Sebzedeki mevsimsel ucuzlamanın düşük enflasyona gerekçe gösterilmesine tepki gösteren BASK Başkanı Zengin, “83 milyon vejetaryen ilan ediliyor. Enflasyondaki düşüşün çarşı pazarda karşılığı yok” dedi.
BOLD – Bağımsız Kamu Görevlileri Sendikaları Konfederasyonu (BASK) Genel Başkanı Bayram Zengin, TÜİK’in yaz aylarında bazı sebze ve meyve fiyatlarının düşmesini gerekçe göstererek enflasyonu düşük göstermesine tepki gösterdi. TÜİK’in nisan ayı gelir gelmez 83 milyonu vejetaryen ilan ettiğini öne süren Zengin, enflasyondaki düşüşün çarşı, pazarda karşılığının olmadığını kaydetti.
MAAŞLARDAKİ ERİME ARTIYOR
Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’ın haberine göre memur maaşlarındaki erimeye de dikkat çeken Zengin, kamu çalışanlarına reva görülen yüzde 4’lük artışın yüzde 14.5’inin eridiğini vurguladı. Türkiye’de yaklaşık 10 milyonun üzerinde asgari ücretli bulunduğunu belirten Zengin, ekonomideki bozulmaların insanları ürküttüğünü söyledi.
PANDEMİDE BİLE ZENGİN OLANLAR VAR
Gelir dağılımındaki eşitsizliğe dikkat çeken Zengin, “Asgari ücretli, gelirinin büyük kısmını mutfağa harcıyor. Enflasyon da mutfağı vuruyor. Ancak bir bakıyorsunuz, pandemi döneminde bile ekonomik bozulmadan rant sağlayan bir grup var. Milyonerlere yenisi eklendi. Bunların kim olduğunu merak ediyoruz. Ne yapıyorlar da milyoner oldular? Bu, alınan tedbirlerin yeterli olmadığını, birbirini tamamlamadığını, düşük gelir gruplarını korumadığını gösteriyor” dedi.
[Bold Medya] 11.8.2020
‘İnfazı dolan gazetecileri hangi hakla serbest bırakmıyorsunuz?’
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, 6 yıl 3 ay ceza verilen gazetecilerin infaz sürelerinin dolmasına rağmen salıverilmemesine tepki gösterdi.
Gazetecilerin cezalarının dörtte üçünü yattığının altını çizen hukukçu milletvekili Adalet Bakanı’na seslendi: ”Hangi kanunla bu insanları cezaevinde tutmaya devam ediyorsunuz? Bu cezaevleri başka yerlerden mi yönetiliyor?”
Hiçbir disiplin suçu olmayan gazetecilerin derhal salıverilmesini isteyen Tanrıkulu, Melek Çetinkaya’nın da 20 gündür tecritte olduğunu hatırlattı. Savcılara, ”İki satırlık iddianameyi yazmak için ne bekliyorsunuz?” diye sordu.
[TR724] 11.8.2020
Gazetecilerin cezalarının dörtte üçünü yattığının altını çizen hukukçu milletvekili Adalet Bakanı’na seslendi: ”Hangi kanunla bu insanları cezaevinde tutmaya devam ediyorsunuz? Bu cezaevleri başka yerlerden mi yönetiliyor?”
Hiçbir disiplin suçu olmayan gazetecilerin derhal salıverilmesini isteyen Tanrıkulu, Melek Çetinkaya’nın da 20 gündür tecritte olduğunu hatırlattı. Savcılara, ”İki satırlık iddianameyi yazmak için ne bekliyorsunuz?” diye sordu.
[TR724] 11.8.2020
Siyasette yeni pazarlıklar | AYAKÜSTÜ
Levent Kenez ve Bülent Korucu, siyasette yaşanan hareketliliği #Ayaküstü yorumladı.
Meral Akşener, ‘batan gemiye’ atlar mı?
Muhalefete ‘İnce’ muhalefet
HDP gücünü koruyor mu?
Yeni partiler ne yapar?
Erdoğan seçim kazanmak için çılgınlık yapar mı?
[TR724] 11.8.2020
Meral Akşener, ‘batan gemiye’ atlar mı?
Muhalefete ‘İnce’ muhalefet
HDP gücünü koruyor mu?
Yeni partiler ne yapar?
Erdoğan seçim kazanmak için çılgınlık yapar mı?
[TR724] 11.8.2020
KHK’lı Başkomiser Bayram: İki kez ihraç edildim, hapis yattım ama eşimin terk etmesi kadar koymadı!
KHK’lı Başkomiser Murat Bayram, meslek yaptıkları dönemde kendisine ihdas edilen devletin aracına cebinden yakıt koyduğunu, kimseye kumpas kurmadığını, aksine insanları topluma kazandırmak için uğraş verdiklerini söyledi. Bir terör örgütü mensubu kadını ikna ettikleri ve ailesiyle barıştırdıkları süreci duygulanarak anlatan Bayram, günümüzde bunların aksine terörist olmayan insanların kriminalize edildiğini vurguladı.
KHK’lı Başkomiser Murat Bayram, ihraç olmasının ardından yaşadıklarını KHK TV‘ye anlattı.
Süreçte en çok eşinin kendisinden ayrıldığını belirten Murat Bayram, “Hiç bir şeye üzülmedim ancak eşimden yediğim darbe beni yıktı. Kendisi memurdu atılmaktan korktuğu için ben cezaevinde iken kağıt üzerinde boşanalım dedi. Dışarıya çıkınca acı gerçeği öğrendim. Aslında beni gerçekten boşamış.” dedi.
Bir çocuğunun eski eşinde diğerinin ise kendisinde olduğunu aktaran İhraç Başkomiser Murat Bayram, şu anda özel bir şirkette çalıştığını eskiye göre çok az kazanmasına rağmen parasının daha bereketli olduğunu ifade etti.
“KİMSEYE KÜS VE KIRGIN DEĞİLİM”
İli kez ihraç olduğunu aktaran Bayram, kimseye küs veya kırgın olmadığını, hukuksuzlukların kısa sürede sona ereceğine inandığını kaydetti. Bayram, “Bugün dönsem vazifemi hukukun bana verdiği yetki çerçevesinde en iyi şekilde yaparım. O yüzden bir yere gitmeyi düşünmüyorum çünkü vatanımı çok seviyorum” diye konuştu.
RÖPORTAJIN TAMAMINI KHK TV’DEN İZLEYEBİLİRSİNİZ
[TR724] 11.8.2020
KHK’lı Başkomiser Murat Bayram, ihraç olmasının ardından yaşadıklarını KHK TV‘ye anlattı.
Süreçte en çok eşinin kendisinden ayrıldığını belirten Murat Bayram, “Hiç bir şeye üzülmedim ancak eşimden yediğim darbe beni yıktı. Kendisi memurdu atılmaktan korktuğu için ben cezaevinde iken kağıt üzerinde boşanalım dedi. Dışarıya çıkınca acı gerçeği öğrendim. Aslında beni gerçekten boşamış.” dedi.
Bir çocuğunun eski eşinde diğerinin ise kendisinde olduğunu aktaran İhraç Başkomiser Murat Bayram, şu anda özel bir şirkette çalıştığını eskiye göre çok az kazanmasına rağmen parasının daha bereketli olduğunu ifade etti.
“KİMSEYE KÜS VE KIRGIN DEĞİLİM”
İli kez ihraç olduğunu aktaran Bayram, kimseye küs veya kırgın olmadığını, hukuksuzlukların kısa sürede sona ereceğine inandığını kaydetti. Bayram, “Bugün dönsem vazifemi hukukun bana verdiği yetki çerçevesinde en iyi şekilde yaparım. O yüzden bir yere gitmeyi düşünmüyorum çünkü vatanımı çok seviyorum” diye konuştu.
RÖPORTAJIN TAMAMINI KHK TV’DEN İZLEYEBİLİRSİNİZ
[TR724] 11.8.2020
Umutlar tükendi! [İlker Doğan]
Tartışmaların odağındaki TÜİK’in açıkladığı Mayıs ayı hanehalkı işgücü anketi sonuçları ülkedeki umutsuzluğu da gözler önüne serdi. Tartışmalı ankete göre, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2020 yılı Mayıs döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 331 bin kişi azalarak(!) 3 milyon 826 bin kişi oldu. TÜİK’e göre işsizlik oranı ise 0,1 puanlık artış ile yüz de 12,9 seviyesinde gerçekleşti.
Ancak aynı ankette istihdam edilenlerin sayıları da var. İşsizlik oranının neredeyse sabit kaldığı son bir yılda istihdam edilenlerin sayısı 2 milyon 411 bin kişi azalarak 25 milyon 858 bine gerilemiş. Anketteki en önemli verilerden biri de iş gücü sayısı. Geçtiğimiz yıl 32 milyon 426 bin olan iş gücü sayısı, bir yıl sonunda Mayıs 2020’de 29 milyon 684 bine geriledi. İstihdam ve işgücü rakamları Türkiye’de insanların umutlarını kaybettiği için iş bile aramadığını gösteriyor. Ankette yer alan ‘İş bulma umudu olmayanların’ sayısı 2020 Mayıs döneminde 1 milyon 358 bin kişi olarak ölçülmüş.
DİSK-AR: GENİŞ İŞSİZLİK 17 MİLYONU AŞTI!
TÜİK geniş tanımlı işsiz sayısının 8,6 milyon olduğunu savunuyor. Ancak DİSK-AR rakamın en az iki katı olduğunu raporladı. DİSK-AR’ın Mayıs 2020’de revize edilmiş raporuna göre, geniş tanımlı işsiz sayısı 17 milyon 237 bine yükseldi. Raporda, “34 milyon 508 bin olarak hesapladığımız geniş iş gücüne göre revize edilmiş geniş tanımlı işsizlik (İstihdam kaybı dahil) oranı ise yüzde 50 olarak hesaplandı.” denildi.
2019 mayıs döneminde iş bulma umudu olmayanların sayısı 558 bin kişiydi. Bir yıl sonra 2020 Mayıs ayında söz konusu rakam 1 milyon 358 bine çıktı. İş aramayanlar TÜİK tarafından işsiz kabul edilmiyor.
Kötü yönetildiği için tıkanan Türkiye ekonomisi, yeni iş alanları yaratmakta zorlanıyor. TÜİK’in dün açıkladığı işsizlik rakamlarına göre Mayıs döneminde geçen yılın aynı dönemine göre istihdam edilen kişi sayısı 2 milyon 411 bin kişi azalarak 25 milyon 858 bin kişiye indi. Geçtiğimiz yıl mayıs ayında söz konusu rakam 28 milyon 269 bin kişi olarak açıklanmıştı. İstihdam oranındaki kayıp ise yüzde 4,7 olarak açıklandı. Toplam istihdam oranı yüzde 41,4’e indi. Yine geçtiğimiz yıl Mayıs ayında toplam istihdam oranı yüzde 46,1 olarak ölçülmüştü.
Pandemi döneminde onbinlerce işyerinin kapanmasına rağmen işsiz sayısının nasıl olup da azaldığını kimse bilmiyor. Ancak işsiz sayısının kağıt üzerinde azalmasının en önemli sebeplerinden biri olarak vatandaşın iş aramaktan umudunu kesmiş olması gösteriliyor. Geçtiğimiz yıl mayıs döneminde iş bulma umudu olmayanların sayısı 558 bindi. Bu yıl Mayıs ayında söz konusu rakamın 1 milyon 358 bine çıktığı görüldü. İş aramayanlar TÜİK tarafından işsiz kabul edilmiyor.
GENİŞ TANIMLI İŞSİZ SAYISI 8.6 MİLYON
TÜİK’in anketine göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2020 yılı Mayıs döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 331 bin kişi azalarak 3 milyon 826 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 0,1 puanlık artış ile yüzde 12,9 seviyesinde gerçekleşti. Tarım dışı işsizlik oranı 0,2 puanlık artışla yüzde 15,2 oldu. TÜİK’in verilerine göre mayıs ayında geniş tanımlı işsiz sayısı 8 milyon 651 bin.
DİSK-AR: GERÇEK İŞSİZ SAYISI 17 MİLYON!
Ancak TÜİK’in rakamları kamuoyunda çok inandırıcı bulunmuyor. DİSK-AR da, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) yöntemini esas alarak Kovid-19’un yarattığı gerçek istihdam kaybını ve işsizliği hesapladı. Dün açıklanan rapora göre Kovid-19 etkisiyle revize edilmiş geniş tanımlı işsiz sayısı ve iş kaybı Mayıs 2020’de 17.2 milyona yükseldi. Gerçek işsizlik oranı ise yüzde 50 olarak hesaplandı. İşbaşında olanların son bir yılda sayısı 6,4 milyon kişi azaldı. İşbaşında olanların son bir yılda sayısı 6,4 milyon kişi azaldı.
HİZMET SEKTÖRÜNDE İSTİHDAM 1,6 MİLYON AZALDI
Turizmde yaşanan tıkanma nedeniyle bu dönemde, istihdam edilenlerin sayısı tarım sektöründe 308 bin, sanayi sektöründe 274 bin, inşaat sektöründe 206 bin, hizmet sektöründe 1 milyon 622 bin kişi azaldı.
4 GENÇTEN BİRİ İŞSİZ
15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,6 puanlık artışla yüzde 24.9, istihdam oranı ise 6.8 puan azalarak yüzde 26.6 oldu. Aynı dönemde işgücüne katılma oranı 8,2 puanlık azalışla yüzde 35,4 seviyesinde gerçekleşti. Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %14,0, istihdam oranı %40,9 oldu.
[İlker Doğan] 11.8.2020 [TR724]
Ancak aynı ankette istihdam edilenlerin sayıları da var. İşsizlik oranının neredeyse sabit kaldığı son bir yılda istihdam edilenlerin sayısı 2 milyon 411 bin kişi azalarak 25 milyon 858 bine gerilemiş. Anketteki en önemli verilerden biri de iş gücü sayısı. Geçtiğimiz yıl 32 milyon 426 bin olan iş gücü sayısı, bir yıl sonunda Mayıs 2020’de 29 milyon 684 bine geriledi. İstihdam ve işgücü rakamları Türkiye’de insanların umutlarını kaybettiği için iş bile aramadığını gösteriyor. Ankette yer alan ‘İş bulma umudu olmayanların’ sayısı 2020 Mayıs döneminde 1 milyon 358 bin kişi olarak ölçülmüş.
DİSK-AR: GENİŞ İŞSİZLİK 17 MİLYONU AŞTI!
TÜİK geniş tanımlı işsiz sayısının 8,6 milyon olduğunu savunuyor. Ancak DİSK-AR rakamın en az iki katı olduğunu raporladı. DİSK-AR’ın Mayıs 2020’de revize edilmiş raporuna göre, geniş tanımlı işsiz sayısı 17 milyon 237 bine yükseldi. Raporda, “34 milyon 508 bin olarak hesapladığımız geniş iş gücüne göre revize edilmiş geniş tanımlı işsizlik (İstihdam kaybı dahil) oranı ise yüzde 50 olarak hesaplandı.” denildi.
2019 mayıs döneminde iş bulma umudu olmayanların sayısı 558 bin kişiydi. Bir yıl sonra 2020 Mayıs ayında söz konusu rakam 1 milyon 358 bine çıktı. İş aramayanlar TÜİK tarafından işsiz kabul edilmiyor.
Kötü yönetildiği için tıkanan Türkiye ekonomisi, yeni iş alanları yaratmakta zorlanıyor. TÜİK’in dün açıkladığı işsizlik rakamlarına göre Mayıs döneminde geçen yılın aynı dönemine göre istihdam edilen kişi sayısı 2 milyon 411 bin kişi azalarak 25 milyon 858 bin kişiye indi. Geçtiğimiz yıl mayıs ayında söz konusu rakam 28 milyon 269 bin kişi olarak açıklanmıştı. İstihdam oranındaki kayıp ise yüzde 4,7 olarak açıklandı. Toplam istihdam oranı yüzde 41,4’e indi. Yine geçtiğimiz yıl Mayıs ayında toplam istihdam oranı yüzde 46,1 olarak ölçülmüştü.
Pandemi döneminde onbinlerce işyerinin kapanmasına rağmen işsiz sayısının nasıl olup da azaldığını kimse bilmiyor. Ancak işsiz sayısının kağıt üzerinde azalmasının en önemli sebeplerinden biri olarak vatandaşın iş aramaktan umudunu kesmiş olması gösteriliyor. Geçtiğimiz yıl mayıs döneminde iş bulma umudu olmayanların sayısı 558 bindi. Bu yıl Mayıs ayında söz konusu rakamın 1 milyon 358 bine çıktığı görüldü. İş aramayanlar TÜİK tarafından işsiz kabul edilmiyor.
GENİŞ TANIMLI İŞSİZ SAYISI 8.6 MİLYON
TÜİK’in anketine göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2020 yılı Mayıs döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 331 bin kişi azalarak 3 milyon 826 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 0,1 puanlık artış ile yüzde 12,9 seviyesinde gerçekleşti. Tarım dışı işsizlik oranı 0,2 puanlık artışla yüzde 15,2 oldu. TÜİK’in verilerine göre mayıs ayında geniş tanımlı işsiz sayısı 8 milyon 651 bin.
DİSK-AR: GERÇEK İŞSİZ SAYISI 17 MİLYON!
Ancak TÜİK’in rakamları kamuoyunda çok inandırıcı bulunmuyor. DİSK-AR da, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) yöntemini esas alarak Kovid-19’un yarattığı gerçek istihdam kaybını ve işsizliği hesapladı. Dün açıklanan rapora göre Kovid-19 etkisiyle revize edilmiş geniş tanımlı işsiz sayısı ve iş kaybı Mayıs 2020’de 17.2 milyona yükseldi. Gerçek işsizlik oranı ise yüzde 50 olarak hesaplandı. İşbaşında olanların son bir yılda sayısı 6,4 milyon kişi azaldı. İşbaşında olanların son bir yılda sayısı 6,4 milyon kişi azaldı.
HİZMET SEKTÖRÜNDE İSTİHDAM 1,6 MİLYON AZALDI
Turizmde yaşanan tıkanma nedeniyle bu dönemde, istihdam edilenlerin sayısı tarım sektöründe 308 bin, sanayi sektöründe 274 bin, inşaat sektöründe 206 bin, hizmet sektöründe 1 milyon 622 bin kişi azaldı.
4 GENÇTEN BİRİ İŞSİZ
15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,6 puanlık artışla yüzde 24.9, istihdam oranı ise 6.8 puan azalarak yüzde 26.6 oldu. Aynı dönemde işgücüne katılma oranı 8,2 puanlık azalışla yüzde 35,4 seviyesinde gerçekleşti. Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %14,0, istihdam oranı %40,9 oldu.
[İlker Doğan] 11.8.2020 [TR724]
Rekabeti çizgi dışına taşıdılar… [Hasan Cücük]
Türk futbolunun 1990’lı yıllarınının başarılı isimleri rekabeti saha kenarına taşıdı. Önümüzdeki sezon Süper Lig 21 takımlı olurken, zirve yarışı verecek Fenerbahçe, Beşiktaş, Başakşehir ve Trabzonspor’un dümeninde genç hocalar olacak. Yıllarca birbirlerine karşı saha içinde mücadele eden genç teknik adamlar, şimdi saha dışında takımlarını başarıya taşımak için ter dökecek.
Pandemiden dolayı bu sezon düşmenin yaşanmadığı Süper Lig 2020-21 sezonu 11 Eylül’de başlayacak. 21 takımla oynanacak yeni sezonda kenar yönetimininde genç hocaların çokluğu dikkat çekiyor. En genç teknik adam Karagümrük’ü 36 yıl aradan sonra Süper Lige taşıyan 37 yaşındaki Şenol Can olurken, en yaşlı isim Galatasaray’ın teknik patronu 66 yaşındaki Fatih Terim. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Başakşehir’in teknik patronlarının özelliği ise 1990’lı yıllardan itibaren saha içinde birbirlerine karşı rakip olmaları oldu.
Zirve yarışındaki takımların kulübesinde bir dönem birlikte futbol oynayan jenerasyon yer alacak. Fenerbahçe 45 yaşındaki Erol Bulut’la yola çıkarken, Beşiktaş’ta 47 yaşındaki Sergen Yalçın, Trabzonspor’da 48 yaşındaki Eddie Newton ve Başakşehir’in 46 yaşındaki şampiyon hocası Okan Buruk ön plana çıkıyor. Bu isimlerden Okan Buruk, Başakşehir’i sürpriz bir şekilde lig şampiyonluğuna taşıyıp, gözlerin genç hocalara çevrilmesini sağladı. Geçen sezona Ünal Karaman yönetiminde başlayan Trabzonspor, çalkantılı bir sezonu 3 teknik adamla tamamladı. Karaman sonrası takım Hüseyin Çimşir’e emanet edilmişti. Sezonun son haftalarında gelen puan kayıplarından sonra Çimşir istifa edince, yerine yardımcısı Eddie Newton geçti. 48 yaşındaki İngiliz hoca, Türkiye Kupası’nı kazanarak, iyi bir başlangıç yaptı.
Beşiktaş’ın teknik patronu Sergen Yalçın, oyunculuk kariyerinde siyah – beyazlı formanın yanı sıra Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor formalarını da giymişti. Erol Bulut ise Fenerbahçe kariyerinden sonra bir dönem kiralık olarak Trabzonspor için ter dökmüştü. Okan Buruk ise yıldızlaştığı Galatasaray dışında Beşiktaş içinde ter dökmüştü.
1 Temmuz 2019’da Karagümrük formasıyla futbola veda eden Şenol Can, ertesi gün yardımcı antrenör olarak göreve başladı. Takımın hem kaptanı hem de teknik patronu olan Erkan Zengin’in kovulmasından sonra Şenol Can takımın başına geçmişti. Sezonun son 7 haftasında görev yapan Can, takımını 36 yıl aradan sonra Süper Lig’e taşıyan isim oldu. Karagümrük yönetimi yeni sezonda Şenol Can yönetiminde devam kararı aldı.
Karagümrük’ün teknik patronu Şenol Can’dan sonra diğer bir genç isim Mert Nobre. 2006’da geldiği Türkiye’den kariyeri sonuna kadar bir daha ayrılmayan Brezilyalı Nobre, Türk vatandaşlığına geçip ismine Mert’i ekletmişti. Gençlerbirliği yönetimi sürpriz bir kararla Hamza Hamzaoğlu’nu gönderirken, takımın dümenini ilk kez teknik adamlık yapacak Mert Nobre’ye emanet etti.
Kulüplerin geneline bakınca genç bir bir değişim göze çarpıyor. Rizespor’da göreve başlayan 44 yaşındaki Stjepan Tomas, ligin yeni ekibi Hatayspor’da 43 yaşındaki Ömer Erdoğan, Antalyaspor’da çıkış yakalayan 44 yaşındaki Tamer Tuna, Göztepe’de 43 yaşındaki İlhan Palut, ve Alanyaspor’da 40 yaşındaki Çağdaş Atan Süper Lig’in diğer genç teknik adamları olarak dikkat çekiyor.
2020-21 sezonunda Süper Lig’de 21 takım arasında en yaşlı teknik direktör Fatih Terim olacak. Galatasaray’ın efsaneleşen ismi Terim, lig başlamadan bir hafta önce 67 yaşına girecek. Fatih Terim, sadece ligin en yaşlı teknik adamı unvanına sahip değil. Ligde 8 şampiyonluk kazanan Terim, en başarılı teknik adam olarak yeni sezonda sahne alacak. Ligin diğer tecrübeli isimleri Yeni Malatyaspor’un 61 yaşındaki hocası Hikmet Karaman ve Sivasspor’da başarı yakalayan 58 yaşındaki Rıza Çalımbay.
Süper Lig’de şampiyonluk gören Ersun Yanal, Aykut Kocaman, Hamza Hamzaoğlu’nun yanı sıra Ünal Karaman, Bülent Uygun, Kemal Özdeş gibi teknik adamlar ise boşta bulunuyor.
[Hasan Cücük] 11.8.2020 [TR724]
Pandemiden dolayı bu sezon düşmenin yaşanmadığı Süper Lig 2020-21 sezonu 11 Eylül’de başlayacak. 21 takımla oynanacak yeni sezonda kenar yönetimininde genç hocaların çokluğu dikkat çekiyor. En genç teknik adam Karagümrük’ü 36 yıl aradan sonra Süper Lige taşıyan 37 yaşındaki Şenol Can olurken, en yaşlı isim Galatasaray’ın teknik patronu 66 yaşındaki Fatih Terim. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Başakşehir’in teknik patronlarının özelliği ise 1990’lı yıllardan itibaren saha içinde birbirlerine karşı rakip olmaları oldu.
Zirve yarışındaki takımların kulübesinde bir dönem birlikte futbol oynayan jenerasyon yer alacak. Fenerbahçe 45 yaşındaki Erol Bulut’la yola çıkarken, Beşiktaş’ta 47 yaşındaki Sergen Yalçın, Trabzonspor’da 48 yaşındaki Eddie Newton ve Başakşehir’in 46 yaşındaki şampiyon hocası Okan Buruk ön plana çıkıyor. Bu isimlerden Okan Buruk, Başakşehir’i sürpriz bir şekilde lig şampiyonluğuna taşıyıp, gözlerin genç hocalara çevrilmesini sağladı. Geçen sezona Ünal Karaman yönetiminde başlayan Trabzonspor, çalkantılı bir sezonu 3 teknik adamla tamamladı. Karaman sonrası takım Hüseyin Çimşir’e emanet edilmişti. Sezonun son haftalarında gelen puan kayıplarından sonra Çimşir istifa edince, yerine yardımcısı Eddie Newton geçti. 48 yaşındaki İngiliz hoca, Türkiye Kupası’nı kazanarak, iyi bir başlangıç yaptı.
Beşiktaş’ın teknik patronu Sergen Yalçın, oyunculuk kariyerinde siyah – beyazlı formanın yanı sıra Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor formalarını da giymişti. Erol Bulut ise Fenerbahçe kariyerinden sonra bir dönem kiralık olarak Trabzonspor için ter dökmüştü. Okan Buruk ise yıldızlaştığı Galatasaray dışında Beşiktaş içinde ter dökmüştü.
1 Temmuz 2019’da Karagümrük formasıyla futbola veda eden Şenol Can, ertesi gün yardımcı antrenör olarak göreve başladı. Takımın hem kaptanı hem de teknik patronu olan Erkan Zengin’in kovulmasından sonra Şenol Can takımın başına geçmişti. Sezonun son 7 haftasında görev yapan Can, takımını 36 yıl aradan sonra Süper Lig’e taşıyan isim oldu. Karagümrük yönetimi yeni sezonda Şenol Can yönetiminde devam kararı aldı.
Karagümrük’ün teknik patronu Şenol Can’dan sonra diğer bir genç isim Mert Nobre. 2006’da geldiği Türkiye’den kariyeri sonuna kadar bir daha ayrılmayan Brezilyalı Nobre, Türk vatandaşlığına geçip ismine Mert’i ekletmişti. Gençlerbirliği yönetimi sürpriz bir kararla Hamza Hamzaoğlu’nu gönderirken, takımın dümenini ilk kez teknik adamlık yapacak Mert Nobre’ye emanet etti.
Kulüplerin geneline bakınca genç bir bir değişim göze çarpıyor. Rizespor’da göreve başlayan 44 yaşındaki Stjepan Tomas, ligin yeni ekibi Hatayspor’da 43 yaşındaki Ömer Erdoğan, Antalyaspor’da çıkış yakalayan 44 yaşındaki Tamer Tuna, Göztepe’de 43 yaşındaki İlhan Palut, ve Alanyaspor’da 40 yaşındaki Çağdaş Atan Süper Lig’in diğer genç teknik adamları olarak dikkat çekiyor.
2020-21 sezonunda Süper Lig’de 21 takım arasında en yaşlı teknik direktör Fatih Terim olacak. Galatasaray’ın efsaneleşen ismi Terim, lig başlamadan bir hafta önce 67 yaşına girecek. Fatih Terim, sadece ligin en yaşlı teknik adamı unvanına sahip değil. Ligde 8 şampiyonluk kazanan Terim, en başarılı teknik adam olarak yeni sezonda sahne alacak. Ligin diğer tecrübeli isimleri Yeni Malatyaspor’un 61 yaşındaki hocası Hikmet Karaman ve Sivasspor’da başarı yakalayan 58 yaşındaki Rıza Çalımbay.
Süper Lig’de şampiyonluk gören Ersun Yanal, Aykut Kocaman, Hamza Hamzaoğlu’nun yanı sıra Ünal Karaman, Bülent Uygun, Kemal Özdeş gibi teknik adamlar ise boşta bulunuyor.
[Hasan Cücük] 11.8.2020 [TR724]
En sevilen günah [M.Nedim Hazar]
A’raf Suresi’nde Şeytan’ın ruh topografyasını çıkarırken, Allah’a karşı duruşunun altındaki en önemli sebebi söyler: Kibir. Öyle bir hastalık ki, yaradan karşısında bile –hâşâ- kendine duyduğu müthiş bir özgüven ile ‘bana mühlet ver, gör bak’ gibisinden diklenir. Ve sonrası malum, insanın aldanması…
Şeytan’ı cennetten kovduran şey küfrü değil kibriydi. İş bu nedenle kibir ve böbürlenme İblis’in en bariz karakteristiğidir.
Bilim her ne kadar meseleyi sebepler dairesine hapsedip, “Para, makam ve gücün getirdiği davranış bozukluğu’ olarak tarif etse de, mesele daha derin ve insanlığın temel problematiklerinden biridir. Belki de bu nedenle Hazreti Mevlana, “Kibir, kendinden habersizliktir” der.
Aslında sahip olunmayan ve belki de hiç olunamayacak olanı varmış gibi gösterme çabası… Elde edilen güç ile bunun desteklenmesi ve üstünlük taşlanması… Belki kısa süreli bir çalım satma, hava atma, hatta bir takım kazanımlar edinilmesi mümkündür ama şunu söylemek mümkündür ki, kibir en fazla zararı sahibine veren insan omuzunun taşımayacağı cam kırığı dolu bir çuvaldır. Ruha yapışan böylesi bir manevi virüs sahibini perişan eder. Kibir öfkeyi, nefreti kısa sürede bulunduğu yere toplar ve manevi bir rende gibi ruhu kemirir durur.
Ego muazzam bir cüretle şişirir kendini ve insan sahip olduğu ile olduğunu zannettiği arasındaki o derin çukurda debelenip durur. Öyle farklı aynalara öyle farklı kostümlerde yansır ki, tevazuu bile bu hastalığa alet edebilir. Kibrin sunduğu yalancı tevazuun ömrü çok kısa sürer bu yüzden. Kibir sahibi o kadar kısa sürede ruhunu şeytana teslim eder ki, kendisi bile inanmaz. İlk cinayetin altında da bu vardır. Kabil, hırsına ve kibrine teslim olur elini kardeşkanına bularken.
Nietzsche, “Kibir ruhu kaplayan deridir” derken tevazu göstermiş bence. İçi çivili bir zırh gibi olsa gerek kibir. Kalın ama delik deşik eden!
Mütemadiyen “Ben” diye sayıklar kibirli kişi, “biz” iğreti durur onun ağzında. Çalım, afra tafra standart donanımdır kibir için. Her meseleyi bir şekilde kendine çevirir ve her olumlu şeyi kendi hissesine atar. “herkes yahşi” değildir onun için, hatta herkes samandır, buğday olan bir tek odur.
Ciddi ve sinsi bir ikiyüzlülüğü de vardır bunlara rağmen. Başka ve daha büyük kibirler karşısında çıkarı için iki büklüm olmaya bile tenezzül eder. Eğilir ve iltifat eder eder hatta! Beklenti, kibrini kısa süreli gizler ve çıkar uğruna yapmadık şebeklik bırakmaz.
Paylaşmaya asla gönlü razı olmaz kibirlinin. Çıkar dışında alçak gönüllülük semtine bile uğramazken, her olumlu tabloya önce kafasını sokmaya çabalar. Resimde bulunmak kibrinin bir parçasıdır. Sonra her şeyi kendine ait kılmak ister. Aksi en ufak bir bakışa bile tahammülü yoktur, velev ki ana-babası bile olsa!
Ne muazzam bir kelimedir “Mütekebbir”!
İnsafı, iz’anı, vasatı yoktur. Merhamet semtinden bile geçmez. Her şeyin ‘En’i kendisidir, başka hayal giremez onun dünyasına, başkası olamaz kibriyet sahasında.
Çıkarıyla çatıştığınız an, rengi değişir. Akla-hayale gelmedik sefilliklere girer; yerinde el-etek öper, yerinde zulmeder, can yakar, hanümanlar yıkar, dahası bütün bu çılgınlıklarını ‘ahvâl-i âdiye’den hadiselermiş gibi görür. Mütekebbirler arasında Karun gibi servetle büyüklük taslayıp “Bu imkânlara ben ilmim ve irfanım sayesinde kavuştum.” (Kasas, 78) diyen, sonra da yerin dibine batırılanlar olduğu gibi, İblis edasıyla, “Ben ondan hayırlıyım..” (A’raf, 12) diyenler, daha da küstahlaşıp “Ben de öldürür ve diriltirim.” (Bakara,258) şeklinde mırıldananlar, büsbütün şirazeden çıkarak, “Ben sizin yüce Rabbinizim.” (Nâziat,24) hezeyanına girenler de olmuştur.
Allah hepimizi bu hastalıktan korusun.
[M.Nedim Hazar] 11.8.2020 [TR724]
Şeytan’ı cennetten kovduran şey küfrü değil kibriydi. İş bu nedenle kibir ve böbürlenme İblis’in en bariz karakteristiğidir.
Bilim her ne kadar meseleyi sebepler dairesine hapsedip, “Para, makam ve gücün getirdiği davranış bozukluğu’ olarak tarif etse de, mesele daha derin ve insanlığın temel problematiklerinden biridir. Belki de bu nedenle Hazreti Mevlana, “Kibir, kendinden habersizliktir” der.
Aslında sahip olunmayan ve belki de hiç olunamayacak olanı varmış gibi gösterme çabası… Elde edilen güç ile bunun desteklenmesi ve üstünlük taşlanması… Belki kısa süreli bir çalım satma, hava atma, hatta bir takım kazanımlar edinilmesi mümkündür ama şunu söylemek mümkündür ki, kibir en fazla zararı sahibine veren insan omuzunun taşımayacağı cam kırığı dolu bir çuvaldır. Ruha yapışan böylesi bir manevi virüs sahibini perişan eder. Kibir öfkeyi, nefreti kısa sürede bulunduğu yere toplar ve manevi bir rende gibi ruhu kemirir durur.
Ego muazzam bir cüretle şişirir kendini ve insan sahip olduğu ile olduğunu zannettiği arasındaki o derin çukurda debelenip durur. Öyle farklı aynalara öyle farklı kostümlerde yansır ki, tevazuu bile bu hastalığa alet edebilir. Kibrin sunduğu yalancı tevazuun ömrü çok kısa sürer bu yüzden. Kibir sahibi o kadar kısa sürede ruhunu şeytana teslim eder ki, kendisi bile inanmaz. İlk cinayetin altında da bu vardır. Kabil, hırsına ve kibrine teslim olur elini kardeşkanına bularken.
Nietzsche, “Kibir ruhu kaplayan deridir” derken tevazu göstermiş bence. İçi çivili bir zırh gibi olsa gerek kibir. Kalın ama delik deşik eden!
Mütemadiyen “Ben” diye sayıklar kibirli kişi, “biz” iğreti durur onun ağzında. Çalım, afra tafra standart donanımdır kibir için. Her meseleyi bir şekilde kendine çevirir ve her olumlu şeyi kendi hissesine atar. “herkes yahşi” değildir onun için, hatta herkes samandır, buğday olan bir tek odur.
Ciddi ve sinsi bir ikiyüzlülüğü de vardır bunlara rağmen. Başka ve daha büyük kibirler karşısında çıkarı için iki büklüm olmaya bile tenezzül eder. Eğilir ve iltifat eder eder hatta! Beklenti, kibrini kısa süreli gizler ve çıkar uğruna yapmadık şebeklik bırakmaz.
Paylaşmaya asla gönlü razı olmaz kibirlinin. Çıkar dışında alçak gönüllülük semtine bile uğramazken, her olumlu tabloya önce kafasını sokmaya çabalar. Resimde bulunmak kibrinin bir parçasıdır. Sonra her şeyi kendine ait kılmak ister. Aksi en ufak bir bakışa bile tahammülü yoktur, velev ki ana-babası bile olsa!
Ne muazzam bir kelimedir “Mütekebbir”!
İnsafı, iz’anı, vasatı yoktur. Merhamet semtinden bile geçmez. Her şeyin ‘En’i kendisidir, başka hayal giremez onun dünyasına, başkası olamaz kibriyet sahasında.
Çıkarıyla çatıştığınız an, rengi değişir. Akla-hayale gelmedik sefilliklere girer; yerinde el-etek öper, yerinde zulmeder, can yakar, hanümanlar yıkar, dahası bütün bu çılgınlıklarını ‘ahvâl-i âdiye’den hadiselermiş gibi görür. Mütekebbirler arasında Karun gibi servetle büyüklük taslayıp “Bu imkânlara ben ilmim ve irfanım sayesinde kavuştum.” (Kasas, 78) diyen, sonra da yerin dibine batırılanlar olduğu gibi, İblis edasıyla, “Ben ondan hayırlıyım..” (A’raf, 12) diyenler, daha da küstahlaşıp “Ben de öldürür ve diriltirim.” (Bakara,258) şeklinde mırıldananlar, büsbütün şirazeden çıkarak, “Ben sizin yüce Rabbinizim.” (Nâziat,24) hezeyanına girenler de olmuştur.
Allah hepimizi bu hastalıktan korusun.
[M.Nedim Hazar] 11.8.2020 [TR724]
Türk-Yunan çatışması senaryosu: Arka plan [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye ve Yunanistan arasında son haftalarda tırmanan gerilim, akıllara Ankara rejiminin bir Türk-Yunan çatışması çıkartmak isteyebileceğini getiriyor. Aya Sofya’nın yeniden camileştirilmesi de bu bağlamda kamuoyunu olası bir çatışmaya moral-motivasyon olarak hazırlama yönünde alınmış bir kamu diplomasisi kararı olarak görülebilir. Daha önce Ergenekon ve Balyoz gibi darbe planlarında Türk-Yunan dalaşı çıkartarak ortama zemin hazırlamak yönünde hareket eden bir derin devlet aklı olduğu bu bağlamda hesaba katılmalı. Türkiye ekonomisinin 2000’li yılların en büyük yapısal krizine doğru serbest düşüşü devam ederken, Ankara’daki rejim muhtemelen reel göstergeleri gölgeleyecek bir kamuflaj planı hazırlamakta. Ulusal bir dava yaratarak dikkatleri ekonomiden ulusal güvenliğe çekmeye çalışıyor. Türkiye’de bu tür anların joker dış ötekisi Ermenistan ve Yunanistan’dır.
Her ne kadar Azerbaycan-Ermenistan anlaşmazlığı Ankara’ya başka fırsatlar da sunsa, bu seçenek Ankara için çok mümkün değil. Rusya Ermenistan’ın arkasında çok sağlam duruyor ve Türkiye’de Rusya’yı provoke etmeme konusunda hala rasyonel bir yaklaşım olduğu anlaşılıyor. Zaten son yıllarda Moskova’nın yörüngesine giren Ankara’da derin devletin bir bölümü Avrasya stratejilerinin temelini Rusya’ya dayandırıyor. Ermenistan’a şekilden esip gürlese de, Ankara’nın Kafkasya’nın Rus arka bahçesi olduğunu iyi anladığı görülüyor. Geriye Yunanistan kalıyor.
Türk-Yunan ilişkileri ulus devlet olarak doğan Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopmasından itibaren hep sorunlu oldu. Yunanistan, çözülme sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu sınırları aleyhine genişlettiği ulusal sınırlarından dolayı Türklerin daima birincil düşmanı olarak algılandı. Yunanistan da Osmanlı yayılmacılığını modern kimliğinin en merkezi yerine koydu. Osmanlı yayılmacılığını geriye çevirmek olarak özetleyebileceğimiz bir ulusal pozisyon aldı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında savaşı kaybeden ve fiilen yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’da kalan topraklarını işgale girişerek, Türk ulusal kurtuluş mücadelesinin ötekisiydi. Özetle, Yunanistan milli kimliğinin ötekisi Türkler olurken, Türkiye modern milli kimliğinin ötekisi de Yunanlılar oldu. Etnik homojen millet konseptinin etkisiyle, 1920’lerde gerçekleşen Mübadele sonrası, bu ötekileştirme toplumları daha fazla etkisi altına aldı. Atatürk ve Venizelos liderliğinde temelleri atılan Türk-Yunan dengesi, Lausanne ve Montreux antlaşmaları ana çerçevesini baz alır. Buna göre Yunanistan, Çanakkale Boğazı’na çok yakın olan Bozcaada ve Gökçeada dışındaki tüm Ege adalarının sahibi olur. Türkiye bu durumu kabullenmiş, adı geçen antlaşmalarda da, 1950’lere kadar izlediği teamül ve gelenekte de bu olguyu olağan kabul etmiştir. Aynı şey Kıbrıs için de söz konusudur. Kıbrıs’ın Britanya kolonisi olduğu dönem boyunca Ankara için Kıbrıs diye bir konu olmadı. 1950’lere kadar dışişlerinde Kıbrıs masası bile yoktu. Kısacası, Lausanne ve Montreux rejimleri, Türkiye’nin sınırlarını açıkça çizdi ve egemenlik-yetki alanlarını belirledi. Mesela Montreux sayesinde Türkiye Boğazlar üzerinde tam egemenlik yetkileri elde etti.
Uluslararası antlaşmalar bir uzlaşıdır. Elbette güç dengesi veya güç konstellasyonu ile yakından ilgilidirler. Asla tam adil bir antlaşma yoktur. Ülkelerin sınırları belirlenirken, var olan güç dengesi ve uluslararası ortam gibi faktörler belirleyicidir. Mevcut antlaşmalar ve uygulana gelen teamül hukuku (örfi hukuk) çok açık. Ege’de Bozcaada ve Gökçeada ile Tavşan Adaları haricindeki tüm adalar Yunanistan’a aittir.
Bu durum 1950’lere kadar Türk hükümetlerince sorun olarak algılanmadı. 1950’lerden itibaren Kıbrıs sorunu ile beraber, Ankara Kıbrıs ve Ege ile ilgilenmeye başladı. Kıbrıs’ta Rumların İngiliz yönetimine karşı mücadelesi karşısında, Türkler İngiliz yönetiminin devamından yana pozisyon aldı. Kıbrıs anlaşmazlığı Ankara’nın Ege konusunda da daha aktif bir politika izlemesiyle sonuçlandı. Türkiye Kıbrıs’a çıkartma yaptığı 1974’ten itibaren Ege’de askeri varlığını sürekli arttırdı. Yunanistan da Kıbrıs çıkartması sonrası Ege’deki adalarını silahlandırmaya başladı.
Ege’de Yunanistan’ın egemenlik haklarından ve uluslararası yazılı ve teamül hukukundan kaynaklanan çok daha avantajlı durum, Ankara tarafından 1960 ve 1970’lerden itibaren giderek artan oranda sorun olarak algılanmaya başlandı. Teknolojinin gelişmesi, özellikle deniz alanlarından petrol ve doğalgaz çıkartılmaya başlanmasıyla birlikte, Ankara’nın Ege’deki dezavantajlı konumuyla ilgili kaygıları arttı. 1970 ve 1980’lerde Yunanistan’ın karasularında ve adalarının yakınlarında petrol arama yönünde sismik araştırmalar yapması nedeniyle, Türkiye de benzeri araştırmalar yapmaya başladı. Türkiye, Yunan adalarının Anadolu yarımadasına yakın olanları için, bu adaların kendi kıta sahanlığı içinde yer aldıklarını ve bu adaların kendi başlarına kıta sahanlıkları olamayacağını iddia etti. Ayrıca 1990’lardan itibaren egemenliği tartışmalı adalar tezini ortaya atarak, üzerinde insan yaşamayan görece küçük adaların ve kayalıkların kendisine ait olduğunu öne sürmeye başladı. Dahası Ankara Yunanistan tarafından silahlandırılan (askeri koruma altına alınan) adaların, Lausanne ve Montreux tarafından kurulan rejime aykırı olduğunu temel bir itiraz noktası haline getirdi. Yine FIR (hava trafiği kontrolü) ile ilgili anlaşmazlık, Ege meseleleri arasında yerini aldı. Buna Batı Trakya’daki Türklerin durumu eklenebilir. Böylece Türk-Yunan anlaşmazlıkları giderek kronik ve karmaşık bir hal aldı.
Burada en kilit önemde olan detaylardan biri, Yunanistan ile Türkiye’nin Ege’de ortaya çıkan bu anlaşmazlıklara yaklaşım metoduna ilişkindir. Yunanistan en başından bu yana hukuki çözümü savunmuş, konunun Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) götürülmesini talep etmiştir. Ankara bu talebi kategorik olarak reddetmiştir. Ankara’ya göre sorunlar “ikili müzakerelerle” çözülmelidir. Yunanistan da buna yanaşmamıştır. Atina’nın temel savı, müzakere edilecek bir durum olmadığı, Türkiye’nin egemenlik haklarına aykırı girişimler içinde olduğu yönündedir. Ankara ise, tüm bu meselelerde Yunanistan’a haksız avantajlar sağlandığını ileri sürmektedir.
Bu bağlamda, 1982 Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi (UDHS) önemlidir. Bu sözleşme denize kıyısı olan devletlere karasularını 12 deniz miline kadar genişletme hakkı vermekte. Dahası, hem UDHS, hem de sözlü uluslararası hukuk teamülleri, adaların da kıta sahanlığı olduğunu kabul ediyor. Türkiye ise yukarıda değindiğim gibi, Yunanistan’a ait doğu Ege adalarının (Anadolu’ya yakın olan adalar) kendi kıta sahanlığı olmadığını, bu adaların Anadolu yarımadasının doğal kıta sahanlığı uzantısı olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle Ankara UDHS’ye taraf olmadı, yani bu uluslararası hukuk metnini imzalamadı. Fakat imzalamasa da, teamül hukuku zaten bu yöndeydi. Yunanistan, Türkiye’nin tezlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunun altını çiziyor. Uluslararası hukuka göre karasularını 12 mile çıkartma hakkı bulunan Yunanistan, Türkiye’nin bu hamleyi “casus belli” (savaş nedeni) ilan etmesinden dolayı, parlamentosu bunu kabul etmiş de olsa, uygulamıyor.
Son zamanlarda Türkiye Libya’da paramiliter güçler kullanarak etki elde etmeye çalışırken, işbirliği yaptığı Libya rejimi ile ikili anlaşma yaparak doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge alanlarını genişletmeye çalışıyor. Bunu yaparken, Yunanistan’ın Anadolu kıyısına yakın adacığı Meis’i Türk karasularında gösteriyor ve bu ada sanki yokmuş gibi yapıyor. Diğer doğu Ege adaları için de benzer bir planlama içinde hareket ediyor. Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve İsrail’le anlaşarak fosil enerji arama çalışmalarında bulunurken, uluslararası hukuka göre kabul gören mevcut statükodan hareket ediyor.
Burada tespit edilmesi gereken şudur: hangi taraf statükodan yanadır, hangi taraf revizyonisttir? Bu soruya odaklanmadan, anlaşmazlığın doğasını anlamak ve bir yargıda bulunmak imkânsızdır.
Ege ve doğu Akdeniz’deki politikaları bakımından Türkiye ve Yunanistan’ın dış politika davranışlarını ve stratejik hamlelerini büyüteç altına aldığımızda, karşımıza çıkan, Türkiye’nin mevcut durumdan (statükodan) memnun olmayan ve değişim talep eden taraf olduğudur. Ankara, sınırları tartışmaya açıyor. Bunu da “hakkının yendiği” veya “haksızlığa uğradığı” argümanıyla yapıyor. Oysa Atina, kendisine Lausanne, Montreux ve UDHS tarafından verilmiş olan haklarına göre hareket ediyor. Bu haklar, Türk tarafına dezavantaj getiriyor mu? Şüphesiz! Fakat mevcut statüko 1920’lerden itibaren yerleşik nizam haline geldiğinde bu dezavantajlar ortaya çıkmıştır. 100 yıldır süren bir statüko oluşmuş, bir teamül hukuku meydana gelmiştir. Bu hukuk, yazılı hukuka (Lausanne ve Montreux’ye) dayandığı kadar, UDHS ve teamül hukukunca da kuvvetle desteklenmektedir. Yunanistan bir ada devletidir. Ege’deki tüm adalar, adı geçen birkaç Türk adası haricinde, Yunanistan’ındır. Uluslararası hukuka göre tartışmasız bir biçimde Doğu Ege adaları da dâhil olmak üzere tüm Yunan adalarının kıta sahanlığı vardır. Aynı kıta sahanlığı Bozcada ve Gökçeada için de söz konusudur. Yunanistan’ın yerleşik uluslararası hukuka göre karasularını 12 mile kadar genişletme hakkı vardır. Kaldı ki buna itiraz eden Türkiye’nin kendisi, Karadeniz’de ve Akdeniz’de 12 mil uygulaması yapmaktadır. Türk tarafı, Ege’nin özel bir deniz olduğunu ileri sürüyor. Hayır. Ege özel bir deniz değil. Sadece Ege’deki adalar Yunanistan’a ait. Türkiye bu durumu imza koyduğu Lausanne ve Montreux antlaşmaları ile kabul etmiş. İş burada bitmiş. İtirazı vardıysa neden bu antlaşmalara imza koydu?
Hiç kimse uluslararası hukukun mutlak eşitlik ve adalet vaat ettiğini söyleyemez. Uluslararası hukukun çok büyük bir bölümü ikili ve çoklu antlaşmalar hukukudur. Lausanne ve Montreux de uluslararası hukuk metinleridir. Türkiye örneğin İstanbul ve Çanakkale boğazı ile Marmara’nın egemenlik haklarını Montreux ile elde etti. Şimdi mesela Karadeniz’e kıyısı olan başka devletler Montreux’nün Türkiye’ye egemenlik hakları sağlamasından dolayı itiraz etseler ve Boğazların ve Marmara’nın yine uluslararası bir komisyonca idare edilmesini talep etseler, Ankara’nın tepkisi ne olurdu?
Ankara’nın kabul etmekte zorlandığı, mevcut sınırlarıdır. Kara sınırlarıyla deniz veya hava sınırları arasında doğa ve teknik olarak bir fark yoktur. Nasıl ki bir başka devletin kara sınırları içinde kalan bir bölgeyi ele geçirmeye çalışmak yayılmacılıksa, bir başka devletin deniz sınırlarını kabul etmemek be güç kullanarak kendi kontrolü altına almaya çalışmak, yayılmacılıktır. Uluslararası hukukun kabul ettiği, adaların da tıpkı kıyı devletleri gibi kendi kıta sahanlıkları vardır ilkesini işine gelmedi diye kabul etmemek, bu yayılmacılığa zemin uydurma girişimidir. Tüm dünya bunu görüyor. Eğe bu pozisyon doğru olsaydı, neden 1920’lerin başından itibaren 1950’lere kadar otuz yılı aşkın bir süre Türkiye bunu hiç dillendirmedi? Atatürk’ten veya İnönü’den daha çok mu vatanseverdir bugünkü siyasi kadro ve bürokratlar?
Türkiye’nin enerji bakımından dışa bağımlı olmasının yarattığı baskıyı anlıyorum. Fakat bu bağımlılığı aşmanın yolu despotlukla ve güç kullanımıyla statüko karşıtı, uluslararası hukuku çiğneyen, yayılmacı bir pozisyon almak değil. Dahası, enerji bağımlılığını azaltmak için a) tek yönlü bağımlılık yerine enerji tedarikçilerini çeşitlendirmek, b) alternatif yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek, c) Türkiye’nin geniş kara ve deniz sınırları içinde fosil enerji araştırmalarını yoğunlaştırmak, d) barışçı ve işbirliğine yönelen politikalar izleyerek, komşu ülkelerle ortak konsorsiyumlar ve paktlar kurmaya gayret etmek doğru politikalar olacaktır. Fakat öyle anlaşılıyor ki, enerji bağımlılığı sadece bir tür meşruiyet sağlama aracıdır. Görünen çok açık! Ankara’daki otoriter rejim, batan ekonomi ve dağ gibi büyüyen insan hakları sorunlarını bastırmak ve dikkatleri dağıtmak için, şahin politikalar izliyor. İktidarlarını korumak için savaş çığırtkanlığı yapan bir rejimdir söz konusu olan!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.8.2020 [TR724]
Her ne kadar Azerbaycan-Ermenistan anlaşmazlığı Ankara’ya başka fırsatlar da sunsa, bu seçenek Ankara için çok mümkün değil. Rusya Ermenistan’ın arkasında çok sağlam duruyor ve Türkiye’de Rusya’yı provoke etmeme konusunda hala rasyonel bir yaklaşım olduğu anlaşılıyor. Zaten son yıllarda Moskova’nın yörüngesine giren Ankara’da derin devletin bir bölümü Avrasya stratejilerinin temelini Rusya’ya dayandırıyor. Ermenistan’a şekilden esip gürlese de, Ankara’nın Kafkasya’nın Rus arka bahçesi olduğunu iyi anladığı görülüyor. Geriye Yunanistan kalıyor.
Türk-Yunan ilişkileri ulus devlet olarak doğan Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopmasından itibaren hep sorunlu oldu. Yunanistan, çözülme sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu sınırları aleyhine genişlettiği ulusal sınırlarından dolayı Türklerin daima birincil düşmanı olarak algılandı. Yunanistan da Osmanlı yayılmacılığını modern kimliğinin en merkezi yerine koydu. Osmanlı yayılmacılığını geriye çevirmek olarak özetleyebileceğimiz bir ulusal pozisyon aldı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında savaşı kaybeden ve fiilen yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’da kalan topraklarını işgale girişerek, Türk ulusal kurtuluş mücadelesinin ötekisiydi. Özetle, Yunanistan milli kimliğinin ötekisi Türkler olurken, Türkiye modern milli kimliğinin ötekisi de Yunanlılar oldu. Etnik homojen millet konseptinin etkisiyle, 1920’lerde gerçekleşen Mübadele sonrası, bu ötekileştirme toplumları daha fazla etkisi altına aldı. Atatürk ve Venizelos liderliğinde temelleri atılan Türk-Yunan dengesi, Lausanne ve Montreux antlaşmaları ana çerçevesini baz alır. Buna göre Yunanistan, Çanakkale Boğazı’na çok yakın olan Bozcaada ve Gökçeada dışındaki tüm Ege adalarının sahibi olur. Türkiye bu durumu kabullenmiş, adı geçen antlaşmalarda da, 1950’lere kadar izlediği teamül ve gelenekte de bu olguyu olağan kabul etmiştir. Aynı şey Kıbrıs için de söz konusudur. Kıbrıs’ın Britanya kolonisi olduğu dönem boyunca Ankara için Kıbrıs diye bir konu olmadı. 1950’lere kadar dışişlerinde Kıbrıs masası bile yoktu. Kısacası, Lausanne ve Montreux rejimleri, Türkiye’nin sınırlarını açıkça çizdi ve egemenlik-yetki alanlarını belirledi. Mesela Montreux sayesinde Türkiye Boğazlar üzerinde tam egemenlik yetkileri elde etti.
Uluslararası antlaşmalar bir uzlaşıdır. Elbette güç dengesi veya güç konstellasyonu ile yakından ilgilidirler. Asla tam adil bir antlaşma yoktur. Ülkelerin sınırları belirlenirken, var olan güç dengesi ve uluslararası ortam gibi faktörler belirleyicidir. Mevcut antlaşmalar ve uygulana gelen teamül hukuku (örfi hukuk) çok açık. Ege’de Bozcaada ve Gökçeada ile Tavşan Adaları haricindeki tüm adalar Yunanistan’a aittir.
Bu durum 1950’lere kadar Türk hükümetlerince sorun olarak algılanmadı. 1950’lerden itibaren Kıbrıs sorunu ile beraber, Ankara Kıbrıs ve Ege ile ilgilenmeye başladı. Kıbrıs’ta Rumların İngiliz yönetimine karşı mücadelesi karşısında, Türkler İngiliz yönetiminin devamından yana pozisyon aldı. Kıbrıs anlaşmazlığı Ankara’nın Ege konusunda da daha aktif bir politika izlemesiyle sonuçlandı. Türkiye Kıbrıs’a çıkartma yaptığı 1974’ten itibaren Ege’de askeri varlığını sürekli arttırdı. Yunanistan da Kıbrıs çıkartması sonrası Ege’deki adalarını silahlandırmaya başladı.
Ege’de Yunanistan’ın egemenlik haklarından ve uluslararası yazılı ve teamül hukukundan kaynaklanan çok daha avantajlı durum, Ankara tarafından 1960 ve 1970’lerden itibaren giderek artan oranda sorun olarak algılanmaya başlandı. Teknolojinin gelişmesi, özellikle deniz alanlarından petrol ve doğalgaz çıkartılmaya başlanmasıyla birlikte, Ankara’nın Ege’deki dezavantajlı konumuyla ilgili kaygıları arttı. 1970 ve 1980’lerde Yunanistan’ın karasularında ve adalarının yakınlarında petrol arama yönünde sismik araştırmalar yapması nedeniyle, Türkiye de benzeri araştırmalar yapmaya başladı. Türkiye, Yunan adalarının Anadolu yarımadasına yakın olanları için, bu adaların kendi kıta sahanlığı içinde yer aldıklarını ve bu adaların kendi başlarına kıta sahanlıkları olamayacağını iddia etti. Ayrıca 1990’lardan itibaren egemenliği tartışmalı adalar tezini ortaya atarak, üzerinde insan yaşamayan görece küçük adaların ve kayalıkların kendisine ait olduğunu öne sürmeye başladı. Dahası Ankara Yunanistan tarafından silahlandırılan (askeri koruma altına alınan) adaların, Lausanne ve Montreux tarafından kurulan rejime aykırı olduğunu temel bir itiraz noktası haline getirdi. Yine FIR (hava trafiği kontrolü) ile ilgili anlaşmazlık, Ege meseleleri arasında yerini aldı. Buna Batı Trakya’daki Türklerin durumu eklenebilir. Böylece Türk-Yunan anlaşmazlıkları giderek kronik ve karmaşık bir hal aldı.
Burada en kilit önemde olan detaylardan biri, Yunanistan ile Türkiye’nin Ege’de ortaya çıkan bu anlaşmazlıklara yaklaşım metoduna ilişkindir. Yunanistan en başından bu yana hukuki çözümü savunmuş, konunun Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) götürülmesini talep etmiştir. Ankara bu talebi kategorik olarak reddetmiştir. Ankara’ya göre sorunlar “ikili müzakerelerle” çözülmelidir. Yunanistan da buna yanaşmamıştır. Atina’nın temel savı, müzakere edilecek bir durum olmadığı, Türkiye’nin egemenlik haklarına aykırı girişimler içinde olduğu yönündedir. Ankara ise, tüm bu meselelerde Yunanistan’a haksız avantajlar sağlandığını ileri sürmektedir.
Bu bağlamda, 1982 Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi (UDHS) önemlidir. Bu sözleşme denize kıyısı olan devletlere karasularını 12 deniz miline kadar genişletme hakkı vermekte. Dahası, hem UDHS, hem de sözlü uluslararası hukuk teamülleri, adaların da kıta sahanlığı olduğunu kabul ediyor. Türkiye ise yukarıda değindiğim gibi, Yunanistan’a ait doğu Ege adalarının (Anadolu’ya yakın olan adalar) kendi kıta sahanlığı olmadığını, bu adaların Anadolu yarımadasının doğal kıta sahanlığı uzantısı olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle Ankara UDHS’ye taraf olmadı, yani bu uluslararası hukuk metnini imzalamadı. Fakat imzalamasa da, teamül hukuku zaten bu yöndeydi. Yunanistan, Türkiye’nin tezlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunun altını çiziyor. Uluslararası hukuka göre karasularını 12 mile çıkartma hakkı bulunan Yunanistan, Türkiye’nin bu hamleyi “casus belli” (savaş nedeni) ilan etmesinden dolayı, parlamentosu bunu kabul etmiş de olsa, uygulamıyor.
Son zamanlarda Türkiye Libya’da paramiliter güçler kullanarak etki elde etmeye çalışırken, işbirliği yaptığı Libya rejimi ile ikili anlaşma yaparak doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge alanlarını genişletmeye çalışıyor. Bunu yaparken, Yunanistan’ın Anadolu kıyısına yakın adacığı Meis’i Türk karasularında gösteriyor ve bu ada sanki yokmuş gibi yapıyor. Diğer doğu Ege adaları için de benzer bir planlama içinde hareket ediyor. Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve İsrail’le anlaşarak fosil enerji arama çalışmalarında bulunurken, uluslararası hukuka göre kabul gören mevcut statükodan hareket ediyor.
Burada tespit edilmesi gereken şudur: hangi taraf statükodan yanadır, hangi taraf revizyonisttir? Bu soruya odaklanmadan, anlaşmazlığın doğasını anlamak ve bir yargıda bulunmak imkânsızdır.
Ege ve doğu Akdeniz’deki politikaları bakımından Türkiye ve Yunanistan’ın dış politika davranışlarını ve stratejik hamlelerini büyüteç altına aldığımızda, karşımıza çıkan, Türkiye’nin mevcut durumdan (statükodan) memnun olmayan ve değişim talep eden taraf olduğudur. Ankara, sınırları tartışmaya açıyor. Bunu da “hakkının yendiği” veya “haksızlığa uğradığı” argümanıyla yapıyor. Oysa Atina, kendisine Lausanne, Montreux ve UDHS tarafından verilmiş olan haklarına göre hareket ediyor. Bu haklar, Türk tarafına dezavantaj getiriyor mu? Şüphesiz! Fakat mevcut statüko 1920’lerden itibaren yerleşik nizam haline geldiğinde bu dezavantajlar ortaya çıkmıştır. 100 yıldır süren bir statüko oluşmuş, bir teamül hukuku meydana gelmiştir. Bu hukuk, yazılı hukuka (Lausanne ve Montreux’ye) dayandığı kadar, UDHS ve teamül hukukunca da kuvvetle desteklenmektedir. Yunanistan bir ada devletidir. Ege’deki tüm adalar, adı geçen birkaç Türk adası haricinde, Yunanistan’ındır. Uluslararası hukuka göre tartışmasız bir biçimde Doğu Ege adaları da dâhil olmak üzere tüm Yunan adalarının kıta sahanlığı vardır. Aynı kıta sahanlığı Bozcada ve Gökçeada için de söz konusudur. Yunanistan’ın yerleşik uluslararası hukuka göre karasularını 12 mile kadar genişletme hakkı vardır. Kaldı ki buna itiraz eden Türkiye’nin kendisi, Karadeniz’de ve Akdeniz’de 12 mil uygulaması yapmaktadır. Türk tarafı, Ege’nin özel bir deniz olduğunu ileri sürüyor. Hayır. Ege özel bir deniz değil. Sadece Ege’deki adalar Yunanistan’a ait. Türkiye bu durumu imza koyduğu Lausanne ve Montreux antlaşmaları ile kabul etmiş. İş burada bitmiş. İtirazı vardıysa neden bu antlaşmalara imza koydu?
Hiç kimse uluslararası hukukun mutlak eşitlik ve adalet vaat ettiğini söyleyemez. Uluslararası hukukun çok büyük bir bölümü ikili ve çoklu antlaşmalar hukukudur. Lausanne ve Montreux de uluslararası hukuk metinleridir. Türkiye örneğin İstanbul ve Çanakkale boğazı ile Marmara’nın egemenlik haklarını Montreux ile elde etti. Şimdi mesela Karadeniz’e kıyısı olan başka devletler Montreux’nün Türkiye’ye egemenlik hakları sağlamasından dolayı itiraz etseler ve Boğazların ve Marmara’nın yine uluslararası bir komisyonca idare edilmesini talep etseler, Ankara’nın tepkisi ne olurdu?
Ankara’nın kabul etmekte zorlandığı, mevcut sınırlarıdır. Kara sınırlarıyla deniz veya hava sınırları arasında doğa ve teknik olarak bir fark yoktur. Nasıl ki bir başka devletin kara sınırları içinde kalan bir bölgeyi ele geçirmeye çalışmak yayılmacılıksa, bir başka devletin deniz sınırlarını kabul etmemek be güç kullanarak kendi kontrolü altına almaya çalışmak, yayılmacılıktır. Uluslararası hukukun kabul ettiği, adaların da tıpkı kıyı devletleri gibi kendi kıta sahanlıkları vardır ilkesini işine gelmedi diye kabul etmemek, bu yayılmacılığa zemin uydurma girişimidir. Tüm dünya bunu görüyor. Eğe bu pozisyon doğru olsaydı, neden 1920’lerin başından itibaren 1950’lere kadar otuz yılı aşkın bir süre Türkiye bunu hiç dillendirmedi? Atatürk’ten veya İnönü’den daha çok mu vatanseverdir bugünkü siyasi kadro ve bürokratlar?
Türkiye’nin enerji bakımından dışa bağımlı olmasının yarattığı baskıyı anlıyorum. Fakat bu bağımlılığı aşmanın yolu despotlukla ve güç kullanımıyla statüko karşıtı, uluslararası hukuku çiğneyen, yayılmacı bir pozisyon almak değil. Dahası, enerji bağımlılığını azaltmak için a) tek yönlü bağımlılık yerine enerji tedarikçilerini çeşitlendirmek, b) alternatif yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek, c) Türkiye’nin geniş kara ve deniz sınırları içinde fosil enerji araştırmalarını yoğunlaştırmak, d) barışçı ve işbirliğine yönelen politikalar izleyerek, komşu ülkelerle ortak konsorsiyumlar ve paktlar kurmaya gayret etmek doğru politikalar olacaktır. Fakat öyle anlaşılıyor ki, enerji bağımlılığı sadece bir tür meşruiyet sağlama aracıdır. Görünen çok açık! Ankara’daki otoriter rejim, batan ekonomi ve dağ gibi büyüyen insan hakları sorunlarını bastırmak ve dikkatleri dağıtmak için, şahin politikalar izliyor. İktidarlarını korumak için savaş çığırtkanlığı yapan bir rejimdir söz konusu olan!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
"IMF'ye borç verebilecek güçteydik, şimdi IBAN dağıtıyoruz"
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, kendisi eleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yanıt verdi. Babacan, "Ekonomi yönetimini teslim ettiğimde Türkiye, IMF'ye borç verebilecek güçteydi. Fakat bugün maalesef IBAN verip halktan yardım isteyen bir yönetim var." dedi
Tayyip Erdoğan, başkanlığında yapılan Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı sonrası yaptığı açıklamada ekonomi ile ilgili değerlendirmeler yaptı. Erdoğan, ''Boşuna avucunuzu ovuşturmayın. Biz o kapıları kapadık. IMF bizden 5 milyar dolar istedi. O zamanki bakan(Ali Babacan) ‘bu borcu verelim mi’ dedi. ‘Verelim’ dedim. Bugün borcu alan yarın talimat alır. Şimdi parti kurmuş bize ekonomi dersi veriyor. Önce bunu bir defa herkesin görmesi gerekiyor" dedi.
DEVA Genel Başkanı Babacan da sosyal medya hesabından Erdoğan'a yanıt verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın IMF tespitine katıldığını yazan Babacan, "Ekonomi yönetimini teslim ettiğimde Türkiye, IMF'ye borç verebilecek güçteydi. Fakat bugün maalesef IBAN verip halktan yardım isteyen bir yönetim var." ifadelerini kullandı. Babacan ayrıca ders vermediklerini ekonomi düze çıksın diye öneri sunduklarını belirtti.
[Samanyolu Haber] 11.8.2020
Tayyip Erdoğan, başkanlığında yapılan Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı sonrası yaptığı açıklamada ekonomi ile ilgili değerlendirmeler yaptı. Erdoğan, ''Boşuna avucunuzu ovuşturmayın. Biz o kapıları kapadık. IMF bizden 5 milyar dolar istedi. O zamanki bakan(Ali Babacan) ‘bu borcu verelim mi’ dedi. ‘Verelim’ dedim. Bugün borcu alan yarın talimat alır. Şimdi parti kurmuş bize ekonomi dersi veriyor. Önce bunu bir defa herkesin görmesi gerekiyor" dedi.
DEVA Genel Başkanı Babacan da sosyal medya hesabından Erdoğan'a yanıt verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın IMF tespitine katıldığını yazan Babacan, "Ekonomi yönetimini teslim ettiğimde Türkiye, IMF'ye borç verebilecek güçteydi. Fakat bugün maalesef IBAN verip halktan yardım isteyen bir yönetim var." ifadelerini kullandı. Babacan ayrıca ders vermediklerini ekonomi düze çıksın diye öneri sunduklarını belirtti.
[Samanyolu Haber] 11.8.2020
"IMF bizden borç istemedi, yalan"
Tayyip Erdoğan'ın bakanlarla yaptığı toplantı sonrası IMF'nin Türkiye'den 5 milyar dolar borç istediği yönündeki açıklamasını bir kez daha tekrar edince, eski Merkez Bankası Başkanı ve İyi Parti Milletvekili Durmuş Yılmaz, "yalan" dedi.
Erdoğan Türkiye'nin ekonomide nereden nereye geldiğini rakamlarla anlattığı konuşmasında Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) Türkiye'den 5 milyar dolar istediğini bir kez daha söyledi.
Erdoğan, "Boşuna avucunuzu ovuşturmayın. Biz o kapıları kapadık. IMF bizden 5 milyar dolar istedi. O zamanki bakan 'bu borcu verelim mi' dedi. 'Verelim' dedim. Bugün borcu alan yarın talimat alır" dedi.
Erdoğan'ın bu açıklamasına Twitter hesabından yorum yapan eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, "Şu IMF'ye 5 milyar borç verme konusu. En ağır kelimeyi kullanmak için çok zorlandım, bulabildiğim kelime YALAN" diye yazdı.
IMF'nin Türkiye'den borç istemediğin belirten Durmuş Yılmaz, "İhtiyati fona TAAHHÜTTE bulunuldu. Taahhüt gerçekleşmedi. İspatı: MB bilançosunda böyle bir borç kaydı yok" dedi.
İktisatçılar, IMF'nin 2008 krizi sonrasında ihtiyat için kaynak oluşturma kararı aldığını, ülkelerden fon taahhüdünde bulunmalarını istediğini ama sonrası IMF'nin bu taahhüdü kullanmaktan vazgeçtiğini söylüyor.
[Samanyolu Haber] 11.8.2020
Erdoğan Türkiye'nin ekonomide nereden nereye geldiğini rakamlarla anlattığı konuşmasında Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) Türkiye'den 5 milyar dolar istediğini bir kez daha söyledi.
Erdoğan, "Boşuna avucunuzu ovuşturmayın. Biz o kapıları kapadık. IMF bizden 5 milyar dolar istedi. O zamanki bakan 'bu borcu verelim mi' dedi. 'Verelim' dedim. Bugün borcu alan yarın talimat alır" dedi.
Erdoğan'ın bu açıklamasına Twitter hesabından yorum yapan eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, "Şu IMF'ye 5 milyar borç verme konusu. En ağır kelimeyi kullanmak için çok zorlandım, bulabildiğim kelime YALAN" diye yazdı.
IMF'nin Türkiye'den borç istemediğin belirten Durmuş Yılmaz, "İhtiyati fona TAAHHÜTTE bulunuldu. Taahhüt gerçekleşmedi. İspatı: MB bilançosunda böyle bir borç kaydı yok" dedi.
İktisatçılar, IMF'nin 2008 krizi sonrasında ihtiyat için kaynak oluşturma kararı aldığını, ülkelerden fon taahhüdünde bulunmalarını istediğini ama sonrası IMF'nin bu taahhüdü kullanmaktan vazgeçtiğini söylüyor.
[Samanyolu Haber] 11.8.2020
Bazı Ayetler Üzerine - 2 [Abdullah Aymaz]
Fransız Prof. Dr. Maurice Bucaille, “Tevrat, İnciller, KUR’AN-I KERİM ve BİLİM” isimli eserinde diyor ki:
“Hicr Sûresinin 14. Ve 15. Âyetlerinde şöyle buyruluyor: ‘Onlara gökten bir kapı açsak da oraya çıkacak olsalardı: -Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir topluluğuz’ derlerdi.” Bu, insanın hayal edebileceğinden farklı olan, beklenmedik bir manzara karşısındaki hayreti ifade eder. (…) Âyet, uzay yolculuklarınca görülecek olan beklenmedik manzara karşısındaki bakışların alt üst olması, büyülenmiş olma izlenimi… gibi tepkileri tasvir ediyor. İşte insanın dünya etrafında ilk uçuşunu yaptığı tarih olan 1961’den beri, astronotlar bu hârika macerayı böylece yaşadılar. Nitekim bilinmektedir ki, dünya atmosferinin ötesinde bulunduğunda gök, dünyadakilere göründüğü gibi, asla açık mavi surette görünmez. Bize açık mavi görünmesi, güneş ışığının, atmosfer tabakaları tarafından emilmesi olaylarının neticesidir. Uzayda, dünya atmosferinin ötesinde bulunan bir gözlemci, göğü siyah görürken dünyayı ise –yine dünya atmosferinde ışığın emilmesi olayları sebebiyle – mavimtırak renkte bir hâle ile çevrelenmiş görür. Aynı anda – atmosferi olmayan ay ise- göğün siyah fonu üzerinde kendisine has renkleri ile gözükür.
Demek ki bu, insan için, kendisine uzayda görünen, tamamen yeni bir manzaradır. Bu manzaranın fotoğrafları, zamanımız insanları yönünden artık alışılmış şeyler arasına girmiş bulunuyor…
“Nasa Astronotu Ellen Baker’ın söylediği şu söz üzerine, 23 Nisan 2014 tarihli Zaman gazetesinde:
“Uzaydan bakınca Dünya muhteşem; düşmanlıklar anlamsız” başlıklı bir haber vardı:
İnsanoğlunun uzaya dair gerçekleştirmek istediği ne varsa çalışmalarıyla bu konuda çığır açan Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) astronotlarından biri, dün İzmir’deydi. Uzay kampında öğrencilerle bir araya gelerek tecrübelerini paylaşan isim Ellen Baker’dı. Atlantis ve Columbia uzay mekikleriyle uzaya 1989-1995 yılları arasında üç sefer giderek toplamda yaklaşık 28 gün 14 saat uzay uçuşu yapan Baker, dünyadaki çekişmeleri anlamsız bulduğunu ifade etti. Uzaydan bakıldığında Dünya’nın muhteşem göründüğüne, hatta kelimelerle tarif etmenin imkansız olduğuna değinen Baker, “Uzay mekiğinden bakarken böylesine güzel görünen Dünya’da düşmanlığın ve acıların yaşandığına inanmak gerçekten çok zor.” diye konuştu.
Sunumunda uzaydan çekilmiş Ay, gün doğumu, yanardağ fotoğraflarına yer veren Baker’ın çektiği fotoğraflar arasında yer alan Türkiye, İzmir ve İstanbul büyük ilgi gördü.
Evet bu gerçekler bize aynı zamanda, 1400 seneden daha önce gelmiş Kur’an-ı Kerimin, ancak çağımızda anlaşılacak gerçekleri tâ o zaman anlattığını anlamış oluyoruz. Bizim Kitabımız, bütün zamanları ve bütün mekânları bilen ve zaten onları yaratmış olan Cenab-ı Hakkın Ezelî Kelamıdır…
“Eğer biz onlara gökten bir kapı açsak, onlar da yukarı çıksalar, gözlerimiz bulandı; büyülenmiş gibi olduk, derler.” (Hıcr / 14-15)
Uçaktan dünyaya 10-11 km’den bakıldığında, hassas bir yazar şöyle diyebilir:
“Pamuk deryası gibi bulutların üzerinde havanın açık mavi şeffaflığı içinde iken beşerilikten uzaklaşmış, dünyanın zihni süsleyen tesirinden manevi âlemin parlaklığına doğru uzaklaşmış, bizim kemâlsizliğimizden bu kemâlin nur ve haşmetine doğru uzaklaşmış gibi idim… Orada ben kainatla ne kadar çok beraberlik duyuyordum. Hele 11 kilometreden sonra 30-40 km’ye kadar yüksekliği kaplayan stratosfere çıkılsa, göğün manzarası daha ziyade değişir. Bunun dışındaki iyonasfere yükselince o zaman ışıkla karanlıktan mürekkep başka bir âleme girilir. Burada güneş sarı veya kırmızımsı değil, çelik renginde bir küre gibi görünür. Çünkü yeryüzünde gördüğümüz renkler, havanın tesiriyle bize öyle görünmektedir. Şu gördüğümüz dünya hayatının ötesine ait metafizik konular da aynı şekilde, dünyeviliğe çeken muhitin havası içinde beliremez.
“Onlar dünya hayatının dış yüzünü biliyorlar. Fakat âhiretten gafildirler.” (Rum / 7)
* * *
“Gökleri ve yeri yaratması ve dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Onun delillerindendir.” (Rum / 22)
Dünyada hâlen mevcut 2800’e yakın dildeki kelimeler arasında pek azının müşterek oluşu ses bolluğunun delilidir. Aslında dört bin kadar lisan oluşmuş fakat zamanla unutulmuştur. Muhitine uyum için ırklar –renkler meydana gelmiş. Renk farkları Allah’ın ihsan ve takdir ile insanları güneşten korumak için esmer renkli boya maddesini yapan ve hiç durmadan kendini yenileyen cildin bir özelliğidir. Göz saç ve cild renklerinde ve biçimlerindeki çeşitlilik de o kadar çoktur. Eski lisanlar üzerine araştırma yapan bilginler lisan bakımından insan ruhundaki ana hatların değişmediğini fark etmişlerdir.
* * *
“Ona, köşke giriniz, denildi. Onu su sandı da bacaklarını açtı. Süleyman dedi ki, o camdan döşenmiş bir köşktür.” (Neml / 44)
Belkıs (Kraliçe) altı su dolu ve üstü cam kaplı olan bu salona benzer yere gelince yanılmış, böyle söylemişti. 1946 yılında Suriye’de (Humus) ile (Karyeteyn) arasında Muhtemelen Hz. Süleyman Aleyhisselam tarafından yaptırılmış ve daha sonra Belkıs’ın yaz mevsimini geçirdiği bir havuz bulunmuş. İçi renkli camlarla süslü, kenarı mermerle kaplı olan bu havuzun suları tedavi için iyi geliyormuş. Tabiî dünyada ilk defa sırçadan bir saray ve giriş kısmı da içinde deniz hayvanları bulunan ve üstü billur kaplı bir havuz olarak yaptırıldığı için Kraliçe Belkıs bir anda şaşırıp öyle davrandığından Süleyman Aleyhisselam tarafından ