Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın, hasetleşmeyin, birbirinize düşmanlık beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları, Allah'ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona (ihânet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini küçümseyip hakaret etmesi yeterlidir. Her müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer müslümana haramdır. Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Buhari, Nikah 45)
İnanmış sinelerin en büyük imtihanları, birbirleriyle olan imtihanları olmuştur. Dışa karşı imtihanlarda müslümanlar hep, himmetlerini bir noktaya yöneltmenin verdiği bereket sırrıyla başarılı olmuşlardır. Oysaki içe gelince, şeytanın zehirli oklarını görememişizdir hep.
Tıpkı, Allah Resulü’nün Tebuk seferinden dönüşte, “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” sözünde ifade ettiği gibi. Dışa karşı savaşta imanınız sizi savaşa götürecek güçte ise siz savaşta gücünüzle, imanınızla gayret eder ve toplum psikolojisinin ve şehadet müjdesinin sihirli ikliminde bu zorlu maratonu geçiverebilirsiniz kolayca. Oysaki gerçek çatışma, arenalara taş çıkarırcasına içte yaşanmaktadır.
Nefis, Yusuf suresinde ne güzel anlatılır!: “Nefis, devamlı (kesiksiz) kötülüğü emretmektedir.” (Yusuf, 12/53) Ayette geçen “Emmâre” kelimesi, hiç aralıksız, büyük bir istek ve performansla, şartlandırırcasına, sonuna kadar azimle kötülüğü emreder, demektir. Adeta sürekli akan elektrik akımı gibi. Eğer biz bu akım karşısında, doğru bir akım oluşturamazsak, nefis, boşluk affetmediğinden bizde çokça bulunan boşluklardan giriyor içimize. İnsan durduğu anda sadece durmuş olmaz, o artık gerilemeye başlamıştır.
Birbirinizin kusurlarını araştırmayın!
Hadiste sıra halinde peşi peşine kardeşliğe zarar verebilecek noktalara işaret çekiliyor. Hadiste ifade edilenleri sırasıyla ele alacak olursak, büyük kavgaların başlangıçlarına baktığımızda, herhangi bir meselede, zan yoluyla beyan edilen fikirler gelir. Tabii ki su-i zan. Hüsn-ü zan ise her zaman kârlıdır. Doğru çıksa isabet eder. Yanlış çıksa kaybetmemiş, gıybet etmemiş ve önemli bir kavgayı önlemiş olur.
İnsanları en çok rahatsız eden bir şey de insanların özel hallerini araştırmaktır. Oraya buraya kulaklar yerleştirip, onu bunu dinlemek bir hastalıktır. İnsanlar bu zaafın çekirdeklerini bünyelerinde taşırlar. Oysaki bu, ahlaki olmadığı gibi insanların birbiriyle olan münasebetlerini bozmada da birebirdir.
Dünyada başkalarını dinleme bir insan hakkı ihlalidir aynı zamanda. Fert planından devletler planına kadar tecessüs/casusluk yani insanların halini araştırma, çirkin ve zararlı bir illettir.
Kıskançlığa dikkat!
Rekabet, eğer hayırda ve güzelliklerde, yıkmadan yapılan bir yarışma ise bunu Kur’an teşvik eder. Ama rekabet, beraberinde başka gayr-i ahlaki tavırları getiriyorsa bu, rekabet bahanesi altında işlenen başka günahları akla getirir. Nitekim modern toplumlarda da rekabetler kontrolden geçmekte ve bir kurala bağlanmaktadır. Müslüman ise fazladan olarak daha ahlaki ve duyarlı olmak durumundadır.
Haset, mümin kardeşinde olan güzel bir şeyin, ondan gidip sadece kendisinin olmasını istemektir. Dolayısıyla mümin haset edemez. Haset, insanı, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi yiyip bitirir ve onun ruhunu öldürür. Mümin, gıpta edebilir. Gıpta ise mümin kardeşinde olan o güzel hali beğenir, kendisinde de olmasını arzu eder ama bunun yanında o güzel hasletin kardeşinden gitmesini arzu etmez.
Hepimiz kardeşiz
Mümin, mümini sevmek zorundadır. Belki beğenmeyebiliriz, yanlış tavırları olabilir ama mümini sevmek Allah’ın ve Peygamberin emridir. Yanlışlıkları olsa da mümin kardeşimize sırt çeviremeyiz. Ona sahip çıkmak bir şekilde kucaklamak zorundayız. Allah Resulü, bizlere emrediyor: “Kardeş olun ey Allah’ın kulları!”
Evet, bu bir emirdir ve emri veren de sıradan bir insan değil, Allah’ın vazifeli Resulü, Efendimiz’dir. Günümüzde, gerek ülkemizdeki gerekse diğer ülke müslümanlarına izafe edilen yanlışlıklar, bizim onlara olan bakışımızı sorgulamaktadır. Yanlışlıklar, hatalar eğer hata ise o hataları onlar mümin diye savunmak herhalde hataya hata eklemek olur.
O hatalardan dolayı da mümini inançsız saymak veya imana ve İslam’a zarar verecek sözler söylemek, gerçek İslam’ın güzelliklerini görememek, görmede gecikmek ise ilk elden kayıplarımızdır.
İman, insanlarda anne-baba bir kardeşlikten daha güçlü bir kardeşlik tesis eder. Kardeş, kardeşine bazen güvenemeyebilir. Ama iman kardeşliği, kardeşini kardeşine her yönüyle güvenilir ve dokunulmaz yapar. Sonsuz bir güven tesisi kurar aralarında.
Ve gerçek kardeşliğin şartları sıralanıyor hadiste: Kardeş, kardeşine, öfkelenmeyecek, sırt çevirmeyecek, ihanet etmeyecek, zulmetmeyecek, mahrum bırakmayacak, hakaret etmeyecek. Şer olarak bir insana, bir müslüman kardeşini tahkir etmesi yeter.
Evet, gerçek iman, hayatın bir sigortasıdır. Gerçek imanla, bütün hayat sahipleri sigortalanmaktadır. Çünkü müslümanın müslümana, malı, ırzı ve kanı haramdır, koruma altındadır...
Allah içe bakar
Allah, bizim suretlerimize yani yakışıklı olup olmamamıza, dış şekillerimize bakmıyor. Allah, kalplerimize ve bir rivayete göre de amellerimize bakıyor. Kişi, muameleyle belli olur. Öyleyse hakiki iman sahipleri, yukarıda sayılan vasıfları taşıyor ve insanlar da bunları görüyorlarsa işte gerçek iman budur.
Müminler birbirlerini sevmiyorlar, birbirlerini anlamadan aleyhte konuşuyorlar, haset ediyorlar, hep birbirlerinin yanlışlıklarını nazara veriyor, suizanda bulunuyorlar, birbirlerini hoş görmüyorlarsa, yapılan iyilikler şekilde kalıyor kalpten gelmiyorsa, iman kalpte oturaklaşmamış demektir.
Öyleyse Kur’an’ın ifadeleriyle bu durumdakilere “Ey iman edenler! (Bir daha) iman edin Allah ve Resulü’ne” (Nisa, 4/136) ayetinin dediği gibi demek doğru olmaz mı?
BİR SORU-BİR CEVAP
Çocuğuma önce hangi dini bilgiyi vereyim?
Bu soruyu bize Danimarka’dan yazan okurumuz Meryem Hanım sormuş.
Çocuğumuzun ileriki yaşlarda sağlıklı bir dinî duygu ve düşünce gelişimi içerisinde olabilmesi için onu çocuk yaşlarda beslememiz gerekir. Bu beslenme faaliyetinin yapılabilmesi için her çocukta olan tekrarlama ve taklit etme özelliklerinden faydalanabiliriz.
Çocuğumuza dinî nitelikli olarak ilk öğreteceğimiz şeyler arasında, dil gelişimiyle doğru orantılı olarak öncelikle ona; Kelime-i Tevhid’i, Kelime-i Şehâdet’i, bunun yanında İslâm’ın şartlarını (Kelime-i Şehâdet, namaz, oruç, hac, zekat), iman edilmesi gereken konuları ezberletmekle iman öğretimine başlayabiliriz.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Çocuklarınıza ilk öğreteceğiniz kelime ‘Lâ ilâhe illallâh’ olsun!” buyurmuşlardır. Sahabe efendilerimiz de çocuklarına Kelime-i Tevhid’i yedi kez okutarak ezberletirlermiş.
Yukarıda sayılanlardan başka çocuğumuza öncelikle öğreteceğimiz dualar arasında, kısa olan ve her namazda okunan Sübhâneke, Tahiyyât, Fâtiha Sûresi ve salavâtlar (Allahümme salli ve bârik...) gelir. Bunun yanı sıra yemek öncesinde okunacak duâ, İhlâs ve Kevser sûreleri de öğretilebilir.
Nasıl öğreteyim?
Konuşmaya başladıktan itibaren ezberlemede herhangi bir zorluk çekmeyen çocuklarımız bu dua ve âyetleri tekrarlayıp duracaklardır. Peki bunları çocuklarımıza nasıl öğretmeliyiz? Kısaca özen, sabır ve sevgiyle...
Ona özel bir zaman ayırdığımızı hissettirerek, onun çocuk olmasının getirdiği zorluklara sabrederek, çocuk olmasının getirdiği hususlardan faydalanarak...
Çocuğunuzla oynaya oynaya, iki oyun arasına bir dua ezberi sıkıştırarak, ezberleteceğimiz duayı ona duyurarak, seslice evin içinde mırıldanarak, icabında duayı ezber anında takılıp ondan yardım isteyerek öğretme yoluna gidebiliriz...
ÖRNEK HAYATLAR
O’nun kapısı varken başka kapıya gidemem
Adalet ve faziletiyle tanınan Horasan valisi Abdullah b. Tahir’in adamları, akşam evine gitmekte olan bir demirciyi hırsız zanlısı olarak içeri atarlar. Demirci masumdur, içeriye atılmayı gerektirecek bir suç işlememiştir.
Demirci, hapiste namazını kıldıktan sonra gözyaşlarıyla duaya yönelir: “Ey mülkün sahibi yüce Allah’ım! Benim suçsuzluğumu sadece Sen biliyorsun. Bana ancak Sen yardım edebilirsin. Kapına geldim Ya Rabbi, beni kapından boş çevirme!”
Aynı gece vali rüyasında dört güçlü kişinin gelip sarayını yıktıklarını, altını üstüne getirdiklerini görür. Tahtı tersine döndürülürken uyanır. Abdullah b. Tahir, hemen abdest alıp iki rekat namaz kılar ve tekrar uykuya dalar. Aynı hadiseyi tekrar yaşar ve uykusundan korkuyla aniden uyanır. Üzerinde bir mazlumun ahı bulunduğunu anlar. Derhal hapishane sorumlularını çağırtır, içeride suçsuz kimse olup olmadığın soruşturur.
Vali özür diliyor
Sorumlu: “Pek bilemem Sultanım, ama gece getirilen demirci, namaz ve dua kapılarını zorluyor. Ondan endişe ederim.” der.
Vali, derhal demirciyi getirtip dinler. Yapılan yanlışlığı anlar. Kendisinden özür dileyip bir torba gümüş akçe hediye eder. Helallik ister, ardından da herhangi bir sıkıntısı olursa kendisine gelmesini rica eder.
Demirci: “Hakkımı helal ettim. Fakat sıkıntılarım için size gelemem.” der. Vali, “Niçin?” diye sorunca: “Benim gibi bir garip için, senin gibi bir Sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren Sahibimi bırakıp başka kapıya sığınmam asla yakışık almaz, korkarım.” der ve oradan ayrılır.
[Ali Demirel] 21.12.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel
alidemirelshaber@gmail.com.
Birbirimizle de imtihan oluyoruz! [Ali Demirel]
Adil Kadere Deriz ki… [Fikret Kaplan]
Bediüzzaman Hazretleri, 1922 yılında, İstanbul’dan ısrarla davet edildiği Ankara’ya geldi. Fakat, burada tam bir hayal kırıklığı yaşadı. Köklü bir medeniyet üzerine inşa edilen ülkenin yeni yüzü, milletin fikir ve inanç hayatından çok uzaktı. Millî mücadelenin yapıldığı gaye ile Üstad’ın karşısında bulduğu yapı farklıydı. Millet meclisinde millî değerlerimizi ihya adına birtakım çabalar gösterdiyse de büyük engellerle karşılaştı. Kasvetli bir havanın ufkunu kapladığı Ankara’da rahat değildi Bediüzzaman. Ruhunda başlamış olan manevi uyanışın etkisiyle 1923 yılının baharında Ankara’yı terk etti.
Bediüzzaman, kendi tekliflerine kulak asmayan günübirlik politikaların içinde boğulup kalmış¸ ve üç gün ötesini görmekten uzak milletvekillerine kızmış olarak Van’a gitti. Van’da Erek Dağındaki bir manastır harabesine çekildi. Burada günlerini ibadet ve tefekkürle geçirmeye başladı.
Bediüzzaman, o günlerde kararlı ve şuurlu tavrıyla Şeyh Said İsyanı’na karşı olduğunu şiddetle ifade etmesine ve Van ahalisini etkileyerek isyanın dışında tutmasına rağmen bir yüzbaşının komutasındaki jandarma müfrezesi 10 Şubat 1925’te Üstad Bediüzzaman’ın Erek Dağı’nda kaldığı mağaraya aniden bir baskın yaptı. Komutan, Hazreti Üstad’a sanki eşkiyalardan oluşan bir teşkilâtın başıymış gibi oldukça sert bir tavır ve üslupla davranıyordu.
Sözde 'Üstad’ı uçsuz bucaksız Barla’ya sürüp' orada unutturacaklardı. Fakat, bilmeyerek kaderin adil eliyle Bediüzzaman’ı zorla görev başına getiriyorlardı. Aktif olarak Risaleleri yazması için bilmeden onu zorluyorlardı.
Çağın problemlerine çareler sunacak olan böyle bir dehanın Erek Dağı’nda yekpare bir kayanın içine girip inzivada bulunmasını kader doğru bulmamıştı. Onun için, insanlar zulmetse de kader adil eliyle onu oradan çekip aldı.
Barla’daki “aktif direniş” diye adlandırabileceğimiz bir aksiyonun içine itiverdi ve bu hadiseler diliyle kader, Bediüzzaman’a şunları fısıldadı: “Allah sana bu zekayı, bu bilgiyi, bu kapasiteyi ihsan etsin de sen de onları kullanacağına buralara çekil. Bu reva değil!”
