İtalya Başbakanı Conte, "Koronavirüs sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, oturup ticaret ve serbest piyasa kurallarını yeniden yazmamız gerekecek" dedi.
KRONOS -16 Mart 2020
İtalya Başbakanı Giuseppe Conte, koronavirüs (Covid-19) pandemisinin Çin’den sonra en çok etkilediği ülkede riskli haftalara girildiğini belirterek alınan önlemlere uyulmasını istedi.
Bilim insanlarının virüsün yayılması açısından henüz zirve noktasının görülmediğini söylediklerini aktaran Conte “Bu haftalar en riskli haftalar olacak ve maksimum önlem gerekli” diye konuştu.
İtalyan Corriere della Sera gazetesine konuşan Conte, hükümetin şimdilik yeni kısıtlamalara gerek görmediğini belirterek ihtiyaç dışında kesinlikle evde kalınması gerektiğini söyledi.
Öte yandan Conte salgının verdiği zararın ciddi ve geniş ölçekli olduğunu söyledi ve krizin ardından gerçek bir yeniden yapılandırma planının gerekli olduğunu kaydetti.
Conte “Koronavirüs sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, oturup ticaret ve serbest piyasa kurallarını yeniden yazmamız gerekecek” dedi.
İtalya’da bugüne dek 24 bin 747 kişide koronavirüs tespit edildi, bin 809 kişi hastalık yüzünden yaşamını yitirdi.
[Kronos.News] 16.3.2020
Yarından sonra Avrupa [Bahadır Polat]
Refah devletleri büyük ölçüde kendi dış politikalarının eseri olan düzensiz göçmen faciasıyla yüzleşmek zorundadır. Bunu yapmakta geciktikleri her gün, Avrupa’yı daha fazla ırkçılık ve faşizm bataklığına saplayacaktır.
BAHADIR POLAT -16 Mart 2020
Hollywood senarist ve yapımcılarının hayal güçlerinin sınırlarında dolaştıkları filmlerden biriydi; Day After Tomorrow (Yarından Sonra). Küresel iklim değişikliği sonucu binlerce yıl sonra tekrar buzul çağına geri dönen Amerika’dan insanların kaçarak, kısa süre öncesine kadar ülkelerine gelmelerini engellemek için her şeyi yaptıkları, Meksikalıların topraklarına sığınışını anlatıyordu. O filmde Hollywood yapımcıları bütün dünyaya, bir gün Amerikan vatandaşlarının bile mülteci olabileceğini göstermişti. Bütün dünyadan mültecilerin, ülkelerindeki çatışmalardan, savaşlardan kaçan insanların ilk gitmek istedikleri ülkelerden biri olan ABD’nin bir gün aynı duruma düşebileceğini hayal etmek biraz zor elbette. Lakin dünya tarihi benzer örneklerle dolu.
Almanya’da Nazi felaketini yaşamış yazarlardan Anna Seghers’in Transit adlı ünlü romanında, 1940’larda insanların başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Avrupa ülkelerinden kitleler halinde kaçışını anlatır. Avrupa’nın içlerinden gelerek Fransa’nın Marsilya şehrine yığılan insanlar kendilerini Kuzey ve Güney Amerika’ya götürecek bir gemiye binebilmek için hayatlarını ortaya koyar. Bugün inanması güç ama insanların Avrupa’dan kitleler halinde savaş ve can korkusuyla kaçışının üzerinden sadece 70-80 yıl geçti. Başka bir ifadeyle Avrupa’nın sığınılan değil de kaçılan bir bölge olmasının üzerinden, sadece bir insan ömrü kadar zaman geçmiş.
Türkiye’nin İdlib’teki insan krizi ve Suriye rejiminin kenti bombalamasını gerekçe göstererek sınır kapılarını açması üzerine, ekranlara yansıyan dramları aklıma düşürdü. O sarsıcı filmi ve sarsıcı romanı. İnsanlık tarihinin en tuhaf zamanlarını yaşıyoruz. Öyle ki bugün mültecilerin adeta hücum ettiği Yunanistan da diğer Avrupa ülkeleri gibi 1942’deki Nazi işgaliyle mültecilerin ülkesi haline gelmiş ve Nazi’lerden kaçan Yunan halkı Anadolu, hatta Suriye topraklarına sığınmıştı. Modern zamanlar, bir ülkenin “kaçınılan” veya “sığınılan” ülke olması arasında ince bir çizgi olduğunu gösteriyor bize. Bugün Ortadoğulular Avrupa ülkelerine kaçıyor-sığınıyor, sığınmaya çalışıyor. Oysa bu yüzyıl sona ermeden Avrupalıların bu kez Ortadoğu’ya can korkusu veya başka sebeplerle kaçmayacağının bir garantisi var mı?
Son yüzyılda yaşananlar bize bunun pekala mümkün olabileceğini öğretiyor. O bakımdan bugün Yunanistan hükümeti ve ona arka çıkan Avrupa ülkelerinin, mültecilere yönelik şiddete hatta ölümlere varan tavrı bir insanlık ayıbı olmanın çok ötesindedir. Bir nesil sonra şartlarının tam tersine dönebileceğini bir kenara bıraksak bile, Avrupa’nın bu tavrı kendi geleceği açısından da tarihi bir yanlıştır. Peki neden?
REFAH TOPLUMU SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ?
Günümüz şartlarında refah devleti ve refah toplumu, onun sahipleri açısından artık kendi başlarına sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Başka bir anlatımla, sınırlarımızı kapatalım ve kendi zenginliğimizin sefasını sürelim anlayışının sürdürülebilir olmadığı görülmüştür. Küresel güçler (ABD-AB-G7) kendi çıkarları uğruna geri kalmış ülkeler üzerinde oynamaya (siz ona tepinmeye diyebilirsiniz) devam ettikçe, mülteci krizi katlanarak büyüyecektir.
Batı dünyası demokrasi-insan hakları, hukuk devleti ve elbette ekonomik refahı sadece kendi vatandaşlarına layık görmeye devam ettikçe, sınırlarında biriken mülteci sayısının giderek artmasına engel olamayacaktır. Kendi yurttaşlarını demokrasinin nimetlerinden sonuna kadar faydalandıran ancak geri kalmış ülkelerde çıkarları uğruna diktatörleri ve (Esad gibi) kendi ülkesini yangın yerine çeviren liderleri desteklemekten imtina etmeyen Batılı liderlerin hatalarının bedelini artık sadece o geri kalmış ülkelerin halkları değil, kendi ülkeleri ve hakları da ödeyecektir. Mülteci krizi bunun sadece ilk adımıdır.
Yaşanan mülteci krizinde kendi siyasi hatalarını göremeyen (veya inkar eden) Batılı devletler bundan böyle sadece kapılarına yığılan mültecilerle değil, kendi içlerinde artan ve refah devletlerini tehdit eden yabancı düşmanlığı ve aşırı milliyetçilikle de başetmek zorunda kalacaktır. Son olarak Almanya’nın Hanau kentinde yaşanan, Türklere yönelik ırkçı katliam, sadece orada yaşayan Türklerin veya yabancıların sorunu mudur yoksa bütün Almanların mı? Sanırım sorunun cevabı açık!
Bugün Avrupa’nın eski hastalığı ırkçılık (nazizim) tekrar nüksetmektedir ve Avrupa’nın yakın tarihi bu sebeple ödenmiş ağır bedellerin tarihidir. Bugün Yunan hükümetinin mültecilere uyguladığı şiddet, AB tarafından da desteklenmektedir ve bu politika Avrupa içindeki ırkçı ve yabancı düşmanı partilerin ekmeğine yağ sürmektedir. Onların söylemlerini güçlendirmektedir. Başta Almanya ve Yunanistan olmak üzere yakında ırkçı cinayetlerin ve saldırıların artması, yabancılara-göçmenlere tacizlerin sıradanlaşması beklenebilir. Acı ama maalesef gerçek bu! Nitekim Midilli Adası’nda göçmenlere yönelik kötü muameleyi görüntülemek isteyen gazetecilere bile yerli halkın saldırması önemli bir işaret fişeğidir. O zaman soru şu: Avrupa halkları ve tabi devletleri,yaşlı kıtada ikinci bir faşizan dalgaya, faşizmin yeniden doğuşuna hazır mı?
Peki ne yapılmalı? Sorunun cevabı net aslında… Yıllardır, Türkiye’yi “mülteci toplama merkezi” olarak kullanmak dışında soruna dişe dokunur çözüm üretmeyen Avrupa Birliği elini taşın altına koymalıdır. Uzun vadeli çözüm, Ortadoğu’da savaşları ve çatışmaları bitirerek insanların kendi ülkelerinde yaşayabilmelerini sağlamaktır. Ancak ülkelerin siyasi hesap ve çıkarlarından dolayı bu çözümün nerdeyse imkansız olduğu ortadadır. Geriye kısa ve orta vadeli çözümler kalmaktadır. Kısa vadede AB ülkeleri ivedilikle Yunanistan’ın mültecilere şiddet kullanımını engellemelidir. Kısa vadeli ikinci çözüm Türkiye’ye Suriyeli sığınmacılarla ilgili verilen sözlerin tutulması ve Türkiye ile AB’nin bu alanda ciddi işbirliğine girmesidir.
Orta vadede ise AB toplanma merkezi olarak Türkiye’yi değil, Yunanistan’ı gündeme almalıdır. Çünkü Türkiye’deki mültecilerin büyük çoğunluğu burada geçici olduklarını düşünüyor ve hedef olarak AB ülkelerini tercih ediyor. Yunanistan’a aktarılacak mali ve teknik yardımlarla bu ülkede kalıcı mülteci barınma merkezleri, elbette insani şartlarda, inşa edilmeli ve eninde sonunda AB’de yaşamak isteyen mülteciler kayıt altında ve belirli plan dahilinde Avrupa ülkelerine dağıtılmalıdır. Kısacası Almanya’nın göç ve entegrasyon projeleri Berlin’de değil, Atina’da başlamalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde mülteciler için geride iki seçenek kalmaktadır. Bu insanlar ya göç yollarında ölüp gidecek veya sağ kalanlar kapıdan sokulmadıkları AB’ye bacadan gireceklerdir. Bir ülkeye ulaşmak için her şeyini satmış, bütün hayatını geride bırakmış, hem eşyasını hem de çocuklarını sırtına yüklemiş ve ölümü göze almış bu insanları Yunan polisinin şiddetiyle, gaz bombaları veya kurşunlarıyla engelleme imkanı artık yoktur.
Sonuçta refah devletleri büyük ölçüde kendi dış politikalarının eseri olan düzensiz göçmen faciasıyla yüzleşmek zorundadır. Bunu yapmakta geciktikleri her gün, Avrupa’yı daha fazla ırkçılık ve faşizm bataklığına saplayacaktır. Ve o bataklığın Batı’ya vereceği hasar, mülteci krizinden çok daha ağır olacaktır.
Son söz de “Yunanistan’a müteşekkiriz, sınırlarımızı koruyor” diyen Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e olsun. Maalesef hanımefendi, Yunanistan sizin sınırlarınızı korumuyor, sizi “siz” yapan, Avrupa’yı, Avrupa Birliği yapan değerleri kökünden sarsıyor.
[Bahadır Polat] 16.3.2020 [Kronos.News]
BAHADIR POLAT -16 Mart 2020
Hollywood senarist ve yapımcılarının hayal güçlerinin sınırlarında dolaştıkları filmlerden biriydi; Day After Tomorrow (Yarından Sonra). Küresel iklim değişikliği sonucu binlerce yıl sonra tekrar buzul çağına geri dönen Amerika’dan insanların kaçarak, kısa süre öncesine kadar ülkelerine gelmelerini engellemek için her şeyi yaptıkları, Meksikalıların topraklarına sığınışını anlatıyordu. O filmde Hollywood yapımcıları bütün dünyaya, bir gün Amerikan vatandaşlarının bile mülteci olabileceğini göstermişti. Bütün dünyadan mültecilerin, ülkelerindeki çatışmalardan, savaşlardan kaçan insanların ilk gitmek istedikleri ülkelerden biri olan ABD’nin bir gün aynı duruma düşebileceğini hayal etmek biraz zor elbette. Lakin dünya tarihi benzer örneklerle dolu.
Almanya’da Nazi felaketini yaşamış yazarlardan Anna Seghers’in Transit adlı ünlü romanında, 1940’larda insanların başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Avrupa ülkelerinden kitleler halinde kaçışını anlatır. Avrupa’nın içlerinden gelerek Fransa’nın Marsilya şehrine yığılan insanlar kendilerini Kuzey ve Güney Amerika’ya götürecek bir gemiye binebilmek için hayatlarını ortaya koyar. Bugün inanması güç ama insanların Avrupa’dan kitleler halinde savaş ve can korkusuyla kaçışının üzerinden sadece 70-80 yıl geçti. Başka bir ifadeyle Avrupa’nın sığınılan değil de kaçılan bir bölge olmasının üzerinden, sadece bir insan ömrü kadar zaman geçmiş.
Türkiye’nin İdlib’teki insan krizi ve Suriye rejiminin kenti bombalamasını gerekçe göstererek sınır kapılarını açması üzerine, ekranlara yansıyan dramları aklıma düşürdü. O sarsıcı filmi ve sarsıcı romanı. İnsanlık tarihinin en tuhaf zamanlarını yaşıyoruz. Öyle ki bugün mültecilerin adeta hücum ettiği Yunanistan da diğer Avrupa ülkeleri gibi 1942’deki Nazi işgaliyle mültecilerin ülkesi haline gelmiş ve Nazi’lerden kaçan Yunan halkı Anadolu, hatta Suriye topraklarına sığınmıştı. Modern zamanlar, bir ülkenin “kaçınılan” veya “sığınılan” ülke olması arasında ince bir çizgi olduğunu gösteriyor bize. Bugün Ortadoğulular Avrupa ülkelerine kaçıyor-sığınıyor, sığınmaya çalışıyor. Oysa bu yüzyıl sona ermeden Avrupalıların bu kez Ortadoğu’ya can korkusu veya başka sebeplerle kaçmayacağının bir garantisi var mı?
Son yüzyılda yaşananlar bize bunun pekala mümkün olabileceğini öğretiyor. O bakımdan bugün Yunanistan hükümeti ve ona arka çıkan Avrupa ülkelerinin, mültecilere yönelik şiddete hatta ölümlere varan tavrı bir insanlık ayıbı olmanın çok ötesindedir. Bir nesil sonra şartlarının tam tersine dönebileceğini bir kenara bıraksak bile, Avrupa’nın bu tavrı kendi geleceği açısından da tarihi bir yanlıştır. Peki neden?
REFAH TOPLUMU SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ?
Günümüz şartlarında refah devleti ve refah toplumu, onun sahipleri açısından artık kendi başlarına sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Başka bir anlatımla, sınırlarımızı kapatalım ve kendi zenginliğimizin sefasını sürelim anlayışının sürdürülebilir olmadığı görülmüştür. Küresel güçler (ABD-AB-G7) kendi çıkarları uğruna geri kalmış ülkeler üzerinde oynamaya (siz ona tepinmeye diyebilirsiniz) devam ettikçe, mülteci krizi katlanarak büyüyecektir.
Batı dünyası demokrasi-insan hakları, hukuk devleti ve elbette ekonomik refahı sadece kendi vatandaşlarına layık görmeye devam ettikçe, sınırlarında biriken mülteci sayısının giderek artmasına engel olamayacaktır. Kendi yurttaşlarını demokrasinin nimetlerinden sonuna kadar faydalandıran ancak geri kalmış ülkelerde çıkarları uğruna diktatörleri ve (Esad gibi) kendi ülkesini yangın yerine çeviren liderleri desteklemekten imtina etmeyen Batılı liderlerin hatalarının bedelini artık sadece o geri kalmış ülkelerin halkları değil, kendi ülkeleri ve hakları da ödeyecektir. Mülteci krizi bunun sadece ilk adımıdır.
Yaşanan mülteci krizinde kendi siyasi hatalarını göremeyen (veya inkar eden) Batılı devletler bundan böyle sadece kapılarına yığılan mültecilerle değil, kendi içlerinde artan ve refah devletlerini tehdit eden yabancı düşmanlığı ve aşırı milliyetçilikle de başetmek zorunda kalacaktır. Son olarak Almanya’nın Hanau kentinde yaşanan, Türklere yönelik ırkçı katliam, sadece orada yaşayan Türklerin veya yabancıların sorunu mudur yoksa bütün Almanların mı? Sanırım sorunun cevabı açık!
Bugün Avrupa’nın eski hastalığı ırkçılık (nazizim) tekrar nüksetmektedir ve Avrupa’nın yakın tarihi bu sebeple ödenmiş ağır bedellerin tarihidir. Bugün Yunan hükümetinin mültecilere uyguladığı şiddet, AB tarafından da desteklenmektedir ve bu politika Avrupa içindeki ırkçı ve yabancı düşmanı partilerin ekmeğine yağ sürmektedir. Onların söylemlerini güçlendirmektedir. Başta Almanya ve Yunanistan olmak üzere yakında ırkçı cinayetlerin ve saldırıların artması, yabancılara-göçmenlere tacizlerin sıradanlaşması beklenebilir. Acı ama maalesef gerçek bu! Nitekim Midilli Adası’nda göçmenlere yönelik kötü muameleyi görüntülemek isteyen gazetecilere bile yerli halkın saldırması önemli bir işaret fişeğidir. O zaman soru şu: Avrupa halkları ve tabi devletleri,yaşlı kıtada ikinci bir faşizan dalgaya, faşizmin yeniden doğuşuna hazır mı?
Peki ne yapılmalı? Sorunun cevabı net aslında… Yıllardır, Türkiye’yi “mülteci toplama merkezi” olarak kullanmak dışında soruna dişe dokunur çözüm üretmeyen Avrupa Birliği elini taşın altına koymalıdır. Uzun vadeli çözüm, Ortadoğu’da savaşları ve çatışmaları bitirerek insanların kendi ülkelerinde yaşayabilmelerini sağlamaktır. Ancak ülkelerin siyasi hesap ve çıkarlarından dolayı bu çözümün nerdeyse imkansız olduğu ortadadır. Geriye kısa ve orta vadeli çözümler kalmaktadır. Kısa vadede AB ülkeleri ivedilikle Yunanistan’ın mültecilere şiddet kullanımını engellemelidir. Kısa vadeli ikinci çözüm Türkiye’ye Suriyeli sığınmacılarla ilgili verilen sözlerin tutulması ve Türkiye ile AB’nin bu alanda ciddi işbirliğine girmesidir.
Orta vadede ise AB toplanma merkezi olarak Türkiye’yi değil, Yunanistan’ı gündeme almalıdır. Çünkü Türkiye’deki mültecilerin büyük çoğunluğu burada geçici olduklarını düşünüyor ve hedef olarak AB ülkelerini tercih ediyor. Yunanistan’a aktarılacak mali ve teknik yardımlarla bu ülkede kalıcı mülteci barınma merkezleri, elbette insani şartlarda, inşa edilmeli ve eninde sonunda AB’de yaşamak isteyen mülteciler kayıt altında ve belirli plan dahilinde Avrupa ülkelerine dağıtılmalıdır. Kısacası Almanya’nın göç ve entegrasyon projeleri Berlin’de değil, Atina’da başlamalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde mülteciler için geride iki seçenek kalmaktadır. Bu insanlar ya göç yollarında ölüp gidecek veya sağ kalanlar kapıdan sokulmadıkları AB’ye bacadan gireceklerdir. Bir ülkeye ulaşmak için her şeyini satmış, bütün hayatını geride bırakmış, hem eşyasını hem de çocuklarını sırtına yüklemiş ve ölümü göze almış bu insanları Yunan polisinin şiddetiyle, gaz bombaları veya kurşunlarıyla engelleme imkanı artık yoktur.
Sonuçta refah devletleri büyük ölçüde kendi dış politikalarının eseri olan düzensiz göçmen faciasıyla yüzleşmek zorundadır. Bunu yapmakta geciktikleri her gün, Avrupa’yı daha fazla ırkçılık ve faşizm bataklığına saplayacaktır. Ve o bataklığın Batı’ya vereceği hasar, mülteci krizinden çok daha ağır olacaktır.
Son söz de “Yunanistan’a müteşekkiriz, sınırlarımızı koruyor” diyen Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e olsun. Maalesef hanımefendi, Yunanistan sizin sınırlarınızı korumuyor, sizi “siz” yapan, Avrupa’yı, Avrupa Birliği yapan değerleri kökünden sarsıyor.
[Bahadır Polat] 16.3.2020 [Kronos.News]
Bir felaket duygusu [Can Bahadır Yüce]
Virüs sayesinde zalimlerin akıllanacağını, vahşi kapitalizmin ayağının kayacağını, insanlığın kenetleneceğini düşünenler kadar iyimser olamıyorum. Yine de dünyanın nasıl değişeceğini salgının süresi ve şiddeti belirleyecek.
CAN BAHADIR YÜCE -16 Mart 2020
Tarihteki en önemli salgın resimlerinden biri: Ölümün Zaferi / Bruegel (1562)
“Bir son duygusu” da denebilir (Julian Barnes’tan esinle). Bir sonun belli belirsiz yaklaşmakta olduğu gibi bir his…. Ama sanki tam bir sona erme değil, sert bir duraklama yaşıyoruz.
Geçen hafta üniversitede bu dönemki (galiba) son yüz yüze dersimi yaptım. Vedalaşmadan önce öğrencilerle bu yaşadığımızın bir distopya olup olmadığını konuştuk. Yine de henüz konunun ciddiyetinin farkında değildik.
Bu dönem Dünya Uygarlıkları dersinde ödev olarak verdiğim kitaplardan biri o ünlü Kara Ölüm’e ilişkin (1347’deki veba salgınında 75 milyon civarında insan ölmüş, bazı bölgelerde nüfusun yüzde 90’ı yok olmuştu). İnsanlık tarihinin en yıkıcı salgını üzerine yazılmış kâğıtları salgın yüzünden eve kapanıp okuyacağımı düşündükçe şu olup bitenler inanılmaz görünüyor.
Yine de bu tuhaf zamanların sona ereceğini biliyorum. O yüzden virüs salgını bir son duygusundan çok bir felaket (musibet?) duygusu uyandırıyor bende…
Bir pandeminin ortasındayız. ‘Bölgesel salgın’ anlamındaki “epidemi” değil bu—artık resmen bir küresel salgın (pandemic sözcüğünün Yunanca kökeni “bütün insanlar” anlamına geliyor).
Doğrusu, bunun bir ceza olduğunu, virüs sayesinde zalimlerin akıllanacağını, neoliberal hükümetlerin sendeleyeceğini, vahşi kapitalizmin ayağının kayacağını, insanlığın kenetleneceğini düşünenler kadar iyimser olamıyorum. Yine de dünyanın nasıl değişeceğini salgının süresi ve şiddeti belirleyecek.
Salgına ilişkin konuşmaya kapitalizmden başlayabiliriz.
Yeni korona virüsünün 2002’de SARS’ın ilk göründüğü yerde çıkmış olması rastlantı değil. Çin’deki hayvan pazarları 90’lı yıllarda iyice gelişti, gelir artışıyla birlikte vahşi hayvan etine ilgi arttı. Sonuç, 2002’deki SARS salgını oldu. Bu, biraz da modern hayatın eseriydi: Hayvanlardaki zararsız mikropların patojene dönüşmesinde kentleşmenin ve nüfus artışının da payı var. O canlıları vahşi ortamlarından koparan iklim değişikliği bile, nihayetinde, kapitalizmin marifeti değil mi?
Örneğin, kolera da sömürgeciliğin başlamasıyla ortaya çıkmıştı. (Pek konuşulmuyor ama hâlâ yılda birkaç milyon kişiye bulaşıyor ve 100 bin kişi koleradan ölüyor.) Dev şirketlerin halk sağlığı için ayrılan paraları yolsuzlukla elde etmesi kolera tarihinin hep tekrarlanan temalarından biridir. O yüzden salgın hastalıkların kapitalizmle ve sömürgecilikle sanılandan daha sıkı bir ilişkisi var.
Kolera on dokuzuncu yüzyılda dünyayı kasıp kavurmuştu. (Yüzyılın ruhunu özetleyen filozof Hegel bile koleradan öldü.) Son günlerde “Korona Günlerinde Aşk” gibi hayal gücünden yoksun, bayat benzetmelerle sıkça atıf yapılan yapılan Márquez romanı da on dokuzuncu yüzyılın sonu, yirminci yüzyılın başlarında geçer. Aslında zayıf romanlarından biri olan o kitapta Márquez, kolerayı aşka benzetir: Salgın da tıpkı aşk gibi ölümcül olabilir, insanları yalnızlaştırır, dünyadan koparır. (Márquez’in salgınlara özel bir ilgisi varmış: Genç bir yazar adayı olarak Kolombiya’dan ayrılırken yanına aldığı tek kitap, Defoe’nin Veba Yılı Günlüğü’ymüş.)
Aslında Márquez’in romandaki sihirli dokunuşu, ‘piyasa romanları’nı taklit eden dilidir. Böylece, dilin sıradanlaşmasıyla, salgının her şeyi sıradanlaştıran etkisine gönderme yapar.
Evet, salgın sıradanlaştırır ve eşitler. Camus de ünlü Veba‘sında bunu anlatmış, salgını faşizmin alegorisi olarak betimlemişti. Simone de Beauvoir faşizmi doğal bir felakete benzettiği için eleştirmişti Camus’yü. Oysa daha köklü bir eleştiri vardı o romanda: Camus korkaklığı, kötülüğe göz yummayı, işbirlikçiliği, dogmatikliği de bir salgına benzetiyordu.
Yeni korona virüsü salgını da sanki kapitalizmin canlı alegorisi: Kriz anında trilyonlarca dolar büyük sermayeye aktarılıyor. Kapitalizmin kalesi olan ülkede piyasaları hoşnut tutmak, insanları tedavi etmekten daha öncelikli görünüyor. Özel sağlık sistemi kârını artırırken felaket kapitalizmi (özel sermayenin krizlerden nemalanması) yine devreye giriyor. Zenginler önlemini alıp virüs testlerine erişebiliyor, korumasız ve düşük gelirli kesim çaresiz bırakılıyor.
Kapitalizm fırsatçıdır—aslında bu uygulamaların hiçbiri yeni değil, sadece kapitalizm fırsatı kaçırmıyor. ‘Hesaplanmış’ serbest piyasa çözümleri, var olan sosyal adaletsizliği iyice derinleştiriyor. Eğer salgın birkaç ay içinde tamamen kontrol altına alınırsa, büyük sermaye bundan daha güçlü bir biçimde çıkabilir.
Görünen o ki, otoriterliğe eğilimli hükümetler salgını kendi gündemlerini meşrulaştırma aracına dönüştürecek. Kulağa kötümser gelebilir ama insanları birleştirmesi beklenen, ırk-renk-kültür ayrımı gözetmeyen virüs ayrımcı siyaseti güçlendirmiş olacak.
Bu yüzden ‘dünyaya böyle bir şok gerekliydi’ diyenler kadar iyimser değilim. Naomi Klein’ın Şok Doktrini’nde anlattığı şey bu: Kapitalizm —bir kez daha— şoku fırsata çeviriyor. Kapitalizmin bir sağlık ve çevre sorunu olduğu gerçeğini acı bir deneyimle anlamış olacağız.
Kısacası, salgın dünyayı —şimdilik— daha iyi bir yer yapmayacak gibi görünüyor.
Bir süre daha hiçbir şey olmamış gibi davrananlarla virüse karşı silah depolayanların tehlikeli ahmaklığı arasında sıkışıp kalacağız. Öte tarafta ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, bencilliğin yükselişi daha az tehlikeli değil.
El yıkamak önemli… Peki, kafalar ne olacak?
[Can Bahadır Yüce] 16.3.2020 [Kronos.News]
CAN BAHADIR YÜCE -16 Mart 2020
Tarihteki en önemli salgın resimlerinden biri: Ölümün Zaferi / Bruegel (1562)
“Bir son duygusu” da denebilir (Julian Barnes’tan esinle). Bir sonun belli belirsiz yaklaşmakta olduğu gibi bir his…. Ama sanki tam bir sona erme değil, sert bir duraklama yaşıyoruz.
Geçen hafta üniversitede bu dönemki (galiba) son yüz yüze dersimi yaptım. Vedalaşmadan önce öğrencilerle bu yaşadığımızın bir distopya olup olmadığını konuştuk. Yine de henüz konunun ciddiyetinin farkında değildik.
Bu dönem Dünya Uygarlıkları dersinde ödev olarak verdiğim kitaplardan biri o ünlü Kara Ölüm’e ilişkin (1347’deki veba salgınında 75 milyon civarında insan ölmüş, bazı bölgelerde nüfusun yüzde 90’ı yok olmuştu). İnsanlık tarihinin en yıkıcı salgını üzerine yazılmış kâğıtları salgın yüzünden eve kapanıp okuyacağımı düşündükçe şu olup bitenler inanılmaz görünüyor.
Yine de bu tuhaf zamanların sona ereceğini biliyorum. O yüzden virüs salgını bir son duygusundan çok bir felaket (musibet?) duygusu uyandırıyor bende…
Bir pandeminin ortasındayız. ‘Bölgesel salgın’ anlamındaki “epidemi” değil bu—artık resmen bir küresel salgın (pandemic sözcüğünün Yunanca kökeni “bütün insanlar” anlamına geliyor).
Doğrusu, bunun bir ceza olduğunu, virüs sayesinde zalimlerin akıllanacağını, neoliberal hükümetlerin sendeleyeceğini, vahşi kapitalizmin ayağının kayacağını, insanlığın kenetleneceğini düşünenler kadar iyimser olamıyorum. Yine de dünyanın nasıl değişeceğini salgının süresi ve şiddeti belirleyecek.
Salgına ilişkin konuşmaya kapitalizmden başlayabiliriz.
Yeni korona virüsünün 2002’de SARS’ın ilk göründüğü yerde çıkmış olması rastlantı değil. Çin’deki hayvan pazarları 90’lı yıllarda iyice gelişti, gelir artışıyla birlikte vahşi hayvan etine ilgi arttı. Sonuç, 2002’deki SARS salgını oldu. Bu, biraz da modern hayatın eseriydi: Hayvanlardaki zararsız mikropların patojene dönüşmesinde kentleşmenin ve nüfus artışının da payı var. O canlıları vahşi ortamlarından koparan iklim değişikliği bile, nihayetinde, kapitalizmin marifeti değil mi?
Örneğin, kolera da sömürgeciliğin başlamasıyla ortaya çıkmıştı. (Pek konuşulmuyor ama hâlâ yılda birkaç milyon kişiye bulaşıyor ve 100 bin kişi koleradan ölüyor.) Dev şirketlerin halk sağlığı için ayrılan paraları yolsuzlukla elde etmesi kolera tarihinin hep tekrarlanan temalarından biridir. O yüzden salgın hastalıkların kapitalizmle ve sömürgecilikle sanılandan daha sıkı bir ilişkisi var.
