyla tanıdıkları tüm kişilerle ilgili doğru-yanlış not ettikleri bilgileri AKP rejimine verdikleri ortaya çıktı.
İsviçre başta olmak üzere dünyanın hiç bir yerinde suç sayılamayacak, ‘sohbet etmek, sohbete çağırmak, maddi yardım talep etmek’ gibi faaliyetlerin yanında gerçekle alakası olmayan ‘terörist organizasyona üye olmak, Afrika kuryesi olmak’ gibi ifadelerin yer aldığı tutanaklar yargıya taşındı.
BELGELER SAVCILIĞA TESLİM EDİLDİ
İsviçre yasalarına göre, İsviçre oturumu veya vatandaşı olanların zararına yabancı bir devlete bilgi vermek (casusluk) suç. Bu suçu işleyenler üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılıyor. Fişleme notlarıyla AKP rejimine hedef yapılan Hizmet gönüllüleri, ‘defamasyon (onur kırıcı davranış) ve iftira suçlarına maruz bırakıldıkları’ gerekçesiyle İsviçre Federal Savcısı’na başvuru yaptı. Ekleriyle 300’den fazla sayfadan oluşan fişleme ve tutanakları Savcılığa teslim eden Hizmet gönüllüleri, tazminat talebinde de bulundu.
Gülen Hareketine mensup olmanın suç olmadığını belirten mağdurların Avukatı Duy-Lam Nguyen, müvekkillerinin Türkiye’de haklarını savunamayacağını söyledi. Müvekkillerinin terörist olmadığını vurgulayan Avukat Duy-Lam Nguyen, sözkonusu çiftin neden ‘casusluk faaliyetinde’ bulunmuş olabileceğine yönelik soruya, ‘Rejime kendilerini ispat etmek için olabilir’ cevabını verdi.
İSVİÇRE MEDYASI BENZER DAVALARI DA GÜNDEME TAŞIDI
Fişleme skandalı İsviçre’nin önde gelen yayın organlarında tam sayfa haber olurken, bu ülkede daha önce yaşanan benzer davalar tekrar gündeme geldi. Hizmet gönüllüsü bir iş adamını kaçırma planı yaparken suç üstü yakalanan Türk konsolosluğu basın eski müşaviri Hacı Mehmet Gani hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. Yine İsviçre’de Facebook üzerinden hakaret eden bir kadını mahkeme suçlu bulmuş ve tazminat ödemeye mahkum etmişti.
[TR724] 23.9.2019
İsviçre’de yaşayan hizmet gönüllüleri, kendileri ile hayır faaliyetlerinde yıllarca beraber olan bir çiftin, 2017 yılında İzmir Emniyet Müdürlüğüne verdiği ifade tutanaklarına ulaştı. Kendi iradeleriyle polise giden çiftin, İsviçre’de Hizmet hareketi aracılığıyla tanıdıkları tüm kişilerle ilgili doğru-yanlış not ettikleri bilgileri AKP rejimine verdikleri ortaya çıktı.
İsviçre başta olmak üzere dünyanın hiç bir yerinde suç sayılamayacak, ‘sohbet etmek, sohbete çağırmak, maddi yardım talep etmek’ gibi faaliyetlerin yanında gerçekle alakası olmayan ‘terörist organizasyona üye olmak, Afrika kuryesi olmak’ gibi ifadelerin yer aldığı tutanaklar yargıya taşındı.
BELGELER SAVCILIĞA TESLİM EDİLDİ
İsviçre yasalarına göre, İsviçre oturumu veya vatandaşı olanların zararına yabancı bir devlete bilgi vermek (casusluk) suç. Bu suçu işleyenler üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılıyor. Fişleme notlarıyla AKP rejimine hedef yapılan Hizmet gönüllüleri, ‘defamasyon (onur kırıcı davranış) ve iftira suçlarına maruz bırakıldıkları’ gerekçesiyle İsviçre Federal Savcısı’na başvuru yaptı. Ekleriyle 300’den fazla sayfadan oluşan fişleme ve tutanakları Savcılığa teslim eden Hizmet gönüllüleri, tazminat talebinde de bulundu.
Gülen Hareketine mensup olmanın suç olmadığını belirten mağdurların Avukatı Duy-Lam Nguyen, müvekkillerinin Türkiye’de haklarını savunamayacağını söyledi. Müvekkillerinin terörist olmadığını vurgulayan Avukat Duy-Lam Nguyen, sözkonusu çiftin neden ‘casusluk faaliyetinde’ bulunmuş olabileceğine yönelik soruya, ‘Rejime kendilerini ispat etmek için olabilir’ cevabını verdi.
İSVİÇRE MEDYASI BENZER DAVALARI DA GÜNDEME TAŞIDI
Fişleme skandalı İsviçre’nin önde gelen yayın organlarında tam sayfa haber olurken, bu ülkede daha önce yaşanan benzer davalar tekrar gündeme geldi. Hizmet gönüllüsü bir iş adamını kaçırma planı yaparken suç üstü yakalanan Türk konsolosluğu basın eski müşaviri Hacı Mehmet Gani hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. Yine İsviçre’de Facebook üzerinden hakaret eden bir kadını mahkeme suçlu bulmuş ve tazminat ödemeye mahkum etmişti.
[TR724] 23.9.2019
NE YAPILABİLİR | Av. Nurullah Albayrak anlatıyor: Yargılamalarda hayati önemdeki süreleri kaçırmayın!
Av. Nurullah Albayrak, ‘NE YAPILABİLİR?‘ de yargılamalarda en kritik aşama olan süreler konusunu ele alıyor.
Yargılama aşamasında kaçırılan sürelerle ilgili gelen çok sayıdaki soruya cevap veren Albayrak, bu süreçlerle ilgili dikkat edilmesi gereken husuları anlattı.
İSTİNAF BAŞVURU SÜRESİ- Mahkumiyet kararının öğrenilmesi ( duruşmada bulunulması suretiyle) ya da tebliği (posta yoluyla öğrenilmesi tarihinden itibaren 7 gün içinde BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİNE (İSTİNAF) başvurulması.
TEMYİZ BAŞVURU SÜRESİ- İstinaf kararının öğrenilmesi (duruşmada bulunulması suretiyle) ya da tebliği ( posta yoluyla öğrenilmesi tarihinden itibaren 15 gün içinde YARGITAY’a (TEMYİZ) başvurulması.
ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- Yargıtay onama kararının tebliğinden itibaren 30 gün içinde ANAYASA MAHKEMESİNE başvurulması
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- Anayasa Mahkemesi kararının tebliğinden itibaren 6 ay içinde AİHM başvurusunun yapılması. ( Süre şimdilik 6 ay ancak 4 aya düşecek)
***
İDARE MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- OHAL Komisyonu kararının tebliğinden itibaren 60 gün içinde ANKARA YETKİLİ İDARE MAHKEMESİNE dava açılması
İSTİNAF BAŞVURU SÜRESİ – İdare mahkemesi tarafından verilen ret kararı sonrasında kararın tebliğinden itibaren 30 gün içinde ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİNE ( İSTİNAF) başvurusunun yapılması
TEMYİZ BAŞVURU SÜRESİ – Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen onama kararı sonrasında kararın tebliğinden itibaren 30 gün içinde DANIŞTAY’a ( TEMYİZ ) başvurusunun yapılması
ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- Danıştay onama kararının tebliğinden itibaren 30 gün içinde ANAYASA MAHKEMESİNE başvurulması
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- Anayasa Mahkemesi kararının tebliğinden itibaren 6 ay içinde AİHM başvurusunun yapılması. ( Süre şimdilik 6 ay ancak 4 aya düşecek)
[Tr724] 23.9.2019
Yargılama aşamasında kaçırılan sürelerle ilgili gelen çok sayıdaki soruya cevap veren Albayrak, bu süreçlerle ilgili dikkat edilmesi gereken husuları anlattı.
İSTİNAF BAŞVURU SÜRESİ- Mahkumiyet kararının öğrenilmesi ( duruşmada bulunulması suretiyle) ya da tebliği (posta yoluyla öğrenilmesi tarihinden itibaren 7 gün içinde BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİNE (İSTİNAF) başvurulması.
TEMYİZ BAŞVURU SÜRESİ- İstinaf kararının öğrenilmesi (duruşmada bulunulması suretiyle) ya da tebliği ( posta yoluyla öğrenilmesi tarihinden itibaren 15 gün içinde YARGITAY’a (TEMYİZ) başvurulması.
ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- Yargıtay onama kararının tebliğinden itibaren 30 gün içinde ANAYASA MAHKEMESİNE başvurulması
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- Anayasa Mahkemesi kararının tebliğinden itibaren 6 ay içinde AİHM başvurusunun yapılması. ( Süre şimdilik 6 ay ancak 4 aya düşecek)
***
İDARE MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- OHAL Komisyonu kararının tebliğinden itibaren 60 gün içinde ANKARA YETKİLİ İDARE MAHKEMESİNE dava açılması
İSTİNAF BAŞVURU SÜRESİ – İdare mahkemesi tarafından verilen ret kararı sonrasında kararın tebliğinden itibaren 30 gün içinde ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİNE ( İSTİNAF) başvurusunun yapılması
TEMYİZ BAŞVURU SÜRESİ – Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen onama kararı sonrasında kararın tebliğinden itibaren 30 gün içinde DANIŞTAY’a ( TEMYİZ ) başvurusunun yapılması
ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- Danıştay onama kararının tebliğinden itibaren 30 gün içinde ANAYASA MAHKEMESİNE başvurulması
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNE BAŞVURU SÜRESİ- Anayasa Mahkemesi kararının tebliğinden itibaren 6 ay içinde AİHM başvurusunun yapılması. ( Süre şimdilik 6 ay ancak 4 aya düşecek)
[Tr724] 23.9.2019
Demokrasi İslam’ın alternatifi midir? [Demokrasi ve İslam – 4] [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Öncelikle demokrasi ve İslam’ı terazinin iki kefesine koyarak karşılaştırmaya çalışan, demokrasiyi İslam’ın alternatifi olarak gören, bu sebeple de onu savunmanın İslam’a zarar vereceğini zanneden bir kişinin nasıl eksik veya çarpık bir İslam anlayışına sahip olduğunu ortaya koymak istiyoruz.
İslam’ın vaz ettiği hükümler, sadece itikat, ibadet ve ahlakî mevzularla sınırlı değildir. Bilakis aile yaşantısından ticaret hayatına, şahıslar arası ilişkilerden devletlerarası münasebetlere, hukukî tasarruflardan yargılama usullerine, harp ve sulh kurallarından yönetime kadar İslam’ın ortaya koymuş olduğu çok önemli ilke ve esaslar vardır. Ne var ki Kur’an ve Sünnet, inanç ve ibadet esaslarına, helâl ve haramlara veya ahlakî değerlere dair detaylı açıklamalarda bulunmuş ve tafsilatlı düzenlemeler ortaya koymuş olsa da muamelata dair hükümlerde aynı usulü takip etmemiş; genel itibarıyla umumî bir kısım ilke ve esaslar vaz etmekle yetinmiş ve detay hükümlerin tespiti adına geniş bir içtihat alanı bırakmıştır.
Hiç şüphesiz muamelata dair hükümlerin ele alınış tarzı ve yoğunluğu da aynı değildir. Mesela Kur’an’a bakıldığında özellikle miras ve aile hukukuyla ilgili mevzulara geniş yer verildiği görülür. Aynı şekilde ayet ve hadislerde, bir kısım suçlara ve bunlara verilecek cezalara, ispat vasıtalarına ve yargılama usulüne dair önemli hükümler vazedilmiştir. Fakat idare ve yönetimle ilgili dinî hükümler için aynı şeyi söyleyemeyiz. İslam, en temelde Müslümanlara adil bir yönetimi emretmiş, bunun sağlanması için de vazifelerin ehil insanlara verilmesini ve yönetime dair meselelerin istişareyle çözülmesini emretmiştir.
Esasen İslam hukukçularının bize bırakmış olduğu fıkhî mirasa bakıldığında, özetle ifade etmeye çalıştığımız bu teşri felsefesi görülecektir. Zira fıkıh kitapları öncelikle ve en fazla ibadetler üzerinde durmuş, ardından aile hukuku, akitler, ticari münasebetler, cezalar ve yargıya dair meselelere genişçe yer vermiş fakat iktidarın kazanılması, kullanılması ve sınırlanması gibi siyasete dair temel meselelere girmemiş; günümüzde Anayasa Hukuku adı altında ele alınan devletin teşkilatlanması ve idare edilmesiyle ilgili mevzular fıkıh kitaplarına mevzu olmamıştır.
Elbette bu alanda yapılmış çalışmalar yok değildir. Müslüman alimler, farklı maksatlarla siyasete dair mevzuları ele almış ve siyasete dair önemli eserler vermişlerdir. Mesela pek çok mütekellimin uleması yazmış oldukları kelam kitaplarının sonuna “imamet” bölümünü de eklemiş, İslam fakihleri tarafından ahkam-ı sultaniyeler, siyaset-i şeriyyeler ve siyasetnameler yazılmış, Farabî ve İbn Sina gibi İslam filozofları tarafından da farklı siyaset teorileri üzerinde durulmuştur.
Yapılan bu çalışmalara yakından bakıldığında şunlar söylenebilir: Kelam kitaplarında yer alan imamet bahislerinin asıl maksadı, devlet başkanının göreve gelme şekliye ilgili Şia tarafından iddia edilen “nas” ve “tayin” yöntemine cevap vermektir. Mütekellimin uleması, devlet başkanı atamanın vacip olup olmaması, devlet başkanının göreve gelme şekli ve devlet başkanının özellikleri üzerinde durmuştur.
Siyasetnamelerin kaleme alınma amacı ise içinde yaşadıkları siyasi sistemin genel bir değerlendirmesini yapmak, yozlaşma ve bozulmanın sebeplerini tespit etmek ve yöneticilere adil ve ahlakî bir yönetim adına öğüt vermektir. Siyasetname yazarları, idarecilerin tasarruflarını ele almış, onların eksik kalan ve aksayan yönlerini düzeltmeye çalışmış, yöneticileri zulümden sakındırmak için uğraşmış ve adil bir sistemin kurulmasına gayret etmişlerdir. Bu eserleri, bağlayıcı hükümler ortaya koyan hukukî metinlerden ziyade, mevcut siyasi uygulamaları iyileştirmeye çalışan ahlaki çalışmalar olarak görmek daha isabetlidir.
Antik Yunan felsefesinin ciddi tesirinde kalmış olan İslam filozoflarının çalışmaları ise oldukça teorik metinlerdir. Onlar, meşgul oldukları ilmin tabiatı itibarıyla devlet yönetimine dair dinî hükümleri tespit etmekten ziyade nazari ve aklî olarak farklı siyaset teorileri üzerinde durmuş ve en ideal devlet yönetiminin nasıl olması gerektiğine kafa yormuşlardır.
Bu alanda yazılmış eserler içerisinde devlet yönetimine ve anayasa hukukuna dair farklı meselelerin ele alındığı en önemli eserler ahkam-ı sultaniyelerdir. Ne var ki devlet idaresiyle ilgili bazı hükümler ele alınmış olsa da bu eserlerin büyük kısmını malî hukuk, adlî teşkilat, yargılama usulü, cezalar ve arazi hukuku gibi meseleler oluşturur. Anayasa ve idare hukukuna dair hükümler ise oldukça sınırlıdır. Bunlar da genel itibarıyla naslardan ziyade dört halife dönemi uygulamalarına dayanır. Ortaya konulan içtihatlarda, o dönemin sosyal ve siyasi hayatının etkisini görmek mümkündür. Dolayısıyla konuyla ilgili hükümlerin tamamını bütün zamanlar için bağlayıcı kati düzenlemeler şeklinde görmek doğru değildir.
Bu ifadelerimizden söz konusu eserlerin önemsiz ve gereksiz olduğu yönünde bir kanaate sahip olduğumuz anlaşılmamalıdır. Bilakis bunlar, devlet idaresi ve siyaset düşüncesine dair çok önemli fikirlerle, nasihatlerle, bilgilerle ve tecrübelerle doludur. Yukarıdaki izahları yapmamızın asıl sebebi şudur: Kur’an ve Sünnet, devlet yönetimiyle ilgili bütün zamanları bağlayan detaylı düzenlemeler getirmemiştir. İslam’ın ortaya koymuş olduğu ne belirli bir devlet biçimi vardır, ne de yönetim şekli. Allah Resûlü’nün kendinden sonra yönetim işini üstlenecek birisini bırakmaması ve dört halifenin her birisinin ayrı bir tarzda hilafete gelmesi de bunu gösterir. Aynı şekilde O, kralları İslam’a davet etmek üzere gönderdiği mektuplarında, Müslüman olmaları halinde onlara tahtlarında kalma ve iktidarlarını devam ettirme garantisi vermiştir.
Burada ifade edilen hususlar, insanın varoluş gayesiyle ve dinlerin temel hedefleriyle de uyum içindedir. Zira en temelde insanın yaratılış gayesi, arzu ve heveslerinin tahakkümünden kurtularak Allah’a hakkıyla kulluk yapabilmek ve insanlara karşı da şefkatle muamele edebilmektir. Allah, indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberler yoluyla hakiki kulluğa ve güzel ahlaka giden yolu göstermiştir. “Ben, insanları ve cinleri sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 51/56) ayetiyle “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü’l-huluk, 1) hadisi de bunu ifade eder.
Dolayısıyla İslam’ın hedefi, yukarıdan inme belirli bir devlet sistemi getirmekten ziyade, İslam’la ikinci bir fıtrat kazanmış fertler ve böyle fertlerden oluşmuş ahlaklı ve temiz bir toplum inşa etmektir. Kurulacak olan idari mekanizmanın şekli ise İslamî terbiye ile belirli bir olgunluğa ulaşmış fertlere havale edilmiştir. Onlar, meşveret yoluyla en adil ve toplum maslahatına en uygun sistemi kurmakla mükelleftirler. İslam’ın bütün zaman ve mekânlara hitap eden evrensel bir din olması ve insanın yeryüzüne halife olarak gönderilmesi de bunu gerektirir.
Kur’an ve Sünnet, yönetim üzerinde çok durmamasına ve ulema da ilmî mesailerini siyasetten ziyade fert ve toplumla ilgili meseleler üzerine hasretmelerine rağmen maalesef günümüzde İslamî söylem aşırı politize edilmiştir. Özellikle siyasal İslamcılar ve İslam adına ortaya çıkan bir kısım radikal gruplar, İslam’ın evrensel ve kuşatıcı mesajını adeta bir rejim projesine indirgemişlerdir. Hatta onların, devleti ele geçirme ve kafalarında oluşturdukları muhayyel bir kısım kurgulara göre insanları idare etme adına dini suiistimal ettikleri ve onu bir ideolojiye çevirdikleri söylenebilir.
İslam dünyasının son iki-üç asırdır yaşamış olduğu acı tecrübelere, maruz kalmış olduğu ağır şok ve travmalara bakılacak olursa, elbette siyasal İslamcıların siyaset ve devlet üzerindeki istek ve taleplerinin haklı bir kısım sebeplere dayandığı görülecektir. Fakat burada meselenin bizi ilgilendiren yönü şudur: “İslamî devlet” talebiyle ortaya çıkma, dinî nasları siyaset gözlüğüyle değerlendirmeye alma, sanki İslam’ın ortaya koymuş olduğu mütekamil bir siyaset teorisi varmış gibi hareket etme hem İslam’ı doğru anlamanın hem de günümüzdeki siyasi rejimleri İslam açısından doğru değerlendirmenin önünde ciddi bir engel olmuştur.
