'Bulaç'ı hasta, yorgun ve kırgın gördük'

Avukat Mehmet Ali Başaran, kişisel blogunda Silivri cezaevinde yazarlara yaptığı ziyareti yazdı:

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeydik bugün. 

Mehmet Altan, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Halis Bayancuk, Selçuk Kozağaçlı ve Ahmet Altan ile görüştük. Osman Kavala’yı da avukatı ile “çok acayip bir hal içinde” gördük.

Bu isimlere ilişkin tek tek ve kısa kısa değerlendirme yapmadan önce genel vaziyet ve gidişata ilişkin birkaç kelam etmem gerekiyor:

Türkiye’de yargı yok. Hukuk askıda. Dahası, başta anayasa olmak üzere kanunlar uygulanmıyor. Yargı, onu kontrolü altında tutan küçük bir azınlık hariç tüm kesimler açısından güvenilmez bir mekanizma. İstikrarlı bir biçimde zulüm üretmeye devam ederken son sürüm OHAL’le birlikte iyice şirazeden çıktı. Yargı cephesinde artık ne ilke kaldı, ne sabite. Kimin ne yaptığı belli değil. Kimse hiçbir şeyi öngöremiyor. Hukuk güvenliği söz konusu değil.

Türkiye’de yargının ahvalini özetleyen bir gösterge olarak hâlihazırda önümüzde duran devasa Silivri Cezaevi Yerleşkesi, adeta bir yargısız infazlar kampı, hukuksuz kararlar mezarlığı. Binlerce insan haksız yere özgürlüğünden olmuş. Çok ağır esaretler yaşanıyor. Kimler ölüyor, kimler sakat kalıyor, kaç bin insan resmi evraklar arasında can çekişiyor, kaç bin insan soluksuz kalıyor, haksız yere evlatlarından kopartılan anneler-babalar, yetim kalan çocuklar…. Bunlar istatistik olarak bile değer taşımıyor, gündeme gelmiyor, getirilemiyor.

Türkiye’de artık daha fazla sürdürülemez görünen bu hukuksuzluk çağı ne zaman son bulur bilemem lakin acilen bir düzenleme ve onarıma gidilmesi gerektiği ortada. Yoksa toplum bu yargı’nın altında kalacak.

Görüştüğümüz isimlerden Mehmet Altan’ın içinde bulunduğu hal ibretlik. Kendi yargı macerasını “baştan aşağı bir rezalet” olarak tanımlıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kendisi lehine verdiği kararlara rağmen Mehmet Altan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. 21 aydır hukuka aykırı bir biçimde hapiste tutulan gazetecinin suç işlediğine dair somut bir delil yok. Eski tarihli bazı gazete yazıları var, zorlaya zorlaya “delil” haline getirilen.

Mehmet Altan’ın dosyasına hukuk ulaştığında beraat edeceğine inanıyorum. Kendisine yüklü miktarda tazminat da ödenecektir.

Ali Bulaç’ı hasta, yorgun ve kırgın bir halde gördük. “Yeryüzünün lanetlileri”nden biri gibi muamele gördüğünü anlatıyor.

“Bana destek olanların yüzde doksanı sol ve laik kesimden” derken yaşadığı hayal kırıklığı gözlerinden okunuyor.

“Alparslan Kuytul bana sahip çıktı, Allah razı olsun” diyor.

Zaman Gazetesi’ndeki 6 yazısı dolayısıyla hakkında 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası talep ediliyor. Akıl alır gibi değil. 10-11 Mayıs’ta karar duruşması var.

Cezaevinde deizm ve ateizmle ilgili bir kitap yazıyor, günlük tutuyor. 67 yaşında olan, pek çok sağlık sorunu bulunan, hukuk ve insaf dışı bir ithamla tutuklu yargılanan Ali Bulaç asla bu muameleyi hak etmiyor. Bugün önemli mevkilerde bulunan arkadaşları, eski dostları, talebeleri ona yapılan zulmü seyrediyorlar ne yazık ki.

Ayrılırken, “Müslümanlardan dua bekliyorum” diyor.

Ahmet Turan Alkan hakkında da müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası isteniyor. “Delil” olarak da eski yazılarından 15 tanesi seçilmiş! Ekranlardaki halinden çok daha zayıf gördük kendisini. Cezaevinde “Sağ Yanım” adlı bir roman yazmış. Derin bir kararlılık ve vakarlı bir hüzün var yüzünde. Kısa sürdü görüşmemiz. Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için:

“Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.”

Ahmet Turan Alkan’ın da beraat edeceğine inanıyorum.

Halis Bayancuk, kamuoyunda Ebu Hanzala olarak biliniyor. 11 aydır tutuklu. Hakkında 10 dosya var.

Halis Bayancuk çok ağır bir tecrit altında yaşıyor. 24 saati tek başına bir hücrede geçirmek zorunda. Sadece haftanın bir günü bir saat için aynı dosyadan yargılanan bir kişi ile spor salonunda görüşebiliyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan herhangi bir suçludan bile daha ağır bir tecrit altında.

Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı. Altı aydır tutuklu. Halis Bayancuk haftada bir yalnızca bir saatliğine bir insanla görüşme hakkına sahipken, ona bu minicik hak da tanınmıyor. Lakin bir insan bu kadar mı hayat dolu, özgüvenli ve muhabbet sahibi olur! En uzun görüşmeyi kendisiyle gerçekleştirdik. Böyle bir meslektaşla tanışmak benim için çok kıymetli oldu. Derin bir bilgi ve birikim sahibi. Muhatabı ile aynı hizadan konuşan, son derece cana yakın bir insan.

Ahmet Altan’ın mahkemedeki savunmasına ilişkin bir yazı yazmış ve bir tahminde bulunmuştum 23 Haziran 2017 tarihinde. Altan’ın basına da yansımış olan “yargılayanları yargılayan” savunması 15’den fazla dile çevrilmiş ve İtalya’da kitap olarak yayınlanmış.

Tırnak içindeki mahkeme Ahmet Altan’a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti. Kararı ciddiye almaz ve umursamaz görünüyor. Haklılığına olan yüzde yüz inancından alıyor gücünü. Uzak olmayan bir gelecekten umutlu ve beraat edeceğine inanıyor.

Türkiye’nin hapishaneleri yazar, çizer, şair, gazeteci dolu. Ahmet Altan da bir kitap yazmış içerde daha şimdiden. Edebi-felsefi bir deneme kitabı.

“Rutubet gibi yayılan bir şey oldu Türkiye’de: Hukuksuzluk” diyor.

Bir görüşmeden çıkıp diğeri için beklerken Osman Kavala’yı gördük. Avukatı ile görüşüyordu. İki adımlık görüşme odasında bir de gardiyan bulunuyordu. Yetmezmiş gibi tepede de bir kamera kayıttaydı.

Böyle bir manzaranın olduğu ülkede hukuk devleti masallarına, adalet bakanlığına ne gerek var Allah aşkına!

Yazı Kaynağı

[Samanyolu Haber] 5.5.2018

Dünyanın Renkleri Sidney’de

Küresel Barış ideali doğrultusunda devam eden Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, International Festival of Language and Culture (IFLC), çok kültürlülüğü devlet politikası olarak benimseyen Avustralya’da…

Bu yıl 16’cısı düzenlenen IFLC’nin Sidney Programında Dünyanın Renkleri’nin sahne günü…

Ünlü TV Program Yapımcısı ve Sunucusu George Donikian’ın sunucusu olduğu programın sponsoru ise Honda Genel Müdürü Genel Müdür Nick Karagiannis.

Sponsor olmaktan dolayı son derece memnun olduğunu belirten Genel Müdür Nick Karagiannis, “Bu mükemmel organizasyonu desteklemekten gurur duyuyorum” dedi.

IFLC Sidney’i buradan izleyebilirsiniz:



[TR724] 5.5.2018

Devlet mi kazanacak, millet mi? [Sefer Can]

Türkiye, 24 Haziran’daki seçime küçümsenmeyecek sürprizlerle giriyor. Bazı gelişmelerin AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan’ı bile şaşırttığı söylenebilir. İyimser muhalifler, seçimi köprüden önceki son çıkış olarak görüp ‘bu defa başarabiliriz’ havasında. Karamsarlar ise ‘ne köprüsü atı alan Üsküdar’ı geçti’ diye itiraz ediyor. Gerçek, belki de ikisinin ortasında bir yerde.

Seçimde hem en güçlü hem de en avantajlı aday hiç kuşkusuz AKP lideri Erdoğan. Partisinin oylarının yanına MHP ve BBP’yi de kattı. Siyasetteki dört işlem hiçbir zaman matematik gibi çalışmaz. Her ittifakın getirileri yanında götürüleri de olur. Milliyetçi Cephe’nin Güneydoğu’da AKP’ye olan küskünlüğü artırmasına kesin gözüyle bakabiliriz. Başta Genel Başkanlar Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere belediye başkanı ve vekil onlarca siyasetçiyi tutuklatan Erdoğan’ın Kürt seçmenden beklentisi zaten yok diyebiliriz. Ya da kayıplarını başka yollardan telafi etmeyi düşünüyor olabilir. Bölgede seçim güvenliği olmadığı için her türlü manipülasyon mümkün. Erdoğan’a büyükşehirlerde ve ülkenin batı yakasında yaşayan Kürtler oy veriyordu. Onlardaki kırgınlığı sandık oyunlarıyla ikame etmek kolay olmayabilir.

Erdoğan’ın asıl avantajı devleti arkasına alarak oluşturduğu haksız rekabet. Düşünün ki rakibi Selahattin Demirtaş hücresinde tek kişilik mitingler yaparken Erdoğan bütün kanallardan canlı yayınlanan açılışlar düzenleyecek. Valiler, belediye başkanları çalışanlarının katılımını mecbur tutacak. AKP adayının seçim kampanyasını ona oy vermeyenler dahil vergi mükellefleri karşılayacak. Dün bir fotoğraf gözüme ilişti, Erdoğan seçimle ilgili konuşuyor, yanı başında İstanbul Müftüsü dikiliyor. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın ulak, müftülerin ‘hık deyici’ olduğu bir ortamda seçim yaptığımızı unutmayalım. Önemsiz(!) bir ayrıntı daha: Oyları 15 Temmuz’dan sonra üç üyesi tutuklanan ve 16 Nisan Referandumunda mühürsüz oyları geçerli kabul eden Yüksek Seçim Kurulu sayacak.

Yazdıklarımı hepimizden daha iyi Erdoğan biliyor ama o eski rahatlığı üzerinde değil. Demek ki az da olsa umutlanma imkanına sahibiz. Diğer adaylar ve siyasi figürlerin üzerinden geçelim, umudun ne kadar gerçekçi ne kadar ihtimal dışı olduğunu anlamaya çalışalım.

CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun sürpriz iyimserliğin öncülerinden olduğundan başlayabiliriz. Kemal Bey, bu süreçte attığı adımlarla hakkındaki olumsuz kanaatleri değiştirmeye başladı. Dokunulmazlıkların kaldırılması konusu ve 16 Nisan’daki teslimiyetçi görüntü yerini şaşırtıcı hamlelere bıraktı. İYİ Parti’yi seçime sokmak için 15 vekil göndermek, cumhurbaşkanı adayları için imza çağrısı yapmak zaten herkesin konuştuğu eylemler. Ben asıl Abdullah Gül hamlesinin stratejik olduğunu düşünüyorum. Erdoğan’ı, Genelkurmay Başkanı’nı Gül’ün ayağına göndermeye sevk edecek kadar ürküttü. Ahmet Davutoğlu ‘tarafını belli et’ dayatmasıyla karşılaştı. Aylardır yüzüne bakılmayan Bülent Arınç bile kıymete bindi.

Erdoğan ilk kez hamle üstünlüğünü kaybedip takipçi haline geldi. CHP’nin adayının kim olacağı gündemin ilk sıralarında yer aldı. Ana muhalefet ilk defa ilgi odağı oldu. AKP’nin en güvendiği adım emeklilere birer ikramiye olacaktı. CHP ve diğer partiler ekonomik anlamda bütçenin intiharı anlamına gelen bu adıma dahi karşı çıkmadı. Tam tersine Plan Bütçe Komisyonunda asgari ücret kadar verilsin teklifi yaptılar. AKP her zamanki gibi reddetti. Söz konusu ödemeyi yapacak kaynağı olmayan hükümet belki de sert muhalefet görse çamura yatacaktı. Hala bu ihtimal dışında değil, zira böylesine önemli bir vaadi gümbür gümbür paylaşmıyorlar. En kötü ihtimalle bedelli askerlikte olduğu gibi ‘Başbakanın şahsi fikri’ der geçerler. Doğal olarak bu AKP’nin kendi ayağına sıkması olur ve gerçekten göze alabilecekleri mücbir sebep olmadıkça tercih etmezler.

Muharrem İnce bence CHP açısından en iyi adaylardan biri. Parti dışından hele de eski AKP’li aday tabanı küstürürdü. Ekmeleddin İhsanoğlu tecrübesini bile aratırdı. Söz buraya gelmişken, İhsanoğlu’nu CHP’ye önerip sonra kampanyada geri duran, ardından da milletvekili yapan Bahçeli hakkındaki kuşkular iyice artıyor. Yoksa o günlerde de Erdoğan’la ittifak halinde miydi? İlhan Kesici iyi bir cumhurbaşkanı olabilir ama kötü bir adaydı. İhsanoğlu’nun CHP’li versiyonu diyebiliriz. Erdoğan’la kora kor mücadele edecek, cerbeze yarıştıracak aday bence daha doğru. Öyleyse en iyi alternatiflerden biri Muharrem İnce. Kurultay performansları İnce’nin partide de bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Kazanırsa ne ala, kaybeder ve CHP’den az oy alırsa Kemal Bey için endişe kaynağı olmaktan çıkar. Mustafa Sarıgül’ü İstanbul’dan aday göstererek ekarte eden Kılıçdaroğlu, İnce’den de bu yolla kurtulabilir. Doğal olarak tersi de mümkün. Kemal Bey riskli ama akıllıca bir kumar oynadı.

İnce’nin ‘köylü’ vurgusu kıvamında kalmalı. Abartırsa Beyaz Türk CHP’lileri ürkütebilir. Zaten Demirtaş’a gidecek bir kesim var, üstüne sandığı gitmeye üşenecek bir kitle oluşmasına izin vermemeli. AKP’lilerin Muharrem Bey’in bira içerken çekilmiş fotoğrafını paylaşması bu riski biraz izole ediyor.

Meral Akşener, yarışın iddialı adaylarından. En büyük avantajı Devlet Bahçeli. Devlet Bey ikide bir ortaya atılarak, Akşener’e şov yapması için fırsat oluşturuyor. Biraz komplocu düşünsem bilerek yapıyor, muvazaalı kavga diyeceğim. Lakin vaziyet komploya imkan vermiyor. Akşener, Erdoğan’a karşı belli bir mesafeyi koruyor, saygılı üslupla konuşuyor. Buna mukabil hıncını Bahçeli’den çıkarıyor. MHP liderinin, neredeyse açık oy gizli sayımı önerecek hale gelmesi dramatik sonun yaklaştığına işaret ediyor. Gemerek Mahkemesinden karar alarak ertelenen kurultay, sadece Bahçeli’yi götürecekti. Şimdi partiyi de beraberinde Saray’ın bahçesine gömüyor. Akşener, imza sayısını çok kısa sürede tamamlayarak epey sükse yaptı.

Meral Hanım’ın üzerinde Susurluk ve Mehmet Ağar gölgesi vardı, şimdi Ergenekon’dan yargılanmış isimlerle birlikte yürüyerek bu gölgeyi koyulaştırıyor. HDP’ye karşı dışlayıcı tavrı ikinci tura kalabilirse işini zorlaştırır. Kürt seçmen Erdoğan’la ikisi arasında tercihe zorlanırsa, en azından muhafazakar kesim Akşener’i tercih etmez. Kadınlardan ve AKP ile MHP’den kaçan oylardan yelkenlerini şişirebilir. Parlamenter sisteme geri dönüş vaadi olumlu. ‘Erdoğan gitsin yeter’ kitlesi de Akşener’e çalışacak.

24 Haziran’ın sürprizlerinden biri de Temel Karamollaoğlu. Saadet Partisi’nin başına geçtiği andan itibaren umulmadık bir performans sergiledi. Erdoğan’ın ilhak ettiği sanılan partiyi küllerinden doğurdu. Erdoğan’ın Fatih Erbakan üzerinden yaptığı hamleler ters tepti, SP’nin klasik tabanının canlanmasına vesile oldu. AKP’den uzaklaşıp adres arayanlara alternatif sundu. HAS Parti ve Numan Kurtulmuş’un düştüğü tuzağa şimdilik düşmemiş görünüyor. Karamollaoğlu’nun İngiliz asıllı eşi üzerinden yapılan bel altı vuruşlar ve parti stantlarına saldırılar, kenetlenmeyi kolaylaştırıyor. Necmettin Erbakan’ın konuşmalarını çarpıtan AKP medyası Temel Bey’in işini kolaylaştırıyor. Bir yandan da bütün ahaliye çürümüşlüğün boyutlarını gösteriyor. Erbakan’a ‘sen önce bir trilyonun hesabını ver’ diyenler şimdi kemiklerinin sızlayıp sızlamadığının kaygısına düştü! Temel Bey’in cumhurbaşkanı olma şansı yüksek değil, ancak aday olacak imzayı bulması mümkün. Üstüne partisini yıllar sonra Meclis’e taşımış lider unvanını ekleyecek. Daha ne olsun.

HDP’nin tutuklu eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, yarışın avantajlı hem de engelli adayı. Erdoğan tarafından atıldığı cezaevinde boyun eğmek yerine direnişi seçmesi, hukuka aykırı yargılama teşebbüslerine itiraz etmesi popülaritesini artırdı. Mağduriyet hali, sempati halkasını genişletiyor. Yakın zamanda bir tahliye sürpriz olmaz. ‘Cezaevinde bir kişilik miting’ esprisi gibi birkaç çıkış bunu sağlayabilir. Erdoğan’ın asıl korkusu HDP’nin barajı geçmesi. Bu durumda başkan olsa bile ülkeyi yönetmesi mümkün olmayacak. AKP’yi birinci partilikten düşürecek yegane yol HDP’nin barajı geçmesi. İronik biçimde Beyaz Türkler bunun için Kürt partisine oy verecek.

