İyi haberi Fazıl Say veriyor.
Elinde tuttuğu bordo renkli pasaportla sevinçli olduğu her halinden belli olan ünlü Maestro İbrahim Yazıcı’dan başkası değil fotoğrafta görülen: Yazıcı pasaportuna kavuştu ve görevine geri iade edildi. Önümüzde yöneteceği ilk yurtdışı konseri, Tokyo’da “Mezopotamya Senfonisi” Japonya prömiyeri…
Say’ın da belirttiği gibi ünlü şef Yazıcı iki yıl süren bir dönemde konserlerine gidemedi, hakkındaki yasak kalkana kadar Türkiye’de hiç bir devlet kurumunda görev alamadı.
Yazıcı, 2017 yılının Şubat ayında Olağanüstü Hal kapsamında 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile İzmir Devlet Opera ve Balesi orkestra şefliği görevinden ihraç edildi. KHK’de tarifi yapılan bir örgütle ilişkisi olmadığını, tek ilişkisinin müzik olduğunu söylese de sözleri dikkate alınmadı. “Gözden kaçmış, yanlışlık olmuştur” dedi, kimseyi inandıramadı.
Bir anda KHK ile kamu görevinden uzaklaştırılan 4 bin 464 kişi arasında yer alan İbrahim Yazıcı, “Benim tek ilişkim müzik. Ben insanları, nefes alan tüm canlıları seven bir insanım. Kedisi ölünce aylarca psikolojisi bozulan bir yapıya sahibim. Böyle bir şey mevzu bahis olamaz” dedi.
Kim dinler ki…
HUKUK DEDİ, HATIRLA OLDU
Aradan geçen iki yıl sonunda görevine iade edilen ve pasaportu tekrar kendisine verilen Yazıcı hep ‘hukuk’ dese de, en doğan haklarını alması ünlü piyanist Fazıl Say’ın girişimleri sayesinde oldu.
Elde edilen sonuç, “Uzattığım dostluk elini bu sefer tutan Kültür bakanlığı; kurumlarında senfonik eserlerimi tekrar seslendirme kararı aldı” diyen Fazıl Say’ın girişimleri sonucuydu. “Çok ama çok tuhaf detaylar da var arda kalan” ama elbet bunlar bir gün gelecek konuşulacaktı, şimdilik herkes sevinçliydi. Fakat, mesela, Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası keman sanatçısı Filiz Özsoy’un durumuyla ilgili ise henüz bir gelişme yoktu.
DÜNYA DUYDU, TÜRKİYE DUYMADI
Saygın Orkestra Şefi İbrahim Yazıcı’nın yaşadıkları bütün dünyanın gündeminde olsa da Türkiye kulaklarını tıkadı. Almanya’nın Braunschweiger Zeitung gazetesi o günlerde, dünyaca ünlü orkestra şefinin pasaportuna el konulduğu için yurtdışındaki konserlerine gidememesini geniş bir haberle okurlarına duyurdu.
Gazete haberinde yaşananları Türkiye’de keyfi yönetim tarzına bağlıyor ve Erdoğan ve onun AKP’sine karşın insanların uyanıp dikkate alması gereken bir mesaj olarak yorumluyordu.
Yazıcı’nın, “Anayasal bir düzende yaşıyoruz ve anayasamız bize seyahat özgürlüğü tanıyor, kanun benim yanımda” sözleri elbette önemliydi. Fakat sonuç olarak hakların iade edilmesi anayasal gerekçelerle değil, Fazıl Say’ın kişisel girişimleri ve iyi niyet çabaları ile oldu. Benzer haklardan mahrum kalan yaklaşık 200 bin kişinin benzeri konularda başvurusu havada kaldı. Çünkü her biri için ‘hatırlı bir iyi niyet elçisi’ bulmak zordu.
BAŞARILARLA DOLU BİR KARİYER
1970 Ankara doğumlu orkestra şefi ve piyanist İbrahim Yazıcı 2002 Eylül’ünde Nazım Hikmet konserlerinde Fazıl Say’ın yokluğunda eserlerin piyano ile solo çalmıştı.
Kariyeri başarılarla ve ödüllerle dolu olan ve anayasal hakları bir KHK ile iki yıl boyunca elinden alınan, pasaport verilmeyerek seyahat özgürlüğü kısıtlanan İbrahim Yazıcı Conservatoire National de Musique de Perpignan’da Claude Philippe Durand ile piyano, Daniel Tosi ile orkestra şefliği, Michel Lefort ile oda müziği, Danielle Perriers ile opera yorumu çalıştı. Sanatçı 1995 yılında bu okulu üç premier prix alarak mezun oldu.
Türkiye’nin yanı sıra Almanya, Fransa, Hollanda, İtalya, İspanya, Belçika, Yunanistan, İsrail, Güney Kore ve Kıbrıs’ta konserler verdi, şeflik yaptı. Bilkent Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nde misafir öğretim görevlisi olarak ders verdi.
Yaptığı CD ve DVD kayıtlarında Adnan Saygun ve Muammer Sun’un koro eserleri, Fazıl Say’ın Nazım Oratoryosu, Metin Altıok Ağıtı ve Fenerbahçe Senfonisi’ni seslendirdi. 2001 yılından itibaren Fazıl Say’la bir dizi konser verdi.
2005 yılında İtalyan Cumhurbaşkanı tarafından Cavalleria della Soliderita tarafından şövalyelik unvanıyla onurlandırılsa da KHK kurbanı olmaktan kurtulamadı.
Başka başarılı bir başarılı sanatçı Filiz Özsoy, “Filiz’ciğim merak ediyorum işinle ilgili görevine döndün mü” sorusuna umarım kısa sürede sevindirici haberi verebilir.
İbrahim Yazıcı iki yıl sonra haklarına kavuştu. Darısı Filiz Özsoy ve diğer 200 bin KHK mağdurunun başına…
[Selahattin Sevi] 4.10.2018 [Kronos.News]
Enflasyonu kim artırıyor? [Harun Odabaşı]
13 Eylül’de yüzde 6,25 ile beklentilerin üzerinde faiz artışı gerçekleştiren Merkez Bankası’na(MB) enflasyon canavarı beklentilerin üzerinde bir karşılık verdi: Eylül ayı enflasyonu yüzde 6,30, yıllık enflasyon ise yüzde 24,52 çıktı. Üretici fiyatlarında rakamlar daha korkunç. Aynı dönemde üretici fiyatları yıllık yüzde 46.15, aylık yüzde 10.88 arttı.
MB’nın radikal faiz artışı ile piyasaların önüne geçtiği ve bir süre faizin yatay seyredeceği yönündeki analizlerde bir ay bile geçmeden çöp oldu. MB yeni bir faiz artış baskısı ile karşı karşıya kalacaktır.
Eylül ayının zor geçeceği tahmin ediliyordu. Bu ay yüzde 65’i bankalara ait olmak üzere 11 milyar dolarlık döviz cinsinden dış borç çevrilmesi gerçekleşecek. 2018’in aybaşına düşen en yüksek borç ödemesi. Sadece bu mesele bile piyasaların karabasan görmesine yetiyorken enflasyonun kontrolden çıktığını gösteren rakamlar fırtınayı kasırgaya çevirdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın peş peşe gerçekleştirdiği ABD ve Almanya gezisi sonrası keyifler yerinde sayılırdı. Döviz hala yüksek olsa da dolar 6 liranın altına gerilemişti. Alınan tedbirler Kasım ayından itibaren etkisini gösterecek ve enflasyon düşüş trendine girecekti. Yeni Ekonomi Planı’nda, Berat Albayrak’ın ifadesi ile liderliği denetim ve danışmanlık şirketi McKinsey’e verilmesi yabancı sermayeyi ikna adına esaslı bir adımdı. Ama yüzde 25’e dayanan enflasyon oranı rüyayı çabuk bitirdi ve herkes eline kağıdı kalemi aldı yeni faiz oranının ne olması gerektiğini hesaplamaya başladı. Sürecin en kötü sonuçlarından biri, bırakın haftayı gün içerisinde bile ekonomik istikrarın yakalanamaması. Tarantino filminde gibiyiz; her an her şey olabilir.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yüksek enflasyon için sıcağı sıcağına yaptığı yorum ise ilginçti. Dövizdeki yükselişi dış güçlere bağlamışlardı, yüksek enflasyonda ise suçlu stokçulardı. Aynen şöyle söyledi Albayrak: “Bu oran piyasa beklentileri ve Merkez Bankası çalışmaları açısından bakıldığında beklentilerin üzerinde. Piyasadaki fiyatlama ölçüsünde fırsatçılık, stokçuluk, spekülatif fiyatlama davranışının algı değil gerçek olduğunu ortaya koydu. Demek ki, biz bu anlamdaki fiyatlamalarla daha yoğun bir şekilde mücadele edeceğiz.”
Umarım bu sözler seçmenleri rahatlatmak için söyleniyordur. Çünkü gerçek dünyadan uzaklaşıp yel değirmenleri ile savaşanların kazandıkları görülmemiştir.
[Harun Odabaşı] 3.10.2018 [Kronos.News]
MB’nın radikal faiz artışı ile piyasaların önüne geçtiği ve bir süre faizin yatay seyredeceği yönündeki analizlerde bir ay bile geçmeden çöp oldu. MB yeni bir faiz artış baskısı ile karşı karşıya kalacaktır.
Eylül ayının zor geçeceği tahmin ediliyordu. Bu ay yüzde 65’i bankalara ait olmak üzere 11 milyar dolarlık döviz cinsinden dış borç çevrilmesi gerçekleşecek. 2018’in aybaşına düşen en yüksek borç ödemesi. Sadece bu mesele bile piyasaların karabasan görmesine yetiyorken enflasyonun kontrolden çıktığını gösteren rakamlar fırtınayı kasırgaya çevirdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın peş peşe gerçekleştirdiği ABD ve Almanya gezisi sonrası keyifler yerinde sayılırdı. Döviz hala yüksek olsa da dolar 6 liranın altına gerilemişti. Alınan tedbirler Kasım ayından itibaren etkisini gösterecek ve enflasyon düşüş trendine girecekti. Yeni Ekonomi Planı’nda, Berat Albayrak’ın ifadesi ile liderliği denetim ve danışmanlık şirketi McKinsey’e verilmesi yabancı sermayeyi ikna adına esaslı bir adımdı. Ama yüzde 25’e dayanan enflasyon oranı rüyayı çabuk bitirdi ve herkes eline kağıdı kalemi aldı yeni faiz oranının ne olması gerektiğini hesaplamaya başladı. Sürecin en kötü sonuçlarından biri, bırakın haftayı gün içerisinde bile ekonomik istikrarın yakalanamaması. Tarantino filminde gibiyiz; her an her şey olabilir.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yüksek enflasyon için sıcağı sıcağına yaptığı yorum ise ilginçti. Dövizdeki yükselişi dış güçlere bağlamışlardı, yüksek enflasyonda ise suçlu stokçulardı. Aynen şöyle söyledi Albayrak: “Bu oran piyasa beklentileri ve Merkez Bankası çalışmaları açısından bakıldığında beklentilerin üzerinde. Piyasadaki fiyatlama ölçüsünde fırsatçılık, stokçuluk, spekülatif fiyatlama davranışının algı değil gerçek olduğunu ortaya koydu. Demek ki, biz bu anlamdaki fiyatlamalarla daha yoğun bir şekilde mücadele edeceğiz.”
Umarım bu sözler seçmenleri rahatlatmak için söyleniyordur. Çünkü gerçek dünyadan uzaklaşıp yel değirmenleri ile savaşanların kazandıkları görülmemiştir.
[Harun Odabaşı] 3.10.2018 [Kronos.News]
Hizmet hep parlıyor... Bilhassa karanlıklarda... [Safvet Senih]
Kastamonu Lahikasında Üstad Hazretleri diyor ki:
“Hadsiz şükür ve hamdü senâ olsun ki, Risale-i Nur, gittikçe, parlak, harika fütuhat-ı imâniye yapar. Kendi kendine inşaallah her görenin kalbinde yerleşir, muannitleri susturur. Bir hıfz-ı gaybî altında düşmanları şaşırtmış, kör gözleri onu görmüyor, izini bulamadıkları halde, parlak faaliyetini müşahede ediyorlar. Bu vakit pek ziyade ihtiyat lâzım.”
