Birleşmesi gerekenler - 2 (Kur'an-Kainat) [Dr. Hüseyin Kara]

Âlemlerin Rabbi olan Allah, insanların nazarlarına; biri tenzîlî, diğeri tekvînî olmak üzere iki kitap sunuyor. Kur’an ve Kâinat kitapları.  Aslında kendisi de üçüncü bir kitap olan insanın, bu iki kitabı beraberce mütealâ etmesi isteniyor. Çünkü kâinat ta, kur’an da sonuçta insan için. Bu iki, hatta üç kitabın müellifi aynı ALLAH’tır. Biri mütekellim-i Ezelinin Kelâm sıfatından, diğeri de Hallak- A’zamın Hâlik ve Sâni’ sıfatlarından kâf-nun fabrikasında imal edilmişlerdir. Dolayısıyla aynı kelâm ve iradenin mahsulü olduklarından birbirleriyle uyumlu yaratılmşlardır. Birbirlerinden ayrılmaları hiç mümkün değildir, Zira bunlar birbirlerini tamamlayan unsurlardır. Biri ötekisiz olamaz. Ötekisi de berikisiz. Kur’an kâinatın okunan tipi, kâinat da sessiz Kur’an. Her ikisini de insan seslendirecek ve yaratılış gayelerine uygun hale getirecek. Bu iki kitabın ayrı ayrı okunup mütealâ edildiği yer ve zamanlarda insanlık hep kaybetmiştir, ve kaybetmeye de devam edecektir. Çünkü yanlış yol ile doğru hedefe varılamaz. Yer yüzünde Allah’ın halifesi ünvanını taşıyan (2,30) ve emaneti yüklenen insanın (33,72) bu iki kitabı beraberce okuma mecburiyeti vardır. Aksi bir durum hal-ü pür melâlimizin resmidir.

Bu iki kitabın ayetleri vardır. Birisinin (Kur’an) ayetleri okunur, seslendirilir ve üzerinde tefekkür ve tezekkür edilir. Emir ve yasakları hayata aktarılır. Diğerinin (Kâinat) ayetleri temaşa edilir, üzerlerinde araştırmalar yapılır, san’atlı yaratılışları üzerine tefekkür ve tezekkür edilir. Her iki kitabın ayetleri üzerinde birlikte çalışma yapıldığında insanın imanı güçlenir. Taklidler tahkike dönüşür. Her iki kitabın ayetlerinin aynı Kudret elinden çıktığı aşikâre görülür. Çünkü böyle kitapları başka bir müellif yazamaz. Derin bir tefekkür ile bakıldığında Kur’anın ayetleri ile kâinatın ayetleri mucize oluşları (Benzeri yapılamaz) açısından aynıdırlar. İnsanlık âlemi bu gün ulaştığı teknolojik gelişmişliğine rağmen bütün güçlerini bir araya getirseler bile ne Kur’anın ayetlerinden bir ayetini yazabilirler (2,23) ve ne de bu kâinatın en küçük ayetlerinden biri olan bir sinek yapabilirler. (22,73)

Bu iki kitabın birbirlerine bakan tarafları ile konu ele alındığında görülen manzara şudur; Kur’an kâinatı okumakta, Kâinat da Kur’anı dinlemektedir. Bu tabloyu seslendiren Üstad Bediüzzaman Hazretleri 25. Sözde şöyle buyuruyor. ‘’Kur’an şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi ve ayat-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerin tercüman-ı ebedisidir.’’ 
Bu enfes beyan, Kur’an ile kâinatın bu kadar güzel uyumunu anlatmada eşsizliğini muhafaza ediyor. Kâinatın sırlarını doğru tercüme edebilmenin yolu Kur’anı iyi anlamaktan geçtiği gibi, Kur’anlaşmanın en kolay yolu da kâinat ile bütünleşmekten geçiyor. 

İnsanlık tarihinde bu nazik dengeyi tutturamayan talihsizler, kâinattaki güçlere tapma gibi en âdî davranışı sergilemekten kendilerini kurtaramamışlardır. Onun için Kur’ansız kâinat karanlık, kâinatsız Kur’an da anlamsızdır. Bu iki kitap tapılmak için değil, anlaşılıp sırları çözülsün ve kitapların müellif-i ezelisi olan Allah, esma ve sıfatları ile bilinsin, O’na kulluk yapılsın diye yaratılmışlardır. Bir hadis-i kutsî de ‘’Ben gizli bir hazine idim. Bilineyim diye mahlükatı yarattım.’’ buyuruluyor. 
             
Bunca hakikatler ayan-beyan ortada iken, günümüz itibarı ile bu iki kitabı ne müslümanlar ve ne de gayri müslimler beraberce okuma başarısını gösterememenin acı sonuçları insanlığı huzursuz etmektedir. Öncelikle müslümanlardan beklenen husus; birinci kitap olan Kur’an-ı Kerimi okuyup anlayıp, kâinata o gözlükle bakıp sırlarına muttali olmaları gerekir. Bu birlikte okuma ile elde edilen medeniyetin saadet-i dareyni netice vermesi beklenir. Tarihte bir zamanlar olduğu gibi. Okunduğu halde kâinata yansımayan Kur’an ile müslümanlar sadece ahirette derece kazanabilirler, fakat dünyada zillet ve meskenetten hiç bir zaman kurtulamazlar. 

Sünnetullah olarak bilinen Allah’ın değişmeyen kanunlarına bakıldığı zaman, açıkça görülüyor ki; bu kanunlara kim riayet ederse sonuç elde eder. Müslim, gayri müslim fark etmez. Kitaplardan sadece birisini okuyup da ikincisi ile ilgilenmeyenler sadece bir yerde mükafat alırlar. Gayri müslimler de bu iki kitaptan sadece müslümanların aksine kâinat kitabı ile ilgilenip Kur’an kitabı ile ilgilenmediklerinden dünyalarını ma’mur etseler de ahiretlerini harap ediyorlar. Halbuki insanlar iki kitabı birlikte okuyarak ancak dünya ve ahiretlerini kazanacaklardır.
              
Bu iki kitabı okuma biçimi hem müslim ve hem de gayri müslimler için problemli bir okumadır. Bu iki kitabı ayrı ayrı okumanın her iki tarafa da faydadan çok zararı vardır. Problemin halli için iki yol gözüküyor. Birincisi: Tarihte olduğu gibi Müslümanlar bir kez daha bu iki kitap birlikte nasıl okunarak insanlığın evc-ü kemaline ulaşılabileceğini göstereceklerdir. İlim-irfan merkezli bir medeniyetin sahipleri olacaklardır. Dünyaya da insanlık dersi vereceklerdir. İkincisi: Gayri müslim dünya hidayete erip müslümanlara bu iki kitabın birlikte nasıl okunacağını göstereceklerdir. Üçüncü hal muhal.

[Dr. Hüseyin Kara] 10.7.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

15 Temmuz'u sömürerek binlerce ölümü perdeleyemezsin ey fail... [Faruk Mercan]

Geçtiğimiz cuma günü bir gazetede şöyle bir haber vardı:

“2,5 ayda 70 şehit...”

Hatay ve Şırnak'ta şehit olan 4 asker ve polisle birlikte bu rakam 74'e çıktı.

Evet, 16 Nisan 2017 günü yapılan başkanlık referandumundan beri verilen şehitler bunlar... Saraydaki şahsın, “Başkanlık gelecek, terör bitecek” kandırmacasına sahne olan hileli başkanlık referandumundan beri...

Peki, Fırat Kalkanı adı verilen lüzumsuz operasyonla TSK, Suriye'de kaç şehit verdi?

Resmi rakama göre 67 şehit, 245 yaralı asker....

Ama bu rakama inanmayın.

Çünkü, TSK savaş uçaklarının havadan kendi askerimizi vurduğu ve IŞİD'in çok sayıda TSK tankını ele geçirdiği olayda bile tek başına bu kadar şehit vardı...

Rakamlara devam edelim...

1 Haziran 2015 seçimlerinde HDP barajı aşıp 80 milletvekili çıkarınca, başkanlık hayali o aşamada suya düşen Saraydaki şahıs ne yaptı?

İmralı ve Kandil ile sürdürülen “çözüm sürecini” bitirip masayı devirdi ve tarihimizin en korkunç terör dönemlerinden biri başladı.

Resmi rakamlara göre 7 Haziran 2015 tarihinden 6 Haziran 2016 tarihine kadar 337 asker ve 182 polis şehit olmuş. Şehitlerin 513 çocuğu yetim kalmış.

Zaten Saraydaki şahıs, bu dehşet tablosunda, 1 Kasım 2015 seçimleriyle yeniden tek başına iktidar oldu. 

Rakamlara devam edelim...

2011 yılından itibaren Saraydaki şahıs Beşşar Esad'ı devirme sevdasına kapılınca, Esad'ın da intikam amaçlı lojistik desteğiyle yeniden tırmanış gösteren terör olayları ile birlikte kaç şehit verildi?

Önce IŞİD saldırılarına bakalım...

Sadece 10 Ekim 2015 günü Ankara'da yaşanan saldırıda ölen insan sayısı 100... Bu saldırıda 400 kişi de yaralandı...

Suruç, Reyhanlı, İstanbul Atatürk Havalimanı ve Reina saldırılarını hatırlayın... Atatürk havalimanı saldırısında 45 kişi öldü, 230 kişi yaralandı. Reina saldırısında 39 kişi öldü, 71 kişi yaralandı. Reyhanlı saldırısında 52 kişi öldü, 146 kişi yaralandı. Suruç katliamında, 34 kişi öldü, 101 kişi yaralandı...

Bunlar IŞİD saldırılarından bazıları... Diyarbakır'da, İstanbul'da, Ankara'da, Adana'da yaşanan diğer saldırılarla birlikte Türkiye'nin IŞİD'e verdiği kurbanların sayısı yüzlerce...

Peki 2011 yılından itibaren Beşşar Esad'ın da lojistik desteğiyle Türkiye'ye PKK saldırılarında kaç asker ve polis şehit oldu?

2011 ve 2012 yılları, terörün birden tırmanış gösterdiği bir dönem ve bu süreçte verilen şehit sayısı 500 civarında... 2011 yılından beri toplam asker ve polis şehit sayısı ise 1.500 civarında...

Bunlar, Saraydaki şahsın, Halifelik özlemiyle Türkiye'yi gereksiz yere Suriye belasına bulaştırmasının ve Kürt meselesini siyasi menfaatleri için kullanmasının ağır faturaları...

İşte bu vahim tablonun faili olan Saraydaki şahıs, Selahattin Demirtaş için “53 kişinin ölümünden sorumlu bir terörist” diyor.

Bahsettiği olay, 2014 yılı ekim ayında yaşanan Kobani olayları...

Selahattin Demirtaş, siyaset sahnesindeki en barışçıl Kürt siyasetçilerden biri... Kobani gösterileri sırasında yaşanan olaylardan onun sorumlu tutmak abes...

Ama Saraydaki şahsın 15 Temmuz gecesi yaşanan olaylarda çok bariz bir sorumluluğu var... O gece halkı sokağa çağıran Saraydaki şahıs bir şey daha yaptı: SADAT milislerini de sokağa saldı. O gece ölen sivillerin ne kadarını SADAT milisleri vurdu? Askerleri linç eden şahıslar kimlerdi?

Ayrıca o gece birbirlerine kurşun sıkan asker ve polisleri birbirine kırdıran da Saraydaki şahıs...

Elbette, geleceğin Türkiyesi'nde bunların hepsi aydınlanacak...

Kontrollü bir darbe olduğu ve askerlerin çoğunun bir komployla içine çekildiği artık ayan beyan ortaya çıkmış olan 15 Temmuz'u belki bir süre daha istediği gibi sömürecek ve istismar edecek Saraydaki şahıs...

Siyasi tarihimizin kaydettiği en büyük takiyyeci ve istismarcı çünkü...

Yıllarca türbanı istismar etti...

Yıllarca imam hatipleri istismar etti.

Yıllarca gecekondudaki fakir fukarayı, garip gurebayı istismar etti.

Yıllarca camiye giden insanları istismar etti.

Yıllarca Turgut Özal taklidi yaparak Cemaat'i kandırdı ve istismar etti.

Yıllarca Kürtleri her seçim döneminde istismar etti.

