Hayır, Dünya Kupası’nı Afrika kazanmadı [Emre Demir]

Fransa’nın Rusya’da düzenlenen Dünya Kupası’nı kazandığı günden beri hem Türkiye’de hem dünyada Fransa’nın milli takımı gündemde. En çok tekrar edilen klişe ise Fransa’nın Afrikalı futbolcular sayesinde kupayı kazandığı ve asıl başarının Afrika’ya ait olduğu. Oysa ki, Fransa Milli Takımı’nın ilk 11’indeki 9 oyuncu Fransa doğumlu. Diğer ikisi de 2 yaşında Fransa’ya gelmiş.

Herkesin aklına futbolcu fabrikası denilince Brezilya gelir. Dünyanın bütün liglerinde Brezilyalı bir oyuncu top koşturur. Oysa ki, sanılanın aksine bugün dünyanın en büyük futbolcu fabrikası Fransa. Son 5 Dünya Kupası’nda 216 Fransa doğumlu oyuncu 17 farklı ülkenin formasını terletti.

Peki bu başarı hikayesi nasıl mümkün oldu sorusunun cevabını tek kelimede verebiliriz : Clairefontaine.

Fransa milli takımı 1960’lı yıllarda ardı ardına yaşadığı başarısızlıkların ardından Clairefontaine futbol akademisini kurma kararı aldı.Fransa Clairefontaine sayesinde elit futbol ülkeleri arasına girdi. Son 20 yılda 3 Dünya Kupası finali oynadı, 2’sini kazandı. 2 Avrupa Kupası finali oynadı birini kazandı. Zinedine Zidane ve Thierry Henry gibi yeteneklerin çıktığı bu akademinin Fransa’nın her şehrinde kolları bulunuyor. Yerel yönetimler 70’lerin başından itibaren en geri kalmış bölgelerde dahi futbol akademileri kurdu. O dönemde futbolcu yetiştirme konusunda en önde olan ülke İspanya’dan futbol antrenörleri transfer edildi. Bu futbol altyapı yatırımının en çarpıcı örneği tren istasyonu bile olmayan Les Ulis şehri. 30 yıldır profesyonel maaşlı futbol personeli olan Les Ulis şehrinin kulübü Thierry Henry, Patrice Evra ve Anthony Martial’ı yetiştirdi.

Fransa’da futbolcu havuzu olarak öne çıkan bölge ise Paris’in banliyöleri. Paris’in fakir göçmen mahallelerindeki potansiyeli ilk keşfeden futbol adamı Arsene Wenger, 15 yıl önce Paris’in Sau Paulo’dan sonra ikinci büyük futbol şehri olduğunu söylemişti. Bir çok Fransız genç yeteneği Arsenal’a kazandırarak büyük başarılar elde etti. Bugün Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi dünya devleri yetenek avcılarını Paris’e gönderiyor.
Dünya Kupası’nda yer alan 18 Paris doğumlu futbolcunun transfer değeri 482 milyon euro. Yani Paris’in yetiştirdiği yeteneklerin mali değeri Rio de Janiero ve Sau Paulo’nun toplamını geçiyor. Paris, Fransa milli takımında hiç oynamamış ve hatta Fransa’da adı duyulmamış oyuncular artık Avrupa’nın dev klüplerine transfer oluyor.

Futbol akademilerinin en çok Paris’in göçmen nüfus ağırlıklı banliyölerinde başarıya ulaşmasının sebebi ise ironik biçimde Fransa’nın göçmen politikasındaki başarısızlığı. 70’lerden itibaren göçmenlerin Paris’in kenar mahallelerinde yoğunlaşmasına engel olamayan Fransa, bu şehirlerde yoksullaşmanın ve işsizliğin önüne geçecek adımları atmadı. Bu banliyölerde doğan gençlerin önünde ne kaliteli eğitim imkanı var, ne de kalifiye iş fırsatlarına ulaşma şansı. Uzun binalardan ve beton binalardan ibaret bu banliyö bölgelerinde çoğu zaman tek seçenek futbol oynamak veya rap yaparak ünlü olmak. Örneğin, 2005’teki banliyö isyanlarının sembol semti Bondy’de doğup büyüyen Kylian M’bappe erken yaştan itibaren yüzlerce yaşıtı gibi tutku derecesinde futbol oynadı, sadece profesyonel futbolcu olmayı hayal etti. Profesyonel futbolcu olmak onun için fakirlikten kurtulmanın tek yoluydu. Paris’in merkezinde oturan yaşıtları gibi keman kursu ile futbol arasında kalmadı. Yine Chelsea’nın yıldızı N’Golo Kante eğer bu yetenekle sahip olmasaydı tıpkı Dünya Kupası’ndan önce ziyaret ettiği çocukluk arkadaşları gibi fabrikada işçi olacaktı. Ev kiralamaya çalışırken, iş ararken ayrımcılığa maruz kalacaktı. Bu futbol yıldızları mühendis, gazeteci, avukat vs. olsaydı muhtemelen beyaz tenli yaşıtlarına göre 3 kat daha zor iş bulacaktı. Göçmen çocuklarının kupayı Fransa’ya getirmesinin göçmen çocuklara yönelik ayrımcılığı bitireceğini düşünmek te naiflik olur. Bugün Pogba’ya, Umtiti’ye tezahürat yapan Fransızlar yarın yine evini kiralarken yabancı isimlere ait başvuruları baştan eleyecektir.

O yüzden Fransa’nın yetiştirdiği M’bappe’nin başarı hikayesi, aynı zamanda onun kadar yetenekli olmadığı için başaramayan 100 M’bappe’nin trajik öyküsü. Nasıl Brezilya’nın favelalarındaki fakirlik Ronaldo, Romario ve Ronaldinho gibi futbol devlerini çıkardıysa, Paris’in banliyöleri de bugün Paul Pogba’yı, M’bappe’yi ve Kante’yi çıkarıyor. Son 40 yıldır göçmen ailelere sırtını dönen Fransız hükümetlerininin başarısızlığı ile  uzun soluklu yatırımlar yapan Fransız Futbol Federasyonu’nun başarısının doğrudan sonucu bu kupa.

Velhaslı kelam, Dünya Kupası’nı Afrika değil Fransa kazandı. Maharet futbolcuların Afrikalı kökeninde olsaydı bu dünya kupasında Cezayir-Kamerun finali izlememiz gerekirdi. Fransa’nın 20 yıl sonra tekrar kazandığı Dünya Kupası Fransa’nın futbol akademilerinin eseridir. Bu başarı bir tesadüf değil, 20 yıldır artarak devam eden istikrarlı bir başarının sonucudur.

Futbolcuların zenci olması veya müslüman olmasının bu başarıda hiç bir payı yok. Bu kupa aynı zamanda, dünyanın en zengin 5. ülkesinin siyahi tenli çocuklarına futboldan başka çıkış yolu bırakmayan Fransa’nın hazin hikayesidir. Ne demişti Simon Kuper.  Futbol asla sadece futbol değildir.

[Emre Demir] 18.7.2018 [Kronos.News]

Trump'un eski danışmanı: Bana göre Erdoğan dünyanın en tehlikeli adamı

ABD Başkanı Donald Trump'a seçim kampanyasında önemli rol oynaması nedeniyle “Trump’a seçimi kazandıran adam” olarak bilinen Steve Bannon, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik dikkat çekici açıklamalar yaptı.

Bannon, geçtiğimiz çarşamba günü “CNBC Kurumsal Yatırımcı Alfa Konferansı”nda katıldığı sohbette, Trump'ın dış politikası ile ticaret politikalarını savunurken konu Cumhurbaşkanı Erdoğan'a geldi. CNBC muhabiri Michelle Caruso-Cabrera'nın, Trump'ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'den hoşlanan bir görüntü çizdiğini söylemesi üzerine Bannon, Trump'ın kendi ülkelerini başka her şeyin önüne koyan, güçlü kişiliklere sahip liderlerin çekimine kapıldığını belirtti.

ABD Başkanı'nın eski üst düzey strateji danışmanı Bannon, soruyu yanıtlarken güçlü tabir ettiği kişiliklerin Trump üzerine bıraktığı etkiye değindi ve ardından Erdoğan’ı da anarak şunları söyledi:

'Sanırım güçlü kişilikleri beğeniyor. Çin Devlet Başkanı Şi'yi beğeniyor… Erdoğan'ı beğeniyor… Ki Erdoğan bana göre dünyanın en tehlikeli adamı… Ve Putin'i de beğeniyor. Çünkü güçlü liderleri beğeniyor. Önceliği kendi ülkelerine veren, bu yolda devam eden, milliyetçi, başkalarının ne dediğini umursamayan liderleri…''

Seçimlerin ardından üst düzey strateji danışmanı olarak Beyaz Saray’a giren Bannon, kısa sürede en etkili kişilerden biri oldu. Akabinde önce yakın çevresiyle, sonrasında ise Trump’la ters düşünce 2017'de Trump tarafından görevinden alındı. artigercek.com

[Samanyolu Haber] 20.7.2018

Baskın Oran: “KHK ile işinden atılan 131.182 kardeşime yazıyorum; söke söke döneceksiniz!”

Artıgercek.com yazarı siyaset bilimci Prof. Dr. Baskın Oran, OHAL öneminde çıkarılan KHK’larla işlerinden hukuksuz birşekilde atılan 132.182 kişiye seslenerek bir gün işlerine geri döneceklerini söyledi.

KHK mağdurlarına “Şimdi önünüzde belki de yıllarca sürecek bir hukuk mücadelesi var. Ama herhalde ki bugüne dek ailecek gösterdiğiniz sabır ve metanet, bu mücadeleyi mecbur kılıyor.Zaman alacaktır. Ama unutmayın:” diye seslenen Oran şu tavsiyelerde bulundu:

“1) Şu andaki halinizden memnun olduğunuzu sanmıyorum; tek çareniz hukuksuzlukla mücadeleyi ulusal ve uluslararası hukuk yoluyla yapmak;

2) Şu anda önünüzde olan bu olumlu örnek bizlerin elinde yoktu ama mücadeleye tereddütsüz giriştik;

3) Sadece kendiniz için mücadele etmiyorsunuz; çocuklarınızın özgürlüğü yani istikbali için ediyorsunuz. Bunu onlara da borçlusunuz.

Gazanız şimdiden mübarek olsun!

Not: Bu yazının başlığını merak ettiyseniz: Kasım 1982’de atılışımı bana bildiren sarı zarfı kapıdan girerken elime tutuşturdukları anda Mülkiye’nin Sütunlu Salon’unu bangır bangır inleten bir cümleden alınmadır:

“Herkes dinlesin: Bu fakülteye söke söke döneceğim!”

Hakeeem, anlarsın ya!”

İşte o yazı;

131.182 kardeşime: Söke söke döneceksiniz!

Sıkıyönetim ve OHAL gibi rejimler, adı üstünde, geçicidir. Bitince, ‘Bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemek üzere…’ türünden yasaklar da biter ve hakkını arama evresi başlar.

Sorgusuz-sualsiz işlerinden atılıp aileleriyle birlikte açlığa mahkum edilen ve sayıları şu anda net 131.182 olan kardeşlerime yazıyorum bu yazıyı.

Tek Adam Rejimi 3 aşamadan geçerek oluştu:

1) Anayasa’yı, daha da kötüsü, hukuk’u hiçe sayan idari kararlar ve OHAL KHK’leri yoluyla kendi kendine fiilî yetkiler verdi ve sizleri attı;

2) Sonra bu fiilî yetkileri, Anayasa’ya ve hukuk’a tamamen aykırı biçimde yasalaştırarak hukukî görünüme büründürdü.

3) Şimdi de, bu aşamaları çeşitli yandaş ağızlardan tekrarlatarak kabul ettirmeye çalışmakta:

Nasıl olmuş olursa olsun hiç önemli değildir. İster fiilî ister hukuki, hiç fark etmez, Sayın Cumhurbaşkanımız artık ülkenin tek ama tek hakimidir. Her şeyi Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkararak halleder. Bu kararnamelerle kanun bile değiştirir.

Karşısında durmaya kalkışacakları hüsran beklemektedir!

Daha da veciz bir özet lazımsa, “Solcu olmam Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilişkimizi etkilemiyor” demiş olan Başdanışman Mehmet Uçum şöyle söyledi (“çatışma” ve “uyumsuzluk” kelimeleri yerine “muhalefet” koyarak okuyunuz):

“Sistem, çatışmaya elverişli değil. Bireysel tercihlerle çatışma olursa da onu tasfiye etme imkanlarına sahip. Çünkü tek irade var. Bir gecede bu uyumsuzlukları yaratanlar gider, yerlerine işi doğru yapacak kişiler gelir”.

