2014 Haziran’ından bu yana Washington DC’deyim ve konu ne zaman Türkiye-ABD ilişkilerine gelse “Hiç bu kadar kötü olmamıştı” yorumlarını dinliyorum.
Yaşanan her gerginlik sonrası ise ‘artık tamir edilemez boyutta’ analizleri yapılıyor.
Zaten uzunca bir zamandır Türkiye-ABD ilişkileri tanımlanırken Obama döneminin meşhur ‘stratejik ortak’lığından bahseden yok.
Artık ‘paylaşılan ortak değerler’ yerine ‘benzer çıkarları olan iki ülke’ deniyor.
Şimdilerde ise yeni bir düzleme girdik. Artık ‘sıcak çatışma’ senaryoları konuşuluyor.
İşaretler iki başkent arasındaki gerginliğin daha da yükseleceği yönünde.
ANKARA VİTES YÜKSELTİYOR
Neredeyse 20. gününe giren Afrin operasyonu nedeniyle Türkiye -Amerika ilişkileri daha da gerildi.
Ankara, ABD’nin Menbiç’ten güçlerini çekmesini istiyor. ABD tarafı ise ‘Menbiç’ten çekilmeyeceği gibi Suriye’de uzun süre kalacağını’ açıkladı. ABD pozisyonunu değiştirmiyor.
Erdoğan ve AKP kurmayları iç kamuoyuna yönelik ABD’ye sert mesajlar verse de Washington’da herkes Türkiye ile yatıp kalkmıyor.
ABD kamuoyundaki hava Kürtlerden yana.
Medyaya yansıyan haberlerin büyük bir kısmı ‘sivil kayıplar’ ve ‘Türkiye’nin IŞİD’le mücadeleye zarar vermesi’ başlıklarında toplanıyor. Erdoğan’ın Putin ile olan yakınlaşması ise öne çıkan bir başka konu.
Bir önceki yazımda da özetlemiştim. ABD kaynakları Afrin operasyonunun daha çok iç politikaya yönelik olduğu fikrinde. Hatta olası bir erken seçim satın alınmış bir senaryo.
Erdoğan cephesinden bakılınca Ankara’nın iki gerekçe ile gerginliği yükselttiğini görmek mümkün.
Birincisi Erdoğan’ın ‘kişisel’ meselesi.
Her ne kadar Afrin Operasyonu nedeniyle Zarrab Davası gündemin gerisine düşse de Erdoğan için Zarrab hala ‘öncelikli gündem’.
Unutmamak gerekir ki savcı ile ‘tam işbirliği’ içinde olan ve anlatmak için ‘çok istekli’ bir Zarrab var.
Öte yandan Kürt kaynakların bir süredir dile getirdiği (Salih Müslim’in demeçlerinde bu detay sıklıkla yer aldı) “Erdoğan’ı uluslararası mahkemelere götürecek tüm deliller Rusya ve ABD’nin elinde” açıklamasını da yabana atmamak lazım.
Çünkü Suriye’de yakalanan bazı ÖSO mensuplarının (ya da değişik isimler altında toplanan yabancı savaşçıların) anlatımlarının Türkiye’yi sıkıntıya sokacak türden olduğu son dönemde sıklıkla konuşuluyor.
Gerçi Erdoğan’ın uluslararası savaş suçları mahkemesinde yargılanması gibi bir seçenek hukuken ve siyaseten mümkün değil.
Çünkü Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin böyle bir yetkisi yok.
Türkiye, mahkemenin kurucu anlaşması olan Roma Statüsü’ne taraf değil. Süreç ancak BM Güvenlik Konseyi’nin kararıyla başlayabilir ki o da siyaseten imkânsız. Dolayısıyla Havuz medyasının propaganda olarak kullandığı (özellikle MİT tırları meselesinde) ‘Türkiye’yi savaş suçları mahkemesinde yargılatmak istiyorlar’ söyleminin bir karşılığı yok.
Ancak gerek ÖSO’nün icraatları gerekse de Suriye kaynaklı başka dosyaların değişik platformlarda önümüze çıkmayacağının garantisi yok. Şu anda siyasi konjonktür Erdoğan’ın lehine olabilir ama unutmamak gerekir ki bizim coğrafyamızda ‘ittifaklar ve düşmanlar’ çok çabuk değişiyor.
ABD’ye geri dönersek.
Washington ile Ankara arasındaki ilişkiler son yıllarda sürekli gergin fakat işaretler tablonun daha da kötüleşeceği yönünde.
Çünkü iki başkent arasında güvensizlik had safhada.
Erdoğan’ın gerek kişisel kaygıları gerekse de iç politikaya yönelik hedefleri nedeniyle Amerika ile gerginliğe ihtiyacı var.
Ölüm kalım meselesi olarak gördüğü seçimlere doğru ABD karşıtlığı üzerinden oy toplamayı planlıyor.
Nitekim AKP cephesinde pişirilen yeni taktik konuşulmaya başladı.
AKP, YPG’ye verilen silahlar nedeniyle ABD’ye dava açmaya hazırlanıyor. Gerçi bu dava nerede nasıl açılacak, hukuken ne ifade eder tartışılır fakat seçimler için iyi bir malzeme olduğu kesin.
Medyadaki ‘anti ABD’ söylemi ise hız kesmiyor. Öyle ki, Mehmetçiğe karşı kullanılan Rus silahlarını bile ‘ABD menşeili silahlar’ diye manşetlere çekiyorlar.
ABD KONGRESİ YAPTIRIM İSTİYOR
ABD cephesinde ise parçalı bir yapı var.
Beyaz Saray ve Dışişleri temkinli bir dil kullanıyor. Kongre’de ise ortam biraz daha gergin. Türkiye’nin lobi için harcadığı büyük bütçelere rağmen lehte bir şey söyleyenler bir elin parmaklarını geçmiyor.
Başta Pastör Andrew Brunson olmak üzere Türkiye’de tutuklu bulunan ABD’liler yüzünden Trump’ı eleştirenlerin sayısı az değil.
Trump, Erdoğan’a karşı pasif kalmakla eleştiriliyor.
Helsinki Komisyonu’nun geçtiğimiz Kasım ayında Kongre’de düzenlediği toplantıda açıkça dile getirilen “Türkiye’ye karşı Magnitsky yaptırımları” artık daha yüksek sesle ifade ediliyor.
2012 tarihli Magnitsky Yasası insan hakları ihlallerine karışan yabancı hükümet ve devlet yetkililerinin ABD’deki mal varlıklarının dondurulmasına veya ABD’ye seyahat etmelerinin engellenmesine imkân veriyor.
Kongrenin hazırlayacağı listede siyasiler, üst düzey güvenlik ve yargı bürokratlarının olması bekleniyor.
Liste ne zaman yayınlanır kestirmek zor fakat Kongre’deki negatif havanın Afrin operasyonu ile birlikte daha da arttığı düşünülürse sürecin hızlanması sürpriz olmaz.
Birçok AKP’linin ve üst düzey bürokratın bir daha ABD’ye adım atması mümkün olmayacak gibi.
Özetle ‘Türk Amerikan ilişkileri hiç bu kadar gergin olmamıştı’ yorumlarınızı revize edin.
Her iki başkent de ayağını gazdan çekmiyor.
[Adem Yavuz Arslan] 7.2.2018 [TR724]
Beka sorunu olarak Adnan Oktar olayı [Erkam Tufan Aytav]
Henüz böyle bir cümleyi ne AKP yönetimi ne de AKP’nin medyadaki uzantıları kurmadı.
Ben kafadan uydurdum.
Ama eli kulağındadır. Pek yakında bunu da söylerler.
Nasıl oldu, nasıl başladı ben de anlamadım.
AKP birden Adnan Oktar’dan ve yayınlarından rahatsız olmaya başladı.
Gerçekten tuhaf.
Bu yayınlar yeni başlamamıştı ki! Yıllardan beri Adnan Oktar ekranlarda kızlarla dans ederek ‘Tayyip Hocam’ deyip dururdu.
Önce havuz medyasında Adnan Oktar ve talebelerine operasyon olacak haberleri çıktı.
Sonra o da ne!
Bir de baktık ki Diyanet-Sen “davranın ey ehli din-ü diyanet, ey ehli vatan” dercesine harekete geçti.
Yıllarca bu konuda ağzını açmayan Diyanet-Sen, yazılı açıklama yapıverdi. Açıklamada “bu milletin örfünü, âdetini hiçe sayarak, kendince yeni bir din oluşturma gayreti karşısında, tepkimizi en üst perdeden göstermeye hazırız” denildi.
Peşinden de 81 ilde savcılıklara suç duyurusunda bulunuldu.
Demek hükümet cenahından birileri “haydin koçlar ne duruyorsunuz harekete geçin” dedi.
Savcılar da eminim “görevlerinin” idraki içerisindelerdir.
Şimdi sıra AKP yönetiminden ciddi suratlarla ekrana çıkıp “bu devletimizin beka sorunudur” açıklamasına geldi.
Özellikle bu açıklamayı Bekir Bozdağ’dan bekliyorum.
Arkasından da Doğan Grubu’ndaki hükümet komiserlerinden Abdülkadir Selvi’den.
Zaten pimpirik biriyim, bu işte bir iş var ama ne? Adnan Oktar üzerinden bir tezgah dönüyor derken….
İnternette, “Hükümet seçim öncesi görüntülü ve sesli internet yayınlara sansür getiriyor” haberleri çıktı.
Tamam işte bu dedim, işte bu!
50 küsur yıllık tecrübeli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve AKP zihniyetini de az çok bilen biri olarak hislerim beni yanıltmamıştı.
Demek Adnan Oktar perdesi arkasında düşündükleri cinlik buymuş.
Meclis’e sunulan yeni torba yasa tasarısıyla, internette düzenli olarak yapılan her tür ses ve görüntü yayını için lisans almak gerekecekmiş. Hükümetin hoşuna gitmeyen yayınları mahkeme kararı ile sonlandırabilecekmiş.
Türkçe olan veya olmayan, internet ortamında düzenli olarak yapılan tüm sesli ve görüntülü yayınlar RTÜK’ün, yani AKP’nin denetimi altında olacakmış.
Türkiye’de gazete ve televizyon yayınlarını kontrol altına almışlardı zaten.
Gerçekte neler oluyor, neler bitiyor diye merak eden insanlar Youtube, Periscope, Skype vb üzerinden internet yayıncılığına yönelmişlerdi.
Ben de ne zaman harekete geçecekler diye bekliyordum aslında.
Gerçi mahkeme kararı ile bu yayınların Türkiye’den erişimini yasaklıyorlardı ama daha esaslı bir düzenlemeye karar vermişler demek.
Kuzey Kore’leşme süreci tamamlanıyor anlaşılan.
Yazımın başlığında biraz mizah olsun diye “Beka sorunu olarak Adnan Oktar olayı” demiştim.
İşin hakikati ise şudur:
Vatandaşın gerçeklerle buluşması devletin değil ama başta Erdoğan olmak üzere AKP’nin beka sorunudur.
[Erkam Tufan Aytav] 7.2.2018 [TR724]
Ben kafadan uydurdum.
Ama eli kulağındadır. Pek yakında bunu da söylerler.
Nasıl oldu, nasıl başladı ben de anlamadım.
AKP birden Adnan Oktar’dan ve yayınlarından rahatsız olmaya başladı.
Gerçekten tuhaf.
Bu yayınlar yeni başlamamıştı ki! Yıllardan beri Adnan Oktar ekranlarda kızlarla dans ederek ‘Tayyip Hocam’ deyip dururdu.
Önce havuz medyasında Adnan Oktar ve talebelerine operasyon olacak haberleri çıktı.
Sonra o da ne!
Bir de baktık ki Diyanet-Sen “davranın ey ehli din-ü diyanet, ey ehli vatan” dercesine harekete geçti.
Yıllarca bu konuda ağzını açmayan Diyanet-Sen, yazılı açıklama yapıverdi. Açıklamada “bu milletin örfünü, âdetini hiçe sayarak, kendince yeni bir din oluşturma gayreti karşısında, tepkimizi en üst perdeden göstermeye hazırız” denildi.
Peşinden de 81 ilde savcılıklara suç duyurusunda bulunuldu.
Demek hükümet cenahından birileri “haydin koçlar ne duruyorsunuz harekete geçin” dedi.
Savcılar da eminim “görevlerinin” idraki içerisindelerdir.
Şimdi sıra AKP yönetiminden ciddi suratlarla ekrana çıkıp “bu devletimizin beka sorunudur” açıklamasına geldi.
Özellikle bu açıklamayı Bekir Bozdağ’dan bekliyorum.
Arkasından da Doğan Grubu’ndaki hükümet komiserlerinden Abdülkadir Selvi’den.
Zaten pimpirik biriyim, bu işte bir iş var ama ne? Adnan Oktar üzerinden bir tezgah dönüyor derken….
İnternette, “Hükümet seçim öncesi görüntülü ve sesli internet yayınlara sansür getiriyor” haberleri çıktı.
Tamam işte bu dedim, işte bu!
50 küsur yıllık tecrübeli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve AKP zihniyetini de az çok bilen biri olarak hislerim beni yanıltmamıştı.
Demek Adnan Oktar perdesi arkasında düşündükleri cinlik buymuş.
Meclis’e sunulan yeni torba yasa tasarısıyla, internette düzenli olarak yapılan her tür ses ve görüntü yayını için lisans almak gerekecekmiş. Hükümetin hoşuna gitmeyen yayınları mahkeme kararı ile sonlandırabilecekmiş.
Türkçe olan veya olmayan, internet ortamında düzenli olarak yapılan tüm sesli ve görüntülü yayınlar RTÜK’ün, yani AKP’nin denetimi altında olacakmış.
Türkiye’de gazete ve televizyon yayınlarını kontrol altına almışlardı zaten.
Gerçekte neler oluyor, neler bitiyor diye merak eden insanlar Youtube, Periscope, Skype vb üzerinden internet yayıncılığına yönelmişlerdi.
Ben de ne zaman harekete geçecekler diye bekliyordum aslında.
Gerçi mahkeme kararı ile bu yayınların Türkiye’den erişimini yasaklıyorlardı ama daha esaslı bir düzenlemeye karar vermişler demek.
Kuzey Kore’leşme süreci tamamlanıyor anlaşılan.
Yazımın başlığında biraz mizah olsun diye “Beka sorunu olarak Adnan Oktar olayı” demiştim.
İşin hakikati ise şudur:
Vatandaşın gerçeklerle buluşması devletin değil ama başta Erdoğan olmak üzere AKP’nin beka sorunudur.
[Erkam Tufan Aytav] 7.2.2018 [TR724]
Bakım yaptığınızı mı zannediyorsunuz?
Sağlıklı olmak ya da daha iyi görünmek için bakım amaçlı kullandığınız kozmetik ürünlerinin çoğu adeta zehir deposu. Bırakın faydasını, sağlığınızı tehdit edecek ölçüde zararlı kimyasallar içeriyorlar. En bilinen kimyasal parabenin dışında, ismi etiketlerde kısaltmalarla saklanan çok sayıda zararlı madde, günlük kullandığınız ürünlerde yer alıyor. Uzmanlar uyarıyor; Özellikle bu maddelere dikkat edin!
Paraben: Kozmetiklerin dayanıklılık süresini uzatmak için ürünlere katılan paraben, aslında bakteri ve küf gibi oluşumların önüne geçmek için kullanılıyor. Araştırmalar meme kanserine yol açtığını gösteriyor. Kanser hastalarından alınan biyopsi örneklerinde rastlanılan paraben, renkli kozmetiklerden deodorantlara ve şampuanlara kadar birçok farklı üründe var.
Sentetik renklendirici: Kozmetik alışverişlerinizde ürünlerin içerik kısmındaki FD&C ve D&C yazılarına dikkat edin. Yapay renklendirici kullanıldığını gösteren bu ifadelere, paketlenmiş gıda ve kozmetik ürünlerinin içeriğinde rastlayabilirsiniz. Petrol ve türevi maddelerden elde edilen sentetik renklendiriciler, kanserojen madde kategorisine giriyor ve insan sağlığını ciddi ölçüde tehdit ediyor.
Parfüm: Özellikle nemlendirici ve şampuanlarda kullanılarak hoş bir koku sağlayan parfüm içeriğinin doğal yağlardan elde edilmediği sürece sağlığa zarar verdiği biliniyor. Kozmetik ürünlerinin içine konulan bu yapay kokular, cilt alerjilerine ve solunum problemlerine yol açabiliyor. Hassas ciltlilerin özellikle uzak durması gereken parfüm içeriği şampuan, vücut losyonu, nemlendirici, kolonya ve saç kreminde karşımıza çıkıyor.
Ftalat: Bu madde, plastik içeriğini yumuşatmak için kullanılan bir kimyasaldır esasında. Oje, parfüm, losyon ve saç spreylerinden kullanılan ftalat, meme kanseri riskini arttırıyor. Ergenlik çağındaki kız çocuklarının gelişiminde olumsuzlukları ispatlanmış durumda. Bazı durumlarda parfüm içeriğinin içine karıştırılarak kullanılan ftalat maddesinden korunmak için ürünlerin içerik kısmına dikkat edebilirsiniz. Bazı firmalar içeriğe, ftalat yerine phthalate diye de yazabiliyor.
Sodyum Loril Sülfat: Kişisel bakım ürünlerinin yüzde 90’ında kullanılan bir madde olarak karşımıza çıkan Sodyum Loril Sülfat, ürün içeriklerinde SLS olarak görülebiliyor. Uzmanların sağlığa zararlı maddeler arasında gösterdiği SLS’nin en bilinen etkilerinden biri cilt ve göz iritasyonu. Şampuan, yüz temizleyici, duş jeli, akne ilacı gibi köpüren ürünlerin büyük çoğunluğunda bulunan SLS, kimi zaman özellikle cilt tipine göre çeşitli tahrişlere sebep olabiliyor.
[TR724] 7.2.2018
Paraben: Kozmetiklerin dayanıklılık süresini uzatmak için ürünlere katılan paraben, aslında bakteri ve küf gibi oluşumların önüne geçmek için kullanılıyor. Araştırmalar meme kanserine yol açtığını gösteriyor. Kanser hastalarından alınan biyopsi örneklerinde rastlanılan paraben, renkli kozmetiklerden deodorantlara ve şampuanlara kadar birçok farklı üründe var.
Sentetik renklendirici: Kozmetik alışverişlerinizde ürünlerin içerik kısmındaki FD&C ve D&C yazılarına dikkat edin. Yapay renklendirici kullanıldığını gösteren bu ifadelere, paketlenmiş gıda ve kozmetik ürünlerinin içeriğinde rastlayabilirsiniz. Petrol ve türevi maddelerden elde edilen sentetik renklendiriciler, kanserojen madde kategorisine giriyor ve insan sağlığını ciddi ölçüde tehdit ediyor.
Parfüm: Özellikle nemlendirici ve şampuanlarda kullanılarak hoş bir koku sağlayan parfüm içeriğinin doğal yağlardan elde edilmediği sürece sağlığa zarar verdiği biliniyor. Kozmetik ürünlerinin içine konulan bu yapay kokular, cilt alerjilerine ve solunum problemlerine yol açabiliyor. Hassas ciltlilerin özellikle uzak durması gereken parfüm içeriği şampuan, vücut losyonu, nemlendirici, kolonya ve saç kreminde karşımıza çıkıyor.
Ftalat: Bu madde, plastik içeriğini yumuşatmak için kullanılan bir kimyasaldır esasında. Oje, parfüm, losyon ve saç spreylerinden kullanılan ftalat, meme kanseri riskini arttırıyor. Ergenlik çağındaki kız çocuklarının gelişiminde olumsuzlukları ispatlanmış durumda. Bazı durumlarda parfüm içeriğinin içine karıştırılarak kullanılan ftalat maddesinden korunmak için ürünlerin içerik kısmına dikkat edebilirsiniz. Bazı firmalar içeriğe, ftalat yerine phthalate diye de yazabiliyor.
Sodyum Loril Sülfat: Kişisel bakım ürünlerinin yüzde 90’ında kullanılan bir madde olarak karşımıza çıkan Sodyum Loril Sülfat, ürün içeriklerinde SLS olarak görülebiliyor. Uzmanların sağlığa zararlı maddeler arasında gösterdiği SLS’nin en bilinen etkilerinden biri cilt ve göz iritasyonu. Şampuan, yüz temizleyici, duş jeli, akne ilacı gibi köpüren ürünlerin büyük çoğunluğunda bulunan SLS, kimi zaman özellikle cilt tipine göre çeşitli tahrişlere sebep olabiliyor.
[TR724] 7.2.2018
Sansür makasından sonra siyah boya fırçası [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu.
Konuşma deyip geçmeyin.
Artık Erdoğan ne derse kanun sayıldığı için kürsüde sarfettiği her söz not alınıyor. Ön sıralarda Erdoğan’ın görüş mesafesine girebilmek için bakanların müşavirleri birbiri ile köşe kapmaca oynuyor. Erdoğan, “TEOG nedir, bizim zamanımızda TEOG mu vardı?” diyor anında liselere giriş sistemi değiştiriliyor.
İsmine ‘Yeni Türkiye’ dedikleri garabetler manzumesi ekrandan, kürsüden, tek adamın buyruklarıyla idare ediliyor. 6 Şubat 2018 tarihli kürsü tamimleri de tamam. Erdoğan’ın Bakanlar Kurulu’na verdiği yeni emirlerin hepsi üç vakte kalmaz eksiksiz tatbik edilecektir.
BİRLİK, DERNEK VE VAKIFLARA TÜRKİYE YASAĞI
Olağanüstü Hal var nasıl olsa! Ne Türkiye Büyük Millet Meclisi ne Anayasa Mahkemesi’nin hükmü kaldı. Yasaklarla mücadele edeceğini vaat ederek iktidara gelen AKP lideri her gün akla ziyan yasaklar ilan ediyor.
En son yasak meslek birlikleri, dernek ve vakıfları ihtiva ediyor. Sivil toplum kuruluşu (STK) diye bilinen vakıf, dernek ve birliklerin başındaki ‘Türk’, ‘Türkiye’ ifadeleri Bakanlar Kurulu kararıyla kaldıracak. Bir nevi tabela yasağı…
Kulağa hoş gelmese de bu böyle biline! Nasıl olur da Erdoğan’ın ‘terör sevici’ olarak gördüğü Türk Tabipler Birliği (TTB) tabelasında ‘Türk’ ibaresini kullanırmış. Bundan mütevellit şunları söyledi Reis-i Cumhur: “Türk Tabipler Birliği’nin başındaki ‘Türk’ ifadesi zaten Bakanlar Kurulu kararıdır. Bir defa onun oradan hemen, süratle çıkarılması lazım. Bakanlar Kurulu kararıyla meslek birliklerinin başındaki Türk, Türkiye ifadesini kaldıracağız.”
65 SENELİK İSİM BİR ANDA SİLİNECEK
7 Mart 1953’ten beri Türk Tabipler Birliği olarak bilinen bir STK’ya getirilen yasağın zamanlaması da manidar! İki darbe, iki muhtıra, bir post modern darbe döneminde bile kimsenin aklına gelmeyen ucube yasağa Erdoğan imza attı.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e harekât düzenlemesi üzerine ‘savaş bir halk sağlığı sorunudur’ çıkışı yapan TTB’nin 13 yöneticisi bir hafta nezarethanede tutulmuştu. Hafta içinde beş kişi serbest bırakılmıştı. Dün de 8 hekim adlî kontrol şartı ile hayata dönüş yapmıştı. Görünen o ki Erdoğan bu tahliyelerden ziyadesi ile rahatsız. Kıskanç bir çocuğun arkadaşının oyuncaklarına zarar vermesi misali Tabipler Birliği’ne kendince büyük bir ceza vermeye yelteniyor. 65 senelik mazisi olan bir kuruluşun ismine müdahale etme hakkını kendinde görebiliyor.
TTB’YE SÖYLÜYORUM GELİNLERİM SİZ ANLAYIN!
Tabiî hazır günah keçisini bulmuşken diğer sivil toplum kuruluşlarına da gözdağı verecek. Bunu yaparken Dernekler Kanunu’nda Bakanlar Kurulu’na verilen bir yetkiyi sopa olarak kullanacak.
Dünyada demokrasinin geldiği seviye ile uzaktan yakından alakası olmayan 28. Madde şöyle: “Dernek adlarında; Türk, Türkiye, Milli, Cumhuriyet, Atatürk, Mustafa Kemal kelimeleri ile bunların baş ve sonlarına getirilen eklerle oluşturulan kelimeler İçişleri Bakanlığının izni ile kullanılabilir.” STK’nın kuruluş safhasında kaşlarını çatan devletle iktifa etmeyen Erdoğan artık ‘indirin o tabelayı’ diyebilecek.
‘SAKINCALI’ STK’LAR TEŞHİR EDİLECEK
Kanundaki bu maddenin ne kadar hukukî olduğu tartışması bir yana Erdoğan’ın çıkışına bakılırsa bu madde de iktidar tarafından suiistimal edilecek. İktidarın hoşuna giden işler yapanlar Türk ya da Türkiye ibarelerini kullanabilecek. Sesi fazla çıkan, muhalefet etme hakkını kullananların tabelası indirilecek.
İsminden Türkiye ibaresi atılan ‘sakıncalı’ dernek de mimlenmiş olacak. Bu şekilde işaretlenmiş bir STK’nın mevcudiyetini devam ettirme ihtimali kalmaz. İktidarın yönlendirdiği gazete, televizyon ve internet siteleri vasıtasıyla gözlerine kestirdikleri dernek ya da birlikler yaylım ateşine tutulacak.
HİZMET HAREKETİ’NE REVA GÖRÜLENLERİN DEVAMI
Hizmet Hareketi’ne yakın STK’ları yalan ve iftiralarla ‘öcü’ gibi göstermekte ne kadar mahir olduğunu gösteren Saray medyasının herhangi bir derneğin defterini dürmesi iki gün bile sürmez. O filmi çekmeye devam ediyorlar.
AKP, dört sene evvel Hizmet Hareketi’ni algı operasyonları ile hedef tahtasına oturtmuş; dernek, dershane ve okullardan tabelaları belediye zabıtaları, hatta itfaiye erleri ile indirmeye başlamıştı. İndiremediği tabelaların üzeri siyah branda ile kapatılmıştı.
İki gün yaylım ateşi, akabinde tabelalar indirilecek. Tabela, isim yasağı, birkaç sene evvel Hizmet Hareketi’ne ait dershane, dernek, vakıf, okul, gazete ve televizyonların maruz kaldığı zulmün devamı niteliğindedir.
DARBECİLERİN BİLE AKLINA GELMEDİ
Senelerdir bilinen ve artık hafızalara kazınmış dernek, vakıf isimlerinde ‘Türkiye’ ya da ‘Türk’ ifadelerinin üzeri fırçayla siyaha boyanacak. Darbe dönemlerinde gazetelerin bazı sütunları boş çıkardı. Zira Sıkı Yönetim Komutanlığı’nın sansürlediği haberlerin yerine yenisini bulmak mümkün olmuyor ve Yazı İşleri Müdürü de gazete matbaaya yetişsin diye sansürlenen sütunları mecburen boş bırakıyordu.
AKP’nin sansürlediği dernek ve vakıfların tabelalarındaki siyah boya da seneler sonra bugünlerin tarihi yazılırken sivil toplumun maruz kaldığı ‘iktidar baskısı’nın timsali olarak gösterilecek.
EN BÜYÜK DERNEKLER TAMAMEN SUSACAK
Erdoğan’ın ilan ettiği tabela ve isim yasağından bugün yakayı sıyıran dernekler yarın en basit ihtilafta düşman ilan edilecek. Bu yüzden en büyük dernekler bile üç maymunu oynamaya devam edecek. Nadiren de olsa konuşan birkaç STK’ya da haddi bildirilmiş olacak.
Arada kafayı kaldıran olduğunda tabelasının ilk kelimesi fırçayla siyaha boyanacak. Bundan kimsenin tereddüdü olmasın. Mevcut isimlerden bazılarının siyaha boyandığında kısaltmalarının ne olacağını makaleden ayrı bir tabloya dercettim.
YASAK KARARI TÜRGEV İÇİN DE GEÇERLİ Mİ?
Erdoğan’ın tabela yasağının eşi Emine Hanım’ın himaye ettiği Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) ile oğlu Bilal’in idare ettiği Türkiye Eğitim ve Gençlik Vakfı (TÜRGEV) için de geçerli olup olmayacağını müzakere etmek bile vakit israfıdır. Her konuda olduğu gibi bu keyfî uygulama da ‘ötekiler’ haricinde kimseye tatbik edilmeyecek.
Vakıf veya dernekle başlayan yasak yeni eşikler atlana atlana banka, şirket ve dükkân isimlerine kadar uzanacaktır. AKP bu minvalde yarım kalan hesabı ikmal etmek üzere evvela Türkiye İş Bankası’ndan Türkiye ibaresini çıkaracaktır.
Erdoğan’ın elinde siyah boya kutusu ve fırçalı hali, askerlerin gazeteleri biçtiği sansür makası kadar hicap vericidir.
[Semih Ardıç] 7.2.2018 [TR724]
Konuşma deyip geçmeyin.
Artık Erdoğan ne derse kanun sayıldığı için kürsüde sarfettiği her söz not alınıyor. Ön sıralarda Erdoğan’ın görüş mesafesine girebilmek için bakanların müşavirleri birbiri ile köşe kapmaca oynuyor. Erdoğan, “TEOG nedir, bizim zamanımızda TEOG mu vardı?” diyor anında liselere giriş sistemi değiştiriliyor.
İsmine ‘Yeni Türkiye’ dedikleri garabetler manzumesi ekrandan, kürsüden, tek adamın buyruklarıyla idare ediliyor. 6 Şubat 2018 tarihli kürsü tamimleri de tamam. Erdoğan’ın Bakanlar Kurulu’na verdiği yeni emirlerin hepsi üç vakte kalmaz eksiksiz tatbik edilecektir.
BİRLİK, DERNEK VE VAKIFLARA TÜRKİYE YASAĞI
Olağanüstü Hal var nasıl olsa! Ne Türkiye Büyük Millet Meclisi ne Anayasa Mahkemesi’nin hükmü kaldı. Yasaklarla mücadele edeceğini vaat ederek iktidara gelen AKP lideri her gün akla ziyan yasaklar ilan ediyor.
En son yasak meslek birlikleri, dernek ve vakıfları ihtiva ediyor. Sivil toplum kuruluşu (STK) diye bilinen vakıf, dernek ve birliklerin başındaki ‘Türk’, ‘Türkiye’ ifadeleri Bakanlar Kurulu kararıyla kaldıracak. Bir nevi tabela yasağı…
Kulağa hoş gelmese de bu böyle biline! Nasıl olur da Erdoğan’ın ‘terör sevici’ olarak gördüğü Türk Tabipler Birliği (TTB) tabelasında ‘Türk’ ibaresini kullanırmış. Bundan mütevellit şunları söyledi Reis-i Cumhur: “Türk Tabipler Birliği’nin başındaki ‘Türk’ ifadesi zaten Bakanlar Kurulu kararıdır. Bir defa onun oradan hemen, süratle çıkarılması lazım. Bakanlar Kurulu kararıyla meslek birliklerinin başındaki Türk, Türkiye ifadesini kaldıracağız.”
65 SENELİK İSİM BİR ANDA SİLİNECEK
7 Mart 1953’ten beri Türk Tabipler Birliği olarak bilinen bir STK’ya getirilen yasağın zamanlaması da manidar! İki darbe, iki muhtıra, bir post modern darbe döneminde bile kimsenin aklına gelmeyen ucube yasağa Erdoğan imza attı.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e harekât düzenlemesi üzerine ‘savaş bir halk sağlığı sorunudur’ çıkışı yapan TTB’nin 13 yöneticisi bir hafta nezarethanede tutulmuştu. Hafta içinde beş kişi serbest bırakılmıştı. Dün de 8 hekim adlî kontrol şartı ile hayata dönüş yapmıştı. Görünen o ki Erdoğan bu tahliyelerden ziyadesi ile rahatsız. Kıskanç bir çocuğun arkadaşının oyuncaklarına zarar vermesi misali Tabipler Birliği’ne kendince büyük bir ceza vermeye yelteniyor. 65 senelik mazisi olan bir kuruluşun ismine müdahale etme hakkını kendinde görebiliyor.
TTB’YE SÖYLÜYORUM GELİNLERİM SİZ ANLAYIN!
Tabiî hazır günah keçisini bulmuşken diğer sivil toplum kuruluşlarına da gözdağı verecek. Bunu yaparken Dernekler Kanunu’nda Bakanlar Kurulu’na verilen bir yetkiyi sopa olarak kullanacak.
Dünyada demokrasinin geldiği seviye ile uzaktan yakından alakası olmayan 28. Madde şöyle: “Dernek adlarında; Türk, Türkiye, Milli, Cumhuriyet, Atatürk, Mustafa Kemal kelimeleri ile bunların baş ve sonlarına getirilen eklerle oluşturulan kelimeler İçişleri Bakanlığının izni ile kullanılabilir.” STK’nın kuruluş safhasında kaşlarını çatan devletle iktifa etmeyen Erdoğan artık ‘indirin o tabelayı’ diyebilecek.
‘SAKINCALI’ STK’LAR TEŞHİR EDİLECEK
Kanundaki bu maddenin ne kadar hukukî olduğu tartışması bir yana Erdoğan’ın çıkışına bakılırsa bu madde de iktidar tarafından suiistimal edilecek. İktidarın hoşuna giden işler yapanlar Türk ya da Türkiye ibarelerini kullanabilecek. Sesi fazla çıkan, muhalefet etme hakkını kullananların tabelası indirilecek.
İsminden Türkiye ibaresi atılan ‘sakıncalı’ dernek de mimlenmiş olacak. Bu şekilde işaretlenmiş bir STK’nın mevcudiyetini devam ettirme ihtimali kalmaz. İktidarın yönlendirdiği gazete, televizyon ve internet siteleri vasıtasıyla gözlerine kestirdikleri dernek ya da birlikler yaylım ateşine tutulacak.
HİZMET HAREKETİ’NE REVA GÖRÜLENLERİN DEVAMI
Hizmet Hareketi’ne yakın STK’ları yalan ve iftiralarla ‘öcü’ gibi göstermekte ne kadar mahir olduğunu gösteren Saray medyasının herhangi bir derneğin defterini dürmesi iki gün bile sürmez. O filmi çekmeye devam ediyorlar.
AKP, dört sene evvel Hizmet Hareketi’ni algı operasyonları ile hedef tahtasına oturtmuş; dernek, dershane ve okullardan tabelaları belediye zabıtaları, hatta itfaiye erleri ile indirmeye başlamıştı. İndiremediği tabelaların üzeri siyah branda ile kapatılmıştı.
İki gün yaylım ateşi, akabinde tabelalar indirilecek. Tabela, isim yasağı, birkaç sene evvel Hizmet Hareketi’ne ait dershane, dernek, vakıf, okul, gazete ve televizyonların maruz kaldığı zulmün devamı niteliğindedir.
DARBECİLERİN BİLE AKLINA GELMEDİ
Senelerdir bilinen ve artık hafızalara kazınmış dernek, vakıf isimlerinde ‘Türkiye’ ya da ‘Türk’ ifadelerinin üzeri fırçayla siyaha boyanacak. Darbe dönemlerinde gazetelerin bazı sütunları boş çıkardı. Zira Sıkı Yönetim Komutanlığı’nın sansürlediği haberlerin yerine yenisini bulmak mümkün olmuyor ve Yazı İşleri Müdürü de gazete matbaaya yetişsin diye sansürlenen sütunları mecburen boş bırakıyordu.
AKP’nin sansürlediği dernek ve vakıfların tabelalarındaki siyah boya da seneler sonra bugünlerin tarihi yazılırken sivil toplumun maruz kaldığı ‘iktidar baskısı’nın timsali olarak gösterilecek.
EN BÜYÜK DERNEKLER TAMAMEN SUSACAK
Erdoğan’ın ilan ettiği tabela ve isim yasağından bugün yakayı sıyıran dernekler yarın en basit ihtilafta düşman ilan edilecek. Bu yüzden en büyük dernekler bile üç maymunu oynamaya devam edecek. Nadiren de olsa konuşan birkaç STK’ya da haddi bildirilmiş olacak.
Arada kafayı kaldıran olduğunda tabelasının ilk kelimesi fırçayla siyaha boyanacak. Bundan kimsenin tereddüdü olmasın. Mevcut isimlerden bazılarının siyaha boyandığında kısaltmalarının ne olacağını makaleden ayrı bir tabloya dercettim.
YASAK KARARI TÜRGEV İÇİN DE GEÇERLİ Mİ?
Erdoğan’ın tabela yasağının eşi Emine Hanım’ın himaye ettiği Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) ile oğlu Bilal’in idare ettiği Türkiye Eğitim ve Gençlik Vakfı (TÜRGEV) için de geçerli olup olmayacağını müzakere etmek bile vakit israfıdır. Her konuda olduğu gibi bu keyfî uygulama da ‘ötekiler’ haricinde kimseye tatbik edilmeyecek.
Vakıf veya dernekle başlayan yasak yeni eşikler atlana atlana banka, şirket ve dükkân isimlerine kadar uzanacaktır. AKP bu minvalde yarım kalan hesabı ikmal etmek üzere evvela Türkiye İş Bankası’ndan Türkiye ibaresini çıkaracaktır.
Erdoğan’ın elinde siyah boya kutusu ve fırçalı hali, askerlerin gazeteleri biçtiği sansür makası kadar hicap vericidir.
[Semih Ardıç] 7.2.2018 [TR724]
Osmanlı fetihlerinin şifreleri [Dr. Serdar Efeoğlu]
Bir uç beyliğinden doğan Osmanlılar, çok hızlı bir şekilde genişleyerek üç kıtada toprakları olan bir devlete dönüştüler. Devletin sınırları 16. Yüzyıl sonlarında 20 milyon kilometre kareye yaklaşmıştı.
Bu yayılma ile beraber değişik din, dil, inanç ve kültürlere mensup toplulukları egemenlikleri altına aldılar. Osmanlılar bu farklı toplulukları 19. yüzyıla kadar bir arada tutarak bütün dünyaya birlikte yaşama kültürünün en güzel örneklerini sundular.
Son yıllarda Osmanlıların daha çok savaşçı yönleri öne çıkarılsa da sadece savaş kazanmakla hâkimiyetin devam etmeyeceği muhakkaktır. Nitekim bazı yerlerde Müslüman nüfus Gayrimüslimlere göre çok az olmasına rağmen Osmanlılara bağlılık devam etmiştir.
Bu hafta son dönemde “kılıcından kan damlayan” bir yaklaşım benimsenmiş olsa da fetihlerin diğer yönlerini ve farklı inançlara mensup toplumların kimliklerini altı yüz yıl boyunca korumalarının mantıklı açıklamalarını yapmaya çalışacağız.
Bütün araştırmacılar Osmanlı fetihlerinde “gaza ve cihad” düşüncesinin çok önemli olduğunda ittifak etmişlerdir. Bununla beraber Osmanlıların adaleti temel ilke olarak benimsemeleri, farklı kültürlere hoşgörüyle yaklaşmaları, egemenlikleri altındaki topluluklara insaflı bir şekilde davranmaları ve izledikleri “istimalet politikaları”, Osmanlı fetihlerinin en önemli şifreleri olmuştur.
MÜLKÜN TEMELİ: ADALET
Osmanlıların ilk fetihlerinden itibaren öne çıkan temel prensiplerden birisi “adalet” oldu. Osmanlı kaynaklarında her fetih sonrasında “hakka riayetkârlık, hak tanırlık, haklılık, doğruluk” anlamına gelen adaletle ilgili ifadeler geçmektedir.
Bir kale veya şehir fethedildikten sonra Osmanlıların yaptıkları uygulamalar; “adâlet gösterip hoşnud kıldılar, adl ü dâd, adl ü insâf ettiler/gösterdiler; hoş gördüler/tuttular; istimâlet/ler verdiler/ettiler, istimâlet edip aman verdiler, istimâletlediler“ şeklinde anlatılmaktadır.
Fetih sonrasında ilk icraat adalet dağıtmak üzere bir kadı atamak ve güvenliği sağlamak için de subaşı tayin etmek olurdu. Osman Gazi’nin ilk döneminden itibaren yanında en meşhurlarının Dursun Fakı olduğu kadılar bulunuyordu. Bu fakihler Osman Bey’e uygulamalarının Şer’i hukuka uygun olması ve adaletin sağlanması konusunda yardımcı oluyorlardı. Ayrıca dönemin meşhur tasavvuf büyüğü Şeyh Edebali’nin desteğinin alınması, fetihlerin kuru bir cihangirlik kavgasından çıkmasını sağlamıştı.
Bu döneme ait bir vaka adaletin nasıl sağlandığına iyi bir örnektir. Eskişehir Ilıca’da kurulan pazarda bir Germiyanlı’nın Rum kadın satıcının sattığı bardağa para ödemeden el koyması üzerine kadın Osman Bey’den yardım istemişti. Osman Bey olaya müdahale ederek ücretin ödenmesini sağlamış ve Rum kadınların tek başlarına pazara gelip alışveriş yapmalarını temin etmişti.
Osmanlı vakayinamelerinde bazılarına ihtiyatla yaklaşmak gerekse de birçok yerin Gayrimüslim halkının hükümdarların adaletli davranışları karşısında Müslümanlığı kabul ettikleri belirtilmektedir. Buna göre Tarakçı Yenicesi, Mudurnu ve Göynük’ün Hristiyan halkı Osmanlı adaleti karşısında topluca Müslüman olmuşlardı.
BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜ: HOŞGÖRÜ
Osmanlıların ortaya çıktığı dönem öncesinde Anadolu’ya bakıldığında karşımıza Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli gibi manevi önderler çıkmaktadır. Bu maneviyat büyüklerinin sohbetlerinde, şiirlerinde ve eserlerinde vurguladıkları temel düşünce “sevgi ve hoşgörü” olmuştu. Osmanlı Devleti’ni kuran lider kadro, işte bu iklimden doğrudan beslenmiştir.
Fetihlerde sivil halka hoşgörüyle yaklaşılması temel prensipti. Osmanlı Devleti halkın din, dil ve inançlarına müdahale etmiyor, ibadetlerini rahatlıkla yapabilmelerine imkân sağlıyordu. Eğer şehir savaşla alındıysa genellikle en büyük kilise fethin sembolü olarak camiye çevriliyor, ayrıca bir manastır da medrese yapılıyordu.
Diğer kiliseler ve Hıristiyan vakıfları da varlıklarını devam ettirmekteydi. Aşıkpaşazade ve Neşri’ye göre Iznik’in fethinden sonra bir kilise camiye, bir mabastır da medreseye çevrilmişti. İstanbul’un fethinden sonra da Ayasofya camiye çevrilerek Cuma namazı kılınmıştı.
Din adamlarına ve mabetlere ayrıca saygı gösteriliyordu. Örneğin Selanik’in fethi sonrasında Aynaroz rahiplerinin eski özerk yönetimi ve imtiyazları devam ettirilmiştir. Ayrıca bu rahipler her türlü olağanüstü devlet hizmetinden ve vergilerden muaf tutulmuştur. Hatta vergi memurları ve yerel idarecilerin buraya müdahalesine de izin verilmemiştir.
Osmanlı ordusunda Müslümanlar yanında Hıristiyan askerler de görev yapıyordu. 1402’de Yıldırım Bayezid’in mağlubiyetiyle sonuçlanan Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusunda Gayrimüslim askerler de yer almıştı. Hatta Anadolu beylerinin askerleri Yıldırım’ı terk etmelerine rağmen Eflak Beyi askerleriyle beraber son ana kadar savaşmış, Timur bile Eflak askerinin bu davranışını takdir etmişti.
Osmanlı yönetiminde inançlarını yaşama ve kimliklerini muhafaza etme imkânı bulan Rumeli’nin Gayrimüslim halkı, Ankara Savaşı sonrasında on bir yıl süren taht kavgalarının getirdiği otorite boşluğuna rağmen bağlılığını devam ettirdi. Anadolu beyliklerinin tekrar kurulduğu bu dönemde devlet, Rumeli’deki sistemin ayakta kalması sayesinde yeniden toparlanma imkânı buldu.
DİNİN YARISI: İNSAF
Osmanlı yönetiminin temel prensiplerinden biri de “dinin yarısı” olarak ifade edilen “insaf” kavramıydı. Böylece merhamete, vicdana ve mantığa dayanan bir adalet tesis ediliyordu. İnsaflı davranış sayesinde sivil halka zarar verilmiyor, hatta savaşta bile ölçülü davranılıyordu.
Osmanlılar fethettikleri yerlerde insafla hareket ederek önceki idarelerin koyduğu, ancak halk üzerinde büyük baskı oluşturan angarya ve vergileri makul düzeylere getiriyorlardı.
Selanik’in 1430’daki fethinde halk Latin baskısı nedeniyle Osmanlıları kurtarıcı gibi karşılamış, Hükümdar 2. Murat bazı kişilerin fidyelerini kendisi ödemiş, evlerini terk edenlere evlerini iade etmiş ve kaçan halkı şehre davet etmişti.
GÖNÜLLERİ KAZANMA: İSTİMALET
Osmanlı fetihlerinde önemli rol oynayan bir faktör de “istimalet” politikasıydı. İnalcık’ın ifadesiyle “istimalet”, Osmanlıların yayılmasında “kılıç kadar önemli bir rol oynamıştır”. İslamiyet’in “müellefetü’l-kulüb-kalplerin İslamiyet’e ısındırılması” prensibinin bir yansıması olan istimalet sayesinde fethedilen yerlerin halkının gönlünün kazanılması, İslamiyet’e ve Osmanlılara meylettirilmesi amaçlanıyordu.
İstimalet sadece fetih öncesinde değil, fetihten sonra da devam ettirilen bir politikaydı. Örneğin Kanuni zamanında fethedilen Macaristan’da tımar sistemi uygulanmış, herkese iş ve kazanç serbestliği tanınmış, halka din ve dil farkı gözetmeden iyi muameleler yapmıştır. Türkler fethettikleri hiçbir yerde yerli halkı Müslüman olmaya zorlamamışlardır.
Fetih sonrasında Osmanlılar yerli halka din, mezhep, mal ve can güvenliğini taahhüt altına alan bir resmi belge verirlerdi. Bu belgede Hıristiyan reayanın diğer devletlerin saldırılarına karşı korunacağına dair madde de yer alırdı.
Balkanların yerli halkı, Katolik kilisesinin Ortodoks kilisesinin mallarına el koyması ve Katolikliği zorla kabul ettirmeye çalışması nedeniyle Osmanlı yönetimini tercih ediyordu. Osmanlılar Ortodoksların imtiyazlarını ve kilise bağımsızlığını tanımakla kalmıyor, onlara devlet yönetiminde görev de veriyorlardı. Nitekim 1432 tarihli Arvanid defterine göre tımar sahibi metropolitler bulunması bunu ispatlamaktadır.
Osmanlı Devleti’nin Katolik Venedik ve Macarlara karşı Ortodoksları desteklemesi nedeniyle hemen her Balkan devletinde Osmanlıları destekleyen gruplar bulunuyordu.
BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜ
Osmanlıların bu adaletli, hoşgörülü, insaflı yönetimlerinin geri planında elbette İslamiyet’in güzellikleri yatıyor. Peygamberimiz ve Dört Halife Devrinde gerçekleşen örneklerin rehberliğinde zimmilere kendi kimliklerini muhafaza etme hakkı tanındığı gibi din, dil, can ve mal güvenliklileri teminat altına alınıyordu.
Görüldüğü üzere ilk Osmanlılar, oryantalistlerin yansıttığı gibi birer maceracı olmadıkları gibi şu an televizyon dizilerinde gördüğümüz mitolojik kahramanların birer kopyası da değillerdi.
Osmanlı Devleti izlediği akıllı politikalar sayesinde çok farklı insanların bir arada yaşamasına imkân sağlayan bir “Pax Ottomana (Osmanlı Barışı” oluşturmuş ve bu birliktelik 19. Yüzyıla kadar devam ettirilmiştir. Farklılıklara tahammül ortadan kalktığında ise devletin yıkılışı hızlanmıştır.
Bugün yapılması gereken de her muhalif ve aykırı sesi susturmak ve “terörist” ilan etmek yerine farklı düşünceye sahip insanların birlikte yaşayabildiği bir ülke inşa etmek olmalıdır. Türkiye’nin “hukukun üstünlüğü indeksi” sıralamasında 2014’de 59. iken bugün 113 ülke arasında 101. sırada yer alması neler yapılması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kaynaklar: N. Öztürk, “Osmanlı Toplumunun İnşasındaki Temel İlkeler”, Yeni Türkiye, 2014, S. 60; H. İnalcık, “Balkanlarda Osmanlı Fetihlerinin Sosyal Koşulları”, Adam Akademi, 2011; M. İlgürel, “İstimalet”, DİA, C. 23.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 7.2.2018 [TR724]
Bu yayılma ile beraber değişik din, dil, inanç ve kültürlere mensup toplulukları egemenlikleri altına aldılar. Osmanlılar bu farklı toplulukları 19. yüzyıla kadar bir arada tutarak bütün dünyaya birlikte yaşama kültürünün en güzel örneklerini sundular.
Son yıllarda Osmanlıların daha çok savaşçı yönleri öne çıkarılsa da sadece savaş kazanmakla hâkimiyetin devam etmeyeceği muhakkaktır. Nitekim bazı yerlerde Müslüman nüfus Gayrimüslimlere göre çok az olmasına rağmen Osmanlılara bağlılık devam etmiştir.
Bu hafta son dönemde “kılıcından kan damlayan” bir yaklaşım benimsenmiş olsa da fetihlerin diğer yönlerini ve farklı inançlara mensup toplumların kimliklerini altı yüz yıl boyunca korumalarının mantıklı açıklamalarını yapmaya çalışacağız.
Bütün araştırmacılar Osmanlı fetihlerinde “gaza ve cihad” düşüncesinin çok önemli olduğunda ittifak etmişlerdir. Bununla beraber Osmanlıların adaleti temel ilke olarak benimsemeleri, farklı kültürlere hoşgörüyle yaklaşmaları, egemenlikleri altındaki topluluklara insaflı bir şekilde davranmaları ve izledikleri “istimalet politikaları”, Osmanlı fetihlerinin en önemli şifreleri olmuştur.
MÜLKÜN TEMELİ: ADALET
Osmanlıların ilk fetihlerinden itibaren öne çıkan temel prensiplerden birisi “adalet” oldu. Osmanlı kaynaklarında her fetih sonrasında “hakka riayetkârlık, hak tanırlık, haklılık, doğruluk” anlamına gelen adaletle ilgili ifadeler geçmektedir.
