Türkiye’de sık sık gündeme gelen akademideki intihal olaylarına paralı tez yazımı da eklendi. Akademik tez yazımı fiyatları bin 200 ile 7 bin 500 lira arasında değişiyor. Tezler için geçme garantisi veriliyor.
BOLD – Türkiye’de akademinin içler acısı hali uzun süredir tartışılıyor. Yazılan tezlerdeki intihal oranları ve hataların yanı sıra üniversitelerin açtığı kişiye özel ilanla akademisyen olanlar gibi birçok problem her geçen gün haber oluyor. Bunun yanında internet sitesi üzerinden verilen ilanlarla ‘akademik tez’ yazılıyor. Bu ilanı veren sitelerden birinde tez ve ödev hazırlama, literatür tarama, intihal raporu hazırlama, üniversite proje verildiği aktarılıyor.
EKİP OLARAK ÇALIŞIYORLAR
Birgün’ün internet sitesindeki ilandan ulaştığı kişiler, yüksek lisans tezinin hazırlanmasıyla ilgili şu bilgileri verdi: “Ekip olarak çalışıyoruz. Günde 4-5 tane tez veya ödev hazırlıyoruz. Bu konunun uzmanıyız. Bir sene içinde 4-5 tez hazırlıyoruz. Özet bölümü, içindekiler, literatür tarama ve sonuç dahil hepsini yaparız.”
SAYFA ARTTIKÇA FİYAT YÜKSELİYOR
Eskiçağ tarihinden bir konu hakkında çalışmak istediğimizi söylediğimizde R.’ şunları söyledi: “Yazdığımız tezde en fazla yüzde 20 intihal bulunur. Geçme garantili yazıyoruz. Eğer 80-90 sayfa tutacaksa 2 bin 200 TL ücreti var. 150 sayfaya çıkarsa 3 bin TL alıyoruz. Ödemenin bir kısmını önden peşin alıyoruz. Ardından parça parça tezi hazırlıyoruz. Ücreti de ona göre istiyoruz.” Başka bir numaradan arayıp lisans ödevini sorduğumuzda ise R., ücretin 300 TL olduğunu söyledi.
15 YILDIR BU İŞİ YAPAN VAR
Aynı internet sitesini gazetecilik konusunda yüksek lisans tezi yazdırmak için aradığımız ve 40-50 sayfalık bir şey istediğimizde ise bizden mail talep ettiler. Attığımız maile gelen cevapta şunlar dendi: “Bin 500 liraya yaparım dedi hocamız. Hocamız konuya hakim bu konuda birçok çalışma yapmış akademisyendir. Çalışmanızı zamanında teslim ederiz. İçiniz rahat olsun. İyi bir çalışma alacaksınız. Geçme garantisi veriyoruz. Bizimle çalışan tüm öğrencilere sorun yaşamadan teslim garantisi veriyoruz. Ödemeyi iki taksitte alıyoruz. Yarısını başta kalanı teslimde ödüyorsunuz. 15 yıldan beri üniversite öğrencilerine ödev, proje, tez yazım desteği vermekteyiz. Lisans, yüksek lisans, master ve doktora seviyesinde garantili tez yazım hizmeti veriyoruz.”
Mailde akademisyenin bize iletilmek üzere gönderilen mesajı da yer alıyor. Akademisyen bu konuda dolandırıcılar olduğunu ve bu fiyatın altında yapacağını söyleyenlerin bizi dolandıracağını iddia ediyor: “Öğrencimize söyleyin bana yaptırmasa bile düzgün ve doğru fiyattan bir yere yaptırsın. Malum başka yerden destek alan öğrencilerden gelen düzeltmeleri biliyorsunuz, bu öğrencimiz de bizim fiyatı fazla bulup dolandırılmasın sonra düzeltmeye getirir daha çok para harcamak zorunda kalır. Böyle bir çalışmayı daha ucuza yaparım diyen yalan söyler çünkü değmez uğraşmaya. Sonuçta bi ton kafa patlatıyor insan, ucuza yaparım diyen bi yerden kes yapıştır bir çalışma gönderir ondan sonra düzeltme için daha çok para harcamak zorunda kalır ve buna rağmen sorun yaşar. En başta doğru kişilerle çalışsın kafası rahat etsin, benim akademisyen olduğumu, çok fazla tez yazdığımı ve öğrencileri mezun ettiğimi belirtin, telefon görüşmeleri yaptığımızı ve ayrıca danışmanlık yaptığımı da belirtin yani öyle yaz gönder değil beraber görüşmeler yaparak adım adım yazacağımızı anlatın. Güvenilir bir kurum olduğumuzu ve amacımızın öğrencilerin mezun olmasını sağlamak olduğunu ifade edin.”
PAZARLIK YAPIYORLAR
Cevap vermediğimizde ise tekrar bir mail atıldı. Bu mailde fiyat konusunda pazarlık yapıldı. İlk mailde bin 500 lira isteyen kişi, ikincide ise hocayla görüştüklerini ve bin 200 liraya kadar inebileceklerini söyledi.
ODTÜ MEZUNU 5 BİN TL
Başka bir siteye girip, yeni bir profil açıp yine Eskiçağ tarihinden bir konuda yüksek lisans tezi yapmak istediğimizi yazdım. Buradan da bana dört talep geldi. İlk gelen talepte 5 bin TL istendi ve şu mesaj gönderildi: “ODTÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunuyum. 7 yıldır tez ve makale yazımı yapmaktayım. İngilizceye de anadilim derecesinde hâkimim. Sizin için de uygunsa birlikte çalışmak isterim. Dilerseniz bu zamana kadar yapmış olduğum işlerden referans olması açısından birkaç makalemi de sizinle paylaşabilirim. Bu zamana kadar birçok farklı konuda yazdığım ve düzenlemesini yaptığım makaleler ve tezler mevcut.”
PROFESYON VE İNTİHALSİZ OLACAKTIR
İkinci talepte “Akademisyenim. Talebinizle ilgili haberleşebiliriz. Profesyonel ve intihalsiz olacaktır” dendi. İkinci talebi veren kişiyle de görüştüm. Kendisi bize şunları aktardı: “Doktor öğretim üyesiyim. Sayfa başına 50 lira istiyorum. Bir akademisyen arkadaşımla birlikte çalışıyorum. Sosyal bilimler konusunda bilgiliyim. İstatistik, pazarlama ve işletme konularına hâkimim. Tezi parça parça yaparım. Danışman hocadan gelen geri dönüşlere göre gerekli düzeltmeleri yaparım. Ödemeyi size tezi teslim ettikten sonra alırım.”
İKİ AKADEMİSYEN BİRLİKTE
Gelen üçüncü talepte ise şu ifadeler yer aldı: “Ankara Üniversitesinden doktora unvanına sahibim. Şu ana kadar birçok tez ve makale danışmanlığı yaptım akademik dili kullanımım oldukça iyidir.” Ayrıca yaptığımız görüşmede ise talep eden kişi şunları söyledi: “3 bin TL’ye yapılır sizin istediğiniz tez. Küçük bir ön ödeme alarak başlarım ve 3 bölüm halinde yazarım tezi. Hocanızın istediği düzenlemeleri yaparım. Benim bir akademisyen arkadaşım var onunla birlikteyim ama genelde kendi işimi kendim yaparım.”
BÖLÜMDEN BÖLÜME DEĞİŞİYOR
Dördüncü talepte ise yaptığımız görüşmede yine benzer şeyler söylendi. Tezi yazabileceğini söyleyen kişi şu ifadeleri kullandı: “Sayfa sayısı 50 liradan çalışıyoruz. Akademisyen hocalarımıza gönderiyorum ben, kendileri yapıyorlar. Sonra bana iletiyorlar. Başlamadan önce 300 lira kapora alıyoruz. Hocaya onaylatıyorsunuz veya ekleme çıkarma istediğinde onları yapıyoruz. Büyük ihtimalle 3 parça halinde olur, ücreti de siz 3 parça halinde yatırırsınız. Biz size intihal raporu da yollarız. Yüzde 20’nin altında olma garantisi veriyoruz size. Ayrıca mezun olma garantisi de veriyoruz.”
Aynı kişiye bir arkadaşımızın makine mühendisliği bölümünden yüksek lisans okuduğunu ve fiyat araştırması yaptığını söylediğimde ise şunları aktardı: “Genelde bölümden bölüme değişmez ama bazı tezlerde analiz kısımları oluyor. Orada fiyatlar değişiyor. 7 bin 500 liraya çıkabilir ama biz 7 bin gibi yapabiliriz.”
3 TEZDEN BİRİNDE AĞIR İNTİHAL
Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’ünde ‘ağır intihal’ yapıldığını ortaya koydu. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (BEPAM), 2007-2016 yılları arasında yazılmış 470’i yüksek lisans ve 130’u doktora tezi olmak üzere toplam 600 tezi inceledi. Turnitin intihal programı kullanılarak incelenen ve 511’i Türkçe, 89’u da İngilizce olan tezlerin yüzde 34’ünde ağır intihal yapıldığı ortaya çıktı. Bilimsel çalışmaların orijinal olup olmadığını gönderen benzerlik indeksinde de dünya ortalaması yüzde 15 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 28.5.
TÜRKİYE’DE NİTELİKLİ YAYIN YOK
Türkiye’de şu anda 206 üniversite bulunuyor. Scientific Journal Rankings verilerine göre 2017’de Türkiye dünya bilimsel yayın sayısı sıralamasında 19’uncu sırada; buna karşılık Türkiye’den çıkan yayınlara yapılan ve yayının kalitesini gösteren uluslararası atıf sayısı her geçen yıl önemli oranda düşüyor. Cumhuriyet Üniversitesi’nden Selçuk Beşir Demir’in Journal of Informetrics dergisinde Kasım 2018’de yayımlanan makalesine göre, dünyada en çok sahte dergi çıkaran ülkeler arasında Hindistan ve Nijerya ile birlikte Türkiye de var.
[BoldMedya] 24.11.2019
Tutsak bebeklerin Avrupa Parlamentosundaki sesi [Sevinç Özarslan]
Cezaevindeki bebekleri Avrupa Parlamentosunda anlatan Eşe Karaduman: Bir dakika zamanım vardı. Çok heyecanlandım ama söylemek istediklerim dilimin ucundan dökülüverdi.
BOLD ÖZEL- 20 Kasım Dünya Çocuk Gününde Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu özel programında bir ses Avrupalılara sordu: “Türkiye’deki tutsak bebekler için ne yapıyorsunuz?” Konuşmak istediğini söyleyen Eşe Karaduman’a hemen söz hakkı verilmişti. Tam 1 dakikası vardı ve bu 1 dakikada hapisteki bebekleri anlattı.
Şöyle dedi Karaduman: “İstatistiksel olarak, şu anda Türkiye’de hapsedilen 11.000 kadın ve 780 Çocuk var. Ülkemdeki politik atmosfer nedeniyle Almanya’ya gelen bir mülteciyim. Buraya kızımla birlikte gelme şansım oldu ama o kadar çok kadın ve çocuk bu fırsata sahip olmadılar ve hala politik sistemin adaletsiz olmasının sonuçları yüzünden acı çekiyorlar.”
Dünya Çocuk Hakları Günü’nün 30. yıl dönümü nedeniyle hazırlanan programın sonunda herkes onu alkışladı, medeni cesaretinden dolayı tebrik etti, büyük bir ilgi gösterdiler.
SINIF ÖĞRETMENLİĞİNDEN ALMANCA ÖĞRETMENLİĞİNE
Peki 28 yaşındaki bu genç aktivist kadın kimdi? Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği mezunu olan Eşe Karaduman A., 3 yıl önce Almanya’ya gelip sığınmak zorunda kalan bir iş kadını… 5 yaşında bir kızı var. Almanya doğumlu olan Eşe Karaduman liseyi bitirdikten sonra üniversite okumak için Türkiye’ye gitmiş ve sonra da evlenip İstanbul’da hayat kurmuş. Üç sene özel bir kolejde çalıştıktan sonra fotoğraf çekmeye başlamış.
BALON ETKİNLİĞİNİN FİKİR SAHİBİ
Almanya’da Almanca öğretmeni olarak çalışmaya başlayan Eşe Karaduman, mülteci olarak sığındığı Avrupa’da o günden beri hapisteki bebekler için çabalıyor. 3 yıldır dünyanın her yerinde tutsak bebekler için balon etkinlikleri yapılıyor. Eşe Karaduman bu fikri ilk olarak arkadaşlarıyla birlikte yaşadıkları şehrin meydanında kendilerinin gerçekleştirdiklerini söylüyor:
“Avrupa’da çocuk haklarıyla ilgili ne yapılabilir diye hep araştırıyorduk. Aklımıza balonlar geldi, ilkini 2017 Eylül ayında yaptık. Çocuk haklarıyla ilgili bir gün kutlanıyordu. 100 balon şişirdik ve meydanda dağıttık. Ve sonra büyüdükçe büyüdü bu etkinlik. Birkaç hafta sonra her yerde yapılmaya başlandı.”
ORADA KONUŞMA HAKKIM OLDUĞUNU BİLMİYORDUM
İki yıldır üst üste 20 Kasım’da Avrupa Parlamentosuna giden Eşe Karaduman, “Geçen sene konuşma yapmadım çünkü orada konuşma yapma hakkım olduğunu bilmiyordum. Bu sene onlar bize davetiye gönderdi. Geçen sene sistemlerine bizi kaydetmişlerdi. Biz de kaydımızı yaptırdık. Madem gideceğiz, AB önünde bir etkinlik yapmak istedik. Yine siyah balonlar hazırladık. Balonların uçlarına bebeklerin hikayelerin yazdık ve parlamentoya girdik. Orada herkes fikrini söyleyebiliyor. Ben söz hakkı istedim. Söylemek istediklerim dilimin ucundaydı, hepsi bir anda döküldü.” dedi.
ÇOK HEYECANLANMIŞTIM
Program sonunda herkesin kendisini tebrik ettiğini ve ilgi gösterdiğini ifade eden Karaduman şöyle devam etti: “Çok heyecanlanmıştım. Aslında oraya ilk girdiğimde konuşmak istediğini söyledim. Konuşmak isteyenlerin isimlerini not alıyorlar ve parlamento başkanına veriyorlar. Başkan da bazılarına söz hakkı veriyor. Bu sefer bana da verildi, verilmeyebilirdi ama oldu. Üzerime düşen görevi yerine getirmek istedim. Ben belki tek başıma hapisteki bebekleri dışarı çıkaramam ama onların sesi olabilirim diye düşündüm.”
O BEYE CEVAP VERECEĞİMİ DÜŞÜNDÜLER
Kendisinden önce Alman bir katılımcının İslam ve Avrupa’daki Müslümanlar hakkında konuştuğunu ifade eden Karaduman, “Oradakiler Alman katılımcının konuşmasını yuhaladılar ve konuşmasını ortada kestiler. Müslümanların Avrupa’da huzuru bozduğunu, stres yaşandığını söylüyor, hak ihlali yaptıklarından bahsediyordu. Ben ondan sonra elimi kaldırdım. O beye cevap vereceğimi düşündüler. Ben evet ona cevap verebilirdim ama aklımdaki tek şey o gün cezaevindeki bebeklerdi.” ifadelerini kullandı.
[Sevinç Özarslan] 24.11.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL- 20 Kasım Dünya Çocuk Gününde Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu özel programında bir ses Avrupalılara sordu: “Türkiye’deki tutsak bebekler için ne yapıyorsunuz?” Konuşmak istediğini söyleyen Eşe Karaduman’a hemen söz hakkı verilmişti. Tam 1 dakikası vardı ve bu 1 dakikada hapisteki bebekleri anlattı.
Şöyle dedi Karaduman: “İstatistiksel olarak, şu anda Türkiye’de hapsedilen 11.000 kadın ve 780 Çocuk var. Ülkemdeki politik atmosfer nedeniyle Almanya’ya gelen bir mülteciyim. Buraya kızımla birlikte gelme şansım oldu ama o kadar çok kadın ve çocuk bu fırsata sahip olmadılar ve hala politik sistemin adaletsiz olmasının sonuçları yüzünden acı çekiyorlar.”
Dünya Çocuk Hakları Günü’nün 30. yıl dönümü nedeniyle hazırlanan programın sonunda herkes onu alkışladı, medeni cesaretinden dolayı tebrik etti, büyük bir ilgi gösterdiler.
SINIF ÖĞRETMENLİĞİNDEN ALMANCA ÖĞRETMENLİĞİNE
Peki 28 yaşındaki bu genç aktivist kadın kimdi? Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği mezunu olan Eşe Karaduman A., 3 yıl önce Almanya’ya gelip sığınmak zorunda kalan bir iş kadını… 5 yaşında bir kızı var. Almanya doğumlu olan Eşe Karaduman liseyi bitirdikten sonra üniversite okumak için Türkiye’ye gitmiş ve sonra da evlenip İstanbul’da hayat kurmuş. Üç sene özel bir kolejde çalıştıktan sonra fotoğraf çekmeye başlamış.
BALON ETKİNLİĞİNİN FİKİR SAHİBİ
Almanya’da Almanca öğretmeni olarak çalışmaya başlayan Eşe Karaduman, mülteci olarak sığındığı Avrupa’da o günden beri hapisteki bebekler için çabalıyor. 3 yıldır dünyanın her yerinde tutsak bebekler için balon etkinlikleri yapılıyor. Eşe Karaduman bu fikri ilk olarak arkadaşlarıyla birlikte yaşadıkları şehrin meydanında kendilerinin gerçekleştirdiklerini söylüyor:
“Avrupa’da çocuk haklarıyla ilgili ne yapılabilir diye hep araştırıyorduk. Aklımıza balonlar geldi, ilkini 2017 Eylül ayında yaptık. Çocuk haklarıyla ilgili bir gün kutlanıyordu. 100 balon şişirdik ve meydanda dağıttık. Ve sonra büyüdükçe büyüdü bu etkinlik. Birkaç hafta sonra her yerde yapılmaya başlandı.”
ORADA KONUŞMA HAKKIM OLDUĞUNU BİLMİYORDUM
İki yıldır üst üste 20 Kasım’da Avrupa Parlamentosuna giden Eşe Karaduman, “Geçen sene konuşma yapmadım çünkü orada konuşma yapma hakkım olduğunu bilmiyordum. Bu sene onlar bize davetiye gönderdi. Geçen sene sistemlerine bizi kaydetmişlerdi. Biz de kaydımızı yaptırdık. Madem gideceğiz, AB önünde bir etkinlik yapmak istedik. Yine siyah balonlar hazırladık. Balonların uçlarına bebeklerin hikayelerin yazdık ve parlamentoya girdik. Orada herkes fikrini söyleyebiliyor. Ben söz hakkı istedim. Söylemek istediklerim dilimin ucundaydı, hepsi bir anda döküldü.” dedi.
ÇOK HEYECANLANMIŞTIM
Program sonunda herkesin kendisini tebrik ettiğini ve ilgi gösterdiğini ifade eden Karaduman şöyle devam etti: “Çok heyecanlanmıştım. Aslında oraya ilk girdiğimde konuşmak istediğini söyledim. Konuşmak isteyenlerin isimlerini not alıyorlar ve parlamento başkanına veriyorlar. Başkan da bazılarına söz hakkı veriyor. Bu sefer bana da verildi, verilmeyebilirdi ama oldu. Üzerime düşen görevi yerine getirmek istedim. Ben belki tek başıma hapisteki bebekleri dışarı çıkaramam ama onların sesi olabilirim diye düşündüm.”
O BEYE CEVAP VERECEĞİMİ DÜŞÜNDÜLER
Kendisinden önce Alman bir katılımcının İslam ve Avrupa’daki Müslümanlar hakkında konuştuğunu ifade eden Karaduman, “Oradakiler Alman katılımcının konuşmasını yuhaladılar ve konuşmasını ortada kestiler. Müslümanların Avrupa’da huzuru bozduğunu, stres yaşandığını söylüyor, hak ihlali yaptıklarından bahsediyordu. Ben ondan sonra elimi kaldırdım. O beye cevap vereceğimi düşündüler. Ben evet ona cevap verebilirdim ama aklımdaki tek şey o gün cezaevindeki bebeklerdi.” ifadelerini kullandı.
[Sevinç Özarslan] 24.11.2019 [BoldMedya]
Hicret, Diyalog ve Asimilasyon (3) [Selim Koç]
Farklı İnançlardan Korkmamalı!
Bugün, dünyanın değişik yerlerine hicret edenler, tabiatıyla farklı dinlere ve ideolojilere mensup kimselerle çeşitli münasebetler içinde olacak; arkadaşlık, dostluk, komşuluk, ticarî ortaklık ve belki evliliklerle akrabalık ilişkileri de kuracaktır. Bunlar, artık o ülkede yaşamanın beraberinde getirdiği kaçınılmaz, sosyal bir sonuçtur. Bu durum sadece bugüne has da değildir. Allah Resûlü, Medine’ye hicret ettiğinde Müslümanlar orada azınlıktı. Nüfusun büyük bir çoğunluğu Yahudi ve putperestti. Efendimiz ve ashabı onlarla insanî münasebetler kuruyor; onlarla konuşuyor, görüşüyor, alışveriş yapıyor, komşuluk ilişkileri geliştiriyor, yeri geldiğinde borç bile alıyor ve bunda bir mahzur da görmüyordu. Onların farklı inanç ve yaşantılarından korkmuyor bilakis birlikte yaşayabilecekleri mesajını veriyor hatta bunu “Medine Vesikası” ile hukuki bir metne bile dönüştürüyordu.
Dolayısıyla hicret yurdunda problem, farklı inanç ve kültürler değildir. Esas mesele Müslümanların milli ve manevî değerlerini, dinlerini bilmemeleri, öğrenmemeleri ya da bildiklerini yaşamamalarıdır. Mü’minler, Medine’ye hicret ettiklerinde sadece yaşadıkları mekân değişmişti. Daha hür ve özgür bir ortama kavuşmuşlardı. İnanç ve hayatlarında, duygu ve düşüncelerinde, hak ve adalet anlayışlarında bir değişiklik olmamıştı. Zaman içinde inen ibadet, ahlak ve muamelata dair ahkamı da öğreniyor, büyük bir heyecanla yaşıyor ve çevreleriyle de paylaşıyorlardı. Azınlık olma psikolojisine kapılıp kendi inançlarını açıkça yaşamaktan çekinmedikleri gibi başkalarının farklı inanç ve değerlerine karşı da bir rahatsızlık duymamış bilakis onları kendi konumlarında kabul ederek ilişkilerini sürdürmüşlerdi.
Bu çerçevede Allah Resûlü, Medine’ye hicret ettikten sonra Yahudilerle görüştüğünde onlara, kendilerine gönderilen Peygamberlere ve indirilen kitaplara iman ettiğini özellikle belirtti. Zira Kur’ân’ın bu konudaki beyanları açıktı: “Sana indirilene ve Senden önce indirilene iman ederler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.”1Hatta getirdiği dinin bid’at bir din olmadığını,Kendisinden önce gönderilen kitapları tasdik edici ve koruyucu olarak geldiğini ve bunun için bütün peygamberlerle aynı çizgide vazifelendirildiğini belirterek onları destek olmaya çağırdı.2 Yine namazlarında onların da kıblesi olan Mescid-i Aksa’ya doğru yöneldi ve kıble birlikteliği üzerinden de İslâm’ın getirdiği değerleri ruhlarına duyurmaya çalıştı.
Allah Resûlü’nün, hicretin daha ilk gününde Kuba’da görüştüğü isimlerin başında, Yahudilerin en büyük ve saygın alimi Abdullah İbn-i Selâm da vardı. Bu bilgin zat, Efendimiz’i bir miktar dinlemiş ve “Vallahi bu yüzde yalan olamaz!” diyerek Müslüman olmuştu. Onun İslam’a girmesiyle birlikte yanında bulunan Sa’lebe İbn-i Sa’ye, Esed/Üseyd İbn-i Sa’ye ve Esed İbn-i Ubeyd ve bazı Yahudiler de Müslüman olmuşlardı. Bazıları da “O’na bizim şerlilerimiz iman etti. Zira onlar hayırlı olsalardı atalarının dinini bırakmazlardı.” diyerek onların bu tercihlerini kınadı. Bunun üzerine kıyamete kadar Müslümanlara, ehl-i kitaba bakışta temel bir kriter veren şu ayet nazil oldu: “Onların (Ehl-i kitabın) hepsi bir değildir. İçlerinde bir topluluk vardır ki, onlar gece vakitlerinde secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar.”3 Hatta Abdullah İbn-i Selâm Müslüman olduktan sonra, kendisini seven ve sayan bütün Yahudileri toplamış ve onları da Efendimiz ile buluşturmuştu. Fakat onlar iman etmeye yanaşmamışlardı.
Bunun yanında Efendimiz, çeşitli vesilelerle, Yahudilerin eğitim ve öğretim müesseseleri olan Beytu’l-Midras adlı merkezlerine gider, alimleriyle beraber oturur, İslam’ı anlatır, sorularına cevap verir, istediklerinde müşküllerini de çözerdi.4 Hatta Hz. Ebu Bekir de zaman zaman buraya uğrar ve Yahudi alimleriyle belli meseleleri güzel bir üslupla tartışırdı. Bir defasında tatsız bir olay yaşanmış ve durum Efendimiz’e haber verilince şu ayet nazil olmuştu: “..Şüphesiz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan sizi inciten birçok söz işiteceksiniz. Ama sabreder ve sakınırsanız bilin ki bu, size yakışan en değerli, en isabetli davranışlardandır.”5 Bu ayetle Allah, müminlere, Ehl-i kitaptan gelecek sözlü saldırılara, tahriklere, suçlamalara ve aleyhte yaptıkları propagandalara kapılıp asla şiddete başvurmamalarını, bilakis sabırlı olmalarını, ne olursa olsun üsluplarını bozmamalarını, İslam’a zarar verebilecek söz, fiil ve davranışlardan da özellikle sakınmaları gerektiğini ders vermiştir.
Üstelik bu ziyaretler tek taraflı da değildi. Bazen Yahudiler de Efendimiz’i ziyaret eder kendisine sorular sorar ve cevap isterlerdi. Hatta bazen Yahudi kadınlar da Efendimiz’in evine gelir hanımlarını ziyaret ederlerdi. Mesela, bir gün Yahudi bir kadın gelmiş ve Hz. Âişe validemizi ziyaret etmişti. Tam o sırada Allah Resûlü de eve gelmişti. Derken Yahudi kadın Hz. Âişe’ye, “Sizler, kabirde fitneye maruz kalacak mısınız?” diye sormuş, Hz. Âişe soruyu Efendimiz’e iletince ürperen Efendimiz, “Şüphesiz onlar fitneye maruz kalacak.” buyurmuştu. Aradan birkaç gün geçince Hz. Âişe’ye konuyu tekrar açmış ve “Biliyor musun? Bana ‘Kabirlerde azaba duçar olacaksınız!’ diye vahyolundu.” demiş ve o günden sonra dualarında artık kabir azabından da Allah’a sığınmaya başlamıştı.6
Allah Resûlü sadece Yahudilerle değil Hıristiyanlar ve putperestlerle de Medine görüşüyor ve hatta gelen heyetleri özellikle Mescid-i Nebevî’de ağırlıyordu. Mesela Hıristiyan Necran heyeti ve putperest Tâif heyeti gibi. Onlarla da buluşuyor, sorularına cevap veriyor, İslam’ı anlatıyor ve bu süre zarfında dinlerini mescidin içinde yaşamalarına müsaade ediyordu. İslam adına bir meseleyi izah etmekten çekinmediği gibi onların sorularından da çekinmiyor hatta kendi aralarındaki sorunlara da çözüm buluyordu.
Dolayısıyla muhacirler, en dar daireden en geniş daireye kadar hak ve hakikati, insanî ve İslâmî değerleri yaşamaktan ve anlatmaktan çekinmemeli; geliştirecekleri ferdî, ailevî ve içtimâî projelerle, topluma katkı sunarak açılmaya çalışmalıdırlar. Aksi takdirde farklı sebeplerle kendi değerlerini yaşamaktan, seslendirmekten ve bu konularda diyaloğa ve müzakereye girmekten kaçınanlar zamanla asimile olur; kimlikleri ve kültürlerini kaybederler.
Açılım, Helal-Haram Dairesi Korunarak Yapılmalı
Hicretin ilk yıllarında Medine, nüfus ve nüfuz olarak Yahudi ve putperestlerin hâkim olduğu bir şehirdi. Müslümanlar, daha önce müşrik bir toplumla iç içe yaşamışlardı. Fakat şimdi yeni yurtlarında farklı bir dini grupla karşılaşmışlardı. Birlikte yaşadıkları bu şehirde bilhassa yeme ve içme gibi meselelerde helal-haram sınırlarını koruyup gözetmek kolay değildi. Mesela ehl-i kitap bir aileye misafir olduklarında ya da ictimai hayatta çeşitli vesilelerle onlarla aynı sofra paylaşıldığında ne yapacaklardı? Cenâb-ı Hakk, indirdiği “Bugün size bütün temiz nimetler helal kılındı. Ehl-i kitabın kestikleri ve diğer yiyecekleri size helaldir. Sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir…”7 ayetiyle bu konu, hükme ve çözüme bağlanmıştı. Dolayısıyla ehl-i kitabın hazırladığı ve İslam’ın da haram kılmadığı yiyecek ve içeceklerden istifade etmelerinde bir mahzur bulunmuyordu.
Nitekim Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman zaman komşuları tarafından yemeğe davet ediliyordu. O da bu davetleri, tebliğ ve temsiline bir vesile olarak değerlendiriyordu. Mesela Efendimiz’in Fârisî bir komşusu vardı. Çok lezzetli et çorbası yapardı. Bir gün yine çorba pişirmiş ve O’nu da davet etmişti. Peygamberimiz, yanında bulunan Hz. Âişe validemizi de göstererek “O da gelirse olur.” buyurmuştu. Farisî, “Hayır!” deyince Efendimiz, “O gelmezse ben de gelmem.” karşılığını vermişti. Fakat Fârisî, yemeğin azlığından olsa gerek onun da gelmesine “Evet!” dememişti. Ancak üçüncü teklifinde Hz. Âişe’yi de yanına almasını kabul etmişti. Bunun üzerine Efendimiz, eşiyle birlikte Fârisî komşularının yemek davetine icabet etmişti.8
Ashab-ı kiram, sadece yiyecek değil kullanacakları kapları bile Allah Resûlüne sormuşlardı. Ebu Sa’lebe, Efendimiz’e gelmiş ve, “Ya Resûlallah! Biz ehl-i kitap olan bir kavmin yurdundayız ve onların yemek kaplarından yiyoruz… Bu konuda bize helal olan şeyleri bildirir misin?” diye sormuştu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Eğer onların kaplarından başka bir kap bulabiliyorsanız, o kaplardan yiyin. Fakat başka kap bulamıyorsanız onların kaplarını yıkayarak kullanabilirsiniz.”9 buyurdu.
Yine sosyal hayatta önemli kurumlardan bir tanesi evlilik müessesesiydi. Peki ehl-i kitaptan bir kimseyle evlenip yuva kurulabilecekler miydi? Cenâb-ı Hak bu konuda: “…Namuslu, zinaya girmemiş ve gizli dostlar edinmemiş insanlar halinde yaşamanız şartıyla, müminlerden ve ehl-i kitaptan hür ve iffetli kadınlarla, mehirlerini verip nikahlanmanız size helaldir…”10 buyurarak ehl-i kitapla akrabalık bağları da kurabileceklerini bildirmişti.11
Dolayısıyla hicret yurdunda kendini koruma maksadına matuf bile olsa, hicret edilen toplumdan bütün bütün ayrılıp/sıyrılıp “gettolar” halinde yaşamak hicretin hedefleriyle bağdaşmaz. Böyle bir uygulama o toplum içinde hayatı zorlaştıracağı gibi hicreti de çekilmez hale getirebilir. Kaldı ki bu şekilde kendi içine kapanma, o toplumu da Muhacirler hakkında endişe ve korkulara sevk eder. Zaten böyle bir davranış da Kur’ân’ın bildirdiği, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp kaynaşmanız, birbirinize sahip çıkmanız için de milletlere, sülâlere ayırdık…”12 ilkesiyle bağdaşmaz. Onun için Allah Resûlü bir taraftan ashabını ilmen, ahlâken ve manen beslerken öbür taraftan geliştirdiği sosyal projelerle topluma açılmanın adımlarını da Kendinden emin bir şekilde bir şekilde atıyordu. O’nun bu kararlı adımlarını ve gayretlerini gören Muhacir ve Ensar da Allah ve Resûlü’ne şevkle destek oluyorlardı.
Hasılı, helal ve haram ölçülerine riayet ederek topluma katkı sunmaya çalışanlar asimile olmaz, bilakis onlar toplumun bir zenginliği olarak görülür ve kabul edilirler. Kendi içine kapanan Muhacirler ise kapalı toplumlar halinde yeni nesillerini muhafaza edemez ve onlara geleceğe ait bir misyon da yükleyemez. Böylece zaman içerisinde taklit hastalığına ya da içinde yaşadığı modern topluma benzeme modasına kapılarak asimile olmaya mahkûm olurlar.
Sonuç
– Muhacirler, dinlerini öğrenmek, öğretmek ve yaşamaktan çekinmemeli, inancından dolayı mahcubiyet duymamalıdır. Bu hususta Hz. Ömer’in “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” sözü asimilasyonun temel sebebini ifade eden önemli bir ikazdır.
-Ashab-ı kiram, Yahudileri çok iyi tanıyorlardı. Zira daha Mekke’de inen sûrelerde onların inançları, tarihi, kültürü ve karakterleri hakkında Müslümanlara geniş malumat verilmişti. Hicretten sonra onlarla diyalog kurarken sadece o gün karşılaştıkları topluma bakmıyor ve onları bir bütün olarak tanıyorlardı. Hicretten sonra muhatap toplumlar, iyice tanınmadan onlarla isabetli ve verimli bir diyalog kurmak mümkün olmayacaktır.
– Allah Resûlü, hicret yurdunda korkmadan, çekinmeden, izzetini tevazuuyla dengeleyerek İslam’ı yaşamış ve çevresine de tebliğ etmiştir. O’nun inancındaki ve yaşayışındaki samimiyet, istikamet ve şeffafiyet, beraberinde O’na karşı güven ve itimadı da getirmiştir. Onun sade, doğru, ihlaslı ve herkese açık yaşantısı hakkaniyetine de parlak bir ayna olmuştur.
– Muhacirlerin inançlarını yaşaması değil bilakis yaşamamaları, içinde bulundukları toplumun fertlerini tedirgin eder. Haklarında, “Hem şöyle şöyle inandığını söylüyor hem de öyle davranmıyor, yaşamıyorlar.” denilmesine sebebiyet vererek, insanları haklarında korku ve tereddüde sevk ederler. İnançlarıyla tutarlı davranışlar sergilemeyen topluluklara daima şüpheyle bakılacağı unutulmamalıdır.
– İnançları ve değerleri, üzerlerinde iğreti ve emanet bir elbise gibi duran kimselerin, içinde yaşadıkları kültürden etkilenip değişip başkalaşmamaları düşünülemez.
– İslam tarihi boyunca Muhacirlerin hicret yurdunda dinî, ahlaki ve kültürel kimliklerini koruyabilmeleri büyük ölçüde helal ve haram hassasiyetlerini korumalarıyla mümkün olmuştur. Yeme-içme, giyim-kuşam, hukuk-ticaret, nikah-aile gibi her alanı kapsayan helal ve haram anlayışı, aynı zamanda Muhacirlerin, her sahada topluma katacakları bir çok değerin de sahibi olduklarının bir delilidir.
– Helal-haram hassasiyetiyle inanç, amel ve İslâmî hayat noktasında asimile olmaktan korunan Muhacirler, aynı zamanda İslâm’ı hakkıyla temsil ettiklerinden, beraber yaşadıkları topluma insani değerlerin yaşatılmasında güzel örnek de olurlar.
– Allah Resûlü’nün: “…Allah’ın emir ve nehiylerine uy ki O da seni korusun…”13 nurlu beyanında ifade buyurduğu gibi, helal ve haram sınırlarını koruyup gözetenleri Allah da asimile olup yabancılamaktan koruyacaktır.
– Efendimiz, risaletin ilk günlerinde Müslüman olan Hz. Ebû Zerr el-Gıfârî’yi, hem Mekke’deki ağır şartlardan kurtarmak hem de irşad ve tebliğde bulunması için memleketine gönderirken verdiği, “Her nerede olursan ol Allah’tan kork!…” ölçüsü, günümüz muhacirlerinin de hayat felsefesi olmalıdır.
Yazar: Selim Koç
Dipnot:
[Selim Koç] 24.11.2019 [https://www.peygamberyolu.com]
Bugün, dünyanın değişik yerlerine hicret edenler, tabiatıyla farklı dinlere ve ideolojilere mensup kimselerle çeşitli münasebetler içinde olacak; arkadaşlık, dostluk, komşuluk, ticarî ortaklık ve belki evliliklerle akrabalık ilişkileri de kuracaktır. Bunlar, artık o ülkede yaşamanın beraberinde getirdiği kaçınılmaz, sosyal bir sonuçtur. Bu durum sadece bugüne has da değildir. Allah Resûlü, Medine’ye hicret ettiğinde Müslümanlar orada azınlıktı. Nüfusun büyük bir çoğunluğu Yahudi ve putperestti. Efendimiz ve ashabı onlarla insanî münasebetler kuruyor; onlarla konuşuyor, görüşüyor, alışveriş yapıyor, komşuluk ilişkileri geliştiriyor, yeri geldiğinde borç bile alıyor ve bunda bir mahzur da görmüyordu. Onların farklı inanç ve yaşantılarından korkmuyor bilakis birlikte yaşayabilecekleri mesajını veriyor hatta bunu “Medine Vesikası” ile hukuki bir metne bile dönüştürüyordu.
Dolayısıyla hicret yurdunda problem, farklı inanç ve kültürler değildir. Esas mesele Müslümanların milli ve manevî değerlerini, dinlerini bilmemeleri, öğrenmemeleri ya da bildiklerini yaşamamalarıdır. Mü’minler, Medine’ye hicret ettiklerinde sadece yaşadıkları mekân değişmişti. Daha hür ve özgür bir ortama kavuşmuşlardı. İnanç ve hayatlarında, duygu ve düşüncelerinde, hak ve adalet anlayışlarında bir değişiklik olmamıştı. Zaman içinde inen ibadet, ahlak ve muamelata dair ahkamı da öğreniyor, büyük bir heyecanla yaşıyor ve çevreleriyle de paylaşıyorlardı. Azınlık olma psikolojisine kapılıp kendi inançlarını açıkça yaşamaktan çekinmedikleri gibi başkalarının farklı inanç ve değerlerine karşı da bir rahatsızlık duymamış bilakis onları kendi konumlarında kabul ederek ilişkilerini sürdürmüşlerdi.
Bu çerçevede Allah Resûlü, Medine’ye hicret ettikten sonra Yahudilerle görüştüğünde onlara, kendilerine gönderilen Peygamberlere ve indirilen kitaplara iman ettiğini özellikle belirtti. Zira Kur’ân’ın bu konudaki beyanları açıktı: “Sana indirilene ve Senden önce indirilene iman ederler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.”1Hatta getirdiği dinin bid’at bir din olmadığını,Kendisinden önce gönderilen kitapları tasdik edici ve koruyucu olarak geldiğini ve bunun için bütün peygamberlerle aynı çizgide vazifelendirildiğini belirterek onları destek olmaya çağırdı.2 Yine namazlarında onların da kıblesi olan Mescid-i Aksa’ya doğru yöneldi ve kıble birlikteliği üzerinden de İslâm’ın getirdiği değerleri ruhlarına duyurmaya çalıştı.
Allah Resûlü’nün, hicretin daha ilk gününde Kuba’da görüştüğü isimlerin başında, Yahudilerin en büyük ve saygın alimi Abdullah İbn-i Selâm da vardı. Bu bilgin zat, Efendimiz’i bir miktar dinlemiş ve “Vallahi bu yüzde yalan olamaz!” diyerek Müslüman olmuştu. Onun İslam’a girmesiyle birlikte yanında bulunan Sa’lebe İbn-i Sa’ye, Esed/Üseyd İbn-i Sa’ye ve Esed İbn-i Ubeyd ve bazı Yahudiler de Müslüman olmuşlardı. Bazıları da “O’na bizim şerlilerimiz iman etti. Zira onlar hayırlı olsalardı atalarının dinini bırakmazlardı.” diyerek onların bu tercihlerini kınadı. Bunun üzerine kıyamete kadar Müslümanlara, ehl-i kitaba bakışta temel bir kriter veren şu ayet nazil oldu: “Onların (Ehl-i kitabın) hepsi bir değildir. İçlerinde bir topluluk vardır ki, onlar gece vakitlerinde secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar.”3 Hatta Abdullah İbn-i Selâm Müslüman olduktan sonra, kendisini seven ve sayan bütün Yahudileri toplamış ve onları da Efendimiz ile buluşturmuştu. Fakat onlar iman etmeye yanaşmamışlardı.
Bunun yanında Efendimiz, çeşitli vesilelerle, Yahudilerin eğitim ve öğretim müesseseleri olan Beytu’l-Midras adlı merkezlerine gider, alimleriyle beraber oturur, İslam’ı anlatır, sorularına cevap verir, istediklerinde müşküllerini de çözerdi.4 Hatta Hz. Ebu Bekir de zaman zaman buraya uğrar ve Yahudi alimleriyle belli meseleleri güzel bir üslupla tartışırdı. Bir defasında tatsız bir olay yaşanmış ve durum Efendimiz’e haber verilince şu ayet nazil olmuştu: “..Şüphesiz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan sizi inciten birçok söz işiteceksiniz. Ama sabreder ve sakınırsanız bilin ki bu, size yakışan en değerli, en isabetli davranışlardandır.”5 Bu ayetle Allah, müminlere, Ehl-i kitaptan gelecek sözlü saldırılara, tahriklere, suçlamalara ve aleyhte yaptıkları propagandalara kapılıp asla şiddete başvurmamalarını, bilakis sabırlı olmalarını, ne olursa olsun üsluplarını bozmamalarını, İslam’a zarar verebilecek söz, fiil ve davranışlardan da özellikle sakınmaları gerektiğini ders vermiştir.
Üstelik bu ziyaretler tek taraflı da değildi. Bazen Yahudiler de Efendimiz’i ziyaret eder kendisine sorular sorar ve cevap isterlerdi. Hatta bazen Yahudi kadınlar da Efendimiz’in evine gelir hanımlarını ziyaret ederlerdi. Mesela, bir gün Yahudi bir kadın gelmiş ve Hz. Âişe validemizi ziyaret etmişti. Tam o sırada Allah Resûlü de eve gelmişti. Derken Yahudi kadın Hz. Âişe’ye, “Sizler, kabirde fitneye maruz kalacak mısınız?” diye sormuş, Hz. Âişe soruyu Efendimiz’e iletince ürperen Efendimiz, “Şüphesiz onlar fitneye maruz kalacak.” buyurmuştu. Aradan birkaç gün geçince Hz. Âişe’ye konuyu tekrar açmış ve “Biliyor musun? Bana ‘Kabirlerde azaba duçar olacaksınız!’ diye vahyolundu.” demiş ve o günden sonra dualarında artık kabir azabından da Allah’a sığınmaya başlamıştı.6
Allah Resûlü sadece Yahudilerle değil Hıristiyanlar ve putperestlerle de Medine görüşüyor ve hatta gelen heyetleri özellikle Mescid-i Nebevî’de ağırlıyordu. Mesela Hıristiyan Necran heyeti ve putperest Tâif heyeti gibi. Onlarla da buluşuyor, sorularına cevap veriyor, İslam’ı anlatıyor ve bu süre zarfında dinlerini mescidin içinde yaşamalarına müsaade ediyordu. İslam adına bir meseleyi izah etmekten çekinmediği gibi onların sorularından da çekinmiyor hatta kendi aralarındaki sorunlara da çözüm buluyordu.
Dolayısıyla muhacirler, en dar daireden en geniş daireye kadar hak ve hakikati, insanî ve İslâmî değerleri yaşamaktan ve anlatmaktan çekinmemeli; geliştirecekleri ferdî, ailevî ve içtimâî projelerle, topluma katkı sunarak açılmaya çalışmalıdırlar. Aksi takdirde farklı sebeplerle kendi değerlerini yaşamaktan, seslendirmekten ve bu konularda diyaloğa ve müzakereye girmekten kaçınanlar zamanla asimile olur; kimlikleri ve kültürlerini kaybederler.
Açılım, Helal-Haram Dairesi Korunarak Yapılmalı
Hicretin ilk yıllarında Medine, nüfus ve nüfuz olarak Yahudi ve putperestlerin hâkim olduğu bir şehirdi. Müslümanlar, daha önce müşrik bir toplumla iç içe yaşamışlardı. Fakat şimdi yeni yurtlarında farklı bir dini grupla karşılaşmışlardı. Birlikte yaşadıkları bu şehirde bilhassa yeme ve içme gibi meselelerde helal-haram sınırlarını koruyup gözetmek kolay değildi. Mesela ehl-i kitap bir aileye misafir olduklarında ya da ictimai hayatta çeşitli vesilelerle onlarla aynı sofra paylaşıldığında ne yapacaklardı? Cenâb-ı Hakk, indirdiği “Bugün size bütün temiz nimetler helal kılındı. Ehl-i kitabın kestikleri ve diğer yiyecekleri size helaldir. Sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir…”7 ayetiyle bu konu, hükme ve çözüme bağlanmıştı. Dolayısıyla ehl-i kitabın hazırladığı ve İslam’ın da haram kılmadığı yiyecek ve içeceklerden istifade etmelerinde bir mahzur bulunmuyordu.
Nitekim Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman zaman komşuları tarafından yemeğe davet ediliyordu. O da bu davetleri, tebliğ ve temsiline bir vesile olarak değerlendiriyordu. Mesela Efendimiz’in Fârisî bir komşusu vardı. Çok lezzetli et çorbası yapardı. Bir gün yine çorba pişirmiş ve O’nu da davet etmişti. Peygamberimiz, yanında bulunan Hz. Âişe validemizi de göstererek “O da gelirse olur.” buyurmuştu. Farisî, “Hayır!” deyince Efendimiz, “O gelmezse ben de gelmem.” karşılığını vermişti. Fakat Fârisî, yemeğin azlığından olsa gerek onun da gelmesine “Evet!” dememişti. Ancak üçüncü teklifinde Hz. Âişe’yi de yanına almasını kabul etmişti. Bunun üzerine Efendimiz, eşiyle birlikte Fârisî komşularının yemek davetine icabet etmişti.8
Ashab-ı kiram, sadece yiyecek değil kullanacakları kapları bile Allah Resûlüne sormuşlardı. Ebu Sa’lebe, Efendimiz’e gelmiş ve, “Ya Resûlallah! Biz ehl-i kitap olan bir kavmin yurdundayız ve onların yemek kaplarından yiyoruz… Bu konuda bize helal olan şeyleri bildirir misin?” diye sormuştu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Eğer onların kaplarından başka bir kap bulabiliyorsanız, o kaplardan yiyin. Fakat başka kap bulamıyorsanız onların kaplarını yıkayarak kullanabilirsiniz.”9 buyurdu.
Yine sosyal hayatta önemli kurumlardan bir tanesi evlilik müessesesiydi. Peki ehl-i kitaptan bir kimseyle evlenip yuva kurulabilecekler miydi? Cenâb-ı Hak bu konuda: “…Namuslu, zinaya girmemiş ve gizli dostlar edinmemiş insanlar halinde yaşamanız şartıyla, müminlerden ve ehl-i kitaptan hür ve iffetli kadınlarla, mehirlerini verip nikahlanmanız size helaldir…”10 buyurarak ehl-i kitapla akrabalık bağları da kurabileceklerini bildirmişti.11
Dolayısıyla hicret yurdunda kendini koruma maksadına matuf bile olsa, hicret edilen toplumdan bütün bütün ayrılıp/sıyrılıp “gettolar” halinde yaşamak hicretin hedefleriyle bağdaşmaz. Böyle bir uygulama o toplum içinde hayatı zorlaştıracağı gibi hicreti de çekilmez hale getirebilir. Kaldı ki bu şekilde kendi içine kapanma, o toplumu da Muhacirler hakkında endişe ve korkulara sevk eder. Zaten böyle bir davranış da Kur’ân’ın bildirdiği, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp kaynaşmanız, birbirinize sahip çıkmanız için de milletlere, sülâlere ayırdık…”12 ilkesiyle bağdaşmaz. Onun için Allah Resûlü bir taraftan ashabını ilmen, ahlâken ve manen beslerken öbür taraftan geliştirdiği sosyal projelerle topluma açılmanın adımlarını da Kendinden emin bir şekilde bir şekilde atıyordu. O’nun bu kararlı adımlarını ve gayretlerini gören Muhacir ve Ensar da Allah ve Resûlü’ne şevkle destek oluyorlardı.
Hasılı, helal ve haram ölçülerine riayet ederek topluma katkı sunmaya çalışanlar asimile olmaz, bilakis onlar toplumun bir zenginliği olarak görülür ve kabul edilirler. Kendi içine kapanan Muhacirler ise kapalı toplumlar halinde yeni nesillerini muhafaza edemez ve onlara geleceğe ait bir misyon da yükleyemez. Böylece zaman içerisinde taklit hastalığına ya da içinde yaşadığı modern topluma benzeme modasına kapılarak asimile olmaya mahkûm olurlar.
Sonuç
– Muhacirler, dinlerini öğrenmek, öğretmek ve yaşamaktan çekinmemeli, inancından dolayı mahcubiyet duymamalıdır. Bu hususta Hz. Ömer’in “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” sözü asimilasyonun temel sebebini ifade eden önemli bir ikazdır.
-Ashab-ı kiram, Yahudileri çok iyi tanıyorlardı. Zira daha Mekke’de inen sûrelerde onların inançları, tarihi, kültürü ve karakterleri hakkında Müslümanlara geniş malumat verilmişti. Hicretten sonra onlarla diyalog kurarken sadece o gün karşılaştıkları topluma bakmıyor ve onları bir bütün olarak tanıyorlardı. Hicretten sonra muhatap toplumlar, iyice tanınmadan onlarla isabetli ve verimli bir diyalog kurmak mümkün olmayacaktır.
– Allah Resûlü, hicret yurdunda korkmadan, çekinmeden, izzetini tevazuuyla dengeleyerek İslam’ı yaşamış ve çevresine de tebliğ etmiştir. O’nun inancındaki ve yaşayışındaki samimiyet, istikamet ve şeffafiyet, beraberinde O’na karşı güven ve itimadı da getirmiştir. Onun sade, doğru, ihlaslı ve herkese açık yaşantısı hakkaniyetine de parlak bir ayna olmuştur.
– Muhacirlerin inançlarını yaşaması değil bilakis yaşamamaları, içinde bulundukları toplumun fertlerini tedirgin eder. Haklarında, “Hem şöyle şöyle inandığını söylüyor hem de öyle davranmıyor, yaşamıyorlar.” denilmesine sebebiyet vererek, insanları haklarında korku ve tereddüde sevk ederler. İnançlarıyla tutarlı davranışlar sergilemeyen topluluklara daima şüpheyle bakılacağı unutulmamalıdır.
– İnançları ve değerleri, üzerlerinde iğreti ve emanet bir elbise gibi duran kimselerin, içinde yaşadıkları kültürden etkilenip değişip başkalaşmamaları düşünülemez.
– İslam tarihi boyunca Muhacirlerin hicret yurdunda dinî, ahlaki ve kültürel kimliklerini koruyabilmeleri büyük ölçüde helal ve haram hassasiyetlerini korumalarıyla mümkün olmuştur. Yeme-içme, giyim-kuşam, hukuk-ticaret, nikah-aile gibi her alanı kapsayan helal ve haram anlayışı, aynı zamanda Muhacirlerin, her sahada topluma katacakları bir çok değerin de sahibi olduklarının bir delilidir.
– Helal-haram hassasiyetiyle inanç, amel ve İslâmî hayat noktasında asimile olmaktan korunan Muhacirler, aynı zamanda İslâm’ı hakkıyla temsil ettiklerinden, beraber yaşadıkları topluma insani değerlerin yaşatılmasında güzel örnek de olurlar.
– Allah Resûlü’nün: “…Allah’ın emir ve nehiylerine uy ki O da seni korusun…”13 nurlu beyanında ifade buyurduğu gibi, helal ve haram sınırlarını koruyup gözetenleri Allah da asimile olup yabancılamaktan koruyacaktır.
– Efendimiz, risaletin ilk günlerinde Müslüman olan Hz. Ebû Zerr el-Gıfârî’yi, hem Mekke’deki ağır şartlardan kurtarmak hem de irşad ve tebliğde bulunması için memleketine gönderirken verdiği, “Her nerede olursan ol Allah’tan kork!…” ölçüsü, günümüz muhacirlerinin de hayat felsefesi olmalıdır.
Yazar: Selim Koç
Dipnot:
- Bakara Sûresi, 2/4
- Şûra Sûresi, 42/13. Bu konudaki bazı ayetler için bkz. Ahkaf Sûresi, 46/9; Ahzab Sûresi, 33/7; Maide Sûresi, 5/48
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/113. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbe 46 (164)
- Buharî, Cizye 6 (3167); Ebu Davud, Hudûd 26 (4446-4449); M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I/187
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/186. Daha detaylı bilgi için bkz. Kurtûbî, el-Câmi’ li-ehkami’l-Kur’ân, III/1545-1546
- Müslim, el-Mesâcid ve Mevadıu’s-Salât 24 (584); Buharî, Cenâiz 86 (1372). Müslim’in yine bu konudaki bir rivayetinde, gelen Yahudi kadınlarının iki kişi olduğu da belirtilmektedir. Bkz. Müslim, el-Mesâcid ve Mevadıu’s-Salât 24 (586)
- Maide Sûresi, 5/5
- Müslim, Eşribe 19 (2037)
- Buharî, Zebâih ve’s-Sayd 4, 10, 14; Müslim, Sayd 8-12
- Maide Sûresi, 5/5
- Ehl-i kitaptan kimselerle evlik meselesi hakkında daha geniş bilgi için bkz. Ehl-i Kitap Kadınlarla Evlilik, hikmet.net
- Hucurât Sûresi, 49/13
- Tirmizî, Kıyamet 59 (2516)
[Selim Koç] 24.11.2019 [https://www.peygamberyolu.com]
İnsan kalmak [Can Bahadır Yüce]
Uzun süredir masaya oturunca, sevdiğim bir romanda* geçen şu cümleyi tekrarlarken buluyorum kendimi: “İnsanın insana kötülüğünden başka yazacak bir şey yok.”
Gerçekten insanın insana yaptığı kötülüğün sınırı var mıdır?
Kötülük meselesine dönmemi sağlayan aslında başka bir kitap: Primo Levi’nin dilimizde Bunlar da mı İnsan adıyla (Zeyyat Selimoğlu çevirisi) yayımlanan anılarını ders için yeniden okumam gerekti. Levi, 24 yaşındayken Nazilere esir düşmüş, Auschwitz’te ölümü beklerken mucizevi bir biçimde kurtulmuştu. Kitap orada geçen 11 ayı anlatıyor. (Levi bütün hayatını aynı apartman dairesinde geçirmişti, doğduğu evden ayrı kaldığı en uzun süre, Auschwitz dönemiydi. 68 yaşında kendini aynı evin penceresinden aşağı bıraktı.)
Bunlar da mı İnsan adı, ölüme giden Yahudi tutsakların adım adım insanlıktan çıkarılışına göndermedir. (Özgün adı “Se questo è un uomo” olan kitap, daha sonra Batılı okurların anlamayacağı gerekçesiyle “Auschwitz’te Hayatta Kalmak” adıyla da yayımlandı.) Bu bir anlamda soykırım kurbanlarının insanlıktan çıkarılışının, insandışılaştırılmasının (dehumanization) öyküsüdür.
İnsandışılaştırma daha tutsaklar kamyona bindirilirken başlar. Nazi subayları ölüme gönderilen insanları “eşya” diye niteler: “650 parça eşya…” Auschwitz’te tutsaklar yavaş yavaş ‘insanlıktan çıkmaya’ başlamıştır… Nasıl olsa öleceğiz diye düşünüp en basit gereksinimlerini bile karşılamaktan vazgeçerler. Kampın suyu çamurlu olduğu için yüzlerini yıkama gereği duymazlar, örneğin. Gelgelelim, mesele yüzü temizlemek değil, yüz yıkama eylemini sürdürmektir. Çünkü çamurlu suyla da olsa yıkanmak, insana ait bir eylem demektir. Levi bunu anlamıştır—çare insan olduğunu unutmak değil, hatırlamaktır.
Benzersiz acılara tanık olmasına karşın Levi’nin nesnelliği sarsar okuru. Kitabı ölümden kurtulduktan kısa süre sonra yazmıştır ama daha Auschwitz’teyken kafasında yazmaya başlar—bir gün başından geçenleri anlatabilme ihtimali onu hayata bağlamıştır.
Levi’nin anılarında daha önce ıskaladığım bir sahne beni çarptı: Naziler kampı terk ettikten sonra aralarında Levi’nin de olduğu sağ kalan bir avuç talihli tutsak yiyecek ekmek bulur. Ekmeği bölüşürken aylar sonra ilk kez insana ait bir şey yaptıklarının ayırdına varırlar. O güne dek herkes hayatta kalma dürtüsüyle insanlığını unutmuştur. Ekmeği bölüşmekte insan sıcaklığı vardır. Kişiyi gerçekten hayata bağlayan, diye düşünür Levi, insan kalmaktır.
Ölüm kampında bir aylaklık anı (kesintisiz çalışılan bir kamptır Auschwitz—Arbeit macht frei), ayakkabı parlatmak, kirli suyla da olsa yüzünü yıkayıp ceketine kurulamak gibi en basit davranışlar bile insana ait olduğu için direnişe dönüşmüştür.
Peki, Naziler niçin insandışılaştırmayı seçtiler? Çünkü dehumanizition olmadan milyonlarca insanı soğukkanlılıkla katledemez, kadınları ve çocukları -ne kadar canavar olursa olsunlar- öldüremezlerdi. İnsan doğası kendinden olana işkence etmeye, öldürmeye ayarlı değildir—yapılanları kabullenebilmek için düşmanın “insan” olmadığına inanmak şarttır.
İnsandışılaştırma, bir anlamda, vicdanı susturma çabasıdır.
İnsandışılaştırmanın dilde başladığını biliyoruz: Hitler daha 1930’ların ortalarında Yahudileri “insandan aşağı” sayıyor, “parazit” diye tanımlıyordu. Rwanda’da Hutuların Tutsileri “hamam böceği” olarak görmesi soykırımı hazırlamıştı.
Nazi subayları Yahudileri, sakatları ve eşcinselleri gaz odalarına doldururken “alt düzeyde” canlıları öldürdüklerini düşünüyorlardı. 1943 yazına ait Auschwitz fotoğrafları (Levi’nin orada olduğu yaz) Nazi subaylarının her gün yüzlerce tutsağı ölüme gönderdikten sonra akşam hiçbir şey olmamış gibi eğlendiğini kanıtlıyor. Böyle bir şey başka nasıl mümkün olabilirdi?
İnsandışılaştırmada önce korkunç bir düşman imgesi üretilir. Ona inanç arttıkça sağduyu yiter, kitleler azgınlaşır, iletişim yolları kapanır. Tanıdık hikâye—“parazit”, “kanser hücresi”, “ur” gibi sözcükler düşmanlaştırılan kitlenin insanlığını unutturmak içindir.
Bugün Türkiye’de, örneğin KHK mağdurlarına ilişkin haberlere bir kesimin öfkelenmesinin sebebi bu: O haberler ötekileştirilenlerin “insan” olduğunu herkese hatırlatıyor. Toplumun vicdanının uyanacağından korkuyorlar. Mağdurların ailelerine yardım edenler, ekmeğini bölüşenler bile, ola ki insanlığı hatırlatırlar diye, tutuklanıyor.
İnsandışılaştırma ancak toplumun suç ortaklığıyla olur. “Fetö” derken sözcüğü normalleştiren, yalanı sıradanlaştıran, tırnak işareti kullanmayı çok gören herkesin cinayetlere ortak oluşu gibi… Cioran, bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum, derken estetik bir hayal kurmuştu. Daha ileri gidip şunu söyleyeceğim: Türkiye’de bir tırnak işareti yüzünden hayatlar karardı, insanlar öldü.
İnsan olduğunu unutanlarla insan kalmaya çalışanların hikâyesi bu… Ama göz ardı edilen bir şey var: İnsan görkemli bir serüvendir. Toplumdan umut kesilebilir, insandan kesilmez. Çünkü insan tükenmez.
İnsan kalmak, zamanın kötülerine karşı en soylu direniş gibi görünüyor bana. Bizi insan yapan ne varsa —her sabah tıraş aynasının karşısına geçmek, sevdiğimiz şarkılara dönmek, ağaçlı bir yolda aylaklık etmek, bir şiirden dizeler mırıldanmak, bir bebeği öpmek, mektup yazmak— direnişe dönüşüyor.
Çamurlu suya benzeyen bugünün ortamında yazıp çizmek beyhude görünebilir—değildir. Çünkü mesele suyu temizlemek değil, insan kalabilmek.
Masadan kalkarken, dünyada insanın insana kötülüğünden başka şeyler de var, diye düşünüyorum.
Yeni mektuplar yazmak için kalemime mürekkep çekiyorum. Tıraş oluyorum. Bebeğin üstünü örtüyorum. Kulaklığımı takıp kapıya yöneliyorum.
* Kurtlar / Peride Celal
[Can Bahadır Yüce] 24.11.2019 [Kronos.News]
Gerçekten insanın insana yaptığı kötülüğün sınırı var mıdır?
Kötülük meselesine dönmemi sağlayan aslında başka bir kitap: Primo Levi’nin dilimizde Bunlar da mı İnsan adıyla (Zeyyat Selimoğlu çevirisi) yayımlanan anılarını ders için yeniden okumam gerekti. Levi, 24 yaşındayken Nazilere esir düşmüş, Auschwitz’te ölümü beklerken mucizevi bir biçimde kurtulmuştu. Kitap orada geçen 11 ayı anlatıyor. (Levi bütün hayatını aynı apartman dairesinde geçirmişti, doğduğu evden ayrı kaldığı en uzun süre, Auschwitz dönemiydi. 68 yaşında kendini aynı evin penceresinden aşağı bıraktı.)
Bunlar da mı İnsan adı, ölüme giden Yahudi tutsakların adım adım insanlıktan çıkarılışına göndermedir. (Özgün adı “Se questo è un uomo” olan kitap, daha sonra Batılı okurların anlamayacağı gerekçesiyle “Auschwitz’te Hayatta Kalmak” adıyla da yayımlandı.) Bu bir anlamda soykırım kurbanlarının insanlıktan çıkarılışının, insandışılaştırılmasının (dehumanization) öyküsüdür.
İnsandışılaştırma daha tutsaklar kamyona bindirilirken başlar. Nazi subayları ölüme gönderilen insanları “eşya” diye niteler: “650 parça eşya…” Auschwitz’te tutsaklar yavaş yavaş ‘insanlıktan çıkmaya’ başlamıştır… Nasıl olsa öleceğiz diye düşünüp en basit gereksinimlerini bile karşılamaktan vazgeçerler. Kampın suyu çamurlu olduğu için yüzlerini yıkama gereği duymazlar, örneğin. Gelgelelim, mesele yüzü temizlemek değil, yüz yıkama eylemini sürdürmektir. Çünkü çamurlu suyla da olsa yıkanmak, insana ait bir eylem demektir. Levi bunu anlamıştır—çare insan olduğunu unutmak değil, hatırlamaktır.
Benzersiz acılara tanık olmasına karşın Levi’nin nesnelliği sarsar okuru. Kitabı ölümden kurtulduktan kısa süre sonra yazmıştır ama daha Auschwitz’teyken kafasında yazmaya başlar—bir gün başından geçenleri anlatabilme ihtimali onu hayata bağlamıştır.
Levi’nin anılarında daha önce ıskaladığım bir sahne beni çarptı: Naziler kampı terk ettikten sonra aralarında Levi’nin de olduğu sağ kalan bir avuç talihli tutsak yiyecek ekmek bulur. Ekmeği bölüşürken aylar sonra ilk kez insana ait bir şey yaptıklarının ayırdına varırlar. O güne dek herkes hayatta kalma dürtüsüyle insanlığını unutmuştur. Ekmeği bölüşmekte insan sıcaklığı vardır. Kişiyi gerçekten hayata bağlayan, diye düşünür Levi, insan kalmaktır.
Ölüm kampında bir aylaklık anı (kesintisiz çalışılan bir kamptır Auschwitz—Arbeit macht frei), ayakkabı parlatmak, kirli suyla da olsa yüzünü yıkayıp ceketine kurulamak gibi en basit davranışlar bile insana ait olduğu için direnişe dönüşmüştür.
Peki, Naziler niçin insandışılaştırmayı seçtiler? Çünkü dehumanizition olmadan milyonlarca insanı soğukkanlılıkla katledemez, kadınları ve çocukları -ne kadar canavar olursa olsunlar- öldüremezlerdi. İnsan doğası kendinden olana işkence etmeye, öldürmeye ayarlı değildir—yapılanları kabullenebilmek için düşmanın “insan” olmadığına inanmak şarttır.
İnsandışılaştırma, bir anlamda, vicdanı susturma çabasıdır.
İnsandışılaştırmanın dilde başladığını biliyoruz: Hitler daha 1930’ların ortalarında Yahudileri “insandan aşağı” sayıyor, “parazit” diye tanımlıyordu. Rwanda’da Hutuların Tutsileri “hamam böceği” olarak görmesi soykırımı hazırlamıştı.
Nazi subayları Yahudileri, sakatları ve eşcinselleri gaz odalarına doldururken “alt düzeyde” canlıları öldürdüklerini düşünüyorlardı. 1943 yazına ait Auschwitz fotoğrafları (Levi’nin orada olduğu yaz) Nazi subaylarının her gün yüzlerce tutsağı ölüme gönderdikten sonra akşam hiçbir şey olmamış gibi eğlendiğini kanıtlıyor. Böyle bir şey başka nasıl mümkün olabilirdi?
İnsandışılaştırmada önce korkunç bir düşman imgesi üretilir. Ona inanç arttıkça sağduyu yiter, kitleler azgınlaşır, iletişim yolları kapanır. Tanıdık hikâye—“parazit”, “kanser hücresi”, “ur” gibi sözcükler düşmanlaştırılan kitlenin insanlığını unutturmak içindir.
Bugün Türkiye’de, örneğin KHK mağdurlarına ilişkin haberlere bir kesimin öfkelenmesinin sebebi bu: O haberler ötekileştirilenlerin “insan” olduğunu herkese hatırlatıyor. Toplumun vicdanının uyanacağından korkuyorlar. Mağdurların ailelerine yardım edenler, ekmeğini bölüşenler bile, ola ki insanlığı hatırlatırlar diye, tutuklanıyor.
İnsandışılaştırma ancak toplumun suç ortaklığıyla olur. “Fetö” derken sözcüğü normalleştiren, yalanı sıradanlaştıran, tırnak işareti kullanmayı çok gören herkesin cinayetlere ortak oluşu gibi… Cioran, bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum, derken estetik bir hayal kurmuştu. Daha ileri gidip şunu söyleyeceğim: Türkiye’de bir tırnak işareti yüzünden hayatlar karardı, insanlar öldü.
İnsan olduğunu unutanlarla insan kalmaya çalışanların hikâyesi bu… Ama göz ardı edilen bir şey var: İnsan görkemli bir serüvendir. Toplumdan umut kesilebilir, insandan kesilmez. Çünkü insan tükenmez.
İnsan kalmak, zamanın kötülerine karşı en soylu direniş gibi görünüyor bana. Bizi insan yapan ne varsa —her sabah tıraş aynasının karşısına geçmek, sevdiğimiz şarkılara dönmek, ağaçlı bir yolda aylaklık etmek, bir şiirden dizeler mırıldanmak, bir bebeği öpmek, mektup yazmak— direnişe dönüşüyor.
Çamurlu suya benzeyen bugünün ortamında yazıp çizmek beyhude görünebilir—değildir. Çünkü mesele suyu temizlemek değil, insan kalabilmek.
Masadan kalkarken, dünyada insanın insana kötülüğünden başka şeyler de var, diye düşünüyorum.
Yeni mektuplar yazmak için kalemime mürekkep çekiyorum. Tıraş oluyorum. Bebeğin üstünü örtüyorum. Kulaklığımı takıp kapıya yöneliyorum.
* Kurtlar / Peride Celal
[Can Bahadır Yüce] 24.11.2019 [Kronos.News]
Ankara Emniyeti’nde işkence timi
Gülen Cemaati üyesi olmak suçlamasıyla gözaltına alınan N.C'nin Ankara TEM'de işkence gördüğü tutanakla kayda geçirildi.
Almanya’da geçen hafta Türkiye’ye yönelik yasa dışı para operasyonu sonrası bu işin Gülen cemaatine üye kişilerce yapılmakta olduğu iddiasını kanıtlamak için yapılan operasyonlar sonucu gözaltına alınan 77 kişiye işkence yapıldığı iddia edildi.
Bold Medya‘dan Cevheri Güven‘in haberine göre 19 Kasım’da gözaltına alınan N.C. ancak iki gün sonra avukatı Rıdvan Çobanoğlu ile görüşebildi. N.C. avukatına işkence gördüğünü anlattı.
N.C’nin anlatımına göre saat sabah iki sularında ifadesi alınmak üzere bir odaya sokulan N.C. Ankara TEM Şube D Grubu mensubu 7 polis tarafından çırılçıplak soyuldu. Ardından ekip amiri Abdulkadir Yılmaztürk kulak memesi, meme ucu gibi yerleri sıkarak işkence de bulundu. Ayrıca darp izi kalmayacak şekilde N.C’nin farklı yerlerine vurularak dövüldü. Son olarak da soda şişesi ile işkence tehdidinde bulunuldu.
Müvekkilinin anlattıklarını tutanak ile kayda geçirmek isteyen avukat Çobanoğlu polislerce engellendi. Emniyetten çıkışında engellenmesi dahil her şeyi tutanağa yazan Çobanoğlu direk Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezi ve Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezine başvurdu.
Baro İnsan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Deniz Özbilgin ile gece 00.00’da işkencenin durdurulması için derhal Ankara Emniyetine giden Çobanoğlu, burada da engelle karşılaştıklarını söyledi. Personel yokluğu gerekçesiyle Özbilgin ve Çobanoğlu, Ankara Emniyetinin nizamiyesinden içeri alınmadı.
Sonrasında müvekkili ile görüşebilen Çobanoğlu, N.C’nin kendisine anlattıkları sebebiyle yeniden işkence gördüğünü söylediğini belirtti.
Almanya’da yasa dışı para operasyonu konusunda Gülen cemaatinden kimse gözaltına alınmamasına karşın, Türkiye iddiasını kanıtlamak için işkenceli sorgular ile kanıt arayışında.