İşte İslam’ın, demokrasinin karşısına bir alternatif olarak konulması, demokrasinin İslam’a aykırı görülmesi, İslamî bir rejiminin demokrasiden üstün olduğunun iddia edilmesi gibi siyasi tavırlar, İslam’la ilgili bu eksik veya yanlış değerlendirmelerin birer neticesidir. Bir tarafa İslam’ı, diğer tarafa da demokrasiyi koyarak yapılacak kıyaslama ve değerlendirmelerle bir yere varılması mümkün değildir. Zira demokrasinin karşısında İslam tarafından ortaya konulan alternatif bir yönetim şekli yoktur. İslam adına demokrasiye karşı çıkanlar da, ikna edici alternatif bir yönetim şekli önerememektedirler. “Hele var olanı bir yıkalım, daha sonra ne yapacağımıza karar veririz.” düşüncesiyle bir neticeye ulaşmak mümkün değildir. Bununla varılsa varılsa ancak anarşi ve kaosa varılır.
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki hem vahye dayanan ilahî bir din hem de bir medeniyet ve kültür olan İslam’ın siyasal bir rejim olan demokrasi ile mukayese edilmesi yöntem olarak da doğru değildir. Zira tamamıyla birbirinden farklı iki entitenin (varoluşun) birbiriyle mukayese edilmesi yanlış bir kıyas olduğu için, buradan isabetli neticeler elde edilemeyecektir. Böyle bir kıyaslamanın, dini, salt iktidarla özdeşleştirme anlamına geleceğini, dolayısıyla da onun yanlış anlaşılmasına sebep olacağını unutmamak gerekir. Çünkü siyasetle ilgili hükümler dinin çok cüzi bir kısmını oluşturmaktadır. Bu sebeple “ya İslam ya da demokrasi” şeklinde bir düşünce doğru değildir. Pekala bunların ikisinin birlikte var olması ve uzlaşması mümkündür.
İdealler ve Realiteler Kıskacında İslam-Demokrasi İlişkisi
Demokrasiye karşı çıkanların içine düştükleri önemli bir hata, İslam’ın fiilî gerçeklikle bağını koparmaları, onu realitelerin dışında bir yerlerde duran ve ulaşılması gereken bir ütopya gibi resmetmeleridir. Onların söylemleri ve hedefleri, oldukça idealize edilmiş muhayyel İslam kurgularına dayanmaktadır. Ne var ki zamanın ruhu anlaşılmadan ve toplumsal şartlar hesaba katılmadan İslam adına ortaya atılan fikirlerin getirisinden çok götürüsü olacaktır. Peygamber Efendimiz’in, “Eğer kavmin küfür dönemine yakın bulunmamış olsaydı Kâbe’yi yıktırıp İbrahim’in temelleri üzerine yeniden inşa ederdim.” (Buharî, Hac 42) şeklindeki sözleri realitelerin göz önünde bulundurulması gerektiğine güzel bir örnektir.
Günümüzde demokrasi-İslam ilişkisiyle ilgili tartışmaların çoğu oldukça teorik zeminde yürümektedir. Bu yüzden oldukça enfes tahliller yapılsa ve ufuk açıcı eleştiriler ortaya konulsa da bunların çoğu sosyal ve siyasal şartlar açısından uygulanabilir fikirler değildir. Maalesef tarihten ve olgulardan kopuk bir şekilde Asr-ı Saadet ve Dört Halife döneminin idealize edilmesi, mevcut siyasi yapıların iyileştirilmesine bir katkı sunmuyor. Zira toplumsal kabullerin, örf ve telakkilerin, kültür ve medeniyetin göz ardı edildiği bir yerde öne sürülen teorilerle sosyal ve siyasal yapıların kurulmasına imkân yoktur.
Pek çokları ilk dönem uygulamalarından ve naslardan hareketle “İslamî bir yönetim şekli” ortaya koyuyor ve bunun, demokrasi karşısında sahip olduğu üstünlükleri izaha girişiyorlar. Fakat aynı kişiler siyasi katılımın esas olduğu bu yönetim şeklinin dört halifeden sonra nasıl olup da yerini veraset sistemine ve totalitarizme bıraktığıyla ilgili tatmin edici izahlar yapamıyorlar. Dahası onların, günümüz İslam dünyasında devam etmekte olan istibdat rejimleri, hak ihlalleri, kısıtlamalar, baskı ve zulümler hakkında da tatmin edici izahları ve çözüm önerileri yok. Naslara bakarak teorik bir kısım çıkarımlar yapmak kolay. Asıl zor olan elde edilen hükümleri, içinde yaşanılan toplumsal gerçeklere uyarlayabilmek veya naslardan yola çıkarak Müslümanların önüne takip edecekleri bir harekat planı koyabilmek.
Maalesef günümüze doğru yaklaştıkça dinle hayat arasındaki bağ giderek zayıflamış ve fıkıh, hayatın dışına itilmiştir. İslamî kimlik ciddi yara almış, duyarlılıklar aşınmış ve tarih bilinci linç olmuştur. Yönünü ve yörüngesini kaybeden günümüzün İslam dünyası, ürpertici bir medeniyet buhranı, koyu bir fetret dönemi yaşamaktadır. Kendi epistemolojisinden, değerlerinden ve tarihi köklerinden uzaklaşan Müslüman muhayyile ciddi yara almıştır. Batının maddeci, pozitivist ve rasyonalist felsefesi karşısında pek çok Müslüman yolunu şaşırmıştır. Eğitimde, ekonomide, siyasette vs. geri kalan günümüz Müslümanları çok ciddi bir ufuk darlığı yaşamaktadır.
Bu yüzden İslam ve demokrasi ilişkisi üzerine çalışma yapacak kimselerin kafalarını kitap sayfaları arasından kaldırıp en azından Müslümanların genel ahvaline, dünyanın genel gidişatına bir göz atmaları gerekir. Günümüzde insan hakları, temel hak ve özgürlükler, eğitim seviyesi, refah, gelişmişlik vs. açısından Batılı ülkelerle İslam ülkeleri arasında yapılacak bir kıyaslamanın neticeleri herkesçe malumdur. Maalesef pek çoğu itibarıyla totaliter yönetimlerin hâkim olduğu İslam ülkeleri baştan başa insan hakkı ihlalleriyle doludur. Eğitim seviyesi oldukça düşüktür. İşsizlik, fakirlik ve hatta açlık en temel problemlerdir. İhtilaflar, çatışmalar, iç savaşlar, iktidar mücadeleleri sürüp gitmektedir. İnsanın değeri bilinmemektedir. Sevgi, hoşgörü, ötekine saygı, birlikte yaşama kültürü gibi İslam’ın da özünü oluşturan değerin yerini, kabalık, sertlik ve dışlayıcılık almıştır. Maalesef Müslümanların dünyaya katma değer olarak ürettikleri çok fazla bir şey yoktur. Dünyanın ve insanlığın ortak problemlerine ilgilileri zayıf olduğu gibi, bu alanlarda ortaya koydukları çözümler de oldukça sınırlıdır.
İslam coğrafyasında fertler çok rahatlıkla devletin ulvî maksatları uğruna feda edilebilir. Devlet yöneticilerinin asıl vazifesi halkın can, mal, din ve ırz gibi temel haklarını korumak olsa da, çoğu zaman yöneticilerin bizzat kendileri en büyük tehdit haline gelirler. Bu tür ülkelerde devlet gücü hayatın her alanında kendisini öyle hissettirir ki neredeyse özel ve sivil hayata alan kalmaz. İktidarı bir kere ele geçiren bir diktatörü artık bir daha bulunduğu makamdan uzaklaştırmak imkânsız hale gelir. Yönetime geçen kişi başta diktatör olmasa bile, siyasî sistemin yapısı ve halkın devletle ve devlet yöneticileriyle ilgili algı ve düşünceleri kısa sürede onu diktatör yapmaya yeter.
Demokrasiyle yönetilen Batılı ülkelerindeki tablo ise bir hayli farklıdır. Batı, demokrasi ve demokratik değerler sayesinde kendi insanına oldukça rahat ve refah bir hayat sunmuştur. Saygı, nezaket, insana değer verme gibi ahlakî değerler bir kültür haline gelmiştir. Bu yüzden Batı insanı, demokrasi şemsiyesi altında özgürlüğün tadını çıkarmaktadır. Farklı fikirlerin saygı gördüğü demokratik ortam, can ve mal güvenliğinin güvence altına alındığı genel atmosfer, teşebbüs ruhunu canlandırmış, istidat ve kabiliyetleri inkişaf ettirmiştir. Bu da ilim ve teknolojik gelişmeleri, üretim ve sanayileşmeyi beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla sosyal ve siyasal hayattaki gelişmeyi iktisadi gelişme takip etmiştir. Aynı şekilde Batılı devletler siyaset, hukuk ve eğitim gibi alanlarda kurdukları sağlam sistem sayesinde vatandaşlarına insanca yaşama imkânları hazırlamış ve önemli fırsatlar sunmuştur.
Dolayısıyla konuyla ilgili yapılacak yorumlarda mutlaka bu gibi reel gerçeklerin göz önünde bulundurulması gerekir. Batılı devletler, gelişme ve ilerlemelerini büyük oranda demokrasiye ve hürriyet telakkisine borçludur. İslam coğrafyasının geri kalmasının başlıca sorumlusu ise karabasan gibi toplumun ve siyasetin üzerine çöken zorba ve despot yönetimlerdir.
İslamî değerlerin, kültürün ve insanın yozlaştığı ve bütün farklılıkların bir arada yaşamaya çalıştığı bir coğrafyada, “Biz demokrasiden daha ileri bir İslamî yönetim getireceğiz.” şeklindeki söylem ve eylemler ise var olan istibdadın sadece renk ve desenini değiştirecektir. Kimilerinin milliyetçilik, kimilerinin dinsizlik, kimilerinin sahip olduğu ideolojiyi hâkim kılma adına başvurduğu istibdat, bu sefer de dinî bir kılıfa bürünerek varlığını devam ettirecektir. İslam ülkelerinin ve siyasal İslamcıların son yıllardaki tecrübeleri de bunu en büyük şahididir.
Bu sebepledir ki Müslümanlar, gerçekleşmesi mümkün olmayan ve hatta Müslümanların çoğu tarafından dahi kabul görmeyen bir kısım nazariyelerle, ütopyalarla meşgul olmayı bırakmalı; bunun yerine kendileri için tek çıkış yolunun, daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakları, daha fazla demokrasi olduğunu anlamalıdır.
Bunu anladıkları takdirde İslam’a ve Müslüman toplumlarına uygun bir demokrasi yorumu yapmak hiç de zor olmayacaktır. Nitekim İslam hukukçuları, şartların zorlamasıyla veraset sistemini dahi meşru görmüşlerdir. Hatta bir kısım fakihler, güç yoluyla yönetimi ele geçiren zorba yöneticilere bile itaatin zorunlu olduğunu dile getirmiştir. Elbette bunlar, Kur’an ve Sünnet’in öngördüğü ideal hükümler değildir; bilakis daha fazla can ve mal kaybının önüne geçme adına zarurete dayalı olarak verilmiş hükümlerdir. Şurası da bir gerçek ki hiçbir şeyin teorisi yüzde yüz pratiğe taşınamıyor. Çünkü burada insan unsuru devreye giriyor. İnsanın olduğu yerde ise hata ve kusurlar eksik olmuyor.
Son olarak şunu da belirtelim ki demokrasinin olabildiğince önemsendiği ve tartışılmaz bir konum kazandığı günümüz dünyasında, ona karşı çıkmanın Müslüman olmayan toplum ve devletler açısından nasıl anlaşılacağı ve böyle bir tutumun İslam’la ilgili telakkileri nasıl etkileyeceği de mutlaka göz önünde bulundurulmak zorundadır. Günümüzde hangi adla ve hangi gerekçeyle olursa olsun, demokrasiye karşı çıkmak istibdat ve totalitarizm yanlısı olmakla eş anlamlı hale gelmiştir. Dolayısıyla böyle bir tutumun İslam’ı baskıcı ve dayatmacı bir din olarak göstereceğinde şüphe yoktur.
Bediüzaman Muhakemat isimli eserinde, “Kim ki dünyanın yuvarlaklığı gibi kesin bir delil ile sabit olan bir hakikati dini koruma bahanesiyle inkâr ve reddetse dine karşı büyük bir cinayet ve hıyanet etmiş olur.” (s. 41) sözüyle önemli bir hakikate dikkat çeker. Dünyanın yuvarlaklığı ölçüsünde kesin delillere dayanmasa bile, demokrasinin doğruluğu konusunda da insanlık dünyasında yaygın bir inanış ve sarsılmaz bir güven oluşmuştur. Demokrasi de artık adalet, ahlak ve dürüstlük gibi ulaşılması gereken bir ideal olarak görülmektedir. Din adına bunun karşısında durmaya çalışan bir insan, her şeyden önce dine zarar vermiş, onun imajını kirletmiş olacaktır. Zira onun bu tavrı Müslümanlığı diktatörlük yanlısı bir din gibi gösterecektir.
Bu sebeple asırlardır diktatörlerden çok çeken ve zorba rejimlerin baskıları altında kıvranan Müslümanların, demokrasiyle uğraşmayı ve ona düşmanlık yapmayı bir kenara bırakarak asıl düşmanlarını görmeleri, güç ve enerjilerini istibadı yok etme istikametinde kullanmaları elzemdir.
Devam edecek…
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 23.9.2019 [TR724]
İslam’ın vaz ettiği hükümler, sadece itikat, ibadet ve ahlakî mevzularla sınırlı değildir. Bilakis aile yaşantısından ticaret hayatına, şahıslar arası ilişkilerden devletlerarası münasebetlere, hukukî tasarruflardan yargılama usullerine, harp ve sulh kurallarından yönetime kadar İslam’ın ortaya koymuş olduğu çok önemli ilke ve esaslar vardır. Ne var ki Kur’an ve Sünnet, inanç ve ibadet esaslarına, helâl ve haramlara veya ahlakî değerlere dair detaylı açıklamalarda bulunmuş ve tafsilatlı düzenlemeler ortaya koymuş olsa da muamelata dair hükümlerde aynı usulü takip etmemiş; genel itibarıyla umumî bir kısım ilke ve esaslar vaz etmekle yetinmiş ve detay hükümlerin tespiti adına geniş bir içtihat alanı bırakmıştır.
Hiç şüphesiz muamelata dair hükümlerin ele alınış tarzı ve yoğunluğu da aynı değildir. Mesela Kur’an’a bakıldığında özellikle miras ve aile hukukuyla ilgili mevzulara geniş yer verildiği görülür. Aynı şekilde ayet ve hadislerde, bir kısım suçlara ve bunlara verilecek cezalara, ispat vasıtalarına ve yargılama usulüne dair önemli hükümler vazedilmiştir. Fakat idare ve yönetimle ilgili dinî hükümler için aynı şeyi söyleyemeyiz. İslam, en temelde Müslümanlara adil bir yönetimi emretmiş, bunun sağlanması için de vazifelerin ehil insanlara verilmesini ve yönetime dair meselelerin istişareyle çözülmesini emretmiştir.
Esasen İslam hukukçularının bize bırakmış olduğu fıkhî mirasa bakıldığında, özetle ifade etmeye çalıştığımız bu teşri felsefesi görülecektir. Zira fıkıh kitapları öncelikle ve en fazla ibadetler üzerinde durmuş, ardından aile hukuku, akitler, ticari münasebetler, cezalar ve yargıya dair meselelere genişçe yer vermiş fakat iktidarın kazanılması, kullanılması ve sınırlanması gibi siyasete dair temel meselelere girmemiş; günümüzde Anayasa Hukuku adı altında ele alınan devletin teşkilatlanması ve idare edilmesiyle ilgili mevzular fıkıh kitaplarına mevzu olmamıştır.
Elbette bu alanda yapılmış çalışmalar yok değildir. Müslüman alimler, farklı maksatlarla siyasete dair mevzuları ele almış ve siyasete dair önemli eserler vermişlerdir. Mesela pek çok mütekellimin uleması yazmış oldukları kelam kitaplarının sonuna “imamet” bölümünü de eklemiş, İslam fakihleri tarafından ahkam-ı sultaniyeler, siyaset-i şeriyyeler ve siyasetnameler yazılmış, Farabî ve İbn Sina gibi İslam filozofları tarafından da farklı siyaset teorileri üzerinde durulmuştur.
Yapılan bu çalışmalara yakından bakıldığında şunlar söylenebilir: Kelam kitaplarında yer alan imamet bahislerinin asıl maksadı, devlet başkanının göreve gelme şekliye ilgili Şia tarafından iddia edilen “nas” ve “tayin” yöntemine cevap vermektir. Mütekellimin uleması, devlet başkanı atamanın vacip olup olmaması, devlet başkanının göreve gelme şekli ve devlet başkanının özellikleri üzerinde durmuştur.
Siyasetnamelerin kaleme alınma amacı ise içinde yaşadıkları siyasi sistemin genel bir değerlendirmesini yapmak, yozlaşma ve bozulmanın sebeplerini tespit etmek ve yöneticilere adil ve ahlakî bir yönetim adına öğüt vermektir. Siyasetname yazarları, idarecilerin tasarruflarını ele almış, onların eksik kalan ve aksayan yönlerini düzeltmeye çalışmış, yöneticileri zulümden sakındırmak için uğraşmış ve adil bir sistemin kurulmasına gayret etmişlerdir. Bu eserleri, bağlayıcı hükümler ortaya koyan hukukî metinlerden ziyade, mevcut siyasi uygulamaları iyileştirmeye çalışan ahlaki çalışmalar olarak görmek daha isabetlidir.
Antik Yunan felsefesinin ciddi tesirinde kalmış olan İslam filozoflarının çalışmaları ise oldukça teorik metinlerdir. Onlar, meşgul oldukları ilmin tabiatı itibarıyla devlet yönetimine dair dinî hükümleri tespit etmekten ziyade nazari ve aklî olarak farklı siyaset teorileri üzerinde durmuş ve en ideal devlet yönetiminin nasıl olması gerektiğine kafa yormuşlardır.
Bu alanda yazılmış eserler içerisinde devlet yönetimine ve anayasa hukukuna dair farklı meselelerin ele alındığı en önemli eserler ahkam-ı sultaniyelerdir. Ne var ki devlet idaresiyle ilgili bazı hükümler ele alınmış olsa da bu eserlerin büyük kısmını malî hukuk, adlî teşkilat, yargılama usulü, cezalar ve arazi hukuku gibi meseleler oluşturur. Anayasa ve idare hukukuna dair hükümler ise oldukça sınırlıdır. Bunlar da genel itibarıyla naslardan ziyade dört halife dönemi uygulamalarına dayanır. Ortaya konulan içtihatlarda, o dönemin sosyal ve siyasi hayatının etkisini görmek mümkündür. Dolayısıyla konuyla ilgili hükümlerin tamamını bütün zamanlar için bağlayıcı kati düzenlemeler şeklinde görmek doğru değildir.
Bu ifadelerimizden söz konusu eserlerin önemsiz ve gereksiz olduğu yönünde bir kanaate sahip olduğumuz anlaşılmamalıdır. Bilakis bunlar, devlet idaresi ve siyaset düşüncesine dair çok önemli fikirlerle, nasihatlerle, bilgilerle ve tecrübelerle doludur. Yukarıdaki izahları yapmamızın asıl sebebi şudur: Kur’an ve Sünnet, devlet yönetimiyle ilgili bütün zamanları bağlayan detaylı düzenlemeler getirmemiştir. İslam’ın ortaya koymuş olduğu ne belirli bir devlet biçimi vardır, ne de yönetim şekli. Allah Resûlü’nün kendinden sonra yönetim işini üstlenecek birisini bırakmaması ve dört halifenin her birisinin ayrı bir tarzda hilafete gelmesi de bunu gösterir. Aynı şekilde O, kralları İslam’a davet etmek üzere gönderdiği mektuplarında, Müslüman olmaları halinde onlara tahtlarında kalma ve iktidarlarını devam ettirme garantisi vermiştir.