Bir kale veya şehir fethedildikten sonra Osmanlıların yaptıkları uygulamalar; “adâlet gösterip hoşnud kıldılar, adl ü dâd, adl ü insâf ettiler/gösterdiler; hoş gördüler/tuttular; istimâlet/ler verdiler/ettiler, istimâlet edip aman verdiler, istimâletlediler“ şeklinde anlatılmaktadır.
Fetih sonrasında ilk icraat adalet dağıtmak üzere bir kadı atamak ve güvenliği sağlamak için de subaşı tayin etmek olurdu. Osman Gazi’nin ilk döneminden itibaren yanında en meşhurlarının Dursun Fakı olduğu kadılar bulunuyordu. Bu fakihler Osman Bey’e uygulamalarının Şer’i hukuka uygun olması ve adaletin sağlanması konusunda yardımcı oluyorlardı. Ayrıca dönemin meşhur tasavvuf büyüğü Şeyh Edebali’nin desteğinin alınması, fetihlerin kuru bir cihangirlik kavgasından çıkmasını sağlamıştı.
Bu döneme ait bir vaka adaletin nasıl sağlandığına iyi bir örnektir. Eskişehir Ilıca’da kurulan pazarda bir Germiyanlı’nın Rum kadın satıcının sattığı bardağa para ödemeden el koyması üzerine kadın Osman Bey’den yardım istemişti. Osman Bey olaya müdahale ederek ücretin ödenmesini sağlamış ve Rum kadınların tek başlarına pazara gelip alışveriş yapmalarını temin etmişti.
Osmanlı vakayinamelerinde bazılarına ihtiyatla yaklaşmak gerekse de birçok yerin Gayrimüslim halkının hükümdarların adaletli davranışları karşısında Müslümanlığı kabul ettikleri belirtilmektedir. Buna göre Tarakçı Yenicesi, Mudurnu ve Göynük’ün Hristiyan halkı Osmanlı adaleti karşısında topluca Müslüman olmuşlardı.
BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜ: HOŞGÖRÜ
Osmanlıların ortaya çıktığı dönem öncesinde Anadolu’ya bakıldığında karşımıza Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli gibi manevi önderler çıkmaktadır. Bu maneviyat büyüklerinin sohbetlerinde, şiirlerinde ve eserlerinde vurguladıkları temel düşünce “sevgi ve hoşgörü” olmuştu. Osmanlı Devleti’ni kuran lider kadro, işte bu iklimden doğrudan beslenmiştir.
Fetihlerde sivil halka hoşgörüyle yaklaşılması temel prensipti. Osmanlı Devleti halkın din, dil ve inançlarına müdahale etmiyor, ibadetlerini rahatlıkla yapabilmelerine imkân sağlıyordu. Eğer şehir savaşla alındıysa genellikle en büyük kilise fethin sembolü olarak camiye çevriliyor, ayrıca bir manastır da medrese yapılıyordu.
Diğer kiliseler ve Hıristiyan vakıfları da varlıklarını devam ettirmekteydi. Aşıkpaşazade ve Neşri’ye göre Iznik’in fethinden sonra bir kilise camiye, bir mabastır da medreseye çevrilmişti. İstanbul’un fethinden sonra da Ayasofya camiye çevrilerek Cuma namazı kılınmıştı.
Din adamlarına ve mabetlere ayrıca saygı gösteriliyordu. Örneğin Selanik’in fethi sonrasında Aynaroz rahiplerinin eski özerk yönetimi ve imtiyazları devam ettirilmiştir. Ayrıca bu rahipler her türlü olağanüstü devlet hizmetinden ve vergilerden muaf tutulmuştur. Hatta vergi memurları ve yerel idarecilerin buraya müdahalesine de izin verilmemiştir.
Osmanlı ordusunda Müslümanlar yanında Hıristiyan askerler de görev yapıyordu. 1402’de Yıldırım Bayezid’in mağlubiyetiyle sonuçlanan Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusunda Gayrimüslim askerler de yer almıştı. Hatta Anadolu beylerinin askerleri Yıldırım’ı terk etmelerine rağmen Eflak Beyi askerleriyle beraber son ana kadar savaşmış, Timur bile Eflak askerinin bu davranışını takdir etmişti.
Osmanlı yönetiminde inançlarını yaşama ve kimliklerini muhafaza etme imkânı bulan Rumeli’nin Gayrimüslim halkı, Ankara Savaşı sonrasında on bir yıl süren taht kavgalarının getirdiği otorite boşluğuna rağmen bağlılığını devam ettirdi. Anadolu beyliklerinin tekrar kurulduğu bu dönemde devlet, Rumeli’deki sistemin ayakta kalması sayesinde yeniden toparlanma imkânı buldu.
DİNİN YARISI: İNSAF
Osmanlı yönetiminin temel prensiplerinden biri de “dinin yarısı” olarak ifade edilen “insaf” kavramıydı. Böylece merhamete, vicdana ve mantığa dayanan bir adalet tesis ediliyordu. İnsaflı davranış sayesinde sivil halka zarar verilmiyor, hatta savaşta bile ölçülü davranılıyordu.
Osmanlılar fethettikleri yerlerde insafla hareket ederek önceki idarelerin koyduğu, ancak halk üzerinde büyük baskı oluşturan angarya ve vergileri makul düzeylere getiriyorlardı.
Selanik’in 1430’daki fethinde halk Latin baskısı nedeniyle Osmanlıları kurtarıcı gibi karşılamış, Hükümdar 2. Murat bazı kişilerin fidyelerini kendisi ödemiş, evlerini terk edenlere evlerini iade etmiş ve kaçan halkı şehre davet etmişti.
GÖNÜLLERİ KAZANMA: İSTİMALET
Osmanlı fetihlerinde önemli rol oynayan bir faktör de “istimalet” politikasıydı. İnalcık’ın ifadesiyle “istimalet”, Osmanlıların yayılmasında “kılıç kadar önemli bir rol oynamıştır”. İslamiyet’in “müellefetü’l-kulüb-kalplerin İslamiyet’e ısındırılması” prensibinin bir yansıması olan istimalet sayesinde fethedilen yerlerin halkının gönlünün kazanılması, İslamiyet’e ve Osmanlılara meylettirilmesi amaçlanıyordu.
İstimalet sadece fetih öncesinde değil, fetihten sonra da devam ettirilen bir politikaydı. Örneğin Kanuni zamanında fethedilen Macaristan’da tımar sistemi uygulanmış, herkese iş ve kazanç serbestliği tanınmış, halka din ve dil farkı gözetmeden iyi muameleler yapmıştır. Türkler fethettikleri hiçbir yerde yerli halkı Müslüman olmaya zorlamamışlardır.
Fetih sonrasında Osmanlılar yerli halka din, mezhep, mal ve can güvenliğini taahhüt altına alan bir resmi belge verirlerdi. Bu belgede Hıristiyan reayanın diğer devletlerin saldırılarına karşı korunacağına dair madde de yer alırdı.
Balkanların yerli halkı, Katolik kilisesinin Ortodoks kilisesinin mallarına el koyması ve Katolikliği zorla kabul ettirmeye çalışması nedeniyle Osmanlı yönetimini tercih ediyordu. Osmanlılar Ortodoksların imtiyazlarını ve kilise bağımsızlığını tanımakla kalmıyor, onlara devlet yönetiminde görev de veriyorlardı. Nitekim 1432 tarihli Arvanid defterine göre tımar sahibi metropolitler bulunması bunu ispatlamaktadır.
Osmanlı Devleti’nin Katolik Venedik ve Macarlara karşı Ortodoksları desteklemesi nedeniyle hemen her Balkan devletinde Osmanlıları destekleyen gruplar bulunuyordu.
BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜ
Osmanlıların bu adaletli, hoşgörülü, insaflı yönetimlerinin geri planında elbette İslamiyet’in güzellikleri yatıyor. Peygamberimiz ve Dört Halife Devrinde gerçekleşen örneklerin rehberliğinde zimmilere kendi kimliklerini muhafaza etme hakkı tanındığı gibi din, dil, can ve mal güvenliklileri teminat altına alınıyordu.
Görüldüğü üzere ilk Osmanlılar, oryantalistlerin yansıttığı gibi birer maceracı olmadıkları gibi şu an televizyon dizilerinde gördüğümüz mitolojik kahramanların birer kopyası da değillerdi.
Osmanlı Devleti izlediği akıllı politikalar sayesinde çok farklı insanların bir arada yaşamasına imkân sağlayan bir “Pax Ottomana (Osmanlı Barışı” oluşturmuş ve bu birliktelik 19. Yüzyıla kadar devam ettirilmiştir. Farklılıklara tahammül ortadan kalktığında ise devletin yıkılışı hızlanmıştır.
Bugün yapılması gereken de her muhalif ve aykırı sesi susturmak ve “terörist” ilan etmek yerine farklı düşünceye sahip insanların birlikte yaşayabildiği bir ülke inşa etmek olmalıdır. Türkiye’nin “hukukun üstünlüğü indeksi” sıralamasında 2014’de 59. iken bugün 113 ülke arasında 101. sırada yer alması neler yapılması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kaynaklar: N. Öztürk, “Osmanlı Toplumunun İnşasındaki Temel İlkeler”, Yeni Türkiye, 2014, S. 60; H. İnalcık, “Balkanlarda Osmanlı Fetihlerinin Sosyal Koşulları”, Adam Akademi, 2011; M. İlgürel, “İstimalet”, DİA, C. 23.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 7.2.2018 [TR724]
Ne sen 216’sın ne yıllardan 1969 [Ahmet Dönmez]
En güzel özeti Yekta Kopan yaptı. “Harika bir ‘distopik kısa öykü’ bence” dedi.
Bence de…
Bir tımarhaneye dönmüş memleketin ahvalini bundan daha iyi ne anlatabilirdi?
Robot Sanbot’un başına gelenlerden söz ediyoruz.
Garibim, burayı 1969’un İstanbul’u zannetmiş herhalde; her yer Yedikule, herkes ‘Pembeşeker’…
Oysa ne Sadri Alışık var artık ne Ayhan Işık…
O cümbüş, o renkler birer nostalji oldu şimdi.
Çocukluğunu yaşayamamış, kendini gerçekleştirememiş, unvanları iğreti ceketler gibi üzerinde taşıyan kıt adamlar ele geçirdi ülkeyi. Kötü adamlar üstelik, kötücül adamlar.
Hani Arif ile Pembeşeker’in zaman makinesine atlayıp 2017’ye geldikleri İstanbul vardı ya… İşte orası. Boğaz’ın kuruduğu, her yerin çorak bir çöle döndüğü, enkaz kent…
Bugünün Türkiye’si işte… Manen ve madden…
***
Robota tahammül edemeyenin ‘Haberleşme Bakanı’ olması mıydı daha acıklı olan, yoksa bu anın ‘güvenli internet’ programında sahnelenmiş olması mı, bilemiyorum.
Bakan Arslan konuşurken programın sunucusu olan ‘Robot Sanbot’ araya girerek “Yavaş konuş, ne diyorsun anlamıyorum” diyor. Bak bak bak… Ulan ahlaksız! Sen onun kim olduğunu biliyor musun? Mor beyinli!
Burası, muhalefet liderinin bile robota vatandaşlık vermeye kalkan S. Arabistan’a “Ne yapmak, nereye varmak istemektedirler” diye atar yaptığı bir ülke. Sen kimsin ya! Bir gece ansızın gelebiliriz!
Neyse, Allah’tan Sayın Bakan fazla yüz-göz olmuyor kendisiyle. Ama fikir soytarısı robot daha sonra bir kere daha “Neden bahsediyorsun” deyince Arslan fertiği çekiyor ve “Değerli arkadaşlar belli ki birileri robotu kontrol etmek durumunda. Kontrol görevini hangi arkadaşımız yerine getiriyorsa gereğini yapın lütfen” talimatını veriyor.
Her ne kadar ilk başta Besim Toker gibi bu ‘sevimli robot’u pazarlamaya çıkmış olsa da işte böyle bir zılgıtla nerede olduğunu hatırlatıyor Sayın Bakan, hadsize. Hayır, sen o lafları bir de Reis’e et de görelim robot efendi! Bak bakalım her parçanı yerli ve milli jilet haline getiriyor mu, getirmiyor mu!
***
Durum baştan aşağı kara komedi.
Haliyle her ne kadar mizahtan öte kaldırılacak tarafı yokmuş gibi görünse de aslında hastalık ciddi.
O kadar susturdular ki her aykırı sesi…
O kadar alıştılar ki tek bir itiraz duymamaya…
Robota bile tahammülü yok, devletlûnun.
“Belli ki birileri robotu kontrol etmek durumunda” diyor… Elbette. Bunu bir AKP’li bakandan daha iyi kim bilebilir?
Değil mi ki bütün ülke robotlar gibi kontrol ediliyor devri iktidarlarında.
Fakat bu farklı, bu Çin’den gelmiş. “Evet efendim”e programlı değil. “Neden bahsediyorsun, anlamıyorum” diyor, “yavaş konuş” diyor format atılasıca.
Bizim yerli ve milli robotlar panik olmuştur kesin. Bir Sanbot kadar olamadınız ya arkadaş! Hiç olmazsa arada “Ne diyorsun, anlamıyorum” diyebilecek cesareti bile gösteremeyen havuz robotçukları rahatsız olmaz mı, olur tabii.
***
Ne yapılmalı peki bu durumda?
Evet, gereği neyse yapılmalı elbette.
“Kontrol görevini hangi arkadaşımız yerine getiriyorsa gereğini yapın lütfen” diyor Bakan Arslan. “Artık Sedat Peker civatalarında duş mu alır yoksa Devlet Bahçeli sert bir yazılı açıklama mı yapar” diye düşünmeyin sakın. Biraz çözüm odaklı olun lütfen. İnovasyon çağındayız.
Bakın ne yapılıyor, haberlerden okuyalım: “Bakan konuşmasına devam ederken, robot Sambot yeniden programlandı ve susturuldu.”
İşte bu!
En kestirme yol, en iyi bildiğin yoldur demişler. Susturmak: Defalarca test edilmiş, onaylanmış, AKP’nin organik, ileri demokrasi projesi. Afedersin ağzına çaputu tıkamak suretiyle nihayet Sambot da ülkenin geri kalan bütün robotları gibi yerli ve milli bir robot haline getiriliveriyor. Yaşasın milli irade!
***
Bir başka haberde de şöyle diyor: “Bakan konuşmasına devam ederken robotun önce mikrofonu kapatıldı ardından da sahneden indirildi.”
Nasıl indirildiğine dair bir detay yok. Yaka paça mı, biber gazıyla mı belli değil. MİT’in siyah minibüslerinde de yer yok ki alasın haini, kaldırasın dağ başına.
“Kripto FETÖ’cü”dür kesin. Yapay Zekâ İmamı. Bylock’u da vardır. Acımamak lazım. Yoksa acınacak hale düşeriz. Ya başına bir kayyım atansın ya da bir KHK ile milli tanka kış paleti yapılsın.
Gerçi bunun, kendisi için gereğini yapanı da var bizim memlekette ama olsun…
Bu o kadar gelişmiş bir model değil sonuçta.
[Ahmet Dönmez] 7.2.2018 [TR724]
Bence de…
Bir tımarhaneye dönmüş memleketin ahvalini bundan daha iyi ne anlatabilirdi?
Robot Sanbot’un başına gelenlerden söz ediyoruz.
Garibim, burayı 1969’un İstanbul’u zannetmiş herhalde; her yer Yedikule, herkes ‘Pembeşeker’…
Oysa ne Sadri Alışık var artık ne Ayhan Işık…
O cümbüş, o renkler birer nostalji oldu şimdi.
Çocukluğunu yaşayamamış, kendini gerçekleştirememiş, unvanları iğreti ceketler gibi üzerinde taşıyan kıt adamlar ele geçirdi ülkeyi. Kötü adamlar üstelik, kötücül adamlar.
Hani Arif ile Pembeşeker’in zaman makinesine atlayıp 2017’ye geldikleri İstanbul vardı ya… İşte orası. Boğaz’ın kuruduğu, her yerin çorak bir çöle döndüğü, enkaz kent…
Bugünün Türkiye’si işte… Manen ve madden…
***
Robota tahammül edemeyenin ‘Haberleşme Bakanı’ olması mıydı daha acıklı olan, yoksa bu anın ‘güvenli internet’ programında sahnelenmiş olması mı, bilemiyorum.
Bakan Arslan konuşurken programın sunucusu olan ‘Robot Sanbot’ araya girerek “Yavaş konuş, ne diyorsun anlamıyorum” diyor. Bak bak bak… Ulan ahlaksız! Sen onun kim olduğunu biliyor musun? Mor beyinli!
Burası, muhalefet liderinin bile robota vatandaşlık vermeye kalkan S. Arabistan’a “Ne yapmak, nereye varmak istemektedirler” diye atar yaptığı bir ülke. Sen kimsin ya! Bir gece ansızın gelebiliriz!
