OdaTWelle! [Seyfi Mert]

İşin uzmanları ‘normatif etik’i üçe ayırır. Bunlardan birincisidir “Teleolojik etik.” Beslendiği kaynaklar da enteresandır; benlikçilikten faydacılığa, hazcılıktan bilmem neye kadar bir dolu erdem dışı pınardan doldurur testisini.  Kural ve ahlaki değerler epey sonlardadır teleolojik etikte. 

Havuzlaşan Türk medyası için artık bu eşiğin çoktan aşıldığını ve lineer bir propaganda aygıtına dönüştüğünü biliyoruz basınımızın büyük çoğunluğunun. Bu nedenle, Tayyip Erdoğan basın toplantısı yaparken sorularıyla epey sıkıştırabilen yabancı medya varken, iş Merkel’e soru sormaya geldiğinde Türk meslektaşlarından kimsenin çıtı bile çıkmıyor, çıkamıyor. 

Çıkamaz da… 

Zira bir yerlerden nasıl bakılacağına ve nerede durulacağına dair üst gözün, ya da makamın yollayacağı komutu almadan herhangi bir şey yapmak oldukça risk taşıyor havuz medyası için. En azından bunu biliyor ve ‘neme lazım arkadaş, böyle iyi’ diyerek suskunluğun tatlı kollarında demlenmeyi tercih ediyorlar. 

Yapılan basın toplantısıyla ilgili haberleri ise merkezdeki içerik belirleyen başka bir mahfilin deruhte ettiği aşikâr. Bu sebeple Merkel karşılarında iken dut yemiş bülbüle dönen havuz gazetecileri ertesi gün ‘Alman terörist!” başlığıyla cenk eden mücahit kıvamında coşabiliyorlar.  

İletişim sosyolojisi “etiksel egoizm” diyor bu tür sapmalar için ama mevcut havuz medyasının durumu bu patolojiyi de çoktan geçmiş durumda. Bambaşka ve benzersiz bir eşiği zorluyorlar her gün. 

Bir ülkenin ne denli bozulduğunu anlamak için pek çok parametreye bakabiliriz. Memleketin doğru yönetilip yönetilmediğini, ahlak açısından yücelip yücelmediğini anlamak mı istiyorsak, başta müzik olmak üzere sanatına bakmamızı salık verir Konfüçyüs.

Sadece sanat değil tabi. Eğitim, medya, adalet, sağlık sistemi vs vs.. Bunların hangisine bakarsanız o ülkenin çürümüşlüğüne dair önemli bir vasat ortaya çıkacaktır. 

Açıkça ifade edeyim, yukarıdaki nedenlerden dolayı başta Avrupa medyası olmak üzere, gelişmiş ülke medyalarının en azından çok daha mantıklı, iz’anlı olduğunu hep görüp, bu işi yapan bireyler olarak komplekse girdiğimiz az değildir. 

Bakın, bir miting alanına sığabilen insan sayısında bile patronların, siyasi liderin bakışı belirliyor neticeyi. Devletin valiliği katılımcıları onda bire düşürerek veriyor rakamı. Gerçek rakamları ise Reuters’ten öğrenebiliyoruz ancak. 

Mitingdeki insan sayısını bile ideolojisine göre belirleyenlerin seçimlerdeki oyları nasıl belirleyeceğini düşünmek bile korkudan ürpermeye yeter hakikaten. 

Sırf bu sebepledir ki, seçim sürecinde iktidara adeta peşkeş çekilen başta resmi olmak üzere tüm medya mecraları, muhalefete ya da istenmeyen en kısık sese bile tahammül edemedi. Gelişmiş ülkelerdeki gibi lider tartışmalarından vazgeçtik, liderlerin karşısına can sıkan soru sorabilecek gazeteci bile kalmadı şu anda. 

Sorar gibi olanlar da yediği iki yumruk darbesiyle anında tornistan edip, CHP tarihinin belki de en anlamı siyasi eylemini yok efendim, gazeteci ile aktivist farklı şeylerdir, gibi ipe sapa gelmez kıvırtma yapar hale getiriyorlar. 

Vaziyet bu, rasyonalite böyle olunca BBC en objektif haberleri yapmış oluyor maalesef. 

Söz gelimi ülkenin göbeğinde, başkentte onlarca insan güpegündüz kaçırılıyor, medyadan tık yok. Çünkü toplumun bir kesimine duyulan nefretin suskunluğunu çok iyi biliyor iktidar medyası. 

Kaçırılma haberini de yabancı medya veriyor, miting fotoğraflarına da yabancı medya çekiyor. 

Bundan dolayı, ne zaman yabancı medyada bir ülke haberini görsem, en azından objektif olunduğuna inanırdım. Çünkü bilirdim ki, bir ülkenin demokrasisi ve çürümüşlüğü ne ise, medyası da oydu. 

Ülkede muhalif medya neredeyse kalmadı. 

Yüzde 80’den fazlası iktidar güdümündeki havuz medyası. 

Kalanlar ise Doğu Perinçek ve Ergenekon tayfası. 

Çok değil kısa süre önce, 28 Şubat’ta günümüz havuzuna benzer bir şekilde işleyen, darbecilerin tak dediğini şak diye yapan medya. 

İsim isim vermeye gerek yok. 

Onlar şu anda çok mutlu. 

Tıpkı Perinçek gibi. 

Adaletin cenaze namazının kılındığı, hukukun defnedildiği şu döneme ‘altın çağ yaşıyoruz’ diyen Perinçekgiller medyası. 

Rahatsız oldular Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşünden. 

Zira ilk kez muhalefet gündem oluşturma hakkını almıştı iktidarın elinden. 

Perinçek medyası çıldırdı adeta. 

Yürüyenlere doğrudan terörist diyemeyince dolaylı şekilde suyu bulandıran haber ve yorumlar havalarda uçuştu.

Yine en objektif haberleri (enteresandır Putin borazanı Sputnik de dahildir buna) yabancı medyada okuyabildik. 

Tüm kirlilik ve zehir saçılan algı bombardımanına rağmen en azından doğruyu ayıklama çabası hissediliyordu yabancı medyada. 

Ancak… Dikkat buyurun “du” diyorum… 

Şöyle bir durum var:
Türkiye’de tam bir kuralsızlık cennetinde hayat süren pek çok kişinin başta Avrupa olmak üzere medeni ülkelere geldiğinde nasıl kuzu kuzu kurallara uyduğunu bizzat müşahede etmişimdir. 

Nasıl diyeyim; mesela ülkede kırmışı ışık, trafik kuralları filan umursamadan yıllarca araba kullanan biri, Almanya’da araç kullanmaya başladığı anda yayalara dikkat etmeye, korna çalmamaya özen göstermeye başladığını bizzat gördüm. Siz de görmüşsünüzdür eminim.

Türkiye’de yaşasa, kesinkes Aydınlıkçı güruhta neşet edecek kimi gazetecilerin, en azından bulunduğu ülkenin medya etik kuralları gereği suret-i haktan göründüğünü çok iyi biliyorduk. Zira sosyal medya hesaplarında içlerinde zorla tuttukları ideoloji canavarının hırıltıları civalı ekranları bile delecek kadar güçlü yükseliyordu. 

Açıkça söyleyeyim Deutsche Welle’nin “Gülen: Türk siyasetinin Frankenştaynı” başlıklı haberini görünce ilk başta, “yok canım Alman medyasının içine Ergenekoncu Aydınlıkçılar ya da havuzcular kaçmış olamaz” diye düşündüm. 

Yani en azından böyle başlık atarak nefretlerini kusmazlar diye geçirmiştim içinden. Ancak tel tel dökülen haberin her satırında acıyarak gördüm ki, haberden ziyade ideolojik bir fanzin şeklinde hazırlanmıştı metin. Bidayetinden beri, dine, dindara, inanca duydukları nefreti buladıkları ideoloji sosuyla haber diye sunan gazeteci mi ararsınız, şu anki hukuk cellatlarından bir önceki dönemin cellatlarına kadar, biriktirdiği kini boca eden tekaüt hukukçu mu ararsınız, hepsinin görüşüne başvurulmuş. Tekmili birden doldurulmuştu bu haber torbasına. Bir tek muhalif görüş, suçlamalara verilecek tek bir cevap, tek bir aykırı ses yoktu haberde. 

Bunun bir tek açıklaması vardı. 

Bugüne kadar Almanya’da diye haber ve etik kurallara uyan birileri, kendini bir an için ülkesinde zannetmiş ve başta çalıştığı kurum olmak üzere mesleğini kin ve nefretine paravan yapmıştı. 

Üzücü ama bu böyleydi. 

Yoksa yıllardır Oda TV’de benzerlerini okuduğumuz matbu nefret paragraflarının uluslararası ciddi bir medya platformunda ne işi olabilirdi ki?

Konuya isimler ve örnekler devam edeceğiz, yoruldum. 

[Seyfi Mert] 11.7.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Uzun seyahatler ve moral gezileri (2) [Abdullah Aymaz]

27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra bir nevi duraklamaya giren hizmetin mensuplarını harekete geçirmek ve moral vermek için Üstadımızın değerli talebelerinden Mustafa Sungur Ağabeyimizin yaptığı uzun seyahatlerin bir kısmını bir önceki yazımda anlatmıştım. Bu yazımda da bu önemli mesele üzerinde duralım:

Sungur Ağabey ve beraberindekiler Denizli’de polis baskını görüp Sulh Ceza Mahkemesinden tutuklanmadan kurtulduktan sonra tekrar marşlar okuyarak yollarına devam ederler.

Bu yolculukları yine Mustafa Sungur Ağabeyimizin ifadelerinden takip etmeye çalışalım:

“Denizli’den Buldan kazasına uğradık. Buldan’dan Nazilliye, Hacı Mustafa Beye misafir olduk. Rahmetli Muzaffer Arslan’la çok gezdiğimiz için bize daima Hacı Mustafa ‘Yol paralarınız benden’ diye taahhütte bulunurdu. Oradan Aydın’a geçtik. Tire ile Ödemiş arasında bir köyde imamlık yapan babama uğradık, onu da ziyaret ettik.

“Ödemiş’ten Ayrancılara geçtik. Musa (Yukarı) isimli bir kardeşi ziyaret edecektik. Kendisini beklerken Ağabeyi geldi, ‘Yahu burada birisi var, arabanın plakasını aldı. Şimdi Emniyete bildirecek!’ dedi. Ayrancıların çıkışında bir kilometre ileride Karakol vardı. Akşam vakti, biz Karakola yaklaşınca baktık üç dört tane jandarma, ışıkları yakmış bizi bekliyor. Yolumuzu kestiler, indirip arama yaptılar. Bir uzatmalı Çavuş vardı, saatlerce bizi uğraştırdı. Neyse sabaha kadar orada kaldık. Sabah İzmir’den Av. Ömer Lütfi Bozcalı’nın geldiğini haber verdiler. Bizi Torbalı’ya sevk ettiler. Orada ifade verdik, muhakeme olduk. Yine tutuksuz gayr-i mevkuf olarak mahkememiz ileriki bir tarihe atıldı.

“Ardımızda mahkemeler bırakarak şevkle yolumuza devam ediyoruz. İzmir’e oradan da Balıkesir’e geçtik. Ben orada kaldım, arkadaşlar Çanakkale’ye Mehmet Kayaları ziyarete  gittiler.

“Dönüp Bursa’ya uğradık. Bursa’dan İstanbul’a geldik. Fırıncı’yı da yanımıza alarak Trakya’yı gezdik. Trakya’dan Çanakkale’ye geçtik. Sonradan Edremit’e geldik. Fırıncı’yı burada bırakıp İzmir’e geçtik. Çünkü iki gün sonra Denizli’de mahkememiz olacaktı. Bu vakte kadar SEYAHATİMİZİN süresi 50 günü doldurmuştu. Denizli’de duruşmaya katıldık. Ardından Konya’ya geçtik. Oradan Karabük’e geçtik. Eflaniye uğrayıp Kastamonu’ya vardık. Mehmed Feyzi Efendiyi ziyaret ettik. ‘Yahu ne bu cesaret! Bu hengamede, şimdi böyle gezilir mi, biraz ara verin!’ dedi. Artık biz de seyahati sonlandırmak istiyorduk.

“Fakat o sırada Yusuf bir rüya gördü. Üstad elinde bir kalem, önünde Türkiye haritası, kalemin ucundan alev çıkıyor. Üstad kalemi şehirlerin üzerine gezdirerek ta Rize’ye kadar işaretliyor. Biz bunu duyunca tekrar şevke gelip yola koyulduk. O rüya bize yeniden hayat verdi.

