Dertlerin birinden çıkıp diğerine giren, acılarla inleyen fakat gözleri hep Allah’ın (cc) hoşnutluğunda olan kıymetli dostlar,
Önümüzde çok kıymetli bir Berâat Gecesi duruyor. Rabbim nasip ederse bu mübarek geceyi, Cuma yamaçlarının esintisiyle içi içe geçen iki mübarek zaman dilimi halinde idrak edeceğiz inşallah. O gün, asıl kıblemizi bulmuş olmamız ise bizim için lütufların bir başka sağanak halinde yağması anlamına geliyor.
Kendilerini Hak yolunda hizmete adamış bütün Allah dostları, bu mübarek Berâat Gecesi’ni ihya etmek için ciddi gayret göstermişler; hatta ehlullahtan pek çokları Berâat’i yeniden bir doğum fırsatı olarak görmüşler; istiğfar, tevbe ve inabeleriyle kalbî ruhî hayatın yepyeni iklimlerine ilk adımı bu gece atmışlardır. Bunu yaparken de Berâat’in hususiyetlerini nazar-ı itibara alarak, ilhamını hadis-i şeriflerden alan çok içli yakarışlarla dergah-ı ilahinin kapısını çalmışlardır.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Şaban ayına ve özellikle bu ayın içindeki Beraat gecesine ayrı bir önem vererek onu ihya etmiştir. Zira, Allah (cc) o gün yani 15 Şaban’da Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yüzünü çok arzuladığı Kabe’ye çevirmiş ve bugünkü kıblemizi bize ihsan etmişti.
Hicret'ten önce Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'de namaz kılarken, mümkün mertebe Kâbe'yi arkasına almaz; Kâbe, kendisiyle Beyt-i Makdis arasında kalacak şekilde, Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer-i esved arasında namaza dururdu. Böylece hem Kâbe'ye hem de Kudüs’teki Mescid-i Aksa'ya yönelmiş oluyordu. Hicretten sonra Medine'de Mescid-i Aksa'ya yöneldiğinde Kâbe'nin arka tarafta kalmasından Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) üzüntü duyuyor, kıblenin Kâbe'ye çevrilmesini içten arzu ediyordu. Nitekim “Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz.” mealindeki ayette, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu özlemi dile getirilmektedir. Çünkü, kendisinin ruh ikizi olan Kâbe’nin gerçek mahiyetini Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç’ta görmüştü.
Hicretten 16-17 ay kadar sonra, Şaban ayının 15'inci günü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine'de Selemeoğulları Yurdu'nda öğle namazı kıldırırken, ikinci rek'atın sonunda:
"Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Hemen yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. (Ey mü'minler) siz de nerede olursanız, (namazda) yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz..." (Bakara Sûresi, 144) anlamındaki âyet nâzil oldu.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) yönünü hemen Kudüs'ten Mescid-i Harâm'a çevirdi. Cemâat da saflarıyla birlikte döndüler. Kudüs'e doğru başlanılan namazın, son iki rek'atı, Kâbe'ye yönelerek tamamlandı. Bu yüzden Selemeoğulları Mescidine "Mescid-i Kıbleteyn" (iki kıbleli mescid) denilmiştir.
(Mescid-i Kıbleteyn (iki kıbleli mescid)
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu arzusu yönünde kıblenin değiştirilmesiyle kimlerin gerçekten Allah'ın Resulü'ne gönülden bağlı samimi müminler olduğu, kimlerin Müslüman görünmelerine rağmen münafık oldukları da ortaya çıkacaktı. Tam da insanların kader defterlerine Şakî ya da Said diye ayrıldığı Berâat Gecesi’nin gündüzüne denk gelmişti bu hadise. Nitekim devam eden âyetin üslûbundan anlaşıldığına ve tefsirlerde yer alan bazı rivayetlere göre, Şaban ayının 15’inde gerçekleşen kıble değişikliği, bu ayrımı açık olarak ortaya koyacaktı. (Taberî)
(Mescid-i Nebevi’de ilk şekliyle namaz kılınan yer Mescid-i Aksa’ya bakıyordu. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hane-i saadetleri bu şekliyle arkada kalıyordu. Kıble bugünkü şeklini alınca yeşil kubbenin üzerinde yer aldığı hanesi kıble tarafına düşmüş oldu.)
İşte, hem Kıblemizi bulmamız hem de bu umumî af ve rahmet gecesinde tevbe, istiğfar ve duaların kabul edileceğine dair Rabbimizin müjdesi, Varlığın Yaratılış Gâyesi
olan Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) sevindirmiş, Beraat gecesine ayrı bir önem vererek değerlendirmesine vesile olmuştu.
Rabbimiz, Beraat Kandili hakkında şöyle buyurur:
“Açık olan ve gerçeği açıklayan bu kitaba yemin olsun ki; Biz onu kutlu bir gecede indirdik. Çünkü, Biz onunla insanları uyarmaktayız. O, öyle bir gecedir ki her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile, o zaman yazılıp belirlenir.” (Duhan Suresi, 2-4)
Bu geceden ertesi yıla kadar meydana gelecek hadiselerin hepsi melekler tarafından defterlere ayrı ayrı yazılır. Doğumlar, ölümler, rızıklar, zenginlikler, fakirlikler, Hacca gidecekler, vefalı kullar, asi kullar, münafıklar… hep bu sırada kaydedilir.
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu mübarek gecenin ehemmiyetini şöyle ifade ediyor:
“Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, geceyi ibadetle geçirin. Ve o gecenin gündüzünde (kandilden sonraki gün) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş battıktan sonra Allah Teâlâ rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.
Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şaban’ın on beşinci gecesinde rahmetiyle yetişip her şeyi kuşatır. Bütün mahlûkatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalpleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.
Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut çok kin güden veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.” (İbn-i Mâce, İkâme)
Bediüzzaman Hazretleri bu gecenin değeri ve değerlendirilmesi ile alâkalı şöyle buyurmaktadır: “Beraat Gecesi, bütün senenin kutsî bir çekirdeği ve insanlığın kaderinin programı olması açısından, Kadir gecesi gibi mukaddestir. Kadir gecesinde her bir amelin, okunan Kur’an’ın her bir harfinin sevabı otuz bin olduğu gibi, Beraat gecesinde de yirmi bine kadar çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’ân’la, istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”
Evet, “Berâat Gecesi” olarak bilinen bu mübarek zaman dilimi, Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, içinde beşerin kader programı nevinden bir İlâhî icraat yapıldığı için Kadir gecesi kudsiyetindedir ve bütün senenin bir çekirdeği hükmündedir.
Peygamber Efendimiz’in Şaban ayına ve özellikle bu ayın içindeki Beraat gecesine ayrı bir önem vererek onu ihya ettiğine dair bir kısım rivayetleri göz önüne alan bazı âlimlerin bu geceyi namaz kılarak, Kur’ân okuyarak ve dua ederek geçirmenin çok büyük sevaba vesile olacağını söylediklerini hatırlatan muhterem Hocaefendi, bu geceye has bir ibadet olmamakla beraber kimi kaynaklarda Salâtü’l-Hayr/Hayır Namazı denilen yüz rekatlık bir namazdan bahsedildiğini ve kazaya kalmış onca namazlar da düşünülünce nafile ya da kaza kabilinden böyle bir namaz kılınabileceğini belirtiyor.
Bu umumî af ve rahmet gecesinde tevbe, istiğfar ve duaların kabul edileceğine değinen Hocamız, bilhassa külliyet kesbeden duanın kabule karin olacağını, aynı taleple çarpan yüreklerin sayısı arttıkça o niyazın Hak katında kabul olma ihtimalinin de artacağını ifade ediyor.
Bu mübarek gecede ülkemiz, ümmet-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) ve bütün insanlık için dua etmek gerektiğini vurguluyor.
Bu vesileyle Beraat Kandilinizi gönülden tebrik ediyoruz. Başta ülkemizin insanları olmak üzere bütün ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam) her türlü musibetten kurtulup selamete çıkması, maddî manevî sıkıntılardan sıyrılıp inşiraha kavuşması, şerirlerin oyunlarının bozulması, özellikle de inananlar arasında vifak, ittifak ve uhuvvet ruhunun canlanması ve kalblerimizin, akıllarımızın, fikirlerimizin, fiillerimizin fitneye, fesada bütün bütün kapalı olacak şekilde ıslah olması talebiyle el kaldırıp hep birlikte Rabbimizden dileyelim ve dilenelim.
“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) buyuruyor Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem).
Zulme uğrayan, yolda kalan, muhtaç olan kimselere karşı gerçekten alâka duyuyorsak, işittiğimiz hıçkırıkların gönlümüze bir kor gibi düştüğünü hissediyor ve inleyen her insanla beraber biz de ızdırap çekiyorsak, o halde kendi acz ve zaafımızın idraki içinde gücü her şeye yeten Kudreti Sonsuz’a yönelelim ve O’na içimizi dökelim bu gece. Allah Teâlâ’nın rahmetiyle dünya semasına tecelli ettiği, değer verdiği bu Beraat hürmetine O’ndan (cc) isteyelim. Bu hepimizin Berâat’ı olsun inşallah.
Berâat Gecesi Duası
(herkul.org/herkul-nagme/beraat-gecesi-duasi/)
‘Büyük Sensin Allahım. Her türlü hamd ü senâ Yüceler Yücesi Senin hakkındır ve sabah-akşam tesbîh ile anılmaya layık yalnız Sensin. Âlemlerin Rabbi Yüce Allahım, Sana sonsuz hamd ve şükür, Kâinatın Medar-ı Fahri Efendimize, âline ve ashabına da nihayetsiz salât ü selam ederek Sana el açıyorum.
Allahım, şayet benim ismimi da bahtiyar kullarının adlarını kaydettiğin Saidler Divanı’na yazmış isen, o yazıyı orada sabit eyle. Şayet, talihsiz zavallı kulların adlarının yazıldığı Şakîler Defteri’ne benim ismim de yazılmışsa, bahtına düştüm, kurban olayım, ismimi o bahtsızların arasından silip salih kullar zümresine dahil eyle. Çünkü Sen Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurdun: “Allah dilediğini siler, iptal eder, dilediğini de sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O’nun indindedir.” (Ra’d 19/39)
Ya Rabbi, ikâbından affına sığınırım, gazabından rızana sığınırım, Senden Sana sığınırım. Sen izzet ve celal sahibisin. Zatını sena ettiğin gibi Seni sena etmekten, ululuğuna yaraşır beyanlarla Sana kulluğumu sunmaktan ve Sana azametine yakışır sözlerle içimi dökmekten acizim.
Ey bolca veren, fakat verdikleri ile minnet etmeyen ve başkalarından bir iyiliğe muhtaç olmayan, asla minnet altına girmeyen Allahım! Ey celal ve ikram sahibi! Ey kudret ve nimet sahibi! Hiçbir ilah yok, ancak Sen varsın! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, kemal sıfatlar ile de tavsif ederim. Ey ümit edenlerin yanıltmaz yardımcısı/dayanağı! Ey sığınmak isteyenlerin yegane barınağı! Ey çığlık çığlığa feryad edenlerin biricik teselli kaynağı! Ey korkanların güvencesi, yolunu şaşırmışların delili, medet isteyenlerin yardımcısı ve ey merhametlilerin en merhametlisi!..
Allahım! Eğer ismimi Levh-i Mahv ve İsbat’ta şakîler (talihsizler, kötüler) defterine yazmış idiysen, ne olur, onu oradan silmeni bir kere daha istiyorum, benden kötülük ismini gidermeni diliyorum. Eğer ismimi saidler (mutlular, iyiler) divanına yazmış idiysen, onu da orada sabit kılmanı dileniyorum. Eğer ismimi katındaki Levh-i Mahv ve İsbat’ta mahrum bırakılan ve rızkı dar kılınan diye yazdın ise, onu sil ve rızkımı çoğalt, beni zengin/başkalarından müstağni yaz, hayra muvaffak kıl, rızkımı genişlet, artır. (Sen istersen bunları yaparsın). Çünkü beyanının şefaatine sığınarak tekrar ikrar ediyorum ki Sen Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurdun: “Allah dilediğini siler, iptal eder, dilediğini de sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O’nun indindedir.” (Ra’d 19/39)
İlahî! Mükerrem Şaban ayının ortasında, “her türlü hikmetli işin belirlenip yazıldığı ve onaylandığı” şu Beraat gecesindeki büyük tecellin yüzüsuyu hürmetine, benim bildiğim veya bilmediğim bütün belâları üzerimden kaldır, def et! (Hata kabilinden olup) sadece Senin bildiğin şeyleri bana bağışla, beni affeyle. Zira yegane aziz ve yegane kerim Sensin!..
Ümmet-i Muhammed’e dirlik ver! Fikrimizin, ruhumuzun, havl ve kuvvetimizin dağınıklığını Sana şikayet ediyor ve bizi bu durumdan kurtaracak yegane tasarruf sahibinin Sen olduğuna inanıyorum. Bizi bu durumdan kurtar Allah’ım! Özellikle de gerek cihanın dört bir yanında, gerekse hayatın her ünitesinde, insanlarla Senin arandaki engelleri kaldırmaya kendini adayan, sa’ylerine terettüb edecek semere itibariyle, Rıza ve rıdvânından başka hiç bir şey hedeflemeyen kardeşlerimin, bacılarımın, erkeğiyle kadınıyla dostlarım ve gönüldaşlarımın dağınıklığını gidermeni, yaralarını sarmanı, enis ve celîsleri olmanı, onları her türlü kem göz ve kötü niyetlilerin şerrinden muhafaza buyurmanı, onları kendi gözlerinde mahiyetlerinden daha küçük, ancak temsil ettikleri misyon itibariyle büyük mü büyük göstermeni diliyor ve dileniyorum.
Ey her şeye gücü yeten Kâdir Rabbimiz! Bizi kesret dağdağasında boğulmaktan kurtaracak ve vahdet tecellileriyle dirliğimizi sağlayacak yegâne güç sahibi Sensin. Sırlı alem olan kalblerin anahtarı Senin elindedir. Dilediğin gibi kalbleri evirip çevirme kudretine sahipsin. N’olur, kalblerimizi te’lif buyur! Biliyoruz ki, yeryüzünde ne var ne yok, hepsini bu uğurda sarf etsek de iki gönlü te’lif etmeye muvaffak olamayız. İnsanı yaratan Sen.. Gönüllerin Efendisi de Sensin. Gönül aynamızı duru eyle ve gönüllerimizi te’lif buyur. Ta birbirimize karşı tevahhuş hissetmeyelim.. birbirimizin enis u celisi olalım.. birbirimizin ayıbını araştırmayalım.. kınayanın kınamasından müteessir olmayalım, övenin övgüsünü üzerimize almayalım. Ey iyilik ve ikramda bulunan Kerîm Rabbimiz! Bizleri katından bir güçle te’yid buyur..
Ey kullarının dualarına icabet eden Mucîb Allah’ım! Bizleri, sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kıl, onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak eyle!’
Allah’ım! Tutuklanan, hapsedilen ve derdest edilen “mescu^n” kardes¸lerimize; tevkif edilen, is¸inden alıkonulan ve hu¨rriyeti kısıtlanan “mevkuf” kardes¸lerimize; darda bırakılan, kendisine sebepler u¨stu¨ bir yardım elinin uzanmasına muhtac¸ olacak s¸ekilde u¨zerinde baskı kurulan “muzdarr ” kardes¸lerimize; gadre ve haksızlıgˆa ugˆramıs¸, hak ettigˆi imkanlar zorla elinden alınmıs¸ “magˆdur” kardes¸lerimize; hak etmedigˆi muameleye ta^bi tutulan ve za^limin gaddar eliyle zulme maruz bırakılan “mazlum ” kardes¸lerimize, tez zamanda serbest kalmalarını ve hak ettikleri hu¨rriyet ve imkanlara kavus¸malarını lu¨tfeyle. O¨yle ki, bu lu¨tfunun keyfiyeti, Sen’den gayrı “ma^siva”dan gelebilecek iyiliklerden mu¨stagˆni kılacak o¨lc¸u¨de olsun!
Niyazımızın sonunda, dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Efendiler Efendisi’ne, âl ve ashabına salat ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz ya Rab!
[Fikret Kaplan] 15.4.2019 [Samanyolu Haber]
Hepimizin Berâat’ı Olsun! [Fikret Kaplan]
Bugün cemaatin ‘geçmiş günahlarını’ konuşma günü mü? [Doğan Ertuğrul]
25 yıl olmuş. Muhabir olarak gittiğim Atina’ya yerleştikten bir iki hafta sonra ünlü Zonars Cafe’de buluşmuş, ilk Elino-Türkiko kahvelerimizi içmiştik Herkül Milas’la. Kahvenin hatırı vardı ve Atina’da bulunduğum birkaç yılda Hoca ile haber için, sohbet için, dertleşmek için sık sık buluştuk.
Her defasında saatler boyu süren sohbetlerimizde Türk-Yunan ilişkilerinden, milliyetçilikten, ‘öteki’nden, Rum olmaktan, Elitis’den, Hacıdakis’ten, Yunus Emre’den, Rumi’nin Yunanca şiirlerinden… konuştuk. Hiç unutamam, Elitis’in ‘Πριν απ’ τα μάτια μου ήσουν φως, Πριν απ’ τον Έρωτα έρωτας, Κι όταν σε πήρε το φιλί, Γυναίκα‘ dizelerinin de yer aldığı Hacıdakis’in O Megalos Erotikos albümü -kaseti hediye etmişti- hakkında Herkül Hoca’nın, ‘Müziği zordur Hacıdakis’in’ yorumuna sevgili eşi Evi’nin ‘Ama Herkülcüm, zor müzik olur mu, başka türlü anlatmak lazım’ itirazını ya da Elitis’in başka bir dizesini ‘Boğazına büyük, kırmızı bir gül dolanır’ şeklinde mi yoksa, ‘…kırmızı, büyük bir gül dolanır’ şeklinde mi ifade etmek gerektiğini tartışmamızı. Ya da Olimpos’ta antik tanrıların yaşadığına inanıp inanmamayı…
Aynaros’a da gittik Herkül Hoca ile… İveron’u, Simona Petra’yı, manastırları ziyaret eden son Türkleri, hatta Katolik ve Ortodoks kiliselerini sonsuza dek ayıracak ihtilafla ilgili ‘büyük sırları’ birlikte konuştuk keşişlerle…
Sonra ben Atina’dan ayrıldım. Ama o konuşmaların, tartışmaların izlerini hep taşıdım. Sanıyorum nereye gitsem Herkül Hoca hep benimle birlikte geldi. Umarım ki hâlâ öyledir… Ve yaklaşık 25 yıl sonra Herkül Milas ile Atina’daki evinde yine buluştuk. Evi’nin hazırladığı kahvelerimizi içtik. Ama bu kez şiirden, müzikten, edebiyattan hatta Türk-Yunan ilişkilerinden bile söz etmeye fırsat bulamadık. 25 yıl sonra gündemimiz yine Türkiye’ydi.
Üstelik o günlerle bile kıyaslanamayacak kadar kötü bir Türkiye. Biz de Milas’ın Ahdi Atik‘ten bir alıntı yaptığı yazısından başlayarak sevgili Selahattin Sevi ile birlikte susmanın ve konuşmanın, sevinmenin ve üzülmenin zamanını konuştuk.
Bir yazınızda ‘Konuşmanın zamanı var, susmanın zamanı var. Üzülmenin zamanı var, sevinmenin zamanı var…’ alıntısı yaptınız. Dua gibi ifadeler. 3 bin yıllık bir metin olduğunu söylüyorsunuz. Kaynağı ne?
Eski Ahit. Çok güzel, şairane bir metin. Vaiz 3.
Neden bu alıntıyı yapma ihtiyacı duydunuz?
Son birkaç yazımda ‘zamanlama’dan söz ediyordum: O nedenle aklıma geldi. Bu arada Eski Ahit‘i karıştırırken başka bir şey buldum. Diyor ki, ‘Hayvanlar da insanlar gibi nefes alır, solur… İnsanların hayvanlardan üstün yanı olmamalı. Aynı yere varacaklar hepsi.’ Hayvanseverler için bu inanılmaz bir şey… Zaten Eski Ahit sadece dini metinlerden ibaret değil, içinde aşk şiirleri de var…
Neşideler Neşidesi gibi…
Evet. İşte zamanlama konusunda da bu metin söyleyeceklerime tam uygun geldiği için alıntıladım.
Bu Eski Ahit metnini bugün hatırlama nedeniniz ne?
Çünkü bazı şeyleri yapmanın zamanı değil bana göre. Şundan dolayı; adam gerçeği söylediğine inanıyor. Evet, söylediği gerçek de olabilir ama o gerçeği söylemenin sonucuna bakmıyor. Mesela bir çocuk, diyelim bir gerçeği öğrenince şoka girecekse, hayat boyu şokta yaşayacaksa, o gerçeği söylemezsin, değil mi? Ya da bir insana bir yakını kaybettiğini pat diye söylemezsin. Onu söylemenin bir yolu var. Doğru yanlış yetmiyor, onun dışında başka şeyler de var. Şimdi yazılan birçok yazıda görüyorum. Adam bir şey söylüyor. Bakıyorum evet haklı. Ama haklı olduğu o şeyi o zamanlama ile söylemenin başka sonuçlarını dikkate almıyor. Oysa bir yazının tahrik edici olmaması, gereksiz tepki yaratmaması da gerekiyor.
Anlaşılmasının, düşüncenin önüne geçeceği için mi?
Tabii. Çünkü bir eleştirinin iki amacı olabilir. Birincisi, kendine güveni sağlamak için karşı tarafın ne kadar kötü olduğunu göstermeye çalışırsın. Veryansın edersin. Onlar kötü, biz iyiyiz, filan. Bu eleştiride en küçük bir karşı tarafı ikna etme çabası yoktur. Karşı tarafın görüşünü değiştirmesini sağlama amacı da yoktur. Hatta tam tersi kutuplaşmayı sağlamak, hem kendinizi hem de kendi grubunuzu tatmin etmektir amacınız. Mesela Tayyip Erdoğan’ın yaptığı eleştirilerin amacı tam da bu. Herhalde arkamda öyle kitleler olmadığı için (gülüyor) benim birilerine saldırı niyetim yok.
Sizin birini, bir şeyi eleştirirken hedefiniz ne?
Bazı görüşlerimi karşı tarafa iletmek ve onları etkilemek. Değiştirmek büyük laf. Öyle bir iddiam yok. Ama eleştiri ile birini etkileyebilmenin bazı ilkeleri var.
Nedir sizce bu ilkeler?
Öncelikle eleştiri öyle dile getirilmeli ki, muhatabın varmasını istediğin sonuca kendi varsın. Eleştiri, sen yanlış yoldasın diye başlayamaz. Karşıdaki insanı pes ettirme hedefi olamaz eleştirinin. Evet pes ettim, sen kazandın dese bile, görüşleri değişmez çünkü. Ama kendisi düşünür de, acaba ben hatalı mıydım derse, görüşleri değişmeye başlar. Bir başka önemli nokta, tonlama. Eleştiride saldırganlık olmamalı. Çünkü saldırganlıkla kimseyi ikna edemezsin.
Ya eleştirilen kişi, grup her eleştiriyi saldırganlık olarak görüyorsa…
Bunu önlemek için örnekleri kendisinden vermeyeceksin. Yani sen şunu yaptın, demekle olmaz. Almanya’da bir toplantıya çağırdılar, resmi tarihi nasıl anlatıyorsun, diye. Ben konuşmamda onlara kendileri dışında örnekler verdim. Azınlık refleksiyle yaptım sanıyorum. Ne yaptığımı daha sonra düşündüm. Bilinç dışı davrandım belki de. Mesela Türkiye’de milliyetçiliği anlatırken, Türk milliyetçiliğinden söz etmedim, Yunan milliyetçiliğini anlattım. Sınıfta, “Hocam bizde de buna benzeyen şeyler yok mu?”, diyen öğrenciler oldu. Ama Türk milliyetçiliği şöyle, böyle desem, buz gibi milliyetçiler yetiştirirdim. Yunan gelmiş bize hakaret ediyor, diyecekler. Biraz da haklı olacaklar. Üstelik zaten tüm milliyetçilerin yaptığı bu. Sadece karşı tarafı anlatıyorlar. Kötü yanını gösteriyorlar ve üstelik haklılar. Ama hiçbir işe yaramıyor, başka milliyetçilikleri eleştirirken kendi milliyetçisini yaratıyor. Çünkü karşı taraf kötü, sen iyisin, sonucu çıkarıyor.
Bazı ‘hassas’ konulara hiç girmemek gerekebilir mi eleştirirken?
Hayır, tüm konuların konuşulması gerekir. Bir konu ele alınmazsa bu kötü bir mesaj oluyor. Çünkü karşındakine, susarak geçiştirdiğin konu öyle bir konu ki, tedavisi yok, önüne geçilemez, mesajı veriyorsun. Ve çok önemli başka bir şey: Bütün tarihi, toplumları, insanları değişmekte olan haller olarak görmek ve göstermek zorundasın. Hiçbir şey durağan değil. Değişiklik temeldir ve bunun tersi stereotiptir, kalıp yargıdır.
‘Tarihi, toplumları değişmekte olan haller olarak görmek’ ne anlama geliyor?
Mesela Türkler nasıldır sorusunun cevabı, ‘Türkler değişir’dir. Yunanlar, İtalyanlar, Araplar değişir, olduğu gibi. Ezelden bugüne ve bugünden sonsuza aynı olan topluluk olamaz. Efendim Türkler ya da Yunanlar zamanında şunu yaptı, tamam yaptı ama değiştiler. Bugün kötü olabilir, yarın da iyi olabilir. Bu değişiklik iyiye doğru da kötüye doğru da olabilir. Dün iyi olan yarın kötü olur.
Eleştiriyi başka örnekler üzerinden kurmak neden önemli?
Bir örnekle anlatayım. Bir Kürt derneği beni Diyarbakır’a çağırdı, milliyetçilik konusunu işlememi istediler. Onlar benden Kürt milliyetçiliği anlatmamı beklerken onlara Yunan milliyetçiliği anlattım. Önce sözlük hazırladılar, sonra dil bilgisi hazırladılar, sonra şiir derlemeleri yaptılar. Dernekler kurdular, sonra ayaklandılar, dedim. Gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattım. Biri kalktı ve ‘Hocam siz bizden korktunuz da mı böyle anlattınız, resmen bizi, Kürt milliyetçiliğini anlattınız?’ dedi. Hayır dedim, korkudan değil, sizin tepkinize neden olmamak için yaptım bunu. Tepkiniz, anlamanızı engeller çünkü. Ben ‘siz böyle yapıyorsunuz’, desem adamlar haklı olarak kızacak. Böylece saldırganlığı da peşinen engellemiş oluyorsun.
Görüşlerin değişmesi neden insanlarda saldırganlığa neden olur?
Bir insanın görüşleri değişirken sadece görüşleri değişmekle kalmaz, kimliği de değişir çünkü ve o görüşler kimliğinin bir parçasıdır. Şunu değiştir, bunu değiştir dediğin zaman, kimliğini yıkıyorsun. Bu nedenle direnç gösteriyor ve kabul etmek istemiyor. Kabul edince kendini boşlukta da hissedebilir. Onun yerine başka bir şey koyacaksın. Bayrak görüyor, gözleri yaşarıyor. Böyle bir insana ‘inandığın yanlıştır’ diyerek diyalog bile kuramazsın.
Kendimizi tanımladığımız ‘öteki’nin yerine başka bir ‘öteki’ koymak mümkün mü?
İşte, oraya geliyorum. Yunanistan’da bir konuşma yaptım, biri sordu ‘öteki -yani düşmanı olmayan bir millet-toplum, grup olabilir mi?’ diye. Çünkü biz kimliğimizi genellikle ne olmadığımızı belirleyerek kurarız. Ötekinin üzerinden. ‘Şu değiliz’ üzerinden kurarız. Dedim ki, peki benim ötekim kim? Benim ötekim yok mu, var. Ama benim ötekim kimseye zarar vermeyecek, sakıncasız bir öteki. Geçmişte, kötü işler yapmış, bağnaz insanlar. (Gülüyor) Mesela Yunan ya da Türk aşırı sağı değil benim ötekim. Çünkü bence suçlu insan yok, kurbanlar var. Kimse kötülük yapmak için yaşamaz.