Burada ifade edilen hususlar, insanın varoluş gayesiyle ve dinlerin temel hedefleriyle de uyum içindedir. Zira en temelde insanın yaratılış gayesi, arzu ve heveslerinin tahakkümünden kurtularak Allah’a hakkıyla kulluk yapabilmek ve insanlara karşı da şefkatle muamele edebilmektir. Allah, indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberler yoluyla hakiki kulluğa ve güzel ahlaka giden yolu göstermiştir. “Ben, insanları ve cinleri sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 51/56) ayetiyle “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü’l-huluk, 1) hadisi de bunu ifade eder.
Dolayısıyla İslam’ın hedefi, yukarıdan inme belirli bir devlet sistemi getirmekten ziyade, İslam’la ikinci bir fıtrat kazanmış fertler ve böyle fertlerden oluşmuş ahlaklı ve temiz bir toplum inşa etmektir. Kurulacak olan idari mekanizmanın şekli ise İslamî terbiye ile belirli bir olgunluğa ulaşmış fertlere havale edilmiştir. Onlar, meşveret yoluyla en adil ve toplum maslahatına en uygun sistemi kurmakla mükelleftirler. İslam’ın bütün zaman ve mekânlara hitap eden evrensel bir din olması ve insanın yeryüzüne halife olarak gönderilmesi de bunu gerektirir.
Kur’an ve Sünnet, yönetim üzerinde çok durmamasına ve ulema da ilmî mesailerini siyasetten ziyade fert ve toplumla ilgili meseleler üzerine hasretmelerine rağmen maalesef günümüzde İslamî söylem aşırı politize edilmiştir. Özellikle siyasal İslamcılar ve İslam adına ortaya çıkan bir kısım radikal gruplar, İslam’ın evrensel ve kuşatıcı mesajını adeta bir rejim projesine indirgemişlerdir. Hatta onların, devleti ele geçirme ve kafalarında oluşturdukları muhayyel bir kısım kurgulara göre insanları idare etme adına dini suiistimal ettikleri ve onu bir ideolojiye çevirdikleri söylenebilir.
İslam dünyasının son iki-üç asırdır yaşamış olduğu acı tecrübelere, maruz kalmış olduğu ağır şok ve travmalara bakılacak olursa, elbette siyasal İslamcıların siyaset ve devlet üzerindeki istek ve taleplerinin haklı bir kısım sebeplere dayandığı görülecektir. Fakat burada meselenin bizi ilgilendiren yönü şudur: “İslamî devlet” talebiyle ortaya çıkma, dinî nasları siyaset gözlüğüyle değerlendirmeye alma, sanki İslam’ın ortaya koymuş olduğu mütekamil bir siyaset teorisi varmış gibi hareket etme hem İslam’ı doğru anlamanın hem de günümüzdeki siyasi rejimleri İslam açısından doğru değerlendirmenin önünde ciddi bir engel olmuştur.
İşte İslam’ın, demokrasinin karşısına bir alternatif olarak konulması, demokrasinin İslam’a aykırı görülmesi, İslamî bir rejiminin demokrasiden üstün olduğunun iddia edilmesi gibi siyasi tavırlar, İslam’la ilgili bu eksik veya yanlış değerlendirmelerin birer neticesidir. Bir tarafa İslam’ı, diğer tarafa da demokrasiyi koyarak yapılacak kıyaslama ve değerlendirmelerle bir yere varılması mümkün değildir. Zira demokrasinin karşısında İslam tarafından ortaya konulan alternatif bir yönetim şekli yoktur. İslam adına demokrasiye karşı çıkanlar da, ikna edici alternatif bir yönetim şekli önerememektedirler. “Hele var olanı bir yıkalım, daha sonra ne yapacağımıza karar veririz.” düşüncesiyle bir neticeye ulaşmak mümkün değildir. Bununla varılsa varılsa ancak anarşi ve kaosa varılır.
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki hem vahye dayanan ilahî bir din hem de bir medeniyet ve kültür olan İslam’ın siyasal bir rejim olan demokrasi ile mukayese edilmesi yöntem olarak da doğru değildir. Zira tamamıyla birbirinden farklı iki entitenin (varoluşun) birbiriyle mukayese edilmesi yanlış bir kıyas olduğu için, buradan isabetli neticeler elde edilemeyecektir. Böyle bir kıyaslamanın, dini, salt iktidarla özdeşleştirme anlamına geleceğini, dolayısıyla da onun yanlış anlaşılmasına sebep olacağını unutmamak gerekir. Çünkü siyasetle ilgili hükümler dinin çok cüzi bir kısmını oluşturmaktadır. Bu sebeple “ya İslam ya da demokrasi” şeklinde bir düşünce doğru değildir. Pekala bunların ikisinin birlikte var olması ve uzlaşması mümkündür.
İdealler ve Realiteler Kıskacında İslam-Demokrasi İlişkisi
Demokrasiye karşı çıkanların içine düştükleri önemli bir hata, İslam’ın fiilî gerçeklikle bağını koparmaları, onu realitelerin dışında bir yerlerde duran ve ulaşılması gereken bir ütopya gibi resmetmeleridir. Onların söylemleri ve hedefleri, oldukça idealize edilmiş muhayyel İslam kurgularına dayanmaktadır. Ne var ki zamanın ruhu anlaşılmadan ve toplumsal şartlar hesaba katılmadan İslam adına ortaya atılan fikirlerin getirisinden çok götürüsü olacaktır. Peygamber Efendimiz’in, “Eğer kavmin küfür dönemine yakın bulunmamış olsaydı Kâbe’yi yıktırıp İbrahim’in temelleri üzerine yeniden inşa ederdim.” (Buharî, Hac 42) şeklindeki sözleri realitelerin göz önünde bulundurulması gerektiğine güzel bir örnektir.
Günümüzde demokrasi-İslam ilişkisiyle ilgili tartışmaların çoğu oldukça teorik zeminde yürümektedir. Bu yüzden oldukça enfes tahliller yapılsa ve ufuk açıcı eleştiriler ortaya konulsa da bunların çoğu sosyal ve siyasal şartlar açısından uygulanabilir fikirler değildir. Maalesef tarihten ve olgulardan kopuk bir şekilde Asr-ı Saadet ve Dört Halife döneminin idealize edilmesi, mevcut siyasi yapıların iyileştirilmesine bir katkı sunmuyor. Zira toplumsal kabullerin, örf ve telakkilerin, kültür ve medeniyetin göz ardı edildiği bir yerde öne sürülen teorilerle sosyal ve siyasal yapıların kurulmasına imkân yoktur.
Pek çokları ilk dönem uygulamalarından ve naslardan hareketle “İslamî bir yönetim şekli” ortaya koyuyor ve bunun, demokrasi karşısında sahip olduğu üstünlükleri izaha girişiyorlar. Fakat aynı kişiler siyasi katılımın esas olduğu bu yönetim şeklinin dört halifeden sonra nasıl olup da yerini veraset sistemine ve totalitarizme bıraktığıyla ilgili tatmin edici izahlar yapamıyorlar. Dahası onların, günümüz İslam dünyasında devam etmekte olan istibdat rejimleri, hak ihlalleri, kısıtlamalar, baskı ve zulümler hakkında da tatmin edici izahları ve çözüm önerileri yok. Naslara bakarak teorik bir kısım çıkarımlar yapmak kolay. Asıl zor olan elde edilen hükümleri, içinde yaşanılan toplumsal gerçeklere uyarlayabilmek veya naslardan yola çıkarak Müslümanların önüne takip edecekleri bir harekat planı koyabilmek.
Maalesef günümüze doğru yaklaştıkça dinle hayat arasındaki bağ giderek zayıflamış ve fıkıh, hayatın dışına itilmiştir. İslamî kimlik ciddi yara almış, duyarlılıklar aşınmış ve tarih bilinci linç olmuştur. Yönünü ve yörüngesini kaybeden günümüzün İslam dünyası, ürpertici bir medeniyet buhranı, koyu bir fetret dönemi yaşamaktadır. Kendi epistemolojisinden, değerlerinden ve tarihi köklerinden uzaklaşan Müslüman muhayyile ciddi yara almıştır. Batının maddeci, pozitivist ve rasyonalist felsefesi karşısında pek çok Müslüman yolunu şaşırmıştır. Eğitimde, ekonomide, siyasette vs. geri kalan günümüz Müslümanları çok ciddi bir ufuk darlığı yaşamaktadır.
Bu yüzden İslam ve demokrasi ilişkisi üzerine çalışma yapacak kimselerin kafalarını kitap sayfaları arasından kaldırıp en azından Müslümanların genel ahvaline, dünyanın genel gidişatına bir göz atmaları gerekir. Günümüzde insan hakları, temel hak ve özgürlükler, eğitim seviyesi, refah, gelişmişlik vs. açısından Batılı ülkelerle İslam ülkeleri arasında yapılacak bir kıyaslamanın neticeleri herkesçe malumdur. Maalesef pek çoğu itibarıyla totaliter yönetimlerin hâkim olduğu İslam ülkeleri baştan başa insan hakkı ihlalleriyle doludur. Eğitim seviyesi oldukça düşüktür. İşsizlik, fakirlik ve hatta açlık en temel problemlerdir. İhtilaflar, çatışmalar, iç savaşlar, iktidar mücadeleleri sürüp gitmektedir. İnsanın değeri bilinmemektedir. Sevgi, hoşgörü, ötekine saygı, birlikte yaşama kültürü gibi İslam’ın da özünü oluşturan değerin yerini, kabalık, sertlik ve dışlayıcılık almıştır. Maalesef Müslümanların dünyaya katma değer olarak ürettikleri çok fazla bir şey yoktur. Dünyanın ve insanlığın ortak problemlerine ilgilileri zayıf olduğu gibi, bu alanlarda ortaya koydukları çözümler de oldukça sınırlıdır.
İslam coğrafyasında fertler çok rahatlıkla devletin ulvî maksatları uğruna feda edilebilir. Devlet yöneticilerinin asıl vazifesi halkın can, mal, din ve ırz gibi temel haklarını korumak olsa da, çoğu zaman yöneticilerin bizzat kendileri en büyük tehdit haline gelirler. Bu tür ülkelerde devlet gücü hayatın her alanında kendisini öyle hissettirir ki neredeyse özel ve sivil hayata alan kalmaz. İktidarı bir kere ele geçiren bir diktatörü artık bir daha bulunduğu makamdan uzaklaştırmak imkânsız hale gelir. Yönetime geçen kişi başta diktatör olmasa bile, siyasî sistemin yapısı ve halkın devletle ve devlet yöneticileriyle ilgili algı ve düşünceleri kısa sürede onu diktatör yapmaya yeter.
Demokrasiyle yönetilen Batılı ülkelerindeki tablo ise bir hayli farklıdır. Batı, demokrasi ve demokratik değerler sayesinde kendi insanına oldukça rahat ve refah bir hayat sunmuştur. Saygı, nezaket, insana değer verme gibi ahlakî değerler bir kültür haline gelmiştir. Bu yüzden Batı insanı, demokrasi şemsiyesi altında özgürlüğün tadını çıkarmaktadır. Farklı fikirlerin saygı gördüğü demokratik ortam, can ve mal güvenliğinin güvence altına alındığı genel atmosfer, teşebbüs ruhunu canlandırmış, istidat ve kabiliyetleri inkişaf ettirmiştir. Bu da ilim ve teknolojik gelişmeleri, üretim ve sanayileşmeyi beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla sosyal ve siyasal hayattaki gelişmeyi iktisadi gelişme takip etmiştir. Aynı şekilde Batılı devletler siyaset, hukuk ve eğitim gibi alanlarda kurdukları sağlam sistem sayesinde vatandaşlarına insanca yaşama imkânları hazırlamış ve önemli fırsatlar sunmuştur.
Dolayısıyla konuyla ilgili yapılacak yorumlarda mutlaka bu gibi reel gerçeklerin göz önünde bulundurulması gerekir. Batılı devletler, gelişme ve ilerlemelerini büyük oranda demokrasiye ve hürriyet telakkisine borçludur. İslam coğrafyasının geri kalmasının başlıca sorumlusu ise karabasan gibi toplumun ve siyasetin üzerine çöken zorba ve despot yönetimlerdir.
İslamî değerlerin, kültürün ve insanın yozlaştığı ve bütün farklılıkların bir arada yaşamaya çalıştığı bir coğrafyada, “Biz demokrasiden daha ileri bir İslamî yönetim getireceğiz.” şeklindeki söylem ve eylemler ise var olan istibdadın sadece renk ve desenini değiştirecektir. Kimilerinin milliyetçilik, kimilerinin dinsizlik, kimilerinin sahip olduğu ideolojiyi hâkim kılma adına başvurduğu istibdat, bu sefer de dinî bir kılıfa bürünerek varlığını devam ettirecektir. İslam ülkelerinin ve siyasal İslamcıların son yıllardaki tecrübeleri de bunu en büyük şahididir.
Bu sebepledir ki Müslümanlar, gerçekleşmesi mümkün olmayan ve hatta Müslümanların çoğu tarafından dahi kabul görmeyen bir kısım nazariyelerle, ütopyalarla meşgul olmayı bırakmalı; bunun yerine kendileri için tek çıkış yolunun, daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakları, daha fazla demokrasi olduğunu anlamalıdır.
Bunu anladıkları takdirde İslam’a ve Müslüman toplumlarına uygun bir demokrasi yorumu yapmak hiç de zor olmayacaktır. Nitekim İslam hukukçuları, şartların zorlamasıyla veraset sistemini dahi meşru görmüşlerdir. Hatta bir kısım fakihler, güç yoluyla yönetimi ele geçiren zorba yöneticilere bile itaatin zorunlu olduğunu dile getirmiştir. Elbette bunlar, Kur’an ve Sünnet’in öngördüğü ideal hükümler değildir; bilakis daha fazla can ve mal kaybının önüne geçme adına zarurete dayalı olarak verilmiş hükümlerdir. Şurası da bir gerçek ki hiçbir şeyin teorisi yüzde yüz pratiğe taşınamıyor. Çünkü burada insan unsuru devreye giriyor. İnsanın olduğu yerde ise hata ve kusurlar eksik olmuyor.
Son olarak şunu da belirtelim ki demokrasinin olabildiğince önemsendiği ve tartışılmaz bir konum kazandığı günümüz dünyasında, ona karşı çıkmanın Müslüman olmayan toplum ve devletler açısından nasıl anlaşılacağı ve böyle bir tutumun İslam’la ilgili telakkileri nasıl etkileyeceği de mutlaka göz önünde bulundurulmak zorundadır. Günümüzde hangi adla ve hangi gerekçeyle olursa olsun, demokrasiye karşı çıkmak istibdat ve totalitarizm yanlısı olmakla eş anlamlı hale gelmiştir. Dolayısıyla böyle bir tutumun İslam’ı baskıcı ve dayatmacı bir din olarak göstereceğinde şüphe yoktur.
Bediüzaman Muhakemat isimli eserinde, “Kim ki dünyanın yuvarlaklığı gibi kesin bir delil ile sabit olan bir hakikati dini koruma bahanesiyle inkâr ve reddetse dine karşı büyük bir cinayet ve hıyanet etmiş olur.” (s. 41) sözüyle önemli bir hakikate dikkat çeker. Dünyanın yuvarlaklığı ölçüsünde kesin delillere dayanmasa bile, demokrasinin doğruluğu konusunda da insanlık dünyasında yaygın bir inanış ve sarsılmaz bir güven oluşmuştur. Demokrasi de artık adalet, ahlak ve dürüstlük gibi ulaşılması gereken bir ideal olarak görülmektedir. Din adına bunun karşısında durmaya çalışan bir insan, her şeyden önce dine zarar vermiş, onun imajını kirletmiş olacaktır. Zira onun bu tavrı Müslümanlığı diktatörlük yanlısı bir din gibi gösterecektir.
Bu sebeple asırlardır diktatörlerden çok çeken ve zorba rejimlerin baskıları altında kıvranan Müslümanların, demokrasiyle uğraşmayı ve ona düşmanlık yapmayı bir kenara bırakarak asıl düşmanlarını görmeleri, güç ve enerjilerini istibadı yok etme istikametinde kullanmaları elzemdir.
Devam edecek…
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 23.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
TÜİK, Erdoğan’ı doğruladı: Türkiye’de ‘zulüm’ var! [İlker Doğan]
Erdoğan: “Şayet ülkede bir kesim çok zenginleşirken diğer kesimler yerinde sayıyor veya fakirleşiyorsa orada adalet yok demektir. Adaletin olmadığı bir yerde de zulüm vardır.”
TÜİK: “En zengin yüzde 20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay yüzde 47,6’ya yükselirken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı yüzde 6,1’e düştü.”
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 ay kadar önce 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü Yemeği’nde “Şayet ülkede bir kesim çok zenginleşirken diğer kesimler yerinde sayıyor veya fakirleşiyorsa orada adalet yok demektir. Adaletin olmadığı bir yerde de zulüm vardır” demişti. Cümlesi ağır bir ifadeyle devam ediyordu; “Adaletin olmadığı bir yerde de zulüm vardır. Zulüm ise bizim inancımızda küfre eşdeğerdir.” TÜİK’in son açıkladığı rakamlar, Erdoğan’ın tarif ettiği fotoğrafı tamamladı. Zira zengin ve fakir arasındaki uçurum ‘zulüm’ seviyesinin de üzerine çıktı.
Türkiye, son 10 yıl içinde servet dağılımı en hızlı bozulan ülkelerden biri. Zenginle yoksul arasındaki uçurum her geçen yıl daha da artıyor. Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) 2017 yılına ait Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçlarını geçtiğimiz aylarda açıklamıştı. Buna göre Türkiye gelir dağılımı eşitsizliğinde Sırbistan’ın ardından ikinci sıradaydı. TÜİK’in birkaç gün önce 2018 yılı için açıkladığı rakamlara göre, nüfusun yüzde 20’si, toplam gelirin yüzde 47,6’sını alıyor. En yoksul yüzde 20’lik kesimin toplam gelirden aldığı oran ise azalarak yüzde 6,1! Türkiye’de P80/P20 oranı 7,8 olmuş; yani en zengin yüzde 20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay, en yoksul yüzde 20’lik kesimin aldığı paydan 7,8 kat daha fazla.
TABLO GİDEREK BOZULUYOR
Gelir adaletsizliğindeki bozulma her geçen yıl daha da artıyor. Buna göre 2010 yılında en yoksul yüzde 20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay yüzde 5,8’di. En zengin yüzde 20 ise toplam gelirin yüzde 46,4’ünü alıyordu. Oranlar 2015 yılında yüzde 6,1 ve yüzde 46,5 olarak değişti. Bir sonraki yıl 6,2 ve 47,2 olarak kayıtlara geçti. 2017 yılında 6,3 olan en yoksul kesimin payı geçtiğimiz yıl daha da küçülerek yüzde 6,1’e düştü. En zengin yüzde 20’lik kesimin payı ise 47,4’den 47,6’ya çıktı.
BORÇLU SAYISI 10 YILDA 16 MİLYON ARTTI
TÜİK’in raporuna göre vatandaşlar tam anlamıyla borç batağında. TÜİK’in rakamlarına göre 2008 yılında taksit, kredi, kredi kartı gibi borcu olanların toplam nüfusa oranı yüzde 57,7 olarak (yaklaşkı 41 milyon) kayıtlara geçmişti. Bugün ise bu oran yüzde 70,4 olarak açıklandı. Bu oran, 80 milyonluk Türkiye’de 57 milyondan fazla kişinin borçlu olduğu anlamına geliyor. 10 yılda ‘borçlu’ vatandaşlara 16 milyondan fazsa kişi daha eklendi. Vatandaşın toplam borcu ise CHP’nin son raporuna göre 521,5 milyar lirayı aştı.