Suçsuz ve sebepsiz olarak Bakanlar Kurulu Kararı ile Kastamonu’ya sürüldükten sonra yazdığı mektupta ise:
“Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim ve Hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede ihlaslı, kuvvetli ve şanlı arkadaşlarım… Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ve hamd ederim ki, İHTİYARLAR RİSALESİNDEKİ ümidimi ve MÜDAFAAT RİSALESİNDEKİ iddiamı, sizinle tasdik ettirdi. Evet, ‘Ezelden ebede bütün zerreler adedince Allah’a hamd olsun.’ Sizinle, otuz bine mukabil gelen, otuz ABDURRAHMAN’ı, belki yüz otuz Abdurrahman’ı, belki bin yüz otuz Abdurrahman’ı Risale-i Nur’a ihsan etti…”
“Eski zamandan beri hiçbir CEMAAT, Risale-i Nur’un talebeleri kadar HAK ve HAKİKAT Mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim HİZMETİMİZİN ONDAN BİRİNİ YAPANLAR, ZAHMETİMİZİN ON MİSLİNİ ÇEKMİŞLER. Demek biz, daima ‘Şükür ve elhamdülillah’ dedirten bir haldeyiz.”
“Risale-i Nur, kökleşiyor. İnşaallah, onu hiçbir şey koparamayacak, ensâl-i âtiyede de devam edip gidecek.”
“Maddi bir kışta, güzel çiçeklerin açılmasıyla bir hârika kudret olduğu gibi, bu asrın mânevî ve dehşetli kışında, Sav köyü, yani Sav ağacı binlerce güzel çiçekler ve Cennet meyveleri açması ve Isparta memleket bahçesi, binlerce Gül-ü Muhammedî (S.A.S.) çiçekler hem de her bir çiçekte yüz parça yaprak açması, elbette harika bir rahmet mucizesi ve bu memlekete harika, İlahî inayet kerameti ve Risale-i Nur talebelerine harikulâde bir ikrâm-ı İlahîdir diye itikad, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ederiz.”
Üstad Hazretleri Emirdağ Lâhikasında bir mektubunda şöyle diyor:
“Size bütün ruh u canımızla müjde veriyoruz ki; Nurculardaki tam ihlas ve hakiki sadakat ve sarsılmaz tesanüd vesilesiyle başımıza gelen bütün musibetler, hizmet-i imaniyemiz noktasında büyük nimetlere çevrilmiş ve perde altında hatır ve hayale gelmeyen Nur’un fütuhatları oluyor. Mesela, Isparta’dan buraya yani İstanbul’a mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot, otomobile mecburiyetle verildi. Sizi temin ediyorum ki; yalnız bu meselede ve yalnız Rehber’e ait ve yalnız benim şahsıma ait meydana gelen ve gelmeye başlayan netice-i hizmete iki bin banknot verseydim yine ucuz sayacaktım. Umuma ait neticeleri de buna kıyas edilsin.”
O zor şartlarda meydana gelen gelişmenin ne kadar önemli olduğunu anlamak için Bediüzzaman Hazretlerinin 1936’da Eskişehir Hapisanesinde yazdığı Birinci Şua’nın 28. Âyetin işaretinde söylediği sözlere dikkatle bakmamız ve o günkü Avrupa devletlerinin Osmanlıya ait planlarıyla ne yapmak istediklerini anlamamız lazım: “Müthiş suikast planına karşı Türkiye hamiyet perverlerinin HÜRRİYETİ 1324’te (1907) ilan etmeleriyle o plânı akim bırakmaya çalıştıkları halde, maatteessüf altı-yedi sene sonra, (1914’te) Birinci Dünya Savaşı neticesinde, yine o su-i kast niyetiyle Sevr Muâhedesi’nde Kur’an’ın zararına gayet ağır şartlarla, fikirlerini yine icrâ etmek olan plânlarını akîm bırakmak için, Türk milliyetperverlerinin cumhuriyeti ilan etmekle mukabeleye çalıştıkları tarih olan 1324’de, ta 1334’e, ta 1354’e tam tamına tevafukla, o herc ü merc içinde Kur’an’ın nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Nur Risalelerinin 1324’de… Nur Risalelerinin Mukaddematının 1334’de… ve Nur Risalelerinin nuranî cüzleri ve fedakâr talebelerinin 1354’te mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hatta hakikat-i hâli bilmeyen bir kısım ehl-i siyaseti telaşa sevkettiler ve bu söndürme su-i kastına karşı tenvir vazifesini tam ifa ettiklerinden bu âyetin işarî mânasına bir medar-ı nazar olduklarına kuvvetli bir emaredir. Şimdi İslamlar içinde o Kur’an Nuruna muhalif hallerin ekserisi, o su-i kastların ve Sevr Muâhedesi gibi gaddarane muâhedelerin (andlaşmaların) vahim neticeleridir.”
Aslında bu süreçtde de benzer durumlar vardır. Ama bu bir söndürme gayretinden çok, bir teste tutma faaliyeti gibi görünmektedir. Çünkü şu andaki BM’nin sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin 17’si de bu Hizmetin hedefi olan cehaleti, fakirliği ve kavgaları bitirme hedeflerinin türevleridir. Yani Hizmet 170’i aşkın ülkede güzel faaliyetleriyle insanlığın candan arzuladığı çok önemli hedefleri gerçekleştirmeye çalışıyor. Ama bazılarında, “Acaba ileride bu Hizmet radikalizme kayabilir mi?” diye bir endişe vardı. Bu süreç gösterdi ki, asla öyle bir şey yok. Yani Hizmet insanları hapislere dolduruldu, menfi karşılık verilmedi. Hizmetin bütün mallarına mülklerine çöküldü, kimse sokaklara dökülmedi. Şahısların atalarından kalma ve bizzat kendilerinin kazandıkları mallara-mülklere çöküldü, sesini çıkaran olmadı. En hassas konulardan, kadınlara kızlara kelepçe vurulup zindanlara sokuldu yine neticeyi Allah’a havale ederek hiç kimse kanunsuzluğa tevessül etmedi. Bütün bunlar, Hizmetin masumiyetini tescilledi. Yani Hizmet bu testi geçti elhamdülillah ve önü açık inşaallah…
[Safvet Senih] 4.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“Hadsiz şükür ve hamdü senâ olsun ki, Risale-i Nur, gittikçe, parlak, harika fütuhat-ı imâniye yapar. Kendi kendine inşaallah her görenin kalbinde yerleşir, muannitleri susturur. Bir hıfz-ı gaybî altında düşmanları şaşırtmış, kör gözleri onu görmüyor, izini bulamadıkları halde, parlak faaliyetini müşahede ediyorlar. Bu vakit pek ziyade ihtiyat lâzım.”
Suçsuz ve sebepsiz olarak Bakanlar Kurulu Kararı ile Kastamonu’ya sürüldükten sonra yazdığı mektupta ise:
“Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim ve Hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede ihlaslı, kuvvetli ve şanlı arkadaşlarım… Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ve hamd ederim ki, İHTİYARLAR RİSALESİNDEKİ ümidimi ve MÜDAFAAT RİSALESİNDEKİ iddiamı, sizinle tasdik ettirdi. Evet, ‘Ezelden ebede bütün zerreler adedince Allah’a hamd olsun.’ Sizinle, otuz bine mukabil gelen, otuz ABDURRAHMAN’ı, belki yüz otuz Abdurrahman’ı, belki bin yüz otuz Abdurrahman’ı Risale-i Nur’a ihsan etti…”
“Eski zamandan beri hiçbir CEMAAT, Risale-i Nur’un talebeleri kadar HAK ve HAKİKAT Mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim HİZMETİMİZİN ONDAN BİRİNİ YAPANLAR, ZAHMETİMİZİN ON MİSLİNİ ÇEKMİŞLER. Demek biz, daima ‘Şükür ve elhamdülillah’ dedirten bir haldeyiz.”
“Risale-i Nur, kökleşiyor. İnşaallah, onu hiçbir şey koparamayacak, ensâl-i âtiyede de devam edip gidecek.”
“Maddi bir kışta, güzel çiçeklerin açılmasıyla bir hârika kudret olduğu gibi, bu asrın mânevî ve dehşetli kışında, Sav köyü, yani Sav ağacı binlerce güzel çiçekler ve Cennet meyveleri açması ve Isparta memleket bahçesi, binlerce Gül-ü Muhammedî (S.A.S.) çiçekler hem de her bir çiçekte yüz parça yaprak açması, elbette harika bir rahmet mucizesi ve bu memlekete harika, İlahî inayet kerameti ve Risale-i Nur talebelerine harikulâde bir ikrâm-ı İlahîdir diye itikad, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ederiz.”
Üstad Hazretleri Emirdağ Lâhikasında bir mektubunda şöyle diyor:
“Size bütün ruh u canımızla müjde veriyoruz ki; Nurculardaki tam ihlas ve hakiki sadakat ve sarsılmaz tesanüd vesilesiyle başımıza gelen bütün musibetler, hizmet-i imaniyemiz noktasında büyük nimetlere çevrilmiş ve perde altında hatır ve hayale gelmeyen Nur’un fütuhatları oluyor. Mesela, Isparta’dan buraya yani İstanbul’a mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot, otomobile mecburiyetle verildi. Sizi temin ediyorum ki; yalnız bu meselede ve yalnız Rehber’e ait ve yalnız benim şahsıma ait meydana gelen ve gelmeye başlayan netice-i hizmete iki bin banknot verseydim yine ucuz sayacaktım. Umuma ait neticeleri de buna kıyas edilsin.”
O zor şartlarda meydana gelen gelişmenin ne kadar önemli olduğunu anlamak için Bediüzzaman Hazretlerinin 1936’da Eskişehir Hapisanesinde yazdığı Birinci Şua’nın 28. Âyetin işaretinde söylediği sözlere dikkatle bakmamız ve o günkü Avrupa devletlerinin Osmanlıya ait planlarıyla ne yapmak istediklerini anlamamız lazım: “Müthiş suikast planına karşı Türkiye hamiyet perverlerinin HÜRRİYETİ 1324’te (1907) ilan etmeleriyle o plânı akim bırakmaya çalıştıkları halde, maatteessüf altı-yedi sene sonra, (1914’te) Birinci Dünya Savaşı neticesinde, yine o su-i kast niyetiyle Sevr Muâhedesi’nde Kur’an’ın zararına gayet ağır şartlarla, fikirlerini yine icrâ etmek olan plânlarını akîm bırakmak için, Türk milliyetperverlerinin cumhuriyeti ilan etmekle mukabeleye çalıştıkları tarih olan 1324’de, ta 1334’e, ta 1354’e tam tamına tevafukla, o herc ü merc içinde Kur’an’ın nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Nur Risalelerinin 1324’de… Nur Risalelerinin Mukaddematının 1334’de… ve Nur Risalelerinin nuranî cüzleri ve fedakâr talebelerinin 1354’te mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hatta hakikat-i hâli bilmeyen bir kısım ehl-i siyaseti telaşa sevkettiler ve bu söndürme su-i kastına karşı tenvir vazifesini tam ifa ettiklerinden bu âyetin işarî mânasına bir medar-ı nazar olduklarına kuvvetli bir emaredir. Şimdi İslamlar içinde o Kur’an Nuruna muhalif hallerin ekserisi, o su-i kastların ve Sevr Muâhedesi gibi gaddarane muâhedelerin (andlaşmaların) vahim neticeleridir.”
Aslında bu süreçtde de benzer durumlar vardır. Ama bu bir söndürme gayretinden çok, bir teste tutma faaliyeti gibi görünmektedir. Çünkü şu andaki BM’nin sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin 17’si de bu Hizmetin hedefi olan cehaleti, fakirliği ve kavgaları bitirme hedeflerinin türevleridir. Yani Hizmet 170’i aşkın ülkede güzel faaliyetleriyle insanlığın candan arzuladığı çok önemli hedefleri gerçekleştirmeye çalışıyor. Ama bazılarında, “Acaba ileride bu Hizmet radikalizme kayabilir mi?” diye bir endişe vardı. Bu süreç gösterdi ki, asla öyle bir şey yok. Yani Hizmet insanları hapislere dolduruldu, menfi karşılık verilmedi. Hizmetin bütün mallarına mülklerine çöküldü, kimse sokaklara dökülmedi. Şahısların atalarından kalma ve bizzat kendilerinin kazandıkları mallara-mülklere çöküldü, sesini çıkaran olmadı. En hassas konulardan, kadınlara kızlara kelepçe vurulup zindanlara sokuldu yine neticeyi Allah’a havale ederek hiç kimse kanunsuzluğa tevessül etmedi. Bütün bunlar, Hizmetin masumiyetini tescilledi. Yani Hizmet bu testi geçti elhamdülillah ve önü açık inşaallah…
[Safvet Senih] 4.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Sevmek çok mu zor? [Bahattin Karataş]
Rüzgar eser, hazan vurur.