“Samsun’a gitmek üzere yola koyulduk. Samsun’da bir gece kaldık. Sonra Bafra’ya gittik. Bir gece de orada kaldık. Bir bahar günü Rize’ye gitmek üzere Bafra’dan yola çıktık.

“Çünkü Üstad haritayı çizmiş, daha kimseyi dinler miyiz?.. Rıdvan, Yusuf, ben, bir de Bafralı Muammer Ağabey…. Yine marşlarla yolumuza devam ettik. Bir gün Trabzon’da Müslim Selçuk’un yanında kaldık. Sonra Rize’ye geçtik. Rize’de Hanoğlu’nun köyüne gittik, kendisini bulduk. Oradan Pazar’a vardık. Pazar’da o zaman çok Nurcu vardı. Polisler hemen ablukaya aldılar bizi. Sorgu sualden sonra, ‘Buradan gidin, başımıza belâ olmayın!’ deyip bizi gönderdiler. Tabiri câiz ise, bizi Karadeniz’den kovdular. Bu defa Hanoğlu’nu da yanımıza alıp tekrar Trabzon’a geçtik. Bir gece daha kaldıktan sonra ver elini Erzurum. Hanoğlu yolda, ‘Sen İnşaallah Nur’un fedaisi olursu.’ dedim. O da ‘Ben postnişin olmak istiyorum’ dedi. Hakikaten iki sene sonra Van’da rastladım, tam bir postnişin olmuştu.

“Erzurum’da bizi Mehmet Kırkıncı Hoca misafir etti. Oradan onu da yanımıza alıp Tercan’a geldik. Tercan’da Ümit vardı. Ümid’in evinde kaldık. Kırkıncı Hoca oradan ayrıldı. O Erzurum’a biz Erzincan’a hareket ettik. Erzincan’dan Sivas, Kayseri, Nevşehir’e uğradık. Ben Nevşehir’den otobüsle Ankara’ya geldim. Hacı Yusuf’la Rıdvan Jiple beraber Diyarbakır’a döneceklerdi. Fakat onlar da gitmemişler, ertesi gün onlar da geldiler. Zübeyir Ağabey o zaman Ankara’daydı. Bizi görünce, ‘Kardeşim, Nurculuk Sungur’unki gibi olur. En tehlikeli zamanda Anadolu’yu gezerek beş yüz kişiyle ders yapıyor. Maşallah!’ diye bizi tebrik ve teyit etti. Yola çıkalı tam yetmiş günü bulmuştu.”

Görüldüğü gibi Sungur Ağabey, en kritik ve tehlikeli bir zamanda, 27 Mayıs 1960 İhtilalinden hemen ardından, Türkiye’yi bir baştan öbür başa iki üç defa dolaşır. Kırılan ve bozulan moralleri yeniden düzeltir. Hizmet-i imaniyede şevk ve gayret ateşini tutuşturur. Seyahatin ardından, ‘YİRMİNCİ ASRIN KUR’AN AŞIKLARINA MEKTUP’ başlığı altında bir lâhika yazıp, bütün Anadolu’ya gönderir. Seyahatin şevk ve gayret verici tesirini bu mektupta da takviye eder. Bu, o gün kamuoyundaki pek çok sorulara cevap teşkil eden uzun ve tarihi bir mektuptu…

Mustafa Sungur Ağabeyimizin bu gayret ve faaliyeti bizlere her zaman örnektir. Bu süreçte morallerin yüksek tutulması için bilhassa göz önünde bulundurulması gereken en güzel misallerden birisidir.  

[Abdullah Aymaz] 11.7.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com 

Ayaküstü diktatörlüğe giriş dersi [Mehmet Nedim Yılmaz]

Bir Alman gazeteci, “Deniz Yücel’i ve gazetecileri ne zaman serbest bırakacaksınız?” diye sordu.

Erdoğan’ın çevirmeni belli ki konudan bihaber. Deniz Yücel diye birinin serbest kalıp kalmayacağını sordu. Neyse ki Erdoğan konuyu biliyor. Ama gıcıklık bu ya… Küçümseyici tavırlarla, -belki de süre kazanmak için- Alman gazeteciye sorusunu tekrarlattı. Ve Türk yargısına topu attıktan sonra kimsenin bu hikâyeye artık inanmadığını düşünmüş olacak ki başka bir hikâye anlatmaya başladı:

“Ben şiir okuduğu için cezaevine girmiş bir kişiyim. Düşünce özgürlüğünü gayet iyi bilirim. Ama siz benim belediye başkanıyken, şiir okuduğumdan dolayı herhalde hapse girdiğimi bilmiyorsunuz. Onun için bana bu soruyu soruyorsunuz. Eğer bunu bilseydiniz bana bunu sormazdınız.”

Bu anlamsız, hiçbir bağlamı ve mantığı olmayan, ilk dinleyene dünyanın tüm dillerinde “ne alaka” diye sorduracak laf salatası İngilizce’ye çevrilince o kadar da komik olmuyor. Nitekim Erdoğan’ın şiir okuduğu için hapse girdiğini bilen ve 8 üyesi otel baskınında gözaltına alınan Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) da, G20’ye katılan Wall Street Journal’dan Emre Peker de aynı soruyu sordu dün Erdoğan’a:

Uluslararası Af Örgütü hapse girdiğinizde sizin için kampanya yapmıştı, gözaltındaki üyeleri ne zaman serbest bırakacaksınız?

15 TEMMUZ’A BAĞLAMAK ‘IN’, PARALELE BAĞLAMAK ‘OUT’

Erdoğan, bu sol kroşe soruyu iktidarı boyunca şapkasından çıkardığı en büyük tavşan olan 15 Temmuz darbe tiyatrosuyla savmaya çalıştı. Uluslararası insan hakları savunucularının Büyükada’da otel baskınıyla hapse tıkılmasına şöyle açıklık getirdi: “Adeta 15 Temmuz’un devamı mahiyetinde bir toplantı için bir araya gelmişlerdir. İstihbaratın aldığı bir duyum üzerine polis teşkilatı buraya baskın yapmıştır.”

Yani dünyanın önde gelen insan hakları aktivistleri Büyükada’da bir otelde gerçek isimleriyle otel odası ayırıp 15 Temmuz’u ne yapsak da devam ettirsek diye toplantı yapıyorlarmış! Bu tıpkı, Sezen Aksu’nun klibinde darbe mesajı verdiği saçmalığı gibi ciddiye alınmayacak bir iddia. Erdoğan için darbe işte böyle kolay bir “çocuk oyuncağı.”

Bu 15 Temmuz esprisine karşılık Emre Peker uzun gözaltı sürelerini sormaya kalkınca Erdoğan sorunun içinden “aktivist” kelimesini seçerek saldırmaya başladı: Kim o aktivistler kim, kim? Bylockçular mı, Eagle’cılar mı?”

Bylock ismindeki tıpkı WhatsApp gibi şifreli olan bir mesajlaşma programının hiçbir şekilde hukuki delil sayılamayacağını MİT, mahkemelere gönderdiği yazıyla belirtme ihtiyacı hissetmesine rağmen ülkenin Cumhurbaşkanı, uluslararası bir toplantıda androidden indirilen bir programı bahane edip 50 bin kişiyi tutuklamasını, 150 bin kişiyi tasfiye etmesini savunabildi.

Karşısında soru soran muhabir de konuya hazırlıksız olduğu ve Türkiye’de yaşanan çok geniş mağduriyetleri yeterince çalışmadığı için olacak Erdoğan’ın tezleri karşısında “Hakkında somut delil olanlar için bir şey söylemiyorum” deyiverdi.

Diktatörlerin ülkelerinde “somut delil” denilen şeyin kralın iki dudağı arasından çıkacak iki kelime, ya da istihbarat örgütünün uydur uydur ebegümeci saçmalıklarından ibaret olduğunu bilmemesi büyük eksiklik.

Nitekim bu “somut delil” hatası hem ona hem de kurumuna pahalıya mal oldu.

Gazetecilik kariyerinde, diktatör Erdoğan’dan, dünyanın gözü önünde ayrıntılı gazeteciliğe giriş dersi dinlemek zorunda kalan ender uluslararası gazetecilerden biri oldu:

“Bakın haberi doğru kaynaktan alın ve onun üzerine gerekli olan çalışmayı yapın. Haberi doğru kaynaktan almaz da Wall Street Journal ağzıyla konuşursanız sizi yanlışa düşürürler.”

Bu soruya cevabı bittiğinde Erdoğan’ın yüzündeki alaycı gülümseme bu bölümün özeti gibiydi.

TAHLİYEYE YARGI, TERÖRİSTE BEN KARAR VERİRİM

Erdoğan dünyaya diktatörlük ve aptal yerine koyma dersi vermeye devam etti G20 soru-cevap bölümünde:

“Sizin basın mensubu diye tanıdıklarınızın büyük çoğunluğu teröre yardım yataklık yapan kişilerdir.”

Çin’i bile geride bırakarak dünyanın en çok gazeteciyi hapiste tutan ülkesinin cumhurbaşkanı olarak daha açık konuşamazdı doğrusu.

Ve uluslararası hukuk tanımaz tavrını sürdürdü.

Kuzey Iraklı Kürt gazeteci Selahattin Demirtaş’ın ne zaman serbest bırakılacağını sorunca kendisiyle çelişerek şöyle dedi: Teröristleri cezaevlerinden bırakma yetkisi bizim değildir. Türkiye bir hukuk devletidir. Bu söylediğiniz kişi bir teröristtir.

Türkiye bir hukuk devleti olsaydı henüz iddianamesi bile hazırlanmamış muhalefet liderine terörist diyemez ve bunu dedikten sonra dünyanın gözünün içine baka baka yalan söyleyerek “top yargıda” üçkâğıtçılığına sığınamazdı.

Yazının girişi “Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı koltuğunda bir kabile reisi oturuyor” diyor ama en azından bir geleneği olan kabilelere de veya onların asgari ahlak kurallarına uyma zorunluluğu hisseden reislerine de saygısızlık yapmamak gerekir diye düşünmüyor değilim.

[Mehmet Nedim Yılmaz] 11.7.2017 [TR724]

Kontrollü muhalefet, Abdi Ağa ve Topal Ali [Akif Umut Avaz]

Tarih kitapları geçmişe, bugünü şekillendiren geçmişteki olaylara dair çok şeyler anlatır. Ancak, tarih kitaplarında bildiğimiz anlamda insan pek olmaz. Daha doğrusu insanı insan kılan hisler, duygular, acılar, sevinçler, korkular, kaygılar, coşkular, zaaflar, sevgi, öfke ve nefret vesaire bulunmaz… Ancak his ve duygularıyla, kaygı ve cesaretleriyle, sevinç ve kederleriyle insan olabilen insanın izine nadiren rastlanan tarih kitapları bu açıdan eksiktir.

Tarih kitaplarının bu eksiğini tarihi romanlar ve varsa o dönemin içinden yazılan hikayeler, şiirler, denemeler tamamlar. Mesela nüfus mübadelesini tarih kitapları yazar yazmasına ama aynı nüfus mübadelesini bir de sanatçı/edebiyatçı/romancı/şair gözünden okumak bambaşka bir şeydir. Tarih kitaplarından nüfus mübadelesinin ne zaman olduğunu, hangi şehirleri ve kaç kişiyi etkilediğini öğrenmek mümkündür. Ama o mübadele sırasında yaşanan acıları, özlemleri, insan olmaya has umutları, beklentileri, korku ve endişeleri o kitaplardan anlayamazsınız. Onun için Yaşar Kemal gibi müthiş bir kabiliyetin elini taşın altına sokması, nüfus mübadelesinin mağdurlarını ete kemiğe büründürmesi, onları umut, sevinç, korku ve kaygılarla donatması ve nihayet tarihin büyük ölçüde görmezden geldiği gerçek insanlar olarak önümüze koyması gerekir.