[İlker Doğan] 23.9.2019 [TR724]
Aydın gafleti [Mehmet Ali Özcan]
Anadolu topraklarında yaşayan insanlar (şu an benim yaptığım gibi) genelleştirmeyi sever ve büyük laflar ederek dikkatleri üzerine çekmeye çalışır. Bir de demagoji yapma becerisi varsa, künhüne vakıf olmadığı konularda öyle bir konuşur/yazar ki kendi bilgilerinizden şüphe edersiniz. Hele bu insanlar eli kalem tutan, akademik ünvanları olan birileri ise vay muhatapların haline…
Belli bir eğitim görmüş insanların başkalarını etkilemesi kolaydır. İşte bu yüzden despot devlet adamları ilk önce aydınları kendi saflarına çekmeye çalışırlar. Böylece onlar üzerinden toplumu büyüleyip kontrol altına almaları mümkün olur. Çünkü aydınlar içinde bulundukları toplumun lokomotifidir.
Kendilerini aydınlara kabul ettiremeyen zalimlerin neler yapabileceğini öğrenmek için Türkiye’nin son birkaç yılına ve Ahmet Altan, Ali Ünal, Nazlı Ilıcak, Mümtaz’er Türköne, Selahattin Demirtaş, Hidayet Karaca vb. insanların şu an bulundukları yere bakmak yeterli olur sanırım.
Aydın kategorisine girebilecek insanlar sağcı-solcu, zengin-fakir, muhafazakâr-seküler farketmeksizin her halleriyle toplumun aynasıdır. Kiminin pasaportu yokken ötekisinin çift pasaportu vardır, holdinglere danışmanlık yapan da vardır, ailesini geçindirebilmek için taksicilik yapan da… Rahatı bozulmasın diye 180 derece dönenler de vardır, doğru bildiği yoldan ayrılmayanlar da…
Kim olursa olsun insan, kendisini bir yalana kaptırırsa, aklı da, kabiliyetleri de onu bırakır veya güçlülerin ve zalimlerin bir maşası olur. O saatten sonra artık içinde yaşanılan düzeni kritik etmek bir kenara bırakılır ve mevcut düzenin devamının nasıl sağlanacağı üzerine kafa yorulur. Yani esas ve usulden uzaklaşılır, hâkim güçlerin iktidarının devamı için çalışılır. Bu insanlara bir iş verilse veya bir problemle karşılaşsalar akıllarını ve sağduyularını bir tarafa bırakıp, içinde “milli irade”, “ülkemizin geleceği”, “düşmanlarımız ve içerideki uzantıları” gibi kavramların bulunduğu cümlelerle işe koyulurlar.
Doğrusunu söylemek gerekirse, koyuldukları işin hakkını verir bu aydın bozuntuları… Zira yaptıkları, şeytanın oyuncağı olmaktan öte bir şey değildir. Tahrip, tenkit, iftira ve düşmanlığa kilitlenmiş bu zavallılar, esas itibarıyla yaptıkları şeylerle ne kendilerine ne ağababalarına ne de milletlerine hiçbir fayda sağlayamazlar. Kullandıkları terazinin ayarı bozuk olduğundan tarttıkları her şeyde yanlışlık olacaktır.
İnsanı şerefli yapan şeylerin başında din gelir. Yığınlar, hakkını vererek yaşadıkları din sayesinde cemiyet ve toplum olurken, kendi değerlerinden uzaklaşan toplumlar ise makyavelistlerin oyuncağı olurlar. Tanzimat’tan itibaren “çağdaşlaşma” diyerek aydınlarımızın eliyle Batı taklitçiliğine soyunduk ve bizi biz yapan mukaddeslerle, ortak değerlerimizi ihmal ettik. Bırakın bu konuda kafa yorup muhasebe yapmayı, az da olsa dile getirenleri elbirliğiyle “çağdışı ve yobaz” ilan ettik.
Cumhuriyetin ilk yıllarında kalkınma yolunu “her köye bir piyano” şeklinde algı çalışması yapanlar, sonraki dönemde bunu “sakal, bıyık ve başörtüsü ile mücadele” şeklinde hayata geçirmeye çalıştılar. Günümüzde ise “kuyruğu kıstırılmış bir zalime itaat etmek” İslam’a ve vatana hizmet olarak empoze edilmeye çalışılıyor. Kendi mukaddeslerinden uzak ve düşünme becerisi olmayan “aydınımsı” tiplerden başka bir şey beklenemezdi zaten.
Cumhuriyeti kuranlar, verdikleri eğitim ile devletine sadık memur statüsünde aydın yetiştirmişlerdir. Kurulmuş olan bu sistem ne yazık ki küçük farklılıklarla devam ediyor. Dolayısıyla da aydınımsı tipler için en önemli şey “sırtını devlete dayamak”tır. Bunun sosyolojik, ideolojik ve kültürel gerekçeleri mutlaka vardır ama hiçbiri aydın olmaya engel olmamalıdır.
Bilim ve düşünce üretmek için kurulan üniversitelerde, bu işi yapması gerekenler, memur statüsünde olunca iktidardakileri eleştirmelerini beklemek boş bir hayalden başka bir şey değildir. Türkiye’nin yüzünü ağartan aydınlara baktığımızda ya devlette görev almamış insanlar olduğunu veya Türkiye dışında eğitimlerini tamamladıklarını görürüz. Hangi düşünce yapısında olursa olsun şimdiye kadar iktidarda bulunanlar, öğretim üyelerini, gazetecileri ve yazarları kendi düşüncelerini topluma kabul ettirecek işçiler olarak görmüş, kalem oynatacağı alanı sınırlandırmıştır.
Böyle bir ortamda yetişenler bugün savundukları fikri, iktidarla birlikte değiştirmek zorunda kalırlar. Bilgi ve fikir üretme ihtiyacı hissetmeyen bu zavallı tembellerin kendilerine ait bir çizgileri de olmaz. Ezberledikleri birkaç cümleyi döndürüp durmak suretiyle kendilerine tahsis edilen alanda sahiplerinin dediklerini yaparlar. Her türlü itiraza da dağarcıklarında hazır bulunan ifadeleri kullanarak, yüksek sesle ve cerbeze ile cevap verirler. Yaşı müsait olanlar Türkiye’nin son 20 yılını gözden geçirse çok sayıda örnekle karşılaşacaklardır.
Aydın geçinenler, gaflet, tembellik, taklit, korku, beklenti ve aşağılık kompleksinden kurtulmadıkça millete faydaları söz konusu olamaz. Mevcut halleriyle faydadan ziyade zarara sebep olurlar/oluyorlar. Halkın ne sağlam irfanı varmış ki bunca tahrip çalışmalarına rağmen bugünlere kadar gelebilmiş. Ama son dönem itibarıyla artık ne akıl, ne irfan ne de iz’an kalmış durumda…
Takdir edersiniz ki, toplumu yönlendirecek, ona doğru yolu gösterecek, dünya ve ahiret saadetini elde etmesini sağlayacak aydınlar, rehberler böyle olmamalıdır.
Bir kere tahsil, aydın olmak için yeterli değildir. İyi bir tahsile rağmen, yaşadığı devri idrak edemeyen, içinde yaşadığı toplumu tanımayan, usul üslup bilmeyen kişilerden aydın olmaz. Karşısına çıkan problemlere çözüm üretmekten ziyade tercüme ve intihale başvuranlar aydın değil ancak ve ancak memur olabilir.
Oysa aydın; zamanın ruhunu okumalı, muhtemel sorunlar için ortaya koyduğu reçeteler uygulanabilir olmalı, başkalarının ürettiği gündemlerin içinde boğulmamalı, içinde bulunduğu toplumun problemlerine yine onun değer yargılarına göre çözümler üretmelidir.
Temennim günümüzde yaşananlardan ders çıkarmamız ve bütün bir toplum olarak kendimize gelmemizdir.
[Mehmet Ali Özcan] 23.9.2019 [TR724]
Belli bir eğitim görmüş insanların başkalarını etkilemesi kolaydır. İşte bu yüzden despot devlet adamları ilk önce aydınları kendi saflarına çekmeye çalışırlar. Böylece onlar üzerinden toplumu büyüleyip kontrol altına almaları mümkün olur. Çünkü aydınlar içinde bulundukları toplumun lokomotifidir.
Kendilerini aydınlara kabul ettiremeyen zalimlerin neler yapabileceğini öğrenmek için Türkiye’nin son birkaç yılına ve Ahmet Altan, Ali Ünal, Nazlı Ilıcak, Mümtaz’er Türköne, Selahattin Demirtaş, Hidayet Karaca vb. insanların şu an bulundukları yere bakmak yeterli olur sanırım.
Aydın kategorisine girebilecek insanlar sağcı-solcu, zengin-fakir, muhafazakâr-seküler farketmeksizin her halleriyle toplumun aynasıdır. Kiminin pasaportu yokken ötekisinin çift pasaportu vardır, holdinglere danışmanlık yapan da vardır, ailesini geçindirebilmek için taksicilik yapan da… Rahatı bozulmasın diye 180 derece dönenler de vardır, doğru bildiği yoldan ayrılmayanlar da…
Kim olursa olsun insan, kendisini bir yalana kaptırırsa, aklı da, kabiliyetleri de onu bırakır veya güçlülerin ve zalimlerin bir maşası olur. O saatten sonra artık içinde yaşanılan düzeni kritik etmek bir kenara bırakılır ve mevcut düzenin devamının nasıl sağlanacağı üzerine kafa yorulur. Yani esas ve usulden uzaklaşılır, hâkim güçlerin iktidarının devamı için çalışılır. Bu insanlara bir iş verilse veya bir problemle karşılaşsalar akıllarını ve sağduyularını bir tarafa bırakıp, içinde “milli irade”, “ülkemizin geleceği”, “düşmanlarımız ve içerideki uzantıları” gibi kavramların bulunduğu cümlelerle işe koyulurlar.
Doğrusunu söylemek gerekirse, koyuldukları işin hakkını verir bu aydın bozuntuları… Zira yaptıkları, şeytanın oyuncağı olmaktan öte bir şey değildir. Tahrip, tenkit, iftira ve düşmanlığa kilitlenmiş bu zavallılar, esas itibarıyla yaptıkları şeylerle ne kendilerine ne ağababalarına ne de milletlerine hiçbir fayda sağlayamazlar. Kullandıkları terazinin ayarı bozuk olduğundan tarttıkları her şeyde yanlışlık olacaktır.
İnsanı şerefli yapan şeylerin başında din gelir. Yığınlar, hakkını vererek yaşadıkları din sayesinde cemiyet ve toplum olurken, kendi değerlerinden uzaklaşan toplumlar ise makyavelistlerin oyuncağı olurlar. Tanzimat’tan itibaren “çağdaşlaşma” diyerek aydınlarımızın eliyle Batı taklitçiliğine soyunduk ve bizi biz yapan mukaddeslerle, ortak değerlerimizi ihmal ettik. Bırakın bu konuda kafa yorup muhasebe yapmayı, az da olsa dile getirenleri elbirliğiyle “çağdışı ve yobaz” ilan ettik.
Cumhuriyetin ilk yıllarında kalkınma yolunu “her köye bir piyano” şeklinde algı çalışması yapanlar, sonraki dönemde bunu “sakal, bıyık ve başörtüsü ile mücadele” şeklinde hayata geçirmeye çalıştılar. Günümüzde ise “kuyruğu kıstırılmış bir zalime itaat etmek” İslam’a ve vatana hizmet olarak empoze edilmeye çalışılıyor. Kendi mukaddeslerinden uzak ve düşünme becerisi olmayan “aydınımsı” tiplerden başka bir şey beklenemezdi zaten.
Cumhuriyeti kuranlar, verdikleri eğitim ile devletine sadık memur statüsünde aydın yetiştirmişlerdir. Kurulmuş olan bu sistem ne yazık ki küçük farklılıklarla devam ediyor. Dolayısıyla da aydınımsı tipler için en önemli şey “sırtını devlete dayamak”tır. Bunun sosyolojik, ideolojik ve kültürel gerekçeleri mutlaka vardır ama hiçbiri aydın olmaya engel olmamalıdır.
Bilim ve düşünce üretmek için kurulan üniversitelerde, bu işi yapması gerekenler, memur statüsünde olunca iktidardakileri eleştirmelerini beklemek boş bir hayalden başka bir şey değildir. Türkiye’nin yüzünü ağartan aydınlara baktığımızda ya devlette görev almamış insanlar olduğunu veya Türkiye dışında eğitimlerini tamamladıklarını görürüz. Hangi düşünce yapısında olursa olsun şimdiye kadar iktidarda bulunanlar, öğretim üyelerini, gazetecileri ve yazarları kendi düşüncelerini topluma kabul ettirecek işçiler olarak görmüş, kalem oynatacağı alanı sınırlandırmıştır.
Böyle bir ortamda yetişenler bugün savundukları fikri, iktidarla birlikte değiştirmek zorunda kalırlar. Bilgi ve fikir üretme ihtiyacı hissetmeyen bu zavallı tembellerin kendilerine ait bir çizgileri de olmaz. Ezberledikleri birkaç cümleyi döndürüp durmak suretiyle kendilerine tahsis edilen alanda sahiplerinin dediklerini yaparlar. Her türlü itiraza da dağarcıklarında hazır bulunan ifadeleri kullanarak, yüksek sesle ve cerbeze ile cevap verirler. Yaşı müsait olanlar Türkiye’nin son 20 yılını gözden geçirse çok sayıda örnekle karşılaşacaklardır.
Aydın geçinenler, gaflet, tembellik, taklit, korku, beklenti ve aşağılık kompleksinden kurtulmadıkça millete faydaları söz konusu olamaz. Mevcut halleriyle faydadan ziyade zarara sebep olurlar/oluyorlar. Halkın ne sağlam irfanı varmış ki bunca tahrip çalışmalarına rağmen bugünlere kadar gelebilmiş. Ama son dönem itibarıyla artık ne akıl, ne irfan ne de iz’an kalmış durumda…
Takdir edersiniz ki, toplumu yönlendirecek, ona doğru yolu gösterecek, dünya ve ahiret saadetini elde etmesini sağlayacak aydınlar, rehberler böyle olmamalıdır.
Bir kere tahsil, aydın olmak için yeterli değildir. İyi bir tahsile rağmen, yaşadığı devri idrak edemeyen, içinde yaşadığı toplumu tanımayan, usul üslup bilmeyen kişilerden aydın olmaz. Karşısına çıkan problemlere çözüm üretmekten ziyade tercüme ve intihale başvuranlar aydın değil ancak ve ancak memur olabilir.
Oysa aydın; zamanın ruhunu okumalı, muhtemel sorunlar için ortaya koyduğu reçeteler uygulanabilir olmalı, başkalarının ürettiği gündemlerin içinde boğulmamalı, içinde bulunduğu toplumun problemlerine yine onun değer yargılarına göre çözümler üretmelidir.
Temennim günümüzde yaşananlardan ders çıkarmamız ve bütün bir toplum olarak kendimize gelmemizdir.
[Mehmet Ali Özcan] 23.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Mehmet Ali Özcan
Ödegaard’dan ağzı yanan Norveç, Haland’da temkinli! [Hasan Cücük]
Norveç futbolda diğer İskandinavya ülkeleri İsveç ve Danimarka’dan bir gömlek daha aşağıda bulunuyor. Uluslararası turnuvalarda İsveç ve Danimarka’yı sık sık görmek mümkün ancak mevzu Norveç olunca derin bir sessizlik oluyor. Tarihinde 3 kez Dünya Kupası’nda mücadele eden Norveç sadece bir kez ise Avrupa Şampiyonası’nda boy gösterdi. Euro 2020 yolunda İspanya ve İsveç gibi iki güçlü ülkenin yer aldığı gruba düşen Norveç, 6 maçta topladığı 9 puanla 4. sırada bulunuyor. Euro 2020 şansı oldukça az olan Norveç’in yüzünü bugünlerde genç yıldız Erling Haland güldürüyor. Ancak Martin Ödegaard hüsranı erken sevinmesini engelliyor.
Norveç futbol tarihine baktığımızda ünlü isim olarak karşımıza bir elin parmağını geçmeyen isimler çıkar. 7 yıl Liverpool defansının sol bekinin tapusunu üzerine alan John Arne Riise en ünlü Norveçli olarak adını ilk sıraya yazdırıyor. Şimdilerde bir zamanlar formasını giydiği Manchester United’ı çalıştıran oynadığı dönemde ’altın yedek’ olan Ole Gunnar Solskjaer ve Chelsea formasıyla hatırladığımız dev forvet Tore Andre Flo diğer ünü Norveç sınırlarını aşan futbolcuları. Türkiye’de en bilinen Norveçli ise Beşiktaş formasını giyen John Carew oldu.
Norveç’in son dönemde yeşil sahalarda umut bağladı isimlerin biri Martin Ödegaard’du. Martin Ödegaard, henüz 15 yaşındayken 2015’te 2,8 milyon Euro bedelle Real Madrid kadrosuna katıldı. Avrupa futbolunun yeni yıldız adayı olarak gösterilen Ödegaard, beklentilerin altında kalıp forma şansı bulamadı. Real Madrid çareyi genç oyuncusu kiralık göndermede buldu. Hollanda Ligi takımlarından Heerenveen’e kiralanan Ödegaard daha sonra bir başka Hollanda ekibi Vitesse’ye kiralandı. Ancak Ödegaard, kiralık gittiği takımlarda ortaya koyduğu futbolla da gözdoldurmadı. Bu sezon yeniden Real Madrid kadrosuna dönen Ödegaard, bir kez daha kiralık olarak gönderildi. Bu kez La Liga takımlarından Real Sociedad’a gönderilen Ödegaard, çıktığı 4 maçta 2 gol attı. Henüz 20 yaşında olan Ödegaard’dan Norveç umudunu kesmedi. Ancak 15 yaşındayken ’Yeni Messi’ yakıştırması yapılan oyuncunun bugün geldiği nokta beklentilerin çok altında bulunuyor.
Gelelim Norveç’in son umudu Erling Haland’da. Şampiyonlar Ligi’nde Salzburg sahasında Genk’i 6-2 gibi bir skorla geçerken sahneye çıkan Haland, devler arenasındaki ilk maçında hat-trick yaparak merceklerin üzerine çevrilmesini sağladı. 1,94 metre boyundaki dev forvet henüz 19 yaşında. Haland, Raul ve Wayne Rooney’den sonra Şampiyonlar Ligi’nde hat-trick yapan üçüncü en genç oyuncu oldu. Bir anda Avrupa spor basınının manşetlerine çıkan Erling Haland, futbolu meslek olarak seçen bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Alf –Inge Haland kariyeri boyunca İngiliz ekipleri Nottingham Forest, Leeds United ve Manchester City takımlarında forma giydi. Norveç adına 34 milli maça çıkan baba Haland, 2003 yılında yeşil sahalara veda etti.
Norveç’te Bryne Kulübünün alt yapısında yetişen Erling Haland, 2017 yılında ülkenin köklü kulüplerinden Molde’ye gitti. Ocak 2019’da ise Molde’den Avusturya ekibi Salzburg’a 5 milyon Euro karşılığında transfer olan 19 yaşındaki golcü, lig, kupa ve şampiyonlar liginde attığı gollerle genç yaşına rağmen takımını sırtında taşıyor. Bu sezon Salzburg formasıyla çıktığı 7 maçta 11 gol atarak dikkatleri üzerine çekti. Gol serisini İampiyonlar Ligi’nde de sürdürerek, ligdeki başarısının tesadüfi olmadığını gösterdi. Avusturya Ulusal Kulüp Kupası’nda da forma giydiği bir maçta 3 gole imza attı. Salzburg formasıyla lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde çıktığı 9 maçta 17 gol attı. Avusturya Ligi’nde gol krallığında ilk sırada bulunuyor.
FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası’nda ülkesinin Honduras’ı 12-0 yendiği maçta 9 gol atan genç oyuncu, 1997’de Güney Kore’ye 6 gol atan Brezilyalı Adailton’un rekorunu ele geçirdi. Bu turnuva da bir maçta en fazla gol atan oyuncu rekorunu kıran Haland, organizasyonun “Altın Ayakkabı” ödülünü kazanmıştı. Norveç A Milli Takım formasını ilk kez Malta karşısında 5 Eylül’de giyen Erling Haland, ülkesinin 2-0 kazandığı maçta gole katkı yapamadı. İkinci maçına ise İsveç karşısında çıktı. Yedek başladığı maçın son 14 dakikasında sahaya giren Haland bu maçtada gol atamadı.
[Hasan Cücük] 23.9.2019 [TR724]
Norveç futbol tarihine baktığımızda ünlü isim olarak karşımıza bir elin parmağını geçmeyen isimler çıkar. 7 yıl Liverpool defansının sol bekinin tapusunu üzerine alan John Arne Riise en ünlü Norveçli olarak adını ilk sıraya yazdırıyor. Şimdilerde bir zamanlar formasını giydiği Manchester United’ı çalıştıran oynadığı dönemde ’altın yedek’ olan Ole Gunnar Solskjaer ve Chelsea formasıyla hatırladığımız dev forvet Tore Andre Flo diğer ünü Norveç sınırlarını aşan futbolcuları. Türkiye’de en bilinen Norveçli ise Beşiktaş formasını giyen John Carew oldu.
Norveç’in son dönemde yeşil sahalarda umut bağladı isimlerin biri Martin Ödegaard’du. Martin Ödegaard, henüz 15 yaşındayken 2015’te 2,8 milyon Euro bedelle Real Madrid kadrosuna katıldı. Avrupa futbolunun yeni yıldız adayı olarak gösterilen Ödegaard, beklentilerin altında kalıp forma şansı bulamadı. Real Madrid çareyi genç oyuncusu kiralık göndermede buldu. Hollanda Ligi takımlarından Heerenveen’e kiralanan Ödegaard daha sonra bir başka Hollanda ekibi Vitesse’ye kiralandı. Ancak Ödegaard, kiralık gittiği takımlarda ortaya koyduğu futbolla da gözdoldurmadı. Bu sezon yeniden Real Madrid kadrosuna dönen Ödegaard, bir kez daha kiralık olarak gönderildi. Bu kez La Liga takımlarından Real Sociedad’a gönderilen Ödegaard, çıktığı 4 maçta 2 gol attı. Henüz 20 yaşında olan Ödegaard’dan Norveç umudunu kesmedi. Ancak 15 yaşındayken ’Yeni Messi’ yakıştırması yapılan oyuncunun bugün geldiği nokta beklentilerin çok altında bulunuyor.
Gelelim Norveç’in son umudu Erling Haland’da. Şampiyonlar Ligi’nde Salzburg sahasında Genk’i 6-2 gibi bir skorla geçerken sahneye çıkan Haland, devler arenasındaki ilk maçında hat-trick yaparak merceklerin üzerine çevrilmesini sağladı. 1,94 metre boyundaki dev forvet henüz 19 yaşında. Haland, Raul ve Wayne Rooney’den sonra Şampiyonlar Ligi’nde hat-trick yapan üçüncü en genç oyuncu oldu. Bir anda Avrupa spor basınının manşetlerine çıkan Erling Haland, futbolu meslek olarak seçen bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Alf –Inge Haland kariyeri boyunca İngiliz ekipleri Nottingham Forest, Leeds United ve Manchester City takımlarında forma giydi. Norveç adına 34 milli maça çıkan baba Haland, 2003 yılında yeşil sahalara veda etti.
Norveç’te Bryne Kulübünün alt yapısında yetişen Erling Haland, 2017 yılında ülkenin köklü kulüplerinden Molde’ye gitti. Ocak 2019’da ise Molde’den Avusturya ekibi Salzburg’a 5 milyon Euro karşılığında transfer olan 19 yaşındaki golcü, lig, kupa ve şampiyonlar liginde attığı gollerle genç yaşına rağmen takımını sırtında taşıyor. Bu sezon Salzburg formasıyla çıktığı 7 maçta 11 gol atarak dikkatleri üzerine çekti. Gol serisini İampiyonlar Ligi’nde de sürdürerek, ligdeki başarısının tesadüfi olmadığını gösterdi. Avusturya Ulusal Kulüp Kupası’nda da forma giydiği bir maçta 3 gole imza attı. Salzburg formasıyla lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde çıktığı 9 maçta 17 gol attı. Avusturya Ligi’nde gol krallığında ilk sırada bulunuyor.
FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası’nda ülkesinin Honduras’ı 12-0 yendiği maçta 9 gol atan genç oyuncu, 1997’de Güney Kore’ye 6 gol atan Brezilyalı Adailton’un rekorunu ele geçirdi. Bu turnuva da bir maçta en fazla gol atan oyuncu rekorunu kıran Haland, organizasyonun “Altın Ayakkabı” ödülünü kazanmıştı. Norveç A Milli Takım formasını ilk kez Malta karşısında 5 Eylül’de giyen Erling Haland, ülkesinin 2-0 kazandığı maçta gole katkı yapamadı. İkinci maçına ise İsveç karşısında çıktı. Yedek başladığı maçın son 14 dakikasında sahaya giren Haland bu maçtada gol atamadı.
[Hasan Cücük] 23.9.2019 [TR724]
Ümmi Peygamber (6) [Ahmet Kurucan]
Geçen haftaki yazımızı nazil olan ilk ayette “ben okuma bilmem”, hilalin görülmesi konusunda “biz ümmi bir ümmetiz” ve Hudeybiye anlaşmasında “Muhammedün Resullullah” kaydını silmesi için Hz. Ali’ye o cümlenin yerini göstermesi meselelerine geçeceğim diye bitirmiştik.
Herkesin bildiği gibi Alak süresinin başında geçen ve “ikra” diye başlayan beş ayet ilk nazil olan ayetler olarak bilinir. Gerçi Kur’an tarihçileri arasında Müddessir ya da Fatiha süresinin ilk inen sure olduğunu söyleyenler de vardır. Rivayete göre Hira mağarasında zaman zaman tehannüs ya da tehannüf eden Hz. Peygamber (sas) Cebrail (as) ile karşılaşır. Tehannüs uzlete çekilme, inzivada bulunma; tehannüf ise Hz. İbrahim’in dininin öğretilere bağlı olarak ibadet yapma manalarına gelir. Bir çok kaynakta geçen ifadeye göre “Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra ‘oku!’ dedi.” Üç defa tekerrür eden bu muhavereden sonra Cebrail (as) yukarıda söylediğimiz gibi Alak süresinin ilk beş ayetini Efendimiz’e bildirir.
Konumuzu alakadar eden yani itibariyle Hz. Peygamber’in Cebrail’in ikra/oku demesine karşılık verdiği cevap olan “mâ ene bikâriin” demesidir. Burada “mâ ene bikâriin” genelde “ben okuma bilmem” şeklinde Türkçeye tercüme edilir. Bu manaya göre yapılan çıkarım alabildiğine nettir; “ben okuma bilmem” dediğini göre demek ki Allah Resulü okuma yazma bilmiyordu.
İmdi; burada iki nokta üzerinde durmamız gerek. Bir; ikra kelimesinin lügat ve ıstılahi manaları ve bu manalar bağlamında yapılacak tercih; ikincisi “mâ ene bikâriin” rivayeti tek mi, başka cümlelerle hadisenin anlatılması söz konusu mu ve eğer anlatılıyorsa kullanılan kelimelere bağlı olarak o cümlenin anlamı.
Sözlük manası itibariyle “ikra”nın kökünü teşkil eden ka-re-e fiili, cem etmek, toplamak, birleştirmek, ulaştırmak, iletmek, duyurmak, incelemek, araştırmak ve okumak manalarına gelir. Kur’an’da müştakları ile beraber 88 yerde geçen bu kelime, kullanım alanları itibariyle yukarıda saydığımız manalardan birine denk gelmektedir.
Ka-re-e kelimesinin bu sözlük manalarını esas alıp metin merkezli tercüme yapacak olduğumuzda, her bir mana diğerine nispetle önde veya arkada değil eş değerdedir. Dolayısıyla emir kipi ile zikredilen “ikra’” fiiline “oku” manası verilebileceği gibi cem et, topla, birleştir, ulaştır, başkalarına duyur, incele, araştır manaları da verilebilir. Burada birisini diğerine tercih etmenin bir nedeni olmalıdır ve bu neden kendi içinde tutarlı olmak zorundadır.
Bu zaviyeden bakınca Hz. Peygamber okuma yazma bilmez manasında “ümmidir” dediğiniz zaman “ikra” ayetine “oku” manası vermek kendi içinde tutarlı ve doğrudur. Ama ümmi’nin diğer manalarını yani ehli kitap olmama, İlahi kitapların muhteviyatına vakıf olmama, Mekke’li manalarını esas alırsanız “oku” yerine “bu vahiyleri cem et, başkalarına duyur, tebliğ et” şeklinde anlam vermek çok daha sağlıklıdır. Zira ikra’ fiilinin Hz. Peygamberin okuma yazma bilmesi ya da bilmemesi ile hiçbir alakası yoktur. Hatta Hz. Peygamberin peygamberlik misyonunun bu ayet ile başladığını düşünecek olursanız, “duyurma, tebliğ etme” manasının verilmesinin “oku”ya nispetle daha ağırlıklı bir yere sahip olduğu ve daha doğru olduğu ortaya çıkar. Bunun içindir ki bazıları “ikra bismirabbikellezi halak” ayetine “Yaratan Rabbinin adını duyur” ya da “Yaratan Rabbinin adına/adıyla O’nun ayetlerini duyur, tebliğ et” manasını vermişlerdir. Tam da burada bir ilave daha yapalım; Kur’an’a Kur’an isminin verilmesinin nedeni olarak gösterilen, Kur’an’ın bünyesinde çeşitli kıssaları, emir ve yasakları cem etmesi/ toplamasıdır değerlendirmesi ka-re-e’ye okuma değil cem etme toplama manasının verildiğini gösterir.
Yeri gelmişken Cabiri’nin dile getirdiği bir hakikati burada hatırlayalım; okuma yazma bilmeme Peygamberliğin şartlarında biri olmadığı gibi, onu mükemmel kılacak vasıflar arasında da değildir. Kimsenin bunu dile getirdiğini ve bu yüzden ümmi’ye okuma yazma bilmez manası verdiğini söylemiyorum ama dile getirdiği delillere baktığımızda bu düşüncenin zihnin arka planında var olduğunu görmemek de imkansızdır.
İkinci hususa gelince; öncelikle “mâ ene bikâriin” cümlesinin literal tercümesi “ben okuma bilmem” değil “ben okuyan biri değilim” şeklinde olmalıdır. Türkçe açısından baktığımızda ikisi arasında bir fark yok, aynı mana ve muhtevayı yansıtıyor diyebilirsiniz. Doğrudur. Ben de aynı görüşteyim. Ama madem kelime ve o kelimelerin kullanıldığı kalıplardan hareketle lafzi tercüme yapıyor ve bu lafzi tercüme üzerinden metin merkezli yorumlarda bulunuyoruz bunun bilinmesi gerekir. “Mâ ene bikâriin”, “ben okuyan biri değilim” demektir.
“Mâ ene bikâriin” lafzıyla bize intikal eden hadis Buhari’de Bed’u’l vahy isimli babın üçüncü hadisidir. Ma kelimesi buradan nefy/olumsuzluk edatıdır, dolayısıyla mana ben okuyan biri değilim, okuma bilmem” şeklinde tercüme edilir. Ama bazı dilbilimciler ‘mâ’ edatını soru edatı olarak da alınabileceğini söylemişlerdir. Bu durumda ‘mâ’ soru edatı “be” zaid yani anlama etkisi olmayan harf olarak değerlendirmişlerdir ki bu durumda mana “ne okuyayım, neyi okuyayım” şeklinde verilir.
Tam da burada yukarıda sorduğumuz soruya ve cevabına geçme zamanı. Soru şuydu; “mâ ene bikâriin” rivayeti tek mi, başka cümlelerde hadisenin anlatılması söz konusu mu ve eğer varsa kullanılan cümlelere bağlı olarak o cümlenin anlamı.” Evet böyle rivayetler var. Mesela Taberi, Tarihu’l-Ümem ve’l Mülûk adlı eserinde Hira’daki ilk vahy hikayesini anlatırken “Mâ ene bikâriin” yerine “mâ akrau” ve “mâzâ akrau” kayıtlarını ile anlatır ki manası “ne okuyayım” ve “neyi okuyayım” demektir.
Dikkat ederseniz ikincisi diye başlayıp gerek “mâ ene bikâriin” gerekse “mâ akrau” ve “mâzâ akrau” cümlelerini biraz da teknik sayılabilecek detaylara girerek ele aldığımız yukarıdaki iki paragrafta ka-re-e fiilini hep okumak manası üzerinden değerlendirdik. Halbuki başlangıçta ifade ettiğimiz “cem etmek, toplamak, birleştirmek, ulaştırmak, iletmek, duyurmak, incelemek, araştırmak” manalarını verecek olduğumuzda mana elbette değişecektir. Mesela bizim de kail olduğumuz duyurma ve tebliğ etme anlamını tercih ettiğimiz zaman “ne duyurayım, ne tebliğ edeyim” ve “neyi duyurayım, neyi tebliğ edeyim” demek olur.
Kaldı ki şimdiye kadar yazmak için zaman münasebet aradığımız bir hususu daha belirteyim; ikra’ya oku manası verildiğinde akla düşen şu soruya nasıl cevap verilecek; Hz. Cebrail Hz. Peygamber’e okunması için bir kitap ya da bir metin mi verdi ki okumasını isteyecek? Eğer Alak süresinin ilk beş ayetini “metin ve kitap” olarak değerlendirecek olursanız bu sorunun cevabı nettir; demek ki Cebrail (as) Hz. Peygamberin okuma bildiğini biliyordu. Aksi takdirde okuma bilmeyen bir insana “oku” emri verilmesinin mantığını anlamak çok zor hatta imkânsız.
Biliyorum çok uzadı yazı dizisi. Fakat akademik çalışma ve yayınlara konu olabilecek böylesi mevzuları gazete köşe yazılarına taşıyınca geride yapacak bir şey yok. Haftaya devam edeceğim nasipse.
[Ahmet Kurucan] 23.9.2019 [TR724]
Herkesin bildiği gibi Alak süresinin başında geçen ve “ikra” diye başlayan beş ayet ilk nazil olan ayetler olarak bilinir. Gerçi Kur’an tarihçileri arasında Müddessir ya da Fatiha süresinin ilk inen sure olduğunu söyleyenler de vardır. Rivayete göre Hira mağarasında zaman zaman tehannüs ya da tehannüf eden Hz. Peygamber (sas) Cebrail (as) ile karşılaşır. Tehannüs uzlete çekilme, inzivada bulunma; tehannüf ise Hz. İbrahim’in dininin öğretilere bağlı olarak ibadet yapma manalarına gelir. Bir çok kaynakta geçen ifadeye göre “Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra ‘oku!’ dedi.” Üç defa tekerrür eden bu muhavereden sonra Cebrail (as) yukarıda söylediğimiz gibi Alak süresinin ilk beş ayetini Efendimiz’e bildirir.
Konumuzu alakadar eden yani itibariyle Hz. Peygamber’in Cebrail’in ikra/oku demesine karşılık verdiği cevap olan “mâ ene bikâriin” demesidir. Burada “mâ ene bikâriin” genelde “ben okuma bilmem” şeklinde Türkçeye tercüme edilir. Bu manaya göre yapılan çıkarım alabildiğine nettir; “ben okuma bilmem” dediğini göre demek ki Allah Resulü okuma yazma bilmiyordu.
İmdi; burada iki nokta üzerinde durmamız gerek. Bir; ikra kelimesinin lügat ve ıstılahi manaları ve bu manalar bağlamında yapılacak tercih; ikincisi “mâ ene bikâriin” rivayeti tek mi, başka cümlelerle hadisenin anlatılması söz konusu mu ve eğer anlatılıyorsa kullanılan kelimelere bağlı olarak o cümlenin anlamı.
Sözlük manası itibariyle “ikra”nın kökünü teşkil eden ka-re-e fiili, cem etmek, toplamak, birleştirmek, ulaştırmak, iletmek, duyurmak, incelemek, araştırmak ve okumak manalarına gelir. Kur’an’da müştakları ile beraber 88 yerde geçen bu kelime, kullanım alanları itibariyle yukarıda saydığımız manalardan birine denk gelmektedir.
Ka-re-e kelimesinin bu sözlük manalarını esas alıp metin merkezli tercüme yapacak olduğumuzda, her bir mana diğerine nispetle önde veya arkada değil eş değerdedir. Dolayısıyla emir kipi ile zikredilen “ikra’” fiiline “oku” manası verilebileceği gibi cem et, topla, birleştir, ulaştır, başkalarına duyur, incele, araştır manaları da verilebilir. Burada birisini diğerine tercih etmenin bir nedeni olmalıdır ve bu neden kendi içinde tutarlı olmak zorundadır.
Bu zaviyeden bakınca Hz. Peygamber okuma yazma bilmez manasında “ümmidir” dediğiniz zaman “ikra” ayetine “oku” manası vermek kendi içinde tutarlı ve doğrudur. Ama ümmi’nin diğer manalarını yani ehli kitap olmama, İlahi kitapların muhteviyatına vakıf olmama, Mekke’li manalarını esas alırsanız “oku” yerine “bu vahiyleri cem et, başkalarına duyur, tebliğ et” şeklinde anlam vermek çok daha sağlıklıdır. Zira ikra’ fiilinin Hz. Peygamberin okuma yazma bilmesi ya da bilmemesi ile hiçbir alakası yoktur. Hatta Hz. Peygamberin peygamberlik misyonunun bu ayet ile başladığını düşünecek olursanız, “duyurma, tebliğ etme” manasının verilmesinin “oku”ya nispetle daha ağırlıklı bir yere sahip olduğu ve daha doğru olduğu ortaya çıkar. Bunun içindir ki bazıları “ikra bismirabbikellezi halak” ayetine “Yaratan Rabbinin adını duyur” ya da “Yaratan Rabbinin adına/adıyla O’nun ayetlerini duyur, tebliğ et” manasını vermişlerdir. Tam da burada bir ilave daha yapalım; Kur’an’a Kur’an isminin verilmesinin nedeni olarak gösterilen, Kur’an’ın bünyesinde çeşitli kıssaları, emir ve yasakları cem etmesi/ toplamasıdır değerlendirmesi ka-re-e’ye okuma değil cem etme toplama manasının verildiğini gösterir.
Yeri gelmişken Cabiri’nin dile getirdiği bir hakikati burada hatırlayalım; okuma yazma bilmeme Peygamberliğin şartlarında biri olmadığı gibi, onu mükemmel kılacak vasıflar arasında da değildir. Kimsenin bunu dile getirdiğini ve bu yüzden ümmi’ye okuma yazma bilmez manası verdiğini söylemiyorum ama dile getirdiği delillere baktığımızda bu düşüncenin zihnin arka planında var olduğunu görmemek de imkansızdır.