Yeşiller sararır, gazele dönüşür.
Yapraklar dökülür, dallar budanır..
İnsanoğlu her şey bitti gitti zanneder.
Sabırsız insan bilemez ki,
Bu dökülenler, önceki bahardan kalanlar..
Hangi kıştan sonra gelmedi bahar?
Hangi geceden sonra gelmedi nehar?...
Az ilerde..şu karlı dağların arkasında,
Tebessüm eden bir bahar var.
Ümitvar olun, geldik geliyoruz diyorlar.
Hasan Basri Hz.lerinden bir rivayette;”Ehli cennet, ya Rabbi bizim dünyada çok samimi olduğumuz, yediğimiz içtiğimiz bir, arkadaşlarımız vardı. Onları burada göremiyoruz. Onlar neredeler? Onlar yok diye verdiğin nimetlerin lezzetini tam alamıyoruz. Derler. Allah c.c. gerçekten benim için mi birbirinizi severdiniz? Evet ya Rabbi senin için. Benim için sevginizin hatırına ben de sizi affettim!. Buyurur.
Aynı şekilde cehennemdekiler de; Ya Rabbi dünyada birbirimizi senin için sevdiğimiz arkadaşlarımız vardı. Onları burada görmüyoruz. Neredeler? Allah c.c. onlar salih amel işlediler, cennetteler. Buyurur. Ya Rabbi onlar burda olduğumuzu bilseler bizi burda bırakmazlar. Allah, gerçekten benim için mi severdiniz ? Evet Ya Rabbi sevgimiz senin içindi. Öyleyse alın bunları cennete koyun’ buyurur.
Efendimiz(a.s.),birbirlerini Allah için seven iki insan!. Mahşerde nebiler ve şehitlerin imreneceği saraylar görürsünüz. Bunlar ne nebi ne de şehitlerindir. Sahabi (r.anh.) sorar. Bunlar kimlerindir ya Rasulüllah? Ne işlediler ki bu lütuflara mazhar oldular? Bunlar ne akrabadırlar ne de ticaret ve menfaatte ortaklardı.. Bunlar birbirlerini sırf Allah için severlerdi.
Yine Müslim ve A.b. Hanbel ”Birr” bahsinde geçen bir hadiste bir gün bir adam arkadaşını ziyaret etmek için yola çıkar. Yolda melek ona; ziyarete gittiğin arkadaşında bir menfaatin mi vardı diye sorar? Adam hayır der. Peki neden ziyaret ettin?Allah için seviyorum onu..Ben melek’im. Allah beni sana gönderdi. ‘Ben de onu seviyorum’ dedi. Madem Allah, rızası için sevenleri seviyor.. Madem Resulullah Allah için sevenleri seviyor.
Peki biz birbirimizi neden sevmeyelim? Sevmek çok mu zor? Çok mu pahalı bir şey yoksa? Biz de sevemez miyiz?
Hele bugünlerde..En yakınlarımızın, dost ve ahbaplarımızın, poyraz karşısında dökülen yapraklar gibi bir bir döküldüğü bugünde; geride kalan dost ve arkadaşlarla sarılıp kucaklaşmak, kenetlenmek ne kadar önemli? Ne kadar da hoş ve güzel, değil mi?
Niyazi Mısri'nin dediği gibi;
Dünya gamından geçip derya olunca nefes,
Yokluğa kanat açıp parelenince kafes,
Aşkla her daim uçup da kesilince bu ses
Çağırırım dost dost!.. Çağırırım dost dost!..
Zor ve çetin günlerden geçiyoruz..halbuki acı günlerin arkadaşlığı çok tatlı olur. Öz ananın, babanın, karındaşın bizi terk ettiği ve terki diyar ettiğimiz şu günlerde acılar ızdırap ve bin bir türlü işkence ve mağduriyetlere rağmen yanımızda dimdik ayakta duran şu adanmış ruhlu kardeşlerimizin kadir kıymetini bilmemiz gerekir kanaatindeyim..
Belki de “Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin. Allah'ın üstünüzdeki nimetini hatırlayın. Hani ya siz birbirlerinize düşmandınız da kalblerinizi te’lif etti. Kardeş olarak gözünüzü açtınız. Ateşten bir uçurumla dudak dudağaydınız, sizi uçurumdan kurtardı.!”(Ali imran 103)
Irsi yakınlarımızın değil, belki de bunların ahiretimize şefaat ve faydaları olacaktır..
Saffı Evvel’dekiler gibi gerçek kardeşlik buydu. Ötekisiyle imtihan olduk..bir çoğunu kaybettik. Hacdan telefon edip kızı ve torunlarına ben gelinceye kadar evimi terk edin evimde terörist istemiyorum diyen hacı ana babanın, Musab’ın anasından ne farkı var? O da imanından dolayı oğlunu günlerce aç susuz bırakıp direklere bağlamamış mıydı?
Evinden yurdundan koparılmış, geri bakıp bakıp Ey Mekke seni çok seviyorum. Vallahi beni çıkarmasalardı seni asla terk etmezdim diye inleyen peygamber günleri!.Bu günün o günden ne farkı var Allah aşkına? Bir davanın mukaddes çile ve ızdırabına ortak olmuşsak..aynı kadere evet demiş, paylaşmışsak.. ve aynı yola girmiş sevdalanmışsak öyleyse onların arkasından gitmek gerekmez mi?
Onlar o gün; bunlar da bugün Allah'ın dinini omuzlarında yükselttiler ve dünya onlara tam güleceği günde arkalarına bakmadan çekip gittiler..bugünümüz için ne kadar manidar?
Madem bugün aynı yiğitlik devam ediyor ve madem aynı yiğitler er meydanında belâ ve mesâibe elense çekiyor.. hey gidi günler hey! diyorlar öyle ise bu yiğitleri sevmek lazım. Sahiplenmek lazım. Basit bir telaşa terketmemek, bir çıkara değişmemek lazım..
Büyüğümüzün kalbinin yarasına tuz basmamalı, cennet kapısında bile kardeşlerimizi nefsimize tercih etmeli, ruh birlik ve bütünlüğümüzü sağlamada sorumluluğumuzu bilmeliyiz. Kenetlenmeli, kenetlenmeli, kenetlenmeliyiz...
Hem bunca insi cinni şeytanlar, şer ve şerirler türlü türlü oyun ve desiseleriyle, silah ve baskılarıyla aramıza ayrılık rüzgarları estirmeye çalışırlarken..neden kardeşimi bağrıma basmayayım? Bizi bir arada tutan bir yapan aynı hakikatlara imanımız değil mi?
Küçük çakıl taşlarını Kabe'ye değişmek doğru olmasa gerek.
Asırlar süren bir tahribatı tamir etmeye gönül verdiysek eğer, karşı taraf sizinle uğraşacak elbet...bu işten vazgeçirmek, korkutmak isteyecekler..Bu baskılar imanımızı ziyadeleştirmeli..
Bu kutsi dava emanetçilerinin kendi aralarında uzlaşma ve kardeşlikleri olmalı ki alem düzelsin. Yoksa Üstadımızın dediği gibi bilmeyerek karşı tarafa yardım etme ihtimali vardır..
Allah, bizlere bu imtihan ve sıkıntılarla boşluklarımızı görüp doldurmak ve saflarımızı sıklaştırmak için mehil veriyor.
Nefsimizin dırıltılarına rağmen şimdilerde birbirlerimizi sevebilmek en büyük cihat sayılır kanaatindeyim...
[Bahattin Karataş] 4.10.2018 [Samanyolu Haber]
Yeşiller sararır, gazele dönüşür.
Yapraklar dökülür, dallar budanır..
İnsanoğlu her şey bitti gitti zanneder.
Sabırsız insan bilemez ki,
Bu dökülenler, önceki bahardan kalanlar..
Hangi kıştan sonra gelmedi bahar?
Hangi geceden sonra gelmedi nehar?...
Az ilerde..şu karlı dağların arkasında,
Tebessüm eden bir bahar var.
Ümitvar olun, geldik geliyoruz diyorlar.
Hasan Basri Hz.lerinden bir rivayette;”Ehli cennet, ya Rabbi bizim dünyada çok samimi olduğumuz, yediğimiz içtiğimiz bir, arkadaşlarımız vardı. Onları burada göremiyoruz. Onlar neredeler? Onlar yok diye verdiğin nimetlerin lezzetini tam alamıyoruz. Derler. Allah c.c. gerçekten benim için mi birbirinizi severdiniz? Evet ya Rabbi senin için. Benim için sevginizin hatırına ben de sizi affettim!. Buyurur.
Aynı şekilde cehennemdekiler de; Ya Rabbi dünyada birbirimizi senin için sevdiğimiz arkadaşlarımız vardı. Onları burada görmüyoruz. Neredeler? Allah c.c. onlar salih amel işlediler, cennetteler. Buyurur. Ya Rabbi onlar burda olduğumuzu bilseler bizi burda bırakmazlar. Allah, gerçekten benim için mi severdiniz ? Evet Ya Rabbi sevgimiz senin içindi. Öyleyse alın bunları cennete koyun’ buyurur.
Efendimiz(a.s.),birbirlerini Allah için seven iki insan!. Mahşerde nebiler ve şehitlerin imreneceği saraylar görürsünüz. Bunlar ne nebi ne de şehitlerindir. Sahabi (r.anh.) sorar. Bunlar kimlerindir ya Rasulüllah? Ne işlediler ki bu lütuflara mazhar oldular? Bunlar ne akrabadırlar ne de ticaret ve menfaatte ortaklardı.. Bunlar birbirlerini sırf Allah için severlerdi.
Yine Müslim ve A.b. Hanbel ”Birr” bahsinde geçen bir hadiste bir gün bir adam arkadaşını ziyaret etmek için yola çıkar. Yolda melek ona; ziyarete gittiğin arkadaşında bir menfaatin mi vardı diye sorar? Adam hayır der. Peki neden ziyaret ettin?Allah için seviyorum onu..Ben melek’im. Allah beni sana gönderdi. ‘Ben de onu seviyorum’ dedi. Madem Allah, rızası için sevenleri seviyor.. Madem Resulullah Allah için sevenleri seviyor.
Peki biz birbirimizi neden sevmeyelim? Sevmek çok mu zor? Çok mu pahalı bir şey yoksa? Biz de sevemez miyiz?
Hele bugünlerde..En yakınlarımızın, dost ve ahbaplarımızın, poyraz karşısında dökülen yapraklar gibi bir bir döküldüğü bugünde; geride kalan dost ve arkadaşlarla sarılıp kucaklaşmak, kenetlenmek ne kadar önemli? Ne kadar da hoş ve güzel, değil mi?
Niyazi Mısri'nin dediği gibi;
Dünya gamından geçip derya olunca nefes,
Yokluğa kanat açıp parelenince kafes,
Aşkla her daim uçup da kesilince bu ses
Çağırırım dost dost!.. Çağırırım dost dost!..
Zor ve çetin günlerden geçiyoruz..halbuki acı günlerin arkadaşlığı çok tatlı olur. Öz ananın, babanın, karındaşın bizi terk ettiği ve terki diyar ettiğimiz şu günlerde acılar ızdırap ve bin bir türlü işkence ve mağduriyetlere rağmen yanımızda dimdik ayakta duran şu adanmış ruhlu kardeşlerimizin kadir kıymetini bilmemiz gerekir kanaatindeyim..
Belki de “Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin. Allah'ın üstünüzdeki nimetini hatırlayın. Hani ya siz birbirlerinize düşmandınız da kalblerinizi te’lif etti. Kardeş olarak gözünüzü açtınız. Ateşten bir uçurumla dudak dudağaydınız, sizi uçurumdan kurtardı.!”(Ali imran 103)
Irsi yakınlarımızın değil, belki de bunların ahiretimize şefaat ve faydaları olacaktır..
Saffı Evvel’dekiler gibi gerçek kardeşlik buydu. Ötekisiyle imtihan olduk..bir çoğunu kaybettik. Hacdan telefon edip kızı ve torunlarına ben gelinceye kadar evimi terk edin evimde terörist istemiyorum diyen hacı ana babanın, Musab’ın anasından ne farkı var? O da imanından dolayı oğlunu günlerce aç susuz bırakıp direklere bağlamamış mıydı?
Evinden yurdundan koparılmış, geri bakıp bakıp Ey Mekke seni çok seviyorum. Vallahi beni çıkarmasalardı seni asla terk etmezdim diye inleyen peygamber günleri!.Bu günün o günden ne farkı var Allah aşkına? Bir davanın mukaddes çile ve ızdırabına ortak olmuşsak..aynı kadere evet demiş, paylaşmışsak.. ve aynı yola girmiş sevdalanmışsak öyleyse onların arkasından gitmek gerekmez mi?
Onlar o gün; bunlar da bugün Allah'ın dinini omuzlarında yükselttiler ve dünya onlara tam güleceği günde arkalarına bakmadan çekip gittiler..bugünümüz için ne kadar manidar?
Madem bugün aynı yiğitlik devam ediyor ve madem aynı yiğitler er meydanında belâ ve mesâibe elense çekiyor.. hey gidi günler hey! diyorlar öyle ise bu yiğitleri sevmek lazım. Sahiplenmek lazım. Basit bir telaşa terketmemek, bir çıkara değişmemek lazım..
Büyüğümüzün kalbinin yarasına tuz basmamalı, cennet kapısında bile kardeşlerimizi nefsimize tercih etmeli, ruh birlik ve bütünlüğümüzü sağlamada sorumluluğumuzu bilmeliyiz. Kenetlenmeli, kenetlenmeli, kenetlenmeliyiz...
Hem bunca insi cinni şeytanlar, şer ve şerirler türlü türlü oyun ve desiseleriyle, silah ve baskılarıyla aramıza ayrılık rüzgarları estirmeye çalışırlarken..neden kardeşimi bağrıma basmayayım? Bizi bir arada tutan bir yapan aynı hakikatlara imanımız değil mi?
Küçük çakıl taşlarını Kabe'ye değişmek doğru olmasa gerek.
Asırlar süren bir tahribatı tamir etmeye gönül verdiysek eğer, karşı taraf sizinle uğraşacak elbet...bu işten vazgeçirmek, korkutmak isteyecekler..Bu baskılar imanımızı ziyadeleştirmeli..
Bu kutsi dava emanetçilerinin kendi aralarında uzlaşma ve kardeşlikleri olmalı ki alem düzelsin. Yoksa Üstadımızın dediği gibi bilmeyerek karşı tarafa yardım etme ihtimali vardır..
Allah, bizlere bu imtihan ve sıkıntılarla boşluklarımızı görüp doldurmak ve saflarımızı sıklaştırmak için mehil veriyor.
Nefsimizin dırıltılarına rağmen şimdilerde birbirlerimizi sevebilmek en büyük cihat sayılır kanaatindeyim...
[Bahattin Karataş] 4.10.2018 [Samanyolu Haber]
Algı değil, enflasyon canavarıymış [Semih Ardıç]
Algı mütehassısı bir iktidarın Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’tan neler duyuyoruz neler!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) eylül ayına ait enflasyon rakamlarını değerlendiren Albayrak, “Beklediğimiz oranların daha üzerinde bir rakamla karşı karşıya kaldık.” dedi.
Akabinde daha çarpıcı bir itirafta bulundu: “Demek ki piyasadaki fiyatlamalar ölçüsünde, son dönemde bahsettiğimiz stokçuluk davranışlarının fiyatlar üzerindeki etkisinin bir algı değil, gerçek olduğunu görmüş olduk.”
SENE SONUNA KADAR TEK HANEYE İNECEKTİ!
Her ne kadar mevzuyu stokçuluk ile irtibatlandırsa da Albayrak enflasyonun bir algı değil hakikat olduğunu kabul etti.
İki ay evvel sene sonuna kadar tek haneye ineceğinden emindi. Artık tek hanenin t’sini dahi telaffuz etmiyor.
Mevcut şartlarda “tek hane enflasyon” 2019 için bile muhal değil. Enflasyonla mücadelede havlu atıldı. 2001 krizinin neşet ettiği yüksek enflasyon-yüksek faiz sarmalında debelenip duruyor ekonomi.
EN KÖTÜ GERİDE Mİ KALDI?
Albayrak’ın, “En kötüyü geride bıraktık.” sözleri de enflasyonun ekimden itibaren düşeceğine dair beklentisi de hoş bir temenniden ibaret.
Krizin şiddeti artarak devam edecek. Zira iktidar çare namına tutarlı tek adım atmadı.
Hele hele damat Berat’ın, “Enflasyonla mücadele çerçevesini açıklayacağız.” şeklinde kulağa mutantan gelen cümleleri yok mu?
Yurt içi üretici fiyat endeksi, bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı, Eylül 2018 [2003=100]
Tüketici fiyat endeksi, Eylül 2018 [2003=100]
Şimdiye kadar enflasyonla mücadele etmiyordunuz demek ki! Çerçeve belgesi bile haftaya açıklanacak, öyle mi?
Mevcut iktidar hangi belgeyi açıkladığında kale alındı ki enflasyonla mücadele çerçeve belgesi kale alınsın.
VATANDAŞ SEÇİMDEN EVVELKİ ŞARTLARI ÖZLEDİ
Temmuzda “100 günlük icraat” belgesi açıklandı. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan hayli iddialıydı. Hepsini tek tek yerine getireceklerini söylemişti.
Vakit doldu. O günden bu yana Var mı tek icraat? İcraattan vazgeçin, ekonomi yerle bir…
Dövizi ve faizi gümbür gümbür düşüreceklerini vaat eden Erdoğan, vatandaşın 26 Haziran seçiminden evvelki şartlara dönmek için neleri feda etmeye hazır olduğunu bilemez
TÜİK’in ilan tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) ile üretici fiyatları endeksine (ÜFE) göre Türkiye 2001 şartlarına rücu etti.
TÜFE aylık yüzde 6,30, senelik yüzde 24,52 yükseldi. 2003’ten bu yana ilk defa yüzde 20 eşiği geçildi.
ÜFE zaten dinamit gibi. Aylık yüzde 10,88 artan ÜFE geçen sene eylüle kıyasla yüzde 46,15 yükseldi.
SANAYİCİ MALİYETİNİ SİNEYE ÇEKİYOR
ÜFE ile TÜFE arasındaki makas talebin ne kadar düşük olduğunu, imalat sanayiinde fiyat artışının dolu dizgin devam ettiğini teyit ediyor. Sanayici piyasa şartlarında maliyetin bir kısmını sineye çekiyor.
Ekimde enflasyon düşeceğini ifade eden Hazine Bakanı ÜFE ile TÜFE arasındaki yüzde 22’lik farkı nasıl izah ediyor? Bu maliyet etikete öyle ya da böyle aksetmeyecek mi?
Gerçi Ankara ve İstanbul’da ekmek zamlarını iptal eden iktidarın elindeki sopanın yarın başkalarının sırtında kırılıp kırılmayacağının teminatı yok.
EKİMDE YENİ FAİZ ARTIŞI
Merkez Bankası’nın (TCMB) yüzde 17,75’ten yüzde 24’e çıkardığı repo faizi de 3 Ekim itibarıyla etkinliğini kaybetti.
Reel faiz için kalan sıcak para yeni bir artış için ağırlığını hissetirecektir. Ekimde yeni faiz artışı olmazsa kurlar yeniden tırmanışa geçebilir.
TCMB’nin yüzde 6,25’lik faiz artışının bir ay bile tedavülde kalamadığı bir enflasyon artışı ekonomi için en büyük felaketlerden biridir.
339 MADDEYE ZAM GELMİŞ
Eylül ayında enflasyon sepetinde 407 maddeden sadece 50’sinin ortalama fiyatları değişmemiş. 339 maddenin ortalama fiyatlarında artmış. 18 madde ise ucuzlamış.
Sanayinin dört sektöründe enflasyon hakikaten endişe verici oranlarda: Fiyatlar madencilik ve taş ocakçılığında yüzde 5,65; imalat sanayinde yüzde 9; elektrik ve gazda yüzde 40,21 ve suda yüzde 0,65 arttı.
Aylık artış bunlar. Elektrik ve gazdaki yüzde 40 artışın ekim ve kasımda perakende satışları nerelere çıkaracağını tahmin edebiliyoruz.
PETROL FİYATLARI YÜKSELİRKEN…
Dünyada petrol fiyatları yükseliyor. Brent petrolün varili 85 dolara yükseldi. Geçen sene 57 dolar civarında idi.
Petrol ve doğalgazı ithal eden Türkiye’nin enerji faturası birim fiyatlar yüzünden de katlanıyor.
Kur seviyesi geçen yıla kıyasla yüzde 60 yukarıda iken enflasyonda düşüş bekleyen Hazine Bakanı Berat Albayrak daha çok bekler.
Demek ki ne imiş ekonomi gemisi öyle algı ile yalanlarla, Saray medyasının süslemeleri ile yüzmüyormuş.
Bugünlerin altın cümlesini aklınızdan çıkarmayın: Kriz yeni başladı.
NOT: Dünkü makalenin (http://www.tr724.com/una-elektrige-dogalgaza-zam-serbest-ekmege-yasak-sutlu-nuriye-sezonu-acildi/) sonunda, “Esnafta çareler tükenmez… Sütlü Nuriye tatlısının 2018 versiyonu için tatlıcılara isim mevzuunda yardımcı olabilir miyiz? Nedir teklifleriniz?” diye sual etmiştim. Farklı isimler geldi. Ben içlerinden “Ayvayı yedik” ismini seçtim. Tekliflerini paylaşanlara teşekkür ederim…
[Semih Ardıç] 4.10.2018 [TR724]
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) eylül ayına ait enflasyon rakamlarını değerlendiren Albayrak, “Beklediğimiz oranların daha üzerinde bir rakamla karşı karşıya kaldık.” dedi.
Akabinde daha çarpıcı bir itirafta bulundu: “Demek ki piyasadaki fiyatlamalar ölçüsünde, son dönemde bahsettiğimiz stokçuluk davranışlarının fiyatlar üzerindeki etkisinin bir algı değil, gerçek olduğunu görmüş olduk.”
SENE SONUNA KADAR TEK HANEYE İNECEKTİ!
Her ne kadar mevzuyu stokçuluk ile irtibatlandırsa da Albayrak enflasyonun bir algı değil hakikat olduğunu kabul etti.
İki ay evvel sene sonuna kadar tek haneye ineceğinden emindi. Artık tek hanenin t’sini dahi telaffuz etmiyor.
Mevcut şartlarda “tek hane enflasyon” 2019 için bile muhal değil. Enflasyonla mücadelede havlu atıldı. 2001 krizinin neşet ettiği yüksek enflasyon-yüksek faiz sarmalında debelenip duruyor ekonomi.
EN KÖTÜ GERİDE Mİ KALDI?
Albayrak’ın, “En kötüyü geride bıraktık.” sözleri de enflasyonun ekimden itibaren düşeceğine dair beklentisi de hoş bir temenniden ibaret.
Krizin şiddeti artarak devam edecek. Zira iktidar çare namına tutarlı tek adım atmadı.
Hele hele damat Berat’ın, “Enflasyonla mücadele çerçevesini açıklayacağız.” şeklinde kulağa mutantan gelen cümleleri yok mu?
Yurt içi üretici fiyat endeksi, bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı, Eylül 2018 [2003=100]
Tüketici fiyat endeksi, Eylül 2018 [2003=100]
Şimdiye kadar enflasyonla mücadele etmiyordunuz demek ki! Çerçeve belgesi bile haftaya açıklanacak, öyle mi?
Mevcut iktidar hangi belgeyi açıkladığında kale alındı ki enflasyonla mücadele çerçeve belgesi kale alınsın.
VATANDAŞ SEÇİMDEN EVVELKİ ŞARTLARI ÖZLEDİ
Temmuzda “100 günlük icraat” belgesi açıklandı. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan hayli iddialıydı. Hepsini tek tek yerine getireceklerini söylemişti.
Vakit doldu. O günden bu yana Var mı tek icraat? İcraattan vazgeçin, ekonomi yerle bir…
Dövizi ve faizi gümbür gümbür düşüreceklerini vaat eden Erdoğan, vatandaşın 26 Haziran seçiminden evvelki şartlara dönmek için neleri feda etmeye hazır olduğunu bilemez
TÜİK’in ilan tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) ile üretici fiyatları endeksine (ÜFE) göre Türkiye 2001 şartlarına rücu etti.
TÜFE aylık yüzde 6,30, senelik yüzde 24,52 yükseldi. 2003’ten bu yana ilk defa yüzde 20 eşiği geçildi.
ÜFE zaten dinamit gibi. Aylık yüzde 10,88 artan ÜFE geçen sene eylüle kıyasla yüzde 46,15 yükseldi.
SANAYİCİ MALİYETİNİ SİNEYE ÇEKİYOR
ÜFE ile TÜFE arasındaki makas talebin ne kadar düşük olduğunu, imalat sanayiinde fiyat artışının dolu dizgin devam ettiğini teyit ediyor. Sanayici piyasa şartlarında maliyetin bir kısmını sineye çekiyor.
Ekimde enflasyon düşeceğini ifade eden Hazine Bakanı ÜFE ile TÜFE arasındaki yüzde 22’lik farkı nasıl izah ediyor? Bu maliyet etikete öyle ya da böyle aksetmeyecek mi?
Gerçi Ankara ve İstanbul’da ekmek zamlarını iptal eden iktidarın elindeki sopanın yarın başkalarının sırtında kırılıp kırılmayacağının teminatı yok.
EKİMDE YENİ FAİZ ARTIŞI
Merkez Bankası’nın (TCMB) yüzde 17,75’ten yüzde 24’e çıkardığı repo faizi de 3 Ekim itibarıyla etkinliğini kaybetti.
Reel faiz için kalan sıcak para yeni bir artış için ağırlığını hissetirecektir. Ekimde yeni faiz artışı olmazsa kurlar yeniden tırmanışa geçebilir.
TCMB’nin yüzde 6,25’lik faiz artışının bir ay bile tedavülde kalamadığı bir enflasyon artışı ekonomi için en büyük felaketlerden biridir.
339 MADDEYE ZAM GELMİŞ
Eylül ayında enflasyon sepetinde 407 maddeden sadece 50’sinin ortalama fiyatları değişmemiş. 339 maddenin ortalama fiyatlarında artmış. 18 madde ise ucuzlamış.
Sanayinin dört sektöründe enflasyon hakikaten endişe verici oranlarda: Fiyatlar madencilik ve taş ocakçılığında yüzde 5,65; imalat sanayinde yüzde 9; elektrik ve gazda yüzde 40,21 ve suda yüzde 0,65 arttı.
Aylık artış bunlar. Elektrik ve gazdaki yüzde 40 artışın ekim ve kasımda perakende satışları nerelere çıkaracağını tahmin edebiliyoruz.
PETROL FİYATLARI YÜKSELİRKEN…
Dünyada petrol fiyatları yükseliyor. Brent petrolün varili 85 dolara yükseldi. Geçen sene 57 dolar civarında idi.
Petrol ve doğalgazı ithal eden Türkiye’nin enerji faturası birim fiyatlar yüzünden de katlanıyor.
Kur seviyesi geçen yıla kıyasla yüzde 60 yukarıda iken enflasyonda düşüş bekleyen Hazine Bakanı Berat Albayrak daha çok bekler.
Demek ki ne imiş ekonomi gemisi öyle algı ile yalanlarla, Saray medyasının süslemeleri ile yüzmüyormuş.
Bugünlerin altın cümlesini aklınızdan çıkarmayın: Kriz yeni başladı.
NOT: Dünkü makalenin (http://www.tr724.com/una-elektrige-dogalgaza-zam-serbest-ekmege-yasak-sutlu-nuriye-sezonu-acildi/) sonunda, “Esnafta çareler tükenmez… Sütlü Nuriye tatlısının 2018 versiyonu için tatlıcılara isim mevzuunda yardımcı olabilir miyiz? Nedir teklifleriniz?” diye sual etmiştim. Farklı isimler geldi. Ben içlerinden “Ayvayı yedik” ismini seçtim. Tekliflerini paylaşanlara teşekkür ederim…
[Semih Ardıç] 4.10.2018 [TR724]
Faşist Devlet Ebed Müddet – Düşünene Müebbet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Can Dündar’ı vurmaya çalışan saldırgan “vurmayı başaramadığı için” ceza almaktan yırtıyor, fakat Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak gibi entelektüel ve eleştirel isimlerin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları üst mahkemece de onanıyor. Akın İpek’in İngiltere’de görülen davasında İngiliz yargıç Türkiye adalet sistemini temsil eden savcıya İpek’in herhangi bir terör eylemine karıştığıyla alakalı delil olup olmadığını soruyor, yanıt yok! Erdoğan içi boşaltılmış tırışkadan mecliste, aldıkları maaş ve avantalara odaklan milletin vekillerine konuşurken desteksiz sallıyor; medya ile falan demokrasi olmayacağını söylüyor. Aynı saatlerde Ankara’dan sonra İstanbul’da da 1 lira 50 kuruşa çıkan ekmeğin fiyatı, valilik kararıyla 1 lira 25 kuruşa indiriliyor. Ekmek Sanayi İşverenler Sendikası sekreteri, ekmek fiyatlarına değil, un satıcısı firmaların birim fiyatlarını denetlemek gerektiğini söylüyor. Liberal demokrasi ve piyasa ekonomisinde gelinen nokta budur.
Bakın açık söyleyeyim mi? Bu durumun sorumlusu veya müsebbibi Erdoğan değil, bunu bilesiniz! Erdoğan Ortadoğu Uzmanı Profesör Alon Ben-Meir’in dediği gibi “çılgın bir diktatör” değil! Olan bitenler, geçici süreliğine raydan çıkan sistem hipotezini çoktan çürüttü. Eğer hala bir yol kazası, bir istisnai felaket, bir kural dışı vaka olarak algılıyorsanız Türkiye’de olanları, hiçbir şey anlamamışsınız demektir. Altan’lara veya Ilıcak’a ömür boyu ceza veren mahkemeler de Türkiye’de kazara olan yargısal hatalar falan değil. Hatta bu mahkeme kararları salt Erdoğan’ın veya AKP’nin baskılarıyla, yani alınmak zorunda kalınmış kararlar olarak değerlendirilemez. Bilerek, isteyerek, onaylayarak, tasvip ederek, destekleyerek, inanarak alınan gayrı-hukuki, hukuken yok hükmünde olan “rejim kararlarıdır” bunlar. Geçiş dönemlerinde, ihtilallerin buhranlı ve çalkantılı kıyımlarında, rejim değişimlerinde, toplum mühendisliği empoze edilen koşullarda, toplumların kaderini değiştiren rota değişimlerinde görülen türden bir dönem yaşıyoruz.
AKP malum, rejimin resmi partisi! MHP açıktan destek oluyor. Yöneticilerinin düşük IQ ve sair olduklarına ilişkin yorumları bilemem, bu konuda bir uzmanlığım yok. Ama her politik bağlantıda çıkarlar ve güç ilişkilerinin araştırılması gerektiğini biliyorum. Mafya üyelerine ve suçlulara af çıkartmak için aracılık rolünün yanında, aynı zamanda “arabanın dördüncü tekerleği” olarak önemli bir görevi ifa ediyor. İşlevini gücü ve kendi ajandası doğrultusunda tahsil eden, tahsilâtçı bir parti söz konusu olan. Ya CHP? İçinde sosyal demokrat ve demokratik sosyalist erdemli ve dünya görüşlerine sadık bazı milletvekilleri olduğunu bildiğim bu kadim parti, büyük oranda ulusalcı diye adlandırılan “sol nasyonalistlere” teslim olmuş durumda. Büyük oranda diktatoryal rejimin vitrini veya makyajı sorumluluğunu kabullenmiş görünen CHP’nin sorunu da, siyaseten çok yaratıcı olmadığı adeta genel kabul gören, odaklanma sorunları yaşadığını düşündüğüm, dönemsel dinamik görüntü hamleleri (adalet yürüyüşü gibi) dışında garaj arabası gibi sadece belli yollarda belli hedeflere doğru giden genel başkan Kılıçdaroğlu değil. CHP, değerleri evrensel sosyal demokrat partilerle örtüşmeyen, nasyonalist ve küreselleşme karşıtı, serbest piyasayla sorunlu, Kürtlere asla azınlık hakları veya etnik sorunlar perspektifinden yaklaşamayan, ağır bir devlet-refleksli parti. İçinde Alevilerin, Çerkezlerin, Müteahhitlerin vs. diğer lobilerin hâkimiyet mücadelesinde olduğu ve genelde büyük fikirlerin küçük grup konsensüslerine kurban edildiği, eklektik-Kemalist bir profilde. Yani batı cephesinde yeni bir şey yok. Aynı tas, aynı hamam, bildiğiniz CHP. Bu parti, mevcut rejimin alternatifini savunmuyor ki! Bu partinin çıktığı yumurta bu sistem zaten! Neden tavuğun tercihleri sizi şaşırtıyor? Tavuk yumurtasından tavuk çıkar. Ve fabllarda bile tavuk kuğuya dönüşmek istemez! Şaka bir yana, CHP’den sosyal demokrat bir parti üretemezsiniz. Sanırım yazarkasa Engin Ardıç’la tek anlaşabildiğim konu bu olurdu. Neyse ki kendisini şahsen tanımıyorum (ama çok da memnunum bundan!).
MHP ve CHP, devlet ebed müddet anlayışının siyasi temsilcileridir
İkisi de fazlasıyla devletçidir. Bu “devlet” sonunda ebed-müddet olduğunu İslamcıları da bünyesine absorbe ederek gösterdi, göstermekte! Bu konseptin turnusol kâğıdı Kürtlerdir. Kürt alerjisi Türk devletinin kor unsurudur. Bu nedenle, MHP ve CHP, Kürtleri sevmez. Kürt sevmez demiyorum. Kürt, Kürtlüğünü inkâr ettiği müddetçe MHP de CHP de Kürtlere Kemalist bir tolerans gösterir. Hak arayan Kürt, güvenlik rizikosudur. Ebet-müddet devletin varlığına kast eden bir tehlike olarak addedilir. İkisi de nasyonalist olan bu iki parti, nasyonalizmlerinin seküler mi din soslu mu olacağıyla alakalı – esası değiştirmeyen – anlaşmazlıkları dışında, tek yumurta ikizi gibi birbirlerine benzerler. Devlet denen organizasyonu idealize eden, bireyi ise (yani vatandaşı) sadece devletin kolektif birimi olan milleti oluşturan bir ünite olarak okuyan bu iki parti, bugün insan hakları ve temel demokratik değerlerle sorunlu bir profil çiziyor. MHP doğrudan pozisyonunu belli ediyor da, CHP sadece kendi gibi düşünenlerin – seküler Kemalist gelenekle bağlantısı olan grubun – haklarını savunuyormuş gibi yaptığı için, hala daha dışarıda ve içeride “sol” parti muamelesi görüyor. Oysa Kürtlerle Çözüm Süreci’ne tümüyle derin reflekslerle baktığını biliyoruz CHP’nin. Bu bakımdan, MHP ve CHP’nin ortak genetik kodlarını deşifre etmek istiyorsanız, makineye Kürt sorununu atın, çıktılar size her iki nasyonalist partinin kesişme noktalarını hemen gösterecektir.
Türkiye’de insan haklarını savunan, demokratikleşme yanlısı, piyasa ekonomisi ve küreselleşmenin zenginlik ürettiğini düşünen, bireysel temel özgürlükler, akademik bağımsızlık, yargının tarafsız ve bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, Avrupa Birliği yönelimi, Batı ittifakı ve Batı yönelimli Avrupalı Türkiye algısı gibi noktalarda yazan-çizen kişiler, AKP (Milli Görüş) zihniyeti tarafından olduğu kadar MHP ve CHP zihniyetleri tarafından da “liboş” olarak nitelenir! İşte Altanlar veya Ilıcak gibi aydınların sevilmeme nedeni bu! Liberal demokrasi savunmak Türkiye’de vatan hainliğidir. Batı teslimiyetçiliğidir. Mankurt olmaktır. Batı hayranlığıdır. Kendi değerlerinden kopuk olmaktır. Türkiye’de açık toplum istemek, devleti değil bireyi önceleyen politikaları savunmak, özgürleştirici eğitim talep etmek, MHP’nin de CHP’nin de yapacağı, yapmak isteyeceği şeyler değil. Bu bakımdan, CHP belki AKP ile İmam Hatip okulları ile ilgili olarak farklı düşünebilir. Ama liberal demokratik değerlerin okullarda öğretilmesini talep etmez, edemez! Bu onun varlık nedeni olan ideolojik zeminine uygun değildir. MHP’yi ve AKP’yi zaten saymıyorum bile!
Esasen tam da bu, rejimin kendisidir, derin yapı budur
Kendi anayasasıyla bile sorunları olan bir siyaset sınıfı, kendi toplumunun yansımasıdır. Anayasasına sokulmuş ne kadar liberal demokratik değer varsa ya tümünü değiştirdi, ya da kalanları olduysa onlara da uymuyor rejim. Mesela Anayasa Mahkemesi kararları var, alt mahkemeler onları barem almak zorunda, almıyor. Altan’lar bıkmadan usanmadan yargılayan savunmalarında yüzüne vuruyorlar alçaklığa batmış, kendi yasalarını uygulamayan savcıların ve mahkeme heyetlerinin; anayasaya dayanmıyorsa meşruiyetiniz, açıklayın, nereye dayanıyor diyorlar! Ağır eleştiridir. Ama haklıdır. Yerden göğe kadar haklıdır bu eleştiri! Kendi anayasasına dayanan en yüksek mahkemenin bağlayıcı kararlarını alt mahkemeler uygulamıyor! Bu esasında Türkiye’nin nerede olduğunu açıkça ortaya koymuyor mu? Peki, burası anlaşıldı, büyük bir sorun var ortada. O kadar büyük ki, devletin varlığı bile sorgulanabilir! MHP ve CHP ne yapıyor? Hala sanki anayasa hala geçerliymiş gibi yapıyor, demokrasicilik oynamaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı adayı, başka bir aday olan HDP eş genel başkanı Demirtaş’ı ziyaret edemedi, ona özgürlük talep edemedi bu ülkede! Muharrem İnce’yi aday gösteren CHP, muhalif midir hala diye sormayacak mıyız? Seçimlerde yapılan inanılmaz usulsüzlüklerden, İnce’nin seçim gecesi ortadan kayboluşuna kadar şaibelerle dolu, Anadolu Ajansı verileriyle sayılan oylar, MHP’nin inanılmaz oy artışı ve saire, bunları geçtik, ama anayasa diyorum! Anayasa! Anayasalar Türk devlet geleneğinde kullanılıp atılan kâğıt mendil muamelesi görür. Esas olan devletin bekasıdır. Bunu da derin devlet bilir. Esasında ebed olan bu yapı galiba Türk devletinde. Ve bu yapı iktidara gelen kim olursa olsun, onu avucunun içine alıyor. Hele ki ana konseptin dışına çıkılırsa. Mesela Kıbrıs’ta veya Kürt sorununda AB çerçevesinde çözüm odaklı projeler geliştirmek gibi. Hemen devlet-ebed-müddet anlayışı devreye giriyor, görünmez bir el faaliyete geçiyor. Esasen tam da bu, rejimin kendisidir. Derin yapı budur. El değiştirse de, temel anlayışı değişmiyor. Ceberut, güçlü, merkezi (demi merkeziyetten nefret eden), hukuku kendi köpeği gören bir yapı!
AKPMHPCHP formülü, Türkiye’deki politik kültürü yansıtıyor
Bocalıyoruz. Çünkü hala faşizmle mücadele ettiğimizin maalesef ayırtına varamayan insanlar toplumun çoğunluğunu oluşturuyor. Zordur bunu kabullenmek. Ama bununla başlar, bununla başlayacak her şey. Başa gelene doğru teşhis konmadan tedavi olanaklı değil. Rejim konusunda Erdoğan rejimi, MHP’den doğrudan destek alıyor, CHP’den ise çok esnek bir tolerans görüyor. Kürtlerin sistemden dışlanması, liberal demokrasinin yerine otoriteryan bir rejim gelmesi, demokratik değerler olarak özetlenen insan haklarından, azınlık haklarından, temel bireysel hürriyetlerden uzaklaşılması, bunların teminatı olan Batı güvenlik, ekonomik ve politik sistemlerini terk etmek ve Rusya-İran-Çin gibi sakat ideolojili, hukuksuz rejimlerle yakınlaşmak gibi yönelimlerde bu güçler ortak hareket ediyor. AKPMHPCHP formülü, Türkiye’deki politik kültürü yansıtıyor. Olan neyse odur bu rejim. Halkın büyük bir bölümü komplo teorileriyle algılıyor dünyayı ve Türkiye’yi. Yahudilerin karanlık odalarda kararlar aldığı ve ABD’yi yönlendirdiği bir dünyada, Türkiye’ye kumpaslar kuran Batılılar, finans çevreleri ve lobiler, hainler ve casuslarla dolu acınası bir fantastik-romanımsı algı patolojisinden bahsediyorum. İnsan odaklı, eşitlik ve özgürlüklerin, farklı olan yaşan biçimleri ve tercihlerin, çok sesliliğin olağan kabul edildiği bir dünyadan kopmuş, kendi kabuğuna çekilmiş, kendi imkânsızlıklarında, hatta açlığında öfke bulan, onu da kendi seçtiği veya onayladığı üçkâğıtçı yönetimlerin ihaneti veya hatalarıyla değil, dış mihraklar gibi bir fanteziyle izah eden bir toplum. Bu insanlara Altan kardeşlere veya Ilıcak’a yapılan haksızlığı anlatmak mümkün mü? Üniversite mezunu olanlarının bile Ilıcak’tan bahsederken lafa “…ama Türkan Saylan” veya “yurtsever subaylara yapılanlar” diye başladığı bir ortamda, neyin hukukunu savunacaksınız?
Ah ülkem ah, ah halkım ah!
Demokrasinin seçimlerden ibaret olmadığını, üzerine oturduğu zeminin hukuk devleti ve temel haklar olduğunu bilmeyen veya bunu reddeden bir diktatör tarafından yönetilmenizin nedeni, sizin de bu gerçeklerin ayırtında olmamanız! Ahmet Altan veya Mehmet Altan’ın söyledikleri, 200 yıldır yazılan-çizilen demokrasi ve insan hakları mücadelesinden süzülen değerler aslında. Ve bugün maalesef biz hala bunları anlatmaya çabalıyoruz, hain damgası yemek pahasına! Hak etmiyor bu ülke Ahmet Altan’ı! Hak etmiyor, her şeye karşın direnen aydınını. Az gelişmiş toplumda akademisyenlik, gazetecilik, yazarlık zor işmiş – Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak ve daha yüzlerce gazeteci, akademisyen, yazarın hapishanede süründürüldüğü ülkenin kulağımıza fısıldadığı acı ve hüzünlü türkü bu. Ve hayıflanmanın yararı yok. Çünkü diktatörlüklerde bunlar olur. Yani alışacaksınız! Ez cümle, özeti şudur durumun, âcizane ve naçizane: Faşist devlet, ebed müddet, düşünene müebbet!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.10.2018 [TR724]
Bakın açık söyleyeyim mi? Bu durumun sorumlusu veya müsebbibi Erdoğan değil, bunu bilesiniz! Erdoğan Ortadoğu Uzmanı Profesör Alon Ben-Meir’in dediği gibi “çılgın bir diktatör” değil! Olan bitenler, geçici süreliğine raydan çıkan sistem hipotezini çoktan çürüttü. Eğer hala bir yol kazası, bir istisnai felaket, bir kural dışı vaka olarak algılıyorsanız Türkiye’de olanları, hiçbir şey anlamamışsınız demektir. Altan’lara veya Ilıcak’a ömür boyu ceza veren mahkemeler de Türkiye’de kazara olan yargısal hatalar falan değil. Hatta bu mahkeme kararları salt Erdoğan’ın veya AKP’nin baskılarıyla, yani alınmak zorunda kalınmış kararlar olarak değerlendirilemez. Bilerek, isteyerek, onaylayarak, tasvip ederek, destekleyerek, inanarak alınan gayrı-hukuki, hukuken yok hükmünde olan “rejim kararlarıdır” bunlar. Geçiş dönemlerinde, ihtilallerin buhranlı ve çalkantılı kıyımlarında, rejim değişimlerinde, toplum mühendisliği empoze edilen koşullarda, toplumların kaderini değiştiren rota değişimlerinde görülen türden bir dönem yaşıyoruz.
AKP malum, rejimin resmi partisi! MHP açıktan destek oluyor. Yöneticilerinin düşük IQ ve sair olduklarına ilişkin yorumları bilemem, bu konuda bir uzmanlığım yok. Ama her politik bağlantıda çıkarlar ve güç ilişkilerinin araştırılması gerektiğini biliyorum. Mafya üyelerine ve suçlulara af çıkartmak için aracılık rolünün yanında, aynı zamanda “arabanın dördüncü tekerleği” olarak önemli bir görevi ifa ediyor. İşlevini gücü ve kendi ajandası doğrultusunda tahsil eden, tahsilâtçı bir parti söz konusu olan. Ya CHP? İçinde sosyal demokrat ve demokratik sosyalist erdemli ve dünya görüşlerine sadık bazı milletvekilleri olduğunu bildiğim bu kadim parti, büyük oranda ulusalcı diye adlandırılan “sol nasyonalistlere” teslim olmuş durumda. Büyük oranda diktatoryal rejimin vitrini veya makyajı sorumluluğunu kabullenmiş görünen CHP’nin sorunu da, siyaseten çok yaratıcı olmadığı adeta genel kabul gören, odaklanma sorunları yaşadığını düşündüğüm, dönemsel dinamik görüntü hamleleri (adalet yürüyüşü gibi) dışında garaj arabası gibi sadece belli yollarda belli hedeflere doğru giden genel başkan Kılıçdaroğlu değil. CHP, değerleri evrensel sosyal demokrat partilerle örtüşmeyen, nasyonalist ve küreselleşme karşıtı, serbest piyasayla sorunlu, Kürtlere asla azınlık hakları veya etnik sorunlar perspektifinden yaklaşamayan, ağır bir devlet-refleksli parti. İçinde Alevilerin, Çerkezlerin, Müteahhitlerin vs. diğer lobilerin hâkimiyet mücadelesinde olduğu ve genelde büyük fikirlerin küçük grup konsensüslerine kurban edildiği, eklektik-Kemalist bir profilde. Yani batı cephesinde yeni bir şey yok. Aynı tas, aynı hamam, bildiğiniz CHP. Bu parti, mevcut rejimin alternatifini savunmuyor ki! Bu partinin çıktığı yumurta bu sistem zaten! Neden tavuğun tercihleri sizi şaşırtıyor? Tavuk yumurtasından tavuk çıkar. Ve fabllarda bile tavuk kuğuya dönüşmek istemez! Şaka bir yana, CHP’den sosyal demokrat bir parti üretemezsiniz. Sanırım yazarkasa Engin Ardıç’la tek anlaşabildiğim konu bu olurdu. Neyse ki kendisini şahsen tanımıyorum (ama çok da memnunum bundan!).
MHP ve CHP, devlet ebed müddet anlayışının siyasi temsilcileridir
İkisi de fazlasıyla devletçidir. Bu “devlet” sonunda ebed-müddet olduğunu İslamcıları da bünyesine absorbe ederek gösterdi, göstermekte! Bu konseptin turnusol kâğıdı Kürtlerdir. Kürt alerjisi Türk devletinin kor unsurudur. Bu nedenle, MHP ve CHP, Kürtleri sevmez. Kürt sevmez demiyorum. Kürt, Kürtlüğünü inkâr ettiği müddetçe MHP de CHP de Kürtlere Kemalist bir tolerans gösterir. Hak arayan Kürt, güvenlik rizikosudur. Ebet-müddet devletin varlığına kast eden bir tehlike olarak addedilir. İkisi de nasyonalist olan bu iki parti, nasyonalizmlerinin seküler mi din soslu mu olacağıyla alakalı – esası değiştirmeyen – anlaşmazlıkları dışında, tek yumurta ikizi gibi birbirlerine benzerler. Devlet denen organizasyonu idealize eden, bireyi ise (yani vatandaşı) sadece devletin kolektif birimi olan milleti oluşturan bir ünite olarak okuyan bu iki parti, bugün insan hakları ve temel demokratik değerlerle sorunlu bir profil çiziyor. MHP doğrudan pozisyonunu belli ediyor da, CHP sadece kendi gibi düşünenlerin – seküler Kemalist gelenekle bağlantısı olan grubun – haklarını savunuyormuş gibi yaptığı için, hala daha dışarıda ve içeride “sol” parti muamelesi görüyor. Oysa Kürtlerle Çözüm Süreci’ne tümüyle derin reflekslerle baktığını biliyoruz CHP’nin. Bu bakımdan, MHP ve CHP’nin ortak genetik kodlarını deşifre etmek istiyorsanız, makineye Kürt sorununu atın, çıktılar size her iki nasyonalist partinin kesişme noktalarını hemen gösterecektir.