Peki kötü insanlar, baskıcı liderler, yöneticiler masum mu?
Şöyle anlatayım. Ben 21 yaşında İşçi Partisi’ndeydim, Behice Boran vardı, tanınmış bir sosyolog. Bir soru sordum. “Biz bilimseliz diyoruz”, dedim Hitler’e karşıyız, ama Hitler o toplumun bir sonucu. Neden kızıyoruz? Yağmur gibi, kaçınılmazdı. O şartlarda Hitler’in çıkması kaçınılmazdı. Yani Hitler’in içine şeytan girmedi, o insandı. Toplumu anlamak yerine lidere kızmanın arkasında bizim bilinçsiz güvensiz halimiz var. Mesela Tayyip Erdoğan’ı ele alalım. Sürpriz değil. Ya kötü adam diyeceğiz, ya da… Ama bu tartışmayı seninle birlikte daha önce de yapmıştık. Bundan 25 yıl önce… O nedenle burada bırakalım, oraya girmeyeceğim.
Öyleyse, zamanlama yazısının zamanlamasına gelelim. Neden şimdi?
Şundan rahatsız oldum. Uzun zamandır, Türkiye’de Ermeni kıyımı, Rumlara yapılanlar, Kürtlere yapılanlar diye sempozyumlar filan oluyor, romanlar yazılıyor. Bunlarda beni rahatsız eden bir şey var. Bir örnek vereyim, benim en yakın arkadaşlarından, askerde de birlikteydik, Demir Özlü’nün romanında “Rumlar gitti filan, sonra bu kırolar geldi Anadolu’dan ve İstanbul rezil oldu” gibi görüşler var… Doğru mu, (gülüyor) kısmen doğru. Şimdi diyelim 30 sene geçecek, Kürtleri keseceğiz, kovacağız, sonra ne güzel Kürtler vardı, şarkıları vardı, filan… Şu anda yaşanan bir olay var. Şu anda yaşadığımızın aynı şey olduğunu görmüyor. Bu o kadar büyük bir körlük ki…
Kimleri kast ediyorsunuz? Bu körlüğü yaşayanlar kimler?
Benim en çok şaşırdığım da solcular. Eskiden solcuların yaşadıklarının aynısını bugün başka muhalifler yaşıyor. İftira ile hapse atılıyorlardı, bugün de muhalifler hapse atılıyor. Solcuların bunu görmemesi beni çok şaşırtıyor.
Görmüyorlar mı gerçekten yoksa görmezden mi geliyorlar?
Bir kısmı görmüyor. Bir kısmı, bir kusur buluyor, oh olsun, diyor. Şimdi Rumlara yapılan haksızlıklar üzerine çalışan öğrenciler var. Neden kimse bugün yapılan benzer haksızlıklar üzerine konuşmuyor? Varlık Vergisi üzerine çalışanlar, neden susuyor. Bugün yok mu Varlık Vergisi? Cemaate yapılanlar Varlık Vergisi uygulaması değil mi? Ama konuşmuyorlar. Hatta bakın, susmalarını dahi bir yere kadar anlıyorum. Korkuyorlar, ben de olsam susardım herhalde. Ama susmadığı gibi bir de aleyhte konuşuyorlar.
‘Oh olsun’ diyenlerden mi söz ediyorsunuz?
Evet, ama onları konuşmaya gerek bile yok aslında… Ama şu var, adam akıllıysa açıkça oh olsun, demez, aynı şeyi farklı ifade eder ama biz anlarız. Mesela, “ama siz de şunu yaptınız”, deyince…. ne oluyor, “oh olsun” demek oluyor, işte. Hak ettiniz demek oluyor. Hak ettiniz ile “oh olsun” arasında fark var mı? Aynı şey.
‘Doğru’yu yanlış zamanda söylemek de ‘oh olsun’ anlamına gelmiyor mu?
Tabii bunu söyledim ve yazdım. Bir tutumu desteklemenin veya yermenin dolaylı işleyen ilginç bir yöntemi var. Kötü bir davranışı haklı çıkarmak için “nedenini açıklayanlar” oluyor. Kimi zaman “dönemin şartları” derler, bazen “yanlış oldu” da derler. Kötülemek istediklerinde ise “neden” söz konusu olmaz, davranış kötülüğün kanıtı olarak ele alınır. Buna isterseniz çifte standart, isterseniz savunma mekanizması deyin.
Hrant Dink’in öldürülmesine ‘öfkeli gençlerin milli hisleri’ diyor mesela…
Tam işte, öyle. Böyle bir söz o gençlerin galeyana gelmesini meşrulaştırıyor. “Açıklamaya” başlarsan Yahudilerin fırınlarda yakılmasını açıklamaya gerekçelendirmeye kadar gider bu. Sonra savunma hatları oluşturuyor.
Katliamlar, cinayetler, baskılar yaşanırken susmanın savunma hatları nasıl oluşuyor?
Savunma hatlarının bir kaç aşaması var. Birinci hat reddetmektir, hayır bunlar yaşanmadı demek. İkincisi kıyaslamaktır, biz yaptık ama az yaptık, onlar çok yaptı, demek. Üçüncü savunma hattı evet biz yaptık ama onlar tahrik etti. Ne diyeceklerini biliyorum, bizim yaptığımız aynı şey değil diyecekler. Tabii hayatta hiçbir şey tam olarak aynı değildir. Bu nedenle “aynı” yerine ben “benzer” diyorum, benzetmek göreceli bir şey çünkü.
‘Geçmiş günahları’ hatırlatmak doğal insani bir refleks mi yoksa kimlikler, aidiyetlerle bir ilgisi var mı?
Burada önemli olan şu. Geçmiş günahlar dahil, her şeyi konuşacağız ama konuştuklarımız kötü amaç için alete dönüşmeyecek. Diyor ki mesela, gruplar cemaatler bunu yapar. Diyelim ki bunu yapar. Eee. Neden söylüyorsun. Bugün bunu söylemenin günü mü? Burada her şeyi konuşmak gerek ilkesiyle bir çelişki de yok. Diyelim ki cemaatin geçmiş günahlarını eleştiren biri, başka bir yazısında cemaate yapılanları anlatsa, eleştirse ben itiraz etmem. Ama sadece günahları içeren yazılar beni rahatsız ediyor. Bu kadar dert varken… Neden buna, bugün, bu kadar ihtiyaç duydun?
Eskiden de böyleydi. Azınlıklara “bir şeyler” yapılırken de Türk basınında bu yapılanlar yanlıştır diyen tek bir yazı çıkmadı. Aradan 40 yıl geçiyor, konuşmalar, doktora çalışmaları kitaplar… Oysa zamanında söylenecek bir cümle 40 yıl sonra yapılacak doktora çalışmasından daha değerlidir. Biraz müstehzi bakmak geliyor içimden. Neyse… Rumlar hakkında yazıyor. Rum kalmamış ülkede Rumlar hakkında yazıyor. Üstelik Ermenilerin, Rumların yaşadıklarına benzer şeyleri bugün başkaları yaşarken 40 yıl önceki olanları yazmak…
Rumların, Ermenilerin yaşadıklarına benzer baskılar yaşanıyorken…
Evet işte budur söylemek istediğim. Zaten ben bugün için söylüyorum. İki yüzlü oluyor. Şöyle söyleyeyim Hitler zamanında Yahudilerin aleyhinde konuşmak sakıncasız bir şeydi. Ama Yahudiler lehinde ya da Hitler aleyhinde konuşmak sakıncalı bir şeydi. Haklıdan yana sesini yükseltemiyorsan, en azından susarsın.
Bugün yaygın bir ruh hali var. Tüm bunlar yaşanırken kimse neden tepki göstermiyor, diye. Neden sizce?
Bizim zamanımızda da bu haksızlıklar yapılırken, bunlar yapılmamalı, yanlıştır, diyen yoktu. Şaşırdım mı? Hayır, ben hayatı böyle biliyorum, insanları da, toplumları da böyle biliyorum. Sanıyorum, milliyetçiliğe karşı çıkmamın nedeni bu, çünkü böyle davranmalarının nedeni grup psikolojisi. Tarafsız olamıyor, empati yapamıyor. İnsanlar beni şaşırtmıyor. Mesela Yunanistan’daki Yahudiler. Bir tartışma oldu, Yunanistan’da Yahudilere iyi davranılmıyor diye. Tepkiler geldi, nereden çıkarıyorsunuz, diye. Gerçekten adamlar hiç duymamışlar Yunanistan’da Yahudilere yapılanları.
Türkiye’de yaşananları duymamış olabilirler mi? Bugün duyma kanalları daha açık ve üstelik alenen de söyleniyor…
Ama sürekli bir propaganda da var. Hitlerin dönemi gibi. Almanlar o dönemde ne duyuyordu? Sadece Yahudiler hakkında mitoslar duydular.
Bu beyin yıkama. Bunun karşısında durabilecek tek şey kritik düşünce. Bak aynı noktaya geldik. Eleştirel düşüncenin karşısında ne var? Bir tür skolastik düşünce. O dedi, bu dedi. Eskiden Aristo dedi, İncil’de yazıyor, şeklindeydi bunun karşılığı. O kadar yalan var ki… Bugünkü insanlar bir bombardıman altında, sürekli beyinleri yıkanıyor. Sonra söylenenler, “Herkesin bildiği gerçek” oluyor. Sorguluyorsun, yahu bu herkesin bildiği bi şey, diyorlar! Herkes öyle biliyor ama doğru değil.
Dolayısıyla kanıta da ihtiyaç olmadığına inanıyor.
Evet, tabii. Mesela Anayasa Mahkemesinin bazı üyeleri hapse atıldı. Adamlar, biz suçlu değiliz. Suçlamaları açıklayın ona göre savunma yapacağız, diyor. AYM’nin cevabı ‘apaçık olan bir şeye kanıt gerekmez’, diyebiliyor. Herkes biliyor öyle olduğunu, o nedenle kanıta gerek yok, diyor mahkeme. Bu hale geldi toplum. Cemaatin durumuna bakın, hem Kemalistler söylüyor, hem Müslümanlar söylüyor, Tayyip Erdoğan söylüyor. Libareller susuyor ve cemaatin sesi duyulmuyor. Sonra cemaate yöneltilen suçlamalar herkesin bildiği bir ‘gerçek’ olduğu için, kanıta bile ihtiyaç duyulmuyor.
Buradan bir örnek vereyim; Yunanistan’da da bir kabul var; Politeknik’te 1973’te gençler öldü, diye. Sıkıysa tersini söyle! Ölmedi diyenler cuntacılardır, diyecekler. Evet doğru, cuntacılar bunu söyledi, ne yapalım şimdi? Ama ortada bir gerçek var, Politeknik’te gençler öldürülmedi. Acayip bir toplumuz, yüzyılımız böyle.
Bakın bir örnek daha vereyim. Daniel Kahneman diye bir adamın Thinking, Fast and Slow adlı bir kitabı var. Ekonomi ödülü aldı bu adam ama mesleği psikoloji. Neden ödül aldı, çünkü insanın nasıl düşündüğünü ortaya koyuyor ve diyor ki, insan hemen karar veriyor fazla düşünmeden. Ve aldıkları ekonomik kararlar da mantıklı değil. Oysa bu ekonominin temel ilkesine, yani insanın Homo Economicus olduğu kabulüne aykırı. Adam temel ilkeyi yıkarak Nobel ekonomi ödülü aldı. Orada çok ilginç testler var. Farklı uzunlukta iki şey gösteriyorlar. Sırayla baştaki 3-4 kişi bilinçli bir biçimde ve kasıtlı “bunlar aynı” diyor, sonuncusu da genel yargıya uyup “aynı bunlar” diyor. Neden? Çünkü ilk 3-4 kişi “aynı bunlar” dedi. İnsanlar böyle, kitle psikolojisi öyle…
Daha feci bir test var. Bir adama rolü gereği elektrik veriyor gibi yapıyorlar testte, senin elinde de bunu durdurabilecek bir düğme var. Adam acılar içinde kıvranıyor gibi yapıyor ama sözde doktor rolünü oynayan soğukkanlı durduğu için denekler de soğukkanlılıkla izliyor, kimse düğmeye basıp acıyı durdurmuyor. Topluluk koşmaya başlayınca herkes koşuyor, böyledir kitleler. Birey olmak büyük aşamadır.
Kitle psikolojisi olabilir ama yaşananlar sadece bununla açıklanabilir mi?
Haklısın tabii hepsi aynı değil. Çıkarı var, oturup hesabını yapıyor. Ben kendi hayatımdan söyleyeyim, ben askerde çavuşa çıkarılırken başarısız göründüm. Sınavı yapan yarbaydı, döndüm baktım adama, “emir aldım, özür dilerim, bir şey yapamam”, dedi. Düşünün ben onun çocuğu yaşındayım, askerim, bunu başarısız çıkar diye emir almış. Kötü bir şey yaptığını biliyor. Bir kısmı da herkes yaptığı için yapıyor. Başka bir kısmı çıkarları için dönüş yapıyor. Erdoğan aleyhine her şeyi söylemiş adam, dönüyor, Bakan filan oluyor.
Bu hükümet ya da yönetim değişirse diye hesaplı, planlı tepkiler yok mu?
Tabii bir de öyleleri var; ilerde işler değişirse… Ona göre davranıyor, arada bir laf ediyorlar. İleride kullanmak için, ben zaten söylemiştim, demek için. Aslında karşı çıkmıyor, destekliyor ama ilerde bir yararı olur diye arada da sözde eleştiriyor. …Çok aşırıydı efendim, ben demiştim zaten… Engel olamadık, bu kadar da olmaz, demiştim. İnsanlar kendilerini müthiş aldatabiliyorlar. Ben Hali Berktay’ın kendisini, dönek, iki yüzlü ve korkak olarak gördüğünü sanmıyorum. Hiç kimse kendisini böyle görmüyor zaten. Mecburdum zaten, diyecek, bir şey açıklama bulacak. Ben yazmıştım zaten! İşte mecburdum, herkes yaptı, ailem vardı…
İnsanlar gözaltı ya da tutuklanma korkusu yaşıyor…
Evet, bazılarının çok anlaşılır, bir hayat düzeni var ve var gücüyle onu korumak istiyor. Hakim karar verirken diyor ki, şimdi ben beraat versem nasıl olsa başka bir mahkeme tekrar tutuklama verecek. Niye riske atayım kendimi. Beraat verirsen de kahraman oluyorsun. Güzel bir söz var, “mutlu halkların kahramanları olmaz”, diye. Ben de hayatımı normal bir şekilde yaşamak istiyorum, kahraman olmak istemiyorum. Yunanistan’da hep söylüyorum, Türkiye’de insanların bilgili olması yetmiyor yürekli olması da gerekiyor. Avrupa’da artık yok böyle şeyler. İnsanlar Türkiye’de biyografilerini yazarken, kıvançla hapse girdim diye yazıyor. Çünkü hapse girmesi onun dürüstlüğünü gösteriyor. Avrupa’da hapse girince kahraman değil, sabıkalı diyorlar. Ama Türkiye’de bonservis gibi bir şey, hapse girmeyene, başına bir şey gelmeyene şüphe ile bakılıyor.
Özeleştiri eksikliği demokrasi kültürü ile mi ilgili?
Çok güzel bir laf okumuştum. Türkiye’de ne kadar demokrasi varsa bizim cemaatimiz-grubumuz içinde de o kadar demokrasi var, diye. Demokrasi bir kültürdür. Türkiye ve Balkanlardaki demokrasi kültürü zayıf. Bu kadar söyleyeyim… Diğer yandan eleştiri yaparken şuradan başlamak gerek: Bu konuda eleştiri yapmaya hakkımız var mı? Mesela insanların yaşam biçimleri, tercihleri konusunda eleştiri olmaz. Bunu eleştirmeye hakkımız yok. Bir toplumda, bir grupta konsensüsün olduğu konular, eleştirinin konusu olamaz.
Özeleştiri ile özeleştiri beklentisi arasında nasıl bir ayrım ve ilişki var?
Özeleştiri ne demek ben hiçbir zaman tam olarak anlamış değilim. Pişmanlık gibi geliyor kulağa. Bir şey yapmışsın, yanlış olduğunu söylüyorsun.
Hepimiz yapabiliriz bunu. Bu anlaşılır. Ama bunu bir merasime, bir prosedüre dönüştürmek farklı bir şey. Yıkıyorsun insanı, adam aynada kendi suratına tükürüyor. Hata yaptım. Tamam. Şu an sözü edilen eleştiri, çık ve geçmişini reddet anlamına geliyor.
Bu beklenti çık suçunu itiraf et, hatta suçunu üstlen anlamı taşımıyor mu?
Tabii ve özeleştiri sonrası tüm haklarını kaybediyorsun. İtirafçı olmak hariç tabii.. Özeleştiri yapıyor, itirafçı oluyorsun, ihanet edip arkadaşlarını ele veriyorsun o zaman… Şimdi bu özeleştiri midir bilmiyorum, özeleştiri denince aklıma bunlar geliyor. Bitirmişsin adamı zaten. Eskiden,
Ortaçağ’da özeleştiri demek suçunu itiraf demekti ve itiraf edeni de yakarlardı zaten. Önce suçunu kabul ettirir sonra kazığa oturturlardı. İşkenceye dayanamıyor içime şeytan girdi, İsa’yı reddettim, diyor, itiraf ediyordu, sonra da yakılıyordu. Stalin zamanındaki özeleştirileri de biliyoruz. İtiraf et yoksa aileni yok edeceğiz diyerek itiraf ettiriyorlardı. Pratikte özleştiri böyle oldu başka türlü özeleştiri duymadım ki… İnsan dürüstse hatasını söyler zaten. Özeleştiri kelimesi kendi içinde problemli zaten. Biliyorsunuz polisiye romanları ortaya çıkaran yasalarda yapılan değişikliklerdir. Yasalar değişti, suçun itiraf edilmesi değil kanıtlanması gerektiği anlayışı ortaya çıktı. Birini suçlayabilmek için kanıt göstereceksin. O zamana kadar kanıta gerek yoktu, yakalıyorsun, dövüyor ve suçunu itiraf ettiriyorsun. Suçu ispat gereği ortaya çıkınca polisiye romanlar doğdu. Suçu ispat edilemeyen suçsuzdur. Bunu söylemek bile beni rahatsız ediyor: Bir insan suçsuzluğunu ispata davete zorlanabilir mi? Kanıtlarsın, yargılanır, temyize gider, hatta bana göre AİHM’de de suçlu bulunur, o zaman suçlu derim. Reagan’a ateş ettiler. Adam, herkesin gözü önünde ABD Başkanı Reagan’ı vurdu, o adama “suspect” dediler. Yani şüpheli. Herkesin gözü önünde vurdu adam. Ama yargı karar verene kadar şüpheli. İstisnası olamaz bunun.
Suçlanmada muhatap belli, yargı. Özeleştirinin muhatabı kim? Kamuoyu mu?
İktidar. Kimse iktidar, özeleştirinin muhatabı da odur. Bu nedenle beni rahatsız ediyor. Kendi ispat etme mecburiyetini, ötekinin özeleştiri zorunluluğuna çeviriyorsun. Hayır, sen ispat etmek zorundasın. Amerikan mahkemelerinde görüyoruz, adam birini öldürmüş, hepimiz biliyoruz ama ispat edecek delil yok. Batıda böyle bir hukuk sistemi var. Oysa buralarda önce insan suçlu ilan ediliyor, hapse atılıyor, sonra delil arıyorlar, iddianame hazırlanıyor. Bunlar hukuk kültürüdür. Türkiye’de bu kültür yok.
Bu dönemin daha önceki baskı dönemleri ile benzerlikleri ve farklılıkları ne?
Fark şu, bugün Türkiye’de hukuk filan kalmadı. Eskiden en azından teoride vardı, bir yere kadar direnen insanlar vardı. Şimdi biliyor ki, direnirse yok edilecek… Faşizm bu işte.. Adamlar can havliyle kurtulmaya çalışıyor. Bu dönemde üç grup insan Türkiye’den Yunanistan’a geliyor. Bir kısmı yurt dışında bir evimiz olsun diye geliyor, bir kısmı çocuklarımı Türkiye’de yetiştirmek istemiyorum, diye geliyor. Gülenciler, tutuklanmamak, hapse atılmamak için geliyor.
Türkiye’nin yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Türkiye bu süreci demokratik mücadele ile aşabilecek mi?
Önce şunu söyleyeyim. Avrupa gelişmeleri izliyor. Tayyip Erdoğan’ın zayıfladığını hissettiği zaman süreci hızlandıracak. Şu an karşı çıkmanın semeresi olmadığını görüyorlar. Zayıfladığını gördüğü an muhalefete destek verecekler. Şu an Erdoğan’a karşı çıkmak, onu Rusya’ya daha fazla yaklaştırır. Ve Erdoğan her şeyi yapar, NATO’dan da çıkar, Rusya ile ittifak kurar. Zayıfladığı zaman yapamaz. Putin çok iyi biliyor Erdoğan’ın ne olduğunu. Avrupa da çok iyi biliyor Erdoğan’ı. Halk değil ama kurumlar var ve onlar çok iyi biliyor.
Diğer yandan ben Türkiye’ye demokrasinin hiç gelmeyeceğini düşünüyordum ama 2002’den sonra sürprizler oldu. AB süreci başta olmak üzere. Sonra daha büyük sürprizi geri dönüş başlayınca yaşadım. Tayyip Erdoğan’ın dönüşü, Kolotumba dediğimiz dönüşü sürpriz oldu. İyi orkestra etti, demek ki yavaş yavaş yaptı.
Kötümser misiniz?
Evet, kötümserim ama unutmayın ben 80 yaşındayım. Kalan zamanıma göre kötümserim. 20 yaşında dünyanın değişeceğine inanırdım, şimdi öyle projelerim yok. Ben, diyelim 100 yaşıma kadar yaşarım -gülüyor- ama son 10 yılda kafa ne kadar işler bilemem, o nedenle kötümserliğime bu açıdan bakın. Ben AKP’nin gençlik yıllarını çok olumlu görmüştüm, böyle bir dinamiği varmış demek ki. Ordu ne durumda bilmiyorum ama şunu bile duyuyorum, şu an iktidarda olan Erdoğan değil ordu, diyenler de var. Öyleyse işler daha da zorlaşacak. Erdoğan’ın milliyetçi dönüşüne bir anlam vermek lazım. Ordu, Erdoğan, MHP arasında bir ittifak darbe sürecinde kurulmuş olmalı. Bu varsa bu ordu ne yapar? Bu ordu göbeğinden NATO’ya bağlı bir ordu. Ordu Tayyip Erdoğan gibi hapse gideceğim diye korkmaz. Subayların çoğunun pis şeceresi yoktur. Sonunda Batıyla uyumlu siyaset yapar, diye tahmin ediyorum. Erdoğan iktidarda kaldığı müddetçe işler daha da kötüye gidecek. Seçimle gideceği, seçimi kaybedeceği şartlar oluşunca daha da hırçınlaşacak.
Şu an susma zamanı mı, konuşma zamanı mı?
Şöyle diyeyim. Konuşabilecek olanlar konuşsun. Kimseden kahraman olmasını isteyemeyiz, Türkiye’de yaşayan adama çık konuş diyemem.
Ama konuşabilen konuşsun. Konuşamayan sussun. Onurlu bir şekilde susmanın da yolu var. Konuşmak istemiyorum demek, çok güzel bir cevaptır. Herkes ne dediğinizi anlar. Yurt dışında olanlar zaten konuşur. Bayrak sallamak şart değil bin türlü yolu var mücadelenin. Ama teslim olmasınlar, yanlışa destek olmasınlar.
[Doğan Ertuğrul] 15.4.2019 [Kronos.News]
Her defasında saatler boyu süren sohbetlerimizde Türk-Yunan ilişkilerinden, milliyetçilikten, ‘öteki’nden, Rum olmaktan, Elitis’den, Hacıdakis’ten, Yunus Emre’den, Rumi’nin Yunanca şiirlerinden… konuştuk. Hiç unutamam, Elitis’in ‘Πριν απ’ τα μάτια μου ήσουν φως, Πριν απ’ τον Έρωτα έρωτας, Κι όταν σε πήρε το φιλί, Γυναίκα‘ dizelerinin de yer aldığı Hacıdakis’in O Megalos Erotikos albümü -kaseti hediye etmişti- hakkında Herkül Hoca’nın, ‘Müziği zordur Hacıdakis’in’ yorumuna sevgili eşi Evi’nin ‘Ama Herkülcüm, zor müzik olur mu, başka türlü anlatmak lazım’ itirazını ya da Elitis’in başka bir dizesini ‘Boğazına büyük, kırmızı bir gül dolanır’ şeklinde mi yoksa, ‘…kırmızı, büyük bir gül dolanır’ şeklinde mi ifade etmek gerektiğini tartışmamızı. Ya da Olimpos’ta antik tanrıların yaşadığına inanıp inanmamayı…
Aynaros’a da gittik Herkül Hoca ile… İveron’u, Simona Petra’yı, manastırları ziyaret eden son Türkleri, hatta Katolik ve Ortodoks kiliselerini sonsuza dek ayıracak ihtilafla ilgili ‘büyük sırları’ birlikte konuştuk keşişlerle…
Sonra ben Atina’dan ayrıldım. Ama o konuşmaların, tartışmaların izlerini hep taşıdım. Sanıyorum nereye gitsem Herkül Hoca hep benimle birlikte geldi. Umarım ki hâlâ öyledir… Ve yaklaşık 25 yıl sonra Herkül Milas ile Atina’daki evinde yine buluştuk. Evi’nin hazırladığı kahvelerimizi içtik. Ama bu kez şiirden, müzikten, edebiyattan hatta Türk-Yunan ilişkilerinden bile söz etmeye fırsat bulamadık. 25 yıl sonra gündemimiz yine Türkiye’ydi.
Üstelik o günlerle bile kıyaslanamayacak kadar kötü bir Türkiye. Biz de Milas’ın Ahdi Atik‘ten bir alıntı yaptığı yazısından başlayarak sevgili Selahattin Sevi ile birlikte susmanın ve konuşmanın, sevinmenin ve üzülmenin zamanını konuştuk.
Bir yazınızda ‘Konuşmanın zamanı var, susmanın zamanı var. Üzülmenin zamanı var, sevinmenin zamanı var…’ alıntısı yaptınız. Dua gibi ifadeler. 3 bin yıllık bir metin olduğunu söylüyorsunuz. Kaynağı ne?
Eski Ahit. Çok güzel, şairane bir metin. Vaiz 3.
Neden bu alıntıyı yapma ihtiyacı duydunuz?
Son birkaç yazımda ‘zamanlama’dan söz ediyordum: O nedenle aklıma geldi. Bu arada Eski Ahit‘i karıştırırken başka bir şey buldum. Diyor ki, ‘Hayvanlar da insanlar gibi nefes alır, solur… İnsanların hayvanlardan üstün yanı olmamalı. Aynı yere varacaklar hepsi.’ Hayvanseverler için bu inanılmaz bir şey… Zaten Eski Ahit sadece dini metinlerden ibaret değil, içinde aşk şiirleri de var…
Neşideler Neşidesi gibi…
Evet. İşte zamanlama konusunda da bu metin söyleyeceklerime tam uygun geldiği için alıntıladım.
Bu Eski Ahit metnini bugün hatırlama nedeniniz ne?
Çünkü bazı şeyleri yapmanın zamanı değil bana göre. Şundan dolayı; adam gerçeği söylediğine inanıyor. Evet, söylediği gerçek de olabilir ama o gerçeği söylemenin sonucuna bakmıyor. Mesela bir çocuk, diyelim bir gerçeği öğrenince şoka girecekse, hayat boyu şokta yaşayacaksa, o gerçeği söylemezsin, değil mi? Ya da bir insana bir yakını kaybettiğini pat diye söylemezsin. Onu söylemenin bir yolu var. Doğru yanlış yetmiyor, onun dışında başka şeyler de var. Şimdi yazılan birçok yazıda görüyorum. Adam bir şey söylüyor. Bakıyorum evet haklı. Ama haklı olduğu o şeyi o zamanlama ile söylemenin başka sonuçlarını dikkate almıyor. Oysa bir yazının tahrik edici olmaması, gereksiz tepki yaratmaması da gerekiyor.
