The Circle’da, Diyaspora’daki Türkiye Aydını başlığıyla yayınlanan mülakatlar olumlu olumsuz yoğun bir ilgiye mazhar olmakta. Bununla ilgili, bir ay içinde seriyi tamamladıktan sonra genel bir değerlendirme yazısı yazacağım.
Bu arada, The Circle‘in bağımsız ve güvenli bir mecra olarak varlığını sürdürmesi ziyadesiyle takdir gördü. 2017 baharında yayın hayatına İngilizce olarak adım atan The Circle, “müstakil ve münferit olarak” yoluna devam etmeye çalışacak.
The Circle‘daki mülakatların vesile olduğu “konuşma”ya Cemaat medyasında önemli görevler üstlemiş gazetecileri de dahil edip bir muhteva zenginliği sağlamayı hedefledim. Hizmet Hareketi medyasında tepe görevler üstlenmiş bir yönetici, mülakat talebime “şimdilik röportaj vermiyorum” derken, sonradan aynı vazifeyi deruhte eden diğer bir gazeteci ise, kendisine yöneltilen sorulara sükutla mukabelede bulunmayı yeğledi. Herkesin kendine göre haklı gerekçeleri olmalıydı!
Bülent Korucu da Hizmet Hareketi medyasında gazeteci, köşe yazarı, yönetici olarak önemli görevler üstlenmiş deneyimli bir isim. Şimdi gurbette. Malum süreci en yoğun yaşayan mağdurlardan. Burada bu konularda detaya girmiyorum; nitekim kendisine bu minvalde sorular da yöneltilmedi. Belki bir gün “kendi hikayesi”ni yine kendisi yazar. Aslında yazmanın da ötesinde, Korucu, “bu aralar en fazla önemsediğim Türkiye’de büyük sıkıntılar içinde yaşayan insanlar” diyor. Yeter ki yazılan çizilenlerden dolayı “onların vicdanları rencide olmasın…”
Kendisiyle mülakat yapacağımız sıralarda hastaydı. Sağlık sorunlarına rağmen, sorularımı kısa bir süre içinde ve samimiyetle yanıtladığı için kendisine teşekkür ediyorum.
Bülent Korucu kimdir?
Askerlik tabiriyle kısa künye sayayım o halde: Erzurumluyum, 1985’te gazetecilik tahsili yapmak üzere İzmir’e, Ege Üniversitesine gittim. 1989’da ise kuruluşundan itibaren stajyer olarak bir köşesinden tutunduğum Zaman Gazetesi’nde tam zamanlı çalışmak için İstanbul’a gittim. Haber merkezinde başladığım meslekte çeşitli kademelerde çalıştıktan sonra Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü ve Aksiyon Dergisi Yayın Yönetmeni olarak devam ettim. 4 Mart 2016’da el konulduğunda Zaman GYY yardımcısıydım. Son işim ise Yarına Bakış Gazetesi Yayın Yönetmenliği. Yazılarımı toplayıp edit ettiğim ‘Korku Cumhuriyeti’ isimli bir kitabım var.
Diyaspora’da hayat nasıl geçiyor?
Bazen günlerce evden çıkmıyorum. Kütüphane ya da dil kursu sayesinde gün ışığı gördüm diyebilirim. Uzun yılların alışkanlığı erken saatte gazeteleri okuyorum. Yavaş yavaş bulunduğum ülkenin gazetelerinden bazılarını (en azından başlıkları) de okumaya çalışıyorum. Sosyal medyada epey vakit öldürüyorum. Bugünlerde internet yayıncılığı üzerine kafa yoruyorum. Alternatif mecraları bireysel olarak nasıl kullanabileceğime dair fikir egzersizleri yapıyorum.
Yazdınız ama tekrar sorayım : Cemaat’teki eleştirel sesleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hizmet Hareketi’nin bugün yaşadıkları üzerinden yürüyen eleştiri/özeleştiri tartışmalarını özünde faydalı ve gerekli görüyorum. Fakat bazı endişelerim ile eleştiren ve cevap veren süreç liderlerine eleştirilerim var.
Öncelikle şunu belirteyim: ağır bir imtihan sürecinden geçiyoruz. Bildiklerimiz ve inandıklarımız da sınanıyoruz. “Kusurunu söyleyen sırtındaki akrebi haber veren kardeşindir, ona kızmak değil teşekkür etmelisin.” Bu cümleyi en az okuyan yüz defa okumuştur, ama icraata gelince bir anda hafıza kaybı yaşıyoruz!
Kamuyu ilgilendiren konularda özeleştiri, aslında bir nevi grup terapisidir. Tedavinin ilk adımı samimi itiraflarla atılır. Ancak bunun için grubun birbirlerine ve lidere(terapiste) güvenmesi gerekir.
Terapi lideri koltuğuna talip görünen akademisyenlerin bir çoğunu yakından tanıyorum. Yakın dostum diyeceklerim, uzaktan takip ettiklerim var. Bu işin ehli donanımlı insanlar. Fakat bazen öyle büyük hatalar yapılıyor ki gözlerime inanamıyorum. Grup terapisi diye izlediğim sahne bir anda sorgu odasına dönüşüyor. Haydi biraz daha vulgarize edeyim; birazdan sandalyeye bağladıkları kişiyi konuşturmak için elektrik verecekler diye korkuyorum. Entelektüel tatmin yaşamakla yetinmek yerine bir fayda da doğsun isteniyorsa, hedef kitleyi (tabanı) biraz daha güvende hissettirmeleri gerekiyor.
Belki de terapi lideri zannettiğim kimseler de gerçekte hasta. Lakin onlardan da iki satır özeleştiri duyulmadığından seans başlamıyor; herkes biribirine atfı cürümde bulunuyor. Terapi seansı, mahalle kavgasına dönüşme riski taşıyor. O halde bu terapiyi yönetecek birilerine ihtiyacımız olacak. Ne yazık ki bu şansa sahip değil gibi görünüyoruz. Belki psikiyatri uzmanlarının da topa girmesi gerekiyor.
Bugüne kadarki en çok etkilendiğim değenlendirmeyi bir psikiyatr dostum yapmıştı. Dedi ki Yunus (as) itiraf ettiğinde, “Nefsime zulmettim” dediğinde kurtuldu. Hizmet, kendiyle yüzleşip, varoluş gayesi dışına çıktığı (kendine zulmettiği) noktaları bulduğunda kapılar açılabilir. Yine samimi ve iyi niyetli analizlerin faydasına dikkat çekerken ‘Michael Jackson sendromu’ içinde ‘ben artık onlardan değilim’ diyerek araya karışanlar için uyarmıştı.
Sosyal bilimler konusunda uzman bir akademisyen değilim ama tabir yerindeyse 30 yıl acil serviste çalışmış bir pratisyenim. Bu iletişim stratejisinin hastayı kurtarması mümkün değil.
İletişim psikolojisinde dinleme türleri vardır. Bir ucunda çözümleyici öbür uçta ise suçlayıcı dinleme bulunur. Birincisi muhatabın kendini açmasına diğeri ise kilitlemesine yol açar. Ne yazık ki ikincisi ağır basıyor, iki taraf da sağırlar diyaloğu şeklinde iletişimi tercih ediyor. Bu devirde insanları susturmaya çalışmak beyhude uğraş. Hele bu donanımdaki insanlar için kalkışmak suyu tersine akıtmaya çalışmak demek. Gökhan Bacık’ın tanımladığı merkezi bürokrasi, hem etik hem de stratejik olarak yanlış yapıyor. Araya karışan kötü niyetli trollerin eklediği soslarla birlikte o alıştığımız nezahet ortamı kayboluyor. Merkezi bürokrasinin önde gelen isimleri kişisel sosyal medya hesaplarından en azından mesajı aldıklarını ve sırtlarındaki akrebi haber verenlere teşekkür ettiklerini duyurabilir.
Merkezi bürokrasinin özeleştiri yapmasının bu şartlarda mümkün olduğunu düşünmüyorum. Onbinlerce insan, boş dosyalarla yargılanıyor. Delil olmadığı için yargılamaya da gerek görmüyor ilk duruşmada kimlik tesbiti yapıp ceza veriyorlar. Söz konusu kişiler suçlamalar hakkında açıklama yapsa sokağa çıplak fırlayıp ‘euraka, euraka’ diye bağıracak yüzlerce savcı bekliyor. Suç teşkil etmese bile söylenecek şeylerin o dosyalara itiraf ve delil olarak kaydedileceğine şüpheniz olmasın. Çok kolay savuşturulacak algı operasyonlarına karşı suskunluğu bu yüzden tercih eden örnekleri yakından biliyorum. Hukukun olmadığı yerde sağlıklı bir özeleştiri süreci de yaşanamaz. Ama hakkaniyetli eleştirilerin sürmesini faydalı buluyorum. Hakkaniyetten kastım şu: savcı aleyhte olduğu kadar lehe delilleri toplamakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü ve muhatapların bir kısmının kendini savunacak imkanlara sahip olmadığı gerçeğini göz ardı etmeyen bir yaklaşım.
“Devleti küçültelim, Devletin ne işi var pijamayla pastırmayla” derken Hizmet’i büyütmek yanlıştı. Hizmet Kurumları, satınalma gücüne dayanarak pek çok sektörde denetleyici ve düzenleyici rol üstlenebilirdi. Bunun yerine üretici olmayı tercih etmek; Hizmet’i haksız rekabet eden itici bir unsur haline getirdi. KİT’ler gibi kontrolsüz ve verimsiz bir istihdam deposuna dönüştürdü. Bu devasa kurumları yönetenlere büyük bir güç ve iktidar alanı sunulmuş oldu. Ben eleştirilerime burada bir noktalı virgül koyup normalleşmeyi müteakip devam etmeyi doğru buluyorum. Bir adım ötesinin zulme gerekçe olmasından endişe ediyorum.
Gazeteci Arzu Yıldız, bu sıkıntılı ortamda kafayı dağıtmak için bol bol okuduğunu söyledi The Circle’daki mülakatında. Siz neler okuyorsunuz?
Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanını bitirdim en son. Hermann Hesse’nin Rosshalde romanına başladım ama nedense ilerleyemiyorum. Herhalde aileyi kaybetme fikri beni rahatsız etti. Bulunduğum yerdeki kütüphanenin Türkçe bölümü çok zengin değil. Merkeze inmem gerekiyor ama seyrek yapabiliyorum.
Türkiye özlemi?
Travmanın büyüklüğü ve hergün alınan kötü haberler özlemi kamçılayacak duyguları perdeliyor. Ama karşıma çıkan bir fotoğraf ya da görüntüye takılı kaldığımı farkediyorum. İnsan ülkesini de annesi gibi gerekçesiz seviyor. Türkiye’yi seviyorum, yaşadığım acılara rağmen seviyorum. Hayal kırıklıklarım ince bir tülle perdelese de özlüyorum.
Müziği, özellikle de türkülerimizi sevdiğinizi biliyorum. Bu aralar içinde bulunduğunuz halet-i ruhiyenizi anlatan, yansıtan bir parça var mı?
‘Ben yoruldum hayat’ parçasını ilk defa burada dinledim. Bir müddet ona takıldım. Ahmet Kaya’nın bir çok parçasını dinliyorum ama ‘Ben gönlümü sana verdim’in yeri başka… Yeşil başlı gövel ördek türküsünü çok severim. Bunlar halet-i ruhiyemin çok dalgalı olduğunu gösteriyor herhalde…
Gurbettesiniz. Bura insanının hoşunuza giden yanları?
Çok pozitifler, tebessüm yüzlerinden ve selam dillerinden eksik olmuyor. Göçmen mahallesi bizim oralar gibi, ama merkezde kimse asansörde tavana bakmıyor! Mutsuzluktan intiharın eşiğindeler efsanesi çöktü…
Nasıl bir Türkiye düşlüyorsunuz?
Düş kurmaya fırsat mı kalıyor? İçinde sevdiklerimizin, hatıra ve hayallerimizin bulunduğu ev yanıyor… alevleri göğe yükseliyor. Çaresiz seyrediyoruz. İbrahim (as) ateşini berd ü selama çevirene benzer bir inayet için dua ediyorum. O kadar…
Yılların gazetecisisiniz. Bıraktığınız miras?
Bu sorunun muhatabı olduğumu düşünmüyorum. Ama başarı çıtamı söyleyebilirim. İnsan kalabilmek. Onu başarabildiysem bana yeter. 2003 ile 2008 arasında Cihan’da, oradan 2016’ya kadar da Aksiyon’da ekip çalışmasının sonucu iyi işler yapıldı. Yarına Bakış, zor şartlarda ayakta kalmaya çabalayan, geniş tabanlı güzel bir gazete projesiydi. Ama bunları kendime mal etmem arkadaşlarıma haksızlık olur.
Herhangi bir pişmanlık?
Pişmanlıklarım var ancak ‘etkin pişmanlık’ yasası kapsamına girer endişesiyle şimdilik paylaşmıyorum. Şaka bir yana hukuk geri gelip boş dosyalarda üç müebbet talebiyle yargılanan arkadaşlarım kurtulduğunda onları söyleyebilirim.
Hizmet Hareketi denince aklınıza ilk gelen şey?
Güzel insanlar, iyi atlara binip gittiler.
Geri gelmezler mi?
Hizmet Hareketi’nin bittiğini ilan eden arkadaşlar kızmayacaksa, çok iyimser olduğumu söyleyebilirim. Bu Pollyannacılık ya da yanlış kader anlayışı da değil. Doğru, kader inancı tevekküle, diğeri teekküle (hazır yiyicilik) götürür. Tartışmanın bir boyutu da bu olduğu için söyleyeyim: İman bir imtihan olduğu kadar, bir tesellidir de. Kader geçmişe ve musibete bakar; geleceğe ve günaha bakmaz. Teselli ve ilaç olur ama atalet ve kabahatin gerekçesi olamaz. Akademisyenlerin uyarısında haklı bir nokta var; kader inancı kabahatini örtmek isteyenlerin baş vurabileceğini kolay bir sığınak. Ama ona engel olacağım derken, böyle büyük bir teselli kapısını insanların elinden almak doğru değil. Ayrıca dini bir hareketin dini jargonu kullanmasının eleştirilmesini anlamakta zorlanıyorum. Bir devlet heyeti az gelişmiş bir ülkedeki geziyi planlanandan kısa kesip dönmüştü. Gerekçe oteldeki klimaların çalışmamasıydı. Siz antropolojik teorilerinizle bir aileyi yıllarca o ülkede yaşamaya ikna edebilir misiniz?
Hizmet bence bugüne kadar Batı dünyasına açılamamıştı. Bir kolu gettolaşmış Türkiye göçmenlerine eklemlenmiş, o adacıklarda yaşamak zorunda kalmıştı. Topluma açılmak üzere kurulan dernekler ise teori bazlı ve formel bir iletişim kurabilmiş. Bunlar o günkü şartların zorunlu kıldığı durumlar. Şimdi iyi eğitimli, bir kısmı dil bilen çok sayıda insan akın etti. Hizmet Hareketinin bunların temel ihtiyaçlarını finanse edebilecek ekonomik gücünün bulunmaması bir hayra kapı açtı. Bu vesilesiyle hayatın içine balıklama atladılar. İlk zamanlar doğal olarak nitelik gerektirmeyen işlere girdiler. Dağıtım, uber, hamallık… bir büyük şirketin deposunda yük boşaltan gazeteci, banka şube müdürü ve işadamı tanıyorum. Fakat oturum prosedürlerinin tamamlanmasıyla birlikte eğitim ve donanımlarına uygun işler yapmaya başladıklarında, yaşadıkları toplumlar yeni bir Müslüman türüyle karşılaşıyor. Dil kurslarında öğretmenlerle kurulan dostluklar bunun ilk izleri. Yaşadıkları travmayı atlatmayı başardıklarında en büyük avantaj ise gençler ve çocuklar. Dili çok hızlı öğrenen ve topluma çok hızlı karışanlar onlar oluyor.
Merkeziyetçi olmayan ve ilkelere bağlılık üzerine kurulu bir Hizmet olacak bu. Yaşanılan toplumların yapısına uygun biçimde, benzer ilkeleri yaşayan bireysel varlıklar olarak hayata devam edecek herkes. Dernek vs kurumlaşma ise ihtiyaçlardan doğan ve hormonlu olmayan yapılar olacak. Daha önce gelmiş olanlarla kaynaşma arttıkça entegrasyon süreci hızlanacak. Batı toplumuyla aynı frekansta iletişim kurabilen ve bütün Müslümanların kafa kesen vahşiler olmadığını yaşayarak gösteren bir topluluğa batıda ihtiyaç vardı. Daha şimdiden ‘siz farklısınız’ cümleleri işitilmeye başlandı.
Türkiye’de hukuk geri geldiğinde -ki gelecek- medyatik linç bittiğinde bugün zulüm görenler bu sınavdan yüzakıyla çıkmış olacak. En ağır tahriklere ve eşine az rastlanan bir hukuksuzluğa rağmen şiddete bulaşmak bir yana meyil bile etmeyen insanlar, dünyanın İŞİD gibi katillere karşı umudu olacak. Böylesine didik didik edildiği halde suç bulunamadığı için hiç bir hukukta suç olmayan saçmalıklarla yargılanmaları aslında en geçerli beraat. En ağır bedeli ödeyenler olarak başları dik yaşayacak ve tertemiz bir miras bırakacaklar…
[Engin Sezen, 12.2.2018 The Circle] thecrcl.ca
'Ben Seyyid miyim?' [Abdullah Aymaz]
Dokuzuncu Lem’a Risalesinde, Üstad Hazretleri emekli Albay Hulusî Beye: “Cedlerinizden birisinin imzası ‘Esseyyid Muhammed’e dair mahrem suâliniz var. Kardeşim buna ilmî, tahkîkî ve keşfi cevap vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: ‘Hulûsî ne şimdiki Türklere ve ne de Kürtlere benzemiyor. Bunda başka bir hâsiyet görüyorum.’ Arkadaşlarım da beni tasdik ediyorlardı. ‘Hak vergisinde, kabiliyet şart değildir.’ sırrıyla ‘Hulûsî’de büyük bir asâlet tezahürü, bir hak vergisidir.’ derdik. Hem katiyyen bil ki, Resûl-i Ekrem Aleyhisselamın iki ‘Âl’i var. Biri nesebi âlidir. Biri de şahs-ı mânevîsinin ve nûrânî şahsiyetinin peygamberlik noktasındaki âli var. bu ikinci âl’de katiyyen sen dahil olmakla beraber birinci âl’de dahi delilsiz bir kanaatim var ki, ceddinin imzası sebepsiz değildir.” diyor.
Düşünelim Hulusî Ağabey gibi birisi Seyyid olup olmadığını; Âl-i Beyte mensubiyetini bilmiyor. Böyle şerefli bir torunluk hiç bilinmeyecek gibi bir şey midir? Ama biz bir de Âl-i Beytin başına gelenlere bir bakalım: Efendimizin (S.A.S.) torunu Hz. Hasan, zehirlenerek öldürülmüş. Hz. Hüseyin başı kesilerek şehit edilmiş. Hem Emeviler döneminde, hem de amcaoğulları Abbasiler döneminde çeşitli zulümlere ve mağduriyetlere maruz kalmışlar. Dünyanın her tarafına dağılmış, sığınmışlar. Onlar da çoğu zaman başlarına bir gadir ve bir zulüm gelmesin diye evladlarına seyyid olduklarını söylememişler.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri On Dokuzuncu Mektup’ta diyor ki: “Âl-i Beyt’ten bir kutb-u âzam demiş ki; Resûl-i Ekrem Aleyhisselam, Hz. Ali’nin (r.a.) halife olmasını arzu etmiş. Fakat gâibten O’na bildirilmiş ki, Allah’ın muradı başkadır. O da arzusunu bırakıp murad-ı İlahiye tâbî olmuş’ Murad-ı İlahînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki, Efendimizin (S.A.S.) vefatından sonra, en ziyade ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan sahabeler, eğer Hz. Ali başa geçseydi, Hz. Ali’nin halifeliği zamanında zuhura gelen hâdiselerin şâhitliğiyle ve Hz. Ali’nin mümâşaatsız, pervasız, zâhidane, kahramanâne, müstağniyane tavrı ve âlemin tanıdığı şöhretli cesaret ve kahramanlığı itibarıyla, çok zâtlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip tefrikaya sebep olmak katiyyen muhtemeldi. (…) Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, İslâmî hakikatları ve Kur’anî ahkâmı muhafazayı memur idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya peygamber gibi masum olmalı veyahut Râşid Halifeler gibi ve Ömer İbn-i Abdülaziz ve Mehdi-yi Abbasî gibi hârikulade bir kalbî zühde sahip olmalı ki, aldanmasın.” (Beşinci Nükteli İşaret)
Evet Âl-i Beytte hilafet takarrür etmiş olsaydı, bir kısmı devlet başkanı, bir kısmı vali olacaklardı. Halbuki onlar dünya saltanatına değil, âhiret saltanatına namzet mâneviyat sultanlığıydı. Sıradan âdî valiler olmak yerine, âlî veliler oldular.
Şimdi bir düşünelim, eğer bu zulümler olmasaydı, Âl-i Beyt, Kabeyi ve Mescid-i Nebevî terkedip dünyanın en uzak köşelerine giderler miydi? Kabe’de kılınan namaz diğer yerlerde kılınanlara göre yüzbin kat sevap… Mescid-i Nebevî’de kılınananlar elli bin kat… Cedd-i Emcedlerinin (S.A.S.) kabr-i şerifleri orada ve bütün güzel hatıraları hep oralarda… Başka yerlere kim giderdi?
Halbuki Âl-i Beyt, güneşin doğup battığı her yere İslamî güzellikleri götürmek, her yerde İman - Kur’an hizmeti yapmakla mükelleftirler. Bundan daha büyük ve daha mühim bir hizmet olamaz. Onun için cebr-i lütfî olarak, zâlimler musallat edildi ve onlar tohumlar çekirdekler gibi, cihanın her tarafına dağıldılar. Bazı yerlerde zulmün şiddetinden dolayı evlatlarına seyyid olduklarını söyleyemediler; çünkü gizlenmeleri ve bilinmemeleri gerekiyordu. Oralarda ocaklar tüttürdüler, medreseler, irşad mekanları açtılar ve sırf bu işlere yoğunlaşarak insanlığa rehberlik yaptılar. Siyasete bulaşmadan İslamiyetin %95’ine tekabül eden iman, ibadet, ahlak ve fazilet konularını yaşadılar ve eğitimini verdiler. Dünyanın yarısının gülistana çevrilmesinde büyük emek sarf ettiler…
Bugün Kur’an makuliyetinde iman hakikatlarını anlatan ve içlerinde nesebi Âl-i Beyten büyük bir kitlenin de bulunduğu ama tamamı mânevî Âl-i Beytten olan Hizmet mensupları, aynı şekilde onların izlerinde yine aynı güzellikleri dünyaya dağıtmak üzere inayet-i İlahiye ile hazır durumdalar. Ama onların aktar-ı âleme uçuracak bir merkez-kaç kuvvete ihtiyaç vardı. Söz ve tavsiye olarak söylenenler yeterli olmadı. Meylürrahat, tenperverlik ve yaşama tutkusu gibi eşik gardiyanları onların üst eşiklere, daha yüce ve mânevî konumlara atlamalarına muvakkatan engel olmuştu. Bunun üzerine rahmet-i İlahiye, cebr-i lütfi ile bazı zâlimleri musallat etti ve bu süreç başladı…
Aynen ilkler gibi, bir daha dönmemek üzere cebrî hicretler başladı. Cenab-ı Hak gidilen yerlerde imkanlar hazırladı. Yeni dostlar ve hayranlar yetişmeye başladı. Yunanistan’da halktan bir kadın, “Eğer sizleri bizimkiler geri teslim etme kararı alırlarsa, şehrin meydanında kendimi cayır cayır yakarım!..” dedi… Amerika’da meşhur bir profesör “Eğer devletimin yetkilileri Hocaefendiye geri iadeye kalkışırlarsa, kendimi kampta zincire vururum!” dedi.
Sizler olup biteni, mağduriyetleri, bizzat yaşadıklarınızı anlattığınızda, her ülkede üst seviyede göz yaşıyla dinleyen “Bizlere ne düşüyor?” diye soranlar var.
Mühim olan, gidilen ülkelerin dilini kısa zamanda öğrenmeye çalışmak… İlk önce buna yoğunlaşmak gerekiyor. Asimile olmadan entegre olmaya çalışmamız, içinde bulunduğumuz mozaikte uyum içinde kendi renklerimizle açılmamız, güzelliklere yeni güzellikler katmamız lâzım. Zâten bizim işimiz bu değil mi? Haydi iş başına…
[Abdullah Aymaz] 12.2.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Düşünelim Hulusî Ağabey gibi birisi Seyyid olup olmadığını; Âl-i Beyte mensubiyetini bilmiyor. Böyle şerefli bir torunluk hiç bilinmeyecek gibi bir şey midir? Ama biz bir de Âl-i Beytin başına gelenlere bir bakalım: Efendimizin (S.A.S.) torunu Hz. Hasan, zehirlenerek öldürülmüş. Hz. Hüseyin başı kesilerek şehit edilmiş. Hem Emeviler döneminde, hem de amcaoğulları Abbasiler döneminde çeşitli zulümlere ve mağduriyetlere maruz kalmışlar. Dünyanın her tarafına dağılmış, sığınmışlar. Onlar da çoğu zaman başlarına bir gadir ve bir zulüm gelmesin diye evladlarına seyyid olduklarını söylememişler.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri On Dokuzuncu Mektup’ta diyor ki: “Âl-i Beyt’ten bir kutb-u âzam demiş ki; Resûl-i Ekrem Aleyhisselam, Hz. Ali’nin (r.a.) halife olmasını arzu etmiş. Fakat gâibten O’na bildirilmiş ki, Allah’ın muradı başkadır. O da arzusunu bırakıp murad-ı İlahiye tâbî olmuş’ Murad-ı İlahînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki, Efendimizin (S.A.S.) vefatından sonra, en ziyade ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan sahabeler, eğer Hz. Ali başa geçseydi, Hz. Ali’nin halifeliği zamanında zuhura gelen hâdiselerin şâhitliğiyle ve Hz. Ali’nin mümâşaatsız, pervasız, zâhidane, kahramanâne, müstağniyane tavrı ve âlemin tanıdığı şöhretli cesaret ve kahramanlığı itibarıyla, çok zâtlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip tefrikaya sebep olmak katiyyen muhtemeldi. (…) Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, İslâmî hakikatları ve Kur’anî ahkâmı muhafazayı memur idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya peygamber gibi masum olmalı veyahut Râşid Halifeler gibi ve Ömer İbn-i Abdülaziz ve Mehdi-yi Abbasî gibi hârikulade bir kalbî zühde sahip olmalı ki, aldanmasın.” (Beşinci Nükteli İşaret)
Evet Âl-i Beytte hilafet takarrür etmiş olsaydı, bir kısmı devlet başkanı, bir kısmı vali olacaklardı. Halbuki onlar dünya saltanatına değil, âhiret saltanatına namzet mâneviyat sultanlığıydı. Sıradan âdî valiler olmak yerine, âlî veliler oldular.