YAŞAR KEMALLER, AHMET ALTANLAR MİLLETİN ONURUDUR

Tarihin akışını değiştiren olaylara insanı dahil eden roman ve benzeri edebi eserler, sırf yüklendiği bu misyon açısından dahi olsa, çok kıymetlidir. Merak edilen tarihi bir olay, dönem ya da karakter, sanat ve edebiyatın, roman, şiir ve hikayelerin hakkında söylediklerine kulak verilmeden tam ve doğru anlaşılamaz. Onun içindir ki, şu an müthiş bir yobazlaşmanın ve paçozlaşmanın hükümferma olduğu Türkiye’de itilip kakılsalar, horlanıp zindanlara atılsalar da edebiyat, yazı ve sanat insanları kıymetlerinden bir şey kaybetmez. Yine onun içindir ki, Yaşar Kemaller, Ahmet Altanlar, Orhan Pamuklar vesaire içinden çıktıkları, dilini ve kültürünü zirvelere taşıdıkları milletin onurudurlar, şerefidirler.

Kaldı ki, eski ya da yeni her roman, her edebi yazı bize ve bugüne dair de bir şeyler söyler. Bin yıllık Şehname ve eski Hint söylencelerinin çok şeyler söylediği gibi. İşte Yaşar Kemal’in ikonik İnce Memed’i de böyle bir eser. İnce Memed’te zulme ve adaletsizliğe isyan edenler kadar, zalimle işbirliği yapan menfaatçi karaktersizler ya da egosu ve şöhreti ile vicdanı arasında kalmasına rağmen zalimin işini kolaylaştırmaya kendisini mecbur hisseden insan tipleri bir geçit resmi ile önünüzden geçiverir.

KILIÇDAROĞLU, ZULÜM DEVRİ SİYASETİNİN TOPAL ALİ’Sİ Mİ?

Romanlardaki karakterler gerçek hayattaki şahsiyetlerin bir izdüşümü olduğu gibi halen yaşamakta olan şahsiyetler de yer yer romanlardaki bazı karakterlerle örtüşür. Mesela, bende nedense hep güçlü bir sempati ile derin bir acıma hissini birlikte uyandıran Kemal Kılıçdaroğlu’nun şu son hal ve hareketleri İnce Memed’teki Topal Ali’nin yaşadığı çelişkili duygu durumunu ve paradoksal eylemlerini ne kadar da çok anımsatıyor.

Hikâyeyi biliyorsunuz… Sevdiği kız Hatçe’nin, sahibi olduğu 5 köyün ahalisini inim inim inleten zalim ve adaletsiz Abdi Ağa’nın yeğeniyle zorla evlendirilme planları, zaten adaletsizliğe isyan eden İnce Memed için bardağı taşıran son damla olur. Bir gece Hatçe’yle buluşur ve kaçarlar. Aşırı yağmurdan dolayı çok ilerleyemez ve köyün dışındaki bir kayalığa sığınırlar.

Özünde iyi ve vicdanlı bir insan olan Topal Ali, iz sürmekteki ustalığı ile meşhurdur. Abdi Ağa, İnce Memed ve Hatçe’nin izlerini bulması için Topal Ali’yi görevlendirir. Topal Ali, vicdanı ile menfaatlerinin, gönülden istediği Mehmed ve Hatçe’ye yardımcı olmak ile “iz sürme ustası” şöhretinin lekelenmemesi arasında derin çelişkiler yaşar. Kalbi zalim Abdi Ağa’nın işini zorlaştırmaktan yanadır ama bedelini göze almakta tereddütler yaşar. Buna rağmen izlerini kolayca bulduğu halde köyde epey oyalanarak kaçaklara zaman kazandırmaya çalışır. Ama nihayet bir izin peşine düşer ve Abdi Ağa ile silahlı adamlarını eliyle koymuş gibi İnce Memed ve Hatçe’nin saklandığı yere götürür. Böylece zaten dramatik olan İnce Memed ve Hatçe’nin öyküsünün daha bir trajik hale gelmesine yol açar.

Memed silahını çeker, Abdi Ağa ve yeğenini vurur. Yeğeni ölür, Abdi Ağa ise yaralanır. Memed, kılına bir zarar gelmesi durumunda bedelini ağır ödeteceğine dair oradakilere tehditlerde bulunarak Hatçe’yi köye gönderir ve kendisi dağlara kaçar. Böylece, zulüm ve adaletsizliğe isyanının efsaneleştirdiği bir İnce Memed olur.

GÜNÜMÜZ SİYASETİNİN ABDİ AĞA’SI VE AĞA’NIN DEVLET BAHÇELİLERİ

Abdi Ağa (Yeşilçam filmlerinde merhum Erol Taş’ın oynadığı karakterlere, günümüz siyasetinde Erdoğan’a tekabül eden bir karakter), kendisine gelir gelmez şeytani bir plan yapar. Memed kaçmıştır ama Hatçe hala köydedir. Adamlarını toplar ve kendisini Memed’in vurduğunu ama yeğenini öldürenin Hatçe olduğuna dair yalancı şahitlik yapmalarını ister. Bu yönde şahitlik yapmayı kabul edenlere yarı yarıya olan hasattaki paylarını 4’te 3’e çıkarmayı vaat eder. Tüm adamları bu rüşveti ve Abdi Ağa’nın talebini kabul eder (günümüz siyasetinde Devlet Bahçeli’nin içinde bulunduğu konuma karşılık gelen durum.) Topal Ali ise yine vicdanıyla amansız bir savaşa tutuşur. Neticede rüşvet karşılığı yalancı şahitliği kabul etmediği için Abdi Ağa tarafından köyden sürülür. İftiraya uğrayan Hatçe ise, jandarmalar tarafından tutuklanıp hapse atılır… Uzatmayalım, hikâye devam eder ve Topal Ali zamanla İnce Memed’in en güvendiği adamı olur.

Hemen baştan ifade edelim: Samimiyetle hak, hukuk ve adalet adına edilen her kelime değerli, bu taleplerle atılan her adım kıymetlidir. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul’da bir mitingle sonlandırdığı “Adalet Yürüyüşü” de tarihe geçecek değerde önemli bir eylemdir. Ancak unutulmamalı ki, hak, hukuk ve adalet gibi evrensel değerlerin kutsiyeti hiçbir ayrım yapmaksızın herkes için olmasından ileri gelir. Herkes için istenmeyen hak, hukuk ve adaletin başka bir tür zulüm, haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizliğin kapısını sonuna kadar açacağını tahmin etmek için kâhin olmak gerekmez.

KILIÇDAROĞLU BİR TOPAL ALİ KADAR BİLE OLAMADI MAALESEF

Kendi kapısı zorlanıncaya kadar haksızlıklar, hukuksuzluklar ve adaletsizlikler karşısında dilsizmişçesine susan Kılıçdaroğlu’nun bu haklı talepleri dillendirmekte ne kadar geç kaldığı ayrı bir tartışma konusu. Ancak, hem böyle tarihi bir çıkış için olabildiğince geç kalıp hem de Topal Ali misali vicdanı ile menfaatleri; doğru olanı yapmak ile o güne kadar çevresine saldığı şöhretin zedelenmesi endişesi, hak ve adalet arayışı ile siyasi menfaatleri ya da korkuları arasında kalması kabul edilemez. Kaldı ki Kılıçdaroğlu, bir Topal Ali kadar bile olamamıştır maalesef. Abdi Ağa’nın Hatçe’yi hapse attırmak için uydurduğu yalana destek olmayı reddeden, yalancı şahitlik yapmayan Topal Ali’deki şahsiyet ve dirayeti maalesef Kılıçdaroğlu gösterememiştir.

Herkes için hak, hukuk, adalet derken bile harami despot Erdoğan’ın ailesi ve yakınları ile birlikte 17/25 Aralık 2013’te hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvette suç üstü yakalanınca uyduruverdiği “FETÖ” yalanını tekrarlayacak bir acziyet sergilemesi, Kılıçdaroğlu’nun Topal Ali’yle olan ciddi farkına işaret etmektedir. Topal Ali’ninki kadar olsun bir vicdan muhasebesiyle ciddi bir ikilem ve tereddüt yaşamadan soluğu derhal Yeni Kapı’da alarak Erdoğan-Fidan-Akar troykasının şeytani kumpasının peşine takılan Kılıçdaroğlu, aradan geçen bir yıla ve son 25 günde ayak tabanlarını patlatırcasına arşınladığı 430 kilometreye rağmen maalesef olması gerektiği insani, ahlaki ve vicdani yere hala varabilmiş değildir. Özünde iyi biriymiş gibi gözüken bir insanın doğru bir amaç için yola çıkıp yanlış bir yere varması hakikaten esef vericidir.

BU BİR SANSÜR DEĞİL, BU BİR İSYAN

Pazar günkü mitingte yaptığı konuşmada Kılıçdaroğlu 430 km’yi ne için yürüdüğünü şöyle ifade ediyor: “Olmayan adalet için yürüdük. Mazlumların hakkı için, hapisteki milletvekilleri, tutuklu gazeteciler için yürüdük… Üniversiteden atılan hocalar için yürüdük… Kamu görevlerinden atılanlar için, çocuk işçiler için, orman köylüleri için, hapisteki askerler, linç edilen askerler için yürüdük. Tek adam rejimine karşı olduğumuz için yürüdük… Terör örgütlerine karşı olduğumuz için, yargı siyasetin emrine verildiği için yürüdük. Şiddet mağduru kadınlarımız için yürüdük, Mavi Marmara şehit ve gazileri için yürüdük. Açlık grevindeki kardeşlerimiz Nuriye ve Semih için yürüdük. Can ve mal güvenliği olmadığı için korku iklimindeki iş dünyası için yürüdük… Gerçek darbeciler yargılansın diye yürüdük. 249 şehidimiz için yürüdük… Ayrım yapılmasın diye yürüdük. Özetle bu ülkede adalet için yürüdük. Adaleti getirmek için yürüdük.”

Kılıçdaroğlu’nun ne için yürüdüğünü anlatırken sarfettiği ve hakikaten sadece yürümek şöyle dursun uğruna her türlü demokratik mücadelenin verilebileceği gerekçeler arasından iki kez tekrarladığı bir tanesini çıkardım. Yanlış anlaşılmasın bu bir sansür değil, bu bir isyan. Kılıçdaroğlu’nun kasti ayrımcılığına ve siyaseten hesaplı ahmaklığına karşı bir isyan.

TABANA KUVVET ADALET ARAYAN CHP LİDERİ İŞİN ÖZÜNÜ ANLAYAMAMIŞ

Kılıçdaroğlu, korkunç bir siyasi akıl tutulmasıyla, 15 Temmuz alçak darbe kumpasının hemen ardından soluğu Yeni Kapı’da aldığı günden bu yana takip ettiği yanlış muhalefet tarzından, yüzlerce kilometre yürümesine rağmen hala bir arpa boyu bile uzaklaşamamış maalesef. Rotasını şaşırmış, menzilini kaybetmiş garip bir yolcu gibi demokratik muhalefete bir adım bile yaklaşamamış. Anlaşılan o ki, nihayet doğru bir şey yapıp yollara düşerek tabana kuvvet demokrasi, hak, hukuk ve adalet arayan Kılıçdaroğlu, bunların ancak herkes için istenmekle mümkün olabileceğini hala kavrayamamış.

Köyleri, kentleri, yaşadıkları evleri başlarına yıkılan, anaları, babaları, çocukları sistematik bir şekilde katledilen Kürtlerle ilgili tek kelime edemeyen Kılıçdaroğlu’nun, Hizmet Hareketi ile ilgili harami Despot Erdoğan’ın haksız ve ahlaksız yafta ve yakıştırmalarını kullanmaktaki ısrarı hak, hukuk, adalet ve demokrasi talebinin dar ve pürüzlü kalibresine ışık tutar nitelikte. Hem konuşmasında hem de konuşması sırasında deklare ettiği 10 maddelik talepler listesinde buram buram ayrımcılık kokan müthiş bir insani körlüğü ve nadir rastlanan bir siyasi ahmaklığı tekrarlayan Kılıçdaroğlu, 25 günlük emeğini büyük ölçüde zayi etmiştir. Öyle ki, 430 km yol katederken nasırlaşan, derileri kabarıp dökülen yüz binlerce çift ayak için, insanın içi sızlaya sızlaya, “akılsız başın ceremesini ayaklar çeker” diyesi geliyor.

NEDEN YAPMADIKLARINIZI SÖYLÜYORSUNUZ?

Mitingdeki konuşmasında, “Konfüçyüs adaleti şöyle tanımlar: ’Adalet bir kutup yıldızı gibidir. Yerinde sabit durur, bütün dünya etrafında döner.’ İranlı Sadi çok güzel bir tanımlama yapıyor: ’Dünyanın bütün nehirleri adalete susamış bir insanın susuzluğunu gidermeye yetmez.’ Kuran’ı Kerim’de ’adaletle hükmediniz, işi ehline veriniz,’ der. Peygamberimizin veda hutbesinin temeli de adalettir. Onun için diyoruz ki önce adalet. Hak, hukuk, adalet. Siyaset ahlak, adalet temelli yapılmak zorundadır. Siyaset topluma adanmışlıktır, malı götürme alanı değildir,” diyor Kılıçdaroğlu.

Ne kadar da doğru hatırlatmalar bunlar. Bu doğru hatırlatmalardan sonra neden insan söylediklerinin veya tekrarladıklarının gereğini yapmaz, canhıraş, avaz avaz hak, hukuk, adalet ararken bile yapılan adaletsizliklere, haksızlıklara ve hukuksuzluklara teşne olduğunu göstermekten imtina etmez.

KENDİNİZE GELİN SAYIN KILIÇDAROĞLU, KENDİNİZE GELİN!

“… FETÖ’ye karşı olduğumuz için yürüdük…” “FETÖ’nün siyasi ayağı ortaya çıksın,” ne demek Sayın Kılıçdaroğlu? Siz neyin davasındasınız? “FETÖ” diye bir şey olduğu konusunda harami Despot Erdoğan ve karakter yoksunu avanesi ile tamamen aynı noktadaysanız sahi neye itiraz ediyorsunuz? En son Koray Çalışkan Hoca olmak üzere bugüne kadar kaç tane danışmanınız, partiliniz yaftalanan milyonlarca, gözaltına alınan onbinlerce, tutuklanan 50 binden fazla insan gibi gerçekte olmayan bir örgüt olan “FETÖ” üyesi olmakla itham edildi. Harami Despot Erdoğan’ın yaptığı gibi ağzınızı yaya yaya masum insanları ‘FETÖ’ yaftasıyla yaftalarken danışmanlarınız, partiliniz veya CHP milletvekili oldukları halde gözaltına alınan ya da hapse atılan Murat Aksoy’dan, Atilla Taş’tan, Enis Berberoğlu’ndan, Koray Çalışkan’dan da mı utanmıyorsunuz?

“9 Temmuz yeniden doğuşun tarihidir. 9 Temmuz bir yürüyüşün sonu değil bir barışın, bir birlikte yaşam iradesinin ortaya konmasının tarihidir. Adalet mülkün temelidir. Yunus’un dediği gibi zulüm ile abad olunmaz. Zulüm ediyorlar. Herkese zulüm ediyorlar. Zulme karşı durmak bizim boynumuzun borcudur,” diyorsunuz. Doğru söylüyorsunuz. Ama neden söylediklerinizle iki dakika olsun bir tutarlılık gösteremiyorsunuz?

Zulmün arşa dayandığı bir devirde, sonunda mazlumdan, mağdurdan, haktan, hukuktan, adaletten yana tavır alan Topal Ali kadar bile neden olamıyorsunuz? Size umut bağlamış milyonlarca insana, “N’olacak işte, Kılıçdaroğlu’nunki de ‘kontrollü muhalefet’” dedirtmekten hiç mi rahatsız olmuyorsunuz?

Ahlaksız zalimlerin yalan, iftira ve yaftalarına dil, yaptıkları insanlık dışı zulümlere el olarak zulme karşı mücadele edildiği nerede görülmüştür? Nasıl bir mantıkla iftiralarına papağanlık yaptığınızı anlayamadığım ahlaksız zalimler bir gece ansızın kapınıza dayanmadan kendinize gelin Sayın Kılıçdaroğlu, kendinize gelin! İyice geç olmadan kendinize gelin!

[Akif Umut Avaz] 11.7.2017 [TR724]

Görmez Başkan konuşuyor: Mülkiyeti gasp harammış (2) [Abdullah Salih güven]

Bu seriye devam edeceğim ama farklı bir başlangıç yaparak. Şu ana kadar birçok defa gerek Başkan Görmez’in, gerekse Diyanet yetkililerinin ağzından “Diyanet’i ve Başkanı hedef alıyorlar, yıpratmak ve itibarsızlaştırmak istiyorlar” serzenişini duyduk.

Kimler ve neden Diyanet ve Başkanını neden itibarsızlaştırmak istesinler? Bir: itham edenlerin Başkan ve Diyanet’e düşmanlıkları vardır. İki: itham edilenlerin itham edenlere göre yanlışlıkları vardır.

Eğer düşmanlık söz konusu ise zaten yapacak bir şey yok. Düşmanlık seviyesine çıkmış bir anlaşmazlık savaş ile neticelenir. Demek ki ortada bir savaş var ve savaşta taraflar birbirini mağlup etmek için uğraşıyor. Böyle düşünür, böyle bakar ve sonucu beklersiniz. Yok, ikinci alternatif söz konusuysa o zaman bunun adı hedef alma, yıpratma, itibarsızlaştırma olmaz; tenkit olur, daha yaygın kullanımı ile eleştiri olur. Eleştirinin ise en az iki çeşidi vardır; yapıcı ve yıkıcı. Yapılanları yanlış bulup, daha iyi, daha güzel, daha doğruyu tavsiye babındaki eleştiriler, altları dolu ve alternatif önerilerle yapılıyorsa yapıcı kısmına girer, baş tacı yapılır. “Allah senden razı olsun, hiç bu zaviyeden bakmamıştım, teşekkür ederim” cümleleriyle karşılık bulur; ya da “Allah razı olsun ama sen bu eleştiriyi getirirken resmin tam karelerini görememişsin, bu zaviyeden bakış senin eleştirini doğrular ama bu faktör de devreye girince sanırım benim düşüncem ve eylemim daha doğru” gibi cümlelerle dostça müzakerelere girişilir. Yıkıcı eleştiriye gelince, esasta problem olmaması şartıyla usul ve üslup hatasıdır. Fakat onun bir tık ötesi düşmanlıkla neticelenir ve meseleyi yukarıda söylediğimiz savaş ortamına taşır. Bu açıdan eleştirilerde esas ne kadar önemli ise usul ve üslup da o kadar önemlidir.

Diyanet ve Başkan hakkında zaman zaman yazı yazan ve içeriden bir insan olarak şahsen ben, Başkan ve yetkililerin öteden bu yana söyledikleri söz konusu serzenişlerini hiç üzerime almıyorum. Almıyorum çünkü yazdıklarımı düşmanlık hisleri ile savaş kazanmak amacıyla değil yapıcı eleştiri kapsamı içinde görüyorum. Her bir cümlemi hesabını ahirette Allah’a hesap vereceğim şuuru içinde kaleme alıyor, tekrar tekrar okuyorum. Muhatap aldığım kişilerle yine dünyada yüz yüze veya ahirette Rabbimin huzurunda hesaplaşacağım gerçeğini hiç unutmuyorum. Dün yayınlanan ve aşağıda devamını okuyacağınız yazıda dile getirilen eleştiriler de bu kapsamdadır.

KARA PROPAGANDA MI GERÇEKTEN?

Farklı bir giriş dedim. Maksadım, eğer iyi ifade edebildiysem bundan ibarettir. Ne zamandır bunu kaleme almak istiyordum, Başkan’ın Süryani kiliselerinin Diyanet’e devri şayiası üzerinden söylediği  “kara propaganda yapılıyor” cümlesi bunları yazamam vesile oldu.

Mülkiyeti gasp konusunda Görmez Başkan’ın yaptığı konuşmayı tahlil ederken “Başkasına ait mülkiyeti gasp etmek İslam’ın reddettiği bir husustur” cümlesine gelmiştik. Doğru mu bu? Cins bir soru ile başlayayım; kime göre, neye göre? Allah ve Resulüne, literatürde nass dediğimiz Kur’an ayetleri, Peygamber hadisleri ve uygulamalarına göre ise, doğru. Bu naslardan hareketle ulemanın ortaya koymuş olduğu İslami ilke, prensip, kaide, kural, kanun, adına ne derseniz deyin teolojik, teorik ve hukuki değerlere göre ise doğru.  Bu kaidelerin idarecisi ile idare edileni ile teker teker Müslümanlar tarafından hayata tatbiki kastediliyorsa, doğru değil. Bir önceki yazımda da dediğim gibi seçici tarih okumaları yapmayalım. Müslümanlık tarihinin sadece ve sadece altın dönemlerini nazara verip, diğerlerini es geçmeyelim.

Mesela bugün, Müslüman olduklarından kuşku duymadığımız insanların 15 yıldır başında bulunduğu AKP iktidarının yaptıklarına bakın. 15 Temmuz öncesi ve sonrasında cemaate yönelik operasyonlarda “2,099 Üniversite, lise, ortaokul, ilkokul ve öğrenci yurdu kapatılmıştır. Mülkiyeti vakıf veya derneklere ait olan binalara devlet tarafından el konulmuştur. Aynı şekilde yine cemaate mensup insanlar ait olan toplam 1.289  özel şirkete el konulmuş̧tur”. Şimdi Görmez Başkana kendisinin de şahit olduğu bu manzarayı yeniden hatırlatıp “Başkasına ait mülkiyeti gasp etmek İslam’ın reddettiği bir husustur” tespitini izah etmesini istiyorum. Siyasal İslamcı, Muhafazakâr Müslüman diye kendini tanımlayan iktidarın sahipleri devletin meşru şiddet kullanma gücünü de arkasına alarak yaptıkları el koymanın dinimizdeki adı nedir? Gasp değil midir? Değilse bu eylemi nasıl tanımlıyorsunuz? Dilimizde kullandığımız “devletleştirme, kamulaştırma, el koyma” gibi kavramların yukarıda rakamlarını verdiğim manzara özelinde gasptan ne farkı vardır?

İSLAM REDDEDİYOR, PEKİ SİZ?

Görmez Başkan’ın bu bağlamda akıllarını ikna, vicdanları tatmin, gönülleri razı edecek ve yapılan tatbikatla hak verdirecek bir izahını olacağını sanmıyorum. Madem yok, o zaman gelin basit bir mantık yürüterek bazı ihtimalleri ortaya koyalım.

1-“Başkasına ait mülkiyeti gasp etmek İslam’ın reddettiği bir husustur” ama bizim ret ettiğimiz bir husus değildir.

2-“Başkasına ait mülkiyeti gasp etmek İslam’ın reddettiği bir husustur” ama Cemaat söz konusu olduğunda biz İslam’ın kaide ve kurallarını uygulamıyoruz.

3-“Başkasına ait mülkiyeti gasp etmek İslam’ın reddettiği bir husustur” ama cemaat düşmandır ve onunla savaş halindeyiz. Dolayısıyla savaş hukukunun kuralları geçerlidir. Savaşta mağlup ettiğin düşmanının malları ganimettir. Devletin el koyduğu bu okullar ve şirketler de gasp değil ganimet kategorisine girer.

Devam edebilirim ama yazıyı uzatmak istemiyorum ve Görmez Başkan’a tekrar soruyorum; bu üç alternatif içinde hangisini kabulleniyorsunuz? Siz cevabınızı düşünedurun ben cevap vereyim; her üçü de var Sayın Başkan. Delil mi istiyorsunuz? İstanbul Çamlıca’da Ali Kervancı’ya ait evin müftülük lojmanı yapılması. Mülk başkasına yani Ali Kervancı’ya ait. Devlet o malı uydurma gerekçelerle gasp ediyor, Diyanet’e veriyor, siz de müftülük lojmanı yapıyorsunuz. Tebessüm ediyorum Görmez Başkan bu satırları yazarken; sadece tebessüm ve içimden iyi ki ahiret var, hesap var, mizan var, kul hakkı var, hesaplaşma var, cennet var, cehennem var diyorum. Bu tebessümün içinde acı, üzüntü, keder, ıstırap, hüzün gizli. Siz anladınız onun ne demek olduğunu fakat anlamayanlar için kilit bir ipucu vereyim; tebessüm ahirete, haşre, mizana, hesaplaşmaya bakıyor; acı, üzüntü, keder, ıstırap ve hüzün ise dünyaya.

İSLAM DÜNYASININ YAŞADIĞI MEDENİYET KRİZİ BU

Sayın Başkan; müsaadeniz olursa size bir-iki noktayı hatırlatmak istiyorum.

Bir: Sizin de tanıdığınızı düşündüğüm bir arkadaşımın tespitiyle aktarayım: Cemaat sizin için “ötekileştirdiğiniz bir öteki” olmuş durumda. Bir taraftan Müslümanlar olarak itikadi zihniyetimizin, birlik-beraberlik, kardeşlik-dostluğumuzun en temel dinamiği olan ”ehl-i kıble tekfir edilemez” diyeceksiniz, öbür taraftan ceza hukuku değil savaş hukuku kurallarını bile aşan ölçüde Cemaate yapılan her türlü zulmü, işkenceyi, karakter suikastını, gasbı meşru gören bir suskunluk hatta daha da ötesi bütün bunlara cevaz veren bir tutum içinde bulunacaksınız. Bu bir iman sorunudur Görmez Başkan. Bu bir ahlak krizidir. Bu bugün itibariyle İslam dünyasının birçok yerinde gördüğümüz bir medeniyet krizidir. Aynaya bu zaviyeden bakmanızı acizane tavsiye ederim.

İki: En masum insanlar otorite karşısında şahsiyet ve karakter değişikliğine maruz kalabilir. Bir de kaybetmek istemedikleri statükoları varsa, “uydum kalabalığa” deyip her şeyini otoritenin eline teslim edebilir. Literatürde bunlara ”mankurt” deniliyor. Devlet otoritesi karşısında inandığı esasları, kuralları, kaideleri, ilkeleri, prensipleri bir kenara bırakarak şahsiyeti, kişiliği, karakteri hatta kimliğini kaybetmiş mankurtlar. Aynaya bu zaviyeden de bakmanızı acizane tavsiye ederim.

Üç: Mutlak otorite sizin de bildiğiniz ve inandığınız gibi İslam’da Allah’a aittir. Onun otoritesini eğer bir şahsa devrederseniz, ardından onun ağzından çıkan her şeyi emir kabul eder, “vardır bir bildiği” ve “vardır bir hikmeti” derseniz, ona muhalefeti ahlaksızlık, anarşi, isyan sayar ve Thomas Hobbes’in Leviathan’ını hortlatmış olursunuz. Nietzsche’nin ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt: Herkes ve Hiç kimse için Bir Kitap’ adli eserinde dediği gibi, o şahsı veya o şahsın özelinde devleti soğuk mu soğuk, önüne her geleni ezen, parçalayan, yok eden bir canavar haline getirirsiniz. Ben bu zaviyeden bakınca sizin şu son 3-4 yılda oynamış olduğunuz rolün HSYK’dan, AYM’den, MİT’ten, Ordu’dan, Emniyet’ten ve sayısını bilmediğim bakanlıklardan daha önde olduğunu görüyorum. Çünkü yüzde 99’u Müslüman ve bunun yüzde 50’sinin iktidar partisinin oy deposu olduğu bir ülkede sizin söyleminiz, eyleminiz, duruşunuz hatta suskunluğunuz bile o canavar devlet için meşruiyet zemini oluşturuyor. Aynaya bir de bu zaviyeden bakmayı ihmal etmeyin.

BEN HAKKIMI HELAL ETMEYECEĞİM

Evet, Başkan dost acı söyler. Keşke bunları “dünyada iken ve şimdi” yüzüne söyleyebilsem. “Dünyada iken” diyorum çekineceğim bir şey yok. Örneklerim var, gerekçelerim var, niyetim de alabildiğine halis. Dolayısıyla yapıcı eleştiri. “Şimdi” diyorum, çünkü yarın çok geç olabilir. Bir muhalif rüzgâr eser, devran döner, ülkemize hukuk, adalet, vicdan, insaf yeniden avdet ederse, o zaman göstereceğiniz pişmanlık bir fayda etmez. O zaman belki helallik pesinde koşarsınız. Sayıları yüz binleri bulan mağdurlar, masumlar, mazlumlar haklarını helal eder mi bilemem. Ben etmeyeceğim.

Sayın Başkan dünyada olmadı diyelim bu yüzleşmemiz; ahirette Allah’ın huzurunda bu yazımdan dolayı eğer davacı olursanız hesaplaşırız. Olmadınız diyelim, en azından emri bi’l maruf, nehy-i ani’l münker vazifemi yapmıştım Allah’ım derim.

O konuşmanızın sonunda insan vurgu yapan, dini, mezhebi, meşrebi kimliği ikinci sıraya alan yaklaşımınızın her cümlesine, her kelimesine, her hecesine ve her harfine imzamı koyuyorum. Ah aynalar! Siz ne zaman bize bizi göstereceksiniz!

[Abdullah Salih güven] 11.7.2017 [TR724]

Yazı dizisine Cemaat’ten ne tepkiler aldım? (2) [Ahmet Dönmez]

Gelelim camia içerisinden ulaşan tepkilere…

Benim için bu yazı dizisinin en özel tarafı burası. Tahminlerimin ve beklentilerimin aksine, çok çok olumlu bir reaksiyonla karşılaştım. Bana doğrudan ulaşan tepkilerin neredeyse tamamı destekler ve teşvik eder mahiyetteydi. Hizmet Hareketi içerisinden tanıdığım, tanımadığım bir çok kişi bana yüz yüze, telefonla, e-postayla, mesajlarla yorumlarını ilettiler. Bunların bir bölümü kamuoyunca da tanınan, bilinen insanlardı. Genel olarak bu yorumları şu şekilde özetleyebilirim: “Böyle bir yazıya ihtiyaç vardı. Bu sorular hepimizin kafasında vardı ama hiç kimse soramıyordu. Hepimize tercüman oldun. Birilerinin bu sorulara cevap vermesi gerek. Ne olduğunu bilmek istiyoruz. Aramızda hainler varsa niye deşifre edilmiyor? Niye hesap sormuyoruz? Kimsenin Hizmet’e böyle bir leke sürmeye hakkı yok.”

Olumsuz yaklaşımlar ise az miktardaydı. Hep üçüncü kişiler üzerinden ve dolaylı bir şekilde ulaştırılan tepkilerdi bunlar. Ancak belirtmem gerekir ki, sıradan insanlar değillerdi. Anladığım kadarıyla belli konumları elinde tutan, sözü dinlenir ‘ağır abiler’di.

Üzücü olan şuydu ki, dizinin içeriğiyle ilgili somut bir itiraz yerine bu yazıları neden yazdığımla ilgilenen reaksiyonlardı genellikle. Ekseriyetle de “Şimdi bunun zamanı mı?”, “Niye düşmana malzeme veriliyor?”, “Ahmet Dönmez ne yapmaya çalışıyor?” soruları etrafında yoğunlaşıyordu. Başlarken ‘hain’, ‘kozmik’ gibi etiketlerle yaftalanmayı, bel altı vuruşları göze almıştım. Tek tük de olsa bunlar da olmadı değil. Fakat cevap vermeyi bile abes görüyorum.

BU SÜREÇ, URLARDAN KURTULMADAN BİTMEYECEK

Ancak zamanlama ile ilgili eleştirilere bir cevap vermek isterim: Hani herkes soruyor ya, ‘Bu süreç ne zaman bitecek?’ diye… Bana göre cemaat kendi içerisinde bu sorgulamayı sağlıklı bir şekilde yapmadan, arınmadan, urlarından kurtulmadan, hastalıklarını tedavi etmeden bitmeyecek. Bu benim düşüncem. İtiraz edenler kendi zaviyelerinden farklı değerlendirmeler sunabilirler.

Bu sorgulama için erken değil; geç bile kalındı. Eğer en geç 10 yıl önce gerekli neşter vurulsaydı, çok büyük ihtimalle, bugün cemaati bir nefret objesine dönüştüren hataların bir çoğu yapılmayacaktı. Her akl-ı selim sahibini, bugün cemaati 15 Temmuz komplosuna bulaştıran insanların geçmişte daha başka neler yapmış olabileceklerini sorgulamaya davet ediyorum. Ve, bu insanlar ya da bu insanları üreten ‘hastalıklar’ tedavi edilmeden bu sürecin bitmesi halinde neler olacağını da… Bana göre; kendilerine ‘ilahi bir tasdik’ almış, yaptıkları her şey kader tarafından onaylanmış ve Kadir-i Mutlak tarafından cevaz verilmiş gibi sunacaklar neticeyi. Eskisinden daha pervasız bir şekilde aynı yöntemlere devam edecekler. Doğal olarak da cemaatin başı, 15 Temmuz’a benzer belalardan bir türlü kurtulamayacak.

90’lı yıllarda Cem Karaca’ları, Barış Manço’ları, Bülent Ecevit’leri kendine hayran bırakan bu Hareket, nasıl oldu da 20 yıl sonra en yakın müttefiklerini bile kendisini savunamaz hale getirdi?

İstediğiniz kadar başkalarını suçlayabilirsiniz! İstediğiniz kadar gölgeleri yumruklayabilirsiniz!

Bugün en ılımlı insanlar bile AKP’yi eleştirecekken söze önce cemaate küfrederek başlıyorsa, önünüzde iki seçenek var: Ya siz de onlara “küfredersiniz” ya da şapkayı önünüze koyar düşünürsünüz.

Burada artık kastım ve hedefim 15 Temmuz değil. O tuzak – ya da kumpas, ne derseniz deyin- sadece bir sonuç.

“Ne yani, bütün bu zulümleri hak ettiğimizi mi iddia ediyorsun?” diye tepki gösterecekler için şu parantezi açmayı da zaruri görüyorum: Bunları, AKP’nin ve başındaki despotun insanlıktan çıkmış hallerinden, vahşi zulümlerinden, Nemrutluklarından bağımsız olarak söylüyorum. Bu onların hesabı… ya da meselesi… Onlar düşünsün. Hizmet Hareketi başkaları için değil, evvela kendisi için bu kemoterapiyi başlatmak zorunda.

Arınma… Daha geç olmadan… Yarın değil; bugün…

AKP ÖRNEĞİ DERS OLMALI

Şöyle bir metafor yapıyorum; yolda size TIR çarpmış, çoğu kemikleriniz kırık, hayati fonksiyonlarınızı yerine getirmekte güçlük çekiyorsunuz, yoğun bakımdasınız ama ‘Hayır ben şimdi tedavi olmak istemiyorum. Hele bir eve çıkayım, biraz zaman geçsin, öyle…’ diyorsunuz.

“Bu sorgulamaların şimdi zamanı değil. Hele bir süreç bitsin, şu belayı atlatalım, ondan sonra her türlü hesaplaşma olacak” demek, bununla aynı şey bence.

Haydi diyelim ki bu tür analojilerle başkaları da tam tersi yönden benzetmeler yapabilir. Ben güncel olması açısından ve biraz da meseleyi vulgarize etmek maksadıyla başka somut bir örnek vereyim; geçenlerde AKP’nin kurucularından Ersönmez Yarbay, “Abdullah Gül’ü de Bülent Arınç’ı da ‘tek adamlığa’ karşı uyardım. Ancak onlar, ‘Şimdi parti içinde görüş ayrılığı zamanı değil, birlik beraberlik zamanı. Bunların zamanı değil’ diyerek sustular.” dedi. Bu örneğin ana fikri ‘tek adamlık’ uyarısı değil. Zamanlama ile ilgili, biraz da ‘te’dib edici’ cevap…

Niyeyse bu ülkede hiç bir şeyin hiç bir vakit, ‘tam zamanı’ olmuyor. Hep daha acil, daha ehemmiyetli, daha hayati bir neden vardır diğerini ötelemek ya da ertelemek için… Ve ne yazık ki o beklenen zaman da hiç bir zaman gelmiyor. Daha doğrusu geliyor da ‘iş işten geçtiği zaman’ oluyor o an… Abdullah Gül’ün de Bülent Arınç’ın da artık yeterince zamanı var; bol bol düşünebilirler, ‘nerede hata yaptık’ diye… Fakat kime ne faydası var artık? Bugün anlaşılıyor ki, o günün en mühim meselesi buymuş.

Bazen sizin detay gibi gördüğünüz bir mevzu, aslında varoluşsal bir problem haline gelmiştir de haberiniz yoktur.

BİR KİŞİNİN ELE GEÇİRİLMESİYLE KOCA CAMİAYI UÇURUMA SÜRÜKLEYEBİLEN ZAAFİYET SORGULANMAYACAK MI?

İçlerinden bir tanesinin devşirilmesi halinde, 40 yıldır emek verilen bir insanlık hareketinin bir gecede silahlı terör örgütü olarak yaftalanmasına yetecek bir yanlışa imza attırılabiliyorsa, o mekanizmayı sorgulamak gerekmez mi?

Kimdir bu ‘hainler ya da devşirmeler? İlkin bir hücrede başlayan kanser, daha sonra nasıl bütün vücuda yayılıyorsa; hala daha ‘Şimdi zamanı değil’ demenin kime, ne faydası var? Daha ne olacak ki? Ailelerle beraber 1 milyona yakın insan doğrudan bedel ödüyor. Dolaylı olarak mağduriyet yaşayanlarla sayı kaçı buluyor, hesap edin.

Bu vakıanın ilahi hikmet boyutları muhakkak vardır. Asr-ı Saadet’ten örneklerle de bir takım cevaplar verilebilir. Veriliyor da zaten.

Fakat ben bir gazeteci olarak somut olgular üzerinden sorular sormak zorundayım.

Birileri, “Hocaefendi’nin talimatı” diyerek bu askerleri darbe tuzağına mı düşürdü? Öyleyse kim bu birileri? Adil Öksüz kimdir mesela? Neden herkesi tatmin edici, soru işaretlerini izale edici bir cevap verilmiyor? Bu suskunluk gizli bir ‘kabul’ ya da ‘özgüvensizlik’ anlamına gelmeyecek mi? Ve bu ‘angaje elemanlar’, 15 Temmuz’dan önce de sahne aldılar mı? Tabanın, ‘cemaatin tavrı’ zannettiği kaç olay aslında bu tiplerin kotardığı işlerdi kim bilir. Bugün camianın üzerine yapışan ayıplardan kaçında bu kişilerin dahli vardı acaba?

CEMAATİN GELECEĞİNİ, TABANA VERECEĞİ CEVAPLAR BELİRLEYECEK

Susarak, duymazdan-görmezden gelerek geçiştirilecek sorular değil bunlar. Bugün Türkiye’nin tamamında cemaat bir sevimsizlik nesnesine dönüşmüş durumda. Ters yönde giderken, “Ne birisi, hepisi hepisi” diyen Temel durumuna düşmeyi kendine nasıl yakıştırabilir Hizmet? Evet, bunda hırsız bir idarenin iftiraları, yalanları etkili oldu. Evet milletin belli bir bölümünün vefasızlığının, cehaletinin, hırsızlığa teşne olmasının ve hatta nankörlüğünün de etkisi var. Bunları inkar ediyor değilim. Ancak sadece bir suçlama ile bu süreçten sağlıklı bir şekilde çıkılabilir mi sorusunu da sormam gerek.

Görebildiğim kadarıyla cemaat, belli bir süre daha susacak. Çünkü 15 Temmuz’da ne olduğunu cemaatin kendisi de henüz anlayabilmiş değil. “Bu işi Allah çözecek. Bu oyunu biz kurmadık ki biz açıklayalım. Erdoğan bir oyun oynadı. İçeriden de bu oyuna gizli bir şekilde dahil olanlar oldu. Ve maalesef Hizmet bu oyunu da içerideki gizli oyuncuları da fark edemedi. Halen de tam olarak anlayabilmiş, çözebilmiş değiliz. Çünkü kurgulayan, planlayan biz değiliz. Dolayısıyla sorulara cevap vermesi gerekenler de bu oyunu oynayanlardır” şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşım söz konusu. Haliyle bu kadar şiddetli ve acımasız bir savaşın ortasında bunların tartışılmasının münasebetsiz olacağı, musibeti ikileteceği ve ‘kuvve-i maneviyeyi’ kıracağı düşünülüyor. Bu kara sürecin bitimiyle beraber bir hesaplaşmanın olacağı ve herkesin eteğindeki taşı dökeceği vaat ediliyor.

Ancak bir yandan da cemaatin kendi tabanının, “Biz 15 Temmuz’un neresindeyiz?” diye sorduğu, herkesin beynini kemiren bu sorulara bir cevap bulmaya çalıştığı da aşikâr.

Yazı dizisine gelen tepkilerden anladığım şu; camianın kahir ekseriyeti sorumluların hesap vermesini istiyor.

Bu tepkiler benim için de yeni bir durum, yeni bir tecrübe. Zihnimde ve ruhumda yepyeni menfezler açan, ümidimi artıran, heyecanlandıran bir olgu. Birilerinin zannettiği ya da iddia ettiği gibi; robotlardan oluşan, sorgulamayan, yukarıdan ne gelirse harfiyen ona uyan bir mankurtlar topluluğu yok ortada. Bu insanlar, hiç bir ‘abinin’ kara kaşı-kara gözü için bu yolun yolcuları değiller. İnançlarını, mefkuresini, yöntemlerini, söylemini paylaştığı ölçüde bu yolu yürüyen; yanlış yapıldığında itiraz eden; sorumlulardan hesap sorulmasını isteyen; değilse kendi inandığı yolda tek başına da olsa yürümeye hazır; Türkiye’nin en okumuş, değişimlere en açık, dünya ile entegre, kendini en çabuk yenileyebilen ve adapte edebilen topluluğu burası.

Ve ‘burası’ bir şey söylüyor! Cevap istiyor. Yeni bir süreç var artık. İşte sözünü ettiğim dip dalga bu.

Sürecin nasıl biteceğini ve cemaatin geleceğini, bu dip dalgaya verilecek cevap belirleyecek.

[Ahmet Dönmez] 11.7.2017 [TR724]

TÜSİAD son dakikada meydana çıktı [Semih Ardıç]

Cumhuriyeti Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara’dan İstanbul’a kadar 432 kilometre yürüdü. Saray ve iktidar cenahının tahfif ve tahkirle karışık sözlerle itibarsızlaştırmaya çalıştığı 25 günlük Adalet Yürüyüşü’ne halkın teveccühü herkesin ezberini bozacak kadar fazlaydı.

Kılıçdaroğlu’nun 9 Temmuz 2017 Pazar günü İstanbul Maltepe Meydanı’nda 2 milyon civarında insana hitaben yaptığı konuşmada tenkit edilecek kısımlar da vardı alkışlanacak kısımlar da. CHP lideri, Saray’da kotarılan bazı tanımları aynen kullanması haricinde kuşatıcı olduğu kadar demokrasi, çok seslilik ve hukuk devleti namına umut verici bir çerçeve vaat etti. Türkiye’de baskı ve zulümlerin istinat noktası olan korku duvarlarını yıkacaklarını belirtti ve adalet yürüyüşü için ‘milat’ ifadesini kullandı. Ana muhalefet partisi bundan böyle sivil, örgütlü ve demokratik direniş için sokağı daha fazla kullanacak.

SARAY VE İKTİDAR SARSILDI

Yürüyüş dünyanın nazarının Türkiye’deki hukuk ihlallerine çevrilmesine katkı sağladığı gibi Saray ve iktidarı derinden sarsmıştır. Alenen bunu itiraf etmeyecekler elbette. Mamafih Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ile diğer iktidar sözcülerinin verdiği cevapların satır aralarında buram buram tedirginlik kokuyor. Demokrasi ve adalet için yollara düşmeyi ve miting tertip edilmesini, ‘halkı anarşizme davet etmek’ diye itham edenler, ayaklarının altındaki zeminin kaydığının farkında.

TÜSİAD’IN SON DAKİKA MESAJI

Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Maltepe’de kürsüde konuşurken herkesin dikkatini çeken bir tweet atıldı. Tweet, Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Erol Bilecik’in hesabından paylaşıldı. Bilecik, Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını, “Çok sade, çok net ve çok masum. Üstelik küçük harflerle ifade edildiğinde daha etkili…” diye niteledi. Tweet’in sonundaki cümle daha manidardı: “Siyasî parti gözetmeksiniz herkese #adalet.”

Geçen hafta CHP’nin hem yürüyüş hem de Maltepe mitingi için yolladığı mektuba verdiği şifahî cevapta ‘teşekkür ederiz’ demekle iktifa eden TÜSİAD içinde bu mevzu enine boyuna müzakere edildi. Bazı isimler yürüyüşe olmasa da mitinge temsilci gönderilebileceğini belirtse de ekseriyet davete icabet edilmesi halinde TÜSİAD’ın yeniden Saray’ın hışmına uğrayacağını belirtti.

ALINAN KARAR: SESSİZ KALACAĞIZ

Alınan karar da aynı minvaldeydi: Adalet yürüyüşü ve mitingi için herhangi bir mütalaa, kanaat açıklanmayacak. Yönetim sessizliğini muhafaza edecek. TÜSİAD gibi iş âleminden davetli diğer oda, borsa, dernek ve konfederasyonlar da adalet için yürümeyi göze alamadı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) ve Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) ‘iş âlemi meşgul, gelemez’ tespitimde beni haklı çıkardı.

NİÇİN O TWEET ATILDI?

TÜSİAD Başkanı Erol Bilecek’in son dakikada herkesi şaşırtan hamlesine gelince… Pazartesi günü o tweet’in izini sürdüm. TÜSİAD cenahında tweet’ten mütevellit yüreği ağzına gelen bazı isimler olsa da kahir ekseriyet memnuniyetini izhar ediyor. Hatta bazıları, “Adalet ve hukuk talebinden kim, niye rahatsız olur ki! Başkan gayet güzel ifade etmiş” ifadeleriyle Erol Bilecik’e desteklediğini saklamıyor.

TÜSİAD Başkanı tweeti atmadan evvel müşavirleri ve yönetim kurulundan bir-iki isimle telefonda istişare etmiş. Gazetecilerin tutuklanmasından şirketlere el konulmasına kadar rutin hale gelen hukuk ihlallerine etkili biçimde itiraz edilmemesinin TÜSİAD’ın itibarına zarar verdiği kanaati ağır basmış ve Kılıçdaroğlu konuşurken ‘adalet’ vurgusu ile atılacak tweetin sokaktaki hissiyata tercüman olacağında mutabık kalınmış.

TÜSİAD, ADALET TRENİNE BİNDİ Mİ?

Son dakikaya kadar bekleyen büyük patronların bu tavrı, ‘adalet trenine son anda binmek mi ya da idare-i maslahattan ibaret bir popülizm mi? Her şey çok sıcak. Hal-i hazırda hüküm vermek hatalı olur. Adalet arayışı sürerken TÜSİAD’ın atacağı diğer adımlar o tweet’in ne maksatla atıldığını anlamamıza yardımcı olabilir.

Ezcümle demokrasinin tek adamın lütfü gibi telakki edildiği Yeni Türkiye’de baskılara, haksızlıklara ve OHAL zorbalığına karşı bütün demokratlar için ittifak etmekten başka çıkış yolu kalmadı. Müşahhas adım, beyan ve tavırların hiç birini tahfif etme lüksümüz yok.

CESARET DE BULAŞICIDIR

Bunun içindir ki ‘İş dünyası meşgul, gelemez’ başlıklı (http://www.tr724.com/is-alemi-mesgul-gelemez-haber-analiz-semih-ardic/) makalede geçen Saray dalkavuklarının arasından TÜSİAD’ı da Başkanı Erol Bilecik’in ismini de o kısa ve manidar tweetin hatırına çıkarıyorum. Bu kadarcık da olsa cesaret edip meydana çıktılar ya gerisini Saray’daki zat ve avenesi düşünsün.

Korkaklık nasıl bulaşıcı ise cesaret de bulaşıcıdır. Adalet yürüyüşü bu iyi huylu hasleti daha fazla insana bulaştırmıştır. Emeği geçenleri demokrasi tarihi şükranla yad edecek.

[Semih Ardıç] 11.7.2017 [TR724]

Sizi maskeleriniz de kurtaramayacak! [Ekrem Dumanlı]

2014’ün Aralık ayında gözaltına alınmıştık. Neye rağmen? Dönemin İstanbul Başsavcısı Hadi Salihoğlu’nun yazılı ve sözlü beyanda bulunup “Hakkınızda herhangi bir soruşturma yapılmamaktadır” demesine rağmen. Oysa o açıklamadan bir gün sonra tantanalı bir gözdağı operasyonuyla nezarethaneye kapatılmıştık. Demek ki adliye başsavcının da bilemediği bir merkezden yönetiliyordu.

O güne dair anlatılacak çok şey var. Ama birini paylaşmanın zamanı şimdi geldi. Günlerce nezarethanede bekletildikten sonra bize dendi ki “Savcı ifade almak için Emniyet’e gelmiş”. Yadırgandı bu tavır. Adliye yerine silahların gölgesi altında ifade alınması çok alışılmış bir usul değildi. Neyse…

Akşamüstü bizi nezaretten çıkarıp ifade vereceğimiz kata götürdüler.  Avukatlarımız bekliyordu. Akşam namazı vakti girince oradaki emniyet görevlisine namaz için bana uygun bir yer göstermesini istedim. Görevli memur gitti, bir müddet sonra dönerek “Savcı Bey namazını bitirsin; o seccadeyi size verelim” dedi.

İşte o gün tam kalbimin orta yerine bir ateş düştü. Bir nefret uğruna kimi kime kırdırıyorlardı!

Bana, Hidayet Karaca’ya ve daha nice suçsuz insana terör suçlaması yapan adam ile aynı seccadeyi kullanacaktım birazdan. “İsmi neydi Savcı Bey’in?” diye sordum avukatlara. Adının Fuzuli olduğunu öğrendim. Onun adına o kadar üzülmüştüm ki! Kendi kendime şöyle düşündüm: “Terör gibi büyük bir insanlık suçuna asla tenezzül etmemiş kişilere terör örgütü suçlaması yapan, dünyasını da mahvetmiştir ahiretini de…”

Ben bu düşüncelere dalmış acılar içinde kıvranıyorken polis memuru bana namaz yerinin müsait olduğunu söyledi. Koridorun bir ucuna kadar yürüdük. Bir odaya girdik. Yerde seccade vardı. Biraz önce namaz kılan adamı tahayyül ettim. Ona çok ama çok acıdım. Hangi korkunç baskı ya da hangi yanlış motivasyon insanları bu kadar acımasız kılabilirdi? Seccadeye sarılıp ağlamak geldi içimden…

İfade için içeri girdiğimizde yaptığı sorgudan utanan, sıkılan ama tepeden gelen emrin altında ezildiğini hissetmemizi isteyen bir adam vardı karşımızda. Cevaplarımızı kesmedi, itirazlarımızı makul karşıladı. Adeta “Ne yapayım elimden gelen bu” der gibiydi. Ne var ki bu kişi daha sonra masum insanların mallarına el konması kurumlarının gasp edilmesi gibi işlemlere imza attı. Ve çok büyük bir vebal aldı. Yazık etti kendine…

İlk baştaki mahcubiyeti yargılanmamız sırasında hâkimlerde de bizzat müşahede ettim. Onlardan birinin özür dilercesine nazik ve mütevazı bir ses tonuyla “Sizinle başka şartlar altında görüşmeyi çok isterdim” demesini asla unutamam. Belli ki yaptığı işin ne kadar ayıp olduğunu, kanun dışı bir mecraya doğru sürüklendiğini biliyordu. Hayatını ve her türlü faaliyetini kanunların çerçevesinde yapan insanlara terör suçlaması yapmanın ne kadar çirkin bir iş olduğunu yargı mensubu bilmeyecek de kim bilecekti ki!

Bir adam emir veriyordu durmadan. “Taşları döşedik” diyordu utanmadan. Cezalar kesilmesini salık veriyordu yukarıdan. Tayinleri terfileri buna bağlamıştı. Yargı mensupları ilk defa karşı karşıya kalıyordu bu hukuksuz baskı ile. Yine de değmezdi hukuk katliamının parçası olmaya…

Ne acıdır ki ilk dönemde utana sıkıla yapılan haksız yargılamalar daha sonra arsızlığa ve kanıksamaya dönüştü. İlk başta mahcubiyet içinde yapılan hukuki hatalar, daha sonra kendi kendine telkinler ve teviller yapılarak bir ucube mantığa doğru evrildi. Yeni bir ‘düşman’ tipi oluşturuldu, yeni bir ‘tehdit’ kavramının arkasına sığınıldı, yeni bir ‘hain’ tarifi yapıldı. Bu, yukardan gelen emirler karşısında ezilip büzülen ama suç ve cezanın hukuki çerçevesini az buçuk bilenler için tevil ve tefsirlerle vicdanlarını rahatlatmak için kendi kendilerine aldatmaca yollar buldu. Kendilerinin de ‘İslami bir cemaat ‘ten geldiklerini ayni gözle bakıldığında kendilerine benzer suçlama yapılacağını görmezden geldiler.

İlk hukuk katliamlarının ardından militan savcılar ve hâkimler geldi. Artık ‘başka cemaat’ten gelme kişilere mahsus kalmıyordu zulüm. Perinçek ekibinden ülkücü diye bilenen kişilerin yargıda kurdukları ‘kızıl elma ittifakı’ Cemaat ile ilgili bütün davaları rayından çıkardı ve faşist bir yok etme projesine dönüştü. Bu feci yargı cinayetine bir de yeni ortaklar eklendi. Çoğu avukatlıktan devşirme militan ‘Reisçiler’ savcı koltuğuna oturmaya hâkim cübbesi giymeye başladı.

Tam bu hukuk katliamı yaşanırken bir de araya o korkunç ve planlı darbe girmiş oldu. Militan yargı zaten pusuya yatmış bekliyordu. Tek bir ölçü vardı: Reis. Ne anayasanın manası kaldı ne yasanın. Mesleğin izzetine onuruna aldırış eden kalmadı ortada. Tek bir amaç vardı artık: Siyasetin emrine girmenin bedeli ödenecek, toplumdaki bütün itirazlar (demokratik bile olsa) yargı yoluyla ezilip yok edilecekti.

Nitekim öyle de oldu. İşkence açıktan açığa yapılır hale geldi, adam kaçırmalar, faili meçhuller hortladı Türkiye’de. Başta toplumun bir bolumu birkaç yıldır karabasan gibi üstüne çöken uğursuzluğun farkına varamadı. Ne de olsa Cemaate yapılıyordu bütün zulümler. Oysa cemaate yapılan zulüm bütün zulümlerin başlangıcıydı. İşin ucu kendine dokundukça haktan adaletten nasıl kopabildiğimizi fark etmeye başladı o kitleler. Heyhat!

Hukuksuzluğun sinir tanımazlığı azıttıkça toplumun her kesiminden yükselen ‘Bu kadar da olmaz ki!’ serzenişi zalimleri hala rahatsız etmekte. 15 Temmuz’daki alçak darbenin arkasına da çok saklanamaz hale geldiler. Darbenin önceden bilindiği, hatta planlandığını ispat eden onlarca karine var artık. Soru işaretleri kendi tabanlarına doğru indikçe vaziyeti kurtarma telaşı gözleniyor zalimlerde.

Geçenlerde basına yansıyan bir fotoğraf iste o çaresizliğin teselli arayışlarıdır. Başörtülü bir hanimi gözaltına alan polis de başörtülü. Bu fotoğrafı medyaya servis etmelerinin bir nedeni var: “Demek istiyorlar ki bizim zulmümüz başörtüsüne değil; bak gözaltı işlemini yapan kişi de başörtülü.”

Tam bu fotoğrafın yanına Fuzuli Savcı basta olmak üzere diğer ‘muhafazakâr’ savcılar ve hâkimlerin de fotoğrafını koymak gerekiyor. Tepeden gelen hukuksuz emirlere boyun eğerek milyonlarca insanine hakkına tecavüz ettiler terörist olmayana terörist dediler. Terörle uzaktan yakından ilgisi olmayan masum insanların elleri yakalarında olmayacak mı? Dünyadan geçtik gittik diyelim Allah’ın huzuruna çıkıldığında bu insanların sebep olduğu mahkumiyetlere, mal gasbına, can kaybına, işkence ayıbına nasıl bir izah getirecekler.

Dindarmışlar!

Vallahi zulüm zulümdür; dindar da olsan değişmez: dinsiz de olsan değişmez. Başörtülü de olsan başörtüsüz de olsan zulmün parçası isen vay haline! Senin inancın bizi ne ilgilendirir. Aslolan adaletten ayrılmamak değil midir!

Yazıklar olsun adalet dağıtmakla yükümlü olduğu halde zulmün aracı olanlara…

Ve sana!

En çok sana! Yazıklar olsun ki beş on günlük dünyanın bir kaç günlük iktidarı için insanları insanlara kırdırdın. Haset ve nefretinin altında ezildin…

[Ekrem Dumanlı] 11.7.2017 [TR724]


Zorunlu hicret ve yeni ticaret kapıları! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

İslam medeniyetinin Batı karşısında gerilemesi ticareti ve ticari yolları, pazarları Batılılara kaptırması ticaret/bilim/sanatta kendisini yenileyememesiyle doğrudan ilgilidir. Coğrafi keşiflerle Avrupalılar yeni ticari kanallar yollar keşfetti, ticaretin yönünü, niteliğini değiştirdiler. Müslümanlar ise dünyadaki ticaret ağından koptular. Avrupa’da yetişen yeni, atılımcı tüccar sınıfı batı kalkınmasının lokomotifi oldu. Osmanlı ise hâkimiyet alanlarını sadece askeri güçle korumaya çalıştı. Öte yandan Müslüman unsurlar askerlik ve memuriyetle meşgul olurken, ticaret, zenaat, sanat bütünüyle gayrı Müslimlerin kontrolüne geçti. Müslümanlar servet kaynaklarından ve ticaret imkânlarından mahrum kaldılar. Kapitülasyonlarla birlikte İslam coğrafyası Batının pazarı haline geldi; pek çoğu işgale uğradı, sömürgeleştirildi.

Oysa ticaret İslam’ın teşvik ettiği bir alandı. İlk Müslümanların pek çoğu tüccardı. Resûlüllah (sav): “Rızk’ın onda dokuzu ticarettedir” “Doğru olan tacir kıyamet günü Arş-ı A’la’nın gölgesi altındadır.” “Kişinin yediği yemeğin en helali, el emeği ve meşru alışverişten elde ettiği kazançtır” buyurarak ticarete teşvik etmiştir.

Bu teşvikleri müteakip hicret ve ticaret birbirini tamamlan bir bütünün iki parçası olmuştur. Ticaret Müslümanlar dünyevi kazanc yanında bir tebliğ aracı olmuştur. Asrı Saadet’i müteakip asırlarda İslam, Endenozya’dan Güney Afrika uçlarına kadar uzanan sahiller boyunca Müslüman tüccarlar tarafından yayılmıştı. Selçuklu döneminde ticarete büyük önem verilmekte, kervansaraylar yapılmakta, tüccarlara önemli imkânlar ve kolaylık sunulmaktaydı. Osmanlı döneminde Müslüman halk daha ziyade tarıma, askerliğe ve memuriyete rağbet etmiştir. Bu durum Müslümanları ticaretten uzaklaştırmış, fakirliğe duçar etmiştir.

Bediüzzaman medeniyetin marifet, sanat ve ticaret üzerinde gelişip yükseldiğini ifade etmektedir. “Medeniyet neyle kaimdir?” sorusuna: “marifet ve sanat ve ticaretle” cevabını vermektedir. Bediüzzaman Osmanlı döneminde Müslüman unsurların ticaretten uzak kalıp memuriyet ve askerlikte istihdam olunmalarının Müslümanların aleyhine olduğunu, bu durumun: “Neslen ve serveten tedennîmize ve gayr-ı müslimlerin terakkisine” sebep olduğunu belirtmektedir. Müslüman unsurların memur olması ve askere gitmesi nedeniyle nüfuslarının artmadığı, gayrı Müslimlerin ticaretle meşgul olarak hem nüfuslarını, hem de zenginliklerini artırdığını, bunun ise birkaç asır içinde nüfus dengelerinde değişmelere neden olduğunu ifade etmektedir. Ticarette ve sanatta gayrı Müslimlerin aktif, etkin olması Müslüman unsurları ekonomik olarak zayıflatmıştır. Kapitülasyonlar sonrası azınlıkların batılı tüccarların ortağı/acentesi olması yerli üretimin ölmesine ve devletin iktisaden çöküşüne neden olmuştur.

Girişimcilik ve İşbirliği Kalkınmanın, Zenginliğin Motoru!

Bediüzzaman Müslümanların yeniden ayağa kalkabilmesi için iki şeye vurgu yapmaktadır: Teşebbüsü şahsi ve teşriki mesai. Yani girişimcilik ve işbirliği! Bireysel çalışma kadar işbirliği önemlidir. Zira işbirliği ve ortak çalışma verimliliği artırmaktadır. Bediüzzaman bunu müşterek dikiş iğnesi üreten adamlar örneği ile açıklamaktadır. On adam dikiş iğnesini ayrı ayrı yaptığında kişi başına üç iğne düşerken teşrikül mesai düsturuyla birleştiklerinde ve işbölümü yaptıklarında her birine günde üç yüz iğne düşmektedir. Günümüzde ticaret ve üretimde girişimcilik kadar doğru ortaklıklar kurma, müşterek çalışma, hatta şirket evlilikleri önem kazanmıştır. Benzer sektörlerdeki insanların beraber iş yapmaları üretimi ve rekabet şansını artırmakta, maliyeti düşürmektedir.

