The Circle’da, Diyaspora’daki Türkiye Aydını başlığıyla yayınlanan mülakatlar olumlu olumsuz yoğun bir ilgiye mazhar olmakta. Bununla ilgili, bir ay içinde seriyi tamamladıktan sonra genel bir değerlendirme yazısı yazacağım.
Bu arada, The Circle‘in bağımsız ve güvenli bir mecra olarak varlığını sürdürmesi ziyadesiyle takdir gördü. 2017 baharında yayın hayatına İngilizce olarak adım atan The Circle, “müstakil ve münferit olarak” yoluna devam etmeye çalışacak.
The Circle‘daki mülakatların vesile olduğu “konuşma”ya Cemaat medyasında önemli görevler üstlemiş gazetecileri de dahil edip bir muhteva zenginliği sağlamayı hedefledim. Hizmet Hareketi medyasında tepe görevler üstlenmiş bir yönetici, mülakat talebime “şimdilik röportaj vermiyorum” derken, sonradan aynı vazifeyi deruhte eden diğer bir gazeteci ise, kendisine yöneltilen sorulara sükutla mukabelede bulunmayı yeğledi. Herkesin kendine göre haklı gerekçeleri olmalıydı!
Bülent Korucu da Hizmet Hareketi medyasında gazeteci, köşe yazarı, yönetici olarak önemli görevler üstlenmiş deneyimli bir isim. Şimdi gurbette. Malum süreci en yoğun yaşayan mağdurlardan. Burada bu konularda detaya girmiyorum; nitekim kendisine bu minvalde sorular da yöneltilmedi. Belki bir gün “kendi hikayesi”ni yine kendisi yazar. Aslında yazmanın da ötesinde, Korucu, “bu aralar en fazla önemsediğim Türkiye’de büyük sıkıntılar içinde yaşayan insanlar” diyor. Yeter ki yazılan çizilenlerden dolayı “onların vicdanları rencide olmasın…”
Kendisiyle mülakat yapacağımız sıralarda hastaydı. Sağlık sorunlarına rağmen, sorularımı kısa bir süre içinde ve samimiyetle yanıtladığı için kendisine teşekkür ediyorum.
Bülent Korucu kimdir?
Askerlik tabiriyle kısa künye sayayım o halde: Erzurumluyum, 1985’te gazetecilik tahsili yapmak üzere İzmir’e, Ege Üniversitesine gittim. 1989’da ise kuruluşundan itibaren stajyer olarak bir köşesinden tutunduğum Zaman Gazetesi’nde tam zamanlı çalışmak için İstanbul’a gittim. Haber merkezinde başladığım meslekte çeşitli kademelerde çalıştıktan sonra Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü ve Aksiyon Dergisi Yayın Yönetmeni olarak devam ettim. 4 Mart 2016’da el konulduğunda Zaman GYY yardımcısıydım. Son işim ise Yarına Bakış Gazetesi Yayın Yönetmenliği. Yazılarımı toplayıp edit ettiğim ‘Korku Cumhuriyeti’ isimli bir kitabım var.
Diyaspora’da hayat nasıl geçiyor?
Bazen günlerce evden çıkmıyorum. Kütüphane ya da dil kursu sayesinde gün ışığı gördüm diyebilirim. Uzun yılların alışkanlığı erken saatte gazeteleri okuyorum. Yavaş yavaş bulunduğum ülkenin gazetelerinden bazılarını (en azından başlıkları) de okumaya çalışıyorum. Sosyal medyada epey vakit öldürüyorum. Bugünlerde internet yayıncılığı üzerine kafa yoruyorum. Alternatif mecraları bireysel olarak nasıl kullanabileceğime dair fikir egzersizleri yapıyorum.
Yazdınız ama tekrar sorayım : Cemaat’teki eleştirel sesleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hizmet Hareketi’nin bugün yaşadıkları üzerinden yürüyen eleştiri/özeleştiri tartışmalarını özünde faydalı ve gerekli görüyorum. Fakat bazı endişelerim ile eleştiren ve cevap veren süreç liderlerine eleştirilerim var.
Öncelikle şunu belirteyim: ağır bir imtihan sürecinden geçiyoruz. Bildiklerimiz ve inandıklarımız da sınanıyoruz. “Kusurunu söyleyen sırtındaki akrebi haber veren kardeşindir, ona kızmak değil teşekkür etmelisin.” Bu cümleyi en az okuyan yüz defa okumuştur, ama icraata gelince bir anda hafıza kaybı yaşıyoruz!