Şimdi bir düşünelim, eğer bu zulümler olmasaydı, Âl-i Beyt, Kabeyi ve Mescid-i Nebevî terkedip dünyanın en uzak köşelerine giderler miydi? Kabe’de kılınan namaz diğer yerlerde kılınanlara göre yüzbin kat sevap… Mescid-i Nebevî’de kılınananlar elli bin kat… Cedd-i Emcedlerinin (S.A.S.) kabr-i şerifleri orada ve bütün güzel hatıraları hep oralarda… Başka yerlere kim giderdi?
Halbuki Âl-i Beyt, güneşin doğup battığı her yere İslamî güzellikleri götürmek, her yerde İman - Kur’an hizmeti yapmakla mükelleftirler. Bundan daha büyük ve daha mühim bir hizmet olamaz. Onun için cebr-i lütfî olarak, zâlimler musallat edildi ve onlar tohumlar çekirdekler gibi, cihanın her tarafına dağıldılar. Bazı yerlerde zulmün şiddetinden dolayı evlatlarına seyyid olduklarını söyleyemediler; çünkü gizlenmeleri ve bilinmemeleri gerekiyordu. Oralarda ocaklar tüttürdüler, medreseler, irşad mekanları açtılar ve sırf bu işlere yoğunlaşarak insanlığa rehberlik yaptılar. Siyasete bulaşmadan İslamiyetin %95’ine tekabül eden iman, ibadet, ahlak ve fazilet konularını yaşadılar ve eğitimini verdiler. Dünyanın yarısının gülistana çevrilmesinde büyük emek sarf ettiler…
Bugün Kur’an makuliyetinde iman hakikatlarını anlatan ve içlerinde nesebi Âl-i Beyten büyük bir kitlenin de bulunduğu ama tamamı mânevî Âl-i Beytten olan Hizmet mensupları, aynı şekilde onların izlerinde yine aynı güzellikleri dünyaya dağıtmak üzere inayet-i İlahiye ile hazır durumdalar. Ama onların aktar-ı âleme uçuracak bir merkez-kaç kuvvete ihtiyaç vardı. Söz ve tavsiye olarak söylenenler yeterli olmadı. Meylürrahat, tenperverlik ve yaşama tutkusu gibi eşik gardiyanları onların üst eşiklere, daha yüce ve mânevî konumlara atlamalarına muvakkatan engel olmuştu. Bunun üzerine rahmet-i İlahiye, cebr-i lütfi ile bazı zâlimleri musallat etti ve bu süreç başladı…
Aynen ilkler gibi, bir daha dönmemek üzere cebrî hicretler başladı. Cenab-ı Hak gidilen yerlerde imkanlar hazırladı. Yeni dostlar ve hayranlar yetişmeye başladı. Yunanistan’da halktan bir kadın, “Eğer sizleri bizimkiler geri teslim etme kararı alırlarsa, şehrin meydanında kendimi cayır cayır yakarım!..” dedi… Amerika’da meşhur bir profesör “Eğer devletimin yetkilileri Hocaefendiye geri iadeye kalkışırlarsa, kendimi kampta zincire vururum!” dedi.
Sizler olup biteni, mağduriyetleri, bizzat yaşadıklarınızı anlattığınızda, her ülkede üst seviyede göz yaşıyla dinleyen “Bizlere ne düşüyor?” diye soranlar var.
Mühim olan, gidilen ülkelerin dilini kısa zamanda öğrenmeye çalışmak… İlk önce buna yoğunlaşmak gerekiyor. Asimile olmadan entegre olmaya çalışmamız, içinde bulunduğumuz mozaikte uyum içinde kendi renklerimizle açılmamız, güzelliklere yeni güzellikler katmamız lâzım. Zâten bizim işimiz bu değil mi? Haydi iş başına…
[Abdullah Aymaz] 12.2.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Zweig, Hitler ve entellektüeller! [Ali Emir Pakkan]
1942, 22 Şubat... Stefan Zweig ve eşi Brezilya’da kiralık evlerinin yatak odasında ölü bulundu. New York Times intihar haberini birinci sayfasından dünyaya duyurdu.
Nazi Almanya’sında yazarlar için yasaklılar listesi vardı. Hitler’e boyun eğmeyenler ağır baskılar ve saldırılarla karşılaşıyordu. Edebiyat eserleri denetime tutulmuştu. Yasaklanan kitaplar toplandı ve törenlerle yakıldı. Bir çok yazar, şair ve gazeteci tutuklandı bazıları ülkelerini terk etti. Stefan Zweig onlardan biriydi. Hitler’in iktidara gelmesinden sonra Almanca konuşan ülkelerde kitapları yasaklanmıştı.
Bazı eserleri 30 dile çevrilen Zweig’in bir gün kapısını Gestapo çaldı. Evi didik didik edildi. Bir yazarın kitapları arasında silah aranıyordu! Bu açık bir gözdağıydı. O gece eşyalarını topladı. 1934'te vatanı Avusturya’dan ayrılan Zweig, İngiltere’ye sığındı. Pasaportu iptal edildi. Vatansızlara verilen bir kimlik kartı ile artık bir sürgündü. Kendisi ile aynı kaderi paylaşanlarla birlikte hayatında yeni ve zorlu bir dönem başlamıştı: “Özgür bir insan olarak doğmamıza rağmen özne değil nesneydik. Ve artık hiç bir şey hakkımız değil sadece resmî makamların bize verdiği bir lütuftu.” diyecekti.
Hitler’in yükselişinin ilk yıllarında Zweig kariyerinin zirvesinde, Avrupa'da tanınmış, önde gelen hümanist ve barış yanlısı yazarlardan biriydi.
Nazilerin en büyük kurbanları Yahudilerdi. Zweig, Hitler’in iktidara gelişini anlatırken, “Yahudilerin de en büyük hatası” diye başlayan cümleler kurmadı. Sürgünde de fikirlerini açıklamayı ve yazmayı sürdürdü. Nazi zulmünden kaçanların yardımına koştu.
"Dünün Dünyası” adını verdiği anıllarında öncelikle kendisi ve entelektüel çevresini, Hitler’in önemini anlamama konusunda eleştiriyordu. Şu satırlar onun: “Hitler’in kitabını okuyan çok az sayıdaki yazar bile, onun programına kafa yoracağına, cafcaflı üslubuyla dalga geçiyordu. 1930’larda bile demokratik gazeteler toplumu uyarmak yerine, kışkırtma eylemlerinin öyle ya da böyle yarın, öbür gün son bulacağını söyleyerek okurlarını her gün yeniden avutuyorlardı. Her şeyden öte, Almanya'da yasalar sağlam temellere sahipti, parlamentonun yarıdan fazlası Hitler’e muhalifti ve tüm vatandaşlar, özgürlük ve eşitliğin anayasa tarafından resmi bir biçimde korunduğu fikrindeydi."
Özel kampların yapıldığı ve masumların yargılanmadan infaz edildikleri söylentileri geldiğinde bile Stefan Zweig, aydın çevrelerin bu yeni durumun kalıcı olacağına inanmayı reddettiğini ifade ediyor: “Bu, anlamsız bir öfkenin sadece bir patlamasıdır herhalde, diye düşünüyordu insanlar. Böyle şeyler 20. yüzyılda devam edemez, diyorlardı kendi kendilerine.”
Zweig, Hitler’in şansölyeliğe getirilmesinden kısa bir süre sonra Almanya’dan kaçan ilk mültecilerin Avusturya’ya varabilmek için dağları ve nehirleri yaya olarak nasıl aştığını anlatıyordu: “Günlerdir aç, perişan olduklarından insana anlamsız gözlerle bakıyorlardı; insanlık dışı olaylardan korkuyla kaçış bu insanlarla başlamış, sonrasında bütün dünyayı sarmıştı. Fakat bu sürülmüş insanları gördüğüm o gün, bu sapsarı kesilmiş yüzlerin benim yazgımın da habercisi olduğunu ve hepimizin bu bir tek adamın iktidar hırsına, öfkesine kurban edileceğimizi henüz bilmiyordum.”
Hitler'in taktikleri ve kullandığı yöntemlere de değiniyor ünlü yazar:
"Her zaman bir hamle yapıp sonra ara veriyorlardı. Bu hamlenin fazla gelip gelmediğini, dünyanın vicdanının bu dozu kaldırıp kaldırmadığını görmek için bir süre bekliyorlardı. Dozlar gittikçe artırıldı, ta ki tüm Avrupa’yı yok edinceye kadar.”
Zweig’a göre, Almanya’yı felakete sürükleyen son darbe 1933 Şubatında Berlin’de bulunan ulusal parlamento binasının bir kundakçılık eylemi sonucu yakılması ile geldi. Hitler komünistleri suçladı ancak pek çok tarihçi binanın Naziler tarafından yakıldığına inanıyor. “Tek bir hamleyle Almanya’daki tüm hukuk yerle bir edildi” diyor Zweig. Can kaybının olmadığı bir yangınla sembolik bir binanın tahribi, hükûmet açısından halkın terörize edilmesi için bir bahane oldu. (Bakınız 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili iddialara ve sonrasındaki gelişmelere)
Zweig ABD’de aradığını bulamadı. Amerikalılar göçmenlerin acılarına kayıtsızdı. Brezilya'ya sığındı. Ancak yine mutsuzdu. Ülkesinden ve Avrupa'dan iyi haberler gelmiyordu. 1942, 22 Şubatında eşi Lotte ile birlikte yüksek dozda uyku hapı aldı ve hayatına son verdi.
Zweig yaşadığı felaketi İntihar notunda şu cümle ile anlatacaktı; "Dilimin dünyası çöktü, yok oldu ve manevi evim Avrupa kendini yok etti.” Yazarı asıl ölüme götüren ise umutsuzluğuydu: “ 60 yaşından sonra yaşama yeniden başlayabilmek için yeni güçler gerekli. Yıllar süren vatanından uzakta geçen göç, tüm gücümü bitirdi."
Zweig’in intiharından 3 yıl sonra Adolf Hitler intihar etti. Naziler yargı önüne çıkarıldı. Zweig’in, “ama siz göreceksiniz” dediği güneş Almanya da yeniden doğdu. Eserleri basılmaya başlandı. Her ölüm yıldönümünde törenlerle anılıyor.
[Ali Emir Pakkan] 12.2.2018 [Samanyolu Haber]
Nazi Almanya’sında yazarlar için yasaklılar listesi vardı. Hitler’e boyun eğmeyenler ağır baskılar ve saldırılarla karşılaşıyordu. Edebiyat eserleri denetime tutulmuştu. Yasaklanan kitaplar toplandı ve törenlerle yakıldı. Bir çok yazar, şair ve gazeteci tutuklandı bazıları ülkelerini terk etti. Stefan Zweig onlardan biriydi. Hitler’in iktidara gelmesinden sonra Almanca konuşan ülkelerde kitapları yasaklanmıştı.
Bazı eserleri 30 dile çevrilen Zweig’in bir gün kapısını Gestapo çaldı. Evi didik didik edildi. Bir yazarın kitapları arasında silah aranıyordu! Bu açık bir gözdağıydı. O gece eşyalarını topladı. 1934'te vatanı Avusturya’dan ayrılan Zweig, İngiltere’ye sığındı. Pasaportu iptal edildi. Vatansızlara verilen bir kimlik kartı ile artık bir sürgündü. Kendisi ile aynı kaderi paylaşanlarla birlikte hayatında yeni ve zorlu bir dönem başlamıştı: “Özgür bir insan olarak doğmamıza rağmen özne değil nesneydik. Ve artık hiç bir şey hakkımız değil sadece resmî makamların bize verdiği bir lütuftu.” diyecekti.
Hitler’in yükselişinin ilk yıllarında Zweig kariyerinin zirvesinde, Avrupa'da tanınmış, önde gelen hümanist ve barış yanlısı yazarlardan biriydi.
Nazilerin en büyük kurbanları Yahudilerdi. Zweig, Hitler’in iktidara gelişini anlatırken, “Yahudilerin de en büyük hatası” diye başlayan cümleler kurmadı. Sürgünde de fikirlerini açıklamayı ve yazmayı sürdürdü. Nazi zulmünden kaçanların yardımına koştu.
"Dünün Dünyası” adını verdiği anıllarında öncelikle kendisi ve entelektüel çevresini, Hitler’in önemini anlamama konusunda eleştiriyordu. Şu satırlar onun: “Hitler’in kitabını okuyan çok az sayıdaki yazar bile, onun programına kafa yoracağına, cafcaflı üslubuyla dalga geçiyordu. 1930’larda bile demokratik gazeteler toplumu uyarmak yerine, kışkırtma eylemlerinin öyle ya da böyle yarın, öbür gün son bulacağını söyleyerek okurlarını her gün yeniden avutuyorlardı. Her şeyden öte, Almanya'da yasalar sağlam temellere sahipti, parlamentonun yarıdan fazlası Hitler’e muhalifti ve tüm vatandaşlar, özgürlük ve eşitliğin anayasa tarafından resmi bir biçimde korunduğu fikrindeydi."
Özel kampların yapıldığı ve masumların yargılanmadan infaz edildikleri söylentileri geldiğinde bile Stefan Zweig, aydın çevrelerin bu yeni durumun kalıcı olacağına inanmayı reddettiğini ifade ediyor: “Bu, anlamsız bir öfkenin sadece bir patlamasıdır herhalde, diye düşünüyordu insanlar. Böyle şeyler 20. yüzyılda devam edemez, diyorlardı kendi kendilerine.”
Zweig, Hitler’in şansölyeliğe getirilmesinden kısa bir süre sonra Almanya’dan kaçan ilk mültecilerin Avusturya’ya varabilmek için dağları ve nehirleri yaya olarak nasıl aştığını anlatıyordu: “Günlerdir aç, perişan olduklarından insana anlamsız gözlerle bakıyorlardı; insanlık dışı olaylardan korkuyla kaçış bu insanlarla başlamış, sonrasında bütün dünyayı sarmıştı. Fakat bu sürülmüş insanları gördüğüm o gün, bu sapsarı kesilmiş yüzlerin benim yazgımın da habercisi olduğunu ve hepimizin bu bir tek adamın iktidar hırsına, öfkesine kurban edileceğimizi henüz bilmiyordum.”
Hitler'in taktikleri ve kullandığı yöntemlere de değiniyor ünlü yazar:
"Her zaman bir hamle yapıp sonra ara veriyorlardı. Bu hamlenin fazla gelip gelmediğini, dünyanın vicdanının bu dozu kaldırıp kaldırmadığını görmek için bir süre bekliyorlardı. Dozlar gittikçe artırıldı, ta ki tüm Avrupa’yı yok edinceye kadar.”
Zweig’a göre, Almanya’yı felakete sürükleyen son darbe 1933 Şubatında Berlin’de bulunan ulusal parlamento binasının bir kundakçılık eylemi sonucu yakılması ile geldi. Hitler komünistleri suçladı ancak pek çok tarihçi binanın Naziler tarafından yakıldığına inanıyor. “Tek bir hamleyle Almanya’daki tüm hukuk yerle bir edildi” diyor Zweig. Can kaybının olmadığı bir yangınla sembolik bir binanın tahribi, hükûmet açısından halkın terörize edilmesi için bir bahane oldu. (Bakınız 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili iddialara ve sonrasındaki gelişmelere)
Zweig ABD’de aradığını bulamadı. Amerikalılar göçmenlerin acılarına kayıtsızdı. Brezilya'ya sığındı. Ancak yine mutsuzdu. Ülkesinden ve Avrupa'dan iyi haberler gelmiyordu. 1942, 22 Şubatında eşi Lotte ile birlikte yüksek dozda uyku hapı aldı ve hayatına son verdi.
Zweig yaşadığı felaketi İntihar notunda şu cümle ile anlatacaktı; "Dilimin dünyası çöktü, yok oldu ve manevi evim Avrupa kendini yok etti.” Yazarı asıl ölüme götüren ise umutsuzluğuydu: “ 60 yaşından sonra yaşama yeniden başlayabilmek için yeni güçler gerekli. Yıllar süren vatanından uzakta geçen göç, tüm gücümü bitirdi."
Zweig’in intiharından 3 yıl sonra Adolf Hitler intihar etti. Naziler yargı önüne çıkarıldı. Zweig’in, “ama siz göreceksiniz” dediği güneş Almanya da yeniden doğdu. Eserleri basılmaya başlandı. Her ölüm yıldönümünde törenlerle anılıyor.
[Ali Emir Pakkan] 12.2.2018 [Samanyolu Haber]
Sonsuzluk nasıl bir şeydir? [Dr. Hüseyin Kara]
İnsanın, mahiyetini tam anlamadığı halde, çok arzu ettiği hususların başında ebediyet duygusu gelmektedir. Sonsuzluğu, sınırlı bir akıl ile çözüp derinlemesine onu algılamamızı hiç kimse bizden beklemiyor. Fakat dünyadaki varlığımızın bir yanını oluşturan ruhumuzla, Bâkî’nin (c.c) kendi öz varlığından vermiş olmasıyla, içimizde sadece güçlü bir beka duygusu hissetmekteyiz. Varlığımızın fani olan beden tarafının mevcut haliyle hiç de ebediyete tahammülünün olmadığı aşikâr iken, insanın ebediyete aşık olması, izaha muhtaç bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.
Eski devirlerde, özellikle kral ve kraliçelerin mezarlarında mumyalanmış bulunmalarına ve yanlarına konulan kıymetli malzemelere bakılınca; öldükten sonra bir yerlerde ebedî bir hayatın varlığına inanılarak bu tip hazırlıkların yapıldığı anlaşılmaktadır. Yaşadığımız modern çağda da ilacı henüz bulunamamış hastalıklara yakalanmış insanlardan bazıları, ileriki yıllarda icad edilecek ilaç için yeniden diriltilmek üzere ise, cryonics metodu ile kendi rızalarıyla -196 derecede dondurularak beklemektedir. Bugün ABD’de hayat kurtarma vakıfları aracılığı ile vücutları dondurulan 230 insan, yeniden diriltileceği günü beklemektedirler. Bunun gibi pek çok olay bizlere dün ve bugün, insanların bekâ arzusunda bir gerilemenin olmadığını göstermektedir.
Kadın-erkek herkeste ortak olan duyguların başında gelen ebedî yaşama arzusu, aslında Allah’ın insana lutfettiği çok önemli bir duygudur. Bekâ duygusunun gerçekleşmesini yanlışlıkla fani dünya hayatında aramak ise beyhude bir gayrettir. İbret nazarıyla bakıldığında, dünya kendisinin faniliğini haykırıp durmakta iken, insanın bu fânilik içinde tevehhüm-ü ebediyete kapılması, insan gibi akıllı ve üstün yeteneklere sahip olan bir varlığa hiç de yakışmıyor. Bu bekâ duygusunun, ebedî hayatın yaşanacağı ahiret için verilmiş olduğunu anlamayı, sadece akılla çözüme kavuşturma konusunda her devirde en akıllı insanlar bile zorlanmışlardır. Ancak, vahyin aydınlatıcı tayıfları altında bu önemli mesele tahlil edildiğinde; insandaki ebedî yaşama arzusunun fânî dünyada değil de bâkî bir alem olan ahirette tahakkuk edeceği anlaşılır. Hak dinlerin hepsinde ahiret inancının ortak olmasından hareketle; insan er geç ahiret hayatına kavuşacak ve bir daha da ölmeyecektir.
İnsanın ebediyete karşı ilgisi, aslında Hz. Âdem’in (as) evladı olmasından kaynaklanmaktadır. O henüz cennette iken; Şeytan, ondaki ebedî hayat arzusunu kullanarak yasak meyveyi yemeye teşvik edip onu iğfal etmeyi başarmıştır. ‘‘ Derken şeytan ona vesvese verip, Âdem, dedi, ister misin sana ebediyet (ölümsüzlük) ağacını, zamanın geçmesiyle zeval bulmayan bir devlet ve saltanatı göstereyim? ’’ ( Ta ha, 20/120 ) Hatta, dedelerin bu fâni alemden giderken torunlarına kendi isimlerini vermeleri, isimlerinin yaşatılma arzusu da ebediyet duygusu ile ancak izah edilebilen bir Âdemîliktir. Onun içindir ki Kur’an ve hadislerde anlatılan cennet hayatı, tam da insanın ebedî hayat beklentilrine cevap verecek tarzda dizayin edilmilmiştir.
Anne karnındaki bebeğin gözü, kulağı, dili, dudağı olması ve bulunduğu yerde bu organların henüz kullanılmıyor olmasını hiç kimse yadırgamaz. Hatta kontrollerde bu organlarda eksiklikler görüntülenince tıbbî tedbirler alınır. Çünkü herkes farkındadır ki bebeğin anne karnında sahip olduğu bu organları orada değil de, bir müddet sonra geleceği dünyada yaşarken kullanacaktır. Ve yine herkes biliyor ki insanın ölümüyle bu dünyada kullandığı organların hepsi kabirde çürüyecektir. İşte bu fanî dünyada yaşarken insana verilen ebediyet duygusu dünyada kullanılmak için değil ahiret yurdunda kullanılmak üzere verilmiş olduğu böylece ortaya çıkmış oluyor. Hatta kabir bile ebediyet yeri değildir. Bazıları, ölen insanların arkasından ‘Falan kişiyi ebedî istirahatgâhına tevdi ettiler.’ diyerek kabri kastediyorsa yanlış bir ifadede bulunuyorlardır. Çünkü kabir ebedi kalınacak bir yer olmadığı gibi, herkes için de istirahat yeri olmayabilir. Fakat bu cümleden ahiret kastediliyorsa ebediyet tarafı doğru, istirahat tarafı ise meçhuldür.
Müminler tek bir sonsuz varlık tanırlar, O da BÂKÎ ismiyle kendisini kullarına, elçileri vasıtasıyla tanıttıran BEKÂ sıfatının sahibi olan Allah’tır. O’nun dışındaki bütün varlıklar fanilik mührü ile mühürlenmiştir. ‘‘ Allah’ın zâtının dışında her şey yok olacaktır.’’(Kasas, 28/88) kesin hükmü bizlere masivanın faniliğini en yüksek bir ifade ile anlatmaktadır. Bâkî olan Allah, lutfedip insanı da bekâya namzet, hatta aşık olarak yaratmıştır. Dolayısıyla mümini, faniliğin ürkütmesinden daha çok bekâ duygusu zinde tutmaktadır.
Fani dünya ve içinde yaşayan fâni varlıklar için kullanılacak ebediyet kelimesi ancak mecaz olabilir. Hatta ebediyet kelimesi devletler ve milletler için kullanılsa da hüküm değişmez. Bu tip ifadeler mecazdan çıkıp hakikata yükselemez. Beşer tarihinde, ebediyete mazhar olan hiçbir şeyin örneği yoktur. Zira fani olarak yaratılmış bu kâinat bâkî olanı barındıramaz. Maddi alem (mülk) ve sakinleri fâni olduğu gibi, manevî alem (melekût) ve sakinleri de aynı şekilde fânidir. Kıyametle birlikte hepsi ölüp gidecektir. Bâkî isminin gerçek sahibi olan Allah’ın Kadîm ismi de olduğu için, hiçbir varlığı yaratmadan önce sadece O vardı, yarattığı varlıkları ademe mahkum edince yine sadece O kalacaktır. Böyle bir durumda Allah soracak ‘‘ Bugün mülk ve hakimiyet kimindir? Mutlak galip, tek hakim olan Allah’ındır.’’ (Mümin, 40/16)
Hak dinlerin getirdiği ilahî mesajlara kulaklarını tıkayan ve ahiretin varlığını inkâr etmek için bahaneler arayan 19. asrın Batılı pozitivisteri, yaşadıkları dünya hayatının hesabını vermemek için kâinatın devamına hükmetmişlerdir. Termodinamik kanununun ikinci maddesi kıyamete işaret edince bunların saltanatı sarsıldı. Onlar ebediyet duygularını bu fani dünyada kullanmayı düşünüyor ve yok olmak istemiyorlardı. Halbuki Allah’ın dışındaki herhangi bir varlığa ibret nazarı ile bakabilselerdi onların da kendileri gibi fâni olduklarını, üzerlerindeki fanilik mühründen anlayabileceklerdi. İnsan ister mikro aleme baksın isterse makro aleme, görebileceği her varlığın etiketinde ‘bu varlık fanîdir’ ibaresine raslayacaktır. ‘‘Yerin üstünde olan herkes fânidir. Acak senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin zatı bâkî kalır.’’ (Rahman, 27/26-27) ayetini okur gibi olacaklardı.