Kolera on dokuzuncu yüzyılda dünyayı kasıp kavurmuştu. (Yüzyılın ruhunu özetleyen filozof Hegel bile koleradan öldü.) Son günlerde “Korona Günlerinde Aşk” gibi hayal gücünden yoksun, bayat benzetmelerle sıkça atıf yapılan yapılan Márquez romanı da on dokuzuncu yüzyılın sonu, yirminci yüzyılın başlarında geçer. Aslında zayıf romanlarından biri olan o kitapta Márquez, kolerayı aşka benzetir: Salgın da tıpkı aşk gibi ölümcül olabilir, insanları yalnızlaştırır, dünyadan koparır. (Márquez’in salgınlara özel bir ilgisi varmış: Genç bir yazar adayı olarak Kolombiya’dan ayrılırken yanına aldığı tek kitap, Defoe’nin Veba Yılı Günlüğü’ymüş.)
Aslında Márquez’in romandaki sihirli dokunuşu, ‘piyasa romanları’nı taklit eden dilidir. Böylece, dilin sıradanlaşmasıyla, salgının her şeyi sıradanlaştıran etkisine gönderme yapar.
Evet, salgın sıradanlaştırır ve eşitler. Camus de ünlü Veba‘sında bunu anlatmış, salgını faşizmin alegorisi olarak betimlemişti. Simone de Beauvoir faşizmi doğal bir felakete benzettiği için eleştirmişti Camus’yü. Oysa daha köklü bir eleştiri vardı o romanda: Camus korkaklığı, kötülüğe göz yummayı, işbirlikçiliği, dogmatikliği de bir salgına benzetiyordu.
Yeni korona virüsü salgını da sanki kapitalizmin canlı alegorisi: Kriz anında trilyonlarca dolar büyük sermayeye aktarılıyor. Kapitalizmin kalesi olan ülkede piyasaları hoşnut tutmak, insanları tedavi etmekten daha öncelikli görünüyor. Özel sağlık sistemi kârını artırırken felaket kapitalizmi (özel sermayenin krizlerden nemalanması) yine devreye giriyor. Zenginler önlemini alıp virüs testlerine erişebiliyor, korumasız ve düşük gelirli kesim çaresiz bırakılıyor.
Kapitalizm fırsatçıdır—aslında bu uygulamaların hiçbiri yeni değil, sadece kapitalizm fırsatı kaçırmıyor. ‘Hesaplanmış’ serbest piyasa çözümleri, var olan sosyal adaletsizliği iyice derinleştiriyor. Eğer salgın birkaç ay içinde tamamen kontrol altına alınırsa, büyük sermaye bundan daha güçlü bir biçimde çıkabilir.
Görünen o ki, otoriterliğe eğilimli hükümetler salgını kendi gündemlerini meşrulaştırma aracına dönüştürecek. Kulağa kötümser gelebilir ama insanları birleştirmesi beklenen, ırk-renk-kültür ayrımı gözetmeyen virüs ayrımcı siyaseti güçlendirmiş olacak.
Bu yüzden ‘dünyaya böyle bir şok gerekliydi’ diyenler kadar iyimser değilim. Naomi Klein’ın Şok Doktrini’nde anlattığı şey bu: Kapitalizm —bir kez daha— şoku fırsata çeviriyor. Kapitalizmin bir sağlık ve çevre sorunu olduğu gerçeğini acı bir deneyimle anlamış olacağız.
Kısacası, salgın dünyayı —şimdilik— daha iyi bir yer yapmayacak gibi görünüyor.
Bir süre daha hiçbir şey olmamış gibi davrananlarla virüse karşı silah depolayanların tehlikeli ahmaklığı arasında sıkışıp kalacağız. Öte tarafta ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, bencilliğin yükselişi daha az tehlikeli değil.
El yıkamak önemli… Peki, kafalar ne olacak?
[Can Bahadır Yüce] 16.3.2020 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Koronavirüs salgını yayılıyor, cezaevleri için ne bekleniyor? | AYAKÜSTÜ
Levent Kenez ve Bülent Korucu, Kronavirüsle mücadele başarılı mı sorusunu #Ayaküstü yorumluyor
Diyanet nihayet! Camilerde toplu namaz konusunda adım atıldı…
Programda ‘Mansimov’u kim gözaltına aldırdı?’ sorusunun da cevabuı arandı
[TR724] 16.3.2020
Diyanet nihayet! Camilerde toplu namaz konusunda adım atıldı…
Programda ‘Mansimov’u kim gözaltına aldırdı?’ sorusunun da cevabuı arandı
[TR724] 16.3.2020
‘Salgın büyürken Amerikalılar silah depoluyor’
Koronavirüs salgını devam ederken birçok ülkede yaşayanlar evlerine gıda maddeleri depolarken Amerikalılar buna ek olarak silah ve cephane satın almaya başladı.
Los Angeles Times gazetesinin (LA Times) haberine göre California, Washington ve New York başta olmak üzere özellikle virüsten en çok etkilenen eyalet ve bölgelerde silah ve cephane satışlarında hızlı bir artış görülüyor.
BBC’nin LA Times gazetesinden aktardığı haberde, silah satışlarındaki artışın salgının henüz görülmediği bölgelerde bile başladığı kaydederek, salgın yüzünden kamu düzeninin bozulacağından, hükümetin silah satışlarına sınır getireceğinden endişe eden Amerikalıların ülke çapında silah stoklamaya başladığını yazıyor.
Haber Oklahoma’da bir silah dükkanından izlenimlerle başlıyor:
“David Stone .223 kalibrelik mermi kutusunu raftan çekip cam tezgaha attı ve ‘Oklahoma’nın en zengin çeşitli cephane dükkanına hoşgeldiniz’ satış cümlesiyle söze girdi. ‘Ama bu ünvanı uzun süre koruyabileceğimden şüpheliyim’ diyerek son bir kaç gün içinde artan taleple birlikte cephane stoklarının büyük bir hızla eridiğini anlattı. Son günlerde 44 nolu otoyoldan geçen kamyonculara çok silah satmış. Arizona’ya giden bir kamyon şöförü 2 bin 500 dolarlık silah ve cephane almış, Illinois’ye giden bir diğeri ise 200 dolarlık mermi almış. Stone, ‘Kendinizi bir sürü şeyden korumanız gerekiyor. Dünya çıldırmış gibi’ diyor.”
LA Times muhabiri daha sonra California’daki Culver City’deki Martin B Retting silah dükkanının önünde oluşan uzun kuyrukları anlatıyor. Aşağı yukarı bütün silah dükkanlarında durum buymuş. Kuyruktakilerden 39 yaşındaki John Gore “Politikacılar ve silahlanma karşıtları uzun zamandır silaha ihtiyacımız olmadığını söyleyip duruyordu. Fakat şu anda insanlar gerçekten korkuyor ve kendi kararlarını kendileri verebilirler” diyor.
Cephaneyi ABD’de internet üzerinden de almak mümkün ve habere göre internet satışları da artıyor. Ammo.com adlı cephane satış şirketi 23 Şubat ile 4 Mart arasında internet üzerinde yaptıkları satışların, bundan önceki 11 günlük döneme göre yüzde 68lik bir artış gösterdiğini söylüyor. Bütün bunlar İtalya’daki durumun ciddiyetinin anlaşılmasından sonra olmuş.
Buna karşılık silahlanma karşıtı gruplar da kaygılarını dile getirmeye başlamış. Bazı gruplar çocukların evde daha çok zaman geçireceği bu dönemde, evlerde kilit altında olmayan çok miktarda silah olmasının tehlikelerine dikkat çekiyorlar.
Silah lobisi de karşı görüşlerini yayıyor. Ulusal Silahlanma Derneği silah satışlarındaki artışı alkışlarken Başkan Trump’ın oğlu Donald Trump Jr Twitter hesabından “İhtiyacınız olmaz, taa ki bir gün ihtiyacınız olana kadar” yazdı.
Çeşitli kaynaklardan gelen haberlere göre silah satışlarındaki hızlı artış haftalar önce başladı. Washington ve California gibi yerlerde Asya kökenli Amerikan vatandaşlarının da Koronavirüs’ün Asya ve Çin kökenlilere yönelik ırkçılık dalgası yaratmasından endişe ederek silahlanmaya başladıkları anlaşılıyor.
Sacramento’daki Laguna Guns adlı dükkanın sahibi son zamanlarda Asya kökenli müşterilerinin arttığını kayıtlarıyla gösteriyor ama genel olarak her kesimden talebin arttığını da ekliyor ve bunu panik unsuruna bağlıyor.
Güney California’nın göbeğindeki Arcadia Firearm and Safety adlı dükkanın önünde de haftalardır kuyruklar var. Dükkanın Çin asıllı Amerikalı sabihi David Liu geçtiğimiz hafta sonundaki bir kalabalığı hayatında görmediğini anlatıyor.
David Liu toptancıların da stoklarının eridiğini o yüzden yeni mal alamadıklarını söylüyor ve insanların tuvalet kağıdı alır gibi silah ve cephane almaya çalıştıklarını kaydediyor.
Dükkanın önündeki kuyrukta kapanışa az zaman kala kalan son müşteri hayatında ilk kez silah almaya karar veren Anna Carreras, “Bence tam panik değil de daha ziyade ben ve ailem de dahil herkesin ‘Hazırlıklı olmak olmamaktan iyidir’ diye düşündüğü bir durum sözkonusu” diyor.
LA Times muhabiri izlenimlerini Tulsa’daki bir silah dükkanıyla sürdürüyor:
“Pazar öğleden sonra Tulsa’daki Dong’s Guns silah dükkanının içi şarjör takma, namluya mermi sürme sesleriyle çınlıyor. Çoğu yetkililer tarafından yapılan evde kalma ve kalabalıklardan uzak durma uyarılarını hiç umursamıyor görünen onlarca kişi dükkana girip çıkıyor. Alıcılardan biri virüs korkusuyla insanların histeriye kapılıp silah aldığını ama bunun silahlanma davası bakımından çok iyi bir gelişme olduğunu söylüyor. ‘Kemerleri bağlıyoruz’ diye ekliyor.
[TR724] 16.3.2020
Los Angeles Times gazetesinin (LA Times) haberine göre California, Washington ve New York başta olmak üzere özellikle virüsten en çok etkilenen eyalet ve bölgelerde silah ve cephane satışlarında hızlı bir artış görülüyor.
BBC’nin LA Times gazetesinden aktardığı haberde, silah satışlarındaki artışın salgının henüz görülmediği bölgelerde bile başladığı kaydederek, salgın yüzünden kamu düzeninin bozulacağından, hükümetin silah satışlarına sınır getireceğinden endişe eden Amerikalıların ülke çapında silah stoklamaya başladığını yazıyor.
Haber Oklahoma’da bir silah dükkanından izlenimlerle başlıyor:
“David Stone .223 kalibrelik mermi kutusunu raftan çekip cam tezgaha attı ve ‘Oklahoma’nın en zengin çeşitli cephane dükkanına hoşgeldiniz’ satış cümlesiyle söze girdi. ‘Ama bu ünvanı uzun süre koruyabileceğimden şüpheliyim’ diyerek son bir kaç gün içinde artan taleple birlikte cephane stoklarının büyük bir hızla eridiğini anlattı. Son günlerde 44 nolu otoyoldan geçen kamyonculara çok silah satmış. Arizona’ya giden bir kamyon şöförü 2 bin 500 dolarlık silah ve cephane almış, Illinois’ye giden bir diğeri ise 200 dolarlık mermi almış. Stone, ‘Kendinizi bir sürü şeyden korumanız gerekiyor. Dünya çıldırmış gibi’ diyor.”
LA Times muhabiri daha sonra California’daki Culver City’deki Martin B Retting silah dükkanının önünde oluşan uzun kuyrukları anlatıyor. Aşağı yukarı bütün silah dükkanlarında durum buymuş. Kuyruktakilerden 39 yaşındaki John Gore “Politikacılar ve silahlanma karşıtları uzun zamandır silaha ihtiyacımız olmadığını söyleyip duruyordu. Fakat şu anda insanlar gerçekten korkuyor ve kendi kararlarını kendileri verebilirler” diyor.
Cephaneyi ABD’de internet üzerinden de almak mümkün ve habere göre internet satışları da artıyor. Ammo.com adlı cephane satış şirketi 23 Şubat ile 4 Mart arasında internet üzerinde yaptıkları satışların, bundan önceki 11 günlük döneme göre yüzde 68lik bir artış gösterdiğini söylüyor. Bütün bunlar İtalya’daki durumun ciddiyetinin anlaşılmasından sonra olmuş.
Buna karşılık silahlanma karşıtı gruplar da kaygılarını dile getirmeye başlamış. Bazı gruplar çocukların evde daha çok zaman geçireceği bu dönemde, evlerde kilit altında olmayan çok miktarda silah olmasının tehlikelerine dikkat çekiyorlar.
Silah lobisi de karşı görüşlerini yayıyor. Ulusal Silahlanma Derneği silah satışlarındaki artışı alkışlarken Başkan Trump’ın oğlu Donald Trump Jr Twitter hesabından “İhtiyacınız olmaz, taa ki bir gün ihtiyacınız olana kadar” yazdı.
Çeşitli kaynaklardan gelen haberlere göre silah satışlarındaki hızlı artış haftalar önce başladı. Washington ve California gibi yerlerde Asya kökenli Amerikan vatandaşlarının da Koronavirüs’ün Asya ve Çin kökenlilere yönelik ırkçılık dalgası yaratmasından endişe ederek silahlanmaya başladıkları anlaşılıyor.
Sacramento’daki Laguna Guns adlı dükkanın sahibi son zamanlarda Asya kökenli müşterilerinin arttığını kayıtlarıyla gösteriyor ama genel olarak her kesimden talebin arttığını da ekliyor ve bunu panik unsuruna bağlıyor.
Güney California’nın göbeğindeki Arcadia Firearm and Safety adlı dükkanın önünde de haftalardır kuyruklar var. Dükkanın Çin asıllı Amerikalı sabihi David Liu geçtiğimiz hafta sonundaki bir kalabalığı hayatında görmediğini anlatıyor.
David Liu toptancıların da stoklarının eridiğini o yüzden yeni mal alamadıklarını söylüyor ve insanların tuvalet kağıdı alır gibi silah ve cephane almaya çalıştıklarını kaydediyor.
Dükkanın önündeki kuyrukta kapanışa az zaman kala kalan son müşteri hayatında ilk kez silah almaya karar veren Anna Carreras, “Bence tam panik değil de daha ziyade ben ve ailem de dahil herkesin ‘Hazırlıklı olmak olmamaktan iyidir’ diye düşündüğü bir durum sözkonusu” diyor.
LA Times muhabiri izlenimlerini Tulsa’daki bir silah dükkanıyla sürdürüyor:
“Pazar öğleden sonra Tulsa’daki Dong’s Guns silah dükkanının içi şarjör takma, namluya mermi sürme sesleriyle çınlıyor. Çoğu yetkililer tarafından yapılan evde kalma ve kalabalıklardan uzak durma uyarılarını hiç umursamıyor görünen onlarca kişi dükkana girip çıkıyor. Alıcılardan biri virüs korkusuyla insanların histeriye kapılıp silah aldığını ama bunun silahlanma davası bakımından çok iyi bir gelişme olduğunu söylüyor. ‘Kemerleri bağlıyoruz’ diye ekliyor.
[TR724] 16.3.2020
Ömer Faruk Gergerlioğlu: Riskli gruptaki mahkumlar tahliye edilmeli
HDP Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu koronavirüs sebebiyle tüm tutukluluk ve hükümlülüklerin bir yıl ertelenmesini içeren kanun teklifini Meclise sundu.
Gergerlioğlu ayrıca Adalet Bakanlığı’na koronavirüs ve cezaevlerinin durumuyla ilgili soru önergesi verdi.
Gergerlioğlu, “Cezaevlerindeki insanları rahatlatmak lazım. Cezaevinde kalan İran’dan 70 bin, Bahreyn de bin 500 civarında kişi tahliye edildi. Türkiye’de de böyle olmalı. İlk baş riskli gruptaki mahkumlar tahliye edilmesi düşünülmeli. Yaşlı hastalar, bebekli ve çocuklu anneler, hasta mahkumlar. Zaten bu insanlar tutuksuz yargılanabilir. Bu durumda en az bir sene ertelenebilir. Zaten çok aşırı bir şekilde adil olmayan yargılamalarla cezaevleri dolduruldu. Cezaevlerinde görüşmelere kapatılmasıyla bu durum engellenemez. Radikal bir karar alınmalı.” şeklinde konuştu.
Ömer Faruk Gergerlioğlu Medyascope.tv’den Gökçe Çiçek Kösedağı’nın sorularını cevapladı.
[TR724] 16.3.2020
Gergerlioğlu ayrıca Adalet Bakanlığı’na koronavirüs ve cezaevlerinin durumuyla ilgili soru önergesi verdi.
Gergerlioğlu, “Cezaevlerindeki insanları rahatlatmak lazım. Cezaevinde kalan İran’dan 70 bin, Bahreyn de bin 500 civarında kişi tahliye edildi. Türkiye’de de böyle olmalı. İlk baş riskli gruptaki mahkumlar tahliye edilmesi düşünülmeli. Yaşlı hastalar, bebekli ve çocuklu anneler, hasta mahkumlar. Zaten bu insanlar tutuksuz yargılanabilir. Bu durumda en az bir sene ertelenebilir. Zaten çok aşırı bir şekilde adil olmayan yargılamalarla cezaevleri dolduruldu. Cezaevlerinde görüşmelere kapatılmasıyla bu durum engellenemez. Radikal bir karar alınmalı.” şeklinde konuştu.
Ömer Faruk Gergerlioğlu Medyascope.tv’den Gökçe Çiçek Kösedağı’nın sorularını cevapladı.
[TR724] 16.3.2020
Sinemalar, tiyatrolar, kafeteryalar, düğün salonları kapatılıyor
İçişleri Bakanlığı'nın yayınladığı genelge ile Sinema, tiyatro, kafeterya, kahvehane, düğün salonu, birahane, nargile kafe ve müzikli lokantalar kapatılıyor.
KRONOS -16 Mart 2020
İçişleri Bakanlığı, 81 il valiliğine “Koronavirüs Tedbirleri” konulu ek bir genelge daha gönderdi.
Genelge ile bugün gece yarısı itibariyle tiyatro, sinema, gösteri merkezi, konser salonu, nişan/düğün salonu, çalgılı/müzikli lokanta/kafe, gazino, birahane, taverna, kahvehane, kıraathane, kafeterya, kır bahçesi, nargile salonu, nargile kafe, internet salonu, internet kafe, her türlü oyun salonları, her türlü kapalı çocuk oyun alanları (AVM ve lokanta içindekiler dahil), çay bahçesi, dernek lokalleri, lunapark, yüzme havuzu, hamam, sauna, kaplıca, masaj salonu, SPA ve spor merkezlerinin faaliyetleri geçici bir süreliğine durdurulacak.
Sivil toplum kuruluşlarının genel kurulları, eğitimleri, insanları toplu olarak bir araya getiren her türlü toplantı ve faaliyetleri bugün saat 00.00 itibariyle geçici olarak ertelenecek.
İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ile yapılan değerlendirmeler sonucunda; Umuma Açık İstirahat ve Eğlence Yerleri olarak faaliyet yürüten ve vatandaşlarımızın çok yakın bir mesafede bir arada bulunarak hastalığın bulaşma riskini arttıracağı gerekçesiyle; tiyatro, sinema, gösteri merkezi, konser salonu, nişan/düğün salonu, çalgılı/müzikli lokanta/kafe, gazino, birahane, taverna, kahvehane, kıraathane, kafeterya, kır bahçesi, nargile salonu, nargile kafe, internet salonu, internet kafe, her türlü oyun salonları (atari, playstation vb.), her türlü kapalı çocuk oyun alanları (AVM ve lokanta içindekiler dahil), çay bahçesi, dernek lokalleri, lunapark, yüzme havuzu, hamam, sauna, kaplıca, masaj salonu, SPA ve spor merkezlerinin faaliyetleri geçici bir süreliğine bugün saat 00.00 itibariyle durdurulacağını duyurdu.
STK’LARIN HER TÜRLÜ ETKİNLİĞİ ERTELENECEK
Sivil Toplum Kuruluşlarının (Dernek, vakıf) genel kurulları ve Sivil Toplum Kuruluşlarının eğitimler dâhil insanları toplu olarak bir araya getiren her türlü toplantı ve faaliyetleri (icra-i zorunluluk gerektiren yönetim faaliyetleri hariç) bugün saat 00.00 itibariyle geçici olarak ertelenecek.
Bakanlık söz konusu bu tedbirlere ilişkin vali/kaymakamlar tarafından il/ilçe belediyeleri ile işbirliği içinde ilgi Kanun hükümleri çerçevesinde gerekli gerekli tedbirlerin ivedilikle planlanması/uygulanması ve kolluk birimleri tarafından konun takip edilerek uygulamada herhangi bir aksaklığa meydan verilmemesini istedi.
TÜRKİYE’DEKİ VAKA SAYISI 18
Çin’in Vuhan kentinde başlayarak tüm dünyayı tehdit etmeye devam eden ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak nitelendirilen koronavirüs (Kovid-19) salgını, dünyada 6 binden fazla insanın hayatını kaybetmesine yok açtı. Türkiye’de şu ana kadar 18 kişide koronavirüs tespit edildi.
[Kronos.News] 16.3.2020
KRONOS -16 Mart 2020
İçişleri Bakanlığı, 81 il valiliğine “Koronavirüs Tedbirleri” konulu ek bir genelge daha gönderdi.
Genelge ile bugün gece yarısı itibariyle tiyatro, sinema, gösteri merkezi, konser salonu, nişan/düğün salonu, çalgılı/müzikli lokanta/kafe, gazino, birahane, taverna, kahvehane, kıraathane, kafeterya, kır bahçesi, nargile salonu, nargile kafe, internet salonu, internet kafe, her türlü oyun salonları, her türlü kapalı çocuk oyun alanları (AVM ve lokanta içindekiler dahil), çay bahçesi, dernek lokalleri, lunapark, yüzme havuzu, hamam, sauna, kaplıca, masaj salonu, SPA ve spor merkezlerinin faaliyetleri geçici bir süreliğine durdurulacak.
Sivil toplum kuruluşlarının genel kurulları, eğitimleri, insanları toplu olarak bir araya getiren her türlü toplantı ve faaliyetleri bugün saat 00.00 itibariyle geçici olarak ertelenecek.
İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ile yapılan değerlendirmeler sonucunda; Umuma Açık İstirahat ve Eğlence Yerleri olarak faaliyet yürüten ve vatandaşlarımızın çok yakın bir mesafede bir arada bulunarak hastalığın bulaşma riskini arttıracağı gerekçesiyle; tiyatro, sinema, gösteri merkezi, konser salonu, nişan/düğün salonu, çalgılı/müzikli lokanta/kafe, gazino, birahane, taverna, kahvehane, kıraathane, kafeterya, kır bahçesi, nargile salonu, nargile kafe, internet salonu, internet kafe, her türlü oyun salonları (atari, playstation vb.), her türlü kapalı çocuk oyun alanları (AVM ve lokanta içindekiler dahil), çay bahçesi, dernek lokalleri, lunapark, yüzme havuzu, hamam, sauna, kaplıca, masaj salonu, SPA ve spor merkezlerinin faaliyetleri geçici bir süreliğine bugün saat 00.00 itibariyle durdurulacağını duyurdu.
STK’LARIN HER TÜRLÜ ETKİNLİĞİ ERTELENECEK
Sivil Toplum Kuruluşlarının (Dernek, vakıf) genel kurulları ve Sivil Toplum Kuruluşlarının eğitimler dâhil insanları toplu olarak bir araya getiren her türlü toplantı ve faaliyetleri (icra-i zorunluluk gerektiren yönetim faaliyetleri hariç) bugün saat 00.00 itibariyle geçici olarak ertelenecek.
Bakanlık söz konusu bu tedbirlere ilişkin vali/kaymakamlar tarafından il/ilçe belediyeleri ile işbirliği içinde ilgi Kanun hükümleri çerçevesinde gerekli gerekli tedbirlerin ivedilikle planlanması/uygulanması ve kolluk birimleri tarafından konun takip edilerek uygulamada herhangi bir aksaklığa meydan verilmemesini istedi.
TÜRKİYE’DEKİ VAKA SAYISI 18
Çin’in Vuhan kentinde başlayarak tüm dünyayı tehdit etmeye devam eden ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak nitelendirilen koronavirüs (Kovid-19) salgını, dünyada 6 binden fazla insanın hayatını kaybetmesine yok açtı. Türkiye’de şu ana kadar 18 kişide koronavirüs tespit edildi.
[Kronos.News] 16.3.2020
Koronavirüs tehlikesi yazın bitecek mi? Prof. Dr. Hoşoğlu merak edilen soruları yanıtladı
Dünya Koronavirüs kabusu yaşıyor. Vaka sayısı her gün artıyor. Bold’a konuşan enfeksiyon hastalıkları ve klinik Mikrobiyoloji Uzman Prof. Dr. Salih Hoşoğlu, Fatih Akalan’ın sorularını cevapladı.–
BOLD
İşte o sorular:
Türkiye virüsün yayılmasını izlemeyi mi seçti?
İngiltere’nin kontrollü yayılma stratejisi doğru mu?
Karantina çözüm mü? Stokçuluk nasıl bir tehlikeyi getiriyor?
Ne zaman sağlık kuruluşuna başvurmalı?
ABD ve Almanya aşı için kavga mı ediyor?
Aşı ya da serum bulundu mu?
Türkiye’nin yüzde 60’nın enfekte olduğu iddiası doğru mu?
Cezaevleriyle ilgili ne yapmalı?
Umreciler ile ilgili karar doğru mu?
[BoldMedya] 16.3.2020
BOLD
İşte o sorular:
Türkiye virüsün yayılmasını izlemeyi mi seçti?
İngiltere’nin kontrollü yayılma stratejisi doğru mu?
Karantina çözüm mü? Stokçuluk nasıl bir tehlikeyi getiriyor?
Ne zaman sağlık kuruluşuna başvurmalı?
ABD ve Almanya aşı için kavga mı ediyor?
Aşı ya da serum bulundu mu?
Türkiye’nin yüzde 60’nın enfekte olduğu iddiası doğru mu?
Cezaevleriyle ilgili ne yapmalı?
Umreciler ile ilgili karar doğru mu?
[BoldMedya] 16.3.2020
Kanser hastası kadın iftar verdi diye tutuklandı, hastalığı bir ayda 4. evreye geldi [Sevinç Özarslan]
14 Şubat 2020’de Gaziantep’te gözaltına alınıp hemen tutuklanan kanser hastası Fatma Aşkın’ın hastalığı bir ayda 4. evreye geldi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL- Cezaevindeyken mide rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırılan Fatma Aşkın’a (52) yapılan tahlil sonuçlarında kanserin birdenbire metastaz yaptığı, karaciğerine ve kemiklerine sıçradığı öğrenildi.
SAĞLIĞINDAN ENDİŞE EDİYORUZ
Bold Medya’ya konuşan Fatma Aşkın’ın aile yakını, “Gözaltına alındıktan sonra mide ağrısı şikayetiyle hastaneye götürülüyor ve ped sonucunda kanserin tekrar nüksettiği tespit ediliyor. 4. evreye gelmiş, karaciğerine ve kemiklerine sıçramış durumda. Tutuklanmadan önce durumu bu kadar kötü değildi.” dedi.
Tedavisine hemen başlanması gerektiğini ifade eden aile yakını, “Sürdürülebilir bir tedavi için tutuksuz yargılanması gerekli, sağlığından endişe ediyoruz.” ifadelerini kullandı.
İHRAÇ EDİLEN ÇOCUKLARINA ÇOK ÜZÜLDÜ
Çocukları ihraç olduğu için sıkıntı yaşayan Fatma Aşkın’a 2016’nın sonunda meme kanseri teşhisi konuldu. Haziran 2017’de ise bir göğsü alındı. Kontrol altına alınan kanser tedavisi 3 yıldan bu yana gözetim altında devam ediyordu. Bir ay önce tutuklanıp Gaziantep L Tipi Cezaevine gönderilen Fatma Aşkın’ın hastalığı gözaltı süreci ve cezaevi ortamı nedeniyle bir ayda tekrar nüksetti ve hızla ilerledi.
Ev hanımı Fatma Aşkın’ın aile yakını, “Kızı ve oğlu ihraç olduğu için çok üzüldü ve vücudu o şekilde bir tepki gösterdi. Daha sonra ameliyat oldu. Göğsünün birini aldılar. Tümörü temizlediler. Ameliyattan sonra ilaçlarla hayatına devam ediyordu. Lenfleri alındığı için kolunu kıpırdatmıyordu, kolu şişti.” diye konuştu.
3 yıldır tedavi gören Fatma Aşkın’ın fotoğrafta kolunun şiş olduğu görülüyor.
İFTAR VERDİĞİ İÇİN…
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan ilkokulu mezunu Fatma Aşkın’ın dosyasına iftar verdiği masanın fotoğrafı konuldu. Aşkın zor durumdaki insanlara yardım ettiği için örgüt üyesi olmakla yargılanacak. Aşkın’ın ne zaman mahkemeye çıkacağı ise henüz belli değil.
[Sevinç Özarslan] 16.3.2020 [BoldMedya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL- Cezaevindeyken mide rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırılan Fatma Aşkın’a (52) yapılan tahlil sonuçlarında kanserin birdenbire metastaz yaptığı, karaciğerine ve kemiklerine sıçradığı öğrenildi.
SAĞLIĞINDAN ENDİŞE EDİYORUZ
Bold Medya’ya konuşan Fatma Aşkın’ın aile yakını, “Gözaltına alındıktan sonra mide ağrısı şikayetiyle hastaneye götürülüyor ve ped sonucunda kanserin tekrar nüksettiği tespit ediliyor. 4. evreye gelmiş, karaciğerine ve kemiklerine sıçramış durumda. Tutuklanmadan önce durumu bu kadar kötü değildi.” dedi.
Tedavisine hemen başlanması gerektiğini ifade eden aile yakını, “Sürdürülebilir bir tedavi için tutuksuz yargılanması gerekli, sağlığından endişe ediyoruz.” ifadelerini kullandı.
İHRAÇ EDİLEN ÇOCUKLARINA ÇOK ÜZÜLDÜ
Çocukları ihraç olduğu için sıkıntı yaşayan Fatma Aşkın’a 2016’nın sonunda meme kanseri teşhisi konuldu. Haziran 2017’de ise bir göğsü alındı. Kontrol altına alınan kanser tedavisi 3 yıldan bu yana gözetim altında devam ediyordu. Bir ay önce tutuklanıp Gaziantep L Tipi Cezaevine gönderilen Fatma Aşkın’ın hastalığı gözaltı süreci ve cezaevi ortamı nedeniyle bir ayda tekrar nüksetti ve hızla ilerledi.
Ev hanımı Fatma Aşkın’ın aile yakını, “Kızı ve oğlu ihraç olduğu için çok üzüldü ve vücudu o şekilde bir tepki gösterdi. Daha sonra ameliyat oldu. Göğsünün birini aldılar. Tümörü temizlediler. Ameliyattan sonra ilaçlarla hayatına devam ediyordu. Lenfleri alındığı için kolunu kıpırdatmıyordu, kolu şişti.” diye konuştu.