Anlaşılmasının, düşüncenin önüne geçeceği için mi?
Tabii. Çünkü bir eleştirinin iki amacı olabilir. Birincisi, kendine güveni sağlamak için karşı tarafın ne kadar kötü olduğunu göstermeye çalışırsın. Veryansın edersin. Onlar kötü, biz iyiyiz, filan. Bu eleştiride en küçük bir karşı tarafı ikna etme çabası yoktur. Karşı tarafın görüşünü değiştirmesini sağlama amacı da yoktur. Hatta tam tersi kutuplaşmayı sağlamak, hem kendinizi hem de kendi grubunuzu tatmin etmektir amacınız. Mesela Tayyip Erdoğan’ın yaptığı eleştirilerin amacı tam da bu. Herhalde arkamda öyle kitleler olmadığı için (gülüyor) benim birilerine saldırı niyetim yok.
Sizin birini, bir şeyi eleştirirken hedefiniz ne?
Bazı görüşlerimi karşı tarafa iletmek ve onları etkilemek. Değiştirmek büyük laf. Öyle bir iddiam yok. Ama eleştiri ile birini etkileyebilmenin bazı ilkeleri var.
Nedir sizce bu ilkeler?
Öncelikle eleştiri öyle dile getirilmeli ki, muhatabın varmasını istediğin sonuca kendi varsın. Eleştiri, sen yanlış yoldasın diye başlayamaz. Karşıdaki insanı pes ettirme hedefi olamaz eleştirinin. Evet pes ettim, sen kazandın dese bile, görüşleri değişmez çünkü. Ama kendisi düşünür de, acaba ben hatalı mıydım derse, görüşleri değişmeye başlar. Bir başka önemli nokta, tonlama. Eleştiride saldırganlık olmamalı. Çünkü saldırganlıkla kimseyi ikna edemezsin.
Ya eleştirilen kişi, grup her eleştiriyi saldırganlık olarak görüyorsa…
Bunu önlemek için örnekleri kendisinden vermeyeceksin. Yani sen şunu yaptın, demekle olmaz. Almanya’da bir toplantıya çağırdılar, resmi tarihi nasıl anlatıyorsun, diye. Ben konuşmamda onlara kendileri dışında örnekler verdim. Azınlık refleksiyle yaptım sanıyorum. Ne yaptığımı daha sonra düşündüm. Bilinç dışı davrandım belki de. Mesela Türkiye’de milliyetçiliği anlatırken, Türk milliyetçiliğinden söz etmedim, Yunan milliyetçiliğini anlattım. Sınıfta, “Hocam bizde de buna benzeyen şeyler yok mu?”, diyen öğrenciler oldu. Ama Türk milliyetçiliği şöyle, böyle desem, buz gibi milliyetçiler yetiştirirdim. Yunan gelmiş bize hakaret ediyor, diyecekler. Biraz da haklı olacaklar. Üstelik zaten tüm milliyetçilerin yaptığı bu. Sadece karşı tarafı anlatıyorlar. Kötü yanını gösteriyorlar ve üstelik haklılar. Ama hiçbir işe yaramıyor, başka milliyetçilikleri eleştirirken kendi milliyetçisini yaratıyor. Çünkü karşı taraf kötü, sen iyisin, sonucu çıkarıyor.
Bazı ‘hassas’ konulara hiç girmemek gerekebilir mi eleştirirken?
Hayır, tüm konuların konuşulması gerekir. Bir konu ele alınmazsa bu kötü bir mesaj oluyor. Çünkü karşındakine, susarak geçiştirdiğin konu öyle bir konu ki, tedavisi yok, önüne geçilemez, mesajı veriyorsun. Ve çok önemli başka bir şey: Bütün tarihi, toplumları, insanları değişmekte olan haller olarak görmek ve göstermek zorundasın. Hiçbir şey durağan değil. Değişiklik temeldir ve bunun tersi stereotiptir, kalıp yargıdır.
‘Tarihi, toplumları değişmekte olan haller olarak görmek’ ne anlama geliyor?
Mesela Türkler nasıldır sorusunun cevabı, ‘Türkler değişir’dir. Yunanlar, İtalyanlar, Araplar değişir, olduğu gibi. Ezelden bugüne ve bugünden sonsuza aynı olan topluluk olamaz. Efendim Türkler ya da Yunanlar zamanında şunu yaptı, tamam yaptı ama değiştiler. Bugün kötü olabilir, yarın da iyi olabilir. Bu değişiklik iyiye doğru da kötüye doğru da olabilir. Dün iyi olan yarın kötü olur.
Eleştiriyi başka örnekler üzerinden kurmak neden önemli?
Bir örnekle anlatayım. Bir Kürt derneği beni Diyarbakır’a çağırdı, milliyetçilik konusunu işlememi istediler. Onlar benden Kürt milliyetçiliği anlatmamı beklerken onlara Yunan milliyetçiliği anlattım. Önce sözlük hazırladılar, sonra dil bilgisi hazırladılar, sonra şiir derlemeleri yaptılar. Dernekler kurdular, sonra ayaklandılar, dedim. Gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattım. Biri kalktı ve ‘Hocam siz bizden korktunuz da mı böyle anlattınız, resmen bizi, Kürt milliyetçiliğini anlattınız?’ dedi. Hayır dedim, korkudan değil, sizin tepkinize neden olmamak için yaptım bunu. Tepkiniz, anlamanızı engeller çünkü. Ben ‘siz böyle yapıyorsunuz’, desem adamlar haklı olarak kızacak. Böylece saldırganlığı da peşinen engellemiş oluyorsun.
Görüşlerin değişmesi neden insanlarda saldırganlığa neden olur?
Bir insanın görüşleri değişirken sadece görüşleri değişmekle kalmaz, kimliği de değişir çünkü ve o görüşler kimliğinin bir parçasıdır. Şunu değiştir, bunu değiştir dediğin zaman, kimliğini yıkıyorsun. Bu nedenle direnç gösteriyor ve kabul etmek istemiyor. Kabul edince kendini boşlukta da hissedebilir. Onun yerine başka bir şey koyacaksın. Bayrak görüyor, gözleri yaşarıyor. Böyle bir insana ‘inandığın yanlıştır’ diyerek diyalog bile kuramazsın.
Kendimizi tanımladığımız ‘öteki’nin yerine başka bir ‘öteki’ koymak mümkün mü?
İşte, oraya geliyorum. Yunanistan’da bir konuşma yaptım, biri sordu ‘öteki -yani düşmanı olmayan bir millet-toplum, grup olabilir mi?’ diye. Çünkü biz kimliğimizi genellikle ne olmadığımızı belirleyerek kurarız. Ötekinin üzerinden. ‘Şu değiliz’ üzerinden kurarız. Dedim ki, peki benim ötekim kim? Benim ötekim yok mu, var. Ama benim ötekim kimseye zarar vermeyecek, sakıncasız bir öteki. Geçmişte, kötü işler yapmış, bağnaz insanlar. (Gülüyor) Mesela Yunan ya da Türk aşırı sağı değil benim ötekim. Çünkü bence suçlu insan yok, kurbanlar var. Kimse kötülük yapmak için yaşamaz.
Peki kötü insanlar, baskıcı liderler, yöneticiler masum mu?
Şöyle anlatayım. Ben 21 yaşında İşçi Partisi’ndeydim, Behice Boran vardı, tanınmış bir sosyolog. Bir soru sordum. “Biz bilimseliz diyoruz”, dedim Hitler’e karşıyız, ama Hitler o toplumun bir sonucu. Neden kızıyoruz? Yağmur gibi, kaçınılmazdı. O şartlarda Hitler’in çıkması kaçınılmazdı. Yani Hitler’in içine şeytan girmedi, o insandı. Toplumu anlamak yerine lidere kızmanın arkasında bizim bilinçsiz güvensiz halimiz var. Mesela Tayyip Erdoğan’ı ele alalım. Sürpriz değil. Ya kötü adam diyeceğiz, ya da… Ama bu tartışmayı seninle birlikte daha önce de yapmıştık. Bundan 25 yıl önce… O nedenle burada bırakalım, oraya girmeyeceğim.
Öyleyse, zamanlama yazısının zamanlamasına gelelim. Neden şimdi?
Şundan rahatsız oldum. Uzun zamandır, Türkiye’de Ermeni kıyımı, Rumlara yapılanlar, Kürtlere yapılanlar diye sempozyumlar filan oluyor, romanlar yazılıyor. Bunlarda beni rahatsız eden bir şey var. Bir örnek vereyim, benim en yakın arkadaşlarından, askerde de birlikteydik, Demir Özlü’nün romanında “Rumlar gitti filan, sonra bu kırolar geldi Anadolu’dan ve İstanbul rezil oldu” gibi görüşler var… Doğru mu, (gülüyor) kısmen doğru. Şimdi diyelim 30 sene geçecek, Kürtleri keseceğiz, kovacağız, sonra ne güzel Kürtler vardı, şarkıları vardı, filan… Şu anda yaşanan bir olay var. Şu anda yaşadığımızın aynı şey olduğunu görmüyor. Bu o kadar büyük bir körlük ki…
Kimleri kast ediyorsunuz? Bu körlüğü yaşayanlar kimler?
Benim en çok şaşırdığım da solcular. Eskiden solcuların yaşadıklarının aynısını bugün başka muhalifler yaşıyor. İftira ile hapse atılıyorlardı, bugün de muhalifler hapse atılıyor. Solcuların bunu görmemesi beni çok şaşırtıyor.
Görmüyorlar mı gerçekten yoksa görmezden mi geliyorlar?
Bir kısmı görmüyor. Bir kısmı, bir kusur buluyor, oh olsun, diyor. Şimdi Rumlara yapılan haksızlıklar üzerine çalışan öğrenciler var. Neden kimse bugün yapılan benzer haksızlıklar üzerine konuşmuyor? Varlık Vergisi üzerine çalışanlar, neden susuyor. Bugün yok mu Varlık Vergisi? Cemaate yapılanlar Varlık Vergisi uygulaması değil mi? Ama konuşmuyorlar. Hatta bakın, susmalarını dahi bir yere kadar anlıyorum. Korkuyorlar, ben de olsam susardım herhalde. Ama susmadığı gibi bir de aleyhte konuşuyorlar.
‘Oh olsun’ diyenlerden mi söz ediyorsunuz?
Evet, ama onları konuşmaya gerek bile yok aslında… Ama şu var, adam akıllıysa açıkça oh olsun, demez, aynı şeyi farklı ifade eder ama biz anlarız. Mesela, “ama siz de şunu yaptınız”, deyince…. ne oluyor, “oh olsun” demek oluyor, işte. Hak ettiniz demek oluyor. Hak ettiniz ile “oh olsun” arasında fark var mı? Aynı şey.
‘Doğru’yu yanlış zamanda söylemek de ‘oh olsun’ anlamına gelmiyor mu?
Tabii bunu söyledim ve yazdım. Bir tutumu desteklemenin veya yermenin dolaylı işleyen ilginç bir yöntemi var. Kötü bir davranışı haklı çıkarmak için “nedenini açıklayanlar” oluyor. Kimi zaman “dönemin şartları” derler, bazen “yanlış oldu” da derler. Kötülemek istediklerinde ise “neden” söz konusu olmaz, davranış kötülüğün kanıtı olarak ele alınır. Buna isterseniz çifte standart, isterseniz savunma mekanizması deyin.
Hrant Dink’in öldürülmesine ‘öfkeli gençlerin milli hisleri’ diyor mesela…
Tam işte, öyle. Böyle bir söz o gençlerin galeyana gelmesini meşrulaştırıyor. “Açıklamaya” başlarsan Yahudilerin fırınlarda yakılmasını açıklamaya gerekçelendirmeye kadar gider bu. Sonra savunma hatları oluşturuyor.
Katliamlar, cinayetler, baskılar yaşanırken susmanın savunma hatları nasıl oluşuyor?
Savunma hatlarının bir kaç aşaması var. Birinci hat reddetmektir, hayır bunlar yaşanmadı demek. İkincisi kıyaslamaktır, biz yaptık ama az yaptık, onlar çok yaptı, demek. Üçüncü savunma hattı evet biz yaptık ama onlar tahrik etti. Ne diyeceklerini biliyorum, bizim yaptığımız aynı şey değil diyecekler. Tabii hayatta hiçbir şey tam olarak aynı değildir. Bu nedenle “aynı” yerine ben “benzer” diyorum, benzetmek göreceli bir şey çünkü.
‘Geçmiş günahları’ hatırlatmak doğal insani bir refleks mi yoksa kimlikler, aidiyetlerle bir ilgisi var mı?
Burada önemli olan şu. Geçmiş günahlar dahil, her şeyi konuşacağız ama konuştuklarımız kötü amaç için alete dönüşmeyecek. Diyor ki mesela, gruplar cemaatler bunu yapar. Diyelim ki bunu yapar. Eee. Neden söylüyorsun. Bugün bunu söylemenin günü mü? Burada her şeyi konuşmak gerek ilkesiyle bir çelişki de yok. Diyelim ki cemaatin geçmiş günahlarını eleştiren biri, başka bir yazısında cemaate yapılanları anlatsa, eleştirse ben itiraz etmem. Ama sadece günahları içeren yazılar beni rahatsız ediyor. Bu kadar dert varken… Neden buna, bugün, bu kadar ihtiyaç duydun?
Eskiden de böyleydi. Azınlıklara “bir şeyler” yapılırken de Türk basınında bu yapılanlar yanlıştır diyen tek bir yazı çıkmadı. Aradan 40 yıl geçiyor, konuşmalar, doktora çalışmaları kitaplar… Oysa zamanında söylenecek bir cümle 40 yıl sonra yapılacak doktora çalışmasından daha değerlidir. Biraz müstehzi bakmak geliyor içimden. Neyse… Rumlar hakkında yazıyor. Rum kalmamış ülkede Rumlar hakkında yazıyor. Üstelik Ermenilerin, Rumların yaşadıklarına benzer şeyleri bugün başkaları yaşarken 40 yıl önceki olanları yazmak…
Rumların, Ermenilerin yaşadıklarına benzer baskılar yaşanıyorken…
Evet işte budur söylemek istediğim. Zaten ben bugün için söylüyorum. İki yüzlü oluyor. Şöyle söyleyeyim Hitler zamanında Yahudilerin aleyhinde konuşmak sakıncasız bir şeydi. Ama Yahudiler lehinde ya da Hitler aleyhinde konuşmak sakıncalı bir şeydi. Haklıdan yana sesini yükseltemiyorsan, en azından susarsın.
Bugün yaygın bir ruh hali var. Tüm bunlar yaşanırken kimse neden tepki göstermiyor, diye. Neden sizce?
Bizim zamanımızda da bu haksızlıklar yapılırken, bunlar yapılmamalı, yanlıştır, diyen yoktu. Şaşırdım mı? Hayır, ben hayatı böyle biliyorum, insanları da, toplumları da böyle biliyorum. Sanıyorum, milliyetçiliğe karşı çıkmamın nedeni bu, çünkü böyle davranmalarının nedeni grup psikolojisi. Tarafsız olamıyor, empati yapamıyor. İnsanlar beni şaşırtmıyor. Mesela Yunanistan’daki Yahudiler. Bir tartışma oldu, Yunanistan’da Yahudilere iyi davranılmıyor diye. Tepkiler geldi, nereden çıkarıyorsunuz, diye. Gerçekten adamlar hiç duymamışlar Yunanistan’da Yahudilere yapılanları.
Türkiye’de yaşananları duymamış olabilirler mi? Bugün duyma kanalları daha açık ve üstelik alenen de söyleniyor…
Ama sürekli bir propaganda da var. Hitlerin dönemi gibi. Almanlar o dönemde ne duyuyordu? Sadece Yahudiler hakkında mitoslar duydular.
Bu beyin yıkama. Bunun karşısında durabilecek tek şey kritik düşünce. Bak aynı noktaya geldik. Eleştirel düşüncenin karşısında ne var? Bir tür skolastik düşünce. O dedi, bu dedi. Eskiden Aristo dedi, İncil’de yazıyor, şeklindeydi bunun karşılığı. O kadar yalan var ki… Bugünkü insanlar bir bombardıman altında, sürekli beyinleri yıkanıyor. Sonra söylenenler, “Herkesin bildiği gerçek” oluyor. Sorguluyorsun, yahu bu herkesin bildiği bi şey, diyorlar! Herkes öyle biliyor ama doğru değil.
Dolayısıyla kanıta da ihtiyaç olmadığına inanıyor.
Evet, tabii. Mesela Anayasa Mahkemesinin bazı üyeleri hapse atıldı. Adamlar, biz suçlu değiliz. Suçlamaları açıklayın ona göre savunma yapacağız, diyor. AYM’nin cevabı ‘apaçık olan bir şeye kanıt gerekmez’, diyebiliyor. Herkes biliyor öyle olduğunu, o nedenle kanıta gerek yok, diyor mahkeme. Bu hale geldi toplum. Cemaatin durumuna bakın, hem Kemalistler söylüyor, hem Müslümanlar söylüyor, Tayyip Erdoğan söylüyor. Libareller susuyor ve cemaatin sesi duyulmuyor. Sonra cemaate yöneltilen suçlamalar herkesin bildiği bir ‘gerçek’ olduğu için, kanıta bile ihtiyaç duyulmuyor.
Buradan bir örnek vereyim; Yunanistan’da da bir kabul var; Politeknik’te 1973’te gençler öldü, diye. Sıkıysa tersini söyle! Ölmedi diyenler cuntacılardır, diyecekler. Evet doğru, cuntacılar bunu söyledi, ne yapalım şimdi? Ama ortada bir gerçek var, Politeknik’te gençler öldürülmedi. Acayip bir toplumuz, yüzyılımız böyle.
Bakın bir örnek daha vereyim. Daniel Kahneman diye bir adamın Thinking, Fast and Slow adlı bir kitabı var. Ekonomi ödülü aldı bu adam ama mesleği psikoloji. Neden ödül aldı, çünkü insanın nasıl düşündüğünü ortaya koyuyor ve diyor ki, insan hemen karar veriyor fazla düşünmeden. Ve aldıkları ekonomik kararlar da mantıklı değil. Oysa bu ekonominin temel ilkesine, yani insanın Homo Economicus olduğu kabulüne aykırı. Adam temel ilkeyi yıkarak Nobel ekonomi ödülü aldı. Orada çok ilginç testler var. Farklı uzunlukta iki şey gösteriyorlar. Sırayla baştaki 3-4 kişi bilinçli bir biçimde ve kasıtlı “bunlar aynı” diyor, sonuncusu da genel yargıya uyup “aynı bunlar” diyor. Neden? Çünkü ilk 3-4 kişi “aynı bunlar” dedi. İnsanlar böyle, kitle psikolojisi öyle…
Daha feci bir test var. Bir adama rolü gereği elektrik veriyor gibi yapıyorlar testte, senin elinde de bunu durdurabilecek bir düğme var. Adam acılar içinde kıvranıyor gibi yapıyor ama sözde doktor rolünü oynayan soğukkanlı durduğu için denekler de soğukkanlılıkla izliyor, kimse düğmeye basıp acıyı durdurmuyor. Topluluk koşmaya başlayınca herkes koşuyor, böyledir kitleler. Birey olmak büyük aşamadır.
Kitle psikolojisi olabilir ama yaşananlar sadece bununla açıklanabilir mi?
Haklısın tabii hepsi aynı değil. Çıkarı var, oturup hesabını yapıyor. Ben kendi hayatımdan söyleyeyim, ben askerde çavuşa çıkarılırken başarısız göründüm. Sınavı yapan yarbaydı, döndüm baktım adama, “emir aldım, özür dilerim, bir şey yapamam”, dedi. Düşünün ben onun çocuğu yaşındayım, askerim, bunu başarısız çıkar diye emir almış. Kötü bir şey yaptığını biliyor. Bir kısmı da herkes yaptığı için yapıyor. Başka bir kısmı çıkarları için dönüş yapıyor. Erdoğan aleyhine her şeyi söylemiş adam, dönüyor, Bakan filan oluyor.
Bu hükümet ya da yönetim değişirse diye hesaplı, planlı tepkiler yok mu?
Tabii bir de öyleleri var; ilerde işler değişirse… Ona göre davranıyor, arada bir laf ediyorlar. İleride kullanmak için, ben zaten söylemiştim, demek için. Aslında karşı çıkmıyor, destekliyor ama ilerde bir yararı olur diye arada da sözde eleştiriyor. …Çok aşırıydı efendim, ben demiştim zaten… Engel olamadık, bu kadar da olmaz, demiştim. İnsanlar kendilerini müthiş aldatabiliyorlar. Ben Hali Berktay’ın kendisini, dönek, iki yüzlü ve korkak olarak gördüğünü sanmıyorum. Hiç kimse kendisini böyle görmüyor zaten. Mecburdum zaten, diyecek, bir şey açıklama bulacak. Ben yazmıştım zaten! İşte mecburdum, herkes yaptı, ailem vardı…
İnsanlar gözaltı ya da tutuklanma korkusu yaşıyor…
Evet, bazılarının çok anlaşılır, bir hayat düzeni var ve var gücüyle onu korumak istiyor. Hakim karar verirken diyor ki, şimdi ben beraat versem nasıl olsa başka bir mahkeme tekrar tutuklama verecek. Niye riske atayım kendimi. Beraat verirsen de kahraman oluyorsun. Güzel bir söz var, “mutlu halkların kahramanları olmaz”, diye. Ben de hayatımı normal bir şekilde yaşamak istiyorum, kahraman olmak istemiyorum. Yunanistan’da hep söylüyorum, Türkiye’de insanların bilgili olması yetmiyor yürekli olması da gerekiyor. Avrupa’da artık yok böyle şeyler. İnsanlar Türkiye’de biyografilerini yazarken, kıvançla hapse girdim diye yazıyor. Çünkü hapse girmesi onun dürüstlüğünü gösteriyor. Avrupa’da hapse girince kahraman değil, sabıkalı diyorlar. Ama Türkiye’de bonservis gibi bir şey, hapse girmeyene, başına bir şey gelmeyene şüphe ile bakılıyor.
Özeleştiri eksikliği demokrasi kültürü ile mi ilgili?
Çok güzel bir laf okumuştum. Türkiye’de ne kadar demokrasi varsa bizim cemaatimiz-grubumuz içinde de o kadar demokrasi var, diye. Demokrasi bir kültürdür. Türkiye ve Balkanlardaki demokrasi kültürü zayıf. Bu kadar söyleyeyim… Diğer yandan eleştiri yaparken şuradan başlamak gerek: Bu konuda eleştiri yapmaya hakkımız var mı? Mesela insanların yaşam biçimleri, tercihleri konusunda eleştiri olmaz. Bunu eleştirmeye hakkımız yok. Bir toplumda, bir grupta konsensüsün olduğu konular, eleştirinin konusu olamaz.
Özeleştiri ile özeleştiri beklentisi arasında nasıl bir ayrım ve ilişki var?
Özeleştiri ne demek ben hiçbir zaman tam olarak anlamış değilim. Pişmanlık gibi geliyor kulağa. Bir şey yapmışsın, yanlış olduğunu söylüyorsun.
Hepimiz yapabiliriz bunu. Bu anlaşılır. Ama bunu bir merasime, bir prosedüre dönüştürmek farklı bir şey. Yıkıyorsun insanı, adam aynada kendi suratına tükürüyor. Hata yaptım. Tamam. Şu an sözü edilen eleştiri, çık ve geçmişini reddet anlamına geliyor.
Bu beklenti çık suçunu itiraf et, hatta suçunu üstlen anlamı taşımıyor mu?
Tabii ve özeleştiri sonrası tüm haklarını kaybediyorsun. İtirafçı olmak hariç tabii.. Özeleştiri yapıyor, itirafçı oluyorsun, ihanet edip arkadaşlarını ele veriyorsun o zaman… Şimdi bu özeleştiri midir bilmiyorum, özeleştiri denince aklıma bunlar geliyor. Bitirmişsin adamı zaten. Eskiden,
Ortaçağ’da özeleştiri demek suçunu itiraf demekti ve itiraf edeni de yakarlardı zaten. Önce suçunu kabul ettirir sonra kazığa oturturlardı. İşkenceye dayanamıyor içime şeytan girdi, İsa’yı reddettim, diyor, itiraf ediyordu, sonra da yakılıyordu. Stalin zamanındaki özeleştirileri de biliyoruz. İtiraf et yoksa aileni yok edeceğiz diyerek itiraf ettiriyorlardı. Pratikte özleştiri böyle oldu başka türlü özeleştiri duymadım ki… İnsan dürüstse hatasını söyler zaten. Özeleştiri kelimesi kendi içinde problemli zaten. Biliyorsunuz polisiye romanları ortaya çıkaran yasalarda yapılan değişikliklerdir. Yasalar değişti, suçun itiraf edilmesi değil kanıtlanması gerektiği anlayışı ortaya çıktı. Birini suçlayabilmek için kanıt göstereceksin. O zamana kadar kanıta gerek yoktu, yakalıyorsun, dövüyor ve suçunu itiraf ettiriyorsun. Suçu ispat gereği ortaya çıkınca polisiye romanlar doğdu. Suçu ispat edilemeyen suçsuzdur. Bunu söylemek bile beni rahatsız ediyor: Bir insan suçsuzluğunu ispata davete zorlanabilir mi? Kanıtlarsın, yargılanır, temyize gider, hatta bana göre AİHM’de de suçlu bulunur, o zaman suçlu derim. Reagan’a ateş ettiler. Adam, herkesin gözü önünde ABD Başkanı Reagan’ı vurdu, o adama “suspect” dediler. Yani şüpheli. Herkesin gözü önünde vurdu adam. Ama yargı karar verene kadar şüpheli. İstisnası olamaz bunun.
Suçlanmada muhatap belli, yargı. Özeleştirinin muhatabı kim? Kamuoyu mu?
İktidar. Kimse iktidar, özeleştirinin muhatabı da odur. Bu nedenle beni rahatsız ediyor. Kendi ispat etme mecburiyetini, ötekinin özeleştiri zorunluluğuna çeviriyorsun. Hayır, sen ispat etmek zorundasın. Amerikan mahkemelerinde görüyoruz, adam birini öldürmüş, hepimiz biliyoruz ama ispat edecek delil yok. Batıda böyle bir hukuk sistemi var. Oysa buralarda önce insan suçlu ilan ediliyor, hapse atılıyor, sonra delil arıyorlar, iddianame hazırlanıyor. Bunlar hukuk kültürüdür. Türkiye’de bu kültür yok.
Bu dönemin daha önceki baskı dönemleri ile benzerlikleri ve farklılıkları ne?
Fark şu, bugün Türkiye’de hukuk filan kalmadı. Eskiden en azından teoride vardı, bir yere kadar direnen insanlar vardı. Şimdi biliyor ki, direnirse yok edilecek… Faşizm bu işte.. Adamlar can havliyle kurtulmaya çalışıyor. Bu dönemde üç grup insan Türkiye’den Yunanistan’a geliyor. Bir kısmı yurt dışında bir evimiz olsun diye geliyor, bir kısmı çocuklarımı Türkiye’de yetiştirmek istemiyorum, diye geliyor. Gülenciler, tutuklanmamak, hapse atılmamak için geliyor.
Türkiye’nin yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Türkiye bu süreci demokratik mücadele ile aşabilecek mi?
Önce şunu söyleyeyim. Avrupa gelişmeleri izliyor. Tayyip Erdoğan’ın zayıfladığını hissettiği zaman süreci hızlandıracak. Şu an karşı çıkmanın semeresi olmadığını görüyorlar. Zayıfladığını gördüğü an muhalefete destek verecekler. Şu an Erdoğan’a karşı çıkmak, onu Rusya’ya daha fazla yaklaştırır. Ve Erdoğan her şeyi yapar, NATO’dan da çıkar, Rusya ile ittifak kurar. Zayıfladığı zaman yapamaz. Putin çok iyi biliyor Erdoğan’ın ne olduğunu. Avrupa da çok iyi biliyor Erdoğan’ı. Halk değil ama kurumlar var ve onlar çok iyi biliyor.
Diğer yandan ben Türkiye’ye demokrasinin hiç gelmeyeceğini düşünüyordum ama 2002’den sonra sürprizler oldu. AB süreci başta olmak üzere. Sonra daha büyük sürprizi geri dönüş başlayınca yaşadım. Tayyip Erdoğan’ın dönüşü, Kolotumba dediğimiz dönüşü sürpriz oldu. İyi orkestra etti, demek ki yavaş yavaş yaptı.
Kötümser misiniz?
Evet, kötümserim ama unutmayın ben 80 yaşındayım. Kalan zamanıma göre kötümserim. 20 yaşında dünyanın değişeceğine inanırdım, şimdi öyle projelerim yok. Ben, diyelim 100 yaşıma kadar yaşarım -gülüyor- ama son 10 yılda kafa ne kadar işler bilemem, o nedenle kötümserliğime bu açıdan bakın. Ben AKP’nin gençlik yıllarını çok olumlu görmüştüm, böyle bir dinamiği varmış demek ki. Ordu ne durumda bilmiyorum ama şunu bile duyuyorum, şu an iktidarda olan Erdoğan değil ordu, diyenler de var. Öyleyse işler daha da zorlaşacak. Erdoğan’ın milliyetçi dönüşüne bir anlam vermek lazım. Ordu, Erdoğan, MHP arasında bir ittifak darbe sürecinde kurulmuş olmalı. Bu varsa bu ordu ne yapar? Bu ordu göbeğinden NATO’ya bağlı bir ordu. Ordu Tayyip Erdoğan gibi hapse gideceğim diye korkmaz. Subayların çoğunun pis şeceresi yoktur. Sonunda Batıyla uyumlu siyaset yapar, diye tahmin ediyorum. Erdoğan iktidarda kaldığı müddetçe işler daha da kötüye gidecek. Seçimle gideceği, seçimi kaybedeceği şartlar oluşunca daha da hırçınlaşacak.
Şu an susma zamanı mı, konuşma zamanı mı?
Şöyle diyeyim. Konuşabilecek olanlar konuşsun. Kimseden kahraman olmasını isteyemeyiz, Türkiye’de yaşayan adama çık konuş diyemem.
Ama konuşabilen konuşsun. Konuşamayan sussun. Onurlu bir şekilde susmanın da yolu var. Konuşmak istemiyorum demek, çok güzel bir cevaptır. Herkes ne dediğinizi anlar. Yurt dışında olanlar zaten konuşur. Bayrak sallamak şart değil bin türlü yolu var mücadelenin. Ama teslim olmasınlar, yanlışa destek olmasınlar.
[Doğan Ertuğrul] 15.4.2019 [Kronos.News]
İslam-devlet ilişkisini yeniden düşünmek-6 [Mevlüt Karakaplan]
İSLAMIN SİYASALLAŞMASI VE SİYASAL İSLAM
Önceki yazıların kısa bir özetini yapacak olursak; müslümanların devletle olan ilişkisi, tarihsel süreç içerisinde evrilerek İslam'dan uzak bir hal almaya başladığı anlaşılmaktadır. Güç, iktidar ve popülizm, müslümanların zaman içerisinde siyasi yöntem ve tutumlarını değiştirdiği gibi İslam'la olan münasebetlerini de etkilemişe benziyor. Bu sebepledir ki maalesef İslami bir devletin pratikteki hali çoğunlukta eksiktir (Asrı Saadet ve Hulefa-İ Raşidin dönemi hariç). Bu ideal, ideal bir demokrasi uygulamasının çoğunlukta eksik olduğu gibi eksiktir. Adı ister İslam, ister laiklik ve ister başka bir şey olsun, dinin siyasete alet ve malzeme edilmesi, ve siyasetin de dinin alanına karışıp din âlimlerinin siyasete müdahale etmesi her zaman mahsurlu sonuçlarla neticelenmiştir.
Günümüzde ise İslami bir devlet olma konusundaki hemen hemen bütün girişimlerin başarısız olduğu görülüyor. Son asırlarda, ''İslam devleti'' olma iddiasındaki örneklerin büyük kısmı olumsuz akıbete uğramakla kalmadılar; İslam'ın imajına da büyük zarar verdiler. Peki, ama evrensel insan hakları idealine bu kadar yakın bir din olan İslam'ın siyasi denemeleri neden hep başarısız oluyor? İletişim ve eğitimin bu kadar mümkün olduğu bir dünyada müslümanlar İslam'dan kopuk mu yaşıyorlar?
Bu sorunun cevabı kısmen evet; yani maalesef müslümanların İslam'ı anladıkları çok da söylenemez. Ama çağımıza bakan yönüyle asıl problem İslam'ın, müntesipleri tarafından bir dinden ziyade bir ideoloji olarak ele alınmasıdır. İdeolojik İslam'ın ''sahibi'' olarak nitelendirebileceğimiz Siyasal İslam'ın çıkmazı, İslam'ı, modern akım ve düşüncelerle kıyaslayıp ve yine İslam'ı bir ideoloji düzeyine indirmesidir. Oysa İslam, tarihsel olarak, modernleşme ve sosyal farklılaşma sürecinde ortaya çıkan liberalizm, sosyalizm, milliyetçilik gibi bir siyasi ideoloji değildir. Geçiş sürecinde dış dünyaya açılan kapıdan modernleşmenin ürünü olan batılı ideolojiler de girmeye başladı. Bu dönemde ''İslamcılık'', toplumun yerleşik dünya görüşüne istinaden geliştirilen modern siyasi ideolojilerden biri olarak ortaya çıktı.
Siyasi ideoloji olarak ''İslamcılık'', müslüman aydınların, modern batı dünyasının üstünlüğüne ve meydan okumalarına kendi kaynaklarına dayanarak karşı koyma çabasının ürünü olarak doğdu. Bu dönemde, şu anda kendisi de siyasal İslamcı bir hükümetin önemli bir destekçisi olan Şükrü Karatepe'nin de ifadesiyle; İslam, tarihinde görülmemiş ölçüde siyasallaştırılarak, modern toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek bir ideolojiye dönüştürüldü. Başlangıçta İslamcılar, siyasette müslümanlar arasında birlik ve dayanışmayı arttırarak sömürgecilere karşı direnme gücü oluşturmak amacıyla ''İslam Birliği'' düşüncesine ağırlık verdiler. Onlar öyle inanıyorlardı ki; Müslümanların güçlü oldukları dönemlerde, düşüncelerinde ve siyasetlerinde birlik vardı. Yeniden güçlenebilmek için de yine aynı düşünce ve siyasetleri benimsemeleri gerekiyordu. Bu maksatla, İslam birliği politikasının öncülerinden Cemalettin Afgani, İslam başkentlerini dolaşarak yönetici ve aydınlara birlik olmanın önemini anlattı.
Fakat gördük ki bu çalışmalar hep hüsranla neticelendi. Çünkü defalarca tecrübe edildi ki; yine Karatepe'nin ifadesiyle, dini bir inanç sistemi, belli sosyo-ekonomik, siyasi taleplerle ve toplumu yönetme iddiasıyla ortaya çıkarsa, din ideolojik bir renk ve fonksiyon kazanır. Bir dini inancın taraftarları, toplumu dini kurallardan oluşan bir programla yönetmek isteyince de din ideolojiye dönüşür. Çünkü İnanç unsuru, siyasette en önemli meşrulaştırma aracıdır. Siyasi ideoloji inanca dönüşürse, ya da ideoloji dini inanca dayanırsa, mensuplarını siyasi amaçlar uğrunda harekete geçirmek kolaylaşır. Mesela bu konuda siyasal İslam'ın Türkiye'deki en önemli kesimlerinden birisi olan Milli Görüş ve Milli Görüşün de önemli ideologlarından biri olan Ahmet Akgül ''İslam ve Demokrasi'' isimli kitabında cihat etmeyi veya dine hizmet etmeyi siyasete indirgeyip, bu manada devleti ele geçirerek, dini, devlet eliyle uygulayıp yaygınlaştırmayı ''siyasi cihat'' olarak ifade eder.
Meseleye buradan bakıldığında, İslam'ın diğer ideolojilerden bir farkı kalmadığı görülür. Çünkü devlet, toplumda reform yapmak isteyen dini veya ideolojik tüm güçler için çekici bir hedeftir. Neticede devletin ele geçirilmesiyle, hedeflenen değerlerin toplum içerisinde uygulanmasına yönelik ikna edici veya baskıcı araçları ele geçirilmesi sağlanmış olur. Bu durumu yalnızca dini nitelikte düşünmek doğru olmaz. Örneğin leninistler, devletin ele geçirilmesini, siyasi, ekonomik ve sosyal bir komünizmin uygulanabilmesinin vazgeçilmez ortak bir önkoşulu olarak görmüşlerdi.
Devletin gücü ve amaçları dinin bağımsız bir rol oynamasına izin vermez. Burada dinin yozlaşması açısından en büyük tuzak ve en büyük bela güçtür: din, devletin gücüyle ne kadar yakın ilişki içerisine girerse, akıl ile ruhun alanından da bir o kadar uzaklaşarak siyasetin alanına girer. devlet gücüne ve otoritesine ilişkin doğrudan anlamlar taşıyarak yapar bunu. Bu durumda devletle din arasında fark kalmaz. Devletin resmi inançları ile öğretilerine karşı çıkıldığında devletin otoritesine de karşı çıkılmış olur ve devlet de buna iyi niyetli bakamaz. Tarih boyunca çeşitli devlet güçleri ile sıkı ilişkiler içerisinde bulunmuş olan İslam, bu sıkıntıyı bugün de yaşamaya devam etmektedir. Halifelerin tahta çıkış şekilleri ve kendilerini meşrulaştırmaya yönelik yaptıkları baskılar, bu konuda potansiyel yönetici ve yönetici adaylarının potansiyeline ve neler yapabileceklerine dair önemli ipucular verir. Bu da, günümüzdeki reel politiğin çirkefliğinin tarihçesini anlamamıza yardımcı olabilir.
İnsanoğlunun, dini kendi siyasi veya ticari amaçlarına göre kullanabilme becerisi, kişisel inancın, bireyin yaşamını, felsefesini ve davranışlarını, dolayısıyla bütün toplumun davranışlarını şekillendirmesine yardım eden derin manevi gücünü azaltmamalıdır. El-Kındi'nin önemli bir tespitindeki ifadesiyle: 'Amaçları riyaset ve din tacirliği olanlardaki haset kiri ve düşünce ufuklarını kapayan karanlık, gerçeğin nurunu görmelerini engeller. Saldırgan ve zalim düşman durumunda olan bunlar, haksız yere işgal ettikleri kürsüleri korumak için elde edemedikleri ve çok uzağında bulundukları insani erdemlere sahip olanları aşağılarlar. Amaçları din tacirliği ve riyasettir, oysa kendileri dinden yoksundur. Çünkü bir şeyin ticaretini yapan, onu satar, sattığı ise artık kendisinin değildir.
Hâsılı; Siyasetin doğası gereği, devletin nihai amacı dini benimseyip öne getirerek onu devletin dini haline getirmektir. G. Fuller'in çarpıcı şekilde tespit ettiği gibi, devletle ilişki içerisine girdiği anda dinin öğretileri veya teoloji, artık devletinin itibarı, gücü ve nüfuzu ile ilintili hale gelir. Söz konusu din Yahudilik, Hıristiyanlık veya İslam da olabilir; bunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü bu noktada öğretiler üzerindeki anlaşmazlıklar teolojik bir olgu olmaktan çıkarak ciddi siyasi anlamlar taşımaya başlar. Devletin egemenliğindeki ideolojiden ayrılanlara sapkın damgası vurulur, hatta bu tür farklılıklar vatan hainliği noktasına bile taşınır.
Müslüman toplumların bu durumlara düşmelerinden İslamiyet'i sorumlu tutamayacağımız gibi tarihi ve geleneği de tek başına sorumlu tutamayız. Sorumlu aranacaksa bu, müslüman insanın kendisidir. Şu halde mesele, bizim varlığı, dünyayı, hayatı ve tarihi ve dolayısı ile dini nasıl kavradığımızla ilgili bir meseledir. Çünkü Abdulkerim Suruş'un da belirttiği gibi; ''dinin veya vahyin kuran ve hadis kaynaklarında ifade edilmiş olan hakikatleri değişmez; ama dini anlayışlar değişir. Çünkü bizim din anlayışımız, bizim dinden ne anladığımız, okuma biçimimiz, yorumumuz, tefsir ve içtihadımızdır.'' bu bakımdan ''Siyasi İslam'a'', yani dini devletin eline vererek dinin siyasallaşmasına karşı çıkmak başkadır, İslami bir yönetimin olamayacağını iddia etmek daha başkadır. İslam dindir, fıtrattır, asıl olandır, kuşatıcıdır. Gaye kulluktur ve yaratıcının hoşnutluğudur, o da tek yolla elde edilemez. Dolayısı ile müslümanlar tek tip değildir, olmamalıdır
Siyaset ve yönetim müslümanlara yönelik değil, tüm insanlara yöneliktir ve dolayısıyla dini olmaktan ziyade dünyevidir. Bu dünyaya aittir. Gaye olamaz, aslın yerine geçemez. Tarihte ve bugün müslümanların başına gelenleri biraz da bu açıdan değerlendirmek gerekir. M. Foucault'un bu konuda çarpıcı bulduğum bir sözüyle yazı dizisine son vermiş olalım: ''Hakikati, kendi tekelinde bulundurduğunu iddia eden bir siyasi sistemden daha tehlikeli bir şey yoktur''
[Mevlüt Karakaplan] 15.4.2019 [Samanyolu Haber]
Önceki yazıların kısa bir özetini yapacak olursak; müslümanların devletle olan ilişkisi, tarihsel süreç içerisinde evrilerek İslam'dan uzak bir hal almaya başladığı anlaşılmaktadır. Güç, iktidar ve popülizm, müslümanların zaman içerisinde siyasi yöntem ve tutumlarını değiştirdiği gibi İslam'la olan münasebetlerini de etkilemişe benziyor. Bu sebepledir ki maalesef İslami bir devletin pratikteki hali çoğunlukta eksiktir (Asrı Saadet ve Hulefa-İ Raşidin dönemi hariç). Bu ideal, ideal bir demokrasi uygulamasının çoğunlukta eksik olduğu gibi eksiktir. Adı ister İslam, ister laiklik ve ister başka bir şey olsun, dinin siyasete alet ve malzeme edilmesi, ve siyasetin de dinin alanına karışıp din âlimlerinin siyasete müdahale etmesi her zaman mahsurlu sonuçlarla neticelenmiştir.
Günümüzde ise İslami bir devlet olma konusundaki hemen hemen bütün girişimlerin başarısız olduğu görülüyor. Son asırlarda, ''İslam devleti'' olma iddiasındaki örneklerin büyük kısmı olumsuz akıbete uğramakla kalmadılar; İslam'ın imajına da büyük zarar verdiler. Peki, ama evrensel insan hakları idealine bu kadar yakın bir din olan İslam'ın siyasi denemeleri neden hep başarısız oluyor? İletişim ve eğitimin bu kadar mümkün olduğu bir dünyada müslümanlar İslam'dan kopuk mu yaşıyorlar?
Bu sorunun cevabı kısmen evet; yani maalesef müslümanların İslam'ı anladıkları çok da söylenemez. Ama çağımıza bakan yönüyle asıl problem İslam'ın, müntesipleri tarafından bir dinden ziyade bir ideoloji olarak ele alınmasıdır. İdeolojik İslam'ın ''sahibi'' olarak nitelendirebileceğimiz Siyasal İslam'ın çıkmazı, İslam'ı, modern akım ve düşüncelerle kıyaslayıp ve yine İslam'ı bir ideoloji düzeyine indirmesidir. Oysa İslam, tarihsel olarak, modernleşme ve sosyal farklılaşma sürecinde ortaya çıkan liberalizm, sosyalizm, milliyetçilik gibi bir siyasi ideoloji değildir. Geçiş sürecinde dış dünyaya açılan kapıdan modernleşmenin ürünü olan batılı ideolojiler de girmeye başladı. Bu dönemde ''İslamcılık'', toplumun yerleşik dünya görüşüne istinaden geliştirilen modern siyasi ideolojilerden biri olarak ortaya çıktı.
Siyasi ideoloji olarak ''İslamcılık'', müslüman aydınların, modern batı dünyasının üstünlüğüne ve meydan okumalarına kendi kaynaklarına dayanarak karşı koyma çabasının ürünü olarak doğdu. Bu dönemde, şu anda kendisi de siyasal İslamcı bir hükümetin önemli bir destekçisi olan Şükrü Karatepe'nin de ifadesiyle; İslam, tarihinde görülmemiş ölçüde siyasallaştırılarak, modern toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek bir ideolojiye dönüştürüldü. Başlangıçta İslamcılar, siyasette müslümanlar arasında birlik ve dayanışmayı arttırarak sömürgecilere karşı direnme gücü oluşturmak amacıyla ''İslam Birliği'' düşüncesine ağırlık verdiler. Onlar öyle inanıyorlardı ki; Müslümanların güçlü oldukları dönemlerde, düşüncelerinde ve siyasetlerinde birlik vardı. Yeniden güçlenebilmek için de yine aynı düşünce ve siyasetleri benimsemeleri gerekiyordu. Bu maksatla, İslam birliği politikasının öncülerinden Cemalettin Afgani, İslam başkentlerini dolaşarak yönetici ve aydınlara birlik olmanın önemini anlattı.
Fakat gördük ki bu çalışmalar hep hüsranla neticelendi. Çünkü defalarca tecrübe edildi ki; yine Karatepe'nin ifadesiyle, dini bir inanç sistemi, belli sosyo-ekonomik, siyasi taleplerle ve toplumu yönetme iddiasıyla ortaya çıkarsa, din ideolojik bir renk ve fonksiyon kazanır. Bir dini inancın taraftarları, toplumu dini kurallardan oluşan bir programla yönetmek isteyince de din ideolojiye dönüşür. Çünkü İnanç unsuru, siyasette en önemli meşrulaştırma aracıdır. Siyasi ideoloji inanca dönüşürse, ya da ideoloji dini inanca dayanırsa, mensuplarını siyasi amaçlar uğrunda harekete geçirmek kolaylaşır. Mesela bu konuda siyasal İslam'ın Türkiye'deki en önemli kesimlerinden birisi olan Milli Görüş ve Milli Görüşün de önemli ideologlarından biri olan Ahmet Akgül ''İslam ve Demokrasi'' isimli kitabında cihat etmeyi veya dine hizmet etmeyi siyasete indirgeyip, bu manada devleti ele geçirerek, dini, devlet eliyle uygulayıp yaygınlaştırmayı ''siyasi cihat'' olarak ifade eder.
Meseleye buradan bakıldığında, İslam'ın diğer ideolojilerden bir farkı kalmadığı görülür. Çünkü devlet, toplumda reform yapmak isteyen dini veya ideolojik tüm güçler için çekici bir hedeftir. Neticede devletin ele geçirilmesiyle, hedeflenen değerlerin toplum içerisinde uygulanmasına yönelik ikna edici veya baskıcı araçları ele geçirilmesi sağlanmış olur. Bu durumu yalnızca dini nitelikte düşünmek doğru olmaz. Örneğin leninistler, devletin ele geçirilmesini, siyasi, ekonomik ve sosyal bir komünizmin uygulanabilmesinin vazgeçilmez ortak bir önkoşulu olarak görmüşlerdi.
Devletin gücü ve amaçları dinin bağımsız bir rol oynamasına izin vermez. Burada dinin yozlaşması açısından en büyük tuzak ve en büyük bela güçtür: din, devletin gücüyle ne kadar yakın ilişki içerisine girerse, akıl ile ruhun alanından da bir o kadar uzaklaşarak siyasetin alanına girer. devlet gücüne ve otoritesine ilişkin doğrudan anlamlar taşıyarak yapar bunu. Bu durumda devletle din arasında fark kalmaz. Devletin resmi inançları ile öğretilerine karşı çıkıldığında devletin otoritesine de karşı çıkılmış olur ve devlet de buna iyi niyetli bakamaz. Tarih boyunca çeşitli devlet güçleri ile sıkı ilişkiler içerisinde bulunmuş olan İslam, bu sıkıntıyı bugün de yaşamaya devam etmektedir. Halifelerin tahta çıkış şekilleri ve kendilerini meşrulaştırmaya yönelik yaptıkları baskılar, bu konuda potansiyel yönetici ve yönetici adaylarının potansiyeline ve neler yapabileceklerine dair önemli ipucular verir. Bu da, günümüzdeki reel politiğin çirkefliğinin tarihçesini anlamamıza yardımcı olabilir.
İnsanoğlunun, dini kendi siyasi veya ticari amaçlarına göre kullanabilme becerisi, kişisel inancın, bireyin yaşamını, felsefesini ve davranışlarını, dolayısıyla bütün toplumun davranışlarını şekillendirmesine yardım eden derin manevi gücünü azaltmamalıdır. El-Kındi'nin önemli bir tespitindeki ifadesiyle: 'Amaçları riyaset ve din tacirliği olanlardaki haset kiri ve düşünce ufuklarını kapayan karanlık, gerçeğin nurunu görmelerini engeller. Saldırgan ve zalim düşman durumunda olan bunlar, haksız yere işgal ettikleri kürsüleri korumak için elde edemedikleri ve çok uzağında bulundukları insani erdemlere sahip olanları aşağılarlar. Amaçları din tacirliği ve riyasettir, oysa kendileri dinden yoksundur. Çünkü bir şeyin ticaretini yapan, onu satar, sattığı ise artık kendisinin değildir.
Hâsılı; Siyasetin doğası gereği, devletin nihai amacı dini benimseyip öne getirerek onu devletin dini haline getirmektir. G. Fuller'in çarpıcı şekilde tespit ettiği gibi, devletle ilişki içerisine girdiği anda dinin öğretileri veya teoloji, artık devletinin itibarı, gücü ve nüfuzu ile ilintili hale gelir. Söz konusu din Yahudilik, Hıristiyanlık veya İslam da olabilir; bunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü bu noktada öğretiler üzerindeki anlaşmazlıklar teolojik bir olgu olmaktan çıkarak ciddi siyasi anlamlar taşımaya başlar. Devletin egemenliğindeki ideolojiden ayrılanlara sapkın damgası vurulur, hatta bu tür farklılıklar vatan hainliği noktasına bile taşınır.
Müslüman toplumların bu durumlara düşmelerinden İslamiyet'i sorumlu tutamayacağımız gibi tarihi ve geleneği de tek başına sorumlu tutamayız. Sorumlu aranacaksa bu, müslüman insanın kendisidir. Şu halde mesele, bizim varlığı, dünyayı, hayatı ve tarihi ve dolayısı ile dini nasıl kavradığımızla ilgili bir meseledir. Çünkü Abdulkerim Suruş'un da belirttiği gibi; ''dinin veya vahyin kuran ve hadis kaynaklarında ifade edilmiş olan hakikatleri değişmez; ama dini anlayışlar değişir. Çünkü bizim din anlayışımız, bizim dinden ne anladığımız, okuma biçimimiz, yorumumuz, tefsir ve içtihadımızdır.'' bu bakımdan ''Siyasi İslam'a'', yani dini devletin eline vererek dinin siyasallaşmasına karşı çıkmak başkadır, İslami bir yönetimin olamayacağını iddia etmek daha başkadır. İslam dindir, fıtrattır, asıl olandır, kuşatıcıdır. Gaye kulluktur ve yaratıcının hoşnutluğudur, o da tek yolla elde edilemez. Dolayısı ile müslümanlar tek tip değildir, olmamalıdır
Siyaset ve yönetim müslümanlara yönelik değil, tüm insanlara yöneliktir ve dolayısıyla dini olmaktan ziyade dünyevidir. Bu dünyaya aittir. Gaye olamaz, aslın yerine geçemez. Tarihte ve bugün müslümanların başına gelenleri biraz da bu açıdan değerlendirmek gerekir. M. Foucault'un bu konuda çarpıcı bulduğum bir sözüyle yazı dizisine son vermiş olalım: ''Hakikati, kendi tekelinde bulundurduğunu iddia eden bir siyasi sistemden daha tehlikeli bir şey yoktur''
[Mevlüt Karakaplan] 15.4.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mevlüt Karakaplan
Gecikmiş bir seçim sloganı; “Çaldıklarını geri vereceğiz!” [Kadir Gürcan]
Son on beş güne kadar, iktidarın “flaş açıklamalar” diyerek verdikleri haberlerle meşgul oluyorduk. Cumhurbaşkanı, sıradan bir Millet Kıraathanesi açarken bile, medyanın “Cumhurbaşkanı önemli açıklamalar yapıyor!” diyerek habere son dakika heyecanı katmaları sıradan hale gelmişti.
Meğer ki, her şey İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nı kazanmaya ayarlıymış. An itibariyle İstanbul düştü. Cumhurbaşkanı'nın ağzından dökülen onca vaatler, bıçakla kesilir gibi tükeniverdi. İnsan hiç olmazsa biraz idareli ve temkinli kullanır da bu kadar kötü açığa düşmezdi. Sandıkların ikinci sayımı bari bitseydi. İki haftadır, Saray'dan bir açıklama duymadık. İstanbul'u tapulu malı zanneden ne kadar divane varmış da haberimiz yokmuş! Mahkeme Kadı'ya tapulu değil be cahiller! Sonra, İstanbul, vakıf cenneti bir şehir. Vakıf Malı, yetim malı kadar dokunulmazdır. Acısı ve ah'ı bu gün yiyenlerden çıkmazsa, çocuklarından veya torunlarından çıkar.
Seçimlerde verilen sözlerin yerine getirilme gibi bir mecburiyeti yok elbette. Miting konuşmalarının olmazsa olmazı uçuk vaatler şeker helvası gibi seçim sonrasında eriyen şeylerden. Mahalle muhtarlarına kazanacakları müjdesi önceden verilmiş olmalı ki, iktidara yakın olanlar kampanya döneminden sonra “Nasıl olsa Saray bunları bize geri öder!” ümidiyle masrafları biraz abartmışlar. Kazanamayınca, çalışma ofisini söküp, kampanya döneminde içilen sigara ve çayın masraflarını kendilerinden sonra gelecek meslektaşlarına bırakan müflis muhtar ve belediye başkanları ahaliye rezil oldu. Seçime fazla yatırım yapıp, bu senenin maaşını tefecilere kaptıranlar için iyi bir yıl beklenmiyor.
İktidar ve Saray, yenilgi sonrasının derin iç çöküntüsünü yaşıyor. Bir kez daha hatırlatalım, bütün mesele İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı. Ortadoğu'da zafer kutlamak için Şam'da Cuma namazına niyetlenmişken, Devlet Parası ile yaptırdıkları Çamlıca Camii'nde bile sevinç yaşayamadılar. E, bundan sonra Hilafet'in meşruluğu da gündeme gelirse, hiç şaşırmayın! Mahalle camiinde okunamayan hilafet hutbesini, hiç kimse merkez camiinde okutmaz.
Aradan iki hafta geçti, hala aklı başında bir cümle kuracak kimse göremedik. Hükümet sözcüsü'nün, iktidar değil de Saray yerine konuşuyor olması zaten bir talihsizlik de, bir de ne dediği anlaşılsa! İstanbul düştükten sonra, partinin militanları seçim sandıklarını koyacak yer bulamadılar. Şimdi hep bir ağızdan, tekrar oyları saymaktansa, İstanbul Seçimlerini yenileyelim diye tempo tutuyorlar. Bizce hava hoş! Kazanacağınız zamana kadar, yapacağınız bütün akrobasileri zevkle seyretmeye hazırız. Aman dikkat edin, Saray Bahçesinde gerdan kırarken boynunuzu incitmeyin.
Hesap, kitap, ülke meseleleri gibi konulardan bihaber koltuk değneği muhalefet, seçimlerin yenilenmesi taraftarı. “Bu adam ne işe yarıyor ki?” diyenlere onun vereceği fazla bir cevap yok. Tek yaptığı, doğru ezberlediği “Seçimler tekrar edilsin ya da erken seçim yapalım!” cümlesini yanlışsız söyleyebilmek. Her seçim sonrasında, herkes onun gözünün içine bakar. Utanacağı şeylerle övünen bir parti için bulunmaz bir lider, vesselam.
Ana Muhalefet Partisi, kedi olalı bir fare tuttu. Bu konuda ne kadar şuurlu olduklarını bilemiyorum ama, el yordamı, rastlantı ya da aklı selim bazı tavsiyelere kulak vermiş olmalılar ki, mezarlarından ses geldi. Seçim kampanyası döneminde üretemedikleri slogan, seçimden sonra kucaklarına düşüverince, şaşkınlıkları bir alem. Saray ve iktidarın çaldıklarını geri verme eğilimi ile Halk Parti Tarihi'nin en akıllı stratejisini yakalamış durumdalar. Şu an itibariyle bunu parti sloganı haline getirebilirlerse, bu halleriyle bile siyasi bir gelecekten bahsedebilirler. “Çaldıklarını geri vereceğiz!” esprisinin bundan sonraki genel ve yerel seçimlerde de işe yaracağına gönülden inanıyorum! Hele bir başlayın.
Eski Başbakan ve bugünkü Cumhurbaşkanı doldurdukları makamın inanılırlığını yitirdi. Son birkaç senedir, halka söylediklerinin hiç birisini yerine getiremediler. İktidarın Propaganda makinaları haline gelen medya kuruluşlarının gerçekleri ters yüz etme gayretleri boşa gitti. Dolar kurlarından haberdar olmayan vatandaş, pazardaki yangının büyüklüğünden ürktü. Her şeyden önemlisi, Türkiye'yi aile şirketi haline getiren bir iradenin, ülkenin içine düştüğü kötü duruma çareler üretemediği fark edildi. Seçim öncesindeki geçici tedbirlerin rövanşını önümüzdeki günlerde daha iyi göreceğiz. İngiltere Borsası iki üç gün içinde kaybettikleri miktarı geri alacaklarını söylemişlerdi.
Yeni belediye başkanlarından bazılarının, seleflerinden kalan bazı lüks ve pahalı araçları daha ilk günden elden çıkarıp, belediyelerin yükünü azaltmaları akıllıca bir manevra. İtibarı, israf, debdebe, ihtişam ve gösterişe döken iktidar ve Saray'ın millet malı üzerinden itibar devşirmelerine karşı bulunabilecek en güzel iksir işte bu!
Gerçi Saray şu an mekan olarak Başkent'te ama, İstanbul'da esmeye başlayan bu fırtına çok geçmeden, Saray dış avlusunun duvarlarını dövmeye başlayabilir!
“Çaldıkların size geri vericeğiz!” seçim sloganının isim hakkına talip değiliz. İktidar ve hükümet kurma derdi olan bütün siyasi oluşumlar tepe tepe kullanabilir.
[Kadir Gürcan] 15.4.2019 [Samanyolu Haber]
Meğer ki, her şey İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nı kazanmaya ayarlıymış. An itibariyle İstanbul düştü. Cumhurbaşkanı'nın ağzından dökülen onca vaatler, bıçakla kesilir gibi tükeniverdi. İnsan hiç olmazsa biraz idareli ve temkinli kullanır da bu kadar kötü açığa düşmezdi. Sandıkların ikinci sayımı bari bitseydi. İki haftadır, Saray'dan bir açıklama duymadık. İstanbul'u tapulu malı zanneden ne kadar divane varmış da haberimiz yokmuş! Mahkeme Kadı'ya tapulu değil be cahiller! Sonra, İstanbul, vakıf cenneti bir şehir. Vakıf Malı, yetim malı kadar dokunulmazdır. Acısı ve ah'ı bu gün yiyenlerden çıkmazsa, çocuklarından veya torunlarından çıkar.
Seçimlerde verilen sözlerin yerine getirilme gibi bir mecburiyeti yok elbette. Miting konuşmalarının olmazsa olmazı uçuk vaatler şeker helvası gibi seçim sonrasında eriyen şeylerden. Mahalle muhtarlarına kazanacakları müjdesi önceden verilmiş olmalı ki, iktidara yakın olanlar kampanya döneminden sonra “Nasıl olsa Saray bunları bize geri öder!” ümidiyle masrafları biraz abartmışlar. Kazanamayınca, çalışma ofisini söküp, kampanya döneminde içilen sigara ve çayın masraflarını kendilerinden sonra gelecek meslektaşlarına bırakan müflis muhtar ve belediye başkanları ahaliye rezil oldu. Seçime fazla yatırım yapıp, bu senenin maaşını tefecilere kaptıranlar için iyi bir yıl beklenmiyor.
İktidar ve Saray, yenilgi sonrasının derin iç çöküntüsünü yaşıyor. Bir kez daha hatırlatalım, bütün mesele İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı. Ortadoğu'da zafer kutlamak için Şam'da Cuma namazına niyetlenmişken, Devlet Parası ile yaptırdıkları Çamlıca Camii'nde bile sevinç yaşayamadılar. E, bundan sonra Hilafet'in meşruluğu da gündeme gelirse, hiç şaşırmayın! Mahalle camiinde okunamayan hilafet hutbesini, hiç kimse merkez camiinde okutmaz.
Aradan iki hafta geçti, hala aklı başında bir cümle kuracak kimse göremedik. Hükümet sözcüsü'nün, iktidar değil de Saray yerine konuşuyor olması zaten bir talihsizlik de, bir de ne dediği anlaşılsa! İstanbul düştükten sonra, partinin militanları seçim sandıklarını koyacak yer bulamadılar. Şimdi hep bir ağızdan, tekrar oyları saymaktansa, İstanbul Seçimlerini yenileyelim diye tempo tutuyorlar. Bizce hava hoş! Kazanacağınız zamana kadar, yapacağınız bütün akrobasileri zevkle seyretmeye hazırız. Aman dikkat edin, Saray Bahçesinde gerdan kırarken boynunuzu incitmeyin.
Hesap, kitap, ülke meseleleri gibi konulardan bihaber koltuk değneği muhalefet, seçimlerin yenilenmesi taraftarı. “Bu adam ne işe yarıyor ki?” diyenlere onun vereceği fazla bir cevap yok. Tek yaptığı, doğru ezberlediği “Seçimler tekrar edilsin ya da erken seçim yapalım!” cümlesini yanlışsız söyleyebilmek. Her seçim sonrasında, herkes onun gözünün içine bakar. Utanacağı şeylerle övünen bir parti için bulunmaz bir lider, vesselam.
Ana Muhalefet Partisi, kedi olalı bir fare tuttu. Bu konuda ne kadar şuurlu olduklarını bilemiyorum ama, el yordamı, rastlantı ya da aklı selim bazı tavsiyelere kulak vermiş olmalılar ki, mezarlarından ses geldi. Seçim kampanyası döneminde üretemedikleri slogan, seçimden sonra kucaklarına düşüverince, şaşkınlıkları bir alem. Saray ve iktidarın çaldıklarını geri verme eğilimi ile Halk Parti Tarihi'nin en akıllı stratejisini yakalamış durumdalar. Şu an itibariyle bunu parti sloganı haline getirebilirlerse, bu halleriyle bile siyasi bir gelecekten bahsedebilirler. “Çaldıklarını geri vereceğiz!” esprisinin bundan sonraki genel ve yerel seçimlerde de işe yaracağına gönülden inanıyorum! Hele bir başlayın.
Eski Başbakan ve bugünkü Cumhurbaşkanı doldurdukları makamın inanılırlığını yitirdi. Son birkaç senedir, halka söylediklerinin hiç birisini yerine getiremediler. İktidarın Propaganda makinaları haline gelen medya kuruluşlarının gerçekleri ters yüz etme gayretleri boşa gitti. Dolar kurlarından haberdar olmayan vatandaş, pazardaki yangının büyüklüğünden ürktü. Her şeyden önemlisi, Türkiye'yi aile şirketi haline getiren bir iradenin, ülkenin içine düştüğü kötü duruma çareler üretemediği fark edildi. Seçim öncesindeki geçici tedbirlerin rövanşını önümüzdeki günlerde daha iyi göreceğiz. İngiltere Borsası iki üç gün içinde kaybettikleri miktarı geri alacaklarını söylemişlerdi.
Yeni belediye başkanlarından bazılarının, seleflerinden kalan bazı lüks ve pahalı araçları daha ilk günden elden çıkarıp, belediyelerin yükünü azaltmaları akıllıca bir manevra. İtibarı, israf, debdebe, ihtişam ve gösterişe döken iktidar ve Saray'ın millet malı üzerinden itibar devşirmelerine karşı bulunabilecek en güzel iksir işte bu!
Gerçi Saray şu an mekan olarak Başkent'te ama, İstanbul'da esmeye başlayan bu fırtına çok geçmeden, Saray dış avlusunun duvarlarını dövmeye başlayabilir!
“Çaldıkların size geri vericeğiz!” seçim sloganının isim hakkına talip değiliz. İktidar ve hükümet kurma derdi olan bütün siyasi oluşumlar tepe tepe kullanabilir.
[Kadir Gürcan] 15.4.2019 [Samanyolu Haber]
Ezilenlerin yanında olanlar [Abdullah Aymaz]
Amerika’da birkaç ziyaretimiz olmuştu. Warisüddin Muhammed adına yapılmış bir mescide gitmiştik. İmam ve idarecileriyle tanıştık. Burasının yeri Muhammed Ali Clay almış ve inşaatına destek vermiş, güzel, temiz hoş bir yer olmuş. İmam Vezir Ali, hutbede çok güzel şeyler anlattı. Dört yüz sene mağduriyet çekip ezildikleri için, mazlumların yanında olduklarını, zulüm ve gadrin defedilmesi için ellerinden geleni yapmaya huzur olduklarını ifade etti.
Cuma namazından sonra oturup sohbet ettik. Onların yaşlılarından İmam Fahmee Al-Ugdah nasıl Müslüman olduğunu şöyle anlattı: “Vietnam’da askerlik yaparken Amleom X’in hayatını anlatan kitabı okudum ve Müslüman olmaya karar verdim. Sonra şehadet getirip Müslüman oldum. Warisüddin Muhammed bir gün sohbet ediyordu. Peygamber Efendimizden bahsetmeye başladı ve çok ağladı. ‘Sanki elimizi uzatsak Ona (S.A.S.) dokunacağız!.. Zaten Ona (S.A.S.) karşı öyle bir hissiyatımız yoksa, biz nasıl kendimize Müslüman diyebiliriz ki?’ dedi. Onun bu sözleri bana çok tesir etti…”
İmam Faruk, Warisüddin Muhammed Mescidinin para büyüklüğündeki bir hatırasını hediye etti. Bir tarafında “Bismillahirrahmanirrahim” yazılı öbür tarafında Mescidin kabartması var… Warisüddin Muhammed mescidin mimari olarak Gineli Müslümanların mescidleri şeklinde olmasını arzu etmiş. Onlar da öyle yapmışlar. İmam Faruk ile daha önceden tanışmıştık. “Ben 1971 senesinde askerliğimi Amerikan ordusunda Frankfurt’ta nükleer başlıklı silahlar bölümünde yapmıştım. 1972’de Amerika’ya döndüm. İslamiyeti tanıyıp Müslüman oldum. 1975’ten itibaren İmam Warisüddin Muhammed’den ayrılmadım.” demişti…
Mühtedilerden Betûl abla ile de tanıştık. İslamiyete geçişini şöyle anlattı: “Ben 16 yaşımda iken herşeyin farkında idim. Çok kitap okuyordum. Bizleri Afrika’dan köle tüccarları getirirken aslında yine bizimkilerin çok ucuza bizleri sattıklarını öğrenmiş ve buralarda çektiklerimizi de kitaplardan okumuş belgesellerden seyretmiş üzülmüştüm. Zaten, biz Hıristiyan Afrikanlara da Mukaddes Kitaptan şu bölümleri aktararak tâ baştan itibaren hep sizin kaderiniz böyle imiş diye telkin etmişler ve Tevrat’ın Yaratılış Bölümündeki, 24-27 âyetlerini göstermişler: ‘Nuh ayılınca küçük oğlunun ne yaptığını anlayarak şöyle dedi: -Kenan’a lânet olsun, köleler kölesi olsun kardeşlerine. Övgüler olsun Sam’ın Tanrısı Rabb’e. Kenan Sam’a kul olsun. Tanrı Yafet’e bolluk versin, Sam’ın çadırlarında yaşasın, Kenan Yafet’e kul olsun…’ Askerlik de yaptım. Bilgisayarcı idim. Tabii askeri yönden bilgisayarla silahların bombaların nasıl yönlendirildiğini biliyordum… Neyse bende bir Müslüman düşmanlığı vardı. Çünkü onları insanlık için çok tehlikeli görüyordum. Onlarla mücadele etmek istiyordum. Planımı yaptım önce İsrail’e gideceğim, oradan İslam ülkelerini dolaşacağım… Ama önce İslamiyet hakkında bir bilgim olmalı diye düşündüm. Para verip kitap almak da istemiyordum. Çünkü vereceğim para kurşun olarak bize döner diyordum. Onun için üniversiteden parasız bir broşür aldım. İslamiyeti anlatan bu broşürü bir akşam okuyunca bana ters gelen hiçbir şey görmedim, çok da hoşuma gitti. O gece Müslüman olmaya karar verdim… Algı operasyonları farkına varmadan beni hiç bilmediğim bir konuda zihnimi kirletmiş ve azılı bir düşman yapmıştı. Sonra Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur Külliyatını ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Pırlanta Serisini okuyunca hem İslamiyet hakkında ufkum açıldı hem de Hizmet Hareketini tanımış, sevmiş ve bir mensubu haline gelmiş oldum. Dünyam değişti, güzelleşti; yepyeni ve çok güzel dostlar ve kardeşler edindim. Hayatımdan memnunum, kardeşlerimle hizmet ediyor, hayatımdan lezzet alıyorum. İnşaallah âhiretim de güzel olur.”
Cenab-ı Hak hepimize hüsn-i hâtime nasip eylesin. Âmin…
Cuma namazından sonra oturup sohbet ettik. Onların yaşlılarından İmam Fahmee Al-Ugdah nasıl Müslüman olduğunu şöyle anlattı: “Vietnam’da askerlik yaparken Amleom X’in hayatını anlatan kitabı okudum ve Müslüman olmaya karar verdim. Sonra şehadet getirip Müslüman oldum. Warisüddin Muhammed bir gün sohbet ediyordu. Peygamber Efendimizden bahsetmeye başladı ve çok ağladı. ‘Sanki elimizi uzatsak Ona (S.A.S.) dokunacağız!.. Zaten Ona (S.A.S.) karşı öyle bir hissiyatımız yoksa, biz nasıl kendimize Müslüman diyebiliriz ki?’ dedi. Onun bu sözleri bana çok tesir etti…”
İmam Faruk, Warisüddin Muhammed Mescidinin para büyüklüğündeki bir hatırasını hediye etti. Bir tarafında “Bismillahirrahmanirrahim” yazılı öbür tarafında Mescidin kabartması var… Warisüddin Muhammed mescidin mimari olarak Gineli Müslümanların mescidleri şeklinde olmasını arzu etmiş. Onlar da öyle yapmışlar. İmam Faruk ile daha önceden tanışmıştık. “Ben 1971 senesinde askerliğimi Amerikan ordusunda Frankfurt’ta nükleer başlıklı silahlar bölümünde yapmıştım. 1972’de Amerika’ya döndüm. İslamiyeti tanıyıp Müslüman oldum. 1975’ten itibaren İmam Warisüddin Muhammed’den ayrılmadım.” demişti…
Mühtedilerden Betûl abla ile de tanıştık. İslamiyete geçişini şöyle anlattı: “Ben 16 yaşımda iken herşeyin farkında idim. Çok kitap okuyordum. Bizleri Afrika’dan köle tüccarları getirirken aslında yine bizimkilerin çok ucuza bizleri sattıklarını öğrenmiş ve buralarda çektiklerimizi de kitaplardan okumuş belgesellerden seyretmiş üzülmüştüm. Zaten, biz Hıristiyan Afrikanlara da Mukaddes Kitaptan şu bölümleri aktararak tâ baştan itibaren hep sizin kaderiniz böyle imiş diye telkin etmişler ve Tevrat’ın Yaratılış Bölümündeki, 24-27 âyetlerini göstermişler: ‘Nuh ayılınca küçük oğlunun ne yaptığını anlayarak şöyle dedi: -Kenan’a lânet olsun, köleler kölesi olsun kardeşlerine. Övgüler olsun Sam’ın Tanrısı Rabb’e. Kenan Sam’a kul olsun. Tanrı Yafet’e bolluk versin, Sam’ın çadırlarında yaşasın, Kenan Yafet’e kul olsun…’ Askerlik de yaptım. Bilgisayarcı idim. Tabii askeri yönden bilgisayarla silahların bombaların nasıl yönlendirildiğini biliyordum… Neyse bende bir Müslüman düşmanlığı vardı. Çünkü onları insanlık için çok tehlikeli görüyordum. Onlarla mücadele etmek istiyordum. Planımı yaptım önce İsrail’e gideceğim, oradan İslam ülkelerini dolaşacağım… Ama önce İslamiyet hakkında bir bilgim olmalı diye düşündüm. Para verip kitap almak da istemiyordum. Çünkü vereceğim para kurşun olarak bize döner diyordum. Onun için üniversiteden parasız bir broşür aldım. İslamiyeti anlatan bu broşürü bir akşam okuyunca bana ters gelen hiçbir şey görmedim, çok da hoşuma gitti. O gece Müslüman olmaya karar verdim… Algı operasyonları farkına varmadan beni hiç bilmediğim bir konuda zihnimi kirletmiş ve azılı bir düşman yapmıştı. Sonra Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur Külliyatını ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Pırlanta Serisini okuyunca hem İslamiyet hakkında ufkum açıldı hem de Hizmet Hareketini tanımış, sevmiş ve bir mensubu haline gelmiş oldum. Dünyam değişti, güzelleşti; yepyeni ve çok güzel dostlar ve kardeşler edindim. Hayatımdan memnunum, kardeşlerimle hizmet ediyor, hayatımdan lezzet alıyorum. İnşaallah âhiretim de güzel olur.”
Cenab-ı Hak hepimize hüsn-i hâtime nasip eylesin. Âmin…
[Abdullah Aymaz] 15.4.2019 [Samanyolu Haber]
“TÜİK ölçümleri doğru değil, gerçek enflasyon yüzde 43”
Johns Hopkins Üniversitesi’nden Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Türkiye’de gerçek enflasyonun Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinin aksine yüzde 19,71 değil yüzde 43 olduğunu iddia etti.
T24’ün haberine göre Hanke, kendi yöntemiyle yaptığı hesaplamaları Twitter hesabından paylaştı. Hanke, “Türkiye’nin 13 Nisan için doğru bir şekilde ölçülen yıllık enflasyon verisi yüzde 43 oluyor. Erdoğan hükümetinin verdiği yıllık yüzde 20’lik orana inanmayın. TÜİK ölçümleri güvenilir değil.” ifadelerini kullandı.
‘Zımni enflasyon modeli’ ismini verdiği çalışmasında dolar kuru üzerinden satın alma gücü paritesi (SGP) değerini de hesaba katarak enflasyon rakamını tespit eden Hanke’nin yöntemi, kur geçişkenliği oranını bire bir kabul etmesi ve tüm fiyatlar için dolar varsayımı yapması sebebiyle bazı ekonomistler tarafından kabul edilmiyor.
TÜİK’in nisan başında açıkladığı verilere göre, mart ayında ÜFE aylık yüzde 1,58; yıllık ÜFE 26,94; aylık TÜFE yüzde 1,03; yıllık TÜFE yüzde 19,71 olarak gerçekleşti.
[TR724] 15.4.2019
T24’ün haberine göre Hanke, kendi yöntemiyle yaptığı hesaplamaları Twitter hesabından paylaştı. Hanke, “Türkiye’nin 13 Nisan için doğru bir şekilde ölçülen yıllık enflasyon verisi yüzde 43 oluyor. Erdoğan hükümetinin verdiği yıllık yüzde 20’lik orana inanmayın. TÜİK ölçümleri güvenilir değil.” ifadelerini kullandı.
‘Zımni enflasyon modeli’ ismini verdiği çalışmasında dolar kuru üzerinden satın alma gücü paritesi (SGP) değerini de hesaba katarak enflasyon rakamını tespit eden Hanke’nin yöntemi, kur geçişkenliği oranını bire bir kabul etmesi ve tüm fiyatlar için dolar varsayımı yapması sebebiyle bazı ekonomistler tarafından kabul edilmiyor.
#Turkey's annual inflation rate, measured accurately for 4/13/19, is 43%/yr. Don't be fooled by the #Erdogan gov't rate of 20%/yr. #TurkStat measurements are not to be trusted. pic.twitter.com/2eVVwXKEqC— Prof. Steve Hanke (@steve_hanke) 14 Nisan 2019
TÜİK’in nisan başında açıkladığı verilere göre, mart ayında ÜFE aylık yüzde 1,58; yıllık ÜFE 26,94; aylık TÜFE yüzde 1,03; yıllık TÜFE yüzde 19,71 olarak gerçekleşti.
[TR724] 15.4.2019
Omuz ağrılarınızın sebebi, stresli yaşam olabilir
Çanta taşırken, giyinirken ya da yüksek bir yere uzanırken omuzlarda hissedilen ağrı, hayatı çekilmez hale getirebiliyor. Uzmanlar, D vitamini eksikliği ile obezitenin yanı sıra, stresli ve içine kapanık ruh hali de omuz ağrılarına neden olabildiğine işaret ediyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Erkal Bilen, düzenli spor yaparak kas yapısını güçlendirmenin omuz problemlerinin görülme riskini azalttığını söylüyor.
Obezite hastalarında omuz ağrılarının arttığını belirten Bilen’e göre, güneş ışınlarından yeterince faydalanmayan ve düzensiz beslenen kişilerde vücuttaki D vitamini oranı düşmekte ve buna bağlı olarak birçok sağlık sorunu oluşuyor.
Kurbağalama şeklinde yüzme egzersizlerinin donuk omuz hastalığına iyi geldiğini belirten Doç. Dr. Erkal Bilen, ”Halk arasında ‘donuk omuz’ olarak bilinen hastalık daha çok 40-50 yaşlarında görülmektedir. Omuz hareketi kısıtlılığıyla karıştırılan donuk omuz rahatsızlığında hem pasif hem de aktif hareket kısıtlılığı söz konusudur. Kişi omzunu kendisi kaldıramadığı gibi başka birisi de omuzu hareket ettirememektedir. Kendisini sıkan, sıkıntılarını içine atan, nefesini tutan kişilerde daha fazla görülen rahatsızlıkta omuz aşırı ağrı nedeniyle kendisini korumaya almakta ve hareketlerini kısıtlamaktadır. Kol kemiği ile kürek kemiğini dışarıdan birleştiren, esnek kapsül dokunun hacmi ve esnekliği azalarak kalınlaştığı için kişi elini beline ya da yukarı kaldıramaz duruma gelmektedir.” dior
Omuz sağlığı için tavsiyeler
-Duruş bozukluğu ve D vitamini eksikliği olmamalıdır. Kamburluğun artmamış ve omuzların öne doğru gitmemiş olması gerekmektedir.
-Kollar ve eller gözlerin görme alanında kullanılmak üzere dizayn edilmiştir. Kollar ve eller vücudun önünde kullanılmalıdır. Kol ne kadar uzağa kaldırılırsa, omuza binen yük de o kadar artacaktır.
-Tendonların esnekliğini koruması için antioksidanlardan zengin beslenmek gerekmektedir. Antioksidanlardan en önemli olan D vitaminidir. Onun dışında C vitamini, selenyum, çinkonun da yeterli miktarda vücutta bulunması gerekmektedir. Besin seçiminde sebze ve meyvenin ağırlıkta olması önemlidir.
-Tendonlar büyük oranla su içermektedir. Vücutta su az olursa, tendonlar da yıpranabilir. Bu durum, geri dönüşümü zor bir sorundur. Su tüketimine dikkat edilmelidir.
-Sigara tendonlardaki çapraz bağları bozarak esnekliğinin kaybolmasına ve kolay yırtılır hale gelmesine neden olmaktadır. Sigara içilmemelidir.
-Gazlı içeceklerin her bakımdan tüm vücuda zararları bulunmaktadır. Sadece insülin metabolizmasını olumsuz etkilemesi bile tendonların yıpranmasına yol açmaktadır. İnsülin direnci artan vücutta tendonlar çok daha kolay yıpranır. Çünkü gazlı içecekler kan şekerini birden yükseltir ve buna bağlı olarak vücutta insülin de yükselir. İnsülinin diğer bir etkisi de yağ yapma özelliğidir. Göbek ve bel çevresindeki yağ arttıkça, insülin direnci daha da artmaktadır.
[TR724] 15.4.2019
Obezite hastalarında omuz ağrılarının arttığını belirten Bilen’e göre, güneş ışınlarından yeterince faydalanmayan ve düzensiz beslenen kişilerde vücuttaki D vitamini oranı düşmekte ve buna bağlı olarak birçok sağlık sorunu oluşuyor.
Kurbağalama şeklinde yüzme egzersizlerinin donuk omuz hastalığına iyi geldiğini belirten Doç. Dr. Erkal Bilen, ”Halk arasında ‘donuk omuz’ olarak bilinen hastalık daha çok 40-50 yaşlarında görülmektedir. Omuz hareketi kısıtlılığıyla karıştırılan donuk omuz rahatsızlığında hem pasif hem de aktif hareket kısıtlılığı söz konusudur. Kişi omzunu kendisi kaldıramadığı gibi başka birisi de omuzu hareket ettirememektedir. Kendisini sıkan, sıkıntılarını içine atan, nefesini tutan kişilerde daha fazla görülen rahatsızlıkta omuz aşırı ağrı nedeniyle kendisini korumaya almakta ve hareketlerini kısıtlamaktadır. Kol kemiği ile kürek kemiğini dışarıdan birleştiren, esnek kapsül dokunun hacmi ve esnekliği azalarak kalınlaştığı için kişi elini beline ya da yukarı kaldıramaz duruma gelmektedir.” dior
Omuz sağlığı için tavsiyeler
-Duruş bozukluğu ve D vitamini eksikliği olmamalıdır. Kamburluğun artmamış ve omuzların öne doğru gitmemiş olması gerekmektedir.
-Kollar ve eller gözlerin görme alanında kullanılmak üzere dizayn edilmiştir. Kollar ve eller vücudun önünde kullanılmalıdır. Kol ne kadar uzağa kaldırılırsa, omuza binen yük de o kadar artacaktır.
-Tendonların esnekliğini koruması için antioksidanlardan zengin beslenmek gerekmektedir. Antioksidanlardan en önemli olan D vitaminidir. Onun dışında C vitamini, selenyum, çinkonun da yeterli miktarda vücutta bulunması gerekmektedir. Besin seçiminde sebze ve meyvenin ağırlıkta olması önemlidir.
-Tendonlar büyük oranla su içermektedir. Vücutta su az olursa, tendonlar da yıpranabilir. Bu durum, geri dönüşümü zor bir sorundur. Su tüketimine dikkat edilmelidir.
-Sigara tendonlardaki çapraz bağları bozarak esnekliğinin kaybolmasına ve kolay yırtılır hale gelmesine neden olmaktadır. Sigara içilmemelidir.
-Gazlı içeceklerin her bakımdan tüm vücuda zararları bulunmaktadır. Sadece insülin metabolizmasını olumsuz etkilemesi bile tendonların yıpranmasına yol açmaktadır. İnsülin direnci artan vücutta tendonlar çok daha kolay yıpranır. Çünkü gazlı içecekler kan şekerini birden yükseltir ve buna bağlı olarak vücutta insülin de yükselir. İnsülinin diğer bir etkisi de yağ yapma özelliğidir. Göbek ve bel çevresindeki yağ arttıkça, insülin direnci daha da artmaktadır.
