Gergerlioğlu: Cezaevlerinde son 1 ayda 6 kişi koronavirüsten vefat etti

HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na başta Van’da iki vatandaşın helikopterden atılması olmak üzere kritik olaylarda devreye girmemekle eleştirdi. Cezaevlerinde son bir ayda 6 mahpusun koronavirüsten hayatını kaybettiğine dikkat çekti.

KRONOS 14 Ekim 2020 GÜNDEM

HDP Milletvekili Gergerlioğlu Adalet Bakanı Gül'ün cezaevlerindeki Covid vakalarıyla ilgili tek bir açıklama yapmadığını belirtti

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, komisyon toplantısında Türkiye’de işkence ve kötü muamele vakalarının olduğunu, ancak görevi bunları araştırmak olan komisyonun bunu yapmadığını söyledi.

‘ZAMANINDA KARAKOLLARDA FİLİSTİN ASKILARI BULMUŞ BİR KOMİSYONDUR’ 

Gergerlioğlu, “İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı karakollara giderek Filistin askıları bulmuş bir komisyondur. Şu anda böyle bir çalışma yok” dedi.

İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı yargıya bağımlı olmadığını, kendi başına çalışmalar yaptığını kaydeden Gergerlioğlu, “Zamanında İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı karakollara giderek Filistin askıları bulmuş bir komisyondur. Şu anda böyle bir çalışma yok ama zamanında bu tür çalışmaları yapmış, bunların peşine düşmüş ve yetkilerini kullanmış bir komisyondur” ifadelerini kullandı.

“CEZAEVLERİNDE SON 1 AYDA 6 KİŞİ COVİD’DEN VEFAT ETTİ”

Gergerlioğlu konuşmasında, Adalet Bakanı’nın cezaevlerindeki Covid vakalarıyla ilgili tek bir açıklama yapmadığını belirterek, “Cezaevleri, insan hakları komisyonları için çok önemli bir yerdir, şu anda da zaten Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü raporu var karşımızda ama bu ülkede haziran ayından beri Adalet Bakanı cezaevlerindeki Covid vakalarıyla ilgili tek bir açıklama yapmıyor.

İnsanlar son derece tedirgin; mahpuslar, mahpus yakınları son derece tedirgin; büyük bir sıkıntı var ama bütün bunlara rağmen Bakan tek bir açıklama yapmıyor, kamuoyuna hep basından veyahut da bizim vasıtamızla vakalar yansıyor. Son bir ay içinde 6 tane Covid’den dolayı ölüm oldu. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri hiçbir açıklama yapmıyor ve bizim komisyonumuz da bu konuyla ilgili hiçbir girişimde bulunmuyor, insanlar son derece tedirgin” değerlendirmesinde bulundu.

“İŞKENCE VAKALARI İNCELENMEDİ”

Gergerlioğlu, komisyondaki konuşmasında Van’da iki vatandaşın helikopterden atılmasını da gündeme getirerek, şunları söyledi: “Servet Turgut Van’da, Osman Şiban… Ben Van’a da gittim, aslında sizin gitmeniz lazımdı, İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığının gitmesi lazımdı. Van’da ne olmuş? Bir gidip sorsaydınız keşke. Ben gittim, Van’da Servet Turgut’un kardeşi Naif Turgut’la görüştüm, ayrıntılı uzun uzun konuştum. Köylerinden abisi -kendisi 61 yaşında, abisi Servet Turgut 64 yaşında- kekeme bir vatandaşımız. Köyde çuvalları dikerken, samanların çuvallarını dikerken asker geliyor, köydeki Osman Şiban’ı da alıyor, sapasağlam helikoptere biniyorlar ve ardından üç gün sonra bu kişilerin hastanede kemikleri kırılmış, beyin kanaması geçirmiş, iç kanama geçirmiş hâlleriyle durumları bulunuyor, tüm köylülerin gözü önünde. Bu konuda Meclis İnsan Hakları Komisyonu hâlen bir çalışma yapmıyor, bir rapor oluşturmuyor.”

‘VALİLİK KAYALIKTAN DÜŞTÜ DİYOR, BÖLGEDE KAYALIK YOK’ 

Gergerlioğlu, ‘helikopterden atılma’ olayıyla ilgili Van Valiliğinin yaklaşımını da gündeme getirdi: “Yani, hâlen Van Valiliği bir açıklama yapıyor ‘Kayalıklardan düştü’ diyor. Bölgeye gidip bakıyoruz, kayalık mayalık yok, dümdüz bir arazi. Tüm köylülerin gözü önünde 2 insan gözaltına alınıyor, 200 metre yürütülüyor, helikoptere biniyor, iki gün boyunca kimse haber vermiyor, üçüncü gün Van Eğitim Araştırma Hastanesinde yoğun bakımda bulunuyor. Siz de lütfen gidin, Van’da, gidin, telefonunu vereyim, gidin konuşun, Naif Turgutlu, bir oturun konuşun, tüm köylülerin gözü önünde 2 insan gözaltına alınıyor, 200 metre yürütülüyor, helikoptere biniyor, iki gün boyunca kimse haber vermiyor, üçüncü gün Van Eğitim Araştırma Hastanesinde yoğun bakımda bulunuyor bu insanlar yani bunun bir açıklamasını bu devlet yapmıyorsa, Bakanlık, Valilik yapmıyorsa, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bu konuyu bir araştırmıyorsa, orada başka hiçbir şey yapmaya gerek yok arkadaşlar.”

14.10.2020 [Kronos.News]

Eurovision’da Ukrayna’yı, Meridyen Okulu öğrencisi temsil edecek

HABER | YUNUS ERDOĞDU, KİEV

Eurovision’da Ukrayna’yı temsil etme hakkı kazanan Uluslararası Meridyen Okulları öğrencisi ve aynı zamanda Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin (IFLC) daimi katılımcısı Oleksandr Balabanov başarı hikayesini Ukrayna Devlet Radyosu’na anlattı.

20 dakikalık programda Meridyen okulundaki atmosferden bahseden Balabanov anlamlı sosyal mesajlar verdi. Daha önce ülkesini temsil ettiği, IFLC etkinliklerindeki anılarını ve gittiği ülkeleri de dinleyicilere aktaran Balabanov, Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması’nda seslendireceği “Vidkrivay – Open” (Açın) şarkısının ortaya çıkış hikâyesini de anlattı.
Sunuculuğunu Galina Babiy’in yaptığı radyo yayınında, Adam Grubunun kurucusu ses yapımcısı Mihail Klimenko ile birlikte Balabanov tarafından yazılan, sözleri İngilizce ve Ukraynaca olan şarkı da dinletildi.

Müziğin kendisi için en önemli olduğunu aynı zamanda derslerine çalışmayı da ihmal etmediğini ifade eden Balabanov, sınıf arkadaşlarının kendisine büyük destek verdiğini ifade etti.

Meridyen okulunun sadece uluslararası müzik yarışmalarına değil aynı zamanda bilim olimpiyatlarında da büyük bir tecrübeye sahip olduğunu öğrencilerin birçok uluslararası olimpiyatlarda ödül aldığını vurguladı.

BALABANOV: IFLC ARACILIĞIYLA BÜYÜK TECRÜBE KAZANDIM

Eurovision’dan önce birçok yarışma ve festivale katıldığını belirten Balabanov, her sene gerçekleştirilen geleneksel IFLC etkinliklerinde büyük tecrübe kazandığını belirtti.
IFLC festivali kapsamında; Brezilya, Avustralya, ABD ve Kanada’ya yaptığı seyahatleri aktaran Balabanov, IFLC sayesinde farklı ülkelerden çocuklar iletişim kurduğunu, aynı sahnede birlikte şarkı söylediğini, asıl amacın dünyanın kültürlerini birbirine yaklaştırmak ve birlikte yaşamak olduğunu söylüyor.

Balabanov yayında şunları söyledi: “IFLC’de atmosfer çok sıcak samimi. Orada farklı ülkelerden gelen çocuklar hem kendi kültürlerini tanıtıyor hem de başka kültürleri tanıyor. Programlar için gittiğim ülkelerde dünyanın farklı bölgelerinden gelen birçok arkadaşım oldu. Onlarla sosyal medya aracılığıyla dostluğumuz devam ediyor.”

“ÇEVRE KİRLİLİĞİ VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ BENİ ENDİŞELENDİRİYOR”

Sunucu Galına Babiy’in, “Erken yaşta kültür-sanat ile tanışan birisiniz, ilklim değişliği ve çevre kirliliği ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Sonuçta bu, geleceğimizin önemli sorunları arasında görünüyor? Bu konuda sizin gibi öğrencilerin düşünceleri önemli. Ne demek istersiniz?” şeklindeki sorusunu ise;

Balabanov: “Dünyadaki çevre kirliliği ve iklim değişikliği gibi problemler beni endişelendiriyor. Bizden sonra nasıl bir dünya bırakacağız? Bu çok önemli ve herkesin bunu dikkate alması ve buna göre çalışmalar yapması gerekiyor.” şeklinde cevapladı.
Çöpleri ayrıştırmak , çevreyi temiz tutmak gibi örnekler veren Balabanov, günümüzün önemli problemlerinden ekolojik dengenin korunmasına dikkat çekti.

14 yaşındaki Balabanov, çok iyi derecede İngilizce biliyor ve okulda Türkçe eğitimi alıyor.
Eurovision Çocuk Şarkı Yarışması, bu yıl 29 Kasım’da Polonya’nın başkenti Varşova’da online olarak gerçekleşecek. 2003’ten bu yana yapılan bu yarışmaya 9-15 yaş arasındaki çocuklar katılabiliyor, yine aynı yaş grubundaki çocuklar oy verebiliyor.

Balabanov daha önce Eurovision Çocuk Yarışması’nın ulusal seçmelerine üç kez katıldı. İki kez finale kaldı ve son denemesinde ise ülkesini temsil etme hakkını kazandı.

14.10.2020 [TR724]

Karantina hücresinden cenazesi çıktı: Plastik sandalyede ölüm! [Sevinç Özarslan]

KHK’lı polis Mustafa Kabakçıoğlu, 4 yıl tutuklu kaldığı cezaevindeki karantina hücresinde plastik sandalyenin üzerinde böyle can verdi: Başı arkaya düşmüş, tırnakları morarmış, elleri bacaklarının üzerinde oturur vaziyette…

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu, 29 Ağustos 2020’de Gümüşhane Cezaevindeki karantina hücresinde hayatını kaybetti.

İşte 44 yaşındaki ihraç polisin öldüğü gün çekilen olay yeri fotoğrafları, cezaevi doktoruna yazdığı son dilekçe ve 4 yıldır tuttuğu günlükler…

Kabakçıoğlu’nun plastik sandalye üzerinde can verdiğini gösteren fotoğraflar, yaşamak zorunda bırakıldığı kötü şartları da gözler önüne seriyor.


Gardiyanlar KHK’lı Kabakçıoğlu’nu sabah bu şekilde bulduklarını belirttiler ve dosyaya olay yeri fotoğrafı olarak bu kareler girdi.

GARDİYANLAR BULDU

Gardiyanlar, 29 Ağustos 2020 sabahı 05.45’te hücrenin bahçe kapısını açtıklarında KHK’lı komiser Mustafa Kabakçıoğlu’nu sandalyede tek başına oturur vaziyette ve başı arkaya düşmüş şekilde bulduklarını söyledi. Fotoğraflarda Kabakçıoğlu’nun başı arkaya düşmüş, tırnakları morarmış, elleri dizlerine paralel bir şekilde oturur vaziyette görülüyor. Siyah tişörtünün üzeri ise tozlu. Kurum doktorunun aktardığına göre Kabakçıoğlu’nun 02.00-03.00 arasında öldüğü tahmin ediliyor. Gece ne yaşadığı bilinmiyor. Acil butonuna basıp basmadığı bir muamma. Sandalyede ölüp ölmediği ailesi tarafından şüphe ile karşılanıyor.

Olay yerine ait çekilen fotoğraflarda Kabakçıoğlu’nun yaşamak zorunda bırakıldığı kötü ortam da görülüyor. Merdiven altında bir yer yatağında yatmak zorunda kalan Kabakçıoğlu’nun kaldığı hücrenin duvarlarının boyaları dökülmüş, mutfak kısmı ise oldukça bakımsız durumda. Kabakçıoğlu’nun yatağının hemen kenarında tüm hücrenin kullandığı alaturka tuvalet var.

Mustafa Kabakçıoğlu, 90 kilo girdiği cezaevinde 50 kiloya kadar düştü.

KARANTİNA HÜCRESİNDE 9 GÜN TEK BAŞINA

Astım ve şeker hastası olan Kabakçıoğlu, 2017’de cezaevindeyken şeker hastası da oldu. Hücrede iki kez düşüp şuurunu kaybetti. Birçok kez dilekçe yazıp hastaneye gitmeyi talep etti. Bu süreçlerde hep hak ihlalleriyle karşılaştı. (Yarın yayınlayacağımız günlüklerinde bu hak ihlallerine yer vereceğiz.)

20 Ağustos 2020 Perşembe günü ise öksürüğü arttığı için korona şüphesiyle karantina hücresine kapatıldı. O gün aynı zamanda eşiyle son konuşmasını yapmıştı. Genç komiser yardımcısı 9 gün boyunca tek başına D-2 hücresinde yaşadı. O hücresinde sabaha kadar öksürdüğü ve hayatını öyle kaybettiği iddia edilmişti. Öldüğü gün Trabzon Adli Tıp Kurumunda yapılan test sonucu negatif çıktı. Korona şüphesiyle kapatıldığı hücresinden cenazesi çıktı ancak koronavirüs kapmadığı kayıtlara geçti.

SON DİLEKÇESİNİ ÖLMEDEN 2 GÜN ÖNCE YAZDI

Mustafa Kabakçıoğlu son dilekçesini ölmeden 2 gün önce, 27 Ağustos 2020’de yazdı. Ağzı ve ayağı uyuştuğu için kalem tutamayan ve sağlık durumunu güçlükle kayda geçirdiğini ifade eden Kabakçıoğlu, verilen ilaçların yan etki yaptığını söylüyor. Ağzında ve bacağında aşırı şişme olduğunu ifade ediyor ve adeta öleceğini haber veriyor:

“HİÇBİR İŞLEMİMİ YAPAMIYORUM”

“Vermiş olduğunuz ilaçları düzenli olarak kullanmaktayım. Ancak ilaçların yan etki yaptığını düşünüyorum. Özellikle sol ağzım, sol bacağımda aşırı ŞİŞME oldu. Yürüyüş ve konuşma sıkıntısı yaşıyorum. Bu dilekçeyi yazarken kolumda uyuşukluk yaşıyorum. Bel altı hareket özgürlüğümü sağlayamıyorum. Hiçbir işlemimi yapamıyorum. Saygılarımla arz ederim.”