Şimdi 15 Temmuz'u istismar edip, despotluğunu ve karanlık saray rejimini örtbas edeceğini zannediyor.

Belki bir süre daha bunu başarabilir.

Ama nereye kadar?

Hani bir söz var... Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, bilemediniz üç sıçrar...

Sonra?

Mutlaka yakalanır...

Kurduğu karanlık rejim ve biriktirdiği karanlık servet, işte bu istismar siyasetinin eseri...

Gerçekten de dünya siyaset tarihinde örneğine az rastlanır bir vakıa...

Ama filmin final sahnesinin da bu düzeyde çarpıcı ve sıradışı olacağı muhakkak...

Allah ömür verirse, bu gayr-i meşru iktidarın nasıl paramparça olacağını, yıllarca biriktirdiği karanlık servetin nasıl ortalığa saçılıp talan edileceğini hep birlikte göreceğiz...

Ey fail, kaçısın yok... Tarih önünde de, mahkeme salonunda da yargılanacak ve mahkum olacaksın...

Bunu bildiğin için, 15 Temmuz istismarcılığında sınır tanımıyorsun. Bunlar son sıçramaların...

[Faruk Mercan] 10.7.2017 [Samanyolu Haber]

Birlikler sahte alarmla harekete geçirilmişti! [Ali Emir Pakkan]

Kemal Kılıçdaroğlu, sıradan biri değil. Ana muhalefet lideri. 15 Temmuz ile ilgili ezberleri bozan çıkışları yabana atılamaz. Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz'un kontrollü bir darbe girişimi olduğunda ısrarlı. iktidarın darbeyi bildiğini ve önlemediğini söylüyor. Son twiti şöyle: "Darbeyi fırsata çevirerek demokrasiye, yargıya ve rejime karşı darbe yaptılar. Türkiye kendi darbesini uygulayan bir iktidarla yönetiliyor!"

Kuşkusuz 15 Temmuz'u, hizmet hareketine  fatura eden iktidar için bu iddialar çok ciddi! Araştırılması gerekiyor. Ayrıca bir yıl sonra 15 Temmuz ile ilgili her geçen gün ortaya çıkan bilgiler, yakın tarihteki Talat Aydemir'in darbe girişimleri ve ardından gelen tasfiyeleri daha çok akıllara getiriyor. 

Aydemir, hatıralarında, Başbakan İnönü'nün tuzağına düşürüldüm" demişti! 

Peki nasıl? Bakalım...

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ordu içindeki kaynaşma bitmedi. Başını Talat Aydemir'in çektiği cunta, 27 Mayıs'ın amaçlarına ulaşmadığını düşünüyordu. Silahlı Kuvvetler Birliği kuruldu ve "21 Ekim" Protokolü (1961)  imzalandı! 

Ancak, karşılarında bu sefer sivil bir iktidar değil, Cemal Gürsel, İsmet İnönü ve Cevdet Sunay gibi deneyimli "kurtlar" vardı. Gürsel, Sunay ve İnönü, cuntanın bütün adımlarını an ve an takip ediyorlardı. 

9 Şubat 1962'de İstanbul’da Korgeneral Refik Tulga başkanlığında 59 subayın katılımıyla bir toplantı gerçekleştirildi. 28 Şubat 1962 tarihinden önce olmak üzere askeri bir müdahale yapılması kararı alındı. 

9 Şubat protokolünü haber alan Başbakan İnönü, bu girişimi engellemek için Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ile bir takım tedbirler aldılar. İnönü, birlikleri ziyaret etti. İstanbul ikna edildi ama Ankara grubu darbe fikrinden vazgeçirilemedi. Genelkurmay Başkanı Sunay, İnönü’nün bilgisi dahilinde bir planı devreye koydu; '24 Şubat 1962 gece yarısı Hava Kuvvetleri alarma geçecekti. Alarm üzerine harekete geçeceği tahmin edilen Aydemir yanlısı subayların bulunduğu birlikler sözde suçüstü yakalanacaklar ve eylemci subaylar tutuklanacaklardı. Tutuklanmalar sonrasında da eylemci subaylar orduda disiplini bozdukları gerekçesiyle emekliye sevk edilecekler ve böylece hükümete karşı muhtemel darbe girişimi doğmadan engellenmiş olacaktı.'

Ancak 20 Şubat 1962’de verilen alarmın bir tuzak olduğunu eylemci subaylar hemen anladılar ve Sunay’ın öngördüğü şekilde hata yapmadılar. Yine de Cevdet Sunay, eylemci subaylara, başka yerlere nakil edileceklerini bildirdi. 21 Şubat'ta tayinler çıkarıldı ve tasfiyeler başladı.

Aydemir, darbe fikrinden yine vazgeçmedi.

İkinci kalkışma 22 Şubat saat 15.00 da Aydemir’in emri ile başladı; meclis harb okulu tarafından, köşk ise Cumhurbaşkanlığı muhafız alayı tarafından kuşatma altına alındı. Darbeye karşı olarak görevlendirilen birlik komutanları da Harb Okuluna gelerek Aydemir'e bağlılıklarını bildirdiler. Ama Aydemir, İnönü'nün hamleleri ile yine amacına ulaşamadı. Köşk'ü enterneye giden binbaşı Fethi Gürcan'a İnönü, köşkten çıkarken; “İşte şimdi kaybettiler” diyerek gülümsemişti.

Başarısızlıkla sonuçlanan 2 darbe girişimi neticesinde Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan idam edilmiş darbeye katılan subaylar ve harb okulu öğrencileri ordudan atılmıştır. 1963-1964 yılında harb okulları mezun vermemiştir.

[Ali Emir Pakkan] 10.7.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Ucuz Mazot ve Eğitim Zayiatı [Kadir Gürcan]

Sabahın erken saatinde, yoğun trafiğin ürettiği ucuz benzin ve mazot kokusunun genzimde oluşturduğu tahrişin, yıllar önceki hatıraları tetikleyebileceğine ihtimal vermezdim. Öyle oldu. Tam, “Yahu, bu kokuyu bir yerlerden hatırlıyorum!” diyecekken, bölük komutanının 1940 model Amerikan Jeep’iyle bölüğün sabah içtimasını teşrifleri, unutulmaya yüz tutmuş eski bir yara gibi yeniden sızlattı.

Türkiye’nin siyasi kaosları kadar, askeri manevralarda kaydettiği başarısızlıklar, bir zamanların en güvenilir (Hep öyle söylenir. Neye dayandığını tesbit edemedim! Herhalde yine o ısmarlama istatistik sonuçlarının oluşturduğu algı yanılgısı olsa gerek!) kurumuna karşı da itimadı zedeledi. Geçmiş yüzyılın askeri başarılarıyla yeni bir güven tazeleme yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. 

Farkında mısınız bilmem ama, dede, baba, amca ve dayılarımızın meçhul bir geçmişten ballandıra ballandıra anlattıkları askerlik maceraları artık prim yapmıyor. 2017’li yılları yaşayan insanların, on yıllar öncesinde kalmış efsanevi kışla, er-erbaş, ast-üst, çavuş-onbaşı hikayeleri dinlemeye vakti ve ilgisi yok. İşin daha kötü tarafı, kurum hala dede ve babalarımızın hatıralarını anlattıkları yerde duruyor.

Fazla alıngan olmaya gerek yok, bu gayet anlaşılabilir bir değişim. Köyünden ilk defa askerlik münasebetiyle çıkmış onlarca gencin, kışlalarda yaşadığı kötü muameleleri unutup, tezkereyi eline aldıktan sonra memleketine rüşdünü ispat etmiş ve evliliğe hazır bir yetişkin olarak dönmesi gerekiyordu. Ama şimdi öyle değil.

Bu satırların yazarı, her yıl açıklanan farklı rakamlarla, hala Türk Ordusu’nun sayısı üzerindeki ihtilaflar çözülememişken, kurum hakkındaki köklü ve acil çözümlere katkıda bulunma iddiasında değil. Demirbaş listesine hala o, 1940 model Jeep’lerin dahil olduğunu unutmayın. Vatani görevini Bölük Çavuşu olarak tamamlamış olan bu biçarenin tek kusuru, askerlik hatıralarını da nizamiyenin çıkışında bırakmış olması. 

Nasıl ki, ekonomi kötüye gidiyor denildiğinde, Maliye Bakanlığı alınganlık göstermiyorsa, Türk Toplumu için cibilli bir kudsiyete bürünmüş olan benzer kurumlarında bu bağışıklığı kazanmaları ve hataları ile yüzleşebilecek rüşde ermeleri gerekiyor. Şaka gibi ama, “Aman ormancı, canım ormancı!” şarkısını fazla ciddiye alıp, işi mahkemeye taşıyacak kadar alıngan ve hassas bir yanımızın varlığı da bir gerçek. Ne yapalım! 

Son bir kaç haftadır, Manisa, Denizli, Edirne ve diğer bir kaç ilde, kışladaki yemekten zehirlenmeler insanın canınını sıkıyor. İnsanın “Zorunlu olarak her evden aldığınız şu ana kuzularını ateş hattında koruyamıyorsunuz. Her gün en az beş şehit haberi ile onlarca aile ocağına ‘zayiat’ olarak atılan ateşin haddi hesabı yok. Bari kışla içinde şu çocukların yemeğini adam gibi verin!” diye haykırası geliyor. Eğer bir yemeklerini bile doğru dürüst veremiyorsanız, kendi ülkemizdeki zayiatlar yetmezmiş gibi sınır aşırı ülkelere sırf egonuzu tatmin etmek için asker sevk ediyor görünmenin ne kadar acınası bir hal olduğunu ifadeden aciziz. Bu kadarcık haklı serzenişi de ‘vatana ihanet’ ya da Cumhurbaşkanı’na hakaret kategorisine alıp divan-ı harplerde yargılayacak haliniz yok her halde!

Türkiye’deki durulmayan iç karışıklık normal insan hayatını Türk Lirası’nın değer kaybına endekslemiş durumda. Siyasi hırs ve istikbal endişesine düşmüş görgüsüz siyasetçilerin gırtlaklarına kadar battıkları kötü işlerden kurtulma çırpınışları her gün onlarca can kaybını görünmez kılıyor. Şehit cenazesine katılmakla ailelere karşı bir şey yapıyor görünerek parti başkanlarını ve iktidar sahiplerini memnun ediyorlar siyaset kuklalarına ne desek faydası yok. Onlar, her gün tekerrür eden şehit cenazelerini çoktan kanıksadı, alıştı ve oluruna bıraktılar. Ama aileler, ocaklarına düşen ateşle bir ömür boyu yaşamak zorundalar. 

Bir komşumuz vardı. Oğlunu hiçbirimiz görmedik. Ancak kapı komşuları onun oğlundan bahsederken “Oğlu askerde eğitim zayiatı oldu!” diye bahsediyorlardı. Çocuktuk ve bu klişenin ne manaya geldiğini bilmiyorduk. Kadıncağızın yüzüne oturan hüznün sebebinin yıllar öncesinden içine oturan evlat acısı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.O yıllarda terör daha yoktu. Demek ki o zaman da, tel örgülerin arkasında ana kuzularının yok yere vefatı için kullanılan klişe “Eğitim zayiatı” imiş!

Öyle ya, terör saldırılarında ölenler şehit, eğitim esnasında ihmal ve dikkatsizlikten vefat edenler “eğitim zayiatı”. İyi de yemeklerinden zehirlenen ana kuzularına ne isim vereceksiniz be nasipsiz ve talihsiz adamlar.

Michael Moore, Irak Savaşı’na giden askerler için bir Web sayfası oluşturmuş ve oraya anonim ya da mahlas isimle katkıda bulunan silah altındaki erlerin mesajlarını toplamış. Sonra da bunları “Artık Bu Çocuklar Size Asla İnanmayacak!” ismiyle kitaplaştırmış. 

Irak’ta neden bulunduğuna bir türlü anlam veremeyen bir asker, kendisini oraya gönderenlerin hepsine hitap ederek yazdığı mektubu “Go to Hell!” diye bitirmiş. “Hepinizin canı cehenneme!” demek gibi bir şey. 

Doğu ve Güneydoğu’da mücadele veren, daha yeni Katar’a gönderilen ana kuzuları için bir Web sayfası oluştursak acaba neler duyardık. Bir ipucu vereyim; Hastahane sedyesinde tedavi gören asker “Şimdi kışla ve koğuşa dönünce bizi dövecekler!” diye haykırıyordu.

