AKP’nin işi artık daha da zor [Harun Odabaşı]

Yerel seçimler geride kaldı. Ankara’daki seçim heyecanına kendimizi odaklamışken bizi esas süprizin İstanbul’da beklediğini nereden bilecektik. İstanbul’un yeni patronu foto finişle belirlendi diyebiliriz. Dün gece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’dan Ankara’ya gitmeden önce yaptığı kısa değerlendirmede ekran karşısında rahat olduğu gözleniyordu. Balkondan yapacağı zafer konuşmasına hazırlanıyordu. Nede olsa partisi ve Cumhur İttifakı ekonomik krize rağmen oy oranını korumuştu. Korkulan olmamıştı. Ankara’nın kaybını ise bir şekilde telafi edebilirlerdi. Ama İstanbul başkaydı. Ekonominin üçte biri bu kentteydi. Rant merkezi idi. Özellikle yeni havalanı çevresinden büyük beklentileri vardı. Ankara’dan sonra İstanbul’un da muhalefet partisine geçmesi AKP’nin 2002’den bu yana sahip olduğu psikolojik üstünlüğe büyük darbe vurdu…

AKP vuruldu ama düşmedi. Ama artık işi eskisi kadar kolay değil. Miadını doldurup tarihe karışmış partilerden biri olmak ampülü patlatmak istemiyorsa ekonomideki problemlere kalıcı çözümler üretmek zorunda
Erdoğan’ın da dikkat çektiği gibi önümüzdeki 4,5 yıl seçimsiz bir dönem. AKP’nin döviz-faiz-enflasyon kıskacında eriyen Türkiye’nin sorunlarına politik kaygılar ve popülist hesaplar yapmadan çözüm üretebilmesi için yeterli bir süre. Peki AKP tercihini bu yönde kullanabilecek mi? Doğrusu henüz bu yönde net bir işaret almış değiliz. Her şeyden önce üzun süreli iktidarların yakalandığı yogunluk ve körlükten çıkarak gerçeklerle yüzleşmesi gerekiyor.
Ekonomi ve Maliyeden Sorumlu Devlet Bakanı Berat Albayrak 8 Nisan’da yeni bir ekonomi paketi açıklayacak, 15 Nisan’da da ABD’ye giderek finans kuruluşları ile temasa geçecek. Amaç yeniden taze kan yani sıcak para bulmak.

Peki bu paket ne kadar gerçekçi olacak ve piyasalar tarafından olumlu algılanacak. Bilindiği gibi 24 Haziran seçimlerinden sonra Yeni Ekonomi Planı adını verdikleri bir paket açıklamışlardı. Ama daha haftasında döviz, enflasyon ve faizdeki korkunç dalgalanma ile paket çöpe dönüşmüştü. Yine deve kuşu gibi kafasını kuma sokup görünmediğini zannedecekse işleri gerçekten çok zor.

Ama kanaatim ekonomi yönetiminin krizden kendi imkanları ile çıkamayacaklarını öngördükleri yönünde. Onun için 8 Nisan’da özellikle yabancı finans kuruluşlarını ikna etmeyi önceleyen kısa vadeli ama gerçekçi bir paket açıklanacağını düşünüyorum. Realiteler ışığında pakette ne olmayacağını söyleyebilirim: Büyüme ve faizlerin düşürülmesi olmayacak. Dış piyasalar bu iki noktaya çok duyarlı. Ekonomi durgunluğa hatta küçülmeye girmesine rağmen şu ortamda büyüme, üreterek değil para pompalayarak olabilir ki bu enflasyonu azdırmaktan başka işe yaramaz.
Mutlaka pakette olması gereken ise özellikle konkordato ve iflasla boğuşan özel sektörün yeniden borç yapılandırmasının önünü açmak. Döviz dalgalanmasından sonra pek çok firma oksijen çadırına alınmak zorunda kalındı. Hala yoğun bakımdan çıkamadı. Peki bankalar nasıl ikna edilecek? Bankalar özel sektöre anlayışlı davranırsa kendi mali yapılarını zayıflatmış olacak. Çünkü zor durumdaki şirket sayısı hazmetme kapasitesinin çok üstünde. Ancak bir orta yol bulabilirler diye düşünüyorum.

Birde şu Merkez Bankası’nın eriyen rezerv bilmecemiz var. Moodys’in de dikkat çektiği gibi döviz rezervinin yetersizliği Türkiye’nin kırılganlığını artırıyor. Merkez Bankası net döviz rezervinin nasıl bu kadar hızlı eridiği ile alakalı ikna edici bir açıklama yapmadı. Önümüzdeki günlerde yayınlayacağı raporlarda belki bu gizemin cevabını bulabiliriz. Ama dövizin dalgalı olduğu dönemlerde MB’nin elindeki en etkili silahın olmaması kara deliği daha da büyütüyor.

[Harun Odabaşı] 1.4.2019 [Kronos.News]

İş Bankası’nda ateşten gömleği kim giydi?

SAMANYOLUHABER | ÖZEL- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “İş Bankası’nda CHP’nin ne işi var? Hisseleri Hazine’ye devredilecek.” sözleri ile işaret ettiği hisse devrinde hazırlıkların tamamlandığı belirtiliyor.

CHP'NİN YÜZDE 28,1 PAYI VAR

31 Mart Mahalli İdareler Genel Seçimi’nin akabinde Mustafa Kemal Atatürk'ün vasiyeti gereği Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) elinde bulunan yüzde 28,1 İş Bankası payının Hazine’ye devri için harekete geçileceği konuşuluyordu.

Kulislerin hareketlendiği bir dönemde İş Bankası’nda sürpriz bir istifa kararı kulisleri daha da hareketlendirdi.

İş Bankası ile özdeş isimlerden biri olan Ersin Özince'nin AKP'nin bankayı Hazine'ye devir planına karşı çıktığı için istifa etmek mecburiyetinde kaldığı belirtiliyor.

ERSİN ÖZİNCE, HAZİNE’YE DEVİR İŞLEMİNE KARŞIYDI

İş Bankası ile özdeş isimlerden biri olan Ersin Özince’nin yönetim kurulu başkanlığından istifa ettiğini açıklaması ile Erdoğan’ın bankayı damadı Berat Albayrak’ın başında bulunduğu Hazine’ye devretme planı arasında irtibat olduğu belirtiliyor.

Özince’nin böyle bir işleme muhalefet ettiği ve bu yüzden istifa kararı aldığı kaydediliyor.

İTİRAZ EDEN BİRİ VARDI, O DA GİTTİ

Özince’den boşalan koltuğa 1 Nisan itibarıyla Füsun Tümsavaş getirildi. İş Bankası, yeni yönetim kurulu başkanlığına Tümsavaş’ın getirildiğini Kamuoyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) beyan etti.

Tümsavaş'ın aynı zamanda İş Bankası'nın sahibi konumundaki munzam sandığın da yönetim kurulu başkan vekili olduğuna dikkat çeken bir kaynağa göre AKP, bankayı Hazine'ye devir işlemlerinde pürüz yaşamayabilir: "İtiraz eden biri vardı. O da gitti."

İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı olan Füsün Tümsavaş'ın (ortada) yakında Erdoğan'ın CHP hisselerini Hazine'ye devir planı ile karşı karşıya gelebileceği belirtiliyor.

FÜSUN TÜMSAVAŞ KİMDİR?

1957 yılında Ankara’da doğan Füsun Tümsavaş, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, İktisat ve Maliye bölümü mezunu.

İş hayatına 1979 yılında Merkez Bankası Ankara Şubesi’nde adım atan Tümsavaş, İş Bankası’ndaki kariyerine 1981 yılında I. Krediler Müdürlüğü’nde memur olarak başladı.

Takiben aynı müdürlükte servis yetkilisi yardımcısı, kredi uzman yardımcısı, 1994 yılında müdür yardımcısı ve 1999 yılında birim müdürü görevlerinde bulundu. 2004 yılında ticari krediler müdürlüğüne müdür olarak atandı.

 2008’DEN BERİ YÖNETİM KURULUNDA

28 Mart 2008, 31 Mart 2011, 28 Mart 2014 ve 31 Mart 2017 tarihlerinde Türkiye İş Bankası A.Ş. yönetim kurulu üyeliğine seçilen Tümsavaş, 30 Mayıs 2011 tarihinden itibaren yönetim kurulu başkan vekili görevini ifa ediyordu.

Tümsavaş, Türkiye İş Bankası A.Ş. Mensupları Munzam Sosyal Güvenlik ve Yardımlaşma Sandığı Vakfı’nda yönetim kurulu başkan vekili olarak görev yapıyor.

İş Bankası'nın yüzde 44'ü söz konusu sandığa ait.

[Samanyolu Haber] 1.4.2019

Mi'rac Hakikatlerinden... [Prof. Dr. Suat Yıldırım]

Mirac, bir gece vakti, Hz. Peygamber Aleyhisselam'ın Mekke'den Kudüs'e oradan da göklere, cennete çıkıp, Sidretü'l-müntehayı geçerek Allah Teala'nın huzuruna kabulü, o lütfa mazhar olmasıdır. Bu hâdiseye, Kur'ân-ı Kerim'den alınan tâbirle "isra", hadisi şeriften alınan tabirle "mi'rac" denilir. (Biz bu yazımızda, zaruri olmadıkça, farklı değerlendirmeleri zikretmeyip, ilim ehlinin umumunun kabulüne mazhar olmuş şekliyle meseleyi hülasa edeceğiz). İsra: gece seyahati, mi'rac ise, yükselmek, yükseğe çıkaran vasıta manasınadır. Kur'ân-ı Kerim, bu hakikatten İsra ve Necm surelerinde kısa kısa ve sırlı bir üslupla bahsederken Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim başta olarak hadis kitapları, oldukça ayrıntılı şekilde anlatırlar. Bu geniş, sırlı, dolayısıyla farklı değerlendirmelere konu teşkil eden meselenin, bu yazının mahdut çerçevesi içinde, sadece bazı noktalarına, hem de çok kısa olarak temas etmeye çalışacağız.

MİRACIN DIŞ ÇERÇEVESİ

Hicretten 19 ay kadar önce Receb ayının 27. cuma gecesinde Peygamber Efendimiz Harem-i Şerifte Hatim mevkiinde istirahat buyururlarken Hz. Cibril gelip şerh-i sadr edip, yani göğsünü açıp zemzemle yıkayarak iman ve hikmetle doldurmasını müteakip, Peygamberimiz, amcazadesi Ümm-i Hani (r.a)'nın evinden Burak'a binerek, Cibril'in refakatinde, Medine'de bir durak yaparak Kudüs'te Mecmâ-ı enbiyâ olan Mescid-i Aksa'ya vardı, orada cemaat halinde kendilerinin teşrifini bekleyen peygamberlere imam olup, namaz kıldırdı. Sonra emrine verilen miraca binerek göklere yükseldi. Birinci semada Hz. Adem, ikincisinde Hz. Yahya ve Hz. İsa, üçüncüsünde Hz. Yusuf, dördüncüsünde Hz. İdris, beşincisinde Hz. Harun, altıncısında Hz. Musa, yedincisinde ise Hz. İbrahim (salavatu'llahi aleyhim) ile görüştü. Sonra Kader kalemlerinin saririni (yazarken çıkardıkları sesleri) işitecek yere vardı. Cennet ve cehenneme muttali oldu. Derken Sidretü'l Müntehaya kadar çıktılar. Sözlükte "Arabistan kirazı" denilen bu ağaç, Allahu a'lem, şeceretu'l-kevn, yani ulu varlık ağacı olup, Arş-ı a'lânın altında, cenneti ve gökleri ihata ederek, imkân âleminin, mümkinatın, yani Allah Teala'dan başka olan varlıkların hududunun sonudur. Cibril buradan öteye geçemedi. Hz. Resulullâh (a.s.) tek başına Kab-ı kavseyne varıp kurbiyyet-i ilâhiyye ile müşerref oldu.

Melekut âlemindeki bu mazhariyete paralel olarak mülk âleminde de, mirac, İslâm tebliğinin, hicret vasıtasıyla yayılacağının müjdecisi durumuna geçmiştir. Tebliğe karşı şirkin şiddetli mukavemeti devam etmekle beraber, bu gerginlik, İslâm'ın hakkaniyetinin ayrı bir delili oluyordu. Demek ki bu davet önlenemez, bu ses susturulamazdı. Bununla beraber bedbin bir bakış, kolaylıkla ye'se düşebilirdi: Taif tebliğine karşı direnen vahşetin, Peygamber Efendimiz'den akıttığı kan henüz soğumamıştı. Ebu Talib ile Hz. Hatice (r.a) vefat etmiş, bu iki mühim destek kaybolmuştu. Müslümanların adedi çok az idi. Amma bu fecr-i kâzibin arkasından, lutf-i ilâhi ile bazı ümit ışıkları beliriyordu. Medinelilerden birkaçı ile ilk Akabe görüşmesi yapılmıştı. Hicret ihtimali uzaktan uzağa görünüyordu. Kuvvetçe müşrikler baskın olmakla beraber, susturulamayan İslâm dâveti, sesini Mekke dışındaki hemen bütün Arap kabilelerine duyurmuştu. Görünüşte pek bir varlık olmasa da, sezebilenler için, toprak altında bir tekevvün ümidi mevcut idi.

MİRACIN HİKMETİ NE OLABİLİR?

Had ve hesaba gelmez bu hikmetleri, Cenâb-ı Allah "li nüriyehü min âyatinâ" (Rububiyetin muazzam hüccet ve alâmetlerini Resule göstermek gâyesiyle) başlığı altında hülasa buyurmuştur ki, bizler tarafından söylenecek her şey, bunun ancak bir kısmını ifade edecektir. Fakat bunu kısmen açıklamak üzere, meselenin sadece bir iki noktasını görmeye çalışalım:

İnsanın bu dünyadaki, şehadet âlemindeki konumunda ilâhi hükümranlık hakkındaki bilgisi pek sınırlıdır. Bu bilgi, çok kayıtlar altındadır. Fakat insanın ilâhi hükümranlığın genişliğini, tafsilatlı olarak müşahade etmesi nisbetinde, O'nun azametini anlaması mükemmelleşir. İbrahim (a.s)'ın miracından bahsederken Allah Teâla: "Böylece, İbrahim'e kesin bilgi sahibi olsun diye göklerin ve yerin melekutunu temaşa ettiriyorduk (En'am, 75) buyurur. İşte Allah'ın "âyatina" tavsifindeki azemete layık bir tarzda, risâleti mutlak olan Hz. Peygambere, ilâhi hükümranlığı bütün yönleriyle temaşa ettirmek, ilâhi hikmet gereğidir. Ağacı çekirdekten yaratan hikmetli Rabbimiz, onun mübârek kalbini, kâinat ağacının bütün esas hakikatlerini istiab edecek İstidad ve kapasitede yaratmış, onu çekirdekle meyve, mebde ile münteha arasında bir bağ, bir iletişim aracı kılmıştır. Bu varlık ağacının öz suyu odur. İşte bir yandan, hükümranlığının her tarafını ona göstermek, öte yandan da, onun ne büyük bir âyet olduğunu her tarafa göstermek için, onun mahbubiyet makamında olduğunu her cihete bildirmek ve güzel halini her tarafa sirayet ettirmek için huzuruna almış, hitabiyle ve fermaniyle taltif etmiştir. Nitekim dünyevi idareler de, en yüksek düzeyde görevlendirilecek müfettişlere, idari teşkilatı ayrıntılı olarak tanıtırlar, çeşitli kademelerde vazife yaptıktan sonra müfettişliğe tayin ederler.

Yahut teknolojiye müptelâ bir çağın mensubu olarak, bir misal verecek olursak: Çok geniş bir teknoloji dairesinin başkanı, dairesinin geliştirdiği mükemmel cihazları, ilk defa seri olarak imâl ettirdiğinde yapacağı ilk iş, o hassas cihazlar için, ayrıntılı kataloglar hazırlatıp, bu işten sorumlu olacak bir uzmana iyice gösterip tarif etmektir. Tâ ki, o da, o cihazı kullanacak olanlara gerekli rehberliği yapabilsin: İşte insan, o mükemmel cihaz, vahiy ile gelen talimatlar da katalog, kullanma kılavuzu, Peygamber ise o kataloğa vakıf uzman durumundadır. O cihaz için ayrıntılı katalog hazırlamamak, veya ona vakıf olacak uzman göndermemek halinde bütün emekler boşa gidecektir. Böyle yapmak, bunca ihtimamla hazırlatılan cihazı balyozla parçalamaktan farksız olup, bunu akılla bağdaştırmak mümkün değildir. Her tarafı hikmet ve nizam dolu bu kâinatın hikmetli Yaratıcısı, bu misal ile kıyas kabul etmeyecek derecede, böyle bir saçmalıktan münezzeh ve çok yücedir.