[TR724] 15.4.2019
Soğan ‘köfteciler’in belini büktü: Mayısı bekliyorlar! [İlker Doğan]
Türkiye’de kuru soğan fiyatlarının 10 liraya kadar çıkması dondurulmuş içli köfte üreticilerini de vurdu. İstanbul’da üretim yapan bir firmanın aylık 15 bin lira civarı olan kuru soğan maliyeti, son zamlarla birlikte 80 bin lirayı aştı. Her ay 20 bin lira içeri girdiğini söyleyen firma sahibi, “Mayıs ayındaki soğan hasadını bekliyoruz. Fiyatlar düşmezse, batacağız.” diyor.
Yaş sebze ve meyvede yaşanan arz şoku nedeniyle yüzde 200’leri aşan fiyat artışına tanzim satışlar da çare olmadı. 31 Mart yerel seçimlerinin ardından bir çok bölgede tanzim satış çadırlarının da kaldırılmasıyla soğan ve patates fiyatları uçtu. Bugün itibariyle İstanbul’da soğanın halden çıkış fiyatı 6 lira. Marketlerde ise fiyatı kalitesine göre 7 ila 10 lira arasında değişiyor. Filizlenmiş, çürümüş, irili ufaklı soğanların fiyatı ise 5 lira civarı.
SOĞAN ‘İÇLİ KÖFTEYİ’ VURDU
Soğan fiyatlarındaki artış sadece evlerin mutfaklarını etkilemedi. Soğan kullanarak gıda maddesi üreten işletmeler de krizin tam ortasında buldu kendine. Özellikle dondurulmuş içli köfte imalatı yapan firmalar zor durumda. İstanbul’da geçtiğimiz yıl yaklaşık 20 çalışanıyla hizmet veren A. firması, bugün çalışan sayısını 14’e kadar düşürmüş. Zira son bir yıldır artan soğan maliyeti nedeniyle zarar ediyor. Firma sahibi, çok değil bir yıl önce aylık 15 ton soğan için 18-19 bin lira para öderken, geçtiğimiz ay bu rakamın 64 bin liraya kadar çıktığını anlatıyor. “Şu anda ise kilosunu 6 liradan aşağı alamıyoruz. Bu ay ödeyeceğim rakam 80 bin lirayı bile geçecek. Sadece soğanın maliyeti 1 yıl içinde aylık 60-65 bin lira arttı. Maliyetlerimiz bir yılda yüzde 50-55 arttı. Biz ise yüzde 15 zam yapabildik. Her ay 15-20 bin lira zarar ediyorum.”
YATIRIM YAPTIM, NASIL BIRAKAYIM
İşletme sahibi, “Madem zarar ediyorsunuz, neden hala üretim yapıyorsunuz?” sorusuna ise şu cevabı veriyor: “Bu iş için tesis kurdum, yatırım yaptım, borca girdim. Nasıl bırakayım! Bugün yarın düzelir umuduyla 8-9 aydır cebimizden yiyoruz.”
UMUDUMUZ MAYISA KALDI
Fiyatı artan tek girdi soğan değil. Ancak diğer girdilerdeki artışın makul sayılabilecek seviyelerde olduğunu anlatıyor işletme sahibi: “Geçtiğimiz yıl et için aylık 55-60 bin lira veriyordum. Bu yıl 65-66 bin lira ödüyorum. Bulgurda da fiyat artışı normal sayılabilecek düzeyde. Ancak soğan fiyatları bizi perişan etti. Şu anda soğan için ödediğim para, ete ödediğim parayı geçti. Mayıs ayında yeni hasadı bekliyoruz. Eğer fiyatlar düşmezse, perişan oluruz.”
[İlker Doğan] 15.4.2019 [TR724]
Yaş sebze ve meyvede yaşanan arz şoku nedeniyle yüzde 200’leri aşan fiyat artışına tanzim satışlar da çare olmadı. 31 Mart yerel seçimlerinin ardından bir çok bölgede tanzim satış çadırlarının da kaldırılmasıyla soğan ve patates fiyatları uçtu. Bugün itibariyle İstanbul’da soğanın halden çıkış fiyatı 6 lira. Marketlerde ise fiyatı kalitesine göre 7 ila 10 lira arasında değişiyor. Filizlenmiş, çürümüş, irili ufaklı soğanların fiyatı ise 5 lira civarı.
SOĞAN ‘İÇLİ KÖFTEYİ’ VURDU
Soğan fiyatlarındaki artış sadece evlerin mutfaklarını etkilemedi. Soğan kullanarak gıda maddesi üreten işletmeler de krizin tam ortasında buldu kendine. Özellikle dondurulmuş içli köfte imalatı yapan firmalar zor durumda. İstanbul’da geçtiğimiz yıl yaklaşık 20 çalışanıyla hizmet veren A. firması, bugün çalışan sayısını 14’e kadar düşürmüş. Zira son bir yıldır artan soğan maliyeti nedeniyle zarar ediyor. Firma sahibi, çok değil bir yıl önce aylık 15 ton soğan için 18-19 bin lira para öderken, geçtiğimiz ay bu rakamın 64 bin liraya kadar çıktığını anlatıyor. “Şu anda ise kilosunu 6 liradan aşağı alamıyoruz. Bu ay ödeyeceğim rakam 80 bin lirayı bile geçecek. Sadece soğanın maliyeti 1 yıl içinde aylık 60-65 bin lira arttı. Maliyetlerimiz bir yılda yüzde 50-55 arttı. Biz ise yüzde 15 zam yapabildik. Her ay 15-20 bin lira zarar ediyorum.”
YATIRIM YAPTIM, NASIL BIRAKAYIM
İşletme sahibi, “Madem zarar ediyorsunuz, neden hala üretim yapıyorsunuz?” sorusuna ise şu cevabı veriyor: “Bu iş için tesis kurdum, yatırım yaptım, borca girdim. Nasıl bırakayım! Bugün yarın düzelir umuduyla 8-9 aydır cebimizden yiyoruz.”
UMUDUMUZ MAYISA KALDI
Fiyatı artan tek girdi soğan değil. Ancak diğer girdilerdeki artışın makul sayılabilecek seviyelerde olduğunu anlatıyor işletme sahibi: “Geçtiğimiz yıl et için aylık 55-60 bin lira veriyordum. Bu yıl 65-66 bin lira ödüyorum. Bulgurda da fiyat artışı normal sayılabilecek düzeyde. Ancak soğan fiyatları bizi perişan etti. Şu anda soğan için ödediğim para, ete ödediğim parayı geçti. Mayıs ayında yeni hasadı bekliyoruz. Eğer fiyatlar düşmezse, perişan oluruz.”
[İlker Doğan] 15.4.2019 [TR724]
Hırsız Burak’tan, aranan kan Burak’a [Hasan Cücük]
Yeni yılın ilk günlerine gidelim. Gol yollarında sıkıntı çeken Beşiktaş, forvet arayışında Burak Yılmaz’da karar kıldığında taraftarından beklenmedik tepki gördü. Golcü oyuncunun Beşiktaş taraftarı nezdinde ünvanı ‘Hırsız Burak’tı. Sebebi 2012’de oynanan bir maçtı. Ocak ayında Burak Yılmaz’ın transferine tepki gösterenler şimdi attığı her gol sonrası koro halinde adını haykırıyor.
Türk futbolunun klasiklerinden biri; ‘Ben doğuştan …. taraftarıyım’dır. Noktalı yerlere Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş veya Trabzonspor adını yazabilirsiniz. Sonuç değişmez. Özellikle 3 büyükler arasında yapılan transferlerde sık sık bu cümleyi duyduk. Galatasaray’da yıldızını parlatıp Avrupa turu sonunda Türkiye’ye dönen Emre Belözoğlu’nun yeni takımı Fenerbahçe olduğunda yıldız oyuncunun doğuştan ‘kanarya’ olduğunu öğrendik. Ekonomik olarak zor günler yaşayan Galatasaray o dönemde Emre’yi kadrosuna katsaydı, Fenerbahçeli olduğunu asla öğrenemeyecektik. O, Galatasaray’lı Emre olarak yeşil sahalarda arz-ı endam etmeye devam edecekti.
Bir de asla o takımın formasını giymem diyenler var. Bu cümleyi yine 3 büyüklerin oyuncuları kullanır. En bilineni Elvir Baliç’tir. Bursaspor’dan sonra geldiği Fenerbahçe’de adını Real Madrid’e kadar duyuran Boşnak oyuncu, ‘Kefen giyerim ama Galatasaray forması giymem’ diye boyunu çok aşan bir laf etti. Allah uzun ömür versin Baliç henüz kefen giymedi ama Galatasaray formasını giydi.
Burak Yılmaz, özellikle 2010 yılından sonra Türkiye’de gol denilince akla gelen isim oldu. Antalyaspor’da çıktığı futbol yolculuğu Beşiktaş, Manisaspor ve Fenerbahçe’de sıradan geçti. 2010’da Trabzonspor’a geldiğinde Şenol Güneş’in rahle-i tedrisinden geçen oyuncu, sıra dışı bir kimliğe bürünüp ülkenin bir numaralı golcüsü oldu. Burak Yılmaz adı golle birlikte bol bol ofsayta düşmesi ve ceza alanı içinde kendini abartılı şekilde yere atmasıyla anılmaya başladı.
Beşiktaş taraftarının Burak Yılmaz’a ‘hırsız’ ünvanını layık görmesi 2012’de oynanan Beşiktaş-Galatasaray derbisiyle başladı. Siyah-beyazlıların 3-2 önde götürdüğü maçta, Burak Yılmaz yerde kalmış ve hakem penaltı noktasını göstermişti. Maç 3-3 berabere bitirken, kendini yere atan Burak Yılmaz’ı Beşiktaş taraftarı yıllarca unutmamıştı.
Cenk Tosun’u gönderen, Alvaro Negredo ve Vagner Love’den aradığını bulamayan Beşiktaş’ın gol sorununu çözmek için radarına Burak Yılmaz’ı alması deprem etkisi yaptı. Trabzonspor’un kadro dışı bıraktığı Burak adım adım siyah-beyazşı kulübe yaklaşırken, tepkinin dozajı da arttı. Bir çok ünlü isim, ‘Burak gelirse maçlara gitmem’ tarzı paylaşımlarda bulundu. En bilinen isim Zafer Alagöz oldu. Beşiktaş taraftarı daha transfer söylentisi çıkar çıkmaz tavrını belli etti. Antalyaspor deplasmanına giden Beşiktaş kafilesi ‘Hırsız Burak’ tezahüratı ve pankartıyla karşılandı.
Taraftar tepkisine rağmen Beşiktaş gol sorununu çözmek adına Burak Yılmaz’la sözleşme imzaladı. Beşiktaş formasıyla ilk kez Akhisarspor deplasmanında maça çıkan Burak Yılmaz, taraftarı önünde ise Erzurumspor’a karşı oynadı. Tribünlerden gelen cılız bir kaç tepki gördü sadece. Şuana kadar 10 maçta Beşiktaş formasını giyen Burak Yılmaz, 8 gol attı, bir asist yaptı. Takımın en skorer ismi oldu. Lider Başakşehir’i 2-1 yenen Beşiktaş’ı galibiyete taşıyan golde Burak Yılmaz’ın imzası vardı. Gol sonrası tribünlerdeki sevinç görülmeye değerdi. Onbinlerce taraftar golü anons eden spikerin ‘Burak’ haykırışına ‘Yılmaz’ diye koro halinde karşılık verdi. Burak Yılmaz ise, elini kulağına götürüp ‘Bir daha söyleyin’ veya ‘Duyamıyorum daha yüksek’ işareti yaptı. ‘Hırsız Burak’ artık tarih olmuştu. O, aranan kandı. Bulunmuştu. Gol yollarında sıkıntı bitmişti.
Ne oyuncuların ne taraftarın verdiği tepkiler gerçekçi. Profesyonel bir meslek olan futbolculuğu icra eden oyuncular için forma rengi artık geride kaldı. Adı kulübüyle özdeşleşen bir çok isim gelen teklifleri değerlendirip, kulüp değiştiriyor. Veya kulübü yüksek ücreti görünce ‘evladımız’ demeyip satıyor. Taraftar içinde aynı durum söz konusu. Rakip takımda oynarken tepki gösterdiği oyuncu, tuttuğu takıma gelince bağrına basıyor. Olması gereken budur. Gereksiz ve lüzumsuz tepki verenler sonra pişman oluyor. Madem taraftarın bir duruşu varsa, kendini yere atan oyuncusuna da tepki göstersin!
[Hasan Cücük] 15.4.2019 [TR724]
Türk futbolunun klasiklerinden biri; ‘Ben doğuştan …. taraftarıyım’dır. Noktalı yerlere Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş veya Trabzonspor adını yazabilirsiniz. Sonuç değişmez. Özellikle 3 büyükler arasında yapılan transferlerde sık sık bu cümleyi duyduk. Galatasaray’da yıldızını parlatıp Avrupa turu sonunda Türkiye’ye dönen Emre Belözoğlu’nun yeni takımı Fenerbahçe olduğunda yıldız oyuncunun doğuştan ‘kanarya’ olduğunu öğrendik. Ekonomik olarak zor günler yaşayan Galatasaray o dönemde Emre’yi kadrosuna katsaydı, Fenerbahçeli olduğunu asla öğrenemeyecektik. O, Galatasaray’lı Emre olarak yeşil sahalarda arz-ı endam etmeye devam edecekti.
Bir de asla o takımın formasını giymem diyenler var. Bu cümleyi yine 3 büyüklerin oyuncuları kullanır. En bilineni Elvir Baliç’tir. Bursaspor’dan sonra geldiği Fenerbahçe’de adını Real Madrid’e kadar duyuran Boşnak oyuncu, ‘Kefen giyerim ama Galatasaray forması giymem’ diye boyunu çok aşan bir laf etti. Allah uzun ömür versin Baliç henüz kefen giymedi ama Galatasaray formasını giydi.
Burak Yılmaz, özellikle 2010 yılından sonra Türkiye’de gol denilince akla gelen isim oldu. Antalyaspor’da çıktığı futbol yolculuğu Beşiktaş, Manisaspor ve Fenerbahçe’de sıradan geçti. 2010’da Trabzonspor’a geldiğinde Şenol Güneş’in rahle-i tedrisinden geçen oyuncu, sıra dışı bir kimliğe bürünüp ülkenin bir numaralı golcüsü oldu. Burak Yılmaz adı golle birlikte bol bol ofsayta düşmesi ve ceza alanı içinde kendini abartılı şekilde yere atmasıyla anılmaya başladı.
Beşiktaş taraftarının Burak Yılmaz’a ‘hırsız’ ünvanını layık görmesi 2012’de oynanan Beşiktaş-Galatasaray derbisiyle başladı. Siyah-beyazlıların 3-2 önde götürdüğü maçta, Burak Yılmaz yerde kalmış ve hakem penaltı noktasını göstermişti. Maç 3-3 berabere bitirken, kendini yere atan Burak Yılmaz’ı Beşiktaş taraftarı yıllarca unutmamıştı.
Cenk Tosun’u gönderen, Alvaro Negredo ve Vagner Love’den aradığını bulamayan Beşiktaş’ın gol sorununu çözmek için radarına Burak Yılmaz’ı alması deprem etkisi yaptı. Trabzonspor’un kadro dışı bıraktığı Burak adım adım siyah-beyazşı kulübe yaklaşırken, tepkinin dozajı da arttı. Bir çok ünlü isim, ‘Burak gelirse maçlara gitmem’ tarzı paylaşımlarda bulundu. En bilinen isim Zafer Alagöz oldu. Beşiktaş taraftarı daha transfer söylentisi çıkar çıkmaz tavrını belli etti. Antalyaspor deplasmanına giden Beşiktaş kafilesi ‘Hırsız Burak’ tezahüratı ve pankartıyla karşılandı.
Taraftar tepkisine rağmen Beşiktaş gol sorununu çözmek adına Burak Yılmaz’la sözleşme imzaladı. Beşiktaş formasıyla ilk kez Akhisarspor deplasmanında maça çıkan Burak Yılmaz, taraftarı önünde ise Erzurumspor’a karşı oynadı. Tribünlerden gelen cılız bir kaç tepki gördü sadece. Şuana kadar 10 maçta Beşiktaş formasını giyen Burak Yılmaz, 8 gol attı, bir asist yaptı. Takımın en skorer ismi oldu. Lider Başakşehir’i 2-1 yenen Beşiktaş’ı galibiyete taşıyan golde Burak Yılmaz’ın imzası vardı. Gol sonrası tribünlerdeki sevinç görülmeye değerdi. Onbinlerce taraftar golü anons eden spikerin ‘Burak’ haykırışına ‘Yılmaz’ diye koro halinde karşılık verdi. Burak Yılmaz ise, elini kulağına götürüp ‘Bir daha söyleyin’ veya ‘Duyamıyorum daha yüksek’ işareti yaptı. ‘Hırsız Burak’ artık tarih olmuştu. O, aranan kandı. Bulunmuştu. Gol yollarında sıkıntı bitmişti.
Ne oyuncuların ne taraftarın verdiği tepkiler gerçekçi. Profesyonel bir meslek olan futbolculuğu icra eden oyuncular için forma rengi artık geride kaldı. Adı kulübüyle özdeşleşen bir çok isim gelen teklifleri değerlendirip, kulüp değiştiriyor. Veya kulübü yüksek ücreti görünce ‘evladımız’ demeyip satıyor. Taraftar içinde aynı durum söz konusu. Rakip takımda oynarken tepki gösterdiği oyuncu, tuttuğu takıma gelince bağrına basıyor. Olması gereken budur. Gereksiz ve lüzumsuz tepki verenler sonra pişman oluyor. Madem taraftarın bir duruşu varsa, kendini yere atan oyuncusuna da tepki göstersin!
[Hasan Cücük] 15.4.2019 [TR724]
Suistimal [Hakan Zafer]
Hayatını suistimallerle devam ettiren kimselerin sebep olduğu tıkanıklıkların bedelini genelde başkaları öder.
İltimas beklentisi, idare edileceğini bilme, iştahını kesmeden her şeye talip olup sırf menfaati için “bize kaç olur?” türünden dil dökerek karşısındakiyle yalandan yere yakınlık kurmanın kişiliğe zararları olur da bu zarar toplum karakterini etkilemez mi?
İnsanın insana inancını yitirmesinde,
İnsanın insanı affetmez oluşunda,
Başkalarını da ilgilendiren konularda sorumluluktan kaçışında bu suistimalcilerin vebali büyük.
Kötüye kullananın, bir boşluğunu bulup sızdığı yerde gemisini yürütenin, riyakârın, yarar sağlamaktan başka amacı olmayanın tek zararı kendine mi?
Keşke!
Bu karakterdekilerin, erdemden yana ısrarcı olanlara verdiği zarar maalesef daha büyük oluyor.
Bir çaresize el uzatmak için kurallarınızı esnetmeye görün. Ortalık, esnekliğe muhtaç olduğuna sizi inandırmaya çalışan yalancıdan geçilmeyecek hâl alıyor. Kuyunun ağzını açtığınıza bin pişman olup hemen kapatmak zorunda kalıyorsanız; normal davranış, aldanma veya zayıflık görülüyor hatta yer yer suistimal etme, yüksek zekâ emaresi kabul ediliyorsa, böyle bir anlayış karşısında hangi ilkeli kimse, ne süre dirayetle durabilir?
Hem babacan tavrın da katilidir suistimal dediğimiz şey. Suistimalcileri nazara alıp, her davranışını onlara göre organize eden kimse, diğerlerine katı davranmak zorundaymış hissine kapılıyor. Siz, bu tavra duyulan açlığı dindirsin diye beklerken o, gadrediyor, böylece gariban sırtına bir de şaşkınlık yükü biniyor.
Hele dindarlar… Affedilir olmayı dinin garantisi zannetmek mi buna sebep bilmiyorum ama tetikleyicisi ya da yükten kurtarıcı yorumlamanın nedeni olduğu açık.
Dini olan da payını alıyor. Zaruret, yorumlama becerisini kötüye kullanan bir dindarın dinle bağının temeli halini almışsa, bulduğunu söylediği çareler, işine geleni mubahlaştırmadan öteye geçmiyorsa, olan, gerçek mazur görülmesi gerekene oluyor.
*****
Bir şeyi, varlığını tehlikeye düşürecek hatta yok edecek kadar suistimal edip sonra o şeyin yokluğunun kendisini mağdur ettiğini iddia edecek kadar da pişkin olmayı insandan daha iyi kim becerebilir ki?
İnsanların ona duydukları güveni suistimal ede ede güven duygusunu söndürüp, devamında gelen musibetlerin mağduru olmak akıllı bir varlığa yakışmaz yakışmasına da bu işten mağdur çıkmakla kalmayıp üstüne, mağdur ettiklerini kendi lehine zarara uğratarak yine kârlı çıkmak, akıl kullanmadan nasıl olabilir?
Her fırsatta paçanızdan kendi sefaletine çekmeye çalışmasından, ulvi diyebileceğiniz ne varsa onunla tanışıklığınızı sırf “kendi canlılığının devamı” uğruna sonlandırmasından, kalan münasebetinizi de anlamsız ve gereksiz göstermeye çabalamasından belli ki aklını suistimal eden insandan başkaca bu fesadı çıkarabilecek bir varlık yok.
Netice
Uzaklaşmanın, suistimal edemeyecekleri kadar uzaklarında durmanın, suistimalcileri güçten düşüreceğine inanıyorum. Yalnızlığa güzellemeler dizmişliğim çok fakat yalnızlaştırmanın, yerinde takınılacak güzel bir tavır olduğuna da inanmıyor değilim.
[Hakan Zafer] 15.4.2019 [TR724]
İltimas beklentisi, idare edileceğini bilme, iştahını kesmeden her şeye talip olup sırf menfaati için “bize kaç olur?” türünden dil dökerek karşısındakiyle yalandan yere yakınlık kurmanın kişiliğe zararları olur da bu zarar toplum karakterini etkilemez mi?
İnsanın insana inancını yitirmesinde,
İnsanın insanı affetmez oluşunda,
Başkalarını da ilgilendiren konularda sorumluluktan kaçışında bu suistimalcilerin vebali büyük.
Kötüye kullananın, bir boşluğunu bulup sızdığı yerde gemisini yürütenin, riyakârın, yarar sağlamaktan başka amacı olmayanın tek zararı kendine mi?
Keşke!
Bu karakterdekilerin, erdemden yana ısrarcı olanlara verdiği zarar maalesef daha büyük oluyor.
Bir çaresize el uzatmak için kurallarınızı esnetmeye görün. Ortalık, esnekliğe muhtaç olduğuna sizi inandırmaya çalışan yalancıdan geçilmeyecek hâl alıyor. Kuyunun ağzını açtığınıza bin pişman olup hemen kapatmak zorunda kalıyorsanız; normal davranış, aldanma veya zayıflık görülüyor hatta yer yer suistimal etme, yüksek zekâ emaresi kabul ediliyorsa, böyle bir anlayış karşısında hangi ilkeli kimse, ne süre dirayetle durabilir?
Hem babacan tavrın da katilidir suistimal dediğimiz şey. Suistimalcileri nazara alıp, her davranışını onlara göre organize eden kimse, diğerlerine katı davranmak zorundaymış hissine kapılıyor. Siz, bu tavra duyulan açlığı dindirsin diye beklerken o, gadrediyor, böylece gariban sırtına bir de şaşkınlık yükü biniyor.
Hele dindarlar… Affedilir olmayı dinin garantisi zannetmek mi buna sebep bilmiyorum ama tetikleyicisi ya da yükten kurtarıcı yorumlamanın nedeni olduğu açık.
Dini olan da payını alıyor. Zaruret, yorumlama becerisini kötüye kullanan bir dindarın dinle bağının temeli halini almışsa, bulduğunu söylediği çareler, işine geleni mubahlaştırmadan öteye geçmiyorsa, olan, gerçek mazur görülmesi gerekene oluyor.
*****
Bir şeyi, varlığını tehlikeye düşürecek hatta yok edecek kadar suistimal edip sonra o şeyin yokluğunun kendisini mağdur ettiğini iddia edecek kadar da pişkin olmayı insandan daha iyi kim becerebilir ki?
İnsanların ona duydukları güveni suistimal ede ede güven duygusunu söndürüp, devamında gelen musibetlerin mağduru olmak akıllı bir varlığa yakışmaz yakışmasına da bu işten mağdur çıkmakla kalmayıp üstüne, mağdur ettiklerini kendi lehine zarara uğratarak yine kârlı çıkmak, akıl kullanmadan nasıl olabilir?
Her fırsatta paçanızdan kendi sefaletine çekmeye çalışmasından, ulvi diyebileceğiniz ne varsa onunla tanışıklığınızı sırf “kendi canlılığının devamı” uğruna sonlandırmasından, kalan münasebetinizi de anlamsız ve gereksiz göstermeye çabalamasından belli ki aklını suistimal eden insandan başkaca bu fesadı çıkarabilecek bir varlık yok.
Netice
Uzaklaşmanın, suistimal edemeyecekleri kadar uzaklarında durmanın, suistimalcileri güçten düşüreceğine inanıyorum. Yalnızlığa güzellemeler dizmişliğim çok fakat yalnızlaştırmanın, yerinde takınılacak güzel bir tavır olduğuna da inanmıyor değilim.
[Hakan Zafer] 15.4.2019 [TR724]
Diskur [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Rejimin diskuru tüm toplumu istila etti. O kadar net ki bu! Aynen Foucault’nun güç kuramındaki gibi, yerleşik ve kurumsallaşmış gücün inşa ettiği yönetimsel manadaki iktidardan (veya yürütmenin gücünden) çok daha etkin olmak üzere, öncelikle diskur – yani söylem – üzerinden güç inşa etti rejim. Güç, bu manada sadece kanunlar çerçevesinde zorlayıcı olan ve önceden hesap edilebilen suç-yaptırım bağlamında bir şey değil. Çünkü kanun aslında yok. Diskur kanunun üzerindedir. Hatta diskur anayasanın da üzerindedir. Çünkü diskur üzerinden anayasa ve kanun “okuması” yapılıyor. Diskurun parametreleriyle çelişen bir anayasa veya kanun olamaz. Eğer çelişkili bir şey olursa da, diskur anayasayı da kanunu da ekarte eder, bypass eder. Rejimin gücünün ana yakıtı diskurdur. Örneğin 15 Temmuz kültü, onun üzerinden üretilen “Fetö” söylemi, 17/25 Aralık ve Gezi’nin diskur üzerinden yeniden “okumasının yapılması”, işte bu bağlamda gerçekleşiyor. 1984 vari bir rejimde değiştirilen tarihe adapte olan toplum da diskur kontrolü üzerinden rejimin gücünü kabullenmiyor muydu? İki artı iki beş eder. Evet, diskur bunu bile başarabilir. Bu güç değilse nedir?
Ve böylelikle en çetrefilli soruya bir yanıt olanağı doğdu: muhalefet neden rejime eklemlenmeyi seçti? Muhalefet iki artı ikinin dört olmadığını, rejimin söylediği gibi esasında beş olduğunu kabullendi. Böylelikle salt rejim muhalefete sahip olmakla kalmadı, muhalefet de rejime sahip olabilme potansiyeline erişmiş oldu. 31 Mart seçimlerinde muhalefetin bu stratejisinin Türkiye şartlarında doğru yol olduğunu gördük. İstanbul’da İmamoğlu’nun mazbata alması veya almaması bu gerçekten daha önemli değil, kanaatimce. Esas mühim mesele, Erdoğan iktidardan düştükten sonra da ondan bayrağı alıp aynen yola devam edecek olan bir muhalefetten başka bir seçeneğin olmamasıdır Türkiye’de. Yani Erdoğan gider, böylece normalleşme olur diye bekleyenler, boşuna hevesleniyorsunuz. Değişim olacaksa, bu çok yavaş olacak. Değişim, ancak rejimin kendi içindeki kara kutu karar alma mekanizmalarındaki dinamiklerce yönlendirilen bir süreç olabilir. Tercüme edersem ne demek istediğimi, Erdoğan gidince rejim yıkılmayacak. Çünkü diskur, Erdoğan’dan çok daha uzun erimli bir şey! Hatta ve hatta Erdoğan diskurun patentine sahip değil; dolayısıyla diskurun oluşumunda hangi güç odağı (veya koalisyon) rol oynadı, bunu araştırmadan, bugünkü Türkiye siyasetini anlamak ve anlamlandırmak olanaksızdır. Muhalefetin rejimin diskurunu (dilini, söylemini, retoriğini) neden kabul ettiğini izah edemeyen hiçbir kuram veya hipotez, Türkiye siyasetini izah etmeye ehil olamaz.