Neyse, Allah’tan Sayın Bakan fazla yüz-göz olmuyor kendisiyle. Ama fikir soytarısı robot daha sonra bir kere daha “Neden bahsediyorsun” deyince Arslan fertiği çekiyor ve “Değerli arkadaşlar belli ki birileri robotu kontrol etmek durumunda. Kontrol görevini hangi arkadaşımız yerine getiriyorsa gereğini yapın lütfen” talimatını veriyor.
Her ne kadar ilk başta Besim Toker gibi bu ‘sevimli robot’u pazarlamaya çıkmış olsa da işte böyle bir zılgıtla nerede olduğunu hatırlatıyor Sayın Bakan, hadsize. Hayır, sen o lafları bir de Reis’e et de görelim robot efendi! Bak bakalım her parçanı yerli ve milli jilet haline getiriyor mu, getirmiyor mu!
***
Durum baştan aşağı kara komedi.
Haliyle her ne kadar mizahtan öte kaldırılacak tarafı yokmuş gibi görünse de aslında hastalık ciddi.
O kadar susturdular ki her aykırı sesi…
O kadar alıştılar ki tek bir itiraz duymamaya…
Robota bile tahammülü yok, devletlûnun.
“Belli ki birileri robotu kontrol etmek durumunda” diyor… Elbette. Bunu bir AKP’li bakandan daha iyi kim bilebilir?
Değil mi ki bütün ülke robotlar gibi kontrol ediliyor devri iktidarlarında.
Fakat bu farklı, bu Çin’den gelmiş. “Evet efendim”e programlı değil. “Neden bahsediyorsun, anlamıyorum” diyor, “yavaş konuş” diyor format atılasıca.
Bizim yerli ve milli robotlar panik olmuştur kesin. Bir Sanbot kadar olamadınız ya arkadaş! Hiç olmazsa arada “Ne diyorsun, anlamıyorum” diyebilecek cesareti bile gösteremeyen havuz robotçukları rahatsız olmaz mı, olur tabii.
***
Ne yapılmalı peki bu durumda?
Evet, gereği neyse yapılmalı elbette.
“Kontrol görevini hangi arkadaşımız yerine getiriyorsa gereğini yapın lütfen” diyor Bakan Arslan. “Artık Sedat Peker civatalarında duş mu alır yoksa Devlet Bahçeli sert bir yazılı açıklama mı yapar” diye düşünmeyin sakın. Biraz çözüm odaklı olun lütfen. İnovasyon çağındayız.
Bakın ne yapılıyor, haberlerden okuyalım: “Bakan konuşmasına devam ederken, robot Sambot yeniden programlandı ve susturuldu.”
İşte bu!
En kestirme yol, en iyi bildiğin yoldur demişler. Susturmak: Defalarca test edilmiş, onaylanmış, AKP’nin organik, ileri demokrasi projesi. Afedersin ağzına çaputu tıkamak suretiyle nihayet Sambot da ülkenin geri kalan bütün robotları gibi yerli ve milli bir robot haline getiriliveriyor. Yaşasın milli irade!
***
Bir başka haberde de şöyle diyor: “Bakan konuşmasına devam ederken robotun önce mikrofonu kapatıldı ardından da sahneden indirildi.”
Nasıl indirildiğine dair bir detay yok. Yaka paça mı, biber gazıyla mı belli değil. MİT’in siyah minibüslerinde de yer yok ki alasın haini, kaldırasın dağ başına.
“Kripto FETÖ’cü”dür kesin. Yapay Zekâ İmamı. Bylock’u da vardır. Acımamak lazım. Yoksa acınacak hale düşeriz. Ya başına bir kayyım atansın ya da bir KHK ile milli tanka kış paleti yapılsın.
Gerçi bunun, kendisi için gereğini yapanı da var bizim memlekette ama olsun…
Bu o kadar gelişmiş bir model değil sonuçta.
[Ahmet Dönmez] 7.2.2018 [TR724]
Hizmet Hareketi eleştirisine dair… [Veysel Ayhan]
Zaman, ‘enaniyet çağı’. Eğer karşınızdaki insan mütevazı ve hakperest değilse ağzınızla kuş tutsanız bile, bir ‘yanlış’ını ona kabul ettiremezsiniz. Siz onu eleştirirken o sizi dinlemez ve cevap olarak vereceği cümleleri zihninde sıraya koyar.
Bu zamanda yokluğu en çok çekilen üç altın vasıf var.
Birincisi mütevazı olmak. İnsanın mâlik olduğu şeyin (ilim, zekâ, makam, para) kibrine düşmemesi.
İkincisi hakperest olmak. Yanlışını fark ettiğinde geri adım atabilmek.
Üçüncüsü adil olmak.
Eleştiren kişi bu vasıflara sahipse sizi eleştirirken bu altın vasıfları üslubuna ve cümlelerine yansır.
Ama bu ‘altın’ vasıflar sizde yoksa yapılan eleştiri yine de boşa gider.
O nedenle eleştiren ve eleştirilen belli bir olgunluğa sahip değilse söylenenlerin kıymeti yoktur. Esprinin bile yersiz ve zamansız yapılanı sakil kaçar.
Eleştiriye gelince ‘yerinde’lik fevkalade önemlidir.
NİYETİNİZ HALİS DAHİ OLSA
Diyelim ki okulumuzda yangın çıktı. Herkes yangını söndürmekle meşgul. Ama ben elim cebimde çevreme öfkeyle şöyle bağırıyorum:
“Ben demiştim, buraya yangın kovası koyun.”
“Ben hep demiştim, yangın söndürücülerin tarihi geçmesin.”
Bu üslup, şikâyet ve eleştirilerimde yüzde yüz haklı bile olsam antipati toplar. ‘Esas’ doğru, ‘usul’ yanlıştır.
Aynı şikayetleri gidip sokağın başındaki kafede yapsam yine antipati toplar.
Yangın mahallinde ‘su’ taşınır, ‘cankurtaranlık’ yapılır. Niyetiniz halis dahi olsa, insanlar acı çekerken “Ben demiştim!”, “O zaman da demiştim” diye konuşmak, maksadı hasıl etmez. Bilakis reaksiyona neden olur.
Düşünün ki büyük bir deprem olmuş. İnsanlar enkazdan can kurtarıyorlar. Birileri de yapılan bazı inşaatların yönetmeliklere uygun olmadığını, suiistimallerin olduğunu anlatıyor.
Bir de şunları ilave ediyor. “Bir daha burada şehir kurulmaz. Siz bittiniz. En fazla marjinalize olursunuz. Yakında buralar tarih dışına itilecek. Ümitsiz vak’a…”
Bunlar bir deprem sonrası söylenecek sözler midir?
Ben yapılanın yanlış olduğundan bahsetmiyorum. Psikolojik algıdan ve karşılaşılacak reaksiyondan bahsediyorum.
İlmî birikiminiz var. İşin gidişatı, tarihçesi ve fizibilitesi hakkında samimâne eleştiriler getiriyorsunuz. Siz ne kadar samimi olursanız olun, insanların bazıları açlık ve sefalete mahkûm edilmiş halde can derdindeyken, bazıları hapishanelerde eza görürken sizin onlara sunacağınız en orijinal reçeteler bile hak ettiği karşılığı bulmaz. Siz de samimane gayretinizle moral bozukluğuna uğrarsınız.
Bu yüzden Hizmet Hareketi’nin felsefesi hakkında bilimsel çalışmalar yapan, bu uğurda beyin sancıları çeken bazı akademisyenler bu ‘usul’ hatasından dolayı yanlış anlaşılıyorlar.
HERKESE SÖZ HAKKI
Bizim gelecek vizyonumuzda “Herkesi kendi konumunda kabul etme” var idiyse herkesin söz hakkı da olmalı. İnsanların rahatça, özgürce konuşamadıkları bir ortamda ‘doğru’ nasıl bulunur, istişarelerin hakkı nasıl verilir? Evin içindekilere rahat konuşma fırsatı vermeyen dışarıdakilere nasıl versin?
Bu konuda hem eleştiren hem de eleştirilen kimseler için güzel bir Hadis-i Şerif var: “Müminler hakkındaki güzel zan, güzel ibadetten sayılır.” Mümince bakış açısı budur.
Eleştirenlerin niyeti, bugüne kadar yapılagelmiş yanlışlıkların tekrarlanmaması… Atılan her adımın, yapılan her istişarenin usulüne uygun yapılması, suiistimal kapılarının kapatılması… Eleştirenlere bu niyetle bakmak vecibedir.
Eleştirenlere gösterilen tepkide, bazı makalelerdeki bir takım sevimsiz benzetmelerin, maksadı aşan karşılaştırmaların payı olduğunu da göz ardı edemeyiz. Her yazar ifade ettiği konunun gerektiği uyarıcı fonksiyonu yerine getirmesi için abartıya başvurur. Ama sözün muhatapta bire bir algılandığı, ironinin hakikat muamelesi gördüğü bir atmosferde konuşurken veya yazarken kılı kırk yarmak şarttır. Hele milyonların onların vesilesiyle hidayete ulaştığı, doğruyu bulduğu, bataklıktan kurtulduğu kimselerden bahsederken dikkatli bir dil kullanmak insana saygının bir gereğidir.
(Bu arada çok önemli bir noktayı atlamayalım. Sosyal medyada her tartışmayı alevlendirmek için pusuda bekleyen AKP trolleri var. Bunlar Hizmet mensubu gibi bir dil kullanmaya çalışıyor. Başaramasalar da bunları ciddiye alan arkadaşlar çıkıyor. Şunu ana bir prensip yapsak: Gerçek hesap olmayan, kendini gizleyen hiç bir hesabı ciddiye almayalım. Tepki göstermeyelim.)
‘ELEŞTİRİ’NİN YERİ
Arabanın arızası diş hekimine anlatılmaz. Diş tedavisi veterinerde yapılmaz. En mahir cerrah da olsanız sokak ortasında kalp ameliyatı yapamazsınız. Aynen bunun gibi sosyal medya üzerinden dünyaya nizamat verilmez.
İki tür eleştiri var:
1- Belli şahısların ve belli bir kadronun eleştirisi
2- Sistem eleştirisi
Eğer ben şahıslardan kaynaklanan bazı problemleri çözmek istiyorsam, bunu uluorta genellemelerle çözemem. O şahıslarla ilgili şikayetlerimi üst mercilere götürmem lazım.
Ben bir okuldaki bazı hocaların ders anlatma biçiminden şikayetçi isem bunu okul müdürüne iletirim. Hocalardaki eksiklikleri öğrencilere anlatmakla, kantinde söylenmekle o problemi çözemem.
Bu konuda kalem oynatan arkadaşların hemen hepsi, rahatça en üst noktalara gider ve hüsnü istikbal edilirler. Bunu da en iyi onlar bilir. Bunu yapmıyorlarsa entelektüel cesaretleri hakkında soru işaretleri doğar. “Birileri acaba ne der” diyerek bu yiğitliği gösteremezlerse o zaman başka birilerine şunu deme hakkı doğar: “Sizin bir aydın, entelektüel ve sosyal bilimci olarak dile getirmekten çekindiğiniz ettiğiniz problemleri ‘sıradan insanlar’ nasıl dile getirisin?” Hz. Ömer’e itiraz eden hakperest sahabi bu itirazını Kufe mescidinde yapmıyordu. Gidip Hz. Ömer’in olduğu mecliste bizzat kendisine yapıyordu.
Maksadım üzüm yemekse bunu yaparım. Ama niyetim birilerini sopalamaksa -ki sopalanmayı hak edenler var- akademik bir dille genellemelerle ‘dövüp’ geçerim. Ama aydın sorumluluğunu yerine getirmiş olmam.
Bir aydında olmaması gereken iki şey vardır. Öfke ve bezginlik. Öfkeyle kimseye bir şey öğretilmez. Aydın öfkelenirse, halk çıldırır. Hz. Musa’ya Firavun’a karşı bile “yumuşak söz” tavsiye ediliyor. Öfkeye, herkes öfkeyle cevap verir. Aydın, dişini sıkar yumuşak bir dil kullanır. Ki bu yönüyle kendisine denenlere yumuşak bir dille sakince cevap veren akademisyenlerimiz de var.
ELEŞTİRİNİN İÇERİĞİ
Genellemeler her zaman insanı yanıltır. Hata ve kusurlar somutlaştırılmadan seslendirilirse haksızlık olur. Her Hizmet insanına düşen hata ve kusurları tespit etmek ve çözme merciine iletmektir. Hata ve kusurlara karşı sessiz kalmak, bizi o taksirata ortak yapar.
“Üst kattakiler gürültü yapıyor taşınsınlar!”
“İkinci kattakiler evde ateş yakıyor, atalım.”
“Alt kattakiler kirayı ödemiyor, çıksın!” gibi genellemelerle hiçbir problem çözülmez. Gayba taş atmak yanlıştır. Biliyorsam eleştiririm. “Falan şahıs filan hataları yapıyor” veya “yaptı” derim. Kimseyi genellemelerle zan altında bırakmaya hakkım yok. Adil olmam lazım.
Yanlışları delillendirip ikna yolunu seçmem lazım.
YAPILMASI GEREKEN
Ama şikayetlerim usûle ait, işleyişle alakalı ise, fikri argümanlara dayanıyorsa, sisteme dair ise (istişare, toplantı, atama, terfi…) bunların her biri makalelere konu olmalı, teknik olarak izah edilmeli, tartışılmalı. Tartışılıyor da…
Hatta vizyon sahibi kalemlerin muhtemel problemlere karşı hazırlıklar yapması, projeler hazırlaması, tehlikelere dikkat çekmesi alkışlanması gereken fevkalade güzel bir gelişme.
Ama her şeyde olduğu gibi bunda da üslup önemli. İnsanları pataklayarak demokrat yapamazsınız. Demokrasi ve meşveret kültürel bir olgunluk düzeyidir. Bilinç ve şuur meselesidir. Zorla kazanılmaz. Zaman ister. Dikte edilmez. Tepeden aşağı doğru inmez. Aşağıdan yukarı doğru da çıkmaz. Cemaat bütününün toplam demokrasi kültürünü “toplar” ortalamasını alırsınız. Ne seviyede çıkarsa işte Cemaat de o kadar demokrattır. O kadar meşverete saygılıdır.
Eğer alt kadrolar demokrat ise, hakperestçe itiraz edebiliyorsa üst kadro demokrat olmasa bile demokrat davranmak zorunda kalır. Her koltuğu ele geçiren bir süre sonra ‘diktatör’leşiyorsa o yapıyı alttan zorlama olmadan demokratikleştiremezsiniz. O nedenle demokrasi “götürülebilir”, “taşınılabilir” bir şey değildir.
Anlatmak, yazmak, ikna etmek ve insanların şuuruna sabırla işlemek gerekir.
ESASA DAİR
İslam dünyası, birkaç yüz yıldır hak, hukuk ve adaletin tamamen ortadan kalktığı, cehaletin, yobazlığın alıp başını gittiği bir enkaz halinde. Tüm ülkeler, taban tavan, tencere kapak uyumu içinde diktatörlükle yönetiliyor.
Bediüzzaman Hazretlerinden başlatırsak 100 yıldır, Hizmet Hareketi olarak 50 yıldır bu enkaza karşı mücadele veriliyor. Cehalete, her türlü radikal akıma, şiddet ve teröre; ırkçılık ve fanatizme karşı savaş veriliyor.
Bu mantalitede binlerce akademisyen, on binlerce öğretmen ve diğer meslek dallarında insan yetişti. Bunlar şu an dünyanın her yanında varlar. Ve İslam’ın aydınlık yüzünü temsil ediyorlar. Bunu görmeyip büyük bir karamsarlıkla İslam dünyasının perişan haliyle Hizmet’i dövmek pek kadirşinaslık sayılamaz.
[Veysel Ayhan] 7.2.2018 [TR724]
Bu zamanda yokluğu en çok çekilen üç altın vasıf var.
Birincisi mütevazı olmak. İnsanın mâlik olduğu şeyin (ilim, zekâ, makam, para) kibrine düşmemesi.
İkincisi hakperest olmak. Yanlışını fark ettiğinde geri adım atabilmek.
Üçüncüsü adil olmak.
Eleştiren kişi bu vasıflara sahipse sizi eleştirirken bu altın vasıfları üslubuna ve cümlelerine yansır.
Ama bu ‘altın’ vasıflar sizde yoksa yapılan eleştiri yine de boşa gider.
O nedenle eleştiren ve eleştirilen belli bir olgunluğa sahip değilse söylenenlerin kıymeti yoktur. Esprinin bile yersiz ve zamansız yapılanı sakil kaçar.
Eleştiriye gelince ‘yerinde’lik fevkalade önemlidir.
NİYETİNİZ HALİS DAHİ OLSA
Diyelim ki okulumuzda yangın çıktı. Herkes yangını söndürmekle meşgul. Ama ben elim cebimde çevreme öfkeyle şöyle bağırıyorum:
“Ben demiştim, buraya yangın kovası koyun.”
“Ben hep demiştim, yangın söndürücülerin tarihi geçmesin.”