Hz. Bediüzzaman, İslami bir dirilişi hayata geçirebilecek birikimi, kısa sürede çok genç yaşta elde etmişti. Artık o imamesi kopuk tesbih taneleri gibi birbirinden olabildiğince kopuk malumatları, sentez edebilecek, kendi deyimiyle yavrusuna süt haline gelmiş gıdayı verebilecek bir alim-i mürşid olmuştu. O, kendisi farkında olsun ya da olmasın bu bir hakikatti.
Üstad Bediüzzaman da bunu şöyle değerlendiriyor:
‘Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilayet vilayet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zalimane işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete alet yapmak mı? Fakat bunu niçin tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat-i halde böyle bir şey yoktur.
Adil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddi-manevi füyuzat hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük manevi kuvveti kaybedecektim.
Ben maddi ve manevi her şeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-i imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddi ve manevi her şeyden ferağat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır.’
Bazen lütuflar cebri olarak zulüm içinde tecelli eder. Yani, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır, başına bir felaket gelir, hapse mahkum olur, zindana atılır. Fakat bu, adalet-i İlahinin bir nevi tecellisidir.
Cenâb-ı Hak, daha önce bize lütfettiği ihsanları tam olarak değerlendirmediğimizden dolayı İlahî âdeti gereğince, bizi çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutuyor bugün. Zira, aslını ılımlı İslâm’da bularak insanlığı eğitmeye, dinler ve kültürlerarası diyaloğu geliştirmeye, dünyanın her kıtasında ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmeye ve dünya barışına katkıda bulunmaya adamış böyle bir Hizmetin Türkiye’nin dar sınırları içine hapsedilmesine razı değildi. Kader adalet tokmağıyla başımıza vurup diyor ki:
- Allah size bu imkanları, bu kapasiteyi bire bin yapın diye ihsan etti. Onları kullanıp dört bir yana açılacağınıza kendinize takılıp kaldınız! Bu reva değil! Çok zaman kaybettiniz haydi iş başına!
Bir yandan da altının taş ve topraktan ayrılması gibi kendilerini sevgiye adamış bu hizmet gönüllülerinin hası hamından, saf olanı olmayanından ayrılmalıydı. Gelecekte on milyonlarca insanla köprüler kuracak cihan çapındaki bu mübarek hareketin temsilcileri test edilmeliydi. Sulh adacıkları oluşturmaktan başka bir sevdamızın olmadığını görmeliydi bütün dünya.
İlahi Dergah’a her yönelişinde:
“Allah’ım! Zâtında pek yüce olan İslam dinini i’lâ buyur; onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam eyle. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından kıl!..”
duası bu olan güzel insanları belki de daha hayırlı güzel günlere geçme adına, Allah (celle celâluhu) muvakkat bir sıkıntıya maruz bırakıyor bu süreçte.
İmana, Kur’an’a, millî mefkûremize, geleneklerimize ve an’anelerimize hizmet ettirmek için dünyanın dört bir yanına saçıyor bizi.
Bugünler geçti mi, bir süre sonra dönüp geriye bakacak ve diyeceğiz ki:
- Allah Allah! Bu imtihanlarda hayır varmış hakikaten. Açılmamıza vesile imiş. Koskocaman bir cihanın Hizmet’i duymasına, tanımasına, en azından ‘İnsanlığa umut verici bir şey varmış!’ demesine vesile imiş.” Allah (celle celâluhu) yaşadığımız ağır imtihanlarla bu günleri lütfetmiş.
“Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama o şey de hakkınızda şerlidir.” (Bakara, 2/216)
Yaşadığımız ağır travmalarla, duyduklarımızla zorlanıyoruz, yıkılıyoruz bugün. Belki hırpalanıyoruz. Fakat sonra dönüp hadiseleri analiz ettiğimizde Üstad’ın dediği gibi:
- Meğer bunda hayır varmış. Ben kaderin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddi-manevi füyuzat hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük manevi kuvveti kaybedecektim, diyeceğiz.
Bugün, maruz kaldığımız bu sıkıntılarla, mağduriyetlerle cihan bize bağrını açıyorsa çok güzel günlere ve zenginliklere yelken açıyoruz demektir.
‘…Cenâb-ı Hakk’a taşıyabilecek öyle bir çağlayana yelken açıyorsunuz ki, Allah’ın izni ve inayetiyle siz isteseniz dahi o çağlayan kenara çıkmaya fırsat vermiyor: “Hayır, deryaya kadar yolunuz var sizin!” diyor; “Sonra gidip orada buharlaşmaya kadar yolunuz var! Rahmet damlaları halinde göklere yükselmeye kadar yolunuz var! Rahmet damlaları halinde yere düşmeye kadar yolunuz var! İnsanları su ile beslemeye kadar yolunuz var! Çağlayanlar haline dönüşüp yeniden deryaya koşmaya kadar yolunuz var! Ne diye durağanlığa giriyorsunuz dar bir alanda?!’
Hasılı, bela ve musibetlerin o çok çirkin simalarının arkasında rahmetin ve hikmetin gülen güzel yüzleri vardır.
“Ayaklar, Allah’a giden yollarda şayet tozumuş ise, toza maruz kalmış ise, katiyen, ateş onlara dokunmaz.” buyuruyor Hazreti Ruh u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Elverir ki, bugüne kadar samimiyet, sadakat ve vefayla götürülen bu gönüllüler hareketine karşı duruşumuzu bozmayalım, aktif sabır içinde ümitle yolumuza devam edelim.
[Fikret Kaplan] 21.12.2018 [Samanyolu Haber]
Bediüzzaman, kendi tekliflerine kulak asmayan günübirlik politikaların içinde boğulup kalmış¸ ve üç gün ötesini görmekten uzak milletvekillerine kızmış olarak Van’a gitti. Van’da Erek Dağındaki bir manastır harabesine çekildi. Burada günlerini ibadet ve tefekkürle geçirmeye başladı.
Bediüzzaman, o günlerde kararlı ve şuurlu tavrıyla Şeyh Said İsyanı’na karşı olduğunu şiddetle ifade etmesine ve Van ahalisini etkileyerek isyanın dışında tutmasına rağmen bir yüzbaşının komutasındaki jandarma müfrezesi 10 Şubat 1925’te Üstad Bediüzzaman’ın Erek Dağı’nda kaldığı mağaraya aniden bir baskın yaptı. Komutan, Hazreti Üstad’a sanki eşkiyalardan oluşan bir teşkilâtın başıymış gibi oldukça sert bir tavır ve üslupla davranıyordu.
Sözde 'Üstad’ı uçsuz bucaksız Barla’ya sürüp' orada unutturacaklardı. Fakat, bilmeyerek kaderin adil eliyle Bediüzzaman’ı zorla görev başına getiriyorlardı. Aktif olarak Risaleleri yazması için bilmeden onu zorluyorlardı.
Çağın problemlerine çareler sunacak olan böyle bir dehanın Erek Dağı’nda yekpare bir kayanın içine girip inzivada bulunmasını kader doğru bulmamıştı. Onun için, insanlar zulmetse de kader adil eliyle onu oradan çekip aldı.
Barla’daki “aktif direniş” diye adlandırabileceğimiz bir aksiyonun içine itiverdi ve bu hadiseler diliyle kader, Bediüzzaman’a şunları fısıldadı: “Allah sana bu zekayı, bu bilgiyi, bu kapasiteyi ihsan etsin de sen de onları kullanacağına buralara çekil. Bu reva değil!”
Hz. Bediüzzaman, İslami bir dirilişi hayata geçirebilecek birikimi, kısa sürede çok genç yaşta elde etmişti. Artık o imamesi kopuk tesbih taneleri gibi birbirinden olabildiğince kopuk malumatları, sentez edebilecek, kendi deyimiyle yavrusuna süt haline gelmiş gıdayı verebilecek bir alim-i mürşid olmuştu. O, kendisi farkında olsun ya da olmasın bu bir hakikatti.
Üstad Bediüzzaman da bunu şöyle değerlendiriyor:
‘Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilayet vilayet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zalimane işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete alet yapmak mı? Fakat bunu niçin tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat-i halde böyle bir şey yoktur.
Adil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddi-manevi füyuzat hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük manevi kuvveti kaybedecektim.
Ben maddi ve manevi her şeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-i imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddi ve manevi her şeyden ferağat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır.’
Bazen lütuflar cebri olarak zulüm içinde tecelli eder. Yani, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır, başına bir felaket gelir, hapse mahkum olur, zindana atılır. Fakat bu, adalet-i İlahinin bir nevi tecellisidir.
Cenâb-ı Hak, daha önce bize lütfettiği ihsanları tam olarak değerlendirmediğimizden dolayı İlahî âdeti gereğince, bizi çeşit çeşit imtihanlara tâbi tutuyor bugün. Zira, aslını ılımlı İslâm’da bularak insanlığı eğitmeye, dinler ve kültürlerarası diyaloğu geliştirmeye, dünyanın her kıtasında ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmeye ve dünya barışına katkıda bulunmaya adamış böyle bir Hizmetin Türkiye’nin dar sınırları içine hapsedilmesine razı değildi. Kader adalet tokmağıyla başımıza vurup diyor ki:
- Allah size bu imkanları, bu kapasiteyi bire bin yapın diye ihsan etti. Onları kullanıp dört bir yana açılacağınıza kendinize takılıp kaldınız! Bu reva değil! Çok zaman kaybettiniz haydi iş başına!
Bir yandan da altının taş ve topraktan ayrılması gibi kendilerini sevgiye adamış bu hizmet gönüllülerinin hası hamından, saf olanı olmayanından ayrılmalıydı. Gelecekte on milyonlarca insanla köprüler kuracak cihan çapındaki bu mübarek hareketin temsilcileri test edilmeliydi. Sulh adacıkları oluşturmaktan başka bir sevdamızın olmadığını görmeliydi bütün dünya.
İlahi Dergah’a her yönelişinde:
“Allah’ım! Zâtında pek yüce olan İslam dinini i’lâ buyur; onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam eyle. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından kıl!..”
duası bu olan güzel insanları belki de daha hayırlı güzel günlere geçme adına, Allah (celle celâluhu) muvakkat bir sıkıntıya maruz bırakıyor bu süreçte.
İmana, Kur’an’a, millî mefkûremize, geleneklerimize ve an’anelerimize hizmet ettirmek için dünyanın dört bir yanına saçıyor bizi.
Bugünler geçti mi, bir süre sonra dönüp geriye bakacak ve diyeceğiz ki:
- Allah Allah! Bu imtihanlarda hayır varmış hakikaten. Açılmamıza vesile imiş. Koskocaman bir cihanın Hizmet’i duymasına, tanımasına, en azından ‘İnsanlığa umut verici bir şey varmış!’ demesine vesile imiş.” Allah (celle celâluhu) yaşadığımız ağır imtihanlarla bu günleri lütfetmiş.
“Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama o şey de hakkınızda şerlidir.” (Bakara, 2/216)
Yaşadığımız ağır travmalarla, duyduklarımızla zorlanıyoruz, yıkılıyoruz bugün. Belki hırpalanıyoruz. Fakat sonra dönüp hadiseleri analiz ettiğimizde Üstad’ın dediği gibi:
- Meğer bunda hayır varmış. Ben kaderin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddi-manevi füyuzat hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük manevi kuvveti kaybedecektim, diyeceğiz.
Bugün, maruz kaldığımız bu sıkıntılarla, mağduriyetlerle cihan bize bağrını açıyorsa çok güzel günlere ve zenginliklere yelken açıyoruz demektir.
‘…Cenâb-ı Hakk’a taşıyabilecek öyle bir çağlayana yelken açıyorsunuz ki, Allah’ın izni ve inayetiyle siz isteseniz dahi o çağlayan kenara çıkmaya fırsat vermiyor: “Hayır, deryaya kadar yolunuz var sizin!” diyor; “Sonra gidip orada buharlaşmaya kadar yolunuz var! Rahmet damlaları halinde göklere yükselmeye kadar yolunuz var! Rahmet damlaları halinde yere düşmeye kadar yolunuz var! İnsanları su ile beslemeye kadar yolunuz var! Çağlayanlar haline dönüşüp yeniden deryaya koşmaya kadar yolunuz var! Ne diye durağanlığa giriyorsunuz dar bir alanda?!’
Hasılı, bela ve musibetlerin o çok çirkin simalarının arkasında rahmetin ve hikmetin gülen güzel yüzleri vardır.
“Ayaklar, Allah’a giden yollarda şayet tozumuş ise, toza maruz kalmış ise, katiyen, ateş onlara dokunmaz.” buyuruyor Hazreti Ruh u Seyyidi’l-enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Elverir ki, bugüne kadar samimiyet, sadakat ve vefayla götürülen bu gönüllüler hareketine karşı duruşumuzu bozmayalım, aktif sabır içinde ümitle yolumuza devam edelim.
[Fikret Kaplan] 21.12.2018 [Samanyolu Haber]
Emre Soncan’dan son Silivri mektubu: “Hakiki ben neredeyim, bilmiyorum”
Zaman Gazetesi Cumhurbaşkanı Muhabiri Emre Soncan, 2 yılı aşkındır haksız şekilde tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden bir mektup daha gönderdi. Soncan’ın mektubunu sitesinden paylaşan gazetece arkadaşı Ahmet Dönmez, Emre Soncan’ın tutsaklık günlerini edebi metinlerle tarihe not düştüğünü yazdı. Dönmez’in duyurduğu Soncan’ın mektubu ve ayrıntıları şöyle:
877 gündür Silivri Cezaevi’nde esir tutulan eski mesai arkadaşım, sevgili arkadaşım Emre Soncan’ın son mektubu elime ulaştı. Mektup dediysem; tutsaklık günlerini edebi metinler olarak tarihe not ediyor kendisi. Çok da iyi yapıyor. İçindeki fırtınaları, duygusal kopuşları, umutları, beklentileri, silinmeyen düşleri, hayalleri, hayalkırıklıklarını, yalnızlığı, bekleneni, gelmeyeni, eskimeyeni, eskimeyeceği, geleceği ve uçup gidenleri kâh bir serçenin kanadında kâh bir yağmurun tanesinde resmedip kağıda döküyor. Bunlar birikip bir kitap olacaktır. Zaten cezaevlerindeki gazetecilerden yüksek kalibreli onlarca kitap çıkacağından da eminim.