Kamuyu ilgilendiren konularda özeleştiri, aslında bir nevi grup terapisidir. Tedavinin ilk adımı samimi itiraflarla atılır. Ancak bunun için grubun birbirlerine ve lidere(terapiste) güvenmesi gerekir.
Terapi lideri koltuğuna talip görünen akademisyenlerin bir çoğunu yakından tanıyorum. Yakın dostum diyeceklerim, uzaktan takip ettiklerim var. Bu işin ehli donanımlı insanlar. Fakat bazen öyle büyük hatalar yapılıyor ki gözlerime inanamıyorum. Grup terapisi diye izlediğim sahne bir anda sorgu odasına dönüşüyor. Haydi biraz daha vulgarize edeyim; birazdan sandalyeye bağladıkları kişiyi konuşturmak için elektrik verecekler diye korkuyorum. Entelektüel tatmin yaşamakla yetinmek yerine bir fayda da doğsun isteniyorsa, hedef kitleyi (tabanı) biraz daha güvende hissettirmeleri gerekiyor.
Belki de terapi lideri zannettiğim kimseler de gerçekte hasta. Lakin onlardan da iki satır özeleştiri duyulmadığından seans başlamıyor; herkes biribirine atfı cürümde bulunuyor. Terapi seansı, mahalle kavgasına dönüşme riski taşıyor. O halde bu terapiyi yönetecek birilerine ihtiyacımız olacak. Ne yazık ki bu şansa sahip değil gibi görünüyoruz. Belki psikiyatri uzmanlarının da topa girmesi gerekiyor.
Bugüne kadarki en çok etkilendiğim değenlendirmeyi bir psikiyatr dostum yapmıştı. Dedi ki Yunus (as) itiraf ettiğinde, “Nefsime zulmettim” dediğinde kurtuldu. Hizmet, kendiyle yüzleşip, varoluş gayesi dışına çıktığı (kendine zulmettiği) noktaları bulduğunda kapılar açılabilir. Yine samimi ve iyi niyetli analizlerin faydasına dikkat çekerken ‘Michael Jackson sendromu’ içinde ‘ben artık onlardan değilim’ diyerek araya karışanlar için uyarmıştı.
Sosyal bilimler konusunda uzman bir akademisyen değilim ama tabir yerindeyse 30 yıl acil serviste çalışmış bir pratisyenim. Bu iletişim stratejisinin hastayı kurtarması mümkün değil.
İletişim psikolojisinde dinleme türleri vardır. Bir ucunda çözümleyici öbür uçta ise suçlayıcı dinleme bulunur. Birincisi muhatabın kendini açmasına diğeri ise kilitlemesine yol açar. Ne yazık ki ikincisi ağır basıyor, iki taraf da sağırlar diyaloğu şeklinde iletişimi tercih ediyor. Bu devirde insanları susturmaya çalışmak beyhude uğraş. Hele bu donanımdaki insanlar için kalkışmak suyu tersine akıtmaya çalışmak demek. Gökhan Bacık’ın tanımladığı merkezi bürokrasi, hem etik hem de stratejik olarak yanlış yapıyor. Araya karışan kötü niyetli trollerin eklediği soslarla birlikte o alıştığımız nezahet ortamı kayboluyor. Merkezi bürokrasinin önde gelen isimleri kişisel sosyal medya hesaplarından en azından mesajı aldıklarını ve sırtlarındaki akrebi haber verenlere teşekkür ettiklerini duyurabilir.
Merkezi bürokrasinin özeleştiri yapmasının bu şartlarda mümkün olduğunu düşünmüyorum. Onbinlerce insan, boş dosyalarla yargılanıyor. Delil olmadığı için yargılamaya da gerek görmüyor ilk duruşmada kimlik tesbiti yapıp ceza veriyorlar. Söz konusu kişiler suçlamalar hakkında açıklama yapsa sokağa çıplak fırlayıp ‘euraka, euraka’ diye bağıracak yüzlerce savcı bekliyor. Suç teşkil etmese bile söylenecek şeylerin o dosyalara itiraf ve delil olarak kaydedileceğine şüpheniz olmasın. Çok kolay savuşturulacak algı operasyonlarına karşı suskunluğu bu yüzden tercih eden örnekleri yakından biliyorum. Hukukun olmadığı yerde sağlıklı bir özeleştiri süreci de yaşanamaz. Ama hakkaniyetli eleştirilerin sürmesini faydalı buluyorum. Hakkaniyetten kastım şu: savcı aleyhte olduğu kadar lehe delilleri toplamakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü ve muhatapların bir kısmının kendini savunacak imkanlara sahip olmadığı gerçeğini göz ardı etmeyen bir yaklaşım.