Normal şartlarda Erdoğan’ın bu seçimi kazanması mümkün değil. Zira oy aldığı bütün kitlelerden oy çekebilecek adaylarla yarışıyor. Milliyetçiler Akşener, Kürtler Demirtaş, İslamcılar Karamollaoğlu varken Erdoğan’a kitlesel olarak yönelmez. Adayların kişisel performansları da onunla söz yarıştıracak formatta. Erdoğan’ın tek güvencesi derini ve sığıyla devlet. Bakalım devlet mi kazanacak millet mi?

[Sefer Can] 5.5.2018 [TR724]

Bu kafayla dolar seçimden sonra 5 TL! [Semih Ardıç]

Türk Lirası’nın kıymeti tarihinin en düşük seviyelerine geriledi. Hal böyle iken ekonomi bürokratları başka bir gezegende yaşıyormuşçasına beyanlarda bulunuyor.

ABD Doları 4.29 TL’ye kadar yükseldi haftanın son işlem gününde. 3 Mayıs’ta 4.15 TL, 4 Mayıs’ta 4.29 TL! Dolar bir hafta evvel de 4.01 TL idi. İstikrar bunun neresinde?

HAZİNE’NİN MALİYETİ KATLANIYOR

Hazine’nin borçlanma maliyeti iki senelik vadede yüzde 15.30 oldu. 10 senelik tahvilde ise oran yüzde 13.76’ya tırmandı. 

Piyasada kızıl kıyamet kopmuş Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya yine kayıp. Gerçi faizi geçen hafta yüzde 0.75 artırabildiğine şükrediyordur. Faiz artışına rağmen hâlâ ültimatom yemedi.

TCMB Başkanı Çetinkaya sessiz kalıyorsa mazereti var! Saray her an başına yıkabilir özerklik binasını.

Merkez Bankası’nı sessizliği ile başbaşa bırakalım Hazine’ye geçelim.

Hazine de en az TCMB kadar ağırlığı olan bir müessese. Gelin görün ki Hazine Müsteşarı’nın (Osman Çelik) kim olduğunu, isim ve soyisim beraber tek çırpıda söyleyebilecek on banka genel müdürü çıkmaz.

MÜSTEŞARI, LONDRA’DA FON MÜDÜRLERİ NASIL TANIYACAK?

Türkiye’de banka genel müdürlerinin tanımadığı Hazine Müsteşarı’nın Londra’da milyar dolar büyüklüğünde fonları idare eden Genel Müdürler nezdinde ne kadar ağırlığı olabilir ki! Öyle bir ağırlık kalmadı maalesef. 

O koltuklara paraşütle indiklerinden ay başını bekliyorlar. Vaziyeti idare ediyormuş gibi davranıyorlar.

Dolar sene başından beri yüzde 12 arttı. Hele hele son iki hafta döviz kuru şirazeden çıktı. Dolar, TL’ye mukabil saat başı yeni rekorlar kırıyor.

Sadece dolara karşı değil Bulgar Levası, Arnavut leki gibi esamisi okunmayan para birimleri de TL’yi ezip geçiyor.

Bulgaristan’dan otobüslerle Edirne’ye alışverişe gelen Bulgarlar, “Türk Lirası bizim paramıza karşı değer kaybedince buradan alışveriş yapmak daha hesaplı oluyor” diyor. TL ile ne kadar iftihar etsek azdır!

BİR DE KOMPLO TEORİSYENİ BÜROKRATLAR VAR

Ekonomi bürokratlarının kısm-ı azamı dut yemiş bülbül misali. Piyasayı teskin etmek bir yana öyle birinin mevcudiyetinden bile bîhaber yatırımcılar.

Piyasa nezdinde zerre kadar itibarı kalmamış bürokratlar sayesinde artık kendi bildikleri yerden çıkıyor suâller. Sınıfta kalma ihtimalleri sıfıra yakın.

Suskun bürokratların tam zıddı bir cenah var ki onlar hâlâ ‘bizi çekemiyorlar’ sloganını atıyor.

Dolar yükselse bahaneleri hazır: “Saldırı var. Aksi takdirde TL bu kadar düşmez. TL sapasağlam.”

Borsa İstanbul çakılsa aynı cümleleri ısıtıp ısıtıp önümüze getiriyorlar: “Manipülasyona boyun eğmeyeceğiz. Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşmasına mani olmak için komplo kuranları yakında açıklayacağız.”     

BAŞKAN BORSA’DAKİ BALONU İTİRAF ETMİŞ

Bugün onlardan biri yine döktürdü. Borsa İstanbul Başkanı Himmet Karadağ, şecaat arzederken sirkatin söylemiş.

BIST 100 endeksinin 2013 senesinin Mayıs ayında (iktidar gibi Gezi Parkı hâdiselerini milat alıyor) 40 bin doların üzerinde olduğunu belirtmiş. Şimdi 25 bin dolara kadar gerilemiş.

Hani Borsa rekor kırıyordu? Rekor kırmış hali bile 2013 senesinin gerisinde olduğu halde habbeyi kubbe yaparsanız bir gün o çürük kubbe başınıza yıkıldığında ‘ne oldu!’ deme hakkınız kalmaz.

Borsa Başkanı’na kalırsa endeksin düşmesi icap ettirecek ne şirket tablolarında ne genel ekonomik atmosferde bir problem var! O tabloları okumadığını ancak böyle itiraf edebilirdi.

222 MİLYAR DOLAR NET DÖVİZ BORCUNU UZAYLILAR MI ÖDEYECEK?

Yahu Türk şirketlerinin 222 milyar dolar net döviz borcu var ve dolar günden güne tırmanıyor.

Ülker, Doğuş ve diğer büyük gruplar bankalarla masaya çay-kahve içmek için mi oturdu? Türkiye’nin en büyük holdingleri dahi bankalara, “Döviz kredilerini uzun vadeye yaymazsanız ödeyemiyoruz.” diyor, Borsa Başkanı Karadağ ‘yalan, inanmayın’ mealinde sözler sarf ediyor.

Karadağ, yatırımcıların akıl hocası Standard&Poor’s’un Türkiye’nin kredi notunu 1 Mayıs 2018 itibarıyla Vietnam, Bangladeş ve Makedonya ile aynı seviyeye indirmesine makul bir itiraz getireceğine yine komplonun Everesti’ne tırmanmış. 

Neymiş efendim bu not indiriminin iç kurgusu yapılmış. Zira dahilde bunların ortakları varmış. Dış kurguda da bula bula ‘sıfırcı hoca’ S&P’yi bulmuşlar.

S&P SADECE FOTOĞRAF ÇEKTİ

Karadağ AA muhabirinin her sözünü tasdik eden bakışlarından aldığı cesaretle dolu dizgin gitmiş: “Bunları bir arada, bir tarafta kur, bir tarafta faiz, bir tarafta manipülatif, alıştığımız rating kuruluş açıklamasıyla negatif algı pompalayarak endeksi aşağı yönlü hareket ettirip Türk hisse senetlerini ucuza kapatıp seçim sonrasında yüksek kârla satmayı veya Türkiye’ye şu an yoğun şekilde gelmeye devam eden yurt dışı yatırımcı algısını geri çevirebilmeyi hesaplıyorlar.”

Niyet okuyan bir Borsa Başkanı! Seçimin akabinde yükseleceğini nereden biliyor ki böyle bir illiyet kurabiliyor?

Buna mukabil S&P’nin analiz yayımlamadığını iddia etmiş. El insaf! Türkiye ekonomisinin nasıl bir girdaba sürüklendiği madde madde anlatılıyor raporda. Zahmet edip okumamış bile.

S&P ve diğerlerinin hazırladığı raporlar dikkate alınsaydı Türkiye’de faizler vaktinde ve etkili olacak şekilde artırılır, bütçede kemer sıkılır, israfa son verilirdi.

TL dünyada en fazla eriyen para birimi olmuşsa fâilleri hudutların ötesinde aramayın!   

BARİ DURMUŞ YILMAZ’A KULAK VERİN

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz sosyal medya hesabından feryat ediyor: “10 yıllık yüzde 13.76, 5 yıllık yüzde 14.69, 2 yıllık yüzde 15.30 olurken dolar/TL 4.29’u gördü. Devam etmesi durumunda büyük sıkıntılar olabilir. O sebeple, güven artırıcı söylemlere ihtiyaç var.”

Yılmaz kimlerin piyasaya güven telkin edeceğini de söylüyor: “Cumhurbaşkanı danışmanları gibi hiç bir kredibilitesi olmayanlar değil, Merkez Bankası gibi yetkililer toplumla iletişim kurmalı.”

Durmuş Bey o koltukta otururken devlet mekanizması tıkır tıkır işliyordu. Bir bilen ak saçlı olarak Durmuş beye kulak verilmesi, tecrübelerinden istifade edilmesi çok mu zor? Siyaset gözleri bu kadar kör etmemeli.

YSK’NIN YAZISINDA SEÇİM TARİHİ 24 NİSAN 2018

Hangi devletten, hangi teamülden bahsediyoruz ki! Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven’in imzası ile yayımlanan tebliğde seçim tarihi olarak ‘24 Nisan 2018 Pazar günü ibaresi yer aldı.

24 Haziran’da yapılacak seçimin hazırlık talimatnamesinde tarihi hatasız yazmaktan aciz hale düştü koca devlet. Seçimlerin şeffaf ve adilane yapılmasına gelene kadar aşmamız lazım gelen çok tepe var.

Seçimi kim kazanırsa kazansın ilk iş olarak IMF’nin son raporunda dikkat çektiği ‘kurumsal kalitede bozulma’ başlığına eğilmesi şart. 