Şimdiiii, bütün bunların da tümünü özetlemek isterseniz, Türkçede ironik olarak kullanılan bir özdeyişimiz mevcut:

“Deşilmiş Gözün Davası Olmaz”.

***

Oysa, öyle bi olur ki. Değil sivil OHAL, 12 Eylül askerî darbesinin sıkıyönetim döneminde bile mis gibi oldu:

1) Dünya çapında tartışmasız kabul edilen bir genel hukuk kuralıdır: Sıkıyönetim ve OHAL gibi rejimler, adı üstünde, geçicidir. Bitince, “Bir daha kamu hizmetinde istihdam edilmemek üzere…” türünden yasaklar da biter ve hakkını arama evresi başlar.

2) Üstelik, Türkiye’de bu olanağı sağlayan bir Danıştay kararı mevcut: Yüksek Mahkeme’nin 07.12.1989 tarihinde aldığı E. 1988/6, K. 198904 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı.

“Sıkıyönetim geçici bir rejimdir, aldığı kararlar sıkıyönetim süresiyle bağlıdır. Sıkıyönetim kalkınca bu kararlar da otomatikman yürürlükten kalkar, herkes görevine iade edilir” diyen bu karara göre, OHAL kalktığı tarihten (şu durumda, 18 Temmuz 2018) itibaren dava açılabilir. Çünkü “İlanihaye, ölene kadar haklardan mahrumiyet, mağduriyet olmaz.”

***

Ne diyorlar, Tek Adam bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarırmış, engellermiş…

Biraz zor engeller. Çünkü yukarıda sözünü ettiğim Danıştay kararı değil kararnameyle, kanunla bile değiştirilemez ve herkesi bağlayıcıdır. Tabii, TC hukuk dinlemez bir diktatörlükse, onu bilemem!

Ne diyorlar, “Zor, oyunu bozar”mış.

Bozar ama, bunun fiyatı çok ağırdır. Tek Adam Rejimi buna niyetleniyorsa, bu sefer artık çıkamamacasına gayri meşruluk çukuruna düşecektir. Çukurun sonu meçhuldür.

Tek Adam Rejimi’nin Aşil topuğu, çürük halkası da buradadır zaten.

***

Askerî sıkıyönetim sırasında bu sürecin nasıl geliştiğini ve eğer aynı Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyorsak yine nasıl gelişeceğini, sizlerle ilgili olduğu kadarıyla anlatayım.

İki sebeple anlatayım:

1) Tek Adam Rejimi’nin kulağına küpe olsun ki sonra “Aldatıldım, bilmiyordum,” demesin yine;

2) Hem siz masum ve mazlum insanların yüreği soğusun, hem de hak aramanın parmak şaklatır gibi kolay olamadığını, sabır ve metanetten sonra şimdi de önünüzde bir mücadele dönemi olduğunu görerek kendinizi hazırlayın.

***

12 Eylül askerî darbesi, 1402’likler diye meşhur olan bi halt etmişti: 1402 s. Sıkıyönetim Kanunu Md. 2’yi kullanarak, yaklaşık 5.000 kamu görevlisini “bir daha kamu görevlerinde çalıştırılmamak üzere” deyip görevlerinden sorgusuz-sualsiz attı.

Aynen şu anda sizlerin, net 131.182 kişinin atıldığı gibi.

Dava bile açamıyorduk.

Aynen şu anda sizlerin açamadığı gibi.

Şahsıma gelince, beni daha önce 06 Kasım 1982’de de YÖK marifetiyle atmış olan SBF’nin atanmış Dekanı Necdet Serin, ki şu anda her biriniz için bir veya birkaç Necdet Serin vardır sanırım, idare mahkemesi kararıyla geri dönme hakkını kazandığımı bildiren telgraftan 10 dakika sonra çektiği görülen telgrafla, bir de 1402’yle attı!

Tazminat davası açmayayım diye önce göreve iade telgrafını çekmiş, 10 dakika sonra tekrar atmıştı…

urnumu suyun üstünde tutmaya çalışıyordum: Evimi bölüp yarısını pansiyon vererek; köpeğim Efe’nin yavrularını satarak; dil öğretmenliği, inşaatçılık, ansiklopedi editörlüğü yaparak…

***

O sırada, komşu Hukuk Fakültesinden asistan arkadaşım, şu anda o da emekli profesör, Dr. Metin Günday şöyle dedi: “Olağanüstü yasalar ve hükümler, sadece olağanüstü dönemlerde geçerlidir. Ankara’dan sıkıyönetim kalkar kalkmaz üniversiteye başvuracaksınız. Rektörlük reddedecek. O ret yazısına dava açacaksınız.”

1969’dan beri çalıştığım Mülkiye’me dönmek için A.Ü. Rektörlüğüne Ankara’dan sıkıyönetimin kalktığı 20.07.1985’te başvurdum.

Nasıl ki Mehmet Altan davasında AYM kararını uygulamayan ve 12 Cumhuriyet çalışanını mahkum eden yargıç, Erdoğan tarafından şimdi Yargıtay’a atandıysa; Necdet Serin de mükafaten rektör yapılmıştı ve bu başvurumu 10 gün sonra, 30.07.1985 tarih ve 1301 sayılı imzasıyla reddetti.

Bunun üzerine Metin Günday gönüllü avukatım olarak Ankara 6. İdare Mahkemesinde dava açtı. Mahkeme, 12.11.1986 tarih ve 1986/931 sayılı kararıyla beni görevime iade etti.

Fakat Rektörlük Danıştay’a başvurdu ve 5. Daire 17.03.1987 tarihinde 2’ye 3 aldığı 1987/318 sayılı kararla, göreve iademin yürütmesini durdurdu.

Bunun üzerine 02.04.1987’de tekrar görevden atılmış oldum. 1971 darbesinden beri dördüncü atılışım.

İstedikleri kadar atsınlar; zırnık kadar şüpheniz olmasın arkadaşlar, haksızla kararlı mücadele eden sonunda kazanır. Danıştay 5. Daire’ye tekrar başvurduk ve Daire bu sefer 28.03.1990 gün ve 1990/651 sayılı kararıyla, Ankara 6. İdare Mahkemesinin hakkımdaki olumlu kararını oybirliğiyle onadı.

Kimse bugün hukuk o kadar bile yok demesin; unutmayın, bizim zamanımızda ne AYM olanağı vardı, ne de AİHM.

***

Biliyor musunuz, işimiz bitmemişti. Başka 1402’lik arkadaşlar için de farklı farklı yargı kararları çıktığı için olay Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kuruluna gitti. Nihayet, buradan 07.12.1989 tarih ve E. 1988/6, K. 198904 sayılı tarihî karar çıktı:

Sıkıyönetimin kalktığı tarihten başlamak üzere, mali ve sosyal hakları da (maaş, emeklilik, vb.) vererek, bütün 1402’likleri görevlerine iade etti. Ben de Ağustos 1990’da yuvama, Mülkiye’me döndüm.

Davayı açışımdan tam 5 yıl sonra, yani.

***

Sevgili kardeşlerim:

Şimdi önünüzde belki de yıllarca sürecek bir hukuk mücadelesi var. Ama herhalde ki bugüne dek ailecek gösterdiğiniz sabır ve metanet, bu mücadeleyi mecbur kılıyor.

Zaman alacaktır. Ama unutmayın:

1) Şu andaki halinizden memnun olduğunuzu sanmıyorum; tek çareniz hukuksuzlukla mücadeleyi ulusal ve uluslararası hukuk yoluyla yapmak;

2) Şu anda önünüzde olan bu olumlu örnek bizlerin elinde yoktu ama mücadeleye tereddütsüz giriştik;

3) Sadece kendiniz için mücadele etmiyorsunuz; çocuklarınızın özgürlüğü yani istikbali için ediyorsunuz. Bunu onlara da borçlusunuz.

Gazanız şimdiden mübarek olsun!

Not: Bu yazının başlığını merak ettiyseniz: Kasım 1982’de atılışımı bana bildiren sarı zarfı kapıdan girerken elime tutuşturdukları anda Mülkiye’nin Sütunlu Salon’unu bangır bangır inleten bir cümleden alınmadır:

“Herkes dinlesin: Bu fakülteye söke söke döneceğim!”

Hakeeem, anlarsın ya!

[TR724] 20.7.2018

Meriç’ten acı haber; Anne Hatice Akçabay ve 1 yaşındaki oğlu Bekir’in cansız bedenine ulaşıldı

Meriç nehrinden Perşembe günü saat 01:00’de Yunanistan’a geçerken botun alabora olması üzerine kaybolan anne Hatice Akçabay ile 1, 5 ve 7 yaşlarındaki çocuklar Ahmet Esat, Mesut ve Bekir Aras’tan acı haber. Anne Hatice Akçabay ve 1 yaşındaki oğlu Bekir’in cansız bedenine ulaşıldı. Ahmet Esat ve Mesut’u arama çalışmaları devam ediyor.

Türkiye tarafından yardım çalışmalarına katılan baba Akçabay’ın bir kardeşi Yunus Akçabay ise polis tarafından dün gözaltına alındı.

Eski Mazlum-Der Başkanı ve HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise arama kurtarma çalışmalarıyla ilgili son durumu şöyle anlattı: “Meriç faciası-son gelişme Edirne’de olan diğer amca Mesut Akçabay’la da görüştüm. Vali talimatıyla 2 gün daha arama devam edecekmiş. Gözaltındaki kalp hastası diğer amca halen gözaltında, onu serbest bırakın, acılara acı katmayın. AFAD Taşköprü civarında aramaya devam ediyor.” dedi.

Yunan ve  Türk yetkilileri aileyi aramaya devam ederken Yunanistan’daki Türkler de arama kurtarma çalışmalarına katılıyor.

Söz konusu facia ile ilgili Türkiye’de medyadan ve siyasilerden açıklama gelmemesi dikkat çekiyor. Dünkü faciayı Cumhuriyet internet sitesinden girerkek diğer basın kuruluşları faciayı haber olarak görmedi.

***

MERİÇ’TEKİ FACİA YUNAN TELEVİZYONLARINDA

Yunan medyası, Meriç’teki kayıp Türklere ilişkin gelişmeleri gün boyunca yakından takip etti. Bugün de sabah kuşağında bot kazasını ekranlarına taşıyan Yunan devlet televizyonu ERT 1, özel kanallar Skai, Ant1, Star ve Alfa gibi önde gelen medya kuruluşları, gelişmeyi izleyicilerine aktarmayı sürdürüyor.

Erdoğan yönetiminin baskısı sonucu ülkeyi terk etmek zorunda muhaliflerden 5 kişinin kurtulmayı başardığına dikkat çekilen haberlerde, 36 yaşındaki anne Hatice ile 3 çocuğunu ise arama çalışmalarının sürdüğünü belirtildi.

Yunan medyası, Türkiye’den Yunanistan’a geçmeye çalışırken alabora olan bot kazasına ilişkin dün gün boyunca gelişmeleri yakından takip etti. Bugün de sabah kuşağında bot kazasını ekranlarına taşıyan Yunan devlet televizyonu ERT 1, özel kanallar Skai, Ant1, Star ve Alfa gibi önde gelen medya kuruluşları, gelişmeyi izleyicilerine aktarmayı sürdürüyor. Dün akşam ana haber bültenlerinde kazaya dair detaylı haberlerini bölgeden canlı yayınlarla seyircilerine aktaran kanallar, kayıp çocukların fotoğraflarına yer verdi.

Devlet kanalı ERT 1, Türk hükümetinin cadı avından kaçmak zorunda kalan Türk vatandaşlarından oluşan 9 kişiden 5’inin Yunan tarafına geçmeyi başardığını aktardı. Yunan polisinin 36 yaşındaki anne ile birlikte 1, 5 ve 7 yaşlarındaki 3 erkek çocuğunu arama çalışmalarından bir sonuç alamadığı belirtildi. Bugün günün aydınlanmasıyla süreceği belirtildi. ERT 1, Orestiada kasabasının Thourio köyü yakınlarında gerçekleşen bot kazasının ardından kurtulan baba Murat Akçabay’ın yardım talebinde bulunduğu video mesajını da Yunanca altyazı ile yayınlanarak izleyicilerle paylaştı.