İşte Sevgili Emre’nin son mektubu:
“Gökyüzü, yeryüzüne yaylım ateşi açmış hiç durmadan yağmur yağdırıyor, pencere pervazlarından seken damlalar birer namlu ucu olup şakağıma dayanıyor.. Şakaklarım sırılsıklam fikir sancılarıyla zonkluyor.. İlke, ahlâk, adamlık, ‘adamlık’ tabirini cinsiyetçi ve eril bir anlam yüklemeden kullanıyorum, şeref ve haysiyet gibi, rüyadan ibaret olan yaşamlarımızı hakikate yaklaştırıp anlamlandıran tüm kavramlar, benimle birlikte zihnimin ve ruhumun en korunaklı köşelerinde mağmum ama bir o kadar da ümitvar hâlde yağmuru seyrediyor.. Etraftaki bütün sesler, hapishane paralelinde ilerleyen otoyoldan gelen araç gürültüleriyle aynı anda kesiliyor bir an, geriye yağmur şıpırtılarıyla iç çekişlerimin senfonik naifliği kalıyor.. Durup öylece, başımı daha doğrusu gözlerimi ve kaşlarımı kaldırıp, alnımı gerginleştiriyor, üzerindeki çizgileri belirginleştirip derinleştirerek bulutlara bakmaya çabalıyorum… Çabalıyorum ama zalim bir karanlık var, bulutların lâtif kıvrımlarını seçemiyorum.. Yaşadığım anı kendime, Sabahattin Ali’nin ‘Isıtmak İçin’ adlı öyküsünden bir cümleyle özetliyorum: ’Hayat sanki sadece gözlerimin eriştiği yerlerden, içinde yaşadığım zamandan ibaret..’ ..Lâkin bir hayatım olmuş muydu hiç, bilmiyorum..
İçeri girip sonra, koğuşun metal kahverengiliğinde, demli çay kırmızısı aranıyorum.. Üstünde karavanadaki yemekleri de ısıttığım ‘Çaycı’dan bardağıma, tavşan damarlarında akan renkten bir şifasıcaklığı dolduruyorum.. Muhayyel bir suflör kulağıma,
‘Çay-ı mâ hoşgüvâr-ı şîrînest
Çünki leb-i lâl-i yâr rengînest’
dizelerini fısıldıyor.. Sevgilinin lâl dudakları, hangi asırda, hangi coğrafyada kaldı, bilmiyorum..
Sahile konan ve denizin bir gün kuruyacağını düşünüp, bu futuristik kederi nedeniyle deryadan su içemeyen Butimar misali, ‘yakında düşleyeceğim bir şey kalmayacak ve gelecekte bağımı koparacağım’ tedirginliğiyle, altı karamel üstü çikolata kaplı, tatlı mı tatlı hayallerimi ihtiyatlı kullanıyorum.. Zirâ mahpuslukta tüm hayâllerini bir çırpıda kurup tüketemezsin.. Hatıralar da öyledir.. Gerçi Camus’un ‘Yabancı’sında Meursault hapse düştüğünde şöyle diyordu: ’Bir tek gün dışarıda yaşamış olan bir kimse, hiç zahmetsiz yüz sene hapiste kalabilir.. Canının sıkılmaması için yeter derecede anıya sahip olmuştur’.. Gerçekten öyle miydi? Meursault bu tespiti, odasındaki nesneleri ve onlara dair ayrıntıları zihninde saymakla saatler geçirebildiğinden hareketle mi yapmıştı? Ya hatıralar unutulursa peki, ya hapis hatıraları unutturursa? Yeterince anıya sahip miyim, bilmiyorum..
Gecenin kıpırtısız renksizliğinde, pencereyi hafifçe aralayıp Aralık soğuğunun tenime çarpmasına, bedenimde ve benliğimde ürperti meydana getirmesine müsaade ediyorum.. Benim gözümde yaz ifrat, kış tefrit, bahar istikamettir; baharı özlüyorum.. Yeniden diriliş için baharın efsunlu soluklarına muhtaç tabiat gibi, buza kesmiş ruhum çözülsün diye Nisan ılıklığını bekliyorum.. Buzul esaret bitince, tropikal hürriyet başlar mı, bilmiyorum..
Tek kanal çeken radyoda peş peşe çalan birbirinin tıpkısı pop parçalardan öyle usanmışım ki, alt kattan yükselen televizyon hırıltısını duymamak adına, kulaklıklarımı takıp radyo paraziti dinliyorum.. Dinlerken de gözümün önüne, çok eskiden yayın gittiğinde ekranda beliren gümüşî ‘karıncalar’ı getiriyorum.. Ben geçmişe mi aitim acaba, mâzi benim evimse eğer, niye halâ gelecek tasavvurlarımı yaşatıyorum, bilmiyorum..
Bazen kendimi, kendi sesime benzemeyen gücenik ve bıkkın bir tonda konuşurken buluyorum.. Sanki ses tellerime bezginlik tohumları serpilmiş de, teller titreştikçe, ağzımdan çıkan sözcüklerin arasında sesten, mecalsiz ve buruşmuş çiçekler yürüyor.. Böyle olunca da işte, ‘En iyisi dudaklarımı konuşmak için hafifçe araladığımda, bu isteğimden vazgeçmek ve uzun uzun susmak’ diyorum.. Bazen ise kendimi, kendi üslubumdan uzak cümleler kurarken buluyorum.. Ve o zamanlarda, harflerin mürekkep kokusu, mürekkebin maviliğine karışıp kağıdın beyaz derinliklerinde kayboluyor.. Bana ait olmayan her şey gibi usul usul yitip gidiyor.. Hakiki ben neredeyim, bilmiyorum..”
[TR724] 21.12.2018
877 gündür Silivri Cezaevi’nde esir tutulan eski mesai arkadaşım, sevgili arkadaşım Emre Soncan’ın son mektubu elime ulaştı. Mektup dediysem; tutsaklık günlerini edebi metinler olarak tarihe not ediyor kendisi. Çok da iyi yapıyor. İçindeki fırtınaları, duygusal kopuşları, umutları, beklentileri, silinmeyen düşleri, hayalleri, hayalkırıklıklarını, yalnızlığı, bekleneni, gelmeyeni, eskimeyeni, eskimeyeceği, geleceği ve uçup gidenleri kâh bir serçenin kanadında kâh bir yağmurun tanesinde resmedip kağıda döküyor. Bunlar birikip bir kitap olacaktır. Zaten cezaevlerindeki gazetecilerden yüksek kalibreli onlarca kitap çıkacağından da eminim.
İşte Sevgili Emre’nin son mektubu:
“Gökyüzü, yeryüzüne yaylım ateşi açmış hiç durmadan yağmur yağdırıyor, pencere pervazlarından seken damlalar birer namlu ucu olup şakağıma dayanıyor.. Şakaklarım sırılsıklam fikir sancılarıyla zonkluyor.. İlke, ahlâk, adamlık, ‘adamlık’ tabirini cinsiyetçi ve eril bir anlam yüklemeden kullanıyorum, şeref ve haysiyet gibi, rüyadan ibaret olan yaşamlarımızı hakikate yaklaştırıp anlamlandıran tüm kavramlar, benimle birlikte zihnimin ve ruhumun en korunaklı köşelerinde mağmum ama bir o kadar da ümitvar hâlde yağmuru seyrediyor.. Etraftaki bütün sesler, hapishane paralelinde ilerleyen otoyoldan gelen araç gürültüleriyle aynı anda kesiliyor bir an, geriye yağmur şıpırtılarıyla iç çekişlerimin senfonik naifliği kalıyor.. Durup öylece, başımı daha doğrusu gözlerimi ve kaşlarımı kaldırıp, alnımı gerginleştiriyor, üzerindeki çizgileri belirginleştirip derinleştirerek bulutlara bakmaya çabalıyorum… Çabalıyorum ama zalim bir karanlık var, bulutların lâtif kıvrımlarını seçemiyorum.. Yaşadığım anı kendime, Sabahattin Ali’nin ‘Isıtmak İçin’ adlı öyküsünden bir cümleyle özetliyorum: ’Hayat sanki sadece gözlerimin eriştiği yerlerden, içinde yaşadığım zamandan ibaret..’ ..Lâkin bir hayatım olmuş muydu hiç, bilmiyorum..
İçeri girip sonra, koğuşun metal kahverengiliğinde, demli çay kırmızısı aranıyorum.. Üstünde karavanadaki yemekleri de ısıttığım ‘Çaycı’dan bardağıma, tavşan damarlarında akan renkten bir şifasıcaklığı dolduruyorum.. Muhayyel bir suflör kulağıma,
‘Çay-ı mâ hoşgüvâr-ı şîrînest
Çünki leb-i lâl-i yâr rengînest’
dizelerini fısıldıyor.. Sevgilinin lâl dudakları, hangi asırda, hangi coğrafyada kaldı, bilmiyorum..
Sahile konan ve denizin bir gün kuruyacağını düşünüp, bu futuristik kederi nedeniyle deryadan su içemeyen Butimar misali, ‘yakında düşleyeceğim bir şey kalmayacak ve gelecekte bağımı koparacağım’ tedirginliğiyle, altı karamel üstü çikolata kaplı, tatlı mı tatlı hayallerimi ihtiyatlı kullanıyorum.. Zirâ mahpuslukta tüm hayâllerini bir çırpıda kurup tüketemezsin.. Hatıralar da öyledir.. Gerçi Camus’un ‘Yabancı’sında Meursault hapse düştüğünde şöyle diyordu: ’Bir tek gün dışarıda yaşamış olan bir kimse, hiç zahmetsiz yüz sene hapiste kalabilir.. Canının sıkılmaması için yeter derecede anıya sahip olmuştur’.. Gerçekten öyle miydi? Meursault bu tespiti, odasındaki nesneleri ve onlara dair ayrıntıları zihninde saymakla saatler geçirebildiğinden hareketle mi yapmıştı? Ya hatıralar unutulursa peki, ya hapis hatıraları unutturursa? Yeterince anıya sahip miyim, bilmiyorum..
Gecenin kıpırtısız renksizliğinde, pencereyi hafifçe aralayıp Aralık soğuğunun tenime çarpmasına, bedenimde ve benliğimde ürperti meydana getirmesine müsaade ediyorum.. Benim gözümde yaz ifrat, kış tefrit, bahar istikamettir; baharı özlüyorum.. Yeniden diriliş için baharın efsunlu soluklarına muhtaç tabiat gibi, buza kesmiş ruhum çözülsün diye Nisan ılıklığını bekliyorum.. Buzul esaret bitince, tropikal hürriyet başlar mı, bilmiyorum..
Tek kanal çeken radyoda peş peşe çalan birbirinin tıpkısı pop parçalardan öyle usanmışım ki, alt kattan yükselen televizyon hırıltısını duymamak adına, kulaklıklarımı takıp radyo paraziti dinliyorum.. Dinlerken de gözümün önüne, çok eskiden yayın gittiğinde ekranda beliren gümüşî ‘karıncalar’ı getiriyorum.. Ben geçmişe mi aitim acaba, mâzi benim evimse eğer, niye halâ gelecek tasavvurlarımı yaşatıyorum, bilmiyorum..
Bazen kendimi, kendi sesime benzemeyen gücenik ve bıkkın bir tonda konuşurken buluyorum.. Sanki ses tellerime bezginlik tohumları serpilmiş de, teller titreştikçe, ağzımdan çıkan sözcüklerin arasında sesten, mecalsiz ve buruşmuş çiçekler yürüyor.. Böyle olunca da işte, ‘En iyisi dudaklarımı konuşmak için hafifçe araladığımda, bu isteğimden vazgeçmek ve uzun uzun susmak’ diyorum.. Bazen ise kendimi, kendi üslubumdan uzak cümleler kurarken buluyorum.. Ve o zamanlarda, harflerin mürekkep kokusu, mürekkebin maviliğine karışıp kağıdın beyaz derinliklerinde kayboluyor.. Bana ait olmayan her şey gibi usul usul yitip gidiyor.. Hakiki ben neredeyim, bilmiyorum..”
[TR724] 21.12.2018
Köprüden geçene kadar cezalara af diyelim [Semih Ardıç]
Neyse ki 31 Mart 2019 Pazar günü seçim var. Yandaş işadamlarının işlettiği 3’üncü köprüyü kullanmak yerine Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü kullanan minibüs, panelvan, midibüs gibi taşıt sahiplerine kesilen milyonlarca liralık cezalar affedilecek.
Nasıl mı? Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Binali Yıldırım, eski ulaştırma bakanı olmanın verdiği vukufiyetle geçici tek maddeyle dertlere derman(!) olacak.
KANUN’A TEK MADDE İLAVE EDİLECEK
6001 sayılı Karayolları Kanunu’na ilave edilecek geçici madde mevzuyu kökten çözecekmiş. Açılan davalar da düşecekmiş. Böylece mahkemeler tweet atanları daha süratli derdest edebilecekmiş…
İktidar, halka kış ortasında bahar bahar sevinci yaşatıyor. Cezaları yatıranlara da o paralar geri ödenecekmiş. Daha ne olsun. Bundan iyisi Şam’da kayısı! Adamları çalışıyor…
Aile şirketi gibi memleket idare etmek böyledir işte. Kanun önünde eşitlik, tutarlılık hak getire!
Dün öyle bugün böyle. Evvela yandaş İbrahim Çeçen’in İçtaş firması daha fazla para kazansın diye İstanbul Boğazı’nın iki yakasını birbirine bağlayan iki köprü neredeyse otomobil ve motorsiklet harici bütün taşıtlara yasaklandı.
DİNGİL MESAFESİ 3,19 METREYİ GEÇEN TAŞITLARA YASAK
Dingil mesafesi 3,19 metre ve fevkinde olan taşıtların şoförleri daha evvel kullandıkları FSM Köprüsü’nün yasaklandığını, her ihlalin cezasının 915 TL olduğunu 2018 eylül ayından itibaren tebliğ edilen birikmiş “kaçak geçiş” cezalarını okuyunca öğrenebildi.
Kural değiştiren hükûmet adeta vatandaşa tuzak kuruyor ve 1 sene boyunca hem ceza tutarı hem de gecikme faizi katlanıyor.
Bazı adreslere 900 lira bazı adreslere ana para tutarı 87 bin TL’yi bulan cezalar tebliğ edildi. Sosyal medyada bir kamyoncu cezaların ne kadar afaki olduğunu anlatırken şöyle feryat etmişti: “Benim kamyonum 80 bin lira. Ana para ve faizi ile gelen ceza 150 bin TL. Bu nasıl iş!”
VATANDAŞA YASAK, AKP’LİYE SERBEST
Vatandaşa yasak olan iki köprüyü siyah ve lüks taşıtların arkasına-önüne “çakar” diye bilinen renkli lambalardan takan AKP’liler ve onların yakınları tepe tepe kullanıyor. Mamafih maişetini direksiyon tutarak temin eden esnafa ceza yağdırılıyor.
Geçiş yasağı olduğu halde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü kullandıkları için bazı taşıt sahiplerine kesilen ceza tutarı 250 bin lirayı buldu.
Aylardır feryat eden şoförlere tatminkâr tek beyanda bulunulmamıştı. Ne hikmetse mağdur şoförlere TBMM Başkanı Binali Yıldırım cevap verdi.
Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan nerede? Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın çok hoşuna gitmedi mi bu bahis? Erdoğan rağbet etmediyse damadı Berat Albayrak niye iki çift kelam sarfetmedi?
YILDIRIM, İSTANBUL BAŞKAN ADAYI DA ONDAN…
Köprüden geçene kadar cezalara af diyelim meselesi… 31 Mart 2019’da İstanbul’u kaybetmek istemeyen Erdoğan, büyükşehir belediye başkan adayı olarak yakında Yıldırım’ı takdim edecek.
Ölümü gösterip sıtmaya razı etmekte eline kimsenin su dökemeyeceği Erdoğan burada iyi polis rolünü Yıldırım’a tevdi etti. Tam bir danışıklı dövüş.
TBMM Başkanı’nın doğrudan alakadar etmeyen bir mevzuda “krize çare bulan adam” misyonu Yıldırım’a verildi.
Ulaştırma Bakanlığı 1’inci Bölge Müdürlüğü’nde ceza kesilen taşıtların sahipleriyle bir araya gelen Yıldırım, “Burada bir karışıklık var. Geçişlere konu olan araçların yeni baştan gözden geçirilmesi lazım.” dedi.
BÜTÜN CEZALAR AFFEDİLECEK
Cezaların yazıldığı günden yeni düzenlemenin Meclis’ten geçtiği güne kadar kesilmiş bütün cezaların affedileceğini ifade etti. İktidarın en mühim işi bu imiş.
Köprüden geçebilecek taşıtları taraflarla istişare etmeden tespit eden buyurgan hükûmet, ufukta seçimi görünce kendi kararında geri adım atıyor. Olan eksik ya da kusurlu demeden kurallara riayet edenlere oluyor.
TBMM Başkanı, aynı zamanda AKP’nin İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayı olmasına kesin gözüyle bakılan Binali Yıldırım ceza mağduru taşıt sahipleri ile görüştü.
Seçim geçince bugün yaptıklarını da inkâr edileceğinden kimsenin tereddütü olmasın. Nitekim 1 Nisan’da kriz daha da vahim bir hal alacak, para lazım olacak.
Yandaş işadamları yine, “Hazine garantili paramı verin.” diyecek. Bütün yük bugün oy ütmek için aldatılan vatandaşın sırtına bindirilecek.
Aynı hükûmet o gün ceza gelirlerini artırmak için yine vatandaşa tuzak kuracak ve cezaların birikmesi için geç tebligatta bulunacak. AKP’nin önceliği halk değil, yandaş işadamları ile kurduğu rant nizamıdır.
YANDAŞA VERİLEN PARALAR DA HALKA İADE EDİLECEK Mİ?
Tarafsız olması icap eden TBMM Başkanı o koltukta otururken belediye seçimi için kolları sıvadı.
Yıldırım bahsettiği tek maddelik af teklifine bir de 81 milyon namına şu maddeyi ilave eder mi?: “Yandaş işadamlarının işlettiği köprülerden geçmeyen taşıtlar için Hazine’den ödenen milyarlarca lira halka iade edilecek.”
Köprüden geçene kadar da olsa vatandaşa böyle bir kıyak yapmak çok mu zor?
Olsa dükkan sizin… Malum krizdeyiz ve herkes ayağını yorganına göre uzatacak.
[Semih Ardıç] 21.12.2018 [TR724]
Nasıl mı? Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Binali Yıldırım, eski ulaştırma bakanı olmanın verdiği vukufiyetle geçici tek maddeyle dertlere derman(!) olacak.
KANUN’A TEK MADDE İLAVE EDİLECEK
6001 sayılı Karayolları Kanunu’na ilave edilecek geçici madde mevzuyu kökten çözecekmiş. Açılan davalar da düşecekmiş. Böylece mahkemeler tweet atanları daha süratli derdest edebilecekmiş…
İktidar, halka kış ortasında bahar bahar sevinci yaşatıyor. Cezaları yatıranlara da o paralar geri ödenecekmiş. Daha ne olsun. Bundan iyisi Şam’da kayısı! Adamları çalışıyor…
Aile şirketi gibi memleket idare etmek böyledir işte. Kanun önünde eşitlik, tutarlılık hak getire!
Dün öyle bugün böyle. Evvela yandaş İbrahim Çeçen’in İçtaş firması daha fazla para kazansın diye İstanbul Boğazı’nın iki yakasını birbirine bağlayan iki köprü neredeyse otomobil ve motorsiklet harici bütün taşıtlara yasaklandı.
DİNGİL MESAFESİ 3,19 METREYİ GEÇEN TAŞITLARA YASAK
Dingil mesafesi 3,19 metre ve fevkinde olan taşıtların şoförleri daha evvel kullandıkları FSM Köprüsü’nün yasaklandığını, her ihlalin cezasının 915 TL olduğunu 2018 eylül ayından itibaren tebliğ edilen birikmiş “kaçak geçiş” cezalarını okuyunca öğrenebildi.
Kural değiştiren hükûmet adeta vatandaşa tuzak kuruyor ve 1 sene boyunca hem ceza tutarı hem de gecikme faizi katlanıyor.
Bazı adreslere 900 lira bazı adreslere ana para tutarı 87 bin TL’yi bulan cezalar tebliğ edildi. Sosyal medyada bir kamyoncu cezaların ne kadar afaki olduğunu anlatırken şöyle feryat etmişti: “Benim kamyonum 80 bin lira. Ana para ve faizi ile gelen ceza 150 bin TL. Bu nasıl iş!”
VATANDAŞA YASAK, AKP’LİYE SERBEST
Vatandaşa yasak olan iki köprüyü siyah ve lüks taşıtların arkasına-önüne “çakar” diye bilinen renkli lambalardan takan AKP’liler ve onların yakınları tepe tepe kullanıyor. Mamafih maişetini direksiyon tutarak temin eden esnafa ceza yağdırılıyor.
Geçiş yasağı olduğu halde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü kullandıkları için bazı taşıt sahiplerine kesilen ceza tutarı 250 bin lirayı buldu.
Aylardır feryat eden şoförlere tatminkâr tek beyanda bulunulmamıştı. Ne hikmetse mağdur şoförlere TBMM Başkanı Binali Yıldırım cevap verdi.
Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan nerede? Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın çok hoşuna gitmedi mi bu bahis? Erdoğan rağbet etmediyse damadı Berat Albayrak niye iki çift kelam sarfetmedi?
YILDIRIM, İSTANBUL BAŞKAN ADAYI DA ONDAN…
Köprüden geçene kadar cezalara af diyelim meselesi… 31 Mart 2019’da İstanbul’u kaybetmek istemeyen Erdoğan, büyükşehir belediye başkan adayı olarak yakında Yıldırım’ı takdim edecek.
Ölümü gösterip sıtmaya razı etmekte eline kimsenin su dökemeyeceği Erdoğan burada iyi polis rolünü Yıldırım’a tevdi etti. Tam bir danışıklı dövüş.
TBMM Başkanı’nın doğrudan alakadar etmeyen bir mevzuda “krize çare bulan adam” misyonu Yıldırım’a verildi.
Ulaştırma Bakanlığı 1’inci Bölge Müdürlüğü’nde ceza kesilen taşıtların sahipleriyle bir araya gelen Yıldırım, “Burada bir karışıklık var. Geçişlere konu olan araçların yeni baştan gözden geçirilmesi lazım.” dedi.
BÜTÜN CEZALAR AFFEDİLECEK
Cezaların yazıldığı günden yeni düzenlemenin Meclis’ten geçtiği güne kadar kesilmiş bütün cezaların affedileceğini ifade etti. İktidarın en mühim işi bu imiş.
Köprüden geçebilecek taşıtları taraflarla istişare etmeden tespit eden buyurgan hükûmet, ufukta seçimi görünce kendi kararında geri adım atıyor. Olan eksik ya da kusurlu demeden kurallara riayet edenlere oluyor.
TBMM Başkanı, aynı zamanda AKP’nin İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayı olmasına kesin gözüyle bakılan Binali Yıldırım ceza mağduru taşıt sahipleri ile görüştü.
Seçim geçince bugün yaptıklarını da inkâr edileceğinden kimsenin tereddütü olmasın. Nitekim 1 Nisan’da kriz daha da vahim bir hal alacak, para lazım olacak.
Yandaş işadamları yine, “Hazine garantili paramı verin.” diyecek. Bütün yük bugün oy ütmek için aldatılan vatandaşın sırtına bindirilecek.
Aynı hükûmet o gün ceza gelirlerini artırmak için yine vatandaşa tuzak kuracak ve cezaların birikmesi için geç tebligatta bulunacak. AKP’nin önceliği halk değil, yandaş işadamları ile kurduğu rant nizamıdır.
YANDAŞA VERİLEN PARALAR DA HALKA İADE EDİLECEK Mİ?
Tarafsız olması icap eden TBMM Başkanı o koltukta otururken belediye seçimi için kolları sıvadı.
Yıldırım bahsettiği tek maddelik af teklifine bir de 81 milyon namına şu maddeyi ilave eder mi?: “Yandaş işadamlarının işlettiği köprülerden geçmeyen taşıtlar için Hazine’den ödenen milyarlarca lira halka iade edilecek.”
Köprüden geçene kadar da olsa vatandaşa böyle bir kıyak yapmak çok mu zor?
Olsa dükkan sizin… Malum krizdeyiz ve herkes ayağını yorganına göre uzatacak.
[Semih Ardıç] 21.12.2018 [TR724]
Fetret dönemi ve ikinci diriliş (2) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Osmanlı Devleti hayatta iken, Üstad hazretleri, bozulan kalb-i umûmî, efkâr-ı âmme ve vicdan-ı umumînin tamirinin siyaset cereyanları ile olacağını ve bu tedavinin, o günkü toplum yapısı içinde gerçekleşebileceğine inanıyordu. Daha sonraları bunda yanıldıklarını ve böyle bir tedaviye her şeyden önce bireylerin iman problemlerini çözerek başlanması gerektiğini ve Risale-i Nurlar’ın misyonunun bu olduğunu ifade etmişlerdir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin Osmanlı’nın son dönemlerinde toplum yapısının ve bireylerin ıslahı adına çok çalıştığını ve bunun için eserler telif ettiğini görüyoruz. Fakat bu çalışmalar çok sınırlı bir kesim hariç tam anlamıyla karşılığını bulamamıştır. Muhatapları, onun ifade ettikleri hakikatleri, idrak edip hayatlarına tatbik edecek donanımda değillerdi. Bu gayretler bütün dünyada İslam adına fetret dönemine girilince karşılığını bulacaktı ve öyle de oldu. Bu fetret döneminde, karanlık çok arttığında ışığa duyulan ihtiyaç gibi, manevi açıdan karanlığın had safhaya ulaştığı o ortamda, iman hakikatlerine ekmek, su ve hava kadar ihtiyaç hissediliyordu. İnsanlar bu ihtiyacı giderecek bir ışık arıyorlardı.
Ortam artık hazır hale gelmişti. Bu ortamda Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurları telif etmeye başladılar ve bu hakikatlerin insanlara ulaşması ve hayata mal olması adına hizmetlere başlanmış oldu. Böyle bir ortamda zihinleri karıştıracak yanlış İslam telakkileri ve temsilleri iyice azaldığından, dinin, asr-ı saadettekine benzer şekilde bütün orijinalliği ile tekrar yaşanması mümkün hale gelmişti. O nur halesinin etrafında yerlerini alan o insanların İslam’ı anlamada, sadakatte, fedakarlıkta ve yaşayışta çok ileri gittiklerini görüyoruz. Bu insanlar, yolun kaderi olarak ifade edilen sıkıntılara, mahkumiyetlere, takiplere, işkencelere ve daha bir çok mahrumiyetlere maruz kalacaklardı ve onlar bunları aşmasını bileceklerdi.
Sahabeye benzeyen yeni bir nesil inşa ediliyordu. Bu insanların hallerine şahit olanlar, bu asırda sahabeyi görmüş gibi oluyorlar ve bir kere daha kırılan ümidler yeşeriyordu. Bir kez daha Allah (c.c) kudretiyle hiç yoktan, sıfırdan böyle bir İslami dirilişi başlatmışlardı. Artık dünya’da İslamın sönmeye yüz tuttuğu ve bir daha ikame edilemeyeceğine inanıldığı bir zaman ve zeminde, yine bir Peygamber varisi eliyle, yeni baştan karanlığa karşı ışığın mücadelesi sahneleniyordu. Bütün güç dengeleri karanlığın yanında yer almasına rağmen, sayıları üç beş kişiyle ifade edilebilecek insanlarla temsil edilen bu ışık karşısında, karanlık artık durmadan mevzi kaybediyordu. Bu nur büyüyerek bütün cihana yayıldı.
“Üstad’tan sonra gelecek Zat kimdir?” sorusunun cevabı nedir?
Bediüzzaman Hazretleri, ahir zamanda gelecek zat’ın üç vazifesinden bahsettikleri yerde, birinci ve en önemli vazife olan imanı kurtarma işinin Risale-i Nurlarca yapılacağından ve kendilerinden sonra gelecek olan zatın bu eserleri kendisine bir program yaparak diğer vazifeleri yapacağından bahsetmektedir. Üstad Hazretleri, Sikke-i Tasdiki Gaybi’de, “Hz. İsa’nin (a.s.) “Ben gitmeliyim ki yeryüzünde adâleti teessüs edecek Alemin Reisi gelsin” sözleriyle müjdelediği zat kimdir” sorusuna verilen cevapta şöyle bir yaklaşımda bulunurlar: “Hz. İsa’dan (a.s.) sonra beşer tarihi incelendiğinde, bu vasıfları tam olarak taşıyan ve gösteren Hz. Muhammed’ten (sav) başka kim vardır ki, Alemin Reisi ünvanı ona verilebilsin”.
Benzer yaklaşımı kullanarak, “Üstadımızdan sonra gelen hareketlere nazar ettiğimizde, Üstad tarafından haber verilen bu Zat kimdir” sorusuna aynı yaklaşımı kullanarak cevap verebiliriz. Üstad Hazretlerinden sonra böyle bir vazifeyi deruhte etmiş ve etmekte olan Fethullah Gülen Hocaefendi’den başka kimi gösterebilirsiniz? Bu çapta bu işi yapmış ve yapmakta olan ikinci bir hareket yoktur.
Diğer taraftan, Bediüzzaman Hazretlerinin önemli varislerinden Tahiri Mutlu ağabey, İhsan Atasoy’un hazırladığı hatıralarında açık olarak Üstad’tan sonra bu vazifeyi deruhte edecek zatın Fethullah Gülen Hocaefendi olduğunu ifade etmektedirler.
Çağlayan dergisinde Abdullah Aymaz Hocaefendi, 2018 Aralık sayısındaki makalesinde, Mustafa Mustafa Sungur ağabeyin Hocaefendi hakkındaki şu sözlerine yere vermektedir: “Bu zamanda hakikat-ı Kur’aniyede saf tutan kardeşlerimizin manevi hüviyetlerini ihatadan âcizim. Bilhassa Fethullah Hocaefendi hakkında, O zatlara arkadaş olmak, kardeş ve beraber olmak hepimiz için bir mazhariyettir. Bir lütf-u İlahîdir. Böyle masum ve yıldız misal zatlarla daima iftihar ederiz. Onlar bizim şeref tacımızdır. Biz Üstadımızın Hizmetkârlarıyız. Fethullah Hocamız ise, Üstadımızın vekil-i aslîsidir.”
Bir asır öncesinden asrın sahibi tarafından haber verilen Hizmet metodları…
Yine Bediüzzaman Hazretleri Münazarat’ta “Biz kuvvetimizi nasıl toplayıp, namus-u İslâmiye-i milliyeyi muhafaza edeceğiz?” sorusunu cevaplarken, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin başlattığı hizmetin temel taşları olan şu hususlara dikkat çekmektedir;
– Maarif (eğitim-öğretim)
– Zekat (maddi ve manevi her türlü zekat), adaklar ve sadakaların kullanılarak topluma hizmet verilmesi. Hizmet hareketindeki himmetler, burslar, kurbanlar, ayni ya da nakdi her türlü yardımlar vs. bu bağlamda düşünülebilir.
Dikkat edildiğinde, bu hususların Fethullah Gülen Hocaefendi’nin başlattığı hizmetlerle hayata geçirildiği görülecektir. Fethullah Gülen Hocaefendi, hakikaten Risalei Nurları kendine program olarak almış ve Risalei Nurlardaki hakikatların hayata taşınması görevini üstlenmişlerdir.
Hiç bir zaman değişmeyen adet-i İlahi “yolun kaderi”…
Allah’ın (c.c.) inayet ve keremiyle de buna muvaffak olmuşlardır. Bu kur’ani hakikatler toplumun bütün ünitelerine kadar ulaşarak, yaşanma imkanı bulmuşlardır. Bununla da kalmayıp, bu hakikatler, dünya’nın dört bir tarafına da hizmet erleri eliyle gitmiş ve temsil edilmeye muvaffak olunmuştur.Bu lütfi İlahi olarak bir muvafakiyettir. Milyonları aşkın insana bu hakikatler ulaşmıştır. Yaşanan sürecte yaşanılanlar ise, ister mensuplarının hatalarından kaynaklansın ya da kaynaklanmasın, Asr-ı Saadet’te yaşandığı gibi yolun kaderi olarak ifade edilen, hak erlerinin Allah (c.c.) tarafından imtihana tabi tutulmaları, tasaffi etmeleri, tevhid hakikatını idrakte derinleşerek derecelerinin yükseltilmesi ve hadiselerin zorlamasıyla, hizmet hareketinin yeni bir evreye geçişinin sağlanması içindir.
Adetullah’tan olarak Allah (c.c), belli bir keyfiyet ve kıvama ulaştırdığı hakikat erlerini her zaman böyle imtihanlardan geçirmiştir. Bireysel veya grup halinde olsun, tarihte bu her zaman böyle olmuştur ve istisnası yoktur. Bunun böyle olduğunu, birçok Kur’an ayetlerinde ve Hadisi Şeriflerde görmek mümkündür. Beşer tarihi boyunca yaşanan hadiseler de bu kudsi beyanların tefsiri ve doğrulaması mahiyetindedir. Bir ayeti kerime’de, mü’minler, düşmanların toplanıp onlara saldırmak üzere geldikleri haberini alınca “Bunları zaten Allah(c.c) ve Resülü (sav)bize haber vermişlerdi” diyecekleri ve onların bu hadiseler karşısında imanlarının artacağı buyrulmuştur. Hizmet hareketinde, süreç boyunca yaşanan hadden efzun mağduriyetler ve mazlumiyetler, hak erlerinin davalarına olan bağlılıklarını ve imanlarını arttırmalıdır. Bu yaşadıklarımızı, Kur’an ve diğer semavi kitaplar, başta peygamberimiz olmak üzere bütün peygamberler ve peygamber varisleri, sözleriyle veya fiili olarak da yaşayarak bize haber vermişlerdir. Bu olaylar, hizmet insanlarının hak yolda olduğuna ve onların yolundan gittiklerine apaçık delillerdir. Süreç yaşanıncaya kadar, bu hakikat hizmet hareketi için tam olarak görülüp yaşanmıyordu. Süreçle beraber, hizmet hareketinin haklılığını gösteren bu son delil de ortaya çıkmış oldu.
Biraz daha ileri giderek şunu da söylesek haddimizi mi aşmış oluruz bilmiyorum. Asr-ı Saadette Sahabe Efendilerimizin (r.anhüm) başlarına gelenler ile günümüzdeki hizmet insanlarının başına gelen hadiselerdeki benzerlik, yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetlerin şiddetindeki yakınlık nazara alındığı zaman, hizmetteki sadakat ve ihlaslarını koruyabilmiş, nur halesinin içerisinde yerlerini almış olan bugünkü hizmet insanlarının, umumi manada sahabeden hemen sonra yerlerini alacaklarını söylemek mümkündür.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 21.12.2018 [TR724]
Bediüzzaman Hazretleri’nin Osmanlı’nın son dönemlerinde toplum yapısının ve bireylerin ıslahı adına çok çalıştığını ve bunun için eserler telif ettiğini görüyoruz. Fakat bu çalışmalar çok sınırlı bir kesim hariç tam anlamıyla karşılığını bulamamıştır. Muhatapları, onun ifade ettikleri hakikatleri, idrak edip hayatlarına tatbik edecek donanımda değillerdi. Bu gayretler bütün dünyada İslam adına fetret dönemine girilince karşılığını bulacaktı ve öyle de oldu. Bu fetret döneminde, karanlık çok arttığında ışığa duyulan ihtiyaç gibi, manevi açıdan karanlığın had safhaya ulaştığı o ortamda, iman hakikatlerine ekmek, su ve hava kadar ihtiyaç hissediliyordu. İnsanlar bu ihtiyacı giderecek bir ışık arıyorlardı.
Ortam artık hazır hale gelmişti. Bu ortamda Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurları telif etmeye başladılar ve bu hakikatlerin insanlara ulaşması ve hayata mal olması adına hizmetlere başlanmış oldu. Böyle bir ortamda zihinleri karıştıracak yanlış İslam telakkileri ve temsilleri iyice azaldığından, dinin, asr-ı saadettekine benzer şekilde bütün orijinalliği ile tekrar yaşanması mümkün hale gelmişti. O nur halesinin etrafında yerlerini alan o insanların İslam’ı anlamada, sadakatte, fedakarlıkta ve yaşayışta çok ileri gittiklerini görüyoruz. Bu insanlar, yolun kaderi olarak ifade edilen sıkıntılara, mahkumiyetlere, takiplere, işkencelere ve daha bir çok mahrumiyetlere maruz kalacaklardı ve onlar bunları aşmasını bileceklerdi.
Sahabeye benzeyen yeni bir nesil inşa ediliyordu. Bu insanların hallerine şahit olanlar, bu asırda sahabeyi görmüş gibi oluyorlar ve bir kere daha kırılan ümidler yeşeriyordu. Bir kez daha Allah (c.c) kudretiyle hiç yoktan, sıfırdan böyle bir İslami dirilişi başlatmışlardı. Artık dünya’da İslamın sönmeye yüz tuttuğu ve bir daha ikame edilemeyeceğine inanıldığı bir zaman ve zeminde, yine bir Peygamber varisi eliyle, yeni baştan karanlığa karşı ışığın mücadelesi sahneleniyordu. Bütün güç dengeleri karanlığın yanında yer almasına rağmen, sayıları üç beş kişiyle ifade edilebilecek insanlarla temsil edilen bu ışık karşısında, karanlık artık durmadan mevzi kaybediyordu. Bu nur büyüyerek bütün cihana yayıldı.
“Üstad’tan sonra gelecek Zat kimdir?” sorusunun cevabı nedir?
Bediüzzaman Hazretleri, ahir zamanda gelecek zat’ın üç vazifesinden bahsettikleri yerde, birinci ve en önemli vazife olan imanı kurtarma işinin Risale-i Nurlarca yapılacağından ve kendilerinden sonra gelecek olan zatın bu eserleri kendisine bir program yaparak diğer vazifeleri yapacağından bahsetmektedir. Üstad Hazretleri, Sikke-i Tasdiki Gaybi’de, “Hz. İsa’nin (a.s.) “Ben gitmeliyim ki yeryüzünde adâleti teessüs edecek Alemin Reisi gelsin” sözleriyle müjdelediği zat kimdir” sorusuna verilen cevapta şöyle bir yaklaşımda bulunurlar: “Hz. İsa’dan (a.s.) sonra beşer tarihi incelendiğinde, bu vasıfları tam olarak taşıyan ve gösteren Hz. Muhammed’ten (sav) başka kim vardır ki, Alemin Reisi ünvanı ona verilebilsin”.
Benzer yaklaşımı kullanarak, “Üstadımızdan sonra gelen hareketlere nazar ettiğimizde, Üstad tarafından haber verilen bu Zat kimdir” sorusuna aynı yaklaşımı kullanarak cevap verebiliriz. Üstad Hazretlerinden sonra böyle bir vazifeyi deruhte etmiş ve etmekte olan Fethullah Gülen Hocaefendi’den başka kimi gösterebilirsiniz? Bu çapta bu işi yapmış ve yapmakta olan ikinci bir hareket yoktur.
Diğer taraftan, Bediüzzaman Hazretlerinin önemli varislerinden Tahiri Mutlu ağabey, İhsan Atasoy’un hazırladığı hatıralarında açık olarak Üstad’tan sonra bu vazifeyi deruhte edecek zatın Fethullah Gülen Hocaefendi olduğunu ifade etmektedirler.
Çağlayan dergisinde Abdullah Aymaz Hocaefendi, 2018 Aralık sayısındaki makalesinde, Mustafa Mustafa Sungur ağabeyin Hocaefendi hakkındaki şu sözlerine yere vermektedir: “Bu zamanda hakikat-ı Kur’aniyede saf tutan kardeşlerimizin manevi hüviyetlerini ihatadan âcizim. Bilhassa Fethullah Hocaefendi hakkında, O zatlara arkadaş olmak, kardeş ve beraber olmak hepimiz için bir mazhariyettir. Bir lütf-u İlahîdir. Böyle masum ve yıldız misal zatlarla daima iftihar ederiz. Onlar bizim şeref tacımızdır. Biz Üstadımızın Hizmetkârlarıyız. Fethullah Hocamız ise, Üstadımızın vekil-i aslîsidir.”
Bir asır öncesinden asrın sahibi tarafından haber verilen Hizmet metodları…
Yine Bediüzzaman Hazretleri Münazarat’ta “Biz kuvvetimizi nasıl toplayıp, namus-u İslâmiye-i milliyeyi muhafaza edeceğiz?” sorusunu cevaplarken, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin başlattığı hizmetin temel taşları olan şu hususlara dikkat çekmektedir;
– Maarif (eğitim-öğretim)
– Zekat (maddi ve manevi her türlü zekat), adaklar ve sadakaların kullanılarak topluma hizmet verilmesi. Hizmet hareketindeki himmetler, burslar, kurbanlar, ayni ya da nakdi her türlü yardımlar vs. bu bağlamda düşünülebilir.
Dikkat edildiğinde, bu hususların Fethullah Gülen Hocaefendi’nin başlattığı hizmetlerle hayata geçirildiği görülecektir. Fethullah Gülen Hocaefendi, hakikaten Risalei Nurları kendine program olarak almış ve Risalei Nurlardaki hakikatların hayata taşınması görevini üstlenmişlerdir.
Hiç bir zaman değişmeyen adet-i İlahi “yolun kaderi”…
Allah’ın (c.c.) inayet ve keremiyle de buna muvaffak olmuşlardır. Bu kur’ani hakikatler toplumun bütün ünitelerine kadar ulaşarak, yaşanma imkanı bulmuşlardır. Bununla da kalmayıp, bu hakikatler, dünya’nın dört bir tarafına da hizmet erleri eliyle gitmiş ve temsil edilmeye muvaffak olunmuştur.Bu lütfi İlahi olarak bir muvafakiyettir. Milyonları aşkın insana bu hakikatler ulaşmıştır. Yaşanan sürecte yaşanılanlar ise, ister mensuplarının hatalarından kaynaklansın ya da kaynaklanmasın, Asr-ı Saadet’te yaşandığı gibi yolun kaderi olarak ifade edilen, hak erlerinin Allah (c.c.) tarafından imtihana tabi tutulmaları, tasaffi etmeleri, tevhid hakikatını idrakte derinleşerek derecelerinin yükseltilmesi ve hadiselerin zorlamasıyla, hizmet hareketinin yeni bir evreye geçişinin sağlanması içindir.
Adetullah’tan olarak Allah (c.c), belli bir keyfiyet ve kıvama ulaştırdığı hakikat erlerini her zaman böyle imtihanlardan geçirmiştir. Bireysel veya grup halinde olsun, tarihte bu her zaman böyle olmuştur ve istisnası yoktur. Bunun böyle olduğunu, birçok Kur’an ayetlerinde ve Hadisi Şeriflerde görmek mümkündür. Beşer tarihi boyunca yaşanan hadiseler de bu kudsi beyanların tefsiri ve doğrulaması mahiyetindedir. Bir ayeti kerime’de, mü’minler, düşmanların toplanıp onlara saldırmak üzere geldikleri haberini alınca “Bunları zaten Allah(c.c) ve Resülü (sav)bize haber vermişlerdi” diyecekleri ve onların bu hadiseler karşısında imanlarının artacağı buyrulmuştur. Hizmet hareketinde, süreç boyunca yaşanan hadden efzun mağduriyetler ve mazlumiyetler, hak erlerinin davalarına olan bağlılıklarını ve imanlarını arttırmalıdır. Bu yaşadıklarımızı, Kur’an ve diğer semavi kitaplar, başta peygamberimiz olmak üzere bütün peygamberler ve peygamber varisleri, sözleriyle veya fiili olarak da yaşayarak bize haber vermişlerdir. Bu olaylar, hizmet insanlarının hak yolda olduğuna ve onların yolundan gittiklerine apaçık delillerdir. Süreç yaşanıncaya kadar, bu hakikat hizmet hareketi için tam olarak görülüp yaşanmıyordu. Süreçle beraber, hizmet hareketinin haklılığını gösteren bu son delil de ortaya çıkmış oldu.
Biraz daha ileri giderek şunu da söylesek haddimizi mi aşmış oluruz bilmiyorum. Asr-ı Saadette Sahabe Efendilerimizin (r.anhüm) başlarına gelenler ile günümüzdeki hizmet insanlarının başına gelen hadiselerdeki benzerlik, yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetlerin şiddetindeki yakınlık nazara alındığı zaman, hizmetteki sadakat ve ihlaslarını koruyabilmiş, nur halesinin içerisinde yerlerini almış olan bugünkü hizmet insanlarının, umumi manada sahabeden hemen sonra yerlerini alacaklarını söylemek mümkündür.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 21.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Sırça Köşk [Naci Karadağ]
Majestelerinin fetvacıbaşı Hayrettin Karaman yine buyurmuş. Diyor ki, “Yastık altında para saklamak caiz değildir!”
Nedense Man Adası’nda hesap açtırmak, Şehrizar konaklarından villa almalarda filan sesi çıkmayan bu tür insanlar, mesele halktan fedakarlık beklemeye geldiğinde pek bir cevval oluyorlar.
Yine, hamaset ve gaz ile sıradan insanın hoşuna gidecek atraksiyon ve demeç dönemine girmiş bulunuyoruz.
AKP ve Saray bu kez belediye seçimleri kampanyalarını epey öne aldılar.
Yakında Suriye’ye asker yollarız… Elde var bir.
Bugünlerde birkaç tane “Müslüman Noel kutlamaz” eylemi yapacak pembe pantolonla akmal da bulunur. Etti iki.
Buna bir de Fatih Portakal’ın ensesine vurmak için yapılacak olan portakal bıçaklama eylemlerini ekleyin, etti mi üç.
Geçtiğimiz gün belediye başkan adaylarına konuşurken aynen şunu söyledi haşmetmeap: “Lüksten şatafattan uzak durun!”
Bin bilmem kaç odalı sarayda oturan birinin bunları söylemesi ayrıca bir komedi ama aynı anda sadece saraya 250 yeni makam arabası siparişi verilmesi de işin ekmekli kadayıfı oldu.
Saray ise bildiğiniz gibi. Havuza bakarsanız Emine Hanım öyle bir mütevazı yaşıyor ki, kuru ekmek yiyorlar, denilse yeridir!
Hani bilmesek, ağaç kabuklarını kemiriyorlar zannedeceğiz!
Oysa bilmem kaçıncı sarayı yaptırmak için yine binlerce ağaç kesiliyor bilmem nerede.
Sarayın halıları bilmem ne malzemesinden, perdeleri bilmem nereden getirtiliyor.
Ama havuz bataklığına bakılırsa sarayda sıradan bir hayat yaşanıyor.
Adalet Bakanı’nın eşinin tek gün işe gitmeden beş yıl çalışıyor gösterildiği bir ülkede adaletten ne kadar bahsedebiliyorsak, kilosu 4 bin TL olan beyaz çayın tüketildiği saraya o kadar mütevazidir diyebiliriz sanırım.
Hem biliyorsunuz Müslüman Noel de kutlamaz.
Hırsızlık yapar, arsızlık yapar, zulüm yapar ama Noel kutlamaz, asla!
Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk isimli masalını bilir misiniz?
Tembel, gittikleri bir yerde kısa sürede foyaları meydana çıkan, göründüğü gibi olmayan üç kafadar bir ülkenin baş şehrine inerler. Onlar gelene kadar ülkenin baş şehrinde huzur ve sükun hakim, herkes işinde gücünde, kavgasız gürültüsüz yaşayıp gidermiş ahali. Üç kafadarın en sinsi olanı ahalinin duyacağı şekilde bağırmış, ‘Amma garip memleket ha!” Ahali bunu duyunca, “Memleketimizin nesini beğenmediniz, neyimiz eksik?” diye sormuş. “Yahu sizin memleketin sırça köşkü nerede?” diye ukalaca tıslamış elebaşı. Ahali sırça köşkün ne anlama geldiğini bilmiyormuş, “aman” demiş üç yabancı, “Hemen burdan gidelim, burada yaşanmaz, daha sırça köşkün ne olduğunu bile bilmiyorlar!” Önünü kesmiş meraklı halk bu üç arkadaşın, “Ne olur bize de anlatın neymiş şu sırça köşk, çok lüzumlu bir şeyse belki biz de yaparız.” filan diye neredeyse yalvaracak olmuşlar. “Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke bağlanmayan memleket olur mu?” diye eziklemişler ahaliyi. Ahali, “yapalım bâri” diyecek olunca da, “öyle kolay mı, pahalı bir şey” filan deyip kontrolü ele almaya başlamış üç üçkağıtçı.
Yapılmaya başlamış sırça köşk ama bir türlü bitmediği gibi ihtiyaçları da hiç eksilmiyormuş. Köşke kapağı atan tembelliğe alıştığı için kimse köşkten çıkmak istememeye başlamış ve giderek büyüyen, taşınamayacak hale gelen bir yüke dönüşmüş sırça köşk. Halk merakla, durumun nasıl olduğunu sorunca, üç açıkgöz halkın nabzına göre şerbet verip günlerini gün etmeye devam etmiş. Ekonomi bozulmuş, herkes beleşten geçinmenin yolunu aramaya başlamış, kavgalar, anlaşmazlıklar başgöstermiş. Köşkün ihtiyaçları o kadar karşılanamaz hale gelmiş ki, halkın yiyeceğine içeceğine el konulmaya başlanmış. İtiraz edenler köşkün bodrumuna kapatılmış, lanetlenmiş. Halk arasında köşkün sağlamlığı ve yıkılmazlığı dillere destan olmuş. Üstelik üç kafadarın fedakarlıkları dilden dile gezinip duruyorken, ahali onları kahraman olarak görüyormuş. Halktan ellerindeki koyunları istemiş sonunda üç kafadar ama halkı düşünen insanlar oldukları için koyunların hepsini yemeyeceklerini, bir kısmını geri vereceklerini söylemişler. Öyle de yapmışlar. Ancak halk geri dağıtılan şeylere bakınca koyunların sadece kellesi olduğunu görmüş.
Üstelik beyni, gözü ve dili eksikmiş kellelerin…
Halk bunun sebebini sorduğunda, “Siz onları ziyan edersiniz, zaten ihtiyacınız da yok.” cevabını almış. İçlerinden biri öfkeyle kelleyi sırça köşke fırlatmış ve o sağlam, yıkılmaz zannedilen köşkün duvarında kocaman bir delik açılmış. Bunu gören diğerleri de koyun kellelerini fırlatıp köşkü yerle bir etmişler.
Sabahattin Ali, masalı anlattıktan sonra kıssadan hisse babından şunları yazıyor: “Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter…”
Edebiyat eleştirmenleri Sırça Köşk masalı hakkında şu notu düşerler: “Bu masal Nazi Almanya’sını anlatır. Alman ulusunun Alman finans kapitali tarafından nasıl mahvedildiğini göstermekte ve yerli-faşist özentisine kapılanlara da ders verilmek istenmektedir.”
Ha Nazi Almanya’sı, ha AKP Türkiye’si…
[Naci Karadağ] 21.12.2018 [TR724]
Nedense Man Adası’nda hesap açtırmak, Şehrizar konaklarından villa almalarda filan sesi çıkmayan bu tür insanlar, mesele halktan fedakarlık beklemeye geldiğinde pek bir cevval oluyorlar.
Yine, hamaset ve gaz ile sıradan insanın hoşuna gidecek atraksiyon ve demeç dönemine girmiş bulunuyoruz.
AKP ve Saray bu kez belediye seçimleri kampanyalarını epey öne aldılar.
Yakında Suriye’ye asker yollarız… Elde var bir.
Bugünlerde birkaç tane “Müslüman Noel kutlamaz” eylemi yapacak pembe pantolonla akmal da bulunur. Etti iki.
Buna bir de Fatih Portakal’ın ensesine vurmak için yapılacak olan portakal bıçaklama eylemlerini ekleyin, etti mi üç.
Geçtiğimiz gün belediye başkan adaylarına konuşurken aynen şunu söyledi haşmetmeap: “Lüksten şatafattan uzak durun!”
Bin bilmem kaç odalı sarayda oturan birinin bunları söylemesi ayrıca bir komedi ama aynı anda sadece saraya 250 yeni makam arabası siparişi verilmesi de işin ekmekli kadayıfı oldu.
Saray ise bildiğiniz gibi. Havuza bakarsanız Emine Hanım öyle bir mütevazı yaşıyor ki, kuru ekmek yiyorlar, denilse yeridir!
Hani bilmesek, ağaç kabuklarını kemiriyorlar zannedeceğiz!
Oysa bilmem kaçıncı sarayı yaptırmak için yine binlerce ağaç kesiliyor bilmem nerede.
Sarayın halıları bilmem ne malzemesinden, perdeleri bilmem nereden getirtiliyor.
Ama havuz bataklığına bakılırsa sarayda sıradan bir hayat yaşanıyor.
Adalet Bakanı’nın eşinin tek gün işe gitmeden beş yıl çalışıyor gösterildiği bir ülkede adaletten ne kadar bahsedebiliyorsak, kilosu 4 bin TL olan beyaz çayın tüketildiği saraya o kadar mütevazidir diyebiliriz sanırım.
Hem biliyorsunuz Müslüman Noel de kutlamaz.
Hırsızlık yapar, arsızlık yapar, zulüm yapar ama Noel kutlamaz, asla!
Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk isimli masalını bilir misiniz?
Tembel, gittikleri bir yerde kısa sürede foyaları meydana çıkan, göründüğü gibi olmayan üç kafadar bir ülkenin baş şehrine inerler. Onlar gelene kadar ülkenin baş şehrinde huzur ve sükun hakim, herkes işinde gücünde, kavgasız gürültüsüz yaşayıp gidermiş ahali. Üç kafadarın en sinsi olanı ahalinin duyacağı şekilde bağırmış, ‘Amma garip memleket ha!” Ahali bunu duyunca, “Memleketimizin nesini beğenmediniz, neyimiz eksik?” diye sormuş. “Yahu sizin memleketin sırça köşkü nerede?” diye ukalaca tıslamış elebaşı. Ahali sırça köşkün ne anlama geldiğini bilmiyormuş, “aman” demiş üç yabancı, “Hemen burdan gidelim, burada yaşanmaz, daha sırça köşkün ne olduğunu bile bilmiyorlar!” Önünü kesmiş meraklı halk bu üç arkadaşın, “Ne olur bize de anlatın neymiş şu sırça köşk, çok lüzumlu bir şeyse belki biz de yaparız.” filan diye neredeyse yalvaracak olmuşlar. “Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke bağlanmayan memleket olur mu?” diye eziklemişler ahaliyi. Ahali, “yapalım bâri” diyecek olunca da, “öyle kolay mı, pahalı bir şey” filan deyip kontrolü ele almaya başlamış üç üçkağıtçı.
Yapılmaya başlamış sırça köşk ama bir türlü bitmediği gibi ihtiyaçları da hiç eksilmiyormuş. Köşke kapağı atan tembelliğe alıştığı için kimse köşkten çıkmak istememeye başlamış ve giderek büyüyen, taşınamayacak hale gelen bir yüke dönüşmüş sırça köşk. Halk merakla, durumun nasıl olduğunu sorunca, üç açıkgöz halkın nabzına göre şerbet verip günlerini gün etmeye devam etmiş. Ekonomi bozulmuş, herkes beleşten geçinmenin yolunu aramaya başlamış, kavgalar, anlaşmazlıklar başgöstermiş. Köşkün ihtiyaçları o kadar karşılanamaz hale gelmiş ki, halkın yiyeceğine içeceğine el konulmaya başlanmış. İtiraz edenler köşkün bodrumuna kapatılmış, lanetlenmiş. Halk arasında köşkün sağlamlığı ve yıkılmazlığı dillere destan olmuş. Üstelik üç kafadarın fedakarlıkları dilden dile gezinip duruyorken, ahali onları kahraman olarak görüyormuş. Halktan ellerindeki koyunları istemiş sonunda üç kafadar ama halkı düşünen insanlar oldukları için koyunların hepsini yemeyeceklerini, bir kısmını geri vereceklerini söylemişler. Öyle de yapmışlar. Ancak halk geri dağıtılan şeylere bakınca koyunların sadece kellesi olduğunu görmüş.
Üstelik beyni, gözü ve dili eksikmiş kellelerin…
Halk bunun sebebini sorduğunda, “Siz onları ziyan edersiniz, zaten ihtiyacınız da yok.” cevabını almış. İçlerinden biri öfkeyle kelleyi sırça köşke fırlatmış ve o sağlam, yıkılmaz zannedilen köşkün duvarında kocaman bir delik açılmış. Bunu gören diğerleri de koyun kellelerini fırlatıp köşkü yerle bir etmişler.
Sabahattin Ali, masalı anlattıktan sonra kıssadan hisse babından şunları yazıyor: “Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter…”
Edebiyat eleştirmenleri Sırça Köşk masalı hakkında şu notu düşerler: “Bu masal Nazi Almanya’sını anlatır. Alman ulusunun Alman finans kapitali tarafından nasıl mahvedildiğini göstermekte ve yerli-faşist özentisine kapılanlara da ders verilmek istenmektedir.”
Ha Nazi Almanya’sı, ha AKP Türkiye’si…
[Naci Karadağ] 21.12.2018 [TR724]
Sadece Fenerbahçe kabusu yaşamıyor [Hasan Cücük]
Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray nam-ı diğer futbolumuzun üç büyükleri. Türk futbolundan bu üç kulübü çıkardığımızda geriye çok derin bir boşluk kalır. Daha doğrusu Türk futbolu diye bir şey kalmaz. Sezon Fenerbahçe için kabus geçiyor. Ama sadece sarı-lacivertliler için değil. Beşiktaş ve Galatasaray için de sonuçlar iç karartıcı. 25 yıl sonra ilk kez ligin üç büyüğü sezonun ilk devresini 30 puanın altında tamamlayacak.
Türk futbolunun bir numaralı ligi 1994-95 sezonundan itibaren 34 hafta olarak oynanmaya başladı. Geride kalan 25 yılda sezonun ilk devresinde 3 defa üç büyükler adına 33 puan topladı. Ligde 2008-09 sezonunda Galatasaray ile Fenerbahçe, 33’er puanla ilk yarıyı tamamlamıştı. 2010-11’de Fenerbahçe 17 maçlık periyotta 33 puana ulaşabilirken, 2012-13 sezonunda ise Galatasaray aynı puanı elde edebilmişti. 2010-11 sezonunun ilk devresinde 33 puan toplayan Fenerbahçe ikinci devrede şahlanıp, 49 puan toplayıp sezonu averajla Trabzonspor’un önünde şampiyon tamamlamıştı.
Üç büyüklerden en kötü sonuçları bu yıl Fenerbahçe alıyor. Cocu’yu gönderip takımı Ersun Yanal’a emanet eden sarı-lacivertlilerin yüzü sahasında oynadığı Erzurumspor maçında da gülmemişti. Geride kalan 16 hafta sonunda Fenerbahçe sadece 3 galibiyet alırken, 7 maçta yewnildi, 6 kez de sahadan berabere ayrılıp 15 puan topladı. Son maçını kazansa bile üç büyükler adına ilk devre en az puan toplayan takım ünvanının şimdiden sahibi oldu. Fenerbahçe’den önce üç büyükler adına son 25 sezonun ilk yarılarında en kötü performansını 2010-11’de Galatasaray, 23 puan alarak gerçekleştirmişti.
Geçen hafta Galatasaray ligin lideri Başakşehir’le, Beşiktaş ise sahasında 2-0 geriye düştüğü maçta Trabzonspor’la berabere kalarak haftayı bir puanla kapattı. Galatasaray’ın yönetici Abdurrahim Albayrak’ın müthiş(!) yorumuyla, ‘liderle 8 puan farkını korudu’ ama bir puan bir başka tehlikeyi beraberinde getirdi. Beşiktaş ve Galatasaray 16 maçta 26 puan topladı. Son hafta maçlarını kazansalar bile 30 puanın altında devreyi kapatacaklar. 25 yıllık periyotta üç ekip birden devreyi 30 puanın altında kaparak hep birlikte yeni bir rekorun sahibi olacaklar!
Süper Lig’de 15. hafta geride kalırken, puan tablosunda ilk 3 sırada Başakşehir, Yeni Malatyaspor ve Beşiktaş bulunuyor. Kasımpaşa ve Antalyaspor haftayı yenilgiyle kapatınca ilk üçteki yerlerini kaybettiler. Ligimizin diğer büyükleri Trabzonspor dördüncü ve Galatasaray beşinci sırada bulunuyor. Beşiktaş deplasmanda Kasımpaşa’ya yenilir veya berabere kalırsa ve Trabzonspor sahasında lig sonuncusu Rizespor’u yenerse üç büyükler adına 38 sezon sonra bir ilk yaşanmış olacak; ilk üçün dışında kalacaklar. Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, 1959 sezonu dışında 60 yıllık lig tarihinde sadece bir kez ilk yarıyı ilk üçün dışında tamamlamıştı.
Ligin üç büyükleri, 1979-80 sezonunun birinci devresinde ilk üçün dışında kalmıştı. 30 maçlık sistemde söz konusu sezonun ilk yarısını Beşiktaş 4. sırada tamamlarken, Fenerbahçe 10. ve Galatasaray 14. olmuştu. 1979-80 sezonunda Trabzonspor birinci devreyi ilk sırada tamamlarken, Gaziantepspor ikinci, Rizespor da üçüncü sırayı almıştı. Sezon sonunda Trabzonspor 39 puanla şampiyon olmuştu. İlk devreyi 10. sırada tamamlayan Fenerbahçe ikinci devre toplarlanıp 35 puanla ligin ikincisi olurken, sezonu Galatasaray dokuzuncu, Beşiktaş ise onbirinci olarak tamamlamıştı. Hemen hatırlatalım o yıllarda galibiyet 2 puandı.
Avrupa’nın önde gelen liglerine baktığımızda sadece Süper Lig’de şampiyonluğun favorileri yarışta geriye düşmüş gözüküyor. İkinci devre çok büyük bir sürpriz olmazsa 2009-10 sezonunda Bursaspor başarısı benzeri bir manzarayı görmek mümkün olacak. Kim bilir belkide lig tarihimizde 6. şampiyon takım bu sezon çıkar.
[Hasan Cücük] 21.12.2018 [TR724]
Türk futbolunun bir numaralı ligi 1994-95 sezonundan itibaren 34 hafta olarak oynanmaya başladı. Geride kalan 25 yılda sezonun ilk devresinde 3 defa üç büyükler adına 33 puan topladı. Ligde 2008-09 sezonunda Galatasaray ile Fenerbahçe, 33’er puanla ilk yarıyı tamamlamıştı. 2010-11’de Fenerbahçe 17 maçlık periyotta 33 puana ulaşabilirken, 2012-13 sezonunda ise Galatasaray aynı puanı elde edebilmişti. 2010-11 sezonunun ilk devresinde 33 puan toplayan Fenerbahçe ikinci devrede şahlanıp, 49 puan toplayıp sezonu averajla Trabzonspor’un önünde şampiyon tamamlamıştı.
Üç büyüklerden en kötü sonuçları bu yıl Fenerbahçe alıyor. Cocu’yu gönderip takımı Ersun Yanal’a emanet eden sarı-lacivertlilerin yüzü sahasında oynadığı Erzurumspor maçında da gülmemişti. Geride kalan 16 hafta sonunda Fenerbahçe sadece 3 galibiyet alırken, 7 maçta yewnildi, 6 kez de sahadan berabere ayrılıp 15 puan topladı. Son maçını kazansa bile üç büyükler adına ilk devre en az puan toplayan takım ünvanının şimdiden sahibi oldu. Fenerbahçe’den önce üç büyükler adına son 25 sezonun ilk yarılarında en kötü performansını 2010-11’de Galatasaray, 23 puan alarak gerçekleştirmişti.
Geçen hafta Galatasaray ligin lideri Başakşehir’le, Beşiktaş ise sahasında 2-0 geriye düştüğü maçta Trabzonspor’la berabere kalarak haftayı bir puanla kapattı. Galatasaray’ın yönetici Abdurrahim Albayrak’ın müthiş(!) yorumuyla, ‘liderle 8 puan farkını korudu’ ama bir puan bir başka tehlikeyi beraberinde getirdi. Beşiktaş ve Galatasaray 16 maçta 26 puan topladı. Son hafta maçlarını kazansalar bile 30 puanın altında devreyi kapatacaklar. 25 yıllık periyotta üç ekip birden devreyi 30 puanın altında kaparak hep birlikte yeni bir rekorun sahibi olacaklar!
Süper Lig’de 15. hafta geride kalırken, puan tablosunda ilk 3 sırada Başakşehir, Yeni Malatyaspor ve Beşiktaş bulunuyor. Kasımpaşa ve Antalyaspor haftayı yenilgiyle kapatınca ilk üçteki yerlerini kaybettiler. Ligimizin diğer büyükleri Trabzonspor dördüncü ve Galatasaray beşinci sırada bulunuyor. Beşiktaş deplasmanda Kasımpaşa’ya yenilir veya berabere kalırsa ve Trabzonspor sahasında lig sonuncusu Rizespor’u yenerse üç büyükler adına 38 sezon sonra bir ilk yaşanmış olacak; ilk üçün dışında kalacaklar. Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, 1959 sezonu dışında 60 yıllık lig tarihinde sadece bir kez ilk yarıyı ilk üçün dışında tamamlamıştı.
Ligin üç büyükleri, 1979-80 sezonunun birinci devresinde ilk üçün dışında kalmıştı. 30 maçlık sistemde söz konusu sezonun ilk yarısını Beşiktaş 4. sırada tamamlarken, Fenerbahçe 10. ve Galatasaray 14. olmuştu. 1979-80 sezonunda Trabzonspor birinci devreyi ilk sırada tamamlarken, Gaziantepspor ikinci, Rizespor da üçüncü sırayı almıştı. Sezon sonunda Trabzonspor 39 puanla şampiyon olmuştu. İlk devreyi 10. sırada tamamlayan Fenerbahçe ikinci devre toplarlanıp 35 puanla ligin ikincisi olurken, sezonu Galatasaray dokuzuncu, Beşiktaş ise onbirinci olarak tamamlamıştı. Hemen hatırlatalım o yıllarda galibiyet 2 puandı.
Avrupa’nın önde gelen liglerine baktığımızda sadece Süper Lig’de şampiyonluğun favorileri yarışta geriye düşmüş gözüküyor. İkinci devre çok büyük bir sürpriz olmazsa 2009-10 sezonunda Bursaspor başarısı benzeri bir manzarayı görmek mümkün olacak. Kim bilir belkide lig tarihimizde 6. şampiyon takım bu sezon çıkar.
[Hasan Cücük] 21.12.2018 [TR724]
Beyaz Saray’daki ‘son fren’ patladı [Adem Yavuz Arslan]
Güne Başkan Trump’ın ‘şok tweetleri’ ile başlayan Washington tam anlamıyla ‘karıştı’.
Trump’ın ‘sıradışı bir başkan’ olacağına kesin gözüyle bakılıyordu, hatta Cumhuriyetçi Parti yönetimi bu ‘riski’ satın almıştı fakat gelinen noktada ‘en sıkı Trump takipçileri’ bile ‘ne oluyoruz?’ diyor.
Beyaz Saray’da ki ‘yaprak dökümü’ sürerken en büyük şok Savunma Bakanı Jim Mattis’in istifası ile yaşandı. Trump kabinesinden bugüne kadar çok sayıda ‘ağır top’ ayrıldı fakat Mattis’in durumu hepsinden farklıydı.
Çünkü saygın bir isim olarak tanınan Mattis, Beyaz Saray’ın bir nevi ‘sigortası’ olarak görülüyordu.
Nitekim Mattis’in istifası sonrası The Atlantic’e konuşan bir ‘Beyaz Saray kaynağı’; “Jimm Mattis, Başkan Trump’ın herhangi bir rapor okumadan, uzmanına danışmadan, risklerini hesaplamadan vereceği kararları frenleyebilen son isimdi.” diyor. Washington’da ki endişeyi büyüten de bu korku. Zira karşılaşılacak ilk ciddi krizde Trump’ın kimle neyi konuşacağı kestirilemiyor.
Öte yandan Trump Kabinesi ‘dikiş tutmuyor.’
Mattis, son bir ayda istifa aden dördüncü bakan oldu. Bilindiği gibi önce İçişleri Bakanı Ryan Zinke, Beyaz Saray Genel Sekreteri John Kelly, Adalet Bakanı Jeff Sessions ve son olarak da BM temsilcisi Nikk Halley istifasını sunmuştu. Böylece Trump ekibinden istifa eden, istifaya zorlanan yada atılan yönetici sayısı 50’yi aştı. New York Times’in analizine göre Trump kendinden önceki başkanlarla kıyaslandığında ‘kırılması zor bir rekora’ imza atmış durumda.
TRUMP NE YAPIYOR?
Başkan Trump’ın ne yaptığı yada yapmaya çalıştığı sorusu artık milyar dolarlık bir soru haline geldi. Üstelik bu soru sadece Washington’da sorulmuyor.
Trump’ın ‘çekiliyoruz’ açıklaması kendisi dışında herkes için şok oldu. Zira ne Pentagon’un ne CENTCOM’un ne Dışişleri ne de Kongre’nin bu karardan haberi yoktu.
Üstelik daha üç ay önce Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton “Suriye’deki askeri varlığımız arttıracağız” açıklaması yapmış, Pentagon ‘yeni gözetleme kuleleri ve 40 bin kişilik ordu projesini’ ilan etmişti.
Dolayısıyla kararın artçı şoku da büyük oldu.
Bir gün öncesine kadar Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn’in mahkeme süreci, Mueller soruşturması ve Trump’ın kişisel avukatı Michael Cohen’in itirafları manşetlerde iken hepsi bir anda unutuldu.
İki gündür Washington toz duman.
Ancak Başkan Trump pek oralı değil. Hatta yine Twitter mesajı ile “Suriye’den çekilmek sürpriz değil.Yıllardır bunun kampanyasını yapıyorum ve 6 ay önce de çıkmak istediğimde bir süre kalmayı kabul etmiştim. Biz onların işini yapıyoruz. Eve gelme ve tekrar inşa etme zamanı” dedi.
Gerçekten de Başkan Trump için yalnızca Suriye değil, ‘tüm savaş alanlarından’ çekilmek bir seçim vaadiydi. Dolayısıyla bu hatırlatmasında haklı. Trump, Suriye’den çekilme kararının neden olduğu toz bulutunun içinde ikinci bombayı patlattı ve Afganistan’dan da 7000 askerin çekileceğini açıkladı.