Kurumsal kalite yolunda yapılacaklar atla deve değil. siyasetçi edası ile ona buna had bildiren, işine geleni göklere çıkaran, işine gelmeyenin yüzüne kara çalan kerameti kendinden menkul bürokratlardan kurtularak ilk ve en mühim adım atılabilir.

‘Yok biz böyle iyiyiz’ diyenler bilmelidir ki bu kafayla dolar seçimden sonra 4,5 TL de olur 5 TL de.

[Semih Ardıç] 5.5.2018 [TR724]

Cumhurbaşkanlığı Seçimleri: Kral hala çıplak! [Mehmet Efe Çaman]

Herkes kralın üzerindeki giysiyi çok beğense ve hatta alkışlasa da, kralın üzerinde giysi olmadığını, yani, kralın çıplak olduğunu söylemeye devam etmek enteresan bir duygu. Arada mantık zincirindeki birkaç öğeyi görmezden gelmek ya da hesaba katmayı unutmak, evet, tüm analizi etkiliyor. Seçimlerden bahsediyorum. Tabii daha önceki konuya ilişkin analizlerde ele almaya çalışmış, demokratik seçimlerin hangi koşullarda gerçekleşebileceğini, hangi koşullarda ise bu işin sadece yeni rejimi kamufle eden ve meşrulaştıran bir demokrasicilik oyunu olacağını elimden geldiğince izah etmeye çabalamıştım. Fakat ülke seçim atmosferine girdi. Adaylar belirlendi. Erdoğan ile beraber, Muharrem İnce (CHP), Selahattin Demirtaş (HDP), Meral Akşener (İyi Parti), Temel Karamollaoğlu (Saadet Partisi) ve Doğu Perinçek (Vatan Partisi) cumhurbaşkanı adayı. Elbette Yüksek Seçim Kurulu (YSK) yüz bin imza ile aday olanlar ve özellikle de Selahattin Demirtaş’ın tutukluluk durumunu göz önünde bulundurarak, bu adaylar hakkında bir değerlendirme yapacak. En nesnel şekliyle, değer yargılarında bulunmadan, olan durumun özeti budur. Şimdi gelelim işin çözümleme bölümüne.

Kuramsal bir giriş yapmadan hemen belirterek başlayalım, yani “hastalığın” tanısını koyalım önce: İddia ediyorum ki bu seçimler özgür ve adil bir seçim olmayacak. Yani özgür olabilmesi için ülkede hukukun üstünlüğü ve temel özgürlüklerin anayasal ve yasal güvence altında olması gerekli. Bu var mı bugün? Bu sorunun yanıtını herkes biliyor, lütfen bilenler bilmeyenlere izah etsin! İsterseniz bu soyut “hakları” biraz açalım. Perihan Pulat’ın nasıl polisçe darp edildiğini görmeyenler, o videoyu izleyerek ve darp sonrası 75 yaşındaki emekli Sayıştay hâkimi (hani şu ismi anayasada yazılı olan ama cismi pek ortalarda görünmeyen yüksek denetim organı yok mu, hah, işte o) hanımefendinin yüzünün ne hale geldiğini görebileceğiniz fotoğraflara baksın. Ve bu elim örnekte kaç anayasal temel hak ihlal edildi, bir hesap etmeye çalışsın, olmaz mı? Sonra hala ikna olmayanlar, her ay 3,000’in üzerinde insanın kadın-erkek, çoluk-çocuk Meriç’in demir gibi soğuk sularını aşarak, “hür ve adil” seçimlerin yapılacağı Türkiye’den kaçmaya çalıştığıyla ilgili haberlere bir göz atsın. Mesela Esma Uludağ adlı zavallı kadının öyküsünü okusun! Esma Uludağ gibi daha nicelerinin hikayelerini öğrensin, mesela Osmaniye Cezaevinde kalp krizi geçirerek ölen polis amiri Ahmet Tatar’ın, annesinin yanında asker aramasında kışın ayazında çırçıplak soyulan küçük Kürt kızının, rutinleşen işkence esnasında makatına cisim sokulan ve iç organları parçalanarak katledilen öğretmen Eyüp Birinci ve göğüs kafesine ve kafatasına aldığı ağır darbelerle kemikleri kırılarak katledilen öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun dramlarını öğrensin! Eğer bu “temel haklar durumuna ilişkin genel değerlendirme” de yetmediyse, daha önemli verilere geçebiliriz.

Mesela demokratik seçimler ve rekabetçi seçim modelleri üzerine kafa yoranlar varsa, benim tavsiyem 7 Haziran 2015’te 6 milyon, 1 Kasım 2015’te 5 milyon 144 bin oy alan ve Türkiye’nin TBMM’ye giren üçüncü büyük partisi olan HDP’nin onlarca milletvekilinin neden hapishanede olduklarını kendilerine sormalarıdır. Mesela daha da enteresanı, cumhurbaşkanı adayı (bir önceki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 4 milyon oy almış olan!) Selahattin Demirtaş’ın hapisten nasıl da görkemli bir “adalet” içinde diğer adaylarla kıyasıya “rekabet” edebileceğidir – ki dünya demokrasi tarihine geçeceğinden ve ileride ders kitaplarında okutulacağından emin olduğum bir hukuk ve siyaset bilimi vakasıdır! Hani seçimler “özgür” ve “adil” olacak ya! Hah, işte tam ondan bahsediyorum ben de!

Fakat bence bunun gibi “devede kulak” (!) birtakım ufak meseleler, demokratik seçimlere halel getirmemiş ve getirmeyecek olabilir hala! Bu nedenle, bir sonraki aşamaya, mesela adayların seçim çalışmalarının halka duyurulması meselesine gelelim, olur mu? Çünkü sizi sıkmak istemiyorum. Çeşitlilikte bereket vardır. Ve bizim memlekette bu demokratik seçimler meselesi oldu mu, örnek üstüne örnek – adeta büyük bir bolluk olur, olmaz mı? Yani şimdi işin kolayına kaçıp da, seçim günü oy sayım işlerini hangi “bağımsız” ajans(lar) verecek gibi bir soru sorarak “vatan haini” ve “Fetöcü” diye kan görmeden kendinden geçen Kont Drakula ekibine malzeme vermek istemem. Öyle ya, Anadolu Ajansı ne güne duruyor? Türkiye’ye fazla bile onun tarafsızlığı! Ama mesela bundan birkaç hafta önce zaten ehlileştirilmiş ve evcilleştirilmiş Doğan Medya grubunun da haber ajansı Saray’a bağlanmış olması – öyle dediniz değil mi az önce? Hayır, sanki kulaklarıma öyle gibi geldi! Daha mı geriye gidelim dediniz? Ne yani, şimdi illa bana Cihan Haber Ajansı’na “hukuki müdahalede bulunan” ve operasyon yapan devletimizi mi yazdıracaksınız burada? Hiç girmeyelim bu konuya. Yani seçimler olurken, paşa paşa herkes evinde TV’den Anadolu Ajansı’nın vereceği datalar çerçevesinde yayınını yapar! Birkaç sandıkta nümayiş falan oldu mu, devletimizin yetkili ağızları işin sorumlusunun “FETÖ” olduğu haberini geçer, ve evelallah “olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar”. Aynı Rusya, Azerbaycan, İran, Özbekistan falan hesabı yani, bu coğrafyanın gerçeklerini kabul edemeyen mankurtlara bakmayın siz! Onlar toplumun huzurunu bozmak, “algı operasyonu” yapmak istemektedirler mutlaka. Bizim AA’ya güvenimiz tam, değil mi? Kusura bakmayın ama değil işte! Hiciv de etsek, analizi ironi yaparak sulandırsak da, gerçekler ortada. Dahası, paragrafın başında açtığım konu ciddi bir sorun olarak sırıtmakta: adaylar nasıl kendilerini, programlarını, vaatlerini halka anlatacak? Aralarında telepatik olan mı var? Yoksa kulaktan kulağa oynayıp zafer elde ederek bir tür 21. yüzyıl mucizesi mi gerçekleşecek memlekette? Anlayamıyorum.

Yani toparlayalım: Anayasal haklar, hak götüre! Seçim güvenliği – oy sayımı dâhil – evlere şenlik. Medyaya erişim mafiş. E geriye ne kaldı? Bu şartlarda giriliyor seçimlere. Bu memlekette yazı yazdı diye terörist ilan edilen ve ağırlaştırılmış müebbet hapis yiyen onlarca yazar var! Ahmet Altan nerede? Mehmet Altan nerede? Nazlı Ilıcak nerede? Mümtazer Türköne nerede? AB ve ABD’den birçok aklı başında siyasetçi, uzman, akademisyen ve gazeteci, bu şartlarda seçim yapmanın çok zor olacağını söylüyor. Diplomatik dil böyle olunca siz onu “bu iş boşa kürek çekme” diye okuyun. Yani dünya gerçekleri biliyor. Almanya’dan görüştüğüm bir milletvekili, “bu şartlarda demokratik ve adil bir seçim olmayacağını” ve “her şeyi kontrol eden Erdoğan’ın öyle ya da böyle seçimlerin galibi olarak kendisini ilan edeceğini” bana bizzat söyledi. Yani uluslararası toplumda oluşan genel kanaat bu yönde. Benim bu konudaki fikrimi bilenlerin de bu tezime karşı yegâne argümanları, “ne yapalım yani, pes mi edelim” türünden bir yaklaşım. Evet, çok acizce bir tutum bu, biliyorum. Sınava çalışmayan ve konuyu bilmeyen öğrencinin testte toto oynayarak geçer not almayı hayal etmesi gibi, son derece akıl dışı.

Haydi, bir senaryo kuralım ve diyelim ki, her şeye karşın bir mucize oldu ve gerçekten de ağır engellemelere karşın, hak ihlallerine rağmen, medyanın durumu ve YSK faktörü falan bir şekilde beklenen rolü oynamasın ve seçimleri Erdoğan dışında bir aday önde götürsün. O gece ne olur? Erdoğan, “elbette, sorun yok, adil seçim oldu, gereğini yerine getireceğim” der mi? Yoksa yeni bir darbe girişiminden, “FETÖ’den”, finans lobisinden, dış mihraklardan veya onun ve çevresinin bu konudaki çok geniş fantezisine başvurarak seçimleri iptal mi eder? Hangisi?

Haydi, bir başka senaryo kuralım: Derin devlet üzerine inşa edelim bu kez. Benim kanımca Akşener derin devletin ikinci adayı. Hani çölde kar yağarsa deyip çantaya atılan kaban misali. Oldu ki ekonomik krizdir veya başka bir öngörülemeyecek faktördür, bir şekilde Erdoğan düşüşe geçti. Akşener, bayrağı kaldığı yerden alacak adaydır. Zaten en “FETÖ” karşıtı olma yarışında Erdoğan’ın ardından o gelmiyor mu? Ya Muharrem İnce konusunda ne demeli? Ulusalcılar yeknesak “FETÖ” söylemini benimsemiş durumda değil mi? Erdoğan’dan ve İslamcılardan ayrıldıkları tek nokta, “AKP ‘FETÖ’nün siyasi kanadıdır, bir onlardan daha anti cemaatiz” söylemi. Yani bakın, hasbelkader bir kaza oldu ve seçimi diyelim ki ikinci turda bir başka aday kazandı. Zannediyor musunuz ki Türkiye normalleşecek? Yeni gelen kendisini aklamak ve ispat etmek için daha yoğun bir takibat politikasına girişecek. Hani bunlar sözde bloklaştılar ya. Aslında ortada tek bir blok var: anti-demokrasi bloğu. Çünkü rejimin söylemini hepsi benimsemiş durumda. Kendi mahallesinden haksızlığa uğrayan varsa onların hakkını hukukunu savunuyorlar. Ama topyekûn “bu memleketin anayasası gitmiş kardeşim” diyen var mı? “Bu ülkenin Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uyulmuyor kardeşim!” diye ortaya çıkanı var da biz mi görmedik? MHP sağ nasyonalist, CHP solumsu nasyonalist, Meral Hanım “ne iş olsa yaparım” diye derin yapıya göz kırpan, Devlet Bahçeli’nin daha efektifi olma heveslisi konumda. Zaten 1990’larda yaptıkları, şimdilerde yapabileceklerinin güvencesi, öyle değil mi! Yeter ki eline güç geçsin. Temel Reis zaten Sivas’tan bugüne 180 derece döndü ve Machiavelli’den bugüne “güç, sen nelere kadirsin!” diyenlere güzel bir siyasi kişilik örneği sundu. Ve tam bir Türkiye klasiği oluşturdu!

Geriye Selahattin Demirtaş kalıyor. Tüm Kürtler ona oy verecek. Sistemin adamı olmayan, rejime karşı duran tek aday o. Onun da adaylığına engel olabilir YSK – anti parantez belirtelim yine. Ama oldu ki engel olmadılar. Demirtaş’a Kürt olmayan sol oylardan da epey bir giden olur kanısındayım. Da, oyları kim sayacak. Başladığımız yere döndük mü? Ya da adamcağız hapisten nasıl bir kampanya yürütecek? Yine başladığımız nokta! Yani iş bir kördüğüm. Türkiye’ye – ola ki – demokrasiyi birisi getirecekse, bu şüphesiz Demirtaş olacak. Ama buna derin yapı da satıhtaki siyaset müsveddesi zevat da izin vermez! Ve işte yazalım ve adını koyalım; bu ortak (ve onursuz) kırmızı çizgi, Türkiye’nin fay hattı olmaya devam eder! Bu seçime Demirtaş’ın katılması (veya katılamaması) bu gerçeği daha da belirginleştirir ve derinleştirir sadece.

2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleri! Baştaki reis kimin nesi, daha net görmemizi sağlayacak olması bakımından önemlidir. Demirtaş’ın dramı ve Kürtlerin parya olma durumlarının bir kez daha ortaya çıkması bakımından (dünya kamuoyu nezdinde tabii, yoksa Türkiye’de normal vatandaşın böyle bir derdi olmaz!) önemlidir ve seçimler buna vesile olur mu? Olur! Dünyada seçime yaklaştıkça daha bir Türkiye ve korkunç insan hakları durumu gündeme girer mi? Evet girer!  Rejim üzerinde baskılar artar mı? Artar. Ekonomi daha da fazla yalpalar ve sonunda kamyon devrilir mi? Seçimlerden sonra olacak en güçlü projeksiyonum bu yönde. Ve bu konuda – istisnai olarak – birçok kişi de aynı doğrultuda yorum yapıyor. Yani söz ile uslanmayanın hakkından iktisat mı gelir? Belli olmaz. Çünkü bu rejim, açken tok olduğuna bile ikna edebilir insanları elindeki vasıtalarla. Anlayana havuç, anlamayana sopa!

Evet, adaylar ve seçim. Medya ve seçim. Anayasa ve seçim. Geçim ve seçim! Bu hareketli seçim öncesi gündemi, seçim sonunda başka hareketli gündemler kovalar. Günler ayları, aylar yılları takip eder. Yeni dramlara uyanır, yeni acılara ortak oluruz. Baştaki isimlerden çok, yaşadığımız koşullara ne zaman daha fazla ilgi göstereceğiz? Önemli olan size eziyeti kimin yaptığı, onun yapmaya devam edip etmeyeceği veya daha ne kadar edeceği olmadığı gibi, o eziyet edemeyecek duruma gelirse, onun yerine eziyet etmeye kimin geleceği meselesi değil! Yani demokrasi bu değil! Eğer bu sanıyorsanız, üzgünüm birinin size gerçeği söylemesi lazım, sizi kandırmışlar! Haydi, şu gerçekle yüzleşin artık: kral hala çıplak!

[Mehmet Efe Çaman] 5.5.2018 [TR724]

Steiner’in ordusu! [Naci Karadağ]

Rus birliklerinin top sesleri Berlin sokaklarında yankılanırken Hitler tüm subaylarını etrafına topladı. Öfkeliydi ancak korkmuyordu asla…

Komutanları tedirgindi…

Hitler’deki bu rahatlığa çok anlam veremiyorlardı fakat sormaya da çekiniyorlardı.

Bilmedikleri ne olabilirdi ki?

Hitler taktik masasında Berlin’i savunmayı anlattığı kadar Rusya’yı, Stalingrad’ı nasıl yerle bir edeceğini ayrıntılarıyla anlatıyordu.

Rol yapmıyor, aksine tüm kalbiyle inanıyordu anlattıklarına.

Generaller hayretlerini gizleyerek dinler gibi yapıyorlardı…

“Führer’im” dedi birisi…

Cümle kurmasına, top seslerine ekleyen sarsıntı engel olmuştu. Tavandan dökülen tozları üniformasından temizlemeden saçının alnına düşen kısmını topladı Hitler.

Komutanına bakıyordu…

Zeki bir adamdı… Soru sorulmadan anlayabilirdi elbette.

“On ikinci, yani Walther Wenk’in ordusunu Potsdam’a yolladım. Steiner’in birlikleri çok yakında bizi kurtarmaya yetişecektir!” dedi.

Felix Steiner 3. SS Panzer Kolordusu Komutanıydı.

Lakin bir sorun vardı…

Steiner’in ordusu, Kasım 1943’te darmadağın olmuş, ortalıkta ordu namına bir şey kalmamış. Steiner de teslim olmuştu.

Odadan çıkan generaller birbirlerine bakıp, Hitler’in gerçeklik duygusunu yitirdiğini söylediler. Birileri ona, ne 12. Ordu’nun ne de Steiner’in birliklerinin kalmadığını söylemesi gerekiyordu…

Tamam da, önemli olan bunu kimin söyleyeceğiydi!

Rommel sinirlenmişti ve bu tespiti yapan generale çıkıştı: “Sen söylesene!”

Herkes sustu…

Top sesleri daha yakından yankılanmaya başlamıştı. Hitler yanlarından geçip bahçeye çıktı ve en büyüğü 16 yaşında olan bir düzine genç Nazi askerine kahramanlık madalyası taktı. Ve şöyle haykırdı:

“Gençler! Ölmeye hazır mısınız?”

Her zalim rejim kaçınılmaz olarak zulmünü ve kendi iktidarını devam ettirmek için gerçeklikten kopmak zorundadır. Tersi bir durum eşyanın tabiatına aykırıdır.

Sıradan yandaş vatandaşından iktidar mensuplarına, AKP’nin din adamlarından Cumhurreisine kadar herkes kendi ürettiği ve var olandan farklı, bambaşka bir gerçekliğe inanıyor, ona göre yaşıyor!

Türkiye, muhteşem bir durumda mesela bu üretilen sahte gerçekliğe göre…

Ekonomi süper.

Turizm muhteşem.

İşçi müthiş mutlu.

Medya tarihte olmadığı kadar özgür.

Yargı bağımsız.

Eğitim çağ atlamış.

Sağlık parende üstüne parende atıyor.

Bütün dünyada itibarımız göbek atıyor, çiftetelli oynuyor.

Hani ülke değil de cennet demosu mübarek!

Üstelik bizi kıskanıyorlar.

Misal Almanlar.

En çok onlar çatlıyor hasedinden.

Almanya da batıyor aslında.

Bunu bizzat Dışişleri Bakanı söylüyor.

Avrupa Birliği zaten can çekişiyor.

IMF çoktandır bize muhtaç…

Amerika bizden silah da dâhil her şeyi alıyor, bize bağımlı.

Gerçek ekonomi ile iktidarın ürettiği sahte ekonomi arasında uçurum var aslında.

Yandaş vatandaşın gerçekleriyle dünya gerçekliği arasında neredeyse 180 derece zıtlık olduğu gibi.

Bu travmatik durumu inandırıcı kılmak için rakamlar ve olgularla oynama yapıyor AKP iktidarı ve Erdoğan.

Olguyla oynarsanız algıyla da oynayabilirsiniz, öyle inanıyorlar çünkü.

Bugüne kadar hep denediler ve başardılar.

Büyüme rakamlarıyla oynuyorlar, enflasyon rakamlarıyla oynadıkları gibi…

Yandaş televizyonları açın bakın, gerçek döviz kurundan bambaşka bir döviz kuru yayınlıyorlar. Yandaş döviz kuru ile reel döviz kuru arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor…

Bunu seçimlerde yapmışlardı hatırlarsanız…

Yüzde bilmem kaç ile açtı sandık oranlarını yandaş medya.

Yüzde 80’lerden 40’lara kadar ufak ufak gerilediler.

Bağımsız medya istememelerinin sebebi de bu zaten. Algı illüzyonları bozulmasın diye.

Cihan Haber Ajansı’na bu yüzden düşmandılar. Az buçuk hukuk varken, bizzat devlet tarafından siber saldırı düzenleyip sistemi kilitlemeye çabalıyorlardı. Sonrasında doğrudan el koydular. Baktılar ki, diğerleri ses çıkarmıyor, yürüdüler bağımsız olan, daha doğrusu kendilerinden olmayan her şeyin üzerine…

Şimdilerde bir başka üretilmiş gerçeklik var. Tamam, belki AKP’ninki kadar uçuk ve kaçık değil ama başta CHP olmak üzere, İYİ Parti ve diğerleri de kendi gerçekliğini üretiyor bir şekilde…

Bir sahte gerçeklikten, daha ehven olan başkasına savrulacağız en iyi ihtimalle…

Sözün kısası dostlar, kısa vadede tünelin ucunda ışık yok!

Uyandırmış olayım…

[Naci Karadağ] 5.5.2018 [TR724]

Derdi duyan neylesin? [Umut Vera Tuna]

Empati, teoride bilinen, pratikte uygulaması zor bir hüner, ilişkilerin kalitesini artıran bir değer, sorunları kolayca çözen bir tılsım, dertle bezmiş gönüllere derman, kendini yalnız hissedenlere şefkat, ruhsal ve bedensel hastalıklara tiryak, iletişimde önemli bir basamak. Herkesin kendisi için kolayca beklediği ama başkasına öyle kolay göstermediği, sözde bol, harekette az görülen bir beceri, katalizörü ise şefkat ve merhamet hissi.

Empatinin ‘bence’si olmaz, o hep muhatap etrafında örgülenmeli, onun penceresinden olaylara bakılmalı, onun hislerini anlamalı ve asla yargılamamalı ve bunlar sağlandıktan sonra iletişime geçilmeli. Bu alanda yapılmış 53 araştırmayı inceleyen Theresa Wiseman tam olarak bunları söylüyor.

Bu araştırmaların 40 tanesinin üzerinde durduğu nitelik ise “yargılamamak”. İnsanlar  bazen bilerek bazen bilmeyerek çok fazla birbirini yargılıyor.

“Bu da dert mi”

“Üzüldüğün şeye bak”

“Küçük şeyler bunlar”

“İnsanlara takılma”

“Fazla duygusalsın”

“Çok alıngansın”

“Sen bu kafayla çok yaşamazsın”

Sonra bir de bunların dini değer soslu olanları var.

“İsyan ediyorsun”

“Haline şükretmiyorsun”

“İmtihanına sabretmiyorsun”

Ve en popüler olanları, “en azından”la başlar, “beterin beteri var” diye devam eder.

“İşten atıldım… En azından hapiste değilsin.”

“Eşim hapiste… En azından şen çocuklarının başındasın.”

“Yurt dışına alışamadım… En azından özgürsun.”

“Atina’da mahsur kaldım… En azından Meriç’i sağ salim geçtin.”

Bunlar masum birer teselli gibi görünse de, aslında empati eksikliğinden gelir ve çoğu zaman yargılama ifadesidir. Muhatabın derdiyle gerçekten dertlenen kimseler bu tip cümleler kurmaz. Bu cümlelerde, dert kıyası vardır. Derde sathi bakılırsa o dertten daha büyük dertler görülür, halbuki dert bir iç haldir. Kıyasa girildiği vakit, her beterden daha bir beter bulunur ve çevremizde derdine üzüleceğimiz kimse kalmaz.

Kimsenin bir başkasının derdini küçük görmeye de hakkı yok. Kaplumbağanın kaldırdığı taş, filin taşıdığı kayaya nispeten küçük de olsa, adalet terazisinde eşittir. Herkesin derdi kendi omzuna yüktür. Size hafif gelen, bir başkasına ağır gelebilir, ya da başkasının kolayca kaldırdığı yük sizi ezebilir, herkesin ağrı eşiği farklıdır. Dert kaldırabilme, sadece derdin ağırlığına da bakmaz,  karakter, kaygı eğilimi, geçmiş tecrübeler, kişinin içinde büyüdüğü çevre gibi birçok faktörün de etkisi vardır. Bunların hepsini tartacak hassas bir teraziniz yoksa, kimsenin derdinin ağırlığını ölçemezsiniz. Ama hissedebilirsiniz. İşte empati, muhatabın derdini anlamak değil derdini hissetmektir. Duygusal mağduriyet yaşayan birine ilk lazım gelen akıl ve nasihat değil, kalbi dokunuştur. Nasihat vermede aceleci olmak empati eksikliğinden gelir. Belli ki o dert onu günlerce uyutmamış ama siz 5 dakikada çözeceğinizi sanıyorsunuz. Bu tavır kişiye kendini değersiz hissettirir. Muhatabın hislerini anlamadan söylenen her söz yukarıdaki gibi teselli görünümlü, vasat cümleler olacaktır.

EMPATİ SONRADAN KAZANILABİLİR

Empati gösterilmesi gereken yerde mantığın devreye girmesi tam olarak sizin suçunuz değil. Son araştırmalar, insan beyninde analitik düşünceden sorumlu olan bölümün, empatinin yönetildiği bölgeyi baskıladığını gösterir. Aynı şekilde, başkalarıyla duygusal yakınlık kurmak da, analitik düşünmeyi bastırır. Mantık-duygu dengesi insan için çok zor ama öğrenilebilir.

Harvard Üniversitesi’nden psikiyatr Helen Riess bir çalışmasında empatinin geliştirilebilir olduğunu gösterir. İki ay boyunca Empati Eğitimi verilen doktorların empatik yönlerinin, hastaları tarafından değerlendirilen empati ölçeğine göre önemli orada arttığı tespit edilir. Kendisi bu eğitimi E.M.P.A.T.H.Y akronimi ile özetliyor: Dikkatle bak (eye gaze), yüz ifadelerini oku (muscle of facial expression), duruşuna dikkat et (posture), duyguları tanımla (affect), duy (tone of voice), dinle (hearing) ve konuş (response).

Empati geliştirmede ilk şart, dikkatli bakmak yani nazardır. Bediüzzaman Said Nursi’nin kırk senelik ömründe otuz senelik tahsilinde öğrendiği dört kelimeden biri olan nazar. Beden gözü, derde sathi bakar. Bir iç hali olan derdi görüp hissetmek için, ruhun dışarıya açılan penceresi nazara müracaat etmeli. Muhataba o latif hislerin nuruyla bakıldığı vakit, yüzündeki her bir çizgi bir anlam ifade eder ve siz o anlamları birleştirdiğinizde üzgün mü yorgun mu, çaresiz mi , mutlu mu, umutlu mu olduğunu okursunuz.

Empati kazanımında bir diğer önemli düstur, doğru postür. Bir araştırma hastalarıyla uzaktan konuşan doktorlarla, bütün vücudu hastayı görür vaziyette yanlarında oturarak konuşan doktorları kıyas ettiğinde ikinci grubun, hastalarının iyilik haline daha pozitif etki ettiğini gösterir. Dertli insanı kuyuda kalmış biri gibi düşünürsek, kuyunun başından kafa uzatıp geçmiş olsun demektense, kuyuya onun yanına inip geçecek bunlar diye sarılmaya gayret etmek gerek.

Empati sahibi olmak için dikkat edilmesi gereken diğer husus, duygu senkronizesi yani duygudaşlık. Bunun için öncelikle muhatabın duygularının tanımlanması ve somut olarak ifade edilmesi gerek “Ayşe, üzgündü” “Ali öfkeliydi” gibi.. Bu tanımlama, o kişiyi daha çok düşünmenizi ve  onun duygularına eş duygular oluşturmanızı sağlar.

Dikkatli bir nazar, samimi bir duruş ve duygu tanımlaması sizi muhatabın penceresinden bakmaya götürür. Zor olan o pencereye ulaşmak, sonrasında duymak, dinlemek ve konuşmak empati eksenli olacaktır. Zira, hisseden insan hissiz cümleler kurmaz, dinlerken yargılamaz, bir sıcak sarılmanın, bir omuz sıvazlamanın çoğu zaman sözden daha tesirli olduğunu bilir.

[Umut Vera Tuna] 5.5.2018 [TR724]

Bir paratoner olarak âlim (1) [Faruk Erguvanlı]

İslam dininde ve Müslümanların hayatında âlimlerin çok önemli ve hayati bir yeri vardır. Dinin doğru anlaşılması, doğru yorumlanması, hayata taşınması  ve seviyeli temsil edilmesinde âlimin bu hayatî misyonu kendisini gösterir. Zira Peygamber Efendimiz ile din adına son nokta konulmuştur. Kıyamete kadar dinin gerek doğru anlaşılıp, doğru temsil edilmesinde gerekse yoruma açık yanlarının temel disiplinlere bağlılık ve onların referansı çerçevesinde yorumlanmasında İslam âlimlerinin misyonu devreye girmektedir. Alimlerin misyonu, Peygamber Efendimiz’in getirdiği mesaj ile insanları buluşturmaktır.

Dinin temel kaynaklarında alimlerin bu önemli misyonuna vurgu yapılmış; dinin ruhuna bağlı, ahiret endeksli, rıza-yı ilahî yörüngeli yaşayan  alimlerin rehber kabul edilmesi; ilmini dünyevi makam, menfaat için kullanan, günahlara, zulümlere dinden kılıf bulmaya çalışan kimselerden de uzak durulması gerektiği tembih edilmiştir.

Alim; bilen, belli bir bilgi birikimine ve seviyesine sahip olan insan demektir. İslamî terminolojide kazandığı anlam ise, başta Kur’an ve Sünnet olmak üzere dinin temel kaynaklarına vâkıf, aklî ve naklî ilimlerden gereği gibi haberdar olan, engin ufuklu insan demektir.

Dini literatürde başta ibadet olmak üzere bildiği ile amel etmeyene  âlim denilmez. Bu itibarla çok şey bilse de bildiğini hayatına hayat kılmayan ve aksiyona dönüştürmeyen insan “cahil” kabul edilmektedir. Dolayısıyla âlim, ilim, ibadet ve aksiyonuyla gerçek değerini bulmakta ve misyonunu yerine getirmektedir.

Diğer taraftan  dinin ruhuna uymayan icraatlara dünyevî makam, mevki ve menfaat elde etmek için meşruiyet kılıfı giydirmeye çalışan ilim sahipleri vardır. Bunlara da “ulemau’s-su” denir. Dolayısıyla alimleri, sahip oldukları ilimlerini kullandıkları yere göre genelde iki kategoride ele almak mümkündür. Rabbanî alimler, ulemaus-su/havuz uleması.

Kur’an ve Sünnet’te Peygamber varisi, rabbani âlimlerin vasıfları bildirilmiştir. Onların en önemli özelliği Peygamber varisi olmalarıdır. Peygamberlik adına son noktayı koyan Allah Resulü bu hakikati şu şekilde ifade etmiştir: “Şüphesiz, âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar (altın) ne de  dirhem (gümüş) miras bırakmışlardır, onların mirası ilimdir. O ilimden nasibini alan insan, büyük bir bereket ve hayır kaynağına ulaşmış olur” (Ebû Dâvûd, ilim 1; Tirmizî, ilim 19). Bu itibarla alimler, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği Mesaj’ın doğru anlaşılıp, doğru yorumlanmasında, tebliğ ve temsilinde örnek insanlardır.

Bu şekildeki bir ilim ehli olabilmenin asgari şartının dünyanın fani ahiretin ise baki olduğunu  bilmek daha doğrusu buna inanmak ve ona göre yaşamaktır. Zira bu hadiste dünya peşinde koşan ilim sahiplerinin peygamber varisi olmadıklarına da işaret edilmektedir.

Peygamber Efendimiz, alimleri “peygamberler varisi” olarak isimlendirmesinin sebebini şu ayeti okuyarak açıklamıştır: “Sonra Biz, kitabı seçtiğimiz kullarımıza miras verdik” (Fatır, 35/32) (Aynî, Umdetu’l-Kari, 2/40).

Alimler, ilahi mesajı doğru anlamada, onun ruhuna vâkıf olmada çok önemli bir misyon eda etmektedirler. Varlığı, eşya ve olayları vahiy perspektifinden okuyarak insanları aydınlatan kişiler, âlimlerdir. Kur’an mesajının derinliklerini anlayan, vicdanında duyup hisseden yine onlardır.

İmanî ve ahlaki değerlerin kazanılmasında ve pratik hayata taşınmasında Allah korkusunun çok önemli bir yeri vardır. Allah korkusunu, saygısını, haşyetini sürekli duyup, hissederek yaşayanlar da peygamber varisi alimlerdir. Nitekim onların atmosferine giren, sohbet ortamlarına iştirak eden şartlanmamış, vicdanı, kalbi canlı olan insanlar bunu iliklerine kadar hissederler.

Kur’an, ilmini aksiyona dönüştürerek  ilim-amel bütünlüğüne ulaşan, hak ve hakikati temsil eden alimleri yüceltmiş ve övmüştür. İlmin en önemli hedefi de Allah’a saygı, haşyet ve O’nun istediği şekilde kulluk gayreti sergilemektir. Kur’an’ın bildirdiğine göre,  rabbanî âlimlerin en önemli özelliği; Allah haşyeti ile tir tir titreyen bir gönle sahip olmalarıdır. “Kulları arasında Allah’tan hakkıyla korkan, ve saygı duyan alimlerden başkası değildir,” (Fâtır sûresi, 35/28). Haşyet; ta’zim, heybet ve saygı kaynaklı bir korkmadır. İlim ile Allah haşyetine ve takvaya ulaşılır. Marifetullahtan yoksun olan, Allah’ın adaletini, varlığı yaratmadaki hikmet ve maksadı bilmeyen, onun azabından korkmaz ve takva dairesinde yaşayamaz. Çünkü bir şeye saygı ve haşyet onun hakkında şanına layık bilgi ve marifete sahip olma seviyesiyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla bir kulun Allah’a dair ilmi ve marifeti ne kadar derin ise, saygı, tazim ve korkusu da o ölçüde olur. İşte ayette bildirilen alimler, Allah rızasına kilitlenerek dini milimi milimine hayatına hayat yapan ulemadır.

Haşyet ve takvaya ilim ile ulaşılır. Yüce Allah’ın varlığına birliğine, adaletine inanan ve ona göre yaşayan  insan takvaya ulaşır. Allah’ı bilmeyen, O’nun adaletini tanımayan, varlık aleminin ne manaya geldiğini anlamayan ne O’nun azabından korkar, ne de takvaya sığınır. Dolayısıyla hakiki âlimler Allah’ı celal ve cemal sıfatlarıyla bilen, O’nun azameti karşısında iki büklüm olarak hak ve adalete kılı kırk yararcasına riayet eden insanlardır.

Peygamber Efendimiz’in varisi olan alimler ve maneviyat büyükleri,  dinin en temel ve en hayatî esası olan tevhid hakikatinin doğru anlaşılmasında, doğru beyan edilmesinde ve doğru duyulup hissedilmesinde rehberlik yapmışlardır/yapmaktadırlar.  Ayette bildirildiği üzere onlar, tevhid hakikatinin yeryüzündeki şahitleridir. Hal ve tavırlarıyla, yazılı ve sözlü eserleriyle insanları Allah’a yönlendirmişlerdir. Onların bu müstesna konumu ayet-i kerimede şu şekilde bildirilmiştir: “Allah’tan başka tanrı bulunmadığına şahid bizzat Allah’tır. Bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan alimler de  bu gerçeğe, aziz ve hakîm (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi) Allah’tan başka tanrı olmadığına şahittirler.” (Âl-I imran, 3/18) İmam Gazzali’nin dikkat çektiği üzere Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede kendisinden başka ilah olmadığına şahit olarak başta Zatını, sonra melekleri daha sonra da adalet ve hakkaniyeti temsil eden ilim sahiplerini zikretmektedir. Bu ulemaya şeref, fazilet, konum ve yücelik olarak yeter (İhyau ulumi’d-din, 1/4).

Zikredilen ayette her ilim sahibi değil, dinin getirdiği adalete sımsıkı yapışan onu dimdik ayakta tutan ve  temsil eden alimlerin Allah’ın varlığının ve birliğinin şahitleri olduğu bildirilmektedir. Kur’an’ın getirdiği adalet üç boyutludur. Birincisi Allah ile münasebetlerde adalettir. Bu Allah’ın emrettiği, hoşnut olduğu çizgide başta ibadetler olmak üzere kulluk mükellefiyetlerini yerine getirmektir. İkincisi insanlarla münasebette adalettir. Bu da insanların hak ve hukukuna riayet etmek demektir. Adaleti temsil eden alim, kendisi kılı kırk yaran bir hassasiyetle insanların hukukuna riayet ettiği gibi kamu malının korunmasında da çok hassastır. Zira İslam’da kamu hakkı, Allah hakkı kabul edilmektedir. Toplumdaki her seviyedeki insanın hak ve hukukunun korunması gerekir. Anadolu ifadesiyle, tüyü bitmemiş yetimin hakkının olduğu millet malının, gayrımeşru yollarla, yolsuzlukla suiistimal ve talan edilmesinin karşısında durmasıdır. Üçüncüsü ise kendi nefsine karşı adalettir. Nefsini helal dairede yaşayarak haramlardan hatta şüpheli şeylerden korumasıdır.

Alimler ile ilgili bir başka ayette  ilmi ile amel eden alimlerin derecelerinin yükseltileceği bildirilmektedir (Mücadele, 58/11). İman edip, salih amel işleyen ve  Rabbilerinden haşyet duyanların en hayırlı insanlar olduğu bildirilmiş (Beyyine, 98/8). Rablerinden haşyet duyanlar da ilimleriyle amel ederek yaşayan alimlerdir (Fâtır, 35/28).

Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımıyla  insanları hak yola irşad eden mürşitlerin ruhu ve kalbi  Allah’tan gelen feyzin kendilerini takip edenlere yansıdığı bir ayna gibidir. Bu aynanın kırılmaması, muhafaza edilmesi gerekir (17. Lem’a, 13. Nota).

Sonraki yazı: Âlim ve itaat

[Faruk Erguvanlı] 5.5.2018 [TR724]

İspanyollar, tüm Avrupa’ya karşı! [Hasan Cücük]

Futbol sezonunun sonuna yaklaşırken Avrupa kupalarında da finallerin adı belli oldu. Şampiyonlar Ligi’nde Real Madrid – Liverpool, UEFA Avrupa Ligi’nde Atletico Madrid – Marsilya kupa için sahaya çıkacak. Bir zamanlar Fransa’nın bir numaralı takımı olan Marsilya uzun bir aradan sonra Avrıpa kupalarında finale yükselmeyi başardı. Şampiyonlar Ligi’nde Roma, UEFA Avrupa Ligi’nde ise Red Bull Salzburg’un oynadığı futbolla ‘gönüllerin şampiyonu’ oldu. İspanyol ekipleri her iki kupada da finale çıkmayı başardı. Avrupa kupalarında artık yolun sonuna geldik. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın isimsiz takımlara elenerek Avrupa’ya erken veda ettiği bu sezon, Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi başarısıyla gururlandık. Siyah-beyazlılar gruptan lider çıkıp, Türk futbolu için bir ilki başardı. Son 16 turunda Bayern Münih’e elenen Beşiktaş pozitif futboluyla sezona damga vuran takımlardan biri oldu. Karabağ FK, Azerbaycan’ın Şampiyonlar Ligi’ne katılan ilk takımı unvanını alırken, UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele eden Başakşehir ve Konyaspor gruptan çıkmayı başaramadı.

FİNAL OYNANMADAN GOL REKORU KIRILDI

1992-93 sezonuyla start alan Şampiyonlar Ligi’nde bu yıl gol rekoru kırıldı. Final henüz oynanmamasına rağmen şu ana kadar 124 maçta 397 gol atıldı. Maç başına 3,2 golün kaydedildiği bu sezonun en skorer takımı Liverpool oldu. İngiliz ekibi rakip fileleri 40 kez havalandırırken, ikinci sırada 30 golle finalin bir başka takımı Real Madrid bulunuyor. Liverpool’un attığı 40 golün 29’unda Muhammed Salah (10), Roberto Firmino (10) ve Sadio Mane’nin (9) imzası var. Her iki takım da gol sayısını arttırma şansına sahipler. Bu sezon son 16 turunda Avrupa’ya veda eden PSG ise 27 golle üçüncü sırada yer buldu. RONALDO, TARİHE GEÇMEYE DEVAM EDİYOR Cristiano Ronaldo, Şampiyonlar Ligi’nde 152. maçına çıkarak, 151 kez devler arenasında ter döken İspanyol futbolcu Xavi Hernandez’i geride bıraktı ve ikinci sıraya yerleşti. Porto’nun kalesini koruyan Iker Casillas, 167 maçla ligin en fazla forma giyen oyuncusu konumunda bulunuyor. Cristiano Ronaldo bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde rekor üstüne rekor kırdı. Geçen yıl oynanan Juventus finaliyle gollerini sıralamaya başlayan Ronaldo, üst üste 11 Şampiyonlar Ligi maçında gol atarak kırılması zor bir rekorun sahibi oldu. 16 golü bulunan Ronaldo, yarı finaldeki Bayern Münih maçlarında gol sevinci yaşayamadı.

ZİDANE, HOCASI LİPPİ’NİN İZİNDE

Boynuz kulağı henüz geçmedi ama yakaladı. Kulak Marcello Lippi, boynuz ise Zinedine Zidane. İtalya’nın dünya çapındaki efsane teknik adamlarından biri olan Marcello Lippi, 1994-99 arasında Juventus’u çalıştırmıştı. Lippi’nin Juve’si 1995, 96 ve 98’de finale kalırken, yüzü sadece 1996’da gülmüştü. Lippi, Şampiyonlar Ligi’nde 3 final gören ilk teknik adamdı. Zidane, 1996’da Juventus’a transfer olurken, 1998’de Şampiyonlar Ligi finalinde hüzün yaşamıştı. Teknik direktörlüğünde kupa kaybetmeyen isim olarak sivrilen Zidane, Real Madrid’i üst üste 3. kez finale çıkararak hocası Lippi’yi yakaladı.

LİVERPOOL RÖVANŞI

Şampiyonlar Ligi’nde 16 kez finale yükselen daha önce oynadığı 15 finalin 12’sinde mutlu sonla ayrılarak Avrupa’nın bir numaralı kupasını müzesine taşımıştı. Açık ara Kupa 1’i en çok kazanan olan İspanyol ekibinin en son final kaybettiği takım ise Liverpool’du. Bu yılki final Real Madrid için bir anlamda rövanşı maçı olacak. 1980-81 sezonunda Fransa’nın başkenti Paris’te oynanan final maçına Kenny Dalglish ve Graeme Souness gibi isimlerin de yer aldığı kadrosuyla çıkan Liverpool, İspanyol ekibini 1-0 yenerek kupayı havaya kaldırdı. Real Madrid, finallerdeki diğer iki mağlubiyetini ise 1961- 62 sezonunda Benfica, 1963-64 sezonunda da Inter’e karşı aldı.

BAYERN’İN ŞANSI İSPANYOLLARA TUTMUYOR

Bundesliga’nın rakipsiz takımı Bayern Münih, Avrupa’nın bir numaralı kupasını 5 kez müzesine götürmüştü. En son 2013’te Borussia Dortmund’u yenerek Kupa 1’i kazanan Bayern Münih’in şansı son yıllarda İspanyol takımlarına karşı tutmuyor. Alman panzeri son 5 sezonda karşılaştığı İspanyol takımlarına elenmekten kurtulamadı. 2014 ve 2018 yarı finalleri ile geçen yıl çeyrek finalde Real Madrid’i geçemeyen Bayern Münih, 2015 yarı finalinde Barcelona, 2016 yarı finalinde ise Atletico Madrid karşısında tur atlama başarısı gösteremedi. Şampiyonlar Ligi’ni 1958’de Real Madrid, 1968’de Manchester United ve 1978’de Liverpool kazanmıştı. Kupayı 1998’de Real Madrid, 2008’de Manchester United havaya kaldırdı. Şimdi yıl 2018 ve finalde Liverpool var. Bakalım bu takip eden istatistik 2018’de gerçekleşecek mi?

UEFA MI, İSPANYA LİGİ Mİ?

UEFA Avrupa Ligi son yıllarda Sevilla sayesinde ‘İspanya Avrupa Ligi’ konumuna gelmişti. 2006 ve 2007’de üst üste iki yıl kupayı müzesine götüren Sevilla, 2014’ten itibaren 3 yıl üst üste kupayı müzesine götürüp kırılması zor bir rekorun sahibi olmuştu. Şampiyonlar Ligi Barcelona ve Real Madrid’den, UEFA Avrupa Ligi ise Sevilla’dan soruluyordu. Bu kez UEFA Avrupa Ligi’nde 2010 ve 2012’de kupayı müzesine götüren Atletico Madrid var. Son yıllarda Şampiyonlar Ligi’nde üst sıralarda gördüğümüz Atletico Madrid, bu sezon herkesi şaşırtıp gruptan çıkamamış ve yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etmişti. Atletico Madrid’in teknik patronu Diego Simeone ise takımını Avrupa kupalarında 4. kez finale taşıdı. 2012’de Athletic Bilbao’yu geçip kupayı kazanan Simeone, 2014 ve 2016 Şampiyonlar Ligi finalinde Real Madrid’e boyun eğmişti. 1992-93 sezonunda start alan Şampiyonlar Ligi’nin ilk kazanan takımı Marsilya ise uzun bir aradan sonra adını Avrupa kupalarında finale yazdırdı. Bu sezon yarı finale kadar yükselerek tarihi bir başarıya imza atan Red Bull Salzburg’u eleyen Marsilya, Atletico Madrid’in finalde rakibi oldu.

[Hasan Cücük] 5.5.2018 [TR724]