Receplerden Recep beğenin! [Alper Ender Fırat]

Sosyal medyada çok gördüğünüz bir fotoğraftır, fotoğraf karesindeki herkes gövdesinin üstünde Recep T. Erdoğan’ın başını taşımaktadır.  Mesela bakanlar kurulu toplantısında çekilmiş bir fotoğraftır ama herkesin yüzü Recep T. Erdoğan’dır. AKP meclis sıralarında vekiller oturur ama vekillerin tamamını, gövdesinin üstünde Erdoğan’ın başını taşımaktadır.

Tek tipleşme ve herkesin Recep T. Erdoğan’a dönüşmesi AKP saflarında tamamlandı, parti içerisindeki herkes kafasını atıp yerine Recep T. Erdoğan’ın kafası koydu. Devlet kadrolarının da Recep’leşmesi, kapıcıdan genel müdürüne, hizmetlisinden daire başkanlarından müsteşarına, hakiminden savcısına kadar herkesin kendi kafasını feda etmesiyle tamamlandı. Erdoğan, devletin her kademesine kendini klonlayıp yerleştirdi.

Bu AKP’lileştirmekten daha başka bir şey, Recep T. Erdoğan dokunduğu her şeyi kendine benzetiyor. Bilim kurgu filmlerinde görebileceğimiz bir virüs gibi. Virüsü kapanın zombiye dönmesi gibi, bunun dokunduğu her şey kendisine benziyor.

MUHALEFETİN DERDİ DE AYNI

Ama asıl garabet aynı fotoğrafı muhalefette de görüyor olmamızda. Bugün, muhalefeti de dahil Türkiye siyaseti bize Recep’in versiyonlarından başka hiçbir öneride bulunmuyor. AKP’ye alternatif olma iddiasındaki, ne CHP, ne MHP ne de İYİ Parti daha çok demokrasiden, daha çok özgürlükten, hukukun, adaletin tesis edilmesinden bahsediyor. Onlardan duyduğumuz kelimelerden sonra zihnimizde kalan tortu ‘Biz onlardan daha iyi Recep oluruz’dan başka bir şey değil!

Siyaset kendisini fiilen bitirdi.

Herkes için hukuk, herkes için adalet, kimlik dayatmasından vazgeçmiş bir devlet anlayışı gibi sözler muhalefetin ağzında dolaşmadığı gibi kimse vatandaşlarına ülkede daha onurlu bir yaşama da vaat etmiyor.

Televizyonlarda yaptığı işkencelerle övünen Ali Türkşen’in kurucu olduğu bir muhalefet partisinin ülke için umut olabilme ihtimali var mı?

HER PARTİ BİRİLERİNİ YOK ETMEK DERDİNDE

Her partinin birinci önceliği bir şeyle mücadele etmek, birilerini ortadan kaldırmak! Zihin kodlamasındaki önceliği bu! Falanla mücadele etmek, birilerinin haddini bildirmek, devlet erkini eline geçirip, falanlarla, filanlarla mücadele edip onları yok etmek muhalefet partilerinin de temel amaçları.

Mesela yasalara uyduğunuz takdirde aidiyetinizden dolayı başınıza hiçbir şey gelmeyecek garantisini kimse bağıra bağıra dillendirmiyor.

Siyasi etikten, yolsuzlukların ortadan kaldırılmasından, yasalara saygılı herkesin can ve mal güvenliğinin mutlak sağlanacağından kimse bahsetmiyor. ‘Bunların yerine falanlarla asıl biz mücadele ederiz’, ‘İktidara gelelim bak falanlara nasıl kan kusturuyoruz görün’ tarzı açıklamaların bini bir para.

RECEBİZM DEĞİL DE KEMALİZM OLSA, SIKINTI KALMAYACAK

Tartıştıkları konu, aslında Kemalizm’le mi daha iyi bir despotluk kurabiliriz yoksa Recebizm’le mi tartışmasından başka bir şey değil. CHP’nin itirazı, uygulamalara değil. Derdi şu: Bu baskıları, hukuksuzlukları neden Recebizim adı altında yapıyorsun da Kemalizm adı altında yapmıyorsun?

Birkaç Anıtkabir ziyareti, bir iki ulu önder sözü söylese CHP’nin Saray’ın uygulamalarına itiraz edeceği hiçbir şey yok. Bir de kendilerine ve tabanındakilere ilişmesinler, rakısını, rokasını, balığını yiyebilsinler yeter.

İYİ Parti’nin de CHP’den hiç kalır yanı yok. Bu partide insanı heyecanlandıracak evrensel hukuk talebi demokratik bir ülke ve toplum hedefi görebiliyor musunuz? Kurucular listesi, ne kadar dar kalıplara sıkışmış bir hareket olduğunun da göstergesi.

TOPLUMSAL MUTABAKAT OLUŞTURACAK KABİLİYET KALMAMIŞ

Yüz binlerce vatandaş, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kurulmuş bir bankaya para yatırdıkları için, yine yasalara göre kurulmuş okullardan mezun oldukları için, hukukun dışına hiç çıkmadan yıllarca yayın yapan gazeteleri okudukları için tutuklanıyorlar, kamudan ihraç ediliyorlar mallarına el konuluyor, muhalefet partilerinden tık sesi bile duyulmuyor.

Ya da yine Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kurulmuş bir partiden belediye başkanı ya da milletvekili seçildikleri için hepsi bir torbaya konulup hapse atılıyor, tutuklanıyor ve muhalefet partilerinin tavrı Recep T.Erdoğan’ın istek arzu ve taleplerinden bir gram farklı değil.

Saray’ın ülkeyi bir arada tutacak yeni bir toplumsal mutabakatı, yeni bir devlet düzenini kurabilme birikimi de, kabiliyeti de, isteği de yok. Hepsinden önemlisi inandırıcılığı yok. Ancak ne yazık ki bu kabiliyet muhalefette de görünmüyor. Toplumun hepsini kucaklayacak temel evrensel değerleri ilke edinmiş bir siyasi hareketten bahsetmek mümkün değil.

[Alper Ender Fırat] 11.11.2017 [TR724]

Ne olacağını ben size söyleyeyim [Tarık Ziya]

ABD Doları 6-10 Kasım haftasında 3.85 TL ile 3.90 TL arasında gitti, geldi. Euro da 4,47-4,52 TL bölgesinde salınıyor. Herkes dolar ve Euro’yu konuşurken İngiliz Pound'ı 5 TL’yi ilk defa geçti.

Bahsettiğim aralıklar kalıcı değil. Döviz alıp çıkmak isteyen yabancı yatırımcı, Merkez Bankası’nın (TCMB) nabzını tutuyor.

TCMB şu ana kadar yaptığı gibi tribünden seyretmeye devam ederse bir sonraki hamle dolar için 3,94-4,03 TL aralığı olacak. Euro da yeni kamp yeri olarak 4,57-4,61 TL’ye çıkmayı deneyecek.

Merkez Bankası’nın sessizliği faizlerin artmadığı mânâsına gelmiyor.

Hazine’nin iki yıl vadeli tahvil faizi yüzde 13,58 oldu. Gösterge niteliğindeki tahvilin maliyetinin yüzde 11 civarından bu seviyeye gelmesi piyasanın hükûmete verdiği mesajdır.

TL’DEN KAÇIŞ HIZLANACAK

Şayet Merkez Bankası para baronlarına daha fazla faiz taahhüdünde bulunmazsa tahvil faizi yüzde 15’e doğru tırmanabilir. Bu da demek oluyor ki Merkez Bankası faizi yüzde 12,25’te tutmakta ısrar ederse TL’den kaçış daha da hızlanacak.

Yatırımcıların akıl hocalarından Standard&Poor’s (S&P) ve Japon Credit Rating (JCR) geçen hafta Türkiye’nin en son kredi notunu ilan etti. Maalesef her iki kuruluşun da karnesinde kredi notu ‘yatırım yapılamayacak kadar zayıf’ olarak kaldı.

En son karne geçen seneki karneyle aynı kalsa da bu defa notun düşme ihtimalinin altı kırmızı kalemle çizildi. ABD ve Avrupa’da faizlerin artmaya devam ettiği, para musluklarının kısıldığı bir iklimde sermaye göçünden en fazla Türkiye’nin müteessir olacağı belirtildi.

ZAM TSUNAMİSİ BİTMEDİ

Haricî faktörler artık aleyhimize. Sıcak para ile ayakta kalmaktan başka çaremiz kalmadı. Hal böyle iken yüksek enflasyon ve yüksek kur 81 milyonun önüne maliyet olarak çıkıyor.

İki ucu keskin bıçak sırtında bir ekonomi. Zam tsunamisine hazırlıklı olalım.

Dolar artınca enflasyon da artacak. Motorinin litresi 5 TL’yi geçti, benzin 6 TL’ye doğru ilerliyor. Daha evvel burada ifade etmiştim. Akaryakıtta dünyanın en yüksek vergileri Türkiye’de. Bu yüzden de petrol fiyatı düşse bile bizde benzin, motorin ve LPG ucuzlamıyor.

Son zamların otomatik sistemden mütevellit olduğunu iddia eden Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci nedense 100 liralık benzinden 60 lira vergi alınmasından bahsetmedi.

Akaryakıt zamları ekonomi için barometredir. Kasım ve Aralık aylarında enflasyon canavarı ortalığı kasıp kavuracak. Doları dizginlemek için sıcak paraya verilecek faiz artınca bankaların kredi maliyetleri yüzde 20’nin de fevkine çıkabilir.

SEN NEYMİŞSİN CAM FİLMİ LOBİSİ!

Ahval-i umumî böylesine perişan iken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı ne mi yapıyor? AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’dan emniyet müdürlerine kadar her zevat arabaların camlarına siyah film takmanın yasak olup olmadığı ile meşgul.

‘Reis duy bizi!” diyerek sosyal medyaya koşan, Twitter’da etiket açan cam filmi lobisinin verdiği mesaj anında alındı. Kendi çıkardıkları yönetmeliği yiyip yuttular ve yasağa rağmen film takan şoförlere ceza kesilmeyeceğini ‘müjde’ diye açıkladılar.

Cam filme lobisinin hakkını teslim etmek lazım. Türkiye’nin en etkili sivil toplum hareketi olduklarını cümle âleme bir haftada ispat ettiler. 

BAŞBAKAN’IN OĞULLARI HABER BİLE OLMADI

Diğer tarafta vatandaşın cebindeki paranın son bir ayda yüzde 15’e yakın erimesi, akaryakıta iki haftada 30 kuruş zam gelmesi, saman, lop (kemiksiz) et ve buğdayı müteakip arpanın da ithal edilmeye başlanması, Başbakan Binali Yıldırım’ın iki mahdumu Erkam ve Bülent ile AKP’ye yakın onlarca işadamının Malta’da gizli hesaplarının olduğunun ortaya çıkması Türkiye’de cam filmi kadar müzakere edilmedi.

Saray korkusu iliklerine işlemiş gazeteler için zamlar artık fiyat güncellemesinden, yolsuzluklar da dış mihrakların komplosundan ibaret.

Böyle bir medya marifetiyle efsunlanmış maşeri vicdan nasıl olsa ne verilirse sindiriyor.

Merkez Bankası faizleri yüzde 15-16 aralığına taşısa kimsenin ruhu duymaz. Haddi zatında faiz tabelada yüzde 8. Geç likidite penceresi gibi şatafatlı bir tanımın altına sakladıkları yüzde 4,25’lik artışı şimdi de yüzde 2,3-3 puanlık artış için kullanacaklar.

ZENGİNLERE YARAYACAK

TCMB kelime oyunları ile sıcak paraya ikramda bulunacak. Faiz yine de artmayacak!

Türkiye ekonomisi coşmaya devam edecek.

Vatandaş, bankalar daha fazla komisyon ve ücret aldığında öfkelense de Erdoğan’ın ‘faize karşıyım’ nutuklarından biri buzluktan çıkarılacak. O konuşunca halk derin bir nefes alacak.

AKP devr-i iktidarında 175 milyar doların faiz lobisine ödenmesi de halkın yanına kâr kalacak!

2013’ten beri aynı filmi tekrar tekrar seyrediyoruz.

Bundan sonra ne mi olacak? Görünen köy kılavuz ister mi?

Son dört senede ne olduysa onlar tekrar etmeye devam edecek. Muhtar milleti de ayakta alkışlayacak.

AKP’li zenginlerin gözü aydın...

[Tarık Ziya] 11.11.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Yadsıyan akıl mı, bilgiye dayalı gerçek mi? [Fatih Kumaş]



“Yadsıyan Akıl ve Acı” başlıklı makaleyi okuduktan sonra, aklımda kalan ilk izlenim, yazarın nasıl bu kadar basit veriler ile bu kadar iddialı sonuçlar türetebildiği yönündeydi.

Mezkûr sitedeki yazıların içeriği maalesef hem bilgi yönünden büyük eksiklikler ve yanlışlıklar içeriyor, hem de peşin muhakemeler neticesinde, gayeye giderken kullandıkları argümanlar tatmin edici seviyeye çıkamıyor.

Gerek Ahmet Kuru’nun tepki çeken ilk makalesine dair önceden yazdığım üzere, gerekse Özgür Koca’nın bahsedeceğim makalesinde, evvelen belirli bir tanım yapılıyor, ardından tutarlı veya tutarsız örnekler veriliyor, bu tanım ve örnekler üzerinden ise önce İslam âlemi tarihine, ardından da en son sıra Fethullah Gülen eleştirisine gelip, konu sonuca bağlanmaya çalışılıyor. Fakat maalesef sitedeki yazıların, akademik yönden tatmin edici bir içeriği olmayıp, yazarların zihinlerindeki belirli şablonlar üzerinden tarihi okudukları ve o tarih üzerinden de günümüze eleştiri sebepleri çıkardıkları açık durmaktadır. Bu tarih okumalarında da, ne kadar derûni bir zihin ameliyesi veya bilgi birikimine sahip oldukları da, son derece tartışılması gereken bir durumdur.

Özgür Koca’nın daha önce yazdığı bir makale içeriğinde, İbn Rüşd ve Gazzali veya Maturidî ve Eşarîler üzerine yaptığı değerlendirmelerden anladığım kadarıyla, bu bilgiler kendisinin bütün kaynakları inceleyerek ulaştığı bilgiler olarak gözükmemektedir. Meraklı bir ortalama Youtube izleyicisi, tarihselci veya modern İslam düşüncesini inşa ettiğini düşünen ilahiyatçıların programlarını izlese, veya günümüzde yapılan tartışmalara temas eder şekilde yazılanlara aşina olsa, hemen hemen aynı verileri argüman olarak kullanabilir. Dikkat çekici bir husus ise, tartışılan konuların dahi birebir neredeyse aynı olması. Farklılık ise şurada yatmaktadır, gerek Kuru, gerekse Koca, aktüel ilâhiyat çevrelerinde tartışılan konuların, modernist düşüncede olan cenahının varsayımlarını, Hizmet üzerindeki değerlendirmelerinde kullanmaktadırlar.

Yazar tarih perspektifine, Cemel, Sıffin ve Kerbela gibi olaylardan başlamaktadır ve bu yaşananları İslam âleminin yadsıdığını düşünmektedir. Makalenin devamında olduğu gibi, bu fikrine ulaştıran doyurucu kaynak ve veri eksikliği bulunmaktadır. Kendi sonucuna nasıl ulaştığını okuyucu kitleye açıklamadan, bu peşin kanaati üzerinden değerlendirmelerine yer vermektedir. Oysa ki gerek Taftazani gibi sonraki devirde gelen etkili bilginler olsun, gerekse ilk devirde ana damarı oluşturan Hasan el-Basri veya Ebu Hanife gibi düşünürler olsun (Allah hepsinden razı olsun) bu mevzuları sanki hiç konuşmamış ve öylesine kabul etmişler gibi bir düşünce seziliyor.

Aslında bu noktada makalede içerik yönünden eleştirilecek bir yön bulmak da zorlaşmaktadır, zira bu tarz ile değerlendirme yapmak, yazarın sübjektif öngörülerini barındırmaktadır ve kullandığı argümanlara (ne ise onlar?) karşı argüman ile cevap vermek de imkânsızlaşmaktadır. Çünkü bir olay üzerinden sonuç çıkarılmakta ama olay etrafında kurgulanmış inceleme yapılmamaktadır. Âcizane olarak yazarın diğer değerlendirmelerine geçmeden önce, bu konuda nasıl bir makale yazılsaydı, daha net bir tartışma yapılabilirdi hususunda görüşlerimi belirteceğim.

İSLAM’IN İLK DEVRİ HAKKINDA NEYİ, NE KADAR BİLİYORUZ?

Yazar bu sonuçlara varmak için olayları nakleden tarih kitaplarını veya düşünce eserlerini ne derece incelenmiştir? Ve bunların güvenirliliği hususunda ne tür bir değerlendirmede bulunmuştur? Zira tarihi yönden ilk devri yansıtmaya çalışan siyasi olayların aktarımı son derece problemlidir. Ve arkasından gelen süreçte acaba bu olaylar ile ilgili şekillenen düşünceler yazar tarafından ciddi tahlil edilmiş midir? Maalesef buna açık yüreklilik ile evet demek olanaksız görünüyor.

Örneğin, İslam Tarihi branşının ciddi akademisyenlerinden Prof. Dr. Sabri Hizmetli şunları söylemektedir:

Belirtmek gerekir ki, çok sayıdaki Siyer ve İslam Tarihi kitaplarının kaynakları oldukça sınırlıdır; asırlar boyunca yazılan binlerce sayıda kitapların tamamına yakını gerçekte, İbn İshak, İbn Sa’d, Vâkıdı ve Taberî gibi üç dört kaynağa dayanır. İslam âlemindeki bütün siyer ve İslam tarihi kitapları muhteva ve metot yönlerinden bunlara dayanılarak telif edildiler. Oysa adlarını zikrettiğimiz bu en eski İslam tarihçileri bazı hadis bilginleri ve “rical ilmi” sahipleri tarafından şiddetle eleştirildiler (Mevlân’a Şiblî, Asr- ı Saadet, çev. Ö. Rıza Doğrul, 1, sf. 52-55; Prof. Dr Sabri Hizmetli, İslam Tarihi, sf. 16).

Maalesef, sonraki kaynaklardan, Yakubî ve Mesudî’nin yazdığı tarih eserleri de incelendiğinde ciddi sorunlar içerdiği, bu saha ile ilgilenenler için malumdur. Bunlar üzerinden gerçekçi bir sosyal tahlil yapmak ise oldukça güçtür. Hakeza, Edward Hallet Carr’ın ifadesi ile “Tarih doğrulanmış olgular kümesidir”.

Bahse konu olan savaşlar konusunda o devre yakın dönemde yaşayan bırakalım Ehl-i Sünnet’i, Mutezile’nin hâkim görüşü dahi; hangi tarafın haklı veya haksız olduğunun bilinemeyeceği ve bunlardan teberri edilemeyeceği fakat elbette bir tarafın haksız olduğu yönündedir. Mezhebin kurucu imamlarından Vasıl bin Ata dahi, bir tarafın fasık olduğunu belirtmiş ama hangisinin olduğu konusunda kanaat beyan etmemiştir. Yazara göre bu tarz bir düşüncede olanlar akıllarını yadsıdıklarından dolayı mı bunu yapmaktadırlar? Yoksa tarihi verilerin yetersizliğinden veya bu meseleyi çok tartışılır bulmayıp, kendilerince daha önemli meseleler olduğunu düşündüklerinden dolayı mıdır?

HİÇ HARİCİ ETKİ OLMAMASI, AKILLA BAĞDAŞIR MI?

Yazar’ın bir diğer değerlendirmesi, sanki tarihte ve günümüzde yaşananlarda hiçbir harici etkinin olmadığı yönündedir. Veya bunlardan bahsetmenin iç probleme karşı göz kapamaya sebep olduğu varsayımdır. Ve bu dış etkenlerden bahsetmek komploculuk olmaktadır. Aslında yazarın kendi terminolojisine göre, bunu aklın bir yadsıması olarak görebiliriz. Çünkü yazar tamamen iç eleştiri yapıp, dış etkenleri görmemezlikten gelmeyi yeğler bir tutum sergileyerek, üstüne komploculuk olarak ithamda bulunup, kendi istikameti dışındaki nedenlere göz kapamaktadır. Ve yazarın verdiği örneklerden Abdullah bin Sebe, Şia/Pers etkisi veya Pakradunilik hiç de öyle görünmez günah keçileri değillerdir. Evet Abdullah bin Sebe’nın varlığı ile alakalı lehte ve aleyhte çok şeyler yazılmıştır lâkin, El-Kessi ve Es-Sekafi gibi Şia müelliflerinin kaynaklarında dahi geçen bir profildir. Hakeza tarihi olarak İran veya Şia yönetiminin Anadolu topraklarındaki emelleri, Şeyh Haydar, Şeyh Cüneyd ile zirveye çıkıp, Yavuz’un ordusundaki tımarlı sipahilerle mektuplaşacak kadar bir teşkilatlanma kurdukları da açıktır. Günümüzde ise zaten yolsuzluk iddiaları direkt İran ekseninde gerçekleşmiştir. Pakraduniler hakkında Levon Panos Dabagyan’ın çalışmaları da bulunmaktadır. Haliyle Gülen’ın bu ifadeleri ne dahili problemleri örtmeye yönelik bir tutumdur, ne de bu yaklaşımlar mesnetsizdir.

