AKP’nin utanç kareleri [Harun Odabaşı]

Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda Zaman gazetesinin 25. kuruluş yıldönümü kutlanıyordu. İş ve medya dünyasından, siyasetten ve bürokrasiden pek çok davetli vardı. Dönemin başbakanı Zaman gazetesine ve Gülen cemaatine mübalağalı iltifatlarından birini daha yapmış, dev kutlama pastasını kesip afiyetle yemişti. O zamanlar ters giden bir şeyler vardı ama su yüzüne çıkmadığı bir dönemdi.

Memduh Boydak -şimdi hapiste- kızı ile birlikte salonda idi. Zannediyorum kızı o sıra Koç üniversitesi 2. sınıfa gidiyordu. Memduh Bey’e işler nasıl gidiyor diye bir soru soruldu. Sorumuza soru ile cevap verdi. İş dünyası devletine güvenemeyecek mi? Sonra dertli dertli o meşhur doğallığı ile anlatmaya başladı:

‘Ben izlenilen dış politikadan bir şey anlamadım. Devletimizin dış ülkelerle sıfır sorun politikasına güvendik ama hata etmişiz. Çok ciddi zararlarımız var. Suriye ile ilişkiler çok iyi idi. Bize geldiler neden Suriye’ye yatırım yapmıyorsunuz, arkanızdayız dediler. Bizde devletimize güvendik yatırım yaptık. Kısa sürede Şam’da Halep’te 5 bayimiz oldu. Ama şimdi hepsini kapatmak zorunda kaldık. Sadece biz değil pek çok sanayici aynı durumda. Büyük firmalar atlatır ama küçüklerin işi zor. Ama devletimiz sağ olsun. Yolumuza diğer seçeneklerle devam ediyoruz.’

Bu anıyı bana hatırlatan Memduh Boydak’ın kızının da içinde olduğu Boydak ailesine mensup kadınların bilmem hangi sudan sebeple gözaltında alındıklarında çekilen fotoğrafları oldu. Diz çöktüremediklerine istediklerini söylettiremediklerine, mafyanın bile kitabında yazmadığı için imtina edeceği bir yöntemle ailelerine musallat olmak.

Eminim bizim içimiz kavrulduğu gibi Boydak ailesini tanıyan herkesin yüreği yanmıştır. O fotoğraf aynı zamanda Kayseri’nin bütün karizmasını sıfırlayan bir fotoğraf. O fotoğraf Boydak ailesini tanıyıp da susan insanların korkaklığını suratlarına şamar gibi indiren bir fotoğraf.

CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun o fotoğrafın altına yazdığı şu tweetine katılmamak mümkün mü: ‘AK Parti’nin yeni Türkiye’sinde memurlar yaşlıların koluna yardımcı olmak için değil, gözaltına almak için giriyor. Oğulları hapiste olan yaşlı anne, kızı ve torunuyla gözaltında. AK Parti’nin utanç kareleri hızla artıyor…’

Bugün şirketlerine çökülen isimler için 15 Temmuz öncesi bir anket yapılsa bölge halkının en çok güvendiği isimler çıkardı. Ancak şimdi terörist ilan edilip uydurma iddialarla sadece grup şirketlerinin değil ailenin malına çökmeye çalışıyorlar. Mülkiyet hakkı demokrasinin bile konusu değildir. Bilindiği kadarı ile mülkiyet hakkı Hammurabi Kanunları’ndan bu yana kutsaldır. O kadar temel bir haktır ki bu hakkın teminat altında olmadığı bir yere ülke bile denemez. En hafifinden Boydak ailesine yapılmak istenen devlet ciddiyeti ile bağdaşmıyor diyeyim gerisini siz getirirsiniz.

Nedense bir buçuk yıl sonra bir gizli tanık ifadesi ile ikinci bir muhasebe kaydı tutulduğu öne sürülüyor. İspat edemiyorlar ama savcı ailenin ve şirketlerin mal varlığına el konulmasını talep edebiliyor. Artık gizli tanık kavramının ne kadar seviyesiz bir hal aldığını diğer mahkemelerde yaşanan acı tecrübelerden biliyoruz. Bu iş bu kadar ucuz olmamalı ve değil. Devlet ve hukuk kendisini bu kadar alçaltmamalı. Kayseri ve tüm Türkiye biliyor ki Boydak Grubu alın teri kurulmuş, helal para ile büyümüştür. Ve yine herkes biliyor ki Boydaklardan terörist olmaz.

[Harun Odabaşı] 20.2.2018 [Kronos.News]

Altanlara cezaya sevinenler koalisyonu [Cevheri Güven]

Son dönemde Avrupa ülkelerine iltica eden Türkiyeli mültecilerin büyük çoğunluğunu öğretmenler oluşturuyor.

Öğretmenlerin ülkeyi terketmek zorunda kalıyor oluşu, ülkenin nereye gittiğinin de en iyi göstergesi.

Yakınlarda tanıştığım bir öğretmen el becerileri yüksek bir teknoloji meraklısı. Yetenekli öğrencilerinin bu yönünü sürekli geliştirmiş.

Öğrencileriyle beraber pekçok teknoloji fuarı ve yarışmasına katılmışlar, dereceler almışlar.

Özel hobisi ise model uçak. Yüzde yüz kendi el ürünü olan model uçaklar tasarlayıp yapmış.

15 Temmuz’dan sonra, haftalarca emek verdiği model uçaklarını, çekiçle param parça edip gömmüş.

Ola ki polis evine gelir ve uçakları görürse, “Fetöcüler bu model uçaklarla 15 Temmuz gecesi halkın üstüne bomba attı” senaryosu kurmasınlar diye.

Evinde 1 dolar bulunan insanların örgüt üyeliğinden 6.5 yıl hapis cezası yediği, subliminal mesaj gerekçesiyle Türkiye’nin en çok okunan edebiyatçısının müebbetle cezalandırıldığı ülkede, planör uçaklarını parçalayan öğretmenin yaptığını yadırgayamıyorum doğrusu.

Düşünün Milli Eğitim’de ya da Gülen Cemaati’ne ait bir kurumda öğretmensiniz. Hakkınızda soruşturma açılıp geçmişe doğru inceleniyorsunuz. 10 yıl, 15 yıl hatta 25 yıl önceki bir öğrenciniz Askeri Liseleri kazanmışsa “mahrem imam” damgasını yiyorsunuz. Koca bir sınıftan tek bir öğrenci bile yetiyor.

Böyle bir ortamda model uçakları olan bir öğretmeni, Hava Kuvvetleri İmamı bile ilan edebilirlerdi, eğer Adil Öksüz denen adam olmasa.

Türkiye’deki garabet hukuku hakkında siyasi davaların her birinden bu tip örnekler çıkartılabilir.

Düşman hukuku, intikam hukuku gibi kavramların ötesinde yapılan uygulamalar. Bu başka bir şey ve Altanlar davasında zirveye çıktı.

Memlekette darbeye karşı olduğu tescilli bir aile varsa o da “Altan” ailesidir. Babadan oğula, darbelere, vesayete, militarizme nasıl karşı durduklarını, ne bedeller ödediklerini film gibi seyrettik, gördük, okuduk, biliyoruz. Ahmet ve Mehmet Altan’ın, darbecilikten müebbet hapis cezasına çarptırılması iktidarda darbecilerin olduğunun ispatı olabilir sadece.

Aldıkları cezaya sevinenlerin oluşturduğu koalisyon ise hiç unutulmamalı.

Zira memleketin başındaki asıl dert bu zihniyettir.

Kendisini Kemalist, ulusalcı, sosyal demokrat, milliyetçi, islamcı olarak tanımlayan kesimler, Altanların aldığı ceza karşısında bayram etmiş vaziyetteler.

Bir ömür boyu memleketteki bu maskeyi düşürmeye çalışan Altan ailesinin son golü de bu olsun size.

[Cevheri Güven] 19.2.2018 [Kronos.News]

Çamura mı yoksa yıldızlara mı bakıyoruz? [Abdullah Aymaz]

Bediüzzaman Hazretleri “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” diyor. Mesnevi-i Nuriye’de ise: “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelam öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada, yalnız icmâlen işaret edilecektir. Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yi ismî, niyet, nazardır. (…) Nazarla niyet, eşyanın mahiyetini değiştirir. Günahı sevaba, sevabı günaha kalbeder. Evet, niyet âdî yani sıradan bir hareketi ibadete çevirir. Gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Maddiyata, sebepler hesabıyla bakılırsa, cehalettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.” (Mesnevi-i Nuriye, Katre Risalesi)

Bir genç, bir esnaf ağabeye Risale-i Nur’daki nazar meselesini sordu. Pratik zekaya sahip olan ağabeyimiz normal bir soru gibi, gence, “Bak bakalım saatiniz kaçı gösteriyor?” dedi. O da kolunu uzatıp şöyle bir baktı ve söyledi. Arkasından da “Saatinizin markası neydi?” diye sordu. Genç, yine kolunu uzatıp markasını okumak istedi. Ağabey, “Biraz önce saatinize bakmıştınız, şimdi tekrar niye bakma ihtiyacı hissediyorsunuz?” dedi. O “O zaman vaktin durumunu öğrenmek için bakmıştım, şimdi ise onun markasını anlamak için bakıyorum.” dedi. Ağabey “Demek ki, bakış açıları farklı… Bakıştan bakışa fark var. Nazar,  bakış demektir. Kâinata materyalist nazarla bakarsan, sanki kendi kendine var olmuş bir şey gibi olur; yaratanını inkâra götürür. Ama âleme bir sanat eseri olarak nazar edersen  Yaradanı bulursun, ibadet sevabı kazanırsın. Yunus Emre, “Benim bir karıncaya ulu bir nazarım vardır” diyor.

Thelma Thompson isimli kadının enteresan ve cesaret verici hikayesi: “Savaş sırasında…” diye anlatmaya başladı… ‘Kocam New Mexico’daki Mojave çölü yakınlarındaki Ordu Eğitim Kamplarında bulunuyordu. Kocama yakın olabilmek için, ben de oraya gittim. O yerden nefret ediyordum. Hiç sevmiyordum. Hiç bu kadar bedbaht olmamıştım. Kocam, Mojave çölünde bir manevraya katılmıştı. Sıcak, dayanılmayacak kadar fazla idi. İngilizce bilmeyen Meksikalılar ve yerlilerden başka konuşabilecek kimse yoktu. Rüzgar hiç durmadan esiyor, yediğim bütün yemek, teneffüs ettiğim hava hep kumla doluyordu.
“O kadar sefil oldum, kendime o kadar acıdım ki, sonunda anne ve babama mektup yazdım. Dayanamayacağım ve eve döneceğimi bildirdim. Bu hayata bir dakika daha tahammül edemeyeceğimi, burada olmak yerine, hapishanede olmayı tercih ettiğimi söyledim. Babam mektubuma iki satırla cevap verdi. Hâlâ kulaklarımda çınlayan bu iki satır, bütün hayatımı değiştirdi: ‘İki adam hapishane parmaklıklarından dışarı baktılar; bir tanesi çamuru gördü, öteki ise yıldızları.’

Bu iki satırı tekrar okudum. Kendimden utanmıştım. Şimdi durumumun iyi olan taraflarını bulmaya karar verdim; yıldızlara bakacaktım. Yerli halkla dostluk kurdum ve onların reaksiyonları beni çok şaşırttı. Yapmış oldukları dokumalar ve çömleklerle ilgili gösterdiğim zaman, turistlere satmayı reddettikleri en kıymetli eserlerini bana hediye ettiler. Kaktüslerin hayranlık ve verici şekillerini, Yukka ve Erguvan ağaçlarını tetkik ettim. Kır köpekleri denilen hayvanlar hakkında bilgi sahibi oldum, çöldeki güneşin batışını seyrettim ve çöl yüzeyi milyonlarca sene evvel okyanus tabanı iken orada kalmış deniz kabuklarını aradım.
“Bu şaşılacak değişikliğin neticesi ne oldu?  Mojave çölü değişmemişti. Yerliler de değişmemişti. Fakat ben değişmiştim. Böyle yaparak en sıradan tecrübeyi, hayatımın en heyecanlı macerası hâline getirmiştim. Keşfetmiş olduğum bu yeni dünya bana şevk ve heyecan vermişti. O kadar heyecanlanmıştım ki, bunun hakkında bir kitap yazdım: ‘Bright Ramparst’  (Parlak Siperler) adı altında yayınlanan bir roman. Kendi yaptığım  hapishaneden dışarı bakmış ve yıldızları bulmuştum.”