İkinci hususa gelince; öncelikle “mâ ene bikâriin” cümlesinin literal tercümesi “ben okuma bilmem” değil “ben okuyan biri değilim” şeklinde olmalıdır. Türkçe açısından baktığımızda ikisi arasında bir fark yok, aynı mana ve muhtevayı yansıtıyor diyebilirsiniz. Doğrudur. Ben de aynı görüşteyim. Ama madem kelime ve o kelimelerin kullanıldığı kalıplardan hareketle lafzi tercüme yapıyor ve bu lafzi tercüme üzerinden metin merkezli yorumlarda bulunuyoruz bunun bilinmesi gerekir. “Mâ ene bikâriin”, “ben okuyan biri değilim” demektir.
“Mâ ene bikâriin” lafzıyla bize intikal eden hadis Buhari’de Bed’u’l vahy isimli babın üçüncü hadisidir. Ma kelimesi buradan nefy/olumsuzluk edatıdır, dolayısıyla mana ben okuyan biri değilim, okuma bilmem” şeklinde tercüme edilir. Ama bazı dilbilimciler ‘mâ’ edatını soru edatı olarak da alınabileceğini söylemişlerdir. Bu durumda ‘mâ’ soru edatı “be” zaid yani anlama etkisi olmayan harf olarak değerlendirmişlerdir ki bu durumda mana “ne okuyayım, neyi okuyayım” şeklinde verilir.
Tam da burada yukarıda sorduğumuz soruya ve cevabına geçme zamanı. Soru şuydu; “mâ ene bikâriin” rivayeti tek mi, başka cümlelerde hadisenin anlatılması söz konusu mu ve eğer varsa kullanılan cümlelere bağlı olarak o cümlenin anlamı.” Evet böyle rivayetler var. Mesela Taberi, Tarihu’l-Ümem ve’l Mülûk adlı eserinde Hira’daki ilk vahy hikayesini anlatırken “Mâ ene bikâriin” yerine “mâ akrau” ve “mâzâ akrau” kayıtlarını ile anlatır ki manası “ne okuyayım” ve “neyi okuyayım” demektir.
Dikkat ederseniz ikincisi diye başlayıp gerek “mâ ene bikâriin” gerekse “mâ akrau” ve “mâzâ akrau” cümlelerini biraz da teknik sayılabilecek detaylara girerek ele aldığımız yukarıdaki iki paragrafta ka-re-e fiilini hep okumak manası üzerinden değerlendirdik. Halbuki başlangıçta ifade ettiğimiz “cem etmek, toplamak, birleştirmek, ulaştırmak, iletmek, duyurmak, incelemek, araştırmak” manalarını verecek olduğumuzda mana elbette değişecektir. Mesela bizim de kail olduğumuz duyurma ve tebliğ etme anlamını tercih ettiğimiz zaman “ne duyurayım, ne tebliğ edeyim” ve “neyi duyurayım, neyi tebliğ edeyim” demek olur.
Kaldı ki şimdiye kadar yazmak için zaman münasebet aradığımız bir hususu daha belirteyim; ikra’ya oku manası verildiğinde akla düşen şu soruya nasıl cevap verilecek; Hz. Cebrail Hz. Peygamber’e okunması için bir kitap ya da bir metin mi verdi ki okumasını isteyecek? Eğer Alak süresinin ilk beş ayetini “metin ve kitap” olarak değerlendirecek olursanız bu sorunun cevabı nettir; demek ki Cebrail (as) Hz. Peygamberin okuma bildiğini biliyordu. Aksi takdirde okuma bilmeyen bir insana “oku” emri verilmesinin mantığını anlamak çok zor hatta imkânsız.
Biliyorum çok uzadı yazı dizisi. Fakat akademik çalışma ve yayınlara konu olabilecek böylesi mevzuları gazete köşe yazılarına taşıyınca geride yapacak bir şey yok. Haftaya devam edeceğim nasipse.
[Ahmet Kurucan] 23.9.2019 [TR724]
Dinle! [Emine Eroğlu]
Ney gibi inleyen gönüllerden.
Hikâyeyi de dinle, şikâyeti de.
Madem ki insansın, işitmenin mesuliyetinden azade değilsin. Duydukça değil, sustukça ölüyorsun.
Hapisteki binlerce insanın hikâyesini dinle. Onların ailelerinin, çocuklarının hikâyesini. KHK ile işinden atılanların. Bir şaki gibi ihbar edilenlerin. Tüm kapılar yüzlerine kapatılanların. Çoluk çocuk fişlenenlerin. Rızıkları kesilenlerin. Tek çaresi kaçmak olanların. Bir belirsizliğe yelken açanların. Tuzağa düşürülenlerin. İftiracı olmaya zorlananların. İşkence görenlerin. Ölüme terk edilenlerin, katledilenlerin…
Üç aylık bebeğini kucağından Meriç’in sularına düşüren annenin öyküsünde duy, evrenin tüm annelerinin acısını. İnsan kaçakçılarına para yetiştiremediği için çocuklarından birini yanına alıp diğerini geride bırakan babanın yüreğinde topla tüm hüzünleri. Hapisteki anne babasına ziyarete giden çocukların peşine takıl da gör, gözsüzlerden gizlenenleri…
Altında kalır, ezilirim diye korkma! Mazlumun sesine kulak vermediğin için zalimin şamatasında boğuluyorsun.
Güce tapıcıların gulgulesi tüm sesleri boğsa da,” kalp kulağı” kelimeleri ateşinden tanır.
Kimin sesinde ıstırabın ateşi yoksa ondan yüz çevir.
Kapalı kapılar ardında kurduğun cümleler seni kekemelikten kurtarmıyor. “Ayarlı vicdanlar” gibi bazılarının acılarına ses verip bazılarının acılarına kulak tıkamak da…
Günahın içinden yol bulmuş küfre gider gibi gidiyorsun bahanelerin içinden zulme. Sustukça ve mazeret ürettikçe zalimin rengine boyanıyor, gün geçtikçe ona daha çok benziyorsun.
Düne ait kelimeleri dünde bırak. Cesur ol ve bugün bize dünü unutturacak şeyler söyle.
Zulme verilecek cevabın yoksa sen de yoksun.
Var olmayı seç!
[Emine Eroğlu] 23.9.2019 [TR724]
Hikâyeyi de dinle, şikâyeti de.
Madem ki insansın, işitmenin mesuliyetinden azade değilsin. Duydukça değil, sustukça ölüyorsun.
Hapisteki binlerce insanın hikâyesini dinle. Onların ailelerinin, çocuklarının hikâyesini. KHK ile işinden atılanların. Bir şaki gibi ihbar edilenlerin. Tüm kapılar yüzlerine kapatılanların. Çoluk çocuk fişlenenlerin. Rızıkları kesilenlerin. Tek çaresi kaçmak olanların. Bir belirsizliğe yelken açanların. Tuzağa düşürülenlerin. İftiracı olmaya zorlananların. İşkence görenlerin. Ölüme terk edilenlerin, katledilenlerin…
Üç aylık bebeğini kucağından Meriç’in sularına düşüren annenin öyküsünde duy, evrenin tüm annelerinin acısını. İnsan kaçakçılarına para yetiştiremediği için çocuklarından birini yanına alıp diğerini geride bırakan babanın yüreğinde topla tüm hüzünleri. Hapisteki anne babasına ziyarete giden çocukların peşine takıl da gör, gözsüzlerden gizlenenleri…
Altında kalır, ezilirim diye korkma! Mazlumun sesine kulak vermediğin için zalimin şamatasında boğuluyorsun.
Güce tapıcıların gulgulesi tüm sesleri boğsa da,” kalp kulağı” kelimeleri ateşinden tanır.
Kimin sesinde ıstırabın ateşi yoksa ondan yüz çevir.
Kapalı kapılar ardında kurduğun cümleler seni kekemelikten kurtarmıyor. “Ayarlı vicdanlar” gibi bazılarının acılarına ses verip bazılarının acılarına kulak tıkamak da…
Günahın içinden yol bulmuş küfre gider gibi gidiyorsun bahanelerin içinden zulme. Sustukça ve mazeret ürettikçe zalimin rengine boyanıyor, gün geçtikçe ona daha çok benziyorsun.
Düne ait kelimeleri dünde bırak. Cesur ol ve bugün bize dünü unutturacak şeyler söyle.
Zulme verilecek cevabın yoksa sen de yoksun.
Var olmayı seç!
[Emine Eroğlu] 23.9.2019 [TR724]
Nazlı Ilıcak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Yaşanan süreç eminim fişlenen, takibata uğratılan, mağdur edilen herkes için çok ama çok zor! Acılarla dolu, hayal kırıklıklarıyla dolu, zorluklara ve yeni savaşımlara gebe, umutsuz yıllar bunlar. Büyük bir kopuş yaşandı. Sadece fiziksel olarak bir yerden başka bir yere gitmekten bahsetmiyorum. Kimliksel anlamda, duygular evreninde, aidiyetler bağlamında bir kopuş bu. Sadece kötü siyasetin dönemsel sancılarıyla uğraşmıyoruz. Türkiye tarihinde görülen en ciddi insani trajedilerden biridir yaşananlar. Derli toplu bu yersiz-yurtsuzlaşmayı ele almak çok zor. Ben bir sosyal bilimciyim. Fakat şunu söylemeliyim ki, yaşanan sürecin ampirik ve bilimsel olarak bir çalışma içinde toparlanması kolay değil – hatta belki de olanaksız! Ben süreçteki rakamsal ve grafiksel gerçeklikten ziyade, duygusal olanın ölçülemez genişlikteki evreniyle ilgileniyorum galiba. Çünkü evet, ben de mağdurum. Benim eşim, çocuklarımda mağdur. Başımıza gelenler, diğer insanların başlarına gelenlerden az veya fazla, bunun bizim biricik bireysel yaşamlarımızda inanın hiçbir önemi yok. Ve yaşanan ölçülemez gerçeklikteki duygusal birikim, ancak edebiyatla, yazarak ifade bulabilir, kanımca. Kuru analizler, grafikler, rakamlar, kuramsallaştırma çabası, sınıflamalar ve benzeri bilimsel yaklaşımlar çok kuru kalıyor. Nasıl başka türlü ifade edebileceğimi bilemiyorum doğrusu.
Bu duygular, Cumartesi günü okuduğum Nazlı Ilıcak’ın hüzünlü satırlarından koptu geldi, yüreğime oturdu. O ağırlığı Ahmet Altan’ın yazdığı muhteşem meydan okuyuştan çok daha fazla hissettim. Karşımda güçlü olmaya çalışmayan, ezilmişliğini ve yaralanmışlığını gizlemeyen, mağrur değil ama insan olan biri vardı. Ağladım. Duvarına astığı fotoğraflara bakarken ki duygularını yaşayarak, ettiği dualardaki içtenliğe tanıklık ederek, umutla umutsuzluğun saklambaç oyununda geçen yılların yarattığı yıkılmışlığı hissettim, o hisler gözyaşı oldu. Boğazım düğümlendi.
Nazlı Ilıcak küçücük bir çocuk oluverdi, karşımda kırmızı bir elbise – Schindler’in Listesi’ndeki o kırmızılı minik kızı anımsadım nedense – hani alçak Nazi’lerin sokaklarda estirdiği “devlet terörü” esnasında oradan oraya kaçan, sonra en sonunda soluğu bir yatağın altında alan, kulaklarını avuçlarının arasına alıp gözlerini kapatan kırmızılı kız çocuğu! Nazlı Hanım, kulağına “mini-mini kızım!” diyen anneciğini özlemiş. Ve “Oysa İstanbul’da Emniyet’in nezarethanesindeyim, annemi çoktan kaybettim!” diyor! Bir başka sahne: Nazlı Hanım’a refakat eden jandarma er, arkadaşlarıyla telsizde konuşuyor. Bir terörist getirdiğini söylüyor. Nazlı Hanım afallıyor. Arabada tutuklu yalnızca kendisi var. Bahsedilen “teröristin” kendi olduğunu anlamanın verdiği hayal kırıklığı! Yıllarını okumaya ve yazmaya veren, Türkiye’nin en iyi okullarından mezun olmuş, hakiki köklü ve aydın bir muhafazakâr ailenin kızı, Ilıcak! Türkiye’de kendi gibi olmayanların da sesi olmuş, gerçek bir entelektüel. Merve Kavakçı’ya saldıran erkek egemen faşizan devlet karşısında muhafazakâr-feminist bir cesaret anıtı gibi, kolundan tutmuş o meclis sahnesi gözlerimin önünde! Bugünün ahlaksız ve şahsiyetsiz İslamcıları için, kendi asla onların ideolojisini paylaşmasa da, aydınca bir refleksle öne atılan, onların hakkını hukukunu savunan bu minyon kadın, bu güzel insan, bugün onların eski siyasal rakipleriyle yaptığı alçak işbirliğinin kurbanı oldu! Ergenekon davalarında süreci desteklediği ve darbe karşıtı pozisyon aldığı için onların intikam listesindeydi. Bugün, Ergenekon’un savcısı olduğunu söylemiş bir İslamcı lider, Ergenekoncu-Avrasyacı bir müttefik gücün dümen suyunda, o kırmızı elbiseli küçük kız çocuğuna dönüştürdüğü ve ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırdığı Nazlı Ilıcak’ı itibarsızlaştırdığını zannediyor!
Ömürleri boyunca Türkiye’ye hizmet etmek isteyen, Türkiye’yi ve toplumunu önceleyen bir kuşaktır, Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’ların kuşağı! Anne-babalarının mücadelesiyle kendilerinin mücadelesi, aynı parkurda olan, garabet bir nesiller çalışmasıdır esasında! Dünyada örneği var mıdır başka acaba? Bilemiyorum. Fakat babaları ve anneler çocuklarına daima daha güzel bir ülke bırakmak ister. İki neslin boşa kürek çekişine tanık olanlar, coğrafi-kültürel-dini-tarihi, aklınıza gelen tüm dinamiklerin sanki ilerlemenin, insan haklarının, özgürlüğün, hukukun, özgürleşmenin, eşitliğin, kısacası daha iyi yaşam şartlarının karşısında olduğunu görür. Bunun hüznü hiçbir şeye benzemez. Yel değirmenlerine karşı savaşıyoruz! Bu savaşın öncüleri hangi cephelerde savaşı kaybettiyse, biz de aynı cephelerde kaybediyoruz bu savaşı. Onların zafiyetleri neydiyse, bizimkiler de odur! Onların düşmanları kimdiyse, bizimkiler de onlardır. Gözle görülemez düşmanlara karşı savaşım vermek, topluma maya çalarak tutmasını beklemek… Düşünmek, karşılaştırmak, diğer örneklerden dersler almak, genellemelere varmak, işin arka planını anlamaya çabalamak…
Oysa tüm bunlar işe yaramadı, yaramayacak.
Daha gerçekçi bir mücadele alanı, edebiyat – bu konuda Ahmet Altan’a katılmamak olanaksız! Tüm yaşanmışlıklar yazılı hale getirilmeli. En başta da duygular! Gerçekleri kabul etmek ve bu rejimin toplumsal nedenlerini görmek, çok çabuk bir toparlanma olmayacağını idrak etmek ve akabinde umutsuzluğa kapılmakla sonuçlanabilir. Fakat anlamsız bir Polyannacılık, temelsiz bir iyimserlik, umut aşılayacağım diye uzun vadede insanların yaşam sevincini elinden alacak yanlış bir tutumdur düşüncesindeyim. Bunun yerine, uzun sürecek bir mücadele, iğneyle kuyu kazmak gibi, uzun soluklu bir meydan okuma gerekiyor. Eğer hiçbir şey öğrenmediyse insanlar bu süreçten, en azından şunu öğrensinler. Tek bir siyasi liderin toplumu dönüştüreceği hülyası çok boş bir uğraş! Değişim ve düzelme tabandan, toplumdan gelmeli. Özgürlük nedir bilmeyen bir topluma “özgürsünüz”, eşitlik talep edecek bile bilinci olmayan kadınlara yasa çıkartıp “eşitsiniz artık” demekle sonuç alınmıyor, alınmayacak. Dünyanın en iyi anayasasını tercüme edip Türkiye’de kabul etseniz de, bu insan malzemesiyle yine özgürlüklerin alabildiğine tecavüze uğradığı bir yeryüzü cehenneminden kurtulamayacaksınız. İnsanların talep etmesi lazım hakkı ve hukuku çünkü! En azından bir toplumun iyi eğitimli, okuryazar bir yüzde onluk, on beşlik kesiminin sahip çıktığı asgari bir hukuk anlayışından, asgari bir insan hakları bilincinden, asgari bir eşitlikçilikten bahsediyorum!
Bugün hukuk bir intikam aletine dönüşmüş durumda. Onu ele geçiren kimse, güçsüz olan karşıtlarına eziyet etmekte kullanıyor hukuku. Devlet, tek tipçi, toplumu zapt-ı rapt altına almak isteyen birbirinden farklı, ama kullanmak istediği yöntemleri bakımından farklı olmayan ideolojilerle kuşatılmış durumda. İşin daha vahimi, bu durum toplumsal anlayışın yansımasıdır. Bu anlayışın yanlışlığını gören herkes yersiz-yurtsuzlaşacak. Bu devlet ve toplumla uyumlu olmak demek, onlar gibi düşünmek, aslını reddetmektir çünkü. İşte Ilıcak, Altan, Türköne gibi insanların içeride olmalarının asıl nedeni budur. Cadı avı, kozmopolitleşen Türkiye toplumunda yeşermeye başlayan açık toplumu ve çok sesliliği hedef alıyor. Yerel aidiyetleri yeniden formüle etmek ve küresel dönüşümlere adapte olmayı hedefleyen tüm düşünceler bugün bu rejimin hedefidir. Her ne kadar birbirinden tümüyle ayrı düşmüş de olsalar aslında Kürtler, liberaller, gerçek solcular, Cemaat, AB’ciler, demokrat muhafazakârlar, muhafazakâr demokratlar, Barış Akademisyenleri, Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar gibi üst kimliksel bir vatandaşlıktan başka çaresi olmayan azınlıklar, hepsi aynı gemidedir. Birbirine sahip çıkmasalar da, karşılarında aynı ceberutluk var bunların. Bu rejimin daha da konsolide olması durumunda, hepsi sırasıyla hedef alınacak.
Sanırım yeni bir Türkiye kurulması lazım. Nazlı Ilıcak gibi demokrasi kahramanı insanların bilgeliğine bu yolda çok ihtiyacımız var. Ama daha da önemlisi, birbirimize çok ihtiyacımız var. Birleşik bir demokrasi talebi dışında bu tür rejimlerin demokrasiye dönüşme şansı yok. Umarım bu artık anlaşılır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.9.2019 [TR724]
Bu duygular, Cumartesi günü okuduğum Nazlı Ilıcak’ın hüzünlü satırlarından koptu geldi, yüreğime oturdu. O ağırlığı Ahmet Altan’ın yazdığı muhteşem meydan okuyuştan çok daha fazla hissettim. Karşımda güçlü olmaya çalışmayan, ezilmişliğini ve yaralanmışlığını gizlemeyen, mağrur değil ama insan olan biri vardı. Ağladım. Duvarına astığı fotoğraflara bakarken ki duygularını yaşayarak, ettiği dualardaki içtenliğe tanıklık ederek, umutla umutsuzluğun saklambaç oyununda geçen yılların yarattığı yıkılmışlığı hissettim, o hisler gözyaşı oldu. Boğazım düğümlendi.
Nazlı Ilıcak küçücük bir çocuk oluverdi, karşımda kırmızı bir elbise – Schindler’in Listesi’ndeki o kırmızılı minik kızı anımsadım nedense – hani alçak Nazi’lerin sokaklarda estirdiği “devlet terörü” esnasında oradan oraya kaçan, sonra en sonunda soluğu bir yatağın altında alan, kulaklarını avuçlarının arasına alıp gözlerini kapatan kırmızılı kız çocuğu! Nazlı Hanım, kulağına “mini-mini kızım!” diyen anneciğini özlemiş. Ve “Oysa İstanbul’da Emniyet’in nezarethanesindeyim, annemi çoktan kaybettim!” diyor! Bir başka sahne: Nazlı Hanım’a refakat eden jandarma er, arkadaşlarıyla telsizde konuşuyor. Bir terörist getirdiğini söylüyor. Nazlı Hanım afallıyor. Arabada tutuklu yalnızca kendisi var. Bahsedilen “teröristin” kendi olduğunu anlamanın verdiği hayal kırıklığı! Yıllarını okumaya ve yazmaya veren, Türkiye’nin en iyi okullarından mezun olmuş, hakiki köklü ve aydın bir muhafazakâr ailenin kızı, Ilıcak! Türkiye’de kendi gibi olmayanların da sesi olmuş, gerçek bir entelektüel. Merve Kavakçı’ya saldıran erkek egemen faşizan devlet karşısında muhafazakâr-feminist bir cesaret anıtı gibi, kolundan tutmuş o meclis sahnesi gözlerimin önünde! Bugünün ahlaksız ve şahsiyetsiz İslamcıları için, kendi asla onların ideolojisini paylaşmasa da, aydınca bir refleksle öne atılan, onların hakkını hukukunu savunan bu minyon kadın, bu güzel insan, bugün onların eski siyasal rakipleriyle yaptığı alçak işbirliğinin kurbanı oldu! Ergenekon davalarında süreci desteklediği ve darbe karşıtı pozisyon aldığı için onların intikam listesindeydi. Bugün, Ergenekon’un savcısı olduğunu söylemiş bir İslamcı lider, Ergenekoncu-Avrasyacı bir müttefik gücün dümen suyunda, o kırmızı elbiseli küçük kız çocuğuna dönüştürdüğü ve ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırdığı Nazlı Ilıcak’ı itibarsızlaştırdığını zannediyor!
Ömürleri boyunca Türkiye’ye hizmet etmek isteyen, Türkiye’yi ve toplumunu önceleyen bir kuşaktır, Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’ların kuşağı! Anne-babalarının mücadelesiyle kendilerinin mücadelesi, aynı parkurda olan, garabet bir nesiller çalışmasıdır esasında! Dünyada örneği var mıdır başka acaba? Bilemiyorum. Fakat babaları ve anneler çocuklarına daima daha güzel bir ülke bırakmak ister. İki neslin boşa kürek çekişine tanık olanlar, coğrafi-kültürel-dini-tarihi, aklınıza gelen tüm dinamiklerin sanki ilerlemenin, insan haklarının, özgürlüğün, hukukun, özgürleşmenin, eşitliğin, kısacası daha iyi yaşam şartlarının karşısında olduğunu görür. Bunun hüznü hiçbir şeye benzemez. Yel değirmenlerine karşı savaşıyoruz! Bu savaşın öncüleri hangi cephelerde savaşı kaybettiyse, biz de aynı cephelerde kaybediyoruz bu savaşı. Onların zafiyetleri neydiyse, bizimkiler de odur! Onların düşmanları kimdiyse, bizimkiler de onlardır. Gözle görülemez düşmanlara karşı savaşım vermek, topluma maya çalarak tutmasını beklemek… Düşünmek, karşılaştırmak, diğer örneklerden dersler almak, genellemelere varmak, işin arka planını anlamaya çabalamak…
Oysa tüm bunlar işe yaramadı, yaramayacak.
Daha gerçekçi bir mücadele alanı, edebiyat – bu konuda Ahmet Altan’a katılmamak olanaksız! Tüm yaşanmışlıklar yazılı hale getirilmeli. En başta da duygular! Gerçekleri kabul etmek ve bu rejimin toplumsal nedenlerini görmek, çok çabuk bir toparlanma olmayacağını idrak etmek ve akabinde umutsuzluğa kapılmakla sonuçlanabilir. Fakat anlamsız bir Polyannacılık, temelsiz bir iyimserlik, umut aşılayacağım diye uzun vadede insanların yaşam sevincini elinden alacak yanlış bir tutumdur düşüncesindeyim. Bunun yerine, uzun sürecek bir mücadele, iğneyle kuyu kazmak gibi, uzun soluklu bir meydan okuma gerekiyor. Eğer hiçbir şey öğrenmediyse insanlar bu süreçten, en azından şunu öğrensinler. Tek bir siyasi liderin toplumu dönüştüreceği hülyası çok boş bir uğraş! Değişim ve düzelme tabandan, toplumdan gelmeli. Özgürlük nedir bilmeyen bir topluma “özgürsünüz”, eşitlik talep edecek bile bilinci olmayan kadınlara yasa çıkartıp “eşitsiniz artık” demekle sonuç alınmıyor, alınmayacak. Dünyanın en iyi anayasasını tercüme edip Türkiye’de kabul etseniz de, bu insan malzemesiyle yine özgürlüklerin alabildiğine tecavüze uğradığı bir yeryüzü cehenneminden kurtulamayacaksınız. İnsanların talep etmesi lazım hakkı ve hukuku çünkü! En azından bir toplumun iyi eğitimli, okuryazar bir yüzde onluk, on beşlik kesiminin sahip çıktığı asgari bir hukuk anlayışından, asgari bir insan hakları bilincinden, asgari bir eşitlikçilikten bahsediyorum!
Bugün hukuk bir intikam aletine dönüşmüş durumda. Onu ele geçiren kimse, güçsüz olan karşıtlarına eziyet etmekte kullanıyor hukuku. Devlet, tek tipçi, toplumu zapt-ı rapt altına almak isteyen birbirinden farklı, ama kullanmak istediği yöntemleri bakımından farklı olmayan ideolojilerle kuşatılmış durumda. İşin daha vahimi, bu durum toplumsal anlayışın yansımasıdır. Bu anlayışın yanlışlığını gören herkes yersiz-yurtsuzlaşacak. Bu devlet ve toplumla uyumlu olmak demek, onlar gibi düşünmek, aslını reddetmektir çünkü. İşte Ilıcak, Altan, Türköne gibi insanların içeride olmalarının asıl nedeni budur. Cadı avı, kozmopolitleşen Türkiye toplumunda yeşermeye başlayan açık toplumu ve çok sesliliği hedef alıyor. Yerel aidiyetleri yeniden formüle etmek ve küresel dönüşümlere adapte olmayı hedefleyen tüm düşünceler bugün bu rejimin hedefidir. Her ne kadar birbirinden tümüyle ayrı düşmüş de olsalar aslında Kürtler, liberaller, gerçek solcular, Cemaat, AB’ciler, demokrat muhafazakârlar, muhafazakâr demokratlar, Barış Akademisyenleri, Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar gibi üst kimliksel bir vatandaşlıktan başka çaresi olmayan azınlıklar, hepsi aynı gemidedir. Birbirine sahip çıkmasalar da, karşılarında aynı ceberutluk var bunların. Bu rejimin daha da konsolide olması durumunda, hepsi sırasıyla hedef alınacak.
Sanırım yeni bir Türkiye kurulması lazım. Nazlı Ilıcak gibi demokrasi kahramanı insanların bilgeliğine bu yolda çok ihtiyacımız var. Ama daha da önemlisi, birbirimize çok ihtiyacımız var. Birleşik bir demokrasi talebi dışında bu tür rejimlerin demokrasiye dönüşme şansı yok. Umarım bu artık anlaşılır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
“Kızım tekerlekli sandalye ile görüş salonuna geliyor, gözümün önünde eriyor” [Sevinç Özarslan]
Hasta tutuklu Merve Gökkaya’nın annesi Gülşen Şahin: Merve oraya sağlam girdi. Hiçbir hastalığı yoktu. Kışın hastalığı artıyor. Kızım tahliye edilsin. Tekerlekli sandalye ile görüşe gelmesi ne demek!
BOLD ÖZEL- 5275 sayılı CİK’nda açıkça yazmasına rağmen hasta tutuklular tahliye edilmiyor. 9 Eylül 2016’dan beri Konya Ereğli Cezaevinde tutuklu bulunan ve cezaevinde henüz teşhis konulamayan bir hastalığa yakalanan Merve Gökkaya’nın bir arkadaşına yazdığı, 14 Eylül 2019’da yayınladığımız mektubundan sonra annesi Gülşen Şahin BOLD Medya’ya ulaştı.
Konya’da yaşayan Gülşen Şahin, “Üç evladım var. Merve en küçüğü, tek kız. Merve’nin sıkıntısına, hastalıklarına dayanamadım, evlat imtihanı çok zor, ağır geldi. 21 Aralık 2018’de kalp krizi geçirdim. Doktor kalbimin çok zarar gördüğünü söyledi.” dedi.
Merve Gökkaya, eşi Abdurrahman Gökkaya, annesi Gülşen Şahin ve babası Mehmet Ali Şahin, Konya Ereğli Cezaevinde ayda bir kere hep birlikte görüş yapabiliyorlar.
Kızının görüş yaptıkları salona tekerlekli sandalye ile getirildiğini ifade eden anne Şahin, “Ne demek tekerlekli sandalye ile gelmesi! Kızım oraya sağlam girdi, hiçbir hastalığı yoktu. O sene kışı geçirdi, bahara doğru hastalandı. Sandalye ile geliyor, sonra arkadaşları koluna girip yanımıza getiriyor. Özel işlerini arkadaşlarının yardımıyla yapıyor. Benim çocuğum 28 yaşında daha. Gepegenç, gözümün önünde eriyor çocuğum ama bir şey yapamıyorum. Dışarıda olsa bir kaplıcaya götürürsün, çaresine bakarsın, elim kolum bağlı, gerçekten çok mağduruz” ifadelerini kullandı.
Kızını en son 1 Eylül 2019’da gördüğünü, 7 Ekim 2019’da tekrar görüşe gideceğiniz belirten çaresiz anne “Kışın hastalığı artıyor kızımın. Kış yaklaşıyor, ne olur yardım edin! Kızım tahliye edilsin.” diye haykırdı.
KIZIMI DARP ETTİLER
Kızının tutuklandığı günü de anlatan annesi, Merve Gökkaya’nın darp edildiğini söyledi:
“Bir arkadaşı aramış kızımı, kendisi şehir dışında olduğu için Merve’den rica etmiş. Evi boşalttık, eşyaları spotçuya sattık. Spotçudan para alıp hem ev sahibinin kirasını ödeyip hem de faturaların kalan borçlarını kapatmasını istemiş. Kızım da spotçuya gidiyor. Daha eşyaların parası hazır değil diyorlar. Ertesi gün mü, birkaç gün sonra mı spotçudan arıyorlar, gelip alabilirsin diye. Meğer evin kapıcısı şikayette bulunmuş, 6 polis spotçuyu basmış. Darp yaparak, kimi saçından çekiyor, kimi kolunu kıvırıyor, kimi çantasını alacam, kimi telefonunu alacam diye uğraşıyor. Bunlar olacak iş mi? Benim kızımın ne suçu var! Kurban Bayramının arifesinde tutukladılar. Mervem kaç yıldır bu hastalığıyla oradan çıkamadı. Avukatımız Merve’de bir şey yok diyor. Ama Konya 6. Ağır Ceza Mahkemesindeki hakimler aynı dosyada yargılandıkları için eşine de kendisine de 7,5 yıl ceza verdiler.”
GRAFİK TASARIM OKUMUŞ, YENİ EVLENMİŞTİ
Selçuk Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümünden mezun olan Merve Gökkaya, Konya’da özel bir yurtta 2,5 yıl görev yaptı. 14 Nisan 2015’te evlenen Merve Gökkaya evlendiğinde 3 yıllık evliydi. Eşi Abdurrahman Gökkaya da kendisinden bir ay sonra örgüt üyeliği iddiasıyla tutuklandı.
Mektuplarında yemek, içmek ve tuvalet gibi ihtiyaçlarını tek başına karşılayamadığını, iki kişinin yardımıyla cezaevinde yaşam mücadelesi verdiğini söyleyen Merve Gökkaya 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu (CİK)’na göre tahliye edilmesi gerekiyor.
Kanunda şöyle deniliyor: “Maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının infazı üçüncü fıkrada belirlenen usule göre iyileşinceye kadar geri bırakılabilir.”
[Sevinç Özarslan] 22.9.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL- 5275 sayılı CİK’nda açıkça yazmasına rağmen hasta tutuklular tahliye edilmiyor. 9 Eylül 2016’dan beri Konya Ereğli Cezaevinde tutuklu bulunan ve cezaevinde henüz teşhis konulamayan bir hastalığa yakalanan Merve Gökkaya’nın bir arkadaşına yazdığı, 14 Eylül 2019’da yayınladığımız mektubundan sonra annesi Gülşen Şahin BOLD Medya’ya ulaştı.
Konya’da yaşayan Gülşen Şahin, “Üç evladım var. Merve en küçüğü, tek kız. Merve’nin sıkıntısına, hastalıklarına dayanamadım, evlat imtihanı çok zor, ağır geldi. 21 Aralık 2018’de kalp krizi geçirdim. Doktor kalbimin çok zarar gördüğünü söyledi.” dedi.
Merve Gökkaya, eşi Abdurrahman Gökkaya, annesi Gülşen Şahin ve babası Mehmet Ali Şahin, Konya Ereğli Cezaevinde ayda bir kere hep birlikte görüş yapabiliyorlar.
Kızının görüş yaptıkları salona tekerlekli sandalye ile getirildiğini ifade eden anne Şahin, “Ne demek tekerlekli sandalye ile gelmesi! Kızım oraya sağlam girdi, hiçbir hastalığı yoktu. O sene kışı geçirdi, bahara doğru hastalandı. Sandalye ile geliyor, sonra arkadaşları koluna girip yanımıza getiriyor. Özel işlerini arkadaşlarının yardımıyla yapıyor. Benim çocuğum 28 yaşında daha. Gepegenç, gözümün önünde eriyor çocuğum ama bir şey yapamıyorum. Dışarıda olsa bir kaplıcaya götürürsün, çaresine bakarsın, elim kolum bağlı, gerçekten çok mağduruz” ifadelerini kullandı.
Kızını en son 1 Eylül 2019’da gördüğünü, 7 Ekim 2019’da tekrar görüşe gideceğiniz belirten çaresiz anne “Kışın hastalığı artıyor kızımın. Kış yaklaşıyor, ne olur yardım edin! Kızım tahliye edilsin.” diye haykırdı.
KIZIMI DARP ETTİLER
Kızının tutuklandığı günü de anlatan annesi, Merve Gökkaya’nın darp edildiğini söyledi:
“Bir arkadaşı aramış kızımı, kendisi şehir dışında olduğu için Merve’den rica etmiş. Evi boşalttık, eşyaları spotçuya sattık. Spotçudan para alıp hem ev sahibinin kirasını ödeyip hem de faturaların kalan borçlarını kapatmasını istemiş. Kızım da spotçuya gidiyor. Daha eşyaların parası hazır değil diyorlar. Ertesi gün mü, birkaç gün sonra mı spotçudan arıyorlar, gelip alabilirsin diye. Meğer evin kapıcısı şikayette bulunmuş, 6 polis spotçuyu basmış. Darp yaparak, kimi saçından çekiyor, kimi kolunu kıvırıyor, kimi çantasını alacam, kimi telefonunu alacam diye uğraşıyor. Bunlar olacak iş mi? Benim kızımın ne suçu var! Kurban Bayramının arifesinde tutukladılar. Mervem kaç yıldır bu hastalığıyla oradan çıkamadı. Avukatımız Merve’de bir şey yok diyor. Ama Konya 6. Ağır Ceza Mahkemesindeki hakimler aynı dosyada yargılandıkları için eşine de kendisine de 7,5 yıl ceza verdiler.”
GRAFİK TASARIM OKUMUŞ, YENİ EVLENMİŞTİ
Selçuk Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümünden mezun olan Merve Gökkaya, Konya’da özel bir yurtta 2,5 yıl görev yaptı. 14 Nisan 2015’te evlenen Merve Gökkaya evlendiğinde 3 yıllık evliydi. Eşi Abdurrahman Gökkaya da kendisinden bir ay sonra örgüt üyeliği iddiasıyla tutuklandı.
Mektuplarında yemek, içmek ve tuvalet gibi ihtiyaçlarını tek başına karşılayamadığını, iki kişinin yardımıyla cezaevinde yaşam mücadelesi verdiğini söyleyen Merve Gökkaya 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu (CİK)’na göre tahliye edilmesi gerekiyor.
Kanunda şöyle deniliyor: “Maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının infazı üçüncü fıkrada belirlenen usule göre iyileşinceye kadar geri bırakılabilir.”
[Sevinç Özarslan] 22.9.2019 [BoldMedya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Belçika’da nefret suçu işleyen 19 Türk mahkemeye sevk edildi
BOLD- 15 Temmuz sonrasında Belçika’da Hizmet Hareketi gönüllülerini ve FEDACTIO ile DE GOUDEN MERIDIAAN isimli dernekleri nefret diliyle hedef alan 19 kişi yargı önüne çıktı.
Gent adliyesinde görülen duruşmada, 19 sanıktan 14’ü ‘halkı kin ve nefrete teşvik etmek ve kışkırtmak’la, 5’i ise ‘tehdit ve binalara saldırmak, özel mülke yazı yazmak’la suçlandı. Duruşma sonunda sanıklar, bir üst mahkeme olan Gent Asliye Ceza Hukuk Mahkemesi’ne sevk edildi. Üst mahkemedeki duruşmanın tarihi 1-2 hafta içinde açıklanacak.
Belemturktv.com ve Eha Medya’da yer alan habere göre nefret söylemiyle suçlanan kişiler ve yaşadıkları şehirler şöyle:
Brüksel’den; İlker Urfalı, İbrahim Gök, Gent’ten; Bilge Halit, Süleyman Atmaca, Oğuzhan Özer, Sultan Yıldırım, Ahmet Zeki Başoğlu, Huri Örnek, Genk’ten Zeynep Albayrak, Hakan Koç, Mevlüde Arslan, Houthalen’den Şeyma Çakır, Fatma Pirinç, Heusden Zolder’den Aykut Ağırdağ, Berchem’den Mustafa Akyol, Beringen’den Burak Baloğlu, Charleroi’den Suna Yanar, Destelbergen’den Tolga Çelik ile ismi ve şehri belirtilmeyen bir kişi daha.
BELEMTURK TV’ HAKKINDA DA DUYURUSUNDA BULUNULACAK
19 kişinin ceza mahkemesine sevkini haber yapan Belem TV’nin nefret dili kullanması dikkat çekti. ‘Silahlı terör örgütü’ yaftasını haberinde kullanan Belem TV hakkında suç duyurusunda bulunulacağı belirtildi. Daha önce de Eren Erdem’e ‘fetö’ diye yaftalayan Eha Medya editörüne 365 gün hapiz cezası verilmişti.
[BoldMedya] 22.9.2019
Gent adliyesinde görülen duruşmada, 19 sanıktan 14’ü ‘halkı kin ve nefrete teşvik etmek ve kışkırtmak’la, 5’i ise ‘tehdit ve binalara saldırmak, özel mülke yazı yazmak’la suçlandı. Duruşma sonunda sanıklar, bir üst mahkeme olan Gent Asliye Ceza Hukuk Mahkemesi’ne sevk edildi. Üst mahkemedeki duruşmanın tarihi 1-2 hafta içinde açıklanacak.
Belemturktv.com ve Eha Medya’da yer alan habere göre nefret söylemiyle suçlanan kişiler ve yaşadıkları şehirler şöyle:
Brüksel’den; İlker Urfalı, İbrahim Gök, Gent’ten; Bilge Halit, Süleyman Atmaca, Oğuzhan Özer, Sultan Yıldırım, Ahmet Zeki Başoğlu, Huri Örnek, Genk’ten Zeynep Albayrak, Hakan Koç, Mevlüde Arslan, Houthalen’den Şeyma Çakır, Fatma Pirinç, Heusden Zolder’den Aykut Ağırdağ, Berchem’den Mustafa Akyol, Beringen’den Burak Baloğlu, Charleroi’den Suna Yanar, Destelbergen’den Tolga Çelik ile ismi ve şehri belirtilmeyen bir kişi daha.