BEDİÜZZAMAN’LA İLGİLİ ÇALIŞMALAR GÖRÜLMEMİŞ

Özgür Koca’nın makalesinde dikkatimi çeken bir husus, yazarın tarih okuması veya Gülen eleştirisi yaparken, kendisine göre öncelik arz eden veya şahsen ehemmiyet verdiği düşünceler üzerinden son derece düşük mantık kurgusu ve zayıf argümantasyon kalıplarıyla sonuca ulaşmasıdır.

Bediüzzaman ile alakalı Nurcu camianın tutumu ifrat olabilir. Risalelerden başka kitap okumamak, Bediüzzaman harici bir âlim tanımamak tasvip edilecek bir tutum değildir. Bediüzzaman’ın İslam geleneğinin içinden çıkmadığını veya bağımsız olduğunu düşünmek en başta kendisine ters bir tutumdur. Kendi tabiri ile meşgalesi, dava değil, dava içinde burhandır. Hatta bu konuda Şahdamar yayınlarının Risale-ı Nur üzerine kaynak çalışmaları olmuştu. Bediüzzaman’ın kendisinden ilham aldığı tarihi şahsiyetler veya iktibasta bulunduğu kişiler, bu çalışmalara bakıldığı zaman dahi anlaşılır.

İşin burasında kendime göre en tuhaf karşıladığım kısım, Sühreverdi’nin “Nur felsefesi” diye adlandırabileceğimiz düşünce sisteminin ne derece Bediüzzaman’a tesir ettiğini açıklamadan yazarın burada bir paralellik olduğunu göstermeye çalışmasıdır. Zira bu İbni Sina’nın kullandığı Vacib-ül Vücud terimini Bediüzzaman’ın da kullanması gibi basit bir iddia değildir. Aslında yazar makalenin umumunda görülen, üstünkörü sonuca varma eğilimini bu kısımda da yansıtmaktadır.

Bediüzzaman’ın devrinde yaşayan Konyalı Vehbi’nin tefsirine bakıldığı zaman da, Allah Azze ve Celle’den bahsedilirken, Vacib Teala denmektedir. Meseleyi İbni Sina’ya kadar götürmeye lüzum yok. Elbette Bediüzzaman’ın geçmişten izler taşıyan düşünceleri vardır, kendine özgü düşünceleri olduğu gibi, fakat Sühreverdi’nin Bediüzzaman ile ne derece paralellik arzettiği açıklanmaya muhtaç bir mevzudur. Fakat bu açıklamayı yazıda bulamamaktayız.

GÜLEN ELEŞTİRİSİ

Ve yazının son bölümünde sıra artık bahsi geçen yazarların metodolojisince klasikleşen Gülen eleştirisine gelmektedir. Yazar bu kısma başlar başlamaz, aceleci olarak Gülen hakkında hiçbir örnek vermeden, gerçeği yadsıyıcı bir kimlik inşasına giriştiği hükmünü serdetmektedir. Yazarın böyle bir iddiayı somutlaştırmak için dayanak yaptığı iki şey ise, İslam’ın ilk yıllarında çıkan hadiseler hakkında güya Gülen’in en azından Özgür Koca gibi düşünmemesi veya Osmanlı Tarihi hakkındaki fikirleridir.

Açıkçası yazarın bu konular hakkındaki içeriksiz ifadeleri – kaldı ki bir ilmi yön arz etsin – uzun tahliller neticesinde bir sonuca varılmış ve bunun üzerinden Gülen eleştirisine bir dayanak oluşturulmuş değildir. Yazara göre Gülen’in, bahsedilmesi gereken şeylerden bahsetmemesi aklen yadsınan bir kimlik oluşturmaktır. Sanki kimliğin oluşmasına sadece bu iki örnek etki ediyormuş gibi veya bu iki örneğin Gülen perspektifinde ne derece yer tuttuğu da incelenmeden, çok sakil duran bu değerlendirme, oldukça zorlama ve tarafgir bir tutum olarak göze çarpıyor.

HAREKETİN KÜLTÜREL ÇERÇEVESİNİ GÖRMEZDEN GELMEK

Gülen’in “Anadolu insanı ve necip millet tabirlerini kullanması”, yazara göre Kürtlere, Ermenilere veya değişik toplum katmanlarına yapılan mezalimi yadsımak veya tarihi kristalize etmek olarak değerlendiriliyor. Açıkçası akademik çalışma yapan bir insanın, bu denli ciddi bir iddiayı, bu kadar basit bir mantık kurgusu ile desteklediğini düşünmesi hayret verici bir tutumdur. Yeri gelmişken, bazı benzeri fikriyat sahiplerinin Hizmet Hareketi’ne biçtikleri paye de herhangi bir dini ideali olmayan, milli unsurlardan sıyrılmış, memleket öncülü bulunmayan ve ucu açık bir evrensellik idealidir. Tabir yerinde ise bu kalıbı UNICEF karşılamaktadır. Şunu bir defa düzgün bir şekilde tanımlayalım, bu bahsi geçen hareket huda-yı nabit gibi yerden bitmemiştir. Fethullah Gülen, başındaki sarığı sırtındaki cübbesi ile vaaz vererek bu organizasyona ilham aşılamıştır. Ne bu insanların kimliklerini teşkil eden düşünceler, zannedildiği gibi Fethullah Gülen’in başlattığı şeylerdir, ne de bilgi olarak tam bulunmasa da kültürel olarak yabancı oldukları hususlardır. Zira Fethullah Gülen’in bahse medar olan konularda Sünni inancın dediklerine aykırı bir beyanı bulunmamaktadır. Hakeza yine kendi tabiri ile en güzel hizmet Ehl-i Sünnet’e yapılan hizmettir.

Burada yazar ve arkadaşlarının Cemaat ile bu konularda çatışır görünmelerinin sebebini salt Cemaat eleştirisi olarak okumamak lazım, aslında bu, itikadi bir ayrışmadır da. Yanlış anlaşılmasın, burada haşa kimseyi bir şey ile itham etmemekteyim, tartışılmasın da demiyorum fakat sahabe, İslam tarihini okuyuş, Hadis’e yaklaşım ve fıkhi konuları değerlendirme gibi göze çarpan bazı mevzularda, Cemaat’in ana damarını oluşturan Sünni doktrinden bir ayrışma olduğunu da belirtmek gerekiyor. Ve bu konulardan bahis açılıp söz en sonunda Gülen’e gelmektedir. Gülen’in sanki Sünni anlayışın aksine beyanatı olsun veya olması gerekiyor gibi düşünceler haddi zatında evvelen mevzu edilen konuların ilmi ispatı ile mümkün olması gerekmektedir.

Aksi bir durumda, bu iddialar bu haliyle Özgür Koca’nın varsayımlarından öteye geçmeyecek iddialardır. Yazar kendi fikirlerinin Gülen’in ağzından çıkması gerektiğini düşünmektedir. Aslında bu tavır tam da eleştirdiği tutumu yansıtmaktadır, bilgiye ve gerçeğe yaklaştırıcı argümana dayalı olmadan ve ciddi tahliller içermeden bir kimlik oluşturmak veya oluşan kimliği eleştirmek aklı yadsıyıcı bir tutumdur. Şunu da ifade etmek gerekir ki, Gülen’in ilmi cedelleşme veya tartışmalı mevzularda münazaraya girmek gibi bir üslubu ve tarzı bulunmamaktadır. Kendi doğrularına bağlılığı görülse de ve bunun gerekliliğini beyan etse de kuşatıcı bir üslup sergilediği, en azından konuşmak ve ortak değerler bulmak adına Bediüzzaman’dan gelen medar-ı münakaşa olabilecek şeyleri medar-ı bahis etmemek düşüncesiyle diyaloğa açık olduğu aşikârdır.

KÜLTÜR HÂLİNE GELMİŞ PRENSİPLER

Açıkçası yazarın Gülen’e son paragrafta getirdiği eleştiriler de Cemaat düzleminde gerçeği yansıtmamaktadır. Fethullah Gülen’in Cemaat’teki her şeye nüfuz ettiği veya fert fert bütün Cemaat’i direktifleri ile yönlendirdiği realite ile örtüşmemektedir. Cemaat genel belirlenmiş prensipler üzerinden dünyaya açılmıştır. Ve açıkçası Fethullah Gülen de nerede ne olduğunu, kendisine sorulmadan veya anlatılmadan yekünüyle bilmemektedir. Cemaat’in işlerinin azami çoğunluğu, lokaldeki gönüllüler tarafından yürütüldüğü, çoğu atılımın da Cemaat’in kültür haline gelmiş prensiplerinin neticesinde yapıldığı açıktır.

Kaldı ki ilmi bir sağlaması yapılmadan bu kadar mantıki boşluk ve kafadan sonuç bildiren iki örnek üzerinden kimliğin hayalci bir tarza büründüğünü iddia etmek Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun tabiri ile şuna benzemektedir: Çilesini çekmediği halde, çoban, çoban köpeği, sürü ve otlak hakkında ahkam kesen kişi, eğitim zayiatıdır.

[Fatih Kumaş] 11.11.2017 [TR724]

İsraf Cumhuriyeti [Erman Yalaz]

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı İsmail Kahraman, 2016’da 2,7 milyon lira hediye harcaması yapmış. Bir hafta önce TBMM Plan Bütçe Komisyonu’ndaki tartışmalar sırasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Saray’da bir yılda 1,3 milyar lira harcadığı ortaya çıktı. Neredeyse Saray’ın maliyetine denk bir harcama bir yıl gibi kısa sürede yapıldı. Biatçı Erdoğan idaresinin Saray harcamalarında neler yok ki: Çatal bıçak takımları 158 bin lira, servis saklama kapları 118 bin lira, giyeceklere harcanan 3 milyon lira, baharat ve çeşnilere 104 bin lira… Afiyet olsun! Kuş ve kümes hayvanlarına alınan yemleri de unutmayalım. Yıllık maliyetleri 44 bin lira.

Erdoğan’ın Saray harcamalarına baktığınızda Kahraman’ın harcamaları devede kulak. Kahraman, 15 Temmuz albümü, dizüstü bilgisayar vs. hediye etmiş bol bol. Tabi Hadis Kitapları da var. Koskoca Meclis başkanı, milleti temsil ediyor. Bu kadarcık hediye dağıtmasın mı? Dağıtsın tabi. Erdoğan? O da devlet başkanı onun da hakkı hediye vermek, harcama yapmak. Hem itibar için yapılan harcamaya öyle kötü bakmaya gerek yok! İtibardan tasarruf olmaz! Yeni peydahlandı bu atasözü! Manzara bu.

OYSA GÜZEL BAŞLAMIŞTI HER ŞEY

2002’de AK Parti iktidara geldiğinde de tam tersiydi durum.  Ankara Oran’da meşhur milletvekilleri lojmanlarının satışı ile başlamıştı Meclis’te ilk icraat. Halka, yani bize şöyle diyordu siyasetin dili: ‘Biz sizinle birlikteyiz, öyle ayrımız gayrımız yok, ekstradan harcamaya hele hele israfa zinhar geçit yok.’

Özelleştirme kararları, devletin kamu kalemindeki harcamalarını azaltmak için Kamu İhale Kurumu ve Sayıştay’ın devreye alınması alkışlandı tabi.

‘KRAL ÇIPLAK!’ DENDİ AMA…

Sonra motor su koy vermeye başladı. AK Parti AKP’lileşti daha sonra. Devleti ele geçirdikçe her şeye yeni bir hazla sarıldılar. Sonra bu haz ve istek saldırıya döndü. Önce devletleştiler, devletin her imkânı; davaları için feda olsundu. Bir müddet sonra iş büyüdü; devleti soymaya kadar vardı. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması bu soygunculuğun ‘kral çıplak’ dendiği andı. 17 Aralık yolsuzluk dosyasının o gün savcılık kayıtlarında zikredilen parasal hacmi 87 milyar Euro, 25 Aralık dosyasında usulsüzlük ve rüşvetin karıştığı parasal yekûn 100 milyar doların üzerindeydi.

Görevden alınan belediye başkanlarını itham altında bırakmak istemem. Ancak Melih Gökçek’in bu anlamda şanı şöhreti oldukça bilindiktir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden her şeyi tamamlanmış bir hastane ruhsatı almak için yarım milyon liraya yakın ‘açma parası’ vermek zorunda kaldığını bir doktordan dinlediğimde şok olmuştum. Öyle çok örnek var ki, herkes artık ‘illallah’ demiş durumda. Ama kimse ses çıkartmıyor, çıkartmayacak.

MERCEDES’LER, AUDİ’LER…

Yaz günlerinde İsmail Kahraman yine gündemimizdeydi. 2012 tarihli Mercedes makam aracını değiştirmişti. Gerekçesini ise gazetecilere ‘iyice beni bırak, dedi’  diyerek pişkin pişkin açıklamıştı. Başkan bu arabasız mı kalsın? 5 milyon lira değerinde Mercedes Benz Maybach S 600 marka makam aracı aldırdı kendine. Hem de Erdoğan ve ekibinin tabiri caiz ise dış politikada Almanya ile ‘tekme tokat’ mücadeleye girdiği dönemde. Talihsizlik tabi Kahraman için. Ama makam, itibar sarsılmasın. Alındı lüks Mercedes.

Süfleyi verenler ve yönetmenlerin durumu böyle olunca teşkilatta kokuyor tabi. Hakkını verelim, her ne kadar istifa etmiş olsa da Düzce Belediye Başkanı Mehmet Keleş’in sözleri bu vetirede unutulmayacak bir replik olarak hafızalardadır. Başkan 650 bin liraya Audi marka makam otomobili aldırmış ve şöyle demişti: “Tüm belediye başkanları Mercedes’le, Audi ile gelsin, Düzce Belediye Başkanı Passat mı çeksin altlarına? Böyle mi olsun istiyorsunuz?”

İngiliz siyaset bilimci Lord Acton’un “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” sözüne ne kadar uyuyor yaşanan durum. İsraf Cumhuriyeti’ndeyiz artık. İktidarda kalmak için daha çok israf olacak. Hak, hukuk, demokrasi, insan hakları, kul hakkı, Hz. Ömer adaleti mi? E onları bol bol mitinglerde dinliyoruz ya. Ne gerek var fazlasına?

[Erman Yalaz] 11.11.2017 [TR724]

İnanan bir insan düşse ye’se… [Bekir Salim]

Birkaç haftadır yetiştirmek zorunda olduğum yağlıboya resimlerle uğraştığım için yazı yazamıyordum. Ne yapalım; ekmek parası… Aslında, yazdıklarımın çok da kayda değer şeyler olmadığını, bu süreçte bir fayda sağlamadığını düşünerek kendi kendimi kilitlediğimi söylesem, o da tembelliğime ya da kabz hâlime bir bahane…

Öyle hadiseler yaşanıyor ki, en dehşetli korku, şiddet filmlerinde bile benzerine rastlanılması neredeyse imkânsız… Eziyetin, işkencenin, cinayetin bin bir çeşidi… Hamile bir kadını çocuğuyla beraber ölüme terk etmek, şeytan da dahil, hangi psikopat senaristin aklına gelebilir ki! İnsanın nutku tutuluyor…

Büyük bir soykırım yaşanıyor… Tâ ciğerimde hissediyorum… Kendime de çok kızıyorum… Yıllarca Kürt kardeşlerimize yapılan işkenceleri, eziyetleri, soykırımı ancak başıma gelince anlayabildim. Ahmet Kaya’nın feryadı yeni yeni yüreğimi yakmaya başladı… Vakıa, ömrüm boyunca Kürt, Türk, Laz, Çerkez demeden herkesi sevdim, ama, hâllerini, dertlerini anlayamadan, paylaşamadan sevmişim…

Keşke Ahmet Şık’a, daha basılmayan kitabından dolayı zulmedildiğinde bir iki kelâm edebilseymişim… Çok insanî, çok şık olurmuş…

Doğup büyüdüğüm çevrede “Ermeni” ifadesi hakaret anlamında kullanılırdı. Hiç unutmuyorum; İstanbul’a ilk gittiğimde, daha on yaşında, Ermeni bir kuyumcu görmüştüm. “Amca senin ağzın, burnun, kulakların da aynı bizimki gibi, insanlara benziyorsun sen…” demiştim. Adam olgunmuş; tebessüm emişti… Alvarlı Efe Hz.’lerinin neredeyse her nefes alış verişte, “Ya Rab, bizi insan eyle!” diye dua etmesinin sırrını, az bir şey olsun, hissedenlerden olsaymışım keşke… Şimdi, devletin ve üç beş cahil, hırsız, yolsuz, iktidar zebunu hırslı yöneticinin yaptığı zulümlere bakınca 1915 olaylarını hiçbir şekilde, hiçbir yerde savunacak güç bulamıyorum kendimde… O zaman da üç tane cahil muhterisin elindeydi devlet…

Dönüp baktığımızda, bir arpa boyu yol gitmediğimiz anlaşılıyor. Ülke bir hapishaneden farksız… Herkes korku içinde… Kimsenin kimseye güveni, sevgisi, saygısı yok… Yaşamak çok zor… Elimiz, kolumuz bağlı… Allah dilimizi, gönlümüzü bağlamasın… Dua en büyük silâhımız ve gücümüz… Necip Fâzıl diyor ya:

“Gel gör, kaç füzeye denk, bir müminin duası…”

Geceleri uyanıp, elleri semaya kaldırarak her şeyin sahibine iltica etmekten, gözyaşları içinde, “Ya Râb! Âlem bizi hep iğfal etti, kandırdı… Biz de geldik senin kapının tokmağına dokunuyoruz.   Senden gayri kimsemiz yok! Lütfedersen, kapını bize açarsan derdimizi sana şerh etmek istiyoruz!” demekten başka bir çare gözükmüyor… Keşke bunu ciğerimiz yana yana, samimiyetle yapabilsek… “İhtimal, o vakit, ceyhûn ettiğimiz gözyaşları bir Nevbaharın neşv ü nemâ bulmasına, her güzelliğin yemyeşil zümrüt hâlinde arz-ı dîdâr etmesine vesile olacaktır…”

Her şeye rağmen ümidimizi kavi tutalım; bir yaprağın dahi düşüşünü iradesinde tutan bir Zât var. Başımıza gelenleri ancak O’nun iradesi dahilinde yapabilir bu zalimler… O halde O’nun muradı baş-göz üstüne… “O Hakîmdir; abes iş yapmaz.” Vardır bir bildiği… Az daha dişimizi sıkalım. Hangi kış bitmemiş ki! Hangi gece sona ermemiş, yerini gündüze terk etmemiş ki! Âşık Reyhanî diyor ya:

Sakın dağlar gibi yüceyim deme,
Zaman gelir etrafında kar olur.
Kış gelir, yaz gelmez diye gam yeme,
Her kışın sonunda bir bahar olur.

Dağ odur ki, üzerinde kar ola,
Bülbül odur, ötüşünde zar ola,
Dost odur ki, dar gününde yar ola,
Geniş günde düşman bile yar olur.

Reyhanî, eylik(iyilik) yap o kalır destan,
Bir günde toprağı verirler üsten,
Varlığın kefendir, evin kabristan
Nöbetçin iki taş bir mezar olur.

Öyle ya, her kışın sonunda bir bahar olur derken Reyhanî aslında kendi diliyle İnşirâh Süresi 5 nci âyetinin meâlini veriyor:

“Elbette, zorluğun yanında bir kolaylık vardır.”

Ya da Sekîne Duasında on dokuz kere tekrarladığımız Talâk Suresi 7nci Âyet:

“Allah sıkıntının ardından kolaylık ihsan eder.”

Ben de, Hocamızın bir Bamteli’ni bitirirken kullandığı bir mısradan mülhem doğaçlama bir şiir söylemiştim; onunla bitireyim:

GÜN DOĞMADAN NELER DOĞAR…

İnanan bir insan düşmez yeise,
Gün doğmadan neler doğar demişler.
Dünyanın işleri değer mi bahse?
Gün doğmadan neler doğar demişler.

Sabır ateşinde yanmayan pişmez.
Her şeyin vakti var, dakika şaşmaz.
O emir vermeden bir yaprak düşmez;
Gün doğmadan neler doğar demişler.

Ellerini kaldır Hakiki Yâr’e,
Yaslan gecelere, kalma avare.
O’nun ikliminde tükenmez çare;
Gün doğmadan neler doğar demişler.

Kaderin payını sakın unutma.
İmtihan sırrını yabana atma.
“Bu da geçer yahu!” şikâyet etme;
Gün doğmadan neler doğar demişler.

Âşık Salim der ki, olacak olur.
Adalet mutlaka yerini bulur.
Ne hayırlı, ne şer? Bir Allah bilir.
Gün doğmadan neler doğar demişler.

Evet, ye’se düşmek yok… Duaya, hem kavli hem fiili duaya devam…

“Ya Râb bizi insan eyle! Bu zalimlerin elinden hepimizi kurtar Allah’ım!”

[Bekir Salim] 11.11.2017 [TR724]

Ve cinayet eşiğine gelindi! [Naci Karadağ]

Aslında bu yazının ana fikrini destekleyecek hiçbir olay ya da argümana bile ihtiyaç olmadan; tarihteki zorba ve diktatörlerin hikayelerini okumak yeterlidir.

İster yakın tarihe uzanıp Hitler’in öyküsünde gezinelim, ister çok daha gerilere gidip Firavun meseline başvuralım sonuç değişmeyecektir. Çünkü tarihteki tüm mazlumların hikayeleri birbirine benzediği gibi, zalimlerin hikâye, yol ve yöntemleri de, yaşadıkları çağın gereği olan küçük değişiklikler dışında, tıpatıp aynıdır…

İşbu sebeple, Türkiye bundan böyle artık haydut devlet modelinden topyekûn terörist devlet modeline geçmiş durumdadır.

Bunu, geçen yazımızda ele aldığımız Vaka-yı Vakkas olayıyla bütünleyerek de okumak mümkündür.

Vakkas gibi örnekler, düne kadar devlete hizmet motivasyonuyla, dondurmacı basıp, eylem yaparken, bir sonraki adımda kan dökmeye kadar vardıracaklardır işi.

Yakın zamanda öldürülen Rus Büyükelçisi’nin katilinin farklı bir motivasyonu olduğunu mu zannediyorsunuz?

BHARARA’NIN EŞİ TÜRKİYE’YE TATİLE GELSE İÇERİ ALIRLAR

Son birkaç gündür, geçmişte emniyet mensubu iken, bazılarının hırsızlık ve yolsuzluğunu suçüstü yaptıkları için tutuklanan ve halen hapiste olan kişilerin eşleri gözaltına alınıyor.

Operasyonların, hapisteki emniyet ve adalet mensuplarından intikam almak ve göz korkutmak için olduğu çok bariz.

Zira yakın zamanda Amerika’da Zarrab Davası başlayacak ve birilerinin uykuları kaçıyor bu yüzden. Öfkeyle ne yapacaklarını bilemez halde saldırıyorlar sağa sola. Adamları zaten hapse attıkları halde, yargılanmaları çok ağırlarına gidiyor. Zira, oradaki suçlamayla buradakilerin bir farkı yok.

Fark, oranın adalet sistemi ve hukukçularında.

Bharara ve Berman’ı içeri atmayı bırak, tehdit bile edemiyorlar. Sürgün deseniz Trump bile bunu yapamaz sanırım. Çıkardıkları KHK’lar ülke sınırlarının dışında işlemiyor.

Berman ve Bharara için birkaç yerde “Cemaat adamı” filan gibi şeyler söyleyecek oldular, millet bunlara ağızlarıyla değil başka şekilde güldü.

Eh, Bharara’nın hanımı tatile de gelmiyor ülkemize ki hain kontenjanından yakalayıp şantaj yapsınlar!

Orada, yani Amerika’da bunu yapabilecek adamları da henüz yok. Zira Vakkas gibi vasatların öyle bir yetenekleri gelişmiş değil. Mecburen rotayı Flynn gibi çakallara çeviriyorlar. Ancak onlar da aldıkları paraya çöküveriyor. Yine kendi işlerini kendileri yapmak durumunda kalıyorlar.

İş o boyuta gelirse yapacak birilerini bulacakları da kesin.

Bunlar benim iddialarım değil, bizzat kendi maaşlı elemanlarının itirafları. Doğrusu, şecaat arz ederken yaptıkları sirkat gösterileri.

Hâkim Berman’ın eşi Türkiye’ye turist olarak gelse, anında içeri alırlar ve “Tarihin en büyük casusu” filan diye tüm havuz tekmili birden manşet atar, bizzat Reis, ‘nasıl da yakaladık casus ve hainleri’ diye açıklama yapar emin olun.

15 MİLYON DOLAR ÇARPMIŞ ELİN OĞLU!

Önceki gün Wall Street Journal’da bir haber yer aldı. Habere göre eski istihbaratçı ve Trump’un kovulan danışmanı Michael Flynn ve oğlu Michael Flynn Jr. bunlardan 15 milyon dolar çarpmış.

Ha, sorsan Cemaat CIA ile çalışıyor ama parayı kaptıran kendileri.

Her neyse…

Amerika baba-oğul Flynn ile ilgili bir dava açtı. Fethullah Gülen’i kaçırıp, Türkiye’ye getirmek için Erdoğan ve suç ortakları eski istihbaratçıya tamı tamına 15 milyon dolar vermişler.

Babalarının parası değil tabi, milletin parası. O sebeple ihtimal ki pazarlık yaparken “para mühim değil” filan dedi bunlar adına konuşan iş adamı kılıklı AKP maşası.

FBI en az 4 farklı kaynaktan teyit ederek açtırmış davayı. Putin ile de aynı çuvala giren Flynn yakayı kurtarmak için Zarrab gibi bizimkileri satar mı bilinmez ama yukarıda bahsini ettiğim eşiğe gelindiğinin net göstergesi bunlar.

İLLEGAL YAPILARA NE PARALAR VERİYORLAR KİM BİLİR

İhtimal ki, sadece kaçırma değil planlayıp yaptıkları, bu uğurda para harcadıkları mevzu.

Başka ülkede silahlı saldırı ve suikast de planlıyorlar…

Zaten kendileri TV ekranında bunları hiç çekinmeden ifade de ediyorlar.

Bu uğurda milyonlarca doları karanlık kişilere, gruplara ödediklerini eminim bütün ülkeler biliyor.

Legal, illegal tüm yapılarla içli dışlılar bunun için.

Bir yandan da potansiyel suikastçı hazırlıyorlardır eminim. Vakkas’ın böyle bir tetikçi adayı olduğu kesin.

Bu sebeple katıldığı her toplantıda potansiyel saldırgandır AKP’nin paralı leşkeri.

Bakın geçtiğimiz gün bu Vakkas’ın bir üst modeli olarak bu ülkede yaşayabilen Fatih Tezcan neler yazdı:

“ABD bir daha Türkiye’de darbe denerse, insanları, polisleri, askerleri öldürürse, hiç kimse kimseyi dinlemez. Bağımsız ve organize Türk İntikam Timleri için Türkiye’deki ve dünyadaki tüm ABD askerleri, devlet görevlileri, elçileri ve ajanları hedef olur, kaçırılır veya öldürülür.”

YAKAYI İYİCE KAPTIRINCA GELEN GİDEN MAL SATIYOR

Darbeyi kimin kurguladığını artık herkes biliyor.

Amerika da, Rusya da, Avrupa da…

O yüzden önüne gelen mal satıyor bize.

Biri milyarlık Boeing’leri, öteki S-400 füzelerini kakalıyor, yahu adam geldi uydu sattı gitti geçen gün! Kasabaya gelen sünnet davetiyecisi gibi geldi gitti birkaç günde.

Kuyruklarını kaptırdıkları için hepsine eyvallah diyorlar. İsteyen istediği ihaleyi alıyor.

Her türlü şantaja açık ancak kendisi de en bayağı şantajcılardan bile sefil bir şantajcı olan egemen güç var ülkede.

Gücünün yettiğine her türlü zulmü yapıyor, milyonlarca doları karanlık çetelere, kişilere kaptırıyor.

Gücü yetmeyince dönüp yine gücü yettiğinin eşine, çoluk çocuğuna bulaşıyor.

Ondan sonra da paralı askerleri açık açık herkesi öldürmekle, suikast yapmakla tehdit ediyor.

Kabile devletinden haydut devletine çoktan geçmiştik.

Şimdi bu cinayet eşiğiyle beraber terörist devlet de olduk…

Bundan sonra tüm uluslararası platformda adımız böyle geçecek emin olun…

[Naci Karadağ] 11.11.2017 [TR724]

Bir Başbakanın Washington gezisine dair [Mehmet Efe Çaman]

Bir rüya gördüm. Sağ olun, hayırdır mutlaka hayırdır! Rüyamda Başbakan Binali Yıldırım’la beraber Washington’daymışım. Şimdi o rüyadan aklımda kalan enstantaneleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Öyle ya, bu benim Başbakan’la ilk yurtdışı gezim. Bu nedenle tüm ayrıntıları yazmaya çalışacağım.

‘BENİ TUTUKLAYACAK HALLERİ YOK YA!’

Uçak Wahington’a indiğinde hafif bir heyecan duydu. Gerçi Dışişleri’nin kendisine getirdiği bilgi notu da, heyetteki kıdemli diplomatın ifadeleri de açıktı. Diplomatik dokunulmazlığı vardı. Sağlamdı her şey. Bir şey olmazdı. Ama belli mi olurdu? Tarihte bunun örnekleri yok değildi hani. Bu nedenle pasaport kontrolleri esnasında hafifçe heyecanlandı. Heyecanını belli etmemeye gayret ederek gülümsedi. Kendi kendisine yeniden telkin etti, hatta dudaklarını dua eder gibi hafifçe kıpırdatmasına engel olamadığını fark etti. Dikkat çekmesin aman. Yine gülümsedi. Koskoca başbakandı. Aklı bir an Malta’ya gitti. Ama Malta uzaklardaydı. “Kaç kere söyledim, şu vergi işlerine dikkat edin, karda yürüyün ama izinizi belli etmeyin dedim”, diye düşündü. O esnada sınır kontrol memurunun bir şeyler mırıldandığını duydu, hemen kulak kesildi. Hiç İngilizce bilmediğinden anlamamıştı denileni. Bu nedenle merakla danışmanına baktı. Kerim Bey’in gözlerini hafifçe yumarak her şey yolunda mesajı verdiğini görünce bir kez daha rahatladığını hissetti. “O kadar da değil be, beni de tutuklayacak halleri yok ya!” dedi, tabii içinden.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN SON BAŞBAKANI

Otele ulaştıklarında şöyle bir etrafına bakındı. Erzincan’da köydeki günlerini hatırladı. Hey gidi günler, diye mırıldandı. Bu kez gururla tebessüm etti. Nereden nereye. Kim derdi ki Türkiye Cumhuriyeti’nin son başbakanı kendisi olacak diye. Sadakatin liyakatten daha önemli olduğunu hayat kendisine öğretmişti. Öğretmek fiilini telaffuz ederken G harfinin şapkası var mı yok mu diye düşünmeden hop diye ağzından çıkıverişine hayret etti. Konuşmanın yazmaktan kolay olduğunu biliyordu. Ne iyi. Konuşurken bazen dümeni kilitlenmiş gemi gibi rotasından çıksa da düşünceler, çoğu kez karşısındakiler bunun farkına varmazlardı. Varanları ise sukutun gümüş olduğunu bilirler, büyüklerin her zaman haklı olduğu ve doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu bir toplumda, almış oldukları kültürel donanım gereği hemen ellerini apış önlerinde üst üste kor, başlarını hafifçe öne eğerken, göz temasından da kaçınırlardı. Evet, başbakan olmak neticede çok iyi bir şeydi azizim. Keşke kabir azabı gibi Frenk heyetleriyle Reisin işleriyle alakalı toplantılara katılma zarureti olmasaydı! O zaman daha iyi olurdu. Ama işte Amerika’daydı. Olsun. Dışarısı çok güzeldi ama. “Hafif sarımtıraklaşan yemyeşil parklar ne güzel”. Yeşili çok sevdiğini düşündü. Hayır canım, ne alakası var, doların rengi ya da İslam’ın sembolü falan, bunları aklının ucundan bile geçirmemişti. Sadece Kayı’daki ağaçları, tarlaları, kırları ve çocukluğunun memleketini bir an düşünmüştü.

CAN SIKICI ERTELEME HABERİ

Kapısı çaldı. Gel Serdar, dedi. Büyükelçi yanına yaklaştı. Kulağına bir şeyler fısıldadı. Mevlüt Bey’in haberi var mı, diye sordu. Aldığı yanıt canını sıkmıştı. Kravatını gevşetip çıkardı. Sonra gömleğinin üst düğmesini açtı, ardından takımının ceketini çıkartıp dolaba astı. Üzerine gri lacivert kareli kısa montunu giydi. Programın ABD tarafından iptali hayır mı, şer miydi? Kahvaltı masasında Berat ve Kerim de bu konuyu enine boyuna ele aldılar. Kerim, Berat’ı sakinleştirmeye çalışıyor, “Rahat olun bakanım, bir sıkıntı yok. Bunlar olağan şeyler” diyordu. Ama Berat’ın allak bullak olmuş yüzü, onu endişelendirmişti. Neden sonra cesaretini toplayıp, en ciddi ses tonuyla, “Ne diyorsunuz Berat Bey bu işe?” diye sordu. Berat, Mevlüt’e dönerek “Babama bunu duyurmayalım. Bugünkü Muhtarlar Toplantısı’nda ters bir şey filan söyler, sıkıntı olmasın!” dedi. Neden kendisini herkesin içinde hep refüze ediyordu? En azından bir cevap verseydi kısa da olsa! Yine de belli etmemek için gülümsedi.

Onu parka, etraftaki tarihi Jefferson Memorial anıtına ve West Potomac Parkına götürdüler. Başkan Yardımcısı Pence’in görüşmeyi iptal ettiği haberinin sebep olduğu paniği unuttu. Sincaplar, ağaçlar, geniş parklar ve tertemiz hava neşesini yerine getirmiş, Ankara’dan alışık olmadığı bu doğayla bütünleşmiş başkent, bir an için Berat’ın tatsız tutumunu da, Mevlüt’ün kendisinden ziyade Berat’ın direktiflerine odaklanmasından kaynaklı öfkesini de unutturmuştu.

SONBAHAR GÜNEŞİ İÇİNİ ISITIRKEN…

Banka oturdu. Sonbahar güneşi içini ısıttı. İç çekti. Hayat, tercihlerden oluşuyordu. Azıcık başım, ağrısız başım diyen babası aklına geldi. Kerim (dış politika danışmanı) kendisine cep telefonundan bir şey gösteriyordu. Görünce keyiflendi. Babasının sözlerini bir an için unutup “Piyasaların bu iptal işine tepki vermemesi iyi haber. Dolar 3.80’lerde seyrediyor hala” dedi. Sonra o, Mevlüt, Kerim, Büyükelçi, Murat (Yetkin) ile diğer akredite basın, Jefferson Memorial önünde hatıra fotoğrafı çektirdiler. Harika! Bağımsızlık Bildirgesi’ni kaleme alan Amerikan demokrasisinin kurucu babalarından Jefferson 2 dolar banknotlarının üzerinde resmi olan ABD başkanı olduğu için, resmini de görmemiş, adını da duymamıştı. Gerçi kendisinin aşina olduğu 100 dolar banknotlarının üzerinde olan Franklin’i de bilmiyordu. Tüm bunları bilmediğini de bilmeden, anıtın önünden ayrıldı. Ayrılırken hala Berat’ın neden kendileriyle gezmediğini, nerelerde olduğunu, ne işler karıştırdığını düşünüyordu. “Acaba Mevlüt biliyor mudur?” diye düşündü. Ama sormamaya karar verdi.

BİR AN İÇİN KENDİNİ YİNE BAŞBAKAN GİBİ HİSSETTİ

Vize yaptırımı gevşemeye yüz tutmuş, dolar tüm istimine karşın sıçrama yapmamış ve oh, nihayetinde Başkan Yardımcısı Pence’ten de yeni bir randevu kopartılmıştı. ABD’ye aman-yaman deyip bir daha görevlilerini tutuklamayacakları konusunda taahhütte bulunmaları işe yaramıştı. Her ne kadar bu Washington’a gelirken pazarlık gücünü azaltıcı bir etkide de bulunuyor olsa, olsundu. Herkes gibi o da Muhtarlar Toplantısı’ndan “Ey Amerika!” türü bir çıkış olmaması için dua ediyordu. Neyse ki Berat saat başı Beyefendi’yi arıyor ve teskin ediyordu. “Bak bu konuda Berat’ın burada olması çok faydalı oluyor”, diye düşündü. Bu düşünceye kendi dahi inanmasa da, bir an için kendisini yine Başbakan olarak hissetmek iyi gelmişti.

GÖRÜŞMEDEN ANLAYABİLDİKLERİ

ABD’nin gündeminde S-400’ler, Andrew Brunson (tutuklu rahip), Metin Topuz ve Hamza Uluçay (tutuklu ABD personeli), Suriye, IŞİD ile mücadele, insan hakları ihlalleri, ABD’ye karşı siyasette ve basında kullanılan dil gibi sayısız mesele vardı. Yahu amma da enteresan adamlar bu Amerikalılar, diye düşündü. Getire getire birkaç kuru sandevüç (sandviç) ve süpermarketten alınma kutu meyve suyu getirmişlerdi. Konuşulanları dinlerken ve başını anlıyormuş gibi sallarken, portakal suyundan bir yudum aldı ve sandviçten aldığı büyük ısırıktan sonra hafif öne kapandı, sonunda parçayı yutabildi. Berat konuşurken arada geçen Zarrab ve Sarraf kelimelerinden, meselenin kuyumculuk değil, tutuklu hayırsever işadamı olduğunu anladı. Berat’ın dediklerini anlamasa da, vücut dili ve mimikleriyle sesinin tonundan, meselenin istenilen istikamette gelişmediğini hissetti.

Heyette en sessiz kişi olan Mehmet (Şimşek), yatırımcılarla randevusunu bahane ederek söz verdiği i-Phone’ları almak için heyetten ayrıldığında, Berat kendisine ilk defa hitap ederek, “Dününce babamla görüşelim de mahkemeden önce şu papazı iade ettirmek için mahkemeye şey ediversin” dedi. “Bu Amerikalılar Almanlara benzemiyor. Adamlar kovboy kökenli tabi. Schröder gibi tatlı dilli ol, canımızı ye kardeşim. Ama yapacak bir şey yok.” Bu sözlerin ardından, hislerini gizlemeye gayret ederek, “Haklısınız Berat Bey”, deyip elini hafiften sırtına değdirdi. Bu Reza denilen adamın konuşması her şeyi değiştirmişti.

VELİ NİMETİNİ HAYIRLA ANDI

Manevra alanının daralması ve Rusların PYD’yi Astana Sürecine davet ederek Suriye masasına oturtması tüyleri diken diken de etse, piyasa üstü rakamlarla alınan doğal gaz, nükleer santraller, S-400 satışı ile Aleksandr Bey’in verdiği sözler vardı nasılsa. Halkbank’ın ve birkaç devlet bankasının daha davanın ana konusu olması ve Zafer Bey’in (Çağlayan) ABD’de arananlar listesine dâhil edilmesi, Rusların önemini daha da arttırıyordu. Hem zaten ABD de PYD’ye silah vermiyor muydu? Ruslar yine de ehven-i şerdiler. Bak ne güzel Avrupa Birliği sığınmacı meselesiyle köşeye sıkıştırılmış, içerde olan bitenlere rağmen AB sus pus olmuş oturuyordu. “Beyefendi hakikaten müzakere ve pazarlık işlerini iyi biliyor be!” diye düşünmekten kendini alamadı. Kendisini bulunduğu yere getiren veli nimetini bilecek kadar İslamcı terbiye almıştı!

Otele vardıklarında artık geç olmuştu. Zarrab’ın avukatlarının telefonlarına çıkmaması gibi tatsız olayları bir kenara bırakacak olursak, bu seyahat hakikaten de çok iyi geçmiş sayılırdı. Planlanmış görüşmenin iptali Türkiye Cumhuriyeti devletine hakarettir diyen genç Büyükelçilik personelinin dışında, başta basın mensupları ve resmi personel çok müspet hareket etmekteydiler. E tabi kimse “FETÖ’cü” diye işini kaybetmek ya da hafazanallah içeri alınmak istemezdi. Zarrab itirafçı olmuş. Olsa ne yazardı! Arada PKK’ya silah veren ABD mevzuu, 15 Temmuz’un arkasında olan ABD mevzuu, olmadı İncirlik’te F-16’lara yakıt nakli yaptıran ABD’li komutan mevzuu gibi bir ton bahane vardı. Hem Berat Bey bunları izah etmemiş miydi? Beyefendi de her şeye vakıf, Doğu Beygiller de Aleksandr Beygiller de Amerikalıların aslında tek derdinin TSK’da yapılan şeytana külahını ters giydirecek tasfiyeler olduğunu söylemiyorlar mıydı? İş son raddeye gelirse, zaten Türkiye’de herkes Amerikalıların yediği nanelere inanmaya dünden razıydı. Beyefendi gerçekten her şeye vakıftı. Medya dâhil.

SEN KİM, BAŞBAKAN’IN GEZİSİNDE YER ALMAK KİM?

Gözlerini kapatırken diplomasinin aslında ne kadar zor bir iş olduğunu düşündü. “İyi ki Teknik Üniversite’de Deniz Bilimler Fakültesi’ne gittim. Tatbiki daha kolay, sonra bak çocukların da istikbali için …”. Uykuya dalmadan önce aklına Malta geldi.

Derken ben uyandım. Gördüğüm bu rüyanın bir an için gerçek olduğunu sanarak çok büyük bir endişe duygusu hissettim. Sonra, sen kim, Başbakan’ın Washington gezisine katılmak kim, dedim kendi kendime. Öyle ya, KHK ile vatan haini ilan edilerek görevine son verilmiş bir uluslararası ilişkiler profesörünün ne işi olabilirdi koskoca başbakanla, enerji bakanıyla veya dışişleri bakanıyla. Gördüğüm rüyada yaşanılanların hem zaten ne aldığım ve verdiğim dış politika dersleriyle, ne gördüğüm ve anlattığım diplomasi seminerleriyle, ne de okuduğum ve yazdığım bilindik uluslararası ilişkilerle uzaktan yakından bir ilgisi vardı. Gördüğüm rüyanın etkisinden mi, bilmiyorum, DVD koleksiyonumdan Mario Puzo’nun “Baba” adlı eserinden uyarlanıp aynı adla beyaz perdeye aktarılan yapıtın üç bölümünü birden artarda izlemeye karar verdim. Bu filmi çok seven rahmetli babamı da düşündüm, aklıma bir an onun da sıklıkla söylediği “azıcık aşım, ağrısız başım” lafı geldi, nedendir bilinmez. Bu lafın, rüyamdaki Yıldırım’ın babasının ağzından çıkmış olmasına şaşırmadım. Ne de olsa bu rüyanın yaratıcısı benim zihnimdi. Keşke gerçek hayatta da oğluna bu lafı sıklıkla söylemiş olsaydı diye düşündüm. Hayat çok garipti. Her şeye karşın, gördüğüm bu rüyanın herhangi bir yerinde olmadığım için şükrettim.

[Mehmet Efe Çaman] 11.11.2017 [TR724]

Kaptan paşaların yadigârlarının hâli içler acısı [TR724]



Osmanlı sultanlarının yaptırdığı bazı çeşmeler zarafetleriyle İstanbul’un önemli meydanlarında arz-ı endam ediyor. Ancak bir zamanlar şehrin baş köşeleri ve meydanlarında misafirlerine su ikram etmiş çeşmelerin çoğu şimdilerde kıyıda köşede kalmış, zamana yenilmiş durumda. Hele bir de kaptan-ı derya çeşmeleri var ki, onların hali hepten vahim. Hayatlarının büyük bir bölümünü denizde geçiren kaptan paşalar, suyu çok sevdiklerinden olsa gerek karaya çıktıklarında da suyla olan ilişkilerini kesmemiş ve özellikle şehr-i İstanbul’u çeşmelerle donatmışlar. Ancak günümüzde kimi Faruk Nafiz’in Çoban Çeşmesi gibi sadece şiirlerde kaldı, kimi semt ve sokak adlarında. Biraz şanslı olanlar yarısı yola gömülmüş, yıkık dökük bir halde. Önemli bir kısmının ise varlığından ancak başka yerlere nakledilen kitabeleri vesilesiyle haberdarız.

Sadece saraylar, hamamlar, şadırvanlar, camiler, sebiller ve büyük konaklara künklerle su getirildiği bu dönemde bütün evlere borularla su getirme imkânı olmadığından halk kullanacağı suyu mahalle çeşmelerinden alırdı. Bu nedenledir ki padişahlar başta olmak üzere hanım sultanlar, paşalar ve önemli kişiler hayrat olarak çeşme yaptırmış. Bunlar arasında kaptan-ı deryaların yeri ise ayrı. Gedik Ahmet Paşa, Filibeli Hafız Ahmet Paşa, Güzelce Ali Paşa, Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Maryol Hacı Hüseyin Paşa, Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Sokullu Mehmet Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Kaymak Mustafa Paşa ve Siyavuş Paşa gibi kaptan-ı deryalık yapmış devlet adamları İstanbul başta olmak üzere birçok kente çeşme yaptırmış. Eyüp’ten Sarıyer’e kadar bu çeşmelere rastlamak mümkün. Bir zamanlar donanmanın ve denizcilerin merkezi olan Kasımpaşa’nın her sokağında bir kaptan paşa eseri var. Fakat birçoğu harap. Evler arasında, toprak altında, kuytuda, köşede kalmaktan, otopark olmaktan, bir de susuz kalmaktan o kadar sıkılmışlar ki büyük çoğunluğu Yahya Kemal’in Sessiz Gemisi’ne binmek üzere.

Cezayirli Gazi Hasan Paşa Çeşmesi: Cezayirli Paşa’nın birden çok çeşmesi var. Bu hangisi derseniz Cezayirli Mektebi Sokağı’ndaki. Kaptan-ı derya çeşmeleri arasında en şanslı olanlardan biri. Suyu akmasa da pek zarar görmemiş. Zira o sokakta bir çeşme olduğunu fark etmek oldukça zor. Hele tel örgülerden çeşmeye ulaşmak mümkün değil.

Uzun Piyale Paşa Çeşmesi: Kasımpaşa’da Nalıncı Yokuşu ile Nalıncı Mektebi Yokuşu’nun kesiştiği köşede yer alıyor. Kaptan-ı Derya Uzun Piyale Paşa tarafından yaptırılmış. Ön yüzde sivri kemerli birer nişlerden oluşan yan yana iki çeşme şeklinde… Soldakinin sivri kemeri tahrip olduğundan, sonradan sıvayla örülmüş. Ayna taşı parçalanmış, kaplamaları dökülmüş, altındaki tuğlalar gözüküyor. Her iki çeşmenin de tekneleri yol seviyesi altında kalmış ve harap durumda olup muslukları koparılmış.

[TR724] 11.11.2017

Beşiktaş’ın yeni ‘MAF’ı: Cenk, Talisca ve Babel [Efe Yiğit]

Metin, Ali ve Feyyaz, Beşiktaş tarihine damga vuran üçlü forvet. Tribünler attığı gollerle coştu, onlar için şarkılar besteledi. Kara Kartal, bu üçlü sayesinde kupalara ve şampiyonluklara ambargo koydu. Futbola veda ettikten sonra yerlerini dolduran bir üçlü çıkmadı. Ta ki bu sezona kadar. Yeni Metin, Ali ve Feyyaz (MAF) olarak Cenk, Talisca ve Babel üçlüsü gösterilmeye başlandı.

SARI FIRTINA 17 YAŞINDA BEŞİKTAŞ’A GELDİ

MAF’tan Metin Tekin nam-ı diğer Sarı Fırtına futbola babasının desteğiyle Kocaelispor’da başlamıştı. Henüz 17 yaşındayken Beşiktaş’a gelen Metin, 18 yaşından itibaren kadroda kendine yer buldu. Sarı Fırtına olarak daha ilk sezondan itibaren çağrılmaya başlayan Metin, forvet bölgesinde de oynamasına rağmen çoğunlukla kanatlarda görev alacaktı. Hızının yanı sıra gücü, tekniği ve kafa golleri ile hafızalara kazınan Metin, 1982-97 arasında Beşiktaş formasını giydi. Kariyerinin son yılında Vanspor’da yarım sezon kiralık oynayan Sarı Fırtına, Beşiktaş formasını 340 maçta giyip 77 gol attı.

NAMAĞLUP ŞAMPİYONLUĞA SEVİNEMEDİ

Ali Gültiken, orta okul son sınıfta Bakırköy Yücespor formasını giymeye başladı. 17 yaşına geldiğinde Beşiktaş genç takımında kendine yer bulan Ali Gültiken, 1985’te hem Beşiktaş A takıma yükseldi hem Ümit Milli Takıma çağrıldı hem de Marmara Üniversitesi’ni kazandı. Beşiktaş’ın yenilgisiz şampiyonluk kazandığı 1991-1992 sezonunda oynanan en kritik maç olan 9 Mayıs 1992’deki Galatasaray maçında takımı adına bir gol attıktan sonra çok ağır bir sakatlık geçirdi ve futboldan uzun süre uzak kaldı. Bu sakatlığın etkisinden uzun süre kurtulamayan Ali Gültiken bir daha eski formuna kavuşamadı.  1995’te 30 yaşında Beşiktaş’tan ayrılmak zorunda kaldı ve bir sene sonra Kayserispor formasıyla 31 yaşında futbola erken veda etti. Beşiktaş formasıyla 262 maça çıkıp 91 gol attı.

SEBA’YLA PROBLEM YAŞAYINCA TAKIMDAN AYRILDI

Feyyaz Uçar, futbola başladığı Avcılarspor’dan 1981’de bir takım forma karşılığında Beşiktaş’a transfer oldu. İlk golünü küme düşmekte olan bir takıma attığı için gol sevincini doyasıya yaşamadı. 1994’te kulübün efsane başkanı Süleyman Seba ile yaşadığı bir tartışmadan dolayı Beşiktaş’tan kopan Feyyaz Uçar, bir yıl Fenerbahçe’de oynadıktan sonra Antalyaspor ve Kuşadası formalarını giyip 1997’de futbola veda etti. Beşiktaş formasını 320 maçta giyen Feyyaz Uçar 170 gole imza atıp, Metin, Ali, Feyyaz üçlüsünün en skorer ismi oldu.

1, 2, 3 GOL YETMEZ…

Siyah-beyazlı ekipte 1984 ile 1995 arası birlikte forma giyen Metin Tekin, Ali Gültiken ve Feyyaz Uçar, görev aldıkları dönemlerde takımın hücumdaki en önemli isimleri olmuşlardı. Bu üç oyuncu, özellikle Beşiktaş’ın 1989-1990 sezonunda Adana Demirspor’u 10-0 yendiği maçtaki gollerin tamamına imza atmıştı. Siyah-beyazlı ekibin lig tarihinin en farklı galibiyetine imza attığı bu karşılaşmada Ali Gültiken 4, Metin Tekin ile Feyyaz Uçar ise üçer kez golle buluştu. Üç oyuncunun bu performansı taraftarların tezahüratına da konu olacaktı: “1, 2, 3 gol yetmez 4, 5, 6 olsun Metin Ali Feyyaz koşsun Beşiktaş’ım şampiyon olsun…”

GEÇEN SEZON GOLLERİN YARISINI…

Beşiktaş’ın efsane üçlüsünden yıllar sonra sahneye Cenk, Talisca ve Babel üçlüsü çıktı. Cenk Tosun, Anderson Talisca ve Ryan Babel, son 2 sezonda siyah-beyazlı ekibin attığı gollerin yarısından fazlasını kaydetti. Beşiktaş, son 2 sezonda resmi karşılaşmalarda 135 gol atarken, bunların 70’ini bu üç isim kaydetti. Yani Beşiktaş’ın hücum gücünün yüzde 51,8’ini bu isimler oluşturdu.

Beşiktaş’ın golcü üçlüsü, geçen sezon atılan 107 golün 49’unda yer aldı. Cenk Tosun, sezon başından itibaren takımına katkıda bulunmayı başardı. Cenk, 2016-2017 sezonunda ligde 20, Avrupa’da ise 4 gol atarak 24 gollük bir performans yakaladı.

28 GOLÜN 21’İ BU ÜÇLÜDEN

Siyah-beyazlı takımın geçen sezon başında Benfica’dan 2 yıllığına kiraladığı Anderson Talisca ise 2016-2017’in ilk yarısında sakatlık sorunu yaşadı. Uzun süre forma giyemeyen Talisca, ikinci yarıda ortaya koyduğu futbolla Beşiktaş taraftarına kendini affettirdi. Geçen sezonda Süper Lig’de 13 gole imza atan Talisca, Avrupa’da 3 ve Türkiye Kupası’nda 1 kez fileleri havalandırdı. Devre arası transferiyle üçlüyü tamamlayan Ryan Babel ise 2016-2017’de 8 kez gol sevinci yaşadı. Ligde 5 gol atan Hollandalı futbolcu, Avrupa’da 3 gol buldu.

Siyah-beyazlı ekibin üç oyuncusu, bu sezon daha etkili bir oyun sergilemeyi başardı. Beşiktaş, sezon başından beri oynadığı 16 karşılaşmada 28 gol bulurken, bunların 21’i Cenk, Talisca ve Babel’in ayağından geldi. Bu sezon daha fazla birlikte oynama fırsatı bulan Cenk, Talisca ve Babel üçlüsü MAF’sız geçen yılların hasretini dindirmeye başladılar.

[Efe Yiğit] 11.11.2017 [TR724]

Yemen’de insanlık krizi: Milyonlar, ablukada ölümü bekliyor [İskender Derviş]



Önceki gün Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreter Yardımcısı Mark Lowcock’un dikkat çekmesiyle gözler bir anda Yemen’e döndü. BM’ye göre Yemen, ‘dünyanın en büyük açlık felaketiyle’ karşı karşıya. 27 milyon nüfuslu ülkenin yaklaşık 3’te 1’i, gıda erişimi konusunda sıkıntılar yaşıyor. 7 milyon kişi, açlığın kıyısında. Yaklaşık yarım milyon çocuk, yetersiz beslenirken, Kızıl Haç örgütü, 900 binden fazla kişiyi etkileyen Kolera salgınıyla mücadele çağrısı yaptı. Son olarak Suudi Arabistan’ın liderliğindeki koalisyonla savaşan Husi isyancılarının Riyad’a füze göndermesiyle, Suudi yönetimi bölgeye ulaşan büyün yolları kapatma kararı almıştı. Eğer bu durum devam ederse, korkulan başa gelmiş olacak.

ARAP BAHARINDAN, ARAP HAZANINA

Yemen, Suriye kadar dikkat çekmeyen bir krize ev sahipliği yapıyor. Aslında hikâyesi çok benzer. 2011’de başlayan sokak gösterileri neticesinde, tıpkı Tunus ve Mısır’da olduğu gibi ülkenin uzun yıllardır ‘tek adamı’ olan Ali Abdullah Salih, görevi devrederek ülke dışına çıkmıştı. Kuzey ve Güney Yemen’in birleştiği günden bu yana, yani 1990’dan itibaren ülkedeki en güçlü adam olan Salih, 2001’den sonra düşmeye başlayan petrol gelirlerini ‘adaletli dağıtmadığı’ için son yıllarında otoritesinin zayıflamasına karşı çaresizdi.

1990’da Kuveyt’i işgal eden Saddam’ın en önemli müttefiklerinden biriydi fakat bu durum ülkede ekonomik krize de yol açtı. Suudi Arabistan bunun karşılığında ülkesindeki 1 milyondan fazla Yemenli işçiyi sınır dışı etti. Aşiretlerin güç merkezleri oluşturduğu Yemen’de Salih, son savaşını da Ahmar aşiretine karşı verdi ve çatışmalar neticesinde yaralanarak ülkeyi terk etti.

Salih’in gidişiyle birlikte, Libya’dakine benzer şekilde, çeşitli ajandaları olan gruplar arasında bir mücadele başladı. 1962’ye kadar Şiiliğin bir kolu olan Zeydî mezhebine mensup imamlar tarafından yönetilen Yemen’de, 20. yüzyılın ikinci yarısında bir çeşit nüfuz mücadelesi yaşandı. Önce Mısır’ın bölgeye el atmasıyla Kuzey ve Güney Yemen olarak iki bölge oluştu. Bu, Osmanlı’nın bölgedeki hakimiyetini İngilizlere kaptırmasından sonraki de facto ayrıma da uygundu. Yemen ordusuyla yakın ilişkiler kuran Mısır, Kuzey Yemen’e askerleri hâkim kılacaktı. Güney Yemen’de ise Suudi Arabistan’ın desteklediği Zeydî İmamı’nın yönetimi bulunuyordu. İran’daki 1979 devriminden sonra, bölgede bir de İran Şiilerinin nüfuzu hissedilecekti. 1990’da Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle, Arap Yarımadası’nda Mısır’ın etkisi azalacak ve Kuzey Yemen’le Güney Yemen birleşmek zorunda kalacaktı.

ZEYDİ HANEDANININ ARDINDAN HUSİLER

Yemen’de Zeydî Hanedanı giderek zayıflamış, asker kökenli bir siyasetçi olan Ali Abdullah Salih, birleşen Yemen’in lideri olarak öne çıkmıştı. Yemen demek, Osmanlı zamanında Kızıldeniz’in önemli limanlarından Aden demekti. Bunun yanı sıra ülkenin Afganistan gibi dağlık yapıda olması, diğer devletler tarafından kuşatılmasını ve kontrol edilmesini de zorlaştırıyor. Nitekim Mısır Ordusu’nun bir zamanlar beklemediği bir yenilgiye uğradığı Yemen’de, şimdilerde de ABD’nin de desteklediği Suudi liderliğindeki koalisyon da zor günler yaşıyor.

Sünni Arap ülkelerinin karşısında bulduğu Husiler, aslında 1990’larda ortaya çıkan bir hareket. Barış ve hoşgörü mesajları veren, eğitimli bir kitle olan Husiler, Zeydîliğin yeni bir yorumunu temsil ediyordu. Ancak grupta zaman içinde geleneksel Şii görüşleri savunan bir damar ortaya çıktı. 2000’lerde Husiler, camilerde protestolara başladı ve hükümetle araları açıldı. 2004’te Ali Abdullah Salih, gösterilere müdahale edilmesini emretti ve grubun lideri Hüseyin el-Husi burada öldürüldü. Bu yıldan sonra Husiler silahlanmaya başladı. 2010’a kadar süren çatışmalar sonunda bir uzlaşma sağlanmıştı ki, 2011’de Arap Baharı’nın patlak vermesiyle Husiler de muhalif gösterilere katıldı.

Grup, Salih’in görevi bırakmasından sonra kurulan 565 delegeli Ulusal Diyalog Konferansı’na 35 delege gönderebilmişti. Konferansta, Yemen’in federal bir yapıya kavuşturulması ve Husilere de güçlü oldukları yerlerde yönetim hakkı tanınması kararlaştırılmıştı fakat Husiler daha fazla yerde kontrol talep ederek öneriyi reddetti ve isyan etmeyi tercih etti. İlk hamleleri, yeni devlet başkanı Mansur Hadi, başbakan ve kabineden iki bakanı ev hapsine almaktı. Hadi ve arkadaşları kaçarak Aden şehrine varmayı başarınca Suudi Arabistan, onlara sığınma hakkı verdi. Sonrasında ise Husilerin isyanına karşılık bir koalisyona öncülük etti.

Sürecin başından bu yana Husilere, İran’ın silah temin ettiği ve Suudi nüfuzuna karşı grubu kışkırttığı ileri sürülüyor fakat İran bütün uluslararası toplantılarda bu iddiayı reddetti.

MEZHEP KAVGALARININ VE TERÖRÜN ODAĞI

Bölgedeki diğer mezhepsel çatışmaları düşündüğümüzde, Yemen’deki iç savaş şaşırtıcı bir görünüm arz etmiyor. Suriye’de 2011’de başlayan ve hâlen devam eden silahlı çatışmalar, İran’la diğer Sünni ülkeleri karşı karşıya getirmişti. Katar ve Türkiye’nin, Suriye’de İran’la uzlaşmaya başlaması gerilimi azaltacak gibi görünüyordu fakat Suudi Arabistan’ın yeni yönetiminin tırmandırdığı Katar kriziyle birlikte, Sünni-Şii çatışması da alevlendi. Son olarak Lübnan’da İran’la Suudi Arabistan arasında bir bilek güreşi yaşanıyor.

Öte yandan Yemen, El Kaide’nin en sofistike biriminin konuşlandığı bölge. El Kaide’nin kurucusu Üsame bin Ladin’in özellikle önem atfettiği bir ülke. ABD’nin insansız hava araçları (drone) uzun süredir Yemen’de aralarında sivillerin de olduğu çok sayıda insanı öldürdü. El Kaide’nin yanı sıra bölgede IŞİD’in de varlığı bulunuyor. Coğrafi koşullar, terör gruplarının saklanmasına imkân verirken, ekonomik koşullar daha fazla adam toplamalarını sağlıyor. Yemen, dünyanın en fakir ülkelerinden biri olmayı sürdürüyor.

SİVİLLER BÜYÜK AÇLIKLA KARŞI KARŞIYA

BM’ye göre, Suudi Arabistan’ın öncülüğünde başlatılan hava operasyonlarında 8 bin 670 kişi öldü ve 50 bine yakın kişi yaralandı. Bunların yüzde 60’ını ise siviller oluşturuyor. Kolera salgınından dolayı şimdiye kadar 2 binden fazla insan hayatını kaybederken, yüz binlerce kişi hastalıktan etkilendi. Ülke nüfusunun 10’da 1’i yaşanan çatışmalardan ötürü evlerini terk etmek zorunda kaldı. Suudi koalisyonunun hava saldırıları kimi zaman şehirleri hedef alıyor ve günlük hayatı doğrudan etkiliyor.

BBC adına bölgeyi gezen gazeteci Nawal al-Maghafi’nin anlatımına göre, ülkedeki hastanelerin yarısı hizmet vermeyi durdurmuş. Birçok köyde koleradan etkilenenler evde bir şekilde tedavi görmeyi umuyor. Hastaneye ulaşacak paraları yok. Nüfusun yaklaşık yarısının bu durumda olduğu düşünülüyor. Yoksulluk o noktaya ulaşmış ki, sokakları dilenciler doldurmuş. Kamu çalışanlarının bile maaşlarını bir yıldır alamadığı bir ortamda, dilenmekten başka çaresi kalmamış yüz binler mevcut. Suudi Arabistan’ın uyguladığı abluka şartları ağırlaştırıldıkça, Yemen’deki hayat daha da çekilmez ve ölümcül hâle geliyor. Bunun yanı sıra isyancıların ele geçirdiği yerlerde havaalanını kapatmalarının, buralara yardım ulaşmasını engellediği söyleniyor.

BM’nin üye ülkelerden, 2 milyar 900 milyon dolarlık taahhüt aldığı acil yardım paketinin ise sadece yüzde 30’u toplanabilmiş durumda. En azından insanî yardımlar için bir koridor açılabilmesi, Yemen’in kısa vadedeki en büyük beklentisi.

[İskender Derviş] 11.11.2017 [TR724]