3 yıldır tedavi gören Fatma Aşkın’ın fotoğrafta kolunun şiş olduğu görülüyor.
İFTAR VERDİĞİ İÇİN…
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan ilkokulu mezunu Fatma Aşkın’ın dosyasına iftar verdiği masanın fotoğrafı konuldu. Aşkın zor durumdaki insanlara yardım ettiği için örgüt üyesi olmakla yargılanacak. Aşkın’ın ne zaman mahkemeye çıkacağı ise henüz belli değil.
[Sevinç Özarslan] 16.3.2020 [BoldMedya]
Cephede Koronavirüs iddiası: 3 Türk askeri GATA’da karantina altında
Suriye’nin kuzeyinde görev yapan TSK birliklerinde koronavirüsüne rastlandığı iddia edildi. 3 Türk askerinde yapılan testlerin pozitif çıktığı ve GATA’da karantina altına alındığı ifade edildi.
BOLD-Türkiye’de rastlanan koronavirüsünün Barış Kalkanı Harekatı’nda görevli birliklere sıçradığı iddiası gündeme geldi. Grihat haber sitesinden Serdar Fırat’ın özel haberine göre, Suriye’de görev yapan üç Türk askerinin koronavirüs testlerinin pozitif çıktığı aynı durum Esed güçleri için de geçerli olduğu ifade edildi.
Grihat’ta yer alan haber şöyle;
ASKERLER KARANTİNA’DA
Yerel kaynaklar ve vakalar Suriye’de savaş alanında virüsün yayıldığını doğruladı. Hem cihatçılar arasında hem Suriye Ordusu’nda hem de Türk askerinde virüs tespit edildi.
Üç Türk askerinde corona virüsü tespit edildiği açıklandı. Bu askerlerin önce Reyhanlı’ya oradan da Gata’ya sevk edilerek karantinaya alındıgı ileri sürülüyor. Bir hafta önce yaşandığı belirtilen bu olaydan sonra sağlıklı bir test taraması yapılamadığı için kaç askere virüsün bulaşıp bulaşmadıgı bilinmiyor.
GRİP ŞİKAYETİYLE GİTMİŞLERDİ
Üç askerin ağır grip şikayeti ile tedavi altına alındığı ancak yapılan tetkikler sonucu corona virüsünün tespit edildiği belirtiliyor. Suriye’de hijyen koşullarından yoksun şekilde nerdeyse haftada bir banyo yapıldığı ve konservelerle beslenme ihtiyacının karşılandığı savaş alanında corona virüsü riskinin yüksek olduğu ve daha cok taşıyıcının olabileceği tahmin ediliyor.
Askerlere virüsün ÖSO mensuplarından veya cihatcılardan bulaşmış olabileceği üzerinde duruluyor. TSK’nın savaş alanına daha çok sağlık personelini gönderdiği belirtilirken, Genel Kurmay Başkanlığı’nın durumu geçtiğimiz salı günü Savunma Bakanlığı ile paylaştığı belirtiliyor. Bölgede görev yapan bir sağlık çalışanı virüsün askerler arasında yayılma onranının çok yüksek olduğunu, acil önlemler alınmazsa vahim sonuçların ortaya çıkabileceğini söylerken, durumu hem kriz masasına hem de TSK’ya rapor ettiklerini belirtiyor. Suriye Ordusu tarafından kuşatılmış gözlem noktalarında ise durumun tam olarak ne olduğu bilinmiyor. Çünkü kapsamlı testler yapılamıyor, sağlık personeli rahat bir şekilde gözlem noktalarına gidip gelemiyor.
Corona cephede sadece Türk askeri arasında paniğe yol açmış değil. Suriye Ordusu da büyük ölçüde etkilenmiş durumda ancak hastalık oranını gizli tutmaya çalıştığı belirtiliyor. Yerel bağımsız kaynaklar ise karantinaya alınmış 30 dan fazla Suriye askerinin bulunduğunu ileri sürüyor. Bunların cephe gerisine çekildiği ve sağlık taramasına yoğunluk verildiği belirtiliyor.
CEPHEDE CORONA PANİĞİ
Virüsü İran’dan Suriye’ye geçen milis güçlerin de taşımış olabileceği üzerinde duruluyor. Milis güçler dönüşümlü olarak Esed güçlerine yardım ediyor.
Türk askerlerinin virüsü kontakta olduğu gruplardan kaptığı tahmin ediliyor. Çünkü zaman zaman İdlib’e cihatçı geçişleri hala devam ediyor. Afganistan, Pakistan, Uygur kökenli cihatçılar yer yer TSK ile hareket ediyor. Cephede corona virüsü taşıyıcı sayısı hakkında net bir bilgi yok. Pozitif taşıyıcıların ortaya çıkması üzerine TSK şüpheli taşıyıcı gördüğü ÖSO militanlarını bazı köylere gönderdiği de gelen bilgiler arasında. Rusya cephesinde ise net bir bilgi yok.
Yıllardır süren savaş İdlib’te kilitlenmişken corona virüsü tüm tarafları paniğe sevketmiş durumda. Esed güçleri mevzilerini korurken Türkiye ise Moskova Mutabakatı ile çekilme takvimini zaten işleme koymuştu. Belki de corona virüsü bu takvimi hızlandırır ya da savaş hastalıkla birlikte şiddetlenerek devam eder.
[BoldMedya] 16.3.2020
BOLD-Türkiye’de rastlanan koronavirüsünün Barış Kalkanı Harekatı’nda görevli birliklere sıçradığı iddiası gündeme geldi. Grihat haber sitesinden Serdar Fırat’ın özel haberine göre, Suriye’de görev yapan üç Türk askerinin koronavirüs testlerinin pozitif çıktığı aynı durum Esed güçleri için de geçerli olduğu ifade edildi.
Grihat’ta yer alan haber şöyle;
ASKERLER KARANTİNA’DA
Yerel kaynaklar ve vakalar Suriye’de savaş alanında virüsün yayıldığını doğruladı. Hem cihatçılar arasında hem Suriye Ordusu’nda hem de Türk askerinde virüs tespit edildi.
Üç Türk askerinde corona virüsü tespit edildiği açıklandı. Bu askerlerin önce Reyhanlı’ya oradan da Gata’ya sevk edilerek karantinaya alındıgı ileri sürülüyor. Bir hafta önce yaşandığı belirtilen bu olaydan sonra sağlıklı bir test taraması yapılamadığı için kaç askere virüsün bulaşıp bulaşmadıgı bilinmiyor.
GRİP ŞİKAYETİYLE GİTMİŞLERDİ
Üç askerin ağır grip şikayeti ile tedavi altına alındığı ancak yapılan tetkikler sonucu corona virüsünün tespit edildiği belirtiliyor. Suriye’de hijyen koşullarından yoksun şekilde nerdeyse haftada bir banyo yapıldığı ve konservelerle beslenme ihtiyacının karşılandığı savaş alanında corona virüsü riskinin yüksek olduğu ve daha cok taşıyıcının olabileceği tahmin ediliyor.
Askerlere virüsün ÖSO mensuplarından veya cihatcılardan bulaşmış olabileceği üzerinde duruluyor. TSK’nın savaş alanına daha çok sağlık personelini gönderdiği belirtilirken, Genel Kurmay Başkanlığı’nın durumu geçtiğimiz salı günü Savunma Bakanlığı ile paylaştığı belirtiliyor. Bölgede görev yapan bir sağlık çalışanı virüsün askerler arasında yayılma onranının çok yüksek olduğunu, acil önlemler alınmazsa vahim sonuçların ortaya çıkabileceğini söylerken, durumu hem kriz masasına hem de TSK’ya rapor ettiklerini belirtiyor. Suriye Ordusu tarafından kuşatılmış gözlem noktalarında ise durumun tam olarak ne olduğu bilinmiyor. Çünkü kapsamlı testler yapılamıyor, sağlık personeli rahat bir şekilde gözlem noktalarına gidip gelemiyor.
Corona cephede sadece Türk askeri arasında paniğe yol açmış değil. Suriye Ordusu da büyük ölçüde etkilenmiş durumda ancak hastalık oranını gizli tutmaya çalıştığı belirtiliyor. Yerel bağımsız kaynaklar ise karantinaya alınmış 30 dan fazla Suriye askerinin bulunduğunu ileri sürüyor. Bunların cephe gerisine çekildiği ve sağlık taramasına yoğunluk verildiği belirtiliyor.
CEPHEDE CORONA PANİĞİ
Virüsü İran’dan Suriye’ye geçen milis güçlerin de taşımış olabileceği üzerinde duruluyor. Milis güçler dönüşümlü olarak Esed güçlerine yardım ediyor.
Türk askerlerinin virüsü kontakta olduğu gruplardan kaptığı tahmin ediliyor. Çünkü zaman zaman İdlib’e cihatçı geçişleri hala devam ediyor. Afganistan, Pakistan, Uygur kökenli cihatçılar yer yer TSK ile hareket ediyor. Cephede corona virüsü taşıyıcı sayısı hakkında net bir bilgi yok. Pozitif taşıyıcıların ortaya çıkması üzerine TSK şüpheli taşıyıcı gördüğü ÖSO militanlarını bazı köylere gönderdiği de gelen bilgiler arasında. Rusya cephesinde ise net bir bilgi yok.
Yıllardır süren savaş İdlib’te kilitlenmişken corona virüsü tüm tarafları paniğe sevketmiş durumda. Esed güçleri mevzilerini korurken Türkiye ise Moskova Mutabakatı ile çekilme takvimini zaten işleme koymuştu. Belki de corona virüsü bu takvimi hızlandırır ya da savaş hastalıkla birlikte şiddetlenerek devam eder.
[BoldMedya] 16.3.2020
Türkiye’deki mazlumlar Ottawa’da unutulmadı
Kanada’nın başkenti Ottawa’da Türkiye’deki insan hakları ihlalleri ve insanlık dramlarını konu edinen bir sergi açıldı. 9 Mart’ta gerçekleştirilen sergide amatör sanatçılar suluboya, karakalem, kolaj ve diğer tekniklerle yaptıkları eserleri sergilendi.
ERKAM EMRE
BOLD – 15 Temmuz 2016 kara bir leke olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihi arşivlerinde yer aladursun, darbeyi kimin yaptığı sorusu işkence ile alınan beyanların haricinde mahremiyetini koruyor. Ne Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri ne de iddiaların üzerinde yoğunlaştığı Gülen Cemaati yetkilileri bugüne kadar meselenin aslını öğrenmek isteyenleri tatmin edecek bir irade sergileyemedi.
Bununla beraber üstü örtülü bir plan çerçevesinde gerçekleşen 15 Temmuz kalkışmasının faturası olaydan bihaber yüz binlerce insana kesildi, kesilmeye devam ediyor. Cemaate iltisaklı ve irtibatlı oldukları gerekçesiyle yarım milyondan fazla insan soruşturmadan geçirildi. Ülke, siyasi iradeye karşı takındıkları tavır yüzünden hapsedilenler ile yakınları ve akrabaları tarafından yüz çevrilen binlerce insan için üstü açık bir cezaevine döndü. Hayati tehlike hissettikleri için ülkeden ayrılmak zorunda kalanlar ise binlerce kilometre ötede bir yandan hayata tutunmaya çalışıyorken, öte yandan geride kalanların sıkıntılarını ve drama dönüşen çilelerini anlatıyor.
Olan biten bu olağan üstü haksızlıklara verilecek en büyük cevap da yine sivil toplumu hareket ettirmek ve böylece genel kanıyı değiştirebilmekten geçiyor. Bulundukları ülkelere yerleşen Türk göçmenler yavaş da olsa taşın altına elini sokarak yaşadıkları yerdeki insanları bilinçlendirmenin peşinde.
Advocates of Silenced Turkey -Susturulan Türkiye’nin Avukatları- adlı sivil toplum kuruluşu 9 Mart 2020 tarihinde gerçekleştirdiği bir organizasyonla bu bilinçlendirme projesini hayata geçirdi. Kanada’nın başkenti Ottawa şehrinde yapılan etkinlik Türkiye’de devam etmekte olan insan hakları ihlalleri ve insanlık dramlarını konu ediniyor.
Güvenlik gerekçesiyle ismini saklı tutan amatör sanatçıların yaptığı resimler ilk olarak Algonquin College’da gerçekleştirildi. Suluboya, karakalem, kolaj ve diğer tekniklerle yapılan görsellerde Ahmet Altan, Mümtaz’er Türköne gibi hapsedilen entelektüellerden hapiste ölen Öğretmen Gökhan Açıkkollu’ya ve sınırı geçtikten sonra kalp krizi geçiren üç çocuk annesi Esma Uludağ’a kadar birçok kimsenin hikayesi amatör çizgilerle anlatılıyor. Sergi bundan sonra şehrin iki büyük kurumu olan Ottawa Üniversitesi ve Carlton Universitesi’nde de düzenlenecek. Daha önce Avrupa’nın farklı yerlerinde yapılan sergi Kuzey Amerika’da da yerel temsilcilerin gayretleriyle devam ettiriliyor.
İnsan dramlarını konu edinen etkinlik şehrin en büyük yüksek eğitim kurumları arasında bulunan Algonquin College’da düzenlendi. Açılan stant ve etrafında yer alan resimler okul öğrencileri ve pek çok öğretim üyesinin merakını çekti. Organizasyonu sahiplenen gönüllüler sergiyi gezenlere dramları tek tek izah ederken, Türkiye hakkında sorulan pek çok dikkat çekici soru da yerel temsilcilerin dilinde cevap bulmuş oldu.
Büyük bir çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu ziyaretçiler yaşanılan insanlık dışı muamele karşısında şaşkınlıklarını gizleyemediler. Türkiye’yi bu türlü bilmediklerini, yalnız son senelerde aldıkları olumsuz haberlerden ötürü ülke hakkındaki fikirlerinin değiştiğini söyleyen Kanadalı vatandaş, dünyanın başka bir ucunda yaşanılan haksızlıklara karşı duyarsız kalmayacaklarını dile getirdi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin imzaladığı uluslararası anlaşmalar ve evrensel hukuk normları bu süreçte rafa kaldırılırken, yürütmeye devredilen bütün yetki yargıyı adeta oyuncak haline getirdi. Ülke içinde sivil toplum da bir şekilde felç edildiği için şimdi bu görev ülke dışında yaşayan Türkiye vatandaşlarına düşüyor.
Kuruluşun Ottawa Temsilcisi olan Vaner Kaplan da düşüncelerini “Her fert bulunduğu toplumda elinden geldiği kadar bu tür organizasyonlara dahil olmalı ve mağduriyetleri gidermek için bir katkı sağlamalıdır. Ne olacak ki demeden ve dil sorununu bahane etmeden yapılacak pek çok girişim bugüne kadar pek çok kapının açılması ve hukuki merciler üzerinde tesir etmekle neticelendi” diyerek düşüncelerini ifade etti.
Üç seneyi aşkın bir zamandır devam eden hukuksuzluklar furyasının hızını kesebilmek veya ülkeler arası platformun hükümet üzerindeki yaptırımlarına ağırlık vermesi için bu çeşit yollarla inisiyatif almak ve bir türlü ses çıkarmaya devam etmelidir. Zira Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin kulak kabartacağı tek arena yine uluslararası toplum olacak.
[BoldMedya] 16.3.2020
ERKAM EMRE
BOLD – 15 Temmuz 2016 kara bir leke olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihi arşivlerinde yer aladursun, darbeyi kimin yaptığı sorusu işkence ile alınan beyanların haricinde mahremiyetini koruyor. Ne Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri ne de iddiaların üzerinde yoğunlaştığı Gülen Cemaati yetkilileri bugüne kadar meselenin aslını öğrenmek isteyenleri tatmin edecek bir irade sergileyemedi.
Bununla beraber üstü örtülü bir plan çerçevesinde gerçekleşen 15 Temmuz kalkışmasının faturası olaydan bihaber yüz binlerce insana kesildi, kesilmeye devam ediyor. Cemaate iltisaklı ve irtibatlı oldukları gerekçesiyle yarım milyondan fazla insan soruşturmadan geçirildi. Ülke, siyasi iradeye karşı takındıkları tavır yüzünden hapsedilenler ile yakınları ve akrabaları tarafından yüz çevrilen binlerce insan için üstü açık bir cezaevine döndü. Hayati tehlike hissettikleri için ülkeden ayrılmak zorunda kalanlar ise binlerce kilometre ötede bir yandan hayata tutunmaya çalışıyorken, öte yandan geride kalanların sıkıntılarını ve drama dönüşen çilelerini anlatıyor.
Olan biten bu olağan üstü haksızlıklara verilecek en büyük cevap da yine sivil toplumu hareket ettirmek ve böylece genel kanıyı değiştirebilmekten geçiyor. Bulundukları ülkelere yerleşen Türk göçmenler yavaş da olsa taşın altına elini sokarak yaşadıkları yerdeki insanları bilinçlendirmenin peşinde.
Advocates of Silenced Turkey -Susturulan Türkiye’nin Avukatları- adlı sivil toplum kuruluşu 9 Mart 2020 tarihinde gerçekleştirdiği bir organizasyonla bu bilinçlendirme projesini hayata geçirdi. Kanada’nın başkenti Ottawa şehrinde yapılan etkinlik Türkiye’de devam etmekte olan insan hakları ihlalleri ve insanlık dramlarını konu ediniyor.
Güvenlik gerekçesiyle ismini saklı tutan amatör sanatçıların yaptığı resimler ilk olarak Algonquin College’da gerçekleştirildi. Suluboya, karakalem, kolaj ve diğer tekniklerle yapılan görsellerde Ahmet Altan, Mümtaz’er Türköne gibi hapsedilen entelektüellerden hapiste ölen Öğretmen Gökhan Açıkkollu’ya ve sınırı geçtikten sonra kalp krizi geçiren üç çocuk annesi Esma Uludağ’a kadar birçok kimsenin hikayesi amatör çizgilerle anlatılıyor. Sergi bundan sonra şehrin iki büyük kurumu olan Ottawa Üniversitesi ve Carlton Universitesi’nde de düzenlenecek. Daha önce Avrupa’nın farklı yerlerinde yapılan sergi Kuzey Amerika’da da yerel temsilcilerin gayretleriyle devam ettiriliyor.
İnsan dramlarını konu edinen etkinlik şehrin en büyük yüksek eğitim kurumları arasında bulunan Algonquin College’da düzenlendi. Açılan stant ve etrafında yer alan resimler okul öğrencileri ve pek çok öğretim üyesinin merakını çekti. Organizasyonu sahiplenen gönüllüler sergiyi gezenlere dramları tek tek izah ederken, Türkiye hakkında sorulan pek çok dikkat çekici soru da yerel temsilcilerin dilinde cevap bulmuş oldu.
Büyük bir çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu ziyaretçiler yaşanılan insanlık dışı muamele karşısında şaşkınlıklarını gizleyemediler. Türkiye’yi bu türlü bilmediklerini, yalnız son senelerde aldıkları olumsuz haberlerden ötürü ülke hakkındaki fikirlerinin değiştiğini söyleyen Kanadalı vatandaş, dünyanın başka bir ucunda yaşanılan haksızlıklara karşı duyarsız kalmayacaklarını dile getirdi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin imzaladığı uluslararası anlaşmalar ve evrensel hukuk normları bu süreçte rafa kaldırılırken, yürütmeye devredilen bütün yetki yargıyı adeta oyuncak haline getirdi. Ülke içinde sivil toplum da bir şekilde felç edildiği için şimdi bu görev ülke dışında yaşayan Türkiye vatandaşlarına düşüyor.
Kuruluşun Ottawa Temsilcisi olan Vaner Kaplan da düşüncelerini “Her fert bulunduğu toplumda elinden geldiği kadar bu tür organizasyonlara dahil olmalı ve mağduriyetleri gidermek için bir katkı sağlamalıdır. Ne olacak ki demeden ve dil sorununu bahane etmeden yapılacak pek çok girişim bugüne kadar pek çok kapının açılması ve hukuki merciler üzerinde tesir etmekle neticelendi” diyerek düşüncelerini ifade etti.
Üç seneyi aşkın bir zamandır devam eden hukuksuzluklar furyasının hızını kesebilmek veya ülkeler arası platformun hükümet üzerindeki yaptırımlarına ağırlık vermesi için bu çeşit yollarla inisiyatif almak ve bir türlü ses çıkarmaya devam etmelidir. Zira Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin kulak kabartacağı tek arena yine uluslararası toplum olacak.
[BoldMedya] 16.3.2020
Çok Gezenti Burak Akkul karantinadan böyle seslendi: ‘Çok acı çekiyoruz lütfen yayın’
Eşiyle karantinada bulunan ‘Çok Gezenti’nin sunucusu Burak Akkul, “sanırım pozitifim” dedi ve yetkililerin kendilerine gerçeği açıklamadığını anlattı.
BOLD- Teve2 televizyonun uzun soluklu gezi programı ‘Çok Gezenti’nin yapımcısı ve sunucusu Burak Akkul ve eşi Kartal Eğitim ve Araştırma hastanesinde 5 gündür karantinada. Akkul sosyal medyada paylaştığı bir video ile takipçilerine seslenerek yardım istedi. Yetkililerin 5 gündür kendisini ve eşini bilgilendirmediğini söyleyen Akkul videonun mümkün olduğunca yayılmasını istedi.
‘ÇOK ACI ÇEKİYORUZ’
Sağlık Bakanlığını da etiketleyen Akkul paylaşımında şunları söyledi, “Çok Gezenti gibi bir işi yapmanın getiri belki. 5 gün oldu Kartal Eğitim Araştırma Hastanesinde korona şüphesi ile karantinadayım ve tedavi görüyorum. Bence korona pozitif tedavi görüyorum ama şöyle bir şey var maalesef 72 saat, 96 saat oldu bize eşime de bana da bunun sonucunu söylemiyorlar. Sizden ricam bunu mümkün olduğunca yaymanız. Bakanlıktan çok rica ediyorum bize bunu söylemeleri lazım, sonucu söylemeleri lazım.Çok üzülüyoruz, çok acı çekiyoruz.”
[BoldMedya] 16.3.2020
BOLD- Teve2 televizyonun uzun soluklu gezi programı ‘Çok Gezenti’nin yapımcısı ve sunucusu Burak Akkul ve eşi Kartal Eğitim ve Araştırma hastanesinde 5 gündür karantinada. Akkul sosyal medyada paylaştığı bir video ile takipçilerine seslenerek yardım istedi. Yetkililerin 5 gündür kendisini ve eşini bilgilendirmediğini söyleyen Akkul videonun mümkün olduğunca yayılmasını istedi.
‘ÇOK ACI ÇEKİYORUZ’
Sağlık Bakanlığını da etiketleyen Akkul paylaşımında şunları söyledi, “Çok Gezenti gibi bir işi yapmanın getiri belki. 5 gün oldu Kartal Eğitim Araştırma Hastanesinde korona şüphesi ile karantinadayım ve tedavi görüyorum. Bence korona pozitif tedavi görüyorum ama şöyle bir şey var maalesef 72 saat, 96 saat oldu bize eşime de bana da bunun sonucunu söylemiyorlar. Sizden ricam bunu mümkün olduğunca yaymanız. Bakanlıktan çok rica ediyorum bize bunu söylemeleri lazım, sonucu söylemeleri lazım.Çok üzülüyoruz, çok acı çekiyoruz.”
[BoldMedya] 16.3.2020
40 günlükken hapse giren Asım Sencer bebeğin gözyaşları
Asım bebeği cezaevinde emeklerken yırtılmış pantolonundan tanıyoruz. Bugünlerde babasının yanına verildi. Gece uyanıp yaşadığı “anne” krizlerini babası kayda aldı.
BOLD ÖZEL- 40 günlükken annesiyle birlikte cezaevinde yaşamak zorunda kalan Asım Sencer Uslu (3), annesinden ayrıldığı günlerde gözyaşlarına boğuluyor. Geçen haftadan beri babasıyla kalan Asım Sencer, geceleri uyanıp “Anne anne anne” diyerek çığlıklarla ağlıyor.
Oğlunun yaşadığı travmayı videoya çeken baba, Asım Sencer’in kendi isteğiyle yanına gelmek istediğini, gündüz iyi olduğunu, gece olunca ve annesi aklına gelince ağlama krizleri geçirdiğini ifade etti.
Bir yurtta görev yaptığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Suna Uslu, 30 Kasım 2016’dan bu yana Konya Ereğli Cezaevinde bulunuyor. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Uslu’nun dosyası Yargıtay’da.
HAPİSTE 3. YAŞINI DOLDURAN BİR BEBEK
Asım Sencer, 15 Temmuz’dan bugüne en uzun süre cezaevinde yaşamaya mecbur kalan tutsak bebeklerden biri. Cezaevinde 3. yaşını doldurdu. Taş zeminde ve beton avluda emeklerken pantolonunun diz kapakları yırtıldı. Bebek bedenine uygun olmayan ortamlardan dolayı avuç içleri ve dizleri su topladı. Bir gece cezaevinde yataktan düştü. Hastanenin acil servisine annesinin kelepçeli ellerinde götürüldü.
PANTOLONLARI TÜM DÜNYADA SERGİLENİYOR
Tenkil Müzesinin koleksiyonuna dahil edilen Asım Sencer’in pantolonları, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde açtığı gezici sergiler kapsamında tüm dünyada sergileniyor.
780 BEBEK HALA HAPİSTE
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan resmi rakamlara göre cezaevlerinde 780 bebek bulunuyor.
[BoldMedya] 16.3.2020
BOLD ÖZEL- 40 günlükken annesiyle birlikte cezaevinde yaşamak zorunda kalan Asım Sencer Uslu (3), annesinden ayrıldığı günlerde gözyaşlarına boğuluyor. Geçen haftadan beri babasıyla kalan Asım Sencer, geceleri uyanıp “Anne anne anne” diyerek çığlıklarla ağlıyor.
Oğlunun yaşadığı travmayı videoya çeken baba, Asım Sencer’in kendi isteğiyle yanına gelmek istediğini, gündüz iyi olduğunu, gece olunca ve annesi aklına gelince ağlama krizleri geçirdiğini ifade etti.
Bir yurtta görev yaptığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Suna Uslu, 30 Kasım 2016’dan bu yana Konya Ereğli Cezaevinde bulunuyor. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Uslu’nun dosyası Yargıtay’da.
HAPİSTE 3. YAŞINI DOLDURAN BİR BEBEK
Asım Sencer, 15 Temmuz’dan bugüne en uzun süre cezaevinde yaşamaya mecbur kalan tutsak bebeklerden biri. Cezaevinde 3. yaşını doldurdu. Taş zeminde ve beton avluda emeklerken pantolonunun diz kapakları yırtıldı. Bebek bedenine uygun olmayan ortamlardan dolayı avuç içleri ve dizleri su topladı. Bir gece cezaevinde yataktan düştü. Hastanenin acil servisine annesinin kelepçeli ellerinde götürüldü.
PANTOLONLARI TÜM DÜNYADA SERGİLENİYOR
Tenkil Müzesinin koleksiyonuna dahil edilen Asım Sencer’in pantolonları, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde açtığı gezici sergiler kapsamında tüm dünyada sergileniyor.
780 BEBEK HALA HAPİSTE
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan resmi rakamlara göre cezaevlerinde 780 bebek bulunuyor.
[BoldMedya] 16.3.2020
19 gazetecinin yargılaması bitmeden aldıkları cezanın infazı bitti
“Silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan tutuklu bulunan 19 gazeteci 1 yılı aşkın süredir Yargıtay 16. Ceza Dairesinin temyiz kararını bekliyor. Aldıkları cezanın infazı bitmek üzere
BOLD – Tutuklu gazetecilerin bir bölümü Mart 2017’de tahliye edilmiş ancak itiraz üzerine cezaevinden çıkmadan İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “cemaatin medya yapılanmasında” yer aldıkları iddiasıyla yargılanan 26 gazeteciden 23’ü, 8 Mart 2018 tarihli karar duruşmasında “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan hapse mahkûm edildi. Mahkeme, dava kapsamında yargılanan 19 gazetecinin hükümle beraber tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. İncelenmek üzere Yargıtay’a gönderilen dosya ile ilgili 10 Aralık 2018 tarihinde tebliğnamesini sunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, cezaların onanması yönünde görüş bildirdi ve 31 Ocak 2019 tarihinde dosyayı Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne gönderdi. Ancak daire 1 yılı aşkın süredir önünde bekleyen dosyaya ilişkin henüz bir karar vermedi.
CEZALAR PEŞİNEN İNFAZ EDİLDİ
Gazeteci Cansu Pişkin’in haberine göre, aradan geçen süreye rağmen Yargıtay’ın dosyayla ilgili karar vermemiş olmasını eleştiren avukat Metehan Arısoy, gazetecilerin cezalarının, haklarındaki karar kesinleşmeden peşin olarak infaz edildiğini söyledi. Avukat Arısoy, müvekkili Abdullah Kılıç’ın da aralarında bulunduğu 8 gazeteciye verilen 6 yıl 3 ay hapis cezasının infazının dolmak üzere olduğuna dikkat çekti. Dosyanın bir an evvel incelenmesi için 3 aydır Yargıtay’a dilekçe gönderdiklerini belirten Arısoy, “Eğer Yargıtay ivedi olarak karar vermezse gazetecilerin infazı sona erse bile özgürlüklerine kavuşamayacak, yargılama aşamasında yaşanan hukuksuzluğa böylece bugüne kadar eşine benzerine rastlanmamış bir skandal daha eklenecek” dedi.
KANUN VAR AMA ADALET YOK
Dosya kapsamında tutuklu yargılanan Cuma Ulus’un avukatı Ömer Kavili de, “Kanuna göre tahliye edilmeleri gerekiyor. Ancak kanun var ama adalet yok” dedi.
TUTUKLAMA İNFAZA DÖNDÜ
Tutuklu yargılanan gazetecilerden Büşra Erdal’ın avukatı Ümit Kardaş ise Terörle Mücadele Kanunu kapsamında ceza alan kişilerin infaz süresinin üçte iki oranında değil dörtte üç oranında hesaplandığını belirtti. Kardaş, “Bu hesaba göre 6 yıl 3 ay hapis cezası alanların infazı 56. ayda dolmuş olacak. Müvekkille birlikte diğer gazeteciler de öngörülen cezanın çoğunu yatmış durumdalar. Yargıtay’ın bunu göz önüne alarak bir an evvel kararını açıklaması gerekir çünkü tutuklama infaza dönmüş durumda” dedi.
NE OLMUŞTU?
İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi, gazeteciler Abdullah Kılıç, Bayram Kaya, Bünyamin Köseli, Cemal Azmi Kalyoncu, Cihan Acar, Habip Güler, Halil İbrahim Balta, Hanım Büşra Erdal, Hüseyin Aydın, Yakup Çetin ve Gökçe Fırat Çulhaoğlu’na 6 yıl 3 ay; Ahmet Memiş, Ali Akkuş, Muhammed Sait Kuloğlu, Mustafa Erkan Acar, Mutlu Çölgeçen, Oğuz Usluer, Seyid Kılıç, Ufuk Şanlı, Ünal Tanık, Yetkin Yıldız ve Cuma Ulus’a ise 7 yıl 6 ay hapis cezası vermişti. Mahkeme, Bünyamin Köseli, Cihan Acar ve Halil İbrahim Balta dışındaki sanıkların hükümle beraber tutukluluklarının devamına karar vermişti.
[BoldMedya] 16.3.2020
BOLD – Tutuklu gazetecilerin bir bölümü Mart 2017’de tahliye edilmiş ancak itiraz üzerine cezaevinden çıkmadan İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “cemaatin medya yapılanmasında” yer aldıkları iddiasıyla yargılanan 26 gazeteciden 23’ü, 8 Mart 2018 tarihli karar duruşmasında “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan hapse mahkûm edildi. Mahkeme, dava kapsamında yargılanan 19 gazetecinin hükümle beraber tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. İncelenmek üzere Yargıtay’a gönderilen dosya ile ilgili 10 Aralık 2018 tarihinde tebliğnamesini sunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, cezaların onanması yönünde görüş bildirdi ve 31 Ocak 2019 tarihinde dosyayı Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne gönderdi. Ancak daire 1 yılı aşkın süredir önünde bekleyen dosyaya ilişkin henüz bir karar vermedi.
CEZALAR PEŞİNEN İNFAZ EDİLDİ
Gazeteci Cansu Pişkin’in haberine göre, aradan geçen süreye rağmen Yargıtay’ın dosyayla ilgili karar vermemiş olmasını eleştiren avukat Metehan Arısoy, gazetecilerin cezalarının, haklarındaki karar kesinleşmeden peşin olarak infaz edildiğini söyledi. Avukat Arısoy, müvekkili Abdullah Kılıç’ın da aralarında bulunduğu 8 gazeteciye verilen 6 yıl 3 ay hapis cezasının infazının dolmak üzere olduğuna dikkat çekti. Dosyanın bir an evvel incelenmesi için 3 aydır Yargıtay’a dilekçe gönderdiklerini belirten Arısoy, “Eğer Yargıtay ivedi olarak karar vermezse gazetecilerin infazı sona erse bile özgürlüklerine kavuşamayacak, yargılama aşamasında yaşanan hukuksuzluğa böylece bugüne kadar eşine benzerine rastlanmamış bir skandal daha eklenecek” dedi.
KANUN VAR AMA ADALET YOK
Dosya kapsamında tutuklu yargılanan Cuma Ulus’un avukatı Ömer Kavili de, “Kanuna göre tahliye edilmeleri gerekiyor. Ancak kanun var ama adalet yok” dedi.
TUTUKLAMA İNFAZA DÖNDÜ
Tutuklu yargılanan gazetecilerden Büşra Erdal’ın avukatı Ümit Kardaş ise Terörle Mücadele Kanunu kapsamında ceza alan kişilerin infaz süresinin üçte iki oranında değil dörtte üç oranında hesaplandığını belirtti. Kardaş, “Bu hesaba göre 6 yıl 3 ay hapis cezası alanların infazı 56. ayda dolmuş olacak. Müvekkille birlikte diğer gazeteciler de öngörülen cezanın çoğunu yatmış durumdalar. Yargıtay’ın bunu göz önüne alarak bir an evvel kararını açıklaması gerekir çünkü tutuklama infaza dönmüş durumda” dedi.
NE OLMUŞTU?
İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi, gazeteciler Abdullah Kılıç, Bayram Kaya, Bünyamin Köseli, Cemal Azmi Kalyoncu, Cihan Acar, Habip Güler, Halil İbrahim Balta, Hanım Büşra Erdal, Hüseyin Aydın, Yakup Çetin ve Gökçe Fırat Çulhaoğlu’na 6 yıl 3 ay; Ahmet Memiş, Ali Akkuş, Muhammed Sait Kuloğlu, Mustafa Erkan Acar, Mutlu Çölgeçen, Oğuz Usluer, Seyid Kılıç, Ufuk Şanlı, Ünal Tanık, Yetkin Yıldız ve Cuma Ulus’a ise 7 yıl 6 ay hapis cezası vermişti. Mahkeme, Bünyamin Köseli, Cihan Acar ve Halil İbrahim Balta dışındaki sanıkların hükümle beraber tutukluluklarının devamına karar vermişti.
[BoldMedya] 16.3.2020
Karantina günlerinde çocuğunuzla okuyabileceğiniz kitaplar-1
Karantina günlerini çocuklarınızla kitap okuyarak geçirmek isterseniz size önerilerimiz var.
BOLD– Milli Eğitim Bakanlığı okulları 2 hafta tatil etti. Beklentiler bu tatilin daha da uzayacağı yönünde. Evde sıkılması kaçınılmaz olan çocuklarınızla belki de uzun zaman sonra ilk defa kaliteli vakit geçirme fırsatı yakalamış olabilirsiniz. Bu zamanı dünya edebiyatından seçkin eserlerle değerlendirmek isteseniz sizin için kısa bir öneri listemiz var.
İşte 14-18 yaş arası çocuklarınızla birlikte okuyabileceğiniz ve tartışabileceğiniz 10 klasik roman…
1- 1984, GEORGE ORWELL
George Orwell’in bu kült kitabı, en iyi distopik romanlardan biri olarak dikkat çekiyor. Bireyselliğin yok edildiği, zihinlerin bile kontrol edildiği totaliter bir dünya düzeni, Orwell’in inanılmaz hayal gücüyle işlenmiş. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığı.
2- BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK, HARPER LEE
1960 tarihli Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek, en sevilen kitaplardan biri. Harper Lee, kullandığı yalın ama çarpıcı dil aracılığıyla adalet, özgürlük, eşitlik ve ayrımcılık gibi hâlâ güncel temaları, Scout’ın büyüyüş öyküsüyle birlikte dokuyarak, iyilik ve kötülüğü hem bireysel hem de toplumsal düzeyde mercek altına alıyor. Bir “zenci”nin haksız yere suçlanması üzerinden gelişen olaylar; önyargılar, riyakârlık, sınıf ve ırk çatışmalarıyla beslenen küçük Amerikan kasabasının sınırlarını aşıp, insanlar arası ilişkide adaletin ve dürüstlüğün önemini anlatan evrensel bir hikâyeye dönüşüyor.
3- HAYVAN ÇİFTLİĞİ, GEORGE ORWELL
Orwell’in bir diğer klasiği olan Hayvan Çiftliği, “reel sosyalizm”in eleştirisi olarak kaleme alınsa da diktatörlüğün nasıl adım adım geliştiğini çarpıcı bir şekilde anlatmasıyla geçerliğini hep koruyacak bir başyapıt. Hayvan Çiftliği’nin başkişileri hayvanlar. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık.
4- SİNEKLERİN TANRISI, WILLIAM GOLDING
“Sineklerin Tanrısı”, korkunç bir savaş sırasında, ıssız bir adaya düşen bir avuç okul çocuğunun, geldikleri dünyanın bütün uygar törelerinden uzaklaşarak, insan doğasının korkunç yanlarıyla yüzleşmelerini anlatıyor. Issız ada romanlarının çoğunun aksine Sineklerin Tanrısı bir başarı öyküsü değil. Uygarlık burada yeniden kurulmuyor. Hakimiyet, özgürlük, şiddet gibi kavramların kökeninin sorgulandığı eserde kahramanların çocuklar olması ise hikâyeyi daha çarpıcı hale getiriyor.
5- FARELER VE İNSANLAR, JOHN STEINBECK
Fareler ve İnsanlar, birbirine zıt karakterdeki iki mevsimlik tarım işçisinin, zeki George Milton ve onun güçlü kuvvetli ama akli dengesi bozuk yoldaşı Lennie Small’un öyküsünü anlatıyor. Küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşamanın hayalini kuran bu ikilinin öyküsünde dostluk ve dayanışma duygusu önemli bir yer tutuyor.
6- BİR NOEL ŞARKISI, CHARLES DICKENS
Noel Şarkısı, dünyada, yediden yetmişe her yaşta insanın sevdiği bir Noel masalı. Romanın son derece sevimsiz, acımasız, pinti bir ihtiyar olan Scrooge, bir Noel gecesinde bir hayaletle karşılaşır. Bu ilginç hayalet, huysuz ihtiyarı geçmişine doğru çok sıra dışı bir yolculuğa çıkarır. 200’e yakın sinema ve TV uyarlaması yapılan Noel Şarkısı keyifle ve ders alarak okunacak bir kitap.
7- ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK, JOHN BOYNE
Bu kitabı okumaya başladığınızda, Bruno adında 9 yaşındaki bir çocukla bir yolculuğa çıkacaksınız ve er geç Bruno ile birlikte bir tel örgüye varacaksınız. Böyle tel örgüler dünyanın dört bir yanında var. Dünyanın ağır mülteci krizleriyle yüzleşmek zorunda olduğu günümüzde yeniden okunması gereken bir eser.
8-CESUR YENİ DÜNYA, ALDOUS HUXLEY
“Cesur Yeni Dünya” bizi “Ford’dan sonra 632 yılına” götürüyor. Bu dünyanın cesur insanları kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretiliyorlar. Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma hipnopedya -uykuda eğitim- ile sağlanıyor. Hipnopedya sayesinde herkes mutlu; herkes çalışıyor ve eğleniyor.
Kendinden sonrasını en çok etkileyen “Cesur Yeni Dünya” distopik bir romanın aynı zamanda iyi bir edebiyat metni de olabileceğini gösteriyor.
9- YÜZÜKLERİN EFENDİSİ SERİSİ, JRR TOLKIEN
‘Yüzüklerin Efendisi’ni bir okumuş olanlar vardır bir de okuyacak olanlar. 20. Yüzyılın açık ara en çok okunan kitabı olan üçleme; iktidar, kahramanlık, kötülükle mücadele, çevrecilik, iç hesaplaşma gibi birçok insani duruma değiniyor. Her okuyuşunuzda yeni bir derinlik bulabileceğiniz Yüzüklerin Efendisi’ni geç kalmadan çocuklarınıza okutmalısınız.
10- DÜNYA ŞAMPİYONU DANNY, ROALD DAHL
Babasıyla karavanda yaşayan Danny, bir çocuğun sahip olabileceği en harika ve en heyecan verici babaya sahip olduğunu düşünür. Ama bir gün babasının bir sırrı olduğunu öğrenir. Babası kaçak avcıdır. Gecenin karanlığında Hazell Ormanı’na giderek zorba Victor Hazell’in sülünlerini avlamaktadır. Bay Hazell mevsimin en büyük av partisine ev sahipliği yapmak için hazırlanadursun, Danny ve babası sülünlerin hepsini avlamak üzere bir plan hazırlar.
7-14 yaş arası çocuklarınız için listemizi de yarın sizlerle paylaşacağız. Şimdiden iyi okumalar…
[BoldMedya] 16.3.2020
BOLD– Milli Eğitim Bakanlığı okulları 2 hafta tatil etti. Beklentiler bu tatilin daha da uzayacağı yönünde. Evde sıkılması kaçınılmaz olan çocuklarınızla belki de uzun zaman sonra ilk defa kaliteli vakit geçirme fırsatı yakalamış olabilirsiniz. Bu zamanı dünya edebiyatından seçkin eserlerle değerlendirmek isteseniz sizin için kısa bir öneri listemiz var.
İşte 14-18 yaş arası çocuklarınızla birlikte okuyabileceğiniz ve tartışabileceğiniz 10 klasik roman…
1- 1984, GEORGE ORWELL
George Orwell’in bu kült kitabı, en iyi distopik romanlardan biri olarak dikkat çekiyor. Bireyselliğin yok edildiği, zihinlerin bile kontrol edildiği totaliter bir dünya düzeni, Orwell’in inanılmaz hayal gücüyle işlenmiş. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığı.
2- BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK, HARPER LEE
1960 tarihli Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek, en sevilen kitaplardan biri. Harper Lee, kullandığı yalın ama çarpıcı dil aracılığıyla adalet, özgürlük, eşitlik ve ayrımcılık gibi hâlâ güncel temaları, Scout’ın büyüyüş öyküsüyle birlikte dokuyarak, iyilik ve kötülüğü hem bireysel hem de toplumsal düzeyde mercek altına alıyor. Bir “zenci”nin haksız yere suçlanması üzerinden gelişen olaylar; önyargılar, riyakârlık, sınıf ve ırk çatışmalarıyla beslenen küçük Amerikan kasabasının sınırlarını aşıp, insanlar arası ilişkide adaletin ve dürüstlüğün önemini anlatan evrensel bir hikâyeye dönüşüyor.
3- HAYVAN ÇİFTLİĞİ, GEORGE ORWELL
Orwell’in bir diğer klasiği olan Hayvan Çiftliği, “reel sosyalizm”in eleştirisi olarak kaleme alınsa da diktatörlüğün nasıl adım adım geliştiğini çarpıcı bir şekilde anlatmasıyla geçerliğini hep koruyacak bir başyapıt. Hayvan Çiftliği’nin başkişileri hayvanlar. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık.
4- SİNEKLERİN TANRISI, WILLIAM GOLDING
“Sineklerin Tanrısı”, korkunç bir savaş sırasında, ıssız bir adaya düşen bir avuç okul çocuğunun, geldikleri dünyanın bütün uygar törelerinden uzaklaşarak, insan doğasının korkunç yanlarıyla yüzleşmelerini anlatıyor. Issız ada romanlarının çoğunun aksine Sineklerin Tanrısı bir başarı öyküsü değil. Uygarlık burada yeniden kurulmuyor. Hakimiyet, özgürlük, şiddet gibi kavramların kökeninin sorgulandığı eserde kahramanların çocuklar olması ise hikâyeyi daha çarpıcı hale getiriyor.
5- FARELER VE İNSANLAR, JOHN STEINBECK
Fareler ve İnsanlar, birbirine zıt karakterdeki iki mevsimlik tarım işçisinin, zeki George Milton ve onun güçlü kuvvetli ama akli dengesi bozuk yoldaşı Lennie Small’un öyküsünü anlatıyor. Küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşamanın hayalini kuran bu ikilinin öyküsünde dostluk ve dayanışma duygusu önemli bir yer tutuyor.
6- BİR NOEL ŞARKISI, CHARLES DICKENS
Noel Şarkısı, dünyada, yediden yetmişe her yaşta insanın sevdiği bir Noel masalı. Romanın son derece sevimsiz, acımasız, pinti bir ihtiyar olan Scrooge, bir Noel gecesinde bir hayaletle karşılaşır. Bu ilginç hayalet, huysuz ihtiyarı geçmişine doğru çok sıra dışı bir yolculuğa çıkarır. 200’e yakın sinema ve TV uyarlaması yapılan Noel Şarkısı keyifle ve ders alarak okunacak bir kitap.
7- ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK, JOHN BOYNE
Bu kitabı okumaya başladığınızda, Bruno adında 9 yaşındaki bir çocukla bir yolculuğa çıkacaksınız ve er geç Bruno ile birlikte bir tel örgüye varacaksınız. Böyle tel örgüler dünyanın dört bir yanında var. Dünyanın ağır mülteci krizleriyle yüzleşmek zorunda olduğu günümüzde yeniden okunması gereken bir eser.
8-CESUR YENİ DÜNYA, ALDOUS HUXLEY
“Cesur Yeni Dünya” bizi “Ford’dan sonra 632 yılına” götürüyor. Bu dünyanın cesur insanları kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretiliyorlar. Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma hipnopedya -uykuda eğitim- ile sağlanıyor. Hipnopedya sayesinde herkes mutlu; herkes çalışıyor ve eğleniyor.
Kendinden sonrasını en çok etkileyen “Cesur Yeni Dünya” distopik bir romanın aynı zamanda iyi bir edebiyat metni de olabileceğini gösteriyor.
9- YÜZÜKLERİN EFENDİSİ SERİSİ, JRR TOLKIEN
‘Yüzüklerin Efendisi’ni bir okumuş olanlar vardır bir de okuyacak olanlar. 20. Yüzyılın açık ara en çok okunan kitabı olan üçleme; iktidar, kahramanlık, kötülükle mücadele, çevrecilik, iç hesaplaşma gibi birçok insani duruma değiniyor. Her okuyuşunuzda yeni bir derinlik bulabileceğiniz Yüzüklerin Efendisi’ni geç kalmadan çocuklarınıza okutmalısınız.
10- DÜNYA ŞAMPİYONU DANNY, ROALD DAHL
Babasıyla karavanda yaşayan Danny, bir çocuğun sahip olabileceği en harika ve en heyecan verici babaya sahip olduğunu düşünür. Ama bir gün babasının bir sırrı olduğunu öğrenir. Babası kaçak avcıdır. Gecenin karanlığında Hazell Ormanı’na giderek zorba Victor Hazell’in sülünlerini avlamaktadır. Bay Hazell mevsimin en büyük av partisine ev sahipliği yapmak için hazırlanadursun, Danny ve babası sülünlerin hepsini avlamak üzere bir plan hazırlar.
7-14 yaş arası çocuklarınız için listemizi de yarın sizlerle paylaşacağız. Şimdiden iyi okumalar…
[BoldMedya] 16.3.2020
KHK ile ihraç edilen engelli öğretmen: ''Koltuk değneklerimle mi darbe yaptım"
KHK ile ihraç edilen engelli öğretmen Muhammed Koşer KHK TV'ye konuştu.
'Bizden terörist çıkmaz'
Diyarbakır'da öğretmenlik yaparken bir gece yarısı yayınlanan KHK hem ihraç edilen hemde terörist ilan edilen evli 3 çocuk babası engelli öğretmen Muhammed Koşer "Bizden terörist çıkaramazsınız. Bizden terörist olmaz. Ben engelli biriyim. Koltuk değneklerimle mi darbe yaptım" diye sordu.
Yaşadıklarını anlatan Koşer Yasal bir bankaya para yatırması nedeniyle hem ihraç edilen hem de 2 yıl 1 ay hapis cezası alan Koşer bir süre cezaevinde de kaldı.
Eşiyle birlikte Adana'da derme çatma bir yerde sıkma ve börek yaparak geçimlerini sağlayan Koşer ailesinin yaşamı bir gecede yayınlanan KHK ile değişti.
2-3 GÜNE ARAYANLAR ARAMAZ OLDU
2-3 güne bir arayan arkadaşlarının aramayı kestiğini belirten İhraç öğretmen Koşer bir arkadaşının da aradıktan sonra yanlışlıkla aradığını söyleyip telefonu kapattığını kaydetti.
YAŞADIKLARIMIZ AİLECEK PSİKOLOJİMİZİ BOZDU
KHK ile ihraç edilen engelli öğretmen Muhammed Koşer KHK TV'ye konuştu.
Yaşadıkları sürecin hem kendinin hem de eşinin hem de çocuklarının ruh ve beden sağlığını bozduğunu belirten Muhammed Koşer " Psikolojimiz alt üst oldu. Hadi bizler neyse de çocuklarımızı düşünüyorum. Bu saatten sonra hiç bir şeyden korkum yok! Umutluyum çünkü Allah'ın adaletine güveniyorum" dedi.
Bir gün dönerseniz nasıl öğretmenlik yaparsınız sorusu karşısında duygulanan ve gözleri dolan Muhammed Koşer " Eskisinden daha iyi öğretmen olurum" cevabını veriyor.
Haftanın 3 günü eşiyle birlikte sıkma börek yaparak geçimlerini sağladıklarını belirten Koşer özellikle cezaevinde kaldığı sürede engelli haliyle büyük sıkıntılar yaşadığını aktardı.
"DEVLET ZULMETMEZ ALGISI BENDE YIKILDI"
Devleti şefkatli bir baba gibi gördüklerini belirten Engelli ihraç öğretmen Koşer şunları söyledi: "Ancak bu süreçde Devleti zulmeden bir yapı olarak görüyorum. Bu ülkede herkes bir gün terörist olacakmış bu dönemde de bizler olduk gelecekle kimler olur bilemiyorum. Ben de devlet zulmetmez algısı artık yok oldu"
ÇOCUKLARINA HEM ANNE HEMDE BABA OLDU
Öte yandan eşi öğretmen iken ev hanımlığı yapan ancak eşinin işsiz kalması ile sıkma börek yaparak ailesinin yükünü üstlenen Fatma Koşer ise "Ben doğu kökenliyim geçmişte de ufakken büyük sıkıntılar yaşadım ancak bu yaşadıklarım hepsinden ağır" dedi. Koşer bu süreçde özellikle insanlara olan güveninin büyük zarar gördüğünü kaydetti.
[Samanyolu Haber] 16.3.2020
'Bizden terörist çıkmaz'
Diyarbakır'da öğretmenlik yaparken bir gece yarısı yayınlanan KHK hem ihraç edilen hemde terörist ilan edilen evli 3 çocuk babası engelli öğretmen Muhammed Koşer "Bizden terörist çıkaramazsınız. Bizden terörist olmaz. Ben engelli biriyim. Koltuk değneklerimle mi darbe yaptım" diye sordu.
Yaşadıklarını anlatan Koşer Yasal bir bankaya para yatırması nedeniyle hem ihraç edilen hem de 2 yıl 1 ay hapis cezası alan Koşer bir süre cezaevinde de kaldı.
Eşiyle birlikte Adana'da derme çatma bir yerde sıkma ve börek yaparak geçimlerini sağlayan Koşer ailesinin yaşamı bir gecede yayınlanan KHK ile değişti.
2-3 GÜNE ARAYANLAR ARAMAZ OLDU
2-3 güne bir arayan arkadaşlarının aramayı kestiğini belirten İhraç öğretmen Koşer bir arkadaşının da aradıktan sonra yanlışlıkla aradığını söyleyip telefonu kapattığını kaydetti.
YAŞADIKLARIMIZ AİLECEK PSİKOLOJİMİZİ BOZDU
KHK ile ihraç edilen engelli öğretmen Muhammed Koşer KHK TV'ye konuştu.
Yaşadıkları sürecin hem kendinin hem de eşinin hem de çocuklarının ruh ve beden sağlığını bozduğunu belirten Muhammed Koşer " Psikolojimiz alt üst oldu. Hadi bizler neyse de çocuklarımızı düşünüyorum. Bu saatten sonra hiç bir şeyden korkum yok! Umutluyum çünkü Allah'ın adaletine güveniyorum" dedi.
Bir gün dönerseniz nasıl öğretmenlik yaparsınız sorusu karşısında duygulanan ve gözleri dolan Muhammed Koşer " Eskisinden daha iyi öğretmen olurum" cevabını veriyor.
Haftanın 3 günü eşiyle birlikte sıkma börek yaparak geçimlerini sağladıklarını belirten Koşer özellikle cezaevinde kaldığı sürede engelli haliyle büyük sıkıntılar yaşadığını aktardı.
"DEVLET ZULMETMEZ ALGISI BENDE YIKILDI"
Devleti şefkatli bir baba gibi gördüklerini belirten Engelli ihraç öğretmen Koşer şunları söyledi: "Ancak bu süreçde Devleti zulmeden bir yapı olarak görüyorum. Bu ülkede herkes bir gün terörist olacakmış bu dönemde de bizler olduk gelecekle kimler olur bilemiyorum. Ben de devlet zulmetmez algısı artık yok oldu"
ÇOCUKLARINA HEM ANNE HEMDE BABA OLDU
Öte yandan eşi öğretmen iken ev hanımlığı yapan ancak eşinin işsiz kalması ile sıkma börek yaparak ailesinin yükünü üstlenen Fatma Koşer ise "Ben doğu kökenliyim geçmişte de ufakken büyük sıkıntılar yaşadım ancak bu yaşadıklarım hepsinden ağır" dedi. Koşer bu süreçde özellikle insanlara olan güveninin büyük zarar gördüğünü kaydetti.
[Samanyolu Haber] 16.3.2020
Trump, Flynn için özel af çıkarıyor
ABD Başkanı Donald Trump, eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn için af çıkarmayı gözden geçirdiğini söyledi.
Michael Flynn, Trump, Beyaz Saray’a çıkmadan önce, Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) Rusya'nın ABD büyükelçisiyle ilgili konuşması hakkında yalan beyanda bulunduğunu itiraf etmişti.
Twitter hesabından bir açıklama yapan Trump, Flynn için tam bir af çıkarmayı düşündüğünü ifade etti. Trump, FBI ve Adalet Bakanlığı’nın Flynn’ın ve ailesinin yaşamını yok ettiğini söyledi.
Flynn, daha önce devletle yaptığı anlaşma anlaşması gereği Moskova’nın son seçimde Trump’ın seçim ekibiyle işbirliği yaptığı iddialarının soruşturulmasında işbirliği yapmayı kabul etmişti.
Savcıların söz konusu davayla ilgili haklarını ihlal ettiğini düşünen Flynn, savcıların Rusya büyükelçisiyle ilgili görüşmelerini sorgularken kendisini “tuzağa düşürmeye” çalıştığı görüşünü dile getirmişti.
Flynn ifadesini geri çekmişti
Flynn, avukatlarını ve taktiklerini değiştirerek, daha önce verdiği suçunu kabul eden ifadeyi geri çekmişti.
Adalet Bakanlığı, savcıların soruşturmayla ilgili hatalı davrandıklarına dair suçlamayı reddediyor.
Daha önce suçunu itiraf ettiği ve komisyon ile işbirliği yaptığı gerekçesiyle hapis cezası almamasını talep eden savcılık, ocak ayındaki duruşmada ise Flynn hakkında altı ay hapis cezası talep etmişti.
Savcılık, Flynn’ın işbirliğinden geri adım attığı ve hatta bahse konu suçları işlemediği izlenimi verdiğini belirterek, cezasının hafifletilmesi yönündeki yaklaşımdan vazgeçildiğini açıklamıştı.
Flynn Ocak 2017’de görevinden alınmadan önce ulusal güvenlik danışmanı olarak sadece 24 gün çalıştı.
GÜLEN'İN KAÇIRILMASI PLANI
Michael Flynn, Fethullah Gülen'in iadesi veya kaçırılması konusunda Türk hükümeti ile gizli işbirliği yaptığına dair FBI’a yalan beyanda bulunduğunu kabul etmiş, savcılık Flynn’ın yaptığı yanlış beyanlar sebebiyle ‘Türkiye’nin 15 Temmuz sonrası kamuoyunun görüşlerini etkileme çabaları’ hakkında halkın bilgi sahibi olma hakkını engellediğini açıklamıştı.
Flynn’in diğer ortakları Rafiekian ve Alptekin’e de dava açılmış, Rafiekian suçlu bulunmuştu.
[Samanyolu Haber] 16.3.2020
Michael Flynn, Trump, Beyaz Saray’a çıkmadan önce, Federal Soruşturma Bürosu'na (FBI) Rusya'nın ABD büyükelçisiyle ilgili konuşması hakkında yalan beyanda bulunduğunu itiraf etmişti.
Twitter hesabından bir açıklama yapan Trump, Flynn için tam bir af çıkarmayı düşündüğünü ifade etti. Trump, FBI ve Adalet Bakanlığı’nın Flynn’ın ve ailesinin yaşamını yok ettiğini söyledi.
Flynn, daha önce devletle yaptığı anlaşma anlaşması gereği Moskova’nın son seçimde Trump’ın seçim ekibiyle işbirliği yaptığı iddialarının soruşturulmasında işbirliği yapmayı kabul etmişti.
Savcıların söz konusu davayla ilgili haklarını ihlal ettiğini düşünen Flynn, savcıların Rusya büyükelçisiyle ilgili görüşmelerini sorgularken kendisini “tuzağa düşürmeye” çalıştığı görüşünü dile getirmişti.
Flynn ifadesini geri çekmişti
Flynn, avukatlarını ve taktiklerini değiştirerek, daha önce verdiği suçunu kabul eden ifadeyi geri çekmişti.
Adalet Bakanlığı, savcıların soruşturmayla ilgili hatalı davrandıklarına dair suçlamayı reddediyor.
Daha önce suçunu itiraf ettiği ve komisyon ile işbirliği yaptığı gerekçesiyle hapis cezası almamasını talep eden savcılık, ocak ayındaki duruşmada ise Flynn hakkında altı ay hapis cezası talep etmişti.
Savcılık, Flynn’ın işbirliğinden geri adım attığı ve hatta bahse konu suçları işlemediği izlenimi verdiğini belirterek, cezasının hafifletilmesi yönündeki yaklaşımdan vazgeçildiğini açıklamıştı.
Flynn Ocak 2017’de görevinden alınmadan önce ulusal güvenlik danışmanı olarak sadece 24 gün çalıştı.
GÜLEN'İN KAÇIRILMASI PLANI
Michael Flynn, Fethullah Gülen'in iadesi veya kaçırılması konusunda Türk hükümeti ile gizli işbirliği yaptığına dair FBI’a yalan beyanda bulunduğunu kabul etmiş, savcılık Flynn’ın yaptığı yanlış beyanlar sebebiyle ‘Türkiye’nin 15 Temmuz sonrası kamuoyunun görüşlerini etkileme çabaları’ hakkında halkın bilgi sahibi olma hakkını engellediğini açıklamıştı.
Flynn’in diğer ortakları Rafiekian ve Alptekin’e de dava açılmış, Rafiekian suçlu bulunmuştu.
[Samanyolu Haber] 16.3.2020
İnsanlara Çok Şey Kazandıran MEHÂFETULLAH- 2 [Mehmet Ali Şengül]
İnsan; dünyâda şeytanın esîri olur, Allah’ı unutursa, Allah’a baş kaldırıp isyan ederse; öbür tarafta işi zor olabilir, korku ruhunu sarabilir, kurtuluş ümidi de kendisini zorlayabilir. Bununla berâber, gönülden Allah’a teveccüh eder tevbede bulunursa, Allah (cc) bütün günahları bağışlayacağını taahhütte bulunuyor.