Gerçekte neler oluyor?
Bu yanlış bir sorudur. Esas soru gerçekte neler olduğuna kim karar veriyor olmalıdır. Gerçek dediğimiz şey, diskurun ta kendisi tarafından belirleniyor. Bu çıkmaz sokağa Türkiye 15 Temmuz’dan önce, çok önce girdi! 17 Aralık’ta yolsuzluğa suçüstü yapan polisler, yargıçlar ve savcılar görevlerinden alınıp, ortadaki büyük suç örtbas edildiğinde, lades olmuştu zaten! Başka bir şekilde ifade edecek olursak, “Bu bir sivil darbedir!” dediklerinde ve – bundan çok daha mühim olmak üzere – bu söylem toplumda benimsendiğinde, gerçekte neler olduğuna artık kendimiz kendi gözlemlerimizle karar veremez olduk toplumca. Gerçekte neler olmuştu, buna birileri bizim adımıza karar verdi. Ve bu esasında tam da kralın üzerine görünmez kumaştan giysi diken terzinin hikâyesidir. Tam bir Foucault öngörüsü, bir tür Borges öyküsüdür, Türkiye’de yaşanan. Terzi, diskuru belirlemiştir ve herkesin gözlerine değil de terziye inanmak için bir sebebi vardır. Kimileri kralın çıplak olduğunu söylediklerinde yalnız kalacaklarını, toplumca linçe uğrayacaklarını (Barbaros Şansal olayı gibi!), kimileri ise esasında gözlerinin kendilerini aldattığını, çünkü aptal olduklarını düşünüyorlar belki, kim bilir? Gerçek böylece sisli ve puslu bir ortamda giderek flulaşırken, bu yeni gerçeğe uyum sağlamak bir o kadar yaygınlaşıyor. Türkiye’de gerçekte neler oluyor peki? Bu soruya halkın çok büyük bir çoğunluğu rejimin duymak istediği cümlelerle yanıt veriyor. Bu büyük çoğunluk salt AKP ve MHP’ye oy verenlerden oluşuyor sananlar, size kötü bir haberim var, durum kesinlikle böyle değil. CHP, İYİ Parti ve hatta HDP, rejimin diskurunu aynen benimseyerek, otoriteye – Max Weber’in kast ettiği manada kurumsallaşmış güce – boyun eğiyorlar. Ve söylediğim gibi, bunu bir gün rejimin başına geçmek ümidi, hatta hülya ve hayali ile yapıyorlar. Korkuyla veya korkudan değil, istekle, motivasyonla!
Bu manada güç, bir sosyal disiplin enstrümanı olarak öne çıkıyor. Sizin ilginizi esastan ikincil olana kaydıran önemli bir yanılsama işte böyle gerçekleşmiş oluyor. Büyü bu. Hipnoz için kullanılan köstekli saat işte bu illüzyondur. Bugün ikincil olan yerel seçimler ve “muhalefetin” bu yerel seçimlerde elde ettiği “seçim başarısıdır”. Rejime can suyu olmasının yanı sıra, bu kandırmaca, sizin rejime değil, rejim içi aktörlere odaklanmanıza neden oluyor. Tüm muhalif basın, tüm köşe yazarları, akademisyenler ve gazeteciler, birkaç istisna hariç bu serabın büyüsüyle susuz kaldıkları çölde biraz derman bulan gezgin gibi, son bir gayretle yeni bir ümide yelken açtılar. Ve böylece, diskuru benimsemediklerini söyleseler de, rejimin kendilerinden beklediği refleksi vermiş oldular. İmamoğlu üzerinden bir demokratik Türkiye dalgasını yaymakta rejimin enstrümanı oldular, fark etmeksizin. Geçen gün bir toplantıda bir meslektaşım (Türkiyeli değil) aynen rejimin diskuruna uygun şekilde, Türkiye’deki yerel seçimlerin yeniden demokratikleşme ümidini uluslararası kamuoyunda güçlendirdiğini söyledi bana. Hatta belki de sürgündekiler yakından ülkelerine bile geri dönebilirlerdi, kim bilir? Bu sözlerin üzerine, rejimin Türkiye’de nasıl derin ve etkili bir güç konsolide ettiğini, hatta bu gücü dünyaya yayma becerisinde bulunduğunu sarsılarak gördüm. Hipnoz, köstekli saatin ritmik hareketleriyle derin trans ve uyku haline yol açarken, en güzeli sizin bunu hissetmiyor olmanızdı. İşte bu, kurumsallaşmış her şeyin üzerindeydi. Anayasa, yasalar, devlet mimarisi, gelenekler falan! Tüm bunlardan daha önemli olan, bunların tümünü bypass etmek gücü değil miydi? Foucault diskurun gücüyle bunu söylüyordu. Bugün olan tam da buydu!
Dediklerinize halkı inandırmak, hatta dediklerinize kendinizi inandırmak, dediklerinize muhalefeti inandırmak ve dediklerinize dünyayı inandırmak, toptan da tüfekten de paradan da daha önemli bir güç kaynağıydı. Dile hakim olan rejimi inşa ve konsolide ediyor. Bu dilin şifrelerini ve kodlarını dilinize pelesenk ediyor, böylece beyninizin işlemlerine kalıcı ve temelden etkide bulunuyor. Siz her Türkiye analizinizde örneğin yerel seçimlerde muhalefetin Erdoğan’a nasıl bir ders verdiğini düşünürken, perde arkasında esas rejim Erdoğan’ın riyasetinin veya başka bir vitrinin ön planda olmasının bir önemi olmadığı denklemi üzerinde duruyor. Rejim eşit değildir Erdoğan önermesini kabul etmedikçe bu diskurun değişimi mümkün değildir. Bu önermenin sonunda ister istemez şu soruyu sormanız gerekir: peki o halde rejimin arkasında kim var?
Rejimin diskurundaki 28 Şubat ruhunu, Avrasyacı dış politikayı, Avrasyacı güvenlik ve savunma politikalarını, uluslararası basında çıkan “Türkiye Rusya’ya kayıyor” türü analizleri, S-400 krizi ve ABD ile ilişkilerde kopma noktasına gelen yaklaşım farklılıklarını, hatta husumeti, patlak kanalizasyon medyasındaki analizleri ve dili analiz etmediğiniz sürece bu soruya yanıt veremezsiniz.
Rejimin diskuru meselesi, rejimin kendisi meselesidir. Sahibinin sesi değil, sahibinin ta kendisi, odaklanmamız gereken şeydir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.4.2019 [TR724]
Ve böylelikle en çetrefilli soruya bir yanıt olanağı doğdu: muhalefet neden rejime eklemlenmeyi seçti? Muhalefet iki artı ikinin dört olmadığını, rejimin söylediği gibi esasında beş olduğunu kabullendi. Böylelikle salt rejim muhalefete sahip olmakla kalmadı, muhalefet de rejime sahip olabilme potansiyeline erişmiş oldu. 31 Mart seçimlerinde muhalefetin bu stratejisinin Türkiye şartlarında doğru yol olduğunu gördük. İstanbul’da İmamoğlu’nun mazbata alması veya almaması bu gerçekten daha önemli değil, kanaatimce. Esas mühim mesele, Erdoğan iktidardan düştükten sonra da ondan bayrağı alıp aynen yola devam edecek olan bir muhalefetten başka bir seçeneğin olmamasıdır Türkiye’de. Yani Erdoğan gider, böylece normalleşme olur diye bekleyenler, boşuna hevesleniyorsunuz. Değişim olacaksa, bu çok yavaş olacak. Değişim, ancak rejimin kendi içindeki kara kutu karar alma mekanizmalarındaki dinamiklerce yönlendirilen bir süreç olabilir. Tercüme edersem ne demek istediğimi, Erdoğan gidince rejim yıkılmayacak. Çünkü diskur, Erdoğan’dan çok daha uzun erimli bir şey! Hatta ve hatta Erdoğan diskurun patentine sahip değil; dolayısıyla diskurun oluşumunda hangi güç odağı (veya koalisyon) rol oynadı, bunu araştırmadan, bugünkü Türkiye siyasetini anlamak ve anlamlandırmak olanaksızdır. Muhalefetin rejimin diskurunu (dilini, söylemini, retoriğini) neden kabul ettiğini izah edemeyen hiçbir kuram veya hipotez, Türkiye siyasetini izah etmeye ehil olamaz.
Gerçekte neler oluyor?
Bu yanlış bir sorudur. Esas soru gerçekte neler olduğuna kim karar veriyor olmalıdır. Gerçek dediğimiz şey, diskurun ta kendisi tarafından belirleniyor. Bu çıkmaz sokağa Türkiye 15 Temmuz’dan önce, çok önce girdi! 17 Aralık’ta yolsuzluğa suçüstü yapan polisler, yargıçlar ve savcılar görevlerinden alınıp, ortadaki büyük suç örtbas edildiğinde, lades olmuştu zaten! Başka bir şekilde ifade edecek olursak, “Bu bir sivil darbedir!” dediklerinde ve – bundan çok daha mühim olmak üzere – bu söylem toplumda benimsendiğinde, gerçekte neler olduğuna artık kendimiz kendi gözlemlerimizle karar veremez olduk toplumca. Gerçekte neler olmuştu, buna birileri bizim adımıza karar verdi. Ve bu esasında tam da kralın üzerine görünmez kumaştan giysi diken terzinin hikâyesidir. Tam bir Foucault öngörüsü, bir tür Borges öyküsüdür, Türkiye’de yaşanan. Terzi, diskuru belirlemiştir ve herkesin gözlerine değil de terziye inanmak için bir sebebi vardır. Kimileri kralın çıplak olduğunu söylediklerinde yalnız kalacaklarını, toplumca linçe uğrayacaklarını (Barbaros Şansal olayı gibi!), kimileri ise esasında gözlerinin kendilerini aldattığını, çünkü aptal olduklarını düşünüyorlar belki, kim bilir? Gerçek böylece sisli ve puslu bir ortamda giderek flulaşırken, bu yeni gerçeğe uyum sağlamak bir o kadar yaygınlaşıyor. Türkiye’de gerçekte neler oluyor peki? Bu soruya halkın çok büyük bir çoğunluğu rejimin duymak istediği cümlelerle yanıt veriyor. Bu büyük çoğunluk salt AKP ve MHP’ye oy verenlerden oluşuyor sananlar, size kötü bir haberim var, durum kesinlikle böyle değil. CHP, İYİ Parti ve hatta HDP, rejimin diskurunu aynen benimseyerek, otoriteye – Max Weber’in kast ettiği manada kurumsallaşmış güce – boyun eğiyorlar. Ve söylediğim gibi, bunu bir gün rejimin başına geçmek ümidi, hatta hülya ve hayali ile yapıyorlar. Korkuyla veya korkudan değil, istekle, motivasyonla!
Bu manada güç, bir sosyal disiplin enstrümanı olarak öne çıkıyor. Sizin ilginizi esastan ikincil olana kaydıran önemli bir yanılsama işte böyle gerçekleşmiş oluyor. Büyü bu. Hipnoz için kullanılan köstekli saat işte bu illüzyondur. Bugün ikincil olan yerel seçimler ve “muhalefetin” bu yerel seçimlerde elde ettiği “seçim başarısıdır”. Rejime can suyu olmasının yanı sıra, bu kandırmaca, sizin rejime değil, rejim içi aktörlere odaklanmanıza neden oluyor. Tüm muhalif basın, tüm köşe yazarları, akademisyenler ve gazeteciler, birkaç istisna hariç bu serabın büyüsüyle susuz kaldıkları çölde biraz derman bulan gezgin gibi, son bir gayretle yeni bir ümide yelken açtılar. Ve böylece, diskuru benimsemediklerini söyleseler de, rejimin kendilerinden beklediği refleksi vermiş oldular. İmamoğlu üzerinden bir demokratik Türkiye dalgasını yaymakta rejimin enstrümanı oldular, fark etmeksizin. Geçen gün bir toplantıda bir meslektaşım (Türkiyeli değil) aynen rejimin diskuruna uygun şekilde, Türkiye’deki yerel seçimlerin yeniden demokratikleşme ümidini uluslararası kamuoyunda güçlendirdiğini söyledi bana. Hatta belki de sürgündekiler yakından ülkelerine bile geri dönebilirlerdi, kim bilir? Bu sözlerin üzerine, rejimin Türkiye’de nasıl derin ve etkili bir güç konsolide ettiğini, hatta bu gücü dünyaya yayma becerisinde bulunduğunu sarsılarak gördüm. Hipnoz, köstekli saatin ritmik hareketleriyle derin trans ve uyku haline yol açarken, en güzeli sizin bunu hissetmiyor olmanızdı. İşte bu, kurumsallaşmış her şeyin üzerindeydi. Anayasa, yasalar, devlet mimarisi, gelenekler falan! Tüm bunlardan daha önemli olan, bunların tümünü bypass etmek gücü değil miydi? Foucault diskurun gücüyle bunu söylüyordu. Bugün olan tam da buydu!
Dediklerinize halkı inandırmak, hatta dediklerinize kendinizi inandırmak, dediklerinize muhalefeti inandırmak ve dediklerinize dünyayı inandırmak, toptan da tüfekten de paradan da daha önemli bir güç kaynağıydı. Dile hakim olan rejimi inşa ve konsolide ediyor. Bu dilin şifrelerini ve kodlarını dilinize pelesenk ediyor, böylece beyninizin işlemlerine kalıcı ve temelden etkide bulunuyor. Siz her Türkiye analizinizde örneğin yerel seçimlerde muhalefetin Erdoğan’a nasıl bir ders verdiğini düşünürken, perde arkasında esas rejim Erdoğan’ın riyasetinin veya başka bir vitrinin ön planda olmasının bir önemi olmadığı denklemi üzerinde duruyor. Rejim eşit değildir Erdoğan önermesini kabul etmedikçe bu diskurun değişimi mümkün değildir. Bu önermenin sonunda ister istemez şu soruyu sormanız gerekir: peki o halde rejimin arkasında kim var?
Rejimin diskurundaki 28 Şubat ruhunu, Avrasyacı dış politikayı, Avrasyacı güvenlik ve savunma politikalarını, uluslararası basında çıkan “Türkiye Rusya’ya kayıyor” türü analizleri, S-400 krizi ve ABD ile ilişkilerde kopma noktasına gelen yaklaşım farklılıklarını, hatta husumeti, patlak kanalizasyon medyasındaki analizleri ve dili analiz etmediğiniz sürece bu soruya yanıt veremezsiniz.
Rejimin diskuru meselesi, rejimin kendisi meselesidir. Sahibinin sesi değil, sahibinin ta kendisi, odaklanmamız gereken şeydir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Bir isimsiz kahraman: Ümmü Umare [M.Nedim Hazar]
Tarih, nedense daha ziyade erkeklerin tarihi. Tarihçiler arasında da kadına pek rastlanmaz maalesef. Özellikle İslam tarihi bu açıdan en bahtsızlar sınıfındadır. Halbu ki, bu azizlerden aziz olan dava, erkeklerden daha ziyade belki kadınların omzunda yükselmiş, neşv ü nema bulmuştur.
Bugün sizlere bunlardan bir kahramanı hatırlatmak isterim.
Bedir Kuyuları’nda aldıkları ağır yenilgiyi bir türlü hazmedemeyen müşrikler, bundan bir yıl sonra Uhud’da intikam için toplanmış ve çetin bir çarpışma başlamıştı. Bilirsiniz, Okçular Tepesi ve Allah Resulü ’nün (ASM) sözünün dinlenmemesi… Anlık bir bozgun yaşandığı anda, müşrik kılıçları peygambere daha da yaklaştı. Fahr-i Kainat’ın (ASM) çadırı ve etrafı ok, mızrak ve taş yağmuruna tutuluyordu. Kafirler şunu çok iyi biliyorlardı; eğer Müslümanları yenmek istiyorsan Hz. Muhammed’i (SAV) yok etmelisin!
Hz. Peygamber’i koruyan halka giderek inceliyor, kopma noktasına geliyordu. Efendiler Efendisi’nin (SAV) mübarek kanını dökecek kadar büyümüştü tehlike. Tam bu esnada Habibullah (SAV) yarılan hattı ve oradan yüklenen gözü dönmüş müşrikleri gördü gördü ve bağırdı; “Burayı kim tutacak?”
Bir kadın belirdi aniden. Bir elinde su kırbası, diğerinde sargı çaputlarıyla sağa sola koşuyor, Müslüman yaralıların pansumanıyla ilgileniyor, su veriyordu. İsmi Nesibe (RA) idi; Nesibe Binti Kaab… Peygamberin çağrısını duyduğu an elinde ne varsa yere attı ve bağırdı: “Ben varım ya Resulallah!”
Ümmü Umare Lakaplı bu yiğit kadının hikayesi, tek başına sezonluk dizi olabilecek çap ve derinliktedir.
Malum, İslam’ın ilk yıllarında Medine’den Müslüman olanların sayısı hayli kısıtlıydı. Akabe biadının üçüncü grubundaki iki kadından biriydi Hz. Nesibe (RA). Ailece İslam ile şereflenen kutlu insanlardandır. Kocası Hz. Abdullah B. Zeyd Uhud şehidlerindendir. Aynı savaşa eşi ve iki oğluyla katılmıştır Ümmü Umare. Kendisi de oğulları da yaralandılar Uhud’da. Gösterdiği feragat ve kahramanlık Resulallah’ın çok hoşuna gitmiş, hissiyatına dokunmuş ve o tarihten vefat ettiği zamana kadar, her savaş dönüşünde Allah Resulü, ‘Ümmü Umare de döndü mü?” diye kontrol etmeden hane-i saadetlerine teşrif etmemişlerdir.
Uhud’da Hazreti Peygamber’in (SAV) mübarek bedeninin önüne atılan Hz. Nesibe (RA), Hudeybiye’de de yanındaydı. Hayber’de, Huneyn’de ve Yemame’de. Tesettür ayeti inince biraz geri çekilmişti ama iki oğlundan bir olan Habib sahte peygamber Müseylemetül Kezzab’ın elinde esirdi.
50 yaşını geçmişti Hazreti Nesibe annemiz. Resulallah vefat etmişti, üzgündü ve yorgundu. Buna rağmen kılıcını kuşandı ve tüm ‘Siz Hz. Peygamberin bize emanetisiniz, lütfen savaşa katılmayın’ ısrarlarına rağmen katılmıştı Yemame’ye. Diğer oğlu Abdullah ile beraber çarpışacaktı.
Yalancı Müseyleme, Habib’e (RA) işkencelerin en akıl almazını yapıyordu. Mübarek vücudundan parça parça et kopartıyor ve tek şey istiyordu; Hz. Muhammed’i inkar edip, kendisinin peygamber olduğunun kabul edilmesi… ‘Hayır’ diyordu, Habib tüm nefesiyle ‘Hayır!” Müseyleme sinirlendikçe vücudundan kopardığı parçaları artırdı ve feci halde ruhunu Rahmana teslim etti Habib. (RA) Savaş başlamadan şehid olmuştu.
Yemame cengi en çetin savaşlardan biridir. Hz. Halid (RA) büyük zeka ve strateji dehalığı göstererek Müseyleme’nin ordusunu dağıtırken, sahte peygamber atına binip kaçmaya kalkıştığın Hz. Nesibe ardından bağırıyordu; ‘Kaçıyor, yalancı kaçıyor!’
Yine yaralanmıştı bu cesur kadın, yine umursamıyordu yarasını, oğlunun derdini de bırakmış, peygamber düşmanının peşine düşmüştü. İlk darbeyi oğlu Abdullah vurdu sahte peygambere. Ardından Hz. Vahşi (RA), o meşhur mızrağını fırlattı ve kasığından indirdi Müseyleme’yi. Arkalarına döndüklerinde Ümmü Umare’nin şükür secdesi yaptığını gördüler.
Bizzat Hazreti Ömer (RA) rivayet ediyor: Efendimiz’in (SAV) şöyle buyurduğunu işittim: “Uhud günü sağıma ve soluma baktığımda, hep Ümmü Umâre’yi beni korumak için savaşırken görüyordum.” Kainatın Efendisi (ASM) ise şöyle buyuruyor; “Ey Ümmü Umâre, sendeki bu cesaret ve metanet kimde var?” Hz. Nesibe ile ilgili tasvirlerden en güzeli şöyledir: “Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdetâ bir danteladır…”
[M.Nedim Hazar] 15.4.2019 [TR724]
Bugün sizlere bunlardan bir kahramanı hatırlatmak isterim.
Bedir Kuyuları’nda aldıkları ağır yenilgiyi bir türlü hazmedemeyen müşrikler, bundan bir yıl sonra Uhud’da intikam için toplanmış ve çetin bir çarpışma başlamıştı. Bilirsiniz, Okçular Tepesi ve Allah Resulü ’nün (ASM) sözünün dinlenmemesi… Anlık bir bozgun yaşandığı anda, müşrik kılıçları peygambere daha da yaklaştı. Fahr-i Kainat’ın (ASM) çadırı ve etrafı ok, mızrak ve taş yağmuruna tutuluyordu. Kafirler şunu çok iyi biliyorlardı; eğer Müslümanları yenmek istiyorsan Hz. Muhammed’i (SAV) yok etmelisin!
Hz. Peygamber’i koruyan halka giderek inceliyor, kopma noktasına geliyordu. Efendiler Efendisi’nin (SAV) mübarek kanını dökecek kadar büyümüştü tehlike. Tam bu esnada Habibullah (SAV) yarılan hattı ve oradan yüklenen gözü dönmüş müşrikleri gördü gördü ve bağırdı; “Burayı kim tutacak?”
Bir kadın belirdi aniden. Bir elinde su kırbası, diğerinde sargı çaputlarıyla sağa sola koşuyor, Müslüman yaralıların pansumanıyla ilgileniyor, su veriyordu. İsmi Nesibe (RA) idi; Nesibe Binti Kaab… Peygamberin çağrısını duyduğu an elinde ne varsa yere attı ve bağırdı: “Ben varım ya Resulallah!”
Ümmü Umare Lakaplı bu yiğit kadının hikayesi, tek başına sezonluk dizi olabilecek çap ve derinliktedir.
Malum, İslam’ın ilk yıllarında Medine’den Müslüman olanların sayısı hayli kısıtlıydı. Akabe biadının üçüncü grubundaki iki kadından biriydi Hz. Nesibe (RA). Ailece İslam ile şereflenen kutlu insanlardandır. Kocası Hz. Abdullah B. Zeyd Uhud şehidlerindendir. Aynı savaşa eşi ve iki oğluyla katılmıştır Ümmü Umare. Kendisi de oğulları da yaralandılar Uhud’da. Gösterdiği feragat ve kahramanlık Resulallah’ın çok hoşuna gitmiş, hissiyatına dokunmuş ve o tarihten vefat ettiği zamana kadar, her savaş dönüşünde Allah Resulü, ‘Ümmü Umare de döndü mü?” diye kontrol etmeden hane-i saadetlerine teşrif etmemişlerdir.
Uhud’da Hazreti Peygamber’in (SAV) mübarek bedeninin önüne atılan Hz. Nesibe (RA), Hudeybiye’de de yanındaydı. Hayber’de, Huneyn’de ve Yemame’de. Tesettür ayeti inince biraz geri çekilmişti ama iki oğlundan bir olan Habib sahte peygamber Müseylemetül Kezzab’ın elinde esirdi.
50 yaşını geçmişti Hazreti Nesibe annemiz. Resulallah vefat etmişti, üzgündü ve yorgundu. Buna rağmen kılıcını kuşandı ve tüm ‘Siz Hz. Peygamberin bize emanetisiniz, lütfen savaşa katılmayın’ ısrarlarına rağmen katılmıştı Yemame’ye. Diğer oğlu Abdullah ile beraber çarpışacaktı.
Yalancı Müseyleme, Habib’e (RA) işkencelerin en akıl almazını yapıyordu. Mübarek vücudundan parça parça et kopartıyor ve tek şey istiyordu; Hz. Muhammed’i inkar edip, kendisinin peygamber olduğunun kabul edilmesi… ‘Hayır’ diyordu, Habib tüm nefesiyle ‘Hayır!” Müseyleme sinirlendikçe vücudundan kopardığı parçaları artırdı ve feci halde ruhunu Rahmana teslim etti Habib. (RA) Savaş başlamadan şehid olmuştu.
Yemame cengi en çetin savaşlardan biridir. Hz. Halid (RA) büyük zeka ve strateji dehalığı göstererek Müseyleme’nin ordusunu dağıtırken, sahte peygamber atına binip kaçmaya kalkıştığın Hz. Nesibe ardından bağırıyordu; ‘Kaçıyor, yalancı kaçıyor!’
Yine yaralanmıştı bu cesur kadın, yine umursamıyordu yarasını, oğlunun derdini de bırakmış, peygamber düşmanının peşine düşmüştü. İlk darbeyi oğlu Abdullah vurdu sahte peygambere. Ardından Hz. Vahşi (RA), o meşhur mızrağını fırlattı ve kasığından indirdi Müseyleme’yi. Arkalarına döndüklerinde Ümmü Umare’nin şükür secdesi yaptığını gördüler.
Bizzat Hazreti Ömer (RA) rivayet ediyor: Efendimiz’in (SAV) şöyle buyurduğunu işittim: “Uhud günü sağıma ve soluma baktığımda, hep Ümmü Umâre’yi beni korumak için savaşırken görüyordum.” Kainatın Efendisi (ASM) ise şöyle buyuruyor; “Ey Ümmü Umâre, sendeki bu cesaret ve metanet kimde var?” Hz. Nesibe ile ilgili tasvirlerden en güzeli şöyledir: “Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdetâ bir danteladır…”
[M.Nedim Hazar] 15.4.2019 [TR724]
Dava adamı, soğan ve Çırağan [Veysel Ayhan]
Erdoğan önceki gün Önder İmam Hatipliler Derneği Genel Kurulu’nda konuştu:
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 13.3 milyon TL destek olduğu dernek. İstanbul halkı haberi olmadan AKP’ye bağlı bu ideolojik derneği finanse etmiş.
Tercümesi halkın cebinden “bağış” hırsızlanmış.
Konumuz bu gayri meşru iş değil.
Erdoğan şöyle diyor:
“İmam Hatipler 1,3 milyon öğrenci potansiyeline sahip, İmam Hatipli olmak dava adamı olmak demektir.”
İçi boşalan bir başka sözcük de bu oldu: “Dava”
DAVA, MÜSLÜMANLIK MI?
“Dava” ne peki?
İnsanlık mı?
AKP ve insanlık kelimesini yanyana yazmak komik olur.
Adalet, barış desek saçmalamış oluruz.
Kalkınma desek, 80’lere döndük.
Peki “dava” ne? Müslümanlık mı?
MAK Danışmanlık Şirketi Başkanı Mehmet Ali Kulat, Turgut Özal döneminde yapılan bir araştırmayı TV’de anlatıyor. O dönemde insanlara, “Aniden bir yere gitmek zorunda kalırsanız, çocuğunuzu aşağıdaki meslek gruplarından hangisine teslim edersiniz?” sorusu soruluyor. Sorunun cevabı birinci sırada imamlar çıkıyor. İnsanlar çocuklarını İmam, müezzin ya da Kur’an kursu hocası olan komşusuna teslim etmeyi düşünüyor.
Mehmet Ali Kulat şöyle devam ediyor: “Aynı araştırmayı şimdi yaptık. Aynı soruyu halka sorduk. İlk 10’da dinle anılan kimse yok. Neden biliyor musunuz? Toplumda dine, dindara güveni minimize ettik! Geldiğimiz nokta bu!”
İmam Hatiplerde namaz kılma oranının yüzde 10’a düştüğünden bahsediliyor. Yani “dava adamları” namaz kılmıyor. “Bakanlar kurulunda namaz kılan var mı” gibi bir soru özel hayata girer. Sormak bize düşmez.
Ama “dava” Müslümanlık olsa hiç olmazsa yüzde bir, binde bir gelişme olurdu.
17 yıllık AKP iktidarında “Müslümanlık”a sempati kazandıran herhangi bir hareket, söz, fiil gördünüz mü?
Tüm parti yöneticilerini düşünebilirsiniz. Tek bir tebessüm ettiren, samimiyet içeren, sıcaklık taşıyan söz hatta jest yok!
“Müslümanlık” deyince mangalda kül bırakmayan “Akit” ve benzerleri gazeteler sayesinde tek bir kişi “Aa Müslümanlık ne kadar güzelmiş!” “Bakın ne kadar âdil insanlarmış” “Çok hakperest bir iktidar!”…
Böyle tek bir cümle kuran olmuş mudur?
Tabii ki hayır.
O zaman “Dava” ne?
“Neyin davası?”
Geçen aktarmıştım. “Solcusu, komünisti, ateisti nöbet bekliyor Müslümanlar oy çalmasın diye.”
“Biz ateistiz” diyenler bunların yanında daha “müslüman” duruyor.
BÜYÜK DAVA ADAMLARI!
Erdoğan ve AKP’liler “Dava” diye neyi telkin ettiler çevrelerine?
Mesela oğlu Bilal’e “Dava” şuurunu şu cümlelerle veriyordu:
İhale alan iş adamı aylık rüşvet veya komisyonunu geciktirince Bilal’e “Dava”sından taviz vermemesini tavsiye ediyordu:
“Başkaları getiriyor da o niye getiremiyor, laf mı yani. Hiç. Bunlar ne zannediyor bu işi ya? Ama şimdi düşüyorlar, kucağımıza düşecekler merak etme”
Bilal de “Tamam baba” sözleriyle zihnen aydınlanıyordu.
17 yıllık iktidar muazzam “Dava” adamları ortaya çıkardı!
Damat Berat, “Dava” şuurunu ve iktisat bilimini yolsuzluk evraklarını yok etmek için kayınpederinin emriyle kâğıt imha makinesi ararken kazandı. Amazon’da alışveriş yaparak ilerletti. Şimdi doları sarsmakla meşgul!
“Dava” kadını da var. En büyüğü şüphesiz Emine Hanım. Trilyonluk hastane ortaklıkları var. New York’a gittiğinde gecesi 25 bin dolarlık The Peninsula Suite’te kalıyor.
Brüksel’de mağaza kapatıyor. 50 bin dolarlık çanta ile gezip görgü ve şuurunu artırıyor. “Maskülün”lü “innovasyon”lu konuşmalarla bu şuuru halka cömertçe sunuyor.
Bir başka “Dava” kadını havuz yazarı Hilal Kaplan. “Dava” arkadaşlarıyla birlikte sihirli bir “dava” formülü üretmiş:
Önce tehdit ediyor, iftira atıyorsun, sonra bir anda o firmanın ortağı oluyorsun.
Ve üç gün sonra Boğaz’da bir yalın oluyor.
“Dava” kadını deyince “Avrupa Fatih”i eski bakan Fatma Betül Sayan unutmak olmaz. Tüm akrabalarını üst düzey bürokrat yaparak “dava” bilincini yedi sülalesine yaydı.
Dünya kamuoyuna sunduğumuz “dava” adamı ise Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu. Tüm zamanların en çok yalanlanan dışişleri bakanı olarak “dava”sına büyük hizmetler etti. Rüşvet ve tehditlerle okul kapatarak, okul gasp ederek Moğolları geçti. Tüm hariciyeyi dil bilmeyen AKP’nin “dava” trollerine teslim etti.
“Dava” adamlığıyla dünyada ses getiren bir başka isim Binali Yıldırım.
Muazam bir “dava” birikimi:
Dünyanın değişik ülkelerinde konuşlanmış 17 şirket, 28 gemi ve 2 süper yat.
Bir de oğlu Erkan, Singapur’a kumara gidip hızlıca “dava” adamı olsun diye Akın İpek’in şirketinden hırsızlanmış bir adet Gulfstream G450 tipi uçak.
AKP cephesi böyle yetenekli “dava” adamlarıyla dolu.
Her gün koca birer gazete sayfasını “dava” yalanlarıyla doldurmayı başaran “dava” yayın yönetmenleri,
Kan banyosu peşinde Sedat Peker’ler,
Polis teşkilatını mafya’ya çeviren Süleyman Soylu,
Yargıyı siyasetin köpeği yapan Abdulhamit Gül…
Makaracı Eğemen, millet’in anasına küfreden Mehmet Cengiz…
Tüm bunlar önceki gece “dava”nın çilesini çekmek için Çırağan’daydı.
“DAVA” KUTLAMASI
Erdoğan böyle binlerce kendi klonu “dava” adamı üretti.
Ama halk bu şuuru tam olarak kazanamadı.
Onlar hala BİM önündeki çöplükten soğan çuvallarını eşeliyor, ille de patates alacağız diye birbiriyle kavga ediyor.
Erdoğan’ın ağlatarak şuurlandırdığı “seküler” Demirören ailesi ile “dindar” Kalyoncu ailesi ise şifreyi çözüp tam “dava” adamı oldular.
“Dava” adamı olur da “dava menü”sü olmaz mı?
Önceki akşam Kur’an okunarak yenen ve “dava” kadını Funda Arar konseriyle dans edilerek içilen bu menünün şöyle bir kerameti var:
Halk 200 gramlık siyah çayı içtikçe, varlık kuyruğunda bekledikçe aşağıdaki menü otomatik olarak zenginleşiyor.
MİLLİ VE YERLİ MENÜ!
Avokado salatalı burrata peyniri, dört peynirli Ravioli… Dana yanağı, Bal kabaklı polenta, Çilolata ve vişne “fondant”, tutku meyveli sorbe…
“Dava” adamı olursanız menü bu. Yoksa tek seçenek çürük soğan.
İşte “dava”nın özü ve formülü bu!
Erdoğan’a, kendine benzettiği binler, yüz binler yetmiyor.
Hedefi 1,3 milyon İmam Hatipli’nin bilinçlenip böyle “dava” adamı olması.
Gel de “İmam Hatip’leri kapatalım, Diyanet teşkilatını feshedelim” diyen Bülent Keneş’e hak verme.
[Veysel Ayhan] 15.4.2019 [TR724]
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 13.3 milyon TL destek olduğu dernek. İstanbul halkı haberi olmadan AKP’ye bağlı bu ideolojik derneği finanse etmiş.
Tercümesi halkın cebinden “bağış” hırsızlanmış.
Konumuz bu gayri meşru iş değil.
Erdoğan şöyle diyor:
“İmam Hatipler 1,3 milyon öğrenci potansiyeline sahip, İmam Hatipli olmak dava adamı olmak demektir.”
İçi boşalan bir başka sözcük de bu oldu: “Dava”
DAVA, MÜSLÜMANLIK MI?
“Dava” ne peki?
İnsanlık mı?
AKP ve insanlık kelimesini yanyana yazmak komik olur.
Adalet, barış desek saçmalamış oluruz.
Kalkınma desek, 80’lere döndük.
Peki “dava” ne? Müslümanlık mı?
MAK Danışmanlık Şirketi Başkanı Mehmet Ali Kulat, Turgut Özal döneminde yapılan bir araştırmayı TV’de anlatıyor. O dönemde insanlara, “Aniden bir yere gitmek zorunda kalırsanız, çocuğunuzu aşağıdaki meslek gruplarından hangisine teslim edersiniz?” sorusu soruluyor. Sorunun cevabı birinci sırada imamlar çıkıyor. İnsanlar çocuklarını İmam, müezzin ya da Kur’an kursu hocası olan komşusuna teslim etmeyi düşünüyor.
Mehmet Ali Kulat şöyle devam ediyor: “Aynı araştırmayı şimdi yaptık. Aynı soruyu halka sorduk. İlk 10’da dinle anılan kimse yok. Neden biliyor musunuz? Toplumda dine, dindara güveni minimize ettik! Geldiğimiz nokta bu!”
İmam Hatiplerde namaz kılma oranının yüzde 10’a düştüğünden bahsediliyor. Yani “dava adamları” namaz kılmıyor. “Bakanlar kurulunda namaz kılan var mı” gibi bir soru özel hayata girer. Sormak bize düşmez.
Ama “dava” Müslümanlık olsa hiç olmazsa yüzde bir, binde bir gelişme olurdu.
17 yıllık AKP iktidarında “Müslümanlık”a sempati kazandıran herhangi bir hareket, söz, fiil gördünüz mü?
Tüm parti yöneticilerini düşünebilirsiniz. Tek bir tebessüm ettiren, samimiyet içeren, sıcaklık taşıyan söz hatta jest yok!
“Müslümanlık” deyince mangalda kül bırakmayan “Akit” ve benzerleri gazeteler sayesinde tek bir kişi “Aa Müslümanlık ne kadar güzelmiş!” “Bakın ne kadar âdil insanlarmış” “Çok hakperest bir iktidar!”…
Böyle tek bir cümle kuran olmuş mudur?
Tabii ki hayır.
O zaman “Dava” ne?
“Neyin davası?”
Geçen aktarmıştım. “Solcusu, komünisti, ateisti nöbet bekliyor Müslümanlar oy çalmasın diye.”
“Biz ateistiz” diyenler bunların yanında daha “müslüman” duruyor.
BÜYÜK DAVA ADAMLARI!
Erdoğan ve AKP’liler “Dava” diye neyi telkin ettiler çevrelerine?
Mesela oğlu Bilal’e “Dava” şuurunu şu cümlelerle veriyordu:
İhale alan iş adamı aylık rüşvet veya komisyonunu geciktirince Bilal’e “Dava”sından taviz vermemesini tavsiye ediyordu:
“Başkaları getiriyor da o niye getiremiyor, laf mı yani. Hiç. Bunlar ne zannediyor bu işi ya? Ama şimdi düşüyorlar, kucağımıza düşecekler merak etme”
Bilal de “Tamam baba” sözleriyle zihnen aydınlanıyordu.
17 yıllık iktidar muazzam “Dava” adamları ortaya çıkardı!
Damat Berat, “Dava” şuurunu ve iktisat bilimini yolsuzluk evraklarını yok etmek için kayınpederinin emriyle kâğıt imha makinesi ararken kazandı. Amazon’da alışveriş yaparak ilerletti. Şimdi doları sarsmakla meşgul!
“Dava” kadını da var. En büyüğü şüphesiz Emine Hanım. Trilyonluk hastane ortaklıkları var. New York’a gittiğinde gecesi 25 bin dolarlık The Peninsula Suite’te kalıyor.
Brüksel’de mağaza kapatıyor. 50 bin dolarlık çanta ile gezip görgü ve şuurunu artırıyor. “Maskülün”lü “innovasyon”lu konuşmalarla bu şuuru halka cömertçe sunuyor.
Bir başka “Dava” kadını havuz yazarı Hilal Kaplan. “Dava” arkadaşlarıyla birlikte sihirli bir “dava” formülü üretmiş:
Önce tehdit ediyor, iftira atıyorsun, sonra bir anda o firmanın ortağı oluyorsun.
Ve üç gün sonra Boğaz’da bir yalın oluyor.
“Dava” kadını deyince “Avrupa Fatih”i eski bakan Fatma Betül Sayan unutmak olmaz. Tüm akrabalarını üst düzey bürokrat yaparak “dava” bilincini yedi sülalesine yaydı.
Dünya kamuoyuna sunduğumuz “dava” adamı ise Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu. Tüm zamanların en çok yalanlanan dışişleri bakanı olarak “dava”sına büyük hizmetler etti. Rüşvet ve tehditlerle okul kapatarak, okul gasp ederek Moğolları geçti. Tüm hariciyeyi dil bilmeyen AKP’nin “dava” trollerine teslim etti.
“Dava” adamlığıyla dünyada ses getiren bir başka isim Binali Yıldırım.
Muazam bir “dava” birikimi:
Dünyanın değişik ülkelerinde konuşlanmış 17 şirket, 28 gemi ve 2 süper yat.
Bir de oğlu Erkan, Singapur’a kumara gidip hızlıca “dava” adamı olsun diye Akın İpek’in şirketinden hırsızlanmış bir adet Gulfstream G450 tipi uçak.
AKP cephesi böyle yetenekli “dava” adamlarıyla dolu.
Her gün koca birer gazete sayfasını “dava” yalanlarıyla doldurmayı başaran “dava” yayın yönetmenleri,
Kan banyosu peşinde Sedat Peker’ler,
Polis teşkilatını mafya’ya çeviren Süleyman Soylu,
Yargıyı siyasetin köpeği yapan Abdulhamit Gül…
Makaracı Eğemen, millet’in anasına küfreden Mehmet Cengiz…
Tüm bunlar önceki gece “dava”nın çilesini çekmek için Çırağan’daydı.
“DAVA” KUTLAMASI
Erdoğan böyle binlerce kendi klonu “dava” adamı üretti.
Ama halk bu şuuru tam olarak kazanamadı.
Onlar hala BİM önündeki çöplükten soğan çuvallarını eşeliyor, ille de patates alacağız diye birbiriyle kavga ediyor.
Erdoğan’ın ağlatarak şuurlandırdığı “seküler” Demirören ailesi ile “dindar” Kalyoncu ailesi ise şifreyi çözüp tam “dava” adamı oldular.
“Dava” adamı olur da “dava menü”sü olmaz mı?
Önceki akşam Kur’an okunarak yenen ve “dava” kadını Funda Arar konseriyle dans edilerek içilen bu menünün şöyle bir kerameti var:
Halk 200 gramlık siyah çayı içtikçe, varlık kuyruğunda bekledikçe aşağıdaki menü otomatik olarak zenginleşiyor.
MİLLİ VE YERLİ MENÜ!
Avokado salatalı burrata peyniri, dört peynirli Ravioli… Dana yanağı, Bal kabaklı polenta, Çilolata ve vişne “fondant”, tutku meyveli sorbe…
“Dava” adamı olursanız menü bu. Yoksa tek seçenek çürük soğan.
İşte “dava”nın özü ve formülü bu!
Erdoğan’a, kendine benzettiği binler, yüz binler yetmiyor.
Hedefi 1,3 milyon İmam Hatipli’nin bilinçlenip böyle “dava” adamı olması.
Gel de “İmam Hatip’leri kapatalım, Diyanet teşkilatını feshedelim” diyen Bülent Keneş’e hak verme.
[Veysel Ayhan] 15.4.2019 [TR724]
Ekonomi seçim iptalini kaldırmaz [Semih Ardıç]
Bütün veriler ve birkaç sene ötesine dair tahminler gösteriyor ki Türkiye’yi kasıp kavuran krizde en kötüsü henüz geride kalmadı.
Türkiye 2019 senesinde yüzde 2 ila yüzde 5 arasında küçülecek. 2020’de ise cüzi bir büyüme tahmininde bulunanlar olsa da giderek onlarda fikir değiştiriyor.
Bu da demek oluyor ki her sene 750 bin kişinin aktif işgücüne dahil olduğu Türkiye’de resmî işsizlik yüzde 17’ye kadar tırmanacak.
DÖVİZ ARTARKEN İTHAL PATATES!
Enflasyonda temel mesele tarladan kopmuş bir milletin soğan ve patatesi dahi ithal etmek mecburiyetinde kalmasıdır.
Dolar tırmanırken ithal soğan ve patatesin ucuzlaması beklenebilir mi? Dövizin fiyatı arttığı için ithal sebze sıfır Gümrük Vergisi’ne rağmen 50 kuruş ucuzlamıyor.
Mısır’dan bile patates ithal eden ve düşman ilan ettiği JP Morgan’ın anavatanı Amerika’da kapılarda borç dilenen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının hiçbir şey olmamış gibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini getirdiği nokta hakikaten dehşet verici.
O RUHSATI KULLANMAK BU KADAR BASİT Mİ?
Evvela “geçersiz oylar sayılsın” diyerek başlatılan oyalama taktiklerinde yeni bir safhaya geçildi. AKP, Seçim Kanunu’nda “olağanüstü itiraz” hakkı olarak istisnai bir müessese olarak yer verilen ruhsatı da kullanacak.
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyeleri şu ana kadar AKP’nin itirazlarına dair verdikleri kararları ile hiç itimat telkin etmiyor.
AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın görev sürelerini bir sene daha uzatması bugünler için yapılmış bir hazırlık idiyse itirazın kabul edilmesi sürpriz sayılmayacak.
KRİZDEN ÇIKIŞ MÜDDETİ UZAYACAK
Türkiye’de hukuk ve demokrasi namına sembolik bir kıymeti olan sandık kalmıştı. Ağır aksak da olsa işleyen bir seçim sistemi vardı.
İstanbul gibi dünyanın dikkat kesildiği bir şehirde 15 günden beri sandıkları saymayı beceremeyen bir devlet görüntüsü piyasada döviz ve faizi tırmandırdı.
Hal böyle iken top yekûn seçimin iptali krizi birkaç seneye yayabilir.
YSK, AKP’nin müşahhas hiçbir delile istinat etmeyen talebini baskı ile kabul ederse ekonomi yeni bir türbülansa girer. Piyasanın seyrinde YSK’nın tavrı belirleyici olacak.
İstanbul’da 31 Mart Pazar günü yapılan seçimi iptal edilirse “Sandıktan Erdoğan’ın netice çıkmadıysa hükümsüzdür” gibi bir kanaat pekişmiş olur.
IMF, “ÖNCE ŞUNLARI DÜZELT” DEDİ
Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Hazine ve Maliye Bakanı olarak okyanus ötesinde adeta nal topladı. Borç para bulmak için çaldığı bütün kapılar yüzüne kapandı.
Hatta Londra piyasasından Timothy Ash gibi etkili bir isim Albayrak’a hitaben, “Boşuna oyalanma, hemen IMF’ye git!” diye tweet attı.
IMF’nin yayımladığı son rapor ve bahar toplantıları vesilesiyle dile getirilen görülerin müşterek vasfı şuydu: Türkiye ağır bir krize düçar oldu ve şu ana dek krize karşı tesirli bir reçete hazırlanmadı.
Verilen mesajlardan birkaçını not ettim:
Türkiye, 2019’da iktisadî gerileme döneminden geçecek.
Gayrisafi yurtiçi hasılada azalma olacak.
Siyasî ve iktisadî karmaşa ekonomiyi zarar verdi.
Öncelikle Türkiye’nin enflasyonu düşürmek için sıkı bir para politikası takip etmesi ve enflasyon beklentisini yeniden düzenlemesi şart.
Merkez Bankası’na ihtiyacı olan bağımsızlığın verilmesi ve sıkı para politikalarının muhafaza edilmesi son derece hayati.
“MERKEZ BANKANIZ BAĞIMSIZ DEĞİL!”
Onların nezaketen ifade ettikleri cümleler şöyle hülâsa edilebilir: “Hadi abartmayalım, amma velâkin çok ciddi bir ekonomik gerileme içine gireceksiniz.”
Devamında, “Merkez bankanız bağımsız değil ve bağımsızlığı vermezseniz bu dönemi atlatamazsınız. Mali sektör kuruluşları, bankalar bu dönemde çok zorluk çekecek. Gözünüz her an onların üstünde olmalı ve gereken tedbirleri almalısınız. Bütçenizde standardı bozuyorsunuz, yarı bütçesel faaliyetlere dikkat edin. Böyle olmaz. Otomatik stabilizatörlerin işlemesine engel oluyorsunuz; olmayın!” diyorlar.
IMF, ZİRAAT’İN TALİMATLA VERDİĞİ KREDİLERİ UNUTMADI
İngilizcesi Quasi-fiscal Operations olan yarı bütçesel faaliyetler, “Kamu bankalarının, şirketlerinin ve hatta bazı özel şirketlerin, hükûmet adına piyasaya kıyasla daha düşük kârla ya da zararına yaptıkları tüm faaliyetler.” şeklinde tarif ediliyor.
Ziraat Bankası’nın batık futbol kulüplerine ve müteahhitlere piyasa şartlarının altında verdiği kredileri IMF şimdi yüzümüze vuruyor.
Albayrak’ın 28 milyar TL Hazine kâğıdı ile kurtarmaya çalıştığı kamu bankalarının hatada ısrar etmesi halinde daha vahim neticelerle karşı karşıya gelinecek.
SEÇİM İPTAL EDİLİRSE…
IMF lisan-ı münasiple ikaz etti.
Rakamlar bu kadar ümit kırıcıyken yurt dışından para bulmadan düzlüğe çıkma ihtimali sıfıra yakınken itirazlara rağmen neticenin değişmediği İstanbul’da seçimi iptal etmenin bedeli çok ağır olur.
Kriz girdabındaki bir ekonomi böyle bir şoku kaldıramaz.
AKP lideri Erdoğan cebren ve hile ile 2’nci defa yapılan seçimde İstanbul’u geri alsa bile daha da ağırlaşacak kriz şartları yüzünden erken genel seçim kararı almaya mecbur kalabilir.
FÜZE KRİZİ DE VAR
Belirsizlik ikliminde dolar ve euronun nereye tırmanacağı tahmin bile edemiyorum.
ABD ile S-400 füze krizinde muhtemel bir hesaplaşma da tahakkuk ederse Türkiye’de kıyamet kopar.
Cezayir ve Sudan’da yaşananlar maişet derdine düştüğü anda halkın en fazla destek verdiği lideri bile nasıl alaşağı ettiğini gösterdi.
Hakemliği halkın yaptığı bir maçta mağlubiyeti kabul etmek bu kadar zor mu?
[Semih Ardıç] 15.4.2019 [TR724]
Türkiye 2019 senesinde yüzde 2 ila yüzde 5 arasında küçülecek. 2020’de ise cüzi bir büyüme tahmininde bulunanlar olsa da giderek onlarda fikir değiştiriyor.
Bu da demek oluyor ki her sene 750 bin kişinin aktif işgücüne dahil olduğu Türkiye’de resmî işsizlik yüzde 17’ye kadar tırmanacak.
DÖVİZ ARTARKEN İTHAL PATATES!
Enflasyonda temel mesele tarladan kopmuş bir milletin soğan ve patatesi dahi ithal etmek mecburiyetinde kalmasıdır.
Dolar tırmanırken ithal soğan ve patatesin ucuzlaması beklenebilir mi? Dövizin fiyatı arttığı için ithal sebze sıfır Gümrük Vergisi’ne rağmen 50 kuruş ucuzlamıyor.
Mısır’dan bile patates ithal eden ve düşman ilan ettiği JP Morgan’ın anavatanı Amerika’da kapılarda borç dilenen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının hiçbir şey olmamış gibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini getirdiği nokta hakikaten dehşet verici.
O RUHSATI KULLANMAK BU KADAR BASİT Mİ?
Evvela “geçersiz oylar sayılsın” diyerek başlatılan oyalama taktiklerinde yeni bir safhaya geçildi. AKP, Seçim Kanunu’nda “olağanüstü itiraz” hakkı olarak istisnai bir müessese olarak yer verilen ruhsatı da kullanacak.
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyeleri şu ana kadar AKP’nin itirazlarına dair verdikleri kararları ile hiç itimat telkin etmiyor.
AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın görev sürelerini bir sene daha uzatması bugünler için yapılmış bir hazırlık idiyse itirazın kabul edilmesi sürpriz sayılmayacak.
KRİZDEN ÇIKIŞ MÜDDETİ UZAYACAK
Türkiye’de hukuk ve demokrasi namına sembolik bir kıymeti olan sandık kalmıştı. Ağır aksak da olsa işleyen bir seçim sistemi vardı.
İstanbul gibi dünyanın dikkat kesildiği bir şehirde 15 günden beri sandıkları saymayı beceremeyen bir devlet görüntüsü piyasada döviz ve faizi tırmandırdı.
Hal böyle iken top yekûn seçimin iptali krizi birkaç seneye yayabilir.
YSK, AKP’nin müşahhas hiçbir delile istinat etmeyen talebini baskı ile kabul ederse ekonomi yeni bir türbülansa girer. Piyasanın seyrinde YSK’nın tavrı belirleyici olacak.
İstanbul’da 31 Mart Pazar günü yapılan seçimi iptal edilirse “Sandıktan Erdoğan’ın netice çıkmadıysa hükümsüzdür” gibi bir kanaat pekişmiş olur.
IMF, “ÖNCE ŞUNLARI DÜZELT” DEDİ
Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Hazine ve Maliye Bakanı olarak okyanus ötesinde adeta nal topladı. Borç para bulmak için çaldığı bütün kapılar yüzüne kapandı.
Hatta Londra piyasasından Timothy Ash gibi etkili bir isim Albayrak’a hitaben, “Boşuna oyalanma, hemen IMF’ye git!” diye tweet attı.
IMF’nin yayımladığı son rapor ve bahar toplantıları vesilesiyle dile getirilen görülerin müşterek vasfı şuydu: Türkiye ağır bir krize düçar oldu ve şu ana dek krize karşı tesirli bir reçete hazırlanmadı.
Verilen mesajlardan birkaçını not ettim:
Türkiye, 2019’da iktisadî gerileme döneminden geçecek.
Gayrisafi yurtiçi hasılada azalma olacak.
Siyasî ve iktisadî karmaşa ekonomiyi zarar verdi.
Öncelikle Türkiye’nin enflasyonu düşürmek için sıkı bir para politikası takip etmesi ve enflasyon beklentisini yeniden düzenlemesi şart.
Merkez Bankası’na ihtiyacı olan bağımsızlığın verilmesi ve sıkı para politikalarının muhafaza edilmesi son derece hayati.
“MERKEZ BANKANIZ BAĞIMSIZ DEĞİL!”
Onların nezaketen ifade ettikleri cümleler şöyle hülâsa edilebilir: “Hadi abartmayalım, amma velâkin çok ciddi bir ekonomik gerileme içine gireceksiniz.”
Devamında, “Merkez bankanız bağımsız değil ve bağımsızlığı vermezseniz bu dönemi atlatamazsınız. Mali sektör kuruluşları, bankalar bu dönemde çok zorluk çekecek. Gözünüz her an onların üstünde olmalı ve gereken tedbirleri almalısınız. Bütçenizde standardı bozuyorsunuz, yarı bütçesel faaliyetlere dikkat edin. Böyle olmaz. Otomatik stabilizatörlerin işlemesine engel oluyorsunuz; olmayın!” diyorlar.
IMF, ZİRAAT’İN TALİMATLA VERDİĞİ KREDİLERİ UNUTMADI
İngilizcesi Quasi-fiscal Operations olan yarı bütçesel faaliyetler, “Kamu bankalarının, şirketlerinin ve hatta bazı özel şirketlerin, hükûmet adına piyasaya kıyasla daha düşük kârla ya da zararına yaptıkları tüm faaliyetler.” şeklinde tarif ediliyor.
Ziraat Bankası’nın batık futbol kulüplerine ve müteahhitlere piyasa şartlarının altında verdiği kredileri IMF şimdi yüzümüze vuruyor.
Albayrak’ın 28 milyar TL Hazine kâğıdı ile kurtarmaya çalıştığı kamu bankalarının hatada ısrar etmesi halinde daha vahim neticelerle karşı karşıya gelinecek.
SEÇİM İPTAL EDİLİRSE…
IMF lisan-ı münasiple ikaz etti.
Rakamlar bu kadar ümit kırıcıyken yurt dışından para bulmadan düzlüğe çıkma ihtimali sıfıra yakınken itirazlara rağmen neticenin değişmediği İstanbul’da seçimi iptal etmenin bedeli çok ağır olur.
Kriz girdabındaki bir ekonomi böyle bir şoku kaldıramaz.
AKP lideri Erdoğan cebren ve hile ile 2’nci defa yapılan seçimde İstanbul’u geri alsa bile daha da ağırlaşacak kriz şartları yüzünden erken genel seçim kararı almaya mecbur kalabilir.
FÜZE KRİZİ DE VAR
Belirsizlik ikliminde dolar ve euronun nereye tırmanacağı tahmin bile edemiyorum.
ABD ile S-400 füze krizinde muhtemel bir hesaplaşma da tahakkuk ederse Türkiye’de kıyamet kopar.
Cezayir ve Sudan’da yaşananlar maişet derdine düştüğü anda halkın en fazla destek verdiği lideri bile nasıl alaşağı ettiğini gösterdi.
Hakemliği halkın yaptığı bir maçta mağlubiyeti kabul etmek bu kadar zor mu?
[Semih Ardıç] 15.4.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)