Mümin, fânilik hissini vicdanında sürdürülebilir bir duygu olarak tutup, kendisi gibi fani olanlara ümit bağlamamasıyla, bâkî olan Allah’a karşı kulluğu adına çok önemli bir duruş sergilemiş olur. Zira fâniliğinin idraki içinde olan her mümin bilir ki, fani olan hiçbir şey doğrudan ve gerçek bir muhabbete layık değildir. Ancak dolaylı olarak, yani Allah adına, ilgi ve alaka gösterilmeyi hak eder. Yine fanilik hissi, insanın kibre ve gurura girmesini önleyen en önemli bir faktördür. Kibrin verdiği yalancı ebediyet hissi ile hareket eden zavallıların hiç hoşlanmadıkları şey faniliktir. Kur’an, Efendimiz’e (sav) hitaben: ‘‘Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar? ’’ (Enbiya, 17/34) buyurmak sureti ile en çok sevdiği ve Habibim dediği Zat’a fâniliğini hatırlatarak, onun vasıtasıyla bütün cihana ebediyetin dünyada olamayacağını ferman ediyor.
‘‘Bekâ ile alakalı diğer bir husus da ebedî alemde yaratıkların da bekâya mazhar olması konusudur. Evet Allah bâkîdir, öbür alemde bir kısım varlıklar da bekâya mazhar olacaklardır. Ancak,Cenab-ı Hakk’a ait bekâ kendinden, Zat’ının lâzımı, vücud-u sermedisinin ifadesi; başkaları için söz konusu olan bekâ ise, O’nun ibkâ etmesiyle bir bekâ ve izafî bir sermediyettir. İnsan, cin, ruhanî ve melek ...gibi varlıkların bekâsı için bahis mevzuu olan bu husus Cennet ve Cehennem için de aynıyla söz konusudur. ’’ (KZT, Bekâ, M.F.Gülen)
Hizmet Hareketi mensupları, dünyanın fâniliğini ve ahiret aleminin bâkîliğini en doğru anlayan insanlar olmaları itibarıyla, yaşanan bunca sıkıntılara, uğranılan bunca haksızlıklara ve iftiralara rağmen çokça sarsılmadan yine de bildikleri hizmet yollarına devam etmektedirler. Çünkü onlar, fânî olan her şeylerini verip karşılığında bâkî olanı almak gibi çok kârlı bir ticaret yaptıklarının farkındadırlar. Bu imtihan dünyasında, canları da dahil olmak üzere her şeylerini, ebedî olanı elde etmek için feda etmeyi göze alabilen bahadırları hiçbir fani varlık yıldıramaz. Hele, her şeylerini bu dünyadan ibaret zannedenler ise hiç yıldıramazlar. Dünün bahadırlarını, kendilerinin güçlü olduklarını zannedenlerin hiçbiri yıldıramadıkları gibi...
Bütün hayatı boyunca ‘Ya Bâkî ente’l-Bâkî’ (Sen’sin Bâkî, sade Sen) deyip inleyen Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, fânilerden yüz çevirip, bekâya karşı duyduğu şiddetli arzu ve iştiyakını dillendirdiği veciz ifadeleri ile yazıyı bitirelim. ‘Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim; gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim. Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.’ (Sözler, 26. Söz)
[Dr. Hüseyin Kara] 12.2.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
Eski devirlerde, özellikle kral ve kraliçelerin mezarlarında mumyalanmış bulunmalarına ve yanlarına konulan kıymetli malzemelere bakılınca; öldükten sonra bir yerlerde ebedî bir hayatın varlığına inanılarak bu tip hazırlıkların yapıldığı anlaşılmaktadır. Yaşadığımız modern çağda da ilacı henüz bulunamamış hastalıklara yakalanmış insanlardan bazıları, ileriki yıllarda icad edilecek ilaç için yeniden diriltilmek üzere ise, cryonics metodu ile kendi rızalarıyla -196 derecede dondurularak beklemektedir. Bugün ABD’de hayat kurtarma vakıfları aracılığı ile vücutları dondurulan 230 insan, yeniden diriltileceği günü beklemektedirler. Bunun gibi pek çok olay bizlere dün ve bugün, insanların bekâ arzusunda bir gerilemenin olmadığını göstermektedir.
Kadın-erkek herkeste ortak olan duyguların başında gelen ebedî yaşama arzusu, aslında Allah’ın insana lutfettiği çok önemli bir duygudur. Bekâ duygusunun gerçekleşmesini yanlışlıkla fani dünya hayatında aramak ise beyhude bir gayrettir. İbret nazarıyla bakıldığında, dünya kendisinin faniliğini haykırıp durmakta iken, insanın bu fânilik içinde tevehhüm-ü ebediyete kapılması, insan gibi akıllı ve üstün yeteneklere sahip olan bir varlığa hiç de yakışmıyor. Bu bekâ duygusunun, ebedî hayatın yaşanacağı ahiret için verilmiş olduğunu anlamayı, sadece akılla çözüme kavuşturma konusunda her devirde en akıllı insanlar bile zorlanmışlardır. Ancak, vahyin aydınlatıcı tayıfları altında bu önemli mesele tahlil edildiğinde; insandaki ebedî yaşama arzusunun fânî dünyada değil de bâkî bir alem olan ahirette tahakkuk edeceği anlaşılır. Hak dinlerin hepsinde ahiret inancının ortak olmasından hareketle; insan er geç ahiret hayatına kavuşacak ve bir daha da ölmeyecektir.
İnsanın ebediyete karşı ilgisi, aslında Hz. Âdem’in (as) evladı olmasından kaynaklanmaktadır. O henüz cennette iken; Şeytan, ondaki ebedî hayat arzusunu kullanarak yasak meyveyi yemeye teşvik edip onu iğfal etmeyi başarmıştır. ‘‘ Derken şeytan ona vesvese verip, Âdem, dedi, ister misin sana ebediyet (ölümsüzlük) ağacını, zamanın geçmesiyle zeval bulmayan bir devlet ve saltanatı göstereyim? ’’ ( Ta ha, 20/120 ) Hatta, dedelerin bu fâni alemden giderken torunlarına kendi isimlerini vermeleri, isimlerinin yaşatılma arzusu da ebediyet duygusu ile ancak izah edilebilen bir Âdemîliktir. Onun içindir ki Kur’an ve hadislerde anlatılan cennet hayatı, tam da insanın ebedî hayat beklentilrine cevap verecek tarzda dizayin edilmilmiştir.
Anne karnındaki bebeğin gözü, kulağı, dili, dudağı olması ve bulunduğu yerde bu organların henüz kullanılmıyor olmasını hiç kimse yadırgamaz. Hatta kontrollerde bu organlarda eksiklikler görüntülenince tıbbî tedbirler alınır. Çünkü herkes farkındadır ki bebeğin anne karnında sahip olduğu bu organları orada değil de, bir müddet sonra geleceği dünyada yaşarken kullanacaktır. Ve yine herkes biliyor ki insanın ölümüyle bu dünyada kullandığı organların hepsi kabirde çürüyecektir. İşte bu fanî dünyada yaşarken insana verilen ebediyet duygusu dünyada kullanılmak için değil ahiret yurdunda kullanılmak üzere verilmiş olduğu böylece ortaya çıkmış oluyor. Hatta kabir bile ebediyet yeri değildir. Bazıları, ölen insanların arkasından ‘Falan kişiyi ebedî istirahatgâhına tevdi ettiler.’ diyerek kabri kastediyorsa yanlış bir ifadede bulunuyorlardır. Çünkü kabir ebedi kalınacak bir yer olmadığı gibi, herkes için de istirahat yeri olmayabilir. Fakat bu cümleden ahiret kastediliyorsa ebediyet tarafı doğru, istirahat tarafı ise meçhuldür.
Müminler tek bir sonsuz varlık tanırlar, O da BÂKÎ ismiyle kendisini kullarına, elçileri vasıtasıyla tanıttıran BEKÂ sıfatının sahibi olan Allah’tır. O’nun dışındaki bütün varlıklar fanilik mührü ile mühürlenmiştir. ‘‘ Allah’ın zâtının dışında her şey yok olacaktır.’’(Kasas, 28/88) kesin hükmü bizlere masivanın faniliğini en yüksek bir ifade ile anlatmaktadır. Bâkî olan Allah, lutfedip insanı da bekâya namzet, hatta aşık olarak yaratmıştır. Dolayısıyla mümini, faniliğin ürkütmesinden daha çok bekâ duygusu zinde tutmaktadır.
Fani dünya ve içinde yaşayan fâni varlıklar için kullanılacak ebediyet kelimesi ancak mecaz olabilir. Hatta ebediyet kelimesi devletler ve milletler için kullanılsa da hüküm değişmez. Bu tip ifadeler mecazdan çıkıp hakikata yükselemez. Beşer tarihinde, ebediyete mazhar olan hiçbir şeyin örneği yoktur. Zira fani olarak yaratılmış bu kâinat bâkî olanı barındıramaz. Maddi alem (mülk) ve sakinleri fâni olduğu gibi, manevî alem (melekût) ve sakinleri de aynı şekilde fânidir. Kıyametle birlikte hepsi ölüp gidecektir. Bâkî isminin gerçek sahibi olan Allah’ın Kadîm ismi de olduğu için, hiçbir varlığı yaratmadan önce sadece O vardı, yarattığı varlıkları ademe mahkum edince yine sadece O kalacaktır. Böyle bir durumda Allah soracak ‘‘ Bugün mülk ve hakimiyet kimindir? Mutlak galip, tek hakim olan Allah’ındır.’’ (Mümin, 40/16)
Hak dinlerin getirdiği ilahî mesajlara kulaklarını tıkayan ve ahiretin varlığını inkâr etmek için bahaneler arayan 19. asrın Batılı pozitivisteri, yaşadıkları dünya hayatının hesabını vermemek için kâinatın devamına hükmetmişlerdir. Termodinamik kanununun ikinci maddesi kıyamete işaret edince bunların saltanatı sarsıldı. Onlar ebediyet duygularını bu fani dünyada kullanmayı düşünüyor ve yok olmak istemiyorlardı. Halbuki Allah’ın dışındaki herhangi bir varlığa ibret nazarı ile bakabilselerdi onların da kendileri gibi fâni olduklarını, üzerlerindeki fanilik mühründen anlayabileceklerdi. İnsan ister mikro aleme baksın isterse makro aleme, görebileceği her varlığın etiketinde ‘bu varlık fanîdir’ ibaresine raslayacaktır. ‘‘Yerin üstünde olan herkes fânidir. Acak senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin zatı bâkî kalır.’’ (Rahman, 27/26-27) ayetini okur gibi olacaklardı.
Mümin, fânilik hissini vicdanında sürdürülebilir bir duygu olarak tutup, kendisi gibi fani olanlara ümit bağlamamasıyla, bâkî olan Allah’a karşı kulluğu adına çok önemli bir duruş sergilemiş olur. Zira fâniliğinin idraki içinde olan her mümin bilir ki, fani olan hiçbir şey doğrudan ve gerçek bir muhabbete layık değildir. Ancak dolaylı olarak, yani Allah adına, ilgi ve alaka gösterilmeyi hak eder. Yine fanilik hissi, insanın kibre ve gurura girmesini önleyen en önemli bir faktördür. Kibrin verdiği yalancı ebediyet hissi ile hareket eden zavallıların hiç hoşlanmadıkları şey faniliktir. Kur’an, Efendimiz’e (sav) hitaben: ‘‘Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar? ’’ (Enbiya, 17/34) buyurmak sureti ile en çok sevdiği ve Habibim dediği Zat’a fâniliğini hatırlatarak, onun vasıtasıyla bütün cihana ebediyetin dünyada olamayacağını ferman ediyor.
‘‘Bekâ ile alakalı diğer bir husus da ebedî alemde yaratıkların da bekâya mazhar olması konusudur. Evet Allah bâkîdir, öbür alemde bir kısım varlıklar da bekâya mazhar olacaklardır. Ancak,Cenab-ı Hakk’a ait bekâ kendinden, Zat’ının lâzımı, vücud-u sermedisinin ifadesi; başkaları için söz konusu olan bekâ ise, O’nun ibkâ etmesiyle bir bekâ ve izafî bir sermediyettir. İnsan, cin, ruhanî ve melek ...gibi varlıkların bekâsı için bahis mevzuu olan bu husus Cennet ve Cehennem için de aynıyla söz konusudur. ’’ (KZT, Bekâ, M.F.Gülen)
Hizmet Hareketi mensupları, dünyanın fâniliğini ve ahiret aleminin bâkîliğini en doğru anlayan insanlar olmaları itibarıyla, yaşanan bunca sıkıntılara, uğranılan bunca haksızlıklara ve iftiralara rağmen çokça sarsılmadan yine de bildikleri hizmet yollarına devam etmektedirler. Çünkü onlar, fânî olan her şeylerini verip karşılığında bâkî olanı almak gibi çok kârlı bir ticaret yaptıklarının farkındadırlar. Bu imtihan dünyasında, canları da dahil olmak üzere her şeylerini, ebedî olanı elde etmek için feda etmeyi göze alabilen bahadırları hiçbir fani varlık yıldıramaz. Hele, her şeylerini bu dünyadan ibaret zannedenler ise hiç yıldıramazlar. Dünün bahadırlarını, kendilerinin güçlü olduklarını zannedenlerin hiçbiri yıldıramadıkları gibi...
Bütün hayatı boyunca ‘Ya Bâkî ente’l-Bâkî’ (Sen’sin Bâkî, sade Sen) deyip inleyen Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, fânilerden yüz çevirip, bekâya karşı duyduğu şiddetli arzu ve iştiyakını dillendirdiği veciz ifadeleri ile yazıyı bitirelim. ‘Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim; gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim. Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.’ (Sözler, 26. Söz)
[Dr. Hüseyin Kara] 12.2.2018 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com
Mülkün Hakîki Sâhibi Allah’tır [Mehmet Ali Şengül]
Yaratılan varlıkların en şereflisi olan insan, akıl ve irâdesiyle ne yapacağını bilerek hareket etmek ve hayâtını ona göre yönlendirip tanzim etmek zorundadır.
İnsanın en büyük hedefi, Sâni-i Muhteşem olan Rabbini tanıması, sevmesi ve sevdirmesi; O’nu sevenleri de sevmesi ve sevdirmesi, aynı zamanda toplumda beraber yaşama şuurunu uyarma gayreti içinde bulunmasıdır.
Şayet insan, üzerine terettüp eden bu ağır mes’uliyetin idrak ve şuurunda olmaz, ona göre hareket etmez ise; dünyâsını, ikbal ve istikbâlini, hususiyle âhiretini karartmanın yanında, dine en büyük darbeyi vuran ihânet şebekelerine karşı da vazifesini yapmamış olacaktır.
Böylesine ağır bir sorumluluk taşıyan insan, insanlara insanca yaşamanın ve muâmelenin ne demek olduğunu; imanın, ahlâkın, hukukun, demokrasinin ifâde ettiği muhtevâ ve mânâyı , insanlığın bunlara ne kadar muhtaç olduğunu anlatması ve telkin etmesi gerekmektedir.
Dünya barışının, huzur ikliminin gerçekleşmesi;Din-i Mübîn-i İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’ân’ı Mûciz-ül Beyân’ın ve Sünnet-i Resûlüllah’ın (sav) hedeflediği Tevhid, Nübüvvet, Âhiret, Adâlet ve İbâdet hususlarının insan hayatına mal edilmesi ve mezkûr hakîkatlerin muhtevâsına uygun yaşamak ve yaşatmakla, insanî değerlere saygı duyup paylaşmak suretiyle ancak mümkün olabilecektir.
O Allah ki, Rahmân ve Rahîm dir, merhameti ve şefkati sonsuzdur. Yaratılan hiçbir şey, abes ve lüzumsuz değildir. Kâinâta iman nazarıyla bakan insan, Allah’ın kâinattaki kudretini görür, azâmeti karşısında aczini itiraf edip secdeye kapanır.
O Allah ki, gözlerini dünyâya yeni açmış yavrunun rızkı olan sütü, kan ve fışkı arasından, çocuğun mîdesini rahatsız etmeyecek şekilde, bembeyaz ve tertemiz gönderen O’dur.
O Allah ki, kupkuru topraktan rengi, tadı, güzelliği ayrı ayrı mükemmel ambalajlarıyla; ‘lâ yuad velâ yuhsa’, hârika bir şekilde dünyâ sofrasını nimetleriyle süsleyen ve bütün canlıları nimetler denizinde yüzdüren de yine O’dur.
Mâlik ve melik Allah’dır. Din gününün gerçek sahibi O’dur. İnsanlara düşen vazife, ‘Allah’ım! Ancak sana ibâdet eder, yardımı senden dileriz. Ne olur bahtına düştük, bizi doğru yola ilet. Bizi sırât-ı müstakîmden ayırma’ deyip duâ duâ yalvarmak olmalıdır.
Al-i İmran sûresi 26 ve 27.ayetlerde buyrulduğu gibi; “De ki: “Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini azîz, dilediğini zelîl kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.”
“Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin.”
Fatihâ sûresi de bize bunu öğretir:
“Bismillâhirrahmânirrahîm”
“Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allâh’adır.
O Rahmân’dır, Rahîm’dir.
Din gününün, hesap gününün tek hâkimidir.
(Haydi öyleyse deyiniz): ‘Yalnız Sana ibadet eder, yalnız senden medet umarız.’
Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.
Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.”
Allah Halik- ı külli şey’dir. İnsan hiç bir şeyi kendinden bilmemeli, zirâ herşey Allah’dandır.
Mülk Allah’ındır. Bizde Allah’ın mülküyüz. Hakim-i Mutlak Allah’dır. Beşer geçici olarak itibâri ve zâti hâkimiyet vermiştir.
Hamd ve şükür, bütün yaratılan varlıkları, zerreden kürelere, semekten sistemlere kadar herşeyi düzene ve sisteme koyan, dünyâyı Zâtına ayna yaptığı insanla şereflendiren, şefkat ve merhametiyle küre-i arzı nimetleriyle süslendirip şenlendiren Allah’adır.
Efendimiz’in (sav) sabah akşam yaptığı ve ümmetine tavsiye buyurduğu, pek çok fazileti bulunan, bir rivâyet-i Sahîha’da ism-i Âzam mertebesi taşıyan duâda; "Allah'tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Bir’dir. O'nun aslâ hiçbir şerîki yoktur. Mülk O'na ait, hamd O'na mahsustur. Hayâtı veren O, ölümü veren de O’dur. O; ezelî ve ebedî hayat sâhibi, kendisine asla ölüm ârız olmayan hayy-ı Ezelî’dir. Bütün hayır O'nun elindedir. O herşeye hakkıyla Kâdir’dir. Herşeyin ve herkesin dönüşü de O’nadır.” (Buhâri, Müslim, Tirmizi)
“O gâh gündüzü kısaltarak geceyi uzatır, gâh geceyi kısaltarak gündüzü uzatır. Güneş ve ayı emri altında hizmete koşturan da O’dur. Bunlardan her biri belirlenmiş bir vâdeye kadar akıp gider. İşte bütün bunları yapan, Rabbiniz olan Allah’tır. Hâkimiyet O’nundur. Ey müşrikler! Sizin O’ndan başka yalvardığınız putlar ise, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.” (Fâtır sûresi, 13)
Tevhid-i Ulûhiyet peygambersiz mümkün değildir. Işığın güneşe lüzûmu derecesinde, Tevhid Güneşi’nin ışığı durumunda bulunan peygamberler de mutlaka gereklidir.
Kâinat mescidini yaratan Allah (cc), elbette o mescide bir hatip, bir imam tayin etmesi mukadderdir.
Cenâb-ı Hakk’a iman ve itaat yolları, Peygamberler olmadan gerçekleşemez. Bu gerçeğin en makbul, en kısa ve en müstakîmi Efendimiz’in (sav) gösterdiği ve takîp ettiği yoldur.
Onun için Âl-i İmrân sûresi 31.ayette Cenâb-ı Hak; “(Habibim) De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız Bana uyun ki Allah’da sizi sevsin”;
Nisâ sûresi 80.âyette, “Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim itaattan yüz çevirirse aldırma, zaten seni üzerlerine bekçi göndermedik ki!” buyurmaktadır.
Âyetlerde açıkça görülmektedir ki, Allah Habîb-i Edîbi’ne (sav) itâati kendisine itaat; O’nu sevmeyi de Allah’ı sevmenin gereği olarak ifâde etmektedir.
Adâlet ve ibâdet insan fıtratıyla doğrudan alâkalı gerçeklerdir. Müsbet adâlet, hak sahibine hakkını vermek şeklinde tarif edilirken, menfi adâlet de; zulüm irtikâb edenlerin zulmüne mâni olma, haksızlık yapanları da engelleme ve terbiye etme şeklinde ifâde edilmektedir.
Adâlet olmadan saâdet-i beşeriye mümkün değildir. Adâlet ise, doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile gerçekleşir. İbâdet, bilhassa namaz; insanın yaratılış gâyesini, îmanın gereği ve saâdet vesîlesi olduğunu ifâde eder.
Gurûb etmiş güneşin sabahleyin yeniden tulû edeceği, tohumun toprağa girip filiz olarak başını çıkarması ve insanın akşam yatıp sabah kalkması gibi, bu dünyâdan sonra âhiret hayâtının vukû bulması da aynı katiyette olacağında şüphe yoktur.
(Bir de) “O büyük buluşma günü, bütün insanların mezarlarından kalkıp meydana çıkarıldıkları bir gündür. Öyle ki onların işlerinden ve hallerinden bir tek şey bile Allah’a saklı kalamaz. Allah onlara şöyle hitab eder: ‘Bugün mülk ve hâkimiyet kimin? Mutlak gâlip, tek hâkim olan Allah’ın(dır)!’” (Mü’min suresi, 16)
İçinde bulunduğumuz dünyâ hayâtı, bir gün yerini mutlâka âhirete bırakacaktır. Böylesine fânî olan dünyâda, misâfir olarak bulunan insan, sâhip olduğu maddî mânevî bütün imkanlarıyla âhiret hayatını kazanmak, Allah ve Resûlullah’ı hoşnut edebilmek için bulunmaktadır.
İnsan, Allah’ın mülkü olan bu dünyâda, sâhip olduğu fırsatları müsbet mânâda değerlendirdiği, veya menfî olarak kullandığı ölçüde huzur-u Rabb-ül âleminde ona göre muâmele görecektir.
[Mehmet Ali Şengül] 12.2.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
İnsanın en büyük hedefi, Sâni-i Muhteşem olan Rabbini tanıması, sevmesi ve sevdirmesi; O’nu sevenleri de sevmesi ve sevdirmesi, aynı zamanda toplumda beraber yaşama şuurunu uyarma gayreti içinde bulunmasıdır.
Şayet insan, üzerine terettüp eden bu ağır mes’uliyetin idrak ve şuurunda olmaz, ona göre hareket etmez ise; dünyâsını, ikbal ve istikbâlini, hususiyle âhiretini karartmanın yanında, dine en büyük darbeyi vuran ihânet şebekelerine karşı da vazifesini yapmamış olacaktır.
Böylesine ağır bir sorumluluk taşıyan insan, insanlara insanca yaşamanın ve muâmelenin ne demek olduğunu; imanın, ahlâkın, hukukun, demokrasinin ifâde ettiği muhtevâ ve mânâyı , insanlığın bunlara ne kadar muhtaç olduğunu anlatması ve telkin etmesi gerekmektedir.
Dünya barışının, huzur ikliminin gerçekleşmesi;Din-i Mübîn-i İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’ân’ı Mûciz-ül Beyân’ın ve Sünnet-i Resûlüllah’ın (sav) hedeflediği Tevhid, Nübüvvet, Âhiret, Adâlet ve İbâdet hususlarının insan hayatına mal edilmesi ve mezkûr hakîkatlerin muhtevâsına uygun yaşamak ve yaşatmakla, insanî değerlere saygı duyup paylaşmak suretiyle ancak mümkün olabilecektir.
O Allah ki, Rahmân ve Rahîm dir, merhameti ve şefkati sonsuzdur. Yaratılan hiçbir şey, abes ve lüzumsuz değildir. Kâinâta iman nazarıyla bakan insan, Allah’ın kâinattaki kudretini görür, azâmeti karşısında aczini itiraf edip secdeye kapanır.
O Allah ki, gözlerini dünyâya yeni açmış yavrunun rızkı olan sütü, kan ve fışkı arasından, çocuğun mîdesini rahatsız etmeyecek şekilde, bembeyaz ve tertemiz gönderen O’dur.
O Allah ki, kupkuru topraktan rengi, tadı, güzelliği ayrı ayrı mükemmel ambalajlarıyla; ‘lâ yuad velâ yuhsa’, hârika bir şekilde dünyâ sofrasını nimetleriyle süsleyen ve bütün canlıları nimetler denizinde yüzdüren de yine O’dur.
Mâlik ve melik Allah’dır. Din gününün gerçek sahibi O’dur. İnsanlara düşen vazife, ‘Allah’ım! Ancak sana ibâdet eder, yardımı senden dileriz. Ne olur bahtına düştük, bizi doğru yola ilet. Bizi sırât-ı müstakîmden ayırma’ deyip duâ duâ yalvarmak olmalıdır.
Al-i İmran sûresi 26 ve 27.ayetlerde buyrulduğu gibi; “De ki: “Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini azîz, dilediğini zelîl kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.”
“Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin.”
Fatihâ sûresi de bize bunu öğretir:
“Bismillâhirrahmânirrahîm”
“Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allâh’adır.
O Rahmân’dır, Rahîm’dir.
Din gününün, hesap gününün tek hâkimidir.
(Haydi öyleyse deyiniz): ‘Yalnız Sana ibadet eder, yalnız senden medet umarız.’
Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.
Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.”
Allah Halik- ı külli şey’dir. İnsan hiç bir şeyi kendinden bilmemeli, zirâ herşey Allah’dandır.
Mülk Allah’ındır. Bizde Allah’ın mülküyüz. Hakim-i Mutlak Allah’dır. Beşer geçici olarak itibâri ve zâti hâkimiyet vermiştir.
Hamd ve şükür, bütün yaratılan varlıkları, zerreden kürelere, semekten sistemlere kadar herşeyi düzene ve sisteme koyan, dünyâyı Zâtına ayna yaptığı insanla şereflendiren, şefkat ve merhametiyle küre-i arzı nimetleriyle süslendirip şenlendiren Allah’adır.
Efendimiz’in (sav) sabah akşam yaptığı ve ümmetine tavsiye buyurduğu, pek çok fazileti bulunan, bir rivâyet-i Sahîha’da ism-i Âzam mertebesi taşıyan duâda; "Allah'tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Bir’dir. O'nun aslâ hiçbir şerîki yoktur. Mülk O'na ait, hamd O'na mahsustur. Hayâtı veren O, ölümü veren de O’dur. O; ezelî ve ebedî hayat sâhibi, kendisine asla ölüm ârız olmayan hayy-ı Ezelî’dir. Bütün hayır O'nun elindedir. O herşeye hakkıyla Kâdir’dir. Herşeyin ve herkesin dönüşü de O’nadır.” (Buhâri, Müslim, Tirmizi)
“O gâh gündüzü kısaltarak geceyi uzatır, gâh geceyi kısaltarak gündüzü uzatır. Güneş ve ayı emri altında hizmete koşturan da O’dur. Bunlardan her biri belirlenmiş bir vâdeye kadar akıp gider. İşte bütün bunları yapan, Rabbiniz olan Allah’tır. Hâkimiyet O’nundur. Ey müşrikler! Sizin O’ndan başka yalvardığınız putlar ise, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.” (Fâtır sûresi, 13)
Tevhid-i Ulûhiyet peygambersiz mümkün değildir. Işığın güneşe lüzûmu derecesinde, Tevhid Güneşi’nin ışığı durumunda bulunan peygamberler de mutlaka gereklidir.
Kâinat mescidini yaratan Allah (cc), elbette o mescide bir hatip, bir imam tayin etmesi mukadderdir.
Cenâb-ı Hakk’a iman ve itaat yolları, Peygamberler olmadan gerçekleşemez. Bu gerçeğin en makbul, en kısa ve en müstakîmi Efendimiz’in (sav) gösterdiği ve takîp ettiği yoldur.
Onun için Âl-i İmrân sûresi 31.ayette Cenâb-ı Hak; “(Habibim) De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız Bana uyun ki Allah’da sizi sevsin”;
Nisâ sûresi 80.âyette, “Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim itaattan yüz çevirirse aldırma, zaten seni üzerlerine bekçi göndermedik ki!” buyurmaktadır.
Âyetlerde açıkça görülmektedir ki, Allah Habîb-i Edîbi’ne (sav) itâati kendisine itaat; O’nu sevmeyi de Allah’ı sevmenin gereği olarak ifâde etmektedir.
Adâlet ve ibâdet insan fıtratıyla doğrudan alâkalı gerçeklerdir. Müsbet adâlet, hak sahibine hakkını vermek şeklinde tarif edilirken, menfi adâlet de; zulüm irtikâb edenlerin zulmüne mâni olma, haksızlık yapanları da engelleme ve terbiye etme şeklinde ifâde edilmektedir.
Adâlet olmadan saâdet-i beşeriye mümkün değildir. Adâlet ise, doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile gerçekleşir. İbâdet, bilhassa namaz; insanın yaratılış gâyesini, îmanın gereği ve saâdet vesîlesi olduğunu ifâde eder.
Gurûb etmiş güneşin sabahleyin yeniden tulû edeceği, tohumun toprağa girip filiz olarak başını çıkarması ve insanın akşam yatıp sabah kalkması gibi, bu dünyâdan sonra âhiret hayâtının vukû bulması da aynı katiyette olacağında şüphe yoktur.
(Bir de) “O büyük buluşma günü, bütün insanların mezarlarından kalkıp meydana çıkarıldıkları bir gündür. Öyle ki onların işlerinden ve hallerinden bir tek şey bile Allah’a saklı kalamaz. Allah onlara şöyle hitab eder: ‘Bugün mülk ve hâkimiyet kimin? Mutlak gâlip, tek hâkim olan Allah’ın(dır)!’” (Mü’min suresi, 16)
İçinde bulunduğumuz dünyâ hayâtı, bir gün yerini mutlâka âhirete bırakacaktır. Böylesine fânî olan dünyâda, misâfir olarak bulunan insan, sâhip olduğu maddî mânevî bütün imkanlarıyla âhiret hayatını kazanmak, Allah ve Resûlullah’ı hoşnut edebilmek için bulunmaktadır.
İnsan, Allah’ın mülkü olan bu dünyâda, sâhip olduğu fırsatları müsbet mânâda değerlendirdiği, veya menfî olarak kullandığı ölçüde huzur-u Rabb-ül âleminde ona göre muâmele görecektir.
[Mehmet Ali Şengül] 12.2.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
‘Babam son anlarında yatağından kalktı, abdestini aldı, anneme ve kardeşlerime sarıldı ve ruhunu teslim etti’
İzmir’de Hizmet hareketine yönelik hukuksuz operasyonlar kapsamında cezaevine konulan ve ileri seviyede karaciğer ve bağırsak kanseri teşhisine rağmen uzun süre tahliyesine izin verilmeyen akademisyen Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit hayatını kaybetti.
Yoğun baskılardan sonra tahliye edilen Özcerit’in vafat haberini oğlu Sinan Özcerit, Twitter hesabından şöyle duyurdu: ‘Babam son anlarında yatağından kalktı, kollarını sıvazlayarak abdestini aldı, anneme ve kardeşlerime sarıldı ve ruhunu teslim etti. Dualarınızı eksik etmeyin. Mücadelesi bitmedi…’
BAŞARILI BİR AKADEMİSYENDİ
İhraç edilmeden ve tutuklanmadan önce Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde görev yapan Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit, 6 yaşında annesini, 14 yaşında da babasını kaybetmiş, ardından okurken çalışmak ve kardeşlerine bakmak zorunda kalmış biri. Gazi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olan Özcerit, daha sonra YÖK bursuyla master ve doktorasını İngiltere’nin Sussex Üniversitesi’nde tamamlamıştı. Özcerit, ihraç edilene kadar 15 yıldır Sakarya Üniversitesi’nde çalışıyordu.
[TR724] 12.2.2018
Yoğun baskılardan sonra tahliye edilen Özcerit’in vafat haberini oğlu Sinan Özcerit, Twitter hesabından şöyle duyurdu: ‘Babam son anlarında yatağından kalktı, kollarını sıvazlayarak abdestini aldı, anneme ve kardeşlerime sarıldı ve ruhunu teslim etti. Dualarınızı eksik etmeyin. Mücadelesi bitmedi…’
https://t.co/sJodE8m8ef— Sinan Özcerit (@sinan_ozcerit) 12 Şubat 2018
Babam son anlarında yatağından kalktı, kollarını sıvazlayarak abdestini aldı, anneme ve kardeşlerime sarıldı ve ruhunu teslim etti. Dualarınızı eksik etmeyin. Mücadelesi bitmedi...
BAŞARILI BİR AKADEMİSYENDİ
İhraç edilmeden ve tutuklanmadan önce Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde görev yapan Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit, 6 yaşında annesini, 14 yaşında da babasını kaybetmiş, ardından okurken çalışmak ve kardeşlerine bakmak zorunda kalmış biri. Gazi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olan Özcerit, daha sonra YÖK bursuyla master ve doktorasını İngiltere’nin Sussex Üniversitesi’nde tamamlamıştı. Özcerit, ihraç edilene kadar 15 yıldır Sakarya Üniversitesi’nde çalışıyordu.
[TR724] 12.2.2018
‘Man’da derisinden yüzler [Ahmet Dönmez]
Neydi o söz: ‘Şike var ama sahaya yansımadı’…
Man Adası da öyle çıktı. Belgeler gerçek ama karar; takipsizlik…
Böyledir Türkiye’de işler. Her türlü sahtekarlık, yolsuzluk, usulsüzlük herkesin gözü önünde olur; her şey ayan beyan ortadadır ama sanki yokmuş gibi davranır herkes.
Futbolda şike olduğunu herkes biliyordu. Ortada net deliller de itiraflar da vardı. Futbol Federasyonu Etik Kurulu önce 5 maçta şike, 3 maçta şikeye teşebbüs tespiti yaptı. Araya siyaset girdi, 7 ay sonra TFF yeni bir karar açıkladı. Federasyon Başkanı Yıldırım Demirören, “Şike var ama sahaya yansımadı” gibi garabet bir açıklama yaptı. Yine bir ‘hokus-pokus’ ile yeşil sahalar bir anda pirüpak edilmişti.
Bu ucube kararın arkasında elbette, “Şahıslar yüzünden tüzel kişiler cezalandırılmamalı” diyen dönemin başbakanı Erdoğan vardı. Sanki şahıslar, şikeyi tüzel kişi olan kulüpleri için değil de kendi aile şirketleri için yapmışlar gibi… Sanki şike sonucu başka tüzel kişiler, yani futbol kulüpleri mağdur olmamış gibi…
Aynı garabet, son Man Adası belgelerinde de yaşandı. Savcılık, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı belgelerin gerçek olduğunu tespit etti ama buna rağmen ‘takipsizlik’ kararı verdi. Neden? Neden olacak; “hukuk siyasetin köpeğidir” de ondan. Bu devrin yargısını en güzel anlatan cümle bu.
***
Man Adası belgelerinin ibretlik mazisini şöyle bir hatırlayalım isterseniz…
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 28 Kasım 2017 tarihli grup toplantısında belgeleri açıkladı. İddiaya göre Erdoğan’ın eniştesi Ziya İlgen, kardeşi Mustafa Erdoğan, oğlu Burak Erdoğan, dünürü Osman Ketenci ve eski özel kalem müdürü Mustafa Gündoğan, vergi cenneti olarak adlandırılan Man Adası’nda 1 sterlin sermaye ile kurulu bulunan Bellway Limited Şirketine 15 Aralık 2011’den 4 Ocak 2012’ye kadar toplam 15 milyon dolar aktarmıştı.
Aynı gün AKP’den bir açıklama yapılarak belgelerin sahte olduğu öne sürüldü. AKP Sözcüsü Mahir Ünal, “Kılıçdaroğlu kendi yalan ve iftirasında boğulacak” dedi. Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özel, “Kılıçdaroğlu’nun gösterdiği kağıtların tamamı sahte” iddiasında bulundu. Erdoğan ise o gün AKP grup toplantısında Kılıçdaroğlu’na, “Müptezel, müfteri, FETÖperest zat” ifadeleri ile cevap verdi. Buna benzer hakaretleri bir başka ‘zat’ sıralamaya kalksa Cumhurbaşkanı’na hakaret davası açarken kendisi o gün AKP Genel Başkanı sıfatıyla ağzına geleni söylüyordu. Erdoğan, CHP liderine, “İspat et, görevi bırakacağım” diye açık çek de verdi.
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ise Kılıçdaroğlu’na, “Şerefi olan özür diler, istifa eder” diye seslendi.
***
Yandaş medya ertesi günden itibaren Kılıçdaroğlu’nu bir kez daha boy hedefi haline getirecekti.
Türkiye gazetesi 29 Kasım 2017 tarihinde, “Hesap yalan, belge sahte” manşeti ile çıktı. Yeni Şafak, “İftiracı ve sahtekar” manşeti attı. Star, “Tescilli iftiracının sahte belgesi FETÖ’den” başlıklı haberinde, “Kılıçdaroğlu’nun belge diye salladığı kağıtlar sahte çıktı” deniyordu. Nasıl ‘sahte çıkmıştı’? Ne olmuştu da bu belgelerin sahte olduğu anlaşılmıştı? Cevap: Erdoğan’ın avukatı öyle demişti. Erdoğan’ın avukatı ‘bu sahtedir’ diyorsa o belge alelıtlak sahtedir tabii…
Sabah’tan Mehmet Barlas, “Bay Kemal’ın Grup’taki konuşmasını dikkatle izledim. Bırakın belgeyi, ilgisiz, belirsiz isimlerle dolu bir masal okudu.” diyordu. Peşin peşin bunu ‘masal’ olarak etiketlemişti. Bu ‘dikkatle izlemiş’ haliydi Bay Barlas’ın. ‘İlgisiz’, ‘belirsiz’ dediği isimlerin tamamı Erdoğan’ın ailesi ve yakın çevresinden oluşuyordu.
29 Kasım’da Saray’ında bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Man Adası’na tek kuruş gitmedi, aksine şirket satışından para geldi” açıklaması yaptı. Ardından, “Zerre kadar şahsiyetin varsa çekil git” diye seslendi anamuhalefet liderine. “O kürsüden salladığın her kağıt, ya yalan çıktı ya yanlış çıktı. Hiçbirinin doğru olmadığı ortaya çıkmasına rağmen özür dilemeyi aklından geçirmedin.” eleştirilerini sıraladı. “Söylediklerinin hepsi yalan. Utanması, arlanması yok. Yüzü kızarmaz, çünkü manda derisi gibi…” şeklinde hakaretler etti.
Başbakan Binali Yıldırım da aynı gün aynı nezahetle, ecmaı ve derinliği Erdoğan’la yarışacak bir üslupla “Kılıçdaroğlu her seferinde şapa oturdu” yorumunu yaptı.
***
Star’ın 30 Kasım tarihli manşeti, “Yine rezil kepaze oldu” şeklindeydi. Sanki bu ülkede rezil, kepaze olunurmuş gibi… Sanki daha sonra “AKP’nin köpeği” olan bu yargı bile belgelerin gerçek olduğunu ortaya koyduğunda herhangi biri rezil, kepaze olacakmış gibi…
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı o gün, yani 30 Kasım’da bir soruşturma başlatarak Kılıçdaroğlu’ndan belgeleri istedi.
Güneş, 1 Aralık 2017 tarihinde “Takkesiz FETO” manşeti ile çıktı. Erdoğan ve rejimin gazeteleri, her zaman olduğu gibi yolsuzluk, usulsüzlük, vergi kaçakçılığı, kara para gibi suçlamaları “FETÖ” yaygarası ile bastırmaya çalışıyordu.
Akşam, 2 Aralık 2017’de “Man kafa” manşeti ile çıktı. Adanın ismine atıfla Kılıçdaroğlu’na “Man kafa” diyordu.
Yeni Şafak, 3 Aralık’ta, “Kargo ABD’den geldi” manşetini attı. Haberdeki iddiaya göre CHP’ye ABD’den sahte belgelerle dolu bir kargo gelmişti. Man Adası belgesi de onlardan biriydi.
Meclis’teki bütçe görüşmelerinde konuşan Başbakan Binali Yıldırım, “Belgeler alenileşince uzmanlar baktı. Size verilen belgeler sahte” çıkışı yaptı CHP sıralarına doğru.
5 Aralık tarihli AKP grup toplantısında CHP liderine istifa çağrısı yapan Erdoğan, “İpliğini pazara çıkardık. Ana muhalefetin, yani ana hıyanetin başına çağrımı tekrarlıyorum. Ortada bir para gönderme işi olmadığına göre istifa etmesini bekliyorum” dedi.
***
Peki neticede ne oldu? Ne çıktı ortaya?
Soruşturmayı tamamlayan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “Belgeler gerçek” dedi. Halk Bankası’na sormuş ve bankadan, “Evet, belgeler gerçek, sahte değil” cevabı almıştı.
Ne oldu şimdi? Hani bu belgeler ABD’den kargo ile gelmişti? Hani ‘masal’dı? Hani Binali Bey’in bahsettiği uzmanlar, nerede? O uzmanlar hangi belgeye bakmıştı? Nasıl ‘sahte’ hükmü verebilmişlerdi? Kimdi o uzmanlar? Şimdi Binali Yıldırım ne diyecek?
Peki ya Erdoğan? Avukatı “Kılıçdaroğlu’nun gösterdiği kağıtların tamamı sahte” iddiasında bulunmuştu. Kendisi de “Müptezel, müfteri, FETÖperest, utanmaz, arlanmaz, manda derisinden yüzü var” gibi kavgada söylenmeyecek hakaretleri peşi peşine sıralamıştı. Şimdi ne söyleyecek? Kılıçdaroğlu’na, “İstifa et’ çağrısı yapıyordu. “İspat et, görevi bırakacağım” diyordu. Şimdi istifa etmesi gereken kim?
***
Asıl utanmazlık, arlanmazlık, yüzsüzlük bundan sonra yaşanıyor tabii… Savcılık, ‘gerçek’ dediği bu belgelerin gereğini yapmak yerine ‘takipsizlik’ kararı verdi. Erdoğan ve rejiminin gazeteleri ise bu kararı ‘zafer’ gibi sundu. İlk gün “Hesap yalan, belge sahte” manşetini atan Türkiye, bu kararın ardından “Kağıt parçaları elinde kaldı. Kılıçdaroğlu’nun salladığı belgeler kağıt parçası çıktı.” dedi. Sanki savcılık, “Bu belgeler sahte değil, gerçek” tespiti yapmamış gibi… Dedik ya, ‘bu ülkede her şey olunur, bir tek rezil olunmaz’…
Peki savcılık neden takipsizlik kararı verdi? Asıl tartışılması gereken nokta burası. Man Adası gibi bir vergi cennetinde 1 sterline bir şirket kuruluyor. Şirketin kurucusu, Erdoğan’ın bir zamanlar 10 milyon Euro’sunu beğenmeyip “Nasıl olsa kucağımıza oturacaklar” dediği işadamı Sıtkı Ayan. Ve Erdoğan’ın oğlu, kardeşi, eniştesi, dünürü, özel kalemi bu şirket üzerinden bir para transferi gerçekleştiriyor. Savcılık sadece, “Paralar Man’a gitmedi. Tam tersine, oradan Türkiye’ye geldi” diyor. Peki neden soruşturmuyor; bu para ne parası? Ne amaçla geliyor? Vergisi ödenmiş mi? Hangi ticarete dayalı olarak transfer edilen bir para bu? Bir şirket satışından söz ediliyor. Hangi şirket satıldı? Kimin şirketiydi bu? Neden Man Adası’ndaki Bellaway isimli 1 sterlinlik şirkete satıldı? Neden Erdoğan’ın kucağına oturttuğu işadamına bir şirket satışı gerçekleştirildi? Bütün bunları araştırmadan savcılık nasıl olup da ‘kara para yoktur’ hükmü verebiliyor?
***
Türkiye’de bağımsız bir yargı olmadığını, hukukun ‘siyasetin köpeği’ olduğunu biliyorduk. Bu karar bunu bir kere daha tescilledi.
Türkiye’de bağımsız bir medya olmadığını da biliyorduk, o da tescillendi. Ülkede gerçek bir medya olsa günlerce bu soruların peşine düşer ve hükümeti hesap vermeye zorlardı.
Şimdi CHP’nin ne derece iyi bir muhalefet partisi olduğunu bir kere daha izleyeceğiz. Kendi sözleri üzerinden Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı’ndan istifa ettirebilecekler mi ettiremeyecekler mi, göreceğiz.
“Ama bunun için bazı asgari gereklilikler var” diyeceksiniz, onu da reddetmiyorum. Ne gibi? Utanmak gibi… Arlanmak gibi… Yüzünün olması gibi… Biz o yüzlerin manda derisi olduğunu biliyoruz da bakalım bu bir kere daha teyit edilecek mi, göreceğiz.
NOT: Tabi ki edilecek. Sorduğuma bakmayın.
[Ahmet Dönmez] 12.2.2018 [TR724]
Man Adası da öyle çıktı. Belgeler gerçek ama karar; takipsizlik…
Böyledir Türkiye’de işler. Her türlü sahtekarlık, yolsuzluk, usulsüzlük herkesin gözü önünde olur; her şey ayan beyan ortadadır ama sanki yokmuş gibi davranır herkes.
Futbolda şike olduğunu herkes biliyordu. Ortada net deliller de itiraflar da vardı. Futbol Federasyonu Etik Kurulu önce 5 maçta şike, 3 maçta şikeye teşebbüs tespiti yaptı. Araya siyaset girdi, 7 ay sonra TFF yeni bir karar açıkladı. Federasyon Başkanı Yıldırım Demirören, “Şike var ama sahaya yansımadı” gibi garabet bir açıklama yaptı. Yine bir ‘hokus-pokus’ ile yeşil sahalar bir anda pirüpak edilmişti.
Bu ucube kararın arkasında elbette, “Şahıslar yüzünden tüzel kişiler cezalandırılmamalı” diyen dönemin başbakanı Erdoğan vardı. Sanki şahıslar, şikeyi tüzel kişi olan kulüpleri için değil de kendi aile şirketleri için yapmışlar gibi… Sanki şike sonucu başka tüzel kişiler, yani futbol kulüpleri mağdur olmamış gibi…
Aynı garabet, son Man Adası belgelerinde de yaşandı. Savcılık, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı belgelerin gerçek olduğunu tespit etti ama buna rağmen ‘takipsizlik’ kararı verdi. Neden? Neden olacak; “hukuk siyasetin köpeğidir” de ondan. Bu devrin yargısını en güzel anlatan cümle bu.
***
Man Adası belgelerinin ibretlik mazisini şöyle bir hatırlayalım isterseniz…
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 28 Kasım 2017 tarihli grup toplantısında belgeleri açıkladı. İddiaya göre Erdoğan’ın eniştesi Ziya İlgen, kardeşi Mustafa Erdoğan, oğlu Burak Erdoğan, dünürü Osman Ketenci ve eski özel kalem müdürü Mustafa Gündoğan, vergi cenneti olarak adlandırılan Man Adası’nda 1 sterlin sermaye ile kurulu bulunan Bellway Limited Şirketine 15 Aralık 2011’den 4 Ocak 2012’ye kadar toplam 15 milyon dolar aktarmıştı.
Aynı gün AKP’den bir açıklama yapılarak belgelerin sahte olduğu öne sürüldü. AKP Sözcüsü Mahir Ünal, “Kılıçdaroğlu kendi yalan ve iftirasında boğulacak” dedi. Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özel, “Kılıçdaroğlu’nun gösterdiği kağıtların tamamı sahte” iddiasında bulundu. Erdoğan ise o gün AKP grup toplantısında Kılıçdaroğlu’na, “Müptezel, müfteri, FETÖperest zat” ifadeleri ile cevap verdi. Buna benzer hakaretleri bir başka ‘zat’ sıralamaya kalksa Cumhurbaşkanı’na hakaret davası açarken kendisi o gün AKP Genel Başkanı sıfatıyla ağzına geleni söylüyordu. Erdoğan, CHP liderine, “İspat et, görevi bırakacağım” diye açık çek de verdi.
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ise Kılıçdaroğlu’na, “Şerefi olan özür diler, istifa eder” diye seslendi.
***
Yandaş medya ertesi günden itibaren Kılıçdaroğlu’nu bir kez daha boy hedefi haline getirecekti.
Türkiye gazetesi 29 Kasım 2017 tarihinde, “Hesap yalan, belge sahte” manşeti ile çıktı. Yeni Şafak, “İftiracı ve sahtekar” manşeti attı. Star, “Tescilli iftiracının sahte belgesi FETÖ’den” başlıklı haberinde, “Kılıçdaroğlu’nun belge diye salladığı kağıtlar sahte çıktı” deniyordu. Nasıl ‘sahte çıkmıştı’? Ne olmuştu da bu belgelerin sahte olduğu anlaşılmıştı? Cevap: Erdoğan’ın avukatı öyle demişti. Erdoğan’ın avukatı ‘bu sahtedir’ diyorsa o belge alelıtlak sahtedir tabii…
Sabah’tan Mehmet Barlas, “Bay Kemal’ın Grup’taki konuşmasını dikkatle izledim. Bırakın belgeyi, ilgisiz, belirsiz isimlerle dolu bir masal okudu.” diyordu. Peşin peşin bunu ‘masal’ olarak etiketlemişti. Bu ‘dikkatle izlemiş’ haliydi Bay Barlas’ın. ‘İlgisiz’, ‘belirsiz’ dediği isimlerin tamamı Erdoğan’ın ailesi ve yakın çevresinden oluşuyordu.
29 Kasım’da Saray’ında bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Man Adası’na tek kuruş gitmedi, aksine şirket satışından para geldi” açıklaması yaptı. Ardından, “Zerre kadar şahsiyetin varsa çekil git” diye seslendi anamuhalefet liderine. “O kürsüden salladığın her kağıt, ya yalan çıktı ya yanlış çıktı. Hiçbirinin doğru olmadığı ortaya çıkmasına rağmen özür dilemeyi aklından geçirmedin.” eleştirilerini sıraladı. “Söylediklerinin hepsi yalan. Utanması, arlanması yok. Yüzü kızarmaz, çünkü manda derisi gibi…” şeklinde hakaretler etti.
Başbakan Binali Yıldırım da aynı gün aynı nezahetle, ecmaı ve derinliği Erdoğan’la yarışacak bir üslupla “Kılıçdaroğlu her seferinde şapa oturdu” yorumunu yaptı.
***
Star’ın 30 Kasım tarihli manşeti, “Yine rezil kepaze oldu” şeklindeydi. Sanki bu ülkede rezil, kepaze olunurmuş gibi… Sanki daha sonra “AKP’nin köpeği” olan bu yargı bile belgelerin gerçek olduğunu ortaya koyduğunda herhangi biri rezil, kepaze olacakmış gibi…
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı o gün, yani 30 Kasım’da bir soruşturma başlatarak Kılıçdaroğlu’ndan belgeleri istedi.
Güneş, 1 Aralık 2017 tarihinde “Takkesiz FETO” manşeti ile çıktı. Erdoğan ve rejimin gazeteleri, her zaman olduğu gibi yolsuzluk, usulsüzlük, vergi kaçakçılığı, kara para gibi suçlamaları “FETÖ” yaygarası ile bastırmaya çalışıyordu.
Akşam, 2 Aralık 2017’de “Man kafa” manşeti ile çıktı. Adanın ismine atıfla Kılıçdaroğlu’na “Man kafa” diyordu.