“De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsânı fazladır).” (Zümer sûresi, 53)
“O büyük buluşma günü, bütün insanların mezarlarından kalkıp meydana çıkarıldıkları bir gündür. Öyle ki onların işlerinden ve hallerinden bir tek şey bile Allah’a saklı kalamaz. Allah onlara şöyle hitâb eder: “Bugün mülk ve hâkimiyet kimin? Mutlak gâlip, tek hâkim olan Allah’ın!” (Mü’min sûresi, 16)
“O gün zâlimlere mâzeretleri fayda sağlamaz. Onlara sâdece lânet vardır! Onlara sâdece kötü bir yurt vardır!” (Mü’min sûresi, 52)
“Kıyâmet saati mutlaka gelecektir. Bunda hiç şüphe yok. Fakat insanların ekserisi buna inanmazlar.” (Mü’min sûresi, 59)
“Nihâyet oraya ulaştıklarında kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları işleri söyleyip kendi aleyhlerinde şâhitlik ederler.”(Fussilet, 20)
“Derilerine: “Niçin aleyhimizde şâhitlik ettiniz?” deyince onlar; “Bizi söyleten, her şeyi konuşturan Allah’tır. Zâten sizi ilkin yaratan ve sonunda da huzuruna götürüleceğiniz Rabbiniz de O’dur.” (Fussilet, 21)
“İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlatlarından bile kaçar.” “O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.” (Abese sûresi/ 34, 35, 36, 37)
“Size o haberi getiren adam, şeytanın tekidir. O sizi kendi dostları ile korkutmak ister. Fakat siz mü’min iseniz, onlardan korkmayın Ben’den korkun.” (Âl-i İmran sûresi, 175)
“Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı, artık onlar taş gibi, hatta ondan da katı! Çünkü öyle taş var ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi var ki, çatlar da bağrından su kaynar. Ve öylesi var ki, Allah’a olan tâzimi sebebiyle yukarıdan düşüp parçalanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. (Bakara sûresi, 74)
“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitâb edince: “Yâ Rabbî!” dedi, “göster bana Zâtını, bakayım Sana!” Allah Teâla şöyle cevap verdi: “Sen Beni göremezsin. Ama şimdi şu dağa bak, eğer yerinde durursa sen de Beni görürsün!” Derken Rabbi dağa tecelli eder etmez, onu un ufak ediverdi. Mûsâ da düşüp bayıldı. Kendine gelince dedi ki: “Sübhânsın ya Rabbî. Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, (dünyâda Seni görmemizden de münezzehsin.) Bu talebimden ötürü tövbe ettim. Ben ümmetim içinde, Seni görmeden îman edenlerin ilkiyim!” (A’raf sûresi, 143)
“Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağın tepesine indirseydik onun, Allah’a tâzimi sebebiyle başını eğip parçalandığını görürdün. İşte bunlar birtakım misallerdir ki, düşünüp istifâde etmeleri için Biz onları insanlara anlatıyoruz. (Haşir sûresi, 21)
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyâmet günü Allah onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlara son derece acı bir azap vardır.” (Bakara sûresi, 174)
“Ey îman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının. Ona lâyık olduğu tâzimi gösterin ve ancak O’na teslim olan müslüman olarak can verin.” (Âl-i İmran suresi, 102)
“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de; birinin ki kabul edilmiş, öbürünün ki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. (Mâide sûresi, 27)
“O da: Allah, ancak müttakîlerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (Mâide sûresi, 28)
“Ben isterim ki sen, kendi günahınla berâber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zâlimlerin cezâsı işte budur!” (Mâide sûresi, 29)
“Kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’ı tâzim edip O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte ebedî başarı ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır.” (Nur sûresi, 52)
Allah korkusunun insana kazandırdığı sermâyelerin en güzeli takvâdır. Takvâ; Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınmadır. Efendimiz (sav), “Hikmetin başı Allah korkusudur” (Tirmizi, Beyhâki) buyurmuşlardır. İnsan, Allah karşısında kendi konumunu çok iyi takdir ve tâyin etmelidir. Havf ve recâ duygusunu korumalıdır. Her sahâda ifrat ve tefritten uzak, müstakim yaşamalıdır ve örnek olmalıdır.
Bugün beşerin büyük çoğunluğu Allah’dan değil, kanunlardan ve zâlimlerden korkmaktadır. Kalpte Allah korkusu, hesap verme endişesi varsa o insan, zâlim olamaz, kâtil olamaz. Hak ve hukûka, nâmus, haysiyet ve şerefe musallat olmaya tevessül ve tenezzül etmez. Îmanı aslâ buna müsâade etmez. Fert, âile ve toplumun huzur kaynağı Allah korkusudur. Onun için kalbler, havfullah ve muhabbetullah ile donatılmalıdır.
Ehl-i dalâlet ve zâlimlerin; dünyâda ölümle sona erecek hayâta âit saltanat ve konforlarını korumak, rahat içinde yaşamalarını sürdürebilmeleri için, ellerine geçirdikleri gücü kullanarak, din ve vatan sevgisini âlet ederek her türlü zulmü irtikâb etmişler; yuvaları dağıtmışlar, mâsum kadınlara ve günahsız çocuklara en büyük zulmü yapmışlar ve yapmaktadırlar.
Aynı zamanda haksız yere insanların mallarına el koyup hürriyetlerini gasp etmek sûretiyle, -Allah’ın önem vermesine rağmen- kul hakkını hafife alıp irtikâb etmişlerdir. En önemlisi de, dîne hizmet edenlerin her türlü imkânlarını ellerinden alarak, en büyük darbeyi dîn-i Mübîn-i İslâm’a ve ona sâhip çıkacak hayru’l halef nesillere vurmuşlardır.
Bu yolda Allah diyen nice mâsumların canlarını vermelerine sebep olan ve gece gündüz Kur’ân’a kendisini adayan ehl-i îmânın, -çocuklar dâhil- öldürülmelerine fetvâ verenler; şefkatten, merhametten mahrum bu insanlar, kimden korkarak hayatlarını sürdürüyorlar? Bu zulmü yapma cesâretini kimden alıyorlar acaba? Merak etmemek mümkün değil.
Efendimiz (sav) bir Hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete avdet edecektir. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, îmar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Ahmed ibn-i Hanbel, İbn-i Ebî Şeybe)
Ey kaderini Allah ve Resûlüllah’a adayan, toplumda fitne ve fesat çıkaranlara karşı ıslahçı olan, hayâtını Allah korkusuna göre tanzim edip fedâkârlıkta bulunan, îman ve Kur’an hâdimleri ve hâdimeleri! Vazîfeniz; sebeplerde kusur yapmama kaydıyla, vahdet-i rûhiyeyi koruyarak, huzursuzluğa sebebiyet vermeden sabretmek ve Allah’a dayanıp güvenmek, -şartlar ne olursa olsun- geriye bakmadan bu hak yolda yürümeye devam etmektir.
[Mehmet Ali Şengül] 16.3.2020 [Samanyolu Haber]
“De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsânı fazladır).” (Zümer sûresi, 53)
“O büyük buluşma günü, bütün insanların mezarlarından kalkıp meydana çıkarıldıkları bir gündür. Öyle ki onların işlerinden ve hallerinden bir tek şey bile Allah’a saklı kalamaz. Allah onlara şöyle hitâb eder: “Bugün mülk ve hâkimiyet kimin? Mutlak gâlip, tek hâkim olan Allah’ın!” (Mü’min sûresi, 16)
“O gün zâlimlere mâzeretleri fayda sağlamaz. Onlara sâdece lânet vardır! Onlara sâdece kötü bir yurt vardır!” (Mü’min sûresi, 52)
“Kıyâmet saati mutlaka gelecektir. Bunda hiç şüphe yok. Fakat insanların ekserisi buna inanmazlar.” (Mü’min sûresi, 59)
“Nihâyet oraya ulaştıklarında kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları işleri söyleyip kendi aleyhlerinde şâhitlik ederler.”(Fussilet, 20)
“Derilerine: “Niçin aleyhimizde şâhitlik ettiniz?” deyince onlar; “Bizi söyleten, her şeyi konuşturan Allah’tır. Zâten sizi ilkin yaratan ve sonunda da huzuruna götürüleceğiniz Rabbiniz de O’dur.” (Fussilet, 21)
“İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlatlarından bile kaçar.” “O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.” (Abese sûresi/ 34, 35, 36, 37)
“Size o haberi getiren adam, şeytanın tekidir. O sizi kendi dostları ile korkutmak ister. Fakat siz mü’min iseniz, onlardan korkmayın Ben’den korkun.” (Âl-i İmran sûresi, 175)
“Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı, artık onlar taş gibi, hatta ondan da katı! Çünkü öyle taş var ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi var ki, çatlar da bağrından su kaynar. Ve öylesi var ki, Allah’a olan tâzimi sebebiyle yukarıdan düşüp parçalanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. (Bakara sûresi, 74)
“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitâb edince: “Yâ Rabbî!” dedi, “göster bana Zâtını, bakayım Sana!” Allah Teâla şöyle cevap verdi: “Sen Beni göremezsin. Ama şimdi şu dağa bak, eğer yerinde durursa sen de Beni görürsün!” Derken Rabbi dağa tecelli eder etmez, onu un ufak ediverdi. Mûsâ da düşüp bayıldı. Kendine gelince dedi ki: “Sübhânsın ya Rabbî. Her noksanlıktan münezzeh olduğun gibi, (dünyâda Seni görmemizden de münezzehsin.) Bu talebimden ötürü tövbe ettim. Ben ümmetim içinde, Seni görmeden îman edenlerin ilkiyim!” (A’raf sûresi, 143)
“Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağın tepesine indirseydik onun, Allah’a tâzimi sebebiyle başını eğip parçalandığını görürdün. İşte bunlar birtakım misallerdir ki, düşünüp istifâde etmeleri için Biz onları insanlara anlatıyoruz. (Haşir sûresi, 21)
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyâmet günü Allah onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlara son derece acı bir azap vardır.” (Bakara sûresi, 174)
“Ey îman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının. Ona lâyık olduğu tâzimi gösterin ve ancak O’na teslim olan müslüman olarak can verin.” (Âl-i İmran suresi, 102)
“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de; birinin ki kabul edilmiş, öbürünün ki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. (Mâide sûresi, 27)
“O da: Allah, ancak müttakîlerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (Mâide sûresi, 28)
“Ben isterim ki sen, kendi günahınla berâber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zâlimlerin cezâsı işte budur!” (Mâide sûresi, 29)
“Kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’ı tâzim edip O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte ebedî başarı ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır.” (Nur sûresi, 52)
Allah korkusunun insana kazandırdığı sermâyelerin en güzeli takvâdır. Takvâ; Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınmadır. Efendimiz (sav), “Hikmetin başı Allah korkusudur” (Tirmizi, Beyhâki) buyurmuşlardır. İnsan, Allah karşısında kendi konumunu çok iyi takdir ve tâyin etmelidir. Havf ve recâ duygusunu korumalıdır. Her sahâda ifrat ve tefritten uzak, müstakim yaşamalıdır ve örnek olmalıdır.
Bugün beşerin büyük çoğunluğu Allah’dan değil, kanunlardan ve zâlimlerden korkmaktadır. Kalpte Allah korkusu, hesap verme endişesi varsa o insan, zâlim olamaz, kâtil olamaz. Hak ve hukûka, nâmus, haysiyet ve şerefe musallat olmaya tevessül ve tenezzül etmez. Îmanı aslâ buna müsâade etmez. Fert, âile ve toplumun huzur kaynağı Allah korkusudur. Onun için kalbler, havfullah ve muhabbetullah ile donatılmalıdır.
Ehl-i dalâlet ve zâlimlerin; dünyâda ölümle sona erecek hayâta âit saltanat ve konforlarını korumak, rahat içinde yaşamalarını sürdürebilmeleri için, ellerine geçirdikleri gücü kullanarak, din ve vatan sevgisini âlet ederek her türlü zulmü irtikâb etmişler; yuvaları dağıtmışlar, mâsum kadınlara ve günahsız çocuklara en büyük zulmü yapmışlar ve yapmaktadırlar.
Aynı zamanda haksız yere insanların mallarına el koyup hürriyetlerini gasp etmek sûretiyle, -Allah’ın önem vermesine rağmen- kul hakkını hafife alıp irtikâb etmişlerdir. En önemlisi de, dîne hizmet edenlerin her türlü imkânlarını ellerinden alarak, en büyük darbeyi dîn-i Mübîn-i İslâm’a ve ona sâhip çıkacak hayru’l halef nesillere vurmuşlardır.
Bu yolda Allah diyen nice mâsumların canlarını vermelerine sebep olan ve gece gündüz Kur’ân’a kendisini adayan ehl-i îmânın, -çocuklar dâhil- öldürülmelerine fetvâ verenler; şefkatten, merhametten mahrum bu insanlar, kimden korkarak hayatlarını sürdürüyorlar? Bu zulmü yapma cesâretini kimden alıyorlar acaba? Merak etmemek mümkün değil.
Efendimiz (sav) bir Hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi), günü gelince yine o gurbete avdet edecektir. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, îmar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Ahmed ibn-i Hanbel, İbn-i Ebî Şeybe)
Ey kaderini Allah ve Resûlüllah’a adayan, toplumda fitne ve fesat çıkaranlara karşı ıslahçı olan, hayâtını Allah korkusuna göre tanzim edip fedâkârlıkta bulunan, îman ve Kur’an hâdimleri ve hâdimeleri! Vazîfeniz; sebeplerde kusur yapmama kaydıyla, vahdet-i rûhiyeyi koruyarak, huzursuzluğa sebebiyet vermeden sabretmek ve Allah’a dayanıp güvenmek, -şartlar ne olursa olsun- geriye bakmadan bu hak yolda yürümeye devam etmektir.
[Mehmet Ali Şengül] 16.3.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Kefen parasını da yediniz! [Turhan Bozkurt]
Trafo açılışı için bile merasim tertip eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan da Hazine Bakanlığı koltuğunda oturan damadı Berat Albayrak da kayıp.
Hem de en fazla ihtiyaç duyulan ve piyasaların allak bullak olduğu bir dönemde kayıplara karıştılar…
20,5 trilyon dolarlık gayri safi yurtiçi hasılası ile dünyanın en büyük Amerika Birleşik Devletleri (ABD) top yekûn teyakkuz halinde.
ABD Merkez Bankası (Fed) 3 Mart’ta politika faizini yüzde 1,75’ten yüzde 1,25’e indirmişti.
FED EN KÖTÜYE KARŞI YIĞINAK YAPIYOR
Piyasalarda tsunami geçmeyince dün “acil” kodlu bir toplantı daha yapıldı ve faizler yüzde 1,25'ten yüzde 0 ila yüzde 0,25 aralığına çekildi.
Yetmedi yatırımcıların elinde kalmış 700 milyar dolarlık tahvili alacağını açıkladı Fed.
Almanya Başbakanı Angela Merkel 614 milyar dolarlık destek paketini bizzat duyurdu.
Şirketlere sınırsız kredi desteği verileceğini belirten Merkel işletmelere, “Yeter ki işçi çıkarmayın. Zararı karşılayacağız. Sakin olun ve faaliyetlerinizi sürdürün.” taahhütünde bulundu.
Avustralya 12 milyar dolarlık pakete yenisini ilave edecek. İtalya 16 milyar euroyu şirketlerine ve ekonominin diğer aktörlerine aktarmaya başladı bile.
REEL SEKTÖR İÇİN SEFERBER OLDULAR
İngiltere, Kanada, Hollanda ve Japonya Koronavirüs salgınına bağlı küresel ekonomik buhranda hem bankalarını hem de reel sektörü ayakta tutmak için kesenin ağzını açtı.
Dünyada Koronavirüs alarmı verilirken, şu ana dek AKP hükümeti ne yaptı? Erdoğan zaten kayıp. Damadı ise dün gece yarısından sonra birkaç tweet attı, o kadar.
Devletin tepesinde vaziyet ne yazık ki böyle! İdlib’de 36 askerin can verdiği gün Hatay Valisi’ni sahneye süren Erdoğan bu sefer figüranlık yaptıracağı kimseyi bulamadı anlaşılan.
ABD Başkanı Donald Trump bütün kurmayları ile saatlerce kameraların karşısında sorulara cevap vererek halkı teskin etmeye çalışıyor, bizde ise devlet kış uykusunda.
FED’İN KARARI KRİZİ DİNDİRMEYE YETMEZ
Amerika’da faizin sıfıra indiği bir günde piyasalarda tsunaminin devam etmesi alınan tedbirlerin işe yaramadığını gösteriyor. Neticede Fed bankaların nakit sıkışıklığını gideriyor.
“Fed faiz indirdi” diye Koronavirüs salgını yüzünden çöken küresel tedarik mekanizması bir anda tıkır tıkır işlemeye başlamayacak.
İnsanlar korku ve endişe içinde evlerine kapandı. Kimsenin temel gıda ve temizlik ihtiyaçları haricinde kuruş harcamaya niyeti yok. Kaldı ki gıda temininde bazı sıkıntılar baş göstermeye başladı.
Kimse ne olacağını bilmiyor. Tablo her geçen daha vahim bir hâl alıyor.
Alman Borsası 16 Mart'ın ilk saatlerinde yüzde 10'a yakın değer kaybetti.
DÜNYA DEVLERİ ZORDA
İlk havluyu hava yolu şirketleri ve otel zincirleri attı. Bugün de İngiltere’nin 1’inci, Avrupa’nın 4’üncü hava yolu şirketi EasyJet devlet destek vermezse batabileceğini ima etti.
Lufthansa’dan Delta’ya kadar dünya devi hava yolu şirketleri yarı yarıya küçülüyor. Şu ana dek üç havayolu şirketi fiilen battı. Devamı gelecek.
Fed kendi sahasında yapabileceğini azami ölçüde yaptı. Bundan sonrası hükümetlere kalmış. Üzerine para verme formülü de işletilirse dünya bunun yaralarını 10 yıldan önce saramaz.
Şu ana kadar 5 bine yakın insanın hayatına mâl olan Koronavirüs salgınına dair müjdeli haber geldiği gün herkes derin bir nefes alacak.
Amma velâkin o güne dek okyanusun ortasında devasa dalgalara rağmen batmamaya çalışacak her devlet ya da şirket.
İTALYA VE İSPANYA YENİDEN YARDIM İSTEYEBİLİR
Son günlerde İtalya ve İspanya gibi borcu yüksek Avrupa ülkelerinin devlet tahvillerinde ödeme güçlüğüne düşebileceği belirtiliyor ki şirketlerden sonra devletlerin de kurtarılacağı bir dönemin ayak sesleri bunlar…
Yatırımcılar tsunaminin geçeceği güne kadar elde avuçta ne varsa satıp nakite geçmeyi tercih ediyor.
Altının ons (31,1 gram) fiyatı bu yüzden yukarı giderken satışların etkisi ile bir anda 1.600 doların altına geriliyor. Arada kâr satışları geliyor.
Borsa İstanbul (BİST) 100 endeksi, Koronavirüs'e bağlı küresel buhran endişeleri ile yüzde 6'dan fazla değer kaybetti.
Alman Borsası’nın yüzde 8’den fazla düştüğü, Borsa İstanbul’da (BİST) kayıpların yüzde 6’ya yaklaştığı şu saatlerde Türkiye’de ekonomi yönetiminin sessizliği başlı başına endişe kaynağıdır.
KEFEN PARASINA KADAR HARCADILAR
Hükûmetin sesinin çıkmamasına şaşırmıyorum. Zira son iki senede Merkez Bankası’nda (TCMB) böylesi günler için biriktirilmiş 47 milyar TL tutarındaki ihtiyat akçesi, nam-ı diğer “kefen parası” dahi harcandı.
Aynı dönemde TCMB'den gelen 70 milyar TL temettü (kâr payı) de yandı, bitti, kül oldu.
Devletin kefen parası ile AKP’li müteahhitlerine olan borçlar ödendi. O para da tükendi.
TCMB’nin ve Hazine’nin kasasında devlete ait toplam para altın dahil 30 milyar dolar bile değil. Bu para ile iki aylık ithalat ödemesi bile yapılamaz.
Bankaları, şirketleri, sanayiciyi, esnafı hangi para ile destekleyecekler? Yok para mara yok. Kelin ilacı olsa başına sürecek. İlk fırsatta Kanal İstanbul'a kazma vuracak. Fakat para yok.
Bugün Amerika'da piyasalar açıldığında şok üstüne şok yaşanacak. Türkiye ise hâlâ B planını açıklayamadı.
Üç güne açıklanacak dedikleri de kamu bankalarının faiz oranlarını indirmekten ibaret olacak. Bu şartlarda yüzde 1 ile bile verseniz kim borçlanmayı göze alacak?
SLOGAN ATARAK BÜYÜK DEVLET OLUNMUYOR
Büyük devlet böyle vakitlerde belli olur. Vatandaş bilir ki başı dara düştüğünde o güne dek ödediği vergilerden kenarda biriktirilenler bu sefer kendisini desteklemek için kullanılır.
Halktan Konaklama Vergisi, Değerli Konut Vergisi gibi yeni icatlara verginin vergisini alan AKP diğer tarafta bütçede kara deliği büyüttükçe büyütüyor.
İsraf ve lüksten uzak duran ve her sene 50 milyar euroya yakın bütçe fazlası veren Almanya’nın bugün yaptığı gibi…
Gelin görün ki AKP vergilerden kenara artırmayı bir tarafa borçlanarak gelecekten de yedi. Şubat ayında bütçe açığı 7,3 milyar TL. Faiz ödemeleri bu sene 150 milyar lirayı bulacak.
Bunlar daha iyi günlerimiz...
[Turhan Bozkurt] 16.3.2020 [Samanyolu Haber]
Hem de en fazla ihtiyaç duyulan ve piyasaların allak bullak olduğu bir dönemde kayıplara karıştılar…
20,5 trilyon dolarlık gayri safi yurtiçi hasılası ile dünyanın en büyük Amerika Birleşik Devletleri (ABD) top yekûn teyakkuz halinde.
ABD Merkez Bankası (Fed) 3 Mart’ta politika faizini yüzde 1,75’ten yüzde 1,25’e indirmişti.
FED EN KÖTÜYE KARŞI YIĞINAK YAPIYOR
Piyasalarda tsunami geçmeyince dün “acil” kodlu bir toplantı daha yapıldı ve faizler yüzde 1,25'ten yüzde 0 ila yüzde 0,25 aralığına çekildi.
Yetmedi yatırımcıların elinde kalmış 700 milyar dolarlık tahvili alacağını açıkladı Fed.
Almanya Başbakanı Angela Merkel 614 milyar dolarlık destek paketini bizzat duyurdu.
Şirketlere sınırsız kredi desteği verileceğini belirten Merkel işletmelere, “Yeter ki işçi çıkarmayın. Zararı karşılayacağız. Sakin olun ve faaliyetlerinizi sürdürün.” taahhütünde bulundu.
Avustralya 12 milyar dolarlık pakete yenisini ilave edecek. İtalya 16 milyar euroyu şirketlerine ve ekonominin diğer aktörlerine aktarmaya başladı bile.
REEL SEKTÖR İÇİN SEFERBER OLDULAR
İngiltere, Kanada, Hollanda ve Japonya Koronavirüs salgınına bağlı küresel ekonomik buhranda hem bankalarını hem de reel sektörü ayakta tutmak için kesenin ağzını açtı.
Dünyada Koronavirüs alarmı verilirken, şu ana dek AKP hükümeti ne yaptı? Erdoğan zaten kayıp. Damadı ise dün gece yarısından sonra birkaç tweet attı, o kadar.
Devletin tepesinde vaziyet ne yazık ki böyle! İdlib’de 36 askerin can verdiği gün Hatay Valisi’ni sahneye süren Erdoğan bu sefer figüranlık yaptıracağı kimseyi bulamadı anlaşılan.
ABD Başkanı Donald Trump bütün kurmayları ile saatlerce kameraların karşısında sorulara cevap vererek halkı teskin etmeye çalışıyor, bizde ise devlet kış uykusunda.
FED’İN KARARI KRİZİ DİNDİRMEYE YETMEZ
Amerika’da faizin sıfıra indiği bir günde piyasalarda tsunaminin devam etmesi alınan tedbirlerin işe yaramadığını gösteriyor. Neticede Fed bankaların nakit sıkışıklığını gideriyor.
“Fed faiz indirdi” diye Koronavirüs salgını yüzünden çöken küresel tedarik mekanizması bir anda tıkır tıkır işlemeye başlamayacak.
İnsanlar korku ve endişe içinde evlerine kapandı. Kimsenin temel gıda ve temizlik ihtiyaçları haricinde kuruş harcamaya niyeti yok. Kaldı ki gıda temininde bazı sıkıntılar baş göstermeye başladı.
Kimse ne olacağını bilmiyor. Tablo her geçen daha vahim bir hâl alıyor.
Alman Borsası 16 Mart'ın ilk saatlerinde yüzde 10'a yakın değer kaybetti.
DÜNYA DEVLERİ ZORDA
İlk havluyu hava yolu şirketleri ve otel zincirleri attı. Bugün de İngiltere’nin 1’inci, Avrupa’nın 4’üncü hava yolu şirketi EasyJet devlet destek vermezse batabileceğini ima etti.
Lufthansa’dan Delta’ya kadar dünya devi hava yolu şirketleri yarı yarıya küçülüyor. Şu ana dek üç havayolu şirketi fiilen battı. Devamı gelecek.
Fed kendi sahasında yapabileceğini azami ölçüde yaptı. Bundan sonrası hükümetlere kalmış. Üzerine para verme formülü de işletilirse dünya bunun yaralarını 10 yıldan önce saramaz.
Şu ana kadar 5 bine yakın insanın hayatına mâl olan Koronavirüs salgınına dair müjdeli haber geldiği gün herkes derin bir nefes alacak.
Amma velâkin o güne dek okyanusun ortasında devasa dalgalara rağmen batmamaya çalışacak her devlet ya da şirket.
İTALYA VE İSPANYA YENİDEN YARDIM İSTEYEBİLİR
Son günlerde İtalya ve İspanya gibi borcu yüksek Avrupa ülkelerinin devlet tahvillerinde ödeme güçlüğüne düşebileceği belirtiliyor ki şirketlerden sonra devletlerin de kurtarılacağı bir dönemin ayak sesleri bunlar…
Yatırımcılar tsunaminin geçeceği güne kadar elde avuçta ne varsa satıp nakite geçmeyi tercih ediyor.
Altının ons (31,1 gram) fiyatı bu yüzden yukarı giderken satışların etkisi ile bir anda 1.600 doların altına geriliyor. Arada kâr satışları geliyor.
Borsa İstanbul (BİST) 100 endeksi, Koronavirüs'e bağlı küresel buhran endişeleri ile yüzde 6'dan fazla değer kaybetti.
Alman Borsası’nın yüzde 8’den fazla düştüğü, Borsa İstanbul’da (BİST) kayıpların yüzde 6’ya yaklaştığı şu saatlerde Türkiye’de ekonomi yönetiminin sessizliği başlı başına endişe kaynağıdır.
KEFEN PARASINA KADAR HARCADILAR
Hükûmetin sesinin çıkmamasına şaşırmıyorum. Zira son iki senede Merkez Bankası’nda (TCMB) böylesi günler için biriktirilmiş 47 milyar TL tutarındaki ihtiyat akçesi, nam-ı diğer “kefen parası” dahi harcandı.
Aynı dönemde TCMB'den gelen 70 milyar TL temettü (kâr payı) de yandı, bitti, kül oldu.
Devletin kefen parası ile AKP’li müteahhitlerine olan borçlar ödendi. O para da tükendi.
TCMB’nin ve Hazine’nin kasasında devlete ait toplam para altın dahil 30 milyar dolar bile değil. Bu para ile iki aylık ithalat ödemesi bile yapılamaz.
Bankaları, şirketleri, sanayiciyi, esnafı hangi para ile destekleyecekler? Yok para mara yok. Kelin ilacı olsa başına sürecek. İlk fırsatta Kanal İstanbul'a kazma vuracak. Fakat para yok.
Bugün Amerika'da piyasalar açıldığında şok üstüne şok yaşanacak. Türkiye ise hâlâ B planını açıklayamadı.
Üç güne açıklanacak dedikleri de kamu bankalarının faiz oranlarını indirmekten ibaret olacak. Bu şartlarda yüzde 1 ile bile verseniz kim borçlanmayı göze alacak?
SLOGAN ATARAK BÜYÜK DEVLET OLUNMUYOR
Büyük devlet böyle vakitlerde belli olur. Vatandaş bilir ki başı dara düştüğünde o güne dek ödediği vergilerden kenarda biriktirilenler bu sefer kendisini desteklemek için kullanılır.
Halktan Konaklama Vergisi, Değerli Konut Vergisi gibi yeni icatlara verginin vergisini alan AKP diğer tarafta bütçede kara deliği büyüttükçe büyütüyor.
İsraf ve lüksten uzak duran ve her sene 50 milyar euroya yakın bütçe fazlası veren Almanya’nın bugün yaptığı gibi…
Gelin görün ki AKP vergilerden kenara artırmayı bir tarafa borçlanarak gelecekten de yedi. Şubat ayında bütçe açığı 7,3 milyar TL. Faiz ödemeleri bu sene 150 milyar lirayı bulacak.
Bunlar daha iyi günlerimiz...
[Turhan Bozkurt] 16.3.2020 [Samanyolu Haber]
İhmalin Ağır Faturası [Kadir Gürcan]
Çin merkezli Koronovirüs ilk duyulmaya başladığında kimse, işin bu seviyeye gelebileceğini tahmin edemedi. Hayat standartları düşük ülkelerde bu tür salgın hastalıklara her yıl rastlanıyor olması, meselenin ötelenmesi için yeterli bir sebep olarak görüldü. İşi gevşeklik ve laubaliliğe vurmanın faturası bazıları için çok ağır oldu.
Ortodoğu'daki suni gündeme çakılıp kalan ülkelerin konuyu anlama kabiliyetleri ise hiç yok. Kale önündeki tehlikeleri daha çok gol yiyerek savuşturanlar için kapalı devre yayın yapmak her zaman daha güvenli zannediliyor. Ne var ki, iletişim konusundaki gelişmeler, dikta idarelerin bu konforunu ellerinden alacak gibi.
Ülkelerin dünya meselelerini kavrama ve yerinde müdahale kapasiteleri gelişmişlik durumları ile doğrudan alakalı. Hiçbir şey rastlantı değil. İlk şokun atlatılmasından sonra ülkelerin belli bir strateji içinde devreye soktukları kısa ve uzun vadeli eylem planları anlaşılabilir çareler sunuyordu; Kısa vadede koruyucu önlemler. Uzun vadede de aşının bulunması.
Virüsün duyulmaya başlamasından sonra, baskıcı ve müstebit idarelerin “Yabancı ülkelerin bir oyunu!” bahaneleri ancak bir hafta dayanabildi. İran'daki insanlık dramının tek sorumlusu mevcut idare. Nitekim, bir ay önceye kadar tehditler yağdırdıkları ülkelerden sağlık konusunda yardıma mecbur kaldılar. IMF'den acil yardım istemek bütün dünyayı nükleer silah ile tehdit eden İran için ağır bir sınav olacak. Dahası, mevcut idare, virüs ile alakalı olarak İran halkını yanılttığını da itiraf etti.
Ülkeler arası ilişkilerde belli bir seviyeyi yakalamanın önemi zor zamanlarda kendisini belli ediyor. Söylenen şeylerin kabul edilir olması biraz da buna bağlı. Yapacağınız makul tekliflerin ciddiye alınması da. İnsanların çaresizlikle birbirinin yüzüne baktığı bir ortamda, aşı ile alakalı sevindirici bir haberin hangi ülkeden geleceğinin bir ehemmiyeti yok. Önemli olan, herkes için ortak bir çözümün parçası olmanız.
Hadiseyi, bilinen ve beklenen biyolojik silah teorilerinin bir uygulaması olarak hafife alanlar başta olmak üzere herkesin neşesi kaçtı. Türkiye'de değil ama, dünyanın diğer ülkelerinde benzin fiyatlarının düşmesine bile sevinemedik. Saatli bombaya rövaşata atmayı kahramanlık sayan kültürler için, işleri basite indirgemek ya da gayri makul öneriler sunmak garip durmuyor. Dünya Sağlık Örgütü, salgının ciddiyeti konusunda yeterince ikna edici açıklamalar yapmasına rağmen virüsün, komplo teori malzemelerine konu olmasına mani olamadı.