“Devleti küçültelim, Devletin ne işi var pijamayla pastırmayla” derken Hizmet’i büyütmek yanlıştı. Hizmet Kurumları, satınalma gücüne dayanarak pek çok sektörde denetleyici ve düzenleyici rol üstlenebilirdi. Bunun yerine üretici olmayı tercih etmek; Hizmet’i haksız rekabet eden itici bir unsur haline getirdi. KİT’ler gibi kontrolsüz ve verimsiz bir istihdam deposuna dönüştürdü. Bu devasa kurumları yönetenlere büyük bir güç ve iktidar alanı sunulmuş oldu. Ben eleştirilerime burada bir noktalı virgül koyup normalleşmeyi müteakip devam etmeyi doğru buluyorum. Bir adım ötesinin zulme gerekçe olmasından endişe ediyorum.
Gazeteci Arzu Yıldız, bu sıkıntılı ortamda kafayı dağıtmak için bol bol okuduğunu söyledi The Circle’daki mülakatında. Siz neler okuyorsunuz?
Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanını bitirdim en son. Hermann Hesse’nin Rosshalde romanına başladım ama nedense ilerleyemiyorum. Herhalde aileyi kaybetme fikri beni rahatsız etti. Bulunduğum yerdeki kütüphanenin Türkçe bölümü çok zengin değil. Merkeze inmem gerekiyor ama seyrek yapabiliyorum.
Türkiye özlemi?
Travmanın büyüklüğü ve hergün alınan kötü haberler özlemi kamçılayacak duyguları perdeliyor. Ama karşıma çıkan bir fotoğraf ya da görüntüye takılı kaldığımı farkediyorum. İnsan ülkesini de annesi gibi gerekçesiz seviyor. Türkiye’yi seviyorum, yaşadığım acılara rağmen seviyorum. Hayal kırıklıklarım ince bir tülle perdelese de özlüyorum.
Müziği, özellikle de türkülerimizi sevdiğinizi biliyorum. Bu aralar içinde bulunduğunuz halet-i ruhiyenizi anlatan, yansıtan bir parça var mı?
‘Ben yoruldum hayat’ parçasını ilk defa burada dinledim. Bir müddet ona takıldım. Ahmet Kaya’nın bir çok parçasını dinliyorum ama ‘Ben gönlümü sana verdim’in yeri başka… Yeşil başlı gövel ördek türküsünü çok severim. Bunlar halet-i ruhiyemin çok dalgalı olduğunu gösteriyor herhalde…
Gurbettesiniz. Bura insanının hoşunuza giden yanları?
Çok pozitifler, tebessüm yüzlerinden ve selam dillerinden eksik olmuyor. Göçmen mahallesi bizim oralar gibi, ama merkezde kimse asansörde tavana bakmıyor! Mutsuzluktan intiharın eşiğindeler efsanesi çöktü…
Nasıl bir Türkiye düşlüyorsunuz?
Düş kurmaya fırsat mı kalıyor? İçinde sevdiklerimizin, hatıra ve hayallerimizin bulunduğu ev yanıyor… alevleri göğe yükseliyor. Çaresiz seyrediyoruz. İbrahim (as) ateşini berd ü selama çevirene benzer bir inayet için dua ediyorum. O kadar…
Yılların gazetecisisiniz. Bıraktığınız miras?
Bu sorunun muhatabı olduğumu düşünmüyorum. Ama başarı çıtamı söyleyebilirim. İnsan kalabilmek. Onu başarabildiysem bana yeter. 2003 ile 2008 arasında Cihan’da, oradan 2016’ya kadar da Aksiyon’da ekip çalışmasının sonucu iyi işler yapıldı. Yarına Bakış, zor şartlarda ayakta kalmaya çabalayan, geniş tabanlı güzel bir gazete projesiydi. Ama bunları kendime mal etmem arkadaşlarıma haksızlık olur.
Herhangi bir pişmanlık?
Pişmanlıklarım var ancak ‘etkin pişmanlık’ yasası kapsamına girer endişesiyle şimdilik paylaşmıyorum. Şaka bir yana hukuk geri gelip boş dosyalarda üç müebbet talebiyle yargılanan arkadaşlarım kurtulduğunda onları söyleyebilirim.
Hizmet Hareketi denince aklınıza ilk gelen şey?