***

“BU DRAMA ‘SESSİZ’ KALAN ONURSUZLAR SÜRÜSÜ BİR TOPMUM ARASINDA KALDIK”

Siyasekçi Tuna Beklevic ise “Bir anne ve üç küçük evladı ile Meriç’te devrilen bot! Hergün Erdoğan rejimi zulmünden kaçan yüzlerce çaresiz ile kendi konforları bozulmasın diye bu drama “sessiz” kalan onursuzlar sürüsü bir toplum arasında kaldık. Siz neredesiniz? Arada kendinize soruyor musunuz?” dedi.




[TR724] 20.7.2018

Bozacının şahidi şıracı [Semih Ardıç]

Türkiye’yi 1994 krizine sürükleyen Tansu Çiller, Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi’ye telefon mülakatı vermiş.

O mülakatta en çarpıcı cümlenin altını çizdim: “Özel kesimde çok ciddi bir kriz beklentisi görüyorum.”

KRİZ İÇİN DAHA NE LAZIM!

Beklenti mi? Kriz olması için ne olmasını bekliyorsunuz sayın Çiller!

Piyasada kan gövdeyi götürüyor.

Ferit Şahenk bile döviz borcunu ödeyemiyor. Beyaz et devi Keskinoğlu iflastan evvelki son durakta çırpınıyor.

Kredi taksitlerini iki senedir ödemeyen Türk Telekom’a 29 banka el koydu.

Sabancı’nın elektronik mağaza zinciri Teknosa için Alman Media Markt hisse başına 1,06 euroyu bile çok görüyor. Zira Teknosa da fiilen batık bir şirket.

Enflasyon yüzde 15’i aştı, yeni zam bulutları ufku kararttı bile.

OLMAYAN FIRSATLAR

Çiller, cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin krizin atlatılmasında muazzam fırsatlar sunduğundan dem vurmuş. Fırsatların neler olduğunu ise müphem bırakmış. Olmayan fırsatı nasıl zikretsin ki!

Çiller’e de sözlerine de itirazım var.

Bir iktisat profesörü olarak ne kadar başarılı olup olmadığını talebelerine ve vazife yaptığı üniversitelerin takdirine bırakıyorum.

Amma velakin Çiller soyismi memleket idaresinde, hasseten ekonomi faslında tek kelime ile fiyaskodur.

Fiyasko ile eşi Özer Uçuran beyi ya da oğulları Mert ile Berk’in batırdığı şirketleri kastetmedim.

Ticarette muvaffakiyet ya da hüsranın muhasebesini aile kendi arasında yapar, mevzu kapanır.

ÇİLLER’İN SEBEP OLDUĞU 94 KRİZİ

Devleti krize sürüklemişseniz o başka. Çiller’in başbakanlığında Türkiye’nin maruz kaldığı 1994 krizi binayı temellerinden sarsmış, ağır hasarlı şekilde ayakta kalmaya çalışan o bina 2001’de devasa bir enkaza dönmüştü.

Başbakanlığında piyasa ile manasız bir inatlaşmaya giren Çiller’in memlekete çıkardığı faturanın yekûnu tam olarak hesap edilemese de bazı bilgileri tazelemek tahribatın büyüklüğü hakkında fikir verecektir.

Doğru Yol Partisi (DYP) lideri ve Başbakan Çiller’in Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ile kurduğu koalisyon faizlerdeki tırmanışı bir türlü durduramıyordu.

KARŞILIKSIZ PARA BASTI

Çiller engin iktisat bilgisi ile bir karar verdi ve piyasaya yüksek miktarda para sürdü. Tıpkı son bir senedir Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi karşılıksız para basma yılanına sarıldı.

Mamafih piyasada artan banknot miktarı faizi düşürmek yerine parası olan dövize hücum etti.

Çiller verdiği mülakatlarda Merkez Bankası’nın döviz satarak döviz talebini düşüreceklerini ifade ediyordu. Güya para bu şekilde Borsa İstanbul’a akacaktı.

O gün için 52 milyon dolar işlem hacmine sahip Borsa, Başbakan Çiller’in beklediği kadar parayı çekmeye kifayet etmedi.

Bankalar “yüksek devalüasyon olacak” beklentisini yaydı ve Merkez Bankası’nın sattığı dövizler de döviz fiyatını düşürmedi. Bilakis döviz arttı.

Dolar, birkaç ay içinde 8 bin liradan 42 bin liraya fırladı, 38 bin lirada tutundu. TCMB’nin döviz rezervleri 7 milyar dolar iken Nisan 1994’te 3 milyar dolara kadar düştü.

5 NİSAN KARARLARI

5 Nisan 1994’te hükûmet, “enflasyonu hızla düşürmek, TL’de istikrar sağlamak” maksadıyla 5 Nisan Kararları’nı ilan etti.

Bütçe tükenmiş, döviz kıtlığı yaşanıyor, diğer tarafta hükûmet enflasyonu düşürmekten bahsediyor.

Bu kadar dengesizliğin ortasında, kaygan zeminde kim enflasyonun düşeceğine inanır? Hiç kimse inanmadı Çiller’in ilan ettiği pakete.

Faizler daha da yükseldi. Döviz talebini azaltmak ve kısa vadeli kamu borçlarını ödeyebilmek için hükûmet mayıs ayında yüzde 400 faizli borçlanma kâğıtlarını piyasaya sürdü.

Hazine 3 aylık borcu yüzde 400 şok faizle temin edebiliyorsa piyasanın ahvalini tarife lüzum kalır mı?

Çiller, yüzde 80-85 seviyesindeki faizi 3-5 puan aşağı bastırmak isterken, yüzde 300-400 faize boyun eğmek mecburiyetinde kalmıştı.

TYT Bank, Impexbank ve Marmarabank o arada batmıştı.

FAİZLER YÜZDE 100’ÜN ALTINA İNMEDİ

“Kemer sıkma” tedbirleri diye yürürlüğe konulan kararlar ile krizin bedeli ‘Net Aktif Vergisi’ ile şirketlere fatura edildi.

Faizler Haziran sonuna kadar yüzde 300’de seyrederken, aradaki çok arızi dönemler dışında 1999’a kadar yüzde 100’ün altına inmedi.

Fatura her daim olduğu gibi 94 krizinde de çalışanlara, dar gelirlilere kesildi.

Özel sektörde ücretler düşürüldü, enflasyon üç basamaklı oldu, memur maaşları donduruldu. Ekonomik krizi durduracağı söylenen paket tam uygulanamadı.

Hükümet 8 ay sonra 24 Aralık 1995’te erken seçime gitmek mecburiyetinde kaldı.

Çiller’in partisi DYP iktidar olarak girdiği o seçimde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 178 sandalyeden 43’ünü kaybettti ve sandıktan 3. parti olarak çıkabildi.

HÜKÛMET YENİ KURULMUŞ…

Aradan 24 sene geçmiş ve bugün siyasî, iktisadî ve içtimai şartlar 1994 Türkiyesini tedai ettiriyor.

Meydan nasıl olsa boş. Millet balık hafızalı. Kaptanlık yaptığı esnada gemiyi karaya oturtan Çiller de Abdurrahman Çelebi edası ile krizden kurtuluş reçetelerini açıklıyor.

“Daha hükümet yeni kurulmuşken ve henüz sistem oturmadan yapılan değerlendirmeleri ise haksızlık olarak görüyorum.” sözleri ile herkesin aklı ile alay ediyor.

Çiller, desteğini esirgemediği Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın 16 seneden beri iktidarda olduğunu bilmiyor mu? Bal gibi biliyor.

Diğer oğlu Berk’in yeni kurduğu güneş enerjisi paneli şirketinin aldığı ihaleler sebebiyle bilmezlikten geliyor.

Hükûmet yeni kurulmuş, sistemin oturmasına fırsat vermek lazımmış…

KRİZİN FÂİLİ SARAY’DA

Millet zaten eli kolu bağlı bekliyor. Esnaf, sanayici borç batağında.

Bankalar her gün yeni bir “konkordato” kararı ile avucunu yalıyor. Şirketler batarken alacaklarını da tahsil edemiyorlar.

Türkiye’nin kredi notu gibi Koç ve Doğuş gibi büyük holdinglerin de notu “çöp (junk)” seviyesine iniyor.

Dövizde, faizde, enflasyonda kimse yarın ne olacağını tahmin edemiyor. Ticarî kredilerin senelik maliyeti yüzde 30’a fırladı.

Bu şartların müsebbibi ve fâili Erdoğan, Saray’da oturuyor. Yeni kabinede kasanın anahtarlarını da damadına verdi.

Çiller de sistemin oturması için biraz zamana ihtiyaç duyulacağından ve krizden çıkışın mümkün olduğundan bahsediyor.

Ne günlere kaldık.

Bozacının şahidi şıracı…

[Semih Ardıç] 20.7.2018 [TR724]

Bu kafayla 15 Temmuz… [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz neden hala aydınlatılamıyor?

‘Aydınlatılamıyor’ diyorsam, bu sadece belli bir kesim için.

Yoksa aslında geniş bir kitleye göre Türkiye’nin böyle bir sorunu yok. Aydınlatılmaya muhtaç bir durum da söz konusu değil. ‘Her şey apaçık, ayan beyan ortada.’

****

Bütün somut ve ciddi soru işaretlerine rağmen resmi 15 Temmuz anlatısı, artık Türk halkının ekseriyeti tarafından kati bir gerçek gibi kabul görmüş durumda. Gerçeklerin alıcısı yok. Sorular da soru soranlar da pek makbul değil.  Bunun en büyük sebebi, Türkiye’de gerçek bir sivil toplumun bulunmayışı. Devletten bağımsız, demokratik olgunluğu haiz, özgür düşünen, ilke ve prensiplerle hareket eden bir toplum yapımız yok. Ne medyası ne yargısı ne de sivil toplum kuruluşları bu kıvamda. Onun yerine irili ufaklı kamplardan oluşan bir ülkeyiz biz.

Gerçek anlamda bir milletten söz etmek bile çok zor. Türkiye’de sosyal kamplar ve bunların kendi aralarında sürgit devam eden ‘savaşları’ var. Bilgi yerine inanç, fikir yerine ön kabul, ilkeler yerine ‘fetih/zafer’ motivasyonu ile hareket eden kemikleşmiş sosyolojik aşiretlerden oluşuyoruz. Hepsinin kendine göre bir toplum ve devlet algısı; inanç ya da ideolojiye dayalı ezberleri var. Her biri kendine ait kutsalları ve düşmanları ile yaşıyor. Hal böyle olunca gruplardan her biri, ötekileri yok edilmesi, yenilgiye uğratılması, galebe edilmesi, diz çöktürülmesi, haddi bildirilmesi ve mümkünse kökünün kazınması gereken zararlı unsurlar olarak görüyor. Birinin felaketi bir diğerinin sevinci; mutluluğu ise kederi.

****

İktidarın 15 Temmuz resmi söylemi tuttu, çünkü inanılmak istenen oydu. Gülen cemaati dışında sözü edilen bütün sosyolojik aşiretler, bu söylemi satın aldı. Çünkü tam da olmasını istedikleri şey buydu. Her kesimin kendine göre bir cemaat karşıtlığı, nefreti ya da antipatisi oluşmuştu. Hepsinin istediği oldu.

Bugün söz gelimi Erdoğan’ın 15 Temmuz’u bizzat kendisinin tezgahladığını gösteren deliller ortaya çıksa kimse inanmaz. İnanmak istemez. 17 Aralık sonrası ortaya çıkan sıfırlama tapesi ne etki yaptıysa bu yeni 15 Temmuz delillerinin akıbeti de farklı olmaz. Neticeye etki etmez. Çünkü kimse bu ‘tatlı rüyanın’, bu konforlu ezberin bozulmasını istemez. ‘Hayaldi, gerçek oldu’ çünkü…

****

Çünkü zaten kaygı duyulan şeyin kendisi gerçeği elde edip etmemekle ilgili değil. Peşinden gidilen şeyin doğru ve hak olup olmadığıyla da alakalı değil. Olmasını istediği şeyin kendisine sunulup sunulmadığıyla ilgili. Bu da fazlasıyla karşılandı.

Şimdi artık iş, bu ‘mutlak doğru’nun kurcalanmasında değil, zaferin coşkuyla kutlanması ve bu mitin her geçen sene daha da ayinsel-tinsel-milli-esatiri bir sermesti içerisinde idrak edilmesindedir.