[Kronos.News] 23.11.2019
Almanya’da geçen hafta Türkiye’ye yönelik yasa dışı para operasyonu sonrası bu işin Gülen cemaatine üye kişilerce yapılmakta olduğu iddiasını kanıtlamak için yapılan operasyonlar sonucu gözaltına alınan 77 kişiye işkence yapıldığı iddia edildi.
Bold Medya‘dan Cevheri Güven‘in haberine göre 19 Kasım’da gözaltına alınan N.C. ancak iki gün sonra avukatı Rıdvan Çobanoğlu ile görüşebildi. N.C. avukatına işkence gördüğünü anlattı.
N.C’nin anlatımına göre saat sabah iki sularında ifadesi alınmak üzere bir odaya sokulan N.C. Ankara TEM Şube D Grubu mensubu 7 polis tarafından çırılçıplak soyuldu. Ardından ekip amiri Abdulkadir Yılmaztürk kulak memesi, meme ucu gibi yerleri sıkarak işkence de bulundu. Ayrıca darp izi kalmayacak şekilde N.C’nin farklı yerlerine vurularak dövüldü. Son olarak da soda şişesi ile işkence tehdidinde bulunuldu.
Müvekkilinin anlattıklarını tutanak ile kayda geçirmek isteyen avukat Çobanoğlu polislerce engellendi. Emniyetten çıkışında engellenmesi dahil her şeyi tutanağa yazan Çobanoğlu direk Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezi ve Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezine başvurdu.
Baro İnsan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Deniz Özbilgin ile gece 00.00’da işkencenin durdurulması için derhal Ankara Emniyetine giden Çobanoğlu, burada da engelle karşılaştıklarını söyledi. Personel yokluğu gerekçesiyle Özbilgin ve Çobanoğlu, Ankara Emniyetinin nizamiyesinden içeri alınmadı.
Sonrasında müvekkili ile görüşebilen Çobanoğlu, N.C’nin kendisine anlattıkları sebebiyle yeniden işkence gördüğünü söylediğini belirtti.
Almanya’da yasa dışı para operasyonu konusunda Gülen cemaatinden kimse gözaltına alınmamasına karşın, Türkiye iddiasını kanıtlamak için işkenceli sorgular ile kanıt arayışında.
[Kronos.News] 23.11.2019
Mezradan dünyaya: Ağabeyim tahliye edilsin, tedavi olsun [Selahattin Sevi]
İki yıl önce cezaevine sağlıklı olarak giren, Temmuz ayında verem ve menenjit teşhisi konulduktan sonra yürüyemez hale gelen Veysel Avunan (28) için ailesi bir kez daha çağrı yaptı. Avunan ailesinin 9 çocuğundan biri olan imam hatip öğrencisi Sümeyra Avunan (17), “Ağabeyiminin elleri tutmuyordu artık yürüyemiyor da… En son babam ziyaret etti, durumu her geçen gün kötüleşiyor. İhtiyaçlarını karşılayamıyor, bakımını yapamıyor.” dedi.
Ağabeyinin Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevin’de 6 kişi kaldıklarını, fakat sağlık durumu gözününe alınarak Elazığ’a nakledildiğini kaydeden Avunan, “Çünkü Bingöl’de tedavisi çok zordu. MR çekimi için bile saatlerce bekletiyorlardı. O şimdi mahkum olarak Bingöl’de gözükse de Elazığ’dada tutuluyor” dedi.
AİLE MEZRADA YAŞIYOR
Bingöl’ün Genç İlçesi Kepçeli Köyü’nün Kayasırtı mezrasındaki evine kısa süreliğine gelen Sümeyra Avunan, ağabeyinin iki yıl önce cezaevine sağlıklı olarak girdiğini söyleyerek şöyle konuşuyor:
“15 Eylül 2017’den beri tutuklu ağabeyim. Bu yılın temmuz ayında teşhis konulmuş. Stres ve üzüntüden böyle oldu, bize yansıtmıyordu ama yaşadıklarına çok üzülüyordu. Önce yavaş yavaş zayıflamaya başladı. Son görüşmemizde çok terliyordu. Elleri hep soğuktu. Biz sorduğumuzda “bir şey yok” diyordu belki aile üzülmesin diye. Mahkum arkadaşlarından öğreniyoruz sağlık durumunu. Onlar, “Veysel çok hasta hasta haberiniz olsun” diyordu hep. Elazığ’a götürdüler. Bir hastalığı olduğu öğrenildi. Menenjit. Beyninde virüs ve bakteriler varmış ve bütün vücuduna yayılmış.”
ARTIK HAREKET EDEMİYOR VE YÜRÜYEMİYOR
“Bir ay önce cezaevine gittiğimizde açık görüşte tam yürüyemiyordu. Koluna girip arkadaşı getirmişti görüş bölümüne. Kapıda o şekilde görünce şaşırdık. Onun yanına giderken koştum sarıldım. Uzun zamandır görmemiştim. Ağlamayacağım dedim. Ağladığımı görmesin diye lavaboya koştum. Kendisi şikayet etmedi, sürekli ben iyiyim diyor.”
‘9 KARDEŞİZ, ZİYARETİNE BİLE GİDEMİYORUZ’
Ağabeyi Veysel Avunan’ı tedavi sürecinde çok fazla göremediklerini, çünkü maddi zorluklar nedeniyle ziyaret edemediklerini belirten kardeşi Sümeyra Avunan, “Sadece annem babam gidebiliyor. Biz kardeşler pek gidemedik görmeye. Hastaneye götürdükleri zaman tamamen ayakta duramıyordu. Belden aşağısı felç, ellerini hissetmiyor” diyor.
‘KİMSEYE SESİMİZİ DUYURAMIYORUZ’
Ailenin tek talebinin ağabeyinin tahliye edilmesi ve tedavi görmesi olduğunu vurgulayan Avunan, “Böyle bir hastanın hala hastanede tutulması çok saçma. Ailem iki ay önce savcılığın yanına gitti tedavi görülsün diye, dinlemediler. Kimseye derdimizi anlatamayınca sosyal medyadan insanlara ulaşmaya çalıştık. Ne olur bir şeyler yapın ağabeyim için” ifadelerini kullandı.
‘HEPİMİZİN YÜKÜ AĞABEYİMDEYDİ’
Ailesinin Bingöl’e 3 saatlik mesafede Kayasırtı mezrasında yaşadığını, oturdukları yerde başka bir evin olmadığını belirten Sümeyra Avunan, “En yakın komşu 15 dakikalık yürüme mesafesinde” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor:
Evimizin bütün yükü ağabeyimdeydi. Bizi de o okutuyordu. Bana, “Senin için Bingöl’de uygun bir okul yok, Elazığ’a yazdırayım” dedi ve oraya gönderdi. Fakat bu süreçte çok sıkıntı çektiğimiz için tekrar Bingöl’e döndüm. Rabia Hatun İmam Hatip Lisesi’ne gidiyorum burada. Arapça ve meslek derslerim iyi olduğu için kendim seçtim İmam Hatip’i. Derdimi kimseye anlatamıyorum. Okulda ve yurtta bile paylaşmadım. Sadece için aldığım için müdür yardımcım biliyor o kadar” dedi.
HAKİME ‘KARDEŞLERİM İÇİN BERAAT İSTİYORUM’ DEDİ
6 kız 3 erkek olmak üzere 9 kardeş olduklarını belirten Sümeyra Avunan, ağabeyinin en büyükleri olduğunu söylüyor: Kardeşlerden beşi okuyor. Ağabeyim de maddi imkansızlıklar nedeniyle bir çok ilde okudu. Liseyi İzmir ve Zonguldak’ta okudu. Üniversitede Erzurum’daydı. Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Ağabeyime yaptıkları suçlama cemaate bağlı ev ve yurtlarda kalması. Başka çaresi yoktu ki. Okuması imkansızdı. Ama daha sonra ayakları üzerinde durunca bize maddi ve manevi her türlü desteği verdi. Mahkemede de hakime, “Kendim için değil kardeşlerim için beraat istiyorum. İçerde olursam kardeşlerim yapamazlar “diye konuşmuştu.
[Selahattin Sevi] 24.11.2019 [Kronos.News]
Ağabeyinin Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevin’de 6 kişi kaldıklarını, fakat sağlık durumu gözününe alınarak Elazığ’a nakledildiğini kaydeden Avunan, “Çünkü Bingöl’de tedavisi çok zordu. MR çekimi için bile saatlerce bekletiyorlardı. O şimdi mahkum olarak Bingöl’de gözükse de Elazığ’dada tutuluyor” dedi.
AİLE MEZRADA YAŞIYOR
Bingöl’ün Genç İlçesi Kepçeli Köyü’nün Kayasırtı mezrasındaki evine kısa süreliğine gelen Sümeyra Avunan, ağabeyinin iki yıl önce cezaevine sağlıklı olarak girdiğini söyleyerek şöyle konuşuyor:
“15 Eylül 2017’den beri tutuklu ağabeyim. Bu yılın temmuz ayında teşhis konulmuş. Stres ve üzüntüden böyle oldu, bize yansıtmıyordu ama yaşadıklarına çok üzülüyordu. Önce yavaş yavaş zayıflamaya başladı. Son görüşmemizde çok terliyordu. Elleri hep soğuktu. Biz sorduğumuzda “bir şey yok” diyordu belki aile üzülmesin diye. Mahkum arkadaşlarından öğreniyoruz sağlık durumunu. Onlar, “Veysel çok hasta hasta haberiniz olsun” diyordu hep. Elazığ’a götürdüler. Bir hastalığı olduğu öğrenildi. Menenjit. Beyninde virüs ve bakteriler varmış ve bütün vücuduna yayılmış.”
ARTIK HAREKET EDEMİYOR VE YÜRÜYEMİYOR
“Bir ay önce cezaevine gittiğimizde açık görüşte tam yürüyemiyordu. Koluna girip arkadaşı getirmişti görüş bölümüne. Kapıda o şekilde görünce şaşırdık. Onun yanına giderken koştum sarıldım. Uzun zamandır görmemiştim. Ağlamayacağım dedim. Ağladığımı görmesin diye lavaboya koştum. Kendisi şikayet etmedi, sürekli ben iyiyim diyor.”
‘9 KARDEŞİZ, ZİYARETİNE BİLE GİDEMİYORUZ’
Ağabeyi Veysel Avunan’ı tedavi sürecinde çok fazla göremediklerini, çünkü maddi zorluklar nedeniyle ziyaret edemediklerini belirten kardeşi Sümeyra Avunan, “Sadece annem babam gidebiliyor. Biz kardeşler pek gidemedik görmeye. Hastaneye götürdükleri zaman tamamen ayakta duramıyordu. Belden aşağısı felç, ellerini hissetmiyor” diyor.
‘KİMSEYE SESİMİZİ DUYURAMIYORUZ’
Ailenin tek talebinin ağabeyinin tahliye edilmesi ve tedavi görmesi olduğunu vurgulayan Avunan, “Böyle bir hastanın hala hastanede tutulması çok saçma. Ailem iki ay önce savcılığın yanına gitti tedavi görülsün diye, dinlemediler. Kimseye derdimizi anlatamayınca sosyal medyadan insanlara ulaşmaya çalıştık. Ne olur bir şeyler yapın ağabeyim için” ifadelerini kullandı.
‘HEPİMİZİN YÜKÜ AĞABEYİMDEYDİ’
Ailesinin Bingöl’e 3 saatlik mesafede Kayasırtı mezrasında yaşadığını, oturdukları yerde başka bir evin olmadığını belirten Sümeyra Avunan, “En yakın komşu 15 dakikalık yürüme mesafesinde” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor:
Evimizin bütün yükü ağabeyimdeydi. Bizi de o okutuyordu. Bana, “Senin için Bingöl’de uygun bir okul yok, Elazığ’a yazdırayım” dedi ve oraya gönderdi. Fakat bu süreçte çok sıkıntı çektiğimiz için tekrar Bingöl’e döndüm. Rabia Hatun İmam Hatip Lisesi’ne gidiyorum burada. Arapça ve meslek derslerim iyi olduğu için kendim seçtim İmam Hatip’i. Derdimi kimseye anlatamıyorum. Okulda ve yurtta bile paylaşmadım. Sadece için aldığım için müdür yardımcım biliyor o kadar” dedi.
HAKİME ‘KARDEŞLERİM İÇİN BERAAT İSTİYORUM’ DEDİ
6 kız 3 erkek olmak üzere 9 kardeş olduklarını belirten Sümeyra Avunan, ağabeyinin en büyükleri olduğunu söylüyor: Kardeşlerden beşi okuyor. Ağabeyim de maddi imkansızlıklar nedeniyle bir çok ilde okudu. Liseyi İzmir ve Zonguldak’ta okudu. Üniversitede Erzurum’daydı. Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Ağabeyime yaptıkları suçlama cemaate bağlı ev ve yurtlarda kalması. Başka çaresi yoktu ki. Okuması imkansızdı. Ama daha sonra ayakları üzerinde durunca bize maddi ve manevi her türlü desteği verdi. Mahkemede de hakime, “Kendim için değil kardeşlerim için beraat istiyorum. İçerde olursam kardeşlerim yapamazlar “diye konuşmuştu.
[Selahattin Sevi] 24.11.2019 [Kronos.News]
İranlı rejim muhalifi Mesut Mevlevi İstanbul’da öldürüldü
İran istihbaratı SAVAK’ın eski üyesi olduğu öne sürülen rejim muhalifi Mesut Mevlevi (Masoud Molavi), İstanbul Şişli’de silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü.
Independent Türkçe’nin aktardığına göre Mevlevi, 15 Kasım gecesi saat 21.45 sıralarında arkadaşıyla birlikte Şişli Esentepe Mahallesi Ecza Sokak’ta yürüdüğü sırada arkadan yaklaşan kimliği belirsiz kişinin saldırısına uğradı. Görgü tanıklarına göre şapkalı saldırgan tabanca 11 el ateş ederek Mevlevi’yi vurdu ve kayıplara karıştı.
‘KARA KUTU’NUN SIR ÖLÜMÜ
İran’ın İsfahan kentinde doğan Mesut Mevlevi, “Kara Kutu” isimli Telegram kanalı üzerinden İranlı yetkililere dair ifşa ettiği belgelerle tanınmıştı. Öldürülmesinin ardından sosyal medya hesapları kapatılan Mevlevi’nin, Instagram sayfasında eski İran cumhurbaşkanları Haşimi Rafsancani, Muhammed Hatemi ve Mahmud Ahmedinejad ile çekildiği fotoğraflar yer alıyor.
Arizona Üniversitesi’nde yapay zeka üzerine doktora eğitimi alan Mesut Mevlevi, “yapay zeka biliminin babası” unvanıyla İran Radyo ve Televizyonu’na bağlı kanallara birçok kez konuk olmuştu.
‘KARA KUTU’ TELEGRAM KANALI İLE TANINDI
Mesut Mevlevi’nin ismi Mart 2018’de “İran halkının etkin sesi” sloganıyla faaliyete başlayan “Kara Kutu” isimli Telegram kanalıyla gündem oldu.
Mevlevi, söz konusu Telegram kanalını “Yolsuzlukları, cinayetleri ve İslam Cumhuriyeti’nin perde arkasındaki hadiselerini ortaya çıkaran medya” olarak tanıtmıştı.
“Kara Kutu” isimli Telegram kanalında yaklaşık 20 ay boyunca İran Yargı Erki, İstihbarat Bakanlığı ve Devrim Muhafızları İstihbarat Birimi’ne ilişkin belge, bilgi ve ses kayıtları paylaştı.
İRAN YOLSUZLUK İDDİALARINI ONDAN DUYDU
Mevlevi Telegram kanalında, İran devrim lideri Ali Hamaney’in Ofis Başkanı Muhammed Muhammedi Golpayegani’nin Laricani Kardeşler ile birlikte karıştığını iddia ettiği yolsuzluk belgelerini yayınlamıştı.
Kara Kutu’da İran İstihbarat Bakanlığı’nın casusluk karşıtı biriminin toplantı salonunun gizli çekim görüntüleri yayınlanmıştı.
Kara Kutu’nun Youtube kanalında yayınlanan belgeselde ise İran Devrim Muhafızları Ordusu’nda gerçekleştiği iddia edilen yolsuzluklara dair belgeler paylaşılmıştı.
HANGİ YENİ BİLGİ VE BELGELERİ İFŞA EDECEKTİ?
Suikasttan iki gün önce gerçekleşen mesajlaşma kayıtlarına göre, Mesut Mevlevi İranlı yetkililere ilişkin önemli belgeleri ifşa edeceğinin haberini veriyor.
Haberde, Mesut Mevlevi, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Devrim Muhafızları Ordusu’nu kastederek “Yozlaşmış mafya komutanlarının kökünü kazıyacağım, dua edin ben bu işi yapmadan onlar beni öldürmesin” ifadelerini kullanmıştı.
[Kronos.News] 24.11.2019
Independent Türkçe’nin aktardığına göre Mevlevi, 15 Kasım gecesi saat 21.45 sıralarında arkadaşıyla birlikte Şişli Esentepe Mahallesi Ecza Sokak’ta yürüdüğü sırada arkadan yaklaşan kimliği belirsiz kişinin saldırısına uğradı. Görgü tanıklarına göre şapkalı saldırgan tabanca 11 el ateş ederek Mevlevi’yi vurdu ve kayıplara karıştı.
‘KARA KUTU’NUN SIR ÖLÜMÜ
İran’ın İsfahan kentinde doğan Mesut Mevlevi, “Kara Kutu” isimli Telegram kanalı üzerinden İranlı yetkililere dair ifşa ettiği belgelerle tanınmıştı. Öldürülmesinin ardından sosyal medya hesapları kapatılan Mevlevi’nin, Instagram sayfasında eski İran cumhurbaşkanları Haşimi Rafsancani, Muhammed Hatemi ve Mahmud Ahmedinejad ile çekildiği fotoğraflar yer alıyor.
Arizona Üniversitesi’nde yapay zeka üzerine doktora eğitimi alan Mesut Mevlevi, “yapay zeka biliminin babası” unvanıyla İran Radyo ve Televizyonu’na bağlı kanallara birçok kez konuk olmuştu.
‘KARA KUTU’ TELEGRAM KANALI İLE TANINDI
Mesut Mevlevi’nin ismi Mart 2018’de “İran halkının etkin sesi” sloganıyla faaliyete başlayan “Kara Kutu” isimli Telegram kanalıyla gündem oldu.
Mevlevi, söz konusu Telegram kanalını “Yolsuzlukları, cinayetleri ve İslam Cumhuriyeti’nin perde arkasındaki hadiselerini ortaya çıkaran medya” olarak tanıtmıştı.
“Kara Kutu” isimli Telegram kanalında yaklaşık 20 ay boyunca İran Yargı Erki, İstihbarat Bakanlığı ve Devrim Muhafızları İstihbarat Birimi’ne ilişkin belge, bilgi ve ses kayıtları paylaştı.
İRAN YOLSUZLUK İDDİALARINI ONDAN DUYDU
Mevlevi Telegram kanalında, İran devrim lideri Ali Hamaney’in Ofis Başkanı Muhammed Muhammedi Golpayegani’nin Laricani Kardeşler ile birlikte karıştığını iddia ettiği yolsuzluk belgelerini yayınlamıştı.
Kara Kutu’da İran İstihbarat Bakanlığı’nın casusluk karşıtı biriminin toplantı salonunun gizli çekim görüntüleri yayınlanmıştı.
Kara Kutu’nun Youtube kanalında yayınlanan belgeselde ise İran Devrim Muhafızları Ordusu’nda gerçekleştiği iddia edilen yolsuzluklara dair belgeler paylaşılmıştı.
HANGİ YENİ BİLGİ VE BELGELERİ İFŞA EDECEKTİ?
Suikasttan iki gün önce gerçekleşen mesajlaşma kayıtlarına göre, Mesut Mevlevi İranlı yetkililere ilişkin önemli belgeleri ifşa edeceğinin haberini veriyor.
Haberde, Mesut Mevlevi, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Devrim Muhafızları Ordusu’nu kastederek “Yozlaşmış mafya komutanlarının kökünü kazıyacağım, dua edin ben bu işi yapmadan onlar beni öldürmesin” ifadelerini kullanmıştı.
[Kronos.News] 24.11.2019
Umberto Eco komplo teorilerine karşı [Rüya Karlıova]
Batı kültürünün kaynakları, dilin kökenleri, güzelliğin doğası İtalyan yazar Umberto Eco’nun üzerinde düşündüğü temel konulardı.
Ölümünden sonra yayımlanan yeni kitabı On the Shoulders of Giants (Devlerin Omuzlarında) Umberto Eco’nun yaşamının son 15 yılında Milanesiana Festival’inde bu konularda yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Yaratıcılığın kökenleri üzerine düşünen Eco her yeni yaratıcı faaliyetin bir atasının olduğunu savunuyor bu yazılarda. Diğer bir deyişle bugün yaratıcılığın ancak devlerin omuzlarında yükselebileceğine inanıyor.
Sadece Heraclitus, Dante ve Rimbaud’ya değil popüler kültüre de uzanan konuşma metinleri, mizahın ve devasa bir entelektüel bilginin ürünü. 2016 yılında hayatını kaybeden Umberto Eco, cüce ile dev, baba ile oğul çatışması metaforlarıyla anlatıyor kültür alanındaki, nostaljik bir tavırla yeniye burun kıvırma tavrını. Eco’nun tartışma alanlarının zorunlu olarak vardığı yelpaze ise modern. “Modern” kelimesinin kökenlerini ararken baktığı yer ise felsefe tarihi.
Eco’nun konuşmaları şu başlıklardan oluşuyor: Güzellik, mutlak ve göreceli, görünmez olan, paradokslar ve aforizmalar, yalanlar, sanatta mükemmel olmayanın biçimleri, kutsalın temsilleri ve komplo teorileri.
Kitaptaki entelektüel olarak doyurucu metinlerin bugüne en çok ışık tutanlarından biri, Eco’nun komplo teorileri üzerine yaptığı konuşma. İtalyan yazar komplo teorileri konusunda uyarıyor. Komplo teorilerinin bizi gerçekle yüzleşme yükümlülüğünden uzaklaştırdığını belirten yazar, komplo teorilerine inanan insanların vazgeçtiğini vurguluyor. Bu nedenle, her komplo teorisi kamunun hayal gücünü var olmayan tehlikelere yönlendirirken, gerçek tehditlerden de uzaklaştırıyor.
Alastair McEven’ın İngilizceye çevirdiği kitap Harvard Üniversitesi Yayınları tarafından okura sunuldu.
[Rüya Karlıova] 24.11.2019 [Kronos.News]
Ölümünden sonra yayımlanan yeni kitabı On the Shoulders of Giants (Devlerin Omuzlarında) Umberto Eco’nun yaşamının son 15 yılında Milanesiana Festival’inde bu konularda yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Yaratıcılığın kökenleri üzerine düşünen Eco her yeni yaratıcı faaliyetin bir atasının olduğunu savunuyor bu yazılarda. Diğer bir deyişle bugün yaratıcılığın ancak devlerin omuzlarında yükselebileceğine inanıyor.
Sadece Heraclitus, Dante ve Rimbaud’ya değil popüler kültüre de uzanan konuşma metinleri, mizahın ve devasa bir entelektüel bilginin ürünü. 2016 yılında hayatını kaybeden Umberto Eco, cüce ile dev, baba ile oğul çatışması metaforlarıyla anlatıyor kültür alanındaki, nostaljik bir tavırla yeniye burun kıvırma tavrını. Eco’nun tartışma alanlarının zorunlu olarak vardığı yelpaze ise modern. “Modern” kelimesinin kökenlerini ararken baktığı yer ise felsefe tarihi.
Eco’nun konuşmaları şu başlıklardan oluşuyor: Güzellik, mutlak ve göreceli, görünmez olan, paradokslar ve aforizmalar, yalanlar, sanatta mükemmel olmayanın biçimleri, kutsalın temsilleri ve komplo teorileri.
Kitaptaki entelektüel olarak doyurucu metinlerin bugüne en çok ışık tutanlarından biri, Eco’nun komplo teorileri üzerine yaptığı konuşma. İtalyan yazar komplo teorileri konusunda uyarıyor. Komplo teorilerinin bizi gerçekle yüzleşme yükümlülüğünden uzaklaştırdığını belirten yazar, komplo teorilerine inanan insanların vazgeçtiğini vurguluyor. Bu nedenle, her komplo teorisi kamunun hayal gücünü var olmayan tehlikelere yönlendirirken, gerçek tehditlerden de uzaklaştırıyor.
Alastair McEven’ın İngilizceye çevirdiği kitap Harvard Üniversitesi Yayınları tarafından okura sunuldu.
[Rüya Karlıova] 24.11.2019 [Kronos.News]
Cübbeli Ahmet’ten al haberi: Sine-i cehenneme dönün, fezlekeler geliyor
Halk arasında Cübbeli Ahmet diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, Saadet Partisi Milletvekili Cihangir İslam’ı, HDP’yi ve Gülen Cemaati’ni hedef aldı.
Kendi kontrolünde olan Lalegül TV‘de yayınlanan nefret ve ayrımcılık içeren vaazında Cihangir İslam için ‘Saadet’in acayip adamı’ yakıştırması yapan Ünlü, “Müslüman diye ona rey vermişler Saadetçiler, adam şimdi Ahmet Altan’ı savunuyor ya” dedi.
“ULAN, AHMET ALTAN’IN NESİNİ SAVUNUYORSUN”
Cübbeli Ahmet, sosyal medya büyük tepki çeken ‘nefret vaazı’nda şu ifadelere yer verdi:
Cihangir İslam var bir tane Allah, Allah… O saadetin acayip bir adamı var ya. Müslüman diye ona rey vermişler Saadetçiler, adam şimdi Ahmet Altan’ı savunuyor, ‘FETÖ’cüleri savunuyor, millete kurşun yağdıranları savunuyor. Meclis Komisyonunda bir Müslüman garibanı savunmaz, Ahmet Altan’ı savunuyor. Sanki bu Müslümanlar bunun için buna rey verdi. Anlamıyorlar nereye destek verdiklerini, kafaları yok, muhmafif, kafaları yok. Bak, adam ne yapıyor, ulan Ahmet Altan’ın nesini savunuyorsun. Adam bu kadar ‘FETÖ’nün desteği ile Müslümanlara neler ettiler ya, alenen yani. Bunlar böyle, PKK’yı savunurlar, PYD’yi savunurlar, HDP’yi savunurlar, ‘FETÖ’yü savunurlar.
“SİNE-İ CEHENNEME DÖNÜN, FEZLEKELER GELİYOR”
Halkların Demokrasi Partisi (HDP) içindeki tartışmalara da değinen Ahmet Mahmut Ünlü, “Şimdi de sine-i millete döneceğiz, sine-i cehenneme dönün. (Âmin, amin…) Sine-i milletmiş…” diyerek, “Sizden çok şey biliyorum” sözlerini sarf etti. Ünlü, HDP’liler için, “Neyse şimdi yavaş yavaş fezlekeleri geliyor, dokunulmazlıkları kaldırılmak üzere. İnşallah yaptıklarının cezasını çekecekler.” ifadelerini kullandı.
“KAYYIM ATAMAYA İTİRAZ ETMEK VATAN HAİNLİĞİDİR”
Ahmet Mahmut Ünlü, kayyım atamaya itiraz etmenin vatan hainliği olduğunu öne sürerek vaazını şöyle sürdürdü:
Hala kayyım atanmaya itiraz ediliyor, kayyım atanmaya itiraz edilir mi ya… Adam belediyenin encümen üyesi, başkan yardımcısı bilmem ne, bakan açıklıyor, Süleyman Bey. Allah ona yardım etsin (Âmin), Allah onu muhafaza etsin (Âmin), Allah onu teyit etsin (Âmin), adamcağız açıklıyor, patlayıcıları diyor, patlayıcıları bahçesinde bulduk diyor. Adam, bahçesinde ya… Belediyede başkan, başkan yardımcısı… Encümen. Adamın bahçesi patlayıcı dolu. Ne yapacak bu patlayıcıyı, evini mi patlatacak, yoo, gitçek bir Müslümanı patlatacak. Bunlara kayyım atıyor hükümet, devlet. Hükümet yapmıyor ki bu işi, bu devlet meselesi. Adam hala diyor ki, bu diyor, kayyım atanır mıymış diyor. Bugün kayyım atanmaya itiraz etmek vatan hainliğidir. Neden vatan hainliğidir, kimse keyfinden kayyım atamıyor.
Öbürü gitmiş, gece teröristi ameliyat etmiş. Gece 3’te teröristi hastaneye getirmişler, bu da belediye başkanı. Bu belediye başkanı da doktor muymuş neymiş, gitmiş gece teröristi ameliyat etmiş. Sabah 9’da taburcu olmuş.
“SONER YALÇIN ÖYLE DEĞİL, HÜKÜMETİ DESTEKLİYOR”
Vaazında ODA TV Yayın Yönetmeni Soner Yalçın’ı ayrı tutan Ünlü, şu değerlendirmeleri yaptı:
Şimdi bu Halk TV’dekiler, Ayşenur Arslan falan, bilmem neler, bu solcu taifesi var ya, hepsi demeyelim, ulusalcılar böyle değil. Yani solcu olup da ulusalcı olanlar, Atatürkçü olanlar böyle değil. Mesela, Soner Yalçın geçen gün Teke Tek’teydi. Adam mesela Atatürkçüdür, Kemalist’tir, ulusalcıdır ama adam ne diyor, hükümetin bu icraatlarını destekliyorum.
“ÇÖZÜM SÜRECİ YANLIŞTI, BİZ BUNA ÇOK KARŞIYDIK”
Türkiye’nin güneydoğusunda yapılan operasyonlar için, “Bu yapılanlar PKK kapımıza gelip de karımızı kızımızı dağa kaçırmasın diyedir. Mevzu bu, yoksa herkesi mahvedecekler.” diyen ünlü, sözlerinin ilgili bölümünde şunları söyledi:
Çözüm süreci yanlıştı, hata idi, biz buna çok karşıydık. Konuşmalarımızda da ima ediyorduk. Büyük bir yanlış, olan oldu artık. Kobani’ye onların geçirilmeleri çok büyük bir hataydı. Bunlar oldu, bu yanlışlar yapıldı. Ama o zamanlar unutmayın, hükümetin içindeki kadrolarda ekseride bürokratlar kime bağlıydı, ‘FETÖ’ye bağlıydı. Rus uçağını düşürüyor, kimsenin haberi yok, başbakanın haberi yok. Olunca da ne yapsın, haberim vardı demek zorunda kaldı. Halbuki kim yapıyordu, ‘FETÖ yapıyordu, Rusya ile papazlık olalım diye, Rusya zaten papaz, tam papazlık olacağız.
“‘FETÖ’ OLSA AFRİN’E GİREBİLİR MİSİN?”
Çözüm süreci ‘FETÖ’nün işi, uçak düşürme ‘FETÖ’nün işi, Süleyman Şah türbesinin nakli oradaki 10 dönümlük vatan toprağını nakletmenin esas gayesi ne, o orada olursa oraya birlik gönderebiliyorsun. Oraya birlik gönderebilirsek oyunları bozuluyor.
Sen ‘FETÖ döneminde Afrin’e gidebilir misin? Bütün askerler şehit olurdu, kumandan ‘FETÖ’cü zaten. PKK’ya diyecek ki, tarayın bunları. Öyle. Fırat Operasyonunda başarılı olmak mümkün mü ‘FETÖ’nün komutanları şimdi olsaydı.
Kendi kontrolünde olan Lalegül TV‘de yayınlanan nefret ve ayrımcılık içeren vaazında Cihangir İslam için ‘Saadet’in acayip adamı’ yakıştırması yapan Ünlü, “Müslüman diye ona rey vermişler Saadetçiler, adam şimdi Ahmet Altan’ı savunuyor ya” dedi.
“ULAN, AHMET ALTAN’IN NESİNİ SAVUNUYORSUN”
Cübbeli Ahmet, sosyal medya büyük tepki çeken ‘nefret vaazı’nda şu ifadelere yer verdi:
Cihangir İslam var bir tane Allah, Allah… O saadetin acayip bir adamı var ya. Müslüman diye ona rey vermişler Saadetçiler, adam şimdi Ahmet Altan’ı savunuyor, ‘FETÖ’cüleri savunuyor, millete kurşun yağdıranları savunuyor. Meclis Komisyonunda bir Müslüman garibanı savunmaz, Ahmet Altan’ı savunuyor. Sanki bu Müslümanlar bunun için buna rey verdi. Anlamıyorlar nereye destek verdiklerini, kafaları yok, muhmafif, kafaları yok. Bak, adam ne yapıyor, ulan Ahmet Altan’ın nesini savunuyorsun. Adam bu kadar ‘FETÖ’nün desteği ile Müslümanlara neler ettiler ya, alenen yani. Bunlar böyle, PKK’yı savunurlar, PYD’yi savunurlar, HDP’yi savunurlar, ‘FETÖ’yü savunurlar.
“SİNE-İ CEHENNEME DÖNÜN, FEZLEKELER GELİYOR”
Halkların Demokrasi Partisi (HDP) içindeki tartışmalara da değinen Ahmet Mahmut Ünlü, “Şimdi de sine-i millete döneceğiz, sine-i cehenneme dönün. (Âmin, amin…) Sine-i milletmiş…” diyerek, “Sizden çok şey biliyorum” sözlerini sarf etti. Ünlü, HDP’liler için, “Neyse şimdi yavaş yavaş fezlekeleri geliyor, dokunulmazlıkları kaldırılmak üzere. İnşallah yaptıklarının cezasını çekecekler.” ifadelerini kullandı.
“KAYYIM ATAMAYA İTİRAZ ETMEK VATAN HAİNLİĞİDİR”
Ahmet Mahmut Ünlü, kayyım atamaya itiraz etmenin vatan hainliği olduğunu öne sürerek vaazını şöyle sürdürdü:
Hala kayyım atanmaya itiraz ediliyor, kayyım atanmaya itiraz edilir mi ya… Adam belediyenin encümen üyesi, başkan yardımcısı bilmem ne, bakan açıklıyor, Süleyman Bey. Allah ona yardım etsin (Âmin), Allah onu muhafaza etsin (Âmin), Allah onu teyit etsin (Âmin), adamcağız açıklıyor, patlayıcıları diyor, patlayıcıları bahçesinde bulduk diyor. Adam, bahçesinde ya… Belediyede başkan, başkan yardımcısı… Encümen. Adamın bahçesi patlayıcı dolu. Ne yapacak bu patlayıcıyı, evini mi patlatacak, yoo, gitçek bir Müslümanı patlatacak. Bunlara kayyım atıyor hükümet, devlet. Hükümet yapmıyor ki bu işi, bu devlet meselesi. Adam hala diyor ki, bu diyor, kayyım atanır mıymış diyor. Bugün kayyım atanmaya itiraz etmek vatan hainliğidir. Neden vatan hainliğidir, kimse keyfinden kayyım atamıyor.
Öbürü gitmiş, gece teröristi ameliyat etmiş. Gece 3’te teröristi hastaneye getirmişler, bu da belediye başkanı. Bu belediye başkanı da doktor muymuş neymiş, gitmiş gece teröristi ameliyat etmiş. Sabah 9’da taburcu olmuş.
“SONER YALÇIN ÖYLE DEĞİL, HÜKÜMETİ DESTEKLİYOR”
Vaazında ODA TV Yayın Yönetmeni Soner Yalçın’ı ayrı tutan Ünlü, şu değerlendirmeleri yaptı:
Şimdi bu Halk TV’dekiler, Ayşenur Arslan falan, bilmem neler, bu solcu taifesi var ya, hepsi demeyelim, ulusalcılar böyle değil. Yani solcu olup da ulusalcı olanlar, Atatürkçü olanlar böyle değil. Mesela, Soner Yalçın geçen gün Teke Tek’teydi. Adam mesela Atatürkçüdür, Kemalist’tir, ulusalcıdır ama adam ne diyor, hükümetin bu icraatlarını destekliyorum.
“ÇÖZÜM SÜRECİ YANLIŞTI, BİZ BUNA ÇOK KARŞIYDIK”
Türkiye’nin güneydoğusunda yapılan operasyonlar için, “Bu yapılanlar PKK kapımıza gelip de karımızı kızımızı dağa kaçırmasın diyedir. Mevzu bu, yoksa herkesi mahvedecekler.” diyen ünlü, sözlerinin ilgili bölümünde şunları söyledi:
Çözüm süreci yanlıştı, hata idi, biz buna çok karşıydık. Konuşmalarımızda da ima ediyorduk. Büyük bir yanlış, olan oldu artık. Kobani’ye onların geçirilmeleri çok büyük bir hataydı. Bunlar oldu, bu yanlışlar yapıldı. Ama o zamanlar unutmayın, hükümetin içindeki kadrolarda ekseride bürokratlar kime bağlıydı, ‘FETÖ’ye bağlıydı. Rus uçağını düşürüyor, kimsenin haberi yok, başbakanın haberi yok. Olunca da ne yapsın, haberim vardı demek zorunda kaldı. Halbuki kim yapıyordu, ‘FETÖ yapıyordu, Rusya ile papazlık olalım diye, Rusya zaten papaz, tam papazlık olacağız.
“‘FETÖ’ OLSA AFRİN’E GİREBİLİR MİSİN?”
Çözüm süreci ‘FETÖ’nün işi, uçak düşürme ‘FETÖ’nün işi, Süleyman Şah türbesinin nakli oradaki 10 dönümlük vatan toprağını nakletmenin esas gayesi ne, o orada olursa oraya birlik gönderebiliyorsun. Oraya birlik gönderebilirsek oyunları bozuluyor.
Sen ‘FETÖ döneminde Afrin’e gidebilir misin? Bütün askerler şehit olurdu, kumandan ‘FETÖ’cü zaten. PKK’ya diyecek ki, tarayın bunları. Öyle. Fırat Operasyonunda başarılı olmak mümkün mü ‘FETÖ’nün komutanları şimdi olsaydı.
[Kronos.News] 24.11.2019Cübbeli Ahmet'ten nefret vaazı:— Kronos (@KronosHaber) November 23, 2019
◾️(Cihangir İslam'a): Müslüman diye rey vermişler, Ahmet Altan'ı savunuyor
◾️Kayyum atanmasına itiraz etmek vatan hainliğidir
◾️(Diyarbakır BB Başkanı Selçuk Mızraklı'ya): Gece teröristi tedavi etmiş
◾️Soner Yalçın öyle değil, hükümeti destekliyor pic.twitter.com/ngqtpiynGI
KHK’lı öğretmenlerden 24 Kasım özel klibi: Niye sustun öğretmenim
KHK ile ihraç edilen öğretmenler 24 Kasım’a özel klip hazırladı. Pazarcılık, boyacıcılık, çobanlık yapan öğretmenler bir 24 Kasım’ı daha öğrencilerinden uzak, buruk geçiriyor.
BOLD ÖZEL- 15 Temmuz’dan sonra birçok öğretmen KHK’lar ile mesleğinden ihraç edildi. Eğitim Sen’in Temmuz 2018’de yayınladığı raporda eğitimden 41 bin 705 kişi işinden atıldı. Sadece 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile, 28 bin 163 öğretmen işinden edildi. OHAL Komisyonu bu öğretmenlerin çok azını göreve iade etti.
Hayatlarında okuldan, öğrencilerden başka bir şey görmeyen, öğretmenlikten başka bir meslekle uğraşmayan öğretmenler, 15 Temmuz’dan sonra birçok iş yapmak zorunda kaldı.
Pazarcılık, boyacılık, şoförlük, benzin istasyonlarında pompacılık yaptı. Tarlada, inşaatlarda işçi oldu. Fırınlarda ekmek pişirdi. Döner kesti. Garson olup müşterilerine hizmet etti, çoban olup koyunlarını güttü ama hiç vazgeçmediler. Kalpleri kırık, gönülleri buruk olsa da hiç vazgeçmediler.
Sadece işlerinden olmadılar, kimi haksız yere hapse atıldı, işkence görerek öldürüldü, kimi inşaatlarda çalışırken düşüp hayatını kaybetti, kimi de yaşadığı acılara dayanamayıp intihar etti. www.bitenhayatlar.com’un yaptığı istatistiğine göre 15 Temmuz’dan bu yana 92 öğretmen, 7 akademisyen öldü.
MANGAL GİBİ YÜREĞİNİ KİM SÖNDÜRDÜ ÖĞRETMENİM
Üç yıldır Öğretmenler Günü’nü öğrencilerinden uzak yaşayan KHK’lı öğretmenler bugüne özel bir klip hazırladı.
Öğrencilerden oluşan bir koronun söylediği şarkıyla başlayan klip, ihraç edilen öğretmenlerin yeni mesleklerindeki fotoğraflarıyla devam ediyor. Öğretmenlerin ruh halini ve sitemini yansıtan klipteki öğretmen şarkısının sözleri söyle:
Sevgiyle başlardın soze ne yalan ne kin ne hile,
Olduğun gibiydin öyle niye sustun öğretmenim
Niye sustun ogretmenim niye sustun öğretmenim.
Kim bağladı ellerini kim susturdu dillerini
Mangal gibi yüreğini kim söndürdü öğretmenim.
Kim söndürdü öğretmenim kim söndürdü öğretmenim.
15 TEMMUZ’DAN SONRA HAYATINI KAYBEDEN ÖĞRETMENLER *
1- Mehmet Ali Tokel: 6 Ocak 2019
2- Lokman Ersoy: 8 Ocak 2018
3- Habibe Sevinç Çimen: 10 Ocak 2019
4- Mehmet Ali Koç: 10 Ocak 2019
5- Yücel Bozkurt: 17 Ocak 2018
6- Kazım Kurnaz: 01 Şubat 2019
7- Halil Mustafa Bozkurt: 9 Şubat 2019
8-Uğur Abdürrezzak: 13Şubat 2018
9-Ayşe Abdürrezzak: 13Şubat 2018
10-Aslı Doğan: 13Şubat 2018
11 -Fahrettin Doğan: 13Şubat 2018
12- Oktay Yiğit: 28 Şubat 2018
13- Metin Gümüş: 6 Mart 2018
14- Mehmet Koşar: 9 Mart 2018
15- Bekir Gürcan: 18 Mart 2019
16- Ayşe Balık: 2 Mart 2019
17- Saim Uyanık: 15 Mart 2019
18-Adalet Betül Çağdır: 27 Mart 2018
19- Ayşe Çalışkan: 30 Mart 2018
20- Aslan Durman: 14 Nisan 2019
21-Yusuf Paçacı: 15 Nisan 2019
22- Hasan Efe: 16 Nisan 2019
23- Gülcan Aracı: 22 Nisan 2017
24- Gökşin Öz: 21 Nisan 2019
25- Cemal Gürer: 25 Nisan 2018
26- Muzaffer Özcengiz: 26 Nisan 2019
27-Halime Gülsu: 27 Nisan 2018
28-Salman Taş: 28 Nisan 2019
29- Gültekin Payat: 2 Mayıs 2017
30- Ebubekir Altay: 3 Mayıs 2019
31- İlyas Yıldırım: 3 Mayıs 2019
32- Hatice Ezgi Orçan: 8 Mayıs 2018
33- Malik Gencer: 8 Mayıs 2018
34- Mustafa Hikmet Kayapalı: 10 Mayıs 2018
35-Bünyamin Aydoğan: 13 Mayıs 2017
36- Şinasi Altuntaş: 14 Mayıs 2019
37- Eyüp Cabar: 17 Mayıs 2019
38- Hüseyin Penbe: 29 Mayıs 2017
39- Fuat Kurt: 07 Haziran 2019
40- Mehmet Çelik: 10 Haziran 2018
41- Emine Yürükçü: 12 Haziran 2019
42- Hamide Şenyurt: 13 Haziran 2017
43- Canan Deniz: 17 Haziran 2019
44-Şafak Demir: 03 Temmuz 2018
45- Mehmet Ulu: 05 Temmuz 2019
46- Ergün Kurum: 11Temmuz 2019
47- İbrahim Pekcan: 14 Temmuz 2019
48- Hatice Akçabay: 18 Temmuz 2018
49-Abdurrahman Selahattin Eyyubi Gökçek: 18 Temmuz 2019
50-Recep Abdioğlu: 27 Temmuz 2018
51- Vahdettin Demirtaş: 28 Temmuz 2018
52-Sena Aksoy: 29 Temmuz 2018
53- Gökhan Yeni: 29 Temmuz 2018
54- Sümeyye Avcı: 29 Temmuz 2018
55- Emre Temiz: ? Temmuz 2017
56-Gökhan Açıkkollu: 5 Ağustos 2016
57- Ayşe Doğan: 8 Ağustos 2019
58- Halil Dinç: 16 Ağustos 2018
59-Zeki Dayan: 16 Ağustos 2018
60- Aslıhan Dayan: 16 Ağustos 2018
61- Tacettin Toprak: 24 Ağustos 2019
62- Ülvan Çullukoğlu: 27 Ağustos 2017
63- Mustafa Güneyler: 2 Eylül 2016
64- Süleyman Kolcu: 2 Eylül 2019
65-Muhammet Emin Epçim: 8 Eylül 2019
66-Kemal Bilici: 11 Eylül 2019
67- Ali Derebaşı: 19 Eylül 2016
68- Bekir Tekçam: 23 Eylül 2018
69- Kamuran Turgut: 25 Eylül 2019
70- Ali Riza Çelik: Eylül 2017
71- Okşan Ayhan: 25 Ekim 2018
72- Fatih Korkmaz: 25 Ekim 2016
73-Kadriye Irmak: 28 Ekim 2019
74- Esma Özgül: 31 Ekim 2018
75-Mehmet Akbulut: 7 Kasım 2018
76- Cevdet Köksal: 9 Kasım 2018
77-Mahmut Sucu: 9 Kasım 2019
78- Tuğba Erdoğan: 16 Kasım 2016
79-Mehmet Karadoğan: 18 Kasım 2016
80- Behçet Emdi: 19 Kasım 2016
81- Selim Gündoğdu: 20 Kasım 2017
82- Hüseyin Maden: 21 Kasım 2017
83- Nur Maden: 21 Kasım 2017
84- Yasin Karaman: 22 Kasım 2018
85-Muhammed Sağlam: 22 Kasım 2017
86-Kazım Ünlü: 23 Kasım 2017
87-Ergülü Yıldız: 24 Kasım 2016
88- Özlem Kurt: 5 Aralık 2017
89- Mehmet Ali Akyol: 9 Aralık 2018
90- Hasan Hüseyin Demir: 16 Aralık 2017
91- Hüsamettin Özaydın: 24 Aralık 2017
92- Uğur Örünğ: 27 Aralık 2017
AKADEMİSYENLER
1- Ahmet Turan Özcerit: 12 Şubat 2018
2- Mehmet Fatih Tıraş: 25 Şubat 2017
3- Mustafa Sadık Akdağ: 27 Şubat 2017
4- Aydan Menderes: 26 Temmuz 2016
5- Emin Kömurcüler: 26 Temmuz 2016
6- Sabri Çolak: 24 Ağustos 2018
7- Caner Tokuç: 24 Ekim 2018
* İstatistik www.bitenhayatlar.com sitesinden alınmıştır.
[BoldMedya] 24.11.2019
BOLD ÖZEL- 15 Temmuz’dan sonra birçok öğretmen KHK’lar ile mesleğinden ihraç edildi. Eğitim Sen’in Temmuz 2018’de yayınladığı raporda eğitimden 41 bin 705 kişi işinden atıldı. Sadece 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile, 28 bin 163 öğretmen işinden edildi. OHAL Komisyonu bu öğretmenlerin çok azını göreve iade etti.
Hayatlarında okuldan, öğrencilerden başka bir şey görmeyen, öğretmenlikten başka bir meslekle uğraşmayan öğretmenler, 15 Temmuz’dan sonra birçok iş yapmak zorunda kaldı.
Pazarcılık, boyacılık, şoförlük, benzin istasyonlarında pompacılık yaptı. Tarlada, inşaatlarda işçi oldu. Fırınlarda ekmek pişirdi. Döner kesti. Garson olup müşterilerine hizmet etti, çoban olup koyunlarını güttü ama hiç vazgeçmediler. Kalpleri kırık, gönülleri buruk olsa da hiç vazgeçmediler.
Sadece işlerinden olmadılar, kimi haksız yere hapse atıldı, işkence görerek öldürüldü, kimi inşaatlarda çalışırken düşüp hayatını kaybetti, kimi de yaşadığı acılara dayanamayıp intihar etti. www.bitenhayatlar.com’un yaptığı istatistiğine göre 15 Temmuz’dan bu yana 92 öğretmen, 7 akademisyen öldü.
MANGAL GİBİ YÜREĞİNİ KİM SÖNDÜRDÜ ÖĞRETMENİM
Üç yıldır Öğretmenler Günü’nü öğrencilerinden uzak yaşayan KHK’lı öğretmenler bugüne özel bir klip hazırladı.
Öğrencilerden oluşan bir koronun söylediği şarkıyla başlayan klip, ihraç edilen öğretmenlerin yeni mesleklerindeki fotoğraflarıyla devam ediyor. Öğretmenlerin ruh halini ve sitemini yansıtan klipteki öğretmen şarkısının sözleri söyle:
Sevgiyle başlardın soze ne yalan ne kin ne hile,
Olduğun gibiydin öyle niye sustun öğretmenim
Niye sustun ogretmenim niye sustun öğretmenim.
Kim bağladı ellerini kim susturdu dillerini
Mangal gibi yüreğini kim söndürdü öğretmenim.
Kim söndürdü öğretmenim kim söndürdü öğretmenim.
15 TEMMUZ’DAN SONRA HAYATINI KAYBEDEN ÖĞRETMENLER *
1- Mehmet Ali Tokel: 6 Ocak 2019
2- Lokman Ersoy: 8 Ocak 2018
3- Habibe Sevinç Çimen: 10 Ocak 2019
4- Mehmet Ali Koç: 10 Ocak 2019
5- Yücel Bozkurt: 17 Ocak 2018
6- Kazım Kurnaz: 01 Şubat 2019
7- Halil Mustafa Bozkurt: 9 Şubat 2019
8-Uğur Abdürrezzak: 13Şubat 2018
9-Ayşe Abdürrezzak: 13Şubat 2018
10-Aslı Doğan: 13Şubat 2018
11 -Fahrettin Doğan: 13Şubat 2018
12- Oktay Yiğit: 28 Şubat 2018
13- Metin Gümüş: 6 Mart 2018
14- Mehmet Koşar: 9 Mart 2018
15- Bekir Gürcan: 18 Mart 2019
16- Ayşe Balık: 2 Mart 2019
17- Saim Uyanık: 15 Mart 2019
18-Adalet Betül Çağdır: 27 Mart 2018
19- Ayşe Çalışkan: 30 Mart 2018
20- Aslan Durman: 14 Nisan 2019
21-Yusuf Paçacı: 15 Nisan 2019
22- Hasan Efe: 16 Nisan 2019
23- Gülcan Aracı: 22 Nisan 2017
24- Gökşin Öz: 21 Nisan 2019
25- Cemal Gürer: 25 Nisan 2018
26- Muzaffer Özcengiz: 26 Nisan 2019
27-Halime Gülsu: 27 Nisan 2018
28-Salman Taş: 28 Nisan 2019
29- Gültekin Payat: 2 Mayıs 2017
30- Ebubekir Altay: 3 Mayıs 2019
31- İlyas Yıldırım: 3 Mayıs 2019
32- Hatice Ezgi Orçan: 8 Mayıs 2018
33- Malik Gencer: 8 Mayıs 2018
34- Mustafa Hikmet Kayapalı: 10 Mayıs 2018
35-Bünyamin Aydoğan: 13 Mayıs 2017
36- Şinasi Altuntaş: 14 Mayıs 2019
37- Eyüp Cabar: 17 Mayıs 2019
38- Hüseyin Penbe: 29 Mayıs 2017
39- Fuat Kurt: 07 Haziran 2019
40- Mehmet Çelik: 10 Haziran 2018
41- Emine Yürükçü: 12 Haziran 2019
42- Hamide Şenyurt: 13 Haziran 2017
43- Canan Deniz: 17 Haziran 2019
44-Şafak Demir: 03 Temmuz 2018
45- Mehmet Ulu: 05 Temmuz 2019
46- Ergün Kurum: 11Temmuz 2019
47- İbrahim Pekcan: 14 Temmuz 2019
48- Hatice Akçabay: 18 Temmuz 2018
49-Abdurrahman Selahattin Eyyubi Gökçek: 18 Temmuz 2019
50-Recep Abdioğlu: 27 Temmuz 2018
51- Vahdettin Demirtaş: 28 Temmuz 2018
52-Sena Aksoy: 29 Temmuz 2018
53- Gökhan Yeni: 29 Temmuz 2018
54- Sümeyye Avcı: 29 Temmuz 2018
55- Emre Temiz: ? Temmuz 2017
56-Gökhan Açıkkollu: 5 Ağustos 2016
57- Ayşe Doğan: 8 Ağustos 2019
58- Halil Dinç: 16 Ağustos 2018
59-Zeki Dayan: 16 Ağustos 2018
60- Aslıhan Dayan: 16 Ağustos 2018
61- Tacettin Toprak: 24 Ağustos 2019
62- Ülvan Çullukoğlu: 27 Ağustos 2017
63- Mustafa Güneyler: 2 Eylül 2016
64- Süleyman Kolcu: 2 Eylül 2019
65-Muhammet Emin Epçim: 8 Eylül 2019
66-Kemal Bilici: 11 Eylül 2019
67- Ali Derebaşı: 19 Eylül 2016
68- Bekir Tekçam: 23 Eylül 2018
69- Kamuran Turgut: 25 Eylül 2019
70- Ali Riza Çelik: Eylül 2017
71- Okşan Ayhan: 25 Ekim 2018
72- Fatih Korkmaz: 25 Ekim 2016
73-Kadriye Irmak: 28 Ekim 2019
74- Esma Özgül: 31 Ekim 2018
75-Mehmet Akbulut: 7 Kasım 2018
76- Cevdet Köksal: 9 Kasım 2018
77-Mahmut Sucu: 9 Kasım 2019
78- Tuğba Erdoğan: 16 Kasım 2016
79-Mehmet Karadoğan: 18 Kasım 2016
80- Behçet Emdi: 19 Kasım 2016
81- Selim Gündoğdu: 20 Kasım 2017
82- Hüseyin Maden: 21 Kasım 2017
83- Nur Maden: 21 Kasım 2017
84- Yasin Karaman: 22 Kasım 2018
85-Muhammed Sağlam: 22 Kasım 2017
86-Kazım Ünlü: 23 Kasım 2017
87-Ergülü Yıldız: 24 Kasım 2016
88- Özlem Kurt: 5 Aralık 2017
89- Mehmet Ali Akyol: 9 Aralık 2018
90- Hasan Hüseyin Demir: 16 Aralık 2017
91- Hüsamettin Özaydın: 24 Aralık 2017
92- Uğur Örünğ: 27 Aralık 2017
AKADEMİSYENLER
1- Ahmet Turan Özcerit: 12 Şubat 2018
2- Mehmet Fatih Tıraş: 25 Şubat 2017
3- Mustafa Sadık Akdağ: 27 Şubat 2017
4- Aydan Menderes: 26 Temmuz 2016
5- Emin Kömurcüler: 26 Temmuz 2016
6- Sabri Çolak: 24 Ağustos 2018
7- Caner Tokuç: 24 Ekim 2018
* İstatistik www.bitenhayatlar.com sitesinden alınmıştır.
[BoldMedya] 24.11.2019
KHK'lıyı mezarda göreve iade ettiler
Diyarbakır’da, Kadın Doğum Hastanesinde memur olarak çalıştığı sırada, 15 Temmuz sonrası çıkarılan 675 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile 29 Ekim 2016’da ihraç edilen 3 çocuk babası kanser hastası Mücahit Karataş’ın, bir süre sonra rahatsızlandı. Beynindeki tümör yüzünden kanser tedavisi gören ve ihraç sonrası tedavisi yarım kalan Karataş için doktorlar ameliyat kararı verdi. İhraç olduktan sonra maddi sıkıntılar çeken Karataş için arkadaşları seferber oldu. Karataş, başlatılan yardım kampanyası ile ameliyat olabildi. Karataş ameliyatın ardından 18 Eylül 2017 günü hayatını kaybetti.
GEÇ GELEN ADALET
Yardım kampanyasıyla tedaviye başladığı sırada vefat eden Mücahit Karataş’ın OHAL komisyonuna yaptığı başvuru geçen Cuma sonuçlandı. İki yıl önce hayatını kaybeden Karataş hakkında işe iade kararı verildi.
“TEDAVİ OLMA HAKKI ELİNDEN ALINDI”
Karataş’ın vefatından sonra çocukları ile Antalya’ya yerleşen Hacire Karataş, eşinin daha önce kanser hastası olduğunu ancak gördüğü radyoterapi ve kemoterapi ile hastalığın kontrol altına alındığını belirterek, “Hakkında hiçbir şey yokken eşimi KHK ile kapının önüne koydular. Büyük sıkıntılar yaşadık. İhraç ettikleri yetmedi, vatandaşlıktan atılmış gibi tedavi olma hakkı da adeta elinden alındı. İhraç edildikten bir hafta sonra ataklar geçirmeye başladı ve yatağa düştü. Eşimin durumu nedeniyle ben çalışmak zorunda kaldım” diye konuştu.
DAVA AÇACAĞIM
Kendisinin çalışmak zorunda kaldığını ve bu durumun eşini daha da üzdüğünü söyleyen Hatice Karataş, “Tedavi ve ilaç için para bulamadık, perişan olduk. Bizimle dalga geçiyorlar. Hakkında hiçbir soruşturma, bir şey olmayan ve kanser tedavisi gören birini kapının önüne koydular. Şimdi ‘yanlışlık oldu işe başlasın’ demeye getiriyorlar. Ben ilgili kurumlar hakkında dava açacağım” ifadelerini kullandı.
Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu Kanserden vefat eden KHKlı Mücahit Karataş'ın görevine iade edilmesini meclis gündemine taşıdı. Meclis kürsüsünde 'Karataş gencecik yaşta beyin kanseri oldu iki hafta önce iade edildi, yine "Pardon." dediniz. Eşi ne diyor biliyor musunuz? "Allah kahretsin, benim ihraçtan sonra 5 kuruş tedavi param yoktu sersefil oldum. Hakkımı da helal etmiyorum." diyor. dedi.
[Samanyolu Haber] 24.11.2019
GEÇ GELEN ADALET
Yardım kampanyasıyla tedaviye başladığı sırada vefat eden Mücahit Karataş’ın OHAL komisyonuna yaptığı başvuru geçen Cuma sonuçlandı. İki yıl önce hayatını kaybeden Karataş hakkında işe iade kararı verildi.
“TEDAVİ OLMA HAKKI ELİNDEN ALINDI”
Karataş’ın vefatından sonra çocukları ile Antalya’ya yerleşen Hacire Karataş, eşinin daha önce kanser hastası olduğunu ancak gördüğü radyoterapi ve kemoterapi ile hastalığın kontrol altına alındığını belirterek, “Hakkında hiçbir şey yokken eşimi KHK ile kapının önüne koydular. Büyük sıkıntılar yaşadık. İhraç ettikleri yetmedi, vatandaşlıktan atılmış gibi tedavi olma hakkı da adeta elinden alındı. İhraç edildikten bir hafta sonra ataklar geçirmeye başladı ve yatağa düştü. Eşimin durumu nedeniyle ben çalışmak zorunda kaldım” diye konuştu.
DAVA AÇACAĞIM
Kendisinin çalışmak zorunda kaldığını ve bu durumun eşini daha da üzdüğünü söyleyen Hatice Karataş, “Tedavi ve ilaç için para bulamadık, perişan olduk. Bizimle dalga geçiyorlar. Hakkında hiçbir soruşturma, bir şey olmayan ve kanser tedavisi gören birini kapının önüne koydular. Şimdi ‘yanlışlık oldu işe başlasın’ demeye getiriyorlar. Ben ilgili kurumlar hakkında dava açacağım” ifadelerini kullandı.
Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu Kanserden vefat eden KHKlı Mücahit Karataş'ın görevine iade edilmesini meclis gündemine taşıdı. Meclis kürsüsünde 'Karataş gencecik yaşta beyin kanseri oldu iki hafta önce iade edildi, yine "Pardon." dediniz. Eşi ne diyor biliyor musunuz? "Allah kahretsin, benim ihraçtan sonra 5 kuruş tedavi param yoktu sersefil oldum. Hakkımı da helal etmiyorum." diyor. dedi.
[Samanyolu Haber] 24.11.2019
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-42 [Tarık Burak]
‘Meşîme-i Şeb’den Neler Doğacak!..!
Hocaefendi’ye göre Türkiye, bazı güçler tarafından yönetilen bir süreç yaşıyordu. Bu, Türkiye’yi ayrıştırma süreciydi. Türkiye âdeta mecburi istikametmiş gibi böyle bir sürece zorlanıyordu. Oysa bu, suni olarak oluşturulan bir uçurumdu ve akılcı hiçbir sebebe dayanmıyordu.
Adanmışlık ve Fedakârlık Ruhu
Sovyetler’in 1989’da Afganistan’dan çekilmesinden sonra ülkede sonu gelmez iç savaş ve iktidar çekişmeleri başlamıştı. Sovyetler’e karşı zafer kazanan Afgan halkı birbirine düşmüştü. Ve yıllarca birbirleriyle vuruşmaları sonucunda Afganistan’da tek bir otorite kalmamış, ülke fiilen bölünmüş haldeydi. Buna rağmen Anadolu'nun himmetleri ve öğretmenlerin fedakârlıkları Afganistan’a da ulaştı ve burada bir umut ışığı oldu. Türk okulları, Afganistan’da 1994’ten itibaren açıldı.
“Avrupa’nın Kudüsü” olarak anılan Saraybosna’ya da okul açmak için fedakar Hizmet gönüllüleri, 1994 yılının Ekim ayında, savaşın en yoğun olduğu bir zamanda gittiler.
Yugoslavya dağılınca Bosna Hersek, 1992’de bağımsızlığını ilan etmiş ve hemen ardından Sırpların saldırısına uğramıştı. Sırplar etrafı dağlarla çevrili şehri tepeden tanklar ve keskin nişancılarla kuşatınca Saraybosna’nın dünyayla bağlantısı kesilmişti.
Boşnakların ordusu yoktu ve savaşmayı bilmiyorlardı. İşte tam bu noktada Turgut Özal, çok büyük fedakarlıklarda bulunarak savaşın kaderinin tamamen değişmesine vesile oldu. 150’nin üstünde subayı küçük gruplar halinde Bosna’ya göndererek onları eğitti. Bosna’ya silah ve her türlü yardımı gönderirken, diğer yandan da çok ciddi politik görüşmeler, lobi faaliyetleri yaptı.
Boşnaklar için gelen yardımı şehrin içine dağıtmanın tek yolu Birleşmiş Milletlerin kontrolündeki havaalanının altından bir tünel kazımaktı. Nitekim, Boşnaklar da havaalanının altından geçen 800 metre uzunluğunda, 1,5 metre genişliğinde bir tünel kazıdılar. Gelen yardımlar ve şehre ulaşım, kontrollü ve gizli olarak bu tünelden yapıldı.
Okul açmak için 1994’te Saraybosna’ya giden Hizmet gönüllüleri de şehre işte bu tünelden girdiler. Fakat bu tünele ulaşıncaya kadar günlerce aç kaldılar, sığınacak bir yer bulamadılar. Parayla bile olsa yiyecek bir şeyler bulmak çok zordu. Sırtlarında kitapları ve ceplerindeki az parayla savaşın ortasında okul açmaya gelmeleri hem ilginç hem de sevindiriciydi. Boşnaklar’ın gönüllerini daha ilk günden fethettiler.
Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand’ın “Ben Avrupa’nın içinde Müslüman bir devleti hazmedemem” sözleri o günkü Çetnik Sırplar’ı daha da cesaretlendirmişti. 1992 Nisan’ında başlayan savaşta (1995 sonuna gelindiğinde) 20.000 çocuk, 250.000 Boşnak öldürülmüştü. Tam anlamıyla bir soykırım yaşamıştı Bosna Hersek.
Dört yıllık bir katliamdan sonra Bosna Hersek’te açılan Türk okulları Saraybosna’yı yeniden “Avrupa’nın Kudüs’ü” yapacak ruhu, Boşnak, Sırp, Hırvat ve yirmiye yakın diğer milletlerin çocuklarını aynı sıralarda sevgi ve hoşgörüyle oturtarak başaracaktı. Bu hizmet gönüllülerinin fedakârlığıydı.
Bunun yanında, dünyanın hemen her tarafında Müslüman, Hindu, Şaman, Budist, Musevi, Hıristiyan, Sırp, Hırvat, Boşnak, Şii, Sünni, Türkmen ve Kürt çocukları ‘yeni bir dünya’ çatısı altında toplayan ruh hep aynıydı. Samimi, cömert ve diğergam Hizmet insanlarının fedakârlığıydı.
Sabah ve Hürriyet Gazeteleriyle Röportaj (1995)
Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, yıllar önce Çankaya Köşkü’nde Turgut Özal’ın “Fethullah Hoca’yı yakından izleyin” sözleri üzerine, Hocaefendi ile bir röportaj yapılması arzusundaydı. Bunun için Nuriye Akman’ı görevlendirmişti. Bu süreç devam ederken, Akman Hürriyet gazetesinden Sabah’a geçmişti. Hocaefendi’den röportaj talebine 1995’in başında “evet” cevabı geldiğinde Akman, Sabah’taydı.
Hocaefendi ile ilk röportajı yapacak gazeteci olan Akman’a “Nuriye” ismini, Hocaefendi’nin çok sevdiği ve saygı duyduğu Bediüzzaman Said Nursi koymuştu. Çünkü Akman’ın savcı olan amcası Atıf Ural Bediüzzaman’ın ilk öğrencilerinden biriydi. Ankara’da hukuk öğrencisiyken Bediüzzaman’ı tanımıştı. Akman’ın albay olan dedesi ise, Bediüzzaman’ı uzun bir süre mecburi ikamete tabi tutulduğu Kastamonu’da tanımıştı.
Nuriye Akman, İzmir’e gidip Bozyaka’da röportajına başlarken Ertuğrul Özkök, bunu hemen duydu. Özkök, bu röportajın aslında Hürriyet gazetesinin hakkı olduğuna inanıyordu. Bu fikri o ortaya atmıştı. Özkök, Hocaefendi’nin yakın arkadaşlarından Alaattin Kaya’yı arayarak eşzamanlı olarak Hocaefendi’nin Hürriyet’e de bir mülakat vermesini istedi. Hocaefendi, onun bu isteğini geri çevirmedi. Böylece, Hürriyet için kendisi İzmir’e gidip Hocaefendi ile yeni bir röportaj yaptı. Özkök’ün birkaç saatlik röportaj sırasında ortaya çıkan izlenimi pozitifti. Hocaefendi’ye “Hocam biz bugüne kadar sizi yanlış tanımışız” dedi. Hocaefendi, yine mütevazi üslubuyla cevap verdi: “Bir kusur varsa bize ait. Biz kendimizi size doğru anlatamamışız.”
Hürriyet ve Sabah gazeteleri, Hocaefendi’nin röportajını aynı gün, 23 Ocak 1995’te yayımlamaya başladılar. Röportajlar Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, İslamiyet, siyaset, kadın ve eğitim eksenindeydi. Hocaefendi’nin her iki röportajdaki en güçlü mesajı yine demokrasiydi. Mozart’ın müziğinden, Picasso’nun resimlerine kadar birçok konudan bahsetti Hocaefendi.
Gazi Olayları (12-15 Mart 1995)
İstanbul Gazi mahallesinde Alevilere ait bir kahvenin taranmasıyla başlayan olaylar ertesi günkü cenaze töreninde çatışmaya dönüştü. Ordu birlikleri bölgeye sevkedildi. 3 gün süren olaylarda 22 kişi öldü.
Terör yine Türkiye gündeminin birinci maddesiydi. Hocaefendi, bu gibi toplumsal sorunları ve büyük çaplı terör olaylarını sadece silah gücüyle bitirmenin çok zor olduğunu söylüyordu. Askeri güçle çözüm peşinde koşulduğunda akla pek müracaat edilmediğini, oysa bu gibi sorunların akıl gücünün kullanılmasını öngören siyasetle çözülmesi gerektiğini vurguluyordu. Buna Yavuz Sultan Selim örneğini veriyordu: “Yavuz, Şah İsmail’le yaptığı mücadelede o kadar sert olmak yerine, başka bir yol takip etseydi, bugüne kadar gelen problemler belki de yaşanmayabilirdi. Keşke Yavuz da o zaman meseleyi güç ve kuvvetle değil, konuşarak halletseydi.”
Hocaefendi, İstanbul Gaziosmanpaşa’da meydana getirilmek istenen Alevi-Sünni çatışması tehlikesini 1,5 ay önce hissetmiş ve sorunların çözümüne katkı için bir dosyayı Başbakan Tansu Çiller’e ulaştırmıştı. Çünkü bu olaylardan önce Hocaefendi, Avrupa’da Kürt ve Türk Alevilerinin organize edildiği, Türkiye’de olayların çıkabileceği söylentilerini duymuştu. Bazı güçler, Avrupa’nın değişik yerlerinde çıkardıkları gazete ve dergilerle Türkiye’deki Alevileri organize etmeye çalışıyorlardı. Bu, Türkiye’de Alevi-Sünni çatışmasına hazırlık yapıldığını gösteriyordu.
Hocaefendi’ye göre aslında Türkiye, bazı güçler tarafından yönetilen bir süreç yaşıyordu. Bu, Türkiye’yi ayrıştırma süreciydi. Türkiye âdeta mecburi istikametmiş gibi böyle bir sürece zorlanıyordu. Bu ayrışma, Türkiye’yi 1980 öncesinin kanlı olaylarına götürebilirdi. Türk insanı, âdeta büyük bir uçurumun kenarlarında durup birbirlerine hınçla bakan cephelere ayrılmıştı. Oysa bu, suni olarak oluşturulan bir uçurumdu ve akılcı hiçbir sebebe dayanmıyordu.
Hocaefendi, yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Yarının Türkiye’sini bekleyen en korkunç terör, mezhep çatışmasıdır. Bu tehlike, terörizmden 50 kat daha fazla tahrip gücüne sahiptir.” Yine, 1995 yılı Mart ayında Ömer Çavuşoğlu ve Meriç Köyatası’nın da aralarında bulunduğu bir grup yazarla görüşmesinde şöyle diyordu: “Türkiye’de meydana gelen dalgalar birbirlerini kırıyor. Birbirini tamamlamıyor. Birleşerek güçlenmesi gereken bu dalgalar birbirine çarparak sıfırlanıyor.” Laik-antilaik, Kemalist-dinci gibi kutuplaşmalarla ülkenin gücü kırılmak isteniyordu.
Hocaefendi’ye göre, terörün dini bir kisveye bürünmüş şekli olan mezhep çatışmasını ve etnik temele dayalı terörünü körükleyen güç merkezlerinin hedeflerinden biri, Türkiye’nin önüne çıkmış olan Asya fırsatını kaçırtmaktı. Çünkü Asya ülkelerine açılımını tamamlamış bir Türkiye demek, dünya dengelerinde söz sahibi bir ülke demekti. Hem mezhep çatışması ve terörün arkasındaki güçler, hem de Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu cinayetlerinin arkasındaki güçler büyüktü. Bu olayların ve cinayetlerin planlayıcıları hem askere ihtilal için davetiye çıkarıyor, hem de İslam ile terörü özdeşleştiriyorlardı.
O halde Türk insanı bu süreci tersine çevirmeliydi. Gelmekte olan bu tehlike karşısında hem Türk toplumu teyakkuza geçirilmeli, hem de yepyeni bir süreç başlatılmalıydı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kurulmasıyla Hocaefendi’nin 1994’ten itibaren daha sık medyaya açık toplantılarda yer almasının sebeplerinden biri buydu. Hocaefendi, 1995 yılı Haziran ayında Akşam gazetesinin yazar ve yöneticileriyle yaptığı görüşmede, “Teşebbüslerim sağ-sol, Alevi-Sünni kardeşliği içindir” diyordu.
Aynı yılın Ağustos ayında Cumhuriyet gazetesi yazarı Oral Çalışlar’a verdiği röportajda Türkiye’nin önündeki Alevi-Sünni çatışması tehlikesinin nasıl aşılabileceğini şöyle anlatıyordu: “En azından taraflardan birindeki vuruşma düşüncesini kırarsak, karşı taraf sallayacağı yumruğu boşa sallamış olur.”
Fethullah Gülen Hocaefendi, bu amaç etrafında İzmir’de eskiden milletvekilliği de yapmış bir Alevi dedesiyle görüşerek İzmir Narlıdere’de ortak bir okul yapılması, Alevi-Sünni birlikteliğinin sembolü olacak şekilde yan yana bir cemevi ve cami yapılması projesini ortaya attı. Zira, Osmanlı, yüzyıllarca cami, havra ve kiliseyi yan yana yaşatmıştı.
Bu ayrımlar, Türkiye’nin rampaya binip büyüklüğe sıçrayacağı bir dönemde kolumuzu kanadımızı kırma ve yükselişimizi sabote etme girişimleriydi.
Türk toplumu bütün katmanlarıyla birbirine yakınlaştığı, aradaki duvarlar yıkıldığı takdirde, hem bu kutuplaşmalar sona erecek, hem de yeni bir Gazi Olayı ya da yeni bir Madımak Olayı organize etmek isteyenlerin başarı şansı olmayacaktı. Hocaefendi, “Camide birbirimize düşeceksek, camiye girmeden avluda barışmanın çaresine bakalım” diyordu. Türkiye’nin bu kritik süreci aşabilmesi için öncelikle aydınların sevgi ve hoşgörü etrafında buluşması gerektiğine inanıyordu. Yıllarca ülkeyi meşgul eden sağcı-solcu çatışmasından sonra, şimdiki Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-antilaik kamplaşmaları ancak bu hoşgörüyle aşılabilirdi.
Hocaefendi’nin Bülent Ecevit'le Görüşmesi (20 Mart 1995)
Fethullah Gülen Hocaefendi, 20 Mart 1995 günü Ankara’da Oran Sitesi’ndeki evinde Bülent Ecevit'i ziyaret etti. Hocaefendi’nin bu ilk görüşmesinde Ecevit’in siyaset sahnesinde ağırlıklı bir gücü yoktu. Partisi Meclis’te birkaç milletvekiliyle temsil ediliyordu. Ama Hocaefendi’nin gözünde 70 yaşındaki Ecevit, Meclis’te sahip olduğu sandalye sayısından bağımsız çok değerli bir kişilikti.
Hatta o günlerde bir arkadaşı Hocaefendi’ye, “Ecevit’in bundan sonra artık siyaset sahnesinden bir etkinliği olmaz” diyordu. Gerçekten de Ecevit’in bir daha siyasette bir varlık göstereceğine, hele hele başbakan olacağına kimse ihtimal vermiyordu ve etrafı epeyce tenhalaşmıştı. Ancak Hocaefendi, bu türden siyasi meselelerle değil, Ecevit’in kendisiyle ilgileniyordu.
O gün Ecevitlerin evinde Hocaefendi’yi en çok etkileyen şey, sadelikti. En az 20 yıllık oldukları anlaşılan koltukların başları aşınmıştı. Yerdeki halılar eskiydi. Rahşan Ecevit, Hocaefendi’ye refakat eden kişilerin mutfaktaki hiçbir yardım talebini kabul etmedi. Çayları kendisi getirip ikram etti. Çay sırasında Ecevit, Hocaefendi’ye Orta Asya ülkeleri başta olmak üzere yurtdışında açılan Türk okullarının sayısını sordu. Hocaefendi kesin sayıyı bilmemekle birlikte 186 civarında olduğunu ifade etti. Bunun üzerine Ecevit, mutfaktaki eşine seslenerek, “Rahşan duydun mu, Orta Asya’da 186 okulumuz varmış” dedi. Ecevit’in eşine bu yürekten seslenişi, Hocaefendi’yi o anda derinden etkiledi.
O gün salondaki masanın üzerinde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Ölüm Ötesi Hayat kitabı vardı. Ecevit, bu kitaptaki bazı sayfaların altını çizerek okumuştu.
Hocaefendi, masadaki kitabı görünce, Ecevit bir mahcubiyet hissine kapıldı. “Sakın siz geleceksiniz diye kitabı oraya koyduğumu düşünmeyin. Unutmuşum, özür dilerim” dedikten sonra kalkıp kitabı rafa koydu. Rafta Hocaefendi’nin başka kitapları da vardı.
Fethullah Gülen Hocaefendi ve Bülent Ecevit’in buluşması, önemli bir görüşmeydi. O yüzden beş gün sonra Hürriyet gazetesine manşet oldu. Hürriyet’e konuşan Ecevit, 1,5 yıl önce Hocaefendi’nin gönderdiği bir mesajın kendisine ulaşmadığını, yeni öğrendiğini vurguluyordu. Böylece görüşmeleri 1,5 yıl gecikmişti. 1995 yılı itibariyle Türkiye’de 130, yurtdışında 186 Türk okulunun fen eğitimi veriyor olması, bir Robert Kolej mezunu olarak Ecevit’i en fazla etkileyen unsurdu. Örneğin İzmir’deki Yamanlar Koleji’nin bir öğrencisi dünya fizik şampiyonu olmuştu ve bu başarısı sebebiyle Amerika Uzay Araştırmaları Merkezi NASA tarafından kabul görmüştü.
Bu arada Fethullah Gülen Hocaefendi, 10 Mayıs 1995’te Hikmet Çetin'le Kurban Bayramının ikinci günü milletvekili lojmanlarındaki evinde görüştü. Görüşme bayram münasebetiyle gerçekleşti.
Türk Ocakları Vakfı'ndan Ödül Verildi (1995)
26 Mayıs 1995’te "Nihal Atsız Türk Dünyası Hizmet Ödülü", teşvik ve telkinleriyle Türk Dünyası'nda pek çok okulun açılmasına vesile olan Fethullah Gülen Hocaefendi’ye verildi.
Aziz Nesin öldü (6 Temmuz 1995)
Aziz Nesin’in ölümünden önce Hocaefendi’nin yakınlarından birkaç kişi Aziz Nesin’i ziyaret etmişler; ama aralarında bir diyalog kuramamışlardı. Ve Aziz Nesin Foça'da geçirdiği ani kalp krizi sonucu 6 Temmuz 1995’te öldü.
Hocaefendi birkaç defa: “İki kişiye ulaşmayı çok isterdim. Biri Aziz Nesin, diğeri Zeki Müren.” demişti. Aziz Nesin’in ölüm haberini aldığında Hocaefendi’nin gözünden yaş geldi. Ölüm haberi geldiği gün: “Keşke bir kere daha ziyaret edilebilseydi!” diyerek üzüntüsünü dile getirdi.
Aziz Nesin, Kadiri tarikatına mensup bir tekke şeyhinin oğluydu. Çocukluğunda Arapça eğitimi almış ve Kur’ân-ı Kerim’i ezberleyerek hafız olmuştu. Fakat, “Babam öldükten sonra dinden soğudum.” diyerek kendisini dinsiz olarak tanımlıyordu.
Bosnalı Çocuklar Yararına Düzenlenen Futbol Maçı (18 Eylül 1995)
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın organize ettiği futbol maçı, İstanbul'da "Her şey Bosna'lı Çocuklar İçin" sloganıyla oynandı. Dünya karmasıyla Türkiye karmasının oynadığı bu maçla hem dünyanın dikkati Bosna’daki katliama çekildi hem de karşılaşmadan elde edilen hasılatla Bosna Hersek'te Saraybosnalı çocuklar için bir okul yaptırıldı. Maçı, Maradona ve Fethullah Gülen Hocaefendi yan yana izledi.
“Bosna-Hersek Balkanlarda İslâm’ın kaderi adına kanayan bir yaradır. Bu kanayan yarada, kan kaybeden de Türkiye’dir. Türkiye, Bosna vesilesi ile gün geçtikçe kan kaybediyor, itibar kaybediyor. Büyüklüğe sıçrama mevsiminde, kendisinden medet uman devletler ve milletler, bekledikleri performansı göremeyince, ona olan güvenleri sarsılıyor ve başka arayışlar içine giriyorlar. Bu ise Türkiye’nin kazanma kuşağında iken kaybetmesi demektir. Hâlbuki bu altın kuşakta şimdilerde başı sıkışan, derde düşen herkesin, çare diye başvuracağı güçlü bir devlet olmalı ve bu devlet tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi gürül gürül ses çıkarmalıydı.
Bosna meselesinde, yaklaşık 4 yıldan beri siyasî ve gayri siyasî birçok insan, değişik platformlarda söylenmesi gerekli olan şeyleri söyledi, yapılması gerekli olan şeyleri yaptılar. Bu aşamada biz de sporun evrensel dilini kullanalım istedik. O dil ile yeni baştan “Bosna’da çocuklar ölmesin, kan dökülmesin, savaş dursun, kadınlar dul kalmasın, çevre tahrip olmasın...” düşünceleri ile böyle bir organizasyon içine girdik. Evet, sporun ruhunda centilmenlik vardır. O insanları birleştirme, aynı duygu ve düşünce çatısı altında toplamada etkili bir yere sahiptir. Burada bir de dünya çapında söz sahibi sporcular bulunursa, onların dünyaya verecekleri mesajın çok daha anlamlı olacağı herhâlde izahtan varestedir.
Yalnız bu konuda bir temennimi arz etmek istiyorum. Keşke bu organizeyi televizyon, radyo ve bütün gazeteleri ile ortaklaşa olarak Türk medyası düzenleseydi.. ve müşterek bir deklarasyon yayınlayabilseydi. O zaman bunun bütün dünyada meydana getireceği yankının daha fazla olacağı muhakkaktı. Fakat her şey geçmiş değil. Bosna meselesi de bitmiş değil. Çare ve çözüm arayışları da. Onun için inşâallah bu teklifimiz medya idarecileri tarafından hüsnükabul ile karşılanır, bu ve buna benzer düşüncelerle daha çok organizeler yapılır.
Niçin “Her şey Bosnalı Çocuklar İçin” sloganı kullanıldı?
İstikbal bugünün çocukları ve gençleri üzerinde bayraklaşacaktır. Siz bir milleti yok etmek istiyorsanız önce onların çocuklarını ortadan kaldırmanız gerekecektir. Onun için 4 yıldır çok ciddî bir soykırıma maruz kalan Boşnakları geleceğe taşıyacak olan, yetim ve öksüz kalan bu çocuklardır. Onlara sahip çıkmak Bosna’ya, Bosna’nın geleceğine sahip çıkmak demektir. Zannediyorum bu düşünce ile o slogan seçilmiş.
Öte yandan, orada savaşın devam etmesine rağmen ilkokuldan üniversiteye varıncaya kadar bizim devlet veya sivil toplum örgütleri olarak özel eğitim ve öğretime sahip çıkmamız lâzım diye düşünüyorum. Gidelim oralara, okullar yapalım, eğitim ve öğretime başlayalım, buralara Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin okulları desinler. Sonrasını onlar düşünsün! Şayet oradaki okullarımız isabet alır, yerle bir olursa, biz de koparacağımız vaveylalarla bütün dünyayı ayağa kaldırırız.
Bunu şu ya da bu sebeple gerçekleştiremiyorsak, bari oradan bütün çocukları getirerek eğitim ve öğretimlerini Türkiye’de sürdürelim. Böylece Batı’nın asimilesinden onları koruyalım. Bu vesile ile son olarak bir endişemi sizlere arz edeyim:
Nereden biliyorsunuz, bugün Bosna’nın başına gelen felâketin yarın sizin başınıza gelmeyeceğini? Allah fırsat vermesin ama bu ihtimali sakın uzak görmeyin. Kendi menfaat ve hâkimiyetini tabiî olarak korumak isteyen yabancı ve bize düşman olan güçler menfaatlerine halel geldiği anda, bir taraftan Suriye, diğer taraftan Yunanistan ile üzerimize saldırır ve bizim –halk tabiriyle– iki ayağımızı bir kaba sokabilir. O zaman Türkiye’ye sözde sahip çıkan devletler, aleyhimize döner. Çocuklarımızı dünyanın dört bir tarafına taşıyarak, asimile ederler. Bu millet böyle bir durumu 93 Harbi’nde, Balkanların düşüşünde, Kırım’ın kaybedilişinde hep yaşamıştır. Köklerini unutmuşlardır bizim çocuklar. Türkü, Müslümanı en âdi, en aşağı varlıklar olarak göstermiş ve inandırmışlardır. “Türkiye diye bir devlet yoktur, Batı’nın vesayetinde, esaretinde, güdümünde Türkler vardır.” demişlerdir. Hâlbuki her gecenin bir gündüzü, her gündüzün de bir gecesi vardır. Allah’ın günleri insanlar arasında dairevî olarak dönüp-duruyor. Bugün birilerine bayram, yarın da başkalarına. Öyleyse bekleyin ve görün! Bakalım meşîme-i şeb’den neler doğacak!..” (Fasıldan Fasıla-3)
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 24.11.2019 [Samanyolu Haber]
Hocaefendi’ye göre Türkiye, bazı güçler tarafından yönetilen bir süreç yaşıyordu. Bu, Türkiye’yi ayrıştırma süreciydi. Türkiye âdeta mecburi istikametmiş gibi böyle bir sürece zorlanıyordu. Oysa bu, suni olarak oluşturulan bir uçurumdu ve akılcı hiçbir sebebe dayanmıyordu.
Adanmışlık ve Fedakârlık Ruhu
Sovyetler’in 1989’da Afganistan’dan çekilmesinden sonra ülkede sonu gelmez iç savaş ve iktidar çekişmeleri başlamıştı. Sovyetler’e karşı zafer kazanan Afgan halkı birbirine düşmüştü. Ve yıllarca birbirleriyle vuruşmaları sonucunda Afganistan’da tek bir otorite kalmamış, ülke fiilen bölünmüş haldeydi. Buna rağmen Anadolu'nun himmetleri ve öğretmenlerin fedakârlıkları Afganistan’a da ulaştı ve burada bir umut ışığı oldu. Türk okulları, Afganistan’da 1994’ten itibaren açıldı.
“Avrupa’nın Kudüsü” olarak anılan Saraybosna’ya da okul açmak için fedakar Hizmet gönüllüleri, 1994 yılının Ekim ayında, savaşın en yoğun olduğu bir zamanda gittiler.
Yugoslavya dağılınca Bosna Hersek, 1992’de bağımsızlığını ilan etmiş ve hemen ardından Sırpların saldırısına uğramıştı. Sırplar etrafı dağlarla çevrili şehri tepeden tanklar ve keskin nişancılarla kuşatınca Saraybosna’nın dünyayla bağlantısı kesilmişti.
Boşnakların ordusu yoktu ve savaşmayı bilmiyorlardı. İşte tam bu noktada Turgut Özal, çok büyük fedakarlıklarda bulunarak savaşın kaderinin tamamen değişmesine vesile oldu. 150’nin üstünde subayı küçük gruplar halinde Bosna’ya göndererek onları eğitti. Bosna’ya silah ve her türlü yardımı gönderirken, diğer yandan da çok ciddi politik görüşmeler, lobi faaliyetleri yaptı.
Boşnaklar için gelen yardımı şehrin içine dağıtmanın tek yolu Birleşmiş Milletlerin kontrolündeki havaalanının altından bir tünel kazımaktı. Nitekim, Boşnaklar da havaalanının altından geçen 800 metre uzunluğunda, 1,5 metre genişliğinde bir tünel kazıdılar. Gelen yardımlar ve şehre ulaşım, kontrollü ve gizli olarak bu tünelden yapıldı.
Okul açmak için 1994’te Saraybosna’ya giden Hizmet gönüllüleri de şehre işte bu tünelden girdiler. Fakat bu tünele ulaşıncaya kadar günlerce aç kaldılar, sığınacak bir yer bulamadılar. Parayla bile olsa yiyecek bir şeyler bulmak çok zordu. Sırtlarında kitapları ve ceplerindeki az parayla savaşın ortasında okul açmaya gelmeleri hem ilginç hem de sevindiriciydi. Boşnaklar’ın gönüllerini daha ilk günden fethettiler.
Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand’ın “Ben Avrupa’nın içinde Müslüman bir devleti hazmedemem” sözleri o günkü Çetnik Sırplar’ı daha da cesaretlendirmişti. 1992 Nisan’ında başlayan savaşta (1995 sonuna gelindiğinde) 20.000 çocuk, 250.000 Boşnak öldürülmüştü. Tam anlamıyla bir soykırım yaşamıştı Bosna Hersek.
Dört yıllık bir katliamdan sonra Bosna Hersek’te açılan Türk okulları Saraybosna’yı yeniden “Avrupa’nın Kudüs’ü” yapacak ruhu, Boşnak, Sırp, Hırvat ve yirmiye yakın diğer milletlerin çocuklarını aynı sıralarda sevgi ve hoşgörüyle oturtarak başaracaktı. Bu hizmet gönüllülerinin fedakârlığıydı.
Bunun yanında, dünyanın hemen her tarafında Müslüman, Hindu, Şaman, Budist, Musevi, Hıristiyan, Sırp, Hırvat, Boşnak, Şii, Sünni, Türkmen ve Kürt çocukları ‘yeni bir dünya’ çatısı altında toplayan ruh hep aynıydı. Samimi, cömert ve diğergam Hizmet insanlarının fedakârlığıydı.
Sabah ve Hürriyet Gazeteleriyle Röportaj (1995)
Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, yıllar önce Çankaya Köşkü’nde Turgut Özal’ın “Fethullah Hoca’yı yakından izleyin” sözleri üzerine, Hocaefendi ile bir röportaj yapılması arzusundaydı. Bunun için Nuriye Akman’ı görevlendirmişti. Bu süreç devam ederken, Akman Hürriyet gazetesinden Sabah’a geçmişti. Hocaefendi’den röportaj talebine 1995’in başında “evet” cevabı geldiğinde Akman, Sabah’taydı.
Hocaefendi ile ilk röportajı yapacak gazeteci olan Akman’a “Nuriye” ismini, Hocaefendi’nin çok sevdiği ve saygı duyduğu Bediüzzaman Said Nursi koymuştu. Çünkü Akman’ın savcı olan amcası Atıf Ural Bediüzzaman’ın ilk öğrencilerinden biriydi. Ankara’da hukuk öğrencisiyken Bediüzzaman’ı tanımıştı. Akman’ın albay olan dedesi ise, Bediüzzaman’ı uzun bir süre mecburi ikamete tabi tutulduğu Kastamonu’da tanımıştı.
Nuriye Akman, İzmir’e gidip Bozyaka’da röportajına başlarken Ertuğrul Özkök, bunu hemen duydu. Özkök, bu röportajın aslında Hürriyet gazetesinin hakkı olduğuna inanıyordu. Bu fikri o ortaya atmıştı. Özkök, Hocaefendi’nin yakın arkadaşlarından Alaattin Kaya’yı arayarak eşzamanlı olarak Hocaefendi’nin Hürriyet’e de bir mülakat vermesini istedi. Hocaefendi, onun bu isteğini geri çevirmedi. Böylece, Hürriyet için kendisi İzmir’e gidip Hocaefendi ile yeni bir röportaj yaptı. Özkök’ün birkaç saatlik röportaj sırasında ortaya çıkan izlenimi pozitifti. Hocaefendi’ye “Hocam biz bugüne kadar sizi yanlış tanımışız” dedi. Hocaefendi, yine mütevazi üslubuyla cevap verdi: “Bir kusur varsa bize ait. Biz kendimizi size doğru anlatamamışız.”
Hürriyet ve Sabah gazeteleri, Hocaefendi’nin röportajını aynı gün, 23 Ocak 1995’te yayımlamaya başladılar. Röportajlar Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, İslamiyet, siyaset, kadın ve eğitim eksenindeydi. Hocaefendi’nin her iki röportajdaki en güçlü mesajı yine demokrasiydi. Mozart’ın müziğinden, Picasso’nun resimlerine kadar birçok konudan bahsetti Hocaefendi.
Gazi Olayları (12-15 Mart 1995)
İstanbul Gazi mahallesinde Alevilere ait bir kahvenin taranmasıyla başlayan olaylar ertesi günkü cenaze töreninde çatışmaya dönüştü. Ordu birlikleri bölgeye sevkedildi. 3 gün süren olaylarda 22 kişi öldü.
Terör yine Türkiye gündeminin birinci maddesiydi. Hocaefendi, bu gibi toplumsal sorunları ve büyük çaplı terör olaylarını sadece silah gücüyle bitirmenin çok zor olduğunu söylüyordu. Askeri güçle çözüm peşinde koşulduğunda akla pek müracaat edilmediğini, oysa bu gibi sorunların akıl gücünün kullanılmasını öngören siyasetle çözülmesi gerektiğini vurguluyordu. Buna Yavuz Sultan Selim örneğini veriyordu: “Yavuz, Şah İsmail’le yaptığı mücadelede o kadar sert olmak yerine, başka bir yol takip etseydi, bugüne kadar gelen problemler belki de yaşanmayabilirdi. Keşke Yavuz da o zaman meseleyi güç ve kuvvetle değil, konuşarak halletseydi.”
Hocaefendi, İstanbul Gaziosmanpaşa’da meydana getirilmek istenen Alevi-Sünni çatışması tehlikesini 1,5 ay önce hissetmiş ve sorunların çözümüne katkı için bir dosyayı Başbakan Tansu Çiller’e ulaştırmıştı. Çünkü bu olaylardan önce Hocaefendi, Avrupa’da Kürt ve Türk Alevilerinin organize edildiği, Türkiye’de olayların çıkabileceği söylentilerini duymuştu. Bazı güçler, Avrupa’nın değişik yerlerinde çıkardıkları gazete ve dergilerle Türkiye’deki Alevileri organize etmeye çalışıyorlardı. Bu, Türkiye’de Alevi-Sünni çatışmasına hazırlık yapıldığını gösteriyordu.
Hocaefendi’ye göre aslında Türkiye, bazı güçler tarafından yönetilen bir süreç yaşıyordu. Bu, Türkiye’yi ayrıştırma süreciydi. Türkiye âdeta mecburi istikametmiş gibi böyle bir sürece zorlanıyordu. Bu ayrışma, Türkiye’yi 1980 öncesinin kanlı olaylarına götürebilirdi. Türk insanı, âdeta büyük bir uçurumun kenarlarında durup birbirlerine hınçla bakan cephelere ayrılmıştı. Oysa bu, suni olarak oluşturulan bir uçurumdu ve akılcı hiçbir sebebe dayanmıyordu.
Hocaefendi, yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Yarının Türkiye’sini bekleyen en korkunç terör, mezhep çatışmasıdır. Bu tehlike, terörizmden 50 kat daha fazla tahrip gücüne sahiptir.” Yine, 1995 yılı Mart ayında Ömer Çavuşoğlu ve Meriç Köyatası’nın da aralarında bulunduğu bir grup yazarla görüşmesinde şöyle diyordu: “Türkiye’de meydana gelen dalgalar birbirlerini kırıyor. Birbirini tamamlamıyor. Birleşerek güçlenmesi gereken bu dalgalar birbirine çarparak sıfırlanıyor.” Laik-antilaik, Kemalist-dinci gibi kutuplaşmalarla ülkenin gücü kırılmak isteniyordu.
Hocaefendi’ye göre, terörün dini bir kisveye bürünmüş şekli olan mezhep çatışmasını ve etnik temele dayalı terörünü körükleyen güç merkezlerinin hedeflerinden biri, Türkiye’nin önüne çıkmış olan Asya fırsatını kaçırtmaktı. Çünkü Asya ülkelerine açılımını tamamlamış bir Türkiye demek, dünya dengelerinde söz sahibi bir ülke demekti. Hem mezhep çatışması ve terörün arkasındaki güçler, hem de Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu cinayetlerinin arkasındaki güçler büyüktü. Bu olayların ve cinayetlerin planlayıcıları hem askere ihtilal için davetiye çıkarıyor, hem de İslam ile terörü özdeşleştiriyorlardı.
O halde Türk insanı bu süreci tersine çevirmeliydi. Gelmekte olan bu tehlike karşısında hem Türk toplumu teyakkuza geçirilmeli, hem de yepyeni bir süreç başlatılmalıydı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kurulmasıyla Hocaefendi’nin 1994’ten itibaren daha sık medyaya açık toplantılarda yer almasının sebeplerinden biri buydu. Hocaefendi, 1995 yılı Haziran ayında Akşam gazetesinin yazar ve yöneticileriyle yaptığı görüşmede, “Teşebbüslerim sağ-sol, Alevi-Sünni kardeşliği içindir” diyordu.
Aynı yılın Ağustos ayında Cumhuriyet gazetesi yazarı Oral Çalışlar’a verdiği röportajda Türkiye’nin önündeki Alevi-Sünni çatışması tehlikesinin nasıl aşılabileceğini şöyle anlatıyordu: “En azından taraflardan birindeki vuruşma düşüncesini kırarsak, karşı taraf sallayacağı yumruğu boşa sallamış olur.”
Fethullah Gülen Hocaefendi, bu amaç etrafında İzmir’de eskiden milletvekilliği de yapmış bir Alevi dedesiyle görüşerek İzmir Narlıdere’de ortak bir okul yapılması, Alevi-Sünni birlikteliğinin sembolü olacak şekilde yan yana bir cemevi ve cami yapılması projesini ortaya attı. Zira, Osmanlı, yüzyıllarca cami, havra ve kiliseyi yan yana yaşatmıştı.
Bu ayrımlar, Türkiye’nin rampaya binip büyüklüğe sıçrayacağı bir dönemde kolumuzu kanadımızı kırma ve yükselişimizi sabote etme girişimleriydi.
Türk toplumu bütün katmanlarıyla birbirine yakınlaştığı, aradaki duvarlar yıkıldığı takdirde, hem bu kutuplaşmalar sona erecek, hem de yeni bir Gazi Olayı ya da yeni bir Madımak Olayı organize etmek isteyenlerin başarı şansı olmayacaktı. Hocaefendi, “Camide birbirimize düşeceksek, camiye girmeden avluda barışmanın çaresine bakalım” diyordu. Türkiye’nin bu kritik süreci aşabilmesi için öncelikle aydınların sevgi ve hoşgörü etrafında buluşması gerektiğine inanıyordu. Yıllarca ülkeyi meşgul eden sağcı-solcu çatışmasından sonra, şimdiki Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-antilaik kamplaşmaları ancak bu hoşgörüyle aşılabilirdi.
Hocaefendi’nin Bülent Ecevit'le Görüşmesi (20 Mart 1995)
Fethullah Gülen Hocaefendi, 20 Mart 1995 günü Ankara’da Oran Sitesi’ndeki evinde Bülent Ecevit'i ziyaret etti. Hocaefendi’nin bu ilk görüşmesinde Ecevit’in siyaset sahnesinde ağırlıklı bir gücü yoktu. Partisi Meclis’te birkaç milletvekiliyle temsil ediliyordu. Ama Hocaefendi’nin gözünde 70 yaşındaki Ecevit, Meclis’te sahip olduğu sandalye sayısından bağımsız çok değerli bir kişilikti.
Hatta o günlerde bir arkadaşı Hocaefendi’ye, “Ecevit’in bundan sonra artık siyaset sahnesinden bir etkinliği olmaz” diyordu. Gerçekten de Ecevit’in bir daha siyasette bir varlık göstereceğine, hele hele başbakan olacağına kimse ihtimal vermiyordu ve etrafı epeyce tenhalaşmıştı. Ancak Hocaefendi, bu türden siyasi meselelerle değil, Ecevit’in kendisiyle ilgileniyordu.
O gün Ecevitlerin evinde Hocaefendi’yi en çok etkileyen şey, sadelikti. En az 20 yıllık oldukları anlaşılan koltukların başları aşınmıştı. Yerdeki halılar eskiydi. Rahşan Ecevit, Hocaefendi’ye refakat eden kişilerin mutfaktaki hiçbir yardım talebini kabul etmedi. Çayları kendisi getirip ikram etti. Çay sırasında Ecevit, Hocaefendi’ye Orta Asya ülkeleri başta olmak üzere yurtdışında açılan Türk okullarının sayısını sordu. Hocaefendi kesin sayıyı bilmemekle birlikte 186 civarında olduğunu ifade etti. Bunun üzerine Ecevit, mutfaktaki eşine seslenerek, “Rahşan duydun mu, Orta Asya’da 186 okulumuz varmış” dedi. Ecevit’in eşine bu yürekten seslenişi, Hocaefendi’yi o anda derinden etkiledi.
O gün salondaki masanın üzerinde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Ölüm Ötesi Hayat kitabı vardı. Ecevit, bu kitaptaki bazı sayfaların altını çizerek okumuştu.
Hocaefendi, masadaki kitabı görünce, Ecevit bir mahcubiyet hissine kapıldı. “Sakın siz geleceksiniz diye kitabı oraya koyduğumu düşünmeyin. Unutmuşum, özür dilerim” dedikten sonra kalkıp kitabı rafa koydu. Rafta Hocaefendi’nin başka kitapları da vardı.
Fethullah Gülen Hocaefendi ve Bülent Ecevit’in buluşması, önemli bir görüşmeydi. O yüzden beş gün sonra Hürriyet gazetesine manşet oldu. Hürriyet’e konuşan Ecevit, 1,5 yıl önce Hocaefendi’nin gönderdiği bir mesajın kendisine ulaşmadığını, yeni öğrendiğini vurguluyordu. Böylece görüşmeleri 1,5 yıl gecikmişti. 1995 yılı itibariyle Türkiye’de 130, yurtdışında 186 Türk okulunun fen eğitimi veriyor olması, bir Robert Kolej mezunu olarak Ecevit’i en fazla etkileyen unsurdu. Örneğin İzmir’deki Yamanlar Koleji’nin bir öğrencisi dünya fizik şampiyonu olmuştu ve bu başarısı sebebiyle Amerika Uzay Araştırmaları Merkezi NASA tarafından kabul görmüştü.
Bu arada Fethullah Gülen Hocaefendi, 10 Mayıs 1995’te Hikmet Çetin'le Kurban Bayramının ikinci günü milletvekili lojmanlarındaki evinde görüştü. Görüşme bayram münasebetiyle gerçekleşti.
Türk Ocakları Vakfı'ndan Ödül Verildi (1995)
26 Mayıs 1995’te "Nihal Atsız Türk Dünyası Hizmet Ödülü", teşvik ve telkinleriyle Türk Dünyası'nda pek çok okulun açılmasına vesile olan Fethullah Gülen Hocaefendi’ye verildi.
Aziz Nesin öldü (6 Temmuz 1995)
Aziz Nesin’in ölümünden önce Hocaefendi’nin yakınlarından birkaç kişi Aziz Nesin’i ziyaret etmişler; ama aralarında bir diyalog kuramamışlardı. Ve Aziz Nesin Foça'da geçirdiği ani kalp krizi sonucu 6 Temmuz 1995’te öldü.
Hocaefendi birkaç defa: “İki kişiye ulaşmayı çok isterdim. Biri Aziz Nesin, diğeri Zeki Müren.” demişti. Aziz Nesin’in ölüm haberini aldığında Hocaefendi’nin gözünden yaş geldi. Ölüm haberi geldiği gün: “Keşke bir kere daha ziyaret edilebilseydi!” diyerek üzüntüsünü dile getirdi.
Aziz Nesin, Kadiri tarikatına mensup bir tekke şeyhinin oğluydu. Çocukluğunda Arapça eğitimi almış ve Kur’ân-ı Kerim’i ezberleyerek hafız olmuştu. Fakat, “Babam öldükten sonra dinden soğudum.” diyerek kendisini dinsiz olarak tanımlıyordu.
Bosnalı Çocuklar Yararına Düzenlenen Futbol Maçı (18 Eylül 1995)
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın organize ettiği futbol maçı, İstanbul'da "Her şey Bosna'lı Çocuklar İçin" sloganıyla oynandı. Dünya karmasıyla Türkiye karmasının oynadığı bu maçla hem dünyanın dikkati Bosna’daki katliama çekildi hem de karşılaşmadan elde edilen hasılatla Bosna Hersek'te Saraybosnalı çocuklar için bir okul yaptırıldı. Maçı, Maradona ve Fethullah Gülen Hocaefendi yan yana izledi.
“Bosna-Hersek Balkanlarda İslâm’ın kaderi adına kanayan bir yaradır. Bu kanayan yarada, kan kaybeden de Türkiye’dir. Türkiye, Bosna vesilesi ile gün geçtikçe kan kaybediyor, itibar kaybediyor. Büyüklüğe sıçrama mevsiminde, kendisinden medet uman devletler ve milletler, bekledikleri performansı göremeyince, ona olan güvenleri sarsılıyor ve başka arayışlar içine giriyorlar. Bu ise Türkiye’nin kazanma kuşağında iken kaybetmesi demektir. Hâlbuki bu altın kuşakta şimdilerde başı sıkışan, derde düşen herkesin, çare diye başvuracağı güçlü bir devlet olmalı ve bu devlet tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi gürül gürül ses çıkarmalıydı.
Bosna meselesinde, yaklaşık 4 yıldan beri siyasî ve gayri siyasî birçok insan, değişik platformlarda söylenmesi gerekli olan şeyleri söyledi, yapılması gerekli olan şeyleri yaptılar. Bu aşamada biz de sporun evrensel dilini kullanalım istedik. O dil ile yeni baştan “Bosna’da çocuklar ölmesin, kan dökülmesin, savaş dursun, kadınlar dul kalmasın, çevre tahrip olmasın...” düşünceleri ile böyle bir organizasyon içine girdik. Evet, sporun ruhunda centilmenlik vardır. O insanları birleştirme, aynı duygu ve düşünce çatısı altında toplamada etkili bir yere sahiptir. Burada bir de dünya çapında söz sahibi sporcular bulunursa, onların dünyaya verecekleri mesajın çok daha anlamlı olacağı herhâlde izahtan varestedir.
Yalnız bu konuda bir temennimi arz etmek istiyorum. Keşke bu organizeyi televizyon, radyo ve bütün gazeteleri ile ortaklaşa olarak Türk medyası düzenleseydi.. ve müşterek bir deklarasyon yayınlayabilseydi. O zaman bunun bütün dünyada meydana getireceği yankının daha fazla olacağı muhakkaktı. Fakat her şey geçmiş değil. Bosna meselesi de bitmiş değil. Çare ve çözüm arayışları da. Onun için inşâallah bu teklifimiz medya idarecileri tarafından hüsnükabul ile karşılanır, bu ve buna benzer düşüncelerle daha çok organizeler yapılır.
Niçin “Her şey Bosnalı Çocuklar İçin” sloganı kullanıldı?
İstikbal bugünün çocukları ve gençleri üzerinde bayraklaşacaktır. Siz bir milleti yok etmek istiyorsanız önce onların çocuklarını ortadan kaldırmanız gerekecektir. Onun için 4 yıldır çok ciddî bir soykırıma maruz kalan Boşnakları geleceğe taşıyacak olan, yetim ve öksüz kalan bu çocuklardır. Onlara sahip çıkmak Bosna’ya, Bosna’nın geleceğine sahip çıkmak demektir. Zannediyorum bu düşünce ile o slogan seçilmiş.
Öte yandan, orada savaşın devam etmesine rağmen ilkokuldan üniversiteye varıncaya kadar bizim devlet veya sivil toplum örgütleri olarak özel eğitim ve öğretime sahip çıkmamız lâzım diye düşünüyorum. Gidelim oralara, okullar yapalım, eğitim ve öğretime başlayalım, buralara Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin okulları desinler. Sonrasını onlar düşünsün! Şayet oradaki okullarımız isabet alır, yerle bir olursa, biz de koparacağımız vaveylalarla bütün dünyayı ayağa kaldırırız.
Bunu şu ya da bu sebeple gerçekleştiremiyorsak, bari oradan bütün çocukları getirerek eğitim ve öğretimlerini Türkiye’de sürdürelim. Böylece Batı’nın asimilesinden onları koruyalım. Bu vesile ile son olarak bir endişemi sizlere arz edeyim:
Nereden biliyorsunuz, bugün Bosna’nın başına gelen felâketin yarın sizin başınıza gelmeyeceğini? Allah fırsat vermesin ama bu ihtimali sakın uzak görmeyin. Kendi menfaat ve hâkimiyetini tabiî olarak korumak isteyen yabancı ve bize düşman olan güçler menfaatlerine halel geldiği anda, bir taraftan Suriye, diğer taraftan Yunanistan ile üzerimize saldırır ve bizim –halk tabiriyle– iki ayağımızı bir kaba sokabilir. O zaman Türkiye’ye sözde sahip çıkan devletler, aleyhimize döner. Çocuklarımızı dünyanın dört bir tarafına taşıyarak, asimile ederler. Bu millet böyle bir durumu 93 Harbi’nde, Balkanların düşüşünde, Kırım’ın kaybedilişinde hep yaşamıştır. Köklerini unutmuşlardır bizim çocuklar. Türkü, Müslümanı en âdi, en aşağı varlıklar olarak göstermiş ve inandırmışlardır. “Türkiye diye bir devlet yoktur, Batı’nın vesayetinde, esaretinde, güdümünde Türkler vardır.” demişlerdir. Hâlbuki her gecenin bir gündüzü, her gündüzün de bir gecesi vardır. Allah’ın günleri insanlar arasında dairevî olarak dönüp-duruyor. Bugün birilerine bayram, yarın da başkalarına. Öyleyse bekleyin ve görün! Bakalım meşîme-i şeb’den neler doğacak!..” (Fasıldan Fasıla-3)
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 24.11.2019 [Samanyolu Haber]
Ankara Emniyet’inde 77 kişiye işkence iddiası: “Bu uluslararası bir suçtur ve zaman aşımı yoktur”
Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen Hizmet Hareketi’ne yönelik operasyonda 77 kişi gözaltına alınarak Ankara Emniyet’i TEM Şube’ye götürüldü. Gözaltına alınlara yönelik işkence ve kötü muamele iddiaları geliyor.
Bunlardan birinin ise avukat Rıdvan Çobanoğlu kayda geçirmişti. Çobanoğlu halen Ankara Emniyeti’nde gözaltında bulunan müvekkili N.C.’nin gördüğü işkenceleri anlattı.
Tutanakta Ekip Amiri Abdulkadir Yılmaztürk’ün işkence yaptığı da kayıtlara geçirildi.
AST: İşkence uluslararası bir suçtur ve zaman aşımı yoktur
Advocutes of Silenced Turkey (ASD) İşkence ve kötü muamele iddialarının merkezi haline geldiği iddia edilen Ankara TEM Şube’de yaşananlarla ilgili bir açıklama yaptı.
Açıklamada Türkiye’de yeni işkence iddialarının gündemde olduğu belirtilerek, “Devletin, vatandaşın emniyetinden sorumlu devlet birimlerinin işkence iddialarıyla anılması insan hakları ihlallerinin geldiği noktayı gösteriyor. Ankara emniyetinden cinsel istismardan darba kadar işkence şikayetleri var. Bunun için özel kurulmuş bir timin olması gözaltındaki vatandaşlardın avukatları tarafından dile getirildi.
OPERASYONUN GEÇMİŞİ
Almanya geçtiğimiz hafta ülkesinde bulunan bazı Türkler’in yasa dışı olarak Türkiye’ye para aktardıkları iddiasıyla operasyon başlattı. Aynı tarihlerde Türkiye’de bir operasyon başlatıldı. Almanya’daki operasyonda Hizmet Hareketinden hiç kimse gözaltına alınmazken Türkiye’de ‘bu işi Hizmet Hareketi yapıyor’ iddiasını kanıtlamak için 77 kişi gözaltını alındı. İddiaya göre Türkiye iddiasını kanıtlamak için işkenceli sorgular ile kanıt arayışında.
[TR724] 24.11.2019
Bunlardan birinin ise avukat Rıdvan Çobanoğlu kayda geçirmişti. Çobanoğlu halen Ankara Emniyeti’nde gözaltında bulunan müvekkili N.C.’nin gördüğü işkenceleri anlattı.
Tutanakta Ekip Amiri Abdulkadir Yılmaztürk’ün işkence yaptığı da kayıtlara geçirildi.
AST: İşkence uluslararası bir suçtur ve zaman aşımı yoktur
Advocutes of Silenced Turkey (ASD) İşkence ve kötü muamele iddialarının merkezi haline geldiği iddia edilen Ankara TEM Şube’de yaşananlarla ilgili bir açıklama yaptı.
Açıklamada Türkiye’de yeni işkence iddialarının gündemde olduğu belirtilerek, “Devletin, vatandaşın emniyetinden sorumlu devlet birimlerinin işkence iddialarıyla anılması insan hakları ihlallerinin geldiği noktayı gösteriyor. Ankara emniyetinden cinsel istismardan darba kadar işkence şikayetleri var. Bunun için özel kurulmuş bir timin olması gözaltındaki vatandaşlardın avukatları tarafından dile getirildi.
İşkence uluslararası bir suçtur ve zaman aşımı yoktur. Bu iddialara ismi karışanların bu gerçeği bir kez daha göz önünde bulundurması gerekiyor. AST olarak uluslararası kurumlara işkence iddialarını taşıyıp araştırmasının ve takibinin yapılması için üzerimize düşeni yapacağımızı belirtiriz. Türk hükümetinden de aynı çalışmaları bu iddiaların araştırılmaya ve üzerine düşeni yapmaya devam ediyoruz.Ankara TEM Sube’de iskence iddialarina yonelik @silencedturkey aciklamasi pic.twitter.com/ui7tgVZs66— Advocates of Silenced Turkey (@silencedturkey) November 23, 2019
OPERASYONUN GEÇMİŞİ
Almanya geçtiğimiz hafta ülkesinde bulunan bazı Türkler’in yasa dışı olarak Türkiye’ye para aktardıkları iddiasıyla operasyon başlattı. Aynı tarihlerde Türkiye’de bir operasyon başlatıldı. Almanya’daki operasyonda Hizmet Hareketinden hiç kimse gözaltına alınmazken Türkiye’de ‘bu işi Hizmet Hareketi yapıyor’ iddiasını kanıtlamak için 77 kişi gözaltını alındı. İddiaya göre Türkiye iddiasını kanıtlamak için işkenceli sorgular ile kanıt arayışında.
[TR724] 24.11.2019
Elektrikli Lexus UX 300e’nin örtüsü kalktı [Yusuf Dereli]
Premium otomobil üreticisi Lexus, ilk yüzde 100 elektrikli modeli UX 300e’nin örtüsünü, Guangzhou Uluslararası Otomobil Fuarı’nda kaldırdı.
Lüks hibrit dünyasına öncülük yapan Lexus, şimdiye kadar global olarak 1.6 milyon adetten daha fazla hibrit satışı gerçekleştirdi. Bu anlamda marka, premium elektrikli araç pazarına liderlik etmeyi sürdürüyor.
Tamamen elektrikli Yeni UX 300e, yolda üstün performans için tasarlandı. Yüksek güce sahip motoruyla birlikte çevik hızlanma performansları sunan UX, yüksek kapasiteli bataryası sayesinde tek şarjla 400 km yol alabiliyor.
Avrupa ve Çin pazarında 2020’den itibaren satışa sunulacak UX 300e, gelişmiş bağlantı teknolojileriyle birlikte aracın şarj durumu, menzil bilgileri ve sıcaklık ayarları gibi özelliklere akıllı telefondan ulaşım imkanı da sağlıyor.
Yenilenen Civic Hatcback yollarda!
Yenilenen Honda Civic Hatchback 181.200 TL’den başlayan fiyatlarla satışa sunuldu. Honda Civic HB, sınıfının en kullanışlı ve pratik otomobili olarak gösteriliyor.
Civic HB yeni dış görünüm daha sportif ve çekici. 17 inçlik yeni jant tasarımı dış görünümü tamamlarken, tüm ürün gamında LED ön farlar standart olarak sunuluyor. Güncellenen bilgi-eğlence sistemi sadece daha kullanışlı bir yapıyla dikkat çekmekle kalmıyor.
Yenilenen Honda Civic Hatchback 181.200 TL’den başlayan fiyatlarla 21 Kasım’dan itibaren satışa sunulacak. Benzinli cephesinde kullanıma sunulan 1.5 litre VTEC Turbo benzinli motor 182 PS güç ve 240 Nm tork üretiyor. Bu motor CVT şanzımanla 137 gr/km emisyon değeri ve ortalama 6,0 lt/100 km tüketim değeriyle son derece çevreci ve tutumlu bir yapı sergiliyor.
[Yusuf Dereli] 23.11.2019 [TR724]
Lüks hibrit dünyasına öncülük yapan Lexus, şimdiye kadar global olarak 1.6 milyon adetten daha fazla hibrit satışı gerçekleştirdi. Bu anlamda marka, premium elektrikli araç pazarına liderlik etmeyi sürdürüyor.
Tamamen elektrikli Yeni UX 300e, yolda üstün performans için tasarlandı. Yüksek güce sahip motoruyla birlikte çevik hızlanma performansları sunan UX, yüksek kapasiteli bataryası sayesinde tek şarjla 400 km yol alabiliyor.
Avrupa ve Çin pazarında 2020’den itibaren satışa sunulacak UX 300e, gelişmiş bağlantı teknolojileriyle birlikte aracın şarj durumu, menzil bilgileri ve sıcaklık ayarları gibi özelliklere akıllı telefondan ulaşım imkanı da sağlıyor.
Yenilenen Civic Hatcback yollarda!
Yenilenen Honda Civic Hatchback 181.200 TL’den başlayan fiyatlarla satışa sunuldu. Honda Civic HB, sınıfının en kullanışlı ve pratik otomobili olarak gösteriliyor.
Civic HB yeni dış görünüm daha sportif ve çekici. 17 inçlik yeni jant tasarımı dış görünümü tamamlarken, tüm ürün gamında LED ön farlar standart olarak sunuluyor. Güncellenen bilgi-eğlence sistemi sadece daha kullanışlı bir yapıyla dikkat çekmekle kalmıyor.
Yenilenen Honda Civic Hatchback 181.200 TL’den başlayan fiyatlarla 21 Kasım’dan itibaren satışa sunulacak. Benzinli cephesinde kullanıma sunulan 1.5 litre VTEC Turbo benzinli motor 182 PS güç ve 240 Nm tork üretiyor. Bu motor CVT şanzımanla 137 gr/km emisyon değeri ve ortalama 6,0 lt/100 km tüketim değeriyle son derece çevreci ve tutumlu bir yapı sergiliyor.
[Yusuf Dereli] 23.11.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