“TRUMP İKİNCİ 11 EYLÜL’ÜN YOLUNU YAPIYOR”
Trump’ın Suriye ve Afganistan’dan çekilme kararı Washington’u ayağa kaldırdı. Siyasilerden ard arda açıklamalar geliyor. Hatta Trump’ın ‘kadim destekçileri’ dahi Trump’a tepkili. Mesela senator Lindsey Graham Suriye’den çekilme kararı için ‘felaket’ ve ‘ABD’nin onuru üzerinde bir leke” olarak tanımladı. Ayrıca, Afganistan’dan çekilme kararının ‘ikinci 11 Eylül’ün yolunu yapmak’ anlamına geldiğini söyledi.
Suriye’den çekilme kararına tepkiler ağırlıklı olarak ‘İran ve Rusya’nın bölgedeki nüfuzunun artmasına, Esad’ın güçlenmesine, Kürtler’in ‘satılmasına’ yol açacağı başlıklarında toplanıyor.
Daha önce ifade ettiğim gibi, Suriye’den çekilme kararının neden ve nasıl alındığını Trump dışında bilen, izah edebilen ikinci bir kişi-ülke yok. Öyle ki Trump’ın çekilme kararı sonrası gazetelerin sorularını cevaplayan üst düzey bir yetkili sorular karşısında bunalıp “Bende bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum, bakıyoruz” demek durumunda kaldı.
MATTİS DE HAVLU ATTI
Trump’ın Suriye’den asker çekme açıklaması Washington’u alt üst ederken ‘beklenen’ bu istifa haberi çalkantıyı büyüttü. Savunma Bakanı Jim Mattis bir mektup yayınlayarak şubat sonu itibariyle emekliye ayrılacağını açıkladı.
‘Beklenen’ diyorum çünkü Washington’da bir süredir Mattis ile Trump’ın arasının gergin olduğu, Mattis’in kendini geri çektiği konuşuluyordu. Hatta geçtiğimiz ekim ayında ’60 dakika’ programına katılan Trump, savunma bakanı Mattis ile yaşadığı görüş ayrılığını gizlememiş “Onunla iyi bir ilişkimiz var, ancak kendisi ayrılabilir, yani bir noktada herkes ayrılabilir. Burası Washington, insanlar görevlerinden ayrılırlar.” demişti. Hatta Trump’ın aynı programda “Doğruyu bilmek isterseniz sanırım kendisi biraz Demokrat” sözleri Mattis’in ayrılacağı yönündeki dedikoduları büyütmüştü.
Trump’ın Suriye’den çekilme kararını açıklamasından sonra beklenen gelişme yaşandı ve Mattis’de ayrıldı. 2 sayfalık bir mektup yayınlayan Mattis kibarca ‘artık yeter’ demiş oldu. Zira diplomatik bir dille yazılan mektupta başkan Trump’a “Sizin görüşlerinize daha yakın bir Savunma Bakanıyla çalışma hakkınız var.” dedi.
Bir başka ifadeyle Savunma Bakanı Mattis Başkan Trump’a ‘Ben 40 yıldır bu işleri yapıyorum, sen kendi kafana göre biriyle çalış, ben eğilip bükülmem, fikirlerimden vazgeçmem’ demiş oldu.
Mattis’in istifası Washington’da ki karmaşayı büyüttü.
Çünkü Jimm Mattis, Trump muhalifleri tarafından dahi takdir edilen, bilgisine, tecrübesine güvenilen bir isimdi. Yazının girişinde de aktardığım gibi ‘Beyaz Saray’da ki fren’ görülüyordu. ABD medyasına yansıyan yorumların ortak özelliği “Mattis’in ayrılması ile Trump’a dur diyebilecek kimse kalmadı” şeklinde.
SURİYE’DEN ÇEKİLME OLACAK MI?
Bu soruya net cevap verebilecek kimse yok. Çünkü Trump’ın ‘gel-git’leri meşhur. Bazen aynı gün içerisinde taban tabana zıt söylem ve eylemlerde bulunabiliyor. Suriye meselesi de böyle. Seçim kampanyaları sırasında Suriye’den çekilmeyi vaat eden Trump daha önce de bu isteğini yerine getirmek için girişimlerde bulunmuştu. Ancak özellikle Pentagon’un manevraları ile bu gündem soğumaya bırakıldı. Hatta tam tersine Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton hem asker sayısının arttırılacağını hem yeni üsler kurulacağını açıklamıştı. Üstelik Suriye özel temsilcisi James Jeffrey “İran burada iken biz daha buradayız.” demişti.
Yani büyük bir belirsizlik var. Medya ‘çekilmenin neden olacağı kaos’a dair senaryolar ile dolu. ABD uzun Noel tatiline başlıyor olsa da siyasetin harareti yüksek. Senatörler Trump’a ‘kararını gözden geçir’ çağrısı yapıyorlar, mektuplar yazıyorlar. Uzmanları IŞİD tehdidinin bitmediğini anlatıp çekilme kararının bölge dengelerini alt üst edeceğini, Putin’in zaferi anlamına geleceğini savunuyorlar. ‘Beklenti’ bürokrasinin bir şekilde ‘manevra alarak’ çekilmeyi zamana yayacağı yönünde.
Sonuç olarak; Washington’da ‘çarşı fena karışık’. Öyle ki sizin bu yazıyı okuduğunuz saatlerde Trump atacağı bir tweet ile savaş bile çıkarmış olabilir.
[Adem Yavuz Arslan] 21.12.2018 [TR724]
Trump’ın ‘sıradışı bir başkan’ olacağına kesin gözüyle bakılıyordu, hatta Cumhuriyetçi Parti yönetimi bu ‘riski’ satın almıştı fakat gelinen noktada ‘en sıkı Trump takipçileri’ bile ‘ne oluyoruz?’ diyor.
Beyaz Saray’da ki ‘yaprak dökümü’ sürerken en büyük şok Savunma Bakanı Jim Mattis’in istifası ile yaşandı. Trump kabinesinden bugüne kadar çok sayıda ‘ağır top’ ayrıldı fakat Mattis’in durumu hepsinden farklıydı.
Çünkü saygın bir isim olarak tanınan Mattis, Beyaz Saray’ın bir nevi ‘sigortası’ olarak görülüyordu.
Nitekim Mattis’in istifası sonrası The Atlantic’e konuşan bir ‘Beyaz Saray kaynağı’; “Jimm Mattis, Başkan Trump’ın herhangi bir rapor okumadan, uzmanına danışmadan, risklerini hesaplamadan vereceği kararları frenleyebilen son isimdi.” diyor. Washington’da ki endişeyi büyüten de bu korku. Zira karşılaşılacak ilk ciddi krizde Trump’ın kimle neyi konuşacağı kestirilemiyor.
Öte yandan Trump Kabinesi ‘dikiş tutmuyor.’
Mattis, son bir ayda istifa aden dördüncü bakan oldu. Bilindiği gibi önce İçişleri Bakanı Ryan Zinke, Beyaz Saray Genel Sekreteri John Kelly, Adalet Bakanı Jeff Sessions ve son olarak da BM temsilcisi Nikk Halley istifasını sunmuştu. Böylece Trump ekibinden istifa eden, istifaya zorlanan yada atılan yönetici sayısı 50’yi aştı. New York Times’in analizine göre Trump kendinden önceki başkanlarla kıyaslandığında ‘kırılması zor bir rekora’ imza atmış durumda.
TRUMP NE YAPIYOR?
Başkan Trump’ın ne yaptığı yada yapmaya çalıştığı sorusu artık milyar dolarlık bir soru haline geldi. Üstelik bu soru sadece Washington’da sorulmuyor.
Trump’ın ‘çekiliyoruz’ açıklaması kendisi dışında herkes için şok oldu. Zira ne Pentagon’un ne CENTCOM’un ne Dışişleri ne de Kongre’nin bu karardan haberi yoktu.
Üstelik daha üç ay önce Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton “Suriye’deki askeri varlığımız arttıracağız” açıklaması yapmış, Pentagon ‘yeni gözetleme kuleleri ve 40 bin kişilik ordu projesini’ ilan etmişti.
Dolayısıyla kararın artçı şoku da büyük oldu.
Bir gün öncesine kadar Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn’in mahkeme süreci, Mueller soruşturması ve Trump’ın kişisel avukatı Michael Cohen’in itirafları manşetlerde iken hepsi bir anda unutuldu.
İki gündür Washington toz duman.
Ancak Başkan Trump pek oralı değil. Hatta yine Twitter mesajı ile “Suriye’den çekilmek sürpriz değil.Yıllardır bunun kampanyasını yapıyorum ve 6 ay önce de çıkmak istediğimde bir süre kalmayı kabul etmiştim. Biz onların işini yapıyoruz. Eve gelme ve tekrar inşa etme zamanı” dedi.
Gerçekten de Başkan Trump için yalnızca Suriye değil, ‘tüm savaş alanlarından’ çekilmek bir seçim vaadiydi. Dolayısıyla bu hatırlatmasında haklı. Trump, Suriye’den çekilme kararının neden olduğu toz bulutunun içinde ikinci bombayı patlattı ve Afganistan’dan da 7000 askerin çekileceğini açıkladı.
“TRUMP İKİNCİ 11 EYLÜL’ÜN YOLUNU YAPIYOR”
Trump’ın Suriye ve Afganistan’dan çekilme kararı Washington’u ayağa kaldırdı. Siyasilerden ard arda açıklamalar geliyor. Hatta Trump’ın ‘kadim destekçileri’ dahi Trump’a tepkili. Mesela senator Lindsey Graham Suriye’den çekilme kararı için ‘felaket’ ve ‘ABD’nin onuru üzerinde bir leke” olarak tanımladı. Ayrıca, Afganistan’dan çekilme kararının ‘ikinci 11 Eylül’ün yolunu yapmak’ anlamına geldiğini söyledi.
Suriye’den çekilme kararına tepkiler ağırlıklı olarak ‘İran ve Rusya’nın bölgedeki nüfuzunun artmasına, Esad’ın güçlenmesine, Kürtler’in ‘satılmasına’ yol açacağı başlıklarında toplanıyor.
Daha önce ifade ettiğim gibi, Suriye’den çekilme kararının neden ve nasıl alındığını Trump dışında bilen, izah edebilen ikinci bir kişi-ülke yok. Öyle ki Trump’ın çekilme kararı sonrası gazetelerin sorularını cevaplayan üst düzey bir yetkili sorular karşısında bunalıp “Bende bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum, bakıyoruz” demek durumunda kaldı.
MATTİS DE HAVLU ATTI
Trump’ın Suriye’den asker çekme açıklaması Washington’u alt üst ederken ‘beklenen’ bu istifa haberi çalkantıyı büyüttü. Savunma Bakanı Jim Mattis bir mektup yayınlayarak şubat sonu itibariyle emekliye ayrılacağını açıkladı.
‘Beklenen’ diyorum çünkü Washington’da bir süredir Mattis ile Trump’ın arasının gergin olduğu, Mattis’in kendini geri çektiği konuşuluyordu. Hatta geçtiğimiz ekim ayında ’60 dakika’ programına katılan Trump, savunma bakanı Mattis ile yaşadığı görüş ayrılığını gizlememiş “Onunla iyi bir ilişkimiz var, ancak kendisi ayrılabilir, yani bir noktada herkes ayrılabilir. Burası Washington, insanlar görevlerinden ayrılırlar.” demişti. Hatta Trump’ın aynı programda “Doğruyu bilmek isterseniz sanırım kendisi biraz Demokrat” sözleri Mattis’in ayrılacağı yönündeki dedikoduları büyütmüştü.
Trump’ın Suriye’den çekilme kararını açıklamasından sonra beklenen gelişme yaşandı ve Mattis’de ayrıldı. 2 sayfalık bir mektup yayınlayan Mattis kibarca ‘artık yeter’ demiş oldu. Zira diplomatik bir dille yazılan mektupta başkan Trump’a “Sizin görüşlerinize daha yakın bir Savunma Bakanıyla çalışma hakkınız var.” dedi.
Bir başka ifadeyle Savunma Bakanı Mattis Başkan Trump’a ‘Ben 40 yıldır bu işleri yapıyorum, sen kendi kafana göre biriyle çalış, ben eğilip bükülmem, fikirlerimden vazgeçmem’ demiş oldu.
Mattis’in istifası Washington’da ki karmaşayı büyüttü.
Çünkü Jimm Mattis, Trump muhalifleri tarafından dahi takdir edilen, bilgisine, tecrübesine güvenilen bir isimdi. Yazının girişinde de aktardığım gibi ‘Beyaz Saray’da ki fren’ görülüyordu. ABD medyasına yansıyan yorumların ortak özelliği “Mattis’in ayrılması ile Trump’a dur diyebilecek kimse kalmadı” şeklinde.
SURİYE’DEN ÇEKİLME OLACAK MI?
Bu soruya net cevap verebilecek kimse yok. Çünkü Trump’ın ‘gel-git’leri meşhur. Bazen aynı gün içerisinde taban tabana zıt söylem ve eylemlerde bulunabiliyor. Suriye meselesi de böyle. Seçim kampanyaları sırasında Suriye’den çekilmeyi vaat eden Trump daha önce de bu isteğini yerine getirmek için girişimlerde bulunmuştu. Ancak özellikle Pentagon’un manevraları ile bu gündem soğumaya bırakıldı. Hatta tam tersine Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton hem asker sayısının arttırılacağını hem yeni üsler kurulacağını açıklamıştı. Üstelik Suriye özel temsilcisi James Jeffrey “İran burada iken biz daha buradayız.” demişti.
Yani büyük bir belirsizlik var. Medya ‘çekilmenin neden olacağı kaos’a dair senaryolar ile dolu. ABD uzun Noel tatiline başlıyor olsa da siyasetin harareti yüksek. Senatörler Trump’a ‘kararını gözden geçir’ çağrısı yapıyorlar, mektuplar yazıyorlar. Uzmanları IŞİD tehdidinin bitmediğini anlatıp çekilme kararının bölge dengelerini alt üst edeceğini, Putin’in zaferi anlamına geleceğini savunuyorlar. ‘Beklenti’ bürokrasinin bir şekilde ‘manevra alarak’ çekilmeyi zamana yayacağı yönünde.
Sonuç olarak; Washington’da ‘çarşı fena karışık’. Öyle ki sizin bu yazıyı okuduğunuz saatlerde Trump atacağı bir tweet ile savaş bile çıkarmış olabilir.
[Adem Yavuz Arslan] 21.12.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)