ALLAH TEALA, BİZE BİZDEN YAKIN İKEN BÖYLE BİR SEYAHATİN MANASI NEDİR?

Büyük bir ülkenin başkanının iki türlü icraatı olur. Birincisi: Sıradan bir memuru ile, muayyen bir konudaki işi hakkında telefonla görüşüp işini bitirmesidir. İkincisi ise: Böyle hususi ve cüz'i bir iş değil, mühim, çok çeşitli ve geniş işler için büyük yetkilerle genel bir vali tayin etmesi, onun görevinin her tarafta bilinmesini temin etmesidir. Bu vali ile, bazen özel telefon görüşmesi yapmakla beraber, bazen de bütün ülkeyi ilgilendirecek geniş çerçeveli işler hakkında görüşüp talimatlar vermek için, bütün ahalinin dikkatlerini çekecek tarzda, onu devlet merkezine davet ederek, bilahare onun bildireceği hususların tamamen kendi talimatı çerçevesinde olduğunu herkese ilan eder. Misâldeki birinci şahıs veli, ikinci şahıs nebi olup, davet de miractır.

KUDÜS'E GİTMENİN HİKMETİ?

Tevhid tarihinde, Hâtemü'l-Enbiyâ'ya gelinceye kadar en mühim durak Hz. İbrahim'dir. Onun ülkesinin en mühim iki merkezi Mekke ile Kudüs idi. Kudüs'e Hz. İshak'ın nesli olan İsrail oğulları, Mekke'ye ise Hz. İsmail'in soyu varis olmuştu. Kudüs mecmâ-ı enbiyâ idi. Allah Teala, gerek hak dinin, gerek beşeriyetin asılda bir olduğu mânâsındaki tevhid hakikatini temsil eden Hz. İbrahim'den sonra bu camiiyyeti, toplayıcılığı Allah'ın bütün güzel isimlerinin en cami bir mazharı olan Hz. Muhammed aleyhisselam ile izhar etmek diledi. O'nun mutlak risâlet sahibi olduğunu, böylece de ilân etti. Bütün enbiyânın imamı olduğu gibi, bi'setinden itibaren kıyamete kadar gelecek olan bütün İnsanlığa da onun resul olduğunu gösterdi.

Kâinatın birliği, bu evrenin âhenk ve nizamı, kâinatı uyum içinde yürüten Yüce Yaradan'ca nasıl matlub ise, bütün insanlığa rehberlik edecek dinin de birliği, öylece matlubdur. Ahir zaman nebisinin risâletinin kemâle ermesiyle, -onun veda hutbesinde geçen pek beliğ ifadeleriyle- "zaman döndü dolaştı ve Allah'ın gökleri ve yeri ilk yarattığı sıradaki durumunu aldı". Böylece onun risâleti ve miracı ile hilkat, gâyesine ulaşmış oluyordu.

Bu evrensel uyumun bir yönü de, Cuma gününün ona, onun ümmetine bağışlanmasıdır. Şöyle ki: İnsanlığın atası Hz. Adem, cuma günü yaratılmış ve cuma günü cennete konulmuştu. (Sahih-i Müslim). Onun zellesinden sonra tevbesi de, Rabb-i Rahim tarafından cuma günü kabul edilmiş idi. Bundan ötürü Adem, cuma gününü kendisi için bir şükür günü, bir toparlanma günü yapmıştı. Beni İsrail'in, bugün hakkında şüpheye düşmesine kadar, insanlık için de bu böylece devam etti. İhtilafları yüzünden, onlara sebt (cumartesi) hükmedildi. Bir hadise göre yaratılış, cuma günü kemale ermiştir.(Birinci gün maddenin gaz ve duman halinde hilkati ikincisi gök cisimlerinin, ecramın teşekkülü, üçüncüsü arzın semadan ayrılması devri, dördüncüsü yer kabuğunun teşekkülü, beşincisi dağların ve nehirlerin teşekkülü, altıncısı hayatın başlangıcı ile nebat ve hayvanların yaratılışı ile, insanın yaratılışına kadar tekâmülü devridir). Bu altı devir, bir gün gibi mülahaza edilince, işbu altıncı devir, hilkat prensiplerinin en toplu, en cem'iyyetli günü, yani Cum'ası demek olur. Çünkü âlem bu günde hayat sırrına mazhar olmuş ve insanın yaratılmasıyla tekâmül ederek son mertebe-i cem'iyyetine, tamamlanma safhasına ermiştir. Cuma günü, hayatın zuhuru devri, güneşin zevalini müteâkip Cuma vakti ise, insan hayatının neşeti hengâmı gibi, haftanın en feyizli, en mübarek günü olmak mazhariyetine haiz olarak, ehl-i İslâm'ı Arş-ı Rahmân altında, fazl ve Rahmet-i İlâhiyye'den, Naim cennetinin saadetine erdirmek üzere içtimâ etmeye, toplanmaya dâvet eden bir tezahür günü, bir bayram demektir. İşte Cum'a, bütün bu işlerin bir araya toplandığı gün olarak, dinlerin ihtilafından sonra, yine mutlak Resul'e bildirilmiş ve insanlık, İhtilafı bırakıp ataları Hz. Adem ile birlikte içtimaa, ilâhi dergaha yönelmeye dâvet olunmuştur. (Bkz. M. H. Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, 6, 4972 - 4973).

"İnsanlar bir tek ümmet idi (İhtilafa düşünce) Allah, müjdeleyen ve uyaran nebiler gönderdi ve İhtilaf ettikleri hususta aralarında hükmetmek üzere, onların beraberlerinde Hak kitaplar indirdi (...) Bunun Üzerine Allah, imân edenleri, izniyle, onların İhtilaf ettikleri hususta, doğru olanı bilmeye muvaffak etti. Allah, dilediğini doğru yola eriştirir" (Bakara suresi, 213) meâlindeki âyet-i kerime ile ilgili şu hadis-i şerif nakledilmektedir: "Biz dünyada son olmakla beraber, (ahirette) önde gelen ümmetiz. Cennete ilkin biz gireceğiz. Ne var ki onlara bizden önce Kitap verildi, biz sonraya kaldık. Fakat Allah, onların, hakkında ihtilaf ettikleri hususta, bizi doğru olanı öğrenmeye muvaffak kıldı: İşte şu Cuma günü, hakkında İhtilaf ettikleri gündür. Onun kadrini bilip tes'id etmeyi Allah bize lütfetti, diğer İnsanlar bu hususta bize tabi olmalıdırlar. Yarın (cumartesi) yahudilerin, yarından sonra ise hıristiyanlarındır" (Tefsir-i İbn Kesir, I, 365).

Allah'ın bir ismi de el-Câmi'dir, yani toplayan. Allah mahlukların hilkatlerini dünyaya dağılmış zerrelerden toplar, onlara bir vahdet verir, meselâ insan halinde bir organizma mucizesi meydana getirir. İnsanları, kendi dini etrafında toplar, bir araya getirir. Ahirette de insanları haşir meydanına toplar. İbadet yerleri olan mescidlerimizin öbür adı da Câmi'dir. Resulullah Efendimizin isimlerinden biri de Câmi'dir. Zira dağılmış İnsanları bir araya getiren O'dur.

Biz insanlar bir seferdeyiz. Zaman dairevi hareket ettiğinden, daha doğrusu tavaf halindeyiz. Tavaf edenler dönüp dolaşıp Hacer-i esvede geldikleri gibi, hayat telaşında başımızı almış giderken, mümin insanlarla buluşma günü, af ve İhsan günü, hilkatle bütünleşme vakti olan her cuma günü, el-Câmi olan Rabbimiz, Câmi olan Efendimizin arkasında, Câmi'de bizi toplamaktadır. Nitekim Mirac da böyle bir Cuma gecesi vaki olmuştu.

Hz. Peygamber'e miracta, dünyalara değiştirilmeyecek üç büyük atiyye verildi:

1) Beş vakit namaz ki, aslında mükâfat itibariyle elli vakit ibadettir. Efendimiz sanki miracdaki ünsün tadını alınca, o imkanın, kendi istidatları nisbetinde mü'minlere de verilmesi için niyazda bulunmuş ve bu niyaz kabul edilerek, önderlerinin girdiği o kapı, mü’minler için de bir ölçüde açık bırakılmıştır.Bu gerçeği de 'Namaz, müminlerin miracıdır" diye ilân buyurmuştur.

2) Şirk koşmayanların Cehennemde kalmayacakları,

3) "Amene'r-Resülü" diye başlayan el-Bakara suresinin son iki âyeti.

Bu vesile ile şunu arz edelim: İfadedeki icaz sebebiyle iyi anlaşılmayan bu husus çokça sorulmaktadır. Bakara suresi hicretten sonra Medine'de nâzil olmuştur, surenin son kısmı da öyledir. Mirac gecesi nâzil olan, bu âyetler değil, onların ihtiva ettiği hakikatlerdir. Açıkça görüldüğü üzere bu âyetler, dâveti umumi olan son Peygamberin, önceki peygamberler arasında hiç bir ayırım yapmaksızın, bütün enbiyâyı, büyük yeryüzü mescidinde, önceki mü'min ümmetlerle beraber bütün mü'minleri Makam-ı Mahmud, Livaül-hamd etrafında toplamış olması hakikatini ifade etmektedir. Şu halde, o gece indirilen, bu hâli bildirmedir. "Amener Resulü" âyetinde, Kur'ân olarak nâzil olacak olan bu hakikatin müjdesidir. Nitekim beş vakit namaz da o gece emredilmesine rağmen, Kur'ân'da nas olarak "beş vakit namaz" emreden âyet bulunmamaktadır.

Mirac'da Allah Teala ile Resulü arasında geçen bir ulvi mükalemenin, Tahiyyat (Teşehhüd) duâsı şeklinde kutlu bir hatıra olarak müminlere bırakıldığı bazı muahhar kitaplarımızda yer alır. Bunu birinci derecede muteber hadis kitaplarında göremedim. Fakat bu vaki olmasa da, Efendimiz tarafından öğretildiği kesin olan bu mübârek duânın, mirac gibi mümini yükselttiği aşikardır; şöyle ki:

"Et-Tahiyyatu lillahi" diyen mümin kâinattaki bütün canlıların, hayatlarıyla, her biri bir ilim ve sanat mucizesi olarak hayatlarıyla Yaratıcılarına yaptıkları bütün ibadetler O'na mahsustur, yalnız O'na layıktır" demiş olur. Birbirine benzeyen ve asli maddeleri aynı olan nutfelerden, yumurtalardan, tohumlardan, çekirdeklerden her biri bir mucize olarak yaratılan ve kâinatı şenlendiren enva-i türlü hayat sahibi varlıkların hayatlarıyla sundukları ibadetleri, tefekkür eder, onların temsilcisi yeryüzünün halifesi olarak, kendi namına Hâlık'lerine, takdim eder, böylece vazifesi olan külli ibadeti İfâ eder, kendi cüz'i ibadetini de onların arasına katar. Ve's-Salavatu ile bütün kavli ibadetlerin niyaz ve duâların tek kıblesi Rabbülâlemin olduğunu bildirir, Ve't-tayyihat ile halis niyetlerle yapılmış bütün mali ibadetlerin, fedakârlıkların da O'na mahsus olduğunu ikrar eder.

Allah Teala, âdeta buna cevaben "Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebiyy-i zişan!" buyurur. Bu hitab sigası ikinci şahıs üslubu çok incelikler İhtiva etmelidir. Bize şunu telkin ediyor ki Cenâb-ı Allah "Ve ceale'ş-şemse siracen" buyruğu ile güneşi, kâinatın lambası ve sobası yaptığı gibi, Mutlak Resulünü de "Siracen münira" tavsifiyle kâinatın mânevi hayatının güneşi olarak ilan etmiştir. Her insanın onunla bağ kurmasını, onun nuruyla aydınlanmasını istemiştir. Bu duâ her mü'mini, Resulullahın huzuruna yükseltmekte, ona 'Sen" diye hitap şerefiyle mümtaz kılmaktadır. Mümin, onunla bağını sağlamlaştırma, ona olan biatini tazeleme fırsatı bulmaktadır. Onun kabr-i saadetini ziyaret eden, orada selam veren bu saadete erdiği gibi, tahiyyatta "Sana selam ey Nebiyy-i zişan!" diyen mü'min de, ona benzer bir hale girmektedir. Hz. Peygamberin mübarek rûhları Refik-i a'lâda olmakla beraber, kabr-i saadetlerindeki kutlu bedenlerine tam bir taalluku vardır. Nasıl ki güneş, çok yükseklerde iken, kâinattaki şeffaf olan her bir cisimde herbir çiçek ve meyvede bir tecellisi varsa, ışığı, ısısı, renkleri ile, -amma o cismin kapasitesi nisbetinde- onunla beraberliği varsa. Yalnız maddi nurâni bîr cisim olan güneş misâlinden, tam nurâni olan rûhaniyyet-i nebevîyye elbette hadsiz derecede daha yüksektir. Güneşi, her yönüyle benzetme için değil, bazı yönleriyle meselemizi anlatmak için örnek veriyoruz. İşte güneş misâli, her bir mü'min tarafından verilen selamı Hz. Peygamberin işitip karşılık vermesi gerçeğini de anlamamızı kolaylaştırır. Güneş aynı anda milyarlarca şeffaf cisimde tecelli edebilir, ışınları vasıtasıyla onlarla irtibat halinde bulunabilir.

Evet bu güneş olmazsa kâinatın da, insanın da kıymeti hiçe iner. Dünya ve bütün eşya tam bir karanlığa gömülür. Demek ki, o olmasaydı, kâinatın da yaratılmaması gerekirdi. Ve O'nun nuru çıkarsa, kâinât, kıyametin kopmasına müstahak olacaktır.

[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 1.4.2019 [Samanyolu Haber]

Mi'rac'daki Sırlar [Mehmet Ali Şengül]

Mi’rac, Yaratanla yaratılanın en yüce makam ve mevkîde buluşmasıdır. Her şeye her şeyden daha yakın Allah (cc) ile, kâinat  yüzü suyu hürmetine yaratılan Nebîler Sultânı’nın  (sav) buluştuğu noktadır Mi’rac.
     
Cisimden, mekandan münezzeh bulunan Rabb’ül-Âlemin’le, kulluğuyla velâyete ulaşan insanlığın iftihar Tablosu’nun  (sav) madde ötesi âlemde buluştuğu mânevî bir makamdır Mi’rac.
     
Saâdet-i Ebedîye'yi yaratan Allah (cc) ile, o âlemin kapılarını açacak anahtarlar eline verilen, Mescid-i Haram’dan Mecmâ-ı Enbiyâ olan Mescid-i Aksâ’ya, sonra da Sidret-ül Müntehâ’ya ve netîce  itibâriyle Kâb-ı Kavseyn’de buluşan Nebîler Sultânı Hz. Muhammed’in (SAV) buluştuğu noktadır Mi’rac.
     
O Hz. Muhammed (SAV) ki; bütün kemâlât-ı insâniyeyi câmi, hem bütün tecelliyât-ı İlahiye’ye mazhar, hem bütün tabakât-ı kâinâta nâzır, saltanât-ı Rubûbiyetin dellâlı, bütün Esmâya, husûsiyle İsm-i Â’zam’a mazhar, Nübüvvet-i umûmi hakîkatinin temsilcisi olan, Mi’rac ile şereflenmiş bir Nebîler Sultânı’dır (sav).
     
Şu mevcûdâtın Â’dan Z’ye, zerreden küreye, semekten sistemlere kadar her şeyin, bir ordudan bin defâ daha muntazam, daha sistemli bir emir ile hareket ettiği açıkça görülmektedir.
   
Güneş, ay ve yıldızların muntazam hareketlerinden, nebâtat ve hayvânât  tâifelerinin rengarenk giydiği elbise ve takındıkları zînetleri, aynı zamanda harekât ve emre itaatleri gösteriyor ki, bir Sâni-i muhteşem, bir Kumandan-ı Â’zam ve perde-i gayb arkasında bir Hakîm-i Mutlak ve Sultân-ı Zülcelâl’in  var olduğunu anlıyoruz.
   
Öyleyse O Hâkim (cc), Bir’dir. Bir olmazsa mevcudât adedince ilahların bulunması lâzım gelir. Enbiyâ sûresi 22.âyette; “Halbuki gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu.  Demek ki, o yüce arş ve hükümranlığın sâhibi Allah, onların zanlarından, onların Allah’a revâ gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir!” buyrulmaktadır.
     
Binâenaleyh  O, Hâlık-ı  Hakîm’dir. Her icrâtında hikmet sâhibidir. Abes ve luzumsuz bir iş yapmaz. Görülüyor ki, kâinatta bir devr-i dâim var. Gece gündüz , yaz kış , hayat ve ölüm.. Husûsiyle insanoğlu, ‘nereden gelip nereye gidiyor ‘  farkında olması iktiza etmektedir.
     
Bir spermden yaratılan insan, meleklerden de ulvî bir makam sâhibi olarak yaratılıp donatılmıştır. İnsanoğlu, hayâtı sû-i istimal neticesinde, şeytana karşı sefil ve rezil duruma düşerken; Allah’a ve Rasûlü’ne îman ve itaat ile şeref kazanmaktadır. 
     
Allah (celle celalühu) kâinât’ın Sultânı, eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insanlar içinden, elbette birini intihap edecek, maksad-ı ilâhîyi, kâinatın sırlarını, yaratılışdaki hikmet ve gâyeleri şerh eden bir kulunu, çok büyük maksat ve gâyeler için huzûruna alacak , onunla konuşacak emir ve yasaklarını onun aracılığı ile kullarına bildirecektir.
   
Cenâb-ı Hak, her şeye her şeyden daha yakındır. Kâf sûresi 16.âyette; “İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız.”
   
Vâkıa sûresi 85.âyette de, “Biz ise, ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz”  buyruluyor.
   
Fakat her şey ondan nihâyetsiz uzaktır. En‘am sûresi 103.âyette,  “Gözler O'na erişemez. O'nun ilmi ise bütün gözleri ihâta eder.(Gözlerin görmediği her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olan) latîf ve habîr O'dur” buyrulmaktadır.
     
İnsanın yaratılış gâyesi, Rabbu’l âlemin olan Allah’a îman ve itaatdır.  O Allah ki; ehl-i îmanın gaybî olarak inandığı bu hakîkatleri, Mi’rac’ta dünya gözüyle görüp bize anlatan bir Rehberi, model yapmıştır.
   
Aynı zamanda Sultân-ı ezel ve ebedin bir Muhâtabı, Halîli , Habîbi ve  cennet-i bâkiyesinin misâfir-i Aziz’i oldugunu;  “İşte bunun içindir ki ey Resulüm! Biz seni bütün insanlar (âlemler) için sırf bir rahmet vesîlesi olman için gönderdik.” İlâhi beyânıyla ifâde buyrulmuştur. 
   
O Efendiler Efendisi ki (sav),  Sâni-i mevcûdat sâhibi kâinat ve Rabbu’l âlemin olan Hâkim-i ezel ve ebed’in marziyyâtını muhtevî  İslâmiyetin esâsâtını, başta namaz olarak saâdet-i ebediye’nin hazînelerinin anahtarlarını, cin ve inse Mi’rac hediyesi olarak getirmiştir. 
     
Bir insan düşünün ki;  îdam kararı almış. Darağacına çıkarken af haberi ile beraber, bir saray müjdesi verilse; ne kadar mesrûr ve memnun olur, târifi mümkün değildir.
   
İşte Allah’ın son Nebîsi, Efendiler Efendisi Hz. Muhammed (Sallallahü aleyhi vesellem) Mi’rac gerçeğiyle; darağacı mahiyetindeki  kâbrini bekleyen beşere, ‘Ölüm îdam değil, ebedî  âleme açılan ve dostlarıyla buluşturan bir kapı’ olduğu müjdesini ve cennet saraylarıyla mükâfatlandırılacağı haberini getirmiştir. İnsanın böyle bir müjdeden memnun ve mesrur olmaması düşünülebilir mi?
   
Misafir olarak bulunduğu bu dünyada insan, yaratılan varlıkların en  şereflileri ve en mükemmel donanımda olmaları itibariyle;  kendisine verilen sermayeler ile bu misafirhanede, Allah’ın rızâsını kazanma imkanına sâhiptir.
     
Saâdet-i dâreyn’i kazanma ve kaybetme insan akıl ve irâdesine bırakılmıştır. Akıl ve iz’an sâhibi insanlar,  Mi’rac gecesi vesîlesiyle, ihtivâ ettiği muhtevâ derinliği içinde ele alarak, bu fırsatı iyi değerlendirmelidirler. 
   
“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona îman etti, müminler de. Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Resullerine îman etti. ‘O’nun Resullerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz” dediler ve eklediler: ‘ İşittik ve itaat ettik ya Rabbenâ, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır”. (Bakara sûresi, 285)
   
“Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenâlık da kendi aleyhinedir.

Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma. Ya Rabbenâ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ya Rabbenâ! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma.”

Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize! (Bakara sûresi, 286)
   
"Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i imran sûresi, 8)

[Mehmet Ali Şengül] 1.4.2019 [Samanyolu Haber]

Tek parti döneminde seçim [Ali Emir Pakkan]

İstanbul'u kaybeden Türkiye'yi kaybeder. Yine film tekrarlandı. Muhalefet adayı Ekrem İmamoğlu almış başını giderken YSK'dan veri akışı kesildi! Ankara’da Mansur Yavaş rahat kazandı.

Yine adil olmayan bir yarış izledik. Baskılar, tehditler, sandık hileleri ve oy hırsızlığı seçime gölge düşürdü. Kan akıtıldı.

31 Mart mahalli seçim sonuçları, tek parti iktidarının sandıkta yenilebileceğine dair işaretler verdi. Ama bunun yolu seçimlerin güvenli, şeffaf, adil ve tarafsız bir ortamda yapılmasına bağlıdır.

Türkiye, 1950'de bu başarıyı göstermiştir.

Kısaca değineyim...

21 Temmuz 1946’da yapılan milletvekili seçimleri Cumhuriyet döneminin ilk çok partili seçimidir. CHP, 397, DP 61 milletvekili kazanmıştır.

Tek parti, seçim sonuçlarına müdahale etmiş bazı sonuçlar iki üç gün sonra açıklanabilmiştir.

DP, Meclis’in açılmasından sonra bütün gücünü seçim sisteminin değişmesine harcamıştır.

36 ilde yapılmış olan seçimlerin tamamına itiraz ettiler. 27 milletvekilinin mazbatasının iptalini istediler.

1 Eylül il genel meclis seçimlerinden, hile yapıldığı gerekçesi ile (56 ilçeden) çekildiler. Meclis’i boykot ettiler.

1947 köy muhtar ve ihtiyar heyeti seçimlerinde aynı tartışmalar yapıldı. İçel’de iki defa yenilenen seçimleri DP kazandı. CHP’ye oy vermeye zorlanan köylüler, sandığa gitmeyince topluca tutuklandı!

DP, antidemokratik kanunlar ve seçim sistemi değişmedikçe seçimlere katılmayacağını açıkladı. Tek Parti, İstiklal Mahkemeleri ile muhalefeti tehdit etti. DP geri adım atmadı, 6 Nisan ara seçimlerine katılmadı.

10 Mayıs’ta İsmet İnönü liderler zirvesi düzenledi. Tarafsızlık sözü verdi. Seçim kanunu değişti. Gizli oy, açık tasnife geçildi.
DP, seçim güvenliği ve yargı denetimi de istedi. Ve bütün bunlar gerçekleşti. 1950 genel seçimleri ile de Türkiye’de yeni bir dönem başladı. 27 yıllık tek parti iktidarı yerini DP’ye bıraktı.

31 Mart seçimleri gösterdi ki, ilk demokratik ve yarışta, ikinci tek parti dönemi de bitirecektir.

[Ali Emir Pakkan] 1.4.2019 [Samanyolu Haber]

Çağlayan Nisan 2019 [Abdullah Aymaz]

Çağlayan’ın bu sayısının Başyazısı “ACIYORUM…” Şöyle bir iç döküş var: “Acıyorum, (kainat denilen) bu kitabı arka planıyla mütalaa etmeyen / edemeyen anadan doğma âmâlara… acıyorum, şu fâni dünyanın sûrî güzelliklerine ve aldatan ihtişam ve debdebesine kapılıp âhireti ve ebedî hayatı öteleyenlere… acıyorum, gelip geçici saltanat ve debdebe karşısında ebedî hayata karşı kör ve sağır yaşayanlara… acıyorum, gecekondudan çıkıp villadan villaya koşan aşağılık duygusunun azat kabul etmez bendelerine… acıyorum, bilerek şu fâni ve zâil dünya hayatını Cennet ve Cemâlullah yerine koyan akıl-zede divanelere… acıyorum, üç-beş günlük dünya için makam mansıp, para ve lüks hayat fantezisiyle seviyede düşüklüğüne maruz kalmış, peylenebilen mük’ab gâfillere… acıyorum, çiğnenen ırzımıza ve doğranan namusumuza rağmen gülüp eğlenen ölü ruhlara ve bedbahtlara… acıyorum, iç içe yıkılışlar ve tamiri imkânsız çözülüşler karşısında sesini çıkarmayan dilsiz şeytanlara… acıyorum, yiyip-içip yan gelip yatan, mesh-i mânevî maruzu, halinden habersiz tali’sizlere… acıyorum, ‘Ahsen-i takvim’e mazhariyetin bizden neler istediğinden bî haber insan bozmalarına… acıyorum, ‘Hak, adalet!..’ deyip Harun gibi ortaya  çıkmış Karuncuklara…  acıyorum, yalanın rayiç, hıyanetin  mültezem, hakkın Allah’a emanet olduğu bir dönemde insanî değerleri partal eşya haline getirenlere… acıyorum, yalanı, tezviri, iftirayı ‘savaş taktiği’ deyip dinî argümanlara dayandıran münafıklara… acıyorum, kahrolası bir takdir, kirli bir madalya uğruna yüzsuyu dökerek itibarını ayaklar altına alan Süfyan’dan kalma Horasanlı taylasanlılara… acıyorum, üç-beş kuruşluk menfaat için birilerine muhalif  gibi görünen GERÇEK  MÜMİNLERİN öldürülebileceğine fetva veren satılmış nâdânlara…

“Küçük bir çıkar karşılığı, rüşvete, gaspa ‘hediye’ diyen kapkara ruhlara acıyorum… ‘Varsın çalsınlar!’ türünden zift beyanlarla çizgi kayması yaşayanlara acıyorum… bir zamanlar takdirle göklere çıkardıklarını, üç-beş günlük bir dünyevî pâye elde etmek için yerin dibine batıran bukalemunlara acıyorum… meşru, gayr-i meşru elde ettiği imkân ve pâyeleri kaçıracağı endişesiyle yalan ‘doğru’, doğruya ‘yalan’ diyen hak-hakikat bilmez bednamlara acıyorum.”

“Uyuyan Kanser Hücreleri” yazısıyla Dr. Kadir Namlı, Sızıntı’da yazdığı yazılarını hatırlatır şekilde güzel bir dönüş yaptı. İnşaallah devamı gelir.

Aytekin Garip “Demokrasi, Hukuk ve Hizmet Hareketi” yazısıyla Gönüllüler Hareketi mensuplarının bu süreçte uğradıkları zulümlere karşı sergiledikleri güzelliği anlatıyor.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Aşkla Dirilme” münâcâtı ve “Duygularda Ney Sesi” naatı ile dergiye ayrı bir boyut kazandırıyor.

Prof. Dr. Atıf  Yorulmaz  “Tesettür, Güneş ve Kemik Erimesi” başlıklı yazısıyla, tesettüre saldıranlara “Yapılan araştırmalarda, sadece ellerden ve yüzden alınan güneş ışınlarının, ihtiyaç duyulan D vitaminin sentezlenmesi için yeterli olduğu tesbit edilmiş.” diyerek cevap vermektedir.
Prof. Dr. Ali Cuma, “Ahlak Sistemi”  yazısıyla İslamiyetin güzel ahlak ile ilgili hükümlerini  izah ediyor.

“Hayvanlar ve Fizik” yazısı ile Doç. Dr. Hacı Kerem, hayvanların fizik ve matematik bilir gibi, davranış ortaya koyduklarını, bunların ilhamlarla ilâhî yönlendirme olduğunu anlatıyor.
“Yaşar Tunagür” başlıklı yazıda, bir dönem bulunduğu  her yerde güzel hizmetler etmiş Tunagür  hocamız anlatılıyor…

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” için tekmile olarak yazdığı “Keramet ve İkram” yazısında, Muzice ile Keramet arasındaki farkı, istidraca düşmemek için keramete mazhar olanların yapmaları gerekenleri izah ediyor.

Prof. Dr. Şenol Yıldız, “Sinapslardaki Matematik” yazısı ile, sinir  sistemimizin binlerce bilgisayardan bilgi akışına hedef harika halini anlatıyor.

Prof. Dr. Kerim Ahmet Can, “Konuşuyorum, O Halde..” başlıklı yazısıyla, konuşma ve beyanın, Cenab-ı Hakkın talimiyle gerçekleştiğini izah ediyor.

“Verem ve Koruyucu Hekimlik” başlıklı yazısında Prof. Dr. Sinem Akbulak, Tıbb-ı Nebevî açısından koruyucu hekimlik tavsiyelerini ilk defa Efendimizin (S.A.S.) ifade buyurduğunu ifade etmektedir.
Ali İhsan Er, “Yalnızlığın Acısı” hikayesinde, insanı hiç yalnız bırakmayan Vefalı, gerçek Dosta yönelmenin güzelliğini anlatıyor.

Selim Gül “Turnalar” şiiriyle, uzaklara hicrete giden mağdur ve mazlumları anlatıyor.
Prof. Dr. Ömer Serranur, “Eğitim İçin Kadavra Vazgeçilmez mi?” başlıklı yazısında, ahsen-i takvim üzere yaratılan insanın ölüsü de dirisi de kerim ve şerefli olduğu için eğitim için bile olsa, kadavra olarak değersiz bir şey gibi kullanılmasının yanlışlığı anlatıyor.

Arif Mert, “Haberleşme Hürriyeti” başlıklı yazısında, haberleşmenin prensiplerini anlatıyor.
Abdurrahman Nil, “Aktif Bekleyiş” yazısıyla yaşadığımız şu süreçte, binlerce mağdur ve mazlumun hayırlı, işler yaparak aktif bir sabırla  gelecek güzel günler için hazırlandıklarını anlatıyor.

Çağlayan işte böyle dolu dolu çıkıyor. Kainat kitabından tevhid dersleriyle, bize muhasebe öğreten baş yazılarıyla her ay bizlerle buluşuyor. Evet tekrar edelim: Çağlayan bir direniş destanıdır. Çağlayan’a biraz da stratejik olarak bakmalıyız. Çağlayan bir varlık sesidir ve BEN DE  VARIM demektedir. Yazarak ve okuyarak bir direniş gösterme demektir. Bizim de bu direniş kervanına katılmamız gerekmez mi? Hizmetimiz, “Lâf” üretmiyor; “değer” üretiyor…

“El-cihad  bi’l -çene”  olanlar, sadece çene çalan mücahidlerdir… Halbuki yaşamak, temsil etmek esastır. Güzel hal ile hallenmeden ne kadar konuşsak, sadece boşuna çene çalmış oluruz…

[Abdullah Aymaz] 1.4.2019 [Samanyolu Haber]

‘Millet’ kazandı

Cumhur İttifakı’nın ‘beka’ söylemi 31 Mart yerel seçimlerinde karşılık bulmadı. Ankara ve İstanbul başta olmak üzere Adana, Antalya, Mersin, Ardahan, Kırşehir, Sinop, Artvin, Bolu, Bilecik gibi iller AKP’den Millet İttifakı’na geçti. AKP-MHP ittifakı, kazandığı yerler dahil Türkiye’nin neredeyse her yerinde ciddi oranda oy kaybetti.

Millet İttifakı’nın ise 9 ay önceki 24 Haziran seçimlerine göre oylarını büyük oranda artırması dikkat çekti. AKP 2014 yerel seçimlerinde yüzde 43,16, MHP yüzde 17,68 oy almıştı. Cumhur İttifakı’nın toplam oyu yüzde 60 idi. Dün ise Cumhur İttifakının aldığı oy oranı resmi olmayan verilere göre yüzde 52. Yüzde 8’lik bir düşüş var. Millet İttifakı ise 9 ay önceki seçimde yüzde 32,6 oy almıştı. 31 Mart’ta resmi olmayan sonuçlara göre oy oranı 37,3’e çıktı.

Cumhur İttifakı’nın oy kaybetmesinin en büyük nedeni olarak ‘ekonomik kriz’ gösteriliyor. Seçim sonuçları, seçmenin ‘beka’ söylemini ciddiye almadığını, milletin gündeminin ‘ekonomik kriz’ olduğunu ortaya koydu.

YSK Başkanı Sadi Güven: İstanbul’da Ekrem İmamoğlu önde
Gece yarısından beri süren İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yarışındaki manüpilasyonla ilgili YSK, ilk kez resmi ağızdan iddialara cevap verdi.

YSK Başkanı Sadi Güven, sabah saatlerinde DHA’nın geçtiği haberi doğrulayarak, “Şu an itibarıyla Ekrem İmamoğlu 4 milyon 159 bin 650 bana gelen rakam. Binali Bey’in 4 milyon 131 bin 761 oyu sisteme tanımlanmış vaziyette. İtiraz süreçleri devam ediyor.” dedi.

Güven, “Şu an itibarıyla yüzde 80’in üzerinde sandık sonuç tutanağını, sayım döküm cetvelini, ilçe birleştirme tutanaklarını partilerle paylaştık.” ifadelerini kullandı.

YSK Başkanı Güven, “Şu an itibarıyla 31 bin 102 sandık sisteme tanımlandı, 84 sandık itiraz nedeniyle sisteme taranmamış vaziyette.” diye konuştu.

ANKARA, MANSUR YAVAŞ’IN

Ankara, yarışın en sert geçtiği ildi. Millet İttiifakı’nın adayı Mansur Yavaş, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, MHP lideri Bahçeli, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve rakibi Mansur Yavaş’la tek başına mücadele etmek zorunda kaldı. ‘Sahte senet’ tartışmalarıyla girilen yarışta Mansur Yavaş yaklaşık yüzde 50 oy alarak Başkent’in yeni başkanı oldu. Mehmet Özhaseki ise yüzde 47’de kaldı.

EKREM İMAMOĞLU: İSTANBUL’U KAZANDIK, HAYIRLI OLSUN

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu, AA giriş yapmayınca ıslak imzalı verileri açıkladı. İmamoğlu, 27 bin 940 fazla oyla seçimi kazandığını ve elindeki verilere göre bunu söylediğini duyurdu.

İmamoğlu’nun açıklaması şöyle: Anadolu Ajansı veri girişi yapmayarak demokrasi görevini yerine getirmemiştir. Türkiye’ye yaşattıkları acı bir not olarak kaydedilecektir. Anadolu Ajansı yetkililerine, sorumlu olan kurumları, bakanlıkları göreve çağırıyorum. Toplumun bilgi alma hakkını mağdur etmeye kimsenin hakkı yoktur. Türkiye’nin hiçbir kurumu siyasallaşamaz. AA’yı göreve davet ediyor ve tavırlarını kınıyorum. Parti kurumlarımız gereğini yapacaktır, bir heyet de AA’ye gitmektedir. Süreç devam etmektedir. İlçe seçim kurullarındaki arkadaşlarımın süreç tamamlanana kadar orda nöbet tutmalarını ve olay yerini terk etmemelerini rica ediyorum. 16 milyon nüfuslu bir dünya kentini bütün dünya izliyor. Keşke resmi kurumlar tarafından bunu açıklayabiliyor olsak. Sayın Cumhurbaşkanından da dinledik, bizi ikna edici cevaplar duymadık. Toplam 31 bin 186 sandıktan, 30 bin 86’sı genel merkezimiz bilgi işlemine girdi. Girilmeyen 100 sandık var. Bir sandıkta 1000 oy var. Girilen 30 bin 86 sandıkta aramızdaki fark 27 bin 940’tır. Yani biz öndeyiz. Rakibimizin oyu 4 milyon 126 bin 558’dir. Geçerli oy 25 bin 500 olacaktır. Aradaki farkın kapanma ihtimali kalmamıştır. İstanbul, halkımıza ve Türkiye’ye duyurmak isterim. Bizim girdiğimiz verilerden İstanbul’u kazandığımız ortadadır. Süreç hayırlı uğurlu olsun, olası manüpilasyonlara karşı asla uyku yoktur. Kimse sandık birleştirme yerlerindeki görev yerini terk etmemelidir. Biz de görevimizin başındayız.

ADANA’DA ZEYDAN KARALAR RÜZGARI

Seçimde gözlerin çevrildiği büyükşehirlerden biri Adana’ydı. 24 Haziran seçimlerinde Cumhur ittifakı toplam yüzde 46,3 oranında oy almıştı. Bu seçimde MHP’nin adayı Hüseyin Sözlü yüzde 43,6’da kaldı. Millet İtifakı’nın adayı Zeydan Karalar, 24 Haziran’da yüzde 38,3 olan oy oranını yaklaşık yüzde 53’e çıkarmayı başardı. Bu arada 2014 yılı yerel seçimlerinde AKP ve MHP’nın Adana’da toplam yüzde 66 oranında oy aldığını hatırlatalım.

MERSİN DE ‘MİLLET İTTİFAKI’ DEDİ

Mersin de Cumhur ittifakının kaybettiği illerden biri oldu. Mersin, 2014’de MHP tarafından yüzde 31,9’la kazanılmıştı. 24 Haziran seçimlerinde ise Cumhur İttifakı’nın oy oranı yüzde 41,4 olarak kayıtlara geçti. Millet İttifakı’nın adayı Vahap Seçer, yaklaşık yüzde 45 oyla yarışı önde bitirdi. MHP’nin adayı Hamit Tuna ise yüzde 41,2’de kaldı.

İZMİR’DE SÜRPRİZ YOK

İzmir’de sürpriz olmadı. Millet İttifakı’nın adayı Tunç Soyer yüzde 59’a yakın oy aldı. Cumhur İttifakı’nın adayı eski Bakan Nihat Zeybekçi ise yüzde 38’lerde kaldı. Cumhur İttifakı, 9 ay önceki seçimlerde yüzde 35 oy aldığını hatırlatalım. Millet İttifakı ise 24 Haziran’da 52,2 oy almıştı. Burada da Millet İttifakı’nın oylarını ciddi oranda artırdığını görüyoruz. Eskişehir’de de Yılmaz Büyükerşen yüzde 50’den fazla oyla koltuğunu korudu.

ANTALYA’DA MUHİTTİN BÖCEK DÖNEMİ

AKP ve MHP ittifakının ciddi oranda oy kaybettiği illerin başında Antalya geliyor. Geçtiğimiz yerel seçimlerde AKP’nin adayı Menderes Türel yüzde 36,4’le kazanmıştı. MHP ise yüzde 24,2 oy almıştı. İki partinin toplam oy oranı yüzde 60’ı geçiyordu. 24 Haziran seçimlerinde ise iki parti yüzde 45’in üzerinde oy almıştı. Fakat Millet İttifakı 24 Haziran’da yüzde 46 olan oy oranını Muhittin Böcek’le yüzde 50,7’nin üzerine çıkararak Antalya’yı kazandı. Mevcut başkan Menderes Türel ise yüzde 45’te kaldı.

TRABZON’DA OY KAYBI YÜZDE 7

Trabzon’da AKP ve MHP’nin geçtiğimiz yıl 24 Haziran seçimlerinde aldığı oy oranı yüzde 69,5 olarak kayıtlara geçti. Trabzonu’u Cumhur İttifakı aldı ancak oy oranı yüzde 63’e kadar geriledi. Geçtiğimiz seçimlerde CHP yüzde 25’e yakın oy almıştı. CHP’nin yarışa katılmadığı kentte İyi Parti oyunu yüzde 30’a çıkardı.

ARDAHAN’IN YÖNETİMİ EL DEĞİŞTİRDİ

Ardahan’da AKP’nin kaybettiği illerden biri olarak kayıtlara girdi. AKP, 2014’de burada yüzde 34,27 oy almıştı. Ortağa MHP ise yaklaşık yüzde 7’e. 24 Haziran seçimlerinde ise Cumhur İttifakı 43,9 oy almıştı. Ancak bu seçimlerde AKP ve ortağının oy oranı yüzde 43,8’de kaldı. CHPise oy oranını yüzde 52,3’e çıkararak Ardahan’ı kazandı.

SAMSUN’DA KAN KAYBI BÜYÜK

Samsun da iktidar ve ortağının oy kaybettiği illerden biriydi. 24 Haziran seçimlerinde iki partinin toplam oy oranı yüzde 68,2 olarak kayde geçmişti. Cumhur İttifakı Mustafa Demir’le yarıştığı bu seçimi kazandı ancak oy oranı yüzde 46,1’e geriledi.

AKP, ARTVİN’İ DE KAYBETTİ

Artvin’de 2014’de AKP yüzde 46,23 oranında oy almıştı. MHP ise yüzde 14. İki partinin toplam oyu yüzde 60’ı geçiyordu. 24 Haziran seçimlerinde ise iki partinin oy oranı yüzde 50,7’ydi. Millet İttifarı’nın adayı Demirhan Elçin 51,4 oy alarak ipi göğüsledi. Millet İttiifakı oylarını 24 Haziran’a göre yaklaşık yüzde 9 artırırken, Cumhur İttifakı yüzde 7’ye yakın oy kaybetti.

BİLECİK’TE YÜZDE 10 OY KAYBEDİLDİ

AKP ve ortağının en büyük oy kaybı yaşadığı illerden biri de Bilecek oldu. AKP, 2014’de Bilecik’i yüzde 39,6 ile kazanmış, o seçimde ortağı MHP ise yüzde 30 oy almıştı. Aynı şekilde 9 ay önceki 24 Haziran seçimlerinde Cumhur İttifakı Bilecik’te toplam yüzde 52,6 oy almayı başardı. Ancak 31 Mart’ta MHP ile birlikte seçime giren AKP’nin oy oranı yüzde 43’ün bile altına düştü. CHP ise oy oranını yüzde 51,2’ye yükseltti.

TUNCELİ’YE KOMÜNİST BAŞKAN!

Türkiye tarihinde bir ilk oldu ve Türkiye Komünist Partisi adayı Fatih Mehmet Maçoğlu Tunceli belediye başkanlığını kazandı. Eski Ovacık Belediye Başkanı Maçoğlu, kesin olmayan sonuclara göre yüzde 32,2 oy aldı. Tunceli’de HDP’nin oyları ise yüzde 28,8’de kaldı.

DİYARBAKIR’DA ‘KAYYIM’ TEPKİSİ

Kayyım atanan belediyelerdeki sonuçlar da herkes tarafından merakla bekleniyordu. Diyarbakır’da HDP geçtiğimiz dönemde yüzde 55’lerde olan oy oranını yaklaşık yüzde 63’e çıkararak ‘kayyım’ kararına tepkisini gösterdi. AKP’nin oy oranı ise yüzde 35’ten yüzde … geriledi. Seçimin en sürpriz sonuçlarından biri Şırnak’ta alındı. HDP, geçtiğimiz seçimlerde yüzde 60’a yakın oy almıştı. AKP’nin oy oranı ise yüzde 29,09’du. Bu seçimlerde ise AKP atadığı kayyımla yarıştı. HDP’nin oyları yüzde 35’lere gerilerken, AKP’nin oy oranı 61’lere yükseldi. Mardin’de ise Ahmet Türk yüzde 54,5 oyla seçimi galip bitirdi. Rakibi Mehmet Kahraman yüzde 39’larda kaldı. Van’da da yine HDP’nin adayı yaklaşık yüzde 50 oyla yarışı kazandı.

CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve Anadolu Ajansı’nı (AA) manipülasyon yapmakla suçladı. İmamoğlu’nun saat 21.00’de yaptığı uyarının ardından daha önce 2 dakikada bir veri giren AA, yaklaşık bir saat boyunca giriş yapmadı. AA, daha sonra veri girişine tekrar başladı. Bu verilerde, CHP’li İmamoğlu ile rakibi AKP adayı Binali Yıldırım arasındaki farkın kapandığı görüldü. İmamoğlu ıslak imzalı veri kayıtlarına göre ise rakibinden 5 puan önde olduğunu savundu. İlerleyen saatlerde ise AA’nın verilerinde aradaki fark iyice kapandı.

Saat 20.30 ve 21.00’de kameralar karşısına geçen CHP adayı İmamoğlu, YSK ve AA’nın çok hızlı veri girerek rakibi Binali Yıldırım lehine manipülasyon yaptığını ifade etti. İmamoğlu, “Ahlaklı olun. Herkesin gözünün içine baka baka, hak yemedim yemem, ama hakkımı da yedirtmen. Ben bu süreci yönetmeye devam edeceğim.” dedi.

Oy oranları AA’nın yansıttığı gibi değil

Oy oranının aslında AA’nın yansıttığı gibi değil, yüzde 52,42 olduğunu söyleyen Ekrem İmamoğlu, sandık görevlilerine de “Yerinizi terk etmeyin” uyarısında bulundu.

İmamoğlu, saat 22.00’de yeniden kamera karşısına geçti. İkinci açıklamasını yaptığı 21:00’dan beri yaklaşık bir saattir AA’nın veri paylaşımı yapmadığını belirten İmamoğlu şunları söyledi:

“Uzun bir süre bekledim. Uyarılardan sonra ne yazık ki televizyonlardaki veri girişi durmuş durumda. Daha önce yüzde 0,5 oranında giriş yapılıyordu. O hızla İstanbul’u tamamlayabileceklerdi.

Yüzde 90’larda işleri daha da zorlaşacak

Yüzde 90’ları bulduktan sonra işleri daha da zorlaşacak. YSK ve AA’yı göreve davet ediyorum. Şeffaf ve hassas olmaya, toplumu doğru bilgilendirmeye davet ediyorum. Milli bir sorumluluktur, hata yapmayınız. Şu an yüzde 60’a ulaştık, açılan sandık 18460, aramızdaki fark yüzde 5,25’tir.”

İmamoğlu’nun yaptığı açıklamaların ardından AA’nın paylaştığı veriler öncekilere göre daha yavaş oldu. Yıldırım ile İmamoğlu arasındaki fark bindelik dilime kadar azaldı.

“Manipülasyonun bir parçası”

Saat 23.20 civarında İmamoğlu tekrar açıklama yaptı. Önceki uyarılarını yineleyen İmamoğlu, yüzde 70’ler civarında açılan ıslak imzalı sandık sonuçlarına göre yüzde 50’nin üzerinde oy aldığını belirtti. Ancak bu sırada Binali Yıldırım, canlı yayında ‘kazandık’ açıklaması yaptı.

Bu açıklama hatırlatılınca İmamoğlu, Yıldırım’ı kast ederek “Yıllarca devlet adamlığı yapmış birisinden sorumlu hareket etmesini beklerdim. Bu da manipilasyonun bir parçasıdır. Ben tebrik etmesini bilirim, ama tebrik edilmeyi de beklerrim.” ifadesini kullandı.

Anadolu Ajansını uyarıyorum

İmamoğlu, gece yarısı bir kez daha kameraların karşısına geçti ve AA’yı uyardı: ‘’Talimat mı bekliyorsunuz! Vazifenizi yerine getirin. Bu artık parti meselesi değildir. Türkiye’nin demokrasi meselesidir. Bu topluma bunun hesabını veremezsiniz. Siz topluma karşı sorumlusunuz. Ben kazandığımızı biliyorum. Çok net! Ama edebim, ahlakım ve vicdanım, sürece olan saygım buna müsade etmiyor. Türkiye’nin demokrasi tarihine büyük bir yanlış yapmayın. Kendi rakamlarımıza göre ve başka kaynaklarımız da var. Gerektiğinde bunu açıklarız.’’

Saat 00.30 itibarı ile iki aday arasındaki oy farkı binin altına düştü. Bu saatten sonra AA yine veri girişlerini durdurdu.

LİDERLER NE DEDİ?

Akşener: Bu seçimin galibi Millet İttifakı’dır

İyi Parti Lideri Meral Akşener, seçimin galibinin ‘Millet İttifakı’ olduğunu söyledi. Partisinin genel merkezinde seçim sonuçlarını değerlendiren Akşener, seçmenin iktidar partisini uyardığını anlattı. Akşener, “İktidar milletin dertlerini unuttu. Ben, milletime ‘İktidar partisinin kulağını çekin’ dedim. 31 Mart seçiminin sonuçları siyasette rekabetin ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Bu bir ittifaklar seçimiydi. Millet İttifakı milletin duygularına tercüman olarak başarılı bir sonuç aldı. Millet, kötü gidişe dur demek için iktidar partilerinin kulağını çekmiştir. Bu seçimin galibi Millet İttifakı’dır.” dedi.

İktidar partisinin ‘düşmanlaştıran’ dili terk etmesini isteyen Meral Akşener, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sesleniyorum; Milleti germeyin, yormayın, bıktırmayın. Yarından itibaren düşmanlık diline son verin. Daha görev süreniz var. Bu süreyi seçimden aldığınız dersle iyi değerlendirin.” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu: Zafer değil, büyük bir başarı kazandık

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul’u Ekrem İmamoğlu’nun kazandığını söyledi. Seçim sonuçlarının zafer değil başarı olarak yorumladı. Partisinin genel merkezinde 23.45’te kameraların karşısına geçen Kılıçdaroğlu, Cumhur İttifakı Adayı Binali Yıldırım’ın elinde veri olmadan ‘kazandık’ açıklaması yapmasını eleştirdi.

Partililere ‘sandıkları terk etmeyin’ çağrısı yapan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi: “Bizim elimizdeki verilere göre İstanbul’da Ekrem İmamoğlu kazanmış durumda. Bizi üzen şu; başbakanlık yapmış, Meclis başkanlığı yapmış birisinin çıkıp, elinde veri olmadan ‘biz kazandık’ yangıdan mal kaçırır gibi açıklama yapmasını Binali beye yakıştıramadım. Biz bütün ıslak imzalı tutanakları alıyoruz. Elimizde veriler var. Gayet soğuk kanlılıkla bakıyoruz. Dolayısıyla buradan İstanbul’daki bütün arkadaşlarıma sesleniyorum; 48 saat hiç kimse uyumayacak. Sandıklar terk edilmeyecek.”

Bahçeli: Her parti gerekli dersleri çıkaracaktır

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim sonuçlarının ‘beka’ konusuna cevap olduğunu savundu. Bahçeli, Cumhur İttifakı’nın devam edeceğini kaydetti. Bahçeli, ’’Türkiye’nin ehline emanet edilmesinden bahtiyarlık duyuyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan, MHP’yi tebrik etti.’’ dedi.

Erdoğan: Milletin takdiridir

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, aralarında Ankara, Antalya, Adana gibi şehirlerin de yer aldığı önemli şehirlerin belediye başkanlıklarını kaybetmesine rağmen, balkon konuşmasında Türkiye geneli aldığı oy üzerinden zafer ilan etti.

Yanlış yapanlara hesap soracağız diyerek parti içi operasyonlara işaret ederken, Mansur Yavaş gibi isimlerin kazanmasına da kızgınlığını ‘bakalım nasıl yönetecekler’ ifadelerini kullandı. Ankara ve İstanbul için net birşey söylemekten kaçınan Erdoğan, parti içi hesaplaşma sinyali verdi. Erdoğan, “Hiç kimse davamızdan önemli değildir. Milletin takdiridir.” dedi.

EKSİKLERİMİZİ DÜZELTMEK BOYNUMUZUN BORCU

Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü: ’’Yarın sabahtan itibaren eksiklerimizi tespit ve telafi etmenin çalışmalarına başlıyoruz. Eksiklerimiz varsa bunları düzeltmek boynumuzun borcudur.

Bu da ülkemizdeki belediyelerin yaklaşık yüzde 56’sının AK Parti tarafından yönetileceği anlamına geliyor. Bazıları kendini darı ambarında sanıyor. Şunu bilmeleri lazım 4,5 yıl bu kardeşiniz Cumhurbaşkanı mı? AK Parti iktidar mı? Dolayısıyla Cumhur İttifakı olarak parlamentoda mıyız? Ve bu yolda nasıl şu ana kadar geldiysek yine bundan sonra aynı şekilde devam edeceğiz. Cumhur İttifakı’nın oy oranı 24 Haziran seçimlerine yakın bir seviyede bulunmaktadır. Hem AK Parti, hem MHP ile birlikte kurduğumuz Cumhur İttifakı olarak bizi sandıkta birinci yapan milletime bir kez daha şükranlarımı sunuyorum.’’

Temelli: Hep birlikte Türkiye’yi kayyım utancından kurtardık

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, seçim sonuçlarına ilişkin açıklamada bulundu. Temelli, “Hep birlikte Türkiye’yi kayyım utancından kurtardık. Kayyımcı zihniyete karşı AKP, MHP bloğuna karşı büyük bir başarı kazandık” dedi.

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, seçim sonuçlarına ilişkin HDP Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi. “Seçim sonuçları tam netleşmedi ama ortaya çıkan tablo bize umudun ve demokrasinin kazandığını gösteriyor” diyen Sezai Temelli, “Bu tabloda emeği olan herkesi kutlamak gerekiyor. Gerçekten zor bir süreçte Türkiye halkları, kadınları, gençleri, umudu, demokrasiyi büyütmüştür. Türkiye’nin değişim beklentilerine en iyi yanıtı sandıklarda vermiştir” ifadelerini kullandı.

[TR724] 1.4.2019

İyi günde varsın, kötü günde nerdesin?

Bazı insanlar konuşurken yanık kokusu duyarsınız. Yanmıştır ciğerleri, ayrılığın acısıyla dağlanmıştır yürekleri…

Onların yaşadıkları yas ve matem havası sizi de etkiler; ne yapacağınızı, nasıl davranacağınızı bilemezsiniz.

Bir yakınınız çok sevdiği ve değer verdiği birinden ayrılmış ya da onu kaybetmiş ise;

* Yas sürecinin, kişinin iç dünyası ile dış dünyası arasında denge kurmak için bir anlamda ince ayar dönemi ve zor bir süreç olduğunu unutmayın!

* Cenazede ve ayrılık sonrası süreçte ona destek olun ve ne olursa olsun ondan uzaklaşmayın!

* Onun ağlamasına engel olmaya çalışmayın, konuşmasını kesmeyin!

* “Senin için yapabileceğim bir şey varsa…” demeyin. Bunu siz düşünün ve yapın!

* Yaptıklarından ve söylediklerinden dolayı onu suçlamayın ve yargılamayın!

* İyi bir dinleyici olun ve onu anlamaya çalışın!

* “Nasıl hissettiğini biliyorum!” demeden onunla duygularınızı paylaşın!

* Yaşadığı ayrılığın/kaybın iyi sonuçlarından bahsetmeyin!

* Onun yaşadıklarını başkalarının yaşadıklarıyla kıyaslamayın!

* Sizin yardımınızı reddetmesini kişisel bir saldırı olarak algılamayın ve duygularına saygılı olun!

* Normal günlük aktivitelerine dönmesine yardımcı olun!

* Yeme, uyuma gibi temel ihtiyaçlarını karşılaması için ona destek olun!

* Yaşadığı kaybın yasını tutmasına izin verin ve duygularını hafife almayın!

* Siz hayata karşı olumlu yaklaşımınızı koruyarak ona örnek olun!

* Yas sürecinde yaşadığı depresyon, onun günlük hayatını olumsuz etkiliyor ve normale dönmesi uzun sürüyorsa profesyonel bir yardım alması için ona destek olun!

* Onun, sevdiğiyle uygun bir şekilde vedalaşmasına yardımcı olun!

Unutmayın! Dost, kötü günde belli olur.

[TR724] 1.4.2019

Devlet yönetiminde adalet [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İslâm’ın devlet yönetimiyle ilgili vaz etmiş olduğu en temel ilkeler nelerdir, diye sorulacak olsa, herhalde bunun cevabı, adalet, şura ve hukukun üstünlüğü olurdu. Hatta şura ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin de nihai amacının adaleti gerçekleştirmek olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, bu konudaki ana ilkenin adalet olduğu ortaya çıkacaktır.

Dahası “Muhakkak ki Biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitab’ı ve ölçüyü indirdik.” (Hadîd, 57/25) âyetinin de işaret ettiği üzere adaletin gerçekleştirilmesi, ilahî dinlerin ana maksadını oluşturmuştur. (Bkz. İbn Kayyim, et-Turuku’l-hükmiyye, 1/31) Farklı bir ifadeyle “yeryüzünün halifesi” olarak yaratılan insanın (el-En’âm, 6/165), hilafet vazifesinin asıl maksadı, yeryüzünde adaleti hâkim kılabilmektir.

Burada kastedilen adalet, ne tabii hukuk ekolünün savunduğu gibi sadece doğa kanunlarına uygun hareket etmek ne de 19. asır pozitivist hukuk ekolünün anladığı üzere sadece yasalara uymaktan ibarettir. Modern dönemlerde yaşayan Batılı hukukçu ve filozoflar adaleti sadece hukuk ve hukuk felsefesinin bir konusu olarak ele alsalar da gerçekte böyle bir yaklaşım onun alanını oldukça daraltma demektir.

Hatta siyasal ve toplumsal alandaki bütün kararların adalet ilkesine dayanması gerektiğini ileri süren, adaleti toplumsal kurumların ilk erdemi olarak ortaya koyan ve bir arada yaşamanın getirdiği problemlerin ancak adalet ile çözüme kavuşturulabileceğini ifade eden John Rawls ile Aristotelesçi geleneği esas alarak erdemlere vurgu yapan, etik teorilerin temelleri üzerinde duran ve adaletin de her geleneğin oluşturduğu gerçeklik ve değerlere göre şekilleneceğini savunan Alasdair McIntyre’nin yaklaşımları da dar ve sınırlıdır.

Aynı şekilde adaleti bir eşitlik olarak gören, onun en büyük özelliği olarak karşıtlılık ilkesine vurgu yapan, onu mutluluk olarak tanımlayan, bireysel özgürlüğün garantörü olarak gören, onun ahde vefadan ibaret olduğunu dile getiren, adaletin bireyselliğine vurgu yapan vs. tanımlar da adalet fikrinin üzerinde yükseldiği temel düşünceye işaret etmesi açısından önemli olsa da bunların tek başlarına adaleti karşılamaları mümkün değildir.

Adaletin Anlamı ve Kapsamı

Aslı itibarıyla Arapça bir kelime olan adaletin pek çok sözlük anlamına yer verilmiştir. Bütün bu tanımları beş anlamın etrafında toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi eşitlik ve denkliği gerçekleştirerek her türlü ayrımcılıktan sakınmak, ikincisi hakka riayet ederek zulme girmemek, üçüncüsü ahenk ve düzeni sağlayarak fitne ve fesadın önüne geçmek, dördüncüsü söz ve davranışlarda istikamet ve dürüstlüğü esas alarak fısk u fücurun her çeşidinden uzak durmak, beşincisi ise itidal ve orta yolu terk etmeyerek her türlü aşırılıktan (ifrat ve tefritten) kaçınmaktır.

Adaletin öne çıkan terim anlamlarını ise herkese hak ettiği ve layık olduğu şeyi vermek, haklara hürmet ve riayet etmek, her şeyi yerli yerine koymak, haklıya hakkını suçluya cezasını vermek şeklinde ifade edebiliriz. Adaletin mana ve mahiyetinin tam olarak anlaşılabilmesi için onun sözlük ve terim anlamlarının birlikte ele alınıp değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.

Kur’ân-ı Kerim, “mizan” ve “kıst” kelimelerini de adaletle aynı veya yakın anlamda kullanmış, otuzun üzerinde âyet-i kerimede adaleti emretmiş ve yüzün üzerindeki âyet-i kerimede de mü’minleri zulüm, aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuktan men etmiştir.

Konu etrafında dönen âyet-i kerimelere bakılacak olursa adalet ve zulmün çok geniş bir çerçevede ele alındığı görülecektir. Bu âyet-i kerimelerde her şeyden önce Allah’ın Âdil-i Mutlak olduğu, kullarına zerre miktarı zulmetmediği ve ahirette kulları arasında mutlak adaleti gerçekleştireceği vurgulanarak adaletin İlahî bir vasıf olduğuna dikkat çekilmiştir. Bunun yanında onlarca âyet-i kerimede kâinattan verilen misallerle her bir varlığın nasıl hassas bir denge üzerinde yaratıldığı ve nasıl eşsiz bir nizama sahip olduğu gözler önüne serilerek âdeta toplum yaşamında da bu denge ve ahengin yakalanması gerektiğine işaret edilmiştir.

Öte yandan âyet-i kerimelerde adaletin emredildiği ve zulmün yasaklandığı konuların; konuşmaktan tavır ve davranışlara, ölçü tartıdan ticarî ilişkilere, şahitlik yapmaktan taraflar arasında hüküm vermeye, aile hayatından beşerî münasebetlere, cezalandırmadan yönetime, savaş ahkâmından uluslararası ilişkilere, itikattan ahlâka kadar oldukça geniş bir yelpazeye sahip olduğu görülmektedir. Buna göre Allah’a ortak koşmak veya O’nu vasfederken teşbih ve tecsime (Allah’a beşerî özellikler atfetme) kaymak büyük bir zulüm olduğu gibi, yalan söylemek veya gıybet etmek de büyük bir zulümdür.

Adaletin genel bir çerçevesini çizme ve onun daha iyi anlaşılmasını sağlama adına bu genel izahlarla iktifa ederek, şimdi asıl konumuz olan devlet yönetiminde adalete geçmek istiyoruz.

Devlet Yönetiminde Adalet

Hak ve özgürlüklerin muhafaza edilmesi, her türlü insan hakkı ihlâlinin toplumdan bertaraf edilmesi, güçlülerin zayıfları ezmesinin önüne geçilmesi, suçlulara hak ettikleri cezaların verilmesi, kanun önünde herkesin eşit olması, vazifelerin liyakate göre dağıtılması gelir ve kazançlarda herkese fırsat eşitliğinin sunulması, bütün vatandaşların devlet imkânlarından eşit şekilde faydalanması adaletin sosyal ve siyasî hayattaki en başta gelen tezahürleridir. Bir devletin adil olup olmadığı da bunlara bakarak anlaşılabilir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere adaleti sağlamak bir devletin en başta gelen görevi ve hatta varlık sebebidir. Zira insanların devlete ihtiyaç duymalarının en temel sebebi, haklarını elde edebilmek, koruyabilmek, kaybettiklerinde de geri alabilmektir. Otorite ve müeyyideler olmadan bunun sağlanması ise mümkün değildir. Bu sebeple gerçek anlamıyla adaletin ayakta tutulabilmesi bir devletin varlığına bağlıdır ve onun en temel vazifesidir. Nitekim Hz. Ömer de adaletin mülkün temeli olduğunu ifade etmiştir.

İlk dönem Yunan filozoflarından İslâm ulemasına kadar konuyla ilgili eser yazan bütün düşünürler de devletin temeline adaleti yerleştirmişlerdir. Mesela Platon bir devleti iyi yönetmenin ancak adalete riayetle mümkün olacağını ifade ederken, Aristoteles de devlette amaçlanan en yüksek iyiliğin adalet olduğunu belirtmiştir. Aynı şekilde Augustinus ve Thomas Aquinas gibi filozoflar da adaleti bütün erdemlerin özü ve esası olarak görmüş ve devletin ilk ve ana ödevinin adaleti sağlamak olduğunu ifade etmişlerdir.

Yunan filozoflarının adaletle ilgili izahlarının açıkça izlerinin görüldüğü Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi İslam filozofları da adaleti bir taraftan iffet, şecaat ve hikmet gibi erdemlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkacak bütünleyici bir erdem olarak ortaya koyarken, diğer yandan da mutluluğa ulaşmanın yolunun adil bir devletten geçtiğini ifade etmişlerdir. Daha farklı bir ifadeyle onlar, siyasetin erdem ve ahlak üzerinde yükselmesi ve bunun neticesinde de adaletin tesis edilmesi gerektiğini ifade etmişler ve bunu hükümdarın en temel görevi olarak görmüşlerdir. Onların adil devlet vurguları, siyaset felsefelerinin temel bir niteliği olarak ortaya çıkmaktadır.

İmam Gazzali ile Maverdî’nin yanı sıra Nizamülmülk ve Koçi Bey gibi Siyasetname yazarları da bu istikamette önemli izahlarda bulunmuşlardır. Mesela Maverdi’ye göre adaletsizliğin meydana getireceği tahribat başka hiçbir olumsuzlukla kıyaslanamadığından, kamu düzenini bozan ondan daha büyük bir tehlike yoktur. (Maverdî, Edebü’d-dünya ve’d-din, s. 138) Aynı şekilde Koçi Bey, “Küfür ile dünya durur, zulüm ile durmaz.” sözünü naklettikten sonra ömrünün uzun olmasını isteyen hükümdarlara adaletli olmayı tavsiye etmiştir. (Koçi Bey Risalesi, s. 47)

Evet, adalet ahlakta ve hukukta üst bir ilke olduğu gibi siyaset ve yönetimde de üst ilkedir. Zira hak, özgürlük, eşitlik gibi pek çok değerin korunması ona bağlıdır. Aynı şekilde bir devletin “hukuk devleti” ve “sosyal devlet” vasfını kazanabilmesi de ancak adaleti ayakta tutmasıyla mümkün olur. Kâinattaki bütün varlıklar adaletle yani ölçülü yaratılışları ve ahenkli hareketleriyle tamlık ve mükemmellik kazandığı gibi, sosyal ve siyasi düzenin kemale ulaşması da ancak adaletle mümkün olur.

Günümüzde adalet sadece yargı alanına sıkışıp kalmış olsa da esasında onun yanında yasama ve yürütme organlarının da kendisinden beklenilen fonksiyonu tam olarak eda edebilmeleri, eksiksiz ve tavizsiz bir şekilde adaleti gerçekleştirmelerine bağlıdır. Biraz daha açacak olursak bir devletin çıkardığı kanunlar adil olmalı, hâkimler var güçleriyle adaleti sağlamaya çalışmalı ve yöneticiler de bütün icraatlarında adaleti gözetmeliler ki devlet mekanizması, düzenli ve ahenkli bir şekilde işlemeye devam edebilsin.

Devletin Bekasının Teminatı

Adaletin mahiyetini, yani ona temel niteliğini veren özün ne olduğunu tespit etmek çok zor olsa ve bu konuda bir hayli tartışma bulunsa da hemen herkes tarafından onun önem ve ehemmiyeti üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Zira o, bütün insanlığın temel bir ihtiyacıdır. Dinin yanında akıl, vicdan ve fıtratın da talep ettiği bir değerdir. Asırlardır kitleler, büyük bir arzu ve iştiyakla hep onu aramış ve onun arkasından koşmuşlardır. Çünkü adalet, insanca yaşama imkânlarını elde etmenin, mutlu ve erdemli bir hayat yaşamanın, güven ve huzur ortamını sağlamanın en öncelikli şartıdır. Adaletin olmadığı bir toplumda zulüm ve haksızlıklar baş gösterecek, kargaşa ve kaos hâkim olacaktır. Böyle bir düzen ise zamanla bozulacak, yozlaşacak ve yıkılacaktır.

Kur’ân’da yer alan “Zalimler yakın bir gelecekte nasıl bir değişimle devrilip gideceklerini görüp bileceklerdir.” (eş-Şuarâ, 26/227), “Ahalisi ıslahçı ve hukuka riayetkâr olduğu sürece senin Rabbin o beldeleri helâk edecek değildir.” (Hûd, 11/117), “Biz ahalisi kendini zulme salmış karyelerden başkasını helâk etmeyiz.” (el-Kasas, 28/59), “Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.” (el-Bakara, 2/258), “Biz zulme gömülmüş nice kentleri kırıp geçirdik de, sonra onların yerine başka milletler yarattık.” (el-Enbiyâ, 21/11) şeklindeki âyet-i kerimeler adaletten sapan ve zulme dalan toplumların yıkılıp gitmesinin bir sünnetullah (Allah’ın değişmeyen bir kanunu) olduğunu göstermektedir.

Adaletin hâkim olduğu bir toplumda herkes onun nimetlerinden istifade edeceği gibi, onun kaybedildiği bir toplumda ise artık hiç kimsenin can ve mal güvenliği kalmayacaktır. İnsanlar arasında korku, tedirginlik ve güvensizlik hâkim hale gelecek, sağlıklı düşünebilme yetisi kaybolacaktır. Böyle bir toplumda zenginlerin ve güçlülerin sözü geçecek, kanunlar sadece zayıflara uygulanacak, asayiş bozulacak, suçlar artacak, keyfî uygulamalar baş gösterecek ve ortaya çıkan bu olumsuzluklar dalga dalga bütün bir toplumu etkisi altına alacaktır. Hatta zulüm ve sömürüyle ayakta kalmaya çalışan güç ve servet sahipleri de bir gün gelecek kendi elleriyle inşa ettikleri zulüm kasırlarının altında kalacak ve ezilip gideceklerdir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) bir hadislerinde Allah’ın zalime mehil üstüne mehil vereceğini, fakat bir kere de onu derdest etti mi artık onun iflahını keseceğini ifade buyurmuştur. (Buharî, Tefsiru sûre (11) 5)

Çünkü adalet, Hakk’ı ve halkı memnun etmenin, toplumsal barışı sağlamanın, insanlar arasında sevgi, saygı, dayanışma ve paylaşma gibi erdemleri hâkim kılmanın, refah içinde yaşamanın ve ülkeleri mamur hâle getirmenin en kestirme ve en emin yolu olduğu gibi, zulüm de bütün bu değerlerin temeline yerleştirilmiş bir dinamit gibidir. Bu itibarladır ki yöneticiler âdil ve hakperest oldukları nispette geleceklerini teminat altına almış, zulüm ve haksızlıklara bulaştıkları oranda da dünyevî ve uhrevî istikballerini tehlikeye atmış olacaklardır.

İstisnasız Olarak Yerine Getirilmesi Gereken Temel İlke

Adalet, dinî ve dünyevî vazifelerin yerine getirilmesinde, toplum düzeninin sağlanmasında ve İslâm’ın kutsal saydığı hakların ikame edilmesinde anahtar bir role sahip olduğu için Kur’ân, herkese karşı, her halükârda ve ne pahasına olursa olsun adaletin tatbik edilmesini emretmiştir. Mesela şu âyet-i kerimede hasım ve düşman olarak görülen kimselere karşı dahi adaletten ayrılmama emredilmiştir: “Ey iman edenler! Hak’tan yana olun ve her işinizde adaleti gerçekleştirmeye çalışın. Her zaman adaletin şahitleri ve temsilcileri olmaya bakın. Herhangi bir zümreye karşı içinizde hissettiğiniz kin ve nefret sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil davranın. Zira takvaya en yakın davranış budur.” (el-Mâide, 5/8)

Nisa sûresinde yer alan şu âyet-i kerimede ise anne-baba aleyhine bir netice doğuracak bile olsa, yine de adalete bağlı kalınması emredilmektedir: “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın.” (en-Nisa, 4/135)

Yukarıdaki âyetlerin yanı sıra Yüce Allah, zayıflar ve yetimler hakkında adaletin gözetilmesini emrederek insan nefsinin suiistimal edebileceği kapıları kapatmış (en-Nisa, 4/127), mü’minlere akrabaları aleyhinde dahi olsa söyledikleri sözlerde adaletten ayrılmamalarını emretmiş (el-En’âm, 6/152) ve “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adaleti gözetmeden menetmez. Çünkü Allah âdil olanları sever.” (el-Mümtehine, 60/8) âyetiyle mü’minlerin din ve inanç ayrımı yapmaksızın herkese karşı âdil olmalarını emretmiştir. Mâide suresinde yer alan, “Şayet (Yahudilerin getirdiği davalarla ilgili) hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adilleri sever.” (el-Mâide, 5/41) âyeti de aynı noktaya işaret etmektedir.

Bütün bunlar da göstermektedir ki adaletin ihlâl edilmesinin hiçbir gerekçesi ve hiçbir istisnası olamaz/olmamalıdır. Bilakis o, savaşta-barışta, dosta-düşmana karşı riayet edilmesi gereken, göz ardı edilmesi ve ötelenmesi mümkün olmayan ilahî bir ölçüdür.

Çünkü her adaletsizlik beraberinde hak ihlalini getirecektir. Hak ise -bu ister doğuştan gelen tabii hak isterse sonradan kazanılan müktesep hak olsun- İslâm nazarında kutsal sayılmıştır. “İnsanların haklarından bir şeyi kısmayın.” (eş-Şuara, 183), ayetinin yanı sıra Efendimiz’in malı uğrunda öldürülen kimsenin şehit olacağını ifade etmesi (Tirmizî, diyât 22), işçiye alnının teri kurumadan önce hakkının verilmesini emretmesi (İbn Mâce, ruhûn 4) veya ahirette kul haklarının ancak hak sahibinin helal etmesiyle affedileceği (Buhari, rikâk 48) istikametindeki ifadeleri buna işaret etmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de ısrarla üzerinde durulan ve tekitle emredilen hükümlere bakıldığında, bunların genel itibarıyla nefse ağır gelen ve suiistimal edilmeye açık olan meseleler olduğu görülecektir. Kolay gibi görünse de adaletin sağlanması gerçekte çok zordur; önünde menfaat düşkünlüğü, heva ve heveslere uyma gibi bir kısım engeller vardır. Bu yüzden Allah Teâlâ, “Sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın.” (en-Nisa, 4/135) şeklindeki beyanlarıyla bu tehlikeye dikkat çekmiş ve çok sayıda âyet-i kerimede mü’minlere ısrarla adil olmayı emretmiştir.

Sosyal Adalet

Burada kısaca sosyal adalet üzerinde durulması da faydalı olacaktır. Hiç şüphesiz sosyal adalet, Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan işsizlik, sefalet, kötü çalışma şartları, zayıfların sömürülmesi ve gelir dağılımındaki dengesizlik gibi problemlerin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bundan sonradır ki sosyal haklar konuşulmaya başlanmış, eşitlik anlayışı üzerinde durulmuş, bireyler toplumun birer üyesi olarak ele alınmış ve bir kısım düzenlemelerle sosyal adalet sağlanmaya çalışılmıştır. Ne var ki bireysel özgürlükleri öne çıkaran bazı Batılı düşünürler sosyal adalete temelden karşı çıkarken, onu savunanlar da genel itibarıyla onun ne anlama geldiği ve nasıl gerçekleştirileceği hakkında farklı fikirler ileri sürmüşlerdir.

Bilindiği üzere eşitlik kavramı, Fransız İhtilaliyle birlikte en önemli modern değerlerden biri haline gelmiştir. Ne var ki o, kanunlar karşısında herkesin aynı konumda olması veya herkese aynı fırsatların sunulması gibi anlamları itibarıyla adaletin önemli bir gereği sayılsa da, bazı durumlarda haksızlık ve adaletsizliğin ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Eşit yurttaşlık ve homojen toplum gibi modern söylemler, insanların ihtiyaç ve kabiliyetlerini hesaba katmadığı için adaleti gerçekleştiremez. Zira Yüce Allah, bir kısım hikmetlere binaen insanları farklı yeteneklerde yaratmış, onların servet ve kazançlarının da farklı olmasını murat buyurmuştur. (Bkz. el-En’âm, 6/165, ez-Zuhruf, 43/32)

Bu açıdan sosyal adalette asıl olan salt aritmetik bir eşitlikten ziyade bireylerin ihtiyaçlarını, yetenek ve kabiliyetlerini, özel durumlarını dikkate alan orantılı bir eşitliğin, yani toplumsal bir dengenin kurulmasıdır. Aristoteles bu hakikati, “Eşitlere eşit, eşit olmayanlara farklı muamele edilmelidir.” sözüyle ifade etmiştir.

Aynı şekilde ilk defa Aristoteles tarafından yapılan ve günümüze kadar geçerliliğini koruyan denkleştirici ve dağıtıcı adalet ayrımı da eşitlik ve adalet arasındaki ilişkiyi anlama adına önemli bir ölçüdür. Denkleştirici adalet daha ziyade hak kavramıyla ilişkili olup hukukî ilişkilerde bütün tarafların eşit muamele görmesini ifade eder. Dağıtıcı adalet ise bir toplumdaki imkânların ve servetin insanların yeteneklerine ve toplum içindeki statülerine göre bölüştürülmesini ifade eder.

Meseleyi biraz daha açacak olursak esasında sosyal adalet, bir taraftan bütün vatandaşlara eşit çalışma imkânları ve fırsat eşitliği sunarken, diğer yandan fakirlerin veya yaşlı, yetim ve dul gibi zayıfların korunmasını öngörür. Hiç şüphesiz İslâm, bunu gerçekleştirmeye matuf çok sayıda ahkâm vaz etmiştir. O bir taraftan zekât, nafaka yükümlülüğü, kurban, kefaretler ve fıtır sadakası gibi hükümleriyle toplum fertleri arasında müthiş bir paylaşma, yardımlaşma ve dayanışma düşüncesini geliştirmiş, diğer yandan da faiz, ihtikâr, rüşvet, gasp, hırsızlık, kumar, alışverişte hile gibi haksız kazanç yollarını yasaklamak suretiyle bu düşünceyi baltalayabilecek vesileleri ortadan kaldırmıştır.

Bütün bunların yanında âyet ve hadislerde bencil ve cimri insanların yerilmesine mukabil cömert ve diğerkâm insan tipinin öne çıkarılması; fedakârlık ve îsâr ruhunun (başkalarını kendine tercih etme) teşvik edilmesi; akrabalara iyilik yapma, komşuluk haklarını gözetme ve misafire ikramda bulunma gibi erdemlerin temel bir mü’min ahlâkı olarak vazedilmesi; temelini naslardan alan vakıfların İslâm kültürünün ayrılmaz bir parçası hâline gelmesi ve toplumda ciddi bir boşluk doldurması; vakıfların yanı sıra bütün İslâm beldelerinin aşevleri, yetimhaneler ve kervansaraylar gibi yardım kuruluşlarıyla donatılması gibi hâdiseler de göstermektedir ki İslâm pek çok hüküm ve uygulamasıyla sosyal adaleti gerçekleştirecek potansiyele sahiptir. Yeter ki Müslümanlar tarafından bu potansiyel yerinde kullanılsın ve doğru değerlendirilebilsin.

Adaletin Ölçüsü ve Kaynağı

Adaletle ilgili belki de en fazla tartışma konusu olan mesele, herhangi bir davranışın, yasanın veya yargı kararının adil olup olmadığının hangi ölçü ve kriterlere göre tespit edileceği; farklı bir ifadeyle adaletin kaynağının ne olduğudur.

İlim adamları, benimsedikleri felsefe, hukuk ekolü veya ideolojiye göre bu konuda farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bazıları adil olanı belirleme yetkisinin iktidarı elinde bulunduran kimselere, bazıları da tüm vatandaşlara ait olduğunu ileri sürmüşlerdir. Tabii hukuk ekolüne mensup olanlar adaletin kaynağı olarak doğa kanunlarını, pozitivist hukukçular ise cari hukuk kurallarını göstermişlerdir.

Aynı şekilde bazıları rasyonel-bilimsel yollarla adil olana ulaşılabileceğini iddia ederken, daha başkaları “hak” kavramının merkeze alınarak adaletin tespit edilebileceğini ileri sürmüştür. Bütün bunların yanında Hans Kelsen gibi mutlak adaleti irrasyonel bir idealden ibaret gören ve adaletin bilinebilirliğini insanlığın ebedî yanılsaması olarak gören kimseler de vardır.

Adaletin ölçüsü olarak yukarıdaki görüşlerin hangisi esas alınırsa alınsın, mesele sübjektiflikten kurtulamayacaktır. Hatta bazen birilerinin adil olarak gördüğü hükümler başkaları tarafından zulüm olarak görülecektir. Zira neticede bütün bu görüşlerin ana mihverinde insan aklı bulunmaktadır. Aklın hükümlerinin adil olup olmadığını test edecek daha üst bir otorite ve ölçü ise yoktur. Kaldı ki aklı da içinde neşet ettiği kültür ortamının, dünya görüşünün ve toplumsal telakkilerin etkisinden bağımsız düşünmek mümkün değildir.

Bu açıdan akıl, pek çok hakikate ulaşmada önemli bir vesile olsa da o, vahiyle desteklenmediği sürece her zaman bir kısım hata ve yanılmalarla karşı karşıya kalabilir. İşte bu sebepledir ki İslâm ulemasına göre Allah, adaleti emretmekle kalmamış, onun nasıl gerçekleşeceğinin ölçü ve kurallarını da peygamberleri vasıtasıyla insanlığa bildirmiştir. Daha açık bir ifadeyle adalet, Kur’ân ve Sünnet hükümleriyle birlikte gözle görülür, elle tutulur somut bir mahiyet kazanmıştır.

Bunu bir misalle açıklayacak olursak, insan aklına göre devletin âli menfaatleri veya çoğunluğun selameti adına bazı fertlerin feda edilmesi doğru ve adil görülebilir. Hâlbuki Kur’ân, “Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.” (el-Mâide, 5/32) beyanıyla böyle bir muamelenin nasıl korkunç bir zulüm olduğunu açık bir şekilde beyan etmiştir. Zira İslâm nazarında tek bir kişinin hayatıyla bütün insanların hayatı arasında bir fark yoktur.

İbn Kayyim, İbn Miskeveyh ve Nasîruddin et-Tusî gibi bazı âlimler açıkça adaletin kaynağının din olduğunu ifade etseler de genel itibarıyla İslâmî gelenekte bu mesele üzerinde çok durulmamıştır. Zira adaletin ancak ilahî iradeyi temsil eden Kitap ve Sünnet hükümlerine bağlı kalmakla gerçekleşeceği İslâm âlimlerince genel kabul görmüştür. Onlara göre naslarda ifadesini bulan her bir hüküm, adaletin formal bir biçime girmiş ve somutlaşmış bir örneğidir. Nitekim Muhammed Ebû Zehra, İslâmî hükümlerin tamamının adalet esası üzerine oturduğunu ifade etmiştir. (el-Mu’cizetu’l-kübrâ, s. 456)

Bu itibarladır ki İslâm uleması, adaleti gerçekleştirmek için nazarî bir kısım tartışmalara girme, teoriler geliştirme ve kaynak arayışlarına gitme yerine var güçleriyle Kur’ân ve Sünnet naslarını anlamaya çalışmışlardır. Onlar dilin bütün imkânlarını kullanarak naslarda yer alan hükümleri ortaya çıkarmaya, naslarda doğrudan yer almayan meseleleri ise naslardan elde ettikleri temel ilke ve prensiplerin ışığında çözüme kavuşturmaya çalışmışlardır. Ulema, ehli tarafından usulünce yapılmış bütün içtihatların murad-ı ilâhiyi yansıttığını düşündüğünden onların adil olup olmadığını sorgulama gereği duymamıştır. Dolayısıyla günümüz hukukçuları arasında önemli tartışma konusu olan yasaların adil olup olmadığının tespit edilmesi problemi, İslâm hukuk teorisinde ağırlığı bulunan bir mesele olmamıştır.

Adaleti Yayma ve Zulmü Engellemede Topluma Düşen Görev

Elbette adaletin ayakta tutulmasından öncelikli olarak idareciler sorumludur. Zira toplum düzeninin sağlanması, insanlar arasındaki ihtilafların çözüme kavuşturulması, suçluların cezalandırılması, hak ve görevlerin yerli yerince dağıtılması ancak âdil bir devlet düzeninde mümkün olur. Bu açıdan idarecilerin adil veya zalim olması sadece kendilerini değil, bütün bir toplumu etkiler.

Ne var ki gücü elinde bulunduranların onu hakkın emrine vermesi çok önemli olsa da bir o kadar da zordur. Çünkü güç ve iktidar potansiyel olarak yozlaştırıcıdır. Tarihte ve günümüzde iktidarı elde tutup da güç zehirlenmesi yaşamayan, şahsî çıkarlarını bir kenara bırakıp sadece halka hizmeti hedef edinen idareci sayısı çok da fazla olmamıştır.

İşte idarecilerin adaletli olması hem toplum adına büyük menfaatler sağladığı hem de çok zor olduğu için birçok hadiste özellikle adil yöneticiler methedilmiştir.  Mesela Peygamber Efendimiz (s.a.s) hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde arşın gölgesinde gölgelenecek yedi grup insanı sayarken ilk sırada adil yöneticiyi zikretmiştir. (Buharî, ezan 36) Velayeti altında olanlara karşı adil davrananların kıyamet gününde nurdan minberler üzerinde oturacakları (Müslim, imâre 18) ve mahşer yerinde Allah’ın lütuf ve himayesine mazhar olacakları da (Buhârî, edep, 36) nebevî beyanlar arasında yerini almıştır.

Şu hadis-i şerifte ise Efendimiz adil ve zalim sultanın ahiret günündeki durumunu resmetmiştir: “Kıyamet günü insanlar arasında Allah’a en sevgili ve en yakın olan kişi adil sultan; Allah’a en menfur ve O’ndan en uzak olan kişi ise zalim sultandır.” (Tirmizî, ahkâm, 4)

Ne var ki İslâm’da hak ve adaletin önemi, zulüm ve haddi aşmanın da çirkinliği öylesine vurgulanmıştır ki hiçbir mü’minin bu konuya kayıtsız kalması düşünülemez. Daha da önemlisi, adalet duygusu ve zulme engel olma çabası toplum fertlerine mâl olmadığı sürece içtimai ve siyasi hayatta istikametin korunabilmesi çok zordur. Allah Resûlü’nün, “Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz.” (Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 6/22) hadisi de bunu anlatmaktadır. Zira genel itibarıyla idareciler de içinde neşet ettikleri toplumun ortak özelliklerini yansıtacaklardır.

Ayrıca toplum vicdanı, hakkı ikame etme ve zulmün her türlüsünü defetme adına hassasiyetini yitirmişse, böyle bir toplumun iktidar gücüyle ve kanunlarla ıslah edilebilmesi çok zordur. Bilakis böyle bir toplumun başına adil ve dürüst idareciler gelse bile, onlar da bir süre sonra bulundukları konumu suiistimal etmeye ve yozlaşmaya başlayacaklardır.

Buna karşılık, “Sizi adil (dengeli ve ölçülü) bir toplum kıldık.” (el-Bakara, 2/143) âyetine mutabık olarak eğer adalet duygusu toplum vicdanında canlı tutuluyor, kimliğine bakmadan bütün mazlum ve mağdurların yanında olunuyor ve yardımına koşuluyorsa, böyle bir toplumun başına müstebit ruhlu idareciler gelse bile, onlar içlerindeki bu istibdat duygusunu fiiliyata geçirme imkânı bulamayacaklardır. Buna teşebbüs etmeye çalıştıklarında da halkın ciddi tepkisiyle karşılaşacak ve geri adım atmak zorunda kalacaklardır.

İşte bu sebepledir ki Yüce Allah, “Çok az dahi olsa sakın zulmedenlere eğilim göstermeyin. Yoksa ateş size de dokunur.” (Hûd, 11/113) şeklinde kudsî beyanıyla mü’minleri ikaz ederken; Allah Resûlü (s.a.s) de pek çok sözüyle adalet duygusunu gönüllerde perçinlemeye, zulüm ve haksızlıklara karşı vicdanlarda bir tepki uyarmaya çalışmıştır. Mesela O, bir taraftan “Allahım, zulmetmekten, zulme uğramaktan, birinin hukukunu çiğnemekten, biri tarafından hukukumun çiğnenmesinden Sana sığınırım.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/191) şeklinde dualarıyla zulümden Allah’a sığınmayı salıklarken, diğer yandan fiilî olarak da zulme engel olunmasını emretmiştir. Örneğin bir hadislerinde hem mazlum hem de zalime yardım edilmesini emretmiş; sahabenin, zalime nasıl yardım edeceklerini sorması üzerine ise “Onun zulmüne engel olursun.” (Buhari, mezalim 5) cevabını vermiştir.

Ebû Dâvud’da geçen, “Şüphesiz insanlar zulmü gördükleri zaman, güçleri yettiği halde ona mâni olmazlarsa, Allah’ın azabının hepsi üzerine inmesi pek yakındır.” (Ebû Dâvud, melâhim 17) hadis-i şerifi ise zulme göz yummanın acı akıbetini gözler önüne sermiştir. Zulme sessiz kalmanın su-i akıbetine işaret eden diğer bir hadis-i şerif de şu şekildedir: “Ümmetim zalime, ‘Sen zalimsin!’ demekten korkmaya (yani zulme rıza göstermeye) başladığı takdirde artık onun varlığıyla yokluğu müsavidir.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 11/73)

Hiç şüphesiz zulmüne engel olunacak kişiler sadece sıradan vatandaşlar değildir. Bilakis bu görev, yöneticilere kadar uzanmaktadır. Hatta yöneticilerin uyarılması ve ikaz edilmesi beraberinde bir kısım riskler taşıdığı için, Efendimiz tarafından bunun daha faziletli olduğu ifade edilmiştir: “Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın yanında adaleti dile getirmektir.” (Ebû Dâvud, melâhim 17) Aynı şekilde “Şehitlerin efendisi, Hamza b. Abdülmuttalib ile zalim bir yöneticiye emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker görevini yaptığı için öldürülen kişidir.” (Hâkim, el-Müstedrek, 3/215) hadisi de yöneticilerin zulmüne engel olmanın ne kadar hayatî bir görev olduğuna işaret etmektedir.

Allah Resûlü’nün sahabeden bir zata yapmış olduğu şu nasihatler de bütün mü’minler için çok önemli bir ölçüdür: “Ey Ka’b b. Ucre, seni, benden sonra gelecek (zalim) yöneticilere karşı Allah’a sığındırırım. Kim onların kapılarına gider, onları yalanlarında tasdik eder ve zulümlerinde onlara yardımcı olursa, o benden değildir, ben de ondan değilim; ahirette havz-ı kevserin başında yanıma da gelemez. Kim onların kapısına gitmez, yalanlarında onları tasdik etmez, zulümlerinde yardımcı olmazsa o bendendir, ben de ondanım; o kimse, havzın başında yanıma gelecektir.” (Tirmizî, salât 433)

Adalet ve İhsan

Son olarak şunu ifade etmek isteriz ki adalet, “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder. Çirkin işleri fenalık ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp tutasınız diye Allah size öğüt verir.” (en-Nahl, 16/90) âyetinden de anlaşılacağı üzere bütün erdemlerin başıdır. Zira adaletin hâkim kılınmadığı bir yerde diğer ilke ve faziletlerden de söz edilemeyecektir. Fakat İslâm, sadece adaleti emretmekle kalmamış, bunun daha da ötesinde ihsanı (iyilik yapmayı), sabrı, af ve merhameti de tavsiye etmiştir.

Râğıb el-İsfehâni, yukarıdaki âyetten hareketle adaletin, iyilik yapana denk bir iyilikle, kötülük yapana da yaptığı kötülüğe denk bir kötülükle karşılık vermek olduğunu; ihsanın ise iyiliğe daha fazla iyilikle, kötülüğe ise daha az bir kötülükle mukabele etmek olduğunu ifade etmiştir. Mesela bir insanın borcunu vermesi veya alacağını istemesi adalettir; borcundan daha fazlasını vermesi veya alacağından daha azına razı olması ise ihsandır. (el-Müfredât, “hüsn” md.)

Biraz daha açacak olursak Nahl sûresinde yer alan, “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.” (en-Nahl, 16/126) âyet-i kerimesinde cezalarda adaletli olunması emredilmiş, fakat âyetin hemen devamında, “Şayet sabredecek olursanız bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” ifadeleriyle ihsan yolu gösterilmiştir. Aynı şekilde Yüce Allah boşama durumunda adil olan mehir miktarlarını tayin ettikten sonra, “Birbirinize lütuf ve mürüvvet göstermeyi unutmayın.” (el-Bakara, 2/237) buyurarak ihsanı tavsiye etmiştir. Keza “Yetimlerin haklarını vermekte tam adaleti gözetin.” (en-Nisâ, 4/127) ifadelerinden hemen sonra gelen, “Yaptığınız her iyiliği, Allah mutlaka bilir.” beyanı da adaletin de ötesinde iyilik ve ihsanda bulunmanın Allah katında çok daha makbul bir davranış tarzı olduğunu göstermektedir.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 1.4.2019 [TR724]

Sürgünde 5 yıl! [Hasan Cücük]

Galatasaray ve Beşiktaş, tarihi statları Ali Sami Yen ve İnönü’yü yıkıp yerine yenileri yaparken, maçlarını ‘göçebe’ olarak oynamışlardı. Beşiktaş’ın 2015-16 sezonunda kazandığı şampiyonluğu farklı kılan neredeyse tüm sezonu bir nevi deplasmanda oynamış olmasıydı. Tarihi İnönü Stadı yıkılıp, yeniden yapılırken Beşiktaş kah Atatürk Olimpiyat Stadı’nda kah Başakşehir’in sahasında maçlarını oynamıştı. Beşiktaş ve Galatasaray gibi yeni stadı yapılan Tottenham’da maçlarını Londra’nın ünlü Wembley Stadı’nda oynadı. Tottenham yeni stadına haftaya kavuşacak. Bir kulüp var ki, tam 5 yıldır stadında oynayamıyor. Gerekçesi ise oldukça farklı; iç savaş. Bu kulüp Shakhtar Donetsk.

Ukrayna’da 2005’te patlak veren Turuncu Devrim’i ülkenin iki köklü kulübü Dinamo Kiev ve Shakhtar  Donetsk’i siyasetin ortasına çekmişti. Shakhtar Donetsk’in bulunduğu Doğu Ukrayna, Başbakan Vitor Janukoviç’i desteklemesine karşılık, takım, muhalifliğini ‘turuncu’ ile ifade eden muhalif lider Vitor Yuşenko’nun sembol rengine sahipti. Forma rengi istemeyerek de olsa kendini muhalif kanatta sağlayacağı için kulüp büyük bir ikilem içinde kaldı. Suların durulmasıyla iki kulüpte yeniden futbola konsantre oldu.

Euro 2012’ye Ukrayna ve Polonya birlikte ev sahipliği yaparken, maçların oynadığı statlardan biri de Shakhtar  Donetsk’in sahası Donbass Arena oldu. sürgünEuro 2012 için inşa edilen Donbass Arena, 2009’da açılmış, 52 bin kapasiteli modern bir stattı. 400 milyon dolara malolan Donbass Arena’nın kaderinin futbol topu değil kurşunların hedefini olacağını bilmek mümkün değildi.

Tarih 2 Mayıs 2014. Shakhtar ligin 28. haftasında sahasında Ilyichivets’i konuk etti. Ligdeki 9. şampiyonluğunu Ilyichivets maçı öncesi ilan eden Shakhtar  Donetsk seyircisi önünde şampiyonluğunun bir nevi kutlamasını yapıyordu. 90 dakika sonunda skor 3-1 ev sahibi takımın lehineydi. Mircea Lucescu yönetiminde üst üste 5. kez şampiyon olan Shakhtar  Donetsk sahaya çıkarken Ilyichivets maçının seyircisi önünde oynadığı son maç olacağını bilmesi yine mümkün değildi. Turuncu Devrimi atlatan Ukrayna’nın bu kez başı ülkesinin doğusundaki ayrılıkçı Rus azınlıklarla dertteydi. Ukrayna’dan ayrılıp, Rusya’ya bağlanmak için başlayan karışıklıklar yerini iç savaşa doğru taşıdı. Rusya’nında desteğiyle bölgenin yönetimi ayrılıkçıların eline geçince, Shakhtar Donetsk’in ‘sürgün’ yılları başlıyordu.

Shakhtar  sadece stadına veda etmiyordu. Kulüp bir anlamda tasını tarağını toplayıp, şehri terk ediyordu. Kulüp yönetim binası olarak Kiev’deki Hotel Opera kullanırken, takımın maçlarını hangi statta oynayacağı uzun süre tartışma konusu olmuştu. Ligdeki bir numaralı rakibi olan Dinamo Kiev’in sahasını kullanması mümkün olmadığına göre yeni çözümler bulmak gerekiyordu. Bulunan ilk çözüm Donetsk’ten bin 160 km uzaklıkta olan Lviv şehri oldu. Euro 2012 için yapılan statlardan biri olan Arena Lviv, 2011’de yapılmış, 30 bin kapasiteli idi. Shakhtar Donetsk tam 3 yıl boyunca maçlarını evinden bin km uzaklıkta Lviv şehrinde oynadı.

2017’de yeniden arayışa giren Shakhtar  Donetsk’e bu kez Kharkiv şehri ev sahipliği yapacaktı. Kharkiv’in Donetsk’e uzaklığı 300 km idi. Bu seyircisi açısından bir avantajdı. Donetsk’in bir diğer takımı Olimpik ile Shakhtar  arasındaki derbiler 50 bin kişi önünde oynanırken, Lviv’deki sürgün yıllarında tribünlerde ancak bir kaç bin seyirci oluyordu. Kharkiv’e taşınmayla birlikte seyirci sayısında gözle görülür bir artış oluyordu. Shakhtar Donetsk, hem lig hem de Avrupa kupalarında karşılaştığı rakiplerini 38 bin 685 seyirci kapasiteli Metalist Oblast Spor Kompleksi’nde ağırlıyor.

Kapılarını futbola açtığı 2009’dan itibaren futbol topunun hedefi olan Donbass Arena’nın kalesi ve tribünleri artık mermilerin hedefi oluyordu. Ağustos 2014’te Donbass Arena’ya isabet eden top mermileri, maddi hasara yol açtı. Patlamalar sonucunda stadın kuzeybatı cephesi, iletişim altyapısı, park ve enerji merkezi zarar gördü.Kirsha isimli antrenman tesisleri içerisinde bulunan binalarda ise oyuncuların dinlenme odası ve spor salonu kullanılmaz hale geldi. Patlamalar sonucunda büyük maddi hasar oluşmasına rağmen kulüp çalışanları zarar görmedi.

Aynı yılın eylül ayında Shakhtar Donetsk takımına ait ofisin çok sayıda silahlı kişi tarafından işgal edildiği bildirildi. Beş yıl önce Ukrayna ordusu ve ayrılıkçılar arasında çıkan çatışmalar nedeniyle Shakhtar Donetsk’in beşi Brezilyalı toplam altı oyuncusu, Fransa’nın Olympique Lyon takımına karşı oynanan dostluk maçından sonra ülkeye dönmeme kararı almış, bunun üzerine kulüp yönetimi ile oyuncular arasında bir iç kriz patlak vermişti.

Donbass Arena’ya veda etmeden önce üst üste 5, toplamda 9. şampiyonluğuna ulaşan Shakhtar, sürgünün ilk yıllarında eski günlerini aramaya başladı. 5 yıllık sürgün döneminin ilk iki yılında zirveden uzak kalan Shakhtar , 2016-18 arasında iki yıl üst üste şampiyon olarak kadro yapısının ne denli güçlü olduğunu ortaya koydu. Bu sezonda geride kalan 22 hafta sonunda 57 puanla ligde lider konumunda bulunan Shakhtar , en yakın rakibi Dinamo Kiev’e 7 puan fark attı. Sezonu şampiyon olarak tamamlarsa, üst üste 3, sürgündeki 5 yılında 3. şampiyonluğunu yaşamış olacak. Evinden yüzlerce km uzaklıkta maçlarını oynayan Shakhtar stadına kovuşacağı günleri hasretle bekliyor. Ancak şartlar bu sürecin baya uzun olacağını gösteriyor.

[Hasan Cücük] 1.4.2019 [TR724]

El eşeğini aramaya ıslıkla iştirak etmek [Hakan Zafer]

Zihnimdeki davranış modellerinin, en sonunda insanı, kabul edilenden daha fazla yalnızlaştıracağını düşünüyorum.

Çok mu sorunlu?

Bence değil. Hatta kızmazsanız eğer bir beher yararlılık tozu da katabilirim.

Zaten, pratik olarak yalnızlığın dini yönüyle teşvik edilebilir olmasının en önemli nedeni, halkın zararından kurtulmak değil, aksine bizzat kişinin halka vereceği zararı durdurmaktır.

Bu zararlardan biri; karartısına başkalarının duyduğu güvenin karşılıksız kalmasıdır. Nasıl olsa orada biri var zannıyla, kimsenin olmadığı yerde indirilen yelkene rüzgâr ne yapsın?

Onca kötülüğe tepki olarak senfoni sesi çıksın diye beklerken ıslık duymak boşa değil. Her ne kadar sosyal psikoloji çalışmalarında, yardım etmesi gereken bir durumu izlerken duyduğu rahatsızlığın, insanı yardım etmeye yönelttiğine dair teoriler varsa da gözü kapatınca veya kafayı başka yöne çevirip kulağı daha üst perdeden bir gürültüyle doldurunca elimizden bir şey gelmez.

1969 yılında bir grup araştırmacı, New York metrosunda yolcuların, kadın-erkek, yaşlı-genç, hasta-sarhoş vs. rollerindeki kişilere yardım etme tutumlarını ölçmeye dair bir deney* tasarlıyor. Sonuç olarak, insanların yardım etmede sarhoşlardan daha çok hastalara yöneldiğini, sarhoşsa bile kendi ırkından, renginden kimseleri tercih ettiğini, cinsiyetler arası yardımlaşmanın hemcinslere nazaran düşük olduğunu tespit ediyorlar.

Araştırmanın, daha önce benzerlerince bulgulanmış tanıdık bir sonucu daha var; Etraf ne kadar kalabalıksa, kişinin yardımcı olma meyli o kadar düşüyor. Ancak, yardım etmesi gerektiğini düşündüğü kimseyle yüz yüze kaldığında kişinin daha hızlı davrandığı görülüyor.

İnsan seçiyor, yardımına zihninde bedel istiyor. Kendini sarhoş etmiş suçlu kabul ettiği bir adamı, kendinden olmayanı yardımına layık görmüyor. Hislerinin kabarmasını istiyor. Kendinde etki uyandırmıyorsa yardımına ihtiyaç olmadığını, daha doğrusu yardım etmeye değmeyeceğini düşünüyor.

Bu yüzden aidiyetlerini ve bulunduğu yeri, başkasının kaybettiğini onun namına ararken ağzında ıslık varsa gözden geçirmeli insan. Elbette bu, her vakit ruhuna zımpara çekmek değildir. Hiç olmazsa tavrını göstermelik geçicilikten, kınanma korkusundan ve menfaatten arındırma çabası ortaya koymaktır.

-Geçici, sadece şahit olmuş, çaldığı ıslığın ne yersizliğini ne de beyhudeliğini ona sormayacaklarsa öylesine,

-“Hayırdır, sizden niye ses çıkmıyor?” derse birisi, hazırlıklı olmak, zaten yana yakıla arayanların bağırtıları varsa araya kaynatmak için,

-Aranan bulunduğunda teşekkür edilip “görülecekler” listesine bir yerlerden girmek için,

çalınacak ıslığa dudak büzüştürmemektir kastettiğim. Ciddiye almak, varlığını kabul etmek ve tek yaklaşımını da başka kayıplarla kıyaslamaktan öteye geçirmektir. Bulamasa bile, ciddiye alınıp varlığına başkalarının verdiği emekle duyulmuş saygının muhatabı eşeğini kaybeden kimse için bu saadet hiç yoktan iyidir.

Hasılı,

Yalnız mı kalmalı insan?

Hayır, ne tür bir kalabalığın ortasında olursa olsun, kimseyi yok saymadan kendiyle kalmalı. Ne kimsenin varlığına güvenip yanılmak ne de varlığına güvenenleri yanıltmak gibi kimseye zarar vermemek, kimseden zarar görmemek için.

*Piliavin, I. M., Rodin, J., & Piliavin, J. A. (1969). Good Samaritanism: An underground phenomenon?, Journal of Personality and Social Psychology, v. 13 i. 4

[Hakan Zafer] 1.4.2019 [TR724]

Yeğen [Ahmet Kurucan]

Bizzat yaşadığımız için artık daha iyi araştırıyor, öğreniyor ve biliyoruz ki Peygamber Efendimizin (sas) vefatından sonra Müslümanların 15 asırlık tarihinde din-siyaset, halk ve iktidar arasındaki ilişki çok sancılı olmuş. İktidar sürekli otorite demiş, otoriteye itaati vurgulamış, en küçüğünden en büyüğüne muhalefeti dışlamış, halk da muktedirlerin kendisine biçmiş olduğu bu rolü kabullenmiş, ona göre belirlenen bir teoloji ile zihin yapısını şekillendirilmiş ve davranışlarını da hep o zihniyeti yansıtmıştır. Zaten aksi bir tavır iktidar sakinleri tarafından otoriteye isyan, fitne, başkaldırı, anarşi, hıyanet, dalalet, kaos olarak nitelendirilmiş ve cezai muamelelere tabii tutulmuştur. Onun için yukarıda muhalefeti yalın haliyle zikir etmeyip “küçüğünden büyüğüne” ilavesiyle kayıt altına aldım. Ferdi veya kitlesel, örgütlü veya örgütsüz, ulema ya da sade vatandaş ayırımının yapılmamasını da bu kayda ilave etmek lazım. Muhalefet denildiği an iktidar İmamı Azam ile ona sempati duyan sokaktaki vatandaş arasında hiçbir fark gözetmemiştir.

Bu değerlendirmeleri şöyle de ifade edebilirim; iktidar sakini muktedirlerin İhsan Yılmaz’ın tabiriyle “makbul vatandaş” tanımlaması olmuş, o tanım içine girmeyen herkes hain ilan edilmiş, söylem ve eylemlerine bağlı olarak cezalara çarptırılmıştır. Onun içindir ki iktidar sakini olanlar gerçekten muktedir olabilmek için yönetim mekanizmaları arasında güç birliğini elinde tutmaya ayrıca özen göstermişlerdir. Bu bağlamda en önemli unsur dinin kontrol altına alınmasıdır. Siyaset bilimlerinde “sezaropapizm” ya da “bizantism” denilen-sanırım “firavunizm” de denilebilir- bu yaklaşıma göre onlar önce makbul bir din yorumu ortaya koymuşlar, iktidarlarının/rejimlerinin devamı için sürekli bu yorumu halka anlatacak, besleyecek, geliştirecek kadroyu yetiştirmeyi de ihmal etmemişlerdir. Hemen ilave edeyim, dini gelişen ve değişen hayat şartlarına uygun yorumları ile yaşanılır kılacak aydın din adamı ya da ilim insanları yetiştirme bu iktidarların hiçbir zaman gündemlerinde olmamıştır.

İşin tabiatı icabı, iktidarın ne dini, ne insani, ne de ahlaki hiçbir açıdan tasvip edilemeyecek uygulamalarının da etkisi ile zaman içinde muhalif yorumlar da çıkmıştır. İşte tam bu aşamada iktidarın yaptığı yorumun taşıyıcılarından bir olan din adamları devreye girmiş, muhalif yorumları ve o yorumların sahiplerini işlevsiz kılmaya, itibarsızlaştırmaya, düşmanlaştırmaya, şeytanlaştırmaya soyunmuşlardır. Zira kendilerine biçilen rol budur ve onlar bu rolü isteyerek veya istemeyerek kabullenmişlerdir.

Üç paragraf içinde özetlemeye çalıştığım bu düşünceler zaviyesinden isterseniz Diyanet İşleri Başkanlığının Türkiye içindeki konumunu düşünün. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devlet bürokrasisinde kendisine verilen yeri, ayrılan bütçeyi, 100 bini aşkın müftü, vaiz, imam, müezzin, kayyım ve memurlardan oluşan devasa kadrosunu, onların görev alanlarını ve sınırını, dine ait bilgideki seviyelerini, vaaz ve hutbelerin muhtevalarını hatırlayın; ne dediğim ve ne demek istediğim gözünüzün önünde somut olarak şekillenecektir. İktidarın arka bahçesi olarak nitelendirilen bazı okulları, bazı cemaat ve tarikatları da gözünüzün önünde canlanan somut resmin kareleri içine yerleştirebilirsiniz.

“Ne arıyorsunuz, kime baktınız?”

Şimdi bu kısa girişten sonra gelelim yazının başlığı olan Yeğen’e. Yeğen’in ne demek olduğunu biliyorsunuz ama akrabalık derecesini ifade eden bu kelime ile ben ne demek istiyorum? Bunu bilmiyorsunuz. Anlatayım.

Daha birkaç gün önce Anadolu’nun bir kentinde sabahın erken vaktinde sanki bebek katillerini arar gibi bir eve baskın yapıyor terörle mücadele biriminde çalışan polisler. Ne arıyorlar, kimi arıyorlar, neden arıyorlar? Hiç kimsenin bildiği bir şey yok. Arama emri var mı? Belki var ama bunu soracak şuur yok ev sahiplerinde. Çünkü hayatlarında polis karakoluna yolu hiç düşmemiş bu insanların. Böylesi durumlarda ne yapılır, hakları nedir bilmiyorlar. Korku Cumhuriyetinde yaşadıkları için “Ne arıyorsunuz bizim evimizde sabahın bu erken saatinde?” sorusunu sormaya da cesaret edemiyorlar.

Arama bitiyor. Ev sakinlerinden birisi arama esnasında hane sahiplerine merhamet ve şefkat dağıtan gözlerle bakan polis memurlarından birinin yanına yaklaşıyor. “Ne arıyorsunuz, kime baktınız?” diyor. Çok anlamlı bir bakış atfediyor muhatabına polis. Belki bıraksan ağlayacak. Belki de karşısında aynı yaşlarda, aynı giyim tarzına sahip olduğu için karısını veya kız kardeşini görüyor ve vicdanının baskısına dayanamayıp aradıklarının bir insan olduğunu söyleyip ismini veriyor.

Şaşırıyor ev sahibi ama aynı zamanda rahatlıyor da. Neden mi? Çünkü aranan kişi 21 yaşında bir kız ve hane sahibi ile akraba. O eve de ömrü boyunca 4-5 yılda bir yaptıkları Türkiye seyahatinde akraba ziyareti kapsamında gelmiş ve kalmış. Zira o kız 3 yaşında iken gurbetle tanışmış. 18 yıldan beri başka bir ülkede yaşıyor. Bir iki cümle ile bu gerçekleri anlatmış. “18 yıldır yurtdışında o” demiş. Ve can alıcı soruyu sormuş. “Ne suçu var ki? Neden arıyorsunuz onu?” Yutkunmuş polis. Sorunun doğru cevabını söylese bir türlü söylemese başka türlü. O anlamlı bakışları ile muhatabını baştan aşağı bir kez daha süzmüş ve cevap vermeyi tercih etmiş. Fakat, sadece bir tek kelime çıkabilmiş ağzından: “yeğen.”

Anlaşıldı sanırım. Anlaşılmadıysa daha açık yazayım; 21 yıllık hayatının 18’i yurt dışında geçen ve terör örgütü üyesi olmakla aranan genç kızın suçu, birisinin yeğeni olmakmış. Kaldı ki yanlış biliyorlar, yeğen değil; yeğeninin çocuğu. Kimin yeğeni diye sorduğunuzu duyuyor gibiyim. Yapmayın Allah aşkına! Bu da soru mu şimdi?

Kimin yeğeni sorusu anlamsız ama yaşanan hadise ile din-iktidar arasındaki bağlantının sebebi ne sorusu anlamlı. Haklısınız, belki de direkt bir bağlantı yok. Direkt bağlantı yazının merkezinde yaşanan hadiselere bağlı olarak bu arama emrini veren siyasetçileri, iktidarın resmen ilan edilmemiş ortağı tarafından söylenen “siyasetin köpeği” olan yargıyı veya polis ve istihbarat teşkilatını koymakla olur. Ama din adamlarının bu süreçte oynadığı rol diğerlerinden hiç de aşağı değil. Belki daha da fazla. Zira onlar cemaatin, Hocaefendi’nin, Kürtlerin, Alevilerin; kısaca, en genel manada iktidara muhalif olan her kesimin itibarsızlaştırılması, düşmanlaştırılması ve şeytanlaştırılması sürecinde yazıları, kitapları ve TV konuşmaları ile bütün bu yaşananlara zemin hazırlayan insanlar. İsim istemeyin ama ip ucu vereyim; suçun şahsiliğini anlattığı bir yerde “Bizim kimse kimsenin günahını yüklenemez gibi bir el frenimiz var ama  tavanı ihanet, ortası ticaret, tabanı ibadet ayırımı bana hiç bir zaman makul gelmedi” veya “ Devletin bekası için bazı kişi ve grupların temel hakları ellerinden alınabilir” diyerek İçişleri bakanının ifadesiyle 550 bin insanın göz altına alınması, 85 bini aşkın kişinin tutuklanması ve hüküm giymesi, hamile ve emzikli kadınların bebek ve çocukları ile hapishanelerde çürütülmesine meşruiyet kazandıran din adamları.

Ne diyeyim! Allah’ın “Kimse kimsenin suçunu/günahını yüklenemez” ayetini bile bin bir dereden getirdiği ama’lı, fakat’lı, velakin’li yorumlarla ancak aktarabilen, hukukun “Beraati zimmet asıldır, bir insan suçlu olduğu ispat edilene kadar suçsuzdur” temel kaidesini bile seslendiremeyen sözde din adamlarının kulakları “yeğen” nidaları ile çınlasın!

Son sözüm şu: bazı kelimeler vardır ki muhatabına değil zamana söylenir. O kelimenin yankısı sessiz de söylense zamanın derinliklerinde aksi seda bulur ve çınlatır her tarafı. Bugün olmasa da yarın, yarın olmasa da yarından sonra ama mutlaka bir gün yankısı gür bir şekilde duyulur o kelimenin. İşte o gün geldiğinde bugünleri yaşayan kimileri eğer hala hayatta ise ah eder, yeni nesiller de ‘böylesi günler yaşanmış mı?’ der. Der ama ibret alır mı? Alır da şahsiyetini, hayat felsefesini, yaşam tarzını, ahlak anlayışını, ötekine bakışını, siyasi, hukuki, ekonomik sistemini ona göre şekillendirir mi? Bu sorunun cevabı hem evet hem hayır. Delilim de insanlık tarihi.

Her neyse, şahsen ben “yeğen” kelimesinin bir zulüm devrini anlatan ve zamanın derinliklerinde yankılanacak bir kelime olduğunu düşünüyorum. Tıpkı “Meriç” ve emsali nice kelimeler gibi.

[Ahmet Kurucan] 1.4.2019 [TR724]