A’dan Z’ye Cahit Zarifoğlu sözlüğü [Gülden Kara]

47 yıllık kısa hayatından geriye birçok şiir, hikaye, deneme, roman, günlük, tiyatro, çocuk şiirleri ve hikayeler bırakan Cahit Zarifoğlu 1 Haziran 1940 Ankara doğumlu. Aslen Maraşlı. Lise yıllarında edebiyatla ilgili bir arkadaş grubunun içinde olan Zarifoğlu’nun ilk şiir ve yazı denemeleri, yerel gazete ve dergilerde yayınlandı. 1961’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümüne girdi. Üniversite öğrenimi için gittiği İstanbul’da Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç’un, Cahit Zarifoğlu’nun kişiliği ve şiiri üzerinde büyük etkisi oldu. Şair, pankreas kanseri nedeniyle, 7 Haziran 1987’de İstanbul’da vefat etti. Evli ve 4 çocuk babasıydı.

ACZ: Sözlük anlamı olarak aciz, güçsüz anlamına gelen acz, şarin tam adının kısaltılmışıdır. Abdurrahman Cahit Zarifoğlu. Bu ismi taşıyan muhteşem bir şiiri vardır. Şiir şöyle başlar:

Seçkin
Bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim

AÇI DERGİSİ: Cahit Zarifoğlu’nun 1962 yılında yayına hazırladığı 4 sayfalık dergi. Tek sayı olarak yayınlanan dergi kendini “Anadoluda Bir Kapı” olarak tanımlamış. Dergide Zarifoğlu ile birlikte, Zarifoğlu deyince anmadan geçemeyeceğimiz isimler de yer alıyor. Rasim Özdenören ve Erdem Bayazıt.  Cahit Zarifoğlu’nun çok sevilen Berdücesi şiiri yine birkaç değişiklikle Açı’da yer alıyor.

ABDURRAHMAN CEM: 1965 yılında haftalık “Yeni İstiklal” gazetesinde, Rasim Özdenören’in yönettiği sanat sayfasında bu müstearla şiirler yayınlar. İlerki yıllarda çeşitli gazete ve dergilerde Ahmet Sağlam ve Vedat Can müstearlarını da kullanır.

AKABE YAYINLARI: Zarifoğlu’nun 1976’da Rasim Özdenören’le birlikte kurduğu yayınevinin adı. Hikâyesi 90’lı yıllarda İstanbul’da sona erene kadar 100’den fazla kitabı yayın hayatına kazandırdı. Birçok çeviri eser ve Müslüman alimlerin kitapları da basılmıştı. Alex Haley ve Malcolm X biyografileri, Hüseyin Nasr, Ali Şeriati kitapları bu eserler arasındadır. Akabe Yayınları’nın takdire şayan kitaplarının bir kısmı ise, dönemin Müslüman coğrafyasını ve özellikle bu coğrafyanın sorunlu alanlarının ele alındığı “dosyalar” serisi idi.

ARTİST: Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl’ın evinde bir sohbet meclisindedir. Herkes pür dikkat üstadı dinler ama yerinde duramayan Zarifoğlu, ayağa kalkar ve evin içinde dolaşmaya başlar. Necip Fazıl’ın kitaplığına bakan, plaklarını karıştıran şair “Aristo”dan sonra ikinci lakabını Necip Fazıl’ın nüktedan sözleriyle alacaktır. Cahit’in evin içinde dolaştığını ve kitapları karıştırdığını gören Necip Fazıl ona şunları söyler: “Yahu burada muhteşem bir konser varken sen notalarla meşgulsün artist.” Artist söylemi Nuri Pakdil tarafından da daha sonra tekrar dile getirilecek, Nuri Pakdil “Yedi güzel adam içerisinde en artist mizaçlı kişi Cahit Zarifoğlu’ydu.” diyecektir.

BERAT HANIM: İslam alimi Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin torunu ve Van müftüsü Kasım Arvas Beyin kızı. Zarifoğlu’nun eşi. Evlendiklerinde Cahit Zarifoğlu 35, eşi Berat Hanım 19 yaşındadır. Necip Fazıl nikah şahitleridir. Berat Zarifoğlu bir röportajda evliliklerini şöyle anlatacaktır: “Bizimki aşk evliliği değildi. Birbirimizi bile yüzüklerimiz takılırken gördük. Evlendikten sonra altı ay kendisine ‘siz’ diye hitap ettim yüzüne utancımdan bakamazdım. Yavaş yavaş tanıdık birbirimizi. Cahit Bey, benim hem hocam oldu hem kocam. Bana çok şey öğretti” Çiftin dört çocukları oldu.

CEMAL SÜREYA: Zarifoğlu, dönemin en bilinen şairlerinden Cemal Süreya’ya bir mektup yazar. Cemal Süreya bu sırada Paris’tedir. Bu mektupta şöyle bir soru sormaktadır Cahit, Cemal Süreya’ya: “İstanbul’a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilir miyiz?”. Paris’te bunaltılı bir ruh haliyle yaşayan Cemal Süreya tanımadığı bu genç adamın mektubunun ölçüsüz olduğunu düşünerek cevap vermez. Ancak Zarifoğlu öldükten sonra kaleme aldığı günlüğünde onunla ve yolladığı mektupla ilgili şunları söylemektedir:

“Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış. … İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. (Sezai) Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai (Karakoç)’tan almış. Saklamamışım o mektubu.

Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış herhal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Bende bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni?

Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde bürosunda rastlaştıkça konuşurduk, (ama her şeyden)…”

ÇOCUK KİTAPLARI: Çocuklarla çok iyi anlaşıyordu. Çocuklara hediye olarak birçok masal kitabı yazdı. Sadece kendi çocuklarının değil tüm çocukların sevgilisiydi. Öyle ki Erdem Beyazıt bu durumla ilgili “Bizim çocuklarımız bizden çok ona yakındı.” diyecekti. Çocuklar için 9 kitap yazdı. Bu kitaplar: Serçe Kuş, Ağaçkakanlar, Katıraslan, Yürekdede ile Padişah, Gülücük, Küçük Şehzade, Motorlu Kuş, Kuşların Dili ve Ağaç Okul’dur. Niçin çocuk kitapları yazdığını bir röportajında şöyle açıklar: “Çocuklara yazmanın, yazmak dediğimiz dehşetli olayı kolaylaştıran bir yanı var. Acılarını azaltıyor, yazar kendini biraz daha rahat hissediyor. Çocukların safiyeti ve günahsızlıklarından gelen rahatlık bu. Belki de büyüklerin çekişmelerle dolu dünyasından bir kaçış.”

HAMLE DERGİSİ: Maraş Lisesi’nde okurken (1954 yılı) Nuri Pakdil Erdem Bayazıt, Mehmet Akif İnan, Rasim Özdenören ve Alaeddin Özdenören gibi ileride şair, hikâyeci ve yazarlar çıkaracak bu gruptaki arkadaşlarıyla çıkardığı okul dergisinin adı.

İNS: 1974’te yayınlanan hikaye kitabının adı. 1996’de yeni hikayelerle de genişletilmiş kitap Hikayeler adıyla yayınlandı.

İŞARET ÇOCUKLARI: 1967’de basılan ilk kitabı. Öğrenci bursunu bu kitabı bastırabilmek için matbaaya verir, bu yüzden çoğu geceler aç yatar. Bir kitapçı yarı fiyatına 100 kitabını alır, kalan kitaplarsa emanet bıraktığı bir büroyu kış boyu ısıtacaktır. İlk kitabı İşaret Çocukları sobada yakılmış bir şairdir o. İlk kitabıyla gelecekteki okurunu ısıtmış ve yolunu ışıtmıştır.

KORKU VE YAKARIŞ: 1986’da ölümünden bir yıl önce yayınlanan son şiir kitabı.

MAVERA DERGİSİ: 1976’da arkadaşları Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt, Alaeddin Özdenören’le Ankara’da beraber kurduğu derginin adı. Zarifoğlu’nun tayininin çıkması ile dergi yayın hayatına İstanbul’da devam eder. Zarifoğlu’nun vefatından bir süre sonra ise kapanır. Toplam 164 sayı çıkan dergide Türk edebiyatında isim edinmiş pek çok yazar ve şairin ürünleri yer alır.

PİLOT OLMA SEVDASI: Lise öğrencisiyken son sınıfı uçma tutkusuyla okuyan Zarifoğlu, 1958 yılında katılmaya hak kazandığı bir planör kursuna, annesinin izin vermemesi üzerine gizlice katıldı. Yaz boyunca kurs görerek, “Türk Hava Kurumu Türkkuşu / Milli Model Uçak (B) Sertifikası” alan şair, jet pilotu olmak istediyse de kulağında çıkan rahatsızlık nedeniyle Hava Harp Okulu’na giremedi.

OTOSTOP: Zarifoğlu 1972-1973’te, İstanbul’daki bir kolejde Almanca öğretmenliği yaptı. Kısa süreliğine iki kez Almanya’ya giderek dil eğitimi alan şair, Almanya seyahatlerinde otostop yaparak Avrupa’yı dolaştı.

PANKREAS KANSERİ: Pankreas kanseri nedeniyle, 7 Haziran 1987’de İstanbul’da vefat eder. Hastalığı sırasında sık sık dostları gelir ziyarete, onlara durumunun kötü olduğunu belli etmek istemez. Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören’den fıkra anlatmasını ister, çocuklara gülümser. Yine ölümün yaklaşmasının verdiği hüzünle ona refakat eden Erdem Bayazıt’ın elinden tutar bir gün. “Erdem” der “Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak.” Ölümünün ardından şairler, yazarlar ve bilginlerin de katıldığı bir cenaze merasimiyle Beylerbeyi Küplüce Mezarlığı’nda toprağa verildi.

RİLKE: Üniversite bitirme tezi Rilke üzerinedir. Alman şair Rilke üzerine‚ “Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge von Rainer Maria Rilke – Eine Studie zu einigen Motive“ isimli, Almanca hazırladığı bitirme tezi 7 Temmuz 1971 günü kabul edildi. Cahit Zarifoğlu’nun bu tezi Ümit Soylu tarafından, “Rilke’nin Romanında Motifler“ adıyla Türkçe’ye tercüme edildikten sonra, 2013 yılında çift dilli olarak yayımlandı.

SEZAİ KARAKOÇ:  Zarifoğlu için Yedi Güzel Adam’dan biri, usta, ağabey…  “Sezai Karakoç ağabeyin yayınladığı Diriliş Dergisi’nde şiirlerim yayınlandı. Ağabeyin sohbetlerinden ve yazdıklarından çok şeyler öğrendik. Her anlamda bizim hocamızdı. Yetişmemizde çok büyük faydası oldu”

YAŞAMAK: Şairin bir kısmı Mavera dergisinde yayınlanan 1980 yılında basılan günlüğü. Kitap daha ilk cümlesiyle okuru yakalar. “Ne çok acı var!” Yaşamak bir günlük kitabı olmasına, en azından kendisini öyle tanıtan bir kitap olmasına karşın herhangi bir kronolojik sıra takip etmeyen yazılardan meydana geliyor. Bir hikâye kurgusu, olay örgüsü ya da devam eden olaylar bütünü değil de ilgili tarihlerde yazılmış daha çok deneme türü yazılarla karşılaşıyorsunuz.

YALNIZLIK: “Yalnızlığa zalimce bir hayranlık besliyorum” diyecek kadar sevmiştir yalnızlığı. İlk gençlik yıllarından beri yalnızdır Cahit Zarifoğlu. Arkadaşları “Aristo” lakabını da bu sebepten koyar. Şiirlerinde sıkça karşımıza çıkan tema. “ah şu yalnızlık bir kemik gibi nereye dönsem batıyor.” Zarifoğlu vefatından kısa bir süre önce Rasim Özdenören’e şöyle konuşacaktır: “Rasim, yalnızım. Sen bu hastaneyi insan dolu zannediyorsun değil mi? Oysa bu hastanede benden başka kimse yok, yapayalnızım.” Ömrünün sonlarına doğru, özgürlük, yalnızlık ve tüm yüklerden, insanlardan kurtuluş özlemini şöyle ifade eder: “Bir tay olmak istiyorum Rasim, bir bahar günü, yemyeşil çayırlarda, koşmak, koşmak istiyorum.” Sonunda tıpkı şiirinde dediği gibi olur: “Yalnızlıkla ben kaldım.”

YEDİ GÜZEL ADAM: Cahit Zarifoğlu’nun kitabının adı olan ‘Yedi Güzel Adam’ Türk Edebiyatı’nın bir dönemine damga vurmuş, hepsi de Kahramanmaraş’tan çıkmış ünlü şair ve edebiyatçılar için kullanılan bir ifadedir. Bu isimler Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Mehmet Akif İnan, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt ve Alaeddin Özdenören’dir.

KENDİ KALEMİNDEN CAHİT ZARİFOĞLU

Zarifoğlu, kendini şöyle tanıtmıştır.

“1940’ta Ankara’da doğdum. Rahmetli babam hakimdi. Bu vesile ile çocukluğum Güneydoğu’da geçti. İlkokula Siiverek’te başladı, Maraş ve Ankara’da bitirdim. Ortaokula ise Kızılcahamam’da başladım, liseyi Maraş’ta tamamladım.

Aslen Maraşlıyım. Ceddimiz 300 yıl kadar önce Kafkasya’dan Maraş’a gelip yerleşmişler.
Bunlar üç kardeşmiş ve içlerinden birinin adı Zarif’miş. İşte bizim aile bu Kafkasyalı Zarif’ten geliyor.

Daha çok bu sebeple olacak Kafkasya’yı çok seviyorum. Edebiyata lise yıllarında şiir ve kompozisyonlar yazarak başladım.
Usta hikayeci Rasim Özdenören, şair Erdem Beyazıt, şair Alaaddin Özdenören ile aynı sıralarda okuduk.

Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyat’ını bitirdim.
Öğrenciliğim sırasında çalışmak zorundaydım. Muhtelif gazetelerde sayfa sekreteri olarak çalıştım.
Bu yüzden tahsilim biraz ağır aksak ilerledi.

Bütün bunlar zarfında vazgeçmediğim, değişmeyen, istikrarlı bir yönüm vardı, o da şairliğim ve yazarlığımdı.”

[Gülden Kara] 7.6.2019 [Kronos.News]

Bu Teveccüh Yetmez mi? [Fikret Kaplan]

"İşte sana onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları!.." [Neml Sûresi 27/52]

Gök kapılarının ardına kadar açıldığı kutlu zaman tünelinden çok değerli bir misafir gelmişti dünyamıza.

O aramızda misafir kaldığı müddetçe, Cenâb-ı Hakk’ın, her gece dünya semasına ineceği, kullarına sonsuz teveccühte bulunacağı bir zaman dilimiydi bu. İnsanlara melekûtî âlemin kapılarının sonuna kadar aralanacağı lütuf günleri…

Nesrimize girmiş, şiirimizde yer etmiş, edebiyatımızda baş köşeye oturmuş, vaaz u nasihatlere mevzu olmuş Ramazan-ı Şerif gelmişti. İnsanlara, ebedi hayatlarını kazanma yolunda bir ay rehberlik yapacaktı. Gözlerini açacaktı onların nefsin tuzaklarına, hakikatlerin yüzüne… ebedi saadet alemine.

Yüzyıllarca İslâm dünyasının hâmîsi olma gibi büyük bir misyonu eda etmiş ve bütün milletlerin şuuraltlarında öyle yer almış olan Anadolu topraklarına da misafir olmuştu Ramazan. Cenab-ı Hakk, insanların iyiliği için ortaya çıkardığı bu hayırlı millete öyle mükemmel bir kök vermiş ki, o tam dokuz asır Efendisi’nin Aleyhissalatü vesselam bayrağını en yüksek burçlarda dalgalandırmıştı. O yüzden, Ramazan bu ülkede bir başka değerliydi…

Fakat şimdi kendisini cansız cenazeler haline gelmiş bir memleket karşılıyordu. O eski his ve heyecandan hareket yoktu. İnsaf, şefkat ve merhametten eser kalmamıştı... İftar çadırları için, Afrika’daki mümin kardeşlerine yardım için, kumanya paketleri için aylarca öncesinden hazırlık yapan Hizmet insanları yoktu meydanlarda. Camiler, sokaklar, mahyalar, kubbeler nasıl bu denli şuursuz bir hale bürünmüştü? Hayret veriyordu her şey kendisine... Bu şehitler diyarı böyle değildi. Hiçbir dönemde bu kadar da lal kesilmemişti.

Halbuki şeytanlar bağlanmıştı. Zincire vurulmuşlardı kötülük telkin etmemeleri için. Kalplere hayır yolları, sevgi bahçeleri tamamen açık tutulmuştu.

Ama insi şeytanlar sevgi ve hoşgörünün bayraklaştırıldığı bu ülkede iblislerin çok ötesinde kötülük düşünüyorlardı Allah’ın sadık kulları için… Ne Yüce Yaratıcı’nın engin rahmet hazineleri ne de Ramazan’ın yeniden diriliş coşkusu onlara bir şey anlatıyordu. Zavallıların gözleri var; ama göremiyorlardı. Kalpleri var; ama hissedemiyorlardı. Zihinleri olabildiğince kirli, ağızları bozuk, içleri kin ve nefretle köpürüp duran bu insanlar sevgiye hasret gidiyordu. İyiliğe, güzelliğe, sevgi ve hoşgörüye tahammülleri yoktu. Şeytanın yapamadığını insanlara yapıyorlardı. Tahakküm etmek, onları ezmek, yıpratmak, küçük düşürmek ve yok etmek… Bu şerli insanlar, kendileri gibi düşünmeyenlere sürekli saldırmakta, karalar çalmakta, istediklerini göklere çıkarırken istemediklerini de istediği kadar iyi olsun rahatlıkla yerin dibine batırmaktaydılar.

Memleketin içler acısı haline ve iniltileri yürekler dağlayan mazlumların ahvaline hüzünle şahit oldu Ramazan. Her yerde samimi, hakperest insanların, zorba ve dehşetli adamların elinden ve zulmünden feryat ettiklerini gördü. Bütün memleket, baştan başa bir matem yurduna dönmüştü.

Ağlamaktan kendini alamadı ve yüzünü maziye çevirip dost, kardeş, talebe, esnaf, öğretmen, işçi, memur…samimi hizmet insanlarını aradı. Kendilerini insanlığa hizmete adamış o masumların hayalleri gözünün önüne geldi.

Hüzünlü gözlerle ülkeyi seyretti. Sokak sokak, ev ev gezdi. Okulların, yurtların çehresine baktı. Hamiyetperver esnafın, tüccarın işyerine uğradı. O evlerdeki, okullardaki, yurtlardaki, işyerlerindeki insanların çoğu ile dosttu.  Şimdi o güzel insanlar yoktu artık buralarda.

Bir kısmı, Allah rahmet eylesin, hücrede, gözaltında, işkenceyle; bir kısmı da hicret yolunda bir garip olarak vefat etmişti. Bir kısmı da gurbette perişan olmuştu. Kalbi, ruhu en derinden sızladı.

Karşısında harabeye dönmüş yerlerin mâmur, şenlikli olduğu, neşe ve sevinçle hizmet verdiği zamanlarda çok kıymetli talebelerle geçirdiği, o şirin sayfaları birer birer, sinema perdesindeymiş gibi canlanıp göründü. O kadar rikkatine dokundu ki, binlerce gözü olsa onunla beraber ağlayacaktı.

Hizmet gönüllülerinin gayretleriyle, saygının, sevginin ve insanî münasebetlerin yeniden canlandığı ülkede ne olmuştu? Halbuki yakın geçmişte her şey daha bir farklı görünüyor ve daha bir sıcak hissediliyordu. Ara sıra bir kısım münasebetsiz ve can sıkıcı sesler duyulsa da toplum hemen her kesimiyle âdeta bir bahar heyecanı yaşıyor ve upuzun kara kıştan sonra yaz rüyaları görüyordu. Bu darbe de.. 15 Temmuz da nereden çıkmıştı?

Yiğidim, hele anlatıver olup biteni! 
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım...
Ağlayıp sinelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.

Ramazan kültürünün bir başka güzel boyutunun, Müslümanların sofrasının herkese ve her dine açık olduğunu gösteren abiler, ablalar… sevenler ve sevilenler dünyasından pırıl pırıl renkli fotoğraflar, her yerde teneffüs edilen sımsıcak hava, her yanda tüllenen derin bir şefkat ve merhamet… kinin, nefretin bulunmadığı-bulunamayacağı günler... Sadece sofraların değil, müminlerin gönüllerinin de herkese açık olduğunu ilan eden Ramazanlar neredeydi şimdi…

Her tarafta harab eller, baykuşlara bayram,
Köprüler bir bir yıkılmış ve yollar yolcusuz,
Gelip uğrayanı kalmamış çeşmeler, susuz..
Her tarafta harab eller, baykuşlara bayram.

Ülkede masum insanlara yapılan tazyiklerle, reddedilişlerle, bir türlü sindirilemeyişlerle, kabul edilmeyişlerle, taziplerle, tehcirlerle, tehditlerle, tenkillerle, hapse atılmalarla, işkence görmelerle, acaba Cenâb-ı Hak bir metamorfoz mu yaşatacaktı bu ahirzaman gariplerine?!..

Hem bu hüzün hem de hüznün arkasında gizlenen lütuflarla hayret içerisindeydi Ramazan.

Nitekim, o mazlumların, mağdurların, zulme uğrayanların, gadre uğrayanların, azledilenlerin, tevkif edilenlerin, ta’zîb edilenlerin:

“Ey en açılmaz kapıları açtıran, en sarp yokuşları aştıran Rabbimiz!.. Bize de hayırlı kapılar aç; problemlerimizin halli için ferec ve mahreç nasip eyle.” dularına Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazen doğrudan doğruya, yakazaten, bazen de rüyada temessül buyuruyordu. Şefkat âbidesi, şiddetli tazyikler altında, sarsılmasınlar diye geliyor, ara sıra aralarına giriyordu: “Bakın, Ben sizinle beraberim!” diyordu. Yanında merakla soran ashabına şöyle buyuruyordu: “Onlar, Benim âhirzamanda gelen kardeşlerim!..”

Râşid Halifeler’le birlikte Ashab’ı Bedir, Ashab’ı Uhud efendilerimiz de geliyorlardı.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri de Ramazan’da kardeşlerini yalnız bırakmamıştı. O da bir başka hüzünlüydü. Hayat hikâyesinin mühim bir sahnesini yeniden yaşıyor gibiydi. Fakat, hizmet kardeşlerine güya Müslümanım diyenlerin çektirdiği zulümleri ne Komünist Rusya ne de bir başkası kendisine reva görmüştü.

O da ‘Dostlarım içinde çok münafıklar var. Münafık kâfirden daha tehlikeli ve zalimdir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar.’ demişti o gün. Ama şimdi ülkede şahit oldukları daha korkunçtu. Böyle bir zulmü hiç görmemişti.

En şiddetli baskı dönemlerinde bile kendisiyle birlikte tutuklanan talebelerinin eşleri hapse atılmamıştı. Zindanlara mahkum edilmemişti hamile hanımları. Bebekleri, çocukları, yaşlı anne ve babaları hücrelerde tutulmamıştı. Üstadın bulunamayan talebelerinin yerine eşleri, anneleri zulme maruz bırakılmamıştı, derdest edilmemişti. En zalim gaddar düşmanı bile onlara bunu yaşatmamıştı.

Geçenler varsa İslâm´ın şu çiğnenmiş diyârından
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, ziyaretçisiz mezârından;

İşte, Bediüzzaman’ın en büyük hayali olan hizmet okulları ve memleketin içine akacak pisliklerin önüne set diye yakaza halinde diktiği yurtlar… Onlar da yakılmış. Kapılarına kilit vurup harabe haline getirilmiş.

Hiç durmadan, gecesinde gündüzünde güzel talebeler yetiştiren kurumlar, soluk soluğa küheylanlar gibi Nam-ı Celil-i Muhammedî'yi dünyanın her yerine ulaştıran ışık evler… eşkıya mekanları diye kapatılmış bir bir.

Salonlarında, yemekhanelerinde, utana utana, hicap ede ede, terleye terleye himmet yapılan binalar… "Ne olur Allah aşkına coşun, burs verin, ev açın, yurt yapın, okul açın" denilen hizmet yuvaları hep tarumar edilmiş.

Uhuvvet, sevgi, yürekten alaka, birbirleriyle fertler sarmaş dolaş olurken, dışarıdan gelenlerin 'Aman Allahım, bu ne kardeşlik, bu ne uhuvvet' dediği hizmet günleri, hizmet insanları ve hizmet mekanları…yoktu artık toplumun hayatında.

Ağlamaktan kendini alamadı Üstad ve ta Çamlıca Tepesi’ne, İstanbul’a bakan yüksek yere çıktı, oturdu. Hayalen altı yedi sene öncesine gitti. Hayalinin gücü kuvvetli olduğu için onu o zamanda epey gezdirdi. Etrafta kendisini o hayalden ve o zamandan geri çevirecek kimse de yoktu, yalnızdı. Gözünü açtıkça altı yedi sene içinde bir asır geçmiş kadar tahribat olduğunu gördü memlekette.

Baktı ki, etrafındaki şehir, insanların içi, ruhu, aklı, kalbi.. baştan aşağı yakılmış, yıkılmış. Adeta iki yüz sene zulümle geçmiş gibi hüzünlü gözlerle seyretti İstanbul’u.

Müslümanların evleri ve maneviyatları tahrip edilmiş gördü. Kalbi en derinden sızladı. Bu, o kadar kalbine dokundu ki, her biri için milyonlarca gözle beraber ağladı. İnsanlığın bekasına adanmış bu hizmete karşı ruhlar nasıl olmuş da dilsiz şeytan kesilmişti.

Şimdiye kadar hiçbir şey kendisini o vaziyet kadar yakmamış, ağlatmamıştı. Eğer Kur’an’dan, imandan yardım gelmeseydi o gam, keder, hüzün ve zulüm bu hizmet gönüllülerini hücrede, gaybubette yaşatmazdı, ruhlarını uçuracak gibi bir tesir yapardı.

Eskiden beri şairler şiirlerinde, dostlarıyla görüştükleri yerlerin zamanla harap olmasına ağlamışlar. Bunun, ayrılık acısını en çok hissettiren örneğini Üstad gözüyle görüyordu. Manen birlikte olduğu çok sevdiği hizmet dostlarının ikamet ettikleri yere uğrayan bir adamın hüznüyle hem ruhu hem kalbi gözlerine yardım edip ağladılar.

O zaman, sadece dünyayı gaye edinenlerin haline çok hayret etti: “Nasıl oluyor da zulmü görmüyorlar ve kendilerini aldatıyorlar?” diye düşündü.

Çünkü o vaziyet, dünyanın tamamen fâni olduğunu ve insanların da içinde misafir olarak bulunduğunu ancak tamamen unutmasıyla mümkün olabilirdi. Hakikat ehlinin sürekli ‘Dünya gaddardır, aldatıcıdır, fenadır, aldanmayınız!” demelerinin ne denli unutulduğunu gözleriyle gördü. O şirin vatanın Hizmetin şahsında aslında dine savaş açıp manen ölmesi karşısında yüzlerce gözle ağlamaya ihtiyaç duydu.

Rivayet edilen bir hadiste buyruluyor ki, her sabah bir melek, “Ölmek için dünyaya gelir, harap olmak için işler yaparsınız.” der. İşte bu hakikati kulağıyla değil, gözüyle işitiyordu Üstad Bediüzzaman. Evet, şeytanın oyunlarına karşı kurulan menziller harap olmuş, hizmet duygusu yıkılmıştı. Üstad’la birlikte âdeta kabir ehli, okulların harabe duvarları, dağılmış taşları da ağlıyor gibiydi.

Madem dünyada böyle tahammülü aşan, sabrı tüketen, karşı koyulmaz, yakıcı zulümler var. Bu Hizmet ehli insanlar buna nasıl dayanıyorlar acaba diye düşündü. Zira, gözünü gezdirdiği her yerde karanlık gördü. O elemin şiddetinden gelen hisleri, ona dünyayı korkunç, boş, ıssız, başına yıkılacak gibi gösterdi. Ruhu düşman vaziyetini alan sayısız belâ karşısında hizmet gönüllüleri için bir dayanak noktası, bir yardım eli aradı. O sayısız ayrılıklardan, tahriplerden ve ölümlerden gelen hüzne ve gama karşı teselli beklerken, birden Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın:

‘O Aziz ve Hakîmdir: Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Göklerin ve yerin hakimiyeti O’nundur. Hayatı veren ve alıp öldüren O’dur. O her şeye kadirdir. (Hadîd sûresi,1-2) ayetinin hakikati tecelli etti.

‘Hizmet gönüllülerinin maruz kaldığı bu zulümler seni neden bu kadar üzüyor? Her şeyin asıl Mâlik’i, Sahibi ve Rabbi olan Nakkaş-ı Ezelî’ye bak. Her şey, senin Yaratıcın olan şu memleketin Hakiki Mâlik’inin emrine boyun eğer, her şeyin dizgini O’nun elindedir, O’na bağlanman yeter.’

Ramazan-ı Şerif, işte bir bayram sabahında ayrılıp giderken, bunca zulmün yanında Hizmet ehline gösterilen bu teveccühü görünce ‘insan, preslense, paletler altında kalsa bile, yeğdir, değer!.. diye düşünüyordu. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlar ile beraber ise, Bediüzzaman’in himmeti yanlarında ise varsın Allah’tan kopmuş insanlar, onları karşılarına alsınlar, onlara işkence etsinler, azaba doymazlık, ta’zîbe doymazlık içinde tazip üstüne tazipte bulunsunlar!.. Ne önemi olur, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlarla beraber olduktan sonra, Allah’ın teveccühü onlarla beraber olduktan sonra!..

[Fikret Kaplan] 7.6.2019 [Samanyolu Haber]

KHK davaları 200 yıl sürebilir

Ahvalnews.com'da yer alan Dicle Eşiyok imzalı haberin detayları şöyle:

Hatırlanacağı üzere; OHAL süresince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne doğrudan başvuru yapanlar için mahkeme iç hukuk yollarının tüketilmesi kararını verdi ve davaları reddetti. Anayasa Mahkemesi ise, OHAL KHK’leri oldukları gerekçesiyle inceleme yapamayacağından hareketle başvurulara red yanıtı verdi. İdare Mahkemeleri de işlemin bir idari işlem olmadığı gerekçesi ile açılan davaları reddederek, dava masraflarını hak arayanlara yükledi. Komisyon kurulmasından sonra ise İdare Mahkemeleri dosyanın doğrudan komisyona gönderilmesi şeklinde karar verdi.

15 Temmuz sonrası ilan edilen 16 KHK ile 130 bini kamu çalışanı, askeri okul ve polis okulu öğrencisi 250 bine yakın kişi KHK mağduru oldu. Bu 133 bin kişiden sadece yüzde 6’sı eski işlerine iade edildi.

Şu ana kadar elde edilen veriler şöyle:

667/3 No’lu KHK ile 4 bin 208 kişi ihraç edildi, bunlardan 78’i iade edildi.
667/4 No’lu KHK ile 41 kişi ihraç edildi, iade edilen olmadı.
668 No’lu KHK ile bin 684 kişi ihraç edildi, ihraç edilen olmadı.
669 No’lu KHK ile bin 389 kişi ihraç edildi, iade edilen olmadı.
672 No’lu KHK ile 50 bin 684 kişi ihraç edildi, iade edilen olmadı.
675 No’lu KHK ile 10 bin 131 kişi ihraç edildi, 74 kişi iade edildi.
677 No’lu KHK ile 15 bin 653 kişi ihraç edildi, 155 kişi iade edildi.
679 No’lu KHK ile 8 bin 400 kişi ihraç edildi, 277 kişi iade edildi.
683 No’lu KHK ile 367 kişi ihraç edildi, 124’ü iade edildi.
686 No’lu KHK ile 4 bin 464 kişi ihraç edildi, 17 kişi iade edildi.
689 No’lu KHK ile 3 bin 974 kişi ihraç edildi, 235 kişi iade edildi.
692 No’lu KHK ile 7 bin 348 kişi ihraç edildi, 312’si iade edildi.
693 No’lu KHK ile 923 kişi ihraç edildi, 57’si iade edildi.
695 ve 696 No’lu KHK’ler ile 2 bin 756 kişi ihraç edildi, 115 kişi iade edildi.
701 No’lu KHK ile 18 bin 632 kişi ihraç edildi, 142 kişi iade edildi.