BELEMTURK TV’ HAKKINDA DA DUYURUSUNDA BULUNULACAK
19 kişinin ceza mahkemesine sevkini haber yapan Belem TV’nin nefret dili kullanması dikkat çekti. ‘Silahlı terör örgütü’ yaftasını haberinde kullanan Belem TV hakkında suç duyurusunda bulunulacağı belirtildi. Daha önce de Eren Erdem’e ‘fetö’ diye yaftalayan Eha Medya editörüne 365 gün hapiz cezası verilmişti.
[BoldMedya] 22.9.2019
Alvarlı Efe: Ahır sekisinde Bir Sultan [Tuncay Opçin]
Efe sözcüğü Türkiye’de yaşayanlar için Ege Bölgesi’yle özdeşleşmiştir. Efe, özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarında dağlarda işgalcilere karşı verilen çete savaşlarının özverili yiğitlerinin adıdır. Ancak bunun bir istisnası vardır: Alvarlı Efe Hazretleri. Erzurum-Hasankale’nin Alvar köyünde imamlık yapmış bir isimdi. Ancak onu bütün Türkiye, Fethullah Gülen’in vaazları ve bestelenen, geniş kitlelere ulaşan şiirleriyle tanıdı.
Alvarlı Efe Hazretleri ya da nüfus kaydındaki ismiyle Muhammed Lutfi Budak, tahmin ettiğiniz gibi sıradan bir köy imamı değildi. Klasik medrese eğitimi görmüş, hafızlığını tamamlamış, Arapça ve Farsça’yı o dillerde şiir yazabilecek kadar iyi bilen bir isimdi. Tabii bunların da ötesinde, Alvarlı Efe Hazretleri Halidi-Nakşi şeyhiydi.
Şimdi herbiri şeyhstarlaşan, lüks ve debdebe içinde yaşayan tasavvuf erbabının tersine, bütün hayatanı “mahviyet” ve “tevazu”la yaşamıştı. Alvarlı Efe, köy imamlığı yaptığı yıllar boyunca, dergâhını bir ahır sekisinde açmış, birbirinden harika şiirlerini, mütevazi bir köy evinde yazmış, bağlılarını büyük bir sadelik içinde yetiştirmişti.
ÜÇ AYRI ŞEYHTEN EĞİTİM ALDI
1868’te Erzurum-Hasankale’nin Kındığı Köyü’nde dünyaya gelen Efe Hazretlerinin babası Hüseyin Efendi, aynı zamanda ilk öğretmeniydi. Hüseyin Efendi de, Erzurum’lular tarafından “Nur Efe” diye tanınıyordu. Nur Efe, icazetli din alimi bir sufiydi. Medrese eğitimi sonrasında bir tarikata girmek, bir şeyhe bağlanmak istemiş, Erzurum’da Hacı Feyzullah Efendi’ye kapılanmıştı. Şeyhinin ölümünden sonra ikinci şeyhi ise Amasya’da yaşayan, Mir Hamza Nigari olmuştu.
Nur Efe, Nigari’nin ardından tekrar arayışa başlamış ve Muhammed Küfrevi’ye intisap etmişti. Bu bağlılık hem Nur Efe’nin hem de oğlu Muhammed Lutfi’nin adının bugünlere kadar gelmesine neden oldu. Muhammed Küfrevi, Şemdinlili Şeyh Taha’nın halifesiydi ve şeyhinin ölümünden sonra kendi yolunun piri olmuştu. Şeyh Taha ise, Nakşibendiliğin üçüncü piri, Müceddidiye kolunun kurucusu Halid-i Bağdadi’nin halifesiydi.
Nur Efe, oğluyla birlikte Bitlis’e gitmiş, Muhammed Küfrevi’ye mürit olmak için gitmiş, “Hüseyin Efendi bize kemalinden dolayı gelmiş. Onun hiç kimseye ihtiyacı yoktur” sözleriyle taltif edilmiş ve hilafet alarak geri dönmüştü. Oğlu Muhammed Lutfi de babasına yardımcı tayin edilmiş, beş yıl sonra ise halife olmuştu.
Her iki isim de, Küfreviyye kolu adına irşada başlamışlardı. Hüseyin Efendi, dergâhında müritlerini eğitirken, bir yandan da şiirler kaleme alıyor, edebiyatla uğraşıyordu. Anadolu müziğine “Kadem bastın, gönül tahtın/A sultanım safa geldin” gibi ölümsüz eserler bırakmıştı. Ancak oğlunun şiirlerini tesadüfen dinleyince, kalın bir kitap olacak kadar çok olan şiirlerini yakmış, bu yüzden günümüze sadece bir kaç şiiri ulaşabilmişti.
SOFRASI MİSAFİRSİZ OLMAZDI
Osmanlı İmparatorluğu, 19. Yüzyılın sonlarında artık bütün gücünü kaybetmiş, hızla mukadder akıbetine ilerliyordu. Yıkılma arefesinde yaşanan çalkantılar baba oğulu ilk başlarda hiç etkilemiyordu. Her ikisi de, sohbet, Hatme-i Hacegan ve müzik eşliğinde bağlılarını eğitmekle meşguldü. Ancak bir müddet sonra Erzurum Ruslar tarafından işgal edilecekti. Muhammed Lutfi, bu tarihlerde Tercan-Yavi’de imamlık yapıyordu. Babasını ise Erzurum’da bırakmıştı. Rusya’da yaşanan devrim sonrasında işgal ordusu Erzurum’u terkederken, son kurbanlarından birisi Nur Efe olmuştu. İşgalcilere destek çıkan çetecilerden birisi, Nur Efe’nin üzerindeki kürke tamah etmiş, tüfek dipçiğiyle yaralamış ve ölümüne neden olmuştu.
Muhammed Lutfi, işgalin sonuna doğru 60 kişilik bir gönüllü birliği kurmuş ve Erzurum’a gelmişti. Ağır yaralı bulduğu babası, kısa bir süre sonra vefat etmişti. Muhammed Lutfi, babasının bıraktığı irşad koltuğunu dolduran isim olmuş ve adıyla birlikte anılacağı Alvar Köyü’ne imam olarak yerleşmişti.
Muhammed Lutfi Efendi’ye Hasankale müftülüğü teklif edilmiş, ancak o bu makamı kabul etmeyerek, köy imamlığına başlamıştı. Artık Alvar İmamı ya da Alvarlı Efe olarak anılıyordu. Evi, o dönemde varolan bütün köy evlerinin bir benzeriydi. Uzun ve soğuk kış gecelerinde ahırdan hafif bir yükseltiyle ayrılan sekide, bağlılarını topluyor, sohbetleriyle, şiirleri ve müzikle onları eğitmeye çalışıyordu.
Alvarlı Efe, o dönemde misafirperverliğiyle dikkat çekiyordu. Sofrası hiçbir zaman konuksuz değildi. Alvarlı Efe’nin sofrası üç öğün misafirlerle dolup taşıyor, ancak o misafirlerinin hemen yanı başında, önünde duran düz bir rahlenin üzerinde yemeklerini yiyordu. Ne kadar az yediğinin gelenler tarafından bilinmesini istemiyordu.
ERZURUM’DAN ALVAR’A
Alvarlı Efe de, 1920lerin ortasından itibaren Türkiye’de yaşanan büyük değişimden nasibini almıştı. Yaşanan sekülerleşme dalgasından, çevresindekilerin en az hasarla çıkmasını arzu ediyor, bunun için de tarikatin “usul ve erkânı” yerine, gönülleri kazanmaya ağırlık veriyordu. Oğlu Seyfullah Mazlumoğlu’nun “Babacığım, dervişlere biraz oturup, kalkmayı öğretsek” teklifini, “Evladım, sıkıştırırsak hepsi kaçarlar” diye kabul etmemişti.
1939’a kadar Alvar’da yaşayan Muhammet Lutfi, hastalıkları yüzünden, köy halkından özür dileyerek Erzurum’a taşınmıştı. Alvarlı Efe, mütevaziliğini burada da elden bırakmamış ve son derece sıradan bir evde yaşamaya başlamıştı. O kadar ki, yaşadığı evin tavanı yoktu. Evin tek lüksü, duvar diplerine yerleştirilen minderlerdi.
Alvarlı Efe, Hac yaşağının kalktığı 1946 yılından bir yıl sonra Hac’ca gitmişti. Oradaki hali, tavrı İstanbul’dan gelenlerin de dikkatini çekmişti. Bu isimlerden bir tanesi, daha sonra Alvarlı Efe’yi ziyaret etmiş, yaşadığı ortamı görünce, Erzurum’daki müritlerine sitem etmişti. Bu kadar kıymetli bir insan, bu kadar basit bir evde yaşamamalıydı. O tarihlerde Erzurum’un en lüks konağını alarak Alvarlı Efe’ye bağışlamak isteyen kişiye, Muhammed Lutfi şiddetle karşı çıkmış, böyle bir teklifin yapılmasından dolayı yaşadığı büyük üzüntüyü de çevresindekilere aktarmıştı.
Alvarlı Efe, Hulusi Yahyagil üzerinden Bediüzzaman Said-i Nursi’yle haberleşiyordu. Alvarlı Efe’nin mektuplaştığı bir diğer isim ise, şimdi Çarşamba Cemaati olarak bilinen grubun ilk şeyhi, Ali Haydar Efendi’ydi. Ali Haydar Efendi, Alvarlı Efe’nin babası Hüseyin Efendi’nin öğrencisiydi. Alvarlı Efe’nin gönderdiği mektuplar Ali Haydar Efendi’yi çok memnun etmiş, ikili müritleri üzerinden görüşmeye başlamışlardı.
Alvarlı Efe, ilki 1947 yılında olmak üzere üç defa Hac’ca gitti. İlerleyen yaşıyla birlikte gözlerini kaybetti. Uzun yıllar prostat rahatsızlığı yaşadı. Bütün bu süre zarfında, mütevazi yaşamından taviz vermedi. Bu yönüyle hem halkın hem de Erzurum’da bulunan mülki erkanın saygı ve sevgisini kazandı. Erzurum’un ileri gelen isimlerinin neredeyse tamamı, Alvarlı Efe’ye bağlanmış, rahle-i tedrisinden geçmişti. 1956’da Erzurum’da hayata veda eden Alvarlı Efe, adıyla anıldığı Alvar Köyü’ne sırlandı. O gün bugündür orada ziyaretçilerini kabul ediyor…
[Tuncay Opçin] 22.9.2019 [Kronos.News]
Alvarlı Efe Hazretleri ya da nüfus kaydındaki ismiyle Muhammed Lutfi Budak, tahmin ettiğiniz gibi sıradan bir köy imamı değildi. Klasik medrese eğitimi görmüş, hafızlığını tamamlamış, Arapça ve Farsça’yı o dillerde şiir yazabilecek kadar iyi bilen bir isimdi. Tabii bunların da ötesinde, Alvarlı Efe Hazretleri Halidi-Nakşi şeyhiydi.
Şimdi herbiri şeyhstarlaşan, lüks ve debdebe içinde yaşayan tasavvuf erbabının tersine, bütün hayatanı “mahviyet” ve “tevazu”la yaşamıştı. Alvarlı Efe, köy imamlığı yaptığı yıllar boyunca, dergâhını bir ahır sekisinde açmış, birbirinden harika şiirlerini, mütevazi bir köy evinde yazmış, bağlılarını büyük bir sadelik içinde yetiştirmişti.
ÜÇ AYRI ŞEYHTEN EĞİTİM ALDI
1868’te Erzurum-Hasankale’nin Kındığı Köyü’nde dünyaya gelen Efe Hazretlerinin babası Hüseyin Efendi, aynı zamanda ilk öğretmeniydi. Hüseyin Efendi de, Erzurum’lular tarafından “Nur Efe” diye tanınıyordu. Nur Efe, icazetli din alimi bir sufiydi. Medrese eğitimi sonrasında bir tarikata girmek, bir şeyhe bağlanmak istemiş, Erzurum’da Hacı Feyzullah Efendi’ye kapılanmıştı. Şeyhinin ölümünden sonra ikinci şeyhi ise Amasya’da yaşayan, Mir Hamza Nigari olmuştu.
Nur Efe, Nigari’nin ardından tekrar arayışa başlamış ve Muhammed Küfrevi’ye intisap etmişti. Bu bağlılık hem Nur Efe’nin hem de oğlu Muhammed Lutfi’nin adının bugünlere kadar gelmesine neden oldu. Muhammed Küfrevi, Şemdinlili Şeyh Taha’nın halifesiydi ve şeyhinin ölümünden sonra kendi yolunun piri olmuştu. Şeyh Taha ise, Nakşibendiliğin üçüncü piri, Müceddidiye kolunun kurucusu Halid-i Bağdadi’nin halifesiydi.
Nur Efe, oğluyla birlikte Bitlis’e gitmiş, Muhammed Küfrevi’ye mürit olmak için gitmiş, “Hüseyin Efendi bize kemalinden dolayı gelmiş. Onun hiç kimseye ihtiyacı yoktur” sözleriyle taltif edilmiş ve hilafet alarak geri dönmüştü. Oğlu Muhammed Lutfi de babasına yardımcı tayin edilmiş, beş yıl sonra ise halife olmuştu.
Her iki isim de, Küfreviyye kolu adına irşada başlamışlardı. Hüseyin Efendi, dergâhında müritlerini eğitirken, bir yandan da şiirler kaleme alıyor, edebiyatla uğraşıyordu. Anadolu müziğine “Kadem bastın, gönül tahtın/A sultanım safa geldin” gibi ölümsüz eserler bırakmıştı. Ancak oğlunun şiirlerini tesadüfen dinleyince, kalın bir kitap olacak kadar çok olan şiirlerini yakmış, bu yüzden günümüze sadece bir kaç şiiri ulaşabilmişti.
SOFRASI MİSAFİRSİZ OLMAZDI
Osmanlı İmparatorluğu, 19. Yüzyılın sonlarında artık bütün gücünü kaybetmiş, hızla mukadder akıbetine ilerliyordu. Yıkılma arefesinde yaşanan çalkantılar baba oğulu ilk başlarda hiç etkilemiyordu. Her ikisi de, sohbet, Hatme-i Hacegan ve müzik eşliğinde bağlılarını eğitmekle meşguldü. Ancak bir müddet sonra Erzurum Ruslar tarafından işgal edilecekti. Muhammed Lutfi, bu tarihlerde Tercan-Yavi’de imamlık yapıyordu. Babasını ise Erzurum’da bırakmıştı. Rusya’da yaşanan devrim sonrasında işgal ordusu Erzurum’u terkederken, son kurbanlarından birisi Nur Efe olmuştu. İşgalcilere destek çıkan çetecilerden birisi, Nur Efe’nin üzerindeki kürke tamah etmiş, tüfek dipçiğiyle yaralamış ve ölümüne neden olmuştu.
Muhammed Lutfi, işgalin sonuna doğru 60 kişilik bir gönüllü birliği kurmuş ve Erzurum’a gelmişti. Ağır yaralı bulduğu babası, kısa bir süre sonra vefat etmişti. Muhammed Lutfi, babasının bıraktığı irşad koltuğunu dolduran isim olmuş ve adıyla birlikte anılacağı Alvar Köyü’ne imam olarak yerleşmişti.
Muhammed Lutfi Efendi’ye Hasankale müftülüğü teklif edilmiş, ancak o bu makamı kabul etmeyerek, köy imamlığına başlamıştı. Artık Alvar İmamı ya da Alvarlı Efe olarak anılıyordu. Evi, o dönemde varolan bütün köy evlerinin bir benzeriydi. Uzun ve soğuk kış gecelerinde ahırdan hafif bir yükseltiyle ayrılan sekide, bağlılarını topluyor, sohbetleriyle, şiirleri ve müzikle onları eğitmeye çalışıyordu.
Alvarlı Efe, o dönemde misafirperverliğiyle dikkat çekiyordu. Sofrası hiçbir zaman konuksuz değildi. Alvarlı Efe’nin sofrası üç öğün misafirlerle dolup taşıyor, ancak o misafirlerinin hemen yanı başında, önünde duran düz bir rahlenin üzerinde yemeklerini yiyordu. Ne kadar az yediğinin gelenler tarafından bilinmesini istemiyordu.
ERZURUM’DAN ALVAR’A
Alvarlı Efe de, 1920lerin ortasından itibaren Türkiye’de yaşanan büyük değişimden nasibini almıştı. Yaşanan sekülerleşme dalgasından, çevresindekilerin en az hasarla çıkmasını arzu ediyor, bunun için de tarikatin “usul ve erkânı” yerine, gönülleri kazanmaya ağırlık veriyordu. Oğlu Seyfullah Mazlumoğlu’nun “Babacığım, dervişlere biraz oturup, kalkmayı öğretsek” teklifini, “Evladım, sıkıştırırsak hepsi kaçarlar” diye kabul etmemişti.
1939’a kadar Alvar’da yaşayan Muhammet Lutfi, hastalıkları yüzünden, köy halkından özür dileyerek Erzurum’a taşınmıştı. Alvarlı Efe, mütevaziliğini burada da elden bırakmamış ve son derece sıradan bir evde yaşamaya başlamıştı. O kadar ki, yaşadığı evin tavanı yoktu. Evin tek lüksü, duvar diplerine yerleştirilen minderlerdi.
Alvarlı Efe, Hac yaşağının kalktığı 1946 yılından bir yıl sonra Hac’ca gitmişti. Oradaki hali, tavrı İstanbul’dan gelenlerin de dikkatini çekmişti. Bu isimlerden bir tanesi, daha sonra Alvarlı Efe’yi ziyaret etmiş, yaşadığı ortamı görünce, Erzurum’daki müritlerine sitem etmişti. Bu kadar kıymetli bir insan, bu kadar basit bir evde yaşamamalıydı. O tarihlerde Erzurum’un en lüks konağını alarak Alvarlı Efe’ye bağışlamak isteyen kişiye, Muhammed Lutfi şiddetle karşı çıkmış, böyle bir teklifin yapılmasından dolayı yaşadığı büyük üzüntüyü de çevresindekilere aktarmıştı.
Alvarlı Efe, Hulusi Yahyagil üzerinden Bediüzzaman Said-i Nursi’yle haberleşiyordu. Alvarlı Efe’nin mektuplaştığı bir diğer isim ise, şimdi Çarşamba Cemaati olarak bilinen grubun ilk şeyhi, Ali Haydar Efendi’ydi. Ali Haydar Efendi, Alvarlı Efe’nin babası Hüseyin Efendi’nin öğrencisiydi. Alvarlı Efe’nin gönderdiği mektuplar Ali Haydar Efendi’yi çok memnun etmiş, ikili müritleri üzerinden görüşmeye başlamışlardı.
Alvarlı Efe, ilki 1947 yılında olmak üzere üç defa Hac’ca gitti. İlerleyen yaşıyla birlikte gözlerini kaybetti. Uzun yıllar prostat rahatsızlığı yaşadı. Bütün bu süre zarfında, mütevazi yaşamından taviz vermedi. Bu yönüyle hem halkın hem de Erzurum’da bulunan mülki erkanın saygı ve sevgisini kazandı. Erzurum’un ileri gelen isimlerinin neredeyse tamamı, Alvarlı Efe’ye bağlanmış, rahle-i tedrisinden geçmişti. 1956’da Erzurum’da hayata veda eden Alvarlı Efe, adıyla anıldığı Alvar Köyü’ne sırlandı. O gün bugündür orada ziyaretçilerini kabul ediyor…
[Tuncay Opçin] 22.9.2019 [Kronos.News]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)