AKP geleneğinin yıllardır 29 Mayıs’larla doldurmaya çalıştığı ama bir türlü tam olarak grup öforisini oluşturamadığı bir ‘geleneksel gün’ ihtiyacı da böylece 15 Temmuz’la karşılanmış oldu.

****

Bu darbe girişimi, sağlıklı bir demokratik ülkede şimdiye kadar çoktan aydınlatılır ve her şey olması gereken yere oturtulurdu. Özgür ve bağımsız medya, tarafsız yargı, gerçek anlamda sivil bir toplum zaten bunun için vardır. Fakat bizde hepsi Saray’a bağlandığı ve haddizatında bu müesseseler oldum olası sivil ve bağımsız olamadığı için biz ülke olarak temizlenme-şeffaflaşma-demokratikleşme anlamında bir büyük treni daha kaçırmış olduk.

****

Bu mel’un hadiseyle ilgili iki ana anlatı mevcut. Biri AKP’nin resmi söylemi, diğeri de cemaatin kendi savunması. Her ikisi de kendi grup içi hedeflerini öncelediği için, bir diğerinin anlatısına kör-sağır. Kimse tam olarak gerçeğin peşinde değil. Her ikisi de kendi cephesinin savunması ya da zaferinin peşinde. Bunun için bir diğerinin açıklarına muhtaç. Hep o açıklar, karanlık noktalar, cevabı verilemeyen sorular üzerinden atak geliştiriliyor.

Oysa her iki anlatının sahiplerinin de cevap veremediği onlarca, yüzlerce soru var. Gerçek ikisinin ortasında bir yerde.

Halbuki tam tersi olsa, bizatihi kendi mensupları öncelikle kendi ‘cemaatleri’ içerisindeki çelişkilerin, açıkların, izaha muhtaç noktaların peşine düşse, o karanlık gece çoktan aydınlatılabilirdi. Fakat bunun için ‘hakikati’, kendi grup menfaatlerinin üzerine koyabilmeyi başarabilmiş, olgun birer demokratik kitle olmaları gerekirdi.

Bilakis herkes kendi grup aidiyeti ve motivasyonu ile hareket ettiği için kendi mahallelerine ninni söyleyip duruyorlar.

****

Bu iki ‘düşman kamp’ bu halde de kendini her ikisine de mesafeli olarak konumlandıran diğer ‘aşiretler’ farklı mı? Hayır. Onlar da yukarıda dediğim gibi, ya ‘yesinler birbirlerini’ ya da ‘cemaat başka türlü temizlenmezdi’ inanışında olduğu için aynı yalan rüzgarında sörf yapıp duruyorlar.

Bir örnek: 15 Temmuz dosyalarını en iyi okuduğu, konuya en fazla hakim olduğu söylenen, ‘titiz’ ve ‘tarafsız’ gazeteci Sedat Ergin… 14 Temmuz’da kendi gazetesinden İpek Özbey’e verdiği röportajda, darbe günü ve gecesinin en temel iki noktasını maniple ediyor. Mesela bir yerde, “Aslında bence 15 Temmuz darbe girişiminin seyrini değiştiren kişi Binbaşı O.K.’dır. Kendisi, cemaat kökenli bir subay. Darbeciler kendisine o akşam için görev veriyorlar. Görevi, o gece helikopterlerle MİT Müsteşarlığı yerleşkesine operasyon yapılıp Hakan Fidan’ın alınması. O da öğleden sonra MİT’e gidip bu olayı ihbar ediyor.” diyor. O.K. olarak kodlanan ihbarcı binbaşı Osman Karacan’ın o gün darbeyi ihbar ettiğine hiç değinmiyor.

Oysa bizzat kendi gazetesi Hürriyet’in 29 Mayıs 2017 tarihli haberinde, Karacan’ın, “Darbeyi ihbar ettim” şeklindeki ifadesi vardı. Karacan, dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak ile 15 Temmuz ana soruşturmasını yürüten Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen’e gizli bir ifade vermişti. Hürriyet, bu ifadeyi yayınladı. Pilot Binbaşı, “Darbe olabilir kelimesini kullandığımı çok iyi hatırlıyorum.” diye vurguluyordu. Yani sadece MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın kaçırılmasına dönük bir ihbar değildi bu.

Ertesi gün Sabah da bu tutanakları yayınladı ve Karacan’ın darbeyi ihbar ettiğini üstüne basa basa haberleştirdi.

Fakat buna rağmen Sedat Ergin, bu çok önemli bilgiyi karartıyor. Fidan’ın kaçırılması görevinin verildiğini söylerken ‘darbe ihbarını’ görmezden geliyor.

Peki bunu neden yapıyor? Cevabı, devamındaki sözlerinde saklı: “Muhtemelen Fidan’ın karargaha (Genelkurmay) gelmesi bile darbecilerin şüphelenmelerine yetiyor. Bu hareketler, darbecilerde içten bir sızma olduğu, karşı tarafın darbe hazırlığını öğrendiği kanaatine yol açıyor. Bunun üzerine planda sabaha karşı 03.00’te başlaması gereken darbe öne alınıyor. Öne alındığı için tam planlandığı gibi icra edilemiyor.”

Ergin, darbenin aslında 03.00’te yapılacağı resmi tezine sarıldığı için ‘darbe ihbarını’ özellikle es geçiyor. Öyle ya, darbe ihbar edilmişse daha kalkışma başlamadan önlenebilecekti. Önlenmesi gerekirdi. Fakat önlenmedi. Bu kanlı skandalı örtbas edebilmek için de “O aslında darbe ihbarı değil, Fidan’ın kaçırılması ihbarıydı” yalanı söyleniyor. Aynı yalanı MİT Müsteşarı Hakan Fidan da şimdinin Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da TBMM’ye gönderdikleri resmi yazılarla tekrarlamışlardı. Sedat Ergin de çizilen bu dairenin dışına çıkamıyor.

****

Peki o halde soru şu: “Madem ki darbe gece 03.00’te başlayacaktı, neden Özel Kuvvetler timine akşam saatlerinde Genelkurmay karargahını basıp Hulusi Akar’ı ‘emniyete alma’ görevi verildi? Neden komutanların karargahtan derdest edilmesi görevi günler öncesinden planlandı? Gece 03.00’te bu komutanlar hala karargahta çalışıyor mu olacaklardı? Bütün ifadeler, harekat tarzı ve hazırlıklar, ÖKK timinin oraya akşam saatlerinde gelecek şekilde hazırlandığını gösteriyor.

Bir diğer soru şu: “Madem ki darbe gece 03.00’te başlayacaktı, o halde neden Konya 3. Ana Jet Üssü’ne bağlı MAK timleri Abidin Ünal ve beraberindeki generalleri akşam düğünden almak üzere yola çıkarılıyor? Gece 03.00’te düğün mü olur? Veya tersinden soralım; akşam saatlerinde Hava Kuvvetleri Komutanı ve diğer paşaları düğünde derdest edince gece 03.00’e darbe mi kalır? Zaten herkes uyanır.

Hatta, darbenin nasıl erkene alındığına dair de bunca iddianame içinde elle tutulur tek bir somut veri yok. Bu kadar önemli bir kararı kimler, nerede, nasıl aldılar belli değil. Buna yönelik hiç bir delil, detay, ifade bulunmuyor. Sadece kendilerine göre bu boşluğu doldurabilmek için “Paniğe kapıldılar, erkene aldılar” diyorlar. Oysa böylesine önemli bir gecede, böylesine ani ve kritik bir karar değişikliğinin onlarca ayak izi, somut kanıtı, verileri, ifadelerinin olması lazım. Hiç biri yok.

Keza, Fidan’ın gece 3’te 3 helikopterle MİT yerleşkesinden nasıl kaçırılacağı da belli değil. İfadeler, karargaha baskın yapılacağı yönünde ama konuta yönelik nasıl bir hazırlık yapıldığı muamma.

Ayrıca Fidan’ın, Genelkurmay’dan çıktıktan sonra kaçırılacağı ihbarının yapıldığı karargaha gitmesi, orada dönemin Diyanet İşleri Başkanı ve Suriyeli muhalif Muaz El-Hatip’le yemek yemesi, kalkışma başladığında dahi ne yanındaki misafirlere ne de Cumhurbaşkanı ile Başbakan’a bilgi vermesi hep cevap bekleyen sorular arasında.

13 Haziran 2017 tarihinde “Darbe, akşam 20.30’a göre planlandı” başlıklı bir yazı ile bu konudaki soru işaretlerini sıralamıştım. Merak edenler daha detaylı bir şekilde o yazıya bakabilir.

****

Düşünün ki Sedat Ergin, en titiz, konuya en vakıf, en tarafsız gazetecilerden biri olarak görülüyor. Bu anlayışla, bu tarzla 15 Temmuz nasıl çözülebilir ki?

Bir diğer örnek, Cumhuriyet’ten Aydın Engin. O da 16 Temmuz’daki “İki yıl önce dün” başlıklı yazısında, cemaat adına konuşanları eleştirirken, “Neredeyse ’15 Temmuz’u aslında Erdoğan hazırladı ve uyguladı’ demeye getiriyorlar” diyor. Yani bu da Muharrem İnce’nin 24 Haziran’dan sonra her platformda seçimlerin aslında ne kadar demokratik olduğunu, Erdoğan’ın ne kadar gerçek bir zafer kazandığını anlatıp meşrulaştırmasından farklı değil. Erdoğan’ın muhaliflerini ikna etmede kendi havuz medyası ile başaramayacağı algıyı, ‘adam’ çok güzel başardı.

Aydın Engin de tek bir cümleyle, Erdoğan ve ekip arkadaşlarının 2 senedir açıklayamadığı, cevaplayamadığı bütün soruları, kapatamadığı bütün açıkları kapatmış.

Peki öyleyse Sayın Engin, 15 Temmuz’a dair o yüzlerce okkalı soru ve çelişkiyi neyle izah ediyor? Alternatif senaryosu, tezi nedir?

Sanki yakın tarih bu tür kendi kendine komplo örnekleri ile dolu değilmiş gibi. Aydın Engin, Stalin’in ölmeden hemen önce son bir büyük temizlik için ‘doktorlar komplosunu’ nasıl peydahladığını bilmiyor olamaz. Hitler’in Reichstag Yangınını bilmediğini, duymadığını düşünmek de Engin’e hakaret sayılır. Atatürk’ün İzmir Suikasti komplosunu da unutmuş değildir.

Hal böyle iken duayen büyüğümüz, Erdoğan’ın bu tür yollara tevessül etmeyecek kadar yüksek bir seciyeye sahip olduğunu mu düşünüyor acaba? Kendisinden böyle düşüklüklerin sadır olmayacağı bir keşide-kamet olduğu kanaatinde mi? Hayır, Erdoğan’ı geçmiş diktatörlerden ayıran nedir ki?

****

Sözün özü şu: Aradan 2 sene geçti, biz hala aynı noktaların üzerinde patinaj yapıp duruyoruz. Patinaj yaptıkça da üzerinde durduğumuz zemin aşınıyor. Bu kafayla da bu kolay kolay değişmez. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti…

[Ahmet Dönmez] 20.7.2018 [TR724]

Yalan durdurulamıyor çünkü gerçek güçlü değil [Tarık Toros]

Tuhaf zamanlardan geçiyoruz.

Sadece Türkiye değil dünyanın geneli tuhaflaştı.

Trump bir hafta Avrupa turuna çıktı.

Gittiği her yeri karıştırdı.

En son ülkesini de karşısına aldı.

Kendi partilileri bile “Bu şekilde nasıl dönecek” diye homurdandı, o derece.

**

Brüksel’de NATO ile ilgili birbirini tutmayan laflar söyledi, kendi sözlerini yalanladı.

Şunu dedi yani, ötesi yok:

“Kongre onayı olmadan ABD’yi NATO’dan çekebilirim ama gerek yok.”

Bıraksanız…

Kanunsuz, yargısız, basınsız, denetimsiz ülke yönetecek.

**

Brüksel’den sonra Londra’ya geldi.

The Sun’a İngiliz Başbakanını kötüledi.

“Beni dinlemedi” dedi.

“Boris Johnson çok iyi başbakan olur” diye, birkaç gün önce istifa eden Dışişleri Bakanı’na arka çıktı.

Gazete, başına geleceği bildiği için röportaj kaydını Trump’ın sesinden yayımladı.

BBC, bütün gün saat başı bu haberi çevirdi.

Trump, “yalan haber” deyip çıktı işin içinden.