İlan edilen kamu çalışanı KHK mağdurlarının toplamı 133 bin 351, iade sayısı ise bin 592.

Okulları kapatılan, mezuniyetleri geçersiz sayılan askeri okul ve polis okulu öğrencileri, diğer kamu ve özel kurulumlarda KHK’lerle mağdur edilenlerin sayıları da yukarıdaki rakamlara ilave edildiğinde, doğrudan mağdur edilenlerin sayıları 250 bini geçiyor. İkincil mağdurlar, yani mağdur yakınları da bu hesaplamaya ilave edildiğinde mağdurların genel toplamı rahatlıkla 1 milyon 500 bine yaklaşıyor.

Peki bu mağdurlar nasıl bir hukuki sürece tabi oluyor? Haklarını alabiliyorlar mı? Ya da ne zaman alacaklar?

Kendisi de bir KHK mağduru olan Doç. Dr. Bayram Erzurumluoğlu, Ahval'e yaptığı açıklamada KHK’lilerin davalarının 50 ila 70 yıl süreceğini söylüyor. Bunu da şöyle açıklıyor:

“125 bin kişinin davası, 220 iş gününde görülse ve her gün bir dosya karar bağlansa, 10 mahkeme de sadece bu davalara baksa 57 yıl gibi süreye yayılıyor.”

Bunun sadece ilk mahkemelerin süresi olduğunu Danıştay, Anayasa Mahkemesi, AİHM gibi süreçlerin ilave edilmesiyle, en az 200 yıl süreceğini belirten Erzurumluoğlu bu durumu “KHK’lilerin bir sandığa kilitlenip, sandığın da  anahtarının denize atılması” olarak tarif ediyor.

Ankara’da sadece dört mahkemenin KHK davalarına baktığına dikkat çeken Erzurumluoğlu şöyle bir matematik hesabı yapıyor:

“125.000 dava / 220 İş Günü /4 Mahkeme = 142 yıl ediyor."

Ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“120 olsun 100 yıl olsun. Bu hesaba Danıştay, AYM ve AİHM de dahil değil. Onlar da dahil edildiğinde KHK'lilerin davaları en az 250 yıl sürecek... İktidarın ‘KHK'lilerin önünde hukuk yolu açık’ algısı tamamen aldatmaca. Davaların bu kadar uzun sürmesine bir insanın ömrü yetmez, en az üç-dört ömür lazım.”

Ahval'e konuşan Prof. Mustafa Erdoğan ise, yasama organının özgürlükçü bir yola girerek söz konusu KHKleri kaldırmasının şimdilik uzak bir ihtimal olduğunu kabul ediyor ve Anayasa Mahkemesi’nin hak eksenli başvuruları dikkate alması gerektiğini söylüyor.

Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin her ne kadar 2016 yılında olağanüstü hâl KHK’lerini denetlemeye anayasal olarak yetkili olmadığına karar vermiş ise de, KHK mağdurlarının gerekirse yeniden göreve başlatılmak için eski kurumlarına başvuru yaptıktan sonra, Anayasa Mahkemesi’ne başvurması gerektiğini vurguluyor:

“Mahkeme daha da ileri bir adımla, bir bakıma ‘devrimci’ bir yorum yaparak, ‘davaya bakan mahkeme’ sıfatıyla defi yolunu işletip söz konusu KHK hükümlerini Anayasaya aykırılık gerekçesiyle iptal de edebilir. Bugünün şartlarında bu hayalci bir beklenti olarak görünebilir, ama eğer Türkiye normalleşecekse Anayasa Mahkemesi eninde sonunda içtihadını özgürlük ve haklar yönünde değiştirmek zorundadır.”

Uzun süren davaların mağdurlarından biri Sevda Y. hikayesini şöyle anlatıyor:

“Eşim işyerinde sevilen dürüst birisiydi. 18 Temmuz 2016’da uzmanlık sınavı vardı yoğun bir şekilde sınava çalışıyordu. 15 Temmuz akşamı da aynı şekilde sınava çalışıyordu. Hiçbir şeyden habersiz hiçbir alakası yokken. 27 Temmuz 2016’de açığa alındı… Çalıştığı kuruma bile girmesi yasaklandı ve 672 sayılı KHK ile hiçbir gerekçe sunulmadan ihraç edildi. İhraç haberini kendimiz yayınlanan listeden öğrendik. Yıllarca emek edip kazandığı işi bir anda elinden alındı. 14 gün sonra eşim tutuklandı. 17 aydır içerde. Beşinci mahkememiz olacak bu sefer çıkacak derken sürekli erteleniyor. Karıncayı bile incitmeyecek kadar hassas olan eşim silahlı terör örgütü üyesi olarak yargılanıyor...”

Bir öğretmen olan Gülden D., lisansı iptal olan KHK’lilerden. Şöyle anlatıyor:

“Yeni Asya okuruyum. 20 Temmuz’da lisansım iptal oldu. Maaş, tazminatın hepsi gitti. Örtünme yasağında da mağdur oldum. Bu darbede de mağdur oldum... Lütfen sesimi duyurun. Kayyım devlet tarafından görevlendirmiş birisiyse ve ben onunla çalıştıysam benim ne suçum var? Sonrasında orada çalışanlara mahkeme açıldı ben beraat ettim. Hakkımda herhangi bir suç duyurusu da yok… Ankara’ya MEB’e yazı yazdım, BİMER’e yazdım, hiçbir cevap yok. Üçüncü eğitim-öğretim yılına giriyoruz ama bir sonuç yok.”

Zeki Ş., ise KHK mağduru bir hakim:

“16 Temmuz sabahı medyadan yaklaşık 2 bin 500 meslektaşım ile birlikte açığa alındığımı öğrendim. İsmim Facebook ve gazetelerde yazıldı. Bu durum fişlemelerin çok öncesinden başladığını göstermektedir. Meslektaşlarımın hukuksuz bir şekilde gözaltına alındığını öğrenince evimde kalmamaya karar verdim, açığa alma kararından kısa süre sonra ihraç edildim. HSYK kararına posta yolu ile usulen itiraz ettim, itiraz reddedildikten sonra AİHM’e posta yolu ile müracaat ettim, iç hukuk yollarının tüketilmesi gerektiğinden bahisle müracaatım reddedildi. Memlekette hukukun olmadığını kendileri de çok iyi biliyor, ne yazık ki siyasal ve konjonktürel kararlar veriyorlar. O dönemde meslek grubumuz ile ilgili olarak iç hukuk yolları net değildi. Kendi üyelerini ihraç eden Anayasa Mahkemesine de müracaat ettim, müracaatım iç hukuk yollarının tüketilmesi gerektiğinden bahisle reddedildi. Daha sonra İdare Mahkemesine dava açtım, dava devam ediyor. Davaları ailem aracılığıyla açmak zorunda kaldım. Zira, dava açmak için mahkemeye gidersem tutuklanacağımı biliyordum.”

Selma T.K., ise adalet aramanın hem imkansız hem de maddi bir bedel gerektirdiğini anlatıyor:

“Eşim tutuklu. Dokuz aydır ben de özel sektörde cüzi bir ücrete çalışıyorum. 35 bin kredi borcumuz var. Avukat masrafları, borçlar. Kaldım tek başıma. Baş etmeye çalışıyorum. Geçtiğimiz aylarda Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk o bile 300 TL. Mağduruz ama yine biz para ödüyoruz. Paran yoksa adalet arama.”

Öğretmen çift Bekir ve Sena Ö.., ise özel kurumlarda çalışma izinleri iptal olduğu için başka bir özel kurumda çalışamıyorlar. Bekir Ö., durumlarını ve uzun süre yargı sürecinin kendilerini nasıl mağdur ettiğini şöyle anlatıyor:

“İki yıldır işsiziz defalarca MEB’e ve valiliğe başvurduk bir sonuç alamadık. OHAL Komisyonu kuruldu kamuda olmadığımız için başvuru hakkımız da olmadı. Yani yokmuş gibi davranılan 22 bin kişiden biriyim. Kurumu kapatıldığı için çalışma izni otomatik olarak iptal olmuş biriyim. Bir süre işsizlik maaşı aldık. Sonrasında eve sabit bir para girmemeye başladı. Ben de eşim de 17 yıllık eğitimciydik. Kimseye bir zararı dokunmayan, öğrenci bir konuyu kavrayınca mutlu olan insanlardık.”

[Samanyolu Haber] 7.6.2019

Meclis fiilen bitti ... İşte tek adam rejiminin delili

Yeni sistemle hükümetin Meclis’e yasa tasarısı göndermesi uygulaması kaldırılarak milletvekillerine yasa önerisi verme yetkisi getirildi, ancak bu da teoride kaldı. Muhalefet milletvekillerinin verdiği yasa önerileri komisyonların gündemine bile alınmazken, AKP’li milletvekillerinin verdiği yasa önerileri de hükümetten gelen metinlere imza atmak şeklinde oldu.

Cumhuriyet'ten Emine Kaplan'ın haberine göre 1 yıllık süreçte yeni sistemin en tartışmalı konularından biri olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisi kapsamında Erdoğan, bin 880 maddelik 37 kararname çıkardı. İlk kararnameler yeni sistemin yürürlüğe girmesinden 1 gün sonra 10 Temmuz’da yayımlandı. Bugüne kadar çıkarılan kararnamelerde daha bir ay bile geçmeden değişiklikler yapılması dikkat çekti. İzleyen günlerde de yeni kararnamelerle önceki kararnamelerde çok sayıda değişiklik yapıldı.

Yeni sistemle birlikte “daha etkin ve güçlü olacağı” söyleminin sık sık kullanıldığı TBMM’de ise 1 yıla yaklaşan sürede 11 uluslararası anlaşma dahil 503 maddelik 32 yasa önerisi kabul edildi. Kabul edilen yasa önerilerinin çoğunluğu da “torba teklif” olarak Meclis gündemine getirildi. Meclis, yeni sisteme geçildiği ilk aylarda gündemde yasa önerisi bulunmadığı, daha sonra da 31 Mart yerel seçimleri nedeniyle çalışmalarına ara verdiği için etkin olarak çalışamadı.

Yeni sistemin savunanların en büyük argümanlarından biri “Artık iktidardan Meclis’e yasa tasarısı gelmeyecek, milletvekilleri yasa teklifi verecek. Kuvvetler ayrılığı daha güçlü olacak” teziydi. Ancak bu süreçte Meclis’ten geçen 32 yasa önerisi için AKP’li milletvekilleri, hükümetten gelecek teklif metinlerini bekledi. Bakanlıklarda oluşturulan ve kabine toplantılarında görüşüldükten sonra AKP grubuna gönderilen metinler üzerinde çalışma yapıldıktan sonra milletvekillerinin imzasına sunuldu. Birçok AKP’li milletvekili, altına imza attığı yasa önerisinde neler öngörüldüğünü kendileriyle yapılan toplantılarda öğrendi. Muhalefet milletvekillerinin verdiği yasa önerileri ise gündeme bile alınmadı.

[Samanyolu Haber] 7.6.2019

Sabreden mutlaka zafere ulaşır [Dr. Ali Demirel]

Türkiye’deki malum sıkıntılardan dolayı yurt dışına çıkmak zorunda kalan bir kızımızın sorusu:

Soru: “Annemin bana en çok söylediği söz “sabırlı ol kızım”. Son zamanlarda o kadar çok şey üst üste geldi ki! Derslerim de kötüleşti. İşlerim yolunda gitmediğinde canım sıkılıyor. Sabretmek gerçekten çok zor. Neler tavsiye edersiniz?” Tuba Y.

Mailin oldukça uzundu Tuba kızım. Buraya kısaltarak almak durumunda kaldım.

İsminin manasını zannediyorum biliyorsundur. Tuba mutluluk, müjde, iyiliğe erişme gibi anlamlara geliyor. Mutluluk ve müjdeye ulaşmak için bir takım sıkıntılara, zorluklara katlanmak gerekiyor. Bunun yolu da sabırdan geçiyor.

İstersen öncelikle sabrı tarif edelim. Sabır, her türlü sıkıntı ve zorluğa katlanmak, insanın gönlüne hoş gelmeyen durumlarda telaş göstermeksizin dayanmasıdır. İnsanoğlu bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir.

Bu imtihan sayesindedir ki, yetenekleri gelişir ve böylece cennete, Allah’ın hoşnutluğuna layık hale gelir. Bu yolda imtihan gereği zorluk ve sıkıntı aşamalarını geçmek ancak sabırla olur.

Bunun için Allah, Kur’an-ı Kerim’de değişik ayetlerde mümin kullarını sabredenlerle, etmeyenlerin belli olması için mutlaka deneyeceğini bildirmiş, sabredenleri müjdelemiş, kendisinin rıza ve hoşnutluğunun sabredenlerle beraber olduğunu haber vermiş, sabredenlerin sevabını hesapsız olarak vereceğini ifade etmiştir. (Bakara, 2/153, 155, 249; Muhammed, 47/31)

Sabretmek, Allah’ın mülkü olan kâinattaki tasarrufunu gönül hoşnutluğu ile kabullenmektir. Dolayısıyla sabırsızlık adeta bir itiraz ve başkaldırı gibidir. İnsan hayat yolculuğunda yoluna çıkan zorluklar karşısında yılmamalı, bu zorlukları hayatın bir gereği görmeli, zorluklarla mücadeleyi yeteneklerini geliştirmek için bir fırsat bilmelidir.

Başarıyı yakalamak isteyen kişi, kendini işine vermeli, hedefinin sevdalısı olmalıdır. Unutmayalım ki, taşı delen damlaların gücü değil, sürekliliğidir.

Zorluklarla mücadele etmek, birtakım sıkıntılara katlanmayı gerektirir. Sıkıntı ve zorlukları göze almayan başarılı olamaz. Başarılı olmak isteyen insan, kendini başarıya götürecek güzel örnekler ve ibretlerden dersler almalıdır.

Beni bir kedi, irşad etti!

Bu konuyla alakalı yaşanmış çok güzel bir örnek var.
Şöyle ki, meşhur İslam âlimlerinden İbni Sina, öğrenci iken matematikle arası iyi değildir. Bir gün bu yüzden okulu bırakır. Memleketine doğru yola çıkar. Epey yol yürür, susar. Bir kuyunun başına gelir.

Kovayı kuyuya salar, iple kovayı çekerken ipin mermeri oyduğunu görür. “Bir ip, mermeri aşındırır da ben matematiği yapamaz mıyım” diyerek okuluna geri döner. Çok çalışır, zorluklara karşı sabreder ve neticede dünyaca tanınan bir ilim ve fikir adamı olur.

Allah dostlarından Ebu’l-Haccac Aksurî Hazretleri, “Beni bir kedi, irşad etti” der. Kendileriyle alay ettiğini sananlara ise şu açıklamayı yapar:

“Kış gecelerinden birisindeydim. Uyuyamamıştım. Dışarıda geziyordum. Bir de baktım ki, bir kedi fener direğine çıkmak istiyor. Direk kaygan. Tırmanıyor, çıkamıyor, düşüyor. Onlarca defa denedi. Namazdan dönünce baktım, kedi çıkmış. Hem de fenerin yanında oturuyor. Engellerden yılmamayı ondan öğrendim.”

Zorluklar, insanı arayışa sevk eder, uyandırır, dinamizme kapı açar. Engeller aşıldığında insana keyif verir. Onu yeni hedefler için ateşler.

Hz. Ali’nin şu ifadelerini hatırlayarak yazımızı noktalayalım:

“Nefsini sabretmeye alıştırabildiysen ona zaferlerini müjdele; zaman uzasa, sonuç gecikse bile sabreden mutlaka zafere ulaşır...”


BİR SORU-BİR CEVAP

Yurt dışında yaşayana da Cuma namazı farz mıdır?

Soru: “Almanya’da yaşıyoruz. Bazı arkadaşlar burada Cuma namazının bize farz olmadığını, dolayısıyla kılınmaması gerektiğini iddia ediyorlar. Ne dersiniz?” N.T.

Her şeyden önce şunu ifade edelim ki, cuma namazı dinimizin çok önem verdiği ibadetlerden birisidir. Bu konudaki ayet-i kerime oldukça açıktır: “Ey iman edenler! Cuma namazına ezan ile çağırıldığınız zaman derhal Allah’ı zikretmeye (hutbe ve namaza) gidin, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.” (Cuma suresi, 62/9)

Efendimiz’in nurlu beyanlarına baktığımızda cuma namazının ehemmiyetiyle alakalı pek çok hadis-i şerifin olduğunu da görüyoruz. Mesela bu hadislerin birisinde Allah Resûlü, “Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman’a farzdır.” (Ebu Dâvûd, Taharet, 129) buyurur.

Başka bir hadislerinde ise mazeretsiz olarak ve önemsiz görerek üç defa cumayı terk eden kişinin kalbinin mühürleneceğini ifade eder. ((Ebû Dâvûd, Salât 204; Tirmizî, Cuma 4) Bu sebepledir ki kişiyi cumadan alıkoyan bir zaruret/mazeret olmadıkça cuma namazı terk edilmemelidir.

Gelelim sorunuza. Sahabeden Hz. Câbir b. Abdullah`ın naklettiği bir hadiste cuma namazı kılmanın şartları şöyle sıralanıyor:

“Allah`a ve âhiret gününe inananlara cuma namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnadır.” (Ebû Dâvud, Salat 215) Bu istisnaların dışında kalan herkes cuma namazı kılmakla yükümlü demektir.

Şimdi bu şartları biraz açalım:

1. Erkek olmak: Cuma namazı kadınlara farz değildir. Ancak kılmak isterlerse kılabilirler. Bu durumda öğle namazını kılmaları gerekmez.

2. Hür olmak: Kişinin hürriyetinden yoksun olmaması, yaşadığı yerde özgürce hareket ediyor olması gerekir.

3. Mukim olmak: Yolcuya cuma namazı farz değildir.

4. Cuma namazına gitmeye engel bir hastalığa veya özre sahip bulunmamak: Namaza gidince hastalığının artmasından veya uzamasından endişe eden kimselere cuma farz olmaz.

Bunun dışında, düşman korkusu, şiddetli yağmur ve çamur, ağır bir hastaya bakma.. vs. gibi özürler de cuma namazını kılmamayı mübah kılan özürlerdir. (İbn Abidin, Reddü`l-Muhtâr, 1/591, 851-852)

Yaşamış olduğunuz yerlerde bu maddelerde ifade edilen engeller yoksa -ki başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde bu tür sıkıntıların olmadığını biliyoruz- o zaman cuma namazı kılınabilir/kılınmalıdır.

Son olarak Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihalinde geçen şu bölümü de sizinle paylaşmak isteriz:

“Cuma namazını en büyük idareci veya onun izniyle diğer bir şahıs kıldırmalıdır. İdareci veya onun görevlendirdiği bir şahıs bulunmayan bir yerde, Müslüman cemaatin tayiniyle içlerinden biri Cuma namazını kıldırabilir. İslam hükümlerinin uygulanmadığı (darülharp gibi) yerlerde Cuma namazı böyle kılınır. (Büyük İslam İlmihali, s. 140)

[Dr. Ali Demirel] 7.6.2019 [Samanyolu Haber]

‘Erdoğan’ın maksadı 500 bin kişiyi hapse atmak’

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Temsilcisi Andrew Gardner, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın reddetmesine rağmen işkence iddialarının arttığını söyledi. Gardner, “Erdoğan’ın maksadı 500 bin insana demir parmaklıklar arasında yer açmak.” dedi.

Andrew Gardner, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden bu yana Türkiye’de yapılan tutuklamalara dair açıklamalarda bulundu.

Gardner 3 yılda 100 binden fazla insanın tutuklandığına işaret ederek, “En büyük mesele niçin hapse düştüğünü bilmemen” dedi.

SOSYAL MEDYADA PAYLAŞTIKLARINIZ İÇİN HAPSE ATILABİLİRSİNİZ

Alman devlet televizyonu ARD’ye ait online haber sitesi www.tagesschau.de’ye konuşan Andrew Gardner, “Türkiye’nin en büyük sorunu, hapse neden düştüğünü veya neden şikayet edildiğini bilmemen. Bu her şey olabilir. Bir konuşma olabilir, bir yerde kendini ifade etmen olabilir; bir miting ya da STK toplantısında. Bir gazetecinin veya aktivistin yayınladığı herhangi bir şey ya da bir vatandaşın sosyal medyada paylaştıkları, yani her şey olabilir.” dedi.

HAPİSHANELER DOLUP TAŞTI

Boldmedya’dan İnci Çoban’ın haberine göre Gardner, Türkiye’deki hapishanelerin dolup taştığını ve üç yıldan bu yana 100 binden fazla insanın tutuklandığını ifade etti.

Gardner, Türkiye’de hapse girmenin çok kolay, fakat çıkmanın da bir o kadar zor olduğunu, soruşturmanın birkaç yıl sürebileceğini de sözlerine ekledi.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Temsilcisi Andrew Gardner, Erdoğan’ın yeni hapishaneler inşâ ettiğini belirterek, “Maksadı yarım milyon insanı hapse atmak.” dedi.

MAHKEMELERE GÜVEN KALMADI

Geçen haftanın başında Strazburg’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’de görevden alınan hâkimler ve savcılar hakkında Ankara’dan yazılı bir açıklama talep etmişti.

Söz konusu talebi değerlendiren Tagesschau, Türkiye’de mahkemelere karşı uluslararası eleştirinin her geçen gün arttığını vurguladı.

ERDOĞAN’IN MAKSADI YARIM MİLYON İNSANI HAPSE ATMAK

Karin Senz imzalı haberde, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın reddetmesine rağmen işkence iddialarının arttığı, buna rağmen Erdoğan’ın hapishanelerle ilgili çok nadir konuştuğu, onun yerine yeni hapishane inşâ ettiği belirtildi.

Haberde, “Erdoğan’ın maksadı yarım milyon insana demir parmaklıklar arasında yer açmak.” ifadelerine yer verildi.

MUHALİFLER YARGI REFORMUNDAN ÜMİTSİZ

Haberde, geçen hafta Erdoğan tarafından açıklanan yargı reformu paketine de temas edildi.

Özellikle Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan muhalif gazeteci, yazar, akademisyen ve bürokratların bu reform paketinden bir şey beklemediği ifade edildi.

[TR724] 7.6.2019

Amerika’da doğum: Türkler neden tercih ediyor?

Türkiye’den her yıl yüzlerce anne adayı Amerika’da doğum yapmak için ülkeyi ziyaret ediyor.

Amerika’da doğmak Amerikan vatandaşlığına sahip olmanın en kısa ve kesin yollarından biri olduğu için, bu tür ziyaretler ayrı bir turizm ve danışmanlık sektörü oluşturmuş durumda.

Peki aileler neden çocuklarının Amerika’da doğmasını ve Amerikan pasaportuna sahip olmasını istiyor? VOA Türkçe’nin Youtube kanalı +90, Amerika’da doğum yapmak üzere Türkiye’den gelmiş ailelerle konuştu.

6,5 dakikalık videoda aileler çocuklarını ABD vatandaşı yapmak istemelerinin gerekçelerini anlatıyor:


[Tr724] 7.6.2019

Yine aynı büyükelçi! Kırgızistan, ‘içişlerimize karıştırmayız’ diyerek Ankara’ya nota verdi

Kırgızistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Kırgızistan Büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat’ı bakanlık binasına çağırarak nota verdi. Bakanlığın internet sitesinde yer alan habere göre, Büyükelçi Fırat’a Kırgızistan’ın içişlerine karışmaması ve yasalara saygı göstermesi gerektiği söylendi.

Notanın nedeni ise Büyükelçi Fırat’ın Kırgızlarla Ahıska Türklerinin kavga ettiği Orok köyüne gitmesi.

BBC’nin haberine göre, Kırgızlar, Ahıska Türkleri, Kürtler ve Tatarların yaşadığı köyde yaşanan bir gerginliğin ardından büyük bir kavga çıkmış, yaklaşık 350 ailenin yaşadığı köyde Kırgız basınına göre 32 kişi gözaltına alınmıştı.

Kırgız basını, kavganın ilk olarak 5 Haziran akşamı 3 kişi arasında çıktığını, sonra büyüyerek Kırgız ve Ahıska Türklerinin karşı karşıya gelmesine yol açtığını, yaralanan iki kişinin hastaneye kaldırıldığını, 15 evin camının kırıldığını ve bir kulübenin ateşe verildiğini aktardı.

Ülkenin kuzeyinde, başkent Bişkek’e 25 kilometre mesafede bulunan köydeki olayların yatışmasının ardından gözaltına alınan 32 kişinin de serbest bırakıldığı ancak sonrasında bölgede yeni bir gerginlik yaşandığı belirtiliyor.

Kırgız basınında yer alan haberlerde, Büyükelçi Fırat’ın köyde bulunan hamile bir elçilik çalışanını olay yerinden çıkarmak için köye gittiğini açıkladığı yazıyor.

Aynı büyükelçiden “Cami rüşveti” itirafı

Büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat’ın daha öncede gündeme gelmişti. Kırgızistan müftülüğünün geleneksel iftar davetinde çıkardığı rezalet kadar, bulunduğu ülkeyi aşağılayan tavırları da tepki çekmişti. Hizmet mensuplarıyla aynı iftarda yer almayı reddeden Fırat, salonu terk ederken ise skandal bir ifşaatta bulunmuştu: ‘Biz size 35 milyon dolara cami yaptıralım, siz bizi teröristlerle aynı masaya oturtun.’

[TR724] 7.6.2019

Afrika’daki 60 milyon çocuk aç: Ölümlerin yarısı açlıktan

Afrika Çocuk Politikaları Forumu (ACPF), Afrika’da her üç çocuktan birinde büyüme geriliği görüldüğünü, kıta genelindeki çocuk ölümlerinin yarısının açlığa bağlı olduğunu söyledi.

Addis Ababa merkezli düşünce kuruluşu tarafından yapılan ve acil eylem çağrısı yapan çalışmaya göre Afrika’da neredeyse 60 milyon çocuk, kıta ülkelerinin son yıllardaki hızlı ekonomik büyümesine rağmen yeterli besin alamıyor. 10 Afrikalı çocuktan dokuzu ise Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen minimum beslenme kriterlerini sağlayamıyor ve beş çocuktan ikisi düzenli öğünlerde beslenmiyor.

Altı ila 23 aylık çocuklarda sağlıklı aralıklarla yeterli ve çeşitli besin alımı grafiğinde Liberya, Kongo ve Çad listenin en sonunda yer alan üç ülke. Zimbabwe, Gine Bisav, Gambiya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti ise bu üç ülkeyi takip ediyor.

Diken’in The Guardian’ın haberinden aktardığına göre, dünya genelinde her üç saniyede bir, bir çocuk gıda yetersizliğinden hayatını kaybediyor. Yani her gün 10 bin çocuk açlıktan ölüyor. Küresel verilere bakıldığında çocuk açlığı iyileşme gösterse de, Afrika’nın bazı kesimlerinde siyasi iradeye bağlı nedenlerle durum daha da kötüleşiyor.

Afrika ekonomisinin yüzde 17’sine mal olacak

Çocuklarda büyüme ve bilişsel gelişimi olumsuz etkileyen açlık, ülkelerin ekonomik performanslarını da ciddi oranda etkiliyor. Rapora göre çocuk açlığı Afrika ülkelerinin toplam GSYH’sinin yüzde 17’sine mal olabilir. Kıdanın şu andaki GSYH’sinin ise sadece büyüme geriliği nedeniyle yüzde 10 eridiği tahmin ediliyor.

Altı ila 23 aylık çocuklarda sağlıklı aralıklarla yeterli ve çeşitli besin alımı grafiğinde Liberya, Kongo ve Çad listenin en sonunda yer alan üç ülke. Zimbabwe, Gine Bisav, Gambiya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti ise bu üç ülkeyi takip ediyor.

‘Bu çıplak gerçek sessiz bir trajedi olarak kalmaya devam ediyor’

ACPF yönetici direktörü Assefa Bequele, çocuk açlığının temelde siyasi bir problem olduğunu vurgulayarak şu değerlendirmeleri yapıyor: “Siyasi duyarsızlık, iktidarların hesap verilebilirliğinin olmaması ve yanlış ekonomik politikaların feci birlikteliğinin sonucunda yaşanıyor tüm bunlar. Israrcı ve çıplak bir gerçek bu karşımızdaki fakat hala sessiz bir trajedi olarak kalmaya devam ediyor. Bu temel sorun geniş ölçüde tanınmıyor ve tolere ediliyor. Muhtemel sebebi ise açlığın fakir insanların sorunu olarak görülmesi.”

’21. yüzyılda çocukların açlıktan ölmesi kabul edilemez’

21. yüzyılda halen çocukların açlıktan ölmesinin kesinlikle kabul edilemez olduğunu belirten Bequele şöyle devam etti: “İstatistikler gerçekten alarm veriyor. Çocuk açlığının başlıca sebepleri aşırı yoksulluk, eşit ve kapsayıcı olmayan ekonomik büyüme, cinsiyet eşitsizliği ve bozuk bir kıda sistemi. Afrika bugün herzamankinden daha fazla gıda üretiyor olsa da, bu beslenme koşullarını iyileştirmedi.”

[TR724] 7.6.2019

Üstün zekâya 40 şirket az bile! [Semih Ardıç]

“Airporthaber” isimli internet sitesinin genel yayın koordinatörü Ali Kıdık çarşaf çarşaf liste yayımladı.

40 şirketin ticari unvanlarının yer aldığı o listelerde “kayyım” olarak aynı kişinin ismi geçiyor: Yahya Üstün.

THY YETMEMİŞ, 40 ŞİRKETTE YÖNETİM KURULU ÜYESİ OLMUŞ

Üstün yüzde 49’u Hazine’nin mülkiyetindeki Türk Hava Yolları’nda (THY) basın müşaviri koltuğunda oturuyor.

Dile kolay! THY gibi devasa bir havayolu şirketinin medya ve iletişim gibi en hassas birimlerinden birinden mesul bir şahsiyet 40 şirkette daha yönetim kurulu üyesi.

O şirketlerin her biri Kaynak Holding bünyesinde faaliyet gösteriyor. Kaynak, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahane edilerek gasp edilen 982 şirketten biriydi.

HİZMET HAREKETİ’NE YAKIN 982 ŞİRKET

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen 982 şirketin tek suçu vardı, o da Hizmet Hareketi ile gönül bağı taşıyan kişi ya da kişilere ait olmalarıydı.

Sahiplerinin ya da ortaklarının suç işlediğine dair tek delil bulunamadığı halde 982 şirket hâlâ TMSF’nin elinde rehin.

Hayırseverlik ve eğitim seferberliğine gönülden iştirâk etmek Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının ustalık devrinde suç!

7 BİN LİRAYI AZ BULDU

Aynı anda 40 şirkette yönetim kurulu üyesi olduğu ortaya çıkınca Yahya Üstün, “Sadece 7 bin TL alıyorum.” minvalinde bir izahat getirmeye kalktı. Özrü kabahatinden büyük oldu.

Üstün’ün THY’den ne kadar yüksek maaş aldığı buradan anlaşılabilir. Zira 7 bin TL’yi üç asgari ücretli bir ay boyunca alın teri döktüğü halde kazanamıyor.

Emekli aylığının ortalama 1.470 TL olduğu Türkiye’de AKP’nin millete musallat ettiği asalaklar “7 bin liracık maaş” müdafaası ile herkesin aklı ile alay ediyor.

Üstün’e değil 7 bin TL, 7 TL bile çok. Nitetim Kaynak Holding’in 40 şirketinin tepesine liyakat sahibi olduğu için getirilmedi. İnsan kapasitesini aşacak şekilde bir koltuğa onlarca karpuz sığdırılması sebepsiz değil.

DİPLOMAYA LÜZUM YOK, AKP KARTVİZİTİ KÂFİ

Devleti soyup soğana çeviren AKP’ye sadakatini ispat edenler için bütün kapılar sonuna kadar açılıyor. Diploma vesaire teferruat.

1985 doğumlu Yahya Üstün, 2011 senesinde Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden görsel iletişim tasarımı diploması almış.

Burslu okuyup okumadığına dair bir malumat yok. Yine de bölüm ve puanı dikkate alındığında Üstün’ün Türkiye’de üniversiteye giriş imtihanında ilk 100 bine bile giremediği anlaşılıyor.

Maksadım ne Maltepe Üniversitesi’ni ne de Üstün’ün zekâsını tartmak. Sadece THY’nin yanısıra 40 şirkette vazife verilen birinde hakikaten kimsenin bilmediği bir kabiliyet olup olmadığını vuzuha kavuşturmaya gayret ediyorum.

HAVUZUN AMİRAL GEMİSİNDE KARİYER YAPTI

2012 senesinde ATV’nin Londra temsilciliği, 2014-2016 döneminde ATV Avrupa’nın genel yayın yönetmenliği haricinde elle tutulur bir unvanı da yok.

2016 yılı ocak ayından beri de THY basın müşaviri. THY ve 40 şirket potansiyeli için kâfi gelmemiş olmalı ki Üstün çok sayıda spor kulübü ve federasyonda da yönetim kurulu üyelikleri yapmaya devam ediyor.

AKP devr-i iktidarında kendi sermaye ve bürokrat sınıfını böyle teşekkül ettiriyor. Hazine’ye ait ne varsa yağmalandı. Deniz tükenince 15 Temmuz bahane edilerek Hizmet Hareketi’nin 70-80 milyar TL’yi bulan varlığına el konuldu.

Milletten çalarak servet sahibi oldukları için koltuktan indiklerinde mahkemelerde hesap vereceklerini biliyorlar. Sandığa rağmen kaybettikleri koltuklardan inmek istemiyorlar.

Ali Kıdık’ın Yahya Üstün için sarf ettiği şu sözlerin eksiği yok, fazlası var: “Üstün zekâlı dememin sebebi bu. Her babayiğit 40 şirketle ilgilenemez. 10 parmağında on marifeti geçtik tam 40 ayak olur.”

Acaba Üstün, THY’den 17 bin TL maaş aldığı iddiası için nasıl bir beyanda bulunacak?

PADİŞAHIM ÇOK YAŞA!

“TMSF yangından mal kaçırıyor!” başlıklı makale (http://www.tr724.com/tmsf-yangindan-mal-kaciriyor/) ile Türkiye’nin en yerli ve millî şirketlerinin nasıl yağmalandığına işaret etmiştim. 982 şirketin 40’ında Yahya Üstün yönetim kurulu üyesi.

Üstün gibi isimler Boydak, Koza İpek ve Kaynak gibi holdinglere ne katabilir? Kocaman bir hiç!

Bu da gösteriyor ki TMSF’nin kendisine emanet edilmiş şirketlerin marka değerini, pazar payını ve ihracat potansiyelini muhafaza etmek ya da geliştirmek gibi derdi yok.

O şirketler arpalık gibi kullanılıyor, içleri boşaltılıyor, bütün varlıkları ihalesiz haraç mezat satılıyor.

Üstün vakasında olduğu gibi AKP’nin rüşvet ve talan havuzuna su taşıyan herkes 982 şirkete kayyım olabilir.

Yeter ki kayyım olmak isteyenler “Padişahım çok yaşa!” desin… Ötesi için zekâ ya da kabiliyet lazım değil.

[Semih Ardıç] 7.6.2019 [TR724]

Danimarka’da seçmenden aşırı sağa kırmızı kart [Hasan Cücük]

Danimarka etkisi uzun yıllar sürecek bir genel seçimi geride bıraktı. 5,8 milyonluk ülkede oy kullanma hakkına sahip 4,2 milyon kişiden sandık başına giden 3,5 milyon seçmen ülkeyi 4 yıl yönetecek iktidar için oyunu kullandı. Son 18 yılın, 14 yılında ülkeyi yöneten sağ koalisyon seçimden yenilgiyle çıktı. Asıl hezimeti ise aşırı sağ Danimarka Halk Partisi (DF) yaşadı. İsveç ve Finlandiya’dan sonra Danimarka solun iktidara geldiği 3. İskinavya ülkesi oldu.

Danimarka siyasetini okurken, üzerinde durulması gereken olgu aşırı sağı temsil eden Danimarka Halk Partisi (DF) idi. 1995’de Terakki Partisi’nden ayrılan Pia Kjaersgaard’un kurduğu DF, kısa sürede beklenmedik sıçramalar yaptı. Varlık nedenini, göçmen ve mülteci karşıtlığı üzerine kuran DF, ilerleyen yıllarda sosyal konulara da el attı. Aşırı sağın Avrupa’da fikir babası Fransız Le Pen olmasına karşılık, Pia Kjaersgaard bu akımın toplumda taban bulmasını sağlayan lider olarak öne çıktı.

Girdiği her seçimde oyunu arttıran DF, Kasım 2001 seçimlerinden sonra ülkede iktidarın gizli ortağı olarak, özellikle yabancılar politikasında belirleyici oldu. Avrupa’nın en sert yabancılar yasası DF’in bastırmasıyla 1 Temmuz 2002’de yürürlüğe girdi. Ülkenin kapısı aile birleşimi yoluyla gelecek göçmen ve mültecilere kapatıldı. En sert yabancılar yasasına her yıl yeni maddeler ilave edildi. Öyle ki; yasanın ilk haliyle şuan yürürlükte olan maddeler arasında uçurumlar oluştu.


DF, yabancılar yasasından ciddi prim yaptı. İlerleyen yıllarda gündemine sosyal konuları da aldı. Özellikle yaşlılar için yılda bir kez ödenen ‘yaşlılık ikramiyesi’nin mimarı oldu. Bir maaştan daha yüksek olan bu ikramiye DF’in hanesine artı puan oldu. DF tarihi çıkışını Haziran 2015 seçimlerinde yaptı. Aldığı yüzde 21 oyla sağın en büyük partisi olup, 175 sandalyeli Meclis’te 37 vekille temsil hakkı elde etti. Bu oy patlamasının nedeni; Suriyeli mültecilerdi. Avrupa’ya akın eden Suriyeliler, Danimarka topraklarından geçip İsveç’e geçti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra caddelerinde akın akın giden mültecileri ilk kez gören Danimarkalılar, oylarını ülkenin kapısını yabancıya kapatan DF’e kanalize etti. Peki ne oldu da 4 yıl önce seçimden ikinci parti olarak çıkan DF, bu seçimde tarihi bir hezimet yaşayıp 8,8 oy oranıyla Meclis’e ancak 16 milletvekili soktu.

Aşırı sağ Danimarka’da hikayesini kaybetti

Merkezde bulunan partiler, yabancılar konusunda DF’in söylemine yakın şartları dile getirmeye başlayınca bu parti en önemli kozunu kaybetti. Merkez sağ ve solun iki partisi Liberal Parti ve Sosyal Demokrat Parti, yabancılar konusunda DF’le paralel düşündüğünü ortaya koydu. Her seçim öncesi yabancılar konusunu tekeline alıp, oy devşiren DF bu kez savunacak mevzu bulamadı.

İkinci sebep; DF’in sağın en büyük partisi olmasına karşılık sorumluluk almaktan kaçması oldu. İktidarın bir parçası olmadı ama gizli ortak olarak politikalarda etkili oldu. Kötü gidişattan dolayı faturanın adresi olmadı. Ancak seçmen bu kez bu zokayı yutmadı. İktidar olmak istemeyen bir partiyi oylarıyla ödüllendirmenin bir anlamının olmadığını gördü. Tereddüt etmeden cezayı kesti.

DF aşırı sağın tek temsilcisiyken, yarışa Stram Kurs (Sıkı Yön) ve Nye Borgerlige (Yeni Burjuva) partileri de katıldı. Özellikle Rasmus Paludan adlı İslam ve müslüman karşıtı birinin kurduğu Stram Kurs partisi toplumun tepkisini üzerine çekti. Ülkedeki tüm müslümanları süreceği vaadinde bulunan Paludan, onlarca şehrinde düzenlediği etkinliklerde Kur’an-ı Kerim’i yaktı. Danimarka toplumu Paludan sayesinde aşırı sağın hangi uç noktaya savrulacağını gördü. Nazilerle eşdeğer bir konuma Paludan’ı yerleştirdi. Paludan yüzde 1,8 oy alıp, seçim barajını aşamadı ama Nye Borgerlige partisi barajı aşıp 4 vekille Meclis’te temsil hakkı elde etti. Bu partiler doğal olarak DF’in tabanından oy aldılar. Ancak DF’teki son seçime göre yüzde 12,4 oy kaybını sadece yeni kurulan aşırı sağ partilerle açıklamak eksik kalır.

Aşırı sağın eriyerek çıktığı seçimde oyunu arttıran partiler göçmen dostu olarak tanımlanan Sosyalist Halk Parti ve Sosyal Liberal Parti oldu. Her iki partide milletvekili sayısını ikiye katladı. Sosyal Demokratlar bir önceki seçime göre yüzde 0,4 oy kaybına rağmen seçimden birinci parti olarak çıktı. Sağın lider partisi olma özelliğini geçen seçim DF’e kaptıran Liberal Parti oylarını yüzde 3,9 oranında attırıp oyların yüzde 23,4’ünü aldı. Liberal Parti milletvekili sayısını en fazla attıran parti oldu. Sağın diğer partilerinden Liberal İttifak hezimet yaşarken, Muhafazakar Parti oyunu arttırdı. Blok siyasetinin olduğu ülkede sol blok partileri 91, sağ blok partileri ise 75 milletvekili çıkardı. Kendilerini sağ ve sol blokta tanımlamayan Alternatif Parti 5 ve Yeni Burjuva (Nye Borgerlige) 4 vekil çıkardı.

Görünen yeni hükümet sol bloktan çıkacak

Danimarka tarihinin ikinci kadın ve en genç başbakanı olma yolunda ilerleyen Sosyal Demokrat Parti Başkanı Mette Frederiksen, azınlık hükümeti istiyor. Solun diğer partileri Sosyalist Halk Partisi ve Sosyal Liberal Parti hükümette yer almak istiyor. Bu iki parti özellikle yabancılar politikasının sert rotasında değişimden yana bulunuyor. Seçimden önce dile getirilen Sosyal Demokrat Parti – Liberal Parti koalisyonu ise kurulursa ülkede devam eden blok siyasetinin sonu gelmiş olur.

Koalisyon için oldukça fazla olasılıklar bulunuyor. Seçimin en net neticesi; aşırı sağ Danimarka’da hikayesini kaybetti. Merkez partilerinin yabancılar konusunda sert söylemini benimsemesi, DF’in hezimetini hazırladı. Seçmen, aşırı sağa cezayı keserken, daha fazla ileriye gidilmesine rızasının olmadığını ortaya koydu. Aşırı sağın toparlanması zor gözüküyor. Danimarka’da ortaya çıkan bu durum diğer Avrupa ülkelerindeki aşırı sağın geleceğinide etkileyecektir. Avrupa Parlamentosu seçimlerinden de benzer manzara ortaya çıkmıştı. Aşırı sağın güçlü olduğu Hollanda ve Danimarka’da seçmen AP seçimlerinde de aşırı sağa kartını göstermişti.

[Hasan Cücük] 7.6.2019 [TR724]

Haramiliğin suçüstü fotoğrafı [Tarık Toros]

Ülkedeki gaspın, haramiliğin delili nedir diye sorarlarsa…

Sadece, şunu gösterin yeter:

THY Basın Müşaviri’nin kayyım atanan 40 şirkette yönetim kurulu üyesi olduğu ortaya çıktı.

Haberi belgesiyle veren Airporthaber’den Ali Kıdık, 41’incisini de bulmuş:

Bu şahıs, Yahya Üstün, aynı zamanda Basketbol Federasyonu’nun da yönetim kurulu üyesiymiş.

Üzerinden günler geçti, tek açıklama yok.

Bağlı olduğu THY’nin genel müdürünün limuzinli dünya turları, kendi ve eşinin ayaklarının altına kırmızı halı serdirmesi ise görgüsüzlüğün suyun üstünde kalan tarafı.

Tamamı belgeli, görüntülü.

Ve…

Tek açıklama yok.

**

Türkiye, dünyada en çok sahte akademik dergi çıkarılan ülkeler arasında Hindistan ve Nijerya ile birlikte anılıyor.

Önceki bayrama göre mutfak enflasyonu yüzde 40 artmış, o da “resmi” rakamlar.

Ataması yapılmayan 21 yaşındaki gencecik Kevser öğretmenin arife günü kendini astığı ülke Türkiye.

Diplomatlarına günlerdir işkence yapan, dünya sorduğu halde, “resmi” makamlarından tek açıklama yapılmayan ülke.

**

İktidardaki AKP’ye bakın, güya etkili yetkili isimlere.

Biri, “İmamoğlu kazanırsa İstanbul’a imansızların putlarını diktirecek” diyor.

Öbürü, “Bir Yunan’ın İstanbul’a başkan olmasıyla ekonomi düzelmez” diyebiliyor.

Onlar böyle konuşacak, tıynetleri bu.

Ve fakat…

Sorun nedir biliyor musunuz?

Sorun:

İstanbul’da seçimin halen bıçak sırtı olmasıdır.

İki kişiden birinin AKP’ye ve adayına oy vermeyi düşünmesidir.

Oturup buna kafa yormalıyız.

**

AKP gitti gidiyor.

Erdoğan’ın siyasi ve biyolojik ömrü de bir gün bitecek.

Binali Yıldırım’a verilen yüzde 48 oy ise orada duruyor.

Bu oylar yaşamaya devam edecek.

Mesele de burada.

**

“Biz ne ara bu hale geldik” diye söylenmeyin.

O topraklarda bu hep vardı.

Biz hep böyleydik.

Şahikası şu dönemde yaşanıyor.

Haliyle, bunu tamire, onarıma başlayacaksınız…

Geriye doğru birkaç asırlık tahribata bakarak işe girişmeniz, girişmemiz icap ediyor.

**

Vatandaş, camide tecvitli Yasin okumaktan anlıyor olabilir.

Vatandaşı, toplu taşıma biletinin ucuzlaması tavlıyor olabilir.

Popülist kampanyadır bunlar.

Geçici yarar sağlar.

Çözüm, değerleri kalıcı olarak inşa etmekten geçiyor.

Almanya’da bir polis şefi, bir şişe şampanyayı hediye olarak kabul etti diye başı belaya girdi. İşini kaybetti. Savcılık kararıyla evi ve girip çıktığı 7 farklı mekan aranarak başka hediye almış mı, buna bakıldı.

Değerlerin kalıcı inşasının sonucudur bu.

**

Nurettin Topçu’nun 1965 tarihli mektubunda dediği gibi…

Anadolu’nun bir an önce her şeyi bırakıp insanlık devrine girmesi lazım.

**

90 sene önce, Hopa’da yurda girerken yakalanan Nazım Hikmet’i savcılık “Yunanlarla ilişkili olmakla” suçlamıştı.

Biz geldik geçiyoruz ve Türkiye’nin bir 90 senesi daha yok.

[Tarık Toros] 7.6.2019 [TR724]

Elbette ve her şeye rağmen bayram… [Bülent Korucu]

‘Tutuklu’ 743 bebeğiz biz. Bazılarımız daha anne karnındayken kelepçelendik. Buradaki teyzeleri tanıyoruz yalnızca, bizi şefkatle kucaklıyorlar. Bir de bağıra çağıra konuşan üniformalı kadınlar var, günde bir kaç kez gelip giden. Annemlerin volta attığı koridorda süründük, tay tay durduk ve yürüdük. Konuşmaya başlarken ‘anne’yi öğrendik, baba demeyi denemedik bile. Baba kimimiz için bir karede annemin yanında duran mütebessim çehreli adam. Bazılarımız daha şanslı bazen bir camın arkasında görüyor babasını; bazen de camlar kalkıyor aradan kucağına oturabiliyor.

Benim adım Yusuf, annem Büneyye Özdemir’le birlikte tutuklanırken çekilmiş fotoğrafımızdan tanırsınız belki. Biraz büyüdüm, artık iki yaşındayım. Saçlarım bile var, bayramda daha bir özenle tarıyor annem. Bayram sizin oralarda da aynı şey mi bilmiyorum; bizim en heyecanlı günlerimiz. Hummalı bir telaş, tatlı buruk bir heyecanla gelir. Bir de annemlerin çelişik duygularından tanıyorum bayramı. Güler gibi ağlar, ağlar gibi gülerler. Ama en kötüsü açık görüşten döndüğümüz zamandır; babamdan zorla ayırırlar. Koğuştaki koşturmaca yerini tam bir sessizliğe bırakmıştır, kimsenin ağzını bıçak açmaz. Sadece biz bebeklerin çığlık şeklindeki ağlamaları bozar sessizliği.

Cezaevinde, sürgünde ya da işsiz güçsüz bırakılıp helal rızkına ulaşması engellenmiş yüz binleriz. Annesi ile babasının cezaevleri arasında mekik dokuyan çocuklar, koğuş ranzasına bağlanan iplerle beşik yapılan bebekler var. Demir parmaklıklar arasında lohusalığını yaşayan anneler ve ihtiyaçlarını gidermekten aciz yaşlılar hayata tutunmaya çabalıyor. Tutuklu eşinin yokluğunu çocuklarına hissettirmemek adına çırpınan ve ailesi tarafından dışlanmış anneleri unutmayalım. Hepsi bir yana, 114 gündür babasından haber alamayan çocukların olduğu bir ülkeden söz ediyoruz.

Bu psikolojinin yüreğimize attığı çelişkiler bir yumak gibi. Sosyal medyada ‘bayramsa bayramınız’ diye başlayan ve bayram  yapmayı neredeyse büyük günah kategorisine sokan mesajlar çoğaldı. Bu duyarlılığı hem paylaşıyor hem de saygı duyuyorum. Yaşadığımız acıların büyüklüğü ve oluşan travmanın derin izleri zaten başka seçenek bırakmıyor.

Ama her şeye rağmen bu günler bayram…

Cezaevinden çıkan bir çok arkadaşımdan, yakınımdan dinlemiştim. ‘Buruk, hüzünlü ama diğer günlerden farklıydı, bayramdı o günler’ diye anlattı birisi daha bu sabah: “Sayımdan sonra bayram kahvaltısı yapılır. Cezaevinde icat edilmiş yemeklerin önemli kısmı, özel günlerdeki arayışların ürünüdür. Koğuşlar arasında şekerler uçuşur, koridorlar tebriklerle inler.”

Beni bu yazıyı yazmaya cesaretlendiren iki fotoğraf var. Saraybosna’da kuşatma sırasında kullanılan tünelin çıkışındaki müze evin duvarında görmüştüm ilkini. Gelinlik ve damatlığı ile tünelden geçip şehre gelen iki gencin gülümseyen yüzünden çok etkilenmiştim. O tünelden sadece yiyecek içecek ve silah geçmemişti; şehrin damarlarına hayat pompalanmıştı buradan.

İkinci kare ise Silivri Cezaevinde çekilmiş bir yaş günü kutlamasıydı. Beytullah Demir, 6 yaşına basan kızı Sena’ya açık görüşte doğum günü pastası yapmıştı. Kantinden alınan kek ve bisküvilerin arkasında tebessüm eden bir çocuk yüzü. İşte bu demiştim, yine diyorum.

Elbette ve her şeye rağmen bayram…

Sürgünde/hicrettekilerin yaşadıkları daha başka. Anasının son anında başında olamayan evlatlar, yirmili yaşlarda hayatın yükünü taşıyamayıp çekip giden oğlunu toprağa elleriyle teslim edemeyen babalar var. Diğer acılar bunların yanında bayram şekeri… kardeşini, annesini, babasını, eşini cezaevinde bırakıp gelmiş gözü arkada kederli yüzler dolaşıyor aramızda.  Eyvallah… ama her şeye rağmen bayram…

Yurt dışında yaşayanlar, çocuklarını kültür şoklarına karşı korumanın zorluğunu iliklerine kadar hissediyor. Kültürel kodlarımızı çocuklarımıza aktarmanın en iyi yolu bayramlar. Beraber ziyarete gitmek, ona çikolata ve çerezleri koyması için bir poşet bir de harçlıklar için küçük cüzdan vermek; önceden para bozdurup gelen miniklerin avuçlarına sıkıştırmak; mahçup ama mutlu hallerine tanık olmak… onların ruhlarında yıllar sonra bile silinmeyecek izler bırakmamıza vesile olacak. Az bir kazanım değil.

Zalimler, mağdurların bitmiş ve hayata küsmüş hallerini görünce bayram yapar. ‘Yıkılmadık ayaktayız’ ile ‘acımadıki’ arasında kalın bir çizgi bulunuyor. ‘Evet acıyor, ama acıya rağmen yıkılmadık.’ demeyi öneriyorum.

Bu duygularla diyorum ki; bayramlarınız bayram olsun…

[Bülent Korucu] 7.6.2019 [TR724]