12 haftalık hamile Hatice Aydın, cezaevindeki ilk açık görüşte ayakta duramadı

4 Haziran günü gözaltına alınarak, SEGBİS’le Manisa’ya bağlanan Ağrı Sulh Ceza Hakimliği’nce tutuklanan iki çocuk annesi Hatice Aydın hamileliğinin 12. haftasına cezaevinde girdi. Dün eşiyle açık görüşe çıkan Hatice Aydın, ayakta durmakta zorlandı, kanaması ve sancılarının devam ettiğini söyledi. 2,5 ve 7 yaşındaki çocuklarıyla baş başa kalan Fatih Aydın ise “Çocuklarım sürekli annelerini soruyor” dedi.

YAVUZ GENÇ 11 Haziran 2020 KRONOS ÖZEL

Biri 2,5 diğeri 7 yaşında iki çocuğu daha bulunan 38 yaşındaki Hatice Aydın, geçtiğimiz hafta kimlik ve ehliyet kartı değişimi için Manisa Şehzadeler Nüfus Müdürlüğü’nde bulunduğu sırada sivil polislerce hakkında arama kararı olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Manisa Emniyet Müdürlüğü’nde ifadesi alınan Aydın, daha sonra Manisa’ya SEGBİS’le bağlanan Ağrı Cumhuriyet Savcısı’nın tutuklama talebiyle, Ağrı Sulh Ceza Hâkimi tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Tutuklandığında karnındaki bebeği 11 haftalık olan Hatice Aydın, bebeğinin 12. haftasına cezaevinde kanaması ve sancıları eşliğinde girdi. Eşi Fatih Aydın, hem cezai görüşünü hem de eşiyle ilgili son bilgileri Kronos’la paylaştı…

Fatih ve Hatice Aydın çifti, Ağrı’da bulunan Nil Özel Eğitim Kurumları’nda çalışıyordu. Okul KHK’yla kapatılınca Aydın çifti, Manisa’ya yerleşerek burada bakkal dükkanı işletmeye başladı. Fatih Aydın, 2018 yılı sonunda ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla tutuklanarak 13 ay cezaevine kaldı. 6 yıl 10 hapis cezası verilen Aydın, hakkındaki karar İstinaf Mahkemesi tarafından bozulunca 2019 yılında tahliye edildi.

HAKİM “İKİ YILDIR ARANIYORSUN” DEDİ

Eşiyle bakkal dükkanı işlettiklerini kaydeden Fatih Aydın, Ağrı’dan SEGBİS’le duruşmayı yöneten hakimin eşinin iki yıldır arandığını söylediğini aktardı. Fatih Aydın, “Hakim arandığını söyledi ama bizim haberimiz yoktu. Bize herhangi bir tebligat da gelmedi. Dükkanımız eşimin üzerineydi, adresimiz belli, yerimiz belli. Eşim hem kronik hastalıkları nedeniyle hem de hamileliği sebebiyle sık sık hastanelere gidip geliyor, dahası aile hekimiz tarafından da gebeliği kontrol ediliyor. Yerimiz yurdumuz belli ama iki yıldır araması varmış” şekline konuştu.

HASTANEYE GİDERKEN AMBÜLANSLA, DÖNERKEN CEZA ARACIYLA

Eşinin tutuklanırken 11. haftada gebe olduğunu belirten Fatih Aydın, “Bebek şu an 12. haftasında. Düşük riski var. Risk olduğu için de aile hekimi tarafından kontrol altında tutuluyordu ve düzenli ilaç kullanıyordu. Tutuklandıktan sonraki Pazar günü kanaması ve ağrıları artınca hastaneye kaldırılmış. Üç ayrı hastane dolaştırılmış, ilk ikisinde mahkûm odası olmadığı için üçüncüsünde ise gebe bölümü ile kovid-19 hastalarının aynı bölümde olması nedeniyle doktorlar riske etmek istemeyip yatırmayıp cezaevine geri götürülmüş. Bu arada hastaneye götürülürken ambülansla götürülüyor ama dönüşte cezaevi aracı kullanılıyor. Ceza aracı rahat değil. O araçlarda kamera var malum, eşim de ‘ne yapayım ayıp filan düşünmeden uzanmak zorunda kaldım’ dedi. Kanaması azalsın diye oraya uzanıyor, ayaklarını aracın kenarına doğru kaldırıyor. Eşim biyoloji öğretmeni olduğu için anatomiyle ilgili bilgilere sahip biri” diye konuştu.

“AÇIK GÖRÜŞTE AĞRIDAN KIVRANIYORDU”

Eşiyle dün açık görüş için cezaevinde görüştüğünü belirten Fatih Aydın, “Açık görüş alanına geldiğinde ayakta durmakta zorlanıyordu, ağrılarından kıvranıyordu. Bir sandalyeye oturdu ama sandalyede de rahat değildi, uzanması gerekiyor. Kıvrana kıvrana konuştu. Onu öyle görünce ben de ‘madem iyi değilsin açık görüşü uzatmayalım ben gideyim, sen git uzan’ dedim. Eşim kabul etmedi. ‘Sonraki açık görüş bir ay sonra, bana çocuklarımı anlat’ dedi. O şekilde devam ettik. Kanamasının ve ağrılarının devam ettiğini, ilaç kullandığını anlattı. Son gittiği hastanede yüksek düşük riski olduğunu söylemiş doktor, bu yüzden çok üzgündü. Ayrıca dışarıda kalan çocukları için de üzgündü. Çocuklar bilmiyor, anlatamadık onlara. Annelerini hastalandığı için hastanede biliyorlar” ifadelerini kullandı.

“ÇOK ENDİŞELİYİM, HEM BEBEK İÇİN HEM EŞİM İÇİN”

Eşi için endişeli olduğunu belirten Fatih Aydın, “Hem eşim için hem de bebek için endişeliyim. Düşük riski olan biriydi zaten eşim. Bunun için ilaç kullanıyordu. Hapishane ortamı uygun değil. Ayrıca başka hastalıkları da vardı. Fizik tedavi görüyordu. Salgın nedeniyle durmuştu, bir de hamilelik başlayınca devam edemedi. Kronik bronşit hastası aynı zamanda. Cezaevi revirine gitmiş, doktor kan kırmızı ve pütür olunca seni hastaneye sevk edeceğiz demiş. Çok endişeliyim” şeklinde konuştu.

“HAMİLE KADINLARIN TUTUKLANMAMASI GEREKİYORDU”

Fatih Aydın, İnfaz Yasası’ndaki düzenlemeyle hamile ve çocuklu kadınlara yönelik getirilen infaz ertelemenin hakim ve savcılar tarafından dikkate alınmamasını da anlayamadığını belirterek, “Yeni yasada hamile ve çocuklu kadınların tutuklanmaması gerektiği belirtiliyor. Adli tedbirle infaz erteleme verilebilir ancak. Bunun dikkate alınmasını istiyorum” dedi.

Aydın, eşinin tutukluluğuna itiraz ettiklerini ancak henüz bir sonuç çıkmadığını söyledi.

[Kronos.News] 11.6.2020

İşten çıkarma yasaktı: 102 bin kişi işsizlik maaşına başvurdu

İşten çıkarmanın belli istisnalar dışında yasak olduğu mayıs ayında 102 bin çalışan işsizlik maaşına başvurdu. İşten çıkarma yasağı fiilen uygulanmadı.

KRONOS 11 Haziran 2020 EKONOMİ

Hazırlanan yeni kanuna göre ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller dışında işçi çıkaran patron ceza ödemek durumunda kalıyordu. İşten çıkarma yasağının olduğu bu süreçte patronlar ya çalışan başına 2943 TL’lik cezayı göze alarak personel çıkardı veya binlerce çalışan ‘ahlak ve iyi niyet’ kurallarına aykırı davrandı. İşten uzun süre önce çıkarılmış ve başvuru koşullarını sağlamayan vatandaşların da İşkur kapısına gitmiş olabileceği düşünülüyor. İşsizlik sigortası fonundan ödeme yapılan vatandaş sayısı ise 5 milyonu aştı.

PATRONLAR İSTİSNAİ DURUMLARI GEREKÇE GÖSTERDİ

Sözcü gazetesinde yer alan habere göre, işten çıkarma belli istisnalar dışında 17 Nisan 2020 tarihinde üç ay süre ile yasaklanmasına rağmen işsizlik maaşına başvuran kişi sayısının mayıs ayında 102 bin kişi artması dikkat çekti. İşten çıkarma yasağında istisna durumlar var. Örneğin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II. Maddesi’nde göre ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebepler gerekçesiyle işçi kovulabiliyor.

Bu maddeye aykırı olarak işten çıkarma yapan patrona ise sözleşmesi feshedilen her işçi için fiilin işlendiği tarihteki aylık brüt asgari ücret tutarında (2 bin 943 TL) idari para cezası veriliyor.

GENELDE İLK AYDA BAŞVURULUYOR

İşsizlik maaşı alabilmek için hizmet akdinin feshinden sonraki 30 gün içinde en yakın İşkur’a başvurmak gerekmekte. Mücbir sebepler dışında 30 gün içerisinde başvurulmaması halinde, başvuruda gecikilen süre, toplam hak sahipliği süresinden düşülmekte. İşsizlik maaşı 600 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 180 gün, 900 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 240 gün, 1080 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 300 gün için ödeniyor. İşsizlik maaşı 1,168 TL ila 2,336 TL arasında değişiyor.

MAYISTA İŞSİZLİK MAAŞI ALAN ÇALIŞAN 5 MİLYONU AŞTI

Öte yandan, İşkur tarafından yayımlanan İşsizlik Sigortası Fonu Mayıs Bülteni verilerine göre ise Mayıs’ta fondan ödeme yapılan çalışan sayısı 5 milyonu aştı.

Fon’dan mayısta 530 bin 15 kişiye toplamda 656 milyon 460 bin TL işsizlik sigortası ödemesi yapıldı. Bu kalemde kişi başı net ödeme 1.239 TL oldu. Mayıs’ta 102 bin 187 kişi işsizlik maaşı için başvuruda bulunurken, bu kişilerden sadece 16 bin 427’si olumlu yanıt aldı.

“Ücretsiz izin” düzenlemesini hükümet “işten çıkarma yasağı” olarak duyursa da işten çıkarma sonrası yapılabilen işsizlik maaşı başvuruları devam etti.

3 MİLYON KİŞİYE KISA ÇALIŞMA ÖDEMESİ

Fon’dan mayısta 3 milyon 91 bin 402 kişiye toplamda 5 milyar 154 milyon TL’lik kısa çalışma ödemesi yapıldı. Bu kalemde kişi başı net ödeme 1.666 TL oldu.

Nisan ve mayıs dönemlerinde ücretsiz izne çıkarılan ya da kısa çalışma ödeneğinden faydalanamayan 1 milyon 358 bin 375 kişiye toplamda 1 milyar 701 milyon TL’lik “nakdi ücret desteği” ödemesi yapıldı. Bu kalemde kişi başı ortalama ödeme 1.253 TL oldu.

[Kronos.News] 11.6.2020

İtalyan gazetesi bekçileri yazdı

İtalya'da yayımlanan La Repubblica gazetesi, TBMM'de kabul edilen Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu'nu "Erdoğan'ın muhafızları. Rejime kalkan olacak paralel polis" başlığıyla duyurdu.

La Repubblica'da yayımlanan haberin girişinde şu ifadeler yer aldı:

"Ben yatarken sokakta bekçi düdüğünü duymak istiyorum. Vatandaşımız evde yatarken, sokakta birisinin onu beklediğini, huzurunun emin ellerde olduğunu duymasını istiyorum.

"Türkiye'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'ya böyle demişti. Ve Türkiye'de liderin her fısıltısı kanuna dönüşüyor."

Haber-analizde, bekçiler için "Bir nevi paralel polis gücü. Liderin şahsi milis gücüne dönüşmesinden korkanlar az değil" denildi.

Gazete, "Türkiye her zaman askeri bir ülke olarak anılır. Genel kafa yapısı olarak gerçekten de öyledir, okul çağından itibaren: sıkı disiplinli, katı, planlı. Bugünden itibarense birçokları Türkiye'yi, polisin de bir o kadar güçlü olduğu bir devlet olarak görecek" diye yazdı.

Yeni yasayla bekçilere kimlik sormaktan silah taşımaya kadar geniş yetkiler verildiğini vurgulayan gazete, bekçilerin görevlerininse "muğlak" olduğunu belirtti.

La Repubblica'daki haberde, bekçilerin işe alımı için "polis memurluğu için gerekli mesleki kriterlere ihtiyaç duyulmadığının" da altı çizildi ve "Birçoğu, dini ilhamlı muhafazakar partiye sadık ailelerden seçiliyor" denildi.

Gazete bu sisteme karşı çıkanların, bekçilerin "vatandaşların güvenliğini sağlamak için değil, onları kontrol altında tutmak için" görev yapacaklarından kaygı duydukları görüşüne de yer verdi.

Haberde New York merkezli insan hakları kuruluşu Human Rights Watch'un (İnsan Hakları İzleme Örgütü) bekçilerin "hesap vermeyen bir güce dönüşmesi" endişesini dile getirdiği hatırlatıldı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu geçen ay katıldığı bir televizyon programında "Bekçiler, 1966'dan beri kimlik soruyor. Yönetmeliği var, soruyor ama polisin bir takım yaptıklarını yapamaz bekçi" demişti.

Soylu, "Şu anda 26 bin civarında bekçimiz var, 2 bin 500 daha başlayacak, 28 bin 500 olacak. Toplam 30 bin kadromuz var, bunun 28 bin 500'ünü doldurduk, 1500 kadar kadromuz var ama Sayın Cumhurbaşkanımız, hükümetimiz böyle bir kadro açma kararında bulunursa, 40 bin rakamına belki tamamlayabiliriz" demişti.

Bekçilerin adaylık sürecinde verilen 41 günlük temel eğitimin yetersiz olduğu eleştirileri üzerine kanun teklifinde değişiklik yapılmıştı.

Kabul edilen yasaya göre bekçilere adaylık sürecinde verilen temel ve hazırlayıcı eğitim süresi en az 3 ay olacak.

[Samanyolu Haber] 11.6.2020

Alman ressamlar tutsak gazetecileri unutmadı

Türkiye'de 200'den fazla gazeteci demir parmaklıklar ardında. Almanya'da Hakikat Savaşçıları Derneği Türkiye'deki hukuk ihlallerine dikkati çekmek için Silivri Kapalı Cezaevi'nde tutuklu gazetecilerin portrelerini çizdi.

 Almanya’nın Frankfurt şehrinde ikamet eden sanatçıların kurduğu Wahrheitskämpfer (Hakikat Savaşçıları) Derneği öldürülen veya cezaevinde olan gazetecilerin resimlerini çizip sergiler düzenliyor.

Daha önce Suriye, Pakistan, Somali, Irak, Filipinler, Endonezya’daki gazeteciler için benzer çalışmalar yapan dernek, Türkiye’de İsrabul Silivri Kapalı Cezaevi'nde kalan 40 gazeteciyle ilgili özel bir çalışma yaptı. Her gazetecinin portresini çizerek yayımladı.

AVRUPA ADALET DİVANINA MEKTUP GÖNDERDİLER

Dernek aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Mustafa Şentop, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, İçişleri Bakanlı Süleyman Soylu, Almanya Federal Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Birliği (AB) Dışişleri Bakanı Josep Borrell ve Lüksemburg’daki Avrupa Adalet Divanı’na cezaevindeki gazetecilerle ilgili Almanca-Türkçe mektuplar gönderdi.

“GAZETECİLERİN SERBEST BIRAKILMALI”

Hakikat Savaşçıları, mektubunda İstanbul Kapalı Silivri Cezaevinde mahpus 39 gazeteci için endişe duyduklarını kaydetti.

Mektupta şu ifadeler yer aldı: “Biz sanatçıyız, öldürülmüş ve hapsedilmiş gazeteciler çiziyoruz. Şu anda Silivri’de bulunan 39 gazeteciden endişe duyuyoruz . Koronavirüs cezaevine de yayıldı. Resmi bilgilere göre, 82 mahkum virüs kapmış durumda ve bunlardan biri öldü (22 Mayıs 2020 itibarıyla). Şiddet içeren suçlardan hüküm giyenler afla serbest kalırken, gazetecilerin de bırakılması gerekiyor.”

AHMET ALTAN’ SON YAZISINDAN ALINTI YAPTILAR

Dernek, kurumlara gönderdiği mektubunda Ahmet Altan’ın Washington Post’ta yayımlanan yazısının şu bölümlerine de yer verdi: “Ben 70 yaşındayım ve hapisteyim. Suyun altında oturmayı da ölümün hedefinde olmayı da birçoğunuzdan daha iyi bilen biri olarak size şunu söylemek istiyorum: Ümitsizliğe kapılmayın… Bunları, benim yaşımdaki insanları öldüren salgının hızlı saldırısını bir hapishane hücresinde beklerken yazıyorum. Kendim için değil ama bir parçası olduğum insanlık için iyimserim.”


PORTRELERİ ÇİZİLEN GAZETECİLER

Dernek mektubun sonunda “Aşağıdaki gazetecileri virüsün insafına bırakılmadan acil serbest bırakılmalarını istiyoruz” diyerek portresini çizdiği Silivri’de hapiste olan gazetecilerin isimlerini sıraladı:

Mustafa Erkan Acar
Faruk Akkan
Tuncay Akkoyun
Ahmet Altan
Hüseyin Aydın
Mehmet Baransu
Osman Çalık
Gökçe Fırat Çulhaoğlu
Yakup Çetin
Mutlu Çölgeçen
Habip Güler
Nuh Gönültaş
Mahmut  Gülecan
Ercan Gün
Serkan Sedat Güray
Yılmaz Kahraman
Cemal Azmi Kalyoncu
Hidayet Karaca
Bayram Kaya
Abdullah Kılıç
Seyid Kılıç
Muhammed Sait Kuloğlu
Ali Kuş
Ahmet Memiş
Ali Özpar
Erdal Şen
Ahmet Metin Sekizkardeş
Emre Soncan
Yakup Şimşek
Ufuk Şanlı
Ünal Tanık
Mümtazer Türköne
Mustafa Ünal
Oğuz Usluer
Cuma Ulus
Fevzi Yazıcı
Aykut Yıldır
Hüdaverdi Yıldırım

Hakikat Savaşçıları Derneği'nin sitesine ulaşmak için TIKLAYIN.

[Samanyolu Haber] 11.6.2020

Erdoğan muhaliflerine nefes aldırmıyor

Güney Afrika’nın en büyük medya kuruluşu olan Independent, Türkiye'deki hukuksuzluklar karşısında sivil toplumun tamamen sindirildiğine dikkati çekti.

Güney Afrika’nın en büyük medya kuruluşu olan Independent’ın dış haberler editörü Shannon Ebrahim “Demokrasiye yönelik tehditler” başlıklı yazı dizisinin ikincisinde Amerika, Macaristan ve Türkiye’deki kanunsuzlukları sıraladı.

Ebrahim, bugün yayımlanan “Otoriter popülistlerin yükselişi” başlıklı makalesinde, “Türkiye’deki sivil toplumdaki çaresizliğin derecesi kıyaslanamaz boyutlarda.” cümlesi ile Erdogan rejiminin mağdurlara nefes aldırmayan politikalarını en sert dille eleştirdi.

BİR ZAMANLAR PARMAKLA GÖSTERİLEN ÜÇ ÜLKE

130 yıllık medya kuruluşunda yayınlanan yorum yazısında, bir zamanlar demokrasinin parmakla gösterilen ülkeleri Amerika, Türkiye ve Macaristan’ın otoriter liderler elinde demokrasiden nasıl geriye gittiğini tarif etti.

Ebrahim bu üç ülkede hükümetlerin, son yıllarda demokrasinin en temel kaidelerini nasıl yıktıklarını, gastecilerin hapsedilerek veya halkın düşmanı gösterilerek özgür seslerin kısıldığını ve azınlıkların haklarının gasp edildiğini yazdı.

DEMOKRATİK KURUMLARI ZAYIFLATTILAR

Ebrahim, popülist liderlerin planlı şekilde protestocuları ve isyancıları kışkırtarak, kalabalık muhalifleri demir yumrukla ezip, vatandaşların temel haklarını, özgürlüklerini ellerinden alıp, demoktarik kurumları zayıflattıklarını ifade etti.

Amerika, Macaristan ve Türkiye’de resmi medya kuruluşlarının otoriter popülist liderlerin sözcüsü haline geldiğini belirten Ebrahim, bu ülkelerdeki özgür medyanın ise yalan haber merkezleri gibi gösterilerek  haklarıın gözünde şeytanlaştırıldığı tanımını yaptı.

Diktatörlerin en bariz icraatının “yürütmeyi” ele geçirmeleri olduğunu yazan Ebrahim, bir ülkede “demokrasiyi en ustaca yıkmanın altı göstergesini” şöyle sıraladı: "Dezenformasyon yaymak, muhalefeti ezmek, bağımsız kurumları politize etmek, yürütmeyi (mecliste) kontrolü altına almak, belirli kesimleri, dini grupları yasa dışı ilan etmek ve seçimlere hile karıştırmak."

"TÜRKİYE'DE HÜKÛMETİN FARKLI DÜŞÜNCEYE TAHAMMÜLÜ YOK"

1990’larda demokrasiler için iyi bir model olan Macaristan’ın 2010’dan beri ülkeyi yöneten Victor Orban elinde Amerika’ya göre kıyasla daha da otoriterleştiğini belirten Shannon, en çok ayrıntıyı ise Türkiye örneğinde verdi.

Yazar, bir zamanların demokrasinin çiçek açan ülkesi olarak gösterilen ülkesi Türkiye’de şu anda hükümetin farklı düşüncelere karşı tahammülsüz olduğunu ifade etti.

Türkiye devletinin dünyada en çok gazeteci hapsettiğini ve  hükümetin en büyük yazılı basın ve görsel medya kuruluşlarını ele geçirerek, dev medya gruplarını iktidar partisinin sözcüsü haline getirdiğini yazdı.

MUHALİFLER "TERÖRİST" İLAN EDİLİYOR

Ebrahim makalede şunları ifade etti: “Siyasi muhalif diye sınıflandırılarılan insanlar terörist ilan ediliyor ve onbinlerce insan işkence görüyor…hükümetin muhalifleri ile çok gevşek bağı olanlar bile hapsediliyor, aşağılanıyor, mal varlıklarına el konuluyor ve aileleri gözetim altında tutuluyor.”

Son makalesinde “Özgürlüğün Türkiye’de artık bir çok insan için ulaşılması çok zor bir durum.” tespitinde bulunan Güney Afrikalı editör Ebrahım, insanlığın tek umudunun dünyadaki vicdanlı kadın ve erkeklerin (diktatörlere karşı) seslerini yükseltmeleri olduğunu ifade ediyor.

[Samanyolu Haber] 11.6.2020

Utanç verici operasyonda, tahliye kararı; Elif bebek cezaevinden çıktı!

Adana’da mağdur ailelere erzak ve para yardımı yaptığı ileri sürülen kişilere yönelik operasyonda gözaltına alınıp ardından 6 aylık kızı Elif’le birlikte cezaevine gönderilen Münevver Tekin, tahliye edildi. Tahliye haberini İnsan Hakları Savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, sosyal medya hesabından duyurdu. Gergerlioğlu, ”Abartılı operasyonların mahcup sonucu! Dün Adana’daki operasyonda sabahın erken saatinde gözaltına alınan 6 aylık bebek annesi Münevver Tekin az evvel tahliye edildi. İnfaz yasasını umursamayıp cezaevine atmışlardı, kınamıştık! Evinde silah bulunduğu yalanına karşı eşi medyaya dava açıyor!” ifadelerini kullandı.

[TR724] 11.6.2020

‘Türkiye’deki sivil toplumun çaresizliğinin derecesi eşsiz boyutlarda’

Güney Afrika’nın en büyük medya kuruluşu olan Independent’ın dış haberler editörü Shannon Ebrahim “Demokrasiye yönelik tehditler” yazı dizisinin ikincisinde, Amerika, Macaristan ve Türkiye’deki kanunsuzlukları tanımladı. Ebrahim, bugün yayınlanan “Otoriter Popülistlerin Yükselişi” başlıklı makalesinde  “Türkiye’deki sivil toplumdaki çaresizliğin derecesi kıyaslanamaz boyutlarda” cümlesi ile, Erdogan rejiminin mağdurlara nefes aldırmayan politikalarını en sert dille eleştirdi.

130 yıllık medya kuruluşunda yayınlanan yorum yazısında, bir zamanlar demokrasinin parmakla gösterilen ülkeleri Amerika’nın ve Macaristan’ın otoriter liderler elinde demokrasiden nasıl geriye gittiğini tarif etti. Ebrahim bu üç ülkede hükümetlerin, son yıllarda demokrasinin en temel kaidelerini nasıl yıktıklarını, gastecilerin hapsedilerek veya halkın düşmanı gösterilerek özgür seslerin kısıldığını ve azınlıkların haklarının gaspedildiğini yazdı.

Popülist liderler protestoları kışkırtıyor

Yazar Ebrahim, popülist liderlerin planlı şekilde protestocuları ve isyancıları kışkırtarak, kalabalık muhalifleri demir yumrukla ezip, vatandaşların temel haklarını, özgürlüklerini ellerinden alıp, demoktarik kurumları zayıflattıklarını ifade etti.

Amerika, Macaristan ve Türkiye’de resmi medya kuruluşlarının otoriter popülist liderlerin sözcüsü haline geldiğini belirten Ebrahim, bu ülkelerdeki özgür medyanın ise yalan haber merkezleri gibi gösterilerek  haklarıın gözünde şeytanlaştırıldığı tanımını yaptı. Diktatörlerin en bariz icraatlarının “yürütmeyi” ele geçirmeleri olduğunu yazan Ebrahim, bir ülkede “demokrasiyi en ustaca yıkmanın altı göstergesini” şöyle sıraladı; dezenformasyon yaymak, muhalefeti ezmek, bağımsız kurumları politize etmek, yürütmeyi (mecliste) kontrolü altına almak, belirli kesimleri, dini grupları yasa dışı ilan etmek ve seçimlere hile karıştırmak.

Amerika’da son yıllarda demokrasiden geriye gidişin bir çok işaretinin gözlemlendiğinin altını çizen Shannon Ebrahim, Trump idaresinin Adalet Bakanlığı’nı siyasileştirdiğini, federal sistemdeki bağımsız kurumların yandaşlarla (loyalists) doldurulduğunu, sadakat göstermeyenlerin görevden alındığını, eleştirel medyaya misilleme yapıldığını açıkladı. 1990’larda demokrasiler için iyi bir model olan Macaristan’ın 2010’dan beri ülkeyi yöneten Victor Orban elinde Amerika’ya göre kıyasla daha da otoriterleştiğini belirten Shannon, en çok ayrıntıyı ise Türkiye örneğinde verdi. Yazar, bir zamanların demokrasinin çiçek açan ülkesi olarak gösterilen ülkesi Türkiye’de şu anda hükümetin farklı düşüncelere karşı tahammülsüz olduğunu ifade etti. Türkiye devletinin dünyada en çok gazeteci hapsettiğini ve  hükümetin en büyük yazılı basın ve görsel medya kuruluşlarını ele geçirerek, dev medya gruplarını iktidar partisinin sözcüsü haline getirdiğini yazdı. Ebrahim yazısını şöyle sonlandırdı, “Siyasi muhalif diye sınıflandırılarılan insanlar terörist ilan ediliyor ve onbinlerce insan işkence görüyor…hükümetin muhalifleri ile çok gevşek bağı olanlar bile hapsediliyor, aşağılanıyor, mal varlıklarına el konuluyor ve aileleri gözetim altında tutuluyor.”

Son yazısında “Özgürlüğün Türkiye’de artık bir çok insan için ulaşılması çok zor bir durum” olduğunu tekrarlayan Güney Afrikalı yazar ve editör Ebrahım, insanlığın tek umudunun, dünyadaki vicdanlı bayan ve erkeklerin (diktatörlere karşı) seslerini yükseltmeleri olduğunu ifade ediyor.

[TR724] 11.6.2020

Kumpası ağzından kaçıran Emre Cemil Ayvalı istifa etti!

CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında cemaate kurulan kumpası ağzından kaçıran AKP Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcısı Emre Cemil Ayvalı istifa etti.

CNN Türk’te Hizmet Hareketi’nin kendileri tarafından kullanıldığı itirafında bulunan Ayvalı, “FETÖ’yle AKP kol kola girdiyse bunu farklı darbecileri tasfiye etmek için yaptı” diyen AKP Medya Başkan Yardımcısı Emre Cemil Ayvalı istifa etti.

AKP Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcısı Emre Cemil Ayvalı, partisinin zarar görmemesi için görevinden istifa ettiğini duyurdu.

AKP’NİN ZARAR GÖRMEMESİ İÇİN İSTİFA ETTİ

Ayvalı’nın açıklamaları şöyle: ‘‘Dün akşam CNN TÜRK’te geçmişte siyaset üzerinde vesayet oluşturmak isteyen darbeci Kemalist anlayış ve FETÖ’nün güç mücadelesine ilişkin sözlerim farklı noktalara çekilmiş ve benim üzerimden partime zarar vermek isteyenler topluca bir dezenformasyon oluşturmuşlardır. Partim ve davam benim için son derece değerlidir. Partimin zarar görmemesi adına iki yıldır onurla yürüttüğüm Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcılığı görevinden ayrılıyorum.’’

[TR724] 11.6.2020

Utanç operasyonunda ‘zor’ soru: “Şu kişiyle neden AVM’ye gittin?”

Adana'da polis, ihtiyaç sahiplerine yardım eden vatandaşların evine sabah ağır silahlarla baskın yaptı.
Adana’da uzun namlulu silahlarla yapılan baskında gözaltına alınanlara ‘şok’ sorular sordukları ortaya çıktı. Söz konusu sorulardan birini İnsan Hakları Savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu kamuoyuyla paylaştı. Buna göre, gözaltına alınan kadınlardan birine, ‘Şu kişiyle neden AVM’ye gittin’ sorusu sorulmuş! Gergerlioğlu, “Adana’da gözaltına alınanlara yöneltilen suçlamalara dair..! “Benim hanıma sadece bu kişi ile neden avm ye gittin diye baskın yapmışlar” ifadelerini kullandı.

Adana’da dün şafak vakti yapılan baskınlarda, mağdur ailelere erzak ve para yardımı yaptığı ileri sürülen 63 kişi gözaltına alınmıştı. Baskın yapılan evlerin kapıları koç başlarıyla kırılmış, evdekiler yere yatırılarak ters kelepçe takılmıştı. Söz konusu 63 kişinin suçu, bizzat Başsavcılık tarafından mağdur durumda olan ailelere para ve erzak yardımı yapmak olarak açıklandı.

[TR724] 11.6.2020

Müyesser Yıldız: Birileri 15 Temmuz’un perde arkasının sorgulanmasından çok korkuyor!

“Askeri casusluk” suçlamasıyla 3 gün önce gözaltına alınan Odatv Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız, avukatı aracılığıyla yeni bir açıklamada yaptı. 15 Temmuz’un perde arkasının sorgulanmasının birilerini çok korkuttuğuna dikkat çeken Müyesser Yıldız, “Birileri 15 Temmuz’un perde arkasının sorgulanmasından çok korkuyor ve bunu engellemeye çalışıyor.” dedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çağrıda bulunan Yıldız, “Şu şu isimlerin gazetecilik yapması yasaklanmıştır; şu konular ve şu şahısların isimlerinin ağza alınması yasaklanmıştır’ diye bir kanun ya da kararname çıkarsınlar da onlar da biz de rahatlayalım.” diye konuştu.

Odatv Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız, üç gün önce “askeri casusluk” suçlamasıyla sabah saatlerinde gözaltına alındı. Yıldız’ın gözaltına alınma nedeni olarak yaptığı 29 telefon görüşmesinde edindiği bilgileri haber yapmaması gösterildi. Gözaltındaki dördüncü günde Müyesser Yıldız’ın Emniyet sorgusuna başlandı.

Avukatı aracılığıyla yeni bir açıklamada bulunan gözaltındaki Müyesser Yıldız, “Birileri 15 Temmuz’un perde arkasının sorgulanmasından çok korkuyor ve bunu engellemeye çalışıyor” ifadelerini kullandı.

YILDIZ: TÜRKİYE’DE ASRIN SUÇU İCAT EDİLİYOR

“Olmayan evrakların, yazılmayan haberlerin hesabı sorulmak isteniyor; aynen 2011’de Ahmet Şık’ın basılmayan kitabında olduğu gibi” diyen Yıldız, “Dünya uzaya seyahat düzenlerken Türkiye’de asrın suçu icat ediliyor. Ayıptır, yazıktır, günahtır.” şeklinde konuştu.

Gözaltındaki Müyesser Yıldız’ın Odatv’ye gönderdiği yeni açıklaması şöyle:

“Olmayan evrakların, yazılmayan haberlerin hesabı sorulmak isteniyor; aynen 2011’de Ahmet Şık’ın basılmayan kitabında olduğu gibi. Bu operasyonun özü ve merkezi maalesef benim. Birileri 15 Temmuz’un perde arkasının sorgulanmasından çok korkuyor ve bunu engellemeye çalışıyor.

”DEMEK Kİ KORKTUKLARI BİR ŞEYLER VAR”

Elimde ne tür bilgi ve belgeler olduğunu ve bir kitap çalışmam olup olmadığını merak ediyorlar sanırım. Onun için bir kez daha çeyiz sandığı gibi hem de imajını almadan bilgisayarıma el koydurdular. Demek ki korktukları bir şeyler var.

Kamuoyu TSK yönetiminin casusluktan ne anladığını İzmir Casusluk Davası’nda çok iyi gördü. Ders notlarına, İlker Başbuğ’un seminer notlarına ‘gizli devlet sırrı’ raporu verdiler. Ellerine laptop alıp, gazetecilere birtakım görüntüleri izletip, ‘Sizin bilemediğiniz neler var’, dediler. Yüzlerce askeri casusluktan suçlayıp yıllarca hapislerde yatırdılar. Sonuçta hepsi beraat etti. Bu işleri yapan savcı da askerleri, lehine casusluk yapmakla suçladığı Yunanistan’a kaçarken yakalandı.

”DÜKEL’İ 10 YIL SONRA İL KEZ BUGÜN NEZARETHANEDE GÖRDÜM”

Bugün gözaltında 4’üncü günüm. Tarafıma ya da avukatıma hiçbir bilgi, belge verilmedi. Biz öyle bir örgütüz ki, benim suç ortağım olduğu iddia edilen İsmail Dükel’i, bu sabah nezarethane işlemleri sırasında 10 yıl sonra ilk kez gördüm. En önemlisi, hala ne ile suçlandığımı resmen bilmiyorum; ama sağolsun, savcılığı ve hakimliği üstlenmiş olan Abdurrahman Şimşek hazretleri sayesinde Sabah’tan bir şeyler öğreniyoruz.

İnsanların telefon konuşmalarını masumiyet karinesini ve mahremiyeti çiğneyerek sızdıranlar, eninde sonunda bunun hesabını yargıya verecekler. Devlet gömleği giydirilmiş ‘tetikçiler ve muhterisler’ benimle hesaplarını arkadan dolanarak ya da devlet gücünü kullanarak değil, hayatlarında bir kez mertçe yapsınlar.

Benim doğum yerim belli, nüfus kaydım belli, soyum sopum belli.  Benden vatan haini de casus da çıkaramazlar.

Ben 15.5 ay hapis yattım ve beraat ettim. Devlet aleyhine tazminat davası açtığımda kazanacağım kesin olduğu halde dava açmayan tek kişi sanırım benim. Devletin askeri, polisi, hakimi, savcısı; kısacası, şahsında devleti temsil eden kişiler hata yapabilirler ama devlet hata yapmaz. Benim devletime karşı hiçbir kırgınlığım ve kızgınlığım yoktur.

”ERDOĞAN ŞU İSİMLER GAZETECİLİK YAPAMASIN DİYE KANUN ÇIKARSIN”

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve Sayın Erdoğan’a çağrımdır: ‘Şu şu isimlerin gazetecilik yapması yasaklanmıştır; şu konular ve şu şahısların isimlerinin ağza alınması yasaklanmıştır’ diye bir kanun ya da kararname çıkarsınlar da onlar da biz de rahatlayalım.

Şu çağda, şu güzelim ülkemizin dünyaya rezil edilmesine ve hukukun Orta Çağ’a döndürülmesine üzülüyorum. Dünya uzaya seyahat düzenlerken Türkiye’de asrın suçu icat ediliyor. Ayıptır, yazıktır, günahtır!”

[TR724] 11.6.2020

Network Marketing Sistemi’nin İslam Fıkhı açısından tahlili [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Network marketing (ağ pazarlama); toptancı, perakendeci ve dağıtıcı gibi aracı kurumları ortadan kaldırarak ürün ve hizmetlerin bizzat müşterilerin ayağına gidilerek tanıtım ve pazarlamasının yapıldığı “doğrudan satış”ın bir çeşididir. Ağ pazarlamanın diğer bir adı da çok katlı pazarlamadır (multi-level marketing).

Doğrudan satışın tek katlı pazarlama ve çok katlı pazarlama (multi-level marketing) olmak üzere iki çeşidi vardır. Tek katlı pazarlamada, firma adına çalışan pazarlamacılar (distribütörler), tek tek müşterilerin ayağına giderek ürünlerini satmaya çalışırlar. Sattıkları her ürün için de firmadan belirli bir komisyon alırlar. Çok katlı pazarlamada ise her distribütör kendisiyle aynı işi yapacak yeni üyeler bularak bir ekip/ağ oluşturmaya çalışır ve bu ekipteki diğer distribütörlerin satın aldığı veya sattığı ürünlerden de firmanın belirlediği bir plan çerçevesinde komisyon kazanır.

Her iki sistemde de firmaların amacı ürünlerini distribütörler aracılığıyla doğrudan son tüketiciye ulaştırmaktır. Fakat çok katlı pazarlama sisteminin kendine özgü bir kuruluş ve işleyiş felsefesi vardır. Bu sistemde tüketicilerin firmadan doğrudan ürün satın alması mümkün değildir. Ürün satın alımı sadece distribütörler aracılığıyla gerçekleşir. Özellikle dünya çapında ün yapmış büyük firmaların milyonlarca distribütörü vardır. Belli bir miktar giriş aidatı ödeyerek veya ürün paketi satın alarak sisteme dahil olan distribütörler hem firmanın ürünlerinin satışına aracılık etmeye hem de yeni distribütörler bulmaya çalışırlar. Zira bu sistemde para kazanmanın en temelde iki yolu vardır: Birincisi, firmanın ürünlerini satmak veya satışına aracılık etmek, ikincisi de oluşturulmuş alt hatlarda yer alan distribütörlerin yapmış oldukları satışlardan komisyon/bonus/puan elde etmek.

Firmaların, network marketing sistemini tercih etmesinin en temel sebebi, bir kısım teşvik edici veya zorlayıcı şartlar koyarak distribütörleri bilfiil kendilerine bağımlı müşteriler haline getirmek; ikincisi de her distribütörün akrabalık ve arkadaşlık ilişkilerini kullanarak ürünlerini olabildiğince fazla tüketiciye ulaştırmaktır.

Distribütör ağını genişletmek için üyelerine oldukça cazip teşvik ve fırsatlar sunarlar. Elde ettikleri cironun önemli bir kısmını distribütörlere dağıtırlar. Bu oran, bazı firmalarda yüzde 80’lere kadar ulaşır. Belirli bir üyelik aidatı veya ürün paketi satın alma karşılığında sisteme kaydettiği her üyeden, onun sattığı ürünlerden, onun bulacağı yeni üyelerden, yeni üyelerin bulacağı daha yenilerden… komisyon alacağını bilen her distribütör ekibine yenilerini dahil etmek için canla başla çalışır. Sisteme önceden girmiş ve ağını genişletmiş olan bazı distribütörlerin büyük kazançlar elde ettiğini görmek de önemli bir teşvik unsuru olur.

Saadet Zincirlerinden Farkı

Network marketing sistemi sık sık saadet zinciriyle karıştırılır. Fakat bu ikisi tamamıyla aynı şeyler değildir. Bunları birbirinden ayıran en temel ölçüt, ürün satışının olup olmamasıdır. Saadet zincirlerinde ürün satışı söz konusu değildir veya ortada sembolik bir ürün vardır. Yakın tarihte ve günümüzde bu sistemin farklı yapıları kurulmuş olsa da temel mantık sisteme sonradan girenlerin önce girenlere para ödemesidir. Gitgide genişleyen bir piramit yapısı kurulur. Bu sebeple buna “piramit sistemi” de denir veya 1920’de ilk defa piramit yapısını kuran Charles Ponzi’ye atıfla bu sistem “ponzi oyunu/aldatmacası (ponzi scheme)” olarak da isimlendirilir.

Burada piramidin altından üstüne doğru bir para akışı vardır. Herkes daha sonra gelecek büyük meblağlara bel bağlayarak belirli bir ücret karşılığında sisteme üye olur. Piramidin üstündekiler, yani sisteme ilk dahil olanlar, oluşturdukları zincir vasıtasıyla büyük paralar kazanırlar. Piramit büyümeye devam ettiği sürece para akışı devam eder. Fakat bu ilanihaye devam edip gitmeyeceğinden bir yerde kopar. İşte bu durumda sisteme en son dahil olan piramidin tabanı mağdur edilmiş olur.

Saadet zincirinin haramlığı noktasında İslam alimleri ittifak etmiştir. Çünkü bu, dolandırıcılıktan başka bir şey değildir. Haksız ve karşılıksız yere kazanç sağlanan bir sisteme hiçbir âlimin cevaz vermesi mümkün değildir. Bu yüzden biz de çok fazla bunun üzerinde duracak değiliz.

Âlimlerin Konuya Yaklaşımı

Bizim bu yazıda asıl üzerinde duracağımız konu network marketing sistemidir. Her ne kadar bu sistemi saadet zincirinden ayıran önemli noktalar olsa da, aralarında bir kısım benzerliklerin bulunduğu da göz ardı edilemez. İşte bu sebeple network marketing sistemi pek çok fıkıh heyetinin gündemini meşgul etmiş, konu etrafına akademik düzeyde önemli çalışmalar yapılmış ve birçok fetva verilmiştir.

İslâm dünyasında konu etrafında serdedilen görüşlere baktığımızda şunu görürüz: Az sayıdaki ulemanın, bir kısım şartlar ileri sürerek bu şartları taşıması durumunda bu sisteme cevaz vermesine mukabil; büyük çoğunluk naslar ve İslam iktisadının temel ilkeleri açısından network marketing sistemini mahzurlu görür. Mecmeu’l-fıkhi’l-İslâmî ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nun yanı sıra Mısır, Ürdün ve Halep’te bulunan Daru’l-ifta kurumları da olumsuz görüş beyan edenler safında yer alır.

a) “Caiz” Diyenlerin Delilleri:

Caiz diyenlerin en önemli dayanakları, “ibaha-i asliye” delilidir. Bu delile göre eşya ve fiillerde asıl olan mübahlıktır. Dolayısıyla herhangi bir şeyin haram kılındığına dair bir delil bulunmadıkça onun mübah olduğuna hükmedilir. Onlar, network marketing sistemini doğrudan haram kılan bir nas olmamasından hareketle onun cevazına hükmetmişlerdir.

Ne var ki bu konuda muayyen bir nas bulmaya çalışmak çok dar ve şekilci bir yaklaşımdır. Akitlerin meşruiyetini belirlemede kullanılan zulüm, haksızlık, aldatma, garar ve cehalet gibi pek çok ilke açısından meseleye yaklaşılması mümkündür.

Öte yandan cevaz hükmünü savunanlar, ağ pazarlamanın bir çeşit komisyonculuk olduğunu; aldatma, hile ve haksızlık olmadığı sürece komisyonculuğun da (simsarlık) “caiz” olduğunu söylemişlerdir.

Bu doğrudur. Gerçekten de distribütörlerin yapmış oldukları iş bir nevi komisyonculuktur/simsarlıktır. Fakat diğer akitlere nispeten suiistimale ve haksızlığa daha açık olan komisyonculuğun İslâm fıkhındaki en tartışmalı meselelerden biri olduğu; fakihlerin haksız kazancı ve oluşması muhtemel mağduriyetleri önleme adına komisyonculuğu olabildiğince sıkı şartlara bağladıkları da unutulmamalıdır. Ayrıca elde edilen komisyonun gerçek bir emek ve çabaya dayanması gerektiği üzerinde de durulmuştur. (Bkz. DİA, “Simsar”)

Ağ pazarlamanın kendisine kıyas edildiği diğer bir akit de “cuale akdidir”. Cuale, yapılması istenen bir iş karşılığında ödül ve mükâfat vadetmektir. Her kim istenilen işi yaparsa ödüle hak kazanır. Caiz hükmünü savunan alimler, distribütörlere verilen komisyon ve bonuslardan hareketle network marketing sisteminin cuale akdi üzerine kurulduğunu ileri sürmüş ve bu akdin de çoğunluk ulemaya göre caiz olduğunu savunmuşlardır.

Bu da sathi bir bakış açısını yansıtır. İçinde taşıdığı belirsizlik ve bilinmezliklerden ötürü Hanefilerin cuale akdini fasit saymasını bir kenara bıraksak bile, yaptığı satışlar, getirdiği yeni üyeler veya onların satışları üzerinden süreklilik arz eden kazançları, bir kerelik iş görme üzerine kurulu olan cuale akdiyle özdeşleştirmek mümkün değildir.

Firmayla distribütörler arasındaki anlaşmadan hareketle network marketing sistemini icare (kira) akdine benzetenler de olmuştur. Onlara göre şirket, kiraladığı kişilere, ürünlerini satma veya satacak yeni kişileri bulma karşılığında belli bir ücret ödemektedir.

İlk nazarda firma adına çalışan satıcıları “ecir-i müşterek” olarak değerlendirmek mümkün gibi görünse de bu kişilerin ürün satma veya üye bulma gibi edimleri yerine getirip getirmeyecekleri, ne kadar süreyle iş yapacakları ve ne kadar ücrete hak kazanacakları belirsiz olduğu için meselenin icare akdi çerçevesinde değerlendirilmesi çok zordur. Çünkü icare akdinde süre ve ücretin akit yapılırken belirlenmesi şart koşulur.

Bir malın karşılıksız temliki anlamına gelen hibe akdi açısından konuya yaklaşanlar da olmuştur. Onlar, sistemin cevazını savunma adına, distribütörlere verilen komisyon ve teşvik primlerinin bir çeşit hibe olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ne var ki hibe akdi teberru akitlerindendir. Yani bedelsiz ve karşılıksız olarak yapılır. Distribütörlerin firmayla yaptığı akitler ise ivazlıdır, yani iki tarafa da borç yükler. Bu sebeple muayyen bir iş yükünün karşılığı olarak verilen ücretin hediye veya hibe olarak isimlendirilmesi mümkün değildir.

Son olarak cevaz hükmünü savunanların öne sürdükleri diğer bir argüman da vekalet akdidir. Bazıları, firmayla distribütörler arasındaki ilişkinin hukukî mahiyetini vekalet akdi açısından değerlendirmiş, vekilin ücret almasının caiz olmasından yola çıkarak, distribütörlerin almış oldukları komisyon ve primlerin de cevazına hükmetmişlerdir. Fakat hem distribütörlerin firmayla yaptıkları anlaşmaları hem de alt hatlar ile üst hatlar arasındaki ilişkileri vekil-müvekkil ilişkisine benzetmek oldukça zorlama yorumlardır.

İşleyişi ve kazanç yolları açısından oldukça kompleks bir yapıya sahip olan ağ pazarlamanın doğrudan fıkıh kitaplarında ele alınan akitlerden birine dahil edilmesi zor görünüyor. Elbette söz konusu akitlerle ilgili hüküm ve ilkeler, ağ pazarlamayla ilgili değerlendirmelere de ışık tutacaktır. Fakat ağ pazarlamanın farklı ve yeni bir akit olarak ele alınıp değerlendirilmesi daha sağlıklı bir yol olacaktır.

Fıkıh kitaplarında ticari akitler ile ilgili temel esaslar belirtilmiştir. Fakihler yaşadıkları döneme göre misaller üzerinden konuları işlemişlerdir. Bu misaller pek çok kere günümüze kıyaslanarak bazı yeni meselelere çözüm getirmede ışık tutmaktadır. Bunun yanında günümüzde network pazarlamada olduğu gibi daha önce şekil ve uygulama yönüyle benzeri görülmemiş kompleks ticari işlemler de vardır. Bunların İslam hukukunun ticaret ile ilgili getirdiği temel prensipler açısından analiz edilmesi gerekir.

b) “Caiz Değil” Diyenlerin Delilleri:

Ağ pazarlama yöntemini caiz görmeyen âlimler de farklı deliller ileri sürmüşlerdir. Bu konuda öne sürülen başlıca gerekçelerden biri distribütörlerin alt hatların yaptığı satışlardan kazandığı paraların haksız veya karşılıksız kazanç olarak görülmesidir. İslâm’ın, kazancın temeline emek, sermaye ve risk unsurlarını koyduğunu belirten âlimler, alt hatların satışlarından gelen komisyonlarda bunlardan hiçbirinin bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, 16.11.2016 tarihinde yaptığı toplantıda konuyla ilgili aldığı kararlardan birisi de şudur: “Sisteme dâhil olan katılımcının bizzat kazandırdığı yeni üyeler sebebiyle bir prim alması caizdir. Ancak kazandırılan üyenin daha sonradan yaptığı satışlardan ve onun da getirdiği yeni üyeler ile onların yaptığı satışlardan, herhangi bir emek veya üstlenilen risk olmaksızın prim almak ise caiz değildir.”

Bu konuda öne sürülen diğer önemli bir delil de sistemin bünyesinde “garar” barındırmasıdır. Garar, bir akdin haksız kazanca yol açacak ölçüde belirsizlik ve kapalılık taşımasını ifade eder. Ağ pazarlamaya dahil olan girişimcilerin de ileride ne kadar satış yapabilecekleri veya yeni üyeler bulup bulamayacakları belirsizdir. Yani bu, akıbeti meçhul bir akittir. Sisteme kaydolmak için ödedikleri giriş aidatının veya ürün paketine yatırdıkları paranın kat kat fazlasını kazanabilecekleri gibi, bunları tamamıyla kaybetmeleri de muhtemeldir. Harcadıkları emeğe de bu gözle bakılabilir. İşte bu sebeple Allah Resûlü’nün garar satışını yasakladığına dair nakledilen hadislerin network marketing sistemi için de geçerli olduğu söylenmiştir. (Bkz. Müslim, Büyû’ 4; Ebû Dâvud, Büyû’ 25)

Bazıları da network marketing yöntemini kullanan firmaların ürün fiyatlarına odaklanmış, bunların piyasa değerlerinin çok üzerinde olduğunu söylemiş ve İslâm iktisadında çok önemli bir kavram olan “gabn-ı fahiş” açısından meseleye yaklaşmışlardır. Gabn-i fahişin akitlere ne ölçüde tesiri olacağı hakkında çok farklı fıkhî içtihatlar bulunsa da bir tarafın bilgisizliği, tedbirsizliği veya güveni diğer tarafça suiistimal edilerek gerçekleşen gabnin, haksız kazanca yol açacağında ve akdin sıhhatine tesir edeceğinde şüphe yoktur. “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, aranızda bâtıl (haksız ve haram yollar) ile yemeyin.” (en-Nisa, 4/29) ayeti kesin bir dille haksız kazancın haramlığını vurgulamıştır.

Network marketing sisteminin İslâmî hükümlerin maksatlarına ve İslâm iktisat felsefesine aykırı olduğunu ileri sürenler de olmuştur. Zira İslâm’ın önemli hedeflerinden birisi, alınacak tedbirlerle malların toplum fertleri arasında sağlıklı bir şekilde tedavül etmesini sağlamak ve böylece büyük servetlerin belirli şahısların elinde temerküz etmesine mani olmaktır. Halbuki bu sistem, çok az sayıda insanın yüksek meblağlar kazanmasına, buna karşılık büyük çoğunluğun mağdur edilmesine hizmet etmektedir.

Bazı fakihler de firmayla satıcılar arasında yapılan akdin hukukî mahiyetini mercek altına almış ve bir akit içinde iki akit yapıldığını, bunun da hadislerle yasaklandığını söylemişlerdir. (Tirmizî, Büyû’ 18; Nesâî, Büyû’ 73) Zira firmayla yapılan akit, hem ürün satışını hem de yeni üyelerin sisteme kaydedilmesini içermektedir.

Sistemin kazanma ve kaybetme riski içermesinden hareketle onu kumara benzeten; daha sonra büyük miktarda para kazanabilmek için az bir para yatırılmasından hareketle onu faiz (ribe’n-nesie) açısından ele alan; faizli bir akdi helal kılmak için araya ürün sokuşturulduğunu yani hile yapıldığını iddia ederek onu î’ne akdi gibi değerlendiren fakihler de vardır.

Ne var ki network marketing sistemini doğrudan kumar, faiz veya î’ne akdi olarak görmek isabetli yaklaşımlar değildir. Fakat network marketing sisteminin özellikle bazı uygulamalarının bütünüyle kumar ve faiz şüphesinden beri olduğu da söylenemez.

Bazıları da network marketing sistemlerinin asıl maksadının mal satmaktan ziyade ağı genişletmek olduğunu ileri sürmüş, akitlerle ilgili hükümlerin isim ve şekillerden ziyade mana ve maksatlara bina edileceğinden hareketle de onun mahzurlu olduğu neticesine ulaşmıştır.

Burada da toptancı bir yaklaşıma gitmemek gerekir. Bazı firmaların veya bazı distribütörlerin maksat ve uygulamaları yeni üye merkezli olabilir. Fakat bütünü için bunu söylemek kolay görünmemektedir.

Ağ pazarlama sistemine yöneltilen itirazlardan bir diğeri de aldatmaya (tağrir) sebep olmasıdır. Onlar, hızlı, rahat ve çok fazla para kazanma gibi büyük vaatlerle insanların ikna edilerek sisteme üye yapıldığını, abartılı reklamlarla satılan ürünlerin etrafında mistik bir hava oluşturulduğunu, bu sayede pek çok insanın mağdur edildiğini ifade etmişlerdir.

Öne sürülen bu gerekçe bütünüyle göz ardı edilemez. Gerçekten de pek çok firmanın veya firma adına çalışan girişimcinin sırf muhataplarını ikna edebilme adına bu tür abartı ve aşırı beyanlara kaçtıkları bir gerçektir. Fakat bunun fıkıhtaki ifadesiyle “tağrir” kabul edilmesi ve bu gerekçeyle akdin sıhhatine zarar vereceğinin ileri sürülmesi daha başka unsurların da göz önünde bulundurulmasını gerektirir.

Ahlakî Endişeler

Bütün bunların yanında meseleye etik ve ahlakî normların ihlal edilmesi açısından yaklaşanlar da olmuştur. Çok katlı pazarlamanın ahlaki yönünün Batı dünyasında da tartışmalı olduğunu belirtmek gerekir. Başta Amerika olmak üzere Batılı devletler büyük mağduriyetlere sebep olan saadet zincirlerini kanunlarla yasaklamış; network marketingle ilgili de önemli düzenlemeler yapmış ve sınırlamalar getirmişlerdir. Batılı araştırmacılar, ilgili düzenlemelere uygun olan sistemlerin yasallığını sorgulamasa da etik açıdan ciddi tenkitler yöneltmişlerdir. Meselenin hükmünü değerlendirirken elbette bunların da göz ardı edilmemesi gerekir.

Bilindiği üzere network marketing sistemlerinin öncelikli amacı, ürünlerinin tavsiye üzerine satışını gerçekleştirmektir. Hatta tavsiyenin de ötesinde onlar, arkadaşlık ve akrabalık ilişkilerini veya belirli bir gruba mensup olan fertler arasındaki ortak duygusal bağları ürünlerini satabilmek ve yeni üyeler bulabilmek için kullanmak isterler.

İşte tam bu noktada bazı eleştirmenler, toplumsal ilişkilerin metalaştırılması ve kazanç kapısına dönüştürülmesi gibi tehlikeleri dile getirirler. Daha da önemlisi uzun vadede bir kısım mağduriyetlerin veya hayal kırıklıklarının ortaya çıkabileceğini, bunun da güven bunalımlarına ve itibar kayıplarına sebep olabileceğini belirtirler. Zira aralarında samimi ve sıcak ilişkiler bulunan şahısların ticaretin ilkelerini bütünüyle gözetmeleri çok zordur. Onlar, yakın çevrelerinden gelen teklif ve telkinlere daha çok açıktırlar. Güvendikleri şahısların yapacakları teklifler karşısında olayın önünü arkasını çok fazla araştırma ihtiyacı hissetmezler. Fakat zamanla kendilerine söylenilen sözlerle fiiliyatta karşılaştıkları durum arasında çelişki görürlerse, ilişkileri yıpranmaya başlar.

Aynı gerekçeyle bir doktorun hastalarına ilaç satması veya bir öğretmenin talebelerine ürün pazarlaması da ahlakî bulunmamıştır. Zira bulunduğu konum ve itibarın gücünü kullanarak ürün pazarlayan bir insanla objektif ticari ilişkiler geliştirmek çok zordur. İnsanlar sırf duydukları güvenden veya muhatabının kalbini kırmamak için ürün alabilirler ki bu da ahlakî bulunmamıştır.

İndirimli ürün satın alabilme veya sosyal aktivite olanaklarından faydalanma gibi gerekçelerden ziyade özellikle daha çok para kazanabilmek için bu sisteme kaydolan distribütörlerin gözü sürekli yeni üyelerde olacaktır. Zira onların bizzat satış yaparak kazanabilecekleri para sınırlıdır. Fakat büyük ağlar kurmasını başarabilirlerse, ekibin kazandığı cironun toplamından onlar da hissesini alacaktır.

Bu hedefe doğru adım adım yürüyebilmek için bütün distribütörler tabii olarak üye bulma çalışmasına en yakın çevresinden başlıyorlar. Bir taraftan onlara sattıkları ürünün reklamını yaparken, diğer yandan da içinde bulundukları ağa dahil olmanın avantajlarından bahsediyorlar. İşte bu da bazı etik soruları beraberinde getiriyor. İnsanların bilerek veya bilmeyerek en yakınlarına zarar verebilecekleri üzerinde duruluyor.

Firmaların ürünlerini dışarıdaki insanlardan daha çok kendi çalışanlarına (distribütörlerine) satmaları veya çalışanların birbirine ürün satması, ürünleri satmak için zorlama denebilecek ölçüde psikolojik baskıların veya mecburi şartların konulması da etik açıdan eleştirilen davranışlardır.

Diğer bir konu ise üyelerin sadece sisteme yeni insanlar dahil etmek için ürün almalarıdır. Bu durumda onlar, isteyerek kullanmadıkları ürünleri başkalarına satmaya çalışmış olacaklardır. Giriş paketi adı altında satılan ürünlerin yüksek fiyatlı olması da asıl paranın networkteki insanlar üzerinden kazanıldığını gösterir. Bunların da ahlakdışı davranışlar olduğu belirtilmiştir.

Bu alanda faaliyet gösteren pek çok çalışanın söylemiş olduğu, “Oturduğun yerden para kazan!”, “Hızlı bir şekilde zengin ol!” gibi sözlerin de, bu düşünceyle sisteme giren insanların niyetinin de ahlaka aykırı olduğu dile getirilmiştir.

Ayrıca ürünlerin serbest piyasaya girmemesi de tenkit edilmiştir. Ürünün serbest piyasaya girmesi rekabete açık hale gelmesini sağlayacak ve aşırı fiyatları dengeleyecektir. Aynı zamanda gerçekçi bir arz talep dengesi kuracaktır. Fiyatların bütün aşamalarda bu şirketler tarafından pazarlıksız ve piyasa rekabetinden bağımsız istenildiği gibi belirlenmesi serbest piyasa ekonomisi açısından doğru görülmemektedir.

Değerlendirme ve Netice

Buraya kadar yapılan kısa izahlardan da anlaşılacağı üzere network marketing sistemi kuruluş felsefesi itibarıyla ihtilaflıdır. Elbette bu, ürün satışının olmadığı veya satılan ürünlerin sembolik bir değere sahip olduğu saadet zincirleriyle bir tutulamaz. Fakat ürün bazlı sistemlerin de kolaylıkla piramit şemasına dönüşme riski vardır. Her ne kadar çok katlı pazarlama sistemini kullanan firmalar asıl amaçlarının ürün satışı olduğunu söyleseler de fiiliyatta işleyen sistemin “ürün odaklı” olmaktan “üye odaklı” olmaya doğru kayma riski çok yüksektir.

İslâm hukuku, akitleri bütünüyle karşılıklı rıza esasına dayandırır. (Bkz. Nisa suresi 4/29; Bakara suresi, 2/188) Fakihler ortaya koydukları şart ve hükümlerle “gerçek rızanın” bulunup bulunmadığını test eder. Mesela akdi yapan tarafların ehliyeti üzerinde durur, irade beyanlarını mercek altına alır, ileri sürülen şartların meşruiyetini inceler, akit konusunun (mahallü’l-akd) mevcut, meşru ve muayyen olup olmadığına bakar ve taraflardan birinin karşı tarafı aldatmaya yönelik sözlü veya fiili bir tavrının bulunup bulunmadığını tahkik ederler. Gerçek rızayı zedeleyeceği gerekçesiyle akitlerdeki bilinmezlik ve belirsizlikleri mümkün olduğunca izale etmeye çalışırlar. Bütün hukuki tasarrufların açıklık, şeffaflık ve dürüstlük esasınca yapılmasını hedeflerler. Zira akitlerden beklenen gaye, adalet ve eşitliği sağlamak suretiyle tarafların en küçük bir haksızlığa dahi uğramasının önüne geçmektir.

Network marketing sistemleri, baştan belirledikleri satış usulü ve ödeme planlarıyla her ne kadar bu şartları yerine getiriyor gibi görünseler de mesele daha detaylı ve derin ele alındığında doğrudan satış veya diğer ticaret usullerine nazaran daha çok risk ve belirsizlik içerdikleri fark edilir. Kimin ne kadar kazanç elde edeceğini tahmin etmek çok zordur. Piyasada ücretle veya komisyonla çalışan satış elemanlarının az çok ne kazanacakları bellidir. Fakat bu sistemde bir kişi aylık 1 milyon dolar da kazanabilir, hiçbir şey kazanamadığı gibi bir miktar parasını da kaybedebilir. Çoğu durumda sisteme önce girenlerin sonra girenlere nazaran daha avantajlı olduğu da bir gerçektir. Bu da haksız rekabeti beraberinde getirebilir.

Farklı firmaların ürünlerini pazarlayan girişimciler üzerinde yapılan anket sonuçları da kazanç vaatlerinin anlatıldığı veya dışarıdan görüldüğü gibi olmadığını gösteriyor. Konuyla ilgili farklı rakamlardan bahsedilse de çok genel bir ifadeyle sisteme dahil olan üyelerin çoğunluğunun hiç para kazanamadığı görülmektedir. Para kazanamayanların oranını yüzde 99’lara kadar çıkaranlar vardır. Tabii mesele sadece para kazanamamaktan ibaret kalmıyor. Bu, sisteme dahil olurken ödenen paranın da kaybedilmesi anlamına geliyor.

İslam hukukçularını en çok meşgul eden konulardan birisi, meşru ve gayrimeşru kazanç yollarıdır. Onlar, bir taraftan meşru kazanç yollarını detaylarıyla açıklamış; diğer yandan da haksız kazanca yol açabilecek yolları itina ile kapatmaya çalışmışlardır. Bu anlamda kazancın temeline emek, sermaye ve risk unsurlarını koymaları önemlidir. Akitleri ve ticari ortaklıkları hükme bağlamada bunları da göz önünde bulundurmuşlardır. Elbette hibe, vasiyet ve miras gibi tek taraflı kazandırmanın söz konusu olduğu teberru işlemlerini bundan hariç tutmak gerekir.

Network marketing sistemine bu açıdan bakıldığında, zincirin ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci halkasında bulunan insanların satmış oldukları ürünlerden kazanılan komisyonları meşru bir çerçeveye oturtmak gerçekten zor görünüyor. Firmanın bu komisyonları satış yapan girişimcilerin kârından değil de kendi kârından verdiğini ileri sürmesi de problemi çözmeye yetmiyor. Çünkü firma toplam cironun distribütörlere dağıtılacak miktarını tespit ederken bütün bunları göz önünde bulunduruyor. Yani üst hatlarda bulunanlara verilen komisyon dolaylı olarak ya ürün satışlarına yansıyor ya da alt hatlarda yer alan üyelerin kârlarına.

Daha da önemlisi aynı emek ve performansı gösteren üyeler, eşit veya birbirine yakın kazançlar elde edemiyor. Mesela sisteme önceden girmiş bir üye kendine özel bir ekip kurduktan sonra çok az bir gayretle büyük meblağlar kazanabilirken, sisteme sonradan giren bir üye diğerinin on katı fazla bir performans ortaya koysa bile onun onda biri kadar kazanç elde edemeyebiliyor. Onun da zamanla diğerinin seviyesine yükseleceği iddia edilebilir. Fakat bu hem kesin değildir, hem de bu sefer de onunla, yeni üyeler arasında böyle bir eşitsizlik oluşacak ve bu böylece devam edip gidecektir. Şunu belirtmek gerekir ki herhangi bir ortaklık söz konusu olmaksızın başkasının emeği üzerinden bir gelir planlaması yapmak, İslâm fıkhının ilkelerine aykırıdır.

Sisteme dahil olmak için giriş ücreti almak birçok ülkede kanunen yasak olduğu için firmaların çoğunluğu ürün paketi alımını zorunlu koşuyor. Dolayısıyla bazıları üyelerin ödedikleri paralar karşılığında ürün aldıklarını ileri sürerek, sistem içerisinde para kazanamasalar bile, herhangi bir mağduriyetten bahsedilemeyeceğini savunuyorlar. Fakat bunu savunmak o kadar da kolay değildir. En başta gerek sisteme dahil olmak için gerekse sistemde aktif olarak kalabilmek için belirli miktarda ürün alımının zorunlu koşulmasının ne kadar etik ve legal olduğu tartışılabilir.

İkinci olarak üyelerin kaç tanesinin “ihtiyaç” gerekçesiyle bu ürünleri aldığına, onlardan istifade ettiğine de bakmak gerekir. Bunu anlamak için sorulması gereken soru şudur: Acaba bana kazanç sağlamasaydı yine de bu ürünü alır mıydım? Yapılacak küçük bir araştırma dahi çoğu insanın kullanmak için değil, sırf firmanın distribütörü olabilmek için ürün satın aldığını gösterecektir. Peki bu neyi değiştirir? Birincisi israfa sebep olur ve aşırı tüketimi teşvik eder. İkincisi de ürünlerin önemli bir kısmının distribütörler tarafından satın alındığı göz önünde bulundurulacak olursa, firmanın ürün merkezli değil, yeni üye bulma merkezli iş yaptığını gösterir. Bu da onu piramit şemasına yaklaştırır. Çok katlı pazarlama sistemini kullanan firmaların önemli bir kısmının niçin kozmetik ve gıda takviyesi alanında faaliyet gösterdiği de üzerinde durulması gereken bir konudur.

Burada mutlaka sistemin sürdürülebilir olup olmamasına da bakmak gerekir. Ticari hayatı şekillendiren en önemli ilke arz-talep dengesidir. Büyük oranda üretim, pazarlama ve ticaret bu dengeye göre yürür. Arz-talep dengesinin kazançlar üzerinde de büyük etkisi vardır. Mutlaka network marketing sistemlerini kullanan firmalar da talebi göz önünde bulunduruyor, yani toplumsal ihtiyaçlara göre ürün üretiyorlardır. Fakat bu sistem, kazancını büyük oranda oluşturduğu distribütör ağına borçludur. Distribütörlerin kazancı da aynı ağa bağlıdır. Bu yüzden sürekli networkunu büyütmek zorundadır.

Ne var ki dünyada yaşayan insan sayısı sınırlı olduğuna göre bunun ilanihaye (sonsuza kadar) devam edip gitmeyeceğini tahmin etmek güç değildir. İşte burada şu sorunun sorulması gerekir: Acaba bir yerde sisteme yeni üye girişi tamamıyla duracak olsa, eski üyeler ayakta kalabilirler mi? Bu soruya verilecek cevap “evet” ise sistemin ürün satma üzerine kurulu olduğu anlaşılır. Fakat geçmiş tecrübelere bakıldığında “evet” cevabını vermenin hiç de kolay olmadığı görülür. Muhtemelen bu durumda kıdemli üyelerin kazançlarında ciddi azalmalar olacak, sisteme yeni girmiş çoğu üye de ödediği parayı bile geri alamayacaktır. Bu da network sistemine cevaz verilmesine gölge düşüren argümanlardan bir diğeridir.

Firmaların sattıkları ürünlerin meşru ve mubah olması, faaliyet gösterdikleri ülkeler açısından legal problemlerinin olmaması, ürünleri için gerekli belgeleri temin etmiş olmaları, kendileriyle çalışma tecrübesi olan girişimcilerin ne tür değerlendirmeler yaptıkları, ürünlerin iadesiyle ilgili tavırları gibi konulara hiç girmiyoruz. Çünkü bunlar hem zaten herkesin bilebileceği meselelerdir hem de ister ağ pazarlamayı kullansın ister kullanmasın bütün firma ve şirketler açısından geçerli olan hükümlerdir.

Şunu da belirtmek isteriz: Bazıları maddi açıdan sıkıntıda olan insanlara iş olanağı oluşturacağından hareketle bu sistemin desteklenmesi gerektiğini ileri sürüyor. Bir anlığına fıkhî sakıncaları bir tarafa bıraksak ve meseleye salt ticari mantık açısından baksak bile bunun da çok iyi düşünülmesi gerekir. Hakikaten bu sisteme dahil ettiğimiz insanlara iyilik mi yoksa kötülük mü yapıyoruz?

Kanaatimizce zaten bir işi olan insanların ek gelir beklentisiyle bu işe girmeleri ticari açıdan büyük mağduriyetler oluşturmaz. Fakat işsiz bir insanın, büyük beklenti ve umutlarla böyle bir işin içine girmesi oldukça risklidir. Zira o, zamanını ve emeğini bu işe harcayacağından başka bir iş bulamayacaktır. Üstelik mevcut tecrübeler bu işten iyi paralar kazanıp kazanamayacağının da oldukça şüpheli olduğunu gösteriyor. Halihazırda başka bir işle uğraşan kimse emeğinin veya küçük bir miktar parasının boşa gitmesine çok üzülmez. Fakat bütün ümidini bu işe tahsis etmiş bir insan, arzu ettiği başarıyı yakalayamazsa bu, onun için çok daha yıkıcı olur.

İslâm hukukçuları akit ve tasarruflara hem dünyevî hem de uhrevî hükümler açısından yaklaşır. Dünyevî ahkam açısından akitleri sahih, fasit ve bâtıl kısımlarına ayırırken, uhrevî ahkam açısından ise mubah, mekruh veya haram hükmünü verirler. Network marketing sisteminin dünyevî ve uhrevî hükmünü net olarak tespit etmek hakikaten kolay değildir. Fakat kanaatimizce -bütün ağ pazarlama yöntemlerini hatta aynı ağda çalışan bütün distribütörlerin yaptıkları işi aynı kefeye koymak doğru olmasa da- bu sistemin bünyesinde bir kısım mahzurlar barındırdığında şüphe yoktur. Konu etrafında çalışma yapan fakihlerin büyük çoğunluğu da bu mahzurları “caiz değil”, “haram”, “sahih değil”, “fasit” gibi lafızlarla ifade etmeye çalışmışlardır. Onları bu konuda olumsuz tavır almaya sevk eden temel gerekçe ise sistemin bizatihi kendisinin/temel felsefesinin farklı suiistimallere, aldatmalara, mağduriyet ve haksızlıklara açık olması ve pek çok açıdan İslâm iktisadının temel ilkeleriyle çatışmasıdır.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 12.6.2020 [TR724]

Türkiye hakkında önemli veri: Bir milyon kişi Nisan'da ilk kez kredi kullandı

Türkiye Bankalar Birliği (TBB), koronavirüs salgınının etkisinin devam ettiği nisan ayında 920 bin kişinin ilk kez ihtiyaç kredisi kullandığını açıkladı.

TBB verilerine göre, pandemi döneminde 38 bin kişi ilk defa kredi kartı kullanırken, kredili mevduat hesabı kullanan kişi sayısı 23 bin oldu. 13 bin kişi ise ilk defa konut kredisi kullandı.

Bankalar ve banka dışı finansal kuruluşlar tarafından kullandırılan bireysel krediler, nisanda yıllık bazda yüzde 21 artarak 664 milyar liraya çıktı oldu.

Bireysel kredilerin yüzde 48’ini ihtiyaç kredileri, yüzde 33’ünü konut kredileri, yüzde 16’sını kredi kartları ve yüzde 4'ünü taşıt kredileri oluşturdu.

Bireysel kredilerde tahsili gecikmiş alacak oranı geçen yıla göre 0.6 puan düşerek yüzde 3.6 düzeyine geriledi.

Bireysel kredi kullanan kişi sayısı 32.4 milyon

Bireysel kredi kullanan kişi sayısı (takipteki krediler hariç) son bir yılda 900 bin kişi artarak 32.4 milyon olurken, ortalama kredi bakiyesi ise 21 bin lira odu.

TBB Risk Merkezi üyesi kuruluşlar tarafından kullandırılan nakdi krediler nisan ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 20 artarak 3 trilyon 250 milyar lira oldu.

Nakdi kredilerin 3 trilyon 152 milyar lirası bankalar, 52 milyar lirası finansal kiralama şirketleri, 25 milyar lirası faktoring şirketleri ve 22 milyar lirası finansman şirketleri tarafından kullandırıldı.

Tasfiye olunacak alacaklar 2020 Nisan ayı itibarıyla 184 milyar lira oldu. Tasfiye olunacak alacakların 174 milyar lirası bankalara; 5.4 milyar lirası finansal kiralama şirketlerine, 2.6 milyar lirası faktoring şirketlerine ve 2.0 milyar lirası da finansman şirketlerine aitti.

Alacak oranı en yüksek sektör yüzde 10.7 ile inşaat sektörü

Tasfiye olacak alacakların toplam kredilere oranı Nisan 2020’de bir önceki yılın aynı ayına göre 1.0 puan artarak yüzde 5.4'e çıkarken, 2020 yılı başından itibaren gerileme sürdü.

Ticari krediler yüzde 20 artarak 2 trilyon 586 milyar liraya çıktı. Krediler içinde imalat sanayii yüzde 28 ile en yüksek paya sahipti. Payı yüzde 10 ve üzerinde olan diğer ana sektörler, toptan ve perakende ticaret ve inşaattı.

Nisan itibarıyla tasfiye olunacak alacak oranı en yüksek olan sektör yüzde 10.7 ile inşaat sektörü oldu. Bu sektörü yüzde 8.3 ile turizm sektörü izledi.

[Samanyolu Haber] 11.6.2020

Uluslararası camia Almanya'nın İsrail'e yaptırım tehdidini konuşuyor

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan bazı bölgeleri “ilhak” etmesi halinde bazı ülkelerin Tel Aviv’e yaptırım uygulayabileceği ve Filistin’i tanıyabileceğini söylediği bildirildi.

Panorama News'ten Bekir Akbaş'ın haberine göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Almanya Dışişleri Bakanı Maas, Batı Kudüs’teki Başbakanlık ofisinde bir araya geldi.

Netanyahu ile Maas’ın görüşmesinin ana gündem maddesi Batı Şeria’daki yasa dışı Yahudi yerleşim birimleri ve Ürdün Vadisi’ni “ilhak” planı oldu.

Haaretz gazetesinde yer alan haberde, görüşmede Maas’ın, Netanyahu’ya İsrail’in “ilhak” planını hayata geçirmesi halinde bazı ülkelerin Tel Aviv’e yaptırım uygulayabileceğini ve Filistin’i resmî olarak tanıyabileceği mesajını ilettiği belirtildi.

Maas’ın aynı uyarıyı Savunma Bakanı Benny Gantz ve Dışişleri Bakanı Gabi Ashkenazi ile yaptığı görüşmelerde de dile getirdiği ifade edildi.

Başbakanlık basın ofisinden yapılan yazılı açıklamada ise görüşmede Netanyahu’nun “İsrail’in güvenliği” için Ürdün Vadisi’ni “kontrol altında tutmak zorunda olduğunu” iddia ettiği, “gerçekçi bir barış planında” Batı Şeria’daki yasa dışı Yahudi yerleşim birimlerinin yer alması gerektiğini ileri sürdüğü aktarıldı.

[Samanyolu Haber] 11.6.2020

Bebekli annelere gözaltı konusunda Gelecek Partisi dışında herkes suskun

Gelecek Partisi hamile ve çocuklu kadınların pervasızca tutuklanmasıyla ilgili, açıklama yapan tek parti oldu.

Dün kamuoyunda oldukça tartışılan Hizmet hareketi'ne yönelik özel harekat polisleriyle ev baskınları yapılması ve çocuklu/hamile kadınların gözaltına alınarak tutuklanmasıyla ilgili siyasiler lal oldu.

Ahmet Davutoğlu'nun Gelecek Partisi ise konuya ilişkin açıklama yapan tek siyasi parti durumunda.

Partiden yapılan yazılı açıklamada şunlara değinildi:

"275 sayılı Kanunun 16/4 maddesindeki “Hapis cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren 6 ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır.” amir hükmü yeni düzenlemeyle hamile ve çocuklu kadınlarla ilgili 6 aylık sınır 1,5 yıla çıkarılıp, infazlarının ertelenmesi yönünde iyileştirmelere gidildiği halde, tutuklamalarda yargı makamlarınca gayri adil, gayri insani pratikler icra edilmeye devam edilmektedir.

En son örnek Adana’da yaşandı. İhtiyaç sahiplerine para ve erzak yardımı yaptıkları gerekçesiyle 63 kişi gözaltına alınırken, tutuklananlar arasında 6 aylık bebeği olan Münevver Tekin de bulunmaktaydı.

Manisa’da tutuklanan Hatice Aydın 11 haftalık hamile idi. Eşinin kamuoyuna yaptığı açıklamaya göre düşük riski de bulunduğu ifade edilen Aydın aynı zamanda kronik bronşit hastası.

Ankara’da tutuklanan Sehat Sarı 5, Ümmiye Kara ise 7 aylık hamileler.

Sayısı tam bilinmemekle birlikte, ailelerinin kamuoyuna yansıttığı bilgiler sayesinde öğrendiğimize göre, hamile kadınlardan Nurhayat Yıldız 19 haftalık ikizlerini Sinop Cezaevinde, Hanife Çiftçi 3 aylık bebeğini Osmaniye T Tipi Cezaevinde, Gülden Aşık ise 10 haftalık bebeğini Bandırma Cezaevinde düşürmüştü.

Anlaşılan o ki yargı makamları bu hadiselerin “devlete karşı işlenen suçlar” kapsamında olmasından dolayı siyasi yönüne bakarak, infaz yasasının ‘ayrımcılık yasağı’ ve ‘eşitlik’ ilkelerinin çiğnendiği bölümlerini hukuka aykırı olmak kaydıyla referans almaktadırlar.

Oysa adli ya da siyasi, insan hayatı, yaşam ve sağlık hakkı herkes için istisnasız geçerli olmalıdır.

Sıraladığımız örneklere ek olarak, endişelerimizin cezaevlerindeki yüzlerce hamile, küçük çocuklu kadın ve çocuklar için de geçerli olduğunu, çocukların büyürken ihtiyacı olan psikolojik gelişimlerinin de konunun önemli bir veçhesini oluşturduğunun altını kalınca çiziyoruz. 

Gelecek Partisi olarak, Münevver Tekin, Hatice Aydın, Sehat Sarı ve Ümmiye Kara’nın tahliye edilmelerini talep ediyor ve tutukluluk tedbirlerinin aynı konumda olan yüzlerce kadın için uygulanmaması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor; hukukun ayrımsız, istisnasız, eşitlikçi şekilde uygulanmasının her şeyin üstünde tutulması gerektiği noktasında yetkili makamları uyarıyoruz!"

[Samanyolu Haber] 11.6.2020

Harvard'dan Dünya Sağlık Örgütü'ne sert tepki: Kafa karıştırıyorsunuz

Harvard Üniversitesi bilim insanları, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) asemptomatik (belirti göstermeyen) kişilerden virüsün bulaşmasının çok nadir olduğuna dair açıklamasına tepki gösterdi. Bilim insanları, DSÖ’yü ‘kamuoyunu yanlış bilgilendirmek’ ve ‘kafa karıştırmakla’ suçladı. DSÖ ise açıklamasını geri çekerek yanlış anlaşıldığını öne sürdü.

DSÖ'nün koronavirüse karşı mücadele ekibi lideri Maria Van Kerkhove yaptığı açıklamada, Covid-19’un nasıl bulaştığına dair farklı ülkelerden gelen verileri incelediklerini ve asemptomatik kişilerden virüsün bulaşmasının çok nadir olduğunu ifade etti. DSÖ, hükümetlerin semptom gösteren hastalara odaklanmasını istedi.

Harvard Üniversitesi'nden tepki

Bu açıklamaya, ABD’nin Massachusetts eyaletinde bulunan ve dünyanın saygın kuruluşları arasında yer alan Harvard Üniversitesi bilim insanları tepki gösterdi. Bilim insanları, DSÖ’yü ‘kamuoyunu yanlış bilgilendirmek’ ve ‘kafa karıştırmakla’ suçladı. Asemptomatik kişilerin de virüsü yayabileceğine dair çok sayıda kanıtın olduğunu ifade eden bilim insanları, DSÖ’nün yorumunun henüz bilimsel toplulukla paylaşılmayan üye devletlerin açıklamasına dayandığını düşündüklerini belirti.

Açıklamayı geri çekti

Tepkinin ardından DSÖ açıklamasını geri çekti. Tekrar açıklama yapan Kerkhove, yanlış anlaşıldıklarını ve hiçbir semptomu olmayan kişilerin de hastalığı yaydığını söyledi.

[Samanyolu Haber] 11.6.2020

Norveç'teki cami saldırganına ülkedeki en ağır ceza verildi

Norveç'te Çin kökenli üvey kız kardeşini öldürüp ardından başkent Oslo'da bir camiye silahlı saldırı düzenleyen aşırı sağcı 22 yaşındaki Philip Manshaus 21 yıl ağır hapse mahkum edildi.

Manshaus bu sonuçla Norveç kanunlarındaki en ağır hapis cezasını almış oldu.

Euronews'te yer alan habere göre Philip Manshaus, mayıs ayı başında çıktığı mahkemede hakkındaki terör suçlamalarını kabul etmemiş, yaptığı saldırıda daha fazla zarara yol açmadığı için üzgün olduğunu ifade etmişti.

Savcı Johan Overberg bunun üzerine sanık için "duruşmalardaki ifadeleriyle son derece tehlikeli bir insan olduğu kanıtlandı" ifadelerini kullanmıştı. Philip Manshaus için 14 ila 21 yıl hapis cezası isteniyordu.

Ne olmuştu?

Philip Manhaus 17 yaşındaki üvey kız kardeşini pompalı tüfekle Oslo Baerum'daki evlerinde dört el ateş edip öldürdükten sonra 10 Ağustos günü Afganlara ait El Nur İslam Merkezi Cami'ne silahlı saldırı düzenleyerek bir kişinin yaralanmasına yol açmıştı. Polis saldırının ardından Manhaus'un evinde yaptığı arama sırasında ise Çin kökenli üvey kız kardeşini ölü olarak bulmuştu. Manhaus, cami saldırısında, içerideki bir kişi tarafından etkisiz hale getirilmişti.

[Samanyolu Haber] 11.6.2020

Yurtdışındaki işadamının Mersin'deki evi 'ganimet' denerek kapı pencere yağmalandı

İsveç’te bulunan işadamı Gökhan Akdemir’in Mersin Çamlıyayla’daki evi gündüz gözüyle, ‘Bunlar f.töcü, malları helaldir’ diyen kişiler tarafından yağma edildi.

Tr724'te yer alan habere göre evin kapıları söküldü, pencereler alındı. İki pikap ve bir otomobille evin önüne yanaşan yağmacılar evdeki tüm eşyaları götürdü. Olayı sosyal medya hesabından duyuran Akdemir, “Evimi güpegündüz, bütün komşuların gözü önünde iki pikap ve bir araba, kapılar ve dolapları da sökmek suretiyle tüm eşyaları, kuvvetle muhtemel ‘F.TÖcünün malları helal’ diyerek yağmalıyorlar ve komşular da “Başımıza bir şey gelir” korkusuyla seslenemiyor.” ifadelerini kullandı.

ORTAĞIM DA MALLARIMI GASP ETTİ

TR724’ün ulaştığı işadamı Akdemir, “Biz Allah’a dayanmışız. Gerisi boş. Mal geri gelir. Ama evimin o şekilde yağmalanmasına, mallarımın gasp edilmesine çok üzüldüm. ‘Bir gün dönersek’ diye evin içindeki eşyalara dokunmamıştık.” diye konuştu. Akdemir’in ayrıca ortağı tarafından da dolandırıldığı öğrenildi. Akdemir’in verdiği bilgiye göre, ortağı bütün mallarına el koymuş: “Elimiz kolumuz bağlı. Allah’tan başka güvencemiz yok. Ne diyelim!”

[Samanyolu Haber] 11.6.2020

Cemaat Veliliği [Safvet Senih]

Cemiyet ile cemaat arasındaki farkı M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle izah eder: “CEMAAT, belli bir duygu, düşünce, inanç ve doktrinin etrafında şuurluca toplanmış insanların meydana getirdiği bütündür. CEMİYET ise duygu, düşünce inanç ve doktrin birliği olsun olmasın belli bir hedefe ulaşmak, belli bir gayeyi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş KİTLE demektir. CEMİYETİ meydana getiren insanlar, her ne kadar aynı hedef etrafında birleşmiş gözükseler de, her birinin gayesi, düşüncesi farklı da olabilir… Ve o gayelere ulaşılamadığı zaman da dağılmalar, ayrılmalar her zaman ihtimal dahilindedir. CEMAAT’e gelince, orada farklı GAYE  farklı BEKLENTİ  bahis mevzuu  olmadığı gibi, İCTİHAD  ayrılıkları müstesna dağılma, ayrılma da söz konusu olmaz. Zira inanılan şeyler etrafında bütünleşme, hem bir vazife, hem de ibadet olduğu için değerler üstü değerlere sahiptir.

“Cemaatin, cemaat olmanın yanında, CEMAAT  PRENSİPLERİ ile yürümesinin de insan ve topluma kazandırdığı pek çok şey vardır. Bunlar, bilhassa globalleşen bir dünyada, bugün daha fazla ehemmiyet kazanmış durumdadır. Şöyle ki: FERT, dâhi olsa ve dâhiyane teşebbüsleriyle ortaya harikulade işler dahi koysa,  CEMAAT düşüncesi ve beraberliği ile ortaya konan şeyler, onu rahatlıkla çok gerilerde bırakır. Zira, bir Arap atasözünde de ifade edildiği gibi  İKİ  KAFA  BİR  KAFADAN  HAYIRLIDIR. Kafa yani DÜŞÜNEN  BEYİN sayısı, alınan kararları uygulamada omuz veren insan sayısı ne kadar çoğalırsa, ortaya konan PERFORMANS  doğrultusunda istenilen neticeye ulaşma da o kadar kolay ve mükemmel olur. Bütün bunları, bir tek ferdin –DÂHÎ DE  OLSA  başarması, yapması düşünülemez.

Ayrıca cemaatte fikir tartışması, fikir alış-verişi sayesinde bârika-i hakikat (hakikatın yıldırım gibi ışık parıltısı) ortaya çıkar. Bu sayede insan hayatında  kainatın sırlarına ait nice gizli perdeler kaldırılır ve insanlar değişik duygulara uyanır. Bir FERD’de ayrı şeyleri görmek oldukça zordur; hatta imkansızdır. Bazen FERT, bozuk bir plak gibi, bir şeye takılır kalır. Kendi doğru bildiği –aslında yanlıştır. –SAPLANTILARIN peşinde koşar. İşte, böyle bir SAPLANTIDAN kurtulmanın yolu, CEMAAT  İÇİNDE  KENDİNİ  ERİTMEKTİR. Hele dünyamızın, ilerleyen bilim ve teknolojisi sayesinde küçük bir köy haline geldiği günümüzde, yukarıda ifade ettiğimiz fertler DÂHÎ de olsalar, yetersiz kalmaya mahkumdurlar. Bu itibarla, bundan sonra FERDΠ DEHÂLAR, Cemaatin HİMMETİ  ve  MEŞVERET  HAVUZUNA  sığmakla, büyüklüklerini ortaya koyabilir, kendilerini gösterebilirler. Hatta benim kanaatime göre, karizmatik özelliklere sahip insanlar bile, hala eski dönemlerde olduğu gibi müstakil hareket etmeye kalkarlarsa katiyen başarılı olamazlar. Onun için bir BUZ  PARÇASININ  HAVUZLA  bütünleşmesi misilli, karizmatik şahsiyetler de, mutlaka kendilerini CEMAAT  HAVUZU  içine salmalı ve eritmelidirler. Böyle yaptıkları, yapabildikleri takdirde, o karizmanın ağırlığı daha da artar ve fikirleri, yüksek performansı ile toplumun içinde çoklarımızın idrak edemeyeceği ağırlığa ulaşır; ulaşır ve yine çoklarımızın hayal bile edemeyeceği toplum yararına yapılan işlerdeki başarılara imzasını atar. Bu noktada bir hakikatin perdesini azıcık aralamama lütfen müsaade edin: Bu tür düşüncelerle bir araya gelmiş ve CEMAAT  oluşturmuş 5-10 FERT, insanlığı asırlar boyu hep aydınlık iklimlerde dolaştıran Ebu Hanife, Muhammed Bahaüddin Naşibendi,  Abdülkadir Geylanî, İmam Gazâlî ve emsali kimselere nasip olan mazhariyetlerin çok çok ötesinde, mazhariyetlere sahip olabilirler. Bu o büyük zatları (hâşa) tezyif veya misyonlarını inkâr olarak anlaşılmamalı; bu, Allah’ın (c.c.) cemaate hususî ihsanı şeklinde yorumlanmalıdır. Cemaat içinde yerini bulan kişiler, yüce ahlaklara ait esasları, teker teker ve ayrı ayrı temsil ederek, bir havuzu oluşturabilirler. Mesela: Biri ZÜHD’de, bir İHLAS’da, biri SAMİMİYET’te  ZİRVE  NOKTA’ya çıkabilir ve böylece, bir Mânâda KUTBİYET, GAVSİYET, KUTBU’L-İRŞADLIK  ve benzeri şeylerin TEMSİLİ, CEMAAT  tarafından gerçekleştirilmiş olur ki, siz isterseniz buna CEMAAT  VELİLİĞİ  de diyebiliriz. Öyle zannediyorum ki, bu mânâda veliliği temsil eden cemaatler, her zaman nazar-kadem bütünlüğüne ulaşabilirler. Şimdiye kadar nice FERİD fertlerin yakalayamadığı bir ufku, belki bazı cemaatler yakalamış, hatta bir adım daha öteye geçmeye muvaffak olmuş olabilirler.

“Ayrıca cemaat halinde VELİLİĞİ  TEMSİL  EDEN kişiler, gurur fahr (övünme) ve ucb (kendini beğenme) içine de girmez, hatta giremezler. Zira o gayeye ulaşmada ve o noktaya yükselmede kendisinin olduğu kadar cemaatin diğer fertlerinin de payı vardır ve belki de onunkinden daha yüksektir. Burada görüldüğü gibi cemaat içinde bulunma aynı zamanda  ucub, gurur, fahr gibi kötü ahlâkların da önünü kesebiliyor.

“Ümmetin dalâlet üzerine içtima etmez” hadis-i şerifi zaviyesinden cemaat gerçeğine bakılacak olduğunda, yanılma oranının cemaatlerde daha az olacağı da unutulmamalıdır.”  (Prizma-2, Büyüteç)

Samimiyetin, ihlasın, sadakatin, ittihadın ve tesanüdün kerameti olduğu gibi, ihlaslı, sadakatli, tesanüt, ittihad ve uhuvvet içinde olan bir cemaatin de hem kerameti hem de VELÂYETİ  olabilir…

[Safvet Senih] 11.6.2020 [Samanyolu Haber]

Prof. Daron Acemoğlu’ndan korona sonrası için dört senaryo

Prof. Daron Acemoğlu koronavirüs sonrası dünyada ortaya çıkabilecek olası dört senaryo üzerinden geleceğin nasıl olabileceğini yazdı.

KRONOS 10 Haziran 2020 EKONOMİ

Dünyada en çok alıntı yapılan ilk 10 ekonomist arasında gösterilen Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) Prof. Daron Acemoğlu, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını sonrası için ekonomik, politik ve sosyal açından son derece farklı dört farklı senaryonun olduğunu söylerken, “Bu tarz dönemeçlere gelen toplumlar kurumlarına, iktidar yapılarına, siyasi liderlerine ve diğer faktörlere bağlı olarak, radikal anlamda daha farklı olan yörüngelere girerler. İlk ihtimal trajedi, ikinci olası yol, şu an içinde olduğumuz “Hobbesçu” durum için gittikçe artan bir olasılık olan “Çinlik/Çinleşmek”, üçüncü yörünge, teknoloji hâkimiyetine veya “dijital köleliğe” yol açar, dördüncü seçenek olan “refah devleti 3.0″ daha parlak bir ufka yelken açabilir” dedi.

Medyascope’tan Engin Deniz İpek’in aktardığına göre, Acemoğlu Project Syndicate için kaleme aldığı yazıda koronavirüs sonrası devletlerin hangi yönlere gidebileceğini dört farklı senaryoyla inceledi

Acemoğlu, “Bugün daha iyi, daha hesap verebilir kurumlara, ve teknolojik ilerlemeyle birlikte küreselleşmeyle elde edilen kazançları paylaşma konusunda daha adil bir yola ihtiyacımız olduğu açık” derken, salgının getirdiği durumun 21. yüzyılın zorluklarına karşı sistemimizin ne kadar kırılgan ve savunmasız olduğunu gösterdiğini belirtti.

Yeni ve daha iyi bir refah devletinin mümkün olduğunu söyleyen Acemoğlu, “Ancak bunun kendi başına ve kolayca ortaya çıkacağına inanmak naifliktir. Demokrasiyi ve hesap verebilirliği güçlendirmeye yönelik çabalar, devletin sorumluluklarının genişletilmesi ile birlikte ele alınmalıdır. Doğru dengeyi bulmak en iyi zamanlarda bile zor olur” ifadesini kullandı. Acemoğlu, bu görevin ‘zor’ olduğunu belirtirken, “Ancak tıpkı İkinci Dünya Savaşı kuşağı gibi, denemekten başka şansımız yok” dedi.

Acemoğlu’nun yazısının ilgili bölümleri şöyle:

“Salgın nedeniyle hükümetin ekonomideki rolünün modern zamanlarda hiç olmadığı kadar yüksek bir hızda ve geniş ölçekte arttığına tanık olduk. Şimdi ironik bir şekilde, tepe noktasına ulaşan kutuplaşmaya ve hükümet kurumlarına karşı olan güven eksikliğine rağmen, birçok yorumcu; toplumu düzenlemek, kişisel bilgileri toplamak ve insanları karantinaya girip test yaptırmaya zorlamak için devletin daha fazla güce sahip olmasını isteyecektir.

Bu tarz dönemeçlere gelen toplumlar kurumlarına, iktidar yapılarına, siyasi liderlerine ve diğer faktörlere bağlı olarak, radikal anlamda daha farklı olan yörüngelere girerler. Şu an için, tarih ve mevcut koşullar, her biri son derece farklı ekonomik, politik ve sosyal çıkarımlara sahip olan dört farklı olasılık gösteriyor.

Birincisi, ‘her zamanki gibi trajik olan’. Yani Karl Marx’ın anlatımıyla ‘işlemeyen mevcut dengelerin tekrar edişi’. Bu senaryoda, başarısız olan kurumlarımızda reform yapmak ve bazı yerlere özgü hale gelen ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri ele almak için ciddi bir çaba göstermiyoruz. Karar alma sürecinde uzmanlara ve bilime söz vermemeye devam ediyoruz ya da ekonomik, politik ve sosyal sistemlerimizin esnekliğini artırmak için gerekli adımları atmıyoruz. Her geçen gün daha da derinleşen kutuplaşmayı ve halk güveninin çöküşünü kabul ediyoruz. Eğer liderlerimiz ortadaki sorunların ciddiyetini anlamazlarsa ve biz onlardan gerekli reformları talep etmek için kendimizi örgütlemezsek, bu senaryonun gerçekleşmesi olası.

Bu senaryodaki trajedi kısmı, işlerin her zamanki gibi devam edemeyeceğini anladığımızda gelir. Öyle ya da böyle, demokratik siyasetin dikişleri kopmaya başlar ve muhtemelen bu boşluğu doldurmak için ortaya popülist milliyetçilikten daha kötü bir şey çıkar.

İkinci olası yol ise, şu an içinde olduğumuz ‘Hobbesçu’ durum için gittikçe artan bir olasılık olan ‘Çinlik/Çinleşmek’. 1642 ve 1651 yılları arasındaki İngiliz İç Savaşı’nın ortasında düşüncelerini kaleme alana Thomas Hobbes, herhangi bir insan topluluğunun bireyleri güvende tutmak için güçlü bir devlete ihtiyaç duyduğuna inanıyordu. Toplumun gelişebilmesi için iradesini Leviathan’a sunması gerektiğini savunuyordu. Üst düzey koordinasyona ve liderliğe ihtiyaç duyulan derin belirsizlik dönemlerinde, birçok insanın içgüdüsü Hobbesçu çözümleri işaret eder.

Günümüzün Çin örneği, göze çarpan bir örnek. Bu senaryoda, batı demokrasileri, özel şirketler üzerindeki devlet kontrolünü artırarak ve gizlilik/gözetim konularındaki endişelerini kısarak Çin’i taklit etmeye çalışabilir. Ne de olsa krizden sonra konuşulacak temel şeylerden biri, Çin’in insanlarını gözetleyerek sosyal kontrol yaratmak için yıllardır elinde bulundurduğu altyapıyla, virüse ABD’ye oranla daha hızlı ve daha etkili bir şekilde yanıt vermesi olacak. Bunun yanında, gelişmiş ekonomilerdeki vatandaşlar, demokratik yönetim özelliklerinin küreselleşmiş ve birbirine bağlı bir dünyanın zorluklarıyla başa çıkmak için verimsiz veya yetersiz olduğunu da öne sürebilir.

Daha az demokratik yönetim, birçok alanda daha az etkili ve daha keyfi olan bürokratik eylemleri de beraberinde getirebilir. ABD, Çin devletinin boğucu ancak bir o kadar da becerikli olan despotizmi yerine, ülke içerisinde yaklaşık 50 eyalette bulunan ve ülkedeki en verimsiz bürokrasilerden biri olan Motorlu Araçlar Dairesi (DMV) gibi işlemeyen sistemlerini sonlandırabilir – belki de Beyaz Saray’ın Twitter hesaplarından açıklanan rastgele kesintiler bu konuda yardımcı bir rol üstlenir. Böyle bir devlet, kaçınılmaz olarak başarısız olur ve ‘trajedi senaryosuna’ benzer olarak oyunun sonunu getirebilir.

Üçüncü yörünge, teknoloji hâkimiyetine veya ‘dijital köleliğe’ yol açar. ABD örneğine geri dönerek, Amerika’nın bir toplum olarak yaygın bir koordinasyon ihtiyacı olduğunu ancak Trump yönetiminin koronavirüs krizini yönetmekteki muhteşem başarısızlığı nedeniyle hükümete ve kamu kurumlarına olan güvenin düşmeye devam ettiğini hayal edin. Amerikalılar, muhtemelen Apple ve Google gibi özel şirketlere daha çok güvenmeye başlar. Bu şirketlerin koronavirüs testlerinin dağıtımını, dijital takip yöntemlerini ve diğer salgın önlemlerini hükümete oranla daha verimli bir şekilde yönetebilecekleri düşünülebilir.

Salgın ekonomisinin kazananları, zaman içinde gittikçe büyüyerek, salgından önce de olan eşitsizlik gibi durumları daha da kötüleştirecek. Bu aşamayla birlikte Silikon Vadisi; evrensel temel gelir, patent okulları ve daha fazla sanal hükümet gibi çözümler önerecek. Ancak bu çözümler altta yatan derin sorunların yalnızca üzerini boyarsa, zaman içinde daha büyük hoşnutsuzluklara ve hayal kırıklıklarına yol açar. Böyle bir durumda ne olacak? Her geçen gün büyüyen işsizler ordusu, vatandaş oldukları için devletten aldıkları düşük ücretlerle hayatlarını sürdürebilecek mi? Muhtemelen hayır. Uzun vadede, bu üçüncü yol da ilk iki senaryoyla aynı şekilde distopik bir noktaya ulaşacak.

Neyse ki dördüncü seçenek olan “refah devleti 3.0” daha parlak bir ufka yelken açabilir. Refah devletinin tekrarlanması fikri Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı koşullarla ortaya çıktı. ABD için bakıldığında, bu sistem, sosyal güvenlik ve işsizlik sigortası gibi politikalar içeriyordu. 1960’larda ise, Medicaid ve Medicare gibi ek programlarla büyük bir güncelleme geçirdi.

Bugün hemen hemen herkes, hükümetlerin daha fazla sorumluluk üstlenmeleri ve daha verimli olmaları gerektiğini kabul ediyor. Bir bakış açısına göre salgın döneminde artan harcamaların, düzenlemelerin, likidite akışlarının ve diğer düzenlemelerin kalıcı olacağını varsayılabilir (Bu varsayım en nihayetinde genişletilmiş bir vergi sistemini de içermelidir). Ancak buradaki büyüyen hükümet, Çin senaryosundaki DMV bazlı yapıdan farklı düşünülmelidir. Devlet daha güçlü büyüdükçe, devlet içindeki demokratik kurumlar ve siyasi katılım mekanizmaları, devletin eylemlerini izleyerek onu hesap verebilir bir konumda tutmak için yeterli düzeye gelmiş olacaktır.

Diğer üç senaryoya kıyasla, “refah devleti 3.0″ daha çok arzu edilen bir yapıda. Bu dördüncü senaryonun devlet kapasitesinin doruklarına, demokrasiye ve özgürlüğe ulaşmanın ortak ve en basit yolu olduğunu Robinson’la beraber çıkardığımız en son kitap olan Dar Koridor’da da ele aldık.

Dünyanın bir salgın tarafından kuşatılması, sistemlerimizin 21. yüzyılın zorluklarına karşı çok kırılgan ve savunmasız olduğu gerçeğini güçlendiriyor. Birçok ülke, daha iyi bir geleceğin nasıl olması gerektiği konusunda fikir birliğine varmaktan uzak olsa bile, ortadaki sorunu kabul etmek, daha iyi bir şeyler inşa edebilmenin ilk adımıdır.

Yeni ve daha iyi bir refah devleti mümkündür. Ancak bunun kendi başına ve kolayca ortaya çıkacağına inanmak naifliktir. Demokrasiyi ve hesap verebilirliği güçlendirmeye yönelik çabalar, devletin sorumluluklarının genişletilmesi ile birlikte ele alınmalıdır. Doğru dengeyi bulmak en iyi zamanlarda bile zor olur.

Benzersiz bir kutuplaşmanın yaşandığı, demokratik normların çöktüğü ve kurumsal kapasitesinin bozulduğu bir zaman diliminde, yenilenmiş ve tekrar düzenlenmiş bir refah devleti kurmak oldukça zor bir görev. Ancak tıpkı İkinci Dünya Savaşı kuşağı gibi, denemekten başka şansımız yok.”

[Kronos.News] 10.6.2020

Cumhuriyet tarihinin en büyük işsizliği!

Turhan Bozkurt yorumladı Gazeteci Fatih Akalan ve ekonomi yazarı Turhan Bozkurt Türkiye ekonomisindeki son gelişmeleri BOLD Medya YouTube kanalında canlı yayınında değerlendirdi.


[Bold Medya] 10.6.2020

“Çıktık dikenli yola, dönmeyeceğiz”

Son zamanlarda sosyal medya üzerinden paylaştığı videolu projelerle ile dikkat çeken Ümit Nağmeleri bu sefer Fethullah Gülen’in sohbetlerinden esinlenerek hazırladığı yeni bir çalışmayı yayınladı.

Kırgızistan’dan Tariel tarafından seslendirilen ve “boz üy” adı verilen çadırın önünde çekilen videoda “Çıktık dikenli yollara, Dönmemeye karar verdik, Söz verdik Allah’a, Geriye dönmeyeceğiz’’ denildi. Gülen’in yıllar önce yaptığı bazı sohbetlerinde katılımcılara hitaben “Bin dönemeç çıksa her zaman karşımıza hep aynı şeyi hep aynı şeyi söyleyecek ve dönmeyeceğiz.” ifadelerini kullanmıştı.

GERİYE DÖNMEYECEĞİZ

ÇIKTIK DİKENLİ YOLLARA
DÖNMEMEYE KARAR VERDİK
SÖZ VERDİK BİZ ALLAH’A
GERİYE DÖNMEYECEĞİZ

BİN DÖNEMEÇ ÇIKSA
HER ZAMAN KARŞIMIZA
HEP AYNI ŞEYİ, HEP AYNI ŞEYİ
SÖYLEYECEK, DÖNMEYECEĞİZ

ANCAK O ZAMAN YOLLAR DÜRÜLECEK, AŞILACAK
ANCAK O ZAMAN BU KÖPRÜLERDEN GEÇİLECEK
DERELER TEPELER BEL KIRACAK, BOYUN BÜKECEK
SÖZ VERDİK BİZ, HİÇ BİR ZAMAN DÖNMEYECEĞİZ

YENİ BİR İNSAN, YENİ BİR ZAMAN
YENİ BİR RUHLA YENİ BİR MANA
VEFASIZLIĞA RAĞMEN, ZOR ENGELLERE RAĞMEN
SÖZ VERDİK, DÖNMEYECEĞİZ…


[Bold Medya] 10.6.2020

Uzman isimden kritik uyarı

İzmir'de yaşanan 3.8 büyüklüğündeki depremin ardından bir değerlendirme yapan Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Deprem Araştırma ve Uygulama Merkez (DAUM) Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir, aynı fayın 6 buçuk büyüklüğünde bir deprem üretme potansiyeline sahip olduğunu söyleyerek yaşanabilecek deprem fırtınasına karşı uyarılarda bulundu.

Türkiye'nin 81 ilinde bir deprem seferberliği başlatıldığını da açıklayan Sözbilir, bilim insanlarının depremden daha az zararla çıkılması için yapılması gerekenlerle ilgili çalıştığını ifade etti.

İzmir Afet ve Acil Durum Müdürlüğü (AFAD) verilerine göre, İzmir'in Menderes ilçesinde dün (Salı) saat 18.44'te yerin 10.63 kilometre derinliğinde 3.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Malatya'daki depremin ardından İzmir'deki sarsıntı da korkuya neden oldu.

3.8 büyüklüğündeki depremin ardından 2.7 ve 2.8 büyüklüğünde artçılar yaşandığını da anlatan DAUM Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir, depremin Torbalı'nın kuzeybatısında gerçekleştiğini söyleyerek "Bu depremin 40 kilometre uzunluğundaki Dağkızılca fayının etkisinde gerçekleştiğini görüyoruz. Bu fay aslında büyük ölçekli bir fay. 6 buçuk büyüklüğüne kadar deprem üretme potansiyeline sahip. Ama şu anda 3.8 büyüklüğünde bir depremle kendini gösterdi. O fayın kayma hızı, hareket mekanizması diğer faylara göre daha yavaş. Bu fayın çevresinde birçok fay var. Tuzla, İzmir,Seferihisar, Gülbahce fayı var. Bu küçük ölçekli depremler diğer faylara da sıçrayabilir. Onlar da benzer büyüklükte depremler üretebilir ama aslında olaya daha büyük ölçekte bakacak olursak son bir ayda Türkiye'deki depremleri inceleyebiliriz. Aslında Türkiye'de çok sayıda depremler oluyor. Şu an sizinle konuşurken de birçok yerde sarsıntı yaşanıyor. Tabi bunlar 2,3,4 büyüklüğündeki depremler" dedi.

En son Malatya depreminin 5 büyüklüğünde olduğunu anlatan Prof. Dr. Hasan Sözbilir, bu depremin bir anaç olabileceği gibi Elazığ depreminin artçı şoku olarak da değerlendirilebileceğini ifade etti. Sözbilir şöyle devam etti:"Türkiye ölçeğinde baktığımızda 3,4 büyüklüğündeki depremler çok büyük ölçekli can ve mal kaybına yol açacak depremler olarak gösterilemez. 6 'yı aşmadığı sürece can kaybı yaşanmıyor. Özellikle Batı Anadolu ve İzmir ölçeğindeki faylar birbiriyle bağlantılıdır. Dolayısıyla birinde deprem olunca bazı kesimlerde deprem fırtınasına dönüşebilir. Ama bugüne kadar 3, 4 büyüklüğünde kendini gösterdi. Mesela Akhisar'daki deprem sayısı, bu sene orada 5 bini geçti. Dağkızılca fayı etrafındaki faylar da birbirini tetiklerse deprem fırtınasına görülebilir. Ama büyüklüğü 3 yada 4 büyüklüğünde olacağı için insanları sadece sarsıntı olarak rahatsız eder."

81 İLDE SEFERBERLİK

Türkiye'de 81 ilin tümünde afet risklerini azaltma projesinin devreye girdiğini de açıklayan DAUM Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir, depremlerin öncesinde yapılması gereken çalışmalarla ilgili bir yönetmelik yayınlandığını söyledi. 2023 yılına kadar 81 ilde projenin süreceğini belirten Sözbilir, "İl afet risklerini azaltma kapsamında üniversiteler, belediye, valilik, AFAD ve sivil toplum kuruluşlarının birlikte çalışacağı mekanizmayla önümüzde 3 yıl var. Bütün illerin hepsinin depremden az zararla çıkması için yapılması gereken çalışmalar başlatılacak. Deprem seferberliği 81 ilde başlatıldı, diyebiliriz. İzmir'de yaklaşık 8 aydır valilik koordinasyonunda çalışıyorduk. İzmir deprem master planı üzerinde AFAD ile çalıştık. Yaklaşık 60'ın üzerinde bilim insanı projede çalışıyor. Şu anda protokol aşamasına geldik" diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 10.6.2020

İtalya'daki salgının merkezinde halkın yarısından fazlasının vücudu antikor üretmiş

Dünyada Koronavirüs'ten en çok etkilenen ülkelerden birisi olan İtalya'da salgının merkezlerinden birisi olarak bilinen Bergamo'da yaşayanların yarısından fazlasının vücudunun virüse karşı antikor ürettiğinin tespit edildiği ifade edildi.

İtalya'nın kuzeyinde bulunan ve yakın zamanda yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının merkezlerinden biri haline gelen Bergamo'da sağlık yetkilileri, kan örneği gönderen sakinlerin yarısından fazlasının vücudunda SARS-CoV-2 virüsüne karşı üretilen antikor tespit edildiğini açıkladı.

DW'nin haberine göre, yaklaşık 10 bin Bergamo sakininden 23 Nisan ve 3 Haziran arasında alınan kan örneklerinden yüzde 57'sinde antikor bulunduğu belirtildi. Bu sonuç, bölgede yaşayan pek çok kişinin virüse maruz kaldığını ve bağışıklık sistemlerinin tepki verdiğini gösteriyor. Sağlık yetkilileri örneklemin "yeteri kadar geniş" olduğunu ifade ediyor.

Bergamo, İtalya'nın Covid-19'dan en kötü etkilenen bölgelerinden biriydi. Hastalarla dolup taşan hastaneleri ve araçlarla taşınan cesetleri gösteren fotoğraflar ve videolar sosyal medyada viral olmuştu.

İtalya'nın Ulusal İstatistik Enstitüsü'ne (ISTAT) göre, bölgede salgının zirveye ulaştığı Mart'ta, 2015-2019 yıllarına kıyasla yüzde 568 daha fazla kişi hayatını kaybetti. Bergamo şehrinde ve çevresindeki bölgelerde 13 bin 600 Covid-19 vakası bildirilmişti.

İtalya Sağlık Bakanlığı ile birlikte ISTAT, salgının ülkede ne kadar ciddi olduğunu görebilmek için kan testi kampanyası başlatmıştı. Kampanyanın hedefi yaklaşık 150 bin kişiden kan örneği almaktı.

Antikor testleri aynı zamanda kişilerin bağışıklık sistemlerinin virüse karşılık verip vermediğini de gösteriyor.

Mart'ta yayımlanan verilere göre İtalya'da Covid-19 hastalığı nedeniyle hayatını kaybedenlerin yaşlarının ortalaması 78,5'di. Bu kişilerin neredeyse yüzde 99'unun halihazırda başka hastalıkları da bulunduğu aktarılmıştı.

[Samanyolu Haber] 10.6.2020

Hapisanenin penceresinden [Safvet Senih]

Evet herkes görmek istediğini görür… Bakmak başka görmek başka… Saate bakan bir insan onun markasını görürken bir başkası da, zamanın ne olduğunu saatin kaçı gösterdiğini görür. Hapisanenin penceresinden semaya bakan, bazan güneşi, bazan yıldızları bazan ayı görür. Yere bakan toprağı, çamurları görür…

İmam-Hatip Lisesinde okurken, edebiyat hocamız bize bir ödev verdi ve dedi ki: “Başka bir şehirde bir kardeşiniz var… Bir okulda okuyor ve bir yurtta kalıyor. Ama devamlı herşeyden şikayet ediyor. Onu yatıştırıcı, teselli edici ve tahsilini devam ettirecek bir nasihatta  bulunun… Size bu bir ödev.”
Benim aklıma Risale-i Nurlardan bazı konular geldi. Hatırımda kaldığı kadarıyla yazıp verdim…

Üstad Bedizzaman Hazretleri diyor ki: “Mesela sizden bir adam, yalnız bir saat, gezmek, tenezzüh etmek için gayet müzeyyen, çiçeklerle, meyvelerle dolu bir bahçeye girse… Ama noksan ve kusurdan arınmış olmak Cennetin Bahçelerine mahsus olup, her kemâle bir noksan, her güzelliğe bir çirkinlik karıştırmak bu imtihan dünyasına mahsus olduğundan dolayı, o bahçenin bazı köşelerinde, bazı pis ve murdar şeyler de bulunmakta… Mizaç bozukluğunun sevki ve EMRİ  ile, yalnız o kötü kokulu şeyleri araştırıp o murdar şeylere gözünü diker. Güya o bahçede yalnız o pis ve murdar şeyler var!  Hayal ve vehmin hükmüyle fenâ hayal genişleyip, o bahçeyi salhâne ve mezbele suretinde gösterdiğinden, midesi bulanır ve kusmaya başlar ve büyük bir nefretle bahçeden kaçıp gider… Şimdi bir düşünelim, insanın hayatını gam ve gusseye boğan böyle bir kuruntu ve hayale, akıl, hikmet ve maslahat râzı olup uygun bulur mu?

“Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır.

Bir de Sekizinci Söz’deki bu hususla ilgili şu temsili yazdım: “Mesela; bir adam güzel bir bahçede, ahbaplarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat etmeyip, kendini insana sarhoşluk  veren pis içkilerle sarhoş edip, kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, aç, çıplak hayal edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil… Kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp tahkir ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. İşte ‘Fenalığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil’  (Nisa Suresi, 4/79)  olan Kur’an’ın hükmünün sırrı  budur…”

“Büyük işlerde yalnız kusurları gören kimse, cerbeze ile aldanır veya aldatır. Cerbezenin işi, bir kötülüğü sümbüllendirerek iyilik ve güzelliklere galip getirmektir. Meselâ, şu aşiretin herbir ferdi bir günde attığı balgamı, CERBEZE  ile, hayal ve vehimle hepsini birden bir şahıs tarafından atılmış balgamlar  şeklinde düşünerek ayrıca aşiretin herbirini o şahsa kıyas ederek o nazarla baksa, veyahut bir sene zarfında bir kişiden gelen iğrenç, kötü kötü kokuları, CERBEZE  ile zamanı atlayarak ve kuruntu ile o iğrenç kokuların bir anda, bir dakikada o şahıstan çıktığını tasavvur etse; acaba ne derece evvelki adam iğrenç ve ikinci adam kokuşmuş olur?..  Hatta hayal gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa, mağaralarından kaçsalar hakları var. Akıl, onları tevbih edip azarlamayacaktır.
İşte şu cerbezenin acip tavrındandır ki, zaman ve mekânda ayrı ayrı ve parça parça şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile her şeyi temâşâ eder. Hakikaten CERBEZE her çeşidiyle garip şeylerin makinesidir. Görünüyor ki, cerbezeye tutulmuş bir aşıkın nazarında bütün kainat  birbirine muhabbetle cezbolmuş ve raksa kalkmış vaziyette hareket ediyor ve gülüşüyor… Ama  çocuğunun vefatıyla mâtem tutan bir validenin nazarında, umum kainat hüzne batmış vaziyette ağlaşıyor. Herkes istediği ve hâline münasip gördüğü meyveyi  koparır.” (Münazarat)

Liselerdeki psikoloji kitaplarında da bulunan ve bakanların bakış açılarına göre, bazılarına genç bir KIZ, bazılarına da yaşlı bir CADI  şeklinde görünen bir resim vardır. Aynı resim iki zıt görüntüyü içinde barındırmaktadır. Uzman psikologlar  3 D ile formüle edilen bir  analizle, DÜŞÜNCE, DUYGU  ve  DAVRANIŞ  olarak meseleyi izah etmektedirler. Zira Düşünce  beyinden çıkar. Beyin üst komutan hükmündedir. Bilinç altı ise emre âmâde, beyin komutanından gelecek bütün emirleri yerine getirmeye hazır bir vaziyettedir. Eğer Beyin olumsuz, ümitsiz, bitkin bir hale düşüp Neden? Neden? Diye kendisini sorgulamaya başlarsa bu emir soruları, bilinç altına iner. Bilinç altı bir pamuk ve yünün renkli suları emip içine çektiği gibi bu negatif olumsuz sorulara hayatın geçmiş safhalarından kendisine cevap bulmaya çalışır ve başlar geçmişin olumsuzluklarını taramaya işte oradan buldukları duyguları cevap olarak beyne takdim eder. Bu  sefer beyin onlardan yeni olumsuz sorular çıkarıp yine şuur altına havale eder. Böylece olumsuz bir kısır döngü başlar. Bunları içine ata ata sonunda patlamalar, zararlı asabilikler meydan alır ve maalesef bunlar DAVRANIŞLARA  yansır. Halbuki Beyin imanı, Allah’a güveni ve hayır ve şer olarak herşeye karşı, O’nun icraatındaki derin hikmet ve sırlara olan  itimadı ile bakarsa, DÜŞÜNCELERİ  şuuraltına emirler gönderir. Şuuraltı da bir memur ve emirber bir nefer gibi geçmişteki pozitif  güzellikleri, ibretli misalleri bakıp çıkararak DUYGU haline de Beyne arzeder. Böylece bir SALİH  DAİRE  oluşur. İyiden, hayırdan HAYIR doğar. Bu da DAVRANIŞLARA  yansır ve Üstad Hazretlerinin dediği gibi: “Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüyalar görür. Güzel rüyalar gören de HAYATINDAN  LEZZET  ALIR…”

Bizler Risale-i Nurlardan ve Pırlanta Serilerinden mânevî beslenmelerimize hep devam edelim.

[Safvet Senih] 10.6.2020 [Samanyolu Haber]

Kur'an ışığında Hayat [Mehmet Ali Şengül]

Bugün dünya insanlığının çekmiş olduğu bütün sıkıntılar ve ahlâkî erezyon, Kur’an-ı Kerim’den ve Resûlullah’tan (sav) mahrûmiyetin neticesidir. Müslümanlar da, Kur’an’dan ve Allah Resûlün’den uzaklaşmanın neticesinde, Kur’an’dan süzülüp gelen feyiz ve bereketten ve güzelliklerden  mahrum kalmaktadırlar.
     
İnanmış gönüller, ne kadar Kur’ân’a teveccühte bulunur O’na sinelerini açarlarsa, Kur’an da o nisbette teveccühte bulunur sinesini açar.
     
Vahiy yoluyla Allah Resûlü’ne gelen Kur’ân-ı Mûcizül Beyan’ı Efendimiz’den daha iyi anlayan olamaz. Efendimiz (sav) tanınmadan, Kur’an-ı Mûciz’ül Beyan anlaşılmadan, kâinat onların gözüyle okunmadan Allah gerçek manada tanınamaz ve bilinemez.
     
Binâenaleyh mü’minler, Resûlullah’ın rehberliğinde Allah’ın kopmayan ipi Kur’ân’a sımsıkı sarılır, O’nu hayatlarının gâyesi yapar, hayatlarının merkezine alır, emir ve yasaklarına saygı duyarlarsa; Cenâb-ı Hakk da rahmet kapılarını açar, kalbleri itminan ve huzûra kavuşturur.
   
İnsanlar, aklı öne çıkararak İslâm’a şekil vermeye kalkmamalı, vahiyle müeyyed  Kur’an  insanlara şekil vermelidir. Kur’ân’a ve Resûlullah’a tâbi Müslümanlar olarak bizler, müstakim olmalıyız ki; ifâde de, görüşte, duyuşta, ticârette, hatta niyette doğruluk, âilede huzur, toplumda güven ve itimat, eğitimde başarı ve mutluluk, idârede adâlet ve ahlâk gerçekleşmiş olsun.
   
Topyekün insanlığın gerçek muallimleri, Allah’ın tayin ettiği peygamberlerdir. Kâinatın yaratılış vesilesi Hâtemü’n Nebî olan Efendimiz (sav), kıyâmete  kadar insanlığın en son Rehberi ve değişmeyen Muallimi’dir.
   
İnsanlık ahlâk-ı âliyey-i İslâmiyeye ne kadar gönül verir, Kur’ân-ı Mûciz’ül Beyan’a ne kadar sâhip çıkar, hayatını ne kadar O’na göre yönlendirirse, o kadar mutlu ve huzurlu olma imkanını elde etmiş olur.
   
Kaybettiği özüne dönmez, akıl, irâde ve ruhunu Allah’a teslim etmez ise; ne dünyâda ne de âhirette mutluluk ve huzuru yakalaması mümkün değildir. Çünkü medeniyet, din ile kâimdir. Din yoksa medeniyet de yoktur.
     
Asırlar var ki, nice ihânet şebekeleri kendi çıkarları ve yalancı cennetlerini sürdürebilmek için, insanlığı dinlerinden uzaklaştırma mücâdelesi vererek, milletleri birbirlerine kırdırdılar, sokak hareketleri ile aynı milletin mensuplarını, gençlerini hatta öz kardeşlerini birbirlerine düşman yaparak savaştırdılar, bir kısmının kabire, bir kısmının ise hapse girmelerine sebebiyet verdiler.
   
Allah Resûlü (sav), Kur’ân-ı Kerim’in elmas düsturlarıyla câhiliye döneminde birbirlerine karşı gayz, kin ve nefret dolu insanlar arasından, Sahâbe-i Kiram Efendilerimiz (r.anhüm) gibi; kardeşini kendi nefsine tercih edecek kadar birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve merhamet duygusuna sahip, birlik ve beraberlik içinde, îsâr derecesinde kardeşlik yaşayan bir nesil yetiştirdi.
   
Bugüne kadar da hayatlarını bu Kur’an ve Peygamber yoluna adayan; İmâm-ı Âzam, Abdülkâdir Geylâni, İmâm-ı Rabbani, Üstad Bediüzzaman ve daha nice büyük zâtlar kendi dönemlerinde sahâbe misal güzel insanların yetişmesine vesile oldular.
   
Yakın tarihte Hz. Üstad; böyle bir neslin yetişmesi mevzuunda ömrünü dâvâsına adamış, her türlü hakâretlere maruz kalmış, görmediği ezâ ve cefâ kalmamış olmasına rağmen, kimseyi incitmeden “medenîlere galebe iknâ iledir” prensibi ile hareket ederek, neslin elinden şefkat ve merhamet ile tutmuş, kavl-i leyyin ile, yaratılış gâyesini hatırlatmak sûretiyle, ölmüş bir milletin yeniden ihyâsına vesile olmuştur.
   
Günümüzde helâket ve felâketlerin zirve yaptığı, “belâyı umûmi” ile ikaz edilecek seviyede kirlenen bir dünyâya muhatap durumunda bulunan Hocaefendi de; yarım asırdır gece gündüz îman ve Kur’an dâvası’nın derdini, çile ve ızdırabını vicdanında duyarak yaşayan, hep ağlayıp gülmeyerek  Allah huzurunda hesap verme korkusuyla, yıllardan beri nesl-i cedid için çırpınmış ve hâlâ çırpınıp durmaktadır.
   
Memleket, millet ve insanlık hakkında cihan çapında sulh-u umûmiye vesile olan, böylesine hayırlı hizmetlerin, bütün eğitim kurumlarının, hayır kurumlarının, sağlık hizmetlerinin, en önemlisi îman kurtarma seferberliğinin üzerine buldozerlerle gelindi, sâhip çıkanların servetlerine el konuldu, yuvalar parçalandı, milyonlarca mâsum insanlar, “terör örgütü” gibi bir iftira ile -maalesef- çökertilmeye çalışılmaktadırlar.
   
Dinin sâhibi Allah’tır. Dine sahip çıkanların sâhibi de Allah’tır. Muvakkat bir gâlibiyet gibi görünse de, Allah’ın dâvâsıyla savaşanların âkıbeti felâkettir. Bunu da zaman gösterecektir.

[Mehmet Ali Şengül] 10.6.2020 [Samanyolu Haber]