Psikoloji kitaplarında bir kadın resmi var; bakışa göre ifade ettiği mâna değişiyor. Bir açıdan  bakıyorsunuz genç bir hanımefendi. Ama başka bir açıdan bakınca yaşlı ve kötü görüntülü birisi oluveriyor. Halbuki resim hiç değişmiyor. Değişen sadece bizim bakış açılarımız. Hani anlatılır ya, bir sıska  ile bir şişman trende yolculuk yapıyorlar. Sıska üşüyorum diye kaloriferi en sıcağa çeviriyor. Bunu gören şişman biraz sonra terlemeye başlıyor. Ceketini çıkarıyor, kazağını çıkarıyor. Sonra da varıp kaloriferin ayarını en soğuğa getiriyor. Bu sefer sıska üşümeye hatta titremeye başlıyor. Hemen kalorifer ayarını sıcağa çeviriyor. Öbürü soğuğa derken kavgaya başlıyorlar. Biraz sonra tren görevlisi “Ne oluyor burada?” diye soruyor. Durumu öğrenince gülerek onlara diyor ki: “Zaten kaloriferler çalışmıyor. Boşuna uğraşıyorsunuz!..”

Şimdi buradaki durum nedir? Tamamen psikolojiktir. Çünkü insan vücudundaki mekanizmalar, ona göre ayarlanmıştır. Rüzgarın savurduğu ağaç yapraklarının çıkardığı ses çocuğu ölmüş bir anaya ayrılık acısı verir; “Başımda kavak yelleri esiyor!..” der. Ama aynı hışırtılar âşık gençlerin kanını kaynatır.

İşte kainata, âlemdeki olaylara, süreçlere bakan insanlar da Kur’ani hikemiyatla, tahkîkî imanla, kaderin derin sırlarına teslimiyetle bakınca, icraat-ı İlahiyeye hayranlık duyarlar. Elbette belâ ve musibet ilk vuruşta herkesi sadmesiyle sarsar… Zaten asıl sabır o zamandır. Ondan sonra bir durum muhakemesi ve muhasebesi yapınca sırlar ve hikmetler zâhir olup parlamaya başlar. Derin kader inancı ve Allah’ın şer bile olsa yarattığı şeyde mutlaka bir hüsün ve güzellik ciheti bulunduğuna dair güçlü bir iz’ân varsa perdeler yavaş yavaş kalkmaya hayır ve güzellikler görünmeye başlar…

[Abdullah Aymaz] 20.2.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Kabul edelim diasporayız [Tarık Toros]

İki sene önce…

Türkiye hayatımı sonlandırınca şöyle söylemiş ve yazmıştım:

Kendimi ne kaçak ne sürgün ne de gurbette hissediyorum, hasret de çekmiyorum.

Halen de böyle.

Geçen her bir gün, düşüncelerimi pekiştirdiği gibi…

Çok iyi yapmışsın, dedirtiyor.

Bunu yüksek sesle ve coşkuyla söylemem mümkün değil.

Zira, kişi geride kalanların çilesine tanık oldukça…

İster istemez mahcubiyet yaşıyor.

***

Elimde değil, elimizde değildi elbet.

Herkes kendi hayatını yaşıyor.

Tahmin edemezdik şu olanları.

Öngöremezdik.

Amma ve lakin, mahcubiyet oluyor yani.

***

Kaçak, sürgün, gurbet, hasret…

Bu duyguların hiçbiri yok.

Çıkarken yoktu.

Şimdi de yok.

Bu, yurdunu inkâr değil.

Türkiye bizim vatanımız, doğup büyüdüğümüz yer.

Kimimizin evlendiği, çoluk çocuğa karıştığı yer.

Bunu hiçbir gönülden kimse silemez.

***

Orası bizim öz yurdumuz.

Burası ise evimiz.

Orası bizim memleketimiz.

Burası, yeni hayatımızı kurduğumuz yer, yeni adresimiz.

***

“Diaspora” yabancı bir kelime.

Türkçe sözlükte karşılığı şu:

“Herhangi bir ulusun veya inanç mensuplarının ana yurtları dışında azınlık olarak yaşadıkları yer.”

Bu tanıma katılmıyorum, yaygın anlamını vermiyor çünkü.

İngilizce tanımı daha doğru:

“The spreading of people from one original country to other countries?”

Yani…

İnsanların ana yurtlarından diğer ülkelere yayılması.

Ermeni diasporası, Yahudi diasporası gibi.

***

Türkiye, geçmişte çokça yaptığı gibi, sistematik olarak vatandaşlarını buna zorluyor.

Avrupa’daki Kürt diasporası böyle oluştu.

Cemaat için de benzer bir durum geçerli.

Bir farkla:

Türkiye, Cemaat diasporası olmasın diye olağanüstü gayret gösteriyor.

***

Cemaat mensupları veya bununla itham edilip yaşam alanları daraltılanlar…

Bugün ancak ölümü göze alarak yurt dışına çıkabiliyor.

Pasaport iptali veya yurt dışına çıkış yasağı basit yöntemler.

-Sınır polislerine rüşvet dağıtmak,

-Kimi ülkelerin yöneticilerini parayla peylemek,

-Paranın geçmediği yerde türlü siyasi argümanı kullanmak,

-Sınır ötesi adam kaçırma operasyonları düzenlemek,

-Yurt dışına çıkabilenlerin geride bıraktığı yakınlarına zulmetmek, gibi…

Bırakın mafyayı, çeteyi, gangsterliği, haydutluğu…

İnsanlık dışı, çirkef yöntemleri kullanmaktan çekinmeyen bir Ankara var.

***

İçeridekileri bölüp dağıtıp sindirerek…

Dışarıdakileri mütemadiyen rahatsız edip tehdit ederek…

Hapse tıkamasa bile…

Kişileri bulunduğu yerde infaz etmeyi kafasına koymuş bir Ankara var.

***

Yurt dışında konsolosluklar bebek ve çocuklara dahi pasaport vermiyor, süresi bitmiş pasaportları yenilemiyor.

Sadece bu mu.

Diyanetinden, Anadolu Ajansına, Türk evlerine, TİKA’sına…

Tüm yurt dışı temsilcilikler trollerin tatbikat ve oyun alanı.

Tuhaf tuhaf tipler cirit atıyor.

***

Tüm bunları bilerek, hissederek…

Duyup yaşayarak…

Bulunduğumuz yerde hayatımızı sürdürmeye gayret ediyoruz, edeceğiz.

Kabul edelim diasporayız.

Öz yurdumuzdan çıktık, çıkarıldık.

Şimdi dilini, kültürünü anlamaya çalıştığımız yeni mahallemizde tutunmaya çalışıyoruz.

Türkiye’yi unutmadan, vatan sevgimiz zerre dumura uğramadan.

***

Burada yapılacak işler listesi vermeyeceğim.

Herkes biliyor ne yapması gerektiğini.

Yapmıyor sadece.

***

Diyeceğim şu:

Sürgün veya gurbet psikolojisi ile…

Hasretle yanıp tutuşarak…

Ne geride bıraktıklarımıza bir yararımız olur.

Ne de kendimizi gerçekleştirebiliriz.

***

Ne kırk yaş, ne de elli, hayatın sonu değil.

Colonel Sanders, Kentucky Fried Chicken’ı kurduğunda 62 yaşındaydı.

İleride ülkenizi sağlam değerler üzerine inşa etmek gibi bir idealiniz varsa…

Diasporada yas tutup Türkçe haberlerle kederlenme aralığını ufak ufak daraltmanız, daraltmamız icap ediyor.

Birileri, “Bunların diasporası da olmayacak” diye karar almış bunu planlı ve sistemli biçimde uygularken…

Kimse, oturduğu yerde kendini ve ailesini güvene aldığını düşünmesin, düşünmemeli.

***

Meriç’i geçmiş olabilirsiniz.

Sonrasında boğulmayın, boğulmayalım, vesselam.

[Tarık Toros] 20.2.2018 [TR724]

Sahici dürüstlük [Mehmet Efe Çaman]

Sıfatlara bakmaksızın herkese eşit hukuk uygulamak, demokrasinin temel koşullarındandır. Dahası, yargı kararı olmaksızın isimlerin önüne sıfat getirmek de öyle. Yani her istediğiniz gibi sıfat üretemez, ürettiğiniz her sıfatı istediğiniz her kişi için kullanamazsınız demokraside. Bu cemaatçi, şu Kürt, o liberal, diyemezsiniz yani. Adama belki sizin çiftlikte değil, ama uygar ülkelerde sorarlar: Cemaat ve cemaatçilerle bir sorunun yoktu, ne değişti de şimdi Cemaat’i kriminalize ediyorsun? Sizin dümbelekten basın ezilir büzülür de soramaz ama, demokratik rejimlerde basın susmaz, yüzünüze vurur: Kürt hareketiyle pek sıkı fıkıydınız, hatta PKK ile müzakere yürütüyorsunuz! Ne oldu da şimdi celallendiniz böyle, hele bir deyiverin? Kanunsuzlukla, keyfi ve hukuksuz rejiminizle öldüresiye korkuttuğunuz Türkiye’de insanlar kızına, oğluna aman konuşma, sus diyor, biliyoruz da, normal toplumlarda yüzünüze çarpılır: Bugün müebbet verdiğiniz Ahmet Altan’ın ve Mehmet Altan’ın babaları Çetin Altan’a ödüller verdiniz. Orada pek bir edebi konuşmalar yazdınız, okusun diye sizinki. Okudu da nitekim – yalan yok, iyi okuyor okumasına da, keşke biraz da içerikle ilgilenilseydi!

İMKÂNSIZ DENEN ŞEYLER OLDU

Türkiye’de gerçekten de imkânsız başarıldı. Yürütme erki, sorumsuz cumhurbaşkanınca sorumlu hükümetin elinden alındı. Fiili bir güç kayması yaşandı. Bugün, anayasaya göre kendisinde olmayan yetkileri kullanan bir “reislik makamı” var. Kenan Evren’in “Devlet Başkanlığı” makamı bile etik olarak daha doğruydu. Çünkü açıkça anayasanın ortadan kaldırılmasından sonra bu makam oluşturulmuştu. Bir diğer ifadeyle, “darbe yaptım” dedi Evren ve arkadaşları. Yeni bir rejim oluşturduklarını mertçe söylediler. Oysa bugün fiilen Evren’in yaptığından çok daha ciddi bir rejim değişikliği yapılmış olmasına rağmen, işin adı konulmuyor, konulamıyor. Bugünkü rejim de anayasayı ortadan kaldırdı, ama hukuken değil fiilen yaptı bunu. Hukuken anayasacılık ve eski rejime devam ediyormuş gibi yapmacılık oyunu oynanıyor. Oysa Kabine toplantıları Saray’da yapılıyor, vitrindeki Erdoğan KHK’larla memleketi idare ediyor. Meclisin yasa çıkartma özelliği – yani asli işlevi – bitti. KHK’ların çoğu meclise gelmiyor. Oldu-bitti rejiminde yangından mal kaçırır gibi apar topar işler yapılıyor.

İkincisi yine Türkiye’de bir imkânsız başarılarak, yargı tümüyle yürütmeye tabi kılındı. Deniz Yücel kararı bunun en büyük kanıtıdır. Dahası, Ahmet Altan’ın işaret ettiği üzere, Türkiye’de “hukuk” artık kanıta gerek duymadan istediğini müebbet hapis cezasına çarptırabilir. Saray’a bağlı TBMM Selahattin Demirtaş ve Kürt milletvekillerinin milletvekilliklerini düşürerek onları köpekbalıklarının önüne atar. “Yargı”, bu duruma düşmüştür. İnanın Osmanlı İmparatorluğu’nda bile bu kadar tek merkeze bağlı ve yanlı “yargı” olmamıştır. Bu yürütmenin yargı karşısındaki mutlak gücü, yasama (meclis) organının da işlevsel bakımdan ortadan kalkmasına paralel olarak mutlak gücü elde etmiştir. Güçler ayrılığı bitmiş, faşist bir “Voltran” oluşturulmuştur.