Dilekçede kurum doktorunun da notu görülüyor. Dr. S.Y. notunda hastayı sevk ettiğini söylüyor ve muhakkak hastaneye götürülmesini öneriyor: “Dahiliye sevkini yaptım. İleri tetkiklerle değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Sevke gitmesini muhakkak öneriyorum. Ayrıca dün sevk ve reçete yazdım. İlaçları da kullan.” 

Ancak doktorun bu notu, Kabakçıoğlu’nun ölümünden önce mi yok sonra mı düştüğü belli değil.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun son dilekçesi, 27 Ağustos 2020, Gümüşhane E Tipi Cezaevi.

ÖNEMLİ BİR TARİH: 27 AĞUSTOS 2020

27 Ağustos 2020 tarihi Kabakçıoğlu’nun vefatında dikkat çeken bir tarih. Yukarıda gördüğünüz son dilekçesini o gün yazıyor. Aynı gün kurum doktoru, sağlık memuru, iki infaz koruma memuru, Mustafa Kabakçıoğlu’nun hastaneye gitmek istemediğine dair tutanak tutup imzalıyor. Defalarca dilekçe yazıp ölümünü haber veren bir insan neden hastaneye gitmek istemediği bir soru işareti. Hastaneye gitmek istemediğine dair kendisi tarafından imzalanmış herhangi bir belge de ortada yok. O gün ayrıca ailesiyle haftalık telefon görüşmesi yapması gerekiyor, ancak ailesini de aramıyor. Eşi 28 Ağustos cuma günü Gümüşhane Cezaevini arıyor. “Dün eşimin telefon günüydü. Bizi aramadı” diye ama telefondaki memur ‘bilgi veremiyoruz’ diyor. Ertesi sabah da ölüm haberi için arıyorlar.

27 Ağustos 2020’de tutulan tutanakta kurum doktorunun, sağlık memurunun ve iki gardiyanın imzası bulunuyor. Tutanakta Kabakçıoğlu’nun hastaneye gitmek istemediği yazılmış. Ancak komiser yardımcısının böyle bir dilekçesi mevcut değil.

AKŞAM YEMEĞİ ÇÖP KUTUSUNUN ÜZERİNDE DURUYOR

Hücrede tek başına tutulan Kabakçıoğlu, son akşam yemeğinin hiçbirini yememiş. Mercimek çorbası, patlıcan kızartması ve yoğurttan oluşan yemekler bir çöp kutusunun üzerinde duruyor. Diğer kutunun kapağında bir yumurta görülüyor. Yatağı ise iki katlı olan hücrenin merdiven altında. Üzerinde mavi renkli bir örtü ve sarı battaniye var. Mutfak tezgahı çeşitli kutular ve tencerelerle dolu. Etrafta ise dağınık halde tuvalet kağıtları ve su şişeleri bulunuyor.

Fotoğraflarda hücrenin yatakhane olarak kullanılan üst katının da boş olduğu anlaşılıyor. Kabakçıoğlu burayı Kuran-ı Kerim okumak için kullanmış. Şeftali yediği meyve tabağı da yine üst kattaki ranzaların üzerinde duruyor.

Kabakçıoğlu, hücrede yemek masası olarak çöp tenekesini kullanabiliyordu.

Günlüklerinde yazdığına göre daha önce merdivenlerden düşerek bilincini kaybeden Mustafa Kabakçıoğlu’nun hem yalnız olduğu için hem de tekrar düşme korkusu yaşadığı için yatağını merdiven altına kurduğu düşünülüyor.

Karantina hücresine dönüştürülen D-2 koğuşunun üst katı. Ranzalar boş. Mustafa Kabakçıoğlu’nun burayı Kuran-ı Kerim okumak için kullandığı anlaşılıyor. Yanında bir rulo tuvalet kağıdı ve bir tabak içinde yarım kalmış şeftalisi duruyor.

OTOPSİ YAPILDI, ÖLÜM NEDENİ İKİ AY SONRA AÇIKLANACAK

Mustafa Kabakçıoğlu’nun otopsisi yapıldı, ölüm nedenine dair resmi raporun ise iki ay sonra çıkması bekleniyor. Gümüşhane Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunan Kabakçıoğlu ailesi, iki çocuk sahibi genç komiserin ölümünden kimler sorumlu ise bulunmasını ve cezalandırılmasını istiyor. 15 Eylül’de cezaevi savcısıyla görüşen aileye bir gün sonra basın açıklaması yapılacağı söylendi, ancak bugüne kadar kimseden ses çıkmadı.

Kabakçıoğlu’nun ölümüyle ilgili cevapsız birçok soru var. 05.45 sayım saati olmamasına rağmen neden görevlilerin hepsi koğuşa geldi. Koridorun kamera kayıtları neden aileye verilmedi? Hastane, 122 ve tedavi ile belgeler istenmesine rağmen neden gönderilmedi?

Mustafa Kabakçıoğlu, ilk görev yeri İstanbul olmak üzere birçok ilde başarılarından dolayı takdirname ve plaketlerle ödüllendirilmiş.

MESLEK HAYATI ÖDÜLLERLE DOLU
Cemaat soruşturmaları kapsamında 26 Temmuz 2016’da tutuklanıp Gümüşhane E Tipi Kapalı Cezaevine gönderilen Mustafa Kabakçıoğlu, 1 Eylül 2016’da  çıkarılan ilk KHK ile mesleğinden ihraç edildi. Kabakçıoğlu ilk görev yeri İstanbul’da da son görev yerlerinden Artvin İstihbarat Şube’de de takdirnameler, plaketler aldı. Meslek hayatı başarılarla dolu olmasına rağmen 2014’te Artvin’den Giresun Şebinkarahisar’a sürgün edildi. Hem bölümünden alındı hem de rütbesi söküldü. Ancak 2015 yılında açtığı davayla komiser yardımcılığı rütbesini geri aldı.

BAĞIŞTA BULUNMASI SUÇ SAYILDI

Kimse Yok mu Derneğine bağışta bulunduğu için, evinde dini sohbetler yapıldığını söyleyen yakın arkadaşının ifadeleri ve içeriği bulunmayan, kendisinin kullandığına dair bir delili de olmayan Bylock programı nedeniyle 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından onaylanan Kabakçıoğlu, Mart 2021’de tahliye olacaktı.

Cezaevinde 4 yıl boyunca sağlık sorunlarıyla mücadele ederken bir yandan da eğitimine yatırım yaptı. Açıköğretim Fakültesi İşletme bölümünü yüksek puanla tamamladı. Hedefinde komiser olmak vardı. Ancak komiserlik sınavlarına bir türlü giremedi. Hapiste bir de bu sınavlara girebilmek için mücadele etti, açtığı davaların bir türlü sonu gelmedi. Hep ertelendi.

YARIN: KÖTÜ MUAMELEYE MARUZ KALDIĞINI ANLATTIĞI CEZAEVİ GÜNLÜKLERİ

* Bu yaşadıklarım bana ders, size de dert olsun.

* Tutuklu bulunmam sebebiyle sağlık kontrollerimi yaptıramıyor ve sağlıklı yaşayamıyorum.

* 112 görevlileri, bu hastanın hastaneye gitmesi gerektiğini söylüyor. Görevli gardiyanlar ise bizim başka işlerimiz var deyip duruyorlardı.  

* Bize bunları layık görenleri Allah’a sevk ediyorum. Hakkımı helal etmiyorum ve etmeyeceğim. 

[Sevinç Özarslan] 14.10.2020 [Bold Medya]

“Cennet ucuz değil, Cehennem lüzumsuz değil” [Ali Akpınar]

Bir seher vaktinde yine bir baba çocuğundan, yuvasından koparılmıştı. E… de bunlardan biriydi. Henüz 3,5 yaşında olan E…, babasının alındığından habersiz, günlerce, belki haftalarca annesine sürekli, “Babam nereye gitti, ne zaman gelecek, neden gelmiyor?” gibi sorular yöneltiyordu. Bu sorulara aldığı cevaplar onu tatmin etmiyor olacak ki babasının gidişine, geri dönmeyişine bir anlam veremiyor, zihnindeki belirsizliği dile dökemiyordu. Ancak şunlar geliyordu onun aklına: “Anne, ben babamı bir kere öpmemiştim, ona üzüldü de onun için mi gelmiyor? Ben yaramazlık yaptığım için mi gelmiyor? Nerede uyuyor babam şu an, dışarıda mı? Yemek yiyebiliyor mu?” Küçük yaşında bilinç altında nasıl bir karmaşa yaşadığı, nasıl bir mücadele verdiği bilinmiyordu E..’in. Her hafta telefon görüşmelerinde “Baba, ne zaman geleceksin?” diye sorduğunda babası, yutkunarak, “Kızım, şu an çalışıyorum, işlerim bitince geleceğim. Para kazanayım ki sana bisiklet alabileyim, başka hediyeler alayım.” dese de E.., belli belirsiz bir tebessümden sonra tekrar “Ama baba, ne zaman geleceksin? Biz hep seni bekliyoruz ama sen hiç gelmiyorsun.” diyordu. 

E…, bayram münasebetiyle artırılan bir kişilik kontenjandan yararlanarak babasını ziyarete gidiyor. İki ay sonra ilk defa görebilecek babasını. Cezaevine geldiklerinde E…, annesine, “Biz babama gitmeyecek miydik, burada dedem kalmıyor muydu?” diye sorunca annesi, E…’in, dedesini ziyarete geldiği günleri ve etrafta gördüklerini unutmadığını fark ediyordu. Askerler, gardiyanlar, yakınlarını ziyaret için gelmiş olan insanların hüzünlü bekleyişleri, ardı ardına geçilen kapılar… derken, nihayet babasını göreceği yere ulaşabilmişti E… Babasını görünce sevincinden koşup ona sarılmak ve doyasıya öpmek gelmişti içinden ama arada geçit vermez cam vardı; babasını görüyor ama ona dokunamıyor, kucağına atılamıyor, sarılamıyor, öpemiyordu onu. Annesi ahizeyi kulağına tutunca başladı içini çeke çeke ağlamaya yavrucak. Babası da annesi de E…’nin o gün görmüşlerdi bu kadar içli ağladığını. E…, babasıyla karşılıklı ağlaşırken cefakâr annesi hem eşine hem de kızına metin görünebilmek için gözyaşlarına hâkim olmaya çalışsa da birkaç damlanın süzülüp akmasına engel olamıyordu. Cam arkasından babasıyla telefon aracılığıyla konuşa konuşa az da olsa rahatlayan E…, babasının elini yakalamaya çalışıyor, aradaki camın engel olması nedeniyle bunu başaramıyordu. Babası yanağını cama dayayınca E…, onu öptüğünü varsayarak camı öpüyor, sonra kendisi yanağını uzatıp babasına öptürüyordu. Bu hâl, masum yüzünde gülücükler açtırıyordu E…’in. Bir yandan da “Baba, ne zaman geleceksin, niye gelmiyorsun? Gel haydi, gidelim.” demeyi de ihmal etmiyordu E… 

E…’nin babasıyla konuştuğu kabinin hemen yanındaki beş yaşındaki çocuk da bir yıldır hasretini çektiği babasını ziyarete gelmiş. Babasının yokluğunu fazla hissetmesin diye annesi tarafından kreşe gönderiliyormuş. Kreşin günlük aktivite ve oyunlarının yanında bir de dua saati varmış etkinlik olarak. O dua saatinde tüm çocuklar öğretmenleri ile beraber minik ellerini kaldırıp Allah’tan (c.c.) bir şeyler isterlermiş. Çocuk ya; kimi bisiklet, kimi paten, kimi dondurma, kimi ayakkabı, giysi, kimi de akülü araba istermiş Rabb’inden. Bir gün öğretmen, çocuklara “Allahü Teâlâ’dan ne istediniz duanızda?” diye sorunca beş yaşındaki yavrunun cevabı diğerlerine göre çok farklı olmuş. Boynunu bükerek, hüzünlü bir eda ile “Ben babamın gelmesini istedim öğretmenim.” deyivermiş. Arkadaşları bunu duyunca çok şaşırmış. Babasının durumundan haberdar olan öğretmen de çok duygulanmış bu yaşı küçük, duası büyük yavrunun sözlerine. O günden sonra öğretmen, duaya başlarken “Önce arkadaşınızın babasının gelmesi için dua edelim.” demiş çocuklara ve bütün çocuklar önce bu mahzun arkadaşları için dua ediyor ve onun babasının gelmesini istiyorlarmış Allahü Teâlâ’dan. 

Dört yaşındaki M…’in babası da E…’in ve beş yaşındaki yavrunun babası ile aynı koğuşta kalıyormuş. Bir buçuk yıldır babasına kavuşmayı bekleyen M…, telefonla görüştüğünde her defasında “Yeter artık baba, bırak çalışmayı artık, gel, seni çok özledim.” diyor, babası da “Kızım, işim bitsin, geleceğim. Sen benim için bol bol dua et. Allah (c.c.) senin duanı kabul eder.” diye karşılık veriyormuş. Annesinin de hatırlatmasıyla babasına sürekli dua eden 4 yaşındaki M…, bir gün “Anne, ben çok dua ettim ama babam gelmedi, artık dua etmeyeceğim.” deyivermiş. İlk defa duyduğu bu tepki karşısında çok şaşıran ve üzülen anne, “Kızım, biz duaya devam edelim. Baban bir gün bize sürpriz yapacak, çıkıp gelecek.” demiş. Bir gün, vitrindeki ailecek çektirdikleri fotoğrafa gözü takılan M…, fotoğrafa uzun uzun baktıktan sonra, “Anne, keşke şu fotoğrafın içine girebilsem de oradaki babama sarılabilsem, onu öpebilsem, Çok özledim babamı.” demiş.

Sözünü ettiğimiz miniklerin babaları görüşten sonra koğuşa döndüklerinde onları kapıda, “Gözünüz aydın! Aileleriniz nasıllar, iyilerdir İnşallah.” sözleriyle karşılayan arkadaşlarının kızı İ… ise hem yaşadıkları şehrin uzaklığı hem de Korona salgını nedeniyle 8-9 aydır babasını ziyarete gelemiyormuş. Her hafta telefon görüşmesini büyük bir heyecanla bekleyen İ…, babasıyla konuşmaya doyamıyor, görüşme hiç bitmesin istiyormuş önceleri. Ne var ki son iki aydan bu yana artık babasıyla konuşmak istemezmiş. Sebebini annesi öğrenmeye çalışsa da söylemiyormuş İ… Allahü Teâlâ bilir ya, bu minik yavru babasına olan özlemine ve onun gelmesini çok arzu edip sabırsızlıkla beklemesine rağmen babasının bir türlü gelemeyişine, gelmeyişine çok üzülmüş olacak ki kendince babasına tepkisini böyle gösteriyor olsa gerek. Bilmiyor ki yavrucak, babası her gün, her daim bu çok sevdiği kızının simasını gözünün önünde tutuyor, kokusunu hep burnunda hissediyor. Ve İ…’nin kendisini özlediği kadar, belki ondan çok daha fazla kendisi kızını özlüyor ve ona kavuşmak için can atıyor. Ama…

Bir diğer yavru C… ise babasını kendisinden ayırdıklarında 2 yaşındaydı. Hiçbir rahatsızlığı yoktu. Ne var ki babasından ayrı kaldığı iki yıl içinde onun özlemi ve belki de büyüklerinin bilemediği iç dünyasındaki fırtınaların oluşturduğu travmalar nedeniyle otizm hastası olmuştu C… Babasına kavuşmuştu artık ama gördüğü tedavi ve aldığı eğitimlerle iyileşmek için, babasının da desteğiyle mücadele veriyordu şimdilerde.

Bir başka bebek… Babası ailesinden koparıldığında o annesinin karnında, doğacağı günü bekliyordu. Aradan geçen zaman içinde yürümeye, konuşmaya başlamıştı A… Fakat babası bu yavrusunun ne doğumunu, ne yüzünü, ne emeklemesini görebilmiş, ne sesini duyabilmişti. Üç yıllık hasretten sonra evine dönebilen baba, hiç görmediği kızı A…’ya kavuşmanın mutluluğunu yaşarken, onu ilk defa gören A… ise babasını bir yabancı gibi algılamış, ilk günlerde ondan uzak durmuş, babası kollarını açıp “Haydi kızım, gel!” dediğinde onun kollarına atılmaya çekinmişti. Üç yıldır göremediği kızına duyduğu özlemle onu kucağına alıp sevgiyle sararak özlemini gidermek isteyen bir babanın bu  sevinci yaşayamayışı ne hazindi! Haksız yere tutuklanıp sevdiklerinden üç yıl ayrı tutulmasına mı yansındı, kızının doğumunu ve büyümesini göremeyişine mi yoksa onun kendisini bir yabancı gibi görüp de “Babacığım!” diye koşup kucağına atılmayışına, kızını bağrına basamayışına mı yansındı!

Dramlar, trajediler bitmiyordu ki. Ailesinden kilometrelerce uzaktaki şehirde tutuklu olan bir başka babanın 4 yaşındaki yavrusu S… da bir buçuk yıldır hasret babasına. Hem uzaklık hem de maddi imkânsızlıklar sebebiyle ziyaretine gidemiyor ve devamlı “Babamı istiyorum.” diye gözyaşı döküp duruyor. Bir gün bir aile dostlarının evine gittiklerinde, babasının arkadaşı olan ve kendisinin de *amca” diye hitap ettiği kişiyi orada görünce “Amca, sana baba diyebilir miyim?” sözleri dökülüverir S…’nin dilinden.

Yalnız minikler mi bu acıları yaşayanlar? Değil elbette. Her yaştan pek çok çocuk farklı acılar, farklı sıkıntılar yaşıyor. Meselâ, 24 yaşındaki B… Dört yıldan beridir babasının gelmesini bekleyen B…, olmaz olası darbe girişiminden sonra kendisi gibi okuldan atılan arkadaşıyla dertleşirken, darbe sırasında babası katledilen arkadaşının şu sözleriyle kendi acısının yanına arkadaşanın da acısını ekler: “Sen şükret ki babanla telefonda konuşabiliyorsun, açık ya da kapalı görüşlerde onu görebiliyorsun. Evet, dört yıldır babandan ayrısın ama beş yıl da geçse on yıl da geçse Allah (c.c.) ömür verdi ise bir gün baban çıkıp gelecek ve kavuşacaksınız. Ya ben ne yapayım? Babamı bu dünyada bir daha hiç göremeyeceğim, onun sesini duyamayacağım; babam evimize hiç gelmeyecek.” 

Hangi birini anlatalım! Hangi babanın, hangi annenin, hangi çocuğun dramını, acısını yazalım! O kadar çok ki!.

Yaşananlar, yaşatılanlar, Üstad Bediüzzaman’ın şu sözlerini kulaklarımızda bir kere daha çınlatıyor: 
“Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil.”

[Ali Akpınar] 14.10.2020 [Samanyolu Haber]

Mevlid Kandili – 1 [Z.Hicran Yıldırım]

‘Medyundur O Masuma (sav) Bütün Bir Beşeriyet’

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı şereflendirdiği Mevlid Kandili’nin manevi atmosferine girmiş bulunuyoruz. O Peygamber ki (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemin.” Yani “Ey Resulüm, Biz seni bütün insanlara sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!” (Enbiyâ, 107) buyrulan varlığın özü, yaratılış gayesidir. 

Samimi bütün insanlar O’nunla (sallallahu aleyhi ve sellem) yeniden doğacakları bu kutlu günü heyecanla ve hasretle bekliyorlar. 

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler… M.Akif

Hissetmedi gözler… Zira dünya, o zamanlar, buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi. O devirde, Bizans ve Fars (İran) olmak üzere iki kutuplu bir dünya vardı. Zaman zaman bu iki ülke arasında savaşlar, ardı arkası kesilmeyen mücadeleler sürüp gidiyordu.

Dünyada külli bir çöküş yaşanıyordu; dini hayat adına bir emare kalmamış, ahlak sükût içinde ve sosyal hayat da bunalımların pençesinde can çekişiyordu. Karanlığın en koyu tonunun yaşandığı bir dönemi gösteriyordu. “…derin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibi. Öyle bir deniz ki onu, dalga üstüne dalga kaplıyor... Üstünde de koyu bulut. Üst üste binmiş karanlıklar... İçinde bulunan insan, elini uzatsa nerdeyse kendi elini bile göremiyor.” (Nur Suresi, 40)

Hicaz bölgesi de bu çöküşten nasibini almıştı; tamamen gücün egemen olduğu bir sosyal yapı kendini gösteriyordu. Hak ve hukuk, yerini tamamen kaba kuvvete bırakmış ve güçlü olanlar ne derse, uygulama o istikamette cereyan ediyordu.

Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmuyordu. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve Zilhicce aylarında) harp etmiyorlardı. Bu aylara "eşhür-i hurum" (savaşılması, kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) deniliyordu. ("Doğrusu, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü kesin hükmünde, ayların sayısı on iki ay olup bunlardan dördü hürmetlidir.” (Tevbe Sûresi, 36) 

Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları birtakım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu. Allah’a en yakın olunması gereken bu beldede, insanı Allah’tan uzaklaştırmak için adeta her şey yapılmıştı.

Bir âyette bu husus şöyle ifade edilmektedir: "Onlar Allah'ı bırakıp, kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.' diyorlar. De ki: 'Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?' Hâşâ! O, onların ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir." (Yunus sûresi, 10/18)

"Biz onlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler.)" (Zümer sûresi, 39/3)

Kur'ân-ı Kerîm "Câhiliyet Devri" denilen bu karanlık dönemi: "Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı, nizam bozuldu." (Rum Sûresi, 41) ifadeleriyle anlatmaktadır.

Kadın, horlanan bir fert haline gelmişti. Evlilik müessesesi, büyük oranda tahrip edilmiş, sefahete kapılar sonuna kadar açılmıştı. Bu ahlakî çöküntü sadece cahiliye Araplarına mahsus da değildi. Roma ve Sâsâni İmparatorluklarında da durum aynıydı. Onun için İslâm'ın kadınlık dünyasıyla alâkalı yapacağı müthiş değişim, topyekün dünya kadınlığı adına insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir hadise olacaktı. 

Birisi için kız çocuğunun olması, hayat boyu üzerinde taşıyacağı bir âr olarak telakki edilir, bu âr ile yaşamayı kaldıramayanlar, kız çocuklarının hayatına son vermeyi tercih ederlerdi. Konuyla ilgili bir ayet şunu bize açıkça ifade etmektedir:

“Onlardan birine bir kızının dünyaya geldiği müjdelenince, öfkesinden ve üzüntüsünden, yüzü mosmor kesilir. Müjdelendiği bu kötü haberin etkisiyle utanıp eşinden dostundan saklanmaya çalışır. Şimdi ne yapsın! Hor, hakir, itilip kakılan bir bela olarak hayatta mı bıraksın, yoksa toprağa mı gömsün, ne yapsın, diye kara kara düşünür! Dikkat ediniz, ne fena hükümlerdi verdikleri bu hükümler!” (Nahl, 16/ 58-59)

“Diri diri toprağa gömülen çocuklara: ‘Suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda…” (Tekvir Suresi, 8-9)

Bir gün bir sahabi, Allah Resûlü'nün huzuruna gelerek cahiliyeye ait bu canavarlığı şöyle dile getirmişti: 
"Yâ Resûlallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, 'Bunu giydir, dayısına götüreceğim.' dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi. Ciğerparesi, evlâdı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme hak ve salâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti.) 
Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: 'Babacığım üzerin tozlandı.' deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm."

Adam bunu anlatırken Allah Resûlü ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi: "Be adam, Resûlullah'ı hüzün içinde bıraktın!" deyince, Efendimiz, adama: "Bir daha anlat!" dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. İki Cihan Serveri'nin gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya akıyordu. (Sonsuz Nur, MFG; (Dârimî, mukaddime 1)

O gün insanlık müthiş bir buhran geçiriyordu; her gün çölün karanlıklarında bin bir fezâyiin yanında bir de derin derin çukurlar kazılıyor ve nice masum çocuk onların içinde can veriyordu. Beşer, vahşette sırtlanları çoktan geride bırakmıştı. Dişsiz olanın hakk-ı hayatı yoktu ve mutlaka bir dişlinin keskin dişleri arasında paralanmaya mahkûmdu. Cemiyet bunalımlar içindeydi. Bu bunalımlara "Dur!" diyecek kimse de yoktu. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi. 



Samimi Gönüller O Nuru Arıyordu

Toplum, cehalete yelken açıp gitse de, Varaka İbn Nevfel, Zeyd İbn Amr ve Kuss İbn Sâide gibi ışığa hasret olanlar, yol gözleyenler vardı. Fazilet âşığı bu insanlar, etraflarında olup bitenlerden rahatsızlık duyuyorlardı; ama çözüm adına ellerinden bir şey gelmiyordu. Tek umutları vardı; Allah’ın Son Nebi’si gelecek ve karanlığa kurban giden kalabalıkları, içinde bulundukları karanlıktan tutup çıkaracaktı. Tevrat ve İncil başta olmak üzere, belli başlı kaynaklara ulaşmışlar ve buralarda, kendilerini kurtaracak Son Nebi’nin özellikleriyle karşılaşmışlardı.

Busrâ’da yaşayan Rahib Bahîra ve Nastûra, bunlar arasında ilk akla gelenlerdi. Aynı zamanda halef-selef olan her iki papaz da bir köşesine çekildikleri ibadethanelerinde gelecek Son Nebi’yi bekler olmuşlardı. 

Selmân-ı Fârisî, İran asıllı ve ateşgâhta ibadete düşkün bir genç idi. Şam’a geldiği günlerden birinde, uğradığı kilisede gördükleri, onu daha hayırlı bir ibadet arayışına sevk etmiş; o da sırf bu sebeple memleketini terk ederek buraya gelmiş ve bir papaza intisap etmişti. Ancak, intisap ettiği bu kişi, beklediği gibi çıkmamıştı. Çok geçmeden de ölmüş ve yerine yeni birisi tayin edilmişti. Artık Selmân-ı Fârisî, bütün ömrünü, her haliyle takdir edip sevdiği bu insanla geçiriyordu. Ancak, ömür sınırlıydı ve günün birinde bu papaz da hastalanınca, telaşla yanına yaklaştı Selmân; kendisini kime emanet edeceğini soruyordu.

Selmân-ı Fârisî, bundan sonra Musul’a, bir müddet sonra da Nusaybin’e gitti. 

Nusaybin’de bir müddet kalmıştı, ama yine kendisine yol görünmüştü. Yanında kaldığı ihtiyar papaz, bu sefer Ammûriyye’yi gösteriyordu. Zira, bu insan da vefat etmek üzereydi. Yanına yaklaştı Selmân ve:

– Beni kime bırakıp da gidiyorsun, diye yalvardı, hüzün dolu bir sesle.

Papaz da çok düşünceliydi. Zaman zaman gözlerini ufka dikiyor ve öylece kalakalıyordu. Yine aynı hal vardı üstünde... Hüzün dolu bir sesle şunları söylemeye başladı:
– Bugün, buralarda seni emanet edebileceğim birisini bilmiyorum. Fakat İbrahim’in Hanîf dini üzere gönderilecek Son Nebi’nin gölgesi üzerimizdedir. O, Arap diyarında zuhur edecek. O’nun hicret edeceği yer, iki sıcak mekan arasında, hurma ağaçlarıyla dolu bir yerdir. O’nun gizli kalmayacak bazı alâmet ve işaretleri vardır. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır. O, hediye kabul etmekle birlikte, sadaka asla kabul etmez ve yemez. Şayet bu beldeye gitmeye gücün yeterse git ve onu bekle orada. Gördüğünde tanırsın O’nu.

Ve, hüzünlü Selmân, biriktirdiği bütün mal ve mülkünü satarak yeniden yola düşecekti. Bu seferki hedefi, geleceğine iman ettiği Allah’ın Son Peygamberi’ydi. (Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ, 1/31-38)

İbn Heyyebân, Şam taraflarında zengin topraklara sahip zengin bir muhitte yaşıyordu. Dine olan yatkınlığı, kısa sürede onu bir Yahudi bilgini haline getirmişti. Derken, okuyup öğrendiği bilgilere dayanarak bir gün evini terk etti ve beklediği Nebi’nin arayışıyla yollara düştü; hedefi Medine idi. Buraya yerleşecek ve böylelikle, beklediği Son Nebi’nin gelişini kaçırmamış olacaktı.
Ne var ki, İbn Heyyebân için de yolculuk emareleri zuhûr etmişti. Gideceğini anlayınca insanlar etrafında toplanmış, son nasihatlerinden istifade etmek istiyorlardı. Gidici olduğunu kendisi de anlamış ve insanlara şöyle seslenmişti:

– Ey Yahudi topluluğu! Gördüğünüz gibi ben, zengin buğday ve üzüm topraklarıyla dolu bir beldeden, kıtlık ve yoksullukla dolu böyle bir diyara geldim. Bunun sebebi nedir, biliyor musunuz?