[Kadir Gürcan] 10.7.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Uzun seyahatler ve moral gezileri 1 [Abdullah Aymaz]

“Hayatım ve Hatıralarım” isimli kitabında merhum Mehmed Kırkıncı Hocamız, Mustafa Sungur Ağabeyimizin 60 Darbesi sonra Türkiye’yi iki defa baştan başa dolaşarak kırık kalbleri onaran ve Hizmet Mensuplarına moral verişini şöyle anlatır:

“27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra HİZMET içinde bir süre duraklama oldu. Üstad’ın vefatı, arkasından ihtilalin gelmesi, Nur Talebelerinin hapislere girmeleri, ister istemez insanları duraklatmış ve yerlerinde saydırmıştı. Bir çok insan da yeni dönemde ne yapacağı konusunda mütehayyir idi. Üstad’ın vârislerinden Mustafa Sungur Ağabey, bu havayı gidermek ve kardeşleri yeniden şevke getirmek maksadıyla ihtilâlin ilk baharında Türkiye çapında bir seyahat yaptı ve bu münasebetle Erzurum’a da geldi.

“Erzurum’da bir müddet kaldı. Gerçekten cemaatimiz onun gelmesiyle yeniden hareket kazandı. Bize bu gibi ihtilallerin, hapislerin, zindanların geçici engeller olduğunu, bunların hiçbir zaman Risale-i Nur’un fütuhatına mâni olamayacağını anlattı. Erzincan’a gideceği zaman, bana, ‘Ilıca’ya kadar beraber gidelim. Sen oradan geri dönersin’ dedi. Birlikte Ilıca’ya kadar gittik. Sonra ‘Aşkale’ye kadar daha gidelim’ dedi. Oraya gidince de ‘Tercan’a kadar kendisine refakat etmemi teklif etti. Tercan’a vardığımızda yakındaki bir camiyi göstererek ‘Burada birlikte öğle namazını kılalım. Sonra sen geri dönersin. Biz de Erzincan’a gideriz.’ dedi. Böylece Sungur Ağabeyi Erzincan’a uğurladık.”

İhsan Atasoy diyor ki: “Sungur Ağabeyin seyahatleri altında bir RÜYA-YI SÂDIKA SIRRI yatmaktadır. Bir gün Sungur Ağabey rüyasında Fahr-ı Âlem Peygamber Efendimizi (S.A.S.) ve Üstad Hazretlerini görür. Köyün çayır alt tarafından bir faytona bindikleri halde kendisine doğru gelirler. Yanına yaklaştıklarında Peygamber Efendimiz (S.A.S.) Sungur Ağabeye ‘Nev-i beşeri gezeceğiz!’ buyurarak yanlarına alır ve ona dünyayı gezdirirler. Bu rüya fıtraten heyecanlı olan Sungur Ağabeyimizin ruhunu daha da hareketlendirir ve Nur Hizmetleri için âdeta yerinde duramaz hâle gelir.

“O karanlık günlerindeki bu ziyaretler sırasında her kafadan bir ses çıkmakta, inananlar aleyhinde pek çok dolaplar çevrildiği kulaktan kulağa yayılmaktadır. Böylece ehl-i imanın maneviyatı ve morali bozulmak istenmektedir. Böyle dedi koduların yayıldığı bir sırada Sungur Ağabey, yine Üstad’ın ihlaslı bir vârisi olan Bayram Ağabeyle karşılaşır. Bu karşılaşma esnasında Bayram Yüksel Ağabeyin tavrını takdir eden Sungur Ağabeyin hatırası şöyledir:

“Bayram Kardeş, Üstad’ın yanında kalırken daha ziyade yeme-içme hizmetleriyle meşgul olur, ilmi meselelerde fazla söz söylemezdi. Fakat Üstad Bayram’a çok önem verirdi. 1962 yılında, 27 Mayıs İhtilalinden sonra ikinci bir ihtilal teşebbüsü olmuştu. Ben yolda Yüzbaşı Zihni Hızal’a rastlamıştım. Zihni Bey, bana bazı gizli planlardan söz etti. ‘İki ayrı liste yapmışlar! Biri sekiz yüz kişilik. Diğeri iki bin kişilik. Sekiz yüzlük listede Necip Fazıl, Prof. Ali Fuat Başgil gibi kimseler var. İkincide çok daha geniş, BÜTÜN NUR  TALEBELERİNİ İMHA PLÂNI yapmışlar!’ dedi. İster istemez üzülmüştüm. Çünkü bunları söyleyen sıradan bir insan değildi. Üzüntülü bir hâlet içinde Süleymaniye’ye (Kirazlı Mesciddeki Dersaneye) geldim. Bayram Kardeş oradaydı. Durumu kendisine anlattığımda, hiç aldırmadı ve Üstad’dan aldığı derse binaen şöyle dedi: ‘Merak etme, bir şey yapamazlar!”

“Çünkü o, Üstad’dan, ‘Küfrün beli kırılmıştır kardeşlerim, size daha zarar veremezler!’ sözünü kaç kere duymuş, sadece duymakla kalmamış, onu bir şuur olarak ruhuna sindirmişti. Gelip geçici ârızalar ona fütur vermiyordu.

27 Mayıs İhtilali sonrasında Milli Birlik Komitesinin o sıkı günleri bile Sungur Ağabeyin seyahatlerine engel olamaz. Hiç çekinmeden Türkiye’yi baştanbaşa iki defa dolaşır. O sırada Çanakkale’de hapiste bulunan Mehmed Kayalarin Jipi ile aralıksız yetmiş gün gezerler. Bu seyahatler sırasında şoförlüğü Hanili Yusuf yaparken, Kargılı Rıdvan da kendilerine refakat eder. Uğradıkları her yerde Nur talebelerini ziyaret edip ders yapar ve onlara moral verirler. Bu seyahatler ihtilalin Nur talebeleri üzerinde meydana getirdiği karanlık havayı dağıtmada önemli rol oynar. Risale-i Nur hizmetini hangi şartlar altında olursa olsun aksatmadan devam ettirmek, Üstad’ın hizmetkârlarının en bâriz vasfıdır. Onlar tedbiri azami faaliyet içinde tedbir olarak mütalaa ederler.

Bu yolculuk esnasında kendilerini takip eden polislerle adetâ köşe kapmaca oynarlar ve iki kez tutuklanırlar. Baştan sona macera dolu bu seyahati bizzat kendi ifadelerinden dinleyelim:

“Diyarbakır’da Hanili Yusuf Karayel vardı. Mehmet Kayalar o sırada Çanakkale’de hapiste bulunduğundan Jipini o kullanıyordu. Beraber yola çıktık. Kargılı Rıdvan da Şereflikoçhisar’da bize katıldı. Oradan Konya’ya vardık. Konya’da bir gün kaldıktan sonra Eğirdir-Barla üzerinden Isparta’ya gittik. Isparta’nın köylerini gezdik, Hüsrev Ağabeyle görüştük.

“Oradan doğruca Senirkent’e vardık. Bir gece kaldıktan sonra Ali İhsan Tola’yı da yanımıza alarak Denizli’ye hareket ettik. Denizli’de Hüseyin Tamaş’ın dükkanına vardık. Duyan kardeşler toplandılar, kırk kişi olduk. Mesnevi’den ders yaptık. Ders sırasında polisler bastı. El yazma Risaleleri bir çantaya koyup Jipin ön kapağının arasına yerleştirmiştim. Polis ön tarafı açar açmaz Risale dolu çantayı hemen buldu. Hemen el koydu. Sorgu Hakimine çıkarıldık, ifadelerimizi aldılar. Bir gece Adliyede kaldık. Ertesi gün Sulh Ceza’da muhakeme olunduk. Tutuklamadılar, mahkemeyi on beş-yirmi gün sonraya tehir ettiler.”

“Oradan döndük. Artık durur muyuz? Heyecanlıyız, genciz, ruhumuz cevelân halinde…”

Bu aşk ve şevkle Mustafa Sungur Ağabeyimiz bütün Türkiye’deki Hizmet Merkezlerini teker teker dolaşıp, yiğit Hizmet Erlerinin aşk ve şevklerini ateşleyerek moralleri yükseltmeye devam eder…

Cenab-ı Hak ebediyyen kendilerinden razı olsun… 

Abdullah Aymaz
aaymaz@samanyoluhaber.com“Hayatım ve Hatıralarım” isimli kitabında merhum Mehmed Kırkıncı Hocamız, Mustafa Sungur Ağabeyimizin 60 Darbesi sonra Türkiye’yi iki defa baştan başa dolaşarak kırık kalbleri onaran ve Hizmet Mensuplarına moral verişini şöyle anlatır:

“27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra HİZMET içinde bir süre duraklama oldu. Üstad’ın vefatı, arkasından ihtilalin gelmesi, Nur Talebelerinin hapislere girmeleri, ister istemez insanları duraklatmış ve yerlerinde saydırmıştı. Bir çok insan da yeni dönemde ne yapacağı konusunda mütehayyir idi. Üstad’ın vârislerinden Mustafa Sungur Ağabey, bu havayı gidermek ve kardeşleri yeniden şevke getirmek maksadıyla ihtilâlin ilk baharında Türkiye çapında bir seyahat yaptı ve bu münasebetle Erzurum’a da geldi.

“Erzurum’da bir müddet kaldı. Gerçekten cemaatimiz onun gelmesiyle yeniden hareket kazandı. Bize bu gibi ihtilallerin, hapislerin, zindanların geçici engeller olduğunu, bunların hiçbir zaman Risale-i Nur’un fütuhatına mâni olamayacağını anlattı. Erzincan’a gideceği zaman, bana, ‘Ilıca’ya kadar beraber gidelim. Sen oradan geri dönersin’ dedi. Birlikte Ilıca’ya kadar gittik. Sonra ‘Aşkale’ye kadar daha gidelim’ dedi. Oraya gidince de ‘Tercan’a kadar kendisine refakat etmemi teklif etti. Tercan’a vardığımızda yakındaki bir camiyi göstererek ‘Burada birlikte öğle namazını kılalım. Sonra sen geri dönersin. Biz de Erzincan’a gideriz.’ dedi. Böylece Sungur Ağabeyi Erzincan’a uğurladık.”

İhsan Atasoy diyor ki: “Sungur Ağabeyin seyahatleri altında bir RÜYA-YI SÂDIKA SIRRI yatmaktadır. Bir gün Sungur Ağabey rüyasında Fahr-ı Âlem Peygamber Efendimizi (S.A.S.) ve Üstad Hazretlerini görür. Köyün çayır alt tarafından bir faytona bindikleri halde kendisine doğru gelirler. Yanına yaklaştıklarında Peygamber Efendimiz (S.A.S.) Sungur Ağabeye ‘Nev-i beşeri gezeceğiz!’ buyurarak yanlarına alır ve ona dünyayı gezdirirler. Bu rüya fıtraten heyecanlı olan Sungur Ağabeyimizin ruhunu daha da hareketlendirir ve Nur Hizmetleri için âdeta yerinde duramaz hâle gelir.

“O karanlık günlerindeki bu ziyaretler sırasında her kafadan bir ses çıkmakta, inananlar aleyhinde pek çok dolaplar çevrildiği kulaktan kulağa yayılmaktadır. Böylece ehl-i imanın maneviyatı ve morali bozulmak istenmektedir. Böyle dedi koduların yayıldığı bir sırada Sungur Ağabey, yine Üstad’ın ihlaslı bir vârisi olan Bayram Ağabeyle karşılaşır. Bu karşılaşma esnasında Bayram Yüksel Ağabeyin tavrını takdir eden Sungur Ağabeyin hatırası şöyledir:

“Bayram Kardeş, Üstad’ın yanında kalırken daha ziyade yeme-içme hizmetleriyle meşgul olur, ilmi meselelerde fazla söz söylemezdi. Fakat Üstad Bayram’a çok önem verirdi. 1962 yılında, 27 Mayıs İhtilalinden sonra ikinci bir ihtilal teşebbüsü olmuştu. Ben yolda Yüzbaşı Zihni Hızal’a rastlamıştım. Zihni Bey, bana bazı gizli planlardan söz etti. ‘İki ayrı liste yapmışlar! Biri sekiz yüz kişilik. Diğeri iki bin kişilik. Sekiz yüzlük listede Necip Fazıl, Prof. Ali Fuat Başgil gibi kimseler var. İkincide çok daha geniş, BÜTÜN NUR  TALEBELERİNİ İMHA PLÂNI yapmışlar!’ dedi. İster istemez üzülmüştüm. Çünkü bunları söyleyen sıradan bir insan değildi. Üzüntülü bir hâlet içinde Süleymaniye’ye (Kirazlı Mesciddeki Dersaneye) geldim. Bayram Kardeş oradaydı. Durumu kendisine anlattığımda, hiç aldırmadı ve Üstad’dan aldığı derse binaen şöyle dedi: ‘Merak etme, bir şey yapamazlar!”