Bu üslup, şikâyet ve eleştirilerimde yüzde yüz haklı bile olsam antipati toplar. ‘Esas’ doğru, ‘usul’ yanlıştır.
Aynı şikayetleri gidip sokağın başındaki kafede yapsam yine antipati toplar.
Yangın mahallinde ‘su’ taşınır, ‘cankurtaranlık’ yapılır. Niyetiniz halis dahi olsa, insanlar acı çekerken “Ben demiştim!”, “O zaman da demiştim” diye konuşmak, maksadı hasıl etmez. Bilakis reaksiyona neden olur.
Düşünün ki büyük bir deprem olmuş. İnsanlar enkazdan can kurtarıyorlar. Birileri de yapılan bazı inşaatların yönetmeliklere uygun olmadığını, suiistimallerin olduğunu anlatıyor.
Bir de şunları ilave ediyor. “Bir daha burada şehir kurulmaz. Siz bittiniz. En fazla marjinalize olursunuz. Yakında buralar tarih dışına itilecek. Ümitsiz vak’a…”
Bunlar bir deprem sonrası söylenecek sözler midir?
Ben yapılanın yanlış olduğundan bahsetmiyorum. Psikolojik algıdan ve karşılaşılacak reaksiyondan bahsediyorum.
İlmî birikiminiz var. İşin gidişatı, tarihçesi ve fizibilitesi hakkında samimâne eleştiriler getiriyorsunuz. Siz ne kadar samimi olursanız olun, insanların bazıları açlık ve sefalete mahkûm edilmiş halde can derdindeyken, bazıları hapishanelerde eza görürken sizin onlara sunacağınız en orijinal reçeteler bile hak ettiği karşılığı bulmaz. Siz de samimane gayretinizle moral bozukluğuna uğrarsınız.
Bu yüzden Hizmet Hareketi’nin felsefesi hakkında bilimsel çalışmalar yapan, bu uğurda beyin sancıları çeken bazı akademisyenler bu ‘usul’ hatasından dolayı yanlış anlaşılıyorlar.
HERKESE SÖZ HAKKI
Bizim gelecek vizyonumuzda “Herkesi kendi konumunda kabul etme” var idiyse herkesin söz hakkı da olmalı. İnsanların rahatça, özgürce konuşamadıkları bir ortamda ‘doğru’ nasıl bulunur, istişarelerin hakkı nasıl verilir? Evin içindekilere rahat konuşma fırsatı vermeyen dışarıdakilere nasıl versin?
Bu konuda hem eleştiren hem de eleştirilen kimseler için güzel bir Hadis-i Şerif var: “Müminler hakkındaki güzel zan, güzel ibadetten sayılır.” Mümince bakış açısı budur.
Eleştirenlerin niyeti, bugüne kadar yapılagelmiş yanlışlıkların tekrarlanmaması… Atılan her adımın, yapılan her istişarenin usulüne uygun yapılması, suiistimal kapılarının kapatılması… Eleştirenlere bu niyetle bakmak vecibedir.
Eleştirenlere gösterilen tepkide, bazı makalelerdeki bir takım sevimsiz benzetmelerin, maksadı aşan karşılaştırmaların payı olduğunu da göz ardı edemeyiz. Her yazar ifade ettiği konunun gerektiği uyarıcı fonksiyonu yerine getirmesi için abartıya başvurur. Ama sözün muhatapta bire bir algılandığı, ironinin hakikat muamelesi gördüğü bir atmosferde konuşurken veya yazarken kılı kırk yarmak şarttır. Hele milyonların onların vesilesiyle hidayete ulaştığı, doğruyu bulduğu, bataklıktan kurtulduğu kimselerden bahsederken dikkatli bir dil kullanmak insana saygının bir gereğidir.
(Bu arada çok önemli bir noktayı atlamayalım. Sosyal medyada her tartışmayı alevlendirmek için pusuda bekleyen AKP trolleri var. Bunlar Hizmet mensubu gibi bir dil kullanmaya çalışıyor. Başaramasalar da bunları ciddiye alan arkadaşlar çıkıyor. Şunu ana bir prensip yapsak: Gerçek hesap olmayan, kendini gizleyen hiç bir hesabı ciddiye almayalım. Tepki göstermeyelim.)
‘ELEŞTİRİ’NİN YERİ
Arabanın arızası diş hekimine anlatılmaz. Diş tedavisi veterinerde yapılmaz. En mahir cerrah da olsanız sokak ortasında kalp ameliyatı yapamazsınız. Aynen bunun gibi sosyal medya üzerinden dünyaya nizamat verilmez.
İki tür eleştiri var:
1- Belli şahısların ve belli bir kadronun eleştirisi
2- Sistem eleştirisi
Eğer ben şahıslardan kaynaklanan bazı problemleri çözmek istiyorsam, bunu uluorta genellemelerle çözemem. O şahıslarla ilgili şikayetlerimi üst mercilere götürmem lazım.
Ben bir okuldaki bazı hocaların ders anlatma biçiminden şikayetçi isem bunu okul müdürüne iletirim. Hocalardaki eksiklikleri öğrencilere anlatmakla, kantinde söylenmekle o problemi çözemem.
Bu konuda kalem oynatan arkadaşların hemen hepsi, rahatça en üst noktalara gider ve hüsnü istikbal edilirler. Bunu da en iyi onlar bilir. Bunu yapmıyorlarsa entelektüel cesaretleri hakkında soru işaretleri doğar. “Birileri acaba ne der” diyerek bu yiğitliği gösteremezlerse o zaman başka birilerine şunu deme hakkı doğar: “Sizin bir aydın, entelektüel ve sosyal bilimci olarak dile getirmekten çekindiğiniz ettiğiniz problemleri ‘sıradan insanlar’ nasıl dile getirisin?” Hz. Ömer’e itiraz eden hakperest sahabi bu itirazını Kufe mescidinde yapmıyordu. Gidip Hz. Ömer’in olduğu mecliste bizzat kendisine yapıyordu.
Maksadım üzüm yemekse bunu yaparım. Ama niyetim birilerini sopalamaksa -ki sopalanmayı hak edenler var- akademik bir dille genellemelerle ‘dövüp’ geçerim. Ama aydın sorumluluğunu yerine getirmiş olmam.
Bir aydında olmaması gereken iki şey vardır. Öfke ve bezginlik. Öfkeyle kimseye bir şey öğretilmez. Aydın öfkelenirse, halk çıldırır. Hz. Musa’ya Firavun’a karşı bile “yumuşak söz” tavsiye ediliyor. Öfkeye, herkes öfkeyle cevap verir. Aydın, dişini sıkar yumuşak bir dil kullanır. Ki bu yönüyle kendisine denenlere yumuşak bir dille sakince cevap veren akademisyenlerimiz de var.
ELEŞTİRİNİN İÇERİĞİ
Genellemeler her zaman insanı yanıltır. Hata ve kusurlar somutlaştırılmadan seslendirilirse haksızlık olur. Her Hizmet insanına düşen hata ve kusurları tespit etmek ve çözme merciine iletmektir. Hata ve kusurlara karşı sessiz kalmak, bizi o taksirata ortak yapar.
“Üst kattakiler gürültü yapıyor taşınsınlar!”
“İkinci kattakiler evde ateş yakıyor, atalım.”
“Alt kattakiler kirayı ödemiyor, çıksın!” gibi genellemelerle hiçbir problem çözülmez. Gayba taş atmak yanlıştır. Biliyorsam eleştiririm. “Falan şahıs filan hataları yapıyor” veya “yaptı” derim. Kimseyi genellemelerle zan altında bırakmaya hakkım yok. Adil olmam lazım.
Yanlışları delillendirip ikna yolunu seçmem lazım.
YAPILMASI GEREKEN
Ama şikayetlerim usûle ait, işleyişle alakalı ise, fikri argümanlara dayanıyorsa, sisteme dair ise (istişare, toplantı, atama, terfi…) bunların her biri makalelere konu olmalı, teknik olarak izah edilmeli, tartışılmalı. Tartışılıyor da…
Hatta vizyon sahibi kalemlerin muhtemel problemlere karşı hazırlıklar yapması, projeler hazırlaması, tehlikelere dikkat çekmesi alkışlanması gereken fevkalade güzel bir gelişme.
Ama her şeyde olduğu gibi bunda da üslup önemli. İnsanları pataklayarak demokrat yapamazsınız. Demokrasi ve meşveret kültürel bir olgunluk düzeyidir. Bilinç ve şuur meselesidir. Zorla kazanılmaz. Zaman ister. Dikte edilmez. Tepeden aşağı doğru inmez. Aşağıdan yukarı doğru da çıkmaz. Cemaat bütününün toplam demokrasi kültürünü “toplar” ortalamasını alırsınız. Ne seviyede çıkarsa işte Cemaat de o kadar demokrattır. O kadar meşverete saygılıdır.
Eğer alt kadrolar demokrat ise, hakperestçe itiraz edebiliyorsa üst kadro demokrat olmasa bile demokrat davranmak zorunda kalır. Her koltuğu ele geçiren bir süre sonra ‘diktatör’leşiyorsa o yapıyı alttan zorlama olmadan demokratikleştiremezsiniz. O nedenle demokrasi “götürülebilir”, “taşınılabilir” bir şey değildir.
Anlatmak, yazmak, ikna etmek ve insanların şuuruna sabırla işlemek gerekir.
ESASA DAİR
İslam dünyası, birkaç yüz yıldır hak, hukuk ve adaletin tamamen ortadan kalktığı, cehaletin, yobazlığın alıp başını gittiği bir enkaz halinde. Tüm ülkeler, taban tavan, tencere kapak uyumu içinde diktatörlükle yönetiliyor.
Bediüzzaman Hazretlerinden başlatırsak 100 yıldır, Hizmet Hareketi olarak 50 yıldır bu enkaza karşı mücadele veriliyor. Cehalete, her türlü radikal akıma, şiddet ve teröre; ırkçılık ve fanatizme karşı savaş veriliyor.
Bu mantalitede binlerce akademisyen, on binlerce öğretmen ve diğer meslek dallarında insan yetişti. Bunlar şu an dünyanın her yanında varlar. Ve İslam’ın aydınlık yüzünü temsil ediyorlar. Bunu görmeyip büyük bir karamsarlıkla İslam dünyasının perişan haliyle Hizmet’i dövmek pek kadirşinaslık sayılamaz.
[Veysel Ayhan] 7.2.2018 [TR724]
Üç şampiyon üç ortak kader [Efe Yiğit]
Real Madrid, Chelsea, Beşiktaş… Bu üç takımın ortak özelliği geçen yıl ligi şampiyon olarak tamamlamalarıydı. Rakiplerini geride bırakan bu takımlar, bu yıl da zirvenin en büyük favorileriydi. Sezona son şampiyon unvanıyla başlayan Real Madrid, Chelsea ve Beşiktaş ilerleyen haftalarda taraftarlarını hayal kırıklığına uğratacaktı. Ligde beklentilerin çok altında kalan bu takımların tesellisi Şampiyonlar Ligi’nde yollarına devam etmek oldu. Son iki yılın Şampiyonlar Ligi kupasının sahibi Real Madrid ve Premier Lig’in şampiyonu Chelsea için gruptan çıkmak sıradan bir başarıydı ancak Beşiktaş grup lideri olarak sıradışı bir performans gösterdi. Real Madrid ve Chelsea için şampiyonluk Kaf Dağı’nın ardında bulunuyor. Beşiktaş’ın hala şansı devam ediyor. Ancak Şampiyonlar Ligi’nin ikinci turunda güçlü rakiplerle eşleşmiş olmaları Avrupa defterini Şubat’ta kapatmalarına yol açabilir.
Real Madrid’e yakışmayan tablo
İspanya La Liga’da puan durumuna baktığımızda sıradışılık olarak gözümüze Real Madrid’in durumu çarpıyor. Bir maçı eksik olan Real Madrid, lider Barcelona’nın tam 19 puan gerisinde bulunuyor. Şampiyonluk artık hayal ötesinde kalırken, İspanya Kupası’nda ligin sıradan takımlarından Leganes’e elenmesi de taraftarında şok etkisi yaptı. 21 haftada 39 puan toplayan Real Madrid’in şampiyonluk yarışında havlu atması sahasında yaşadığı puan kayıplarından kaynaklandı. Ligde aldığı 4 mağlubiyetin 3’ünü kendi sahasında kaydetti. 11 iç saha maçından sadece 6’sını kazanırken, 3 mağlubiyet ve 2 beraberlikle sahadan ayrıldı.
Real Madrid’in kötü performans göstermesinde yıldız oyuncularının vasatın altında kalması etkili oldu. Gol makinesi ve takımın süper starı Cristiano Ronaldo durunca makinanın diğer çarkları da boş yapmaya başladı. Benzema, Gareth Bale, Isco gibi yıldızlar da beklentilere cevap veremeyince Real Madrid şampiyonluk yarışında havlu attı. Geçen yıl 21 hafta sonunda Real Madrid 52 puan toplamıştı. Sezon sonunda ise 93 puanla şampiyon olmuştu. Ligde havlu atan, kupadan elenen Real Madrid’in elinde sadece Şampiyonlar Ligi kaldı. Rakip ise bu sezon fırtına gibi esen PSG. Real Madrid, PSG engelini aşamazsa Şubat sonunda tüm hedeflerinde hüsran yaşamış bir takım olacak.
Chelsea hüsranı yaşanıyor
İngiltere Premier Lig’de Manchester City fırtınası eserken, son şampiyon Chelsea hüsranı yaşanıyor. Antonio Conte yönetiminde geçen yıl şampiyon olan Chelsea’den beklenti bu yıl da zirveye oynamasıydı. Lider City’nin tam 19 puan gerisine düşen Chelsea’de şampiyonluğun ‘ş’si bile konuşulmuyor. Son iki maçında da sahadan mağlup ayrılan mavi beyazlılarda çanlar Conte için çalıyor. Önce 3-0’lık iç sahada Bournemouth mağlubiyeti, ardından deplasmanda 4-1’lik Watford hezimeti derken taraftarlar çileden çıkmış durumda. İki haftada kalesinde 7 gol gören Chelsea, 2018’de oynadığı 5 lig maçının sadece birinde sahadan 3 puanla ayrılabildi. Sahasında da kötü gidişat sürüyor. 13 maçın 8’ini kazandı fakat 3 maçı mağlup bitirmekten kurtulamadı.
Sezon başında takımın golcüsü Diego Costa’yı kadro dışı bırakan teknik adam Conte, gol yollarındaki kısırlığa çare bulmakta zorlandı. Premier Lig’de şampiyonluk defterini kapatan Chelsea’nin şimdi hedefi ligi ilk 4’te tamamlayıp, Şampiyonlar Ligi’ne katılmak. Devler Ligi’nde ise rakip Barcelona ve işi hiç de kolay gözükmüyor. Avrupa defterini de Şubat’ta kapanırsa Conte’nin bileti büyük ihtimalle Roman Abramovich tarafından kesilir. Lig Kupası’ndan elenen Chelsea, FA Cup’ta yoluna devam ediyor. Geçen yıl sezonu 93 puanla şampiyon tamamlayan Londra ekibi, 26. hafta sonunda 63 puana ulaşmıştı. Bu yıl geçen yılki performansının 13 puan gerisine düştü.
İstikrarsız sonuçlar ümitleri kırıyor
Beşiktaş son iki yılın şampiyonu olarak sezona şampiyonluğun yine bir numaralı favorisi olarak başlamıştı. 20. hafta tamamlanırken siyah beyazlılar topladığı 37 puanla liderin 6 puan gerisinde kaldı. Vodafone Park’ta bu sezon yenilgi yüzü görmeyen Beşiktaş, 9 maçın 6’sını kazanırken, 3 maçta beraberlik aldı. Deplasmanda ise başarısız bir görüntü çizdi. 11 maçın 3’ünde mağlubiyet alan Beşiktaş, 4’er galibiyet ve beraberlikle sahadan ayrıldı. Geçen sezonu 77 puanla şampiyon tamamladığında, 20 hafta sonunda 44 puan toplamıştı.
Geçen yılın 7 puan gerisinde kalan Beşiktaş’ın tesellisi Şampiyonlar Ligi’nde gruptan lider çıkıp yoluna Avrupa’da devam etmesi oldu. Türkiye Kupası’nda çeyrek final ilk maçında sahasında Gençlerbirliği’ni 3-1 yenerek rövanş için büyük avantaj sağlayan Beşiktaş’ı, Şampiyonlar Ligi ikinci turunda güçlü bir rakip bekliyor. Bundesliga’da son 5 yılın şampiyonu Bayern Münih ile eşleşen Beşiktaş’ın Avrupa yolculuğu Şubat’ta bitebilir. Forveti Cenk Tosun’u satan Beşiktaş, kadrosunu Vida ve geçen yılın gol kralı Vagner Love ile takviye etti. Beşiktaş’ın, Real Madrid ve Chelsea’ye göre şampiyonluk şansı hala devam ediyor. Ancak alınan istikrarsız sonuçlar siyah beyazlı taraftarın ümitlerini kırıyor.
[Efe Yiğit] 7.2.2018 [TR724]
Real Madrid’e yakışmayan tablo
İspanya La Liga’da puan durumuna baktığımızda sıradışılık olarak gözümüze Real Madrid’in durumu çarpıyor. Bir maçı eksik olan Real Madrid, lider Barcelona’nın tam 19 puan gerisinde bulunuyor. Şampiyonluk artık hayal ötesinde kalırken, İspanya Kupası’nda ligin sıradan takımlarından Leganes’e elenmesi de taraftarında şok etkisi yaptı. 21 haftada 39 puan toplayan Real Madrid’in şampiyonluk yarışında havlu atması sahasında yaşadığı puan kayıplarından kaynaklandı. Ligde aldığı 4 mağlubiyetin 3’ünü kendi sahasında kaydetti. 11 iç saha maçından sadece 6’sını kazanırken, 3 mağlubiyet ve 2 beraberlikle sahadan ayrıldı.
Real Madrid’in kötü performans göstermesinde yıldız oyuncularının vasatın altında kalması etkili oldu. Gol makinesi ve takımın süper starı Cristiano Ronaldo durunca makinanın diğer çarkları da boş yapmaya başladı. Benzema, Gareth Bale, Isco gibi yıldızlar da beklentilere cevap veremeyince Real Madrid şampiyonluk yarışında havlu attı. Geçen yıl 21 hafta sonunda Real Madrid 52 puan toplamıştı. Sezon sonunda ise 93 puanla şampiyon olmuştu. Ligde havlu atan, kupadan elenen Real Madrid’in elinde sadece Şampiyonlar Ligi kaldı. Rakip ise bu sezon fırtına gibi esen PSG. Real Madrid, PSG engelini aşamazsa Şubat sonunda tüm hedeflerinde hüsran yaşamış bir takım olacak.
Chelsea hüsranı yaşanıyor
İngiltere Premier Lig’de Manchester City fırtınası eserken, son şampiyon Chelsea hüsranı yaşanıyor. Antonio Conte yönetiminde geçen yıl şampiyon olan Chelsea’den beklenti bu yıl da zirveye oynamasıydı. Lider City’nin tam 19 puan gerisine düşen Chelsea’de şampiyonluğun ‘ş’si bile konuşulmuyor. Son iki maçında da sahadan mağlup ayrılan mavi beyazlılarda çanlar Conte için çalıyor. Önce 3-0’lık iç sahada Bournemouth mağlubiyeti, ardından deplasmanda 4-1’lik Watford hezimeti derken taraftarlar çileden çıkmış durumda. İki haftada kalesinde 7 gol gören Chelsea, 2018’de oynadığı 5 lig maçının sadece birinde sahadan 3 puanla ayrılabildi. Sahasında da kötü gidişat sürüyor. 13 maçın 8’ini kazandı fakat 3 maçı mağlup bitirmekten kurtulamadı.
Sezon başında takımın golcüsü Diego Costa’yı kadro dışı bırakan teknik adam Conte, gol yollarındaki kısırlığa çare bulmakta zorlandı. Premier Lig’de şampiyonluk defterini kapatan Chelsea’nin şimdi hedefi ligi ilk 4’te tamamlayıp, Şampiyonlar Ligi’ne katılmak. Devler Ligi’nde ise rakip Barcelona ve işi hiç de kolay gözükmüyor. Avrupa defterini de Şubat’ta kapanırsa Conte’nin bileti büyük ihtimalle Roman Abramovich tarafından kesilir. Lig Kupası’ndan elenen Chelsea, FA Cup’ta yoluna devam ediyor. Geçen yıl sezonu 93 puanla şampiyon tamamlayan Londra ekibi, 26. hafta sonunda 63 puana ulaşmıştı. Bu yıl geçen yılki performansının 13 puan gerisine düştü.
İstikrarsız sonuçlar ümitleri kırıyor
Beşiktaş son iki yılın şampiyonu olarak sezona şampiyonluğun yine bir numaralı favorisi olarak başlamıştı. 20. hafta tamamlanırken siyah beyazlılar topladığı 37 puanla liderin 6 puan gerisinde kaldı. Vodafone Park’ta bu sezon yenilgi yüzü görmeyen Beşiktaş, 9 maçın 6’sını kazanırken, 3 maçta beraberlik aldı. Deplasmanda ise başarısız bir görüntü çizdi. 11 maçın 3’ünde mağlubiyet alan Beşiktaş, 4’er galibiyet ve beraberlikle sahadan ayrıldı. Geçen sezonu 77 puanla şampiyon tamamladığında, 20 hafta sonunda 44 puan toplamıştı.
Geçen yılın 7 puan gerisinde kalan Beşiktaş’ın tesellisi Şampiyonlar Ligi’nde gruptan lider çıkıp yoluna Avrupa’da devam etmesi oldu. Türkiye Kupası’nda çeyrek final ilk maçında sahasında Gençlerbirliği’ni 3-1 yenerek rövanş için büyük avantaj sağlayan Beşiktaş’ı, Şampiyonlar Ligi ikinci turunda güçlü bir rakip bekliyor. Bundesliga’da son 5 yılın şampiyonu Bayern Münih ile eşleşen Beşiktaş’ın Avrupa yolculuğu Şubat’ta bitebilir. Forveti Cenk Tosun’u satan Beşiktaş, kadrosunu Vida ve geçen yılın gol kralı Vagner Love ile takviye etti. Beşiktaş’ın, Real Madrid ve Chelsea’ye göre şampiyonluk şansı hala devam ediyor. Ancak alınan istikrarsız sonuçlar siyah beyazlı taraftarın ümitlerini kırıyor.
[Efe Yiğit] 7.2.2018 [TR724]
Türk basının değişmeyen abartma hastalığı! [Hasan Cücük]
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Vatikan ziyaretinde akılarda kalan, Papa’dan dua istemesi ve olmayan ‘denk koltuk’ resti oldu. Trump’a öykünerek Papa ile verdiği aile fotoğrafı ve geniş güvenlik önlemlerini unutmamak gerekir. Geniş güvenlik önlemleri bizim basın tarafından ‘verilen önemin’ göstergesi olarak değerlendirildi. Hatta, ABD başkanları geldiğinde 3 bin polisin korumalık yaptığı, Erdoğan’ı ise 3 bin 500 polisin koruduğu yazıldı. ‘Yeni dünya lideri’ olarak Erdoğan arz-ı endam etmişti basınımıza göre. Türk basınının yakalandığı hastalıklardan biri ‘abartma sanatıdır’. Yurtdışında Türkiye’yi ilgilendiren her konu abartılı bir şekilde yansıtılır. Sanırsın dünya Türkiye’nin etrafında dönüyor.
GÜVENLİK KONVOYUN KADAR VARSIN!
Mart 2013’te dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Danimarka’ya resmi bir ziyaret düzenlemişti. Eylül 2005’te patlak veren Karikatür Krizi sonrası iki ülkenin ilişkileri uzun süre limoniydi. Ekim 2005’te Danimarka’da düzenlenen NATO Parlamenterler Asamblesi toplantısı için Kopenhag’a gelen Erdoğan, mevkidaşı Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen ile düzenleyeceği ortak basın toplantısına salonda Roj TV muhabirinin olmasını gerekçe göstererek katılmadan Ankara’ya döndü. Bu restten sonra iki ülke arasında bakanlar arasında bile çok az ziyaret gerçekleşti.
İşte Erdoğan’ın Mart 2013 ziyareti iki ülke ilişkilerinin yeniden rayına oturması açısından büyük önem taşıyordu. Erdoğan geniş bir kadro ile Kopenhag’a gelmişti. Heyetle birlikte Marriott Hotel’de kalıyordu. Türkiye’den gelen iş adamları ve gazetecilerin, Danimarka’nın aldığı geniş güvenlik önlemlerine dikkat çekip ‘Türkiye’nin gücünün farkına vardılar’ tarzında yorumlarına şahit olunca durumu güvenlikten sorumlu Danimarkalı yetkiliye sorma gereği duydum. Gayet nazik bir şekilde sorularımı cevaplayan görevli, söze ‘abartmayalım’ diye başladıktan sonra, ‘Bir ABD, Rusya veya Çin başkanı seviyesinde bir güvenlik sözkonusu değil. Elbette Türkiye’nin yaşadığı terör tehdidinden dolayı daha hassas güvenlik önlemleri alıyoruz. Örneğin geçmişte Filistin lideri Yaser Arafat da geldiğinde benzer önlemler almıştık. Ülkenin güvenlik durumuna göre önlem alıyoruz’ demişti. Ancak bizim heyete göre, ehemmiyetine binaen ABD başkanlarına seviyesinde bir koruma vardı!
HER FUARIN YILDIZI TÜRKİYE! YERSEN…
Yetkililer yurtdışına genelde beraberinde gazetecileri götürdüğü için, gittiği ülkeyi yakından tanımayan bu isimler bol abartılı haberler yapıyor. Bir de ‘devletin uçağındaki’ kontenjanını kaybetmeme adına ‘devletlüleri’ kızdıracak haber ve yorumlara pek yer verilmez. Avrupa’da bulunan yerleşik muhabirler ise, Türkiye’den gelen gazetecilere sadece mihmandarlık yapıp, şehir ve alışveriş turunda yardımcı olur. Ayıp olmasın diye yerel muhabirlerin de imzaları haberlerde yer alır. Her gazetede böyle olmuyor ama çoğunlukla işler bu şekilde yürüyor. Avrupa’da muhabiri olan gazete ve televizyon sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini dikkate aldığımızda, yurtdışı gezilerinde çıkan haberler birer PR çalışmasından ibaret oluyor.
Fuarlarda hep ilgi odağı Türkiye olur mesela. Turizm, gıda, mobilya adı ne olursa olsun fuarın gözdesi hep Türkiye’dir. Heyetle gelen gazeteciler şöyle bir fuara uğrar, birkaç resim çeker sonra şehrin görülecek yerlerine doğru yolu revan olurlar. Gazete sayfalarına ve televizyon ekranlarına gerçeklikten kopmuş haberler düşer. Haberleri okuyan vatandaşlar, Türkiye’yi dünyanın merkezi, yöneticileri de dünya lideri sanır doğal olarak.
DÜNYANIN MERKEZİYİZ SANKİ!
Türkiye 80 milyon nüfusuyla, gelişmekte olan ekonomisi ve demokrasisiyle yükselen bir değerdi. 5-6 yıl öncesi Avrupa basınında Türkiye’yi eleştiren yazı nadiren çıkarken, son yıllarda olumlu yazı bulmak imkansızlaştı. Dün olumlu çıkan haberler için ‘dünya Türkiye’yi keşfetti’ diyenler, bugün olumsuz haberler için ‘dünya, Türkiye’yi kıskanıyor’ yorumunu yapıyor. Ne dün Türkiye dünyanın merkeziydi, ne de bugün dünya Türkiye’yi kıskanıyor. Basın ve yöneticiler elbirliği ile ülkeyi gerçeklikten kopardık.
Bugün basın kalmadığı için dünle kıyas yapamıyoruz. Belirli merkezden kotarılan haberler gazetelere servis ediliyor, tek kalemden çıkan manşetleri okuyoruz. Dün elbette farklı sesler vardı. Muhaliflerin sesi kesilmemişti. Muhalif olmasa bile gerçeklerden kopmayanlar vardı. Ama ne yazık ki dün de bugün de basınımız abartma sanatını sonuna kadar kullanıp, görevini yerine getirmedi. Batıda sadece Türkiye itibar kaybetmedi. Basınımız da dibe vurdu. Uzun yıllar Türkiye’de yaşamış bir Danimarkalı gazetecinin yorumu durumumuzu anlatıyor: ‘Türk basını olması gerekeni değil, olmasını istediğini yazıyor.’
[Hasan Cücük] 7.2.2018 [TR724]
GÜVENLİK KONVOYUN KADAR VARSIN!
Mart 2013’te dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Danimarka’ya resmi bir ziyaret düzenlemişti. Eylül 2005’te patlak veren Karikatür Krizi sonrası iki ülkenin ilişkileri uzun süre limoniydi. Ekim 2005’te Danimarka’da düzenlenen NATO Parlamenterler Asamblesi toplantısı için Kopenhag’a gelen Erdoğan, mevkidaşı Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen ile düzenleyeceği ortak basın toplantısına salonda Roj TV muhabirinin olmasını gerekçe göstererek katılmadan Ankara’ya döndü. Bu restten sonra iki ülke arasında bakanlar arasında bile çok az ziyaret gerçekleşti.
İşte Erdoğan’ın Mart 2013 ziyareti iki ülke ilişkilerinin yeniden rayına oturması açısından büyük önem taşıyordu. Erdoğan geniş bir kadro ile Kopenhag’a gelmişti. Heyetle birlikte Marriott Hotel’de kalıyordu. Türkiye’den gelen iş adamları ve gazetecilerin, Danimarka’nın aldığı geniş güvenlik önlemlerine dikkat çekip ‘Türkiye’nin gücünün farkına vardılar’ tarzında yorumlarına şahit olunca durumu güvenlikten sorumlu Danimarkalı yetkiliye sorma gereği duydum. Gayet nazik bir şekilde sorularımı cevaplayan görevli, söze ‘abartmayalım’ diye başladıktan sonra, ‘Bir ABD, Rusya veya Çin başkanı seviyesinde bir güvenlik sözkonusu değil. Elbette Türkiye’nin yaşadığı terör tehdidinden dolayı daha hassas güvenlik önlemleri alıyoruz. Örneğin geçmişte Filistin lideri Yaser Arafat da geldiğinde benzer önlemler almıştık. Ülkenin güvenlik durumuna göre önlem alıyoruz’ demişti. Ancak bizim heyete göre, ehemmiyetine binaen ABD başkanlarına seviyesinde bir koruma vardı!
HER FUARIN YILDIZI TÜRKİYE! YERSEN…
Yetkililer yurtdışına genelde beraberinde gazetecileri götürdüğü için, gittiği ülkeyi yakından tanımayan bu isimler bol abartılı haberler yapıyor. Bir de ‘devletin uçağındaki’ kontenjanını kaybetmeme adına ‘devletlüleri’ kızdıracak haber ve yorumlara pek yer verilmez. Avrupa’da bulunan yerleşik muhabirler ise, Türkiye’den gelen gazetecilere sadece mihmandarlık yapıp, şehir ve alışveriş turunda yardımcı olur. Ayıp olmasın diye yerel muhabirlerin de imzaları haberlerde yer alır. Her gazetede böyle olmuyor ama çoğunlukla işler bu şekilde yürüyor. Avrupa’da muhabiri olan gazete ve televizyon sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini dikkate aldığımızda, yurtdışı gezilerinde çıkan haberler birer PR çalışmasından ibaret oluyor.
Fuarlarda hep ilgi odağı Türkiye olur mesela. Turizm, gıda, mobilya adı ne olursa olsun fuarın gözdesi hep Türkiye’dir. Heyetle gelen gazeteciler şöyle bir fuara uğrar, birkaç resim çeker sonra şehrin görülecek yerlerine doğru yolu revan olurlar. Gazete sayfalarına ve televizyon ekranlarına gerçeklikten kopmuş haberler düşer. Haberleri okuyan vatandaşlar, Türkiye’yi dünyanın merkezi, yöneticileri de dünya lideri sanır doğal olarak.
DÜNYANIN MERKEZİYİZ SANKİ!
Türkiye 80 milyon nüfusuyla, gelişmekte olan ekonomisi ve demokrasisiyle yükselen bir değerdi. 5-6 yıl öncesi Avrupa basınında Türkiye’yi eleştiren yazı nadiren çıkarken, son yıllarda olumlu yazı bulmak imkansızlaştı. Dün olumlu çıkan haberler için ‘dünya Türkiye’yi keşfetti’ diyenler, bugün olumsuz haberler için ‘dünya, Türkiye’yi kıskanıyor’ yorumunu yapıyor. Ne dün Türkiye dünyanın merkeziydi, ne de bugün dünya Türkiye’yi kıskanıyor. Basın ve yöneticiler elbirliği ile ülkeyi gerçeklikten kopardık.
Bugün basın kalmadığı için dünle kıyas yapamıyoruz. Belirli merkezden kotarılan haberler gazetelere servis ediliyor, tek kalemden çıkan manşetleri okuyoruz. Dün elbette farklı sesler vardı. Muhaliflerin sesi kesilmemişti. Muhalif olmasa bile gerçeklerden kopmayanlar vardı. Ama ne yazık ki dün de bugün de basınımız abartma sanatını sonuna kadar kullanıp, görevini yerine getirmedi. Batıda sadece Türkiye itibar kaybetmedi. Basınımız da dibe vurdu. Uzun yıllar Türkiye’de yaşamış bir Danimarkalı gazetecinin yorumu durumumuzu anlatıyor: ‘Türk basını olması gerekeni değil, olmasını istediğini yazıyor.’