Sorumsuz cumhurbaşkanı – yani 1982 anayasasına göre yaptıklarından sorumlu tutulamayacak bir makam – bugün tüm ülkedeki idari kararları alan kişidir. Yarın sistem değişse, hukuka geri dönülse, Erdoğan’ı yargılasalar, sorumsuz olduğunu söyleyecek çıkacak işin içinden.

Yalnız iş burada bitmiyor. Bu bahsettiklerim siyasi sistem tekniği açısından yapılan bir özet. Yani merkezinde oyunun kurallarından ne derece sapıldığı meselesi var. Oyunun kuralları, anayasal rejim ve yazılı diğer metinlerdir – anayasa, yasalar, yönetmelikler vs. Buna devlet mimarisi diyelim. Bu mimari bozulduktan sonra ortaya çıkan gecekonduyu ortaya koydum kısaca. Fakat bir de işin bunun dışında olan kısmı var. Yani Erdoğan, yürütmeyi ele geçirdi, ele geçirilen yürütme yasama ve yargıyı ele geçirdi. Buraya kadar tamam, ama işin diğer kısmı nerede? Yani Erdoğan yalnız mı?

ARKA PLANI HÂLÂ BİLMİYORUZ

Arkasında kim var? Sis perdesi çok yoğun. Kapalı kapılar ardında neler konuşuluyor? Kimin eli kimin cebinde? Bunları bilmiyor, tahmin etmeye çalışıyoruz. İşaretleri, göstergeleri, birbirinden kopuk olayları bir araya getirerek bütünselliği meydana getirmeye çabalıyoruz. Yapbozda eksik çok parça var, ama büyük resmi anlamaya çalışıyoruz. Ana hatlarını görmekle beraber detaya inmek zor.

Tarihsel olaylar böyledir. Yaşadığımız zaman itibarıyla elimizdeki kanıtlar çok az. Bunlar ilerde elbette birbiri ardına ortaya saçılacak. Özellikle de belirginleşme ve ifşa rejim zayıfladıktan ve yıkıldıktan sonra tezahür eder. Güç pi yapmışken kimse risk almak istemediği için konuşmaz. Zaten bugün farklı sürülere mensup kurtların ortak hedefindeki avların peşinde koşuluyor. Koalisyon bu nedenle büyük. Her bir koalisyon grubu geleceğe oynuyor. Kozlarını ileriki bir zaman dilimine ötelemiş durumda. Koalisyonun büyük olmasının bir diğer nedeni de pastanın çok büyük olması. Ortadaki kuralsız anarşik yapı o kadar cezp ediyor ki koalisyondaki birbirinden farklı, hatta birbirinden hiç hazzetmeyen grupları, her biri bu hukuksuz yürütme özgürlüğünün peşinde, kan kokusu almış köpekbalıkları gibi. Ortak düşmanları olan hukuk devleti (önlerindeki büyük engel) bitirildi. Cemaat – kozmopolitan olma şansı diğer gruplardan daha fazla olan, görece iyi eğitimli mütedeyyinler – şeytanlaştırıldı ve imha süreci başlatıldı. Liberaller liboş ilan edilip, güven duyulmayacak bir grup haline getirilerek sistemden dışlandı. Sonra vatan haini ilan edilerek cadı avının kurbanı oldu. Kürt siyaseti, yeni milliyetçi cephe (AKP, MHP, CHP ulusalcıları, derin devlet) tarafından tarumar ve bertaraf edildi.

Bu yeni Türkiye’de farklı olmak güç, hatta imkânsız. Cemaat, Kürt, liberal, solcu, Alevi, Ermeni, Yahudi, hak arayan kadın, soru soran gazeteci, hukuk talep edenler, yolsuzluklardan hesap sorulsun diyenler falan rejim düşmanı, yani vatan haini. Bunların yerleri – eğer daha önce isimleri başkalarına dâhil edilmediyse – yeni KHK’lar için rezerve edilmiş durumda. Zor işimiz yani.

ÖTEKİLER İÇİN HUKUK!

Şimdi bakın şurası çok önemli: anayasa talep etmeli. Hukuk talep etmeli. İnsan hakları talep etmeli. Fakat kendiniz için değil, “ötekiler için”! Yani kendiniz için hak hukuk talep etmek sizi demokrat yapmıyor. Üzgünüm ama birinin doğruyu söylemesi lazım. Sizin diğerleri için hak talebiniz, insanları demokratlığınız konusunda ikna edebilecek tek krediniz. Çok kışkırtıcı bir örnek vereyim: polisin darp ve işkence ettiği, aşağıladığı ve hatta tecavüz ettiği travesti için de hak aramaya hazır mısınız? Çünkü bu soruya ama, fakat, yalnız, bak hoca, kültürümüz, din, racon, vs. gibi bir girizgahla yanıt vermeye başlıyorsanız, hemen söyleyeyim, durum ümitsizdir. Demokrasi bir din, kültür, mahalle, ideoloji vs. sistemi değildir, olamaz, olmayacak. Bunu böyle algılayıp, “bize özgü” bir demokrasi yapalım noktasından içine düştüğümüz pislik çukuru bugün yaşadıklarımız çünkü! Hukuka herkesin ihtiyacı var derken, o herkesin bizim gibi düşünen ve yaşayanlar olduğunu anladığınız sürece, sizin de bugünkü rejimin karar alıcılarından bir farkınız olmaz.

Kaçılan, sığınılan, iltica edilen yerlerin hep “başka kültürler” olduğunu unutmayın. Ve şu soruyu sorun: neden bu böyle? Sonuç sizi çok sesliliğe, çoğulcu topluma, evrensel insan hak ve özgürlüklerine getirecek. Bunları ille de 1400 yıl öncesinin örf ve hukuku içinde aramanız, veya ona göre meşrulaştırmaya çabalamanız sonuçsuz kalacak. Bugünkü Batı demokrasisi milada ne kadar yaklaşırsanız o kadar seyrelir. Bu haklar-hukuk sistemi, rejimler falan modern zamanların ürünüdür. Hıristiyanlıkla falan ilişkisi yoktur. Hatta Hıristiyanlığın dogmatizmine ve irrasyonel kurallarına karşı çıkarak, dinden gelen kötülükleri ayıklayan Reformasyon süreciyle, aydınlanmayla, birçok badireler ve kavga-gürültü sonrasında elde edilmişlerdir. Dikensiz gül bahçesi yok. O halde gerçeklerle, gerçeklerimizle yüzleşmeliyiz.

ÖNCE KENDİNİZLE BİR SÖZLEŞME YAPIN

Sıfatlara bakmaksızın herkese eşit hukuk uygulamak, demokrasinin temel koşullarındandır dedik. Yani her istediğiniz gibi sıfat üretemez, ürettiğiniz her sıfatı istediğiniz her kişi için kullanamazsınız demokraside. Bu cemaatçi, şu Kürt, o liberal, diyemezsiniz yani. Peki bunu bugün diyoruz. İhtiyacımız olduğu için bunu talep ediyoruz. O halde haydi, hemen deneyelim: aynı şeyleri “öteki” için de isteyelim. Mesela bugün bizim yaşadığımız insan hakları ve hukuk dramlarını Kürtler Türkiye’de 100 yıldır yaşıyor. Mesela Ermeniler yüz yıl önce bir anda kitlesel halde hem toplumdan hem de toplumsal hafızadan yitti gitti. Mesela Aleviler hala kendi şehitlerini Cem evlerinden uğurlayamıyor öbür dünyaya. Bunlar dün vardı, bizim sorunlarımız başlamadan. Kaçımız empati kurduk ve onlara destek olduk? Kaçımız neden özerklik istiyor bu Kürtler dedik, kaçımız Ermenilere ne oldu soykırım olmadıysa eğer deme cesaretini gösterdik?

Toplumsal sözleşme yapmadan önce kendinizle bir sözleşme yapmalısınız. Önce kendimize dürüst olacağız. Bence arınma böyle başlayacak. İnsanların birbirine güvenmesi her şeyin yemelidir. O halde güvenilir olmalıyız. Önce kendimiz, kendimize karşı güvenilir olmalıyız. Kast ettiğim, tetkiksel-stratejik bir şey değil. Gerçekten, sahici bir şey. Belki o zaman, ileride, bir gün… Kim bilir?

[Mehmet Efe Çaman] 20.2.2018 [TR724]

Çeteden, Gülen’e ve yurt dışındaki öğretmenlere tuzak! [Erdoğan'ın Kirli Türkiye'si-6] [Erman Yalaz]

“Bunu duyduğumda inanın en çok ülkem adına üzüldüm. Kadim bir geleneği olan, iyi kötü bir demokrasi yolculuğu yapan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu insanların elinde mafyatik bir yapıya dönüşmesine üzüldüm. Bugünlerde demokrasi, insan hak ve hürriyetleri ile hukuk anlamında geri kalmış veya az gelişmiş bazı ülkelerde hizmet insanlarına karşı devlet ciddiyetiyle, hukukla, insan hak ve hürriyetleriyle bağdaşmayan mafyavari yöntemlerle kaçırma hadiseleri yaşanıyor maalesef. Anlaşılan o ki, burada (ABD) da benzer teşebbüslerde bulunmuşlar. Ama burası demokrasinin bütün kurumlarıyla sağlıklı işlediği, hukukun bütün evrensel ilkeleriyle gerçekten üstün olduğu bir ülke. Burada bunu başarabilmeleri mümkün değil. Bundan önce de buranın güvenlik birimleri bir kısım suikast teşebbüsleri konusunda bizi uyarmış ve bilgilendirmişlerdi.”

Fethullah Gülen, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı eski özel güvenlik danışmanı Michael Flynn yardımı ile kendisinin kaçırılmasına yönelik planlar yapıldığı ortaya çıkınca o günlerde kendisiyle röportaj yapan Stockholm Center For Freedom’a (SCF) bu açıklamayı yaptı. Başkentin göbeğinde siyah minibüslerle adam kaçıran çetenin yurtdışındaki en büyük operasyon girişimi 24 Mart 2017’de deşifre oldu.

CIA ESKİ BAŞKANI GÜLEN’İ KAÇIRMA PLAN VE PAZARLIKLARINI DEŞİFRE EDİYOR

Amerika’nın en büyük gazetelerinden Wall Street Journal’ın (WSJ) CIA eski başkanı James Woolsey’e dayandırdığı haberine göre, 15 Temmuz darbe girişimi ile ilintilendirilmeye çalışılan Fethullah Gülen’in Türkiye’ye kaçırılmak istendiğini bunun için AKP’li bakanlar ile Mike Flynn arasında görüşme yapıldığı ortaya çıkmıştı. AKP’li bakanlar, Tayyip Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu idi. İstihbarat örgütü CIA’nın bir önceki patronu James Woolsey, Mike Flynn ve Türk hükümetinin iki bakanının Fethullah Gülen’i bir gece yarısı kaldığı yeri basarak Türkiye’ye kaçırma planlarını görüştüğünü anlatıyordu.

GÜLEN’İ GECE YARISI İKAMETİNDEN KAÇIRMAK İSTEDİLER

Bütün Amerika ve dünya haftalarca bu konuyu konuştu. ABD Başkanı Donald Trump’ın Şubat’ta görevden uzaklaştırdığı Flynn ile ilgili ilk iddia Gülen’in lobiler eliyle karalanması için  530 bin dolarlık bir anlaşmaya imza attığı yönündeydi. Ancak Ankara’daki derin devlet operasyonları ve eşkıya numaraları dünyanın diğer yerlerinde; hele demokrasinin beşiği ülkelerden Amerika’da sökmeyecekti. Olaylar çorap söküğü gibi çözülüverdi. 19 Eylül’de 21 Clup isimli restoranda gerçekleşen buluşmada Flynn ile pazarlık yapan ekip Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve Inovo BV’nin sahibi işadamı Ekim Alptekin isimli bir işadamından oluşuyordu. Fethullah Gülen’in, ‘kanuni iade sürecine gerek duyulmadan’ gece karanlığında ikamet ettiği evinden kaçırılmasının pazarlığı yapılmıştı. 15 Temmuz kurgu darbe girişimi öncesinde başlatılan hukuksuzlukların zirve yaptığı yerlerden biri bu olay oldu. Bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden hadise, bir devletten ve hukuktan çok, Fethullah Gülen’in de tarif ettiği gibi ‘mafyavari bir yapılanmanın’ icraatlarından başka bir şey değildi.

KAÇIRMA OPERASYONU İÇİN 15 MİLYON DOLARLIK KİRLİ PAZARLIK

Flynn’in ABD Rusya Büyükelçisi ve diğer ilişkilerinin soruşturma başladıktan sonra işin seyri daha da netleşti. Flynn’i soruşturan özel yetkili savcı Robert Mueller, Fethullah Gülen’in kaçırılarak Türkiye’ye götürülmesi karşılığında eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı  Flynn ve oğluna AKP iktidarı tarafından 15 milyon dolar verileceğini ortaya koydu. Çete illegal operasyonlar için para saçıyordu. Flynn hakkında yürütülen soruşturma kapsamında AKP hükümeti adına çalışmayı kabul ettiğini itiraf etti. Ancak hukuk devleti ve Amerikan medyasının ısrarlı takibi, Erdoğan talimatlı çetenin işlerini akim bırakacaktı.

Hizmet Hareketi mensuplarına ve gönüllülerine yönelik kaçırma olayların en büyüğü çetenin ellerinde patlamıştı. Ancak görüntüde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) operasyonları olarak sunulsa da aslında Erdoğan’ın kurduğu dar kadrolu özel ekip başka ülkelerde de mafyavari yöntemlerle eğitimcileri, eşlerini, çocuklarını hedef aldı. Malezya, Pakistan, Kazakistan, Suudi Arabistan, Kosova, Dubai, Gürcistan ve Afrika ülkelerini de kapsayan geniş çaplı operasyonlar planladı.

MALEZYA’DAKİ EĞİTİMCİLERE MAFYA ELİYLE TUZAK

Malezya’da 13 Ekim 2016 tarihinde Hizmet Hareketi’ne yakın 2 Türk vatandaşı sokak ortasında kaçırılmıştı. Bunlardan biri Malaysian Turkish Chamber Of Commerce And Industry genel sekreteri Tamer Tıbık (43), diğeri de Time International School’un kurucularından Alettin Duman’dı (45). Mayıs 2017’de aynı yöntemle iki kişiye yönelik daha benzer operasyon yapıldı. Malezya’nın Ipoh şehrinde yeni açılan Türk okulu Time International School’un müdürü Turgay Karaman (43), diğeri de uzun süredir Kuala Lumpur’da esnaflık yapan İhsan Arslan (39) sivil giyimli 5 Malezya’lı tarafından kaçırılmıştı.

Diplomatik masalarda Türkiye menfaatlerini savunmak yerine, milyon dolarlık rüşvetler vererek adam kaçırma çeteleriyle anlaşan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 13 Ekim 2016 tarihinde kaçırılan mağdurların daha sonra Türkiye’ye getirildiklerini açıklayacaktı. Mağdurlardan ikisi Tamer Tıbık ve Alettin Duman, halen Ankara Sincan Cezaevindeler.

Hâlbuki 2 Mayıs 2017 tarihinde Malezya’da yine Turgay Karaman ile İhsan Aslan’ın ve 4 Mayıs’ta İsmet Özçelik’in kaçırıldığına dair haberler çıkması ile BM ve uluslararası kamuoyunun tepkileri üzerine Malezya Devleti şahısların gözaltında olduğunu açıklamak zorunda kaldı. Bir müddet oyalama yapılmıştı ancak uluslararası hukuka aykırı olarak üç isim Türkiye’den gelen ekiplere teslim edildi.

BİR ÖĞRETMEN VE AİLESİNE PAKİSTAN’DA KİRLİ OPERASYON

27 Eylül 2017 Çarşamba günü saat 2.40’ta, Pakistan’ın Lahore eyaletindeki Wapda Kasabası E2 Blokunda ikamet eden Mesut Kaçmaz ve eşi Meral Kaçmaz ile iki kızı zorla evlerinden alınıp bilinmeyen bir yere götürüldü.

Öğretmen Mesut kaçmaz ve ailesi, Kasım 2016’dan bu yana Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) himayesine giren ve UNHCR sığınmacı sertifikaları bulunan bir sığınmacı olmalarına ve 28 Eylül 2017 tarihinde Lahor Yüksek Mahkemesi Mesut Kaçmaz ve ailesinin deport edilmesi kararını durdurmasına rağmen, 14 Ekim 2017 Cumartesi günü gözleri bağlı bir şekilde İslamabad’dan Türkiye’ye işaretsiz bir uçakla gönderildi.

Mesut Kaçmaz ve ailesinin Pakistan yargısı kararına rağmen Türkiye’ye kaçırılmaları üzerine Lahore Yüksek Mahkemesi Pakistan hükümetinin mahkeme izni olmadan hiçbir Türk vatandaşını sınırdışı edemeyeceğine hükmetti. Ayrıca buradaki Türk vatandaşlarının kaçırılması riskine karşı Pakistan Polis Teşkilatı’nın mahkeme kararında ismi bulunan her bir kişinin evlerinin önüne polis koruması yerleştirilmesine karar verdi. Ancak Kaçmaz ailesi siyah minibüslü adam kaçırma çetesinin dünya ülkelerine sıçratmaya çalıştığı kirli işlerin kurbanı olmuştu.

KAZAKİSTAN’DA ORTADAN KAYBOLAN İKİ KİŞİ

Sınır ötesindeki bir başka kirli iş Kazakistan-Kırgızistan hattında yaşanmıştı. Kırgızistan’da mukim Enver Kılıç ve Zabit Kişi 16 Eylül 2017 günü Kazakistan Almatı havalimanından uçağa binecekken burada alıkonuldu. İki ismin 30 Eylül 2017 günü Almatı’da mahkemeleri olduğu ailesinin irtibatlarıyla ortaya çıktı. Mahkeme Kılıç ve Kişi’nin Kırgızistan’ın  Bişkek şehrine deport edilmelerine karar vermişti. 30 Eylül 2017 günü KG 109 sefer sayılı Airastana havayolu şirketine ait 18:00 Bişkek uçağına bindikten hemen sonra, uçak henüz kalkmadan indirildiler. Enver Kılıç ve Zabit Kişi’den bir daha haber alınamadı.

YURTDIŞINDAN GETİRİLEN BAZI İSİMLER DE ÇİFTLİK’TE SORGULANDI

Yenimahalle’deki MİT’e ait Beştepe Sarayı’na 4 kilometre uzaklıktaki işkence merkezi, nam-ı diğer ‘Çiftlik’, sadece Ankara ve İzmir’den kaçırılan isimlerin değil, yurtdışından mafyavari yöntemlerle getirilen eğitimci ve işadamlarının da tutulduğu mekanlar arasındaydı. Turgay Karaman, Mesut Kaçmaz ve ailesi, illegal bu yapının hukuk dışı eylem ve sorgularının mağduru oldu. Daha önce yazdığımız gibi burası Milli İstihbarat Teşkilatı Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın yerleşkesiydi.

Ancak hem yurt içi hem de yurtdışındaki bu kirli operasyonların mağdurlarının tutulduğu, sorgulandığı tek yer burası değildi. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Oğlubey Kışlası da 15 Temmuz sonrasında illegal sorgu ve işkence merkezi haline getirilen yerlerden biriydi. Etimesgut’ta halen yapımı süren MİT’in yeni binasının bulunduğu kampüsü de illegal işleri için kullandı bu çete. Yine MİT mensuplarının Çamlıdere’de silah ve bomba eğitimi aldığı tesisler bu işler için uygun yerlerdi.

MİT’in de işin içinde yer aldığı adam kaçırma olaylarının kamuoyuna yansımayan onlarca başka örneği vardı. PKK’nın elinde halen esir olan iki üst düzey MİT mensubu Erhan Pekçetin ve Aydın Günel, İstanbul, Van, Diyarbakır’da özel sorgu evleri olduğunu da söylüyordu: “Orası 99’dan beri kullanılmıyordu. Temizlik, hazırlık vb. çalışmalar yapıldı. Orayı açtırdık. Van’da İstanbul’da, Diyarbakır’da karargahta da sorgu evleri vardır. Bizim gözaltına alma yetkimiz yok. İKK başkanlığında faaliyetler gösterenlerin gözaltı yetkileri var. Siz alırsanız illegaldir. Bunu herhangi bir şekilde hissettirmeden, kamuoyu duymadan alır ve serbest bırakırsınız. Artık elemanlık mı teklif edersiniz veya alacağınız sorgular ve cevaplar kendi dairesi karar verir. Genelde eleman yapmak için görev teklifinde bulunmak için alınır.”

YARIN: ÜMİT HORZUM VE DİĞER İSİMLER NEDEN KAÇIRILDI?

[Erman Yalaz] 20.2.2018 [TR724]

Hizmet yenildi mi? [Mahmut Akpınar]

Bir arkadaşın ifadesiyle: “Güreş mi yapıyoruz ki yenilelim?” Maçta mıyız, bir müsabaka mı var?

Hak arayışında, hukuk müdafasında önemli olan yenmek-yenilmek, dayak yemek, dayak atmak değildir. Ortada bir hukuk, var olma, yaşam mücadelesi varsa kimin güçlü olduğuna bakılmaz. Kimin haklı kimin haksız, kimin zalim kimin mazlum olduğuna, kimin katil kimin maktül olduğuna bakılır. Muhafazakar camiadan, Kemalistlerden hatta demokrat geçinenenlerden bazıları: “Bir savaş yaptınız ve yenildiniz; faturasını çekeceksiniz!” diye zalimden yana tavır alıyor ve içlerinde birikmiş kini kusuyorlar. Aslında bunlar çok arzuladıkları zulmü başka bir zalim yapıyor diye sevindirik oluyorlar ama bu söylemle niyetlerini perdeliyorlar.

BU BİR HAK MÜCADELESİ

Hizmet’in mücadalesi bir güç mücadelesi değil, hak mücadelesi! Mülküne tasallut eden, canına kasteden, haklarını gasbeden bir ceberuta karşı güç dengesini dahi dikkate almadan yiğitçe mücadele vermek! Hizmet’in yaptığı yılların birikimini, emeğini ve milyonlarca insanın haklarını koruma, ülkenin kazanımlarını talan ettirmeme gayreti. Ama ülke öyle bölünmüş ve insanlar vicdandan, insaftan öyle uzaklaşmışlar ki kimin haklı kimin haksız, kimin zalim kimin mazlum olduğuna bakılmıyor. Toplum intikamla, nefretle oturup kalkıyor. Kendi gibi düşünmeyenleri imha etme, ezme, teslim alma dışındaki arayışlara itibar edilmiyor. Maalesef medyada kurulan tekel ve pompalanan propaganda nedeniyle Türk toplumu bir cinnet süreci yaşıyor.

Öte yandan eğer bu bir hak, adalet mücadelesi ise kimin yendiğini, kimin yenildiğini söylemek için erken. Böylesi süreçlerde gerçekler ve sosyoloji kendi kurallarını ağır bir maliyetle ve uzun zaman içinde ortaya koyar. Akıl, mantık, hukuk dışı bu uygulamaların kazananının olmayacağı, millet olarak topyekun kaybedeceğimiz aşikar. Ama bugün “Kazandı, her şeyi kontrol ediyor, artık güç O’nun” denilenler bir Pirus zaferiyle büyük kayıp yaşayabilir. “Yenildi” denilenler yeni bir sürgünle bu defa dünya çapında bir yükşelişin eşiğinde olabilir. Bu nedenle konuya müsabaka mantığıyla bakmak yanıltır. Öyle bakarsanız Hz. Ademden beri pek çok peygamberin yenildiğine hükmetmek gerekir. Zira zalime, zulme karşı sağ iken başarılı olabilen pek az Peygamber, Nebi, hikmet sahibi insan vardır. Bu mantıkla Hz. İsa, Hz. İbrahim, Hz. Eyüp, Hz. Zekeriya, Hz. Yunus vd. yenilenler arasındadır. Sokrates yenilenler arasındadır, Yezid zihniyetiyle mücadele eden Hz. Huseyin ve Ehli Beyt, döneminin zorbalarıyla mücadele eden İmamı Azamlar, İmamı Şafiler, İmamı Rabbaniler, Bediüzzamanlar, Süleyman Hılmi Tunahanlar yenilenler arasındadır. Menzil Şeyhi Muhammed Raşid efendi zalimlere karşı galibyet mi elde etti? Ya Hak Yol cemaatinin lideri Esad Coşan Efendinin sürgünde, Avusturalya’da ölmesine ne demeli? M. Akif’ler, Nazım Hikmet’ler.. sağdan ve soldan pek çok ideal insanı, dava adamından hangisi sağlığında döneminin zulmüne ve zalimine galip geldi?

Bu çarpık ve yanlış bakış açısı mazluma destek vermeye yüreği yetmeyenlerin zalimle işbirliğine mazeret üretme gerekçesi. Daha ehveniyle zulüm karşısında dilsiz şeytan olanların vicdanlarını bastırma, tavırlarını meşrulaştırma çabası.

SÜRECİN GÖSTERDİĞİ GERÇEKLER

Hizmet tarihin gördüğü en ağır zulümlerden birine uğruyor, kitlesel kırıma maruz kalıyor. Hiç bir insani, vicdani, hukuki İslami ölçü tanımadan devletin gücüyle insanlar eziliyor. Özellikle son 2 yılda milyonlar mağdur oldu. 150.000 insan işini kaybetti. Binlerce  esnafın malına, mülküne el kondu. Yüzbinlerce çocuk okulsuz, dershanesiz kaldı. AKP’nin oy devşirmek için sıkça kullandığı Tek Parti döneminde çok zulümler yapıldı ama bu kadar yaygını olmamıştı. Hizmet insanları tahammülü zor ve sürekli bir zulme, baskıya muhatap. Pek çok insan “aman bana da bulaşmasın” diye üç maymunu oynuyor. Tablo şu ki Hizmet şu anda müthiş bir dayak yiyor, Hizmet insanları perişan, mağdur; dünyevi açıdan acınası durumda. Türkiye’de kalanlar işini, imkanlarını kaybetti; dışlandı, ötekileştirildi. Cezaevlerinde ölenler, açlığa mahkum edilenler, öz yurdundan kaçarken yitirilen hayatlar var. En yakın akrabaların vefasızlığına maruz kalanlar var. Bir şekilde ülke dışına çıkabilenler ayrı zorluklar yaşıyor. Dünyaya dağıldılar, evsiz, işsiz, yurtsuz yuvasız kaldılar. Dışardakiler bir yandan gurbet acısını yudumlarken, Türkiye’deki zulümler nedeniyle yüreğine taş basarken öte yanan yeni bir hayat kurma mücadelesi veriyor. Bütün yaşananlara rağmen süreç bazı gerçeklerin görülmesini sağladı:
  • Hizmet zalime karşı net ve dik durabilen kesim oldu. Her şeyini yitirme pahasına tek adam rejiminin gelişini gördü ve karşı çıktı. Hizmet AKP’ye bütün liberallerin, demokratların, Kürtlerin, Alevilerin azınlıkların destek verdiği, demokratik düzenlemeler yaptığı zaman destek verdi. Otoriterleşmenin, yolsuzluğun başgösterdiği 2010’lardan sonra yolunu ayırmaya başladı ve ağır maliyetine rağmen tavrını koydu. Bu yönüyle pek çok kesimin yapmadığı net bir duruş sergiledi Hizmet Hareketi.
  • Hizmet Türkiye'deki ağır zulüm ve soygun düzenine tavır koyabilen neredeyse tek İslami hareket /cemaat olarak tarihe geçti. Zulmün ve otoriterliğin İslamla, Müslümanlıkla örtüştürülmesine müsaade etmedi. Cemaatlerin, tarikatlerin onurunu, itibarını kurtardı. “Müslümanlar!”, “cemaaatler!” diye genelleme yapılmasını engelledi. (Bu arada Yeni Asya cemaati, Furkan Cemaati gibi grupları unutmamak gerekir.)
  • Cemaat yıllardır “demokrasiden dönüş yok” diyor, birlikte yaşama projeleri inşa etmeye çalışıyordu. Bu süreçte her şeyini kaybetme pahasına hak, hukuk, adalet, demokrasi dedi ve bu konudaki samimiyetini gösterdi.
  • Bunca ağır zulme, baskıya, kıyıma, tahkire rağmen Hizmet şiddetin en küçüğüne tevessül etmedi. Terörle, şiddetle arasındaki mesafeyi en zor, en duygusal zamanında bile korudu. Bu davranış kıymeti sonra anlaşılacak çok önemli bir duruştur.
  • En ağır baskıya maruz kalmasına, bütün kurumlarına çökülmesine rağmen pazarlık kapılarını açık tutan pragmatist bir anlayışla uzlaşma ve zulme ortak olma yolunu seçmedi. Hak ve adalet namına sonuna kadar dik durdu; taviz vermedi. Eğer zulüm düzeniyle uzlaşma yolunu tecih etseydi diğer bazı cemaater gibi durumu çok farklı olabilirdi.
  • Kendisine atılan “Terör Örgütü”, “Darbeci” gibi iftiralarla ilgili tüm vicdanlara ve dünya kamuoyuna açık şekilde bağımsız tarafsız araştırma komisyonları kurulsun, her sonuca razıyız resti çekildi. Ama AKP son 5 yıldır her şeyi örttüğü gibi 15 Temmuz’u da örtbas etme yolunu seçiyor.
  • Hizmetin bu mücadalesi ve duruşu sayesinde devletler değilse de sivil toplum demokratik dünyanın kamuoyları nezdinde eğitime demokrasiye hukuka önem veren dindar ve Müslüman bir kesimin olduğu ortaya çıktı. Dünyanın dikkati zulmeden Erdoğan kadar bu zulme maruz kalan Hizmet Hareketine odaklandı ve Hizmet’e merak ve ilgi arttı.
  • Hizmet zulümle, baskıyla yönetilen İslam coğrafyalarından İslam’a sadakatini koruyarak eğitime, demokrasiye, çoğulculuğa inanan hareketlerin çıkabileceğini gösterdi, umut ışığı oldu.
  • Hizmet’in eğitimli, nitelikli insanlarını toplumdan, devletten, medyadan çekince ülkenin nasıl bir cinnet ortamına dönüştüğü, devletin işkence ve zulüm aygıtı haline geldiği görülmüş oldu.
  • Hizmet toplumun farklı kesimleri arasında köprü oluyor, aynı masa etrafında topluyordu. Bu hareket ülkeden tasfiye edilince kutuplaşmanın, nefretin, ayrışmanın nerelere ulaştığı görüldü. Ve maalesef sağ-sol, Alevi-Sünni, laik-dindar faklı kesimleri aynı masa etrafında buluşturup konuşturabilecek başka bir hareket, kesim, insiyatif yok. Hizmet toplumda önemli bir tutkaldı. Erdoğan bu tutkalı kazıdı, toplumu parçalarına ayırdı, aradaki bağları kopardı.
  • Hizmet Hareketi eğitimde toplumun seviyesini yükseltiyor, ufkunu açıyor, dünyayla yarışır hele getiriyordu. Cemaat çıkınca eğitim çöktü, ufuk bitti, ahlak dip yaptı. Eğitim sıralamasında son 4-5 yılda müthiş düşüş yaşanırken, uyuşturucu, alkol, fuhuş, dolandırıcılık vs gibi ahlaki konularda patlama var.
Hizmet yenilmedi. Yapması gerekeni yaptı her şeyini kaybetme pahasına zulüm düzenine karşı çıktı. Haksızlıkara itiraz etti ve bunları “kini dini haline gelmiş” devleti, gücü temsil eden bir anlayışa karşı yaptı. Türkiye’deki tüm Müslümanların, cemaatlerin onurunu, itibarını kurtardı. Hizmet Hareketinin elbette kendini yenilemesi, muhasebe yapması gereken konular var ve bunu yapacaktır. Ancak Türkiye’de Hizmetin etkin olduğu alanlardaki eski durumla bugünkü durum karşılaştırılırsa ülkenin neler kaybettiği ve Hizmet’in Türkiye için ne ifade ettiği daha net görülecektir. Toplum yara sıcak olduğu için kaybın ve acının çok farkında değil. Zaman geçtikçe gerçekte Hizmetin değil, Anadolu insanının, İslami değerlerin, ahlakın preslendiği, ezildiği netleşecektir.

[Mahmut Akpınar] 20.2.2018 [TR724]

Altay tankına Almanya el atabilir [Semih Ardıç]

Başbakan Binali Yıldırım, bir yıldır İstanbul Silivri Cezaevi’nde tutulan Die Welt Muhabiri Deniz Yücel’i duruşmasız tahliye etmek için Almanya ile yaptıkları ‘kirli pazarlığın’ bir faslını daha itiraf etti. O itiraf Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yerli ve millî kavramlarının içinin ne kadar boş olduğunu da gösterdi.

Başbakan Yıldırım’ın Alman Haber Ajansı’na (DPA) verdiği mülakatta şu cümlelerin altını çizdim: “Almanya’nın Türkiye’de yapılması planlanan ‘Altay’ tanklarının imalatına iştirak etmesini de isteriz. Bu işbirliğinden her iki taraf da fayda sağlayacaktır. En fazla da Almanya’ya fayda getirir. Çünkü makineler Almanya’dan geliyor. Önemli aksamlar Almanya’dan geliyor. Daha basit parçalar Türkiye’de yapılıyor.”

ALTAY’IN MOTORU YOK

Çaya-çorbaya limon misali her mevzuyu yerliliğe getirip insanların hissiyatını istismar eden bir iktidar için bu satırlar zillet değil de nedir? Başbakan, 60 milyon ABD Doları’na yakın para ödeyerek gövde tasarımı Güney Kore’den ithal edilen Altay tankının, motor, zırh ve elektronik harp sistemleri gibi olmazsa olmaz aksamda bir arpa boyu yol alınamadığını ikrar etmiştir.

Alman MTU, Japon Mitsubishi, Avusturyalı AVL List GmbH, İngiliz Rols Royce oralı bile olmadı. Motor lisansı vermeye yanaşmadılar ve nazik biçimde kapıyı gösterdiler. 14 Şubat 2017 tarihinde tr724.com’da yayımladığım ‘Tank yaptık motoru da olsa iyiydi’ başlıklı makalenin (http://www.tr724.com/tank-yaptik-motoru-da-olsa-iyiydi-haber-analiz-semih-ardic/) üzerinden bir sene geçti, manzara aynı.

Altay tankı hâlâ kâğıt üzerinde duruyor.

MİLYONLARCA LİRA HAYAL SATAN ALBAYRAK’IN CEBİNE GİRDİ

Bu arada Yeni Şafak gazetesi ve TVnet’in sahibi Albayrak ailesine ait TÜMOSAN’a aktarılan paralar da unutuldu. TÜMOSAN’ın ‘millî tank tamam’ başlıklı yalan haberlerle Borsa İstanbul’da küçük yatırımcının sırtından kazandığı milyonlarca liranın hesabı sorulmadı. Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın zarara uğratılması da yapanın yanına kâr kaldı.

Albayrak’tan alınan hortum bu defa Ethem Sancak’ın kasasını doldurmaya başladı. Sancak’ın yanına bir iki AKP’li grup ilave edildiğinde geriye yurt dışından lisans devşirmek kaldı. Bu şekilde Altay tankı macerasında 7 sene geride kaldı. Meydanlarda “Almanlar bizi kıskanıyor. Bizim düşmanımız onlar.” diyen Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Yücel pazarlığında Almanya’dan Altay tankına destek vermelerini isteyebildi.