“Çünkü o, Üstad’dan, ‘Küfrün beli kırılmıştır kardeşlerim, size daha zarar veremezler!’ sözünü kaç kere duymuş, sadece duymakla kalmamış, onu bir şuur olarak ruhuna sindirmişti. Gelip geçici ârızalar ona fütur vermiyordu.

27 Mayıs İhtilali sonrasında Milli Birlik Komitesinin o sıkı günleri bile Sungur Ağabeyin seyahatlerine engel olamaz. Hiç çekinmeden Türkiye’yi baştanbaşa iki defa dolaşır. O sırada Çanakkale’de hapiste bulunan Mehmed Kayalarin Jipi ile aralıksız yetmiş gün gezerler. Bu seyahatler sırasında şoförlüğü Hanili Yusuf yaparken, Kargılı Rıdvan da kendilerine refakat eder. Uğradıkları her yerde Nur talebelerini ziyaret edip ders yapar ve onlara moral verirler. Bu seyahatler ihtilalin Nur talebeleri üzerinde meydana getirdiği karanlık havayı dağıtmada önemli rol oynar. Risale-i Nur hizmetini hangi şartlar altında olursa olsun aksatmadan devam ettirmek, Üstad’ın hizmetkârlarının en bâriz vasfıdır. Onlar tedbiri azami faaliyet içinde tedbir olarak mütalaa ederler.

Bu yolculuk esnasında kendilerini takip eden polislerle adetâ köşe kapmaca oynarlar ve iki kez tutuklanırlar. Baştan sona macera dolu bu seyahati bizzat kendi ifadelerinden dinleyelim:

“Diyarbakır’da Hanili Yusuf Karayel vardı. Mehmet Kayalar o sırada Çanakkale’de hapiste bulunduğundan Jipini o kullanıyordu. Beraber yola çıktık. Kargılı Rıdvan da Şereflikoçhisar’da bize katıldı. Oradan Konya’ya vardık. Konya’da bir gün kaldıktan sonra Eğirdir-Barla üzerinden Isparta’ya gittik. Isparta’nın köylerini gezdik, Hüsrev Ağabeyle görüştük.

“Oradan doğruca Senirkent’e vardık. Bir gece kaldıktan sonra Ali İhsan Tola’yı da yanımıza alarak Denizli’ye hareket ettik. Denizli’de Hüseyin Tamaş’ın dükkanına vardık. Duyan kardeşler toplandılar, kırk kişi olduk. Mesnevi’den ders yaptık. Ders sırasında polisler bastı. El yazma Risaleleri bir çantaya koyup Jipin ön kapağının arasına yerleştirmiştim. Polis ön tarafı açar açmaz Risale dolu çantayı hemen buldu. Hemen el koydu. Sorgu Hakimine çıkarıldık, ifadelerimizi aldılar. Bir gece Adliyede kaldık. Ertesi gün Sulh Ceza’da muhakeme olunduk. Tutuklamadılar, mahkemeyi on beş-yirmi gün sonraya tehir ettiler.”

“Oradan döndük. Artık durur muyuz? Heyecanlıyız, genciz, ruhumuz cevelân halinde…”

Bu aşk ve şevkle Mustafa Sungur Ağabeyimiz bütün Türkiye’deki Hizmet Merkezlerini teker teker dolaşıp, yiğit Hizmet Erlerinin aşk ve şevklerini ateşleyerek moralleri yükseltmeye devam eder…

Cenab-ı Hak ebediyyen kendilerinden razı olsun… 

[Abdullah Aymaz] 10.7.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Erdoğan-Fidan kapışması ve sütre aktörler [Ömer Küçük]

İstihbarat camiasında, stratejik hedefe ulaşmak için açıktan icra edilmesine rağmen toplum tarafından yeterince hissedilmeyen örtülü yöntemler vardır.  Bunlardan biri de ana aktörlerin, cevabı taraflarca çok iyi bilinen ama konjonktürel olarak dillendirilemeyen küçük ama çok önemli kilit konular üzerinden kamuoyu önünde hesaplaşmalarıdır. Bu yöntem, gücünü ve etkinliğini tartışmanın kamuya açık olmasından alır. Öte yandan bu yöntemin kullanılması aktörlerin karşılıklı tehdit algısının, büyük riskler alacak kadar üst seviyelerde olduğunu da gösterir.

SAVCI HARUN KODALAK’IN ZABTA GEÇİRDİĞİ İFADE

15 Temmuz sonrası basının tek sesli hali bu yöntemin kullanıldığı alanları tespit ve ilgili konuları takip etmeyi epey zorlaştırdı. Ama yine de dikkatle izlenildiğinde stratejik metinler benzerlerinden ayırt edilebiliyor. Bu metinlere en güzel örnekler, Yeni Şafak yargı muhabiri Osman Özgan’ın 20 Mayıs tarihli haberindeki, ihbarcı binbaşı OK ile savcı Harun Kodalak’ın 11 Ağustosta yaptığı mülakattaki  “darbe faaliyeti olabilir” ifadesi ile fitili ateşlenen konu çerçevesinde kaleme alındı.

Cumhuriyetten Alican Uludağ, 26 Haziran’da O.K.’nın gözaltına alınmaya çalışıldığını ve direkten döndüğünü ayrıntılarıyla yazdı. Haberdeki önemli nokta ise ilk ifade alma işlemine MİT’in izin vermemesi üzerine Erdoğan’ın devreye girmesi ve mülakatın yapılabilmesiydi. O.K. hakkında devam eden soruşturmalar hakkında da şu bilgileri paylaştı Uludağ: “Güvenilir kaynaklardan alınan bilgiye göre bu dosyada O.K. darbeye teşebbüs etmek ve FETÖ üyesi olmakla suçlanıyor. Sır gibi saklanan soruşturmada ne karar verileceği ise savcılığı kara kara düşündürüyor. Kulislerde, önceden haber vererek girişime dahil olmadığı için O.K. hakkında darbeye teşebbüsten takipsizlik kararı verileceği, FETÖ üyeliğinden ise dava açılabileceği konuşuluyor. Ancak bunun için MİT’in soruşturma izni vermesi gerekiyor.” Haberdeki Erdoğan vurgusu, güvenilir kaynakların kimliğini de ele veriyor aslında.

DARBE SORUSUNU ERDOĞAN MI SORDU?

Müyesser Yıldız’ın 27 Haziran’daki “İhbarcı Binbaşıya ‘darbe’ sorusunu aslında kim sordu” başlıklı haberi ise konuyu bir adım daha öteye taşıdı. Yıldız’ın aktardığı kulis bilgisi şöyle: “Binbaşı O.K. ile mülakat Savcılık’ta değil, yargıyla bağlantılı özel bir yerde yapılmış. Mülakatı yapanlar, Erdoğan’a, Binbaşı O.K.’ya sorulmasını istediği bir konu olup olmadığını sormuş. Erdoğan da şunun sorulmasını istemiş; ‘MİT’e gittiğinde, ‘darbe olabilir’ demiş mi, dememiş mi?’. İşte Binbaşı O.K.’nın tartışma yaratan o sözleri ifadeye bu soru üzerine girmiş.” Yıldız’ın AK Parti kulisleri dediği kaynaklar, büyük ihtimal saray çevreleri. Bunun aksi bir durum birilerinin kendi topuğuna sıktığı anlamına geleceğinden ihtimal dahilinde görülmüyor.

Elbette konu burada kalmadı. Bu sefer devreye Ertuğrul Özkök girdi. 29 Haziran’da köşesinde Uludağ ve Yıldız’ın haberlerine atıf yaparak şu satırları yazdı: “Bu iddia ortaya atılalı üç güne yakın bir süre geçti. Külliye’den bir açıklamaya rastlamadım… Ama gerçekten de bu soruyu o sordurduysa, bunun anlamı açık. Demek ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan da 15 Temmuz gününün en büyük karadeliğinin aydınlatılması için harekete geçti.” Şaşılacak şey, yılların gazetecisi bir anlamda Erdoğan’ın sözcüsü gibi yorumda bulunuyor. Özkök, ‘açıklamaya rastlamadım’ derken aslında ‘Külliye’nin bu konuda kendisini görevlendirdiğini ve olayı doğruladığını da ima ediyordu.

Bu arada Sedat Ergin tarafından bu konuyla eş zamanlı olarak dikkat çeken bir yazı dizisi yayınlanmaya başlandı Hürtiyet’te. 27 Haziran’da ilk yazısı yayınlanan “15 Temmuz ve İstihbarat” başlıklı bu yazı dizisinde Ergin ustaca manevralarla MİT’in 2010 sonrası yönetiminin darbeye zemin hazırlayan hata ya da bilinçli faaliyetlerini ince bir işçilikle sayıp dökmeye başladı.

ERTUĞRUL ÖZKÖK: MESAJI ALDIM NAGEHAN’CIĞIM

Bu yazı dizisi devam ederken ve Özkök’ün yazdıklarının mürekkebi henüz kurumamışken bu sefer de Nagehan Alçı sahneye çıktı. Eşi ile birlikte Fidan’ın sözcülüğünü yapmaktan çekinmeyen Alçı, 5 Temmuz’da kontrollü darbe söylemini çürütürmüş gibi yapıp aslında Özkök’e ince bir mesaj verdi: “Tüm bu gerçeklere rağmen CHP de, Mehmet Yılmaz ve Ertuğrul Özkök gibi isimler de ‘kontrollü darbe’ iddiasında ısrar etmeye devam ediyorlar. İhmaller olduğu kesin ama Gülen’in ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir işe yaramayan şu saçma iddiadan bir an önce vazgeçilmeli. Bence Özkök ve Yılmaz bu konuda öncü olmalı…” Alçı’nın satırları, Fidan’ın, oyunu gördüğünü ve pozisyon belirlediğini Hürriyet üzerinden bir cevap olarak Erdoğan’a iletmesinden ibaretti.

Özkök, Alçı’nın mesajına hemen bir gün sonra 6 Temmuz’da cevap verdi ve adeta Erdoğan’ın sözcülüğünü yaptığını itiraf edercesine ince bir şerh düşerek mesajın alındığını açıkça belirtti: “Ama sen de çok iyi biliyorsun ki… Bizim sorduğumuz o sorular senin de, Cumhurbaşkanı’nın da, Başbakan’ın da kafasını kurcalıyor… Hem de fena halde kurcalıyor… Madem konu bu kadar ‘hassaslaşmış’… Bazı bünyelerde bu kadar zona etkisi yaratmış… Sevgili Nagehancığım… Mesajı aldım…” Erdoğan, Fidan’ın yaşadığı zona etkisini görüp konumunun güçlülüğünü elinin kuvvetini ifade etmiş oldu böylece.

‘KAYNAKLAR’ GÖZ ÖNÜNDE ÇARPIŞIYOR

Tabloya yakından bakınca, gazetecilerin ‘haber kaynakları’ üzerinden çok planlı bir istihbarat savaşının yaşandığı net olarak ortaya çıkmaktadır.

Medyaya sızdırılarak arka planı karartılmaya çalışılan bu kapışmanın Erdoğan ile Fidan arasında cereyan ettiği artık aşikârdır. Ve bu kapışma ardında birçok cevapsız soru bırakmaktadır. Erdoğan ile Fidan arasında gönderilen ve alınan mesajların asıl içeriği nedir? Bu mesajlar beraberinde somut adımları da getirecek midir? En önemlisi de kapışmanın zayıf tarafı olarak beliren Fidan, elini güçlendirmek için nasıl bir hamle yapacak?

[Ömer Küçük] 10.7.2017 [TR724]

Sağım, solum, önüm, arkam terörist! [Kemal Devran]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Almanya’nın Hamburg kentinde G20 Zirvesi’nin ardından bir gazetecinin sorularını yanıtladı. Erdoğan, 7 aydır Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu HDP Eş Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Selahattin Demirtaş ile HDP’li diğer milletvekillerinin ne zaman tahliye edileceğinin sorulması üzerine, “Söylediğiniz kişi bir teröristtir” dedi. Bu konuda bir mahkeme kararı mı var? Henüz yok. Erdoğan’ın buna ihtiyacı da yok! Zira Hizmet Hareketi’ni ve yaklaşık 55 bin tutukluyu terörist ilan ederken bir mahkeme kararı yoktu elinde.

Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Alman Die Zeit gazetesi Yayın Yönetmeni Giovanni di Lorenzo’ya da konuştu. Röportajdan çok polemiğe dönüşen görüşmede Lorenzo, Türkiye’de tutuklu Alman gazeteciler Deniz Yücel ve 2 yaşındaki çocuğuyla birlikte Meşale Tolu’nun da aralarında bulunduğu 150 gazetecinin terörist olmadığını savundu. Erdoğan buna karşılık, terörizmi tanımladı ve terörle suçlanan kişilerle görüşmenin de terörizm olduğunu ifade etti. Erdoğan özellikle PKK’lı yöneticilerle görüşen Alman Gazeteci Deniz Yücel için şöyle dedi: “Bana göre bu kişi teröristlerin destekçisidir çünkü biliyor ki karşısındaki terörist. Bir teröristle ne konuşmak isteyebilirsin? Ve bunu nerede yayınlatmak isteyebilirsin? Bir teröristin düşüncelerini yayınladığında, bu ne oluyor? Bu terörizm yayınının kendisidir.”

Erdoğan’ın terör tanımlamasına göre Demirtaş terörist olduğu gibi onu destekleyen ve oy verenler de terörist! Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı yüzde 9.8’lik oy oranını dikkate alırsak Türkiye’de her 10 kişiden biri demek bu.

Erdoğan, 16 Nisan 2017 referandum öncesinde mitinglerde yaptığı konuşmalarda ‘Hayır’ oyu kullanacaklar için de terörist ve darbeci suçlaması yöneltmişti. Hileli seçime rağmen bu oylamada da yüzde 48.8 oranında hayır oyu kullanmıştı. Yani ülkenin en az yarısı terörist!

TERÖRİSTLERLE GÖRÜŞMEK SUÇSA…

Erdoğan’ın dediği gibi terör örgütü yöneticileriyle görüşmek veya masaya oturmak da terörizm olduğuna göre, Öcalan ile görüşmeler yapan İP lideri Doğu Perinçek ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan da zanlılar potasına girmiyor mu? Erdoğan’ın kendisinin de Öcalan ile gizli görüşme yaptığı iddiaları bir tarafa, Fidan-Öcalan buluşmalarını kendisinin yönettiğini itiraf etmemiş miydi? Üstelik “Görüşen şerefsizdir namussuzdur” demesine rağmen…  Erdoğan, PKK’lıların Habur sınır kapısından Türkiye’ye girerek örgüt propagandası yapmasına ve ayaklarına mahkeme taşınmasına izin vermemiş miydi? Yasin El Kadı, BM Güvenlik Konseyi’nin ‘Terörü Finanse Edenler’ listesinde bulunduğu sırada ambargoya rağmen görüşen Erdoğan değil miydi? Erdoğan’ın hararetle savunduğu MİT Tırlarıyla terör örgütlerine taşınan silahlar terörizm kapsamına girmiyor mu?

Türkiye’nin hukuk devleti olduğunu savunan Erdoğan, kendisini ve yandaşlarını hukukun üzerinde görüyor. Havuz yazarlarının özellikle çözüm sürecinde yazdıklarının ‘terör’ tanımı dışında tutulması bunun göstergesi. Öne çıkan bazı isimlerin ne dediğini hatırlayalım…

Fatih Altaylı: İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan artık akil Kürt lider pozisyonuna geçti. Şu anda Başbakan Erdoğan’dan sonra en etkili ikinci lider. Muhalefetin de bir numarası haline geldi.

Yalçın Akdoğan: Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var. Mesajları sürecin geleceğini düşünen bir hassasiyeti yansıtıyor.

Mehmet Metiner: Öcalan’ın durduğu yer, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkı sağlayan bir yer. İmralı’da çok anlamlı, çok değerli şeyler söylüyor.

Yiğit Bulut: Abdullah Öcalan Ortadoğu’da Türkiye’nin önünü açıyor.

Yasin Aktay: Öcalan, dünyanın geleceğini iyi okuyup Kürtler’in, PKK’nın önüne yeni hedef koymuştur. Şartlarının iyileştirilmesi talepleri var. Bu talepler normaldir, meşrudur.

Beşir Atalay: Abdullah Öcalan Kürtler’in lideridir.

Bülent Arınç: Dağa çıkışlar eskiye oranla daha nitelikli hal aldı.

Sadullah Ergin: Öcalan bölgenin ve Türkiye’nin reel politiğini daha sağlıklı değerlendiriyor.

Nihal Bengisu Karaca: Bebek katili denen bu kişi çıktı Nevruz’da gerçekten kapsayıcı, insanlara geleceği gösteren ve helalleşme teklifi sunan bir konuşma yaptı.

Mehmet Barlas: Abdullah Öcalan bile zamanın ruhunu yakalamışken…

Hilal Kaplan: Bir zamanlar “Ölmeye hazırım” diyen Öcalan, şimdi “Yaşatmaya hazırım” diyor

Abdulkadir Selvi: Öcalan bu süreçte sorumluluk bilinciyle hareket ediyor. İlerleyen aşamalarda Öcalan’ın konumunu Türkiye artık tartışmalı.

Emre Aköz: PKK bir terör örgütü değildir.

Erdoğan’ın terörizm tarifine bu isimler girmiyor mu?

TÜRKİYE HUKUK DEVLETİ Mİ?

Başa dönelim. Erdoğan, G20 zirvesi sonrası bir gazetecinin, “Selahattin Demirtaş ve Kürt milletvekilleri ne zaman cezaevinden çıkacak?” sorusunu “Teröristleri cezaevlerinden bırakma yetkisi bizim değildir. Türkiye bir hukuk devletidir.” Şeklinde cevapladı.

Alman Die Zeit gazetesi Yayın Yönetmeni Giovanni di Lorenzo ile yaptığı mülakatta soru soran tarafa geçen Erdoğan, “Bizim yargıya emir verdiğimizi mi düşünüyorsun?” sözlerine Lorenzo’dan “Eğer Türk yargısı bağımsız olsaydı, o halde neden ‘Ben bu koltukta oturduğum sürece Deniz Yücel iade edilmeyecek’ dediniz?” karşılığını aldı.

Erdoğan devamında, “Bak, biz yargıya talimat veremeyiz. Türkiye bir hukuk devleti. Eğer masumsa aklanır. Biz karışamayız.” Diye konuştu.

Bu sözler inandırıcı geliyor mu?

Delil yetersizliğinden tahliye olanların cezaevinden çıkamadan yeniden tutuklandığı, kendi atadıkları hakimlerin bile tahliye kararı verdi diye meslekten ihraç edildiği, yerlerine atanan hakimlerin korkularından yargılama yapamadığı bir ülkede hukuk devletinden bahsedilebilir mi? Akıllara zarar gerekçelerle ev hanımlarının, hamile kadınların, esnafların, öğretmenlerin 80 yaşının üzerinde insanların, gazetecilerin, doktorların, işadamlarının darbe suçundan tutuklandığı, sırf Erdoğan istedi diye yargı kararına ihtiyaç duyulmadan Hizmet hareketinin silahlı terör örgütü ilan edildiği bir ülkede bağımsız yargıdan bahsedilebilir mi? Göstermelik yargılamalara rağmen, verilecek hapis cezasından sonra tahliye edilenlerin milletin tükürüğünde boğulacaklarını söyleyerek linçe davet eden Erdoğan’ın hukuka saygısından söz edilebilir mi? Masumiyet karinesi hiçe sayılarak, cezaevlerindeki 55 bin kişinin çürüyeceklerini ifade edip ardından yargıya talimat vermediğini söylemek inandırıcı mı?

Erdoğan Türkiye’sinde yasama, yürütmeden sonra yargı da tek elden yönetiliyor. Bunu Lorenzo ile yaptığı mülakatın satır aralarında görmek mümkün. Alman tarafının mültecileri terörist olmakla suçlayan Türkiye’den kanıt gönderin çağrısı hatırlatılınca Erdoğan, bizzat kendisinin 4 bin 500’den fazla dosya gönderdiğini söylüyor ve ekliyor: “Bütün kanıtlar orada var. Bu teröristleri Türkiye’ye iade etmek zorundasınız.” 

Erdoğan, hoşlanmadığı tüm muhaliflerini terörist olmakla suçlamakta hiçbir beis görüyor. CHP liderinin ‘Adalet Yürüyüşü’ eylemini bile “sözde adalet yürüyüşü” şeklinde tanımlayan Erdoğan’ın Kemal Kılıçdaroğlu’nu da terörist ilan etmesi an meselesi…

[Kemal Devran] 10.7.2017 [TR724]

Görmez Başkan konuşuyor: Mülkiyeti gasp harammış! (1) [Abdullah Salih Güven]

22 Haziran 2017 tarihinde medyaya düşen bir haberdi: Süryani kiliseleri Diyanet’e devrediliyor. Mehmet Görmez Başkan tam 14 gün sonra cevap verdi bu habere. “On gündür Avrupa’nın, Amerika’nın bütün gazetelerinde Türkiye’nin, Türkiye’de yaşayan Süryaniler’in bütün kiliselerinin, Mor Gabriel Kilisesi’nin ve ona ait olan kabristanını ve bütün topraklarını Diyanet İşleri Başkanlığına tahsis ettiğine dair bir yalan haber üzerinden kara bir propaganda yapılıyor.”

Doğrudur. Böyle bir haber yalandır. Koskoca Diyanet İşleri Başkanı yalan söyleyecek değil ya! Malum, yalan dinimizde haram. Ama neden 14 gün sonra! Bu soru benim kafamı kurcalıyor, sizin kurcalamıyor mu? Bir bit yeniği var bu işte. Böyle bir şey vardı, kamuoyu ve bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika basınında çıkan tepki haberleri nedeniyle devlet geri adım mı attı acaba diye insan düşünmeden edemiyor? Neyse dünyada olmasa da ahirette öğreniriz. Biz beyne sigorta attıran bu soruları bir kenara bırakıp sırtında Peygamber cübbesi, kafasında Peygamber sarığı taşıyan Başkan’ın dediklerine inanalım. Yalan haber bu ve yalan üzerinden karalama propaganda yapılıyor Türkiye’ye!

Konuşmasında devleti de müdafaa alanına aldı Başkan. Nasıl almasın ki devletin bir memuru, hatta o devlet rejiminin en önemli sigorta unsurlarından olan bir kurumun başında birisi olarak bunu yapmak zorunda. “Devlet böyle bir hata yapmaz” dedi ve devam etti: “Halbuki Türkiye bu coğrafyada hiçbir ülkenin yapmadığı bir şeyi yaptı. Bu topraklarda yaşayan ne kadar dini azınlık varsa onlara ait bütün vakıf mallarını iade etti. Hiçbir ülke iade etmezken Türkiye iade etti.”

Bugüne bakan veçhesiyle devlet böyle bir hata yaptı mı, bilmiyorum. Onu seçilmiş ve atanmışıyla devletlularımız, bürokratlarımız bilir. Ama şunu biliyorum, bu türlü asılsız haberler anında yalanlanır. Devlet yetkilileri çıkar, yalanlama yapar, asılsız haberi yapan basın yayın kuruluşuna hukuki yollarla tekzip, tashih gönderir, gerekirse dava açar, daha da ötesi yayın yasağı getirir, ceza yazar, yayınına son verir, hatta gider o basın yayın kuruluşunu ibret-i alem olsun diyerek şiddet kullanarak başar, kırar, döker, TMSF yoluyla el koyar, sonra yandaşlarına devir eder vs. Bunlar Türkiye’nin son yıllarda çok sık karşılaştığı artık AKP klasiği haline gelen ve herkesin alıştığı türden uygulamalar.

Bunun devamında söylediği şey ise, benim değil yakın çağ Türkiye tarihçilerinin konusu. Dini azınlıklara vakıf mallarını iade etmesinden bahsediyorum. Hiçbir ülke iade etmezken Türkiye etmiş. Gerçekten Türkiye iade etti, başkaları etmedi, bilmiyorum. Basın yayına yansıdığı kadarıyla bildiğim bu mesele bu kadar net değil. Hala daha azınlıkların bu çerçevede devam eden davalarının olduğunu biliyorum. Kaldı ki bu, fazilet değil ki? Neden azınlıkların mallarını gasp ettin? Asıl sorulması gereken soru bu? Denilebilir ki Cumhuriyet rejimini kuran insanların hataları onlar. Yeni değil. Biz onlardan sorumlu değiliz, onların yanlışlıklarını düzeltiyoruz deniyorsa, bu kabul edilebilir bir cevap.

Fakat konuşmanın devamı farklı bir zihniyeti ele veriyor: “Çünkü bu ülke büyük bir ülke. 4-5 asır önce bu ülkede farklı inançların mensupları bu topraklarda özgürce yaşadılar. İslam’ın emri gereği bunu yaptı ecdadımız.” Yapmayın Görmez Başkan. Bir cümle önce iade etti dedin. Neden iade etti? İade ettiğine göre demek ki ecdadımız gasp etmiş. Azınlıkların malları bu büyük dediğiniz ülke tarafından gasp edildiğine göre demek ki azınlıklar özgürce yaşamamışlar.

Yapmayın Görmez Başkan Allah aşkına! Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun. Söylediğiniz bir cümle bir önceki cümlenizle çelişmesin. Sizin gibi profesör unvanlı hadis hocasına, başkanı bulunduğunuz kuruma, temsilcisi bulunduğunuz dini makama yakışmıyor bu türlü çelişkiler. Allah aşkına diyorum size, mazide ecdadımızın yaptığı güzellikleri, sizin tabirinizle İslam’ın emri gereğince zaten yaptıkları ve yapmak zorunda oldukları eylemleri toptancı, heptenci bir mantıkla ele almayın. Genellemede bulunmayın. Ecdadımız döneminde sıkıntı çeken, dini özgürlüğünün bütün unsurlarına sahip olmayan dini azınlıkların olduğunu da görün lütfen. Azınlıkların aleyhine cereyan eden hukuki, askeri, ekonomik, kültürel ayrıcalıkları da görün. Seçici tarih okuması yapmayalım diyor ya akademisyenler, siz de bir akademisyen olarak bu hataya düşmeyin. Milleti yanlış yönlendirmeyin. Moda deyimle ‘ver mehteri ver’ demeyin. Ecdadımızın bize bıraktığı miras içinde manzara sizin resmettiğiniz kadar berrak, şeffaf, her şeyiyle övünülebilir ve başlarımızı göklere eğdirecek ölçüde değil.

Ayrıca ecdadımızın güzelliklerinin arkasına sığınıp bugünü perdelemeyin. Kendinize şu soruyu sorun ki, siz bu soruyu en çok sorma makamında olan bir insansınız. Zira vazifeniz ve makamınız itibariyle devletin hala yapmakta olduğu yüzlerce binlerce yanlışa dur diyebilirsiniz. Durduramasanız da safınızı belli edersiniz. Soru şu: acaba farklı inançların mensupları bu topraklarda bugün özgürce, tekrar ediyorum öz-gür-ce yaşayabiliyor mu? Cevabını herkesin yaşayarak gördüğü bu soruyu asıl Görmez Başkanın sormasını ve cevap vermesini beklerim. Bekliyorum. Yalnız cevabi vermeden önce iyi düşünün. Düşünmenize yardımcı olması için aynı zamanda yer ismi olan tek bir kelime söyleyeyim size: Heybeliada.

Devam ediyor Başkan: “Bunu açıkça ifade edeyim, bu ülkede yaşayan herhangi bir dini azınlığın mabedini, toprağını, mülkiyetini Diyanet olarak kabul etmeyiz.” Çok onurlu, şerefli bir çıkış olarak görelim bu tavrı. Bir tek şartla, hayata geçirilmesi. Gerçekten devlet bu mülkleri Diyanet’e bağışlayacak, Görmez Başkan’da bunu görüp kabul etmeyecek. Bağlı bulunduğunu Başbakan’ın yazılı emrine, belki Cumhurbaşkanının en azından sözlü onayına hayır diyecek. Onların ısrar etmesi durumunda hem şahsının hem de yüz bin kişiyi aşan personeliyle başkanı bulunduğu kurumun izzetini, şerefini, onurunu düşünerek, İslami ilke ve prensiplere uygun olarak söylediği bu sözünden vazgeçmeyip gerekirse istifa edecek.

Şahsen benim bu konuda tereddütlerim var. Zırhlı Mercedes hikayesini hatırladım birdenbire. 2015 Mayıs’ında zırhlı bir Mercedes tahsis edilmişti Sayın Başkan’a devletimiz tarafından. Dini temsil makamında bulunan Başkan bunu kabul etmeyeceğini kamuoyuna deklare etti. Hem de “ibret-i alem olsun diye o aracı iade edeceğiz” sözleriyle. Bütün Türkiye kamuoyu takdirle karşıladı bu tavrı. Tebriklerin, teşekkürlerin ardı arkası kesilmedi. Günlerce hem geleneksel hem de sosyal medyanın konusu oldu. Onurlu bir çıkıştı. Bu arada madalyonun öbür ucunda Erdoğan’ın çıkışları oldu. “O arabanın fiyatı ne ki, gazeteler 1 milyon diyor, ben sordurdum Mercedes’in fiyatı 320 bin lira; haberim olsaydı bu arabayı geri verdirtmezdim” gibi cümleler sarf etti 7 Haziran öncesi siyaset meydanlarında.  Arşiv ortada. İsteyen bakabilir. Buradan özellikle “geri verdirtmezdim” cümlesinden anladığımız arabanın tahsisi ve “ibret-i âlem için o aracı iade edeceğiz” sözü gerçekleşmiş. Araba geri iade edilmiş. Ama hatırlanacağı üzere kamuoyunun yakından ve ilgiyle takip ettiği bu hadise soğudu, üzerinden yaklaşık bir ay geçti ve Görmez Başkan o zırhlı Mercedes ile bir iftar programına katıldı. Bu durumda şunu düşünüyor insan, ya iade edilmedi, ya da iade kabul edilmedi. Fakat hangisi olursa olsun netice değişmiyor, Görmez Başkan zırhlı Mercedes’i ibret-i alem için iade edecekti, ibret-i alem oldu.

Görmez Başkan’ın görmezliğinin tescili olan en önemli cümlesi ise şu: “Başkasına ait mülkiyeti gasp etmek İslam’ın reddettiği bir husustur.”

Aman Allah’ım! Ne büyük bir tespit! Buradan devam edeceğim.

[Abdullah Salih Güven] 10.7.2017 [TR724]

Yazı dizisine Cemaat’ten ne tepkiler aldım? (1) [Ahmet Dönmez]

Bu sorunun cevabını vereceğim. Ama öncelikle yazı dizisine nasıl ve neden başladığımı anlatmak isterim.

‘Cemaat 15 Temmuz’un neresinde?’ başlıklı yazı dizisi, aylarca süren titiz bir çalışma ve anlama gayretinin neticesinde doğdu. Aralık ayından bu yana 15 Temmuz’la ilgili analizler yazıyor, sorular yöneltiyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, MİT Müsteşarı Fidan’ı, Genelkurmay Başkanı Akar’ı, kuvvet komutanlarını, Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’yı muhatap alan soru işaretlerini sıralıyorum.

Son olarak 15 Temmuz’un MİT orkestrasyonunda sahnelenmiş bir organizasyon olduğunu; doğası gereği darbe girişiminin akşam saatlerinde başlayacak şekilde tertip edildiğini ve dolayısıyla erkene çekme diye bir durumun olmadığı tezlerini ortaya attım.

Fakat bütün bu çerçeve içerisinde eksik bir parça vardı. “İyi de Cemaat bu işin neresinde kardeşim? Cemaate yöneltilmesi gereken hiç mi soru yok? Cemaat bağlantısı net olan bir çok asker bu kalkışmaya dahil olmuşken bunu sorgulamadan nasıl 15 Temmuz üzerine yazıp çizebilirsin ki?” soruları tüm sahiciliği ile karşımdaydı.

Hizmet Hareketi dışında neredeyse bütün Türkiye darbenin arkasında cemaatin olduğunu düşünüyorken, yabancı uzmanlar da ‘Evet, darbeyi Gülen Hareketi yapmadı ama Gülenci askerler de girişimde rol aldı’ tespiti yapıyorken bu alana hiç dokunmamak, görmezden gelmek, ‘mayınlı arazi’ muamelesi yapmak her şeyden önce meslek ahlakı ile bağdaşmayan bir durumdu.

Bir gazeteci olarak önce kendime, sonra mesleğime ve en nihayet bu mel’un hadise nedeniyle derin acılar çekmekte olan yüz binlerce insana saygım gereği bu sorgulamaya soyunmaya karar verdim. Bu benim için bir mesuliyetti.

‘TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜK’ DEMEK KURTARMAZ

“Tuzağa düşürüldük” argümanı tek başına her şeyi açıklamayacağı gibi sizi sorgulamadan da masun kılmaz. “İyi de niye tuzağa düştün? Bu denli uzun vadeli, devasa bir kumpası haber alabilecek ve bertaraf edebilecek bir mekanizma yok muydu? Var olduğu sanılan bağışıklık sistemi ne zaman, nasıl ve hangi tesirlerle çöktü?” sorularına verilecek cevapların, içeride nasıl bir enfeksiyon barındırdığını gördüğümde bu yazıları yazmanın kaçınılmaz olduğunu anladım. Kendi adıma söyleyeyim; yaranın üzerindeki sargı bezini kaldırdığımda içeriden baş gösteren kurtçukları görmek beni üzdü.

Evet, maalesef bu tarla da sürülmüş. Az ya da çok; ama sürülmüş.

Değilse, böylesi şeytani bir kumpasın içeriden işbirlikçileri olmadan başarılması imkânsız.

O halde yapılması gereken, bunun üzerini örtmek ve kafayı kuma gömmek midir? Bunu hiç konuşmayalım, sorgulamayalım ve ‘vardır bir hikmeti’ deyip geçelim mi? Bir düşünelim; bu en başta kimlerin işine gelir? Cezaevlerinde tamamıyla suçsuz yere inim inim inletilen on binlerce masumun mu yoksa tarlayı sürenlerin mi?

Yazdığım kitaplarda da savunduğum gibi, Türkiye maalesef bir aşiretler ve kabileler topluluğu. Hala bir millet olabilme hüviyetini haiz değil. Her sosyolojik cemaatin kendi yüksek duvarlarla örülü korunaklı kaleleri var. Kapılarımızın kalın sürgülerini çekip, ‘güven’ içerisinde yaşayıp gidiyoruz. Her kabile kendi inançları ve motivasyonları ile hareket ediyor; fikirleri ve bilgileri ile değil. Her kabilenin kahramanı, bir diğerinin haini; dolayısıyla ötekinin haini, berikinin de kahramanı. Her aşiret kendi ezberleri ve sloganları ile konuşuyor. Aykırı tek bir cümleyi duymaya kimsenin tahammülü yok.

YENİ BİR DİP DALGA

Haliyle, düşünme ameliyesi hep bir ‘üst mercie’ havale edildiği için; herkes vazgeçilmez bir konfor içerisinde. Yeni ve farklı her düşünce, sanki bir savaş borusu gibi teyakkuza geçiriyor müntesipleri. ‘Öteki’ne galebe çalma ve bazen de yok etme üzerine kurulu eylem planları. Bunu, Türkiye’nin bütün ‘kabileleri’ için söylüyorum. Bu iptidai vasat içerisinde ne sağlıklı bir tartışma ne de ilerleme mümkün. Türkiye her şeyden önce bu kabuğu ve kalın duvarları yıkmak zorunda.

Yalnız sabırsızlıkla kayda geçirmek isterim ki bu yazı dizisi beni bu konuda ilk kez heyecanlandıran ve ümitlendiren bir dip dalga ile tanıştırdı.

Nedir bu dip dalga? Cevabım, aynı zamanda başlıktaki sorunun da cevabını ihtiva edecek.

Fakat bu aşamada yazacaklarımın, diğer kabileler için bir anlam ifade etmeyeceğini, ben ne söylersem söyleyeyim “Yav he he” banalliği ile küçümseneceğini biliyorum. Bir önyargı ile değil, dışarıdan aldığım tepkilerdeki vasatlığa bakarak iddia edebiliyorum bunu. 

‘KONTROLLÜ ÖZELEŞTİRİ’ Mİ?

Diziye başlarken “Cemaat ‘kontrollü özeleştiri’ yapıyor”, “Cemaat ‘kontrollü itiraflarla’ kendini aklamaya çalışıyor”, “Bunları Ahmet’e Cemaat yazdırıyor” klişe tepkileri ile karşılaşmayı göze alarak kolları sıvamıştım. Yanılmamak zaten bu işin kaderiydi. Öyle oldu.

Şaşırtıcı mı? Değil. 2013 yılında dönemin başbakanına sorduğum o 3 sorunun ertesi günü aldığım bir telefon, bu kabilelerin nasıl bir az gelişmişlik sendromu ile malul olduğunu çarpıcı bir şekilde göstermişti bana. AKP’nin en önemli isimlerinden birinin danışmanıydı arayan. Kısa bir hoş-beşten sonra kaçınılmaz olarak o soruya geldi muhabbet. “E tabii o sorunun arkasında başka merkezler olduğu için…” diye söze girdi Sayın Danışman. Tokat yemiş gibi oldum. “Nasıl yani? O merkezleri bir söyleyin de soruyu soran kişi olarak ben de öğreneyim” dedim. “E sen o sorunun normal bir soru olduğunu mu düşünüyorsun?” diye ekledi. Sanki soruyu soran ben değildim. Hani üçüncü bir kişi ile konuşurken böyle bir teori ortaya atarsınız da bizatihi sorunun sahibine karşı bu denli kendinden emin yargılarla hücum etmek ilginç gelmişti bana. Daha fazla uzatmadan, “Bak ağabey, o soruyu ben sordum. Arkasında tek bir telkin, tek bir tavsiye, tek bir yönlendirme yoktur” dedim. Nitekim haber müdürümüz evinde akşam yemeğine henüz oturmuşken TV’yi açtığını, o anda benim soru sormakta olduğumu ve aniden lokmaların boğazına oturduğunu anlatacaktı daha sonra. Genel yayın müdürümüz Ekrem Dumanlı da yarım saat kadar sonra arayıp, “Ahmet’çim dışarıdaydım, izleyemedim, arkadaşlar haber verdiler, bir soru sormuşsun, tebrik ediyorum. Aldığın cevap sakın moralini bozmasın. Arkandayız.” diye destek verdi. Ankara temsilcimiz Mustafa Ünal da (cezaevine selam olsun) maalesef daha sonra haberi olup beni tebrik edenlerdendi. Hiçbirinin böyle bir soru soracağımdan haberi bile yoktu. O danışmanın tepkisi de “Yav he he” tadında olmuştu.

Şimdi de farklı bir yaklaşım beklemiyorum.

Sadece tarihe not düşmek adına bunları kayda geçiriyorum.

Bu yazı dizisine dışarıdan en ufak bir telkin, tavsiye veya yönlendirme ile başlamadım.

7/24’ÜN TAVRI NE OLDU?

Aldığım tepkilere dönecek olursak…

Daha en başta, yazı dizisini büyük bir özgüvenle yayımlama kararlılığı gösteren gazetem ‘tr7/24’ün tavrı ile başlamak isterim.

14 Haziran’da yazdığım ‘O ihbar, 20.30’a gerekçe olsun diye mi yapıldı?’ başlıklı yazıyı, şöyle bitirmiştim: “Peki, bütün bu karmaşa içerisinde Gülen cemaati nerede yer alıyor? Hizmet Hareketi, 15 Temmuz’un neresinde? Bütün bu olaylar içerisinde hiç mi dahli yok? Buna da bir sonraki yazımda kendimce bir cevap vermeye çalışacağım.”

O gün site ve e-gazete yönetiminden tek bir kişi bile beni arayıp, “Bu da nereden çıktı? Bizimle istişare ettin mi ki böyle bir not düşmüşsün? Ne yazacaksın? Önce bir konuşalım. Yaz gönder, bakalım. Uygunsa yayınlarız” demedi. Kimse beni aramadı.

Şaşırdım.

15 Haziran’da, yazı dizisinin ilk bölümünü kaleme aldım. Yine tek bir tepki yoktu. Henüz olayın tarihçesi ve arka planı ile başladığım için Cemaati sıkıntıya sokacak bir husus olmadığındandı belki.

2.bölümü, “15 Temmuz akşamı darbeye kalkışan askerler onlar mıydı?” diye bitirdiğimde, bir sonraki bölümde suyun yavaş yavaş ısınacağı sinyalini veriyordum.

Yine hiç kimse aramadı.

Şaşırmaya devam ediyordum.

3.bölümü bitirirken “Bütün bu genel hatırlatmaları yaptıktan sonra artık bir sonraki yazıdan itibaren daha somut bir şekilde ‘Cemaat 15 Temmuz’un neresinde?’ sorusuna eğileceğiz.” dediğimde merakım da artıyordu. Ben de bir testten geçiyordum.

Fakat yine arayan olmadı.

Şaşkınlığım daha da artıyordu.

19 Haziran’da artık doğrudan Hizmet Hareketi’ne gönül veren kimi insanları rahatsız etme potansiyeli taşıyan konulara girmeye başladım.

Hayır, tepki gelmediği gibi o yazılar sitenin Twitter hesabında en radikal cümlelerle paylaşılıyordu. Bir yandan da Cemaatin her kesiminden şaşırtıcı derecede fazla destek mesajları alıyordum. Tepkiler çok olumluydu.

Artık sadece şaşkın değil, aynı zamanda heyecanlanmaya da başlamıştım.

Yeni bir durumla karşı karşıyaydım.

O andan sonra site yönetiminden hiçbir tepki gelmeyeceğini anladım.

Sanki aramızda gizli bir anlaşma varmış gibi ne ben e-gazete yönetimini arayıp bir şey söylüyordum ne de onlar beni arayıp “Yahu tamam yayınlıyoruz da bu daha ne kadar böyle devam edecek kardeşim, bari o konuda bilgi ver” diyordu.

Yazıların noktasına, virgülüne hatta bazı imla hatalarına dahi (gülücük) dokunulmadan aynen yayımlanıyordu.

İlk teması, e-gazete yayımlanmadığı için diziye ara verdiğimiz Ramazan Bayramı’nda sağladım. Nezaketen. Genel Yayın Yönetmenimiz Selim Gündüz Beyefendi, fıtık ameliyatı olmuştu. “Abi, sizi benim yazılar mı fıtık etti?” diye latife yapan bir mesaj attım kendisine. Bu aynı zamanda, dizinin en fazla rahatsızlık oluşturan 9. bölümünün ertesine denk geldiği için soğuk bir espri değildi. O bölüm, ‘TRT ve Digitürk’e götürülen sivilleri’ konu alıyordu. Doğal olarak Selim Ağabey’in tepkisini de ilk kez ölçebilecektim. Çünkü o günlerde bana da dolaylı yollardan bazı sert tepkiler ulaşıyor, yazılarıma son verilmesi için baskı kurulduğunu duyuyordum. (Bu arada en fazla bu bölümün birilerini rahatsız ettiğini, ‘Eşref’ kod adlı kişiden sonra bazılarının çok rahatsız olduğunu kayıtlara geçirmek zorundayım.) Acaba yazılar kerhen mi yayınlanıyordu? Aslında bütün site yönetiminde bana karşı homurtular mı yükseliyordu?

GAZETE YÖNETİMİ: CEMAAT ZAMANLA ELEŞTİRİYİ ÖĞRENECEK

Hayır. Tahminimin çok ötesinde olumlu bir tepki ile karşılaştım. Selim Bey’in cevabı, bana göre tarihi önemdeydi. Bu sadece Hizmet medyası olarak tabir edilen mecra için değil, bizatihi camianın kendisi için de yepyeni bir duruma işaret eden bir cevaptı: “Bu bir statükoyla savaş. Sen yazılarına devam et. Çok teşekkür ediyoruz bu dizi için. Tepki gösterenlere, ‘Yazılarda yanlış olan ne var?’ diye soruyorum. ‘Varsa karşı teziniz, yollayın yayınlayalım’ diyorum. Cemaat zamanla eleştiriyi öğrenecek. Ayrıca tepki gösterenlere, Hocaefendi’nin 15 Temmuz sonrası yaptığı açıklamaları hatırlatıyorum.”

Bu diyalogları paylaşmamdaki bir diğer gaye de şu: Camia içerisinde de birçok kişinin, “Ahmet Dönmez’in bu yazıları yayımlanıyorsa kesin abilerden müsaade alarak yazıyordur. İstişaresi yapılmıştır” diye düşündüğünü biliyorum.

Hayır, her iki tarafın da ezber kalıplarına sığmayan, radikal bir iş yaptık biz.

Bu ‘bayramlaşma’ ve geçmiş olsun telefonundan sonra da dizi bitene kadar tek bir kere bile aranmadım. Çok daha ileri gitsem ve daha da kanırtıcı şeyler yazsam bile aranmayacaktım, biliyorum. “Bunlar Ahmet Dönmez’in fikirleri. Herkes düşüncesini, tezlerini açıkça yazabilir. Buyurun yazın, özgürce tartışın” deniyordu. Selim Bey’in kendisinin ve diğer editör arkadaşların muhakkak bazı itirazları, eleştirileri mahfuzdur yazdıklarıma. Ama en nihayet dizi bu olgunluk içerisinde sona erdi.

Bu noktada, baştaki yakışıksız önkabulüm ve kötü zannım için bütün TR7/24 editoryal kadrosundan özrü borç biliyorum.

Bana göre bu dizinin yayımlanması ve bu süreç içerisinde yazara tam bir özgürlük sağlanması, bir devrim niteliğindedir. İleride bu çok daha iyi anlaşılacak. Alkışı hak eden bu cesaretleri ve açık fikirlilikleri nedeniyle kendilerine çok teşekkür ediyorum.

-YARIN 2. VE SON BÖLÜM-

[Ahmet Dönmez] 10.7.2017 [TR724]

SGK öyle batırılmaz, böyle batırılır! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Eski ismi ile SSK yeni ismi ile Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) 108 milyar lira açık verdi. Topladığı primler, emekli maaşları ve sağlık giderlerini karşılamıyor. 2003’te açık 15,8 milyar TL idi. O tarihten bu yana azalmak bir yana açık mütemadiyen büyüyor. 2017’de 120 milyar liradan fazla kaynak bütçeden SGK’ya aktarılacak. İlk iki ayda 24 milyar 552 milyon lira aktarıldı.

2016’da 181 milyar 306 milyon lira prim gelirine mukabil 185 milyar 158 milyon lira emekli maaşı ödendi. Sağlık harcamaları da 68 milyar liraya ulaştı. SGK’nın bu kadar büyük açık vermesi Türkiye’de kayıt dışı istihdamın azalmadığını ispat ediyor. Türkiye’nin millî geliri (GSYH) 2003’e nazaran yaklaşık 4 kat arttığı halde ‘tasarruf havuzu’ndaki birikimler kifayet etmiyor. Ya havuzun dibi delik ya da havuza gelen su miktarı söylendiği kadar fazla değil. İkisi de doğru.

HASTANELER ÜZERİNDEN SOYGUN

Havuzun dibi delik zira sağlık harcamalarındaki muazzam artışta özel hastanelerde dönen dolaplara para yetmiyor. Bir günde 700 defa MR çekilmesinden erkek hasta için ödenen ultrason faturasına kadar pes dedirten nice istismarın önü alınamıyor.

Hastane ruhsatlarında hükümete yakın isimlere öncelik verilmesi ile SGK’nın açıklarındaki artış arasındaki illiyet neyi ifade ediyor? Misal: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, İstanbul Avcılar’da hastane işletiyor!