[Hasan Cücük] 7.2.2018 [TR724]
Rüyalar gerçek olur mu? [Süleyman Sargın]
Hz. Yusuf, büyük bir peygamberin (Hz. Yakup) evinde, o peygamberin on iki oğlundan biri olarak dünyaya geldi. Peygamber evladı olmak, peygamber hanesinde yaşamak, onunla aynı sofraya kaşık sallamak, aynı tastan su içmek insanın içindeki kötü huyları izaleye yetmediğinden olacak, kardeşleri Yusuf’a karşı acımasız bir hasedin içine düştüler. Vahyin soluklandığı o Nebevî atmosfere rağmen kalplerini ve gözlerini kör eden hasedin tesiriyle Yusuf’u öldürmek dâhil her türlü alternatifi düşündüler. Sonunda içlerinden birinin teklifine uydular ve kuyuya atıp ondan kurtulmayı murad ettiler.
Hz. Yusuf’un kuyuda ne kadar kaldığını bilmiyoruz. Ama Allah bir süre sonra onu bir kervancının kovasıyla selamete çıkardı. Bir imtihan bitse de yenileri sırada bekliyordu. Kervancılar onu üç beş kuruşa köle pazarında sattılar. Satan ona bir kıymet biçmemişti, oysa satın alan Mısır Sarayındaki önemli vezirlerden biriydi. Vezirin hanesinde yaşamak zahiren rahat olsa da imtihanı ağırdı. Yusuf (aleyhisselam) ev sahibesinin tacizine maruz kaldı ama günaha tek bir adım bile atmama konusunda hayranlık veren bir sebat ve kararlılık sergiledi. “O çirkin davete icabet etmektense zindana atılmayı tercih etti” (Yusuf Sûresi/33).
Hanımına “Sen hata ettin, günahın için istiğfar et!” (Yusuf Sûresi/29) diyen vezirin sözlerinden de anlaşılacağı üzere o dönemde Mısır, Hak Din’den kalıntılar taşıyan bir memleketti. Sarayda “Efendim” dediği, kendisini satın alan vezire karşı hizmetini çok iyi yapan ve ona en ufak bir ihanet düşünmeyen Hz. Yusuf, fizikî alım ve yakışıklılığın yanı sıra bir iffet abidesi olarak temayüz etmişti. Buna rağmen iftiraya ve haksızlığa kurban gitti ve hiçbir suçu olmadan yıllarca hapishanede kaldı.
Hapishanede kalırken karakteri, bilgisi, hikmeti ve faziletleriyle kendisini arkadaşlarına kabul ettirdi. Orayı bir mektep ve medrese haline getirdi. Çilesi dolduktan sonra rüyalar başta olmak üzere Kader tahtında cereyan eden bütün hadiselerin te’viline vukufiyetle mükâfatlandırıldı. Yıllarca kaldığı zindanlardan, kendisini bir iftirayla oraya atan adamlar tarafından çıkarıldı, aleyhinde dedikodu yapanlar tarafından beraati ilan edildi ve aklandı. “Emin” bir insan olarak devletin hazinelerinin başına getirildi. Kendisine verilen yetkiler sayesinde bütün Mısır’da Kral adına hükmetti ve icraat yaptı. Bu mümtaz Peygamber vazifesine devam ederken, şu veya bu şekilde ve şu veya bu düşünceyle görevine ihanet sayılacak bir davranışta bulunmadı.
Davranışlar beklentilerle kirletilmemeli
Yusuf (aleyhisselam) ne kuyuda sabırla beklerken, ne pazarda üç beş kuruşa köle olarak satılırken, ne iffet imtihanlarında boncuk boncuk terler dökerken ve ne de zindanlarda çile doldururken bir gün Mısır’a sultan olma hayalleri kurmadı. İmtihanlarla dolu sürecin sonunda kendisini bir sultanlığın beklediğini bilmiyordu. Davranışlarını böyle bir beklentiye göre ayarlamadı. Çünkü bir beklentiye bağlı olarak yapılanlar, zahiren ne kadar erdemli ve müsbet olursa olsun samimiyetsiz olduğu kadar iticidir ve muhataplarda kalıcı tesir oluşturamaz. O ise, bir peygamberdi ve davranışlarıyla karakterinin gereğini ortaya koydu.
Nihayet, kendisini çok sevdiği Peygamber babasının ocağından ayırıp köleliğe düşüren kardeşlerini de affetti. “Bugün size kınama yok, Allah günahlarınızı bağışlasın. O Merhamet edenlerin en Merhametlisidir” (Yusuf Sûresi/92) diyerek Nebevî bir tavırla kıyamete kadar gelecek takipçilerine hüsn-ü misal oldu.
Görüldüğü üzere Hz. Yusuf, mü’min bir ailede, hatta Peygamber ocağında neş’et etti. Buna rağmen aynı nurdan atmosferi paylaştığı kardeşlerinin ihanete varacak derecede kıskançlıklarına maruz kaldı. Bu kıskançlık ve neticesinde yaptıkları kötülük Yusuf’u bitirme azmindeki kardeşlerini zahiren maksatlarına ulaştırmış gibi görünse de Yusuf’a (aleyhisselam) risaletin ve vazife yapacağı ülkenin yolunu açtı.
Murad-ı ilahi, Yusuf Peygamberi Mısır’a sultan yapmak değil, O’nu orada peygamber olarak vazifelendirmekti. Sultanlık, o işin sadece vesilesiydi. O ülkeye köle olarak girmek, yani hayata en alt tabakadan başlayıp basamak basamak toplumun bütün katmanlarını tanımak da İlâhi takdirin farklı bir tecellisiydi. Köleliği, daha sonra başına geçeceği sarayın önemli vezirlerinden birinin evinde yaşamak ise Hz. Yusuf’a saray âdâbını, devlet göreneklerini yakından gözlemlemek ve tecrübe etmek imkânı vermişti.
Ruh güzelliğini yansıtan müstesna bir fizik güzelliği vardı. Kendisine bakanlara ellerindeki bıçakları unutturacak bir endam ahengine sahipti. Buna rağmen harama hiç meyletmemesi, bütün tazyikleri elinin tersiyle itip iffetine, ismetine halel getirmemesi muhatapları nezdindeki inandırıcılığı ve güvenilirliği adına çok önemliydi. Bu, ancak bir Nebînin veya Nebî varisinin ortaya koyabileceği bir irade kahramanlığıydı.
İşin finalinde ahireti talep etmek
Ahlaken dibe vurmuş bir toplumun aynı derecede ahlaksız oligarşisi ve tefessüh etmiş aristokrasisinin, kendilerinin kokuşmuş hayat anlayışlarına uymayan, onlar gibi bohemce ve sefih bir hayat sürmeyen insanlara nasıl iftira attıklarını da bu kıssada görüyoruz. Yapılanlar bir iftirayla sınırlı kalmadı; yıllar süren mahrumiyetlere, olumsuz algı operasyonlarına ve hapislere sebebiyet verdi. Yusuf (aleyhisselam) iffetiyle, ahlakıyla ve karakteriyle o topluluğa fazla geliyordu. Allah da onu o çirkin tacizlerden, ahlaksız toplumun olumsuz radyoaktif tesirlerinden korumak ve yapacağı risalet vazifesine hazırlamak maksadıyla zahiren kötü ama hakikatte emin bir mekâna, hapishaneye aldı.
Kıssanın her yerinde Yusuf Peygamber’in Allah’a teslimiyetini ve tefviz ifadelerini görmek mümkün. O, kuyudan da kölelikten de, zindandan da asla şikâyet etmedi. Bulunduğu her yeri misyonu hesabına en verimli şekilde değerlendirmenin yollarını aradı. Bu bazen iffet konusunda olduğu gibi temsil ağırlıklı bir duruşla, bazen de bir medreseye çevirdiği zindanda insanlara Allah’ı anlatmakla oldu. Kendisini bir zamanlar köle olarak gören, suçsuz olduğunu bildiği halde hapse attıran yöneticisine de ilim, hikmet ve faziletli duruşuyla kendini kabul ettirdi. Asla isyancı ve başkaldıran olmadı; intikam almayı düşünmedi. Başına gelen bütün olumsuzlukların ilk sebebi olarak görebileceği kardeşlerine bile kalbinde hiçbir olumsuzluk hissetmeyecek ölçüde affedici bir keremle muamele etti.
Hz. Yusuf bir rüya ile başladığı yolculuğunu, o rüyanın tahakkuku ile noktaladı. Bütün bunlar yaşandıktan sonra dünyanın kendisine tam güldüğü anda, “er-refîka’l-a’lâ” yı tercih ve vefatını talep etti. Bununla, işin finalinde takınılması gereken tavrı da dava adamlarına göstermiş oldu.
Hiçbir peygamberin kıssası Kur’an’da bu ölçüde bir bütünlük içinde ve detaylı olarak anlatılmıyor. Rabb-i Rahîmimiz’in “Kıssaların en güzeli” (Yusuf Sûresi/3) olarak tarif buyurduğu, hikmetlerle ve Peygamber yolunun yolcularına mesajlarla dolu bu kıssayı çokça okumak ve üzerinde tefekkür etmek gerekiyor.
[Süleyman Sargın] 7.2.2018 [TR724]
Hz. Yusuf’un kuyuda ne kadar kaldığını bilmiyoruz. Ama Allah bir süre sonra onu bir kervancının kovasıyla selamete çıkardı. Bir imtihan bitse de yenileri sırada bekliyordu. Kervancılar onu üç beş kuruşa köle pazarında sattılar. Satan ona bir kıymet biçmemişti, oysa satın alan Mısır Sarayındaki önemli vezirlerden biriydi. Vezirin hanesinde yaşamak zahiren rahat olsa da imtihanı ağırdı. Yusuf (aleyhisselam) ev sahibesinin tacizine maruz kaldı ama günaha tek bir adım bile atmama konusunda hayranlık veren bir sebat ve kararlılık sergiledi. “O çirkin davete icabet etmektense zindana atılmayı tercih etti” (Yusuf Sûresi/33).
Hanımına “Sen hata ettin, günahın için istiğfar et!” (Yusuf Sûresi/29) diyen vezirin sözlerinden de anlaşılacağı üzere o dönemde Mısır, Hak Din’den kalıntılar taşıyan bir memleketti. Sarayda “Efendim” dediği, kendisini satın alan vezire karşı hizmetini çok iyi yapan ve ona en ufak bir ihanet düşünmeyen Hz. Yusuf, fizikî alım ve yakışıklılığın yanı sıra bir iffet abidesi olarak temayüz etmişti. Buna rağmen iftiraya ve haksızlığa kurban gitti ve hiçbir suçu olmadan yıllarca hapishanede kaldı.
Hapishanede kalırken karakteri, bilgisi, hikmeti ve faziletleriyle kendisini arkadaşlarına kabul ettirdi. Orayı bir mektep ve medrese haline getirdi. Çilesi dolduktan sonra rüyalar başta olmak üzere Kader tahtında cereyan eden bütün hadiselerin te’viline vukufiyetle mükâfatlandırıldı. Yıllarca kaldığı zindanlardan, kendisini bir iftirayla oraya atan adamlar tarafından çıkarıldı, aleyhinde dedikodu yapanlar tarafından beraati ilan edildi ve aklandı. “Emin” bir insan olarak devletin hazinelerinin başına getirildi. Kendisine verilen yetkiler sayesinde bütün Mısır’da Kral adına hükmetti ve icraat yaptı. Bu mümtaz Peygamber vazifesine devam ederken, şu veya bu şekilde ve şu veya bu düşünceyle görevine ihanet sayılacak bir davranışta bulunmadı.
Davranışlar beklentilerle kirletilmemeli
Yusuf (aleyhisselam) ne kuyuda sabırla beklerken, ne pazarda üç beş kuruşa köle olarak satılırken, ne iffet imtihanlarında boncuk boncuk terler dökerken ve ne de zindanlarda çile doldururken bir gün Mısır’a sultan olma hayalleri kurmadı. İmtihanlarla dolu sürecin sonunda kendisini bir sultanlığın beklediğini bilmiyordu. Davranışlarını böyle bir beklentiye göre ayarlamadı. Çünkü bir beklentiye bağlı olarak yapılanlar, zahiren ne kadar erdemli ve müsbet olursa olsun samimiyetsiz olduğu kadar iticidir ve muhataplarda kalıcı tesir oluşturamaz. O ise, bir peygamberdi ve davranışlarıyla karakterinin gereğini ortaya koydu.
Nihayet, kendisini çok sevdiği Peygamber babasının ocağından ayırıp köleliğe düşüren kardeşlerini de affetti. “Bugün size kınama yok, Allah günahlarınızı bağışlasın. O Merhamet edenlerin en Merhametlisidir” (Yusuf Sûresi/92) diyerek Nebevî bir tavırla kıyamete kadar gelecek takipçilerine hüsn-ü misal oldu.
Görüldüğü üzere Hz. Yusuf, mü’min bir ailede, hatta Peygamber ocağında neş’et etti. Buna rağmen aynı nurdan atmosferi paylaştığı kardeşlerinin ihanete varacak derecede kıskançlıklarına maruz kaldı. Bu kıskançlık ve neticesinde yaptıkları kötülük Yusuf’u bitirme azmindeki kardeşlerini zahiren maksatlarına ulaştırmış gibi görünse de Yusuf’a (aleyhisselam) risaletin ve vazife yapacağı ülkenin yolunu açtı.
Murad-ı ilahi, Yusuf Peygamberi Mısır’a sultan yapmak değil, O’nu orada peygamber olarak vazifelendirmekti. Sultanlık, o işin sadece vesilesiydi. O ülkeye köle olarak girmek, yani hayata en alt tabakadan başlayıp basamak basamak toplumun bütün katmanlarını tanımak da İlâhi takdirin farklı bir tecellisiydi. Köleliği, daha sonra başına geçeceği sarayın önemli vezirlerinden birinin evinde yaşamak ise Hz. Yusuf’a saray âdâbını, devlet göreneklerini yakından gözlemlemek ve tecrübe etmek imkânı vermişti.
Ruh güzelliğini yansıtan müstesna bir fizik güzelliği vardı. Kendisine bakanlara ellerindeki bıçakları unutturacak bir endam ahengine sahipti. Buna rağmen harama hiç meyletmemesi, bütün tazyikleri elinin tersiyle itip iffetine, ismetine halel getirmemesi muhatapları nezdindeki inandırıcılığı ve güvenilirliği adına çok önemliydi. Bu, ancak bir Nebînin veya Nebî varisinin ortaya koyabileceği bir irade kahramanlığıydı.
İşin finalinde ahireti talep etmek
Ahlaken dibe vurmuş bir toplumun aynı derecede ahlaksız oligarşisi ve tefessüh etmiş aristokrasisinin, kendilerinin kokuşmuş hayat anlayışlarına uymayan, onlar gibi bohemce ve sefih bir hayat sürmeyen insanlara nasıl iftira attıklarını da bu kıssada görüyoruz. Yapılanlar bir iftirayla sınırlı kalmadı; yıllar süren mahrumiyetlere, olumsuz algı operasyonlarına ve hapislere sebebiyet verdi. Yusuf (aleyhisselam) iffetiyle, ahlakıyla ve karakteriyle o topluluğa fazla geliyordu. Allah da onu o çirkin tacizlerden, ahlaksız toplumun olumsuz radyoaktif tesirlerinden korumak ve yapacağı risalet vazifesine hazırlamak maksadıyla zahiren kötü ama hakikatte emin bir mekâna, hapishaneye aldı.
Kıssanın her yerinde Yusuf Peygamber’in Allah’a teslimiyetini ve tefviz ifadelerini görmek mümkün. O, kuyudan da kölelikten de, zindandan da asla şikâyet etmedi. Bulunduğu her yeri misyonu hesabına en verimli şekilde değerlendirmenin yollarını aradı. Bu bazen iffet konusunda olduğu gibi temsil ağırlıklı bir duruşla, bazen de bir medreseye çevirdiği zindanda insanlara Allah’ı anlatmakla oldu. Kendisini bir zamanlar köle olarak gören, suçsuz olduğunu bildiği halde hapse attıran yöneticisine de ilim, hikmet ve faziletli duruşuyla kendini kabul ettirdi. Asla isyancı ve başkaldıran olmadı; intikam almayı düşünmedi. Başına gelen bütün olumsuzlukların ilk sebebi olarak görebileceği kardeşlerine bile kalbinde hiçbir olumsuzluk hissetmeyecek ölçüde affedici bir keremle muamele etti.
Hz. Yusuf bir rüya ile başladığı yolculuğunu, o rüyanın tahakkuku ile noktaladı. Bütün bunlar yaşandıktan sonra dünyanın kendisine tam güldüğü anda, “er-refîka’l-a’lâ” yı tercih ve vefatını talep etti. Bununla, işin finalinde takınılması gereken tavrı da dava adamlarına göstermiş oldu.
Hiçbir peygamberin kıssası Kur’an’da bu ölçüde bir bütünlük içinde ve detaylı olarak anlatılmıyor. Rabb-i Rahîmimiz’in “Kıssaların en güzeli” (Yusuf Sûresi/3) olarak tarif buyurduğu, hikmetlerle ve Peygamber yolunun yolcularına mesajlarla dolu bu kıssayı çokça okumak ve üzerinde tefekkür etmek gerekiyor.
[Süleyman Sargın] 7.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)