Yeni Şafak, 3 Aralık’ta, “Kargo ABD’den geldi” manşetini attı. Haberdeki iddiaya göre CHP’ye ABD’den sahte belgelerle dolu bir kargo gelmişti. Man Adası belgesi de onlardan biriydi.
Meclis’teki bütçe görüşmelerinde konuşan Başbakan Binali Yıldırım, “Belgeler alenileşince uzmanlar baktı. Size verilen belgeler sahte” çıkışı yaptı CHP sıralarına doğru.
5 Aralık tarihli AKP grup toplantısında CHP liderine istifa çağrısı yapan Erdoğan, “İpliğini pazara çıkardık. Ana muhalefetin, yani ana hıyanetin başına çağrımı tekrarlıyorum. Ortada bir para gönderme işi olmadığına göre istifa etmesini bekliyorum” dedi.
***
Peki neticede ne oldu? Ne çıktı ortaya?
Soruşturmayı tamamlayan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “Belgeler gerçek” dedi. Halk Bankası’na sormuş ve bankadan, “Evet, belgeler gerçek, sahte değil” cevabı almıştı.
Ne oldu şimdi? Hani bu belgeler ABD’den kargo ile gelmişti? Hani ‘masal’dı? Hani Binali Bey’in bahsettiği uzmanlar, nerede? O uzmanlar hangi belgeye bakmıştı? Nasıl ‘sahte’ hükmü verebilmişlerdi? Kimdi o uzmanlar? Şimdi Binali Yıldırım ne diyecek?
Peki ya Erdoğan? Avukatı “Kılıçdaroğlu’nun gösterdiği kağıtların tamamı sahte” iddiasında bulunmuştu. Kendisi de “Müptezel, müfteri, FETÖperest, utanmaz, arlanmaz, manda derisinden yüzü var” gibi kavgada söylenmeyecek hakaretleri peşi peşine sıralamıştı. Şimdi ne söyleyecek? Kılıçdaroğlu’na, “İstifa et’ çağrısı yapıyordu. “İspat et, görevi bırakacağım” diyordu. Şimdi istifa etmesi gereken kim?
***
Asıl utanmazlık, arlanmazlık, yüzsüzlük bundan sonra yaşanıyor tabii… Savcılık, ‘gerçek’ dediği bu belgelerin gereğini yapmak yerine ‘takipsizlik’ kararı verdi. Erdoğan ve rejiminin gazeteleri ise bu kararı ‘zafer’ gibi sundu. İlk gün “Hesap yalan, belge sahte” manşetini atan Türkiye, bu kararın ardından “Kağıt parçaları elinde kaldı. Kılıçdaroğlu’nun salladığı belgeler kağıt parçası çıktı.” dedi. Sanki savcılık, “Bu belgeler sahte değil, gerçek” tespiti yapmamış gibi… Dedik ya, ‘bu ülkede her şey olunur, bir tek rezil olunmaz’…
Peki savcılık neden takipsizlik kararı verdi? Asıl tartışılması gereken nokta burası. Man Adası gibi bir vergi cennetinde 1 sterline bir şirket kuruluyor. Şirketin kurucusu, Erdoğan’ın bir zamanlar 10 milyon Euro’sunu beğenmeyip “Nasıl olsa kucağımıza oturacaklar” dediği işadamı Sıtkı Ayan. Ve Erdoğan’ın oğlu, kardeşi, eniştesi, dünürü, özel kalemi bu şirket üzerinden bir para transferi gerçekleştiriyor. Savcılık sadece, “Paralar Man’a gitmedi. Tam tersine, oradan Türkiye’ye geldi” diyor. Peki neden soruşturmuyor; bu para ne parası? Ne amaçla geliyor? Vergisi ödenmiş mi? Hangi ticarete dayalı olarak transfer edilen bir para bu? Bir şirket satışından söz ediliyor. Hangi şirket satıldı? Kimin şirketiydi bu? Neden Man Adası’ndaki Bellaway isimli 1 sterlinlik şirkete satıldı? Neden Erdoğan’ın kucağına oturttuğu işadamına bir şirket satışı gerçekleştirildi? Bütün bunları araştırmadan savcılık nasıl olup da ‘kara para yoktur’ hükmü verebiliyor?
***
Türkiye’de bağımsız bir yargı olmadığını, hukukun ‘siyasetin köpeği’ olduğunu biliyorduk. Bu karar bunu bir kere daha tescilledi.
Türkiye’de bağımsız bir medya olmadığını da biliyorduk, o da tescillendi. Ülkede gerçek bir medya olsa günlerce bu soruların peşine düşer ve hükümeti hesap vermeye zorlardı.
Şimdi CHP’nin ne derece iyi bir muhalefet partisi olduğunu bir kere daha izleyeceğiz. Kendi sözleri üzerinden Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı’ndan istifa ettirebilecekler mi ettiremeyecekler mi, göreceğiz.
“Ama bunun için bazı asgari gereklilikler var” diyeceksiniz, onu da reddetmiyorum. Ne gibi? Utanmak gibi… Arlanmak gibi… Yüzünün olması gibi… Biz o yüzlerin manda derisi olduğunu biliyoruz da bakalım bu bir kere daha teyit edilecek mi, göreceğiz.
NOT: Tabi ki edilecek. Sorduğuma bakmayın.
[Ahmet Dönmez] 12.2.2018 [TR724]
Yarım kalan hesap ve Ülker [Semih Ardıç]
Türkiye’de Koç ve Sabancı gibi büyük sanayi gruplarının ardından en yüksek ciroya (10 milyar dolar) sahip Ülker Grubu hangi adım atsa farklı mecralara çekiliyor. Hükûmete yakın gazetelerde Ülker’in en sıradan ticarî işlemleri hakkında dahi senaryo üstüne senaryo yazılıyor.
Aynı iddiaların buzluktan çıkarılıp ısıtılmasının maksadı açık. Birilerinin ‘iflas ediyor’, ‘paraları Londra’ya kaçırıyor’ veya ‘reklamında subliminal darbe mesajı verdi’ dedikoduları ile Ankara’da bir yerleri harekete geçirmeye çalıştıkları dikkatten kaçmıyor.
ORTADA GİZLİ KAPAKLI BİR İŞ YOK
Daha evvel bütün şirketleri Yıldız Holding çatısı altında toplayan Murat Ülker’in şimdi de bankalarla devam eden kredi müzakerelerine kulp takıldı. Kaldı ki müzakereler gizli yürütülmüyordu.
Halka açık şirketleri olan Ülker, son durumu Borsa’da Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) bildirmişti. Piyasaya ‘dağınık ve bölük pörçük vaziyetteki kredilerimizi yeni şartlar çerçevesinde yapılandırıyoruz’ beyanında bulunulduğu halde gizli kapaklı bir işi ortaya çıkarmış gibi ahkam kesenlerin maksadı üzüm yemek olamaz.
BANKALAR ÜLKER’E KREDİ VERMEYE DÜNDEN RAZI
Yapılandırılması talep edilen kredi tutarı 7 milyar dolara yakın ve vade ise 9 sene. Esasında 10 banka yapılandırmaya dünden razı. Ülker biraz da kamu bankalarındaki kredileri kapatmak ve özel sektör ile muhatap olmak istiyor. Bankalar aynı şekilde Ülker’e kredi vermeye dünden razı.
Zira hangi banka Ülker gibi dünyaya açılmayı başarmış, nakit akışı ve kârlılığı yüksek bir müşteriyle çalışmak istemez. Bankalar sadece kredilerin yapılandırılmasını değil ilave kaynak tahsis etmeye hazır olduklarını bildirdi. Şu ana kadar 1 milyar dolarlık sendikasyon kredisinde de mutabakata varılmış.
‘ÜLKER İFLAS EDİYOR’ YALANI MAKSATLI
Hal böyle iken ‘Ülker iflas ediyor’ yalanını piyasaya sürenlerin iktidara yakın adresler olması hiç şaşırtıcı değil. Saray’a bağlılığını bildirmediği için kara listeye yazılan Ülker belli aralıklarla hep aynı çevrelerin karalama kampanyasıyla karşı karşıya kalıyor.
‘İftara atarak marka ve itibarını zedelemek, bankalar üzerinden sıkıştırarak diz çöktürmek ve nihayetinde bütün şirketlere el koymak’ şeklinde hülasa edilebilecek malum gasp taktiğiyle hareket ediyorlar.
Ülker’in ne kadar nakit zengini olduğunu anlamak için bilançoya, malî tablolara bakmaya lüzum yok. Bilakis Ülker, yana yakıla para arayan, kamu kurumlarının hesaplarını havuza aktararak nakit darboğazından çıkmaya çalışan iktidarın iştahını kabartacak kadar zengin. Ülker’in maruz kaldığı itibar suikastına sessiz kalan iktidar da biliyor ki Türkiye’ne kredibilitesi en yüksek şirketlerin başında Murat Bey’in şirketleri geliyor.
ÜLKER’İN GECİKMİŞ KREDİ BORCU YOK, TÜRK TELEKOM’UN VAR
Kuvvetli bir malî yapıya sahip ve beynelmilel kıstaslara göre borçluluğu düşük bir gruba ‘vur abalıya’ muamelesi reva görülüyor. Böyle bir memlekette özel sektör yatırım yapar mı?
Bankaların iki senedir 4,3 milyar dolar tutarındaki kredinin taksitlerini tahsil edemediği Türk Telekom’da bu tabloyu görmezden gelen ekonomi editörleri ile devrin diğer kalemşorları,
Ülker’e gelince aslan kesiliyor. Türk Telekom’un kendi hazırladığı bülteni aynen sayfaya koyup başlığa ‘net 1,1 milyar kâr’ yazabiliyorlar. Kimse, “Yahu! 1,4 milyar dolardan fazla kredi borcunu (ana para+faiz) vadesinde ödeyememiş bir şirket nasıl kâr eder?” diyemiyor.
MÜTEAHHİTLERİN BATIKLARINDAN NE HABER!
Aynı şekilde iktidar muhibbi büyük müteahhitlerin aldığı kredilerin ne kadarının battığı da yazılmıyor. Ne de olsa onların Ülker gibi halka açık şirketi yok. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) bankalara, ‘sakın batık krediler hakkında icra takibi başlatmayın’ talimatı veriyor.
Sayıştay, Rekabet Kurumu, Maliye, Sosyal Güvenlik Kurumu, Gelir İdaresi ve kamu bankaları da iktidara yakın şirketler mevzu bahis ise ıslık çalmakla iktifa ediyor. Onlar layüsel, dokunan yanıyor. Kredi batırsalar da yerine yenisi tahsis ediliyor.
MURAT ÜLKER NİYE HEDEFTE?
Ülker’e gelince ahval ve şerait değişiveriyor. Murat Bey’in bankalar nezdindeki itibarını kullanmak istemesi affedilemez bir suç gibi gösteriliyor.
Zira Ülker ile yarım kalan bir hesapları var. Nasıl olur da Saray’a tabi olmaz!
200’e yakın gazetecinin, hakim ve savcıların, polislerin, öğretmenlerin, hasılı binlerce masum insanın suçsuz yere zindanlarda çürütülmesinin, şirketlerin gasp edilmesinin ne ehemmiyeti var(!)
Murat Ülker de Yeşilçam’ın en devrimci filmlerinin başrol aktristi Hülya Koçyiğit gibi çıkıp, “Türkiye’de baskı ortamı yok, aksine herkes fazla özgür.” deseydi el üstünde tutulurdu.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ı misal alıp Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın önünde reverans da yapmadı.
Parti teşkilatından gönderilen listedeki isimleri yüksek maaşlı koltuklara oturtmadı.
Godiva veya United Biscuits gibi dünya markalarını satın almak ve Türkiye’yi çikolata-bisküvide devler ligine çıkarmak yerine kupon arazilerde hasılat paylaşımına yanaşsaydı bugün Murat Ülker’den iyisi yoktu.
ŞİRKETLERİN MÜLKİYETİ LONDRA’DA
Ülker’in hisselerin ekseriyetini İngiltere’nin başşehri Londra’da kurduğu Pladis Limited şirketine devretmesi sebebiyle Boydak, Koza İpek ve Naksan gibi 1.019 şirkete çökenlerin hevesi kursağında kaldı. Şirketlerin mülkiyeti artık İngiliz kanunlarına tabi Pladis’e ait. Türkiye’deki şirketlerden Ak Gıda gibi pek çok şirkette Fransız, ABD’li veya Japon ortaklar var. Şirketlerin aldığı krediler de 6 milyar dolar civarında.
Bu tablo gariban Anadolu sermayesine çöken kayyım güruhu için hayli ürkütücü. Bir İngiliz ya da Japon firmasının Paris Tahkim Mahkemesi ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açacağı davada sanık olduklarında hukuk dışı talimatlarını harfiyen icra ettikleri siyasetçilerin kendilerini kurtaramayacağını biliyorlar. Hem ağızlarının suyu akıyor hem de emellerine nail olamıyorlar.
İşte bunun intikamını almak için her hadiseyi fırsata dönüştürmeye çalışıyorlar.
İMAR VE İHALE RANTINA TENEZZÜL ETMEDİ
Murat bey her şeye rağmen vakarını hiç kaybetmedi. Kredi batırmadı, imar ve ihale rantlarına sırtını yaslamadı. İstihdam, vergi, ihracat ve imalat bahsinde elini taşın altına koydu.
Gösterişten uzak durdu. Bildiği, inandığı gibi yaşamaya devam ediyor. Dünyanın en zengin işadamlarından biri olsa da ekmek ve gazetesini mahalle bakkalından alırken dostları ve arkadaşları ile hasbihal etmek onun için en büyük zenginlik. Merhum babası Sabri bey gibi hayrın gizli olanı makbuldür düsturu ile hareket etti, öyle de devam ediyor.
Kimse ile kavgaya tutuşmadan danışmanlık firmalarının tavsiyelerini de dikkate alarak senelerin emeğini kurda kuşa yem etmemek için didiniyor.
SERMAYEYİ HEDEF ALANLAR ALKIŞLANIYOR!
Köpekleri salmışsanız işadamlarının kendilerini sağlama almak için yol yöntem aramasına da kızmayacaksınız. Mülkiyet hakkının hukukî teminattan mahrum kaldığı bir memlekette Murat Bey ve onun gibi sermayedarı ürküten kişilerin üzerine gidilmesi icap ederdi. Mamafih tam aksi oluyor.
Tekrar altını çiziyorum: Ülker iflas etmiyor, kifayetsiz muhterislerin itibarsızlaştırma teşebbüslerine karşı ayakta kalma mücadelesi veriyor.
Rüzgarın yönünü tayin edemeyeceğine göre Murat Ülker de herkes gibi kaptanlığını yaptığı geminin yönünü değiştiriyor.
[Semih Ardıç] 12.2.2018 [TR724]
Aynı iddiaların buzluktan çıkarılıp ısıtılmasının maksadı açık. Birilerinin ‘iflas ediyor’, ‘paraları Londra’ya kaçırıyor’ veya ‘reklamında subliminal darbe mesajı verdi’ dedikoduları ile Ankara’da bir yerleri harekete geçirmeye çalıştıkları dikkatten kaçmıyor.
ORTADA GİZLİ KAPAKLI BİR İŞ YOK
Daha evvel bütün şirketleri Yıldız Holding çatısı altında toplayan Murat Ülker’in şimdi de bankalarla devam eden kredi müzakerelerine kulp takıldı. Kaldı ki müzakereler gizli yürütülmüyordu.
Halka açık şirketleri olan Ülker, son durumu Borsa’da Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) bildirmişti. Piyasaya ‘dağınık ve bölük pörçük vaziyetteki kredilerimizi yeni şartlar çerçevesinde yapılandırıyoruz’ beyanında bulunulduğu halde gizli kapaklı bir işi ortaya çıkarmış gibi ahkam kesenlerin maksadı üzüm yemek olamaz.
BANKALAR ÜLKER’E KREDİ VERMEYE DÜNDEN RAZI
Yapılandırılması talep edilen kredi tutarı 7 milyar dolara yakın ve vade ise 9 sene. Esasında 10 banka yapılandırmaya dünden razı. Ülker biraz da kamu bankalarındaki kredileri kapatmak ve özel sektör ile muhatap olmak istiyor. Bankalar aynı şekilde Ülker’e kredi vermeye dünden razı.
Zira hangi banka Ülker gibi dünyaya açılmayı başarmış, nakit akışı ve kârlılığı yüksek bir müşteriyle çalışmak istemez. Bankalar sadece kredilerin yapılandırılmasını değil ilave kaynak tahsis etmeye hazır olduklarını bildirdi. Şu ana kadar 1 milyar dolarlık sendikasyon kredisinde de mutabakata varılmış.
‘ÜLKER İFLAS EDİYOR’ YALANI MAKSATLI
Hal böyle iken ‘Ülker iflas ediyor’ yalanını piyasaya sürenlerin iktidara yakın adresler olması hiç şaşırtıcı değil. Saray’a bağlılığını bildirmediği için kara listeye yazılan Ülker belli aralıklarla hep aynı çevrelerin karalama kampanyasıyla karşı karşıya kalıyor.
‘İftara atarak marka ve itibarını zedelemek, bankalar üzerinden sıkıştırarak diz çöktürmek ve nihayetinde bütün şirketlere el koymak’ şeklinde hülasa edilebilecek malum gasp taktiğiyle hareket ediyorlar.
Ülker’in ne kadar nakit zengini olduğunu anlamak için bilançoya, malî tablolara bakmaya lüzum yok. Bilakis Ülker, yana yakıla para arayan, kamu kurumlarının hesaplarını havuza aktararak nakit darboğazından çıkmaya çalışan iktidarın iştahını kabartacak kadar zengin. Ülker’in maruz kaldığı itibar suikastına sessiz kalan iktidar da biliyor ki Türkiye’ne kredibilitesi en yüksek şirketlerin başında Murat Bey’in şirketleri geliyor.
ÜLKER’İN GECİKMİŞ KREDİ BORCU YOK, TÜRK TELEKOM’UN VAR
Kuvvetli bir malî yapıya sahip ve beynelmilel kıstaslara göre borçluluğu düşük bir gruba ‘vur abalıya’ muamelesi reva görülüyor. Böyle bir memlekette özel sektör yatırım yapar mı?
Bankaların iki senedir 4,3 milyar dolar tutarındaki kredinin taksitlerini tahsil edemediği Türk Telekom’da bu tabloyu görmezden gelen ekonomi editörleri ile devrin diğer kalemşorları,
Ülker’e gelince aslan kesiliyor. Türk Telekom’un kendi hazırladığı bülteni aynen sayfaya koyup başlığa ‘net 1,1 milyar kâr’ yazabiliyorlar. Kimse, “Yahu! 1,4 milyar dolardan fazla kredi borcunu (ana para+faiz) vadesinde ödeyememiş bir şirket nasıl kâr eder?” diyemiyor.
MÜTEAHHİTLERİN BATIKLARINDAN NE HABER!
Aynı şekilde iktidar muhibbi büyük müteahhitlerin aldığı kredilerin ne kadarının battığı da yazılmıyor. Ne de olsa onların Ülker gibi halka açık şirketi yok. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) bankalara, ‘sakın batık krediler hakkında icra takibi başlatmayın’ talimatı veriyor.
Sayıştay, Rekabet Kurumu, Maliye, Sosyal Güvenlik Kurumu, Gelir İdaresi ve kamu bankaları da iktidara yakın şirketler mevzu bahis ise ıslık çalmakla iktifa ediyor. Onlar layüsel, dokunan yanıyor. Kredi batırsalar da yerine yenisi tahsis ediliyor.
MURAT ÜLKER NİYE HEDEFTE?
Ülker’e gelince ahval ve şerait değişiveriyor. Murat Bey’in bankalar nezdindeki itibarını kullanmak istemesi affedilemez bir suç gibi gösteriliyor.
Zira Ülker ile yarım kalan bir hesapları var. Nasıl olur da Saray’a tabi olmaz!
200’e yakın gazetecinin, hakim ve savcıların, polislerin, öğretmenlerin, hasılı binlerce masum insanın suçsuz yere zindanlarda çürütülmesinin, şirketlerin gasp edilmesinin ne ehemmiyeti var(!)
Murat Ülker de Yeşilçam’ın en devrimci filmlerinin başrol aktristi Hülya Koçyiğit gibi çıkıp, “Türkiye’de baskı ortamı yok, aksine herkes fazla özgür.” deseydi el üstünde tutulurdu.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ı misal alıp Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın önünde reverans da yapmadı.
Parti teşkilatından gönderilen listedeki isimleri yüksek maaşlı koltuklara oturtmadı.
Godiva veya United Biscuits gibi dünya markalarını satın almak ve Türkiye’yi çikolata-bisküvide devler ligine çıkarmak yerine kupon arazilerde hasılat paylaşımına yanaşsaydı bugün Murat Ülker’den iyisi yoktu.
ŞİRKETLERİN MÜLKİYETİ LONDRA’DA
Ülker’in hisselerin ekseriyetini İngiltere’nin başşehri Londra’da kurduğu Pladis Limited şirketine devretmesi sebebiyle Boydak, Koza İpek ve Naksan gibi 1.019 şirkete çökenlerin hevesi kursağında kaldı. Şirketlerin mülkiyeti artık İngiliz kanunlarına tabi Pladis’e ait. Türkiye’deki şirketlerden Ak Gıda gibi pek çok şirkette Fransız, ABD’li veya Japon ortaklar var. Şirketlerin aldığı krediler de 6 milyar dolar civarında.
Bu tablo gariban Anadolu sermayesine çöken kayyım güruhu için hayli ürkütücü. Bir İngiliz ya da Japon firmasının Paris Tahkim Mahkemesi ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açacağı davada sanık olduklarında hukuk dışı talimatlarını harfiyen icra ettikleri siyasetçilerin kendilerini kurtaramayacağını biliyorlar. Hem ağızlarının suyu akıyor hem de emellerine nail olamıyorlar.
İşte bunun intikamını almak için her hadiseyi fırsata dönüştürmeye çalışıyorlar.
İMAR VE İHALE RANTINA TENEZZÜL ETMEDİ
Murat bey her şeye rağmen vakarını hiç kaybetmedi. Kredi batırmadı, imar ve ihale rantlarına sırtını yaslamadı. İstihdam, vergi, ihracat ve imalat bahsinde elini taşın altına koydu.
Gösterişten uzak durdu. Bildiği, inandığı gibi yaşamaya devam ediyor. Dünyanın en zengin işadamlarından biri olsa da ekmek ve gazetesini mahalle bakkalından alırken dostları ve arkadaşları ile hasbihal etmek onun için en büyük zenginlik. Merhum babası Sabri bey gibi hayrın gizli olanı makbuldür düsturu ile hareket etti, öyle de devam ediyor.
Kimse ile kavgaya tutuşmadan danışmanlık firmalarının tavsiyelerini de dikkate alarak senelerin emeğini kurda kuşa yem etmemek için didiniyor.
SERMAYEYİ HEDEF ALANLAR ALKIŞLANIYOR!
Köpekleri salmışsanız işadamlarının kendilerini sağlama almak için yol yöntem aramasına da kızmayacaksınız. Mülkiyet hakkının hukukî teminattan mahrum kaldığı bir memlekette Murat Bey ve onun gibi sermayedarı ürküten kişilerin üzerine gidilmesi icap ederdi. Mamafih tam aksi oluyor.
Tekrar altını çiziyorum: Ülker iflas etmiyor, kifayetsiz muhterislerin itibarsızlaştırma teşebbüslerine karşı ayakta kalma mücadelesi veriyor.
Rüzgarın yönünü tayin edemeyeceğine göre Murat Ülker de herkes gibi kaptanlığını yaptığı geminin yönünü değiştiriyor.
[Semih Ardıç] 12.2.2018 [TR724]
Biri sana ‘hırsızların başkomutanı’ derse… [Ekrem Dumanlı]
Hangi devlet modeli daha sağlıklı ve dayanıklıdır: Eleştiri ve denetim altındaki mi, kutsallaştırılmış ve tenkit edilemez hale getirilmiş olanı mı?
Teorik tartışmaların sonu yok; hele fanatik taraftarlık, politize edilmiş kitlelerin ruhunu esir almışsa…
Amerika’da bu aralar yaşanan otoriterleşme tartışmalarına kulak vermekte fayda var. Donald Trump’ın Başkan seçilmesiyle alevlenen tartışmalar Amerika sınırlarını çoktan aşmış durumda. Nerde yaşarsanız yaşayın Amerika’daki bu tecrübeye kulak kabartmak zorundasınız; çünkü buradan çıkacak sonuç, dünya demokrasilerinde yeni rüzgârların esmesine neden olacak…
Demokratik haklar ve denetimler açısından, eşine az rastlanabilecek bir süreçten geçiyor Amerika. Eminim modern siyaset tarihi bu ilginç dönemi kare kare mercek altına yatıracak… Bu kritik konuya mürekkebi daha kurumamış yazılar üzerinden göz atmaya ne dersiniz?
Ateş ve Öfke
Son günlerin en çok ses getiren kitabı, Beyaz Saray dedikodularını konu alıyor. Michael Wolff tarafından yazılan Fire and Fury (Ateş ve Öfke) daha ilk günden bomba gibi düştü piyasaya. Yazar, kitabını Beyaz Saray’ın içinden 200 kişi ile görüşerek kaleme aldığını söylüyor. İçindeki bilgiler ‘Fuat Avni tarzı’ iddialara dayanıyor. Başkan Trump ateş püskürüyor; tweet atıyor ama yapacak çok şey yok. Kitap, bağımsız kaynaklar tarafından da (haber kayıtlarının yeterince sağlam olmaması açısından) tenkit ediliyor ama sonuçta yok satıyor.
Yazarının başına bir şey geliyor mu?
Ters kelepçe takılma riski söz konusu mu?
Tabi ki hayır!
Yazar kanal kanal dolaşıp kitabını tanıtıyor, sorulara muhatap oluyor…
Yazıya yazıyla, söze sözle cevap verenler oluyor. Demokrasi de bu değil mi zaten! Basın özgürlüğü de bu değil mi?