RHEINMETALL, SANCAK VE MALEZYALI ORTAK

Alman gazetelerinde daha evvel ‘Türkiye’de tank imal edeceği’ yönünde haberleri çıkan silah sanayii grubu Rheinmetall’in yöneticilerinin bugünlerde Erdoğan ile gayr-i resmî görüşme yaptıkları konuşuluyor. Görüşmelerde Adapazarı’nda kurulacak tesiste Altay tankının Alman teknolojisi ile imal edilebileceğinin ele alındığı belirtiliyor. Her nevi teşvik ve malî desteğin verileceği yatırım için Ankara’nın tek şartı varmış: Bizim belirlediğimiz şirketlerle ‘yüzde 50-yüzde 50’ şeklinde ortak olun.

Rheinmetall Genel Müdürü Armin Papperger’in Türkiye’de tesis kurmak için sık sık Ankara ile temas halinde olduğuna dair geçen sene Stern dergisinde yayınlanan haberde ifade edildiği gibi son görüşmeler tank projesine yeni bir boyut kazandırdı. İki tarafta halka bilgi vermeden yürütülen pazarlıkların nasıl neticeleneceğini hep beraber müşahade edeceğiz.

RBSS’NİN YÜZDE 40’I ALMAN ŞİRKETE AİT

Yüzde 40 hissesi Alman Rheinmetall’e ait RBSS isimli şirketin bu maksatla Türk Ticaret Sicili’ne kaydedildiğini hatırlatayım. Diğer hisseler Türk ve Malezyalı ortaklara ait. O kısım tam bir muamma. Türk ortak, BMC’yi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’ndan (TMSF) muhammen bedelin altında fiyata alan Ethem Sancak.

Malezyalı ortak ise daha da girift. Zira Malezya denince benim aklıma 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonunu müteakip Erdoğan’ın Japonya’ya (Pasifik) yaptığı seyahat geliyor. İçinde işadamlarının da olduğu uçağın Malezya’ya ve Singapur’a yakıt ikmali adı altında iniş yapmasına, bekleme esnasında uçaktan kimse inmediği halde kargo bölümünde bazı yüklerin indirilmesine rutin bir faaliyet denildi geçildi! Türkiye’de ne vakit bir satın alma kararı açıklansa arkasından Katar, Malezya, Birleşik Arap Emirlikleri (Dubai), Rusya mahreçli esrarengiz fonlar çıkıyor.

BİLAL ERDOĞAN’IN TÜRGEV’İNE DESTEK VERİYOR

Rheinmetall’in Türkiye’de kurduğu şirketin üç ortağından biri, Malezyalı milyarder Syed Mokhtar Albukhary’nin sahibi olduğu Etika Strategi şirketi. Albukhary aynı zamanda Albukhary Vakfı’nın da başkanı. İşte bu Malezya vakfı 2016 yazından beri Bilal Erdoğan’ın Türkiye Gençlik ve Eğitim Vakfı’nı (TÜRGEV) destekliyor.

Düsseldorf’un Rheinmetall şirketinin, tank imalatında tecrübesi olmayan Malezyalı şirketi tercih etmesinin perde arkasında vakfın Erdoğan ile irtibatlı olması kuvvetle muhtemel. ‘Erdoğan’a aşığım.” diyen Ethem Sancak’a Karadeniz kıyısında yer alan Karasu (Sakarya) ilçesine bağlı İhsaniye’de zırhlı araç tesisi kurulmak üzere 222 hektarlık bir alan tahsis edilmişti. Artık o proje her an hayata geçirilebilir.

BİZZAT ERDOĞAN ONAY VERDİ

Stern dergisinin haberinde şu ifadeler yer almıştı: “Rheinmetall çevrelerinde, Erdoğan’ın, Rheinmetall ve BMC’nin birlikte oluşturacağı Türk-Alman ortak şirketine bizzat onay verdiği konuşuluyor. Söylendiğine göre, Rheinmetall yetkilisi Andreas Schwer ağustos başında Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmiş.”

Defense News dergisi de Rheinmetall’in de dahil olduğu RBSS grubu ile Katar Emirliği arasında 1.000 zırhlı aracın Türkiye’de üretilmesi konusunda görüşmelerin sürdüğünü bildirmişti. Katar gibi küçük bir devlet için 1.000 tank fazla değil mi?

Dönüp dolaşıp Reza Zarrab’ın uçak dolusu altınlarında, para sayma makinelerinde, ayakkabı kutularında düğümleniyor her mevzu.

AL DENİZ YÜCEL’İ, VER ALTAY TANKINI!

Bütün bu esrarengiz irtibatlar maalesef Gazeteci Deniz Yücel’in tahliyesi ile yeniden masaya konuldu. Yücel bugünler için rehin alındı. Suçsuz yere hapse atıldı, günlerce ‘terörist, PKK’lı, ajan’ ithamlarına maruz bırakıldı. Ömründen 367 gün çalındı ve Erdoğan’ın Afrin Harekâtı’nda sıkıştığı noktadan kurtulabilmesi için bir nevi can simidi olarak kullanıldı.

Al Deniz Yücel’i, ver Altay tankını! Erdoğan’ın vicdan terazisi insan hayatını işte bu kadar kolay tartabiliyor. Almanların imal ettiği tankına ‘Leo-Altay’ ismini verirler olur biter. Artık Türkiye’de kim sorguluyor bunları…

Savunma Sanayi Müsteşarlığı yakında Altay tankında bilmem kaçıncı ihalenin neticesini açıklarsa hiç şaşırmayacağım. Açıklanan isimlere aldırış etmeyeceğim. Zira arka plandaki büyük fotoğrafta yer alanların gölgesi düşecek hepsinin üzerine.

ANGELA MERKEL, ERDOĞAN’IN ATEŞİNE ODUN MU TAŞIYOR?

İnsan hayatının paranın yanında hükmünün olmadığını gösteren bu hâdisede Almanya’da muhalefet ve kamuoyunun tavrı şimdilik ‘sessizlik’ ile hülâsa edilebilir. Yücel’in tahliyesinin getirdiği sevinç ve memnuniyete bağlı makul bir sessizlik olabilir.

Şayet bu sessizlik kalıcı hale gelirse ya da fırtınadan evvelki sessizlik değilse Erdoğan’ın temel hak ve hürriyetleri fokur fokur kaynattığı kazanın altına bir odun da Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel koyabilir…

Silaha karşı insanlığın kazanmasını beklemekten başka çaremiz yok.

[Semih Ardıç] 20.2.2018 [TR724]

Müstahakını vefan kadar bulasın ey Anadolu!.. [Bülent Keneş]

Çocukluğumda evde, sokakta büyüklerin konuşmalarına kulak misafiri olurdum. Aralarında olmayan bazı üçüncü şahıslardan bahsederken sıklıkla “iyi biri, kimseye bir zararı yok,” ya da kestirmeden “zararsız biri” dediklerini duyardım. Bir insanın iyi bir insan olduğunu ifade için “kimseye bir zararı yok,” “zararsız” gibi ifadeleri daha o zamandan mı tuhaf bulmaya başlamıştım, yoksa bunu yaşım ilerledikçe mi yapmıştım tam hatırlamıyorum. Ancak, insanların iyiliğinin başkalarına zarar vermemeye indirgenmesinin tuhaflığı ortadaydı.

Ya peki, insanlar ve toplum için bir fayda üretme, başkalarına maddi-manevi katkıda bulunma, özveriyle, fedakarlıkla başkalarının müşküllerinin giderilmesine yardımcı olma, tanıdığınız tanımadığınız insanlara hayırda ve iyilikte bulunma… İyi insan olmanın bunlar neresindeydi? Daha da ötesi, yapılan bu iyilikler, hayırlar ve kendileri için girişilen fedakarlıklar karşısında asgari seviyede bile olsa bir vefa hissi duymak ve iyi olduklarını bildiğini insanlara karşı girişilen haksızlıklar, hukuksuzluklar, zulümler karşısında o vefa hissinin gereğine göre tavır almak iyi insan olmanın neresine düşerdi?

VEFASIZLIĞIN, KADİR BİLMEZLİĞİN, NANKÖRLÜĞÜN BÖYLESİ…

Küresel bir iyilik hareketi olan Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş insanların, Anadolu’nun “kimseye zararı yok,” zararsız”a kadar düşürdüğü iyi insan olma halini düştüğü yerden kaldırıp, büyük fedakarlıklar ve özverilerle donatmasının karşılığı bu mu olmalıydı? Öğretmeninden iş adamına, yani iyilik kervanına dahil olmak için maddi imkanlarını ortaya koyanından tüm hayatını aynı yola harcayanına varıncaya kadar sırf yaptıkları hayır ve iyiliklerden dolayı bugün zulme uğrayan yüzbinlerce insana yapılan vefasızlığın, nankörlüğün, kadir bilmezliğin bu kadar kesif, bu kadar yaralayıcı olabildiği başka bir zaman dilimi var mıdır acaba?

Geçenlerde pek çoğumuz gibi çalıştığı televizyonların yanısıra varı yoğu gasp edilmiş sevgili meslektaşım Fatih Akalan’ın Youtube kanalı üzerinden yaptığı bir söyleşiye denk geldim. İki küçük çocuğu ve kendisi gibi öğretmen olan eşiyle birlikte İslamofaşist Erdoğan rejiminin zulmünden kaçarken Meriç’in soğuk sularında yitip giden Ayşe Öğretmen’in yine kendisi gibi öğretmen olan arkadaşı Fatma Gündüz’le konuşuyordu.

Meriç’in yitiği Ayşe Abdurrezzak ile 1999’dan beri arkadaş olan, üniversiteyi birlikte okuyan, yüksek lisansı birlikte yapan Fatma Hanım, kendisini “mükemmel bir insandı, çok azimliydi, gayretliydi, hiçbir işi yarım bırakmazdı, çok titiz çalışırdı, yapılan işin bir kenarından tutmazdı, çevresindekileri de cesaretlendirirdi,” şeklinde anlatıyordu. Fatma Gündüz’ün ifadeleriyle Ayşe Öğretmen, “Çok zorluklar, çok zor yıllar yaşamıştı. Yıllarca yırtık bir ayakkabıyla okula gidecek kadar fakir bir ailenin çocuğuydu.” Okumuştu ve çok iyi, çok başarılı bir öğretmendi artık ve haftasonlarını bile öğrencileriyle ilgilenerek geçirir olmuştu.

AYŞE ÖĞRETMEN’İN HİKAYESİ ONBİNLERİN HİKAYESİDİR…

Peki uyduruk bir lastik botla ülkesinden kaçmak zorunda kalacak ne suç işlemişti Ayşe Öğretmen? Arkadaşı Fatma Gündüz anlatıyor: “KHK ile atıldı, uzunca bir süredir öğretmenlik yapamıyordu. Atılmalarından 4 ay sonra eşi Uğur Abdurrezzak gözaltına alındı, cezaevine girdi. Bir ay sonra da kendisi gözaltına alındı. Bir bebeği vardı. O zamanlar 1,5 yaşındaydı. Gözaltından çıktı, ama hakkında bir başka dava daha açılmıştı. İki ayrı mahkemesi vardı. Eşi cezaevindeyken sürekli mahkeme peşinde koşmak zorunda kaldı. Avukat tutacak gücü yoktu. 10 yıllık borçları vardı. Ne eşinin ne de kendi ailesinin maddi durumları iyi değildi. Çanta satarak evinin geçimini sağlamaya çalışıyordu. Yaşlı bir insan olmasına rağmen kayınpederi, fırında çalışarak onların borcunu ödemeye çabalıyordu.”

Fatma Gündüz devam ediyor: “Biz üç samimi arkadaştık. Biz ikimiz şu an buradayız (yurtdışında). (Ayşe) çok sıkılmıştı. Kastamonu’daydılar. Eşi cezaevinden çıktıktan sonra kendisi gibi cezaevinden yeni çıkmış bir arkadaşını yeniden tutuklamışlardı. Üzerlerinde onun paniği, psikolojisi vardı. Ayşe’nin de Nisan ayının ilk haftasında karar mahkemesi olacaktı. Cezaevine girme riski vardı. Neresinden bakılırsa bakılsın ülkeden gitmelerini gerektirecek tüm şartlar oluşmuştu. İş yok güç yok. Mahkemeler… Cezaevleri… Avukat tutacak bile paranız yok… (Olay günü) duyduğumda inanamadım. Telefonla aradım, telefonu hala çalıyordu…”

Fatih’in “Siz neden çıktınız?” sorusuna da Fatma Gündüz şöyle cevap veriyordu o yayında: “Benim eşim de 10 ay cezaevinde kaldı. Çok zor günler geçirdik. Cezaevinden çıktı, ama yeniden arama kararı da çıktı. Benimle alakalı da sürekli şikayetler oluyordu. Ayşe Hocam’la bir dernekte birlikte çalışıyorduk. Ben velilerle, Ayşe Hocam talebelerle ilgili programlar yapıyorduk. (Dernekle ilgili) idari soruşturmalar yapılıyordu. Her sabah o gün başımıza ne geleceği endişesiyle uyanıyorduk. Eşime yeniden yakalama kararı çıkmıştı. Başka bir yerde saklanmak zorunda kalıyordu. Biri 3, diğeri 11 yaşındaki iki çocukla büyük sıkıntılar yaşadık. Artık orası bizim için bir cehennem gibiydi. Arkadaşlarımızı alıp götürüyorlardı. Kardeşimi almışlardı en son. Ablam da ben de aynı yollarla çıktık yurtdışına. Çıkarken ablam 7 aylık hamileydi. Pasaportumuz elimizden alındığı için biz de Meriç’ten çıktık. Üç kardeşiz. Biz çıkarken erkek kardeşim gözaltındaydı. Kolay şeyler değil vatanınızı yurdunuzu terketmek… Evime giremedim. Özel eşyalarımı bile alamadım. Herkesin bir hikayesi vardır. Ayşe Hocam da bu hikayelerden biri…”

TERÖRİSTLİK, İNSANLARA NASIL FAYDALI OLURUZ DİYE ÇALIŞMAKSA…

“Siz terörist misiniz?” sorusuna ise yıllarca öğrenci yetiştirmiş Fatma Öğretmen şöyle cevap veriyordu: “Zaten bizim en ağırımıza giden şey o. Tamam herşeyimizi kaybettik ama asıl bizim en ağırımıza giden ‘terörist’ damgası yemek. Hayatımızı tamamen öğrencilerimize nasıl faydalı oluruz merkezli kurduğumuz için ‘terörist’ damgası yemek bize yapılan en büyük zulümdü. Bu yaftanın arkasıdan günlerce kendimize gelemedik. En yakın dostlarımızın, birlikte pek çok şey paylaştığımız arkadaşlarımızın bizi arkamızdan vurması çok büyük bir zulümdü. Teröristlik… İnsanlara nasıl faydalı oluruz diye günlerce, haftalarca, aylarca çalışmaksa… Teröristlik buysa… Ayşe Hocam, başkalarının çocukları için koşturmaktan bebeği Münir’i bile emziremezdi. Şişelenen sütlerle kreşlerde büyüdü o çocuk…”

Peki, çocuklarıyla birlikte uğradıkları zulmün kurbanı olan Ayşe Öğretmen’in ve onun arkasından gözyaşı döken arkadaşı Fatma Öğretmen’in iyi birer insan olsunlar diye uğurlarına hayatlarını harcadıkları, bebeklerini bile ihmal ettikleri o öğrenciler, o öğrencilerin velileri nerede şimdi? Tanımıyorlar mıydı Ayşe Öğretmeni? Kim olduğunu, nasıl bir insan olduğunu bilmiyorlar mıydı Fatma Öğretmen’in? Onun ve ailesinin, ve onlar gibi onbinlercesinin yaşadıkları zulüm karşısında neden lal kesilip dilsiz şeytanlara dönmeyi tercih etmişlerdi? Vefa bu muydu?.. İnsanlık bu muydu?..

Çocuklarıyla birlikte Meriç’te yitip giden Ayşe ve Uğur öğretmenler, ülkesini gözü yaşlı terketmek zorunda kalan Fatma Öğretmenler, o klişe ifadeyle, Hizmet Hareketi’nin neresine denk düşüyorlardı acaba? Tavan mıydılar, yoksa taban mı? Sahi, aşağılık zalimlerin şeytan işi sınıflandırmasının ne önemi vardı ki? Ayşe Abdurrezzak da tıpkı eşi Uğur Abdurrezzak gibi, yokluk içerisinde güç bela okumuş, topluma faydalı olmaya çabalayan fakir Anadolu çocuklarıydı. Hani şu kendi has evlatlarına karşı vefasız, değer bilmez, nankör, tescilli bir alçağın peşinde masum insanların zulmüne ortak olan Anadolu’nun…

PEKİ BUGÜNE KADAR BOYDAKLAR’DAN KİM NE ZARAR GÖRDÜ?

Ya peki Boydaklar?.. Hadi başa dönelim ve bu aileyi girişte tuhaf bulduğum o kriterle değerlendirelim. Sıfırdan yola koyulup zirvelere yükselen, göz önünde oldukları 1970’lerden bu yana kendi ekmeklerini helalinden kazanmakla kalmayıp aynı anda 14 bin çalışanlarının, aileleriyle birlikte ekmek sahibi olmasına vesile olan Boydakların kime ne zararı dokunmuştu? Bir Allah’ın kulu çıkıp da, koca ailenin tek bir ferdi ile ilgili “Bize de bunların şu kötülüğü oldu!..” diyebiliyor mu?

Bu ülke, bu millet, daha da önemlisi Kayseri ahalisi Boydaklardan iyilikten, vefadan, kadirşinaslıktan, hayırdan başka ne gördü? Peki onlarca yıldır Boydaklar vesilesiyle işini, aşını bulan yüzbinlerce insan neden çıkıp da insan olmanın asgari gereğini yerine getirmiyor? Varlıkta şımarıp sevinmeyen, yoklukta kahredip dövünmeyen bu yiğit, bu fedakar Anadolu insanlarına azıcık olsun bir vefa göstermiyor? Vefa göstermek şöyle dursun, bazıları çıkıp yediği kaba pislemeyi, nankörlüğü ahlak ediniyor? Memleketin insan kalibresi sahiden bu mu? Ailenin işadamları kuşağının birinci nesli Mustafa ve Sami Boydak’ın, ikinci nesli Şükrü, Yusuf ve Hacı Boydak’ın emekleri gözünüze dizinize durmayacak mı sanıyorsunuz?

2014 yılı itibariyle 6,5 milyar TL’lik bir ciroya ulaşmış Boydakların iki nesil boyunca harcadıkları emeğin semereleri harami alçaklar tarafından talan edilirken neden cılız da olsa Kayseri’den bir ses yükselmiyor? Yoksa aranızdan çıkardığınız güya “en prestijli” adam olan Abdullah Gül gibi hepiniz mi dilinizi yuttunuz? İşlerine el konuldu sustunuz, evlerine el konuldu sustunuz, hayatlarına el konuldu sustunuz, şimdi çocuklarına, gelinlerine, torunlarına sıra geldi yine susuyorsunuz? Yazıklar olsun hepinize!..

A BRE KAYSERİLİLER, NEDEN BİRER DİLSİZ ŞEYTAN’A DÖNDÜNÜZ?

Hacı Boydak’tan, Memduh Boydak’tan, Sami Boydak’tan, ailenin birbirinden mümtaz kadınlarından bugüne kadar iyilikten başka ne gördünüz ki her biriniz dilsiz şeytanlara döndünüz ey Kayseri halkı? 2017 Ağustos ayındaki bir duruşmada Memduh Boydak şöyle diyordu: “26 yıl bu ülke için çalıştım. Kayseri’ye üniversite kazandırdık… Ben suç işlemedim. Yaşanan olay sonrası birçok kişi bize küfretti. Devletim ve milletim için canımı veririm ama haksız yere saçımdan bir tel alınırsa kimse kusura bakmasın orada dur derim… Birileri tarafından günah keçisi seçildik. Ahirette hakkımızı soracağız. MASAK raporları evlere şenlik. İnsanların adı başına bela olur muymuş? Gördük ki oluyormuş.”

Şükrü Boydak ise mahkemede şöyle diyordu: “Cezaevine girdim ve hafızam sıfırlandı. 35 polis aracının 10 tanesini Boydak ailesi olarak karşıladık… Bir sene önce trilyonluk adamdık, şimdi mağdur olduk. Bazı medya kuruluşları öküz altında buzağı arıyor. Terör örgütü üyeliği ile yargılanmam gururuma dokunuyor. Bir suçumuz varsa bizi cezalandırın. Ama bizim hiçbir suçumuz yok.”

Şükrü Boydak’ın tutuklu eşi 60 yaşındaki Aliye Boydak da 2017 Mayıs ayındaki bir duruşmada şöyle diyordu: “Ben muhafazakar bir ailenin kızıyım. Gurur duyduğum Şükrü Boydak’ın eşiyim. Hayatım boyunca hayırlı bir eş, vatana hayırlı bir insan olarak yaşadım. 60 yıllık hayatımda hep hayırlar yaptım. Şimdi o yaptığım hayırlar karşıma en ağır suçlamalar olarak geliyor.

Ben kapıma gelen herkese yardım ettim. Pazar günü dahi kapım açık, sofram hazırdı… Ben kimseden para toplamadım, ihtiyacım da yok. Ben eşimden para alır, onu bağışlardım… Bazı tanıklar bana abla denildiğinden bahsediyor. Benden küçüklerin bana böyle hitap etmesinden daha normal ne olabilir? ‘Aliye abla hoş geldin’ sözü beni terör örgütü üyesi mi yapar? İmam değilim, asla olmadım da… Ne imam olacak eğitimim var ne de kapasitem.”

HOLDİNG PATRONLARI GİBİ DEĞİL, SADE BİRER ANADOLU İNSANIYDILAR

Boydakları fazla tanımazdım. Bir ara yolum yurtdışına düştüğünde üçüncü kuşak Boydaklardan geçtiğimiz günlerde gözaltına alınan Sami-Sema Boydak çiftini yaşadığımız mahalde bize en yakın Türk aile olarak bulmuştum. Ara sıra görüşürdük. Diğer Boydaklar gibi bu genç çiftin de evleri herkese açıktı. Oturmalarından, kalkmalarından, konuşmalarından insanlık süzülen bu insanlardan sadece iyilik görebileceğinizi bilirdiniz.

Yıllar sonra, bir üniversitede konferans vermek üzere gittiğim Kayseri’de olduğumu duymuş, onca işi arasında gelmiş beni holding merkezindeki yemeğe davet etmişti. Ailenin diğer tüm büyükleri ile birlikte aynı sofrada bir öğlen yemeği yemiştik. Bugün tamamı haksız, suçsuz hapiste olan bu insanları, Türkiye’nin en önde gelen holdinglerinden birinin patronları gibi değil de, alelade, başı yerde mütevazi birer Anadolu insanı haliyle görmek beni hem şaşırtmış, hem de mutlu etmişti. Şimdi ise bu iyilik timsali insanların sadece kendilerine değil eşlerine, çocuklarına, gelinlerine bile alçakça zulmedilmesi karşısında bir şeyler yapamıyor olmanın kahrını yaşıyorum. Alçaklığın sınır tanımadığı bu süreçte Sema, Ayşe, Merve Boydak’ın şimdilik serbest kalmasına mı sevinsem, varları yokları ellerinden alınmış diğer aile fertlerinin hapse atılmasına mı üzülsem bilemiyorum.

Yok öyle bir şey de, sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan Hizmet Hareketi’nde farz-u mahal bir taban-tavan ayrımı olsaydı şayet, Meriç’te biten trajik hikayeleriyle o taban herhalde Ayşe-Uğur Abdurrezzak çifti olurdu. Bir de Hizmet Hareketi ile olduğu iddia edilen ilişkilerinden dolayı uğramadıkları zulüm kalmayan Boydaklar var tabii. O farz-u mahallik çerçevesinde Boydaklar taban mıdır, tavan mıdır ona da siz karar verin artık.