Peki İngiltere Başbakanı ne tepki verdi:

“Boşver basın işte.”

**

Trump hafta sonu İskoçya’da golf oynadı, hafta başında Helsinki’ye geçti.

Putin’le iki saat görüştü, sonra ortak basın toplantısı yaptılar.

Brüksel ve Londra skandallarına pek tepki vermeyen ABD, bu defa ayağa kalktı.

Çünkü Trump…

Rusya’nın ABD başkanlık seçimlerine müdahale etmediğini söyledi.

Kendi istihbaratını açığa düşürdü.

Cumhuriyetçiler de kazan kaldırınca ağız değiştirdi.

**

Bitmedi.

Helsinki’de bir gazetecinin, “Rusya ABD’yi hedef alıyor mu?” sorusuna iki kere “hayır” diye cevap verdiği halde…

Beyaz Saray, sonra bunu yalanladı.

Soruyu soran gazeteci hayretle tweet attı:

“Gözümün içine bakarak iki kere aynı cevabı verdi.”

Ama nafile.

Trump bildiğini okuyor.

Dünya da Trump’a bugüne kadar görülmemiş bir anlayışla tahammül ediyor.

Tamamen “duygusal” bir kredi belki.

Ama tuhaf.

Çok tuhaf.

**

Gerek dünya liderleri…

Gerek medya patronları…

Gerekse muktedirlerin güdümündeki basın, yeterince büyük tepki vermiyor.

Batı’da kısmen özgür olan gazetecilik, yine de olan biteni objektif ortaya koymaya çalışıyor, şöyle veya böyle.

Haberi gazetede televizyonda göremeseniz bile internet üzerinden alabiliyor, teyidini sür’atle yapabiliyorsunuz.

Kurumunda kendini ifade edemeyen gazeteciler bunu Twitter’da “başına bir şey gelmeyeceği” rahatlığı içinde paylaşabiliyor.

Yetiyor mu?

Hayır.

Ne gidişatı etkiliyor.

Ne de Trump durdurulabiliyor.

Acayip müsamaha görüyor.

Verilen en büyük kurumsal tepki, “Öngörülemez bir lider.”

Peh..!

**

Trump…

Selefi Obama’nın dediği gibi, “Bütün demokratik kurumları yıkıyor.”

Fütursuz bir kabalıkla yürüyor. Kıra döke…

Ne yaparsa yapsın rezil olmuyor.

Avrupa’daki bir numaralı müttefiği Fransa’nın Başkanı Macron.

Daha yeni, danışmanının 1 Mayıs törenlerine polis kılığında katılıp göstericileri dövdüğü ortaya çıktı.

Bunlar tesadüfi gelişmeler değil.

Kimi devlet adamları çıkarları için her türlü kazanımı bir çırpıda ayakları altına alabiliyor.

**

Bütün bu kötülüklere karşı herkesin etrafında toplanacağı yegane şey, doğrular.

Bunun için de gazetecilik çok önemli.

Halkın doğru bilgi almasının…

Ve ortada dolaşan söylentilerin gerçeğine ulaşmasının tek yolu bu.

Tek başına Twitter veya yurttaş duyarlılığı ile olmaz bu.

Profesyonel ve çözüm odaklı gazetecilik şart.

Kopyala-yapıştır kolaycılığı, otomatik tweet atan programlar kurarak bir yere kadar.

**

Gazeteci olduğum için mesleğime dikkat çekmek için böyle yazıyor değilim.

Bu konuyu bu kadar vurgulamamın nedeni bu değil.

Dünyanın şu döneminde en mühim iş, gazetecilik.

Doğrusunu ortaya koymak ve bunu halka ulaştırmak çok önemli.

**

İşte bunun için…

Kişisel hırsları ve çıkarları uğruna ülkelerini ateşe atmaktan çekinmeyen politikacıların en sevmediği grup gazeteciler.

Gücü yeten, içeri attırıyor.

Gücü yeten, kurumundan attırıyor.

Gücü yeten, sarayından attırıyor.

**

Trump’ın şimdilik bunların hiçbirine gücü yetmiyor.

Henüz 1.5 senedir iktidarda…

Kağıt üstünde 2.5 senesi daha var.

Ve bir dönem daha başkanlık için yapmayacağı yok.

Şayet bu dönemi tamamlayabilir, ikinci dönem de seçilirse…

Emin olun, şu günlerde ima ettiği şeylerin tamamını yapar.

**

Dünyanın genel gidişatına dair pek ümit yok maalesef.

Umutlanabileceğimiz tek şey: Gazetecilik.

Ülkemizde bitmiş olabilir, lakin dünyada halen aktif.

Duyarlı hemen her gazetecinin, bir kartviziti daha olmalı: İnsan hakları aktivistliği.

Önümüzdeki 10 yıl boyunca buna çok ihtiyaç olacak.

**

Hitler döneminin çok öğretici olduğu söylenir.

Artık buna pek inanmıyorum.

Dünya siyaseti kasedi başa sardı.

80 sene önceki hastalıklar tekrar hortladı.

**

Doğru, soğuk savaş sona erdi.

Türkiye’de OHAL’in sona ermesi gibi bir şey bu.

**

Duyarlı gazetecilere önereceğim tek şey:

Geleceğe kendinizi hazırlayın, çok yakında buna pek vakit bulamayacaksınız.

[Tarık Toros] 20.7.2018 [TR724]

Her şeye rağmen: Şevk-i mutlak! [Cemil Tokpınar]

Çağın zalimlerine karşı asla boyun eğmeden iman ve Kur’an hizmetine devam eden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, 1935 yılında talebeleriyle birlikte Eskişehir Hapishanesinde bulunmaktadır. Hapishane şartları o kadar ağırdır ki, insanların ümidini, şevkini, moralini yerle bir edecek seviyededir. Ancak ümit ve şevk abidesi olan Üstad Hazretleri, her şeyde hikmet ve maslahatı gördüğünden takdire boyun eğmiş ve o ağır şartlarda bile herkese ümit aşılamaktadır. Şahsî ibadetlerinden, dua ve evradlarından asla taviz vermediği gibi, Risale-i Nur’un muhteşem bölümlerinden olan 30. Lem’a, 1. ve 2. Şua gibi esma-i hüsna, tevhid ve beşaret risalelerini burada yazar.

Ancak talebelerinin hepsi aynı olgunlukta ve aynı tahammül seviyesinde değildir. Bir gün belki de hapishanenin karamsar havasını değiştirmek ve talebelerini biraz neşelendirmek arzusuyla genç talebelerinden Mehmed Gülırmak’tan bir istekte bulunur. Şevk konusunu anlamakta önemli bir yeri olan bu hatırayı bizzat Mehmed Gülırmak’ın kendisi şöyle anlatıyor:

“Üstad bir gün bana:

– Muhammed, yavrum, bir na’t-ı şerif söyler misin, dedi.

– Söylerim efendim, dedim. Yahu, birçok destan, naat biliyorum. Hiçbiri aklıma gelmiyor. Sadece, Turnam türküsü geliyor, başka bir şey gelmiyor. O kadar araştırıyorum, imkân yok, bir şey aklıma gelmiyor. Ben başladım Turnam türküsünü söylemeye.

Allı turnam bizim ele varırsan,
Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle
Eğer bizi sual eden olursa
Boynu bükük, benzi soluk yâr söyle
Ah gülüm gülüm, kırıldı kolum,
Tutmuyor elim, turnalar hey


“Bir beyit bitince:

  • Fesübhanallah Muhammed, sen ne yapıyorsun? Bu, avam kısmının türküsü, dedi.
  • Ne olursa olsun Efendim, neyse cezam çekeceğim, bunu illâ çağıracağım, dedim.
  • Fesübhanallah, dedi. Boyuna fesübhanallah çekiyor. Bir taraftan korkuyorum, ama sesim de inadına daha fazla çıkıyor, dağ, taş inliyor. Nihayet türkü bitti.

“Üstad, gülümseyerek:

  • Muhammed, bana hakkını helal et, dedi. Ben de:
  • Hay hay, ne hakkı bu? Yerden göğe helâl olsun, dedim. Üstad:
  • Öyle bir ilham geldi ki, ‘Sakın çocuğa dokunma, biz ona na’t-ı şerif sevabı yazıyoruz; ne çağırırsa çağırsın dendi, beni şaşırttın sen, dedi.

Mehmed Gülırmak, bu türküyü söylediğinde 24 yaşındadır. Genç yaşta Üstadı ve Risaleleri tanımış, hizmet etmiş, bedel ödemiş bir yiğittir. Aradan yıllar geçer Mehmet Gülırmak, Isparta’ya Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ziyarete gider. Üstad Hazretleri, talebelerine Mehmet Gülırmak’ı tanıtırken şöyle der:

“Bunun bir saatlik hizmetine siz on sene çalışsanız çıkamazsınız. Bütün hocalar, şeyhler, dervişler asıldıkları zamanda bu yavrucak, çocuk olduğu halde gece gündüz dağdan taştan gider, her tarafa kitap yetiştirirdi. Gece giderdi. Bunun bir saatine çıkamazsınız.” der.

Asıl mesele, bilmek değil, yaşamak

Bu iki hatırada ibret alınacak çok nokta var. Sondan başa geleyim isterseniz. Üstadın son cümlesine dikkat edelim. Demek ki, makam mevki sahibi olmak, âlim ve hoca olmak yetmiyor dostlar! Bildiklerini ve inandıklarını ne kadar uyguluyorsun, kendine dava kabul ettiğin İslâm ve Kur’an hizmeti için hangi bedelleri ödüyorsun, zulme zalime ne pahasına olursa olsun karşı durabiliyor musun? İşte asıl mesele, asıl büyüklük, asıl hüner burada.

Bu yazıyı önceki geceden beri yüreğimi yakan, kim bilir kaç kez gözyaşlarına boğulduğum Meriç’teki kardeşlerimizin derin hüznüyle kaleme alıyorum. Beş yıldır hizmet hareketine mensup olan kardeşlerimizin hayatlarıyla yazdıkları kahramanlık destanları, Üstad ve talebelerinin yazdıkları çile ve ıztırap destanları gibi.

Öyle bir fedakârlık ki, makam, mevki, meslek, şan, şöhret, iş, can, mal, çevre, huzur, aile, tehdit, ölüm, iftira ile sınanan kardeşlerimiz nice destanlar yazıyor, kıyamete kadar “Hey gidi günler!” diyeceğimiz kahramanlıklar biriktiriyor.

Ancak bu yoğun acı, ıstırap, keder, buhran hepimizi olumsuz etkiliyor, travmaya sürüklüyor, depresif bir hal insanları çepeçevre kucaklıyor. Yetmiyor, kimilerinde umutlar köreliyor, sabır ve tahammül bitiyor, “Artık yeter, Allah’ın yardımı ne zaman” noktasına getiriyor, kimilerinin imanı sınırları zorluyor, gelgitler yaşanıyor.

Mesaj atanlar, telefon edenler, bizzat söyleyenler var:

“Hocam, içimizden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Eski aşkımızı, ümidimizi, şevkimizi bulamıyoruz. Ne yapacağız, nasıl ayakta duracağız?”

İşte sözün burasında aklıma şu gerçek geliyor: Üstad Hazretleri gibi muazzam ve muhteşem bir dava adamı, imanı hakkalyakîn mertebesinde bulunan bir hakikat kahramanı bile hiç değilse kardeşlerine moral ve şevk vermek için na’t-ı şerif okutuyor. Ama kader, hikmet belki de İlâhî irade Mehmed Gülırmak’a Turnam türküsünü söylettiriyor. Yetmiyor, o türküye na’t-ı şerif sevabı yazıyor.

Şu anda çekilen çileler ve yapılan fedakârlıklar da mana âlemlerinde çok önemseniyor, takdir ediliyor, alkışlanıyor ve emsalsiz sevaplar yazılıyor diye tahmin ediyorum.

Ancak şu andaki travmalara, acılara, moral bozukluğuna dur deyip, aşk, şevk, ümit şerbetiyle tatlandırmamız ve ballandırmamız gerekiyor.

Şevk-i mutlak, hizmetin esaslarındandır

Üstad Hazretleri Mektubat isimli eserinde hem dine hizmet, hem de şahsî terakkî metodu olarak seçtiği acizlik yolunu ve dört esasını şöyle açıklıyor:

“Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” (4. Mektub)

Demek ki, manevî mesleğimizin dört esası “mutlaklık” seviyesindedir ve bunların birisi de şevk-i mutlaktır.