Medipol’ün esrarengiz sahipleri hakkında Saray koridorlarında bile muhtelif rivayetler dolaşıyor. Medicalpark’ı Hollanda’dan satın alan fonun kimlerin parasını idare ettiğini bilenler biliyor.

Kamu ve özel sektör ortaklığında inşa edilen Şehir Hastaneleri de gelir garantili köprü, tünel ve oto yollarda olduğu gibi SGK’nın sırtına binecek.

Sistemi teftiş etmekle ve vatandaşın menfaatini muhafaza etmekle mükellef olanlar SGK’nın zarara uğratılmasında bizzat rol alıyor. Ne hazin bir manzara!

Milletin vergileri ile teşekkül eden bütçeden SGK’ya aktarılan para tutarının katlanması havuzun deliklerini kapatmak gibi bir niyetin olmadığını ele veriyor.

SİGORTASIZ İSTİHDAMA NİYE GÖZ YUMULUYOR?

Diğer taraftan SGK havuzuna gelen para ifade edildiği kadar yüksek değil. İş kollarında ‘verimlilik’ kavramı denilince sigortasız işçi çalıştırılması anlaşılıyor. Emeğin sömürülmesini içine sindiren bir iktidarın mevcudiyetinde kayıtlı çalışan firmalar haksız rekabetle cezalandırılıyor.

Kayıt dışı istihdamın yüzde 30 civarında olduğu tahmin edilse de hakikatte bu oran daha da yüksek. Suriye’den gelen ucuz iş gücünün tamamına yakını sigorta ve diğer haklardan mahrum.

Sebebi her ne olursa olsun bütçeden 108 milyar lira takviye alan SGK fiilen iflas etmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan her fırsatta CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK’yı batırdığını söylüyor. Müşavirleri bu argümanı fazla kullanmaması için Erdoğan’a hatırlatmada bulunmuyor herhalde.

Zira 2003 senesinden 2017’ye SGK’nın bilançosu masaya yatırıldığında zararın azalmadığı, bilakis katlandığı görülecektir.  CHP’nin bu kadar berrak bir tabloyu vatandaşa anlatamaması ve Erdoğan’a cevap verememesi ise ayrıca izaha muhtaçı bir vakıadır.

Rakamlar ‘SGK öyle batırılmaz, böyle batırılır’ diyor.

[Semih Ardıç] 10.7.2017 [TR724]

‘Diktatör’ ve ‘Adalet’ [Vehbi Şahin]

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın dinî ve ahlâki kriter aramadığı alanların başında, siyasi söylem geliştirirken kullandığı ‘etiketleme’ yöntemi geliyor.

Bu metodu kullanırken yalan söylemek caiz, iftira atmak mübah sanki…

Gönül rahatlığıyla “yaftalama” yapabiliyor çünkü…

Mekanizmanın iki ayağı var.

1) Kendinde olmayan bir özelliği varmış gibi gösteriyor.

Böylece taraftarlarını, liderliği etrafında kenetliyor.

2) Siyasi rakiplerinde olmayan özelliği varmış gibi gösteriyor.

Bu şekilde de muhaliflerine itibar suikastı yapıyor.


AMAÇ ERDOĞAN KÜLTÜ İNŞA ETMEK

Etiketlemede başarının sırrı ne?

İş yapacak “doğru” kelimeyi seçebilmek…

“Kavramlar” konjonktüre göre değişiyor.

Ama bazıları sabit…

Onlar hiç değişmiyor.

Mesela…

-Millet istedi biz yaptık…

-Artık Türkiye’yi milletimiz yönetiyor.

-Milli irade ne derse o…

Bu kavramları Erdoğan hemen her konuşmasında o kadar çok zikrediyor ki…

Dinleyenler, söylenenleri “hakikat” olarak algılıyor.

Türkiye’yi milletin yönettiğini zannediyor.

Asıl amaç ne peki?

Dolaşıma sokulan “millet” kavramı üzerinden yeni bir “Erdoğan kültü” inşa etmek…

Yani…

Erdoğan demek millet demek, millet demek Erdoğan demek denklemi kuruluyor.

Dolayısıyla…

Erdoğan’a muhalefet etmek, adeta millete karşı çıkmak anlamına geliyor.

Muhalifler, 15 yıldır bu denklemi bozacak alternatif bir söylem geliştiremediği için Erdoğan karşısında aciz kalıyor.


DELİKANLI ADAM İMAJI

AKP tabanına yönelik değişmeyen ikinci sabit kavram ise dürüstlük…

Kasımpaşalı Erdoğan her vesileyle “dürüst” olduğunu iddia ediyor.

Defalarca tekrarlanan bu “vurgu” alt mesaj olarak şu özellikleri hedef kitlenin şuuraltına yerleştiriyor.

-Erdoğan asla yalan söylemez.

-Verdiği sözü her zaman tutar.

-Emanete ihanet etmez.

-Hırsızlık yapmaz.

-Yolsuzluğa bulaşmaz.

-Devlet malına el uzatmaz.

-Rüşvet almaz vs…

Kısacası…

Erdoğan “delikanlı” adamdır.

Kaypak değildir.

İçi dışı bir, dürüst politikacıdır.

Uzatmamak için başka örnekler vermek istemiyorum.


CHP MİLLETE DÜŞMAN!

Mekanizmanın ikinci ayağında ise aynı kavramlar bu kez muhalifleri yaftalamak için kullanılıyor.

CHP ve partinin lideri Kılıçdaroğlu üzerinden anlatmaya çalışalım.

Diyor ki Erdoğan…

-CHP halk düşmanıdır.

-Memlekete hayrı dokunmamıştır.

-Milletin değil vesayetin temsilcisidir.

-Halktan uzak, halka yabancı bir partidir.

Bir yandan bu vurgular aralıksız tekrarlanıyor.

Diğer yanda da CHP’nin geçmişteki yanlış politikaları sık sık hatırlatılıyor.

CHP yönetimi ne yapıyor?

“Laiklik” kavramı ile savunmaya geçiyor.

Yanlış bir “değilleme” yöntemiyle Erdoğan’ın suçlamalarını tekzip etmeye çalışıyor.

-CHP millete düşman değil.

-Dindarlara saygılıyız.

-Dini istismar edenlere karşıyız vs…

Bu yanlış “strateji” Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürüyor tabii ki…

O da yüklendikçe yükleniyor.

Son 15 senede oluşan algı şu:

-AKP milletin yanında, CHP karşısında…

Neden?

-Çünkü AKP milletin değerlerine saygılı, CHP değil.

-Hatta CHP, halkın değerlerine savaş açan bir parti…

Ne kadar çaba sarf etse de bu yaftadan kurtulamıyor bir türlü…


“YALANCI KILIÇDAROĞLU” YAFTASI

Aynı yöntemle CHP lideri Kılıçdaroğlu da itibarsızlaştırılıyor.

Erdoğan ne kadar “dürüst” ise Kılıçdaroğlu o kadar “sahtekâr” ilân ediliyor.

En sık kullandıkları cümle üç kelimeden oluşuyor:

-Kılıçdaroğlu yalan söylüyor.

16 Nisan’daki referandum öncesi Erdoğan ve AKP personeli bu cümleyi çok sık kullandı meselâ…

Amaç belli…

Zihinlere “yalancı Kılıçdaroğlu” yaftasını kazımak…

Aynı şekilde…

SGK Genel Müdürü iken yolsuzluk yaptığını iddia ederek, Kılıçdaroğlu hakkında devleti zarara sokan bir bürokrat portresi çiziliyor.


DÜŞMAN DEĞİŞİYOR ETİKET DEĞİŞMİYOR

Kılıçdaroğlu yerine Selahattin Demirtaş, CHP yerine HDP yazın sonuç yine değişmiyor.

Sadece farklı kavramlar kullanılıyor.

Demirtaş hain, HDP de millete ihanet eden parti haline getiriliyor.

Cumartesi günü Erdoğan bir adım daha ileri gitti.

Demirtaş’a “terörist” dedi.

Enterasan bir durum…

Sadece CHP ve HDP nasibini almıyor bu ithamlardan…

Asker, yüksek yargı, Kemalistler, solcular…

TÜSİAD, Koç grubu, Aydın Doğan, Cemaat, Geziciler…

Barolar, sendikalar, insan hakları dernekleri, sivil toplum örgütleri vs…

Onlar da sürekli Erdoğan için birer hedef tahtası…

Neden?

Çünkü hepsi hain…

Hepsi millete düşman…

Hepsi Erdoğan’a karşı…

İsimler değişiyor ama etiketleme yöntemi hiç değişmiyor.

Millet, bu zokayı yutuyor.

Erdoğan da 15 yıldır Türkiye’yi tek başına yönetiyor.

İstediği kararı alıyor.

Her seçimden zaferle çıkıyor.


KARİZMAYI ÇİZDİRDİ

Bu denklemi son dönemde “iki kavram” fena halde bozmuş durumda…

1) Diktatör…

2) Adalet…

Erdoğan istese de istemese de “diktatör” kavramıyla birlikte anılıyor artık…

Hukuku ayaklar altına alan, özgürlükleri kaldıran, demokrasiyi yok eden bir lider konumunda çünkü…

Fotoğrafı Kuzey Kore lideri Kim, Rusya Devlet Başkanı Putin, Suriye Cumhurbaşkanı Esed ve Mısır’da darbe yapan Sisi ile birlikte kullanılıyor.

Erdoğan bu etiketlemeden çok rahatsız…

Nitekim

bunu yabancı basına verdiği her demeçte dile getiriyor.

Tıpkı geçen hafta Alman Die Zeit Gazetesi Yayın Yönetmeni Giovanni di Lorenzo’ya konuşurken gündeme taşıması gibi…

Erdoğan’ın Alman gazeteciye, “Alman medyasının neden kendisini diktatör olarak gördüğünü” sorması, bu etiketlemeden duyduğu rahatsızlığı gözler önüne seriyor.

Lorenzo’dan, “Çünkü dünyanın başka hiçbir ülkesinde Türkiye’de olduğu kadar çok gazeteci parmaklıklar arkasında değil” cevabını alınca, Erdoğan’ın “diktatör” kelimesini tedavülden kaldıracak yeni bir söylem geliştirememesi dikkat çekici…


SİNİR BOZUCU ADALET YÜRÜYÜŞÜ

Muhalifleri ezmek için kullandığı “etiketleme” yöntemi bumerang gibi AKP liderini vurmuş durumda…

Diktatör tanımlamasını boşa çıkarmada müthiş bir acziyet yaşadığı görülüyor.

Benzer bir durum Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “adalet” yürüyüşü için de geçerli…

CHP lideri çok doğru bir “etiketleme” ile Ankara’dan İstanbul’a doğru yürümeye başladı.

25 günde yaya olarak 430 kilometre yol kat etti.

Yürüyüş boyunca hep “adalet” aradığını tekrarladı.

Bu ‘çerçeveleme’nin dışına hiç çıkmadı.

Bundan en fazla kim rahatsız oldu?

Elbette Erdoğan…

Önce küçümsedi.

Sonra tehdit etti.

Baktı kamuoyu aleyhine döndü.

Yürüyüşe izin vererek lütufta bulunduğunu söyledi.

Kılıçdaroğlu’na sataştı.

Cevap alamayınca yürüyüşe katılanları “terörist” ilân ederek klasik etiketleme taktiğine başvurdu.

Ama…

Beklediği etkiyi yine uyandıramadı.


KENDİ SİLAHI İLE VURULDU

Kılıçdaroğlu, bu kez Erdoğan’ın tuzağa düşmedi.

“Adalet” kavramı dışında başka bir kavramla “çerçeveleme” yapmadı.

Sürekli “adalet” vurgusu yaptı.

Erdoğan, sonunda pes etti.

Provokasyon olmaz ise yürüyüşe müdahale etmeyeceğini itiraf etti.

Son söz…

Erdoğan, 15 yıldır acımasızca kullandığı etiketleme silahı ile bu kez kendisi vuruldu.

İsminde “adalet” olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) genel başkanı olarak, siyasi rakibinin “adalet” yürüyüşünü engellemeye çalışan bir “diktatör” olarak tarihe geçti.

Etme bulma dünyası…

[Vehbi Şahin] 10.7.2017 [TR724]