Güzel insanlar, iyi atlara binip gittiler.
Geri gelmezler mi?
Hizmet Hareketi’nin bittiğini ilan eden arkadaşlar kızmayacaksa, çok iyimser olduğumu söyleyebilirim. Bu Pollyannacılık ya da yanlış kader anlayışı da değil. Doğru, kader inancı tevekküle, diğeri teekküle (hazır yiyicilik) götürür. Tartışmanın bir boyutu da bu olduğu için söyleyeyim: İman bir imtihan olduğu kadar, bir tesellidir de. Kader geçmişe ve musibete bakar; geleceğe ve günaha bakmaz. Teselli ve ilaç olur ama atalet ve kabahatin gerekçesi olamaz. Akademisyenlerin uyarısında haklı bir nokta var; kader inancı kabahatini örtmek isteyenlerin baş vurabileceğini kolay bir sığınak. Ama ona engel olacağım derken, böyle büyük bir teselli kapısını insanların elinden almak doğru değil. Ayrıca dini bir hareketin dini jargonu kullanmasının eleştirilmesini anlamakta zorlanıyorum. Bir devlet heyeti az gelişmiş bir ülkedeki geziyi planlanandan kısa kesip dönmüştü. Gerekçe oteldeki klimaların çalışmamasıydı. Siz antropolojik teorilerinizle bir aileyi yıllarca o ülkede yaşamaya ikna edebilir misiniz?
Hizmet bence bugüne kadar Batı dünyasına açılamamıştı. Bir kolu gettolaşmış Türkiye göçmenlerine eklemlenmiş, o adacıklarda yaşamak zorunda kalmıştı. Topluma açılmak üzere kurulan dernekler ise teori bazlı ve formel bir iletişim kurabilmiş. Bunlar o günkü şartların zorunlu kıldığı durumlar. Şimdi iyi eğitimli, bir kısmı dil bilen çok sayıda insan akın etti. Hizmet Hareketinin bunların temel ihtiyaçlarını finanse edebilecek ekonomik gücünün bulunmaması bir hayra kapı açtı. Bu vesilesiyle hayatın içine balıklama atladılar. İlk zamanlar doğal olarak nitelik gerektirmeyen işlere girdiler. Dağıtım, uber, hamallık… bir büyük şirketin deposunda yük boşaltan gazeteci, banka şube müdürü ve işadamı tanıyorum. Fakat oturum prosedürlerinin tamamlanmasıyla birlikte eğitim ve donanımlarına uygun işler yapmaya başladıklarında, yaşadıkları toplumlar yeni bir Müslüman türüyle karşılaşıyor. Dil kurslarında öğretmenlerle kurulan dostluklar bunun ilk izleri. Yaşadıkları travmayı atlatmayı başardıklarında en büyük avantaj ise gençler ve çocuklar. Dili çok hızlı öğrenen ve topluma çok hızlı karışanlar onlar oluyor.
Merkeziyetçi olmayan ve ilkelere bağlılık üzerine kurulu bir Hizmet olacak bu. Yaşanılan toplumların yapısına uygun biçimde, benzer ilkeleri yaşayan bireysel varlıklar olarak hayata devam edecek herkes. Dernek vs kurumlaşma ise ihtiyaçlardan doğan ve hormonlu olmayan yapılar olacak. Daha önce gelmiş olanlarla kaynaşma arttıkça entegrasyon süreci hızlanacak. Batı toplumuyla aynı frekansta iletişim kurabilen ve bütün Müslümanların kafa kesen vahşiler olmadığını yaşayarak gösteren bir topluluğa batıda ihtiyaç vardı. Daha şimdiden ‘siz farklısınız’ cümleleri işitilmeye başlandı.
Türkiye’de hukuk geri geldiğinde -ki gelecek- medyatik linç bittiğinde bugün zulüm görenler bu sınavdan yüzakıyla çıkmış olacak. En ağır tahriklere ve eşine az rastlanan bir hukuksuzluğa rağmen şiddete bulaşmak bir yana meyil bile etmeyen insanlar, dünyanın İŞİD gibi katillere karşı umudu olacak. Böylesine didik didik edildiği halde suç bulunamadığı için hiç bir hukukta suç olmayan saçmalıklarla yargılanmaları aslında en geçerli beraat. En ağır bedeli ödeyenler olarak başları dik yaşayacak ve tertemiz bir miras bırakacaklar…
[Engin Sezen, 12.2.2018 The Circle] thecrcl.ca
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder