86 yaşında zindana atılan Ali Osman Karahan neler yaşadı?

Yeni Asya Gazetesi'nden Emin Fırat Üstad Bediüzzaman'ın talabelirnden 86 yaşındaki Ali Osman  Karahan ile röportaj yaptı... Kitlesel kıyım operasyonundan nasibini alan Ali Osman Karahan, ahir ömründe, 86 yaşında, ciddî ve ağır sağlık problemleri ile yaşarken, terör örgütü yöneticiliği ile suçlanarak zindanlara atılan müstesna bir insan. Tahliye olmadan önce, hücre cezasına çarptırılmış olmasına rağmen, kendi ifadesiyle “Korku elimi hiç tutmadı” diyebilen bir yiğit. Hayatını Risale-i Nur hizmetlerine adamış ve ömrü boyunca Üstad’a bağlı kalarak yaşamış örnek bir şahsiyet, nam-ı diğer “Topal Hafız.”

İşte Yeni Asya Gazetesi'nde yer alan röportajın detayları...

1930 yılında Isparta’nın Yalvaç ilçesinde doğmuş. On üç kardeşi olmuş, ancak dört tanesi yaşayabilmiş. Abisi Ali Osman’ın vefatı sebebiyle ismi Hafız Abiye verilmiş. Doğduğunda oldukça kilolu olduğundan doğum esnasında annesi hayatî tehlike atlatmış ve kendisinin de ayağı sakatlanmış.

Bu sebeple dört yaşına kadar yürüyememiş ve konuşamamış. Yürüyemediği ve konuşamadığı için annesi çok üzülüp çok ağlamış. Dört yaşından sonra konuşmaya başladığında bir daha susturamamışlar. Kendi ifadesiyle çok konuşan birisi olmuş.

Ali Osman Karahan, 1952 yılında Risale-i Nurlar’la tanışır. Üstad’la defalarca görüşüp talebesi olma şerefine nail olur. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin tavsiyesi ile Yalvaç’ta talebe yetiştirmeye başlar. Ömrü boyunca Risale-i Nur hizmetinde yer alır. Yalvaç’tan Muallim Galip’ten manen devraldığı hizmet sancağını hayatı boyunca taşıyarak hayatını Risale-i Nur hizmetine vakfeder.

Tabiat ana

İlkokuldan sonra, ayağı sakat, okuyamaz düşüncesiyle ortaokula gönderilmemiş ve hafızlığa gönderilerek hafız olmuş. Ancak daha sonra dedesi, “Sen hafız oldun, şimdi köylere okumaya gidersin. Din parayla olmaz evlât, seni okula verelim” diyerek ortaokula gönderir.

Okul yıllarında muallimlerin dinî konularda kafa karıştıran soruları ve anlatımlarına maruz kalır. Hafız Abi okulda muallimlerle başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor:

“Okulda muallimler tabiattan bahsetmeye başlarlar. ‘Bak tabiat ana ağzımıza diş koymuş, dört tane öne, dört beş tane arkalara’ diyerek anlatmaya başladılar. Ben de dişlerimi anamın ağzıma yerleştirdiğini düşünerek doğruca eve gittim ve anama sordum. ‘Ana sen ne güzel düşünmüşsün. Öğretmenimiz dedi ki ‘tabiat ana’ dişlerimizi ağzımıza yerleştirdi.’ Annesi: ‘Yavrum böyle bir şey olur mu? Bak bakayım şu kâinata. Bunların hepsini Allah (cc) yarattı’ deyince, ‘Nereye bakayım ana’ dedim. Anam, ‘Her tarafa bak’ yavrum deyince, ben de her tarafa baktım. ‘Bak oğlum Allah var ve gördüğün her şeyi Allah (cc) yarattı. Sen öğretmenin söylediklerine bakma. Senin ağzındaki dişlerini de Allah (cc) yarattı ve O sıraladı. Ben ağzındaki dişleri nasıl yaratıp sıralayım?’ dedi. Anamın bu sözleri beni çok etkiledi ve beynimde bazı şeyleri ispat etmeye ve sorgulamaya başladım. Anamın dediği şeyler doğruydu.

Risale-i Nurlar’la tanışma

“Bigalı bir öğretmen ‘Hakikati bilmek neden, niçine cevap vermektir’ derdi. Ben ne demek istediğini pek anlamamıştım. Ben hoca olunca, her taraftan soru yağmuruna tutulmaya başlandım. Beni susturmak için talebeler ‘Melekler varmış, biz görmeden nasıl inanalım?’ diye sormaya başladılar. Böyle sorular karşısında hafız olmama rağmen cevap vermek hususunda zorlanıyordum. Bir hafız bu tür suallere cevap verebilir mi? Tabiî ki veremez. Çünkü bu tür suallere cevap vermek veya ispat etmek bir ilme dayanır. Ben de cevap vermekte zorlanınca, ‘Bir gün gelir size anlatırım’ diyerek geçiştiriyordum. Diğer taraftan kendi kendime, ‘Bak sana soru soruyorlar ispat istiyorlar cevap veremiyorsun. Sen hoca olamazsın. Onlar pozitivizmden bahsediyor, ispat istiyorlar, sen cevap veremiyorsun diyerek dertleniyordum.

“Bir sohbet esnasında yüzlerce kişinin gözü önünde, bir kaza kurşunu ile şehit edilen ve Üstad’ın hizmetinde bulunmuş, Yalvaçlı Muallim Galip’le tanıştım.

“Muallim Galip, medrese eğitimi almış, iyi yetişmiş ve bir de divanı bulunan çok değerli bir zat idi. 1938 yılında bir kaza kurşunu ile şehit olmuştur. Denizli’den gelen bir Risale-i Nur Talebesi, çınar altında Risalelerden bahsederken, sohbet bittiğinde evlere gitmek üzere bir subay ayağa kalkayım derken, tabancası sandalyeye takılır ve tabancadan çıkan kurşun, yüzlerce kişinin önünde muallim Galip’e isabet ederek şehit olmasına sebep olur. Bu ölüm Üstad’a çok dokunur ve çok üzülür.

“Muallim Galip’le Risale-i Nurlar’dan haberdar olsam da esasında hizmetle doğrudan tanışmama vesile olan Halil Hafız’dır. Şöyle ki:

“Gelendost’tan daha önce Üstad’ı tanıyan bir Halil Hafız vardı. Çamdağı’na Üstad’ı ziyarete gitmiş. Orada iken Üstad Halil Hafız’a ‘Yalvaç’ta bir Galip Hafız var’ demiş. Halil Hafız da, ‘Biliyorum Üstadım. Biz Pazar günleri ihtiyaçlarımızı görmek için oraya gelir gideriz. Onunla görüşürüz’ demiş. Üstad da ‘Yahu Galip orada hiç hizmet edemedi galiba. Oradan gelip de bu iman derslerinden alan çıkmadı. Senirkent’ten geldiler, oradan buradan geldiler, fakat sizin kazadan sadece sen geldin. Oradan hiç gelen olmadı’ demiş. Bunun üzerine Üstad, Halil Hafız’a Latin harfleri ile yazılan Asa-yı Musa’yı vererek şu talimatı vermiş.

‘Yalvaç’a git oralarda hiç kimse Arabî hattı bilmez. Sen git ve sana ilk selâm veren kişiye bu kitabı hediye et okusun. Eğer beğenirse onda kalsın beğenmediyse o eseri al geri gel’ der.

“Halil Hafız, Yalvaç’a gelir. Kitabı hediye edeceği kişiyi aramaya başlar, ancak bir taraftan da Nurculuk propagandası yapıyor, yine hapse girerim korkusuyla ve ‘kime vereyim, kime vermeyeyim’ diye düşünürken, ‘dur şu caminin hocasına vereyim’ der. Ben de o sıra da caminin hocası izinli olduğu için, camide geçici olarak hocalık yapıyordum. Halil Hafız arkamda öğle namazını kılmış ve beni takip etmişti.

“Yanıma gelerek, ‘Esselâmü aleyküm şanslısın evlât” dedi.

“Ben de, ‘Aleykümselâm. Ama selâmın şanslısı olur mu?’ dedim. O da bana, ‘O benim selâmım değil. Emanet bir selâm getirdim’ dedi.

“Ben de, ‘Nereden getirdin?’ diye sorduğumda.

“Bana, ‘Dünyanın en büyük âliminden’ dedi.

‘Nerede bu âlim?’ dedim.

‘Dağlarda yaşar’ dedi.

O ana kadar Üstad’dan hiç haberim yoktu. O sıralar zaten arayış içerisindeydim. Bana sorulan soruların cevabı belki de buradadır diye düşünmeye başlamıştım. Bana,

‘O büyük zâta Said Nursî derler’ dedi. Ben de,

‘Hani o isyan çıkaran Şeyh Said’in arkadaşı mı? Oralarda isyan çıkarmak için mi dağlarda yaşıyor?’ dedim.

‘Hayır bu o Said değil’ dedi ve bana ilk defa daktiloda Latin alfabesiyle yazılan Asa-yı Musa’yı verdi ve gitti. Verilen kitabı okuduktan sonra içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. ‘Bunda bir şeyler var’ dedim, tekrar tekrar okudum.

“Bana bu kitabı veren adamın adını adresini de almamıştım. ‘Nerede bulacağım bu adamı?’ diye düşünmeye başlamışken, kitabı veren Halil Hafız’la tekrar karşılaştım.

“Okuyup okumadığımı sordu. Ben de, ‘Çok beğendim, canım kurban olsun’ dedim. İçime bir şeyler doğmaya başladı.

“Halil Hafız’a ‘Bunun gerisi var mı?’ deyince, ‘ohoo, elbette var’ diye cevap verdi. Bu cevap üzerine çok sevindim.

[TR724] 6.7.2018

Son 15 yılın rekoru kırıldı: Takipteki alacak bir haftada 3.7 milyar lira arttı

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) açıkladığı veriye göre, Türkiye bankacılık sektöründe brüt takipteki alacaklar, 29 Haziran haftasında 15 yılın en büyük sıçramasını gerçekleştirdi, bir haftada 3.7 milyar lira arttı.

BDDK’nın haftalık bültenine göre, bankacılık sektöründe brüt takipteki alacaklar, 29 Haziran ile biten haftada 3.7 milyar lira yükselerek 15 yılın en büyük sıçramasını gerçekleştirdi. Brüt takipteki alacaklar da 72.5 milyar liraya yükseldi.

Takipteki alacak oranı ise 2017 yılının Ekim ayından bu yana ilk kez yüzde 3’ün üzerine çıktı.

[TR724] 6.7.2018

Zaman Davasında karar: 2 tahliye, 5 beraat, 2 tutukluluğa devam

Yazdıkları yazılar ve twitlerden dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis ve 15 yıl hapse kadar cezalandırılması istenen kapatılan Zaman Gazetesi’nin 11 eski yazar ve editörünün yargılandığı karar duruşmasının son oturumu tamamlandı. Dün başlayan ve bugün İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden duruşmanın sonunda mahkemenin kararını açıkladı.

Mahkemenin kararları şöyle;

Şahin Alpay silahlı terör örgütü üyeliği suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezası aldı.

Ali Bulaç hakkında “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezası. Mahkeme tutuklama yönünde karar vermedi.

Zaman gazetesi eski yazarları Mümtazer Türköne ve Mustafa Ünal’a 10 yıl 6’şar ay hapis cezası verildi. Mümtazer Türköne’ye iyi hal indirimi uygulanmadı.

ALKAN VE KARAYEĞEN’E TAHLİYE

Ahmet Turan Alkan hakkında da “silahlı terör örgütünü üye olmak” gerekçesiyle 8 yıl 9 ay hapis cezası verilirken İbrahim Karayeğen ise 9 yıl hapis cezası aldı.

Ahmet Turan Alkan ve İbrahim Karayeğen tahliye edildi.

Lalezar Sarı İbrahimoğlu, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Dağı, Nuriye Akman ve Mehmet Özdemir’in beraatine karar verildi.

Zaman Davası’nda yargılanan tüm gazetecilerin “anayasal düzeni devirmeye teşebbüs” suçlamasından beraatine karar verildi.

Mümtazer Türköne ve Mustafa Ünal’ın tutukluluklarının devamına karar verildi.

GAZETECİLERİN DAVADAKİ SON SÖZLERİ

Dünkü duruşma Şahin Alpay’ın ve İhsan Dağ’ın savunmalarından sonra tamamlanmıştı. Bugün ise öğleden  önce devam eden savunmalardan sonra öğleden sonra gazetecilere son sözleri soruldu.

İbrahim Karayeğen: Son sözlerimi lanetli bir hukuk hayaletine dönüşen ByLock konusunda ayırmak istiyorum. Ben de bu hayaletin kurbanlarından biriyim. CGNAT kayıtlarına dayanan belirsiz bir suçlamayla karşı karşıyayım. Bana ve arkadaşlarıma terörist ve darbeci etiketi yapışmaz. Hukuk hepimizin sığınacağı son limandır.

Mümtazer Türköne: Örgüt üyeliği ithamıyla yargılandım. 17-18 kitap yazmış bir adam bunu ancak özgür bir kafayla yapabilir. 38 yıl boyunca anayasal düzeni anlatmış bir akademisyen olarak, böyle bir suçlamayla karşılaşmamak için siyasi hayatıma son veriyorum. Artık roman yazıyorum.

Mustafa Ünal: İlk kez yargılanıyorum. Hakkımdaki iddialar ağır ama deliller zayıf, hatta hiç yok. Sadece yazı başlıklarıyla yargılanmış bir gazeteciyim. Sayenizde tam 2 yılı cezaevinde geçirdim. Tarih size yeni bir fırsat sunuyor, yeni bir sayfa açmak sizin elinizde. Savunmamda söylediklerimi unutmamış olduğunuzu umuyorum. Beraatimi ve tahliyemi istiyorum.

Ahmet Turan Alkan: AYM ve AİHM tutukluluğumuzun gereksizliğini vurguladı. Bu ülkenin en büyük hazinesi yargının bağımsızlığı ve kalitesidir. Tutukluluğumun ilk gününden itibaren desteklerini esirgemeyen yazarların güvenleri bana güç verdi. Onlara teşekkür borçluyum. Aileme, avukatlara, uzaktan beni görmeye gelen akrabalarıma teşekkür ederim.

Orhan Kemal Cengiz: Söyleyeceklerimi savunmamda belirttim. Beraatimi talep ediyorum.

Ali Bulaç: Savunmamı tekrar ediyorum. Gülen grubuyla sadece gazeteci olarak ilişkim oldu. Karanlık yüzlerini göremedim. Bunu göremediğim için pişmanım. 22 aylık tutukluluğu 67 yıllık hayatımın kefaleti sayıyorum.

Mehmet Özdemir: İddianamede benimle ilgili hiçbir delil yok. Beraatimi ve adli kontrolün kaldırılmasını istiyorum.

Lale Sarıibrahimoğlu: 38 yıldır yazan bir gazeteciyim. Demokratik hukuk devleti yanlısıyım, askeri vesayete karşıyım. Bu sebeple TSK tarafından andıçlandım. Bir başarısız darbe girişimi oluyor, sorumlu makamlar önleyemiyor ve ben suçlanıyorum. 38 yıllık bir gazeteci olarak bu fiille suçlandığım için utanç duyuyorum. İddianame ve mütalaa yazmanın sadece “iddia” ortaya atmak olarak anlaşıldığını görüyorum. Bundan dolayı üzüntü duyuyorum. Hiçbir suç unsuru içermeyen yazılarımdan dolayı yargılanıyorum. Beraatimi talep ediyorum.

Nuriye Akman: Kendimi savunmalarımda yeterince ifade ettiğimi düşünüyorum. Beraatimi ve adli kontrolün kaldırılmasını talep ediyorum.

Şahin Alpay: Bugüne kadarki savunmalarımın arkasındayım. 35 yıllık gazetecilik hayatıma bütün kamuoyu tanık. Benim herhangi bir terör örgütüne üye olmam mümkün değildir. Bu yüzden beraatime karar vereceğinize inanıyorum.

İhsan Dağı: Savunmalarıma ekleyeceğim birşey yok. Beraatimi talep ediyorum.

***
Geçen ay yapılan duruşmada ise mahkeme tahliye taleplerini reddetmişti. Adli kontrolün kaldırılması yönündeki tüm talepler ise kabul edilmedi. Mahkemenin tutukluluğun devamına yönelik kararına üyelerden biri muhalefet şerhi koydu. Şerhte AliBulaç’ın tahliye gerekçesi hatırlatılarak eşitlik ilkesi uyarınca tüm sanıkların tahliye edilmesi gerektiği belirtildi.

Dava kapsamında gazeteci ve yazarlar  Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, Mustafa Ünal, ve İbrahim Karayeğen tutuklu,  Ali Bulaç, Şahin Alpay, Nuriye Akman, Lale Kemal, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Dağı ve Mehmet Özdemir tutuksuz yargılanıyor.

***

5 YAZARA AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET TALEBİ!

Davada, Bulaç, Alkan, Türköne, Ünal ve Alpay hakkında “darbe” ve “terör örgütü üyeliği” suçlamalarıyla ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıla kadar hapis cezası istenirken Akman ve Kemal hakkında “terör örgütüne üye olmadan yardım etmek” suçundan 15’er yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Geçtiğimiz aylarda savcı mahkemeye ek mütalaa sunarak daha önce “darbe” ve “örgüt üyeliği” suçlamaları yöneltilen İbrahim Karayeğen, Mehmet Özdemir, Orhan Kemal Cengiz ve İhsan Dağı hakkındaki suçlamaları değiştirdi. Savcı ek mütalada “darbe” suçlamasını düşürdü. Zaman gazetesi gece editörü İbrahim Karayeğen ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mehmet Özdemir hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 314/1. maddesi uyarınca “silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan 22,5 yıla kadar hapis cezası talep edildi. Daha önce Karayeğen ve Özdemir için TCK 309/1. maddesi uyarınca “Anayasal düzeni devirmeye teşebbüs etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla da 15 yıla kadar hapis cezası talep edilmişti.

Zaman gazetesi eski yazarı İhsan Dağı ve avukat ve kapatılan Today’s Zaman ve Bugün gazeteleri köşe yazarı Orhan Kemal Cengiz hakkındaki “darbe” ve “terör örgütü üyeliği” suçlamalarını da değiştirerek Dağı ve Cengiz hakkında Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 7/2 ve TCK 43/1 maddesi uyarınca “zincirleme şekilde terör örgütü propagandası” suçlamasıyla 13’er yıla kadar hapis cezası talep etti.

31 sanıklı olarak başlayan davada Zaman gazetesi de dahil olmak üzere çeşitli medya kuruluşlarını bünyesinde barındıran Feza Gazetecilik A.Ş., Cihan Medya Dağıtım ve Fia Prodüksiyon çalışanlarının dosyaları daha sonra davadan ayrılmış, dosyaları ayrılan 18 kişinin yargılandığı dava geçtiğimiz ay hükme bağlanmıştı.

[TR724] 6.7.2018

Twitter’ın orkestra şefi [Tarık Toros]

Seçimin ardından seçimi ve siyaseti kritik eden iki yazı yazdım.

Güncelliğini koruyor.

Ekleyecek bir şeyim de yok.

Haliyle…

Daha fazla kafa yormak istemiyorum.

Halet-i ruhiyyem bu. (çift ‘y’ ile)


**

Gelin isterseniz kendimden başlayarak…

Seçim sonrası psikolojilerin kafa sesi olayım.

Yurt dışından çiziktirenlerle başlayalım.


**

DİASPORA:

-Laf söylemenin anlamsızlığı

-Ümitsizlik

-Yılgınlık

-Bir şey yapmama, yapmak istememe hali

-Miskinlik

-Geri çekilme

-Susma

-Gerekmedikçe konuşmama

-“Zarar veriyorum” endişesi

-Kendini değersiz görme.


**

SOL SEÇMENİN DURUMU:

-Seçimlere ve partisine güveni yitirdi.

-Bir dahakine motivasyonunu kaybetti.

-Liderlerine inancı kalmadı.

-Oy verme arzusu yok.

-Ne sandıklara koşacak, ne de sandıkları gözü gibi koruyacak seçmen kaldı.

-Yüzüstü bırakılması öyle birkaç seçimde telafi edilecek gibi değil.

Umutsuz bir tavsiye: (Sembolik) muhalefetin, işi artık seçmenine bırakmadan, ondan bir şey beklemeden, olayı çok daha profesyonel ele alıp organize olması gerekiyor. Bu suçu başka şey temizlemez.


**

Kaybedenlerin durumu böyle.

Halet-i ruhiyyesi nasıl bilemem, kalbini yarıp bakmadım sonuçta. Ve fakat, sürecin en önemli aktörü Muharrem İnce’ye parantez açmadan olmaz.

En yeni demeci şu:

“Hayırlı uğurlu olsun memlekete, bu seçim bitmiştir, yakında yerel seçim var; demokrasi zaten böyle bir şey.”


**

BİR TÜRKİYE KLASİĞİ MUHARREM İNCE:

-Seçim gecesinin hesabını vermeden genel başkanlığa soyundu.

-“YSK o gece tartışmalı bir karar almadığı için harekete geçmedim” gibi tuhaf bir gerekçeye sığındı.

-Seçimi kabul edip Erdoğan’ı tebrik ederek meşruiyete muazzam katkı sundu.

-CHP liderliğini zorluyor.

-Attığı her adım, “Cumhurbaşkanlığını istemedi, kurultaylarda iki kere sıçradı üçüncüsünde partinin başına geçmekmiş maksadı” dedirtiyor.

-Kaybedilen seçimin teşekkür turu olmaz. Liderlik turu atıyor.

-Gittiği yerde partililer dışında pek ilgi görmüyor. Genel merkezi kızdırmak istemeyen kimi partililer ise karşılamaya gitmiyor.

-“Herkesin cumhurbaşkanı” sloganıyla yola çıktı, “Her partilinin genel başkanı”na fit oldu.

Son not: Sonunda Kılıçdaroğlu onursal genel başkanlığına razı olur mu bilemem, lakin Muharrem İnce şimdiden “Onursal cumhurbaşkanı adayı”.


**

(Siyaset yazmayacağım diyenden korkacaksın 🙂


**

Halet-i ruhiyye serisini “muzmin muhaliflerle” bitirelim.

**

KAFASI KARIŞIK TWITTER AHALİSİ:

-Genel affı tartışırken idam tekrar ısıtılınca hafiften afallama oldu.

-“Sınır ötesi harekat” ve “savaş” seçenekleri arasında gidip gelirken “bedelli askerliğe” laf yetiştirmek gibi tuhaflıklara daldı.

-Bir yandan havuza laf sokarken öbür taraftan meşhur “Alo Fatih”in gazetesinin kapanmasına üzülmeye çalıştı, üstü başı battı.

-Çakıcı’nın sağlık raporu imdada yetişti, Eren Erdem üç günde unutuldu.


**

Mahalleyi fena kızdıracak içimde kalmasın tespiti: İktidar Twitter’da etkin değil lakin Twitter geyiğini yönetmekte çok mahir. Oradaki gündemi belirlemekte müthiş yetenekli. Ortaya bir kıtır atıp milleti tahrik etmekte olağanüstü başarılı. Twitter’ın orkestra şefi Erdoğan, daha ne olsun.

[Tarık Toros] 6.7.2018 [TR724]

Bankalar enkaz devralmaya başladı [Semih Ardıç]

Türk Telekom’dan 4,8 milyar dolar alacaklı bankalara nihayet müsaade edildi. Hakları olan parayı tahsil etmek için Türk Telekom hisselerine el koyacaklar.

29 bankanın tamamına yakını namına Rekabet Kurumu’na müracaat edildi. İç onay mekanizması bitmemiş birkaç banka da bir-iki gün içinde listeye dahil olacak.

SARAY’DAN VİZE ALINDI

Rekabet Kurumu onayında pürüz çıkmayacak. Zira yılan hikâyesine dönen mevzuda bankalar birkaç ay evvel benzer bir teşebbüste bulunmuş, amma velakin Saray’dan vize alamamıştı.

24 Haziran seçiminin geçinceye kadar herkes sabredecekti. Seçim geride kaldığına göre Türk Telekom için 2013’te aldığı 4,75 milyar dolar krediyi ödemeyen Oger Telecom’un (OTAŞ) yüzde 55 hissesi el değiştirecek.

29 bankanın uykusunu kaçıran tahsilat krizinde eylül ayında iki sene geride kalacak.

Bu kadar uzun zaman zarfında Türkiye’nin internet alt yapısı ile sabit telefon hizmetlerinde “tekel” diye nitelendirilen Türk Telekom’un düzlüğe çıkamaması şirketin iyi idare edilmediğinin ispatıdır.

42 milyon internet abonesi olan TTnet’in ile 20 milyon cep telefonu abonesi ile Avea’nın zarar etmesi için hususî bir gayrete ihtiyaç var.

Turkcell ve Vodafone, Telekom’un alt yapısını kira mukabili kullanırken kâr ediyor da malın sahibi niye zarar ediyor?

YÖNETİM KURULU’NDA KİMLER VAR?

Yönetim kurulunda Saray’dan (Müşavir: Yiğit Bulut, Genel Sekreter: Fahri Kasırga), Başbakanlık’tan (Müsteşar: Fuat Oktay) ve TRT’den (Genel Müdür: İbrahim Eren) isimler oturuyor.

Her ay on binlerce TL “huzur hakkı” alan bu isimlerin Türk Telekom’u icralık hale düşürmesi sıradan bir vaka gibi mütalaa edilecek ve mesuliyeti olanlardan zerre kadar hesap sorulmayacak.

Hisselerin yüzde 55’ini devraldıklarında bankaların alacakları üzerinde daha fazla söz sahibi olması beklense de Saray’ın fiilen idareye müdahale ettirme ihtimali çok zayıf.

Hisseleri teminat gösterip yurt dışından kredi alarak en azından finansman maliyetini nispeten azaltabilirler.

Bir sabah şirketin el değiştirdiği haberi ile de uyanabilirlerdi. Hallerine şükredecekler.

ÜÇ AYLIK KUR ZARARI 2,2 MİLYAR TL

Telekom’un mevcut bilanço yapısı ile borçlarını kısa vadede kapatması mümkün değil. Dolar arttığı için sadece üç aylık kur zararı 2 milyar 145 milyon TL. Dolar ve faiz arttıkça nakit sıkıntısı katlanacak.

Türk Telekom’u zirveye çıkaran liyakat sahibi kadrolar yüz binlerce masum insanın mağdur edildiği cadı avında kurban olarak seçildi.

Pırlanta gibi mühendislerin bazıları hapse atıldı. Bir şekilde yurt dışına çıkabilenler dünyanın en büyük telekom şirketlerinde el üstünde tutuluyor.

Türk Telekom ise Saray’dan torpilli, kerameti kendinden menkul kadroların elinde icraya düştü.

BANKALAR YÖNETİMDE SÖZ SAHİBİ OLABİLİR Mİ?

Bankalar hisseleri devraldıktan sonra ilk Genel Kurul’da yönetim kuruluna kendi üyelerini tayin edebilirse tahsilat için biraz daha umutlanabilir.

Mevzuata göre bunun önünde mani yok. Mamafih “tek adam” rejiminde yazılı olmayan kaidelere göre işliyor sistem.

Türk Telekom’da yumuşak ve ağdalı cümlelerle aktarılan tablo halk arasında “icra” olarak biliniyor.

En fazla risk Akbank (1,7 milyar dolar), Garanti Bankası (900 milyon dolar) ve İş Bankası (500 milyon dolar) üzerinde.

29 banka alacak içindeki payı ile aynı oranda hisseyi haciz yolu ile devralacak.

TELEKOM NE İLK NE DE SON

Türk Telekom, siyasetin arpalığı haline gelen işletmelerin ne hale düştüğünü gösteren misallerden sadece biri. Ne ilk ne de son olacak.

Seçime kadar hep halının altına süpürülen vakalar birer birer ortaya dökülecek. Bankalar yolun sonuna gelindiğinde kanun hükümlerini mecburen tatbik edecek.

Üç vakte kadar enerji, inşaat, turizm, gıda ve sanayi gibi sektörlerde nice büyük firmanın bankalar tarafından haczedildiğini duyacağız. O şirketlerin kredilerin ne kadarını karşılayacağı meçhul.

2001 krizinde bankalar, taşıt kredilerini ödeyemeyenlerden haczedilen arabalar için geniş araziler kiralıyor ve arazilerin etrafını dikenli tellerle çeviriyordu. Gazete sayfaları, “Bankadan satılık ev-araba” ilanları ile dolup taşıyordu.

BANKADAN SATILIK HOLDİNG!

Hal-i hazırda onlarca büyük holding döviz borçlarını tehir ettirmek için bankaların kapısında. Kimi anlaşacak, kimi red cevabı ile umutlarını kaybedecek.

Alacaklıların açtığı iflas davaları da mahkemelerde karara bağlanacak. Deniz çoktan tükendi…

Bundan böyle “Bankadan satılık beyaz et firması”, “Bankadan satılık holding”, ”bankadan satılık hidro elektrik santrali” “Bankadan satılık 5 yıldızlı lüks otel” ilanları ile tanışacağız.

Kim demiş “Türkiye’de kriz bankalara tesir etmeyecek!” diye…

[Semih Ardıç] 6.7.2018 [TR724]

Süreç ne zaman bitecek? [Cemil Tokpınar]

Yaklaşık beş yıldan beri en çok muhatap olduğumuz soru bu:

Süreç ne zaman bitecek? Masumlar ve mazlumlar ne zaman rahat bir nefes alacak, her gün her gece ağlayanlar ne zaman gülecek?

En sonda yazacağımı en başta söyleyeyim: Bu zulüm ve istibdat süreci bütün dünyayı kaplayıp kıyamete kadar da devam etse, hak bildiğimiz yoldan asla dönmeyeceğiz. Sabır ve tahammül göstererek dua ve tazarru ile Rabbimize iltica edip hizmet ve ibadetle Onun rahmet ve inayetini istirham edecek, iman ve Kur’an davasına sebat ve sadakatle hizmete devam edeceğiz, inşallah.

Ama öyle inanıyoruz ki, zulmün ömrü kısaldı, gücü azaldı ve kısa bir müddet sonra süreç son bulacak. Bir gün karlar eriyecek, bahar gelecek, kardelenler açacak, yangın sönecek, hizmet adına kaybettiğimiz her şey inşallah on katıyla telâfi edilecek.

Peki, hem kıyamete kadar da razıyız diyoruz hem de kısa bir müddet sonra bitecek diyoruz, bu bir çelişki mi?

Hayır, asla çelişki değil. Çünkü biz Rabbimizin hikmetine, takdirine, istihdamına inanıyor, güveniyor, boyun eğiyoruz. Ondan şikâyetçi olamayız, kaderi tenkit edemeyiz, İlâhî takdiri sorgulayamayız. Bizim imanımızın, teslimiyetimizin, tevekkülümüzün gereği, takdire boyun eğeriz. Tabiî bunlara inandığımız kadar Onun rahmetine, inayetine, adaletine de inanıyoruz.

Ezelî hikmet, hizmet hareketi hakkında, tüm zamanlar içinde eşine ender rastlanan bir imtihan takdir etti. Yaşadıklarımız, bir yönüyle Asr-ı Saadetin Mekke dönemindeki işkence ve mahrumiyetlerini, bir yönüyle Medine’deki sıkıntıları, başka bir yönüyle Emevîler döneminde Ehl-i Beyt’e yapılan zulümleri hatırlattığı gibi, insanlık tarihindeki farklı zulüm ve istibdat dönemlerindeki uygulamalara da benziyor.

Bir şekilde taraftar olan veya gönül verenlerin sayısı milyonları bulan bir hareketten söz ediyoruz. Zulümler ise envaiçeşit. Mahpus, mazlum, mahrum, mevkuf, muhacir, maktul, mecruh olduğu gibi parçalanmış aileler, malları gasp edilenler, işleri, meslekleri ellerinden alınanlar ve bu zulümden etkilenenler milyonları aşmış durumda.

Sürece bütüncül bakılmalı

Peki, neden kader buna fetva verdi? Niçin Rabbimiz bu zulümlere izin veriyor? Kısaca, süreç niçin başladı ve devam ediyor?

Bunun belki yüzlerce sebebi var. Bir sebebe indirgersek, bütüncül bakmazsak yanılırız. Bu sebepleri detaylarıyla ele almak çok uzun olur. Ancak sınıflandırmak gerekirse, sürecin maddî sebepleri var, manevî hikmetleri var, imtihan yönü var, küresel ve ülke içindeki güçlerin payı var, bizim eksik ve hatalarımız var, hatalara keffaret yönü ve dereceleri yükseltme yönü var. Bunlar bugüne kadar çok işlendi, tek tek detaylarıyla saymayacağım. Ama bazen yapılan bir hata var: Küllî bakmamak, bütüncül ele almamak!

Süreç bir şekilde açıklanamaz, sadece bir sebebe odaklanılmaz, birisi bir sebebi anlattığında diğerlerini inkâr ediyor anlamı çıkarılmaz.

Bu arada bize bakan yönüyle yapılan bir hata da var.

Hizmet hareketinden bazı kardeşlerimizin, “Ne yaptık da herkesi kendimizden bu kadar nefret ettirdik?” sorusunu asla doğru bulmuyorum.

Neden?

Çünkü biz bu ülkeye ne kötülük yaptık ki? Ülkeyi ıslah için baştan başa okul, yurt, sendika, hastane, vakıf, dernek gibi hizmet kurumlarıyla donatmaktan başka ne yaptık? Evde anne ve babasının eğitemediği çocukları, maddî ve manevî yönden eğitip şefkat ve sevgiyle kucaklamaktan başka ne yaptık?

Devlet gücüyle en iğrenç ve pespaye bir şekilde yalan ve iftiralarla, komplo ve kumpaslarla yürütülen bir algı operasyonuna mağlup olan milletin bir kısmı Hizmet hareketini yanlış değerlendiriyorsa suç cemaatte midir? Birileri habbeyi kubbe, pireyi deve yapıyorsa, sorumlu biz miyiz?

Bunu söylemek, hiçbir kusurumuz, eksiğimiz, hatamız yok demek değildir. Elbette ülkesel ve küresel bir hizmetin içinde elbette bazı problemler ve hatalar olabilir. Bunlar da insaf, hikmet ve objektiflik içinde değerlendirilmeli, ders çıkarılmalı, tedbir alınmalı, ayrı konu.

Ama şunu bütün zerrelerimle kâinata haykırabilirim ki, Hizmet hareketi mensupları şimdiki zulmü hak edecek bir şey yapmadı. Yaptıkları, bütün ülkeyi ve dünyayı saran bir eğitim, barış, iyilik seferberliğiydi sadece.

Fert seviyesinde hatalar varsa da, “suçun şahsîliği” kuralınca genelleştirilemez, sadece evrensel hukuk kuralları içinde ve adil bir şekilde gereken cezası verilebilirdi.

Her neyse…

Tekrar başa dönelim: Süreç ne zaman bitecek?

Süreç, imtihanın hikmetini anlayıp uygun hareket ettiğimiz zaman, Rabbimiz takdir ettiği neticelerin gerçekleştiğini kabul edip “yeter” dediği zaman, zalimlerin haddi aşma sınırları gayretullaha dokunma seviyesine geldiği zaman, zulümde birleşen menfaat ve güç odakları birbirine düştüğü zaman, bugün Allah’ı, ahireti, ölümü, hesabı, azabı düşünmeden zulmeden azgın azınlık tökezlediği zaman bitecek…

Sürecin bitmesi için neler yapılmalı?

Burada bize bakan yönü, imtihanın hikmetini anlayıp uygun hareket etmektir.

Bunlar nelerdir?
  1. Tam bir ihlâs, samimiyet, sebat ve kardeşlikle hizmete sarılmak,
  2. Rahatımızı bozacak ve canımızı acıtacak seviyede mağdur ve mazlumların muavenetine koşmak,
  3. Dua, ibadet ve evraddaki kusurlarımızı gidermek, eksiklerimizi tamamlamak, keyfiyetimizi arttırmak,
  4. Birbirimize düşmemek, tam ittifakı sağlamak, bir olup rahmet ve inayeti celp etmek,
  5. Zulmü bütün dünyaya duyurup evrensel bir duyarlılık oluşturmak,
  6. İlk yılların saffet ve samimiyetine benzer bir şekilde uhrevî boyutlu düşünmek gibi hususlardır.
Ehl-i kalp bir kardeşimiz “süreç ne zaman bitecek” diye niyetlenerek bir istihare yapıyor. Kendisine genel anlamda tevbe etmek, helâlleşmek, kardeşliği tesis etmek tavsiye ediliyor. Tabiî ki bu da yapılacakların tamamı değil, sadece bir tanesidir.

Peki sürecin bitmesine zaman verebilir miyiz?

Bugüne kadar kim vermiş ki… Kim verebilir ki…

Bugüne kadar görülen binlerce rüya ve yakazada verilen müjdeler, tamamıyla sahihtir, sadıktır, gerçektir.

Ancak verilen müjdeler, bazı şartlara bağlıdır. O şartlar gerçekleşmezse müjdeler de ertelenir veya gerçekleşmez.

Konumuzla ilgili Hocaefendi’nin 2014 Şubat’ında yaptığı sohbetten bir örnek:

“Başımıza gelen musibetlerden murâd-ı ilâhî bizim kendisine yürekten dönmemiz ise, döneceğimiz âna kadar o musibetler gırtlağımızı sıkar ve devam eder. Kendisine dönmemiz için o musibetleri salması bile bir yönüyle rahmetin ayrı bir tecellî dalga boyudur. Kullarını Kendisine döndürmenin bir vesilesi onları ızdırar içinde bırakmak ve bütün sebepleri ellerinden almaktır; ta ki nur-u tevhîd içinde sırr-ı ehadiyeti duysun, görsün ve hissetsinler. Yunus ibn Mettâ (alâ seyyidinâ ve aleyhisselam) gibi ‘Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn’ desinler. Geceleri yataklarından fırladıklarında abdest alsın, başlarını yere koysunlar. Gözleri yaşarmıyor ve ağlamıyorsa, kendilerini levmetsinler; ‘Yuh bana, bu kadar da katı kalblilik olur mu?’ desinler. Gözlerinin yaşlarını salabiliyorlarsa, o esnada ellerini Allah’a açsınlar, ‘Allahım bütün ümmet-i Muhammed’den belaları, musibetleri def eyle, hususiyle memleketimizde bozulan vifak ve ittifakı temin buyur; çünkü o, Senin tevfîkinin en büyük vesilesidir’ desinler.” (Osman Şimşek, Ağlayın Su Yükselsin, 23 Şubat 2014)

Evet, süreçte duanın hakkını vermek, bitmesine vesile olacak şartlardan sadece birisi, belki de en önemlisidir. Belki duanın hakkını verenler, başta hapistekiler olmak üzere zulmü en çok çekenler ve bunların aileleri. Hepimiz acıyı yüreğimizde hissedip duanın hakkını versek, namaz, dua, tesbihat ve evradlarımıza sarılsak, sürecin ömrü kısalmaz mı?

Görülen rüyalardaki müjdelerde hep yakında zulmün biteceği söyleniyor. Bu yakını, “yarın” anlamamak gerekir. Peygamberlerin (a.s.) gördüğü bazı rüyalar bile bazen aylar yıllar sonra gerçekleşmiştir.

Cenab-ı Hak, en sevgili kullarına vermediğini bize vermez.

Özetlersek, zulüm kıyamete kadar da sürse biz haktan yüz çevirmeyeceğiz, ama çok kısa bir zamanda biteceğini ümit ediyor ve dua dua yalvarıyoruz.

Acılarımızı dindirmek veya azaltmanın bir yolu da, paylaşmak, dualaşmak, muavenete koşmak, kardeşliğimizi bu yönüyle de ispatlamaktır.

[Cemil Tokpınar] 6.7.2018 [TR724]

Nur’larla İlahi Dergâh’ın kapısında… [Veysel Ayhan]

-Siyasetin boş va yalancı kavgaları her şeyi tozu dumana boğdu. Her şeyden ta’til zamanı. Zihni gündemini bu dehşetli “hortum”dan kurtaran ve ruhunun abidesine yoğunlaşan kazanır. Tekrar eski “sera”ya sığınma zamanı…-

Evde oturuyorsunuz. Kapınız çalınıyor kısa aralıklarla. Açmayı düşünmediğiniz biri olabilir. Açmıyorsunuz. Kapı çalınmaya devam ediyor. Kısa aralıklarla… Tık tık tık… İstemediğiniz hatta kovduğunuz biri olabilir. Yine açmayı düşünmüyorsunuz.

Tık tık tık devam ediyor. Sizin reddiyeleriniz kapının tıktıklarıyla yarışıyor. Ve nihayet siz kapıyı açıyorsunuz. Açmama ihtimali yok. Dayanamayıp açacaksınız o kapıyı…

Ve biz, günahlarımızla Allah’ın dergâhından kendini kovdurmuş olanlar…

Gıybetle uzaklaşmış, harama nazarla itilmişler…

Gafletle gözlerini kaybetmiş, aşkı mecazilerle kalbini bit pazarında satmışlar…

Çaresiziz. Ne; görüyoruz ki talep edelim, ne; talep ediyoruz ki görebilelim.

Kısır bir döngüye kapılmış yuvarlanıp gidiyoruz.

Bir tılsım gerek… Sihirli bir sözcük, bir şifre… Bu kısır döngüyü çözecek bir ‘amel’, bu çaresizlikten kurtaracak bir ‘say’.

İşte bazımız için ‘Risale-i Nur’suzluğun birkaç kuru cümlede tasviri. Ama doğrusu da bu. Risale-i Nur’u bir bilgi kaynağı olarak düşünenler çıkar. Yanlış değil ama eksik. Risale-i Nur’a iman hakikatlerini delillendiren bir rasyonalite diyenler olur… Allah’ın varlığını ispatlayan bir mantık eseri olarak düşünenler çıkar. Bunlar yanlış değil ama eksik.

Risale-i Nur ‘marifetullah’ın alfabesini öğretir. O, ‘Allah bilgisi’nin anahtarıdır. Onu okuyanlar okudukları sürece Nezd-i İlahi’nin kapısını farkında olmasalar da ‘tıktık’larlar.

Siz bir araya gelmiş kitap okuyanlar, nur haleleri görürsünüz. Nurları okurlar. Yalnız veya beraberce. Oysa göz yanılır, görünen sadece bir kışırdır. O resmin hakikati, o görüntünün doğrusu; onların ümitle ve sabırla kol kola girerek İlahi Dergâh’ın kapısını çalıyor olduklarıdır. Tıpkı şairin cama vuran yağmur taneciklerini anlattığı gibi: “küçük muttarit muhteriz darbeler, saçaklarda camlarda pür ihtizaz.”  Tık tık tık… Sizin her sayfa çevirişiniz o kapının tokmağına bir tıklamadır. Tabii ki bu, ‘ilmî ve nazarî’ takılanların anlayamayacağı ‘halî ve vicdânî’ bir bakış açısı.

Siz hangi günahla o kapıya varırsanız varın elinizde Risale-i Nur varsa, ümitle onu solukluyorsanız, okuyorsanız o kapı size açılacaktır. Sizin okuduklarınızı anlamanız değil, o satırları telaffuzunuzdur önemli olan. Şimdilik o nazlı, efsunlu satırları anlamayabilirsiniz. Onları yakalayamayabilirsiniz. Bu değil önemli olan; o satırların sizin elinizden tutmasıdır asıl önemli olan.

Sabırla o kapıyı ‘tıktık’layanlar O kapıda beklerken en muhteşem mantık kaidelerini bir anda heybelerinde bulur. Bu mantık kaideleri dünyaya bakışı aydınlatır, feraseti gerçek bir ‘mü’min’ formatına eriştirir. İnsan ve varlık gizemi perde perde aralanır. Önünüz aydınlıkken o aydınlığa karanlık dedirtecek bir başka ışık tufanıyla gözleriniz kamaşır.

Binlerce cilt kitaptan derleyemeyeceğiniz ihlâs düsturlarını üç-beş sayfadan avuçlarsınız. ‘Ene’ nedir bilip, oradan ‘marifetullah’a yollanırsınız. Bu bekleyişinizde nefsinizi bilecek, şeytanı sezecek ve onun kan damarlarınızda seyahatini fark edip ürperebilirsiniz. Ve tüm bu ilim ve akidenin, Risale-i Nur’la kapısını çaldığınız İlahi Dergâh’ın size açılışının ‘kabul sesi ödülcüğü’ olduğunu tebessümle gözleyeceksiniz. Yani bu bilgi ve görgü o ‘kapı’ sonrası erişeceklerinizin yalnızca -tabiri caizse- ‘bonus’u…

Efendimiz (sas), şöyle bir vak’a anlatır: Bir kimse çöl gibi bir yerde bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerinde de yiyecek ve içeceği. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki, devesi gitmiş. Çaresizlik ve korkuyla devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz. Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken ümitsizlik içinde uyuyakalır, bir ara uyanır. Bakar ki, devesi yanı başında duruyor. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devenin üzerinde. Sevinçten ne diyeceğinizi bilemez, dili dolaşır… İşte Allah, mü’min kulunun tövbe ve istiğfarından çölde kaybettiği devesini bulan kimsenin sevincinden çok daha fazla sürûr ve lezzet alır. Bizim kayıp binek ve azığımız Allah’ı bilmek, O’na ihsan şuuruyla inanmak ve ‘mü’min’ basiret ve ferasetiyle dünyayı değerlendirmektir. Bunları kaybetme sarhoşluğundan sıyrılabilsek, derin uykumuzdan biraz silkinebilsek, İlahi Dergâh’ın anahtar ve şifrelerinin ‘Sözler’ halinde birer pass‘word’ olarak hemen yanı başımızda Risale-i Nur halinde tecelli ettiğini göreceğiz.

Sözün en güzeli Fasıldan Fasıla müellifinden: “Risaleler, geleceği şerheden ve hatta bu daire içinde yetişecek büyük velilere, mürşidlere, ebrara, mukarrabîne rehberlik yapacak tertemiz bir kaynak olmasına rağmen bazıları için hiçbir değer ifade etmemekte… Risale-i Nur’dan herkes kendi seviyesine göre istifade eder. Kimisi onun sayfaları arasında yüzer-gezer, kimisi de satır aralarından Allah’ın marifetine giden bin-bir yol bulur ve oralarda seyahat eder. Fakat şunu da ifade edelim, ‘marifetullah’ın asgarî seviyesine ulaşmış bir insan azamî zühd, azamî takva, azamî ihlâs ve azamî velayeti hedef edinerek yoluna devam ettiği müddetçe gerçek marifetin sağanak sağanak yağmur damlaları halinde yağması gibi bir lütufa mazhar olabilir.”

[Veysel Ayhan] 6.7.2018 [TR724]

Fransa’daki bildiriden panik atak olmayalım! [Kadir Coşkun]

Müslümanlar olarak diken üzerindeyiz. Mesai saatlerindeki kaçamaklarda, haber sitelerinde günlük siyaset ihtiyacını giderirken, dünya gündeminden hiç eksik olmayan terör saldırılarını “Aman, müslümanlara mal edilmesin!” yürek çarpıntısıyla okuyoruz. Terörün uluslararası tarifi içinde din, dil, ırk ve etnik köken gibi bir açılımı yok ama, İslam’ın olağan suçlular listesinde can simidi olarak tutulması alışkanlık oldu.

Terör’ü İslam ve müslümanlarla tarif etmeye çalışanların, bulunulan ülkelerin çeşitliliğine göre iç ya da dış siyaset açısından çıkar hesapları sözkonusu. Bu peşin bir hüküm değil, sabrınız varsa örneklerini göreceksiniz. İç siyasette bunalan tükenmiş siyaset adamları için gündem değiştirmenin en kolay yolu, lokal terör hadiselerine yatırım yapmak. Bunu sadece üçüncü dünya ülkelerinin zavallı liderleri yapmıyor. Geçtiğimiz birkaç on yıl bunun örnekleriyle dolu. Trump, “Altı İslam ülkesinden ABD’ye yapılacak seyahatleri engellemek!” için makul mazeretler bulmakta hala zorlanıyor. Geçen yıl İngiltere’de gerçekleştirilen terör saldırısını İngiliz Hükümetinden daha fazla sahiplenen ve Amerikan halkına “Gördünüz mü? Ne kadar haklıyım?” demeye getiren Trump, İngiliz devlet adamlarından “Trump, abartma. Sen kendi işine bak!” manasındaki azar ile soğuk bir duş aldı.

Son günlerde de, kirli işlere bulaşan özel avukatı ile  başı iyice dertte olan ABD Başkanı ufak terör hadiselerinden beklediğini bulamayınca, çareyi Venezuela’yı işgal etmekte bulduğunu görüyorsunuz. Ama aynı gayreti, ülke içinde bir türlü durdurulamayan okul cinayetlerinin en önemli sebebi aşırı silahlanmayı engellemek için harcama ihtiyacı duymuyor.

ABD’de Cumhuriyetçilerin seçim vaadleri içerisine Müslüman Dünya ile hır gür çıkarma projeleri ciddi bir yer teşkil ediyor. Cumhuriyetçiler, Ortadoğu’ya bomba yağdırıp, iyi bir temizlikten sonra arta kalanları din değiştirmeye zorlama gibi garip projeleri dillendirmeyi, lokal terör saldırıları arkasından bir rutin olarak tekrarlamayı adet haline getirdiler. (Too Dump to Fail, Matt K. Lewis. Bu kitap Audio Book olarak yayınlandı.)

Medyatik linç artık yadırganmıyor

Almanya ve Fransa’da müslüman halklar ile alakalı anti-demokratik uygulamalara halkı alıştırmak için tatbik edilen medyatik linç artık yadırganmıyor. Bir gün peçe, ertesi gün sakal bir başka gün müstehzi bir karikatür, İslam ve müslümanlar için nefret söyleminin joker malzemeleri. Mülteci krizinde, dağılma noktasına gelen Almanya’daki Merkel hükümetinin, sığınmacılar konusunda hangi regülasyonlara ‘evet’ dediği basından gizleniyor. Bu telaşta ekonomik problemler tesirli olduğu gibi, önümüzdeki on yıllarda Avrupa’daki Müslüman nüfusunun patlayacağı kehanetleri sadece Almanya, Belçika ve Fransa’nın problemi değil. Hele eski Fransa Başbakanı Sarkozy’nin, Başkanlık sonrası görev süresince işlediği hukuksuzluklarla başının dertten kurtulamadığını söylemeye gerek yok. İnanır mısınız bilmem; Sarkozy’nin, zavallı Kaddafi’den maddi destek aldığı bile konuşuldu.

Son günlerde, Fransa’da Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetler ile alakalı bir kaç yüz kişiden oluşan heyetin imzaları, bildiriden haberdar olanları biraz panikletti. Elbetteki bu, terör saldırısının uyardığı infiali uyarmadı ama, zaten tek kale müslümanlar sahasında oynanan oyunda beklenmedik anda yeni bir golün ağalara takılması kolay hazmedilemiyor. Bu kadarcık mümin heyecanları hoş görülmeli. Bildirinin, Avrupa’da göçmen ve sığınmacı krizinin tetiklediği siyasi hesaplaşmalarla gündeme gelmesini raslantı olduğunu düşünemeyecek kadar tecrübeliyiz.

“Yeni Haçlı seferlerine hazır olalım!” komedisi

Bildirideki taleplerin entelektüel bir rica ve istirham ötesinde yaptırım gücü yok. Dolayısıyla, Türkiye’deki devletliler de dahil, hadiseyi “Bakın Kur’an elden gidiyor. Yeni Haçlı seferlerine hazır olalım!” komedisine düşürmeye gerek yok. Ekonomik bir çöküşün soğuk nefesini ensesinde daha  ciddi hisseden Türkiye için, yeni bir Haçlı Seferi ne kadar işe yarardı ama, olmadı.

Kur’an-ı Kerim, orijinalliği açısından neredeyse genel kabule ulaşmış, nadide, mukaddes bir metin. Şimdiye kadar bu mukaddes metin etrafında spekülasyonlar olduğu gibi bundan sonra benzer, provokatif entelektüel fırtınalar esmeye devam edecek. Şunu da ifade edelim ki, geçtiğimiz yüzyılın tecrübelerinden istifade eden bir çok müslüman mütefekkir bu tür ucuz virüslere karşı anti-virüs geliştirmiş durumda. Ne var ki, benzer anti-virüsler, nezle aşısı gibi her yıl bir kez daha yenilenmek zorunda. Hıfzıssıhha açısından belki ilk yapılacak şey, soğukkanlı bir duruşun, müslümanların çoğunluğu tarafından benimsenmesi. Gösterilecek tepkilerin de, demokratik bir zeminde tutulması.

Fransa’da yayınlanan ve benzerleri ile aynı talepleri işaretleyen bildirilerin siyasi görüntüsünün yanında, İslami açıdan imkansızlıkları da zorlaması dikkat çeken noktalar arasında. Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere, İslam’ın temel prensipleri hususunda, tepeden bakan, kibirli, dayatmacı ve artık müntesibi kalmayan köhne oryantalist kalıntı-alaşımlı tekliflerin, nazar-ı itibara alınma şansı yok. Bu dayatmalar, Cenab-ı Hakk’ın, dinin ikinci kaynak ve uygulayıcı olan Hz. Peygamber (SAV) e müsade etmediği tasarrufları, sebeb ne olursa olsun, İslam dini otoritelerden bekleme gibi bir akıldışılığı ve imkansızı zorluyor. Dinin Peygamberi (SAV)’e verilmeyen iznin, kıyametler kopsa, nübüvvetin varisleri sayılan alimleri için asla sözkonusu olmayacağı noktasındaki cehalet, İslam ile haşır neşir olan Batılı araştırmacılar için çok ciddi bir ayıp. Eğer bunu bile bile yapıyorlarsa, o da Oryantalist mirasın iflas ettiğini söyleyebiliriz.

Özel olarak Efendimiz (SAV)’i, genel olarak ümmetin alim ve imamlarını muhatap alan ayetlerden birkaçı şöyle: “Az daha onlar, seni sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan başkasını, bize iftira etmenle fitneye düşürecek ve ancak o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermeseydik, az da olsa, onlara meyledecektin! O takdirde sana hem hayatın hem de ölümün acısını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra, 73-75).

Bir başka Ayet-i Kerime; “Ey Rasul (SAV), Rabb’inden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, Onun elçiliğini duyurmamış olursun. Allah seni, sana zarar vermek isteyenlerin şerrinden korur. Doğrusu Allah, kafirler toplumunu yola iletmez.” (Maide, 67)

Bir diğeri; “Onlara açık açık ayetlerimiz okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’an getir ya da bunu değiştir.” derler. De ki: “Ben onu kendiliğimden değiştiremem. Ben sadece bana vahy olana uyarım. Şayet ben Rabb’ime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.” (Yunus, 15)

Kur’an-ı Kerim’in dokunulmazlığı hususunda Nebi (SAV)’in durumu böyle olunca, müslüman alimleri yapamayacakları şeylere zorlamak, vazifeleri olmayan şeylerle onları köşeye sıkıştırmaya çalışmak yanlış kapıları beyhude çalmak manasına geliyor.

Bununla birlikte, uluslararası bir problem olarak, terörün İslam ile yan yana getirilen kısmı ile alakalı, yani, motivasyonlarını İslam’dan aldığı iddia edilenlere karşı Müslüman alim ve dini otoritelerilerle ortak bir eylem planı üretmek mümkün. Bu eylem planı da yine kaynağını Kur’an-ı Kerim’de buluyor. “Bir insanın haksız yere öldürülmesinin ne büyük cinayet!” olduğunu ifade eden Ayet-i Kerime’nin devamında gelen ve “Muharibin” olarak bilinen Ayet-i Kerime’nin neden dikkati çekmediğine, şahsen ben de şaşırdım. Ayet, terör ile alakalı: “Allah ve elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise daha büyük azab vardır. (Maide, 33) diyerek, ilginç bir cezai müeyyide teklif ediyor!

İbn-i Kesir, “Muharibin” ayetine muhatap kitle hakkındaki farklı nakilleri verdikten sonra, İmam-ı Buhari’nin aynı ayet ile alakalı rivayetini de zikrederek “Ayet, sözkonusu suçları işleyenler hakkında umumi bir hüküm içerir.” kanaatini ekler. Yani, benzer cinayetlerle, belli bir coğrafyayı ya da dünyanın tamamını yaşanmaz hale getiren, mümin, kafir, müşrik…herkes için umumi bir durum sözkonusu.

Ayet-i Kerime’nin emir buyurduğu cezai netice bizzat Efendimiz (SAV) tarafından bu suçları işleyen bir gruba uygulanmıştır.1 Suçun büyüklüğü ölçüsünde, cezanın ürperticiliği bir önceki Ayet-i Kerime’nin “Masum bir insanı haksız yere öldürme…” terörü ile birlikte düşünüldüğünde, Kur’an-ı Kerim’in metin ahengi, takdire şayan bir bütünlük arzediyor.

Müslüman alim ve dini otoriteleri, sürekli olarak dini metinler üzerinde tehlikeli tasarruflara çağıran bildiri, deklarasyon ya da konsensüslerin şimdiye kadar tesir icra edememesi rastlantı değil. Belki İslam alimleri, Fransa menşeli, üçyüz kişinin imzaladığı metni esas alarak, bu ve benzeri girişimlere karşı “Biz de en az sizin kadar, hatta daha fazla olarak İslam Coğrafyası ve dünya üzerinde İslam’a fatura edilen terör hareketlerinden rahatsızız. Gelin bu konuda bize yardımcı olun. Biz, başta Kur’an-ı Kerim ve diğer dini metinleri tahrif cinayetini işlemeden, dünya güvenliğini tehdit eden teröristlere karşı, din, dil, renk ve etnik ayrımcılığa düşmeden cezai gerekleri yerine getirelim.” deme üstünlüğünü ellerinde bulunduruyorlar. Bu vaad ve teminat, dinin sınırları içinde uygulanabilir en makul tekliflerden birisi olarak duruyor.

Onun da çözümü var?

Fransa’da yayınlanan bildirinin dışa vurduğu siyasi dozaj, terörün uluslararası bir problem olma gerçeğini de perdeliyor. Nasıl oluşturulacağı hakkında ortak bir yol haritası belirlenemeyen terör ile mücadele stratejisi için tarafsız entelektüel, hukukçu, akademisyen ve müstebit idarelerin devrim muhafızı olmaktan kendisini koruyabilmiş İslam Alimlerinden müteşekkil bir heyetin ortak çalışması zaruri bir ihtiyaç haline geldi. Ortaya çıkacak konsensus da, Trump, Sarkozy gibi başarısız ülke liderleri ya da Türkiye’deki mevcut iktidar sahipleri gibi Makyavelist aktörleri gizlemeyecek kadar da şeffaf olmalı.

İslam’ın, ırk, din ve etnik aidiyet gözetmeksizin teröristler hakkında takdir buyurduğu cezai müeyyidenin dehşeti, kendilerini Batı Coğrafyasına hapsetmiş, İnsan Hakları örgütlerinin hümanist damarlarını kabartabilir. Onun da çözümü var? İsterseniz, bunun kararını, teröristlerin mağdur ettiği masumların aile, dost ve yakınlarına bırakalım.

Bir anda herkesin haberdar olduğu bildiriyi görünce “Neredeyse bir buçuk asırlık İslami Araştırma geçmişi olan Fransa entellektüelleri-en azından bazıları- daha iyi şeyler düşünüyor olmalıydılar!” diye hayıflandım. Bununla birlikte Fransa Bildirisi’ne imza atanların niyetlerini okuma gayretine düşmeden, hem bizim hem de onların, teröre karşı çözümü Kur’an-ı Kerim’de aramalarının gayet memnuniyet verici olduğunu kabul etmek durumundayız. Zaten, Kavl u Fasl ve son sözün kendisine bırakılacağı tek mukaddes metin O, değil mi?

[Kadir Coşkun] 6.7.2018 [TR724]

Bebeğinizin gelişim geriliğini önlemek için yapmanız gerekenler var!

9 aylık heyecanlı bekleyiş süresince “Acaba bebeğim normal büyüyor mu?” sorusu anne adaylarının yaşadığı endişelerinin başında geliyor. Erken doğum hatta bebeğin anne karnında kaybına bile neden olabilen gelişim geriliği gebelik döneminde modern yöntemlerle belirlenebiliyor.

Kadın Doğum ve Perinatoloji uzmanı Dr. Resul Arısoy, gebelik takiplerinde gelişim geriliğinin takibinin önemine dikkat çekiyor. Arısoy bu durmun yol açacağı problemleri ise şöyle sıralıyor: Erken doğum, bebeğin suyunda azalma, bebekte akciğer ve nörolojik hastalıklar, bebeğin beyninde kanama, bebekte bağırsak rahatsızlıkları, sepsis, hipoglisemi yani kanda olması gerekenden az şeker bulunması, bebeğin anne karnında kaybı.

Peki gelişim geriliğine sebep olan rahatsızlıklar neler? Bunların başında genetik bozukluklar, doğumsal anomaliler, enfeksiyon, hipertansiyon, diyabet, kronik böbrek ile kalp hastalıkları geliyor. Sigara ve alkol tüketimi de risk faktörleri arasında yer alıyor.

Risk kapsamında olan anne adayları neler yapmalı?

Perinatoloji uzmanı Dr. Resul Arısoy, teşhisten sonra takip edilecek süreci şöyle anlatıyor:

  • Doğru gebelik yaşı ve fetal biyometri ile tanı kesinleşince gebelik boyunca takip planlanmalıdır.
  • Sigara, alkol, ilaç kullanımı, mevcut kronik hastalıkların kontrol altına alınması gibi düzeltilebilen risk faktörleri değiştirilmeli.
  • 11-14 gebelik haftaları arasında Uterin arter Doppleri kontrolleri ihmal edilmemeli.
  • Risk saptanan gebeliklerde plasenta oluşmadan yani 16. haftadan önce 75-150 mg. Aspirin kullanımı hastalığın gelişme ihtimalini veya şiddetini azaltabilir. Bu faydayı tüm gebelerde görmek mümkün değildir ancak olguların yüzde 10-50’sinde fayda sağlamaktadır.

Tedavide gebelik haftası, cenin büyüme eğrisi, ceninin biyofizik profili ve doppler önemli belirleyici unsurlardır. Takiplerin içeriği ve sıklığı anne karnındaki bebeğin durumuna göre özelleştirilmelidir. Aile, acil durumlar konusunda bilgilendirildikten sonra bebek ve annenin şartlarına göre doğum için doğru zamana karar verilmelidir.

[TR724] 6.7.2018