Yani her şeye rağmen tam, eksiksiz, engelsiz, sürekli şevk içinde bulunmak!

Şevkin kelime anlamı her ne kadar “istek, heves” ise de, asırlardır kullanılan bu kelime “aşk, şevk, gayret, neşe, arzu, mutluluk, sevinç, coşku, ümit, huzur, cesaret, girişim, hiçbir engele aldırmamak” gibi manaları da içinde barındırmaktadır.

Şevk varsa, hizmet ve hayat vardır. Bunun için Üstad Münazarat isimli eserinde, “Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir (bineğidir).” tesbitinde bulunur.

Şevk yoksa hizmet, gayret, başarı yoktur. Şevk konusunu anlamak için 18. Mektub’un Üçüncü Meselesi’ni müzakere ederek okumak gerekir.

Şevk-i mutlak için neler yapmalıyız?

Şu anda herkes seviyesine göre farklı boyutlarda travmalar yaşadığı için mutlaka meşru bir huzur, rahatlama, mutlu olma yöntemlerini bulmalıyız. Çünkü mutsuz, ümitsiz, şevksiz bir insan ayakta duramaz, muhtaçlara yardımda bulunamaz ve hizmet edemez. Önce kendimize yatırım yapmalıyız. Herkes kendini ve ailesini ayakta tutmak ve olumsuzluklardan korumak için çırpınmalıdır.

Peki yaşadığımız olayları anlamak, tahammül etmek ve şevki korumak, hatta arttırmak için ne yapmalıyız?

  1. Önce yaşadığımız olayların hikmet ve sevaplarını keşf etmeli, geçmiş bütün nebi ve velilerin katlandığı fedakârlıkları, nail oldukları İlâhî yardımları ve başarıları okumalı, “Ya Ömer, istemez misin, dünya onların, ahiret bizim olsun” sırrını anlamalıyız.
  2. Bu süreçte yaşanan ikramları, tevafukları, sadık yakaza ve rüyaları okuyalım, paylaşalım, ümidimizi kırmayalım ve şevklenelim.
  3. Her sıkıntıya rağmen dua, ibadet, yardımlaşma ve hizmetin hakkını vermeye çalışırsak, içimiz huzur, sevinç ve şevkle dolar.
  4. Şevk hizmeti, yeni hizmetler ve başarılar da şevkimizi besler, tetikler, artırır. Bunun için yeni hizmet yol ve yöntemleri geliştirip uygulamalıyız. Atalet ve tembellik şevksizliği, ümitsizliği ve huzursuzluğu besleyen faktörlerdir. Çok güzel yeni hizmet tarzları uygulayan ve başarılı sonuçlar alan kimseleri modellemeliyiz.
  5. Hem kendimizi hem de ailemizi küçük mutluluklarla diri ve neşeli tutmalıyız. Bir yandan yaşadığımız olaylara yüreğimiz kan ağlarken bilhassa ailedeki hanımları, gençleri ve çocukları düşünerek meşru keyif ve mutluluk yollarını ihmal etmemeliyiz. Misafirlikler, farklı ikramlar, geziler, piknikler, kermesleri hem hizmete, hem şevke vesile etmeliyiz.
  6. Her meselede orta yolu tavsiye eden Üstadımız, ihlasa gelince “azamî ihlâs” dediği gibi, kardeşler arası irtibat içinde “müfritane irtibat” ifadesini kullanmaktadır. O halde sık sık iki kişi de olsa bir araya gelip okumalı, konuşmalı, şevk alıp şevk vermeliyiz. Ortam müsait olan ülke ve bölgelerde, keyfiyet programları, müzakereli okumalar yapmak, hatta düğünleri bile bir araya gelip kucaklaşmaya vesile etmek gerekir.
  7. Durumu ağır olan kardeşlerimizle maddî ve manevî ilgilenmek, hatta psikolog veya psikiyatrist yardımı almak şarttır. Herkes aynı seviyede değildir, bazılarının derdi daha ağır veya tahammülü daha zayıf olabilir.
  8. Bu süreçte kimileri tatil yapmaya imkân bulamayabilir, bazıları imkân bulsa bile tatil yapmak içinden gelmeyebilir, bazıları ise tatil yapmasa bunalıma girecek kadar ihtiyaç duyabilir. Herkesi anlayışla karşılayalım. Bence meşru ve makul olmak şartıyla tatil de yapılabilir. Ancak israftan, gösterişten, mümkünse resim ve video paylaşmaktan kaçınmak güzel olur. Çünkü her gün kan ağlayan canlar var. Düğün, tatil, piknik ne yaparsak yapalım, “bizce”sini yapalım, onu hizmetimize vesile kılalım.

Bu uzun konuyu burada noktalarken bütün dostlara açık bir çağrıda bulunmak istiyorum: Mümkünse şevk artıracak formülleri, uyguladıkları veya duydukları güzel hizmet yöntemlerini bize yazsınlar, paylaşalım ve ortak bir havuz oluşturalım.

Lütfen, şevk-i mutlak konusunu önemseyelim, fikir üretelim, çevremizle paylaşalım, yeni ufuklar keşfedelim.

[Cemil Tokpınar] 20.7.2018 [TR724]

Zaman tünelinde bugünkü Türkiye’yi bulmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

1839 yılı Türkiye tarihi için çok önemlidir. Özellikle de liberal demokrasinin modern Türkiye tarihindeki gelişiminin arkeolojisini yapmak bakımından. Çünkü 3 Kasım 1839 yılından Padişah Abdülmecit tarafından Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Mustafa Reşit Paşa’ya okutturulan Tanzimat Fermanı – diğer bilinen adıyla Gülhane Hatt-ı Hümayunu – Osmanlı devletini ve onun ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti’ni tartışmasız biçimde modernleşmeye yönlendirmiş en temel belgedir. Bu fermanın en önemli özelliği özel mülkiyeti garanti altına almasıdır ki bu Osmanlı tarihinde bir ilktir. Özel mülkiyete sahip olunması, miras yoluyla gelecek kuşaklara bırakılabilmesi, alınıp satılması ve bunlardan çok daha önemli olmak üzere, özel mülkiyete müsaderenin (el koymanın) kaldırılması, Tanzimat Fermanı ile gerçekleşmiştir.  (Sonra 1915’te Ermeni soykırımı sırasında müsadere dibine kadar yapılmış mıdır, yapılmıştır, bunu da belirtmeden geçmeyelim!).

Tanzimat fermanını 1856 yılında Islahat Fermanı izlemiştir. Bu fermanla vatandaşlar arasında İslam hukuku temel alınarak yapılan dinsel ayrımcılık ortadan kaldırılmış ve devlet seküler anlamda vatandaşları karşısında kapsayıcı ve nötr konuma getirilmiştir. Yasalar önünde eşitlik, işkencenin suç kabul edilmesi gibi hukuk devleti bakımından önemli ilkeler Islahat Fermanı sonucunda hukuk müktesebatımıza girmiştir. Eşit vatandaşlık ilkesi, hukukun yürütmeden ayrılması süreci, devletin sekülerleşmesinin başlaması, temel mülkiyet hakkı ve yaşam hakkı gibi temel hakların bağlayıcı olarak kabul edilmesi, monarkın (tek adamın) anayasa ve yasa üstü konumunun sınırlandırılması fikrinin gündeme gelmesi gibi gelişmeler, Osmanlı tarihindeki Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı metinlerine dek geriye götürülebiliyor.

Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda her ne kadar iç dinamikler, yani reform talep eden Osmanlı aydınları ve devlet adamları bu ilerici ve özgürleştirici adımlarda birincil rol de oynamış olsalar, yönetici elitin – başta padişahlar olmak üzere – bu reformları yaparken iç gereksinimlerden çok dış dengeleri ve stratejiyi dikkate almaları, reformların hayata geçirilmesi konusunda çok büyük zorluklar yaşanmasına neden olmuştur. Batı’ya verilen – verilmesi gereken! – tavizler olarak algılanan reformlar, gayet gönülsüzce uygulanmış, fırsatı bulunduğunda ise eski sisteme geri dönüş eğilimi ön plana çıkmıştır. Bu işlevsel bakışa örnek olarak Tanzimat Fermanı’nın arka planında olan Avrupa’nın Osmanlı üzerindeki etkisini azaltmak, Mısır’da Mehmet Ali Paşa konusunda avantaj elde etmek, Fransız Devrimi sonucunda ortaya çıkan milliyetçilik akımının imparatorluk üzerindeki etkisini azaltmak, azınlıkların ayaklanma potansiyellerini törpülemek gibi stratejik hedefler ön planda olmuş, normatif gereklilik düşüncesi geri planda kalmış, belki de hiç olmamıştır. Islahat Fermanı’nda da aynı stratejik bakış daha etkin olmuş, azınlıkların devlete bağlanması ve dış güçlerin Osmanlı üzerindeki etkisinin azaltılması hedefleri birincil motivasyonlar olmuştur.

Aydınlarla kitleler arasındaki iletişimsizlik

Birinci Meşrutiyet’in 1876 yılında ilan edilmesi de siyasi elitlerin bakış açısından Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı reformlarında olduğu gibi, aynı stratejik yaklaşımdan beslenmiştir. Azınlıkların devlete bağlanması ve dış güçlerin etkisinin azaltılması Saray’ın en temel hedefleriydi. Her ne kadar Osmanlı aydınının bir bölümü bu reformlara destek olsa da, hanedan ve yönetici elitler bakımından esas olan eski sistemin muhafaza edilmesi, Batı’ya karşı taktik-stratejik üstünlük kurmak, dengeleme stratejisi gibi ana motifler olmuştur. Böylelikle Birinci Meşrutiyet de esasında meşrutiyetin özü olan monarkın (padişahın) yetkilerinin kısıtlanmasını gerçekleştirememiştir. Oysa Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi aydınların istediği bu değildi. Batı ile bağı olan, iyi eğitimli aydınlar, sosyolojik ve tarihsel gelişmeleri okuyarak, çağın gereği olması bakımından liberal-demokratik değerleri, seküler yapıları, reformu ve değişimi talep ediyorlardı. Ancak halkın çok büyük bir bölümünün bu çağrıları anlama olanağı yoktu. Aydınlarla kitleler arasındaki eğitimsel uçurum kaynaklı iletişimsizlik, eskinin muhafazası konusunda hanedan ve muhafazakâr yönetici elitlere azımsanmayacak önemde bir taktik avantaj veriyordu. Zaten yürütme yetkisini elinde bulunduran padişah, sadrazam ve vekilleri istediği gibi atama ve görevden alma hakkına sahipti. Meclis-i Mebusan padişahı ve hükümetini denetleme hakkına sahip değildi. Ayrıca padişahta meclisi feshetme gibi yetkiler de vardı. Dolayısıyla bir güçler ayrılığı tesis edilmemişti. Birinci Meşrutiyet’in Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki yenilgi bahane edilerek Sultan 2. Abdülhamit tarafından sonlandırıldığında, Osmanlı-Türkiye lineer tarihinde evrimci değil devrimci çizgi de ister istemez aydınlar arasında genel kabul gören strateji haline gelmeye başladı. Osmanlı aydınları, imparatorluğun liberal demokrasiye reformlarla (evrimsel süreçle) geçeceğinden umudu kesmeye başladılar. Hatta bir çoğu da liberal demokratik bir yönetimden çok, Fransız Devrimi’nin tepeden inmeci ve jakoben reformlarını kendilerine örnek almaya başladılar.

Sultan Abdülhamit, 29 yıllık baskıcı yönetimi sırasında bu devrimci-tepeden inmeci yolun taşlarını döşedi. Abdülhamit yönetimine duyulan öfke, imparatorlukta özellikle iyi eğitim alan genç öğrencilerin ve aydınların örgütlenmesini beraberinde getirdi. İmparatorluğun kurtuluşunun yeniden meşruti yönetime geçilmesi olduğunu savunan aydınlar, bunun için Abdülhamit’in devrilmesi gerektiğini biliyorlardı. Abdülhamit kurduğu polis devleti ile muhaliflerin peşini bırakmadı. Baskıdan kaçabilenler, Avrupa’da örgütlendiler. Ahmet Rıza Bey gibi, Mizancı Murat Bey gibi aydınlar, hürriyet, eşitlik, temel haklar gibi değerleri çıkardıkları gazetelerde yurtdışından Memalik-i Osmanî topraklarından yaymaya çalıştılar. Böylelikle Jön Türk düşüncesi olgunlaşmaya başladı. Bu gruplarla aynı düşüncelerdeki bazı Harp Okulu öğrencileri Abdülhamit’i bir darbe ile devirmek istediler, ama darbe ortaya çıkartıldı ve darbeciler Fizan’a sürüldü (dikkat edin o günün istibdadında bile bu öğrencilerin yakınlarına dokunulmadı!). Bu aydınlar arasında Prens Sabahattin gibi ademi merkeziyetçiliği savunan ön-liberal aydınlar da vardı. Genç Osmanlı subaylarının hemen tamamı Jön Türk’tü – ortak noktaları Abdülhamit’ten kurtulmak ve anayasal bir rejim kurulmasıydı. Genç Mustafa Kemal (Atatürk) de Şam’da görev eri olan Beşinci Ordu’da silah arkadaşlarına kurucusu olduğu Vatan ve Hürriyet derneği çerçevesinde anayasal bir rejimi anlatıyordu. Bu tür gizli şebekeler birleşerek İttihat ve Terakki’yi oluşturdu. Cemiyet’in merkezi Selanik’ti. 1907 yılında tüm rejim muhalifleri ve Ermeni Devrimci Federasyonu Taşnaksutyun birleşerek Ahmet Rıza, Prens Sabahattin ve Malumyan’ın başkanlığında amaçlarını ilan etti: Abdülhamit’i tahttan zorla indirmek ve parlamenter demokratik bir yönetim kurmak! İttihatçılar 23 Temmuz 1908’de Manastır’da meşrutiyet yönetimini ilan ettiler. Abdülhamit İttihatçı askerlerin oranını dikkate alarak meşrutiyetin ilanını resmi gazetede yayımlamak durumunda kaldı. İttihatçılar önce hükümetleri arka plandan kontrol etmeyi tercih ettiler, doğrudan iktidarı ele geçirmediler. 31 Mart vakası sonrasında ise İttihatçılar iktidara el koydular ve Abdülhamit’i tahttan indirdiler. Mehmet Reşat, padişah olmasına karşın hiçbir varlık gösteremedi. Yasal müktesebat padişaha sınırsıza yakın yetkiler de verse, fiili durumun yasal durumdan önemli olduğunu Türkiye siyaseti yaşayarak görmekteydi artık. Bu durumun gelecek kuşaklara bıraktığı mirası dikkate almak durumundayız. Anayasaların toplumsal mutabakat değil, kâğıt parçası olduğu Türk siyasi geleneği içinde evrimcilik değil devrimcilik ve darbecilik böylece liberal demokrasinin ve temel hak ve özgürlüklerin yerini aldı. Siyaset özgürleştirici ve kurallandırılmış bir saha değil, ötekileştirici ve tahakkümcü bir despotizm enstrümanı haline getirildi.

Toplumu dönüştürmek

Bu anlamdaki siyaset, Cumhuriyet ile beraber yeni kurulan devletin de temel harcı oldu. Siyasette daima var olan normatif-etik özgürleştirici damar, baskıcı-ceberut siyaset mühendisliğine göre çok cılız kaldı. Anayasacılık teknik bir saha olmaktan kurtulamadı. Anayasa metinleri, kağıt üzerinde kalan ve sıklıkla da değiştirilen oynak ve uygulanmayan bir tür cendere olarak anlaşıldı. İktidara gelen her güç, anayasayı değiştirme hedefiyle siyaset yaptı. Çünkü toplumu dönüştürmek istiyordu.

17/25 Aralık soruşturmalarıyla beraber sosyolojik ve politik genetikte var olan bu araz yeniden ortaya çıktı. AB reformlarına tıpkı Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ya da Meşrutiyet gibi yaklaşan siyaset sınıfı, Kopenhag Kriterleri ve Venedik Komisyonu’nun ölçütlerinden sapmakta beis görmedi. Bunu yapan dibine kadar suça ve yolsuzluğa bulaşmış İslamcılara, durumu zaten kanıksamış olan sekülerler veya milliyetçiler de tepki göstermediler. Çünkü hepsi aynı gelenekten, aynı tarikten geliyordu. Hepsi aynı tarihsel malzemeyle beşlenmiş, hepsi de İttihatçı gelenekle öyle ya da böyle bağlantılıydı. İslamcı Erdoğan veya Türkiye ölçülerinde hala “sol” denilerek sola esasında hakaret edilen CHP, aynı sosyo-kültürel kodlara sahiptiler. Erdoğan’ın arkasındaki güç olan derin yapı da aynı kodlara sahipti. Bu kodlar Tanzimat’tan beri hukuk devletine, anayasaya, mülkiyet hakkına, temel hak ve hürriyetlere ısınamamıştı ki! Her zaman ana mesele Türkiye’nin kurtulması olmuş, kurtuluşu da Osmanlı’nın duraklama öncesindeki durumu olarak algılamışlardı. Daha fazla toprağa sahip olmak ve askeri bakımdan daha güçlü olmak gibi irredentist hedeflerin ve ahistorik idealize edişin fikirsel esaretini kıramayan Türkiye aydını, İslamcılık ve nasyonalizm dışında bir okuyuş bilmiyor, öğrenmek de istemiyordu. Evrensel olan veya yaşam standartlarının ilerlemesi gibi hedefler, ucuz dinbazlık ve antagonist şovenizm arasında bir yerlerde yitip gitti. Bu evrensel değerlerle sorunu olan diğer ortaklar, bugün stratejik ortaklarımız oldu: Rusya, İran ve Çin gibi.

Ne ektiysen onu biçiyorsun! 1839’dan bu yana geçen 179 yıldır hala daha en temel birey hak ve özgürlükleri, ya da Hammurabi kanunlarından beri kabul edilen suçun şahsiliği ilkesi gibi hukuk prensiplerini çözememiş olmamız, sanırım bu sosyolojik mirasla alakalı. Türkiye tarihinde demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin, hukuk devletinin – hatta mülkiyet hakkının bile! –  diğer temel evrensel normlarla beraber filizlenememiş olmasının nedeni, bu normatif yapının hiçbir zaman gerçek manada sahiplenilmemiş ve istenmemiş olması olmasın sakın! Devleti adalete önceleyen, devleti zenginliğe önceleyen, devleti bireye önceleyen topraklardan adil devlet, zengin devlet, birey haklarına saygılı devlet de çıkmıyor, çıkmayacak. Zaman tünelindeki Türkiye sosyolojisine girmemiz lazım azizim. Çok eleştirel okumalar yapmamız lazım. İşimiz zor, işimiz uzun. Osmanlı-Türkiye aydınlanmasının gerçekten aydınlanma olup olmadığını sorgulayarak, sıfırdan başlamalıyız devletimizi, toplumumuzu, tarihimizi ve kendimizi anlamaya.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.7.2018 [TR724]

Kalecilerin makus talihi değişiyor [Hasan Cücük]

Onlar futbolun yalnız adamlarıdır. Sevinçlerini bile yalnız yaşarlar.  Her oyuncunun hata yapma lüksü vardır, ama kalecilerin yokyur. Hatalarının bedeli ağır olur. Forvet ve orta saha oyuncuları için kesenin ağzını sonuna kadar açan kulüpler, mevzu kaleci transferi olunca cimrilikleri tutar. Son yıllarda kalecilerin bu makus talihi değişmeye başladı.

Geçen sezonun Şampiyonlar Ligi finalistlerinden Liverpool, bu sezon yıllarca hasret kaldığı Premier Lig şampiyonluğuna ulaşmak için transferde oldukça hızlı hareket ediyor. Kadrosunu Shaqiri, Fabinho ve Naby Keita gibi isimlerle güçlendiren Liverpool’un yeni hedefinde bir kaleci var. Bu isim Brezilya’nın milli kalecisi Roma’lı Alisson. 25 yaşındaki Alisson, 2016’da Internacional’dan Roma’ya 8 milyon Euro bedelle transfer olmuştu. Roma’da gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çeken Alisson, Brezilya milli takımınında kalesini ekim 2015’ten itibaren korumaya başladı.

Liverpool, Alisson için Roma’nın kapısını çalarken, kesenin ağzını da sonuna kadar açtı. Liverpool’un Alisson için Roma’yla 75 milyon Euro karşılığında anlaştığı ifade ediliyor. Transferin bir kaç gün içinde resmen ilan edilmesi bekleniyor. Bu transfer gerçekleştiğinde Alisson, dünyanın en pahalı kalecisi unvanına sahip olacak.

Futbol tarihinin en pahalı kalecisi kim?

Transfer sezonunda sadece Alisson’un adı öne çıkmadı. Real Madrid’in kalesini emin ellere teslim etmek için son bir kaç yıldır çalışmalar yaptığı herkesin bildiği bir sırdı. Ağustos 2014’te Levante’den Navas’ı kadrosuna katan Real Madrid, İker Casillas sonrası kaleyi teslim ettiği Kosta Rika’lı kaleciye tam itimat etmedi. Navas, ne kadar iyi performans gösterirse göstersin Real Madrid’in kaleci arayışı hiç bitmedi. Real Madrid’in listesinde Manchester United’lı David De Gea ve Chelsea’lı Thibaut Courtois var. Real Madrid bu iki isimden birini kadrosuna katarsa, hatırı sayılır bir meblağı ödeyecek.

Futbol tarihinin en pahalı kalecisini bulmak için oldukça gerilere gitmek gerekiyor. Bu isim 40 yaşını geride bırakan futbolun efsanesi Gianluigi Buffon. 2001’de Parma’dan Juventus’a transfer olan Buffon için ödenen ücret tam 52 milyon Euro’ydu. Aynı yıl Real Madrid, Juventus’a Zidane için 77 milyon Euro ödeyip tarihin en pahalı transferine imza atıyordu. O sezon Zidane’den sonra en pahalı transfer Buffon oluyordu. Buffon, Mendieta, Sebastian Veron, Rui Costa ve Pavel Nedved gibi yıldız oyuncuları geride bırakan bir ücretle Juventus’a gidiyordu.

Aradan 17 yıl geçmesine rağmen Buffon tarihin en pahalı kalecisi olmaya devam ediyor. Forvet ve orta saha oyuncuları için 3 rakamlı ücreti masaya koyan kulüpler, kaleciler için cimri davranmaya devam etti. Buffon’un rekoruna en çok yaklaşan isim Manchester City’nin kalecisi Ederson oldu. City, 2017’de kadrosuna Benfica’dan kattığu Ederson için tam 40 milyon Euro ödedi. City’nin şampiyonluğunda önemli tol oynayan Ederson uzun süre kalesini gole kapatmıştı.

Tarihin en pahalı üçüncü kalecisi Bayern Münih’in yaşayan efsanesi Manuel Neuer. 2011’de Schalke 04 kadrosundan Neuer’i renklerine bağlayan Bayern Münih, 30 milyon Euro bonservis ödedi. Bayern Münih’in yanı sıra Almanya milli takımının da bir numaralı formanın sahibi olan Neuer, mevkisinde dünyanın en iyileri arasında yer alıyor.

Peki bir kaleciye en yüksek ücret hangi tarihte ödendi? Bu sorunun cevabını almak için oldukça geriye gitmemiz lazım. Yıl 1958. Feyenoord, Ajax’tan transfer ettiği Eddy Pieters Graafland için bugünün ücretiyle tam 61 bin Euro ödüyordu. Bu rakam o güne kadar bir kaleci için ödenen en yüksek ücret oluyordu.

İspanyol kalecisi Andoni Zubizarreta ise milyonluk ücret ödenen ilk kaleci oluyordu. Barcelona, 1986’da Athletic Bilbao’dan kadrosuna kattığı Andoni Zubizarreta için tam 1,9 milyon Euro bonservis ücreti ödüyordu. Çift haneli rakamın ödendiği ilk kaleci ise Fransız Sebastian Frey oluyordu. Frey’i 1988’de Cannes’ten kadrosuna katan İnter, 14 milyon Euro bonservis ödüyordu.

[Hasan Cücük] 20.7.2018 [TR724]

2019’da nasıl bir Avrupa? [Ebubekir Işık]

23-26 Mayıs 2019’da yapılması öngörülen Avrupa seçimleri Avrupa Birliği’nin kalbi olan Brüksel’de şimdiden hissedilmeye başlandı bile. Avrupa Birliği ile ilintili birçok kurumun yanı sıra, 2019’da yapılacak seçimler temel de Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Birliği Komisyonu, Avrupa Birliği Dış İlişkiler Yüksek Temsilciliği (EEAS) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) gibi kurumları önümüzdeki beş yıllık süreçte kimlerin yöneteceğini ortaya koyacak. Haliyle bu son derece önemli pozisyonlara kimlerin seçileceği Avrupa’da ki tüm siyasi gruplar için büyük önem taşımakta.

Avrupa Parlamentosu Seçimleri

Popülist partilerin yükselişinin devam edecek olmasına rağmen, Avrupa Parlamentosu’nda en çok sandalyeye sahip olacak partinin Avrupa Hristiyan Demokratları’nın partisi olan EPP olacağını şimdiden ifade edebiliriz. EPP, parlamento başkanlığı için adayını Kasım 2018’de açıklayacağını geçtiğimiz haftalarda kamuoyu ile paylaştı. Büyük ihtimalle Avrupa Parlamentosu başkanlığına bu sefer EPP’nin Fransız delegasyonundan sonra en büyük delegasyonu olan İspanyol delegasyonundan biri gelecek. Brüksel’de yapılan kulislere kulak kabarttığımızda, EPP’nin Fransız delegasyonun öne süreceği adayın Parlamento başkanlığı için değil, özellikle Komisyon başkanlığı için yarışacağı ihtimalinin yüksek olduğunu ifade edebiliriz.

Avrupa Sosyalistleri (S&D) parlamento seçimlerinde kendi adaylarını seçtirebilmek için Avrupa Liberalleri’nin partisi olan ALDE ve Yeşiller grubu ile bir koalisyon deneyebileceklerini söylemekle beraber, özellikle Avrupa Birliği Dışilişkiler Yüksek Temsilciliği (EEAS) pozisyonunu elde tutmak için EPP’ye çok fazla muhalefet etmeyecekleri kanaati çokları tarafından dile getirilmekte.

Baştan belirtmek gerekir ki ALDE’nin durumu 2019 Avrupa seçimlerine dair bir çok pazarlık için belirleyici olabilir. Şayet, Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un partisi ALDE’ye üye olursa, ALDE’nin Avrupa Parlamentosu’ndaki sandalye sayısı önemli ölçüde artacak ve bir bakıma Avrupa’nin siyasi liderlerinden biri olan Macron ALDE’li adayların en üst düzey pozisyonlara gelmeleri için çokça efor sarfedecek. Fakat, Macron’un partisinin EPP’ye de üye olma ihtimali hala devam ediyor. Böyle bir durumda, Avrupa Parlamentosu başkanının EPP grubundan olma ihtimali son derece yüksek olacaktır.

Avrupa Parlamentosu’nda ki populist gruba baktığımızda ise, Brexit sürecinden dolayı Parlamento’yu terk etmesi düşünülen UKIP’e rağmen, populist partilerin mevcut durumunu koruyacağı hatta bir miktar sandalye sayılarını arttıracağını öngörebiliriz.

Avrupa Komisyonu Başkanlık Seçimleri

Emannuel Macron yeni dönem komisyon başkanının Fransız bir siysetçi olması yönünde son derece istekli olduğu bir çok uzman tarafından dile getirilmekte. Bu sebeple Parlemento başkanlığı ya da Konsey başkanlığı için Macron’un çok fazla önde görünmeyeceğini belirtmek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamdan hareketle, şayet Macron’un partisi ALDE’ye ya da EPP’ye üye olması durumunda, büyük ihtimalle bir sonraki Avrupa Konseyi başkanı bu iki partiden birinin adayı olacak.

EPP çevrelerinde şimdiden Avrupa Birliği Brexit müzakerecisi Michel Barnier’in ismi Komisyon başkanlığı için öne çıksa da, Barnier’in Macron tarafından desteklenip desteklenmeyeceği hala bilinmemekte. Ayrıca, İngiltere’nin AB’den kopuş müzakerelerini yürüten birinin AB Komisyon başkanı olmasının siyasi bir anlamı da olacağı diğer konuşulan hususlar arasında.

Komisyon başkanlığı için ismi geçen adaylardan bir diğeri de ALDE’li mevcut AB Komiserlerinden Danimarkalı  Margrethe Vestager. Vestager koyu bir AB yanlısı olarak bilinmesi ve AB’nin siyasi bir birlik olarak daha fazla entegrasyon reformuna ihtiyacı olduğu gibi fikirleri, bir çok üye ülkenin Vestager hakkında bir takım kaygılara sahip olması sonucunu doğurmuş durumda.

Diğer taraftan, Avrupa Sosyalistleri (S&D) özellikle Frans Timmermans ve Federica Mogherini arasında Kasım ayına kadar bir seçim yaparak, Komisyon başkanlığına dair adaylarını açıklayacaklarını öngörebiliriz. Aslında, hali hazırda AB Enerji Birliği Komiseri olan Maros Sefcovic Avrupa Sosyalistleri adına Komisyon başkanlığı için aday olacağını resmi olarak duyurdu.

Bu siyasiler dışında Avrupa Birliği Komisyon başkanlığı için adı geçen diğer isimler ise IMF başkanı Christine Lagarde, Finlandıya eski başbakanı ve hali hazırda Eurogroup başkan yardımcılığını yürüten Alexander Stub olarak ifade edilebilir.

Avrupa Birliği Konseyi Başkanlık Seçimleri

AB Konseyi başkanlığı için ismi geçen adaylar daha çok EPP cenahında kümelenmekte. Bu isimlerden öne çıkan önemli adaylardan biri olan Litvanya Cumhurbaşkanı Dalia Grybauskaitė özellikle Almanya, orta ve doğu Avrupa’dan bir çok üye ülke tarafından da destekleneceğe benziyor. İkinci en güçlü EPP adayı olarak ifade edebileceğimiz diğer bir isim ise Romanya Cumhurbaşkanı olan Klaus Ihoannis. Kendisi Romanya’da ki Alman azınlığın önde gelen isimlerinden biri olarak geçtiğimiz dönem Romanya cumhurbaşkanı seçilmişti ve Merkel tarafından da destekleneceğine dair bir çok kişinin ortak kanaati söz konusu. Bu isimler dışında, İtalya eski başbakanı Paolo Gentiloni ve İrlanda eski başbakanı Leo Varadkar da AB Konsey başkanlığı için aday olması muhtemel isimler arasında.

Avrupa Birliği Dışilişkiler Yüksek Temsilciliği (EEAS)

Bir yönü ile AB’nin dışişleri bakanlığı olarakta düşünebiliceğimiz bu kurumun başına Avrupa Sosyalist grubundan bir ismin geçmesi son derece olası. Özellikle, Almanya sosyal demokrat partisi olan SPD’nin öne süreceği Alman bir siysetçinin Avrupa Sosyalistlerinin (S&D) adayı olacağı beklentisi Brüksel kulislerine son derece yaygın. Diğer muhtemel bir durum ise, Danimarka, İsveç ve Finlandiya’nın S&D grubu içerisinde ortak bir aday göstermeleri şeklinde ifade edilebilir. Fakat, an itibariyle bir isim telaffuz etmek son derece güç

Avrupa Merkez Bankası

Berlin’in Alman bir yöneticinin bankanın başına geçmesini diretecek olması son derece muhtemel olsa da, böylesine bir talebin özellikle Güney Avrupa’lı üyelerce reddedileceği bir çok uzman tarafından öngörülmekte. Hali hazırda, Italyan Mario Draghi’nin bankaya başkanlık yaptığı düşünüldüğünde, 2019’da Avrupa Merkez Bankası’nın başında özellikle İrlandalı ya da tekrar Hollandalı bir ismi görmek son derece muhtemel. Fakat, bugünden bir isim telaffuz etmek son derece zor.

[Ebubekir Işık] 20.7.2018 [TR724]

Meriç’te gece yarısı bot battı; 3 çocuk ve annesi aranıyor

Türkiye’deki zulümden kaçan bir aile daha Meriç’te bot kazası geçirdi. Gece 01.00 sularında Meriç’te botun batmasıyla anne ve 3 çocuğu sulara kapıldı.

Akçabay ailesinin içinde olduğu botta bulunan baba Murat Akçabay’la birlikte 5 kişi sudan çıkmayı başarırken, anne Hatice Akçabay (36) İle çocukları Ahmet Esat (7), Mesut (4) ve 1 yaşındaki Bekir Aras’tan henüz haber yok.  Çarşamba gece saatlerinde yaşanan olayda suya kapılanlardan 5’i ise kurtarıldı.

Yunan yetkililer, kurtarılanların Türkiye sınırında bir karakolda tutulduklarını açıkladı. Kurtarılanlar arasında eşi ve çocukları kayıp olan Murat Akçabay da yer alıyor.

Bottan sağ kurtulan baba Akçabay: Aramalar yetersiz


Dimetoka’daki Isakio karakolunda gözetim altında tutulan Murat Akçabay, arama çalışmalarının yetersizliğinden yakındı ve herkesi seferber olmaya çağırdı. Akçabay olay gecesi Meriç Nehri’nde yaşadıklarını ise şöyle anlattıanlattı:

“Plastik şişme bota dokuz kişi olarak bindik. İki kaçakçı da en son bindi. Toplam 11 kişi olduk. Nehrin ortasında kaya gibi bir cisme çarptığmızı sanıyorum. Bot delindi, kendi etrafımızda dönmeye başladık. Bir anda bot devrildi ve suya düştük. Diğer aile hemen nehrin sağ bölümündeki dallada tutundu. Ben ve eşimse çocukları tutmaya çalışırken nehrin ortasında kaldık. Küçük bebeğimizi eşim tutuyordu. Diğer ikisini ben tutmaya çalıştım. 7 yaşındaki Ahmet Esat’ta can yeleği vardı, biraz suyun üzerinde durabiliyordu ama diğeri suya battı. Eşim de akıntıya kapıldı gitti. Uzakta bir ağaç daluna tutunduğunu gördüm. Hatice sakın dalı bırakma seni gelip kurtaracağım dedim. Dalgalara karşı koymaya çalışırken onun aynı yerinde olmadığını gördüm. Seslendim, bağırdım ama bir daha seslerini duymadım. Yetiş Allah’ım…”

AFAD ekipleri de Meriç’in Türkiye tarafında arama kurtarma çalışması yürütüyor.

Kurtarılanlar Yunanistan’da

Meriç’te arama çalışmaları devam ediyor.

Kurtarılan sığınmacılar Yunanistan’da bir polis karakolunda tutuluyor.

Yunan yetkililer botta bulunan 9 kişinin kimlikleriyle ilgili bilgi paylaşmayı reddeti. Ancak grupta işinden atılan öğretmenler bulunduğu bilgisini verdi.

Cevheri Güven: Çocukta can yeleği var, yaşıyor olabilir

Meriç’te gece yarısı yaşanan bot kazasından sonra ilk uyarıyı gazeteci Cevheri Güven yaptı.  Güven’in sosyal medya hesabından duyurduğu olaya göre, gece 01.00 sularında Meriç’te bir botun batmasıyla bir anne ve 3 çocuk sulara kapıldı. Botun battığı bölgeyi işaretleyerek acil kurtarma çağrısı yapan Güven, şunları yazdı:

PASAPORTLARI İPTAL OLDUĞU İÇİN…

15 Temmuz sonrasında Türk hükümeti tarafından yüz binlerce kişinin pasaportları iptal edilmiş ve yasal yollardan yurt dışına çıkışları engellenmişti. Akçabay ailesinin de pasaportları iptal edilen kişiler arasında olduğu öğrenildi.

Kazanın yaşanmasına sebep olarak ise; Akçabay ailesinin 3 çocuğundan birinin dengesini kaybederek suya düşmesinin ardından, baba Murat Akçabay’ın çocuğunu kurtarmak için suya atlaması sonucu botun alabora olduğu ve battığı iddia ediliyor.

2017 yılının Kasım ayında, Ege Denizi’nden Yunanistan’a geçmeye çalışan 5 kişilik Maden ailesinin bindikleri bot alabora olmuştu. KHK ile ihraç edilen Hüseyin Maden ve eşi 3 çocuklarıyla birlikte Ege’nin buz gibi sularında hayata veda etmişti.

Geçtiğimiz Şubat ayında yine Meriç üzerinden Yunanistan’a geçmeye çalışan 8 Türkiyeli mültecinin bulunduğu şişme bot batmıştı. Abdurrezzak ve Doğan ailelerinin bulunduğu bottan sadece 1 kişi sağ kurtulabilmişti.

[TR724] 19.7.2018