Demokrasiler Nasıl Ölür?
Daha birkaç gün önce yeni bir kitap daha çıktı piyasaya. Ama bu seferki dedikodu eseri değil. Harvard üniversitesinden iki Profesör Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt, ‘Demokrasiler Nasıl Ölür’ (How Democracies Die) başlığı ile bir kitap neşretti. 15 seneyi aşkın bir süredir talebelerine ‘demokrasinin demokratik yollardan geçilerek nasıl yok edildiğini’ anlatan bu iki yazar, dünya tecrübeleri çerçevesinde Amerikan demokrasisini tartışmanın merceğine yerleştiriyor. “Amerika’da demokrasi tehlikede mi?” sorusuna bilimsel verilerle ve tarihî tecrübelerle cevap arıyor. Kitap, aslında demokrasinin tehlikede olduğunu net bir şekilde söylüyor ve ABD başkanı Trump’ı hedef alıyor.
Üniversitede işlerine son mu veriliyor?
Hapishane yolu mu görünüyor yazdıklarından dolayı. Trump dava mı açıyor demokrasiyi demokrasi ile yok etme iddiasına karşı?
Tabi ki hayır!
Ne Trump ceza davaları açıyor ne de iktidardaki Cumhuriyetçiler.
Chavez’in Venezüella’sı ve Erdoğan’ın Türkiye’si
Ha unutmadan söyleyeyim demokrasiyi demokratik yollardan geçerek öldürmenin iki örneği üzerinde ısrarla duruyor kitabın yazarları: Chavez’in Venezüella’sı ve Erdoğan’ın Türkiye’si.
Sevinin siyasal İslamcılar(!), Türkiye nihayet “model bir ülke” oldu. Oldu ama demokrasi-İslam örneklemesinde gıpta edilecek bir misal değil; demokratik yollardan geçerek demokrasiyi giyotine götüren bir model olarak siyaset tarihine geçti. Geçmiş olsun!
Şimdi kalkıp Türkiye hakkında bunları yazdı diye, bu iki Harvard hocasına dava açılır mı? Olur mu olur. Kutsanmış Reis ve tanrılaştırılmış devlet zihniyeti Mars’ta bir eleştiri duysa oraya bile dava açar… Sahi Erdoğan’a hakaret eden şiir okuduğu için hakaret davası açılan Alman komedyenin akıbeti ne oldu?
Hırsızların Başkomutanı
Mürekkebi kurumamış yayınlar deyince dergileri atlamak mümkün mü?
Washington Monthly adlı dergi Başkan’ı hedef alıyor ve ‘Commander In Thief’ başlığını atıyor. Malum, Amerikan başkanları aynı zamanda başkomutandır, yani İngilizcesiyle ‘Commander in Chief’. Dergi bir kelime oyunu yaparak chief (çiif) yerine theif (tiif) tabirini kullanıyor. Yani? Başkomutan manasına gelen kelime ile oynayarak “hırsızların başkomutanı” manasına gelen bir kelime türetiyor. Derginin iç sayfalarında uzun uzun izah ediyor neden bu kadar ağır bir laf söylediklerini.
Eleştiri çok ağır değil mi? Elbette. Ancak bu kadar ağır laflara ve iddialara karşı devlet mekanizması ve bir adamın iki dudağına hapsedilmiş yargısı harekete geçip dergiye kayyım falan atamıyor. Haberde imzası olan gazeteciler tutuklanmıyor.
Bu arada Türkiye’de tweet atmaktan insanlar hapishanelerde çürütülüyor. Gazete yazılarından dolayı yazarlar ömür boyu hapis talebiyle yargılanıyor…
Sadece Washington Monthly değil ki!
New Yorker adlı etkili bir derginin kapak yazısı bir kitaba ayrılmış. 27 psikolog tarafından verilen, Başkan Trump’ın psikolojisine dair raporu kitap yapmışlar. Kitap peynir ekmek gibi satılıyor. Trump ve sevenleri bu tür iddialara cevap vermiyor mu? Tabii ki altında kalınmıyor bu tarz iddiaların ama devlet gücünü kullanıp kitapları yasaklatarak değil, yazarları hain diye yaftalayarak hiç değil…
New Republic adlı derginin kapak konusu ‘Demokrasi Nasıl Hayatta Kalacak?’ (How Democracy Survive?) başlığını taşıyor. Yukarda zikrettiğim iki Harvard Hocası kitabin özetini bu dergi için de kaleme almış…
Harper’s adlı derginin kapağında yine Trump var. Bu sefer yanına Kuzey Kore başkanının fotoğrafını da koymuşlar. İki lider arasında patlamış bir atom bombası resmi. Ve başlık: Dünyayı Yok Ediciler.
Örnekleri çoğaltmaya gerek var mı?
Bütün bu yazılanlar ve yazıya karşı gösterilen tahammül hem Amerikan demokrasisi için önemli hem de Başkan Trump için. Başkan’ın hoşuna gitmiyordur herhalde bu yapılanlar. Bazen twitter hesabından cevaplar da veriyor ama ülkeyi gazeteciler için mahpushane haline getirmeyi aklının ucundan da geçirmiyordur sanırım. Zaten sistem de ona müsaade etmiyor. Anayasa ve yasalarla garanti altına alınmış temel özgürlükler ülkeyi küçük mü düşürüyor? Hayır!
Başkan Trump’ın diktatör olmadığına en büyük delil, düşünce ve ifade özgürlüğünün sistematik ve dinamik bir şekilde yaşıyor olması.
Ya Türkiye’deki durum?
Bir zamanlar Erdoğan “Ben dikatatör olsaydım siz bunları yazabilir miydiniz!” derdi. Şimdi kimse yazamadığına, gazete ve televizyonlara el konduğuna, gazeteciler hapse atıldığına göre Erdoğan rejiminin adı nedir?
Tam bunlar yaşanırken Ankara’da bindiği otobüste yanındaki kişiyle sohbet eden bir kadın, bu sohbete ‘kulak misafiri’ olan muhbir vatandaşın ihbarı ve takibi üzerine Cumhurbaşkanı’na hakaret suçundan gözaltına alınıyor.
Küçük düşen biri varsa o da her yazılan yazının (hatta sosyal medya mesajının) peşine düşüp ülkeyi kocaman bir hapishane haline getirenlerdir. Bugün de böyledir yarın da böyle olacak ve tarih, “demokrasiyi bir araç olarak kullanan” kişilerin Türkiye’de inşa ettiği despotizmi yerin dibine sokacak bir gün…
[Ekrem Dumanlı] 12.2.2018 [TR724]
Teorik tartışmaların sonu yok; hele fanatik taraftarlık, politize edilmiş kitlelerin ruhunu esir almışsa…
Amerika’da bu aralar yaşanan otoriterleşme tartışmalarına kulak vermekte fayda var. Donald Trump’ın Başkan seçilmesiyle alevlenen tartışmalar Amerika sınırlarını çoktan aşmış durumda. Nerde yaşarsanız yaşayın Amerika’daki bu tecrübeye kulak kabartmak zorundasınız; çünkü buradan çıkacak sonuç, dünya demokrasilerinde yeni rüzgârların esmesine neden olacak…
Demokratik haklar ve denetimler açısından, eşine az rastlanabilecek bir süreçten geçiyor Amerika. Eminim modern siyaset tarihi bu ilginç dönemi kare kare mercek altına yatıracak… Bu kritik konuya mürekkebi daha kurumamış yazılar üzerinden göz atmaya ne dersiniz?
Ateş ve Öfke
Son günlerin en çok ses getiren kitabı, Beyaz Saray dedikodularını konu alıyor. Michael Wolff tarafından yazılan Fire and Fury (Ateş ve Öfke) daha ilk günden bomba gibi düştü piyasaya. Yazar, kitabını Beyaz Saray’ın içinden 200 kişi ile görüşerek kaleme aldığını söylüyor. İçindeki bilgiler ‘Fuat Avni tarzı’ iddialara dayanıyor. Başkan Trump ateş püskürüyor; tweet atıyor ama yapacak çok şey yok. Kitap, bağımsız kaynaklar tarafından da (haber kayıtlarının yeterince sağlam olmaması açısından) tenkit ediliyor ama sonuçta yok satıyor.
Yazarının başına bir şey geliyor mu?
Ters kelepçe takılma riski söz konusu mu?
Tabi ki hayır!
Yazar kanal kanal dolaşıp kitabını tanıtıyor, sorulara muhatap oluyor…
Yazıya yazıyla, söze sözle cevap verenler oluyor. Demokrasi de bu değil mi zaten! Basın özgürlüğü de bu değil mi?
Demokrasiler Nasıl Ölür?
Daha birkaç gün önce yeni bir kitap daha çıktı piyasaya. Ama bu seferki dedikodu eseri değil. Harvard üniversitesinden iki Profesör Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt, ‘Demokrasiler Nasıl Ölür’ (How Democracies Die) başlığı ile bir kitap neşretti. 15 seneyi aşkın bir süredir talebelerine ‘demokrasinin demokratik yollardan geçilerek nasıl yok edildiğini’ anlatan bu iki yazar, dünya tecrübeleri çerçevesinde Amerikan demokrasisini tartışmanın merceğine yerleştiriyor. “Amerika’da demokrasi tehlikede mi?” sorusuna bilimsel verilerle ve tarihî tecrübelerle cevap arıyor. Kitap, aslında demokrasinin tehlikede olduğunu net bir şekilde söylüyor ve ABD başkanı Trump’ı hedef alıyor.
Üniversitede işlerine son mu veriliyor?
Hapishane yolu mu görünüyor yazdıklarından dolayı. Trump dava mı açıyor demokrasiyi demokrasi ile yok etme iddiasına karşı?
Tabi ki hayır!
Ne Trump ceza davaları açıyor ne de iktidardaki Cumhuriyetçiler.
Chavez’in Venezüella’sı ve Erdoğan’ın Türkiye’si
Ha unutmadan söyleyeyim demokrasiyi demokratik yollardan geçerek öldürmenin iki örneği üzerinde ısrarla duruyor kitabın yazarları: Chavez’in Venezüella’sı ve Erdoğan’ın Türkiye’si.
Sevinin siyasal İslamcılar(!), Türkiye nihayet “model bir ülke” oldu. Oldu ama demokrasi-İslam örneklemesinde gıpta edilecek bir misal değil; demokratik yollardan geçerek demokrasiyi giyotine götüren bir model olarak siyaset tarihine geçti. Geçmiş olsun!
Şimdi kalkıp Türkiye hakkında bunları yazdı diye, bu iki Harvard hocasına dava açılır mı? Olur mu olur. Kutsanmış Reis ve tanrılaştırılmış devlet zihniyeti Mars’ta bir eleştiri duysa oraya bile dava açar… Sahi Erdoğan’a hakaret eden şiir okuduğu için hakaret davası açılan Alman komedyenin akıbeti ne oldu?
Hırsızların Başkomutanı
Mürekkebi kurumamış yayınlar deyince dergileri atlamak mümkün mü?
Washington Monthly adlı dergi Başkan’ı hedef alıyor ve ‘Commander In Thief’ başlığını atıyor. Malum, Amerikan başkanları aynı zamanda başkomutandır, yani İngilizcesiyle ‘Commander in Chief’. Dergi bir kelime oyunu yaparak chief (çiif) yerine theif (tiif) tabirini kullanıyor. Yani? Başkomutan manasına gelen kelime ile oynayarak “hırsızların başkomutanı” manasına gelen bir kelime türetiyor. Derginin iç sayfalarında uzun uzun izah ediyor neden bu kadar ağır bir laf söylediklerini.
Eleştiri çok ağır değil mi? Elbette. Ancak bu kadar ağır laflara ve iddialara karşı devlet mekanizması ve bir adamın iki dudağına hapsedilmiş yargısı harekete geçip dergiye kayyım falan atamıyor. Haberde imzası olan gazeteciler tutuklanmıyor.
Bu arada Türkiye’de tweet atmaktan insanlar hapishanelerde çürütülüyor. Gazete yazılarından dolayı yazarlar ömür boyu hapis talebiyle yargılanıyor…
Sadece Washington Monthly değil ki!
New Yorker adlı etkili bir derginin kapak yazısı bir kitaba ayrılmış. 27 psikolog tarafından verilen, Başkan Trump’ın psikolojisine dair raporu kitap yapmışlar. Kitap peynir ekmek gibi satılıyor. Trump ve sevenleri bu tür iddialara cevap vermiyor mu? Tabii ki altında kalınmıyor bu tarz iddiaların ama devlet gücünü kullanıp kitapları yasaklatarak değil, yazarları hain diye yaftalayarak hiç değil…
New Republic adlı derginin kapak konusu ‘Demokrasi Nasıl Hayatta Kalacak?’ (How Democracy Survive?) başlığını taşıyor. Yukarda zikrettiğim iki Harvard Hocası kitabin özetini bu dergi için de kaleme almış…
Harper’s adlı derginin kapağında yine Trump var. Bu sefer yanına Kuzey Kore başkanının fotoğrafını da koymuşlar. İki lider arasında patlamış bir atom bombası resmi. Ve başlık: Dünyayı Yok Ediciler.
Örnekleri çoğaltmaya gerek var mı?
Bütün bu yazılanlar ve yazıya karşı gösterilen tahammül hem Amerikan demokrasisi için önemli hem de Başkan Trump için. Başkan’ın hoşuna gitmiyordur herhalde bu yapılanlar. Bazen twitter hesabından cevaplar da veriyor ama ülkeyi gazeteciler için mahpushane haline getirmeyi aklının ucundan da geçirmiyordur sanırım. Zaten sistem de ona müsaade etmiyor. Anayasa ve yasalarla garanti altına alınmış temel özgürlükler ülkeyi küçük mü düşürüyor? Hayır!
Başkan Trump’ın diktatör olmadığına en büyük delil, düşünce ve ifade özgürlüğünün sistematik ve dinamik bir şekilde yaşıyor olması.
Ya Türkiye’deki durum?
Bir zamanlar Erdoğan “Ben dikatatör olsaydım siz bunları yazabilir miydiniz!” derdi. Şimdi kimse yazamadığına, gazete ve televizyonlara el konduğuna, gazeteciler hapse atıldığına göre Erdoğan rejiminin adı nedir?
Tam bunlar yaşanırken Ankara’da bindiği otobüste yanındaki kişiyle sohbet eden bir kadın, bu sohbete ‘kulak misafiri’ olan muhbir vatandaşın ihbarı ve takibi üzerine Cumhurbaşkanı’na hakaret suçundan gözaltına alınıyor.
Küçük düşen biri varsa o da her yazılan yazının (hatta sosyal medya mesajının) peşine düşüp ülkeyi kocaman bir hapishane haline getirenlerdir. Bugün de böyledir yarın da böyle olacak ve tarih, “demokrasiyi bir araç olarak kullanan” kişilerin Türkiye’de inşa ettiği despotizmi yerin dibine sokacak bir gün…
[Ekrem Dumanlı] 12.2.2018 [TR724]
Her insan, hikayesi kadar değerlidir [Veysel Ayhan]
Her yönetmen filmini yaparken bir sentez yapar. Çok seyredilsin istiyorsa içine aksiyon koyar. Aşk ve ihtiras koyar. Komedi ekler. Bunlardan birinin ağırlığını öne çıkarır.
Birbirinden güzel üç roman var. Hepsi sinemaya uyarlandı: “Sefiller”, “Forrest Gump” ve “Pi’nin Yaşamı”
Sefiller’de Jan Valjean kürek mahkumudur. 19 yıl hapiste kalır. Hapisten çıkınca, mahkûm olduğunu gösteren belge yüzünden kimse iş vermez. Bir piskopos, evine alır. Evden gümüş takımları çalar ve yakalanır. Piskopos, şikayetçi olmaz, üstelik ona iki de gümüş şamdan hediye eder; onlardan elde edeceği parayla artık dürüst bir insan olmasını ister.
Bu, bir dönüm noktası olur. Madeleine adıyla iş hayatına atılır, zengin olur, belediye başkanı seçilir. Sonra bir gün kendisi diye başka birisinin yakalandığını öğrenir. Gönlü razı olmaz, gidip Javer’e teslim olur. Zindandan kaçar. Manastırda saklanır. Fantin adında düşmüş bir kadının kızı olan Cosette’e babalık yapar. Javer, hep peşindedir. Fransız ihtilali yıllarını yaşar. Hayatı hep kaçma, kovalanma peşinde geçer. Bir gün rahat etmez. Peşini bir an bırakmayan polis şefini ölümden kurtarır. Cosette’in mutluluğuna şahit olur. Gözlerini dünyaya kapattığında piskoposun kendisine hediye ettiği şamdanlar başucunda yanmaktadır.
Forrest Gump, öğrenme güçlüğü yaşayan, IQ’su düşük, sırtı az kambur, bacakları zayıf bir öğrencidir. Annesinin fevkalade gayretiyle içinde taşıdığı müthiş yetenekler açığa çıkar. Mahallenin çocukları alay eder. Onlardan kaçarken bacaklarının düzelmiş olduğunu ve çok hızlı koşabildiğini anlar. Amerikan futbolu oynamaya başlayıp şöhret kazanır. Sonra orduya katılır. Vietnam’daki korkunç savaşa katılır. Savaşın tüm zorluklarını yaşar. Komutanını ve dört arkadaşının hayatını kurtarır. Sonra pinpon’daki yeteneği anlaşılır. Ordu takımında oynar. Hayattan umudunu kesmiş ve alkolik olan komutanını hayata kazandırır. Bir pinpon reklamından kazandığı parayla karides teknesi alır. Yakaladığı karideslerle ülke çapında meşhur olur. Hep birlikte olmak istediği Jenny’ye kavuştuğunda onun ölmek üzere olduğunu öğrenir. Engelli Forrest Gump’ın bindiği okul otobüsüyle başlayan film oğlu olan küçük “Forrest”un otobüse binişiyle sona erer.
Pi’nin Yaşamı; Ülkelerinden ayrılan ve beraberlerinde hayvanat bahçesindeki hayvanlarını da götüren Pi ve ailesi gemi yolculuğu yaparken fırtınaya yakalanırlar ve bindikleri gemi batar. Hayatta kalmayı başarabilenler bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, bir orangutan, üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı ve Pi adlı 16 yaşında Hintli çocuk Pi’dir. Pi, bu sonsuz okyanusta 227 gün yaşam mücadelesi verir. Kaplanla aynı tekneyi paylaşır. Defalarca ölümün eşiğine gelir. Film felsefi bir alt metin de içerir. Kaplan, çakal ve diğer hayvanlar insan tiplerini de ima eder. Bir insanın “kaplan”larla bile aynı “çatı” altında yaşayabileceğini, aynı tekneyi paylaşabileceğini anlatır. Pi, müthiş iradesiyle onları eğitir ve her türlü vahşetle baş eder.
Her üç filmde de azim ve kararlılık öne çıkar.
Korkunç acılar çekilir.
Ve her film, aktörünün kendi rolüyle iftihar edeceği bir sonla noktalanır.
FİLMDEN GERÇEĞE
Dünya hayatı her insan için bir “başrol” sahnesidir.
Allah, âdil-i mutlaktır.
Kader, her insana kendi romanının filminde “başrol” oynaması için imkan lütfeder.
Hiçbir yönetmen kendi rolüne odaklanmayan oyuncuyu filminde istemez.
Sürekli başkalarının rolleriyle meşgul olanı da istemez.
Senaryoyu beğenmeyeni de.
Çile ve sabır oranında “rol” büyür.
Mızmızlık yaptıkça, vozurdadıkça küçülür.
Dünya hayatı, sonsuz bir hayatın hazırlık yeridir. Amaç değil araçtır. Kendisi bizzat hedef değildir.
Monoton ve dünyevi mutluluklarla dolu bir filmi kimse seyretmez.
İnsan, iradesini doğru kullanırsa ve sabrederse kürek mahkumundan bir “aziz”, engelli bir çocuktan “şampiyon” çıkabilir. Sevgi ile donanmış bir çocuk, kaplanları terbiye edebilir, en korkunç badireleri atlatabilir.
Azim, gayret ve sevgi ile donanmış, sabırla zırhlanmış her insan kendi “kulvar”ının şampiyonu olabilir.
Bunun önündeki tek engel kendi kulvarıyla değil başkalarının kulvarıyla meşgul olmaktır.
OLUMSUZLUKLARA KULAK TIKAMAK
Masal bu ya…
Kurbağalar bir yarışma düzenlemiş.
Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış.
Bir sürü kurbağa arkadaşlarını seyretmek için toplanmış. Gerçekte seyirciler yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:
“Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker düşüp yarışı bırakıyormuş. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyormuş:
“Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”
Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmış.
Kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek nihayet kulenin tepesine çıkmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemiş.
Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş:
“Bu işi nasıl başardın?”
Cevap alamamış ve o anda başaran kurbağanın sağır olduğunu fark etmişler.
En doğrusu; şu kısa dünya hayatında kâbus görmemek için “uyanık durmaya” çalışmak, olumsuzluklara kulak tıkamak ve azimle “hikayemize saygı” içinde ruhumuzun heykelini dikmeye çalışmak.
[Veysel Ayhan] 12.2.2018 [TR724]
Birbirinden güzel üç roman var. Hepsi sinemaya uyarlandı: “Sefiller”, “Forrest Gump” ve “Pi’nin Yaşamı”
Sefiller’de Jan Valjean kürek mahkumudur. 19 yıl hapiste kalır. Hapisten çıkınca, mahkûm olduğunu gösteren belge yüzünden kimse iş vermez. Bir piskopos, evine alır. Evden gümüş takımları çalar ve yakalanır. Piskopos, şikayetçi olmaz, üstelik ona iki de gümüş şamdan hediye eder; onlardan elde edeceği parayla artık dürüst bir insan olmasını ister.
Bu, bir dönüm noktası olur. Madeleine adıyla iş hayatına atılır, zengin olur, belediye başkanı seçilir. Sonra bir gün kendisi diye başka birisinin yakalandığını öğrenir. Gönlü razı olmaz, gidip Javer’e teslim olur. Zindandan kaçar. Manastırda saklanır. Fantin adında düşmüş bir kadının kızı olan Cosette’e babalık yapar. Javer, hep peşindedir. Fransız ihtilali yıllarını yaşar. Hayatı hep kaçma, kovalanma peşinde geçer. Bir gün rahat etmez. Peşini bir an bırakmayan polis şefini ölümden kurtarır. Cosette’in mutluluğuna şahit olur. Gözlerini dünyaya kapattığında piskoposun kendisine hediye ettiği şamdanlar başucunda yanmaktadır.
Forrest Gump, öğrenme güçlüğü yaşayan, IQ’su düşük, sırtı az kambur, bacakları zayıf bir öğrencidir. Annesinin fevkalade gayretiyle içinde taşıdığı müthiş yetenekler açığa çıkar. Mahallenin çocukları alay eder. Onlardan kaçarken bacaklarının düzelmiş olduğunu ve çok hızlı koşabildiğini anlar. Amerikan futbolu oynamaya başlayıp şöhret kazanır. Sonra orduya katılır. Vietnam’daki korkunç savaşa katılır. Savaşın tüm zorluklarını yaşar. Komutanını ve dört arkadaşının hayatını kurtarır. Sonra pinpon’daki yeteneği anlaşılır. Ordu takımında oynar. Hayattan umudunu kesmiş ve alkolik olan komutanını hayata kazandırır. Bir pinpon reklamından kazandığı parayla karides teknesi alır. Yakaladığı karideslerle ülke çapında meşhur olur. Hep birlikte olmak istediği Jenny’ye kavuştuğunda onun ölmek üzere olduğunu öğrenir. Engelli Forrest Gump’ın bindiği okul otobüsüyle başlayan film oğlu olan küçük “Forrest”un otobüse binişiyle sona erer.
Pi’nin Yaşamı; Ülkelerinden ayrılan ve beraberlerinde hayvanat bahçesindeki hayvanlarını da götüren Pi ve ailesi gemi yolculuğu yaparken fırtınaya yakalanırlar ve bindikleri gemi batar. Hayatta kalmayı başarabilenler bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, bir orangutan, üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı ve Pi adlı 16 yaşında Hintli çocuk Pi’dir. Pi, bu sonsuz okyanusta 227 gün yaşam mücadelesi verir. Kaplanla aynı tekneyi paylaşır. Defalarca ölümün eşiğine gelir. Film felsefi bir alt metin de içerir. Kaplan, çakal ve diğer hayvanlar insan tiplerini de ima eder. Bir insanın “kaplan”larla bile aynı “çatı” altında yaşayabileceğini, aynı tekneyi paylaşabileceğini anlatır. Pi, müthiş iradesiyle onları eğitir ve her türlü vahşetle baş eder.
Her üç filmde de azim ve kararlılık öne çıkar.
Korkunç acılar çekilir.
Ve her film, aktörünün kendi rolüyle iftihar edeceği bir sonla noktalanır.
FİLMDEN GERÇEĞE
Dünya hayatı her insan için bir “başrol” sahnesidir.
Allah, âdil-i mutlaktır.
Kader, her insana kendi romanının filminde “başrol” oynaması için imkan lütfeder.
Hiçbir yönetmen kendi rolüne odaklanmayan oyuncuyu filminde istemez.
Sürekli başkalarının rolleriyle meşgul olanı da istemez.
Senaryoyu beğenmeyeni de.
Çile ve sabır oranında “rol” büyür.
Mızmızlık yaptıkça, vozurdadıkça küçülür.
Dünya hayatı, sonsuz bir hayatın hazırlık yeridir. Amaç değil araçtır. Kendisi bizzat hedef değildir.
Monoton ve dünyevi mutluluklarla dolu bir filmi kimse seyretmez.
İnsan, iradesini doğru kullanırsa ve sabrederse kürek mahkumundan bir “aziz”, engelli bir çocuktan “şampiyon” çıkabilir. Sevgi ile donanmış bir çocuk, kaplanları terbiye edebilir, en korkunç badireleri atlatabilir.