Bediüzzaman İhlas Risalesinde teşrikü’l-mesâi, iştirak-i a’mâl (ortak çalışma ve işlerde, çalışmalarda ortaklık) düsturlarına dikkati çeker. İştiraki emval (ticari ortaklık) düsturunun, zararsız ama büyük faydaları olduğunu ifade eder. Bu örneklerin dünyevi işler ve çalışmalar için de geçerli olduğu muhakkaktır. Bir örnekle gazyağı üzerinden dört beş adamın kiminin gazı, kiminin lambayı kiminin fitili, kiminin şişeyi getirerek herkesin eksik malzemelerle tam bir gaz lambasına malik olacağını ve ondan yararlanabileceğini söyler. Aslında bu yaklaşım Müslüman toplumlarda var olan sermaye kıtlığına çözüm olabilecek, sermaye ortaklıklarına teşvik olacak mahiyettedir. Sosyal hayatta ve ekonomik dünyada yeterli sermayeye, tecrübeye veya teşebbüs gücüne sahip olmayan esnaflar kimi tecrübesini, kimi sermayesini, kimi girişimciliğini ve dinamizmini ortaya koyarak güçlü ve büyük şirketler, sosyal ve kültürel oluşumlar kurabilirler. Böylece herkes kazanabilir, daha güçlü yapılar, kurumlar oluşturulabilir. Bunun için girişimcilik ve cesaret yanında “sırrı uhuvvet ve sırrı tesanüte” (kardeşlik ve birliktelik sırrına) uygun hareket edilmesi önemlidir. Bediüzzaman büyük servet güç elde etmek için ehli dünyanın, ehli siyasetin iştiraki emvali (mal ortaklığını) kendilerine rehber edindiğinden bahseder. Böylece harika bir kuvvet ve menfaat elde ettiklerini, ortaklıklar vesilesiyle her birisinin ortaklığın tamamına malik hükmünde olduklarını söyler.

Sünuhat adlı eserinde Batı medeniyetinin nasıl geliştiğini ve bu hale geldiğini anlatırken Batı’nın Avrupa’da sıkışmışlığından kaynaklanan ihtiyacın onu sanata, meraka ve ilme yönelttiğini söyler. Batı medeniyetinin inkişafı üzerinden günümüze ve İslam toplumlarına da bakan genel çıkarımlarda bulunur.

“Evet, fikr-i san’at, meyl-i mârifet, kesretten çıkar. ..tearüf ticareti, teavün iştirak-i mesaiyi intaç ettikleri gibi, temas dahi telâhuk-u efkârı, rekabet de müsâbakatı tevlit ederler.”

Tanışmanın ticareti artıracağını, yardımlaşmanın ortak çalışmayı doğuracağını, temasın yeni düşünceyi güçlendirip geliştireceğini, rekabetin ise yarışmayı ortaya çıkaracağını söylemektedir. Bir yönüyle ticari açıdan tanışma mekânları olan fuarlara, yardımlaşma ile yeni güçlü ortaklıkların kurulmasına ve niteliği ve yarışmayı artıran rekabetçi ortamlara dikkati çekmektedir. Temas ve tanışmanın fikri açılımlara gelişmelere kaynaklık etmesi çerçevesinde ilmi açıdan yeni fikirlerin paylaşılıp geliştirildiği, olgunlaştırıldığı ilmi toplantılara, panellere, konferanslara da vurgu yapılmaktadır.

Hizmet insanları memuruyla, tüccarıyla, eğitimcisiyle Anadoluya sıkışıp kalmış, dünyaya yeterince açılamamışlardı. 15 Temmuz ve sonrası yaşananlar birileri için zulüm aracı olsa da kader planında eğitimli, nitelikli, dürüst, başarılı Anadolu insanının dünyaya iyice yayılmasına vesile oldu. Müslümanlar ticaretten koptu, dünyadan koptu ve gerilemeye başladı. Yaşanan zorunlu Hicret Müslümanların ticareti yeniden keşfetmesine yardımcı olabilir. Hicret ve gidilen ülkelerin şartları sadece esanafı değil, memurları, öğretmenleri de ticarete zorluyor. Eğer ticari kanallar girişimcilik ve işbirliği ile değerlendirilebilir, insanlarımız ticari hayata yönebilirlerse Asrı Saadet sonrası tebliğin ticaret marifetiyle ve tüccarlar desteğinde yapıldığı gibi bir dönem daha yaşanabilir. Zira hicret ve ticaret birbirine çok yakın ve birbirini besleyen, gerektiren kavramlar.

Yurdundan sürülen, zulme maruz kalan insanlar için Zorunlu Hicret ticarete ve tebliğe dair yeni kapılar açıyor. Dünyaya dağılan Hizmet insanları ticareti, iletişimi, eğitimi, sosyal faaliyetleri yeniden tanımlayıp globalleşebilir. Sınırsız, engelsiz işbirlikleri, ortaklıklar kurabilirler. İnternet ortamı online eğitim, online ticaret her alanda büyük imkanlar sunuyor.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 11.7.2017 [TR724]

Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın [Tarık Toros]

Kendinden olmayana muazzam bir düşmanlık var.

Sorumluların adresini göstermeden, torba yapıp, tüm musibetleri belli adreslere yükleyip, milyonların gönlünü kırıyor, ahını alıyorlar.

Mesele tek başına Cemaat de değil.

Misal… İstanbul Barosu’nun eski başkanı Ümit Kocasakal, “Atatürk düşmanı ile yürümem” deyip, CHP’nin organize ettiği Adalet Yürüyüşü’ne katılan, destek veren milyonların kalbini kırıyor.

Üslubunuza dikkat edeceksiniz.

Suçlamanızın adresini net koyacaksınız.

Genelleme yaparsanız, yarın öbür gün o milyonların tamamından tek tek helallik olmanız icap edebilir.

Şakası yoktur bunun. 

***

15 Temmuz’un yıldönümünde, ülkede zulüm gören kesimleri ayırmanın olanağı kalmamıştır.

Zaman, ülkeye musallat olan çeteden kurtulmaya kafa yorma zamanıdır.

“Bu haydutları nasıl bertaraf ederiz. Devlet mafyalaştı. Zarar her geçen gün telafi edilemez ölçüde büyüyor. Ülkenin gittiği istikameti nasıl çeviririz, uçurumdan nasıl döndürürüz.”

Zaman, bunları düşünme zamanıdır.

Hesap görme, iktidarın ekmeğine yağ sürme zamanı değil. 

***

Egemenler, düşman bellediği halkları yatırmış boğazlıyor.

Kendi mahallesi dışında kalanlara nefret kusanlar bilmiyor mu ki, böyle yaparak zalimin elini güçlendiriyor, içerideki masumlara, dışarıda onların yakınlarına büyük haksızlık ediyor.

Çok iyi biliyorlar.

Şuna cevap versinler:

Yüz binlerce mazlum var. Tutuklu, gözaltına alınıp bırakılmış, hakkında işlem olan, işini kaybetmiş, malına mülküne tedbir konulmuş, yakınları cezaevinde olduğu için dünyası zindan olmuş, yüz binlerce mazlum.

Hakkaniyetli iseniz, demokrat iseniz, hukukun üstünlüğü diyorsanız, insan hakları umurunuzda ise, her şeyi bir kenara bırakıp buna bakacaksınız.

Öncelikli konu budur. 

***

Bina alev alev yanıyor, çıra gibi. İçinde yığınla masumun çığlıkları göğe yükseliyor. Müdahale etmek ne mümkün. Yaptığımız dışarıdan su püskürtmeye çalışmak.

Söylediğimiz de şu: Zaman ilerliyor. Yangın çok büyük. Söndürülse dahi, binanın oturulamaz, kullanılamaz hale gelme riski artıyor. Bina çökecek. Herkes de altında kalacak. Sonra, yenisini kimlerle nasıl inşa edeceğiz?

Bunu söylüyoruz. 

***

Hep aynı ezber:

“Bu iktidarı Cemaat başımıza bela etti. Her şeyi beraber yaptılar. Ülkeyi birlikte yıktılar. Beter olsunlar.”

Cemaat’in seçmen gücünün ne olduğunu, 2014 ve 2015’te yapılan dört seçim gösterdi.

Bürokrasi, iş dünyası, medya gücünün de abartılmayacak kadar sınırlı olduğu ortaya çıktı.

Bir iktidarı iş başına getirip orada tutacak bir güç değil, anca takviye olabilir. 

***

“Ülkeyi Cemaat’le Erdoğan birlikte yıktı” diyorsunuz.

Geriye doğru bakalım.

Ülkenin üçüncü partisinin iki eş başkanı, milletvekilleri içeride. Bunu CHP sağlamadı mı?

Rejimi değiştiren, demokrasi ve kuvvetlerin ayrılığına dair tüm cumhuriyet kazanımlarını tarihe gömen referandum sandığının bir numaralı sorumlusu kim, MHP değil mi?

Kemal Kılıçdaroğlu ne dedi, yürürken:

“Bilinen, önlenmeyen ve sonuçlarından yararlanılan darbeye kontrollü darbe denir.”

Adresi neresi: Erdoğan!

Peki, 15 Temmuz darbesinin “mağduru” aynı Erdoğan’a, 7 Ağustos Yenikapı mitingi ile muazzam destek sunan kim, aynı lider.

Bugün Selahattin Demirtaş başta, tutuklu HDP’liler için “ağlaşan” gazeteciler, son iki senedir kapısını çalmışlar mı?

Erdoğan’ın darbeye dair hikâyesini alıp kabul eden, hatta bunu köpürten kim? Sol-sağ tüm muhalefet partileri, medyanın tamamı, topyekûn bir halk.

7 Haziran 2015’ten sonra AKP ile koalisyon müzakeresi yapan parti hangisi? CHP.

Yine aynı tarihlerde iktidara dört şart ileri süren MHP ne demişti: “Yolsuzluk vakaları 17-25 Aralık kapsamında tekrar ele alınmalı. Cumhurbaşkanı görevini hukuki zeminde sürdürmeli. Kuvvetler ayrılığının muhafazası temel kriterdir, vs.”

Bu şartları koyan, bir sene sonra politikasını 180 derece değiştirip iktidarla fiili koalisyon kuran lider kim? Devlet Bahçeli.

Bundan 6 sene önce, 2011’de siyasi tartışma programlarını bitiren kanal hangisi? NTV.

Gerekçesi ne: İktidar mensuplarının, rakip partililer karşısında zayıf kalması.

2013’ten beri, yani tam dört yıldır, ağır sansür altında, Gezi olayları dahil hiçbir toplumsal hadiseyi veremeyen medya grupları hangileri: Doğan, Şahenk, Ciner, Demirören, topu birden Ankara’ya bağlanmış biat medyası.

2010’dan itibaren dönüşen, dönüştürülen siyaseti, medyayı, “Cemaat’ten temizlenen” bürokrasiyi, askıya alınan Anayasa’yı, bekleme odasına alınan parlamentoyu, her seçimde adaletten ve demokrasiden uzaklaşan ülkeyi beraber yaşadık.

Bir bölümünü saydığım kişi veya kurumlara bir çift laf etmeyeceksin… Hemen her şeyi, yıllar önce tüm müesseselerine girilmiş, kadroları tasfiye edilmiş bir yapıya ihale edip, sonra elini yıkayıp çıkacaksın, bu o kadar kolay mı..! 

***

Ne diyor Maide suresi 8’inci ayet:

“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın.”

Gelin görün ki, hiç sıkılmadan bu ayeti yazılarına konuk eden hokkabazlar, katmerli linçten geri durmuyor, aynı topluluğa kinleri üzerinden infaza devam ediyor.

Yarın diyecekler ki:

“Biz gönül verenleri kast etmedik, devlette çalışıp kumpas kuranlardı kastımız.”

Yok kardeşim, kastın bu değildi.

Kinin öyle büyüktü ki, adaletsizliği gördüğün halde, içinden bir şey yapmak gelmedi.

Maide 8’i okudun ama kursağından aşağı inmedi.

Bunu da ben demiyorum. Hadis var:

“Bir takım insanlar zuhur edecek, onlar Kuran’ı okuyacaklar, fakat gırtlaklarından aşağı geçmeyecek” (Buhari).

[Tarık Toros] 11.7.2017 [TR724]