Türkiye'den de konu ile alakalı, Paça Çorbası, hardal, meyankökü, mercanköşk gibi en yakın lokantadan ya da artık tabelaları kadar mekanları da köhneleşen attarlardan temin edilebilecek alternatif tıbbı malzeme ile evde üretilebilecek çözüm teklifleri gelmedi değil. Ancak sağlık örgütleri daha ucuz ve herkes için daha kullanışlı teklifleri gündemlerine almayı tercih ediyorlar. Aşı üretme gibi herkesin kolay anladığı türden şeyler. Öyle ya, çorbanın miktarı ayarlanamayınca, kalp, tansiyon ve kolesterolü dengelemek herkes için mümkün olmayabilir.
Hastalıklar gibi ilaçların da ırk, din, dil ve etnik farklılığı olmuyor. Kullandığımız onlarca ilacın nerede üretildiği konusunda araştırma ihtiyacı duymuyoruz. Modern farmakoloji ve ilaç sanayiinin hedef kitlesi bütün dünya. Para kazanıyorlar ve acil durumlarda da çareyi üretmek için birbirleri ile yarışıyorlar.
Az gelişmiş ülkeler, büyük ve güçlü ülkelerin ürettiği aşı ve koruyucu tedavi tekliflerini yanlış anlama ve yorumlama konusunda da benzer reflekslere sahipler. Hatta bu savunma mekanizması, muhafazakarlık ve milliyetçiliğin olmazsa olmaz ilkeleri arasında sayılıyor. Dikta rejimlerin paralel dünyalarda oluşturdukları hayali dış düşmanlar, içe dönük politikaların hayat suyu. Günlük krizleri anlamak ve çözümün bir parçası haline gelme konusundaki başarısızlıklarının en büyük sebebi bu.
İran, Anti-Amerikan ve Batı karşıtlığı üzerine bina ettiği politikalarının bedelini çok ağır ödüyor. O kadar ki koca ülke, Ademoğlu'nun kargadan öğrendiği mesleği dahi usulüne uygun yerine getiremeyecek bir akıl tutulması yaşıyor.
Bir hafta içinde borsaları perişan eden Koronovirüs haberleri önümüzdeki günlerde de ticari piyasa için sürprizler yapacak gibi görünüyor. Benzine olan talebin azalmasından dolayı fiyatlar inişe geçti. Türkiye ve Rusya dışında durumdan herkes memnun. Türkiye'nin cari harcamalarında belkemiği olan benzin bir türlü ucuzlamıyor. Diğer taraftan, petrol zenginliğini başka ülkeler için şantaj ve tehdit unsuru haline getiren Rusya ekonomisi için petrol fiyatlarının düşmesi Putin'in önüne yeni ekonomik krizler yuvarlayabilir.
Virüsün piyasalarda oluşturduğu beklenmedik hareketlilik bazı iş kalemleri için tükeniş olurken, yeni bazı sektörlerin müjdecisi olarak da okunuyor. Türkiye'den yükselen “Paça Çorbası” teklifinin isim hakkını şimdiden almakta fayda var. Bütün dünyayı ilgilendiren bir sorun karşısında çorbada tuzumuz olsun. “Ah, ne günlerdi, kendi ilacımızı kendimiz üretmiştik!” deyip ne kadar muhafazakar ve milliyetçi olduğumuzu destanlaştırırız. Fena da olmaz hani!
[Kadir Gürcan] 16.3.2020 [Samanyolu Haber]
Ortodoğu'daki suni gündeme çakılıp kalan ülkelerin konuyu anlama kabiliyetleri ise hiç yok. Kale önündeki tehlikeleri daha çok gol yiyerek savuşturanlar için kapalı devre yayın yapmak her zaman daha güvenli zannediliyor. Ne var ki, iletişim konusundaki gelişmeler, dikta idarelerin bu konforunu ellerinden alacak gibi.
Ülkelerin dünya meselelerini kavrama ve yerinde müdahale kapasiteleri gelişmişlik durumları ile doğrudan alakalı. Hiçbir şey rastlantı değil. İlk şokun atlatılmasından sonra ülkelerin belli bir strateji içinde devreye soktukları kısa ve uzun vadeli eylem planları anlaşılabilir çareler sunuyordu; Kısa vadede koruyucu önlemler. Uzun vadede de aşının bulunması.
Virüsün duyulmaya başlamasından sonra, baskıcı ve müstebit idarelerin “Yabancı ülkelerin bir oyunu!” bahaneleri ancak bir hafta dayanabildi. İran'daki insanlık dramının tek sorumlusu mevcut idare. Nitekim, bir ay önceye kadar tehditler yağdırdıkları ülkelerden sağlık konusunda yardıma mecbur kaldılar. IMF'den acil yardım istemek bütün dünyayı nükleer silah ile tehdit eden İran için ağır bir sınav olacak. Dahası, mevcut idare, virüs ile alakalı olarak İran halkını yanılttığını da itiraf etti.
Ülkeler arası ilişkilerde belli bir seviyeyi yakalamanın önemi zor zamanlarda kendisini belli ediyor. Söylenen şeylerin kabul edilir olması biraz da buna bağlı. Yapacağınız makul tekliflerin ciddiye alınması da. İnsanların çaresizlikle birbirinin yüzüne baktığı bir ortamda, aşı ile alakalı sevindirici bir haberin hangi ülkeden geleceğinin bir ehemmiyeti yok. Önemli olan, herkes için ortak bir çözümün parçası olmanız.
Hadiseyi, bilinen ve beklenen biyolojik silah teorilerinin bir uygulaması olarak hafife alanlar başta olmak üzere herkesin neşesi kaçtı. Türkiye'de değil ama, dünyanın diğer ülkelerinde benzin fiyatlarının düşmesine bile sevinemedik. Saatli bombaya rövaşata atmayı kahramanlık sayan kültürler için, işleri basite indirgemek ya da gayri makul öneriler sunmak garip durmuyor. Dünya Sağlık Örgütü, salgının ciddiyeti konusunda yeterince ikna edici açıklamalar yapmasına rağmen virüsün, komplo teori malzemelerine konu olmasına mani olamadı.
Türkiye'den de konu ile alakalı, Paça Çorbası, hardal, meyankökü, mercanköşk gibi en yakın lokantadan ya da artık tabelaları kadar mekanları da köhneleşen attarlardan temin edilebilecek alternatif tıbbı malzeme ile evde üretilebilecek çözüm teklifleri gelmedi değil. Ancak sağlık örgütleri daha ucuz ve herkes için daha kullanışlı teklifleri gündemlerine almayı tercih ediyorlar. Aşı üretme gibi herkesin kolay anladığı türden şeyler. Öyle ya, çorbanın miktarı ayarlanamayınca, kalp, tansiyon ve kolesterolü dengelemek herkes için mümkün olmayabilir.
Hastalıklar gibi ilaçların da ırk, din, dil ve etnik farklılığı olmuyor. Kullandığımız onlarca ilacın nerede üretildiği konusunda araştırma ihtiyacı duymuyoruz. Modern farmakoloji ve ilaç sanayiinin hedef kitlesi bütün dünya. Para kazanıyorlar ve acil durumlarda da çareyi üretmek için birbirleri ile yarışıyorlar.
Az gelişmiş ülkeler, büyük ve güçlü ülkelerin ürettiği aşı ve koruyucu tedavi tekliflerini yanlış anlama ve yorumlama konusunda da benzer reflekslere sahipler. Hatta bu savunma mekanizması, muhafazakarlık ve milliyetçiliğin olmazsa olmaz ilkeleri arasında sayılıyor. Dikta rejimlerin paralel dünyalarda oluşturdukları hayali dış düşmanlar, içe dönük politikaların hayat suyu. Günlük krizleri anlamak ve çözümün bir parçası haline gelme konusundaki başarısızlıklarının en büyük sebebi bu.
İran, Anti-Amerikan ve Batı karşıtlığı üzerine bina ettiği politikalarının bedelini çok ağır ödüyor. O kadar ki koca ülke, Ademoğlu'nun kargadan öğrendiği mesleği dahi usulüne uygun yerine getiremeyecek bir akıl tutulması yaşıyor.
Bir hafta içinde borsaları perişan eden Koronovirüs haberleri önümüzdeki günlerde de ticari piyasa için sürprizler yapacak gibi görünüyor. Benzine olan talebin azalmasından dolayı fiyatlar inişe geçti. Türkiye ve Rusya dışında durumdan herkes memnun. Türkiye'nin cari harcamalarında belkemiği olan benzin bir türlü ucuzlamıyor. Diğer taraftan, petrol zenginliğini başka ülkeler için şantaj ve tehdit unsuru haline getiren Rusya ekonomisi için petrol fiyatlarının düşmesi Putin'in önüne yeni ekonomik krizler yuvarlayabilir.
Virüsün piyasalarda oluşturduğu beklenmedik hareketlilik bazı iş kalemleri için tükeniş olurken, yeni bazı sektörlerin müjdecisi olarak da okunuyor. Türkiye'den yükselen “Paça Çorbası” teklifinin isim hakkını şimdiden almakta fayda var. Bütün dünyayı ilgilendiren bir sorun karşısında çorbada tuzumuz olsun. “Ah, ne günlerdi, kendi ilacımızı kendimiz üretmiştik!” deyip ne kadar muhafazakar ve milliyetçi olduğumuzu destanlaştırırız. Fena da olmaz hani!
[Kadir Gürcan] 16.3.2020 [Samanyolu Haber]
O Okullar nasıl açıldı? [Abdullah Aymaz]
1992 yılı Mart ayında, M. Fethullah Gülen Hocaefendinin tavsiyesiyle başta Türkî Cumhuriyetlerde olmak üzere Orta Asyada yeni yeni bağımsızlığa kavuşan ülkelere, sevgi okulları açma maksadıyla görüşmeler yapmak için Hacı Kemal Erimez ile Sadettin Başer birlikte yola çıkarlar. Büyük ümitler ve dualarla çıkılan bu tarihi yolculuğa Sadettin Başer’den dinleyelim:
“Azerbaycan’dan başladık. Hacı Kemal Ağabey, belki şekerinden belki fıtratından dolayı bazan asabî olabiliyordu. Ben çocuk değilim, yani 47 yaşındayım. Ne pahasına olursa olsun bu tarihi yolculuğa Hacı Ağabeyi üzmeden tamamlamam gerekir diye bir azimle çıktım. İlk durak Azerbaycan ama, orada herşeyi yiyemiyoruz. O zamanlar, yani 1991 senesinde her taraf bomboş, hiç bir şey yok, lokanta diye bir şey yok. Onun için Türkiye’den zeytin, peynir, tereyağı, bal gibi yiyecekler getirtip onlarla idare ediyoruz. Onları ben taşıyordum sürekli. Bütün yemeğimiz bu kahvaltılıklardan oluşuyordu çoğu zaman. Bazen çarşıdan pazarda domates, salatalık gibi bir şey bulursak alıyorduk. Ramazan da girdi bu işin içerisine tam bir ay. Ramazan ayında tabiî… Allah bize tahammül verdi. Bir gün Hacı Kemal Ağabey dilini gösterdi, bembeyaz. ‘Ağabey gitmeyelim bu vaziyette; oturalım, akşam iftar yapalım, sonra gideriz’ dedim. ‘Oradan Milli Eğitim Bakanı’na telefon ettiriyorsun oğlum!’ dedi. ‘Ölsem ne olur? Allah böyle bir fırsat verdi. Bir daha bu ele geçmez. Tarihi fırsat bu. Cenab-ı Hak şu kadar zaman kapıları açtı, bizi de Allah bu iş için görevlendirdi. İkimiz bu işi takip ediyoruz, vazifeliyiz sanki. Onun için sen hiç aldırma. Allah büyüktür, bir şey olmaz.’ dedi. Yürüyoruz, tam yolun ortasında nefesi kesildi, kalbi tuttu. Oruçtan dolayı aç, şekeri var, tansiyonu var. Beti benzi bembeyaz kesildi; sapsarı, bir tuhaf oldu. Herkes bize bakıyor. Dilaltı hapı vardı, çıkardım bir tane koydum dilinin altına. Öldü yani, ayakta duran cansız bir meta gibi. Sonra biraz kendine geldi. Kaldığımız oda yedinci katta, asansör de yok. Baktım Kemal Ağabey iki iki çıkıyor merdivenleri. Önüne geçtim, biraz da şaka yollu çıkıştım: ‘Ağa bir dakika, sen ne yapıyorsun böyle! Yolda ölüyorsun az daha, biraz yavaş yürü, kalbin var!’ ‘Ya oğlum bir an evvel gidelim geç kalmayalım. Vakit dar, belki bir bakana filan gideriz.’ dedi. Yani böyle heyecan fırtınası bir adamdı.
“Otelde aynı odada yatıyoruz. Yoruluyoruz tâbi, değişik bir iklim, değişik bir yer. Problemler var, canımız sıkılıyor, moralimiz bozuluyor, bazı şeylere. Adam gece bir bakıyorum kalkmış yatağın içerisinde hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ondan sonra diyor: ‘Ya Rabbi buralara geldik, bizi boş gönderme. Bizim konuşmalarımızı insanların kalblerine gönüllerine sevdir.’ Böyle ağlaya ağlaya dua ediyor.”
“Kırgızista’da Dışişleri Eğitim Sorumlusu Çınara Hanımla görüştük. Önce okul teklifimize çok sıcak bakmadı. Tercüman vasıtasıyla anlattıklarımız pek tesirli olmadı, daha doğrusu hiçbir karşılık beklemeden okul açıp eğitim hizmeti vermemize şüpheyle yaklaştı. Bunun üzerine Hacı Kemal Ağabey, tercümanı aradan çıkarıp kendisi anlatmaya başladı. Heyecanından bütün vücudu titriyordu. Biraz konuşunca kendini tutamadı dakikalarca ağladı. Onun bu samimi hâli Çınar Hanım’ı çok etkiledi. Teklifi kabul etti. Ayrıca Çınara Hanım, Tacikistan Dışişleri Eğitim Sorumlusu Abdürreşit Raşidov’u arayıp bizden bahsetti: ‘Okul açmalarına yardımcı olursanız sevinirim’ dedi. Raşidov bizi,Tursunzade’deki Milli Eğitim Yetkililerine gerekli talimatı vererek havele etti. Orada bizi karşılama görevi bir okul Müdiresi olan Senginay Balteveya Hanıma verilmiş. Biz gelmeden bir grup öğrenci ile karşılama töreni için hazırlık yapmış. Törene katılacak çocuklara saatlerce ‘Merhaba, hoş geldin.’ gibi Türkçe kelimeleri talim etmiş. Bunları duyunca Hacı Ağabeyin gözleri yaşardı.
“Tacikistan’dan Türkmenistan’a geçtik. Bizi hava alanında Milli Eğitim Bakanı adına Bakan Yardımcısı Nur Saof Bayromov karşıladı. Öbür gün sabahleyin saat dokuzda randevuya gittik. Onlardan dört-beş kişi, bizden Kemal Ağabey ve ben karşılıklı oturduk konuşuyoruz. Türkçeleri farklı, anlaşılmıyor. Anlaşılabildiği kadar konuşma oldu. Adam kalktı, ‘Bir kızıl bayrak gitti, yeni bir kızıl bayrağa ihtiyacımız yok!’ dedi. Kemal Ağabey o kadar şey anlattıktan sonra Kemal Ağabey baktım ağlamaya başladı. En son ‘Tamam tamam açalım okulu, sakin ol’ dedi.
“Uğradığımız ülkelerin Milli Eğitim Bakanlarını hep Türkiye’ye davet ediyorduk… Bunlardan Kırgızistan Milli Eğitim Baka Çınara hanım yanında birkaç yetkili ile birlikte Türkiye’ye gelmişti İstanbul Fatih Kolejine uğradılar. Okulun temizliği, tertip ve düzeni heyetin takdirin topladı. Özellikle sıraların pırıl pırıl olması Bakanı’ın dikkatini çekti ve Hacı Kemal Ağabeye ‘Bu sıraları yeni mi aldınız?’ diye sordu. O ‘Hayır, bu sıralar beş-on yıllık sıralar’ deyince Bakan çok şaşırdı. ‘Nasıl olur; Bizim okullarda öğrenciler sıraları karalıyor, bıçakla kazıyıp çiziyor, tahrip ediyor. Bu sıralarda ise çizik bile yok.’ Dedi. Hacı Kemal Erimez, bu okullarda öğrenciye sadece bilgi verilmediğini, aynı zamanda güzel ahlâk kazandırıldığını, öğretmenlerin öğrencilerine her bakımdan örnek olduğunu anlattı… Daha sonra Çınara Hanım uçağa binmek üzere Hacı Kemal Ağabeye veda ederken ‘Hacı Ata çizik yok!’ dedi. Hacı Ağabey de el sallayıp ‘Çizik yok’ diye cevap verdi.”
İşte yurt dışındaki okullar, böyle sıkıntı ve gayretlerle açılmaya başladı. Şimdi bir de bu süreçte olanlara bakalım…
[Abdullah Aymaz] 16.3.2020 [Samanyolu Haber]
“Azerbaycan’dan başladık. Hacı Kemal Ağabey, belki şekerinden belki fıtratından dolayı bazan asabî olabiliyordu. Ben çocuk değilim, yani 47 yaşındayım. Ne pahasına olursa olsun bu tarihi yolculuğa Hacı Ağabeyi üzmeden tamamlamam gerekir diye bir azimle çıktım. İlk durak Azerbaycan ama, orada herşeyi yiyemiyoruz. O zamanlar, yani 1991 senesinde her taraf bomboş, hiç bir şey yok, lokanta diye bir şey yok. Onun için Türkiye’den zeytin, peynir, tereyağı, bal gibi yiyecekler getirtip onlarla idare ediyoruz. Onları ben taşıyordum sürekli. Bütün yemeğimiz bu kahvaltılıklardan oluşuyordu çoğu zaman. Bazen çarşıdan pazarda domates, salatalık gibi bir şey bulursak alıyorduk. Ramazan da girdi bu işin içerisine tam bir ay. Ramazan ayında tabiî… Allah bize tahammül verdi. Bir gün Hacı Kemal Ağabey dilini gösterdi, bembeyaz. ‘Ağabey gitmeyelim bu vaziyette; oturalım, akşam iftar yapalım, sonra gideriz’ dedim. ‘Oradan Milli Eğitim Bakanı’na telefon ettiriyorsun oğlum!’ dedi. ‘Ölsem ne olur? Allah böyle bir fırsat verdi. Bir daha bu ele geçmez. Tarihi fırsat bu. Cenab-ı Hak şu kadar zaman kapıları açtı, bizi de Allah bu iş için görevlendirdi. İkimiz bu işi takip ediyoruz, vazifeliyiz sanki. Onun için sen hiç aldırma. Allah büyüktür, bir şey olmaz.’ dedi. Yürüyoruz, tam yolun ortasında nefesi kesildi, kalbi tuttu. Oruçtan dolayı aç, şekeri var, tansiyonu var. Beti benzi bembeyaz kesildi; sapsarı, bir tuhaf oldu. Herkes bize bakıyor. Dilaltı hapı vardı, çıkardım bir tane koydum dilinin altına. Öldü yani, ayakta duran cansız bir meta gibi. Sonra biraz kendine geldi. Kaldığımız oda yedinci katta, asansör de yok. Baktım Kemal Ağabey iki iki çıkıyor merdivenleri. Önüne geçtim, biraz da şaka yollu çıkıştım: ‘Ağa bir dakika, sen ne yapıyorsun böyle! Yolda ölüyorsun az daha, biraz yavaş yürü, kalbin var!’ ‘Ya oğlum bir an evvel gidelim geç kalmayalım. Vakit dar, belki bir bakana filan gideriz.’ dedi. Yani böyle heyecan fırtınası bir adamdı.
“Otelde aynı odada yatıyoruz. Yoruluyoruz tâbi, değişik bir iklim, değişik bir yer. Problemler var, canımız sıkılıyor, moralimiz bozuluyor, bazı şeylere. Adam gece bir bakıyorum kalkmış yatağın içerisinde hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ondan sonra diyor: ‘Ya Rabbi buralara geldik, bizi boş gönderme. Bizim konuşmalarımızı insanların kalblerine gönüllerine sevdir.’ Böyle ağlaya ağlaya dua ediyor.”
“Kırgızista’da Dışişleri Eğitim Sorumlusu Çınara Hanımla görüştük. Önce okul teklifimize çok sıcak bakmadı. Tercüman vasıtasıyla anlattıklarımız pek tesirli olmadı, daha doğrusu hiçbir karşılık beklemeden okul açıp eğitim hizmeti vermemize şüpheyle yaklaştı. Bunun üzerine Hacı Kemal Ağabey, tercümanı aradan çıkarıp kendisi anlatmaya başladı. Heyecanından bütün vücudu titriyordu. Biraz konuşunca kendini tutamadı dakikalarca ağladı. Onun bu samimi hâli Çınar Hanım’ı çok etkiledi. Teklifi kabul etti. Ayrıca Çınara Hanım, Tacikistan Dışişleri Eğitim Sorumlusu Abdürreşit Raşidov’u arayıp bizden bahsetti: ‘Okul açmalarına yardımcı olursanız sevinirim’ dedi. Raşidov bizi,Tursunzade’deki Milli Eğitim Yetkililerine gerekli talimatı vererek havele etti. Orada bizi karşılama görevi bir okul Müdiresi olan Senginay Balteveya Hanıma verilmiş. Biz gelmeden bir grup öğrenci ile karşılama töreni için hazırlık yapmış. Törene katılacak çocuklara saatlerce ‘Merhaba, hoş geldin.’ gibi Türkçe kelimeleri talim etmiş. Bunları duyunca Hacı Ağabeyin gözleri yaşardı.
“Tacikistan’dan Türkmenistan’a geçtik. Bizi hava alanında Milli Eğitim Bakanı adına Bakan Yardımcısı Nur Saof Bayromov karşıladı. Öbür gün sabahleyin saat dokuzda randevuya gittik. Onlardan dört-beş kişi, bizden Kemal Ağabey ve ben karşılıklı oturduk konuşuyoruz. Türkçeleri farklı, anlaşılmıyor. Anlaşılabildiği kadar konuşma oldu. Adam kalktı, ‘Bir kızıl bayrak gitti, yeni bir kızıl bayrağa ihtiyacımız yok!’ dedi. Kemal Ağabey o kadar şey anlattıktan sonra Kemal Ağabey baktım ağlamaya başladı. En son ‘Tamam tamam açalım okulu, sakin ol’ dedi.
“Uğradığımız ülkelerin Milli Eğitim Bakanlarını hep Türkiye’ye davet ediyorduk… Bunlardan Kırgızistan Milli Eğitim Baka Çınara hanım yanında birkaç yetkili ile birlikte Türkiye’ye gelmişti İstanbul Fatih Kolejine uğradılar. Okulun temizliği, tertip ve düzeni heyetin takdirin topladı. Özellikle sıraların pırıl pırıl olması Bakanı’ın dikkatini çekti ve Hacı Kemal Ağabeye ‘Bu sıraları yeni mi aldınız?’ diye sordu. O ‘Hayır, bu sıralar beş-on yıllık sıralar’ deyince Bakan çok şaşırdı. ‘Nasıl olur; Bizim okullarda öğrenciler sıraları karalıyor, bıçakla kazıyıp çiziyor, tahrip ediyor. Bu sıralarda ise çizik bile yok.’ Dedi. Hacı Kemal Erimez, bu okullarda öğrenciye sadece bilgi verilmediğini, aynı zamanda güzel ahlâk kazandırıldığını, öğretmenlerin öğrencilerine her bakımdan örnek olduğunu anlattı… Daha sonra Çınara Hanım uçağa binmek üzere Hacı Kemal Ağabeye veda ederken ‘Hacı Ata çizik yok!’ dedi. Hacı Ağabey de el sallayıp ‘Çizik yok’ diye cevap verdi.”
İşte yurt dışındaki okullar, böyle sıkıntı ve gayretlerle açılmaya başladı. Şimdi bir de bu süreçte olanlara bakalım…
[Abdullah Aymaz] 16.3.2020 [Samanyolu Haber]
Türk akademisyen anlattı: ‘İtalya’da insanlar boğularak ölüyor, görmüyorsunuz’
İtalya’da bir üniversitede biyoloji departmanında araştırma görevli olarak çalışan Senem Önen, İtalya’daki yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ile ilgili merak edilenleri anlattı.
Salgının grip gibi algılanmasının büyük bir hata olduğunu belirten Önen “Salgın çok ağır seyrediyor, yakalanan kişi son durumda nefes darlığından yani boğularak ölüyor” dedi.
İtalyanların sosyal medyada yayılan balkonda şarkı söylemelerine de değinin Önen “Balkondan balkona müzik yapıyorlar. Bir şekilde morallerini yüksek tutmaya çalışıyorlar ama hastaneden gelen videoları görmüyorsunuz. Yatak kapasitelerinin nasıl yetersiz kaldığını göremiyorsunuz. İnsanların nasıl öldüğünü görmüyorsunuz” diye seslendi.
İTALYA’DA ÖLÜ SAYISI 1809’A YÜKSELDİ
Ülkede, üç hafta önce patlak veren Kovid-19 salgınında bilanço ağırlaşmaya devam ediyor. İtalya’da yeni tip koronavirüsten (Kovid-19) ölenlerin sayısı 368 artarak 1809’a, virüsün bulaştığı kişi sayısı da 24 bin 747’ye çıktı.
[TR724] 16.3.2020
Salgının grip gibi algılanmasının büyük bir hata olduğunu belirten Önen “Salgın çok ağır seyrediyor, yakalanan kişi son durumda nefes darlığından yani boğularak ölüyor” dedi.
İtalyanların sosyal medyada yayılan balkonda şarkı söylemelerine de değinin Önen “Balkondan balkona müzik yapıyorlar. Bir şekilde morallerini yüksek tutmaya çalışıyorlar ama hastaneden gelen videoları görmüyorsunuz. Yatak kapasitelerinin nasıl yetersiz kaldığını göremiyorsunuz. İnsanların nasıl öldüğünü görmüyorsunuz” diye seslendi.
İTALYA’DA ÖLÜ SAYISI 1809’A YÜKSELDİ
Ülkede, üç hafta önce patlak veren Kovid-19 salgınında bilanço ağırlaşmaya devam ediyor. İtalya’da yeni tip koronavirüsten (Kovid-19) ölenlerin sayısı 368 artarak 1809’a, virüsün bulaştığı kişi sayısı da 24 bin 747’ye çıktı.
[TR724] 16.3.2020
MİT’e ihbarlarda rekor artış: 1 ayda 6 bin kişi ihbarcı olmak için başvurmuş!
MİT’in internet sitesini şubat ayında ziyaret eden 6 bin 610 kişi ‘kuruma yardımcı olmak’ istediklerini belirterek ihbarda bulunmak istedi.
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanlığı’nın internet sitesini ziyaret edenler ve “yardımcı olmak isteyenlerin” sayısı zirveye çıktı. 2020’nin ilk iki ayında MİT’in internet sitesini 359 bin 667 kişi ziyaret ederken, sadece şubat ayında “yardımcı olmak isteyenlerin” sayısı 6 bin 610 oldu.
Teşkilatın internet sitesini ziyaret edenlerin sayısı ile “yardımcı olmak isteyenlerin” istatistiklerini düzenli olarak açıklayan MİT’in verilerindeki artış dikkat çekti.
Mart 2019’da siteyi 94 bin 380 kişi ziyaret ederken, Aralık 2019’da ise ziyaretçi sayısı 95 bin 689 oldu. Mart-Aralık 2019 arasındaki ziyaretçi trafiği aylık ortalama 100 bini geçmedi. Ancak 2020’ye gelindiğinde rakamlarda ciddi artış yaşandı. Ocak ayında MİT’in sitesini 197 bin 496 kişi ziyaret ederken, Şubat 2020’de ise 162 bin 171 kişi siteyi tıkladı. Mart 2019’dan Şubat 2020 arasını kapsayan 12 aylık dilimde ise MİT’in sitesinin toplam 1 milyon 282 bin 39 ziyaretçisi oldu.
Ziyaretçi sayısındaki artış “Yardımcı olmak isteyenler” bölümüne de yansıdı. Mart 2019-Şubat 2020 arasında 44 bin 517 kişi “yardım etmek amacıyla” MİT’e başvurdu. 2019’un ortalaması 3 bin 453 olurken Şubat 2020’nin rakamı bunu ikiye katladı. Geçen şubat ayında 6 bin 610 kişi MİT’e “yardımcı olmak” istedi. Teşkilatın sitesinde “Nasıl yardım edebilirsin?” başlıklı bölümde yer alan açıklamada, “Türkiye’nin ulusal güvenliğine zarar verebilecek, tehdit oluşturabilecek herhangi bir bilgiyi” teşkilat ile paylaşmaları isteniyor. Sitede, bu amaçla bir form da yer alıyor.
[TR724] 16.3.2020
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanlığı’nın internet sitesini ziyaret edenler ve “yardımcı olmak isteyenlerin” sayısı zirveye çıktı. 2020’nin ilk iki ayında MİT’in internet sitesini 359 bin 667 kişi ziyaret ederken, sadece şubat ayında “yardımcı olmak isteyenlerin” sayısı 6 bin 610 oldu.
Teşkilatın internet sitesini ziyaret edenlerin sayısı ile “yardımcı olmak isteyenlerin” istatistiklerini düzenli olarak açıklayan MİT’in verilerindeki artış dikkat çekti.
Mart 2019’da siteyi 94 bin 380 kişi ziyaret ederken, Aralık 2019’da ise ziyaretçi sayısı 95 bin 689 oldu. Mart-Aralık 2019 arasındaki ziyaretçi trafiği aylık ortalama 100 bini geçmedi. Ancak 2020’ye gelindiğinde rakamlarda ciddi artış yaşandı. Ocak ayında MİT’in sitesini 197 bin 496 kişi ziyaret ederken, Şubat 2020’de ise 162 bin 171 kişi siteyi tıkladı. Mart 2019’dan Şubat 2020 arasını kapsayan 12 aylık dilimde ise MİT’in sitesinin toplam 1 milyon 282 bin 39 ziyaretçisi oldu.
Ziyaretçi sayısındaki artış “Yardımcı olmak isteyenler” bölümüne de yansıdı. Mart 2019-Şubat 2020 arasında 44 bin 517 kişi “yardım etmek amacıyla” MİT’e başvurdu. 2019’un ortalaması 3 bin 453 olurken Şubat 2020’nin rakamı bunu ikiye katladı. Geçen şubat ayında 6 bin 610 kişi MİT’e “yardımcı olmak” istedi. Teşkilatın sitesinde “Nasıl yardım edebilirsin?” başlıklı bölümde yer alan açıklamada, “Türkiye’nin ulusal güvenliğine zarar verebilecek, tehdit oluşturabilecek herhangi bir bilgiyi” teşkilat ile paylaşmaları isteniyor. Sitede, bu amaçla bir form da yer alıyor.