Türkiye’de insan haklarını savunan, demokratikleşme yanlısı, piyasa ekonomisi ve küreselleşmenin zenginlik ürettiğini düşünen, bireysel temel özgürlükler, akademik bağımsızlık, yargının tarafsız ve bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, Avrupa Birliği yönelimi, Batı ittifakı ve Batı yönelimli Avrupalı Türkiye algısı gibi noktalarda yazan-çizen kişiler, AKP (Milli Görüş) zihniyeti tarafından olduğu kadar MHP ve CHP zihniyetleri tarafından da “liboş” olarak nitelenir! İşte Altanlar veya Ilıcak gibi aydınların sevilmeme nedeni bu! Liberal demokrasi savunmak Türkiye’de vatan hainliğidir. Batı teslimiyetçiliğidir. Mankurt olmaktır. Batı hayranlığıdır. Kendi değerlerinden kopuk olmaktır. Türkiye’de açık toplum istemek, devleti değil bireyi önceleyen politikaları savunmak, özgürleştirici eğitim talep etmek, MHP’nin de CHP’nin de yapacağı, yapmak isteyeceği şeyler değil. Bu bakımdan, CHP belki AKP ile İmam Hatip okulları ile ilgili olarak farklı düşünebilir. Ama liberal demokratik değerlerin okullarda öğretilmesini talep etmez, edemez! Bu onun varlık nedeni olan ideolojik zeminine uygun değildir. MHP’yi ve AKP’yi zaten saymıyorum bile!
Esasen tam da bu, rejimin kendisidir, derin yapı budur
Kendi anayasasıyla bile sorunları olan bir siyaset sınıfı, kendi toplumunun yansımasıdır. Anayasasına sokulmuş ne kadar liberal demokratik değer varsa ya tümünü değiştirdi, ya da kalanları olduysa onlara da uymuyor rejim. Mesela Anayasa Mahkemesi kararları var, alt mahkemeler onları barem almak zorunda, almıyor. Altan’lar bıkmadan usanmadan yargılayan savunmalarında yüzüne vuruyorlar alçaklığa batmış, kendi yasalarını uygulamayan savcıların ve mahkeme heyetlerinin; anayasaya dayanmıyorsa meşruiyetiniz, açıklayın, nereye dayanıyor diyorlar! Ağır eleştiridir. Ama haklıdır. Yerden göğe kadar haklıdır bu eleştiri! Kendi anayasasına dayanan en yüksek mahkemenin bağlayıcı kararlarını alt mahkemeler uygulamıyor! Bu esasında Türkiye’nin nerede olduğunu açıkça ortaya koymuyor mu? Peki, burası anlaşıldı, büyük bir sorun var ortada. O kadar büyük ki, devletin varlığı bile sorgulanabilir! MHP ve CHP ne yapıyor? Hala sanki anayasa hala geçerliymiş gibi yapıyor, demokrasicilik oynamaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı adayı, başka bir aday olan HDP eş genel başkanı Demirtaş’ı ziyaret edemedi, ona özgürlük talep edemedi bu ülkede! Muharrem İnce’yi aday gösteren CHP, muhalif midir hala diye sormayacak mıyız? Seçimlerde yapılan inanılmaz usulsüzlüklerden, İnce’nin seçim gecesi ortadan kayboluşuna kadar şaibelerle dolu, Anadolu Ajansı verileriyle sayılan oylar, MHP’nin inanılmaz oy artışı ve saire, bunları geçtik, ama anayasa diyorum! Anayasa! Anayasalar Türk devlet geleneğinde kullanılıp atılan kâğıt mendil muamelesi görür. Esas olan devletin bekasıdır. Bunu da derin devlet bilir. Esasında ebed olan bu yapı galiba Türk devletinde. Ve bu yapı iktidara gelen kim olursa olsun, onu avucunun içine alıyor. Hele ki ana konseptin dışına çıkılırsa. Mesela Kıbrıs’ta veya Kürt sorununda AB çerçevesinde çözüm odaklı projeler geliştirmek gibi. Hemen devlet-ebed-müddet anlayışı devreye giriyor, görünmez bir el faaliyete geçiyor. Esasen tam da bu, rejimin kendisidir. Derin yapı budur. El değiştirse de, temel anlayışı değişmiyor. Ceberut, güçlü, merkezi (demi merkeziyetten nefret eden), hukuku kendi köpeği gören bir yapı!
AKPMHPCHP formülü, Türkiye’deki politik kültürü yansıtıyor
Bocalıyoruz. Çünkü hala faşizmle mücadele ettiğimizin maalesef ayırtına varamayan insanlar toplumun çoğunluğunu oluşturuyor. Zordur bunu kabullenmek. Ama bununla başlar, bununla başlayacak her şey. Başa gelene doğru teşhis konmadan tedavi olanaklı değil. Rejim konusunda Erdoğan rejimi, MHP’den doğrudan destek alıyor, CHP’den ise çok esnek bir tolerans görüyor. Kürtlerin sistemden dışlanması, liberal demokrasinin yerine otoriteryan bir rejim gelmesi, demokratik değerler olarak özetlenen insan haklarından, azınlık haklarından, temel bireysel hürriyetlerden uzaklaşılması, bunların teminatı olan Batı güvenlik, ekonomik ve politik sistemlerini terk etmek ve Rusya-İran-Çin gibi sakat ideolojili, hukuksuz rejimlerle yakınlaşmak gibi yönelimlerde bu güçler ortak hareket ediyor. AKPMHPCHP formülü, Türkiye’deki politik kültürü yansıtıyor. Olan neyse odur bu rejim. Halkın büyük bir bölümü komplo teorileriyle algılıyor dünyayı ve Türkiye’yi. Yahudilerin karanlık odalarda kararlar aldığı ve ABD’yi yönlendirdiği bir dünyada, Türkiye’ye kumpaslar kuran Batılılar, finans çevreleri ve lobiler, hainler ve casuslarla dolu acınası bir fantastik-romanımsı algı patolojisinden bahsediyorum. İnsan odaklı, eşitlik ve özgürlüklerin, farklı olan yaşan biçimleri ve tercihlerin, çok sesliliğin olağan kabul edildiği bir dünyadan kopmuş, kendi kabuğuna çekilmiş, kendi imkânsızlıklarında, hatta açlığında öfke bulan, onu da kendi seçtiği veya onayladığı üçkâğıtçı yönetimlerin ihaneti veya hatalarıyla değil, dış mihraklar gibi bir fanteziyle izah eden bir toplum. Bu insanlara Altan kardeşlere veya Ilıcak’a yapılan haksızlığı anlatmak mümkün mü? Üniversite mezunu olanlarının bile Ilıcak’tan bahsederken lafa “…ama Türkan Saylan” veya “yurtsever subaylara yapılanlar” diye başladığı bir ortamda, neyin hukukunu savunacaksınız?
Ah ülkem ah, ah halkım ah!
Demokrasinin seçimlerden ibaret olmadığını, üzerine oturduğu zeminin hukuk devleti ve temel haklar olduğunu bilmeyen veya bunu reddeden bir diktatör tarafından yönetilmenizin nedeni, sizin de bu gerçeklerin ayırtında olmamanız! Ahmet Altan veya Mehmet Altan’ın söyledikleri, 200 yıldır yazılan-çizilen demokrasi ve insan hakları mücadelesinden süzülen değerler aslında. Ve bugün maalesef biz hala bunları anlatmaya çabalıyoruz, hain damgası yemek pahasına! Hak etmiyor bu ülke Ahmet Altan’ı! Hak etmiyor, her şeye karşın direnen aydınını. Az gelişmiş toplumda akademisyenlik, gazetecilik, yazarlık zor işmiş – Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak ve daha yüzlerce gazeteci, akademisyen, yazarın hapishanede süründürüldüğü ülkenin kulağımıza fısıldadığı acı ve hüzünlü türkü bu. Ve hayıflanmanın yararı yok. Çünkü diktatörlüklerde bunlar olur. Yani alışacaksınız! Ez cümle, özeti şudur durumun, âcizane ve naçizane: Faşist devlet, ebed müddet, düşünene müebbet!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.10.2018 [TR724]
PGS’nin gözü PSG’nin rekorunda! [Hasan Cücük]
Bazı ligler için şampiyonun kim olacağını tahmin etmek artık bir kehanet olma özelliğini taşımıyor. İtalya’da Juventus, Almanya’da Bayern Münih, Fransa’da Paris Saint Germain (PSG) için şampiyon olur demek artık sıradan bir durum. Zira, Juventus 7, Bayern Münih ise 6 sezondur şampiyonluğu kimseye kaptırmıyor. PSG ise Arap sermayesni ardına aldığı 2012’den sonra sadece bir sezon şampiyonluğu kaptırdı. Bu yıl PSG için sorulacak soru; kendine ait en erken şampiyon olma rekorunu kıracak mı?
Pep Guardiola yönetimindeki Bayern Münih, 2013-14 sezonunda şampiyon olurken bir rekorunda sahibi oluyordu. Bitime 7 hafta kala şampiyonluğunu ilan eden Bayern Münih, Avrupa’da en erken şampiyon olan unvanını eline alıyordu. Kırılması zor bir rekorun sahibi olan Alman ekibinin bu başarısı sadece 2 yıl sürecekti. 2015-16 sezonunda fırtına gibi esen bir PSG vardı. Rakiplerine sahayı dar eden PSG, ligin 30. haftasında Troyes deplasmanından 9-0’lık tarihi bir skorla geçiyordu. Bu maçı sıradışı kılan sadece skoru olmuyordu. PSG, ligin bitimine 8 hafta kala şampiyonluğunu ilan edip, Avrupa’da en erken şampiyon olan takım unvanını eline alıyordu.
En önemli rakibi Monaco
PSG’nin şampiyonluk yolunda en önemli rakibi Monaco oldu. Ligue 1’e yeniden çıktığı 2013’ten itibaren Monaco ligi hep ilk 3’te bitirdi. 2016-17 sezonunda PSG’yi geride bırakarak şampiyon olmayı başardı. Monaco ile birlikte Lyon, şampiyonlukta PSG’yi zorlamaya çalışan takımlar oldu.
PSG geride kalan 8 haftayı kayıpsız kapatarak, bu yılda şampiyonluğun bir numaralı favorisi olduğunu gösterdi. Neymar, Cavani, Mbappe, Di Maria gibi yıldızlarıyla rakip kaleye gol olup yağmaya devam ediyorlar. PSG 24 puanla yoluna kayıpsız giderken, şampiyonluk yolundaki rakiplerinden olumlu sinyaller gelmiyor.
PSG’yi zorlama kapasitesi olan takımların başında gelen Monaco için 2018-19 sezonu felaket gidiyor. 8 hafta sonunda sadece bir maçtan 3 puanla ayrılan Monaco, 4 kez sahadan mağlup, 3 kez de berabere ayrılarak 6 puan topladı. Ligde 18 sırada bulunan Monaco’nun bu yıl PSG’ye şampiyonluk yolunda eşlik etmesi çok uzak bir ihtimal. Monaco şayet toparlanmazsa ligden düşmesi bile sürpriz olmaz.
Monaco’dan sonra PSG’yi zorlayan takımlardan biri olan Lyon, şimdiden rakibinin 10 puan gerisine düştü. 8 maçın 4’ünü kazanan Lyon, 2 şer maçtada sahadan berabere ve mağlubiyetle ayrıldı. Monaco’nun sefilleri oynadığı, Lyon’un yarışta etkisiz kaldığı bu sezon PSG’nin ardından ligde ikinci sırada Lille bulunuyor. Aradaki puan farkı ise 8. Lille 16 puana sahipken, takipçileri Montpellier ve Saint-Etienne’nin 15 şer puanı bulunuyor. Fransa’nın diğer güçlü takımları Marsilya 6. sırada bulunurken, Bordeaux’u bulmak için tabelada 9. sıraya kadar inmek gerekiyor.
Değeri, G.Saray, F.Bahçe ve Beşiktaş’ın toplam değerinden fazla
PSG’nin bu başarısı beklenen bir durum. Fransa Liginin en pahalı oyuncuları sıralamasına baktığımızda ilk 10’da 7 PSG’li oyuncuyu görüyoruz. İlk 4’ün tamamı PSG’li oyunculardan oluşuyor. Neymar ve Mabappe’ye biçilen değer toplam 330 milyon Euro. Bu rakam Türkiye’nin 3 büyük kulübü Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın toplam değerinden daha fazla. PSG’nin toplam kadro değeri 820 milyon Euro olarak hesaplanırken, ardından gelen Lyon için biçilen değer 338 milyon Euro. PSG neredeyse en yakın rakibinden 3 kat daha değerli bir kadroya sahip bulunuyor.
PSG; en erken şampiyonluğunu ilan ettiği 2015-16 sezonunda ilk 8 haftada 20 puan toplamıştı. Bu sezon 4 puan daha fazla topladı. Bu hızla giderse Avrupa’da en erken şampiyon olma unvanını PSG yeniden kırabilir. Bu PSG için inanılmaz bir başarı olsa da Fransa futbolu için tek takımlı ligin tescili olur.
PSG, benzerini Serie A’da Juventus’ta görüyoruz. Son 7 yılın şampiyonu Juventus, 7 haftada 21 puan toplayı en yakın rakibi Napoli’ye 6 puan fark attı. Juventus, Bayern Münih ve PSG’den farklı özelliği şamiyonluğunu son haftalarda ilan etmesi olmuştu. Bu yıl farklı bir tabela görmek mümkün olabilir. Bayern Münih cephesinden ise uzun yıllar sonar iyi sinyaller gelmiyor. Bavyera ekibi 6 maçta 13 puan toplayıp, ligde Borussia Dortmund’un 1 puan gerisinde ikinci sırada bulunuyor. Bayern, ligde oynadığı son iki maçı ve Şampiyonlar Ligi’nde sahasında oynadığı Ajax maçını kazanamayıp, taraftarları şoke etti. Herşeye rağmen Bayern, şampiyonluğun bir numaralı adayı olmaya devam ediyor. Bu üç takım şampiyonluktan ziyade bitime kaç hafta kala şampiyon olacaklar sorusu cevap bekliyor.
[Hasan Cücük] 4.10.2018 [TR724]
Pep Guardiola yönetimindeki Bayern Münih, 2013-14 sezonunda şampiyon olurken bir rekorunda sahibi oluyordu. Bitime 7 hafta kala şampiyonluğunu ilan eden Bayern Münih, Avrupa’da en erken şampiyon olan unvanını eline alıyordu. Kırılması zor bir rekorun sahibi olan Alman ekibinin bu başarısı sadece 2 yıl sürecekti. 2015-16 sezonunda fırtına gibi esen bir PSG vardı. Rakiplerine sahayı dar eden PSG, ligin 30. haftasında Troyes deplasmanından 9-0’lık tarihi bir skorla geçiyordu. Bu maçı sıradışı kılan sadece skoru olmuyordu. PSG, ligin bitimine 8 hafta kala şampiyonluğunu ilan edip, Avrupa’da en erken şampiyon olan takım unvanını eline alıyordu.
En önemli rakibi Monaco
PSG’nin şampiyonluk yolunda en önemli rakibi Monaco oldu. Ligue 1’e yeniden çıktığı 2013’ten itibaren Monaco ligi hep ilk 3’te bitirdi. 2016-17 sezonunda PSG’yi geride bırakarak şampiyon olmayı başardı. Monaco ile birlikte Lyon, şampiyonlukta PSG’yi zorlamaya çalışan takımlar oldu.
PSG geride kalan 8 haftayı kayıpsız kapatarak, bu yılda şampiyonluğun bir numaralı favorisi olduğunu gösterdi. Neymar, Cavani, Mbappe, Di Maria gibi yıldızlarıyla rakip kaleye gol olup yağmaya devam ediyorlar. PSG 24 puanla yoluna kayıpsız giderken, şampiyonluk yolundaki rakiplerinden olumlu sinyaller gelmiyor.
PSG’yi zorlama kapasitesi olan takımların başında gelen Monaco için 2018-19 sezonu felaket gidiyor. 8 hafta sonunda sadece bir maçtan 3 puanla ayrılan Monaco, 4 kez sahadan mağlup, 3 kez de berabere ayrılarak 6 puan topladı. Ligde 18 sırada bulunan Monaco’nun bu yıl PSG’ye şampiyonluk yolunda eşlik etmesi çok uzak bir ihtimal. Monaco şayet toparlanmazsa ligden düşmesi bile sürpriz olmaz.
Monaco’dan sonra PSG’yi zorlayan takımlardan biri olan Lyon, şimdiden rakibinin 10 puan gerisine düştü. 8 maçın 4’ünü kazanan Lyon, 2 şer maçtada sahadan berabere ve mağlubiyetle ayrıldı. Monaco’nun sefilleri oynadığı, Lyon’un yarışta etkisiz kaldığı bu sezon PSG’nin ardından ligde ikinci sırada Lille bulunuyor. Aradaki puan farkı ise 8. Lille 16 puana sahipken, takipçileri Montpellier ve Saint-Etienne’nin 15 şer puanı bulunuyor. Fransa’nın diğer güçlü takımları Marsilya 6. sırada bulunurken, Bordeaux’u bulmak için tabelada 9. sıraya kadar inmek gerekiyor.
Değeri, G.Saray, F.Bahçe ve Beşiktaş’ın toplam değerinden fazla
PSG’nin bu başarısı beklenen bir durum. Fransa Liginin en pahalı oyuncuları sıralamasına baktığımızda ilk 10’da 7 PSG’li oyuncuyu görüyoruz. İlk 4’ün tamamı PSG’li oyunculardan oluşuyor. Neymar ve Mabappe’ye biçilen değer toplam 330 milyon Euro. Bu rakam Türkiye’nin 3 büyük kulübü Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın toplam değerinden daha fazla. PSG’nin toplam kadro değeri 820 milyon Euro olarak hesaplanırken, ardından gelen Lyon için biçilen değer 338 milyon Euro. PSG neredeyse en yakın rakibinden 3 kat daha değerli bir kadroya sahip bulunuyor.
PSG; en erken şampiyonluğunu ilan ettiği 2015-16 sezonunda ilk 8 haftada 20 puan toplamıştı. Bu sezon 4 puan daha fazla topladı. Bu hızla giderse Avrupa’da en erken şampiyon olma unvanını PSG yeniden kırabilir. Bu PSG için inanılmaz bir başarı olsa da Fransa futbolu için tek takımlı ligin tescili olur.
PSG, benzerini Serie A’da Juventus’ta görüyoruz. Son 7 yılın şampiyonu Juventus, 7 haftada 21 puan toplayı en yakın rakibi Napoli’ye 6 puan fark attı. Juventus, Bayern Münih ve PSG’den farklı özelliği şamiyonluğunu son haftalarda ilan etmesi olmuştu. Bu yıl farklı bir tabela görmek mümkün olabilir. Bayern Münih cephesinden ise uzun yıllar sonar iyi sinyaller gelmiyor. Bavyera ekibi 6 maçta 13 puan toplayıp, ligde Borussia Dortmund’un 1 puan gerisinde ikinci sırada bulunuyor. Bayern, ligde oynadığı son iki maçı ve Şampiyonlar Ligi’nde sahasında oynadığı Ajax maçını kazanamayıp, taraftarları şoke etti. Herşeye rağmen Bayern, şampiyonluğun bir numaralı adayı olmaya devam ediyor. Bu üç takım şampiyonluktan ziyade bitime kaç hafta kala şampiyon olacaklar sorusu cevap bekliyor.
[Hasan Cücük] 4.10.2018 [TR724]
Hürriyetleri gasp edilen gazeteciler… [Erhan Başyurt]
Totaliter rejimler, haber tekelini ellerinde tutarak halka gerçekleri ters yüz edip sunabilecekleri yalancı bir dünya kurarlar.
***
Mesela, yok yere savaş başlatır. ‘’Savaş barıştır’’ derler…
Savaşa karşı çıkanı ve barış isteyeni, ‘hain’ ilan ederler.
***
Mesela, ülkeyi ekonomik krize sokar, ‘’Fakirlik, zenginliktir’’ derler.
Ülkeyi aldıkları borçlarla batağa sürükler, ‘’Onların doları varsa, bizim de Allahımız var’’ derler.
Ekonomiyi iflasa sürükler ve Duyun-u Umumiye tarzı yapılara teslim eder, ‘’yerli ve milli tedbirler aldık, ekonomi düze çıkıyor’’ derler.
***
Zulmün en büyüğünü yapar, hukuku yok ederler ama halka ‘adalet’ satarlar.
***
Tüm bunların başarıyla uygulanabilmesi, yalanlarla kurgulanmış yönetimlerini sürdürebilmek için de, gerçeği dile getiren aydınları, vatandaşları sustururlar.
Toplama kamplarına atarlar. Yokluğa mahkum ederler. Hukuken suçları yoktur ama siyasi talimatla ‘esir’ tutulurlar.
***
Halk yalanlarla kurgulanmış dünyada, ateş kendisine de dokunana kadar gerçeği göremez hale gelir.
Halk sürekli yalan bombardımanı altında doğru ile yalanı ayırt edemez, masum insanlara uygulanan siyasal lincin sosyal bir halkası haline gelir.
***
Gerçeklerin farkında veya oyunun parçası olanlar, ‘’ekmeğimizi onlar veriyor’’, ’’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ ya da ‘’konuşursam beni de alırlar’’ diyerek zulmü görmezden ve duymazdan gelir.
***
Sonuç, işte bugün Türkiye’de yaşandığı gibi, felaket olur.
Darbe karşıtlığıyla bilinen ve yıllardır Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının gelişmesi için çırpınan gazeteciler ve aydınlar, hapse atılır.
***
Nazlı Ilıcak gibi 70 yaşın üstünde bir kadın gazeteci, Ahmet Altan gibi dünyanın tanıdığı bir romancı, Mümtaz’er Türköne ve Sedat Laçiner gibi Türkiye’nin yetiştirdiği değerli siyaset bilimciler, Gültekin Avcı, Hidayet Karaca, Ali Ünal, Mustafa Ünal, Ufuk Şanlı, Nuh Gönültaş, Mehmet Baransu gibi cesur gazeteci ve yazarlar hapse atılır.
Türkiye, dünyanın en büyük gazeteci cezaevine dönüşür.
200’e yakın gazeteci ve aydın sadece gerçekleri dile getirmesinler ve dışarıdakilere de gözdağı olsun diye hücreye konur.
Algı operasyonları ve sürekli yalan pompalayarak oluşturdukları ‘yalan dünyasının’ bozulmaması, ancak ve ancak gerçeklerin halka ulaşmasını engellemek ve gerçeği dile getiren cesur insanları susturmakla mümkündür.
***
Böylesi durumlarda, hukuk rejimin zulme uydurduğu kılıfa dönüşür.
Yargıçlar hukuka göre değil iktidarı koruma güdüsüyle hareket eder ve kararlarını ‘intikam kılıcı’ gibi kullanırlar.
***
Oysa gerçeklerin önünü tıkamak, hastadan tedavisi mümkün sorunlarını saklamak gibidir.
Yalanlar, sürekli gizlenen ve reddedilen sorunlar, bir kanser gibi sarar bünyeyi…
‘’İyisin iyisin…’’ demekle, kötü huylu kanser hastası iyileşmeyeceği gibi, sadece ‘’İyiyiz iyiyiz…’’ demekle de kötü bir yönetim ülkenin sorunlarını çözemez.
***
Gizlenen sorunlar büyür, vücudun fonksiyonel tüm organlarına yayılır zamanla.
Ne yazık ki, sadece kötü yönetim zarar görmez kendi yalan ve zulmünden. Onu ‘’ekmeğimizi veriyor’’ diyerek destekleyenler de, ‘’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ diyenler de, ‘’bize dokunmuyor, bırak yesinler birbirlerini’’ deyip ötekine yapılan zulmü görmezden ve duymazdan gelenler de, korkuya teslim olup gerçekleri dile getirmekten kaçan sesiz kalmayı tercih edenler de kurbanı olur tüm bu kötülüklerin…
Kaçınılmaz sondur felaket, tüm totaliter rejimler için…
***
Sonu hayırla biten tek bir totaliter rejim olmadığı gibi, hayır ile anılan tek bir totaliter lider de yoktur tarih boyunca…
***
Hükmü ezelden verilmiş, ebede kadar değişmez bir hükümdür bu…
Zalimleri sevmez Allah… Ateş sadece zulm edene değil, meyil gösterene de dokunur… Zulmedenleri de ıslah etmez, Allah!
[Erhan Başyurt] 4.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