Herkesi bir merak almıştı. Sessizce gelmiş ve adeta, bir Medineli gibi sıradan bir hayat yaşar olmuştu. Dudaklarını bükerek:

– Sen daha iyi bilirsin, diye cevapladılar.

İbn Heyyebân, tane tane şunları söyleyerek tarihe not düştü:

– Ben bu beldeye, zuhuru yaklaşmış olan Nebi’yi beklemek için geldim. Burası, O’nun hicret edeceği beldedir. Ben ümit ediyordum ki O, buraya gelir ve ben de O’na tâbi olurum. Gölgesi başınızın üstündedir; neredeyse gelmek üzere… O halde, O’nun önüne geçmeyin ey Yahudi topluluğu! Sakın bu, sizi O’na tâbi olmaktan men etmesin!..

Bunları söyledi ve beklediği Nebi’yi dünya gözüyle göremeden yoluna devam etti. Artık Medine’de, İbn Heyyebân’ın sadece kulaklara küpe sözleri vardı. (Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, 9/114 (18042)

Ve bir gün İbn Heyyebân’ın haber verdiği gibi Allah Resûlü (s.a.s.), Medine’ye hicret etti… İbn Heyyibân’ı dinleyen bazı gençler bir araya geldiler ve kendi kabilelerine şöyle seslendiler:

– Ey Kurayzaoğulları! Allah’a yemin olsun ki bu, İbn Heyyebân’ın size zamanında anlatıp söz aldığı Nebi’dir.

Bunun üzerine, o günü yaşayan bazı insanlar ittifakla bir ağızdan:

– Evet, vallahi de doğru söylüyorsunuz. Gelişmeler aynen onun dediği gibi, dediler ve beraberce huzur-u Resûlullah’a gelerek İslâm’ı tercih ettiler.  

İbn Heyyebân, bekleyip durduğu Zat’ı kendisi görememişti; ama başkalarının gözünün açılmasına vesile olmuştu ve şimdi onlar, onun yerine de Resûlullah’ı kabul etmişlerdi.

Zeyd İbn Amr, aşere-yi mübeşşereden meşhur sahâbe Saîd b. Zeyd’in babası, Zeyneb Binti Cahş’ın ağabeyi ve Hz. Ömer’in de amcasıydı. O, gelecek Son Nebi’ye inancı tam olmasına rağmen tulûa beş kala gurûb edecek ve beklediği mutlu anı göremeden yola revan olacaktı. O dilinde şunları tekrar edip duruyordu:

– Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki, ben o günlere yetişebilecek miyim?

Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış biriydi; bir olan Allah (celle celâluhû)’a inanıyor ve O’na teslimiyetini arz ediyordu. Ancak ne inandığı Allah’a, ne ‘Allah’ım!’ diyebiliyor ne de O’na nasıl ibadet edeceğini bilebiliyordu.

Sahâbe-i Kiram’dan Âmir İbn Rebî’a, Zeyd İbn Amr’dan işittiği sözleri bir gün şu ifadelerle anlatacaktı:
– Ben, İsmail’in, sonra Abdülmuttalib’in soyundan gelecek bir Nebî bekliyorum. O’na yetişebileceğimi zannetmiyorum; ama O’na îman ediyor, tasdik ediyor ve kabûl ediyorum ki, O, Hak Nebî’dir. Eğer senin ömrün olur da O’na yetişirsen, benden O’na selâm söyle! Sonra da, sana O’nun şemailinden haber vereyim de sakın şaşırma, dedi. Ben de:
– Buyur, anlat, dedim. Devam etti:
– Orta boyludur. Ne çok uzun ne de çok kısadır. Saçları tam düz de, kıvırcık da değildir. İsmi Ahmed’dir. Doğum yeri Mekke’dir. Peygamber olarak gönderileceği yer de burasıdır. Ancak daha sonra, O’nun getirdikleri, kavminin hoşlarına gitmediğinden, onlar O’nu Mekke’den çıkaracaklardır. O Yesrib (Medine)’e hicret edecek ve getirdiği din oradan yayılacaktır. Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve Hz. İbrahim’in dinini aradım. Bütün konuştuğum Yahudi ve Hristiyan âlimleri bana:

– Senin aradığın, daha sonra gelecek, dediler ve hepsi de bana biraz evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar ve sözlerinin sonunu da şöyle bağladılar:

– O, son peygamberdir ve O’ndan sonra da bir daha peygamber gelmeyecektir. (Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ, 1/43)

Âmir İbn Rebî’a devamla şunları anlatacaktı: Gün geldi, ben de Müslüman oldum ve gelip Allah Resûlü’ne, Zeyd’in dediklerini bir bir anlattım. Selâmını söyleyince toparlandı ve Zeyd’in selâmını aldı. Ardından da “kıyamet gününde tek başına bir ümmet” dediği Zeyd için şöyle buyurdu:

– Ben Zeyd’i cennette eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm.
Devam Edecek…

[Z.Hicran Yıldırım] 14.10.2020 [Samanyolu Haber]

Îsar Ruhu [Mehmet Ali Şengül]

Müminler arasında îsar ruhu oldukça önemlidir. Îsar ruhu; mü’min’in  mü’min kardeşini kendi nefsine tercih etmesidir. Böylesine helaket ve  felaketlerin toplumu sardığı ve sarstığı bir asırda, insanların zillet ve sefaletle  boğuştuğu böyle bir dönemde davayı islama gönül vermiş ve Kur’an, sünneti sahiha, nurlar ve pırlantalardan beslenmekte olan kutsiler ve gönül erlerinde bu  ruhu az dahi olsa müşahede etme sevindiricidir.  

Tarihte, bilhassa saadet asrında bu ruhu temsil eden yüzler değil, binlerce  örneği olduğunda şüphemiz yoktur. Bugünde îsar ruhuna ait çok güzellikleri  değişik vesilelerle gitmiş olduğum dünyanın her yerinde defalarca gördüm ve  arkadaşlarımdan dinledim.  

Hizmeti temsil eden bu fedakâr arkadaşlarımız değil mü’minleri, ömründe  bir defa dahi Allah’ın adını duymamış insanlara rabbimizi sevdirme adına,  değişik vesilelerle diyaloglar kurup samimi, gönülden onlara sahip çıkma gayreti içinde çırpınmakta olduklarını müşahede ediyoruz.  

Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, tebliğ ve temsil sorumluluğundan  kurtulmamız mümkün değildir. Çünkü yaratılış gayemiz budur. Bununla beraber  müessir olmanın en önemli vesilelerinden birisi, îsar ruhuna sahip olmaktır. 

Asır sûresinde Cenab-ı Hakk “Yemin ederim zamana:” “İnsanlar  hüsranda.” “Ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar,  Bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” buyurmaktadır.

Müddessir sûresi birden onuncu ayete kadar olan ayetlerde Cenab-ı Hakk:  “Ey örtüye bürünen! (İnziva arzu eden!)  
Ayağa kalk ve insanları uyar!  
Rabbinin büyüklüğünü an!  
Elbiseni tertemiz tut, maddî manevî kirlerden arın,  
Pis ve murdar olan her şeyden kaçın!  
Verdiğini çok bularak minnet etme!  
Rabbinin yolunda sabret  
Sûr’a üflendiği gün,  
doğrusu o, çok çetin bir gün!  
Kâfirlere hiç kolay olmayan bir gün!” 

Kehf Sûresi 6. ayette Kur’an-ı Muciz-ül beyan: (Ey şanı yüce nebi) “Şimdi,  bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini  yiyip tüketeceksin!”, 
Şuara Sûresi 3. ayette: (Habibim) “Onlar iman etmiyor diye üzüntüden  nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.”, 

Fatır Sûresi 8. ayette: “Hiç kötü işleri kendisine güzel görünen kimse, iyilik  edip dürüst işler işleyen kimse gibi olur mu? Allah dilediğini sapıklık içinde  bırakır, dilediğini doğru yola iletir. O halde insanlardan ötürü üzülüp kendini  mahvetme! Çünkü Allah onların bütün yaptıklarını bilir.”, 

Nahl Sûresi 127. ayette: (Ey Resulüm) “Sabret! Senin sabrın da ancak  Allah’ın yardımı iledir. Kâfirlerin yüz çevirmelerinden mahzun olma, yaptıkları  hilelerden dolayı da telaş edip darlanma” buyurulmaktadır. 

İslam sadece müslümanların değil, bütün insanlığın dinidir ve herkese  kapısı açıktır. Hizmet islam-ı temsil etmektedir. Onun için sadece mü’minleri  değil, insan olan herkese kucak açar.  Hizmet; samimiyet, ihlas, vefa ve sadakat ve iman erkanını esas alarak  gelişen bütün ilme, tekniğe ve terakkiye açıktır. Ne var ki çocuğun anne babaya  bağlı büyümesi ve varlık sebebi olan o kişileri küçümsememesi, onlara saygıda  kusur etmemesi esastır.  
“Rabbin şöyle buyurdu: Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve  babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak  senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, “öff!” bile deme,  onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.” İsra sûresi 23. ayette  Cenab-ı Hakk emretmektedir. 
Hizmette amirlik memurluk değil, kardeşlik esastır. Hz. Üstad, bütün  muhataplarına, talebelerine hep aziz sıddık fedakâr muhlis kardeşlerim tabirini  kullanmıştır. 

Hocaefendi kendisine; herkesin bildiği gibi, hâşâ hep Kıtmir tabirini  kullanmaktadır. Herkesi kendinden aziz bilmekte ve hâlâ Allah’la münasebeti açısından imansız gideceğim korkusunu göz yaşlarıyla zaman zaman ifade  etmekte ve İbrahim Nehaî hazretlerini kendisine örnek almaktadır. Bu gerçekler  karşısında ben şahsım adına kendimi koyacak bir yer bulamıyorum. Bu bir ye’s  değildir. Herkes kendi zaviyesinden, Allah’ın sonsuz lütufları ve nimetleri  karşısında yerini tayinden ibarettir. 

Zıtların cem olduğu bir dünyaya, zıt kabiliyetlerle donatılmış olarak  yaratılıp gönderildik. Kabiliyetlerimizi müspet manada irademizle geliştirmek  zorundayız. Şerre değil hayra vesile olmamız gerekmektedir. Tohumun sırrını  toprak çözdüğü gibi, insanların karakterlerini, kabiliyetlerindeki sırları da bazen  başa gelen musibetler ve sıkıntılar çözer. 

Günümüzde insanların inandığı gibi yaşamamalarını ve çıkarları  doğrultusunda fikirlere iltifatın değer kazandığını görüyoruz. Maalesef bugün  masum insanların tertemiz kalp aynalarının kirletildiği işlerin yapıldığını acı acı  müşahede ediyoruz. Maksatlı kişilerin tuzak, plan ve oyunları piyasalarda geçer  akçe olarak dolaşıyor. Böylesine ortalığa fitne ve fesat verip yalan ve iftiralarla  yuvaları dağıtan aile fertlerini ve insanları birbirine hasret bırakan, aralarına kin  ve nefret tohumu ekerek düşman haline getirmek isteyenlere karşı, inanmış  gönüllerin hiçbir şeye takılmadan, ifsada karşı ıslahçı, tahribe karşı tamirci,  menfaat ve çıkarlara karşı îsar ruhu ile inandıkları davayı temsil etmeleri  gerekmektedir.  

Başarı ve muvaffakiyetler; iman, iz’an, ihlas, vefa ve sadakatle davaya  fisebilillah sahip çıkmaya bağlıdır. Onun için Kur’an-ı Muciz-ül beyan “Müminler  sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a  karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.”(Hucurat sûresi 10) 

“Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu desteğinden  mahrum bırakmaz. Bir kimse için müslüman kardeşini hakir görmek kadar  büyük bir kötülük yoktur.” (hadis-i şerif) 

Bundan dolayı Cenab-ı Hakk mü’min kullarına imanlarını yenileme ve  tazeleme adına: “Ey iman edenler! Allah’a, Resulüne, gerek Resulüne indirdiği,  gerek daha önce indirdiği kitaplara imanınızda sebat edin. Kim Allah’ı,  meleklerini, kitaplarını, resullerini ve âhiret gününü inkâr ederse hakikatten  iyice uzaklaşmış, sapıklığın en koyusuna dalmış olur.”(Nisa sûresi 136) 

Hiçbir şey Allah’a gizli değildir. Yapılan bütün hizmet ve ibadetlerin safi olması, O(cc)’nun rızası için yapılması esastır. Gönlünü Allah’a teslim edip, hayırlı  hizmetlerde gece gündüz koşturan halis kullarını başarılı kılan Allah’tır. Hiçbir kul  elde ettiği başarılarını kendinden bilmemeli ve Allah’ın inayetiyle geçekleştiğine  inanmalıdır. 

Hüsnüzan en güzel ibadettir. Her mü’min nefsinin savcısı, başkalarının  avukatı olmalıdır. İnsan kendini teminat altında görüyorsa tehlikenin eşiğindedir.  Nebevi ahlaka uygun hareket etmek, mü’min olmanın vasfıdır. Onun için  yapayım derken hiçbir zaman yıkmamalı, yaptığımız yapacağımız her şeyin  tahrip mi, yoksa tamir mi olduğuna azami derecede dikkat etmeliyiz. Zira  üslubumuz namusumuzdur. 

[Mehmet Ali Şengül] 14.10.2020 [Samanyolu Haber]

Kesbi-Vehbi ilimler [Safvet Senih]

Kesbî, çalışmakla kazanılan demektir. Vehbî ise, Allah’ın lütfu ile  elde edilen demektir. Nasıl ki, maddî ilim ve araştırmalarda saatlerce laboratuvarlar da çalışanlara, Cenab-ı Hak onların sırf çalışma ve gayretlerine bir mükafaat olarak,  buluşlar ve keşifler ihsan eder. Bunların mümin ve dindar olmaları da gerekmez. Buluş ve keşif yapanların hayat ve yaşayışları incelendiğinde bu husus açık-seçik görülecektir.

Ağustos 1972 tarihli Bilim ve Teknik Dergisinde rüyalarla alâkalı bir yazıda bir çok keşif ve buluşun rüyalarda görüldüğü ifade edilerek şu misaller veriliyor: “Bu asrın başlarında öğrenci Niels Bohr, şöyle bir rüya gördü: Kendisi güneşin kızgın gazlarla dolu merkezinde duruyor ve gezegenler ince ipliklerle bağlı oldukları Güneşin etrafında dönüyorlardı. Her gezegen Bohr’un yanından geçerken bir düdük çalıyordu. Sonra yanan gazlar soğuyup katılaştı. Güneş ve gezegenler uzaklaşıp gitti ve Bohr uyandı. Bu rüya onun Güneş Sistemi ile atom yapısı arasında bir benzerlik düşünmesine sebep oldu. Bu bize ATOMLARIN  İLK  MODERN  TABLOSUNU verdi; ortada bir çekirdek ile bunun etrafında dönen elektronlar… Böylece modern atom teorisi bir rüya ile başlamış oluyordu.

Sinirlerin çalışmasında kimyevî maddelerin ehemmiyetini ispat ettiği için NOBEL  MÜK F TI  olan Otto Loewi’ye gelelim. Loewi’nin 1903’te ortaya attığı nazariyeye göre: “Sempatik ve parasempatik sinirlerin uyarılması neticesinde bu sinirlerin uçlarında kimyevî maddeler serbest hale geçmekte ve bu maddeler sinirlerin uyarılması, sinirin girdiği organa aktarmaktadır.” Fakat bunu ispat edecek bir metod bulamıyordu.  1920 senesi bir gece rüya gördü, rüyada 1903’de ortaya attığı nazariyesi ile iki sene önce bir başka fikri isbat için kullandığı yeni bir metod birden biraraya gelmişti. Uyanıp bazı notlar yazdı ve tekrar uykuya daldı. Sabah kalkınca gece yazdığını okuyamadı, rüyayı da unutmuştu. Ertesi gece aynı rüyayı gördü. Bu defa laboratuvara girip rüyasında gördüğü deneyi yaptı. Loewi iki kurbağa kalbi aldı, bunlardan birinin sinirleri üzerinden diğerininki çıkarılmıştı. Sinirli kalbin vagus’unu, yavaşlatıcı sinirini uyardı. Kalb yavaş yavaş atmaya başladı. Bu kalbin içinde bulunduğu tuzlu suyu sinirsiz kalbe tatbik etti, sinirsiz kalb sanki kendi yavaşlatıcı siniri uyarılmış gibi yavaşladı. Loewi, deneyi başka şekilde tekrarladı, bu defa da birinci kalbin accelerator’unu, hızlandırıcı sinirini uyardı, bu kalbin içinde bulunduğu sıvıyı ikinci kalbe aktardı. İkinci kalb de hızlandı. Bunlardan şu neticeye vardı: “Sinirler kalbe doğrudan doğruya tesir yapmıyor. Fakat uyarılınca uçlarından hususî kimyevî maddeler çıkıyor; demek ki, sinirleri uyarılan kalbin atışlarını değiştirmesi, bu hadiseye bağlıdır.”

Büyük kimyacı Kekule de şöyle bir rüya gördüğünü anlatıyor: “İskemlemi ateşe doğru çevirip uyuklamaya başladım. Yine atomlar gözlerimin önünde zıplayıp duruyordu. Küçük atomlar mütevazi bir tavırla arka plana çekilmişlerdi. Onlardan başka büyük şekiller de görüyordum; yılana benzer hareketlerle eğilip bükülen, uzun zincirler vardı. Fakat bakınız, bu ne ola ki? Yılanlardan biri kendi kuyruğunu ağzına aldı ve bu halka alay edercesine gözlerimin önünde döndü. Yıldırım hızıyla uyandım.” Rüyasında gördüğü KUYRUĞUNU  AĞZINA  ALMIŞ  YILAN  sayesinde Kekule, BENZEN’in halka şeklindeki (genellikle bir altıgen olarak gösterilen) formülünü keşfetti. Böylece organik kimyada moleküler yapının önemini gösteren KAPALI  ZİNCİR veya HALKA  teorisini ortaya koydu.

Elias Howe yıllardır dikiş makinası iğnesi keşfetmek için çalışıyordu. İlk yaptığı iğnelerde, delik iğnenin ortasında idi ve bunlar işe yaramıyordu. Beyni gece gündüz hatta uykuda bu keşifle meşguldü. Bir gece rüyasında vahşi kabilelere esir düştüğünü gördü. Kabile reisi, “Elias Howe!..” diye kükredi. “Sana bu dikiş makinasını derhal bitirmeni emrediyorum! Yoksa öleceksin!..” Elias’ın dizlerinin bağı çözüldü, elleri titremeye başladı ve yüzünden soğuk bir ter boşandı. Düşünüyor, taşınıyor, makinanın bu parçasındaki eksikliği gideremiyordu. Bütün bunlar ona o kadar  gerçek gibi gözüküyordu ki, uykusunda avazı çıktığı kadar bağırdı. Boyalar dürünmüş, esmer tenli cengaverler etrafını sardılar ve onu ölüm meydanına doğru götürmeye başladılar. Birden bir şey farketti: Muhafızların mızraklarının ucunda göz şeklinde delikler vardı, nihayet işin sırrını çözmüştü. Ona lâzım olan, deliği ucunda bir iğneydi. Uyanıp yatağından atladığı gibi ucu delikli mızrakların minik  bir modelini yapmaya koyuldu; bu iğne başarı ile neticelendi.

İşte dünyevî maddî, fennî bir mesele için herhangi bir bilim adamı gecesini gündüzüne katarak gayret ederse Cenab-ı Hak, buluş ve keşif konusunda ona ilhamda bulunuyor; ilham verici rüyalarla yol gösterip ufkunu açıyor. Allah için O’nun Kitabını anlamak için gayret gösterenlere elbette VEHBΠ İLİMLERİ,  KUR’ANΠ FEYİZLERİ ihsan eder. Çünkü bu gayretler bir nevi dualardır. Zaten “Bütün kainattan Cenab-ı Hakkın huzuruna yükselenler  birer duadır.” Ama bunlar çeşit çeşittir: 1-İstidad diliyle olanlar… Tohumların sümbül vermek için duaları… 2-Fıtrî ihtiyaç diliyle…  Canlı varlıkların ihtiyaç diliyle istedikleri şeyler 3-Şuurlu varlıkların ihtiyaç dairesinde istedikleri. Bunlar da iki çeşittir: a)Zorda kalmışların istidat diliyle istedikleri şeyler… Teknik ve teknolojideki keşif ve buluşlar, medeniyet harikaları bunlara girer… Buluşların çoğu, en sıkıntılı durumlarda, savaş sırasında bulunuyor. Yani Allah ilham eder. b)Meşhur dua. Bu da ikiye ayrılır: I-Fiilî dua. Mesela çift sürmek fiili bir duadır. II-Kavli dua… Ellerimizi açıp sözlü olarak yaptığımız dualar. Zaten yaratılış hikmetimiz. Allah’ı tanımak ve ona dua ve ibadet etmektir… 

[Safvet Senih] 14.10.2020 [Samanyolu Haber]

Ücretsiz izne çıkarılan çalışan sayısı 2 milyonu geçti

İşsizlik Sigorta Fonu 21 milyar TL eridi

Koronavirüs salgını kapsamında kısa çalışma ödeneğiyle çalışanların sayısı 1 milyon olurken, Nisan ayından bu yana ayda 1178 TL'lik nakdi ücretle ücretsiz izne çıkarılan kişi sayısı 2 milyonu geçti.

Hürriyet’in haberine göre, İşsizlik Sigortası Bülteni’ndeki veriler iş piyasasında ücretsiz izne çıkarılan kişi sayısındaki artışı gösterdi.

Buna göre ağustos ayında 1 milyon 302 bin 755 kişi kısa çalışma ödeneğinden ücretini alırken, eylül ayında bu rakam 1 milyon 24 bin 377 kişiye geriledi. Ödeme miktarı ise 2 milyar 42 milyon TL’den 1 milyar 575 milyon TL’ye indi. Kısa çalışma ödeneğinden hala yaz sezonunda olan ve aslında yoğun çalışan turizm ve ulaştırma gibi sektörlerin yararlandığı kaydedildi.

Ücretsiz izne çıkarılan 2 milyonu aşkın çalışan var

Öte yandan işten çıkarma yasağı nedeniyle ücretsiz izne çıkarılan çalışan sayısı da Nisan-Eylül ayları döneminde 2 milyon 45 bin 139 kişiye ulaştı. Ücretsiz izin döneminde çalışanlara aylık 1178 TL nakdi ücret ödemesi yapılıyor. Bu kapsamda işsizlik sigorta fonundan şu zamana kadar 5 milyar 116 milyon 119 bin TL nakdi ücret ödemesi yapıldı.

Normalleşme de işsizlik sigorta fonundan

Kısa çalışmadan çıkan işverenlere ‘normalleşme’ döneminin başladığı aydan itibaren 90 günü geçmemek şartıyla, işçi ve işveren prim ödemeleri işsizlik sigortası fonundan karşılanıyor. 1 Ağustos’tan itibaren 159 bine yakın işverene 1.2 milyonu aşkın çalışan için bu destek verildi ve toplam tutar 950 milyon lira oldu.

Böylece kısa çalışma ödeneği, nakdi ücret desteği ve işsizlik maaşı ödemelerinin yapıldığı İşsizlik Sigorta Fonu, eylül ayında 109 milyar TL’ye geriledi. Fon dokuz ayda 21 milyar TL erimiş oldu.

14.10.2020 [Samanyolu Haber]

Sonbahar havası neden bu kadar güzel kokuyor?

'Havada hiç abartısız sonbahar kokusu var' deyimi doğru mu?

Havada hiç abartısız sonbahar kokusu var; üstelik sadece kabak aromalı latteler veya taze elma suyu yüzünden de değil. Ağaçlar yapraklarına veda ederken, yere düşen yeşillikler bir koku senfonisi yayıyor. Tecrübesiz burunlarımız, bu kokuları şekerden köpek dışkısına kadar her şeye benzetiyor.


Washington Post gazetesine göre bu durumun sebebi; günler kısalıp soğurken, bazı ağaçların fotosentez yapmak için enerji harcamaya gerek duymaması. Bu yüzden yapraklar azalıyor ve depoladıkları terpin ile izopren dolu gazları, stomata (gözenek) adı verilen dış katmanlarındaki deliklerden “nefes” şeklinde veriyor. Ayrıca hava sıcaklığı ve nemde meydana gelen düşüş, yaz mevsiminde burun deliklerimizi dolduran çürümüş çöp gibi pis kokuların aksine; bu doğal, mevsimsel kokuların daha belirgin olmasını sağlıyor.

Kuzey Amerika’da yapraklarını en çok döken bitki örtüsü, ölüm sarmalları sırasında sadece ufak bir koku yaysa da; özellikle bir ağaç havayı geri kalanlardan daha güzel kokutuyor. Japonya’ya özgü olan ve 1800’lerin ortalarından beri ABD’nin her yerindeki bahçe ve ağaç parklarında yetiştirilen katsura ağacının yaprakları, havaya pamuk şekerine benzeyen bir aroma katan ve maltol adı verilen özel bir bileşen yayıyor.

Philadelphia şehrindeki Morris Ağaç Parkı‘nda bahçecilik müdürü olan Tony Aiello, maltolun fırında pişen ürünlerden kahveye kadar her tür tatlı atıştırmalıkta bulunabileceğini söylüyor. Malt, arpa veya diğer tahılları kızartırken ya da ekmek veya keklerde katkı maddesi olarak kullanırken kokusunu alabilirsiniz. Ayrıca sonbahardaki bazı kokular gerçekten de toprakta çürüyen yapraklardan gelse de, katsura ağacının kokusu tamamen kendine özgü. Hatta Aiello, bunun bazen ağacın sıkıntıda olduğunu bile gösterdiğini söylüyor.

“Yazın sıcak ve kurak bir dönemdeyken, genelde ağaçlar yaprak dökmeden önce kokularını alabilirsiniz” diye açıklıyor. Çok strese giren bir katsura, genelde ekmek dükkanı gibi koku yayar ve bahçenizin biraz daha suya ihtiyacı olabileceğine işaret eden, bazı ciddi ölçüde lezzetli ipuçları verir. Bunlar, belli katsura sahipleri için iyi bir hatırlatıcı görevi görse de, kimse gerçekte bu ağaçların neden böyle sevimli bir koku yaydığını bilmez.

Hanımeligiller familyasının üyeleri ve ginkgolar gibi benzer bir süreçten geçen diğer bitkiler ölürken, kek dükkanından ziyade daha çok hayvan ölüsü gibi kokarlar.

Simgesel katsura kokusunu denemek için, bölgenizdeki ağaç parkında sonbahar konulu bir yürüyüş yapın. “İnsanlar [bu ağacın] sonbahar gibi koktuğunu söylüyor” diyor Aiello, “ve bence bunun bir sebebi var.”

Popular Science

14.10.2020 [Samanyolu Haber]

Yüksek vergi sahte içki üretimini patlattı

Son yıllarda alkol vergilerinde yapılan artışlar sonrası 160 liralık bir içkinin 112 lirası vergiye ödenir hale geldi. Alkol vergilerindeki bu artışlar merdiven altı üretimleri patlatırken, sahte içkiden ölen sayısını da yükseltti. Yakalanan kaçak içki miktarı 38 kat arttı.

BOLD – Son günlerde İstanbul, Mersin, İzmir ve Kırıkkale’de sahte içki kullanımı nedeniyle ölenlerin sayısı 44’ü buldu. Bu durum son yıllarda alkol vergilerine yapılan büyük artışları gündeme getirdi.

YÜKSEK VERGİ KAÇAĞA YÖNLENDİRİYOR

Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’a konuşan vergi uzmanı Ozan Bingöl, Türkiye’de vergisi yüksek bazı ürünlerin kaçaklarının mevcut olduğunu belirterek, “Vergi uygulamaları, vatandaşları belli bir noktadan sonra daha ucuz ve daha da standart dışı ürünlere yönlendiriyor. Bu sadece alkolde değil, tütünde de böyle, elektronik cihazlarda da. Bir de bunun üzerine kâr iştahı yüksek olan ve insan sağlığını hiçe sayan kişiler ile bu alandaki denetimlerin yetersizliği, bu acı sonuçları ortaya çıkarıyor” dedi.

ETKİN DENETİM YAPILMALI

Kaçak ürünlere yönelmenin tek boyutunun sadece vergi olmadığına dikkat çeken Bingöl, “Denetimsizlik, insan sağlığını hiçe sayan işletmeler, parayı-kazancı-yüksek kârı her şeyin üzerinde gören kişiler, bu olayın diğer parçalarıdır. Temelde vergide o riskli noktanın aşılmasıyla birlikte kaçak ürün baş gösteriyor. Bunun da ister istemez bir talebi oluyor” dedi. Bingöl, kaçak alkol tüketiminin azalması için hükumetin denetimleri çok daha etkin ve geniş yapması gerektiğini kaydetti.

SAHTE İÇKİ ÖLÜMLERİ MECLİS GÜNDEMİNDE

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba da TBMM’ye “alkol kaçakçılığının boyutunu araştırmak ve sahte içki ölümlerini engellemek” amacıyla araştırma önergesi verdi. Ağbaba’nın önergesinde, alkolden alınan yüksek verginin evde ve merdiven altı atölyelerde alkollü içki üretimine yönlendirdiğine dikkat çekti. Ağbaba, önergede “Ürün fiyatına göre vergi oranı yüzde 300’leri bulan alkollü içki fiyatlarının yükselmesi nedeniyle sahte içki üretimi ve alkol kaçakçılığı da olağanüstü şekilde artmıştır” dedi.

YAKALANAN KAÇAK ALKOL 38 KAT ARTTI

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) verilerine göre Türkiye, yüksek vergiler nedeniyle Avrupa’da alkollü içkinin en pahalı olduğu 3. ülke. Alkollü içki fiyatlarında yaşanan bu ciddi artış nedeniyle sahte alkol veya evde alkol üretimi her geçen gün artmakta. Emniyet ise her yıl bir öncekinden daha fazla kaçak içkiyi ele geçiriyor. 2014’te 27 bin 428 litre olan kaçak alkollü içki yakalanırken 2018’de bu rakam 1 milyon 48 bin 645 litre seviyesine kadar yükseldi. Bu dönemde ise resmi kayıtlara göre 228 kişi, metil alkol zehirlenmesi sonucu hayatını kaybetti.

14.10.2020 [Bold Medya]

Takvim AYM üyesi Engin Yıldırım’ı tehdit etti: Seni o bayrak direğine asarlar!

AKP yandaşı Takvim gazetesi, ‘Işıklar yanıyor’ paylaşımı yapan Anayasa Mahkemesi (AYM) Üyesi Engin Yıldırım’ı ağır sözlerle hedef aldı. Turkuvaz Medya bünyesindeki gazete, AYM üyesi Yıldırım’ı, “Eşgali sünepe haşhaşilere benzeyen AYM Engin’e sözümüzdür. Seni o bayrak direğine asarlar” ifadesiyle tehdit etti.

BOLD –  Takvim Gazetesi, Anayasa Mahkemesi Üyesi Engin Yıldırım’ın İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu hakkında AYM’nin verdiği ‘yeniden yargılama’ kararını tanımaması üzerine yaptığı “Işıklar yanıyor” paylaşımını tehdit diliyle haberleştirdi.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, AYM’nin milletvekilliği düşürülen Enis Berberoğlu hakkında verdiği kararının ‘yerindelik denetimi kapsamında kaldığı’ gerekçesiyle, yeniden yargılamaya yer olmadığına karar vermiş, Berberoğlu’na verilen 5 yıl 10 aylık hapis cezasında direnmişti. AYM Üyesi Yıldırım, yerel mahkemenin verdiği bu karara atıf yaparak, AYM’nin fotoğrafını “Işıklar yanıyor” notuyla Twitter hesabından paylaştı.

SÜNEPE HAŞHAŞİYE SÖZÜMÜZDÜR

AKP’li isimler, paylaşımı ‘darbe tehdidi’ diyerek Yıldırım’ı hedef alırken, hükumet kontrolündeki Turkuvaz Medya’nın sahibi olduğu Takvim Gazetesi, haberinde Yıldırım’ı idamla tehdit eden ifadeler kullandı. Takvim gazetesi, Hayrettin Şaşmaz imzalı haberde AYM üyesi Engin Yıldırım’ın fotoğrafıyla birlikte, “Eşgali sünepe haşhaşilere benzeyen AYM Engin’e sözümüzdür. Seni o bayrak direğine asarlar” ifadelerini kullandı.

Habere sosyal medyada tepki gösterilmesi üzerine gazete haberde kullandığı “Seni o bayrak direğine asarlar” cümlesini, “Darbe tehdidi! Başaramayacaksınız” şeklinde değiştirdi.

14.10.2020 [Bold Medya]

Hollanda’dan skandal karar: Hastalığının tedavisi olmayan çocuklar öldürülebilecek

Hollanda vicdanları kanatacak tartışmalı bir karara imza attı. Hollanda Sağlık Bakanı Hugo de Jonge, meclise gönderdiği mektupta, çaresiz hastalığa sahip çocuklar için “yaşamın aktif olarak sonlandırılmasının mümkün kılınacağını” bildirdi. Bundan böyle 1 ile 12 yaş arası çocuklara ötenazi uygulanabilecek.

BOLD – Hollanda çaresiz hastalığa sahip çocukların “hayatının sonlandırılabilmesi” kararı aldı. Bu karar çocuklara ötenazi uygulanabilmesi yani küçük çocukların öldürülebilmesi anlamına geliyor. Bu düzenlemeye göre savcılık ve özel bir değerlendirme komitesiyle ortaklaşa yapılacak çalışma sonunda, doktorlar “yaşamı sonlandırma” kararı verebilecek.

1-12 YAŞ HASTA ÇOCUKLARA ÖTENAZİ

Hollanda Pediatri Derneği (NVK), yıllar önce 12 yaşından küçük çocuklara ötanazi hakkı tanınmasını talep etmiş ancak, küçük çocuklar “ehliyetsiz” görüldüğü için bu izin çıkmamıştı.

BBC Türkçe’de yer alan habere göre, Sağlık Bakanı Hugo de Jonge, meclise gönderdiği yazıda “mesleki standartlarına dayanarak, 1 ila 12 yaş arasındaki çocuklarda yaşamı sonlandırmaya devam eden doktorlar için daha fazla yasal koruma sağlamak” istediklerini bildirdi.

Bakan de Jonge mektubunda “Yaşamı sonlandırma”nın, “çaresiz ve dayanılmaz bir şekilde acı çeken, palyatif bakımın tüm olanaklarının acılarını dindirmek için yeterli olmadığı, ölümcül hasta çocukları” kapsayacağı belirtildi. De Jonge, yasa değişikliğine gidilmeyeceğini ancak doktorlar için “cezadan muaf olma zemininin daha da genişletileceğini” vurguladı.

14.10.2020 [Bold Medya]

AKP’li belediye İBB’nin mühürlediği inşaatı devam ettiriyor

AKP’li Eyüpsultan Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin mühürlemesine karşın, Göktürk Mahallesi’nde yeşil alan olarak bırakılan dere yatağındaki araziye kültür tesisi ve cami inşaatını sürdürüyor.

BOLD – İstanbul’daki AKP’li Eyüpsultan Belediyesi, Göktürk Mahallesi’nde yeşil alan olarak bırakılan dere yatağındaki araziye tüm uyarılara karşın kültür tesisi ve cami inşaatı yapıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) inşaatı mühürlemesine rağmen inşaat devam ediyor. Projeye dava açan bölge sakinleri de arazinin yeşil alan olarak kalmasını istiyor.

TESİSLER, TAŞKIN RİSKİ OLAN DERE YATAĞINA YAPILIYOR

Cumhuriyet’ten Hazal Ocak’ın haberine göre İBB’ye bağlı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ), ilçe belediyesine araziye ilişkin geçen eylül ayında gönderdiği görüş yazısında, söz konusu arazinin dere işletme bandı ve taşkın önlemli yapılaşma alanı içerisinde kaldığına dikkat çekti. Görüş yazısında, araziden Kâğıthane Deresi yan kolu geçtiği ve arazinin yol veya yeşil alan olarak korunması gerektiği anlatıldı. Ancak AKP’li Eyüpsultan Belediyesi, bu alanda kültürel tesis ve cami yapmayı sürdürüyor.

BÖLGE SAKİNLERİ BELEDİYEYE DAVA AÇTI

Bölge sakinleri, belediyeye karşı inşaatın durdurulması ve projenin iptal edilmesi talebiyle dava açtı. Dava dilekçesinde söz konusu arazinin 1990 yılında malikler tarafından yol ve yeşil alan olarak kullanılmak üzere bedelsiz terk edildiğine dikkat çekilerek bu terkin amacına aykırı olarak arazinin imar planlarının değiştirildiği belirtildi.

UZMANLAR: MEVZUATA VE ŞEHİRCİLİK İLKELERİNE UYGUN DEĞİL

Dava dosyasına 3 uzmandan oluşan teknik mütalaa raporu da sunuldu. Raporun sonuç bölümünde söz konusu alanda yapılan imar planı değişiklikleri ve buna bağlı verilen inşaat izinlerinin yürürlükteki mevzuata, şehircilik ilkelerine, plan yapım, yöntem ve tekniklerine uygun olmadığı kaydedildi. İnşaatı mühürleyen İBB yetkilileri de tuttukları tutanakta söz konusu projenin su taşkın seviyesine uygun olup olmadığı inceleninceye kadar can ve mal güvenliğinin korunması amacıyla inşaatın durdurulduğunu belirtti.

14.10.2020 [Bold Medya]

Dario Fo: Gülmek iktidarı korkutur

Bir oyununun Kürtçe sahnelenmesi yasaklanınca gündeme gelen Dario Fo, ölümünden önceki son söyleşilerden birini Kitap Zamanı'na vermişti. Dario Fo o söyleşide mizahın iktidar karşısındaki gücüne değinmiş ve otoritenin sanattan korktuğunu anlatmıştı.

KRONOS 14 Ekim 2020 KÜLTÜR

İtalyan oyun yazarı Dario Fo’nun bir oyununun İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda Kürtçe sahnelenmesinin yasaklanışına tepkiler sürüyor. Dario Fo yazarlık yaşamı boyunca benzer sansür uygulamalarıyla karşılaşmıştı. 2016’da hayata veda eden ve dünyanın en önemli oyun yazarlarından biri kabul edilen Nobel ödüllü Dario Fo, ölümünden önceki son söyleşilerinden birini Kitap Zamanı‘na vermişti. Dario Fo, Can Bahadır Yüce’ye konuştuğu o söyleşide mizahın iktidarları korkutan gücünden söz etmiş, baskıcı yönetimlerin sanatı yasakladığına değinmişti. Kitap Zamanı‘nın Kasım 2015 sayısında yayımlanan o söyleşiye yer veriyoruz.


Uzun yıllar drama ile uğraştıktan sonra ilk kez bir roman yazdınız. Roman türünü seçmenizin sebebi edebiyata dair farklı bir deneyim yaşama arzusu mu?

Başlangıçtaki tasarım gerçek bir şey yazmaktı, belgelenmiş bir şey. Araştırmalar yaptım ve tam da Lucrezia Borgia hakkında gördüğüm ve okuduğum her şeyin uydurma olduğunu fark ettim, çünkü bütün yazılanlarda verilmek istenen açgözlü, eğri, doyumsuz bir kadın düşüncesiydi. O zaman daha ilk satırlardan itibaren bir roman yazmakta olduğumun farkına vardım ve bu benim için de bir sürpriz oldu.

Metnin yapısını kurmak bakımından roman yazma deneyimini farklı kılan nedir?

Benim açımdan bir romanın yazımında sürdürdüğüm yaklaşım komedyada sergilediğim ile aynı: Soruşturma her zaman yola çıkış noktası. Papa’nın Kızı’nda resmî kaynakları okuyarak başladım ve bunların hepsinin Lucrezia’ya dair sahte bir imge biçimlendirdiklerinin farkına vardım. Düpedüz kendi kardeşleri tarafından ayartılmış, erkek düşkünü, kahpe gibi… Oysa resmi olmayan haber ve söylentilere yönelir yönelmez, hakiki Lucrezia açığa çıktı: İkinci kocasına suikastın doğrudan azmettiricisi olan asker kardeşi Cesare ve Papa olan babası arasındaki iktidar oyunlarının kurbanı, kültürlü bir kadın. Yaşamının son yıllarında fakirlere yardım amacıyla bir hayır kurumu açmış ve masum oldukları halde cezalandırılmış insanlara yardım etmekle meşgul, üstün bir medeni bilince sahip kişilik.

Son yıllarda tarihî roman tüm dünyada popüler oldu. Bir kurmaca metinde tarihî kişilikleri betimlerken karşınıza çıkan zorluklar nedir? Tarihî doğrulara ne ölçüde sadık kalmak gerekiyor?

Bugün artık tarihteki önemli kişilikleri betimlerken onlara şiddetli davranış belirsizlikleri, uygunsuz eğilimler, çarpık cinsel yönelimler yüklemenin moda haline geldiğinin farkındayım. Eğilim, tarihi hakikate dair her tür araştırmayı karartarak kamusal imge ve özel yaşamdaki davranış arasında bir çatışma sergilemek yönünde. Lucrezia Borgia’nın durumunun önemli bir gösterge oluşunun nedeni, kendi olumsuz imgesinin doruğuna zaten dört yüz yıl önce Elisabeth döneminin en büyük yazarlarından John Ford’un eserine şu başlığı koyduğunda erişmiş olmasıdır: “Ne yazık ki, bir fahişe”.

Sizin edebiyatınızın kökleri sözlü geleneğin içinde aranabilir. Aynı zamanda bir ressamsınız. Edebiyatın hangi boyutu sizde daha ağır basıyor: Sözlü mü yoksa görsel mi?

Sanatı durağan bölgelere ayrılmış bir alan olarak görmüyorum. Benim eserim hem ressamın sanatının hem de yazılı sözün izlerini taşır. Ne zaman bir komedya yazsam, yaratıcılığımın içine düştüğü çıkmazlarda kendime çizim taslaklarıyla yardımcı oluyorum.

1997’deki Nobel konuşmanızda Türkiye’ye ve ülkenin 37 sanatçı ve aydının ölümüyle sonuçlanan Sivas Katliamı’na değindiniz. Bu trajediden sonra Türkiye’deki siyaset ve edebiyat alanındaki gelişmeleri takip ettiniz mi?

Türkiye’yi ve her şeyden önce son günlerde beni derinden sarsan olup bitenleri büyük bir ilgiyle takip ediyorum. Barış içinde yürürken katledilen şu gençlerin görüntüleri beni çok öfkelendirdi ve 68 yılına, burada, İtalya’da devletin işlediği toplu cinayetlere geri götürdü.

Nobel komitesi sizi ortaçağ soytarılarının geleneğinin takipçisi, iktidar tarafından ezilmişlere saygınlık kazandırarak iktidarın kendisini alaya alan bir yazar olarak niteledi. İktidarı eleştirme eğilimi birçok edebiyatçıda gittikçe kayboluyor. Siz bu tavrın İtalyan edebiyatında gelecekte süreceğine inanıyor musunuz?

Kesinlikle, ülkemizde edebiyat ve belki de öteki yollar aracılığıyla iktidarın şiddetli eleştirisinin yapılmasının devam edeceği düşüncesindeyim. Çok daha hızlı ve bağımsız şekilde gezinen ve iktidarların maskesini kolaylıkla düşürme olanağı taşıyan enformasyonu, şu internet dünyasını büyük merakla izliyorum. Tabii ki, bu enformasyon yetmiyor, bununla birlikte okuyucuların siyasi konularda eğitimli olması, kendi ülkelerinde ve dünyada olup bitenlerden haberdar olmaları gerekiyor.

Nobel ödülü hayatınızı değiştirdi mi?

Bunu yadsıyamam, kazandığım haberini aldığımda bunu hayretle karşıladım. Gerçi ödülü aldığımda komedyalarım zaten Avrupa, Asya ve Amerika’da görücüye çıkmış ve büyük yankı uyandırmış durumdaydı. Paradoksal olan, bu tekrar tanınmanın bana ve Franca’ya olan ilgiyi burada, İtalya’da artırmış olması. Bugün hâlâ sıkça başıma gelen, Nobel ödülü sahibi olduğumu benimle yapılan söyleşilerde bu soru bana yöneltildiğinde hatırlıyor olmam.

Faşizm, yolsuzluk, fakirlik, adaletsizlik… Bunlar okurların aşina olduğu konular. Edebiyat bu toplumsal ve siyasi sorunlara karşı direnmekte bize nasıl yardım edebilir? Edebiyat bir şeyleri değiştirmek için neyi başarabilir?

Bütün sanatlar tarihe iz bırakmış anlara, olgulara ve olaylara dair kavrayışı uyandırmada önemlidir. Edebiyatçının işi çoktan yapılanmış bulunan iktidarın karşısında eleştirel düşüncenin büyüyüp gelişmesine yardımcı olarak insanları bilinçlenmeye itmektir. Eğer trajik olanı ele alışının yanında grotesk ve satirik konuları işleyebiliyorsa bu daha da iyidir, tıpkı eski çağlardan bir sözün işaret ettiği gibi: “Gülmek, insanın sahip olduğu en etkili ifade biçimidir.”

Son yıllarda hükümetteki yolsuzluklar nedeniyle Türkiye’de rüzgâr farklı yönde esmeye başladı. Bu dönemde Türk medyasında mizahi (satirik) dergiler tekrar görünür oldu. Gülmek siyasetin olumsuzluklarıyla mücadele etmekte en etkili yol mu?

Gülmek en iyi yol mu? Bilemem, ancak size kamusal alanı yönetenleri çok daha fazla korkuttuğunun kesinlikle güvencesini verebilirim.ve bu nedenle, dönemine göre, kimi zaman onları düpedüz sürgün etmiştir.

Faşizm dönemlerinde moralinizi nasıl yüksek tuttunuz? Türkiye’de birçok sanatçı ve aydın yaşama sevincini yitirdiğini söylüyor. Bize tavsiyeniz nedir?

Faşizm yıllarında bir delikanlıydım. Bu iklimi 17 yaşına kadar soludum ve yaşım nedeniyle çok az anladığım bir durumdu. Tabii ki, sonrasında İtalya’da da aşırı sağın siyasete giderek daha fazla hâkim olduğu dönemler oldu ve bu durumlarda herkes –ötekiyle birlikte– direnmeye mecburdu.

90’ınıza yaklaştınız ve göz alıcı bir edebi kariyeriniz var. Hayal kırıklıklarınız oldu mu? Diğer taraftan sizce en büyük başarınız neydi?

Başarılar söz konusu olduğunda oldukça fazlasını yaşama şansına sahip oldum, her şeyden önce tiyatroda ve aynı zamanda televizyonda, henüz ben ve Franca televizyonu bırakmaya karar vermeden önce. Bu karardan sonra tabii, pek keyifle hatırlamadığım zor zamanlar oldu.

Farklı edebi türlerde başka çalışmalarını var mı? Üzerinde çalıştığınız yeni tasarılar neler?

Bugünlerde Franca ile birlikte yazmış olduğumuz, Maria Callas’a adanmış bir gösterinin sahneleme hazırlığını yeni bitirdim. Resim yapmadan ve yazmadan geçirdiğim tek bir gün yok.

İtalyancadan çeviren: Cem Taylan

14.10.2020 [Kronos.News]

Aydın Sezer: Rusya’nın ajandasında Ermenistan var, Azerbaycan’la sorunu yok [Alin Özinial]

Analist Aydın Sezer: 'Rusya'nın ajandasında Ermenistan var, orayı düşünüyor. Azerbaycan köşede duruyor, sağlam, onla bir sorunu yok. Aliyevi’in yerine gelecek hanımefendi (Aliyev’in eşi Mihriban Aliyeva) daha göreve gelmeden Putin’den özel nişan aldı bile...'

ALİN OZİNİAN 13 Ekim 2020 SÖYLEŞİ

Siyasetçi ve analist Aydın Sezer'le Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimi ve bölgeyi konuştuk.

Siyasetçi ve analist Aydın Sezer ile Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ ihtilafını, Türkiye’nin soruna müdahilliğini, Rusya’nın belirleyici tavrını ve Kafkaslardaki dengeleri konuştuk.

Türkiye’de dış politikanın artık iç politikanın bir belirleyicisi olduğunu düşünen Sezer, aylar öncesinden Ermenistan’a karşı bir tavır alınacağını gördüğünü, çünkü Türkiye’nin bölgede dahil olacağı konuların azaldığını söylüyor. Sezer, Karabağ Sorunu’nda Rusya’nın belirleyici olduğunun açık olduğunu belirtiyor.

Ağustos ayında Türkiye’nin Kıbrıs ve Ermenistan ile karşı karşıya gelebileceğini espirili bir şekilde dile getirdiğiniz bir tweet atmıştınız. O zaman pek kimsenin aklında yoktu bu düşünce, tahmininiz doğru çıktı. Neye dayanarak yaptınız bu tahmini?

Benim Türk dış politikasını izlememin temel espirisi artık dış politikanın iç politikanın bir belirleyicisi, unsuru değil, resmen belirleyicisi konumunda olması ile alakalı. Tartışma programlarında-, Suriye ve İdlib hakkındaki gelişmeleri de değerlendirirken bunun devamının Doğu Akdeniz’de ve Libya’da geleceğini de söylemiştim daha önce. Tahminin doğru çıkmasının herhangi bir nesnel temeli yok, çünkü Türk dış politikası çok uzun süreden beri kamuoyunda Türkiye’nin yerli ve milli meselelerinin tartışılmadığı bir ortamda, siyasetin yapılış biçimi haline geldi.

Türkiye’nin dış politika bağlamında milli çıkarları söz konusu olduğunda ve bunu tartışmaya başladığımızda hep bir evveliyatı olduğunu görüyoruz; Kıbrıs konusu, Ermeni Sorunu, Türk-Yunan anlaşmazlığı vs bunlar bizim çok uzun süredir tartıştığımız konular ama Libya’daki savaşa taraf olmak, Suriye hatta Türkiye-İsrail ya da Türkiye-Mısır ilişkileri  konusu geleneksel sorunların ötesinde yeni bir boyut olarak karşımıza çıktı. Bazıları bunu Türkiye’nin büyümesi, gelişmesi, merkez ülke olması, dünya politikasında söz sahibi olması ile açıklamaya çalışıyor ama ben tüm bunları iç politika dinamikleri açısından ele aldım.

Bu açıdan Ermenistan, Dağlık Karabağ, Ermenistan-Azerbaycan konuları ötesinde bir de Ermenistan-Türkiye sorunu var. 2009 yılında bu sorunun çözülmesine ramak kalmıştı, protokoller imzalandı, Dağlık Karabağ sorunu görüşüldü, hatta kamuoyundan büyük tepkiler geldi.

DIŞARIDA ELİMİZDE BİR TEK ERMENİSTAN KALMIŞTI

Evet, sadece Türkiye kamuoyundan değil, Azerbaycan da tepkiliydi, değil mi?

Tabii, hatta Azerbaycan ile ilişkilerimiz kesilme noktasına geldi. Bakü şehitliğindeki Türk bayrakları indirilmesine ben şahitlik ettim, o dönem Bakü’deydim. Hükümet bu konuda son derece kararlı ve tırnak içince cesur adımlar atıyordu. Dolayısı ile ilk sorunuzun cevabı şu, ben içerdeki sorunların bir listesini yaptım o günlerde, detaya girmeyeceğim ama bunların içerisinde Ayasofya’nın camiye çevrilmesine kadar bir sürü iç politikaya yönelik şey vardı.

Dışarıda elimizde ne kaldı diye baktığımda, uğraşmadığımız, müdahil olmadığımız bir Kıbrıs ve Ermenistan olduğunu gördüm. Bu iki ülke potansiyel bir boyut taşıyordu bana göre. Diğer yandan Azerbaycan-Ermenistan arasında bir gerginlik beklenebilirdi ama ben Türkiye’nin müdahil olması açısından söylüyorum.  Gördüğünüz gibi bu müdahil olma durumu gerçek oldu ve 1990’lardan bu yana milli mottomuz “İki devlet, tek millet” zirvesini yaşıyor. Konu bunun ile alakalı, profesyonel bir öngörü değildi benim ki.

TÜRKİYE KAMUOYU TARTIŞMADA AZERBAYCAN’A TARAF

Savaş başladı, şimdi sonunun nasıl geleceği tartışılıyor. Türkiye kurulduğundan bu yana AGİT dahilindeki arabulucu MINSK grubu üyesi. Son günlerde MINSK hakkında hükümetin çok sert konuştuğunu görüyoruz, sanki MINSK’in bir parçası değil gibi ateş püskürüyor. Diğer yandan 30 yıldır MINSK’in başarılı olmadığını, sorunun çözümünde pek de rol oynamadığı bir gerçek. Türkiye aynı zamanda masada da olmak istiyor ama MINSK ile arasını açıyor, nedir sizce bunu sebebi? MINSK’de hali hazırdaki rolünün üstünde bir yetki mi istiyor?

Ben maalesef bunu da yine iç politika ile açıklayacağım. Bu söylemin dış politika ile ilgili olmadığı açık. Türkiye, Dağlık Karabağ sorunu ile ilgili pozisyonun açıklarken, iki farklı yöntem izledi. Bunlarda bir tanesi “hem sahada hem masada olmak” olgusuydu. Sahada olmak çok anlaşılabilir bir durum.

Diğer yandan, Türkiye ile Azerbaycan arasında tarihi, köklü ilişkiler var, tekrar ediyorum “İki devlet, tek millet” vurgusu oldukça eski. İki ülke arasında kapsamlı işbirlikleri var bunlar askeri, ticari, kültürel, eğitim vs. Bunların yanında Azerbaycan’a silah satışı var Türkiye’nin ve bunların hiçbiri gizli saklı şeyler değil. Dolayısı ile Türkiye kamuoyunun ezici çoğunluğunun Azerbaycan-Ermenistan sorununda  taraf olma durumu var. Burada “neden, haklı, haksız” boyutuna bakamaya gerek bile bırakmayacak şekilde bir taraf olma boyutu var ve bunu tüm dünya biliyor. Türkiye’deki siyasi partiler de biliyor. Taraf olma durumu, yine iç siyaset için, Türkiye için Azerbaycan’a taraf olmanın iç siyaset açısından bir getirisi var.

Peki götürüsü olacak mı?

O ayrı bir konu ama bugün içinde bulunduğumuz durumda bu iç politika açısından bir fırsat sunuyor. Öte yandan, siz hem sahada hem masada olacağız dediğinizde, MINSK grubuna bakış değişiyor. Sizin de dediğiniz gibi MINSK iyi çalışmasa da Türkiye onun bir parçası ve bugüne kadar “Ben çekiliyorum arkadaş, lanet olsun bu MINSK grubuna” da demiş değil. Hatta 2009 yılında  – – Minsk eş başkanları ülkelerin liderlerince açıklanan Madrid prensiplerini  – onaylamış, hatta aynı yıl Ermenistan ile Zürih’te protokoller imzalamış, diplomatik ilişki tesis etmeye çalışmış bir ülkeyiz.

Türkiye’nin sahada olma isteği tüm bunları düşündüğümüzde anlaşılır ama savaşa doğrudan müdahil olmak farklı bir durum. Sahada olmak demek direkt savaşa müdahil olmak mıdır, olmamak mıdır, bence bugün bu tartışılabilir.

Masa boyutundaki risk sadece MINSK değil aslında. Risk o grubun çok taraflı olması da değil, ayrıca savaşa vurgu yaptıkça Fransa’yı Makron’u ürkütüyorsunuz. Onun Türkiye’ye bakışı, Kıbrıs’ta ve Libya’da bir ergen gibi davrandığı zaten ortada. Kaldı ki Ermenistan ile oldukça iyi ilişkiler içerisinde, bunu anlatmaya bile gerek yok.

TÜRKİYE RUSYA’YI ÜRKÜTTÜ

Fransa’nın Türkiye’nin çıkışlarından ürktüğünü mü düşünüyorsunuz?

Aslı ürken Rusya aslında. Bu Türkiye’nin Rusya’ya meydan okuması çünkü. Rusya’nın MINSK’i devreye sokmasının sebebi de bu. Rusya baştan beri kendi arka bahçesinde MINSK gibi eşbaşkanları Batılı olan, ABD ve Fransa’nın arabulucu olduğu bir grubun söz sahibi olmasından çok da memnun değil. Rusya eski SSCB coğrafyasına ait bir sorunu kendi çözmek istiyor.

Rusya-Türkiye ilişkileri aslında Dağlık Karabağ sorunun çözümünde yardımcı olabilirdi. Bu bir fırsattı ama bizim pozisyonumuz en başta Rusya’yı ürküttü ve Rusya da bu kez hiç istemeden MINSK’i Türkiye’ye karşı dahil etmeyi kendi istedi. Savaşın başladığı ilk günden beri Rusya’nın tavrı bunu ispatlıyor. Putin, Paşinyan ile 4 kez görüştü 2 hafta içinde ama Aliyev ile bir kez görüşmedi.

Bu dedikleriniz Türkiye’de iyi anlaşılıyor mu?

Türkiye’de özellikle etnik köken üzerinden konuya yaklaşanlar konunun bir çok boyutunu birbirine karıştırıyor. Örneğin Dağlık Karabağ ve etrafındaki 7 Rayonu (bölge) aynı sorun gibi ele alıyorlar, karıştırıyorlar ama öyle değil. Konu bir bütün olarak ele alınıyor oysa çok uzun süredir işgal edilen 7 rayonun boşaltılması, Ermenistan-Karabağ arasındaki koridorun geleceği ve benzeri şeyler konuşuluyor. MINSK dahilinde de konuşuluyor bunlar. Bunlar yeni gündemler değil, bunu Rusya’nın yeni politikası zannedenler var, oysa çok uzun yıllardır masada bu konular.

Dağlık Karabağ’ın nüfusu hakkında istatistikler var. Tarihsel bir süreç de var ama sorunun çözümünde tarihsel sürece bence dokunmamak gerekli. Bakın, 100 yıllık bir SSCB dönemi var o topraklarda, orada bir siyaset, bilinçli bir tercih var. SSCB -i yıkılmasaydı farklı bir gerçek olacaktı, belki de Dağlık Karabağ Ermenileri, Ermenistan ya da Azerbaycan gibi bağımsız bir ülke bile olabilirlerdi.

7 RAYON VE KARABAĞ’IN STATÜSÜ FARKLI KONULAR

Ama ben şunu vurgulamak istiyorum, tamamen insanı boyut olarak.  O dönemde – Karabağ’da Ermeni nüfusunu 80-100 bin olarak düşünelim. Bu insanların tırnak içince mağduriyetleri ya da mağdur edilme olasılıklarına karşı bunun 10 katı kadar Azerbaycan yurttaşının 30 senedir mağdur edildiği de bir gerçek. Bu (7 Rayon) pazarlık konusu değildir. Ben o insanların dramlarına şahit oldum.

Bu açıdan Dağlık Karabağ’ın gelecekteki statüsü, öz yönetimi vs ayrı bir konu, Azerbaycan’ın işgal altındaki rayonları ayrı bir konu. Bu karışık bir konu ama net olan iki ayrı konu olduğu. Türkiye’de bir Karabağ sorunu olduğu, bir de işgal edilmiş topraklar sorunu olduğu yavaş yavaş idrak ediliyor bu sevindirici. Bu sadece bizim açımızdan değil, MINSK de bu konuyu böyle tartışıyor.

ALİYEV RUSYA’YI ÇOK İYİ TANIYOR

Karabağ sorunun yanı sıra Azerbaycan’ı da sanırım doğru okuyamıyor Türkiye’deki analistler. Azerbaycan yalnız, Rusya ile arası kötü gibi algılanıyor oysa oldukça iyi ilişkiler var. Siz Azerbaycan’da yaşadınız, ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Aliyev, Rus devlet yapısına ve kültürüne çok hakim ve aşina bir isim, Paşinyan’dan bile fazla. Bunu bir yere koyalım. Aliyev dediğimiz kişinin Rusya ile çok önemli ilişkileri var. Azerbaycan’ın Rus dış politikasında oldukça önemli bir yeri var. Hiçbir eski SSCB ülkesine nasip olmayan bir konumu var; NATO üyesi Türkiye ile kardeş, NATO ile bazı faaliyetlerinde gözlemci, Bakü’de dünyanın en büyük enerji şirketlerini barındırıyorsunuz, anlaşmalarınız var, hem de Rusya ile askeri, ekonomik ve ticari çok iyi ilişkileriniz var. Rusya bugün Azerbaycan’dan Batı’ya kayma konusunda hiç şüphelenmiyor örneğin.

Şüphelenmesi mi gerekir?

Batı’yı örnek alan, demokrasi ve insan haklarına ulaşma konusunda Batı ile yakınlaşan ülkeler Rusya’nın hoşuna gitmiyor. Yönetim biçimi açısından Batı’yı örnek alan ülkeler Rus dış politikası açısından bir tehdittir. Bunu saptama olarak söylüyorum; Gürcistan, Ermenistan, Ukrayna, Belarus, yüzünü Batı’ya dönen ülkeler rahatsızlık yaratıyor.

Şu anda Batı ile flört eden bir Ermenistan ve Türkiye ve Batı ile iyi işbirlikleri olan bir Azerbaycan var. Aralarındaki soruna NATO üyesi ve kardeşi Türkiye müdahil oluyor ve tüm bunlar, eski SSCB bölgesinde yaşanıyor, Rusya’nın bundan rahatsız olması çok doğal.

Rusya’nın Dağlık Karabağ konusuna bakışını anlamamız gerekli. Rusya bu işi genel Kafkas politikası dahilinde değerlendiriyor, sahaya getireceği kendi çözüm önerileri, gelenekleri var. Aliyev, Rus dış politikasını çok iyi biliyor ve herhangi bir yol ayrımına geleceğini zannetmiyorum. Rusya’nın şifahi olarak Türkiye’ye vereceği mesajlardan da pek etkilenmeyecektir Azerbaycan. Azerbaycan’ın Rusya ile ilişkileri, hele ki Aliyev döneminde Türkiye sebebi ile kırılma noktasına gelmez. Rusya ile olan dengeyi Aliyev çok iyi biliyor.

RAYONLARIN PAZARLIĞI YAPILABİLİR

Son yaşanan Karabağ savaşında Azerbaycan ve Rusya arasında bir anlaşma demeyelim, belki anlaşma çok iddialı ama bir fikir teatisi olmuş olabilir mi?

Olabilir. Azerbaycan medyasında işgal edilen rayonlar konusu özellikle 5 rayon çok gündeme geldi mesela. Neden 5, çünkü diğer ikisi Ermenistan ve Karabağ arasındaki bağlantıyı sağlıyor.

Burada Rusya’nın profesyonel, kurumsal, diplomatik aklını görüyoruz. Rusya, Azerbaycan ile tırnak içinde iyi ilişkilerini değil, Rusya’nın Ermenistan ile olan ilişkilerini baz alıyor. Burada bir Ermenistan boyutu olduğunu düşünüyorum.

Batı’ya yaklaşan Ermenistan ile ilgili Rusya’nın tutumu belli. Belarus’daki olaylara hazırlıksız yakalanan ve ilk defa bu kadar çaresiz gördüğümüz Rus hariciyesi, bir mesaj vermeye çalışıyor, Ermenistan’ın daha fazla batılılaşmasının önünü almaya çalışıyor. Ermenistan’ın Batı ile siyasi ilişkiler, ortak pazar ekonomisi, sivil toplum, hepsi Rusya’yı rahatsız eden konular. Ermenistan’ın Rusya’ya olan bağımlılığına potansiyel soru işaretleri getiriyor bu Batılı duruş… Ben Ermenistan politikası yanlış, Rusya doğru, Ermenistan neden bu yolu seçti demiyorum, Rusya’nın nasıl düşündüğünü anlatmaya çalışıyorum. Bu hep böyle mi sürecek, bilemiyoruz… Protokoller kaderin gidişatını değiştirebilirdi pek tabi.

KARBAĞ’IN KARARINI RUSYA VERİR

Türkiye son 2 haftadır “Ermeni askeri gücü Dağlık Karabağ’dan çıkmadan bu iş çözülmez” diyor. Ama sizin de altığını çizdiğiniz işgal altındaki 7 rayon üzerinden pazarlık ile bir çözümden de bahsediliyor uluslarası kamuoyunda ki buna Lavrov planı deniyor. Azerbaycan’ın bunu kabul etmesi ya da Ermenistan’ın bunu teklif etmesi olası mı? Bu durumda Türkiye’nin pozisyonu ne olur?

Bu ne Ermenistan’ın teklif edeceği, ne de Azerbaycan’ın kabul ya da red edeceği bir seçenek, bunun kararını Rusya verir. Bu işin gerçeği bu. Rusya gerekirse kararına MINSK grubunu da ortak eder. Buraya doğru da gidiyor zaten olaylar.

2009’da bu dediğim noktaya kadar geldik. Ermenistan ve Karabağ arasında kara bağlantısı sağlanması karşılığında pazarlıklar yapıldı, masaya geldi tartışıldı. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki soruna üçüncü ülkelerin müdahil olması, sorunun barışçıl şekilde çözülmesi, Rusya’nın Kafkasya politikasından bağımsız bir konu olamaz. Burada belirleyici olan bir Rusya gerçeği var.

Suriye ve Libya’da Rusya ile Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi ya da işbirliği yapması farklı şeyler, ama bu konunun bugün geçtiği yer Rusya’nın arka bahçesi. Sadece NATO üyesi bir Türkiye’nin Kafkaslara açılması değil, “Buraya cihatçı getiriyor” iddiaları ile daha da farklı bir boyut kazanıyor artık Türkiye’nin durumu. Ben Cihatçı konusunda farklı düşünüyorum, gerçekçi bulmuyorum kişisel olarak böyle bir şeye ihtiyaç olacağını sanmıyorum ama var ya da yok konusundan bağımsız işler, karışıyor demek istiyorum.

RUSYA ERMENİSTAN’I CEZALANDIRMAK İSTEYEBİLİR

Rusya’nın işine ne gelir Dağlık Karabağ sorununda, sizce ne yapacak? Statükoyu korumaya devam mı edecek?

Bence şu an Rusya öncelikle Ermenistan ile ilgili bir politik düzenlemeye gidecek. Bakın işgal altındaki 7 rayonun statüsü 30 yıldır böyle, bu Paşinyan döneminde gelişmedi. Bugün Putin orası hakkında farklı konuşuyor. Tabi şu sorulabilir, madem orada Azerbaycan’ın hak sahibi olduğunu biliyordu 30 yıldır neden Azerbaycan’a iadesi için inisiyatif almadı? Dolayısı ile Rusya öncelikle kendi çıkarları peşinde ama ajandasında Ermenistan var, orayı düşünüyor. Azerbaycan köşede duruyor, sağlam, onla bir sorunu yok. Azerbaycan’da bir yönetim değişikliği olacak, olursa bile Aliyevi’in yerine gelecek hanımefendi (Aliyev’in eşi Mihriban Aliyeva) daha göreve gelmeden Putin’den özel nişan aldı, o konuda da sorun yok kısaca.

Size göre Rusya, Ermenistan’ın zayıflamasını, kan kaybetmesini, hatta 7 rayonda toprak kaybetmesini, ardından da “Gel beni kurtar.” demesini mi bekliyor. Bu mu istediği?

Evet. Ben Rusya’nın aynen bunu düşündüğünü düşünüyorum. İlk önce büyük ihtimal bölgeye Rus barış gücü sokmak isteyecek, bunu AGİT çerçevesinde yapabilir. Burada, Azerbaycan’ın ödüllendirilmesi – rayonlardan iade olması, Ermenistan’ın cezalandırılması – Paşinyan’a mesaj verilmesi var. Ama belki de en önemlisi Dağlık Karabağ’a ait çözümün Rus modeli ile çözüme getirilmesi.

Azerbaycan’ın böyle bir arzusu olsa da, Türkiye de bunu desteklese de, Dağlık Karabağ’daki 150 bin Ermeninin Ermenistan’a transferi ya da silahla savaşarak oranın alınması olası değil, Rusya’nın bir kırmızı çizgisi var. Rayonlarda belirli bir toprak kaybına göz yumsa bile bir yerde dur diyecektir.

Dağlık Karabağ’ın statüsü konusunda Rusya Ermenistan’ın yanında olduğunu düşünüyorum. En başından beri.

DIŞ POLİTİKA BU HALİYLE DOKUNULMAZ DEĞİL

Türkiye’nin pozisyona bakacak olursa, hükümetin bu hamlesi milli çıkarlara hizmet etti mi?

Türkiye şu anda Azerbaycan’ın yanında duruyor ama bunu Rusya bir tehdit, kendi doktrinine bir meydan okuma olarak görüyor. Sanmıyorum ama büyük çaplı bir savaş çıkarsa, Türkiye’nin müdahil olması NATO-Rusya çekişmesine kadar gidebilir. Öyle bir tahminim yok, olası bir şey değil ama teknik olarak bu mümkün.

Türkiye’de dış politika dokunulamaz, tartışılamaz milli nitelikte bir konu olarak görülüyor. Klasik sorunlar; Ermeniler ve – Rumlar kadrolu düşmanlar. Bu anlamada farklı bir ses çıkması mümkün değil ama ne zaman ki siz bunu bir iç siyaset konusuna dönüştürüyorsunuz o zaman farklı sesler çıkabilir. Bu tartışılabilir bir konu haline geliyor. Hükümet masada ve sahada Azerbaycan’ın yanındayız diyor, hükümetin ortağı Dağlık Karabağ ve Azerbaycan arasını kapatalım deyip el yükseltiyor. Hiç kimse dursun bu savaş demiyor, CHP ve İYİ parti açısından da söylüyorum. Herkes “Azerbaycanlı kardeşlerimizin yanındayız” diyor ama bunu tekrar etmenin bir anlamı yok. Bunu sürekli olarak tekrar etmek Türk halkının gerçek duygularından – şüphe mi ediliyor sorusunu gündeme getirebilir. Nerede kaldı savaş karşıtlığı, barışçılık?

GÜL ERMENİSTAN’DA MAÇ İZLEDİ, UNUTULDU

Ermenistan ile ilişkiler için ilk adımı atan Alparslan Türkeş, bu nedenle sağ gelenekten gelenlerin farklı davranması gerek. Dahası 2009’da Ermenistan ile diyalog sürecinde Azerbaycan bayrakları Bursa’da milli maça alınmadı. Abdullah Gül, Ermenistan’a gidip maç izledi. İki tane, Ermenistan ile ilişkilerin geliştirilmesi konusunda protokol imzalandı. Sayın Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde bunlar olurken, Bahçeli bunlara karşı çıkıyordu. Kimse milli politika demedi o zaman, seçilmiş meşru bir iktidar var onun politikasıdır demedi, eleştiren eleştirdi, yerden yerden vurdu muhalefet.  Sağ gelenekten gelen siyasetçiler o dönem böyle bir açılım yaptılar, bu da bizi yine iç politikaya götürüyor işte.

AZERBAYCAN İLE KOORDİNASYON SAĞLANMADI

Bahsettiğiniz Zürih Protokolleri hayata geçseydi, bugün her şey farklı mı olurdu?

O dönem hükümet çok eleştirildi. CHP de eleştirdi hükümeti, ön koşullar olduğu söylendi. O dönem Aliyev- Putin ilişkileri daha da güçlendi, bunun da bir etkisi oldu. Hükümete büyük bir yük oldu protokoller, her şey üst üste geldi, o zaman da iç siyaset yine devreye girdi. Tabi hükümetin bu yükten kurtulmasına Ermenistan da yardımcı oldu Protokolleri onaylamadı ve kısaca protokoller rafa kalktı.

Protokoller  çalışsaydı mutlaka daha iyi bir yerde olurduk fakat hükümet 2009’da Ermenistan açılım politikasında Azerbaycan ile koordinasyonu iyi sağlayamadı. Azerbaycan halkının haklı davasına “ihanet ediliyormuş” durumu oluştu. Ben Baku’deydim o dönem, oldukça zordu, Azerbaycan tarafından tepki çok yoğundu. O dönemki adım, olumlu anlamda çok ileri bir adımdı ama uygulanırken Azerbaycan açısından daha dikkatli davranılması gerekiyordu.

DEVAM EDECEK…

[Alin Özinial] 13.10.2020 [Kronos.News]