Azim, gayret ve sevgi ile donanmış, sabırla zırhlanmış her insan kendi “kulvar”ının şampiyonu olabilir.
Bunun önündeki tek engel kendi kulvarıyla değil başkalarının kulvarıyla meşgul olmaktır.
OLUMSUZLUKLARA KULAK TIKAMAK
Masal bu ya…
Kurbağalar bir yarışma düzenlemiş.
Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış.
Bir sürü kurbağa arkadaşlarını seyretmek için toplanmış. Gerçekte seyirciler yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:
“Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker düşüp yarışı bırakıyormuş. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyormuş:
“Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”
Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmış.
Kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek nihayet kulenin tepesine çıkmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemiş.
Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş:
“Bu işi nasıl başardın?”
Cevap alamamış ve o anda başaran kurbağanın sağır olduğunu fark etmişler.
En doğrusu; şu kısa dünya hayatında kâbus görmemek için “uyanık durmaya” çalışmak, olumsuzluklara kulak tıkamak ve azimle “hikayemize saygı” içinde ruhumuzun heykelini dikmeye çalışmak.
[Veysel Ayhan] 12.2.2018 [TR724]
Erdoğan sonrasına hazırlık (3) [Levent Kenez]
Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba, diktatör sonrasına hazırlık derken neredeyse ay sonunu dahi göremeyecek kadar hastalandım. Allah hepimize uzun ömür versin, o günleri görelim. Bir arkadaşım “Güzel günler de bizi görecek mi?” diye bence de yılın duvar yazısı olacak bir fotoğraf göndermişti. Allah’ın izniyle o günler de bizi görecek. Ama beklentileri rasyonel tutmakta fayda var. Güzel günler göreceli bir kavram. Hayat her zaman dertleri, sevinçleri, üzüntüleri, mutlulukları, doğumları ve ölümleri ile devam edecek. Bu dünyada cennet peşinde koşmaya o tür hayallere girmeye gerek yok. Bu dünyadaki esas başarı Allah rızasını kazanarak buradan ayrılmaktır. Gerisi de hikayedir.
Mini hutbe faslından sonra Erdoğan sonrasına hazırlık için kavramları konuşmaya devam edelim. Kara propagandaya prim vermeme ve özgüven bahsinden sonra şimdi de bir diğer imtihanımız olacak olan “Türkiye” meselesi.
TÜRKİYE BİZİM VATANIMIZ
Bir çoğumuzun kalbinde artık Türkiye denince büyük bir hayal kırıklığı, aidiyet hissinden fersah fersah uzak düşünceler… Necip milletin büyük çoğunluğunun necis millet çıkmış olmasından kaynaklanan öfke. Bize bunları yapanlarla bir daha asla beraber olmama güdüsü. Değmezmiş mırıltıları. Hatta daha ileriye gidip yerin dibine batsın Türkiye sözleri.
Bunların hepsinin bir anlamı var ve hiçbiri temelsiz değil. Kimse neden bu hislere kapıldığımızı asla sorgulayamaz. Baskı ortamı kalkınca büyük bir çoğunluk gerçekte neler yaşanmış o zaman öğrenecek birçok şeyi.
Genelde yurt dışına çıkabilmiş olanlarda olan bu güçlü damarın bizi esir almasına izin vermemek lazım. Her şeyden evvel Hizmet Hareketi mensuplarının ezici çoğunluğu ve sevdiklerimiz Türkiye’de. Büyük bir baskı, şiddet ve hukuksuz ikliminde kimisi hapiste, kimisi gaybubette kimisi de bin bir zorlukla hayata tutunmaya çalışıyor. Türkiye ile ilgili olumsuz hisler onları rahatsız etmekte, “Siz kurtuldunuz kalanları düşünmüyorsunuz!” haklı sitemine yol açmakta. Diğer yandan Türkiye bizim vatanımız, onun ve üzerinde yaşayanların kötülüğünü istemek fıtratımıza ters.
DİKTATÖRLÜK MUHALİFİYİZ
Bir kere biz Türkiye muhalifi değil diktatörlük muhalifiyiz. Erdoğan’ın, hanedanının ve saray beslemelerinin hiçbir kanun, kitap, anayasa vs demeden keyfi yönetimine karşıyız. Bu rejim muhalifliği Hizmet Hareketi’nin en büyük başarısı olarak tarihe geçecektir. Çünkü yapılan bütün kara propagandanın aksine eğer hizmet hareketi bunların anlattığı gibi bir yapı ve örgüt olsa idi bugün tarihinin en paralı, şaşaalı, ve kıyak günleri yaşar; adamın birine, “Tamam tamam, halifesin” der yoluna devam ederdi. Cemaat gibi dini bir topluluğun İslamcı faşist bir rejime eyvallah etmemiş olması her gün değer kazanan altın bilezik gibi kolunda durmaktadır. ‘Bir dönem müttefiktiler’ sözlerine gülüp geçin. Evet ne zaman AB dediler, demokrasi dediler, açılım dediler destek verdik. Ne zaman bunlara sırtlarını döndüler yollar ayrıldı. Ne zaman 367 saçmalığını çıkardılar, ne zaman parti kapatma davası yaşandı, ne zaman bunlara karşı darbe girişimleri oldu yanlarında olduk ne zaman gidip Ergenekoncularla anlaşıp ülkeyi bu hale götürmenin temellerini attılar yollar ayrıldı. Çok da iyi oldu.
Eğer Hizmet bu diktatörlüğe eyvallah etse idi Türkiye’de sadece bir süre daha rahat eder ama bütün dünyada kapıların tek tek yüzüne kapandığı bir hatıra olurdu. Bugün dünyanın bütün medeni ülkelerinde Hizmet Hareketi büyük bir eşiği aşmış, ilgi ve merak görmektedir. 15 Temmuz ihalesi devletin bütün imkanlarının sonuna kadar seferber edilmesine rağmen Cemaatin üzerine bırakılamamıştır. Hizmet Hareketi artık Türkiye merkezli bir hareket değil, Türkiye’den çıkmış global bir hareket özelliğini kazanmıştır.
Cemaat bütün hukuksuzluklara, zalimliklere rağmen hiçbir keyfi despotluğa şiddetle karşılık vermemiştir. Ve ileride tarih yazılırken altı çizilerek vurgulanacak bir şeyi başarmıştır. İnsanların 50-60 yıllık şirketlerine, hayatları boyunca edindikleri mallarına çökmüşler, bir tanesi bile şiddetle mukabele etmemiştir. Yüz binden fazla insanın evine baskın yapmışlar bir tanesi bile bir polisi iteklememiştir. Siz böyle terör örgütüne kurban olun şeref yoksunları.
DUYGU YOĞUN HİSLER YAŞANMAMALI
Türkiye’yi çok daha karanlık ve Allah korusun kanlı günlerin beklediğini söylemek bir temenni ya da bu rejimden kurtulmanın çareleri değil maalesef olayların bizi götürdüğü durağın tespitinden ibarettir. Bunu sağlı-sollu rejimden nemalanmayan bütün aklı başında insanlar söylemektedir. Sadece ve sadece kendisini ve hanedanlığını düşünen bir narsistin ülkeyi götüreceği yeri tahmin etmek için çok daha büyük analist olmaya da gerek yok.
Türkiye ile ilgili hislerin geçmişte olduğu gibi duygu yoğun yaşanmasının hayal kırıklığı ağır oldu. Vatan-millet-sakarya edebiyatı bir daha geri dönmemek üzere yok olmalıdır. Ülkemiz, milletimiz, devletimiz… Böyle şeyler yok. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, evrensel insan hakları, herkesin özgürce yaşadığı bir ülke olmak mesele. Türkiye bunu başarabilme fırsatını çapsız ve hırsız siyasiler sayesinde kaybetti. Ama bir daha bu eşiklere gelmeyecek diye bir şey yok. Kendi kendimize genel geçer kurallar koymaya da. En dibi görmeden düzelme mümkün değilse en dibi de görürüz.
Bugün bir çok Hizmet mensubunun sığındığı ve insani değerlerinden etkilendiği ülkelerin geçmişi bizden çok farklı değil. Daha yakın denebilecek dönemlerde iç savaşlar, faşist idareler, kanlı darbeler ve soykırımlar yaşanmış. Onlar büyük bedelleri ödemiş olma ve geçmişten ders almaları sayesinde birbirlerine hayatı zindan etmeden yaşamayı öğrenmişler. Türkiye de çok acı bir tecrübe ile bunu 50-60 yıl geriden test ediyor.
Türkiye bizim vatanımız ve ebediyete kadar da böyle kalacak. Bir daha bu sokaklarda dolaşamayacaklar denen şerefsizlere inat her yerinde dolaşacağız ve yine her yerinde olacağız. Ülkeyi felakete götürenlerin yancı muhalif görünümlü şakşakçıları moralinizi bozmasın. Birbirlerini yiyecekler cenazeyi kaldırmak yine bize düşecek.
[Levent Kenez] 12.2.2018 [TR724]
Mini hutbe faslından sonra Erdoğan sonrasına hazırlık için kavramları konuşmaya devam edelim. Kara propagandaya prim vermeme ve özgüven bahsinden sonra şimdi de bir diğer imtihanımız olacak olan “Türkiye” meselesi.
TÜRKİYE BİZİM VATANIMIZ
Bir çoğumuzun kalbinde artık Türkiye denince büyük bir hayal kırıklığı, aidiyet hissinden fersah fersah uzak düşünceler… Necip milletin büyük çoğunluğunun necis millet çıkmış olmasından kaynaklanan öfke. Bize bunları yapanlarla bir daha asla beraber olmama güdüsü. Değmezmiş mırıltıları. Hatta daha ileriye gidip yerin dibine batsın Türkiye sözleri.
Bunların hepsinin bir anlamı var ve hiçbiri temelsiz değil. Kimse neden bu hislere kapıldığımızı asla sorgulayamaz. Baskı ortamı kalkınca büyük bir çoğunluk gerçekte neler yaşanmış o zaman öğrenecek birçok şeyi.
Genelde yurt dışına çıkabilmiş olanlarda olan bu güçlü damarın bizi esir almasına izin vermemek lazım. Her şeyden evvel Hizmet Hareketi mensuplarının ezici çoğunluğu ve sevdiklerimiz Türkiye’de. Büyük bir baskı, şiddet ve hukuksuz ikliminde kimisi hapiste, kimisi gaybubette kimisi de bin bir zorlukla hayata tutunmaya çalışıyor. Türkiye ile ilgili olumsuz hisler onları rahatsız etmekte, “Siz kurtuldunuz kalanları düşünmüyorsunuz!” haklı sitemine yol açmakta. Diğer yandan Türkiye bizim vatanımız, onun ve üzerinde yaşayanların kötülüğünü istemek fıtratımıza ters.
DİKTATÖRLÜK MUHALİFİYİZ
Bir kere biz Türkiye muhalifi değil diktatörlük muhalifiyiz. Erdoğan’ın, hanedanının ve saray beslemelerinin hiçbir kanun, kitap, anayasa vs demeden keyfi yönetimine karşıyız. Bu rejim muhalifliği Hizmet Hareketi’nin en büyük başarısı olarak tarihe geçecektir. Çünkü yapılan bütün kara propagandanın aksine eğer hizmet hareketi bunların anlattığı gibi bir yapı ve örgüt olsa idi bugün tarihinin en paralı, şaşaalı, ve kıyak günleri yaşar; adamın birine, “Tamam tamam, halifesin” der yoluna devam ederdi. Cemaat gibi dini bir topluluğun İslamcı faşist bir rejime eyvallah etmemiş olması her gün değer kazanan altın bilezik gibi kolunda durmaktadır. ‘Bir dönem müttefiktiler’ sözlerine gülüp geçin. Evet ne zaman AB dediler, demokrasi dediler, açılım dediler destek verdik. Ne zaman bunlara sırtlarını döndüler yollar ayrıldı. Ne zaman 367 saçmalığını çıkardılar, ne zaman parti kapatma davası yaşandı, ne zaman bunlara karşı darbe girişimleri oldu yanlarında olduk ne zaman gidip Ergenekoncularla anlaşıp ülkeyi bu hale götürmenin temellerini attılar yollar ayrıldı. Çok da iyi oldu.
Eğer Hizmet bu diktatörlüğe eyvallah etse idi Türkiye’de sadece bir süre daha rahat eder ama bütün dünyada kapıların tek tek yüzüne kapandığı bir hatıra olurdu. Bugün dünyanın bütün medeni ülkelerinde Hizmet Hareketi büyük bir eşiği aşmış, ilgi ve merak görmektedir. 15 Temmuz ihalesi devletin bütün imkanlarının sonuna kadar seferber edilmesine rağmen Cemaatin üzerine bırakılamamıştır. Hizmet Hareketi artık Türkiye merkezli bir hareket değil, Türkiye’den çıkmış global bir hareket özelliğini kazanmıştır.
Cemaat bütün hukuksuzluklara, zalimliklere rağmen hiçbir keyfi despotluğa şiddetle karşılık vermemiştir. Ve ileride tarih yazılırken altı çizilerek vurgulanacak bir şeyi başarmıştır. İnsanların 50-60 yıllık şirketlerine, hayatları boyunca edindikleri mallarına çökmüşler, bir tanesi bile şiddetle mukabele etmemiştir. Yüz binden fazla insanın evine baskın yapmışlar bir tanesi bile bir polisi iteklememiştir. Siz böyle terör örgütüne kurban olun şeref yoksunları.
DUYGU YOĞUN HİSLER YAŞANMAMALI
Türkiye’yi çok daha karanlık ve Allah korusun kanlı günlerin beklediğini söylemek bir temenni ya da bu rejimden kurtulmanın çareleri değil maalesef olayların bizi götürdüğü durağın tespitinden ibarettir. Bunu sağlı-sollu rejimden nemalanmayan bütün aklı başında insanlar söylemektedir. Sadece ve sadece kendisini ve hanedanlığını düşünen bir narsistin ülkeyi götüreceği yeri tahmin etmek için çok daha büyük analist olmaya da gerek yok.
Türkiye ile ilgili hislerin geçmişte olduğu gibi duygu yoğun yaşanmasının hayal kırıklığı ağır oldu. Vatan-millet-sakarya edebiyatı bir daha geri dönmemek üzere yok olmalıdır. Ülkemiz, milletimiz, devletimiz… Böyle şeyler yok. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, evrensel insan hakları, herkesin özgürce yaşadığı bir ülke olmak mesele. Türkiye bunu başarabilme fırsatını çapsız ve hırsız siyasiler sayesinde kaybetti. Ama bir daha bu eşiklere gelmeyecek diye bir şey yok. Kendi kendimize genel geçer kurallar koymaya da. En dibi görmeden düzelme mümkün değilse en dibi de görürüz.
Bugün bir çok Hizmet mensubunun sığındığı ve insani değerlerinden etkilendiği ülkelerin geçmişi bizden çok farklı değil. Daha yakın denebilecek dönemlerde iç savaşlar, faşist idareler, kanlı darbeler ve soykırımlar yaşanmış. Onlar büyük bedelleri ödemiş olma ve geçmişten ders almaları sayesinde birbirlerine hayatı zindan etmeden yaşamayı öğrenmişler. Türkiye de çok acı bir tecrübe ile bunu 50-60 yıl geriden test ediyor.
Türkiye bizim vatanımız ve ebediyete kadar da böyle kalacak. Bir daha bu sokaklarda dolaşamayacaklar denen şerefsizlere inat her yerinde dolaşacağız ve yine her yerinde olacağız. Ülkeyi felakete götürenlerin yancı muhalif görünümlü şakşakçıları moralinizi bozmasın. Birbirlerini yiyecekler cenazeyi kaldırmak yine bize düşecek.
[Levent Kenez] 12.2.2018 [TR724]
İblis [Hakan Zafer]
Hz. Âdem’in varlığının görünür olması meselesi, Şeytan’ın kendi rayına makas attığı bizim bildiğimiz ilk esnadır. Âdem (as) için görünür olma, aynı zamanda ulaşılabilir olmadır. Ulaşılır noktada bulunma, onu secdenin hedefi değil sebebi yapar. Zaten diğer varlıklardan istenen secde de, Âdem’in (as) bunun sonrasındadır. Onun sebebi olduğu secde, Şeytan’ı uzaklaştırırken biz evlatları için de aşkın (müteal) olan Allah’a yaklaşmanın en özel halidir.
Kur’an, bu esnayı anlatırken kelimenin kullanıldığı on bir ayetten dokuzunda Şeytan’a “iblis” yakıştırmasını yapıyor. Şeytanın, Allah’ın secde emrine itirazından sonraki hali için seçilen bu özel sıfat, düştüğü durumun ümitsizliğiyle, cin tayfasının bu en meşhurunun, kötülük denizine atlamış halini anlatmak içindir. Öncesinde Şeytan’ın iki seçeneği var, ya tevazu -ki o tabloda secde tevazu yerindedir- ya da kendini diğerinden üstün görmesini sağlayan kibir.
İblis ile aynı kökten “mublis” kelimesi ise; kötü sonun gelişini görmüş, ani bir şokla neyin ne olduğunu anlamış ve artık geriye bir daha dönemeyeceğinin farkına beklenmedik süratte varmış, kendisinde ümidin zerresi kalmamış kimseye deniliyor. Bu, gerçekle ani çarpışma sonrasında, pişmanlığa rağmen dönüş yollarına takat yetiremeyeceği kadar uzak düşmüş kimsenin durumudur. Kontak kapatmasını beklerken o, hata yüklenmeye devam ederek gittikçe kötüleşir (Enam 44, Muminun 77, Zuhruf 75).
İşte tam da bu sebeple Allah’tan ümit kesilmez (Zümer 53). Ümidini kesenin hangi kötülük denizine düşeceğinin garantisi olmaz. Kötülük ve kötülerle özdeşleşmemek için alınacak en önemli tedbir ümittir. İngiliz şair Edward Young’dan yardım alarak söylersek, orijinal doğmuşken kötülerin kopyası olarak ölmekten bizi kurtaran şey ümit kesmemektir.
Minyatür Büyüklük Yanılsaması
Psikiyatr Victor E. Frankl, Nazi kamplarında geçirdiği yıllarında oluşturduğu “karşı hafıza” ile insanın düşeceği kötülük çamurunun kıvamına dair önemli ipuçları verir. Bunlardan birinden bahsederken durumu “Minyatür Büyüklük Yanılsaması” şeklinde kavramsallaştırır. Bu ilk okunuşta anlaşılması zor kavramı Frankl’ın karşı hafızasından bir hatıra çekerek açalım.
Aslında kendileri de diğerleri gibi tutsak olmasına rağmen kamptaki ayak işlerini görenler, çoğunluk gibi kendilerini aşağılanmış hissetmiyor, aksine yücelmişlik duygusu taşıyorlardı. Hatta bazılarında minyatür büyüklük yanılsaması gelişmişti. Bir tutuklunun, (kampta Nazi subaylarının işkencelerini kolaylaştırmak için sopa gibi kullandığı) kapo denen tutsaklardan birisi için şöyle dediğini duymuştum: “Bir düşünsene! Bu adamı, bir bankanın genel müdüründen başka bir şey olmadığı zamanlardan tanıyorum. Bu dünyada şu anki kadar yükselmesi bir talih değil mi?”
Bu yanılsama, erdemlere sahip, iyilikten yana tavır alan insan olmayı büyük görmeyip, içine düştüğü kötü durumdan çok daha kötü olabilmek için gözünde kendi kendini büyütmektir.
Başkalarını zavallı görmeyi hayatının gayesi edinenlerin civarında onlara özenen, hatta yeri ve fırsatı gelse henüz yapamadığı kötülükleri gördüğünün aynıyla bir başkasının sırtına kırbaç gibi indirecek kimselerin aşağılık kompleksleri sebebiyle kötülük, imrenilecek zenginliğe dönüşür. Aşağılamayı veya aşağılanmayı ön planda tutan, karmaşık duygularının esiri olmuş kimselerin çatışmalardan beslenen bir yaşamları vardır. Bu curcunadan, ancak kurgularda olabilecek şekilde kötü karakterlerin bir anda meleğe dönüşmesi gibi bir sonucu beklemek beyhudedir.
Ne yapmalı o halde?
Almanyalı romancı Jakob Wassermann’ın çözümü şu:
Atını, hayvanın damarları dışarı fırlayacak ve sinirleri boşanıp titreyecek kadar kırbaçlayan bir arabacı gördüğümde, acımalarına rağmen orada durup sessizce seyredenlerden biri bana ne olacağını sorarsa ona şöyle söylerim:
– Önce bu gaddar adamın elindeki kırbacı alın.
Eğer şöyle bir yanıt verirse:
– Beygir kötü ve inatçı. Hem dikkatleri üzerine çekmeye çalışıyor. Bu iyi beslenmiş bir hayvan ve araba samanla dolu.
O zaman ona şunu söylerim:
– Bunu daha sonra tartışabiliriz. Önce bu gaddar adamın elindeki kırbacı alın.
[Hakan Zafer] 12.2.2018 [TR724]
Kur’an, bu esnayı anlatırken kelimenin kullanıldığı on bir ayetten dokuzunda Şeytan’a “iblis” yakıştırmasını yapıyor. Şeytanın, Allah’ın secde emrine itirazından sonraki hali için seçilen bu özel sıfat, düştüğü durumun ümitsizliğiyle, cin tayfasının bu en meşhurunun, kötülük denizine atlamış halini anlatmak içindir. Öncesinde Şeytan’ın iki seçeneği var, ya tevazu -ki o tabloda secde tevazu yerindedir- ya da kendini diğerinden üstün görmesini sağlayan kibir.
İblis ile aynı kökten “mublis” kelimesi ise; kötü sonun gelişini görmüş, ani bir şokla neyin ne olduğunu anlamış ve artık geriye bir daha dönemeyeceğinin farkına beklenmedik süratte varmış, kendisinde ümidin zerresi kalmamış kimseye deniliyor. Bu, gerçekle ani çarpışma sonrasında, pişmanlığa rağmen dönüş yollarına takat yetiremeyeceği kadar uzak düşmüş kimsenin durumudur. Kontak kapatmasını beklerken o, hata yüklenmeye devam ederek gittikçe kötüleşir (Enam 44, Muminun 77, Zuhruf 75).
İşte tam da bu sebeple Allah’tan ümit kesilmez (Zümer 53). Ümidini kesenin hangi kötülük denizine düşeceğinin garantisi olmaz. Kötülük ve kötülerle özdeşleşmemek için alınacak en önemli tedbir ümittir. İngiliz şair Edward Young’dan yardım alarak söylersek, orijinal doğmuşken kötülerin kopyası olarak ölmekten bizi kurtaran şey ümit kesmemektir.
Minyatür Büyüklük Yanılsaması
Psikiyatr Victor E. Frankl, Nazi kamplarında geçirdiği yıllarında oluşturduğu “karşı hafıza” ile insanın düşeceği kötülük çamurunun kıvamına dair önemli ipuçları verir. Bunlardan birinden bahsederken durumu “Minyatür Büyüklük Yanılsaması” şeklinde kavramsallaştırır. Bu ilk okunuşta anlaşılması zor kavramı Frankl’ın karşı hafızasından bir hatıra çekerek açalım.
Aslında kendileri de diğerleri gibi tutsak olmasına rağmen kamptaki ayak işlerini görenler, çoğunluk gibi kendilerini aşağılanmış hissetmiyor, aksine yücelmişlik duygusu taşıyorlardı. Hatta bazılarında minyatür büyüklük yanılsaması gelişmişti. Bir tutuklunun, (kampta Nazi subaylarının işkencelerini kolaylaştırmak için sopa gibi kullandığı) kapo denen tutsaklardan birisi için şöyle dediğini duymuştum: “Bir düşünsene! Bu adamı, bir bankanın genel müdüründen başka bir şey olmadığı zamanlardan tanıyorum. Bu dünyada şu anki kadar yükselmesi bir talih değil mi?”
Bu yanılsama, erdemlere sahip, iyilikten yana tavır alan insan olmayı büyük görmeyip, içine düştüğü kötü durumdan çok daha kötü olabilmek için gözünde kendi kendini büyütmektir.
Başkalarını zavallı görmeyi hayatının gayesi edinenlerin civarında onlara özenen, hatta yeri ve fırsatı gelse henüz yapamadığı kötülükleri gördüğünün aynıyla bir başkasının sırtına kırbaç gibi indirecek kimselerin aşağılık kompleksleri sebebiyle kötülük, imrenilecek zenginliğe dönüşür. Aşağılamayı veya aşağılanmayı ön planda tutan, karmaşık duygularının esiri olmuş kimselerin çatışmalardan beslenen bir yaşamları vardır. Bu curcunadan, ancak kurgularda olabilecek şekilde kötü karakterlerin bir anda meleğe dönüşmesi gibi bir sonucu beklemek beyhudedir.
Ne yapmalı o halde?
Almanyalı romancı Jakob Wassermann’ın çözümü şu:
Atını, hayvanın damarları dışarı fırlayacak ve sinirleri boşanıp titreyecek kadar kırbaçlayan bir arabacı gördüğümde, acımalarına rağmen orada durup sessizce seyredenlerden biri bana ne olacağını sorarsa ona şöyle söylerim:
– Önce bu gaddar adamın elindeki kırbacı alın.
Eğer şöyle bir yanıt verirse:
– Beygir kötü ve inatçı. Hem dikkatleri üzerine çekmeye çalışıyor. Bu iyi beslenmiş bir hayvan ve araba samanla dolu.
O zaman ona şunu söylerim:
– Bunu daha sonra tartışabiliriz. Önce bu gaddar adamın elindeki kırbacı alın.
[Hakan Zafer] 12.2.2018 [TR724]
Abramovich teknik adam kovmaktan yorulmuyor [Hasan Cücük]
Premier Lig tarihinde 2003 yılının ayrı bir anlamı var. 1992’de start alan ve kısa sürede dünyanın bir numaralı ligi haline gelen Premier Lig’de Manchester United’ın hegemonyası vardı. Rus milyarder Roman Abramovich tarafından 2003’te Chelsea’nın satın alınmasıyla artık zirvenin yeni bir adayı daha oluyordu. Transfer sezonunda milyonlar harcayan Abramovich, hedefe ulaşamayan teknik adamları bir bir harcamasıyla dikkat çekti. Geçen yıl takımı Premier Lig şampiyonu yapan Antonio Conte bu sezon aldığı istikrarsız sonuçlardan dolayı adım adım kovulmaya yaklaşıyor.
KESE AĞZINA KADAR AÇIK AMA…
Roman Abramovich 2003’te Chelsea’yı satın aldığında takımı İtalyan Claudio Ranieri çalıştırıyordu. Kesenin ağzını açan Abramovich ilk yılında Crespo, Makele, Mutu, Damien Duff gibi yıldızların arasında olduğu bir düzine oyuncu transfer ederken, 170 milyon Euro harcadı. Sezonu Chelsea ikinci sırada bitirince Ranieri’nin bileti kesildi. İtalyan hoca, Roman Abramovich’in ilk kurbanı oldu. Ranieri bir anlamda kendinde sonra geleceklerin neler yaşayacağını gösteren bir örneğe dönüştü.
MOURİNHO BİLE KOVULDU!
İtalyan Ranieri’yi kovan Abramovich, takımı 2004’te FC Porto ile UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Jose Mourinho’ya teslim etti. Mourinho, Drogba, Robben ve Petr Cech gibi yıldızları transfer edip 160 milyon Euro harcarken, sezon sonunda milyonların karşılığını Premier Lig şampiyonluğu ile alıyordu. Chelsea 50 yıl aradan sonra İngiltere şampiyonluğu sevinci yaşarken, Premier Lig’de Man Utd’nin zirve yalnızlığı da son buluyordu. Mourinho yönetiminde Chelsea 2005-06 sezonunu da şampiyon olarak tamamladı. Abramovich aradığı teknik adamı bulmuştu. Ta ki Mourinho’nun 3. sezonuna kadar! Chelsea ligi ikinci bitirdi fakat hocaya güvenle 4. sezon da yola birlikte devam edildi. Ancak alınan kötü sonuçlar sebebiyle 8. haftada kovulacaktı. Jose Mourinho, Abramovich’in kovduğu ikinci teknik adam oluyordu.
Portekizli hocanın ardından takım İsrailli teknik adam Avram Grant’a teslim edildi. Aslında Grant, Mourinho’dan sonra takımı toparlamayı başarmıştı. Ligi ikinci sırada bitirip, Şampiyonlar Ligi finalinde penaltılarla Manchester United’a kaybetmişti. Ancak yine de sezon sonunda kovulmaktan kurtulamadı.
TAKIMI 2.’DE YAPSAN KOVULURSUN!
Takvim yaprakları Temmuz 2008’i gösterirken, Chelsea’nin yeni hocasının Brezilyalı Luiz Felipe Scolari olduğu ilan ediliyordu. 2002’de Brezilya’yı Dünya Kupası’na taşıyan Scolari’nin Chelsea ömrü sadece 7 ay sürecekti. Scolari’nin performansı gerçekten de kötüydü. Maçların sadece yüzde 56’sını kazanabilmişti. Şubat 2009’da kovulan Scolari’nin yerine Abramovich sezon sonuna kadar Guus Hiddink’le anlaştı.
Sezon bitiminde sürpriz olmadı. Hiddink’le yollar ayrıldı ve yerine Temmuz 2009’da Carlo Ancelotti geldi. Abramovich’in hayalini Şampiyonlar Ligi süslüyordu. Ancelotti’nin Milan’la 2 kez bu kupayı kazanmış olması, Abramovich’i cezbetti. Ancelotti, ilk yılında takımı şampiyon yapmış, ikinci sezonunda ise ligi ikinci sırada bitirmişti. Takım başarılıydı ama Abramovich onu da kovmadan duramadı.
ŞAMPİYONLAR LİGİ KUPASI SÜRPRİZİ
2011’deki teknik adam, ‘yeni Mourinho’ olarak gösterilen Porto’nun hocası Andre Villas-Boas’tı. Porto ile UEFA Kupası’nı kazanmasının ardından bir anda dikkatleri üzerine çekmişti. Yaşı gençti ve başarıya açtı. Ancak beklentilerin bir hayli altında kaldı ve sezon bitmeden Mart 2012’de gönderildi. Yerine İtalyan teknik adam, eski Chelsea oyuncusu Roberto Di Matteo geldi. Geçici bir çözümdü fakat takım sürpriz bir şekilde sezon sonunda Şampiyonlar Ligi kupasını alacaktı. Hal böyle olunca sözleşme yenilendi. Ancak işler beklendiği gibi gitmeyince Kasım 2012’de onun da bileti kesildi. Yeni teknik adam, 2005’te Liverpool’la Şampiyonlar Ligi kupasına uzanan Rafael Benitez oldu. Onun ömrü de Mayıs 2013’e kadar olacaktı.
İKİNCİ MOURİNHO DÖNEMİ
Jose Mourinho ile Abramovich’in yolu ikinci kez Haziran 2013’te kesişiyordu. Mourinho’nun ikinci Chelsea döneminde ilk sezonu takım 3. sırada tamamlarken, ikinci yılında Premier Lig şampiyonluğu geldi. Üçüncü sezonunda ligin ilk 16 haftasında 9 mağlubiyet alınca Abramovich, Mourinho’nun biletini bir kez daha kesecekti. Takım sezon sonuna kadar geçici olarak bir kez daha Guus Hiddink’e emanet ediliyordu.
CONTE İLE CİCİM AYLARI ÇABUK BİTTİ
Temmuz 2016’da Chelsea’nın yeni hocası İtalyan Antonio Conte oldu. Juventus ve İtalya milli takımıyla başarılı bir performans ortaya koyan Conte ilk yılında Chelsea’yı zirveye taşıyıp, Premier Lig şampiyonu oldu. Abramovich uzun bir aradan sonra kalıcı teknik adam bulmanın mutluluğunu yaşarken, Conte’nin ikinci yılı beklentilerin çok altında kaldı. Chelsea’nın şampiyonluk potasından uzaklaşmasıyla Antonio Conte’nin de günleri sayılı yorumları yapılmaya başladı. Abramovich için tek başarı kriteri şampiyonluk olduğu için Conte’ninm yerine kimin geleceği spor basınında konuşulmaya başladı. Mevcut adaylar arasında Luis Enrique, Thomas Tuchel, Carlo Ancelotti, Maurizio Sarri ve Diego Simeone isimleri yer alıyor.
Claudio Ranieri, Jose Mourinho (2 kez), Avram Grant, Luiz Felipe Scolari, Guus Hiddink (2 kez), Carlo Ancelotti, André Villas-Boas, Roberto Di Matteo ve Rafael Benitez, 2003’te Chelsea’yı satın alan Abramovich’in kovduğu teknik direktörler oldu. Şimdi bu halkaya Antonio Conte’nin ne zaman ekleneceği merakla bekleniyor.
[Hasan Cücük] 12.2.2018 [TR724]
KESE AĞZINA KADAR AÇIK AMA…
Roman Abramovich 2003’te Chelsea’yı satın aldığında takımı İtalyan Claudio Ranieri çalıştırıyordu. Kesenin ağzını açan Abramovich ilk yılında Crespo, Makele, Mutu, Damien Duff gibi yıldızların arasında olduğu bir düzine oyuncu transfer ederken, 170 milyon Euro harcadı. Sezonu Chelsea ikinci sırada bitirince Ranieri’nin bileti kesildi. İtalyan hoca, Roman Abramovich’in ilk kurbanı oldu. Ranieri bir anlamda kendinde sonra geleceklerin neler yaşayacağını gösteren bir örneğe dönüştü.
MOURİNHO BİLE KOVULDU!
İtalyan Ranieri’yi kovan Abramovich, takımı 2004’te FC Porto ile UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Jose Mourinho’ya teslim etti. Mourinho, Drogba, Robben ve Petr Cech gibi yıldızları transfer edip 160 milyon Euro harcarken, sezon sonunda milyonların karşılığını Premier Lig şampiyonluğu ile alıyordu. Chelsea 50 yıl aradan sonra İngiltere şampiyonluğu sevinci yaşarken, Premier Lig’de Man Utd’nin zirve yalnızlığı da son buluyordu. Mourinho yönetiminde Chelsea 2005-06 sezonunu da şampiyon olarak tamamladı. Abramovich aradığı teknik adamı bulmuştu. Ta ki Mourinho’nun 3. sezonuna kadar! Chelsea ligi ikinci bitirdi fakat hocaya güvenle 4. sezon da yola birlikte devam edildi. Ancak alınan kötü sonuçlar sebebiyle 8. haftada kovulacaktı. Jose Mourinho, Abramovich’in kovduğu ikinci teknik adam oluyordu.
Portekizli hocanın ardından takım İsrailli teknik adam Avram Grant’a teslim edildi. Aslında Grant, Mourinho’dan sonra takımı toparlamayı başarmıştı. Ligi ikinci sırada bitirip, Şampiyonlar Ligi finalinde penaltılarla Manchester United’a kaybetmişti. Ancak yine de sezon sonunda kovulmaktan kurtulamadı.
TAKIMI 2.’DE YAPSAN KOVULURSUN!
Takvim yaprakları Temmuz 2008’i gösterirken, Chelsea’nin yeni hocasının Brezilyalı Luiz Felipe Scolari olduğu ilan ediliyordu. 2002’de Brezilya’yı Dünya Kupası’na taşıyan Scolari’nin Chelsea ömrü sadece 7 ay sürecekti. Scolari’nin performansı gerçekten de kötüydü. Maçların sadece yüzde 56’sını kazanabilmişti. Şubat 2009’da kovulan Scolari’nin yerine Abramovich sezon sonuna kadar Guus Hiddink’le anlaştı.
Sezon bitiminde sürpriz olmadı. Hiddink’le yollar ayrıldı ve yerine Temmuz 2009’da Carlo Ancelotti geldi. Abramovich’in hayalini Şampiyonlar Ligi süslüyordu. Ancelotti’nin Milan’la 2 kez bu kupayı kazanmış olması, Abramovich’i cezbetti. Ancelotti, ilk yılında takımı şampiyon yapmış, ikinci sezonunda ise ligi ikinci sırada bitirmişti. Takım başarılıydı ama Abramovich onu da kovmadan duramadı.
ŞAMPİYONLAR LİGİ KUPASI SÜRPRİZİ
2011’deki teknik adam, ‘yeni Mourinho’ olarak gösterilen Porto’nun hocası Andre Villas-Boas’tı. Porto ile UEFA Kupası’nı kazanmasının ardından bir anda dikkatleri üzerine çekmişti. Yaşı gençti ve başarıya açtı. Ancak beklentilerin bir hayli altında kaldı ve sezon bitmeden Mart 2012’de gönderildi. Yerine İtalyan teknik adam, eski Chelsea oyuncusu Roberto Di Matteo geldi. Geçici bir çözümdü fakat takım sürpriz bir şekilde sezon sonunda Şampiyonlar Ligi kupasını alacaktı. Hal böyle olunca sözleşme yenilendi. Ancak işler beklendiği gibi gitmeyince Kasım 2012’de onun da bileti kesildi. Yeni teknik adam, 2005’te Liverpool’la Şampiyonlar Ligi kupasına uzanan Rafael Benitez oldu. Onun ömrü de Mayıs 2013’e kadar olacaktı.
İKİNCİ MOURİNHO DÖNEMİ
Jose Mourinho ile Abramovich’in yolu ikinci kez Haziran 2013’te kesişiyordu. Mourinho’nun ikinci Chelsea döneminde ilk sezonu takım 3. sırada tamamlarken, ikinci yılında Premier Lig şampiyonluğu geldi. Üçüncü sezonunda ligin ilk 16 haftasında 9 mağlubiyet alınca Abramovich, Mourinho’nun biletini bir kez daha kesecekti. Takım sezon sonuna kadar geçici olarak bir kez daha Guus Hiddink’e emanet ediliyordu.
CONTE İLE CİCİM AYLARI ÇABUK BİTTİ
Temmuz 2016’da Chelsea’nın yeni hocası İtalyan Antonio Conte oldu. Juventus ve İtalya milli takımıyla başarılı bir performans ortaya koyan Conte ilk yılında Chelsea’yı zirveye taşıyıp, Premier Lig şampiyonu oldu. Abramovich uzun bir aradan sonra kalıcı teknik adam bulmanın mutluluğunu yaşarken, Conte’nin ikinci yılı beklentilerin çok altında kaldı. Chelsea’nın şampiyonluk potasından uzaklaşmasıyla Antonio Conte’nin de günleri sayılı yorumları yapılmaya başladı. Abramovich için tek başarı kriteri şampiyonluk olduğu için Conte’ninm yerine kimin geleceği spor basınında konuşulmaya başladı. Mevcut adaylar arasında Luis Enrique, Thomas Tuchel, Carlo Ancelotti, Maurizio Sarri ve Diego Simeone isimleri yer alıyor.
Claudio Ranieri, Jose Mourinho (2 kez), Avram Grant, Luiz Felipe Scolari, Guus Hiddink (2 kez), Carlo Ancelotti, André Villas-Boas, Roberto Di Matteo ve Rafael Benitez, 2003’te Chelsea’yı satın alan Abramovich’in kovduğu teknik direktörler oldu. Şimdi bu halkaya Antonio Conte’nin ne zaman ekleneceği merakla bekleniyor.
[Hasan Cücük] 12.2.2018 [TR724]
Zulüm mimarları: Hâkim ve savcılar [Nurullah Albayrak]
Demokratik siyasal yaşamda, ‘tek seslilik’ ya da ‘resmi görüş’ sistemi kabul edilemez. Farklı düşünmek, farklı düşünceler etrafında örgütlenmek ‘suç’ sayılmaz.
Demokratik olmayan toplumlarda ise ‘resmi ideoloji’ dışında kalan düşüncelerin açıklanması, yazılması, konuşulması, propagandasının yapılması suç sayılmaktadır. Bu nedenle de savaş çığırtkanlığı yapılmasını resmi ideoloji olarak gören iktidar anlayışı karşısında, ‘savaşa hayır’ demek suç kabul edilebilmektedir.
İzin verilen düşünceyi benimser ve resmi görüş doğrultusunda hayat sürmek isterseniz ‘bu ülkede baskı yok herkes fazlasıyla özgür’ diyebilirsiniz. Ancak, hiç şüphe yok ki bu sistem ve anlayışın demokrasiyle, hukuk devletiyle ve düşünce açıklama hakkıyla en ufak bir ilgisi yoktur.
Yaşanan bunca haksızlığa ve zulme sebep olanlar, evrensel hukuk ve insani değerlere değil iktidara bağlı olmayı tercih eden hakim ve savcılardır. Dikta rejimine giden yolların taşları da her zaman olduğu gibi hakim ve savcılar tarafından döşenmektedir. Hiç şüphe yok ki tarih, zulmün mimarı olarak bu dönemin hakim ve savcılarını yazacaktır.
Bu tür zihniyet sahibi hakim ve savcılar sayesinde, muhalif düşünceye sahip olan ya da resmi düşünceyi benimsemek istemeyen herkes vatan haini, ajan ve terörist ilan edilmektedir.
Oysa ki, siyasal faaliyetlerde bulunmak, düşünce açıklamak, yorum yapmak, eleştiri yöneltmek, sorunların çözümü için öneride bulunmak, muhalif düşünceler etrafında örgütlenmek yasalarımızda suç olarak kabul edilmemektedir. Terörle Mücadele Yasası kapsamında ancak şiddete yönelik tahrik, teşvik eylemleri hukuksal konuyu oluşturabilir. Anayasal hak kapsamında kabul edilen faaliyetler ise suç konusunu oluşturmamaktadır.
Ancak, resmi ideolojinin terör tanımı nedeniyle; cebir ve şiddet içermeyen, baskı, korkutma, yıldırma, tehdit yöntemlerinden hiçbirisini benimsemeyen insanlar, terör örgütü üyesi ya da terör örgütü üyesi olmamakla birlikte yardım eden olarak kabul edilerek cezalandırılmaktadır.
TERÖR ÖRGÜTÜ SUÇU NEDİR?
Terör örgütü suçu açısından hem ‘amaç’, hem de amaca yönelik ‘yöntem’ hukuka aykırı olmalıdır. Amaç hukuka aykırı olup yöntem hukuka aykırı değilse suçtan bahsetmek olmaz. Oysa, hakim ve savcılar suç içermeyen eylemleri saray ideolojisi kapsamında suç olarak değerlendirmektedir.
Örgüt üyesi ya da örgüt üyesi olmamakla birlikte yardım eden suçlamasında bulunulabilmesi için suçlama yöneltilen kişinin var olduğu iddia edilen örgütün amacını bilmesi ve hukuka aykırı amacın cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle gerçekleştirileceğini bilmesi ve kendisinin de yaptığı eylemin hukuka aykırı amacın gerçekleştirilmesi için yapıldığını bilerek ve isteyerek yaptığının ispatlanması gerekir.
Medyaya da yansıyan, örgüt üyesi olmamakla birlikte yardım etme suçlamasıyla verilen mahkumiyet kararlarının gerekçesinde;
‘Sanığın Bankasya’ya örgütsel çağrı üzerine bankanın TMSF tarafından el konulmasını engellemek amacıyla mevduat girişi yaptığının ve yatırdığı paranın mülkiyetinin terör örgütüne geçmemesi nedeniyle örgütün bankasını TMSF tarafından el konulmamasını sağlamaya yönelik örgüte bilerek, isteyerek yardımda bulunduğunun anlaşıldığı’ (anlam bozukluğu karara ait) denilerek hukuka aykırı olmayan bankaya para yatırma eylemi suç olarak kabul edilmektedir.
Oysa bir suçtan bahsedebilmek için, yapılan eylemin örgütün amacını gerçekleştirmesine katkı sağlaması ve sanığın da katkı sağlaması kastıyla hareket etmesi gerekmektedir. Karardan anlaşılacağına göre, suçlama yöneltilen kişilerin kastı, yapılan hareketin örgütün amacına nasıl katkı sağladığı konusunda hiçbir değerlendirme yapılmadan, bankaya para yatırma eylemi tek başına suç kabul edilmiştir.
Hangi amaçla olursa olsun yasalara göre kurulan ve faaliyet gösteren bir bankaya para yatırmak suç olarak kabul edilemeyeceği gibi cebir ve şiddet yöntemlerine başvurmaksızın anayasada öngörülen hakları kullanarak görüşler açıklanması, sosyal etkinliklerde bulunulması, muhalif kabul edilebilecek davranışlarda bulunulması ve bu görüşleri benimseyen bazı kimselerin yasal oluşumlar çerçevesinde faaliyet göstermesi de suç olarak kabul edilemez.
Terör suçunda tehlikeyi yaratan ve suçun oluşmasına neden olan, hukuka aykırı amaca ulaşmak için hukuka aykırı faaliyette bulunmaktır. Hangi saikle olursa olsun bankaya para yatırmak, okula çocuğunu göndermek, sendika ya da dernek üyesi olmak suç olarak kabul edilemez ve kimse bu gerekçeyle cezalandırılamaz.
Bu durum hukuki bir gerçekliktir. Hakim ve savcıların farklı şekilde değerlendirme yapması bu gerçekliği değiştirmez. Devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet icra eden bir bankanın terörle ilişkilendirilmesi ancak iktidara yaranma zihniyetinin eseri olabilir, hukukun değil.
Bize düşen hakim ve savcıları evrensel hukuk ilkelerine uygun davranmaya ve kararlar vermeye zorlamak olmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, umut korkudan daha güçlü bir duygudur. Bu iddiaların haksız ve yersiz olduğunu bilerek ve beraat kararı alma umuduyla sonuna kadar mücadele edildiğinde beraat kararı alınacağı muhakkaktır.
[Nurullah Albayrak] 12.2.2018 [TR724]
Demokratik olmayan toplumlarda ise ‘resmi ideoloji’ dışında kalan düşüncelerin açıklanması, yazılması, konuşulması, propagandasının yapılması suç sayılmaktadır. Bu nedenle de savaş çığırtkanlığı yapılmasını resmi ideoloji olarak gören iktidar anlayışı karşısında, ‘savaşa hayır’ demek suç kabul edilebilmektedir.
İzin verilen düşünceyi benimser ve resmi görüş doğrultusunda hayat sürmek isterseniz ‘bu ülkede baskı yok herkes fazlasıyla özgür’ diyebilirsiniz. Ancak, hiç şüphe yok ki bu sistem ve anlayışın demokrasiyle, hukuk devletiyle ve düşünce açıklama hakkıyla en ufak bir ilgisi yoktur.
Yaşanan bunca haksızlığa ve zulme sebep olanlar, evrensel hukuk ve insani değerlere değil iktidara bağlı olmayı tercih eden hakim ve savcılardır. Dikta rejimine giden yolların taşları da her zaman olduğu gibi hakim ve savcılar tarafından döşenmektedir. Hiç şüphe yok ki tarih, zulmün mimarı olarak bu dönemin hakim ve savcılarını yazacaktır.
Bu tür zihniyet sahibi hakim ve savcılar sayesinde, muhalif düşünceye sahip olan ya da resmi düşünceyi benimsemek istemeyen herkes vatan haini, ajan ve terörist ilan edilmektedir.
Oysa ki, siyasal faaliyetlerde bulunmak, düşünce açıklamak, yorum yapmak, eleştiri yöneltmek, sorunların çözümü için öneride bulunmak, muhalif düşünceler etrafında örgütlenmek yasalarımızda suç olarak kabul edilmemektedir. Terörle Mücadele Yasası kapsamında ancak şiddete yönelik tahrik, teşvik eylemleri hukuksal konuyu oluşturabilir. Anayasal hak kapsamında kabul edilen faaliyetler ise suç konusunu oluşturmamaktadır.
Ancak, resmi ideolojinin terör tanımı nedeniyle; cebir ve şiddet içermeyen, baskı, korkutma, yıldırma, tehdit yöntemlerinden hiçbirisini benimsemeyen insanlar, terör örgütü üyesi ya da terör örgütü üyesi olmamakla birlikte yardım eden olarak kabul edilerek cezalandırılmaktadır.
TERÖR ÖRGÜTÜ SUÇU NEDİR?
Terör örgütü suçu açısından hem ‘amaç’, hem de amaca yönelik ‘yöntem’ hukuka aykırı olmalıdır. Amaç hukuka aykırı olup yöntem hukuka aykırı değilse suçtan bahsetmek olmaz. Oysa, hakim ve savcılar suç içermeyen eylemleri saray ideolojisi kapsamında suç olarak değerlendirmektedir.
Örgüt üyesi ya da örgüt üyesi olmamakla birlikte yardım eden suçlamasında bulunulabilmesi için suçlama yöneltilen kişinin var olduğu iddia edilen örgütün amacını bilmesi ve hukuka aykırı amacın cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle gerçekleştirileceğini bilmesi ve kendisinin de yaptığı eylemin hukuka aykırı amacın gerçekleştirilmesi için yapıldığını bilerek ve isteyerek yaptığının ispatlanması gerekir.
Medyaya da yansıyan, örgüt üyesi olmamakla birlikte yardım etme suçlamasıyla verilen mahkumiyet kararlarının gerekçesinde;
‘Sanığın Bankasya’ya örgütsel çağrı üzerine bankanın TMSF tarafından el konulmasını engellemek amacıyla mevduat girişi yaptığının ve yatırdığı paranın mülkiyetinin terör örgütüne geçmemesi nedeniyle örgütün bankasını TMSF tarafından el konulmamasını sağlamaya yönelik örgüte bilerek, isteyerek yardımda bulunduğunun anlaşıldığı’ (anlam bozukluğu karara ait) denilerek hukuka aykırı olmayan bankaya para yatırma eylemi suç olarak kabul edilmektedir.
Oysa bir suçtan bahsedebilmek için, yapılan eylemin örgütün amacını gerçekleştirmesine katkı sağlaması ve sanığın da katkı sağlaması kastıyla hareket etmesi gerekmektedir. Karardan anlaşılacağına göre, suçlama yöneltilen kişilerin kastı, yapılan hareketin örgütün amacına nasıl katkı sağladığı konusunda hiçbir değerlendirme yapılmadan, bankaya para yatırma eylemi tek başına suç kabul edilmiştir.
Hangi amaçla olursa olsun yasalara göre kurulan ve faaliyet gösteren bir bankaya para yatırmak suç olarak kabul edilemeyeceği gibi cebir ve şiddet yöntemlerine başvurmaksızın anayasada öngörülen hakları kullanarak görüşler açıklanması, sosyal etkinliklerde bulunulması, muhalif kabul edilebilecek davranışlarda bulunulması ve bu görüşleri benimseyen bazı kimselerin yasal oluşumlar çerçevesinde faaliyet göstermesi de suç olarak kabul edilemez.
Terör suçunda tehlikeyi yaratan ve suçun oluşmasına neden olan, hukuka aykırı amaca ulaşmak için hukuka aykırı faaliyette bulunmaktır. Hangi saikle olursa olsun bankaya para yatırmak, okula çocuğunu göndermek, sendika ya da dernek üyesi olmak suç olarak kabul edilemez ve kimse bu gerekçeyle cezalandırılamaz.
Bu durum hukuki bir gerçekliktir. Hakim ve savcıların farklı şekilde değerlendirme yapması bu gerçekliği değiştirmez. Devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet icra eden bir bankanın terörle ilişkilendirilmesi ancak iktidara yaranma zihniyetinin eseri olabilir, hukukun değil.
Bize düşen hakim ve savcıları evrensel hukuk ilkelerine uygun davranmaya ve kararlar vermeye zorlamak olmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, umut korkudan daha güçlü bir duygudur. Bu iddiaların haksız ve yersiz olduğunu bilerek ve beraat kararı alma umuduyla sonuna kadar mücadele edildiğinde beraat kararı alınacağı muhakkaktır.
[Nurullah Albayrak] 12.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)