[TR724] 16.3.2020
Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk: Yargıçların ülkeyi kurtarma görevleri yok
Yargıtay eski başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, siyasal iktidarın yargı kararları konusunda beyanat vermesiyle beraber hukuktan bahsetmenin gülünç, hatta saçmalık olduğunu söylüyor. Selçuk’a göre yargıç, iktidara, basına, kamuoyuna, diğer yargıçlara ve hatta kendisine karşı bağımsız olmadığı sürece adaletin tesis edilmesi mümkün değil.
Yargıçların sadece hukuku uygulamak zorunda olduğununu altını çizen Selçuk, “Onun görevi, yasa maddelerine işkence yaparak yorumlayıp karar vermek değil, onları doğru yorumlayıp doğru uygulamaktır. Yargıçlık etiğinde maddeleri zorlayarak uygulamak yasaktır. Yargıcın ülkeyi kurtarmak gibi bir görevi yok. Onun görevi, hukuku doğru uygulamaktır. Eğer Türkiye’yi kurtarmak istiyorsan, girersin siyasete, bu da yargıya işi düşenleri ilgilendirmez.” diyor. Gazete Duvar’a konuşan Sami Selçuk’an açıklamalarından satır başları şöyle:
BATI’DAN YASALARI ALMADAN ÖNCE HUKUKU ALMALIYDIK
“Türkiye, Batı hukukunu aldığını sanıyor. Bu doğru değil. Aslında Türkiye Batı’dan hukuku değil, Batı hukukunun meyvesi olan yasaları aldı. Hukukun kökü ve gövdesi Batı’da kaldı. Dolayısıyla hukukun gövdesi ve kökleri doğrultusunda görüşler geliştiremedik. Yasaları almışız, ama hukuk orada kalmış. Batı’dan yasaları almadan önce hukuku almalı ve hukukun kavramlarını ve ilkelerini içselleştirmeli, bilinçlenmeliydik. Osmanlı’nın yaptığı gibi yasaları aldık, ama hukuku almadık. Oysa bizden sonra Batılılaşmaya yönelen Japonya, Meiji döneminde (1868-1912 yılları) yalnızca yasaları değil, yasalardan önce hukuku aldı.
DÜNYANIN HER YERİNDE DURUŞMA TEK OTURUMDA BİTER
“Ben, sık sık duruşma kavramına vurgu yaparım. Bakın, Afrika’da, Ortadoğu’da, hemen hemen dünyanın bütün ülkelerinde duruşma, kolay kolay ikinci oturuma kalmaz; tek oturumda biter. Doğrusu budur. Taşrada görev yaptığım sırada asliye ceza davalarını tek oturumda bitiriyorduk. Oysa Türkiye’de yaygın biçimde, herhangi bir bahaneyle, sürekli olarak oturumlar erteleniyor. Ben, 1960’larda il çapında bir ilçeden başka yere atandığımda oradan sıfır dava dosyasıyla ayrıldım.”
DÜNYADA EN ÇOK ADLİ HATANIN YAŞANDIĞI ÜLKE TÜRKİYEDİR
“Ceza Yargılaması Yasası 217. maddesi, “duruşmadan edindiğin izlenimlere göre karar vereceksin” diye buyuruyor. Bütün ülkelerde yargıç değiştiği zaman duruşma sıfırdan, yeniden başlar. Dünyanın her yanında bu böyledir. Rusya’da da, Togo’da da, Irak’ta da böyledir. Ama Türkiye’de böyle değildir. Çünkü Türkiye’de dosya ve özellikle duruşma tutanakları okunarak karar verilir. Diyalektik ve duruşma sıfırlanmıştır. Bu yüzden de dünyada en çok adli hatanın yaşandığı ülke, kanımca ne yazık ki, Türkiye’dir.”
YARGININ BAĞIMSIZLIĞI HİÇ BU KADAR TARTIŞMA KONUSU OLMAMIŞTIR
“(Osman Kavala’nın tahliyesi ve yeniden tutuklanmasına ilişkin bir soru üzerine) Bizim dönemimizde böyle olaylar yaşanmadı. Türkiye’de yargının bağımsızlığı hiçbir zaman şimdiki kadar tartışma konusu da olmadı. Bir ülkenin başındaki siyasetçiler, çoğu ülkede olduğu gibi bizde de şerefleri üzerine ant içerek Anayasa’ya uyacaklarına ilişkin halkına söz verirler.”
HUKUKUN VARLIĞI BİLE TARTIŞMALI HALE GELDİ
“Anayasaya uyacaklarına ilişkin şerefleri, kutsalları üzerine ant içenler, yargıya ve yargıçlara asla “telkinde bile bulunulamaz” diyen Anayasa maddesini çiğneyerek yargıçlara “az ceza verdin”, yahut “beraat kararı verilmesi yanlıştır” diyebiliyorlarsa, orada artık bırakın yargı bağımsızlığını, hukukun var oluşundan bile söz edilemez. Üstelik bu sözleri kimileri alkışlayabiliyorlar. Bunları derin bir üzüntü ve şaşkınlıkla izlemekteyim. Demek, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını gerçekleştirmemiz için daha çok bekleyeceğiz.”
YARGIÇ SUÇ VE CEZA YARATAMAZ
“Bundan azap duymaktayım. Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” demişti. Ülkeyi yönetenlerin yargıçlara yönelik bu tür konuşmalarından sonra, kanımca Türkiye’de hukuktan söz etmek saçmalıktır, gülünçtür. Bunlar, uygar bir toplumda yaşanmaması gereken, inanılamaz ve katlanılamaz durumlardır. Türk aydınlarının hepsi organik aydın mı ne? Suç ve cezaları yaratma tekeli, yasalarındır. Yargıç, suç ve ceza yaratamaz. Yasaların öngördüğü eylemi suç sayar ve yine yasaların öngördüğü cezalar çerçevesinde karar verir, yargıç. Hiç kimse şunu unutmasın Türkiye’de yargıçlar vardır; Osmanlı kadıları değil. Bu türden sözleri duyduğum zaman dehşete düşüyorum. Sanırım, Türkiye’de Zola’ların seslerini yükseltmelerini daha çok bekleriz bizler.”
YARGIÇ HERKESE OLDUĞU GİBİ KENDİNE KARŞI DA BAĞIMSIZ OLMALI
“İlkin yargı, Meclis’e, yani yasamaya karşı bağımsız olacak. Zaten Anayasa bunu söylüyor, ama dinlenmiyor. İkinci olarak, yargı, yürütme organına karşı bağımsız olacak. Bunun için Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nu kuruyorsan, Adalet Bakanı’nı, müsteşarı oraya sokamazsın. Üçüncü olarak; bir yargıç, yasama ve yürütmeye karşı bağımsız olacağı gibi, başka bir yargıca karşı da bağımsız olacak. Dolayısıyla yargıç, kendi meslektaşına karşı da bağımsız olmalı. Dördüncü olarak; bir yargıç, kamuoyuna karşı da bağımsız olmalı. Yargıç; basına, partilerin, derneklerin bildirilerine gözlerini, kulaklarını kapatmalı. Beşinci olarak; bir yargıç, kendi inançlarına, ideolojilerine karşı da bağımsız olmalı, nesnel kararlar verebilmeli, kendi kişilik dünyasından sıyrılabilmeli.”
YARGIÇ YASALARI UYGULAMAKLA GÖREVLİDİR
“Bakıyorsunuz, orman sevdalısı bir yargıç. Ormanlarla ilgili davalarda yazılı hukuku sürekli orman köylüsü aleyhine yorumlayarak uyguluyor. Ormanları sevene elbette saygı duyulur. Ama yargıç, bu sevgisini işine, yargıya, adalet dağıtımına karıştıramaz. Onun görevi, yasa maddelerine işkence yaparak yorumlayıp karar vermek değil, onları doğru yorumlayıp doğru uygulamaktır. Yargıçlık etiğinde maddeleri zorlayarak uygulamak yasaktır. Yargıcın ülkeyi kurtarmak gibi bir görevi yok. Onun görevi, hukuku doğru uygulamaktır. Eğer Türkiye’yi kurtarmak istiyorsan, girersin siyasete, bu da yargıya işi düşenleri ilgilendirmez.”
[TR724] 16.3.2020
Yargıçların sadece hukuku uygulamak zorunda olduğununu altını çizen Selçuk, “Onun görevi, yasa maddelerine işkence yaparak yorumlayıp karar vermek değil, onları doğru yorumlayıp doğru uygulamaktır. Yargıçlık etiğinde maddeleri zorlayarak uygulamak yasaktır. Yargıcın ülkeyi kurtarmak gibi bir görevi yok. Onun görevi, hukuku doğru uygulamaktır. Eğer Türkiye’yi kurtarmak istiyorsan, girersin siyasete, bu da yargıya işi düşenleri ilgilendirmez.” diyor. Gazete Duvar’a konuşan Sami Selçuk’an açıklamalarından satır başları şöyle:
BATI’DAN YASALARI ALMADAN ÖNCE HUKUKU ALMALIYDIK
“Türkiye, Batı hukukunu aldığını sanıyor. Bu doğru değil. Aslında Türkiye Batı’dan hukuku değil, Batı hukukunun meyvesi olan yasaları aldı. Hukukun kökü ve gövdesi Batı’da kaldı. Dolayısıyla hukukun gövdesi ve kökleri doğrultusunda görüşler geliştiremedik. Yasaları almışız, ama hukuk orada kalmış. Batı’dan yasaları almadan önce hukuku almalı ve hukukun kavramlarını ve ilkelerini içselleştirmeli, bilinçlenmeliydik. Osmanlı’nın yaptığı gibi yasaları aldık, ama hukuku almadık. Oysa bizden sonra Batılılaşmaya yönelen Japonya, Meiji döneminde (1868-1912 yılları) yalnızca yasaları değil, yasalardan önce hukuku aldı.
DÜNYANIN HER YERİNDE DURUŞMA TEK OTURUMDA BİTER
“Ben, sık sık duruşma kavramına vurgu yaparım. Bakın, Afrika’da, Ortadoğu’da, hemen hemen dünyanın bütün ülkelerinde duruşma, kolay kolay ikinci oturuma kalmaz; tek oturumda biter. Doğrusu budur. Taşrada görev yaptığım sırada asliye ceza davalarını tek oturumda bitiriyorduk. Oysa Türkiye’de yaygın biçimde, herhangi bir bahaneyle, sürekli olarak oturumlar erteleniyor. Ben, 1960’larda il çapında bir ilçeden başka yere atandığımda oradan sıfır dava dosyasıyla ayrıldım.”
DÜNYADA EN ÇOK ADLİ HATANIN YAŞANDIĞI ÜLKE TÜRKİYEDİR
“Ceza Yargılaması Yasası 217. maddesi, “duruşmadan edindiğin izlenimlere göre karar vereceksin” diye buyuruyor. Bütün ülkelerde yargıç değiştiği zaman duruşma sıfırdan, yeniden başlar. Dünyanın her yanında bu böyledir. Rusya’da da, Togo’da da, Irak’ta da böyledir. Ama Türkiye’de böyle değildir. Çünkü Türkiye’de dosya ve özellikle duruşma tutanakları okunarak karar verilir. Diyalektik ve duruşma sıfırlanmıştır. Bu yüzden de dünyada en çok adli hatanın yaşandığı ülke, kanımca ne yazık ki, Türkiye’dir.”
YARGININ BAĞIMSIZLIĞI HİÇ BU KADAR TARTIŞMA KONUSU OLMAMIŞTIR
“(Osman Kavala’nın tahliyesi ve yeniden tutuklanmasına ilişkin bir soru üzerine) Bizim dönemimizde böyle olaylar yaşanmadı. Türkiye’de yargının bağımsızlığı hiçbir zaman şimdiki kadar tartışma konusu da olmadı. Bir ülkenin başındaki siyasetçiler, çoğu ülkede olduğu gibi bizde de şerefleri üzerine ant içerek Anayasa’ya uyacaklarına ilişkin halkına söz verirler.”
HUKUKUN VARLIĞI BİLE TARTIŞMALI HALE GELDİ
“Anayasaya uyacaklarına ilişkin şerefleri, kutsalları üzerine ant içenler, yargıya ve yargıçlara asla “telkinde bile bulunulamaz” diyen Anayasa maddesini çiğneyerek yargıçlara “az ceza verdin”, yahut “beraat kararı verilmesi yanlıştır” diyebiliyorlarsa, orada artık bırakın yargı bağımsızlığını, hukukun var oluşundan bile söz edilemez. Üstelik bu sözleri kimileri alkışlayabiliyorlar. Bunları derin bir üzüntü ve şaşkınlıkla izlemekteyim. Demek, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını gerçekleştirmemiz için daha çok bekleyeceğiz.”
YARGIÇ SUÇ VE CEZA YARATAMAZ
“Bundan azap duymaktayım. Adorno, “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” demişti. Ülkeyi yönetenlerin yargıçlara yönelik bu tür konuşmalarından sonra, kanımca Türkiye’de hukuktan söz etmek saçmalıktır, gülünçtür. Bunlar, uygar bir toplumda yaşanmaması gereken, inanılamaz ve katlanılamaz durumlardır. Türk aydınlarının hepsi organik aydın mı ne? Suç ve cezaları yaratma tekeli, yasalarındır. Yargıç, suç ve ceza yaratamaz. Yasaların öngördüğü eylemi suç sayar ve yine yasaların öngördüğü cezalar çerçevesinde karar verir, yargıç. Hiç kimse şunu unutmasın Türkiye’de yargıçlar vardır; Osmanlı kadıları değil. Bu türden sözleri duyduğum zaman dehşete düşüyorum. Sanırım, Türkiye’de Zola’ların seslerini yükseltmelerini daha çok bekleriz bizler.”
YARGIÇ HERKESE OLDUĞU GİBİ KENDİNE KARŞI DA BAĞIMSIZ OLMALI
“İlkin yargı, Meclis’e, yani yasamaya karşı bağımsız olacak. Zaten Anayasa bunu söylüyor, ama dinlenmiyor. İkinci olarak, yargı, yürütme organına karşı bağımsız olacak. Bunun için Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nu kuruyorsan, Adalet Bakanı’nı, müsteşarı oraya sokamazsın. Üçüncü olarak; bir yargıç, yasama ve yürütmeye karşı bağımsız olacağı gibi, başka bir yargıca karşı da bağımsız olacak. Dolayısıyla yargıç, kendi meslektaşına karşı da bağımsız olmalı. Dördüncü olarak; bir yargıç, kamuoyuna karşı da bağımsız olmalı. Yargıç; basına, partilerin, derneklerin bildirilerine gözlerini, kulaklarını kapatmalı. Beşinci olarak; bir yargıç, kendi inançlarına, ideolojilerine karşı da bağımsız olmalı, nesnel kararlar verebilmeli, kendi kişilik dünyasından sıyrılabilmeli.”
YARGIÇ YASALARI UYGULAMAKLA GÖREVLİDİR
“Bakıyorsunuz, orman sevdalısı bir yargıç. Ormanlarla ilgili davalarda yazılı hukuku sürekli orman köylüsü aleyhine yorumlayarak uyguluyor. Ormanları sevene elbette saygı duyulur. Ama yargıç, bu sevgisini işine, yargıya, adalet dağıtımına karıştıramaz. Onun görevi, yasa maddelerine işkence yaparak yorumlayıp karar vermek değil, onları doğru yorumlayıp doğru uygulamaktır. Yargıçlık etiğinde maddeleri zorlayarak uygulamak yasaktır. Yargıcın ülkeyi kurtarmak gibi bir görevi yok. Onun görevi, hukuku doğru uygulamaktır. Eğer Türkiye’yi kurtarmak istiyorsan, girersin siyasete, bu da yargıya işi düşenleri ilgilendirmez.”
[TR724] 16.3.2020
İngiltere’nin koronavirüs raporu sızdı! Salgın 1 yıl sürecek, 7.9 milyon kişiye virüs bulaşacak
İngiltere’nin koronavirüs salgını ile ilgili hazırladığı rapora Guardian gazetesi ulaştı. Halk Sağlığı İngiltere’nin (PHE) Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) yetkililerine sunduğu rapora göre, salgının 2021’e kadar sürmesi ve 7.9 milyon İngiliz vatandaşına koronavirüsün bulaşacağını öngörülüyor.
İngiliz Guardian gazetesi, İngiliz Kamu Sağlığı Birimi’nin (PHE) hazırladığı belgeye ulaştı. Belgede, “Önümüzdeki 12 ay boyunca halkın yüzde 80’ine virüsün bulaşmasının beklendiği” ifade edildi
İngiliz Guardian gazetesi, diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak koronavirüse karşı radikal önlemler almayan İngiltere’de Sağlık Bakanlığı’na bağlı İngiliz Kamu Sağlığı Birimi’nin (PHE) hazırladığı belgeye ulaştı. Belgeye göre halkın 5’te 4’üne virus bulaşması bekleniyor, salgın 2021 bahar aylarına kadar sürebilir ve 7.9 milyon kişi hastaneye yatırılabilir.
Gazeteye göre PHE, hazırladığı dosyayı gizli bir bilgilendirme toplantısında Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) yetkililerine aktardı. Guardian, kaynağını gizli tutarak belgeye ulaştığını belirterek koronavirüsle ilgili İngiliz Sağlık Bakanlığı’nın öngörülerini haberleştirdi.
BBC Türkçe’nin aktardığı habere göre virüs 12 ay daha yayılmaya devam edebilir ve NHS hastanelerinde şimdiden oluşan yoğunluk daha artarak yönetilmesi çok zor bir duruma gelebilir.
Bu süreçte İngiltere’de yaşayanların yüzde 80’inde koronavirüse rastlanması bekleniyor.
“7.9 MİLYON KİŞİ HASTANEYE YATIRILABİLİR”
Hükümetin en üst düzey tıbbi danışmanı Profesör Chris Whitty, daha önce bu oranı “en kötü senaryo” diye nitelendirmiş ve gerçek sayının bundan daha az olacağını söylemişti. Ancak NHS’e sunulan belgede “Önümüzdeki 12 ay boyunca halkın yüzde 80’ine virüsün bulaşmasının beklendiği ve yüzde 15’inin [7.9 milyon kişi] hastaneye yatırılmasının gerekeceği” belirtiliyor.
Belgede, polis, itfaiye, sağlık hizmetleri, ulaşım gibi kritik birimlerde çalışanların virüsten ne oranda etkileneceğine dair tahminler de yer alıyor.
Son birkaç gün içinde PHE’nin “acil durum hazırlığı” birimi tarafından hazırlanan ve koronavirüs salgınıyla mücadele biriminin başındaki en üst düzey yetkili olan Doktor Susan Hopkins tarafından imzalanan belge, İngiltere’deki hastanelerin başhekimleriyle paylaşıldı.
Gazeteye konuşan East Anglia Üniversitesi’nden Profesör Doktor Paul Hunter, “virüsün yazın insanlar kapalı alanlarda daha az vakit geçirdiğinde daha az yayılacağını, ancak sonbaharla birlikte yeniden yükseleceğini ve sonsuza dek hayatımızda olacağını, ancak artık toplumsal bağışıklık geliştirilmiş olacağı için daha kolay atlatılacağını” söyledi.
Belgeye göre sağlık çalışanlarının 1 milyonu ve sosyal hizmetlerde görev alan 1,5 milyon kişi de, toplamda bir aylık süreyle virüs sebebiyle çalışamayabilir.
İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Perşembe günü düzenlediği basın toplantısında öksürük şikayeti olanların 1 hafta kendi kendilerini karantinaya almalarını söylemişti.
“İNGİLTERE’NİN YÜZDE 10’UNDA AYNI ANDA ÖKSÜRÜK ŞİKÂYETİ OLACAK”
Belgede bu sözler hatırlatılarak, İngiltere’nin en az yüzde 10’unun aynı anda öksürük şikâyeti olacağı ve bu durumun çalışma hayatına ciddi bir etkisi olacağı belirtiliyor.
Laboratuvarların çok fazla taleple uğraştığını ve baskı altında olduğunu yazan raporda, artık sadece koronavirüsün tespit edildiği bakım evlerinde, cezaevlerinde ya da hastanede yatan kritik durumdaki hastalara test yapılacağı yazıyor. Virüsü kolayca kapma ve bulaştırma ihtimali olan sağlık çalışanlarına bile test yapılmayacağı bilgisine de yer veriliyor.
Üst düzey bir NHS çalışanı, halkın yüzde 80’ine koronavirüs bulaşması halinde ölü sayısının 500 binin üzerine çıkabileceğini söylüyor.
Şu an koronavirüsün yol açtığı ölüm oranı, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre yüzde 3,4. Bu oran İngiltere’de yüzde 1’de kalsa bile bu, nüfusun yüzde 80’ine virüsün bulaşması durumunda 531 bin kişinin öleceği anlamına geliyor.
Eğer ölümler, hükümete danışmanlık yapan Prof. Whitty’nin tahmini olan yüzde 0,6 oranında kalırsa, 318 bin 660 kişi hayatını kaybedebilir.
Whitty’ye göre İngiltere’de koronavirüs vakaları 10 ile 14 hafta arasında, yani Mayıs sonu- Haziran ortasında en üst noktasına ulaşacak.
Diğer ülkeler bu tarihi geciktirmeye, böylece sağlık sistemlerini iyileştirmeye çalışıyor. Bu sırada daha etkili bir tedavi bulunması beklentisi de var.
Sonraki 10 haftada ölüm oranlarının sıfıra yakına düşmesi bekleniyor. Ancak vírus henüz tam anlamıyla tanınmadığı için sonbahar ve kış aylarında yeniden çok yüksek rakamlara çıkma ihtimalinden de korkuluyor.
[TR724] 16.3.2020
İngiliz Guardian gazetesi, İngiliz Kamu Sağlığı Birimi’nin (PHE) hazırladığı belgeye ulaştı. Belgede, “Önümüzdeki 12 ay boyunca halkın yüzde 80’ine virüsün bulaşmasının beklendiği” ifade edildi
İngiliz Guardian gazetesi, diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak koronavirüse karşı radikal önlemler almayan İngiltere’de Sağlık Bakanlığı’na bağlı İngiliz Kamu Sağlığı Birimi’nin (PHE) hazırladığı belgeye ulaştı. Belgeye göre halkın 5’te 4’üne virus bulaşması bekleniyor, salgın 2021 bahar aylarına kadar sürebilir ve 7.9 milyon kişi hastaneye yatırılabilir.
Gazeteye göre PHE, hazırladığı dosyayı gizli bir bilgilendirme toplantısında Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) yetkililerine aktardı. Guardian, kaynağını gizli tutarak belgeye ulaştığını belirterek koronavirüsle ilgili İngiliz Sağlık Bakanlığı’nın öngörülerini haberleştirdi.
BBC Türkçe’nin aktardığı habere göre virüs 12 ay daha yayılmaya devam edebilir ve NHS hastanelerinde şimdiden oluşan yoğunluk daha artarak yönetilmesi çok zor bir duruma gelebilir.
Bu süreçte İngiltere’de yaşayanların yüzde 80’inde koronavirüse rastlanması bekleniyor.
“7.9 MİLYON KİŞİ HASTANEYE YATIRILABİLİR”
Hükümetin en üst düzey tıbbi danışmanı Profesör Chris Whitty, daha önce bu oranı “en kötü senaryo” diye nitelendirmiş ve gerçek sayının bundan daha az olacağını söylemişti. Ancak NHS’e sunulan belgede “Önümüzdeki 12 ay boyunca halkın yüzde 80’ine virüsün bulaşmasının beklendiği ve yüzde 15’inin [7.9 milyon kişi] hastaneye yatırılmasının gerekeceği” belirtiliyor.
Belgede, polis, itfaiye, sağlık hizmetleri, ulaşım gibi kritik birimlerde çalışanların virüsten ne oranda etkileneceğine dair tahminler de yer alıyor.
Son birkaç gün içinde PHE’nin “acil durum hazırlığı” birimi tarafından hazırlanan ve koronavirüs salgınıyla mücadele biriminin başındaki en üst düzey yetkili olan Doktor Susan Hopkins tarafından imzalanan belge, İngiltere’deki hastanelerin başhekimleriyle paylaşıldı.
Gazeteye konuşan East Anglia Üniversitesi’nden Profesör Doktor Paul Hunter, “virüsün yazın insanlar kapalı alanlarda daha az vakit geçirdiğinde daha az yayılacağını, ancak sonbaharla birlikte yeniden yükseleceğini ve sonsuza dek hayatımızda olacağını, ancak artık toplumsal bağışıklık geliştirilmiş olacağı için daha kolay atlatılacağını” söyledi.
Belgeye göre sağlık çalışanlarının 1 milyonu ve sosyal hizmetlerde görev alan 1,5 milyon kişi de, toplamda bir aylık süreyle virüs sebebiyle çalışamayabilir.
İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Perşembe günü düzenlediği basın toplantısında öksürük şikayeti olanların 1 hafta kendi kendilerini karantinaya almalarını söylemişti.
“İNGİLTERE’NİN YÜZDE 10’UNDA AYNI ANDA ÖKSÜRÜK ŞİKÂYETİ OLACAK”
Belgede bu sözler hatırlatılarak, İngiltere’nin en az yüzde 10’unun aynı anda öksürük şikâyeti olacağı ve bu durumun çalışma hayatına ciddi bir etkisi olacağı belirtiliyor.
Laboratuvarların çok fazla taleple uğraştığını ve baskı altında olduğunu yazan raporda, artık sadece koronavirüsün tespit edildiği bakım evlerinde, cezaevlerinde ya da hastanede yatan kritik durumdaki hastalara test yapılacağı yazıyor. Virüsü kolayca kapma ve bulaştırma ihtimali olan sağlık çalışanlarına bile test yapılmayacağı bilgisine de yer veriliyor.
Üst düzey bir NHS çalışanı, halkın yüzde 80’ine koronavirüs bulaşması halinde ölü sayısının 500 binin üzerine çıkabileceğini söylüyor.
Şu an koronavirüsün yol açtığı ölüm oranı, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre yüzde 3,4. Bu oran İngiltere’de yüzde 1’de kalsa bile bu, nüfusun yüzde 80’ine virüsün bulaşması durumunda 531 bin kişinin öleceği anlamına geliyor.
Eğer ölümler, hükümete danışmanlık yapan Prof. Whitty’nin tahmini olan yüzde 0,6 oranında kalırsa, 318 bin 660 kişi hayatını kaybedebilir.
Whitty’ye göre İngiltere’de koronavirüs vakaları 10 ile 14 hafta arasında, yani Mayıs sonu- Haziran ortasında en üst noktasına ulaşacak.
Diğer ülkeler bu tarihi geciktirmeye, böylece sağlık sistemlerini iyileştirmeye çalışıyor. Bu sırada daha etkili bir tedavi bulunması beklentisi de var.
Sonraki 10 haftada ölüm oranlarının sıfıra yakına düşmesi bekleniyor. Ancak vírus henüz tam anlamıyla tanınmadığı için sonbahar ve kış aylarında yeniden çok yüksek rakamlara çıkma ihtimalinden de korkuluyor.
[TR724] 16.3.2020
Diyanet İşleri Başkanı Erbaş: Cami ve mescitlerde cemaatle namaza ara verildi
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, yeni tip koronavirüs önlemleri kapsamında, cuma namazı başta olmak üzere cami ve mescitlerde cemaatle namaza ara verilmesinin gerekli hale geldiğini söyledi.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) önlemlerine ilişkin açıklama yaptı.
Erbaş, “Cuma namazı başta olmak üzere cami ve mescitlerde cemaatle namaza ara verilmesi gerekli hale gelmiştir. Bu süreçte cuma namazı yerine öğle namazının kılınması yeterlidir. Camilerin münferiden namaz kılmak isteyenler için açık bulundurulmasının uygun olacağına karar verilmiştir.” ifadelerini kullandı.
[TR724] 16.3.2020
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) önlemlerine ilişkin açıklama yaptı.
Erbaş, “Cuma namazı başta olmak üzere cami ve mescitlerde cemaatle namaza ara verilmesi gerekli hale gelmiştir. Bu süreçte cuma namazı yerine öğle namazının kılınması yeterlidir. Camilerin münferiden namaz kılmak isteyenler için açık bulundurulmasının uygun olacağına karar verilmiştir.” ifadelerini kullandı.
[TR724] 16.3.2020
TTB: Hekimlerden aldığımız duyumlar, hasta sayısının daha fazla olduğu yönünde!
Koronavirüs salgınıyla ilgili alınması gereken ek önlemlerle ilgili basın açıklaması yapan Türk Tabipler Birliği (TTB) koronavirüse yakalanmış hasta hasta sayısının açıklanan resmi sayıların üzerinde olduğuna yönelik duyumlar aldıklarını ifade etti.
TTB Merkez Konseyi Başkanı Sinan Adıyaman, “Büyük bir ilimizde sağlık çalışanları ve hekimler arasında infial yaşanıyor. Hasta olduğunu biliyorlar ama bunlar açıklanmıyor.” dedi.
TTB Merkez Konseyi Başkanı Adıyaman, basın açıklamasında şöyle konuştu: “TTB’nin her yerde tabip odaları ve yöneticileri var ve hekim arkadaşlarımız bize 24 saat ulaşabiliyorlar. Bizim aldığımız duyumlar, hasta sayısının daha fazla olduğu yönünde. Test sonucu negatif geldiği zaman bir daha teste yollandığında ‘pozitif’ ya da ‘negatif’ değil, yüksek riskli gibi tuhaf bir cevabın geldiği ve bir şekilde nedense bunları açıklanan toplam hasta sayısına ilave edilemediği söyleniyor. Bu durum toplum sağlığı ve sağlık çalışanlarının sağlığı açısından da büyük risk taşıyor.”
BURAK AKKUL: KARANTİNA’DAYIZ, BİZE GERÇEĞİ SÖYLEYİN
Komedyen ve gezi programı yapımcısı Burak Alkkul, hasta yatağından video yayınlayarak ‘Karantinada koronavirüs pozitif tedavisi gördüğünü, ancak eşi ve kendisine gerçeğin söylenmediğini’ duyurdu.
İngiltere’den bir hafta önce geldiğini ve semptomların görülmesi üzerine 5 gündür Kartal Eğitim Araştırma Hastanesi’nde tedavi altında olduğunu belirten Akkul, Sağlık Bakanlığı’na çağrıda bulundu: ”Sonucu bize söyleyin, çok üzülüyoruz ve acı çekiyoruz”
[TR724] 16.3.2020
TTB Merkez Konseyi Başkanı Sinan Adıyaman, “Büyük bir ilimizde sağlık çalışanları ve hekimler arasında infial yaşanıyor. Hasta olduğunu biliyorlar ama bunlar açıklanmıyor.” dedi.
TTB Merkez Konseyi Başkanı Adıyaman, basın açıklamasında şöyle konuştu: “TTB’nin her yerde tabip odaları ve yöneticileri var ve hekim arkadaşlarımız bize 24 saat ulaşabiliyorlar. Bizim aldığımız duyumlar, hasta sayısının daha fazla olduğu yönünde. Test sonucu negatif geldiği zaman bir daha teste yollandığında ‘pozitif’ ya da ‘negatif’ değil, yüksek riskli gibi tuhaf bir cevabın geldiği ve bir şekilde nedense bunları açıklanan toplam hasta sayısına ilave edilemediği söyleniyor. Bu durum toplum sağlığı ve sağlık çalışanlarının sağlığı açısından da büyük risk taşıyor.”
BURAK AKKUL: KARANTİNA’DAYIZ, BİZE GERÇEĞİ SÖYLEYİN
Komedyen ve gezi programı yapımcısı Burak Alkkul, hasta yatağından video yayınlayarak ‘Karantinada koronavirüs pozitif tedavisi gördüğünü, ancak eşi ve kendisine gerçeğin söylenmediğini’ duyurdu.
İngiltere’den bir hafta önce geldiğini ve semptomların görülmesi üzerine 5 gündür Kartal Eğitim Araştırma Hastanesi’nde tedavi altında olduğunu belirten Akkul, Sağlık Bakanlığı’na çağrıda bulundu: ”Sonucu bize söyleyin, çok üzülüyoruz ve acı çekiyoruz”
[TR724] 16.3.2020
İnsan Hakları Vakfı’ndan iktidara ‘korona virüs’ uyarısı: Virüs cezaevlerinde hızla yayılır!
Türkiye İnsan Hakları Vakfı, korona virüs salgını nedeniyle yaptığı açıklamada özellikle kapasitesinin çok üzerinde tutuklu bulunan cezaevlerine dikkat çekti. “Hapishaneler kapalı kurumlar olması ve organizasyonu itibariyle kişisel alan ve hijyenin bulunmadığı kurumlar olarak bu tür salgınların yayılması için oldukça elverişli ortamlardır.” denilen açıklamada, “Hapishanelerdeki kapasite aşımının hak ve ihtiyaçlara erişmek konusunda mahpuslar üzerindeki negatif etkilerini pek çok defa ifade ettik. Ancak, bu kapasite aşımı sorununun virüsün yayılmasını ne kadar hızlandıracağını tekrar hatırlatarak, yetkilileri gerekli önlemleri almaları konusunda uyarmak isteriz.” ifadeleri kullanıldı.
İşte o açıklama;
BASINA VE KOMUOYUNA
31 Aralık 2019 tarihinde Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüs (COVID- 19)[1], kısa sürede neredeyse tüm dünyaya yayılmış ve küresel bir salgın haline gelmiştir. 11 Mart 2020 tarihinde ise Sağlık Bakanı Fahrettin Koca Türkiye’deki ilk koronavirüs vakasının tespit edildiğini açıklamıştır. [2] Bunun üzerine pek çok kamu ve özel kurum olası bir virüs salgınına karşı önlemler almaya başlamıştır.
Hapishaneler kapalı kurumlar olması ve organizasyonu itibariyle kişisel alan ve hijyenin bulunmadığı kurumlar olarak bu tür salgınların yayılması için oldukça elverişli ortamlardır. Türkiye’de hapishanelerin mevcut kapasitelerinin çok üstünde insan nüfusu barındırması, fiziksel koşulların daha da ağırlaşmasına neden olmakta ve sağlık açısından ciddi riskler taşıyan önemli bir tehdit olarak durmaktadır.
Bu gibi kapalı kurumlarda virüsün yayılmasının ne kadar ciddi problemler yaratabileceği hali hazırda İtalya [3] ve İran [4] hapishanelerinde görülmektedir. Hapishanelerdeki mahpusların ve hapishane personelinin; mahpus yakınlarının ve avukatların sağlığı sorununun bir halk sağlığı sorunu olduğu göz önünde bulundurularak ilgili kamu kurum ve kuruluşların burada gerekli önlemleri almaları gerekmektedir.
Biz aşağıda imzası bulunan ve insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşları ve sağlık meslek odaları olarak hapishanelerde gerekli önlemlerin alınmasını ve bu önlemlerin, insanlık onuruyla bağdaşır ve hak ihlaline yol açmayacak şekilde uygulanması gerektiğini ifade eder; alınacak önlemlerde aşağıda ifade edilen hususların da dikkate alınması gerektiğini hatırlatmak isteriz.
Koronavirüs (COVID- 19) ile ilgili bütün kaynaklarda virüsün yayılmasını engellemek için kişisel hijyeni sağlamanın önemine dikkat çekilmektedir. Hapishanelerde mahpusların sağlıklarının korunabilmesi, bulundukları alan ve kendi kişisel temizliklerini sağlayabilmeleri için, acilen temizlik malzemelerinin kendilerine ücretsiz verilmesi sağlanarak parası olmayan mahpusların da temizlik ürünlerine erişimi sağlanmalıdır. Hapishanelerde de çevresel ve kişisel hijyenin sağlanması için gerekli önlemleri almak hastalığın yaygınlaşmasını önlemek için azami özen göstermek hapishane idarelerinin ve devletin temel sorumluğudur.
-Hapishanelerdeki banyo, tuvalet gibi ortak alanların her gün dezenfekte edilmesi,
-Risk grubunda bulunan mahpusların kalabalık koğuşlarda tutulmaması, kapasitesi az olan ve daha fazla önlem alınmış olan koğuşlarda tutulması,
-Sağlık çalışanları için alınan önlemlerin tüm hapishane çalışanları için de alınması, özellikle risk grubunda olan çalışanlar olmak üzere maksimum önlemlerin alınması,
-Mahpuslara besin ve vitamin takviyesinin yapılması,
-Kurumda düzenli ve yeterli sayıda sağlık personelinin bulunması (sayının arttırılması),
-Tüm mahpus, hapishane çalışanı ve yakınları için testlerin hızlı ve güvenilir şekilde yapılabilmesi için gerekli önlemlerin alınması,
-Görüşlerin yapıldığı alanlarda önlemlerin artırılması, alanların sıklıkla dezenfekte edilmesi, mahpusların görüş haklarını ihlal etmeyecek önlemlerin hızla alınması,
-Hastanelerin, özellikle hapishanelere yakın yerlerde bulunan hastanelerin, mahpuslara hizmet vermek için gerekli önlemleri alması,
-Mahpusların hastanelere ring araçlarıyla değil; daha hijyenik ve sağlığa uygun araçlarla taşınması,
-İnfaz kanunun 16. Maddesi uyarınca sağlık sebebiyle infaz ertelemeye başvurmuş olan -hasta mahpusların dosyalarının hızla incelenmesi ve acilen hapishane dışında tedavi olanaklarının sağlanması,
-Mahpusların iletişim araçlarına erişimlerindeki kısıt da hesaba katılarak mahpusların salgın ve bundan nasıl korunacakları konusunda bilgilendirilmeleri,
-Hapishane içine girecek herkesin uyması beklenen hijyen kurallarının oluşturulması ve ilgili kişilerin konu hakkında bilgilendirilmeleri,
-Sağlık gerekçesiyle alınacak önlemlerin mahpusların temel haklarını ihlal etmeyecek şekilde ve makul ölçülerde alınmasına özen gösterilmesi,
-Tüm bu önerilere ek olarak, biz aşağıda imzası bulunan sivil toplum kuruluşları ve sağlık meslek odaları olarak, hapishanelerdeki kapasite aşımının hak ve ihtiyaçlara erişmek konusunda mahpuslar üzerindeki negatif etkilerini pek çok defa ifade ettik. Ancak, bu kapasite aşımı sorununun virüsün yayılmasını ne kadar hızlandıracağını tekrar hatırlatarak, yetkilileri gerekli önlemleri almaları konusunda uyarmak isteriz.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği
Hak İnisiyatifi Derneği
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube
İstanbul Diş Hekimleri Odası
İstanbul Ses Şubeleri
İstanbul Tabip Odası
Toplum Hukuk Araştırmaları Vakfı
Türkiye İnsan Hakları Vakfı
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği
[TR724] 16.3.2020
İşte o açıklama;
BASINA VE KOMUOYUNA
31 Aralık 2019 tarihinde Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüs (COVID- 19)[1], kısa sürede neredeyse tüm dünyaya yayılmış ve küresel bir salgın haline gelmiştir. 11 Mart 2020 tarihinde ise Sağlık Bakanı Fahrettin Koca Türkiye’deki ilk koronavirüs vakasının tespit edildiğini açıklamıştır. [2] Bunun üzerine pek çok kamu ve özel kurum olası bir virüs salgınına karşı önlemler almaya başlamıştır.
Hapishaneler kapalı kurumlar olması ve organizasyonu itibariyle kişisel alan ve hijyenin bulunmadığı kurumlar olarak bu tür salgınların yayılması için oldukça elverişli ortamlardır. Türkiye’de hapishanelerin mevcut kapasitelerinin çok üstünde insan nüfusu barındırması, fiziksel koşulların daha da ağırlaşmasına neden olmakta ve sağlık açısından ciddi riskler taşıyan önemli bir tehdit olarak durmaktadır.
Bu gibi kapalı kurumlarda virüsün yayılmasının ne kadar ciddi problemler yaratabileceği hali hazırda İtalya [3] ve İran [4] hapishanelerinde görülmektedir. Hapishanelerdeki mahpusların ve hapishane personelinin; mahpus yakınlarının ve avukatların sağlığı sorununun bir halk sağlığı sorunu olduğu göz önünde bulundurularak ilgili kamu kurum ve kuruluşların burada gerekli önlemleri almaları gerekmektedir.
Biz aşağıda imzası bulunan ve insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşları ve sağlık meslek odaları olarak hapishanelerde gerekli önlemlerin alınmasını ve bu önlemlerin, insanlık onuruyla bağdaşır ve hak ihlaline yol açmayacak şekilde uygulanması gerektiğini ifade eder; alınacak önlemlerde aşağıda ifade edilen hususların da dikkate alınması gerektiğini hatırlatmak isteriz.
Koronavirüs (COVID- 19) ile ilgili bütün kaynaklarda virüsün yayılmasını engellemek için kişisel hijyeni sağlamanın önemine dikkat çekilmektedir. Hapishanelerde mahpusların sağlıklarının korunabilmesi, bulundukları alan ve kendi kişisel temizliklerini sağlayabilmeleri için, acilen temizlik malzemelerinin kendilerine ücretsiz verilmesi sağlanarak parası olmayan mahpusların da temizlik ürünlerine erişimi sağlanmalıdır. Hapishanelerde de çevresel ve kişisel hijyenin sağlanması için gerekli önlemleri almak hastalığın yaygınlaşmasını önlemek için azami özen göstermek hapishane idarelerinin ve devletin temel sorumluğudur.
-Hapishanelerdeki banyo, tuvalet gibi ortak alanların her gün dezenfekte edilmesi,
-Risk grubunda bulunan mahpusların kalabalık koğuşlarda tutulmaması, kapasitesi az olan ve daha fazla önlem alınmış olan koğuşlarda tutulması,
-Sağlık çalışanları için alınan önlemlerin tüm hapishane çalışanları için de alınması, özellikle risk grubunda olan çalışanlar olmak üzere maksimum önlemlerin alınması,
-Mahpuslara besin ve vitamin takviyesinin yapılması,
-Kurumda düzenli ve yeterli sayıda sağlık personelinin bulunması (sayının arttırılması),
-Tüm mahpus, hapishane çalışanı ve yakınları için testlerin hızlı ve güvenilir şekilde yapılabilmesi için gerekli önlemlerin alınması,
-Görüşlerin yapıldığı alanlarda önlemlerin artırılması, alanların sıklıkla dezenfekte edilmesi, mahpusların görüş haklarını ihlal etmeyecek önlemlerin hızla alınması,
-Hastanelerin, özellikle hapishanelere yakın yerlerde bulunan hastanelerin, mahpuslara hizmet vermek için gerekli önlemleri alması,
-Mahpusların hastanelere ring araçlarıyla değil; daha hijyenik ve sağlığa uygun araçlarla taşınması,
-İnfaz kanunun 16. Maddesi uyarınca sağlık sebebiyle infaz ertelemeye başvurmuş olan -hasta mahpusların dosyalarının hızla incelenmesi ve acilen hapishane dışında tedavi olanaklarının sağlanması,
-Mahpusların iletişim araçlarına erişimlerindeki kısıt da hesaba katılarak mahpusların salgın ve bundan nasıl korunacakları konusunda bilgilendirilmeleri,
-Hapishane içine girecek herkesin uyması beklenen hijyen kurallarının oluşturulması ve ilgili kişilerin konu hakkında bilgilendirilmeleri,
-Sağlık gerekçesiyle alınacak önlemlerin mahpusların temel haklarını ihlal etmeyecek şekilde ve makul ölçülerde alınmasına özen gösterilmesi,
-Tüm bu önerilere ek olarak, biz aşağıda imzası bulunan sivil toplum kuruluşları ve sağlık meslek odaları olarak, hapishanelerdeki kapasite aşımının hak ve ihtiyaçlara erişmek konusunda mahpuslar üzerindeki negatif etkilerini pek çok defa ifade ettik. Ancak, bu kapasite aşımı sorununun virüsün yayılmasını ne kadar hızlandıracağını tekrar hatırlatarak, yetkilileri gerekli önlemleri almaları konusunda uyarmak isteriz.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği
Hak İnisiyatifi Derneği
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube
İstanbul Diş Hekimleri Odası
İstanbul Ses Şubeleri
İstanbul Tabip Odası
Toplum Hukuk Araştırmaları Vakfı
Türkiye İnsan Hakları Vakfı
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği
[TR724] 16.3.2020
Cezaevlerinde salgın endişesi büyüyor, iktidar duyarsız [İlker Doğan]
Türkiye kamuoyunda günlerdir koronavirüs salgını nedeniyle cezaevlerinin acilen boşaltılması çağrısı yapılıyor. Zira, tehlike çok büyük. Çin, İtalya, İran’dan sonra Bahreyn de af çıkararak siyasi mahkumları tahliye etti.
Türkiye’de de yasal düzenleme yapılabileceği gibi, yargılamaları süren tutukluların ‘adli kontrolle’ tahliyesi de mümkün. Cezaevlerinde hali hazırda 800’e yakın çocuk ve 11 bin kadın var. Ancak iktidar temsilcileri oralı bile olmuyor. Adalet Bakanlığı’nın koronavirüsün cezaevlerinde yayılmaması için aldığı önlem ‘nakil ve görüşleri’ iki hafta ertelemek.
Uzmanlar, olası bir salgında cezaevlerinde felaket yaşanacağını söylüyor. Ceza hukukçusu Prof. Dr. Adem Sözüer, “Şu günlerde, hakim ve savcılarımızın adli kontrolün etkin olacağı tutuklulukları tekrar değerlendirip, adli kontrole dönüştürmeleri iyi olmaz mı?” diyor. Eski Anavatan Partisi Genel Başkanı Nesrin Nas ise “Eğer cezaevlerinde bir salgın başlarsa katliama dönüşür.” uyarısında bulunuyor.
Dünyayı sarsan koronavirüs, Türkiye’de en çok cezaevlerinde yakınları olanları tedirgin ediyor. Zira koğuşlar kapasitesinin çok çok üzerinde tutuklu barındırıyor. 7 kişilik koğuşlarda 35 kişi kalıyor. Bazı cezaevlerinde tuvaletlerin kapısının önüne yer yatakları atılıyor. Hijyen yok! 15-20 kişiye bir tuvalet, bir banyo düşüyor. Sıcak su belirli saatlerde verildiği için kişisel temizlik yeteri kadar yapılamıyor. Sağlık hizmetlerine ulaşmak ise neredeyse imkansız. Grip hastalığında bile doktora görünmeniz bazı zamanlar 3 haftayı buluyor. Yeterli beslenemediği için tutukluların bağışıklık sistemi zayıf. Bu nedenle koğuşta bir kişi hasta olduğunda virüs sırayla bütün koğuşa bulaşıyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
METRİS CEZAEVİ ÖNÜNDE KORONA EYLEMİ
Metris Cezaevi önünde dün eylem vardı. Tutuklu ve mahkum aileleri iktidara, “Koronavirüs mahkumları sarmadan evlatlarımızı bizler saralım.” yazılı pankart açarak endişelerini dile getirdi. Salgın başlamadan önce yakınlarının tahliyesini istediler.
KAPASİTE FAZLASI TUTUKLU SAYISI 50 BİN!
İran, Kovid-19’la mücadele için cezaevlerini boşaltma kararı aldı. 70 bin tutuklu ve hükümlü salıverildi. Zira cezaevlerinde virüsün yayılma hızı daha yüksek. Aynı durum Türkiye için de geçerli. Güncel bir rakam yok ancak bugün itibariyle cezaevlerinde 285 bin civarında tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Toplam 368 ceza infaz kurumunun kapasitesi 15 Mart itibariyle 235 bin 431. 2010 75 bin olan kapasite yeni ceza evlerinin yanı sıra 1 kişilik koğuşlara 5 ranza konulmak suretiyle 235 bine kadar çıkarıldı. Buna rağmen kapasite fazlası tutuklu sayısı 50 bin!
MİLYONLARCA İNSAN TEDİRGİN
Türkiye kamuoyu günlerdir korona virüsle yatıp kalkıyor. Özellikle cezaevinde yakınları olanlar tedirgin. AKP iktidara geldiğinde tutuklu/hükümlü sayısı 52 bin’di. Bugün bu rakam 285 binden fazla. Bu insanların anneleri, babaları, eşleri, çocukları ve kardeşleri var. Dolayısıyla milyonlarca insanın doğrudan ve dolaylı etkilendiği ve çözüm beklediği dönemde iktidar temsilcileri oralı bile olmuyor.
ADEM SÖZÜER: TUTUKLULUK, ADLİ KONTROLE DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİR
Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Adem Sözüer, ‘adli kontrol’ mekanizmasının daha etkin kullanılması gerektiğini söyledi. Sözüer, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, ֧“Ceza infaz kurumlarındaki tutuklu ve hükümlüleri #coronavirus ten korumak için tedbirler alındı. Nakil ve görüşler 2 hafta erteleniyor. Şu günlerde, hakim ve savcılarımızın adli kontrolün etkin olacağı tutuklulukları tekrar değerlendirip, adli kontröle dönüştürmeleri iyi olmaz mı? (Ceza indirimi ve infaz düzenlemesi) siyasi bir süreç. Kanun çıkarmak gerekiyor. Ayrıca partilerin uzlaşması da gerekli.. Ama tutukluluk ve adli kontrol bakımından hakim ve savcı yetkili. Adli kontrole dönüştürme süratle yapılabilecek bir işlem.” ifadelerini kullandı.
NESRİN NAS: SALGIN BAŞLARSA, KATLİAMA DÖNÜŞÜR
Eski Anavatan Partisi Genel Başkanı Nesrin Nas, Adalet Bakanlığı’nın nakil ve görüşleri 2 hafta süreyle ertelemesinin çözüm olmayacağını söylüyor: “Cezaevleri çok riskli. Görüşleri sınırlamak bir önlem olmaz. Birçok cezaevinde su yok. Koğuşlar tıklım tıklım. Mahkumlar güneş görmüyor, iyi beslenmiyor. En azından siyasi mahkumlar, çocuklar cezaevi dışına çıkarılmalı. Eğer bir salgın başlarsa katliama dönüşür.”
AVUKAT POYRAZ: AF VEYA CEZA İNDİRİMİ OLMALI
Avukat Uğur Poyraz da durumun vehametine dikat çekiyor: “Cezaevleri ağzına kadar dolu. Tutuklu, hükümlü, cezaevi personeli büyük risk altında. Hükümet bir an önce af veya ceza indirimi yapmalı. Mahkemeler önüne geleni tutuklamamalı, adlî kontrol dahil tüm şartları dikkate alarak tahliye kararı vermeli. Çünkü, İNSAN HAYATI ÇOK KIYMETLİ.”
CELAL ÜLGEN: İVEDİ TAHLİYE EDİLMELİLER
Avukat Celal Ülgen de iktidar temsilcilerinin vurdumduymazlığına tepkisini sosyal medya hesabı üzerinden gösterdi: “Corona pandemik salgını için Adalet Bakanlığı’nın ve iktidarın cezaevleri için alacağı en önemli önlem gereksiz tutuklamaların önüne geçmektir. Tutuksuz yargılanması mümkün bütün sanık ya da şüpheliler bu dönemde ivedi olarak salıverilmelidir. Cezaevlerinde “seyreltme” yapılmadıkça tehlikenin önüne geçemezsiniz? Corona virüsü toplumu tehdit eden ciddi bir vakadır.”
AVUKAT GÜLTEKİN: TASARI ACİLEN MECLİS’E GELMELİ
Avukat Dr. Ruşen Gültekin ise ceza infaz kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin tasarının bir an önce Meclis’e sevk edilmesi gerektiğini belirtti: “Cezaevlerinde doluluk oranı inanılmaz. Salgın ortamında bu doluluk tehlike arz ediyor. Hazırlanan tasarı derhal Meclis’e sevk edilmeli ve yasalaşmalıdır. Cezaevleri ıslah müessesesidir. Bu aşama da zaten görevini yapamıyor. Uygun bir tedbir derhal alınmalıdır.”
NUH HÜSEYİN KÖSE: TUTUKLULUK GÖZDEN GEÇİRİLEMEZ Mİ?
Yargıçlar Sendikası Başkan Yardımcısı Nuh Hüseyin Köse ise paylaşımında, şunları dile getirdi: “Salgının artış hızı ve ceza infaz kurumlarının aşırı dolulugu da gözetilerek, yeni bir infaz erteleme ve tutuklulukların gözden geçirilmesi önlemine basvurulamaz mi acaba?”
İMZA KAMPANYASI BAŞLATILDI
Av. İmdat Berksoy Change.org‘da imza kampanyası başlatarak cezaevlerinin boşaltılmasını istedi. Berksoy, Kampanyaya şu mesajla destek istedi:
”İran’dan sonra Bahreyn de korona salgını nedeniyle tutuklu ve mahkumların salıverilmesine karar verdi. Ülkemizdeki birçok cezaevinde tutuklu ve mahkumlar 2 metrekareye bir kişi düşen bir ortamda yaşamaya çalışıyor. Böyle bir ortamda salgın riski çok yüksek.
Cezaevindekilerin can güvenliği yok. Salgın iyice yayılmadan ve telafisi mümkün olmayan bir zarar gerçekleşmeden Türkiye’de de tutuklu ve mahkumlar salıverilmeli.
Kampanyamıza destek verin”
Change.org
[İlker Doğan] 16.3.2020 [TR724]
Türkiye’de de yasal düzenleme yapılabileceği gibi, yargılamaları süren tutukluların ‘adli kontrolle’ tahliyesi de mümkün. Cezaevlerinde hali hazırda 800’e yakın çocuk ve 11 bin kadın var. Ancak iktidar temsilcileri oralı bile olmuyor. Adalet Bakanlığı’nın koronavirüsün cezaevlerinde yayılmaması için aldığı önlem ‘nakil ve görüşleri’ iki hafta ertelemek.
Uzmanlar, olası bir salgında cezaevlerinde felaket yaşanacağını söylüyor. Ceza hukukçusu Prof. Dr. Adem Sözüer, “Şu günlerde, hakim ve savcılarımızın adli kontrolün etkin olacağı tutuklulukları tekrar değerlendirip, adli kontrole dönüştürmeleri iyi olmaz mı?” diyor. Eski Anavatan Partisi Genel Başkanı Nesrin Nas ise “Eğer cezaevlerinde bir salgın başlarsa katliama dönüşür.” uyarısında bulunuyor.
Dünyayı sarsan koronavirüs, Türkiye’de en çok cezaevlerinde yakınları olanları tedirgin ediyor. Zira koğuşlar kapasitesinin çok çok üzerinde tutuklu barındırıyor. 7 kişilik koğuşlarda 35 kişi kalıyor. Bazı cezaevlerinde tuvaletlerin kapısının önüne yer yatakları atılıyor. Hijyen yok! 15-20 kişiye bir tuvalet, bir banyo düşüyor. Sıcak su belirli saatlerde verildiği için kişisel temizlik yeteri kadar yapılamıyor. Sağlık hizmetlerine ulaşmak ise neredeyse imkansız. Grip hastalığında bile doktora görünmeniz bazı zamanlar 3 haftayı buluyor. Yeterli beslenemediği için tutukluların bağışıklık sistemi zayıf. Bu nedenle koğuşta bir kişi hasta olduğunda virüs sırayla bütün koğuşa bulaşıyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
METRİS CEZAEVİ ÖNÜNDE KORONA EYLEMİ
Metris Cezaevi önünde dün eylem vardı. Tutuklu ve mahkum aileleri iktidara, “Koronavirüs mahkumları sarmadan evlatlarımızı bizler saralım.” yazılı pankart açarak endişelerini dile getirdi. Salgın başlamadan önce yakınlarının tahliyesini istediler.
KAPASİTE FAZLASI TUTUKLU SAYISI 50 BİN!
İran, Kovid-19’la mücadele için cezaevlerini boşaltma kararı aldı. 70 bin tutuklu ve hükümlü salıverildi. Zira cezaevlerinde virüsün yayılma hızı daha yüksek. Aynı durum Türkiye için de geçerli. Güncel bir rakam yok ancak bugün itibariyle cezaevlerinde 285 bin civarında tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Toplam 368 ceza infaz kurumunun kapasitesi 15 Mart itibariyle 235 bin 431. 2010 75 bin olan kapasite yeni ceza evlerinin yanı sıra 1 kişilik koğuşlara 5 ranza konulmak suretiyle 235 bine kadar çıkarıldı. Buna rağmen kapasite fazlası tutuklu sayısı 50 bin!
MİLYONLARCA İNSAN TEDİRGİN
Türkiye kamuoyu günlerdir korona virüsle yatıp kalkıyor. Özellikle cezaevinde yakınları olanlar tedirgin. AKP iktidara geldiğinde tutuklu/hükümlü sayısı 52 bin’di. Bugün bu rakam 285 binden fazla. Bu insanların anneleri, babaları, eşleri, çocukları ve kardeşleri var. Dolayısıyla milyonlarca insanın doğrudan ve dolaylı etkilendiği ve çözüm beklediği dönemde iktidar temsilcileri oralı bile olmuyor.
ADEM SÖZÜER: TUTUKLULUK, ADLİ KONTROLE DÖNÜŞTÜRÜLEBİLİR
Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Adem Sözüer, ‘adli kontrol’ mekanizmasının daha etkin kullanılması gerektiğini söyledi. Sözüer, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, ֧“Ceza infaz kurumlarındaki tutuklu ve hükümlüleri #coronavirus ten korumak için tedbirler alındı. Nakil ve görüşler 2 hafta erteleniyor. Şu günlerde, hakim ve savcılarımızın adli kontrolün etkin olacağı tutuklulukları tekrar değerlendirip, adli kontröle dönüştürmeleri iyi olmaz mı? (Ceza indirimi ve infaz düzenlemesi) siyasi bir süreç. Kanun çıkarmak gerekiyor. Ayrıca partilerin uzlaşması da gerekli.. Ama tutukluluk ve adli kontrol bakımından hakim ve savcı yetkili. Adli kontrole dönüştürme süratle yapılabilecek bir işlem.” ifadelerini kullandı.
NESRİN NAS: SALGIN BAŞLARSA, KATLİAMA DÖNÜŞÜR
Eski Anavatan Partisi Genel Başkanı Nesrin Nas, Adalet Bakanlığı’nın nakil ve görüşleri 2 hafta süreyle ertelemesinin çözüm olmayacağını söylüyor: “Cezaevleri çok riskli. Görüşleri sınırlamak bir önlem olmaz. Birçok cezaevinde su yok. Koğuşlar tıklım tıklım. Mahkumlar güneş görmüyor, iyi beslenmiyor. En azından siyasi mahkumlar, çocuklar cezaevi dışına çıkarılmalı. Eğer bir salgın başlarsa katliama dönüşür.”
AVUKAT POYRAZ: AF VEYA CEZA İNDİRİMİ OLMALI
Avukat Uğur Poyraz da durumun vehametine dikat çekiyor: “Cezaevleri ağzına kadar dolu. Tutuklu, hükümlü, cezaevi personeli büyük risk altında. Hükümet bir an önce af veya ceza indirimi yapmalı. Mahkemeler önüne geleni tutuklamamalı, adlî kontrol dahil tüm şartları dikkate alarak tahliye kararı vermeli. Çünkü, İNSAN HAYATI ÇOK KIYMETLİ.”
CELAL ÜLGEN: İVEDİ TAHLİYE EDİLMELİLER
Avukat Celal Ülgen de iktidar temsilcilerinin vurdumduymazlığına tepkisini sosyal medya hesabı üzerinden gösterdi: “Corona pandemik salgını için Adalet Bakanlığı’nın ve iktidarın cezaevleri için alacağı en önemli önlem gereksiz tutuklamaların önüne geçmektir. Tutuksuz yargılanması mümkün bütün sanık ya da şüpheliler bu dönemde ivedi olarak salıverilmelidir. Cezaevlerinde “seyreltme” yapılmadıkça tehlikenin önüne geçemezsiniz? Corona virüsü toplumu tehdit eden ciddi bir vakadır.”
AVUKAT GÜLTEKİN: TASARI ACİLEN MECLİS’E GELMELİ
Avukat Dr. Ruşen Gültekin ise ceza infaz kanununda değişiklik yapılmasına ilişkin tasarının bir an önce Meclis’e sevk edilmesi gerektiğini belirtti: “Cezaevlerinde doluluk oranı inanılmaz. Salgın ortamında bu doluluk tehlike arz ediyor. Hazırlanan tasarı derhal Meclis’e sevk edilmeli ve yasalaşmalıdır. Cezaevleri ıslah müessesesidir. Bu aşama da zaten görevini yapamıyor. Uygun bir tedbir derhal alınmalıdır.”
NUH HÜSEYİN KÖSE: TUTUKLULUK GÖZDEN GEÇİRİLEMEZ Mİ?
Yargıçlar Sendikası Başkan Yardımcısı Nuh Hüseyin Köse ise paylaşımında, şunları dile getirdi: “Salgının artış hızı ve ceza infaz kurumlarının aşırı dolulugu da gözetilerek, yeni bir infaz erteleme ve tutuklulukların gözden geçirilmesi önlemine basvurulamaz mi acaba?”
İMZA KAMPANYASI BAŞLATILDI
Av. İmdat Berksoy Change.org‘da imza kampanyası başlatarak cezaevlerinin boşaltılmasını istedi. Berksoy, Kampanyaya şu mesajla destek istedi:
”İran’dan sonra Bahreyn de korona salgını nedeniyle tutuklu ve mahkumların salıverilmesine karar verdi. Ülkemizdeki birçok cezaevinde tutuklu ve mahkumlar 2 metrekareye bir kişi düşen bir ortamda yaşamaya çalışıyor. Böyle bir ortamda salgın riski çok yüksek.
Cezaevindekilerin can güvenliği yok. Salgın iyice yayılmadan ve telafisi mümkün olmayan bir zarar gerçekleşmeden Türkiye’de de tutuklu ve mahkumlar salıverilmeli.
Kampanyamıza destek verin”
Change.org
[İlker Doğan] 16.3.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)