Benim nazarımda ise Hizmet Hareketi’nde ne tavan vardır ne de taban. Var olan sadece, konumları her ne olursa olsun, yaptıkları hayırlı işlerle göze gelen zulüm altındaki iyi insanlar… Kaldı ki, bu iyi insanların iyiliklerini ne tartacak bir kantar ne de bu insanları hiyerarşiye sokacak bir ölçek var. Bu iyilik ve hayır yarışında ne Boydaklar hikayesi Meriç’te biten Ayşe öğretmenlerden beridir, ne de Ayşe öğretmenler zulüm altındaki Boydaklardan geri. Belki bu sebepten olsa gerek maruz kaldıkları alçakça zulümlerin, gördükleri vefasızlığın da birbirlerinden yoktur bir farkı.

Ama unutulmasın ki Boydakların da Ayşe öğretmenlerin de fedakarlıklarını, insanlıklarını ve bunların karşısında maruz kaldıkları en alçağından zulümleri sadece tarih değil kiramen katipleri de kaydediyor. Tıpkı özelde Kayseri ahalisinin, genelde ise Anadolu insanının kendi evlatlarını harami yamyamlara yem eden bu vefasızlığını, vicdansızlığını, gördüğü iyiliğe kötülükle cevap veren nankörlüğünü kaydettiği gibi.

Ne diyelim, müstahakın vefan kadar olsun ey Anadolu, ey Kayseri!

[Bülent Keneş] 20.2.2018 [TR724]

Bayern Münih, yenilgiyi lügatinden çıkardı da; BJK ne yapsın? [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi’nde bu yıl tarihi başarılara imza atan Beşiktaş son 16 turu ilk maçında Alman devi Bayern Münih’in konuğu olacak. Beşiktaş avantajlı bir skorla İstanbul’a dönmek isteyecek ama Jupp Heynckes’in gelmesiyle adeta yenilmez bir armadaya dönen Bayern Münih, ligde en yakın rakibinin 19 puan önünde üst üste 6. şampiyonluğuna doğru koşar adım ilerleyen bir takım…

KURTARICI JUPP HEYNCKES

Geçen sezonu lider tamamlayan Bayern Münih’in hedefi Carlo Ancelotti yönetiminde sadece Bundesliga’da değil Şampiyonlar Ligi’nde de zirveye çıkmaktı. Ancak daha sezonun 3. haftasında Hoffenheim deplasmanında alınan yenilgi kötü gidişatın ilk işaret fişeği olarak algılandı. Ancelotti’nin takımın yıldızları Robben, Ribery, Müller ve Lewandowski ile sorun yaşadığı basına yansıyordu. Bardağı taşıran son damla Şampiyonlar Ligi’nde Paris Saint Germain (PSG) karşısında alınan 3-0’lık yenilgi oldu. Yenilgi kadar acı olan Bayern Münih’in etkisiz oyunuydu. Nitekim yenilgi sonrası Carlo Ancelotti’nin bileti kesilirken, takım 4 yıl önce emekliye ayrılıp köşesine çekilen 72 yaşındaki eski hocası Jupp Heynckes’e emanet ediliyordu.

Yaşlı kurt Heynckes’in göreve başladığı Freiburg maçından itibaren Bayern Münih şahlandı. Galibiyetler art arda geliyordu. Heynckes yönetiminde 16 maçta sahaya çıkan Bayern Münih, 15’inde sahadan 3 puanla ayrılan taraf oldu. Bu dönemde tek yenilgisini Mönchengladbach deplasmanında aldı. Son 10 maçını kazanan bir Bayern Münih var karşımızda. Sadece Bundesliga’da değil Şampiyonlar Ligi’nde de yenilgi yüzü görmeyen bir takım oluşturdu Jupp Heynckes. Grup maçlarında oynadığı 4 maçı da kazandı. Özellikle Ancelotti döneminde 3-0 yenildği PSG’yi 3-1 yenerek rövanşı almayı başardı. PSG’nin ardından averajla 15 puanla grubu ikinci sırada bitirip Beşiktaş’ın rakibi oldu.

NEUER’İN YOKLUĞU BİLE SORUN DEĞİL

Alman futbolu denince akla doğal olarak ilk Bayern Münih’in adı geliyor. Son 5 yılı üst üste olmak üzere Bundesliga’yı 27 kez şampiyon tamamladı. Başarısını sadece Almanya sınırları içine hapsetmedi. Avrupa’nın bir numaralı kupası Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası/ Şampiyonlar Ligi’ni tam 5 kez kazandı. Kupayı son kez 2013’te finalde Borussia Dortmund’u yenerken takımın başında yine Jupp Heynckes vardı. Bayern Münih’in başarısı sadece Kupa 1’le sınırlı kalmadı. UEFA Kupası’nı 1996’da, Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı 1967’de ve UEFA Süper Kupası’nı 2013’te müzesine taşımayı başardı.

Rakibin gücü ortada. Şu an formunun zirvesinde olan bir Bayern Münih var. Takımın kalecisi Manuel Neuer’in yokluğu bile sorun oluşturmuyor. Neuer sıradan bir kaleci değil. Bir kaleciden çok ötesi. Mevkisinde dünyanın en iyilerinden biri ama yokluğu problem olmuyorsa Bayern Münih’in gücünün boyutlarını iyi hesaplamak gerekiyor.

İKİ KALİTELİ TAKIMA SAHİP

Heynckes’in elinde birbirinden kaliteli oyunculardan oluşan bir takım var. Her mevkide aynı kalitede iki oyuncuya sahip olmanın lüksüne sahip. Bayern Münih’in son iki maçına baktığımızda bunu rahatlıkla görüyoruz. Sahasında 2-1 yendiği Schalke 04 karşısında defansta Kimmich, Hummels, Boateng, Alaba 4’lüsüne görev veren Heynckes, deplasmanda yine 2-1 yendikleri Wolfsburg karşısında sahaya Rafinha, Martinez, Süle, Bernat’tan oluşan defans 4’lüsü sürdü. İki maçta iki farklı defans oyuncularıyla sahaya çıktı ama değişen bir şey olmadı.

Sadece defans hattında da değil orta sahada da iki farklı takım oluşturabiliyor. Schalke 04 karşısında orta sahada Vidal, Rodriguez ve Müller görev yaparken, Wolfsburg karşısında Rudy, Thiago ve Tolisso forma giydi. Keza benzer durum forvet için de geçerli. Schalke maçında Lewandowski, Robben, Ribery üçlüsüyle gol ararken, Wolfsburg karşısında bu kez Robben ve Ribery sabit kalıp yeni transfer Wagner’i Lewandowski’nin yerine sahaya sürdü. Kaleci dışında her iki maçta da sahaya ilk 11’de çıkan sadece takımın en tecrübelileri Robben ve Ribery’ydi. Bu kadro yapısı Bayern Münih’in doğal olarak en büyük avantajını teşkil ediyor. Sahaya çıkan oyuncunun adı değişiyor ama değişmeyen Bayern Münih’in oyun yapısı oluyor.

BEŞİKTAŞ’IN İŞİ CİDDEN ÇOK ZOR

Bayern Münih’in gol yükünü ligde Robert Lewandowski çekiyor. Polonyalı forvet bu sezon ligde 20 gole imza attı. Bundesliga’da gol krallığı yarışında ilk sırada bulunuyor. Geçen yıllara göre daha az gol atan bir Bayern Münih var. Bunda takımın iki kanat oyuncusu Robben ve Ribery’nin yaşlanmasının yanı sıra Thomas Müller’in yaşadığı formsuzluk etkili oldu.

Beşiktaş’ı çok güçlü bir rakip ve 75 bin taraftar bekliyor. Avrupa’da 7 maçtır yenilmeyen Beşiktaş’ın yeni bir tarih yazması hepimizin beklentisi. Beşiktaş’ta devre arası transferlerinden Vagner Love ve Domagoj Vida, siyah-beyazlı formayla ilk Avrupa kupası maçı heyecanını yaşamak için teknik direktör Şenol Güneş’ten şans bekleyecek. Grup maçlarında ikişer kez sarı kart gören Tolgay Arslan, Caner Erkin ve Anderson Talisca, yarınki mücadelede de aynı durumu yaşarsa 14 Mart’taki rövanş karşılaşmasında cezalı duruma düşecek.

[Hasan Cücük] 20.2.3018 [TR724]

Etiketteki fuzuli özelliklerin amacı fiyatı şişirmek!

Bazı ürün etiketlerine yazılan yanıltıcı bilgiler ve gereksiz özellikler yüzünden daha fazla para ödemek durumunda kaldığınızı biliyor musunuz? Mesela bir ürünün hangi ülkede üretildiği bilgisi işe yarayabilir; ancak şişe suda “glütensiz” veya “GDO’suz” bilgisi tamamen fiyat artırmaya yönelik bir aldatmaca… Florida Üniversitesi’nden Gıda Mühendisi Brandon McFadden, “Böyle ‘sahte şeffaflık’, tüketiciye ürünün özelliği konusunda hiçbir bilgi vermiyor. Aksine bunlara ödenen fazla para sağlığı olumsuz etkileyebilir.’’ diyor.

KELİME OYUNLARIYLA ‘KONTROLSÜZ’ FİYAT!

1960’ların sonuna kadar tüketiciler satın aldıkları gıdaların besin içeriği hakkında fazla şey bilmiyordu. Hazır gıdalardaki artışla bu durum değişti; 1970’lerde besin değeri etiketi kullanıma girdi. Beslenme ile sağlık arasındaki bağlantı hakkında bilgiler arttıkça, 1990’larda ABD başta olmak üzere tüm dünyada gıda paketlerine içerdiği besinler konusunda bilgilerin konması zorunluluğu getirildi. O günden bu yana etiketlerde patlama oldu. Ama etikette ileri sürülen özelliklerin tümü katı kurallara tabi değil. Örneğin ‘organik’ iddiası taşıyan etiketler için katı kurallar geçerli iken, ‘doğal’ için aynı şey geçerli değil. Ya da et açısından ‘otla beslenmiş’ özelliği için bir standart gerekmezken, ‘hormonsuz’ etiketini kullanmak için özel sertifikasyon gerekiyor. Bu etiketler, gıdaların geçtiği üretim sürecine dair tüketicilerin daha fazla bilgi edinme talebinden ve daha fazla özellik için daha fazla para ödeme isteğinden kaynaklanıyor.

Etiketlerin tüketici davranışını nasıl etkilediğini anlamak için ekonomiye bakmak gerekiyor. Çünkü, tüketiciler aldıkları üründen ziyade onun özellikleriyle mutlu oluyor. Sözgelimi, otomobil satın alırken kararınızı etkileyen şey onun renk, marka, büyüklük, fiyat ve yakıt tasarrufu gibi özellikleridir. Ama tüketici için başta görünür olan renk ve büyüklüktür. Diğerlerini anlamak için onu satın almış olmak gerekir. İşte bir ürün hakkında onu üreten şirketin tüketiciden çok daha fazla bilgi sahibi olması durumuna ekonomistler asimetrik bilgi adı veriyor. Aynı şekilde gıda ürünlerinin bazı özellikleri de ancak satın alıp yedikten sonra fark edilebilir. Örneğin bir ürünün tadı ve kaç kalori içerdiği. Etiket de burada devreye girer.

Asimetrik bilgi sorunu tümüyle giderilebilecek bir sorun değil; tüketiciler hiçbir zaman satın alma kararını verirken ihtiyaç duydukları bilginin tümüne erişemeyebilir. Zorunlu etiket bilgisi bu açığı kısmen giderebilir. Bir gıdanın ne kadar kalori içerdiği veya günlük C vitamini ihtiyacının yüzde kaçını karşıladığını bilmek yararlıdır. Ancak firmaların tüketicilerin bazı kaygılarını kullanarak satış artırma yoluna başvuruyor. Sahte bir şeffaflık gösterisiyle belli ürünlere ‘…içerse’ bile, ‘… içermez’ etiketi konabiliyor. “Glütensiz” veya “GDO’suz” su örneğinde olduğu gibi bazı etiket bilgileri aslında hiçbir şeye hizmet etmeyebiliyor. (BBC)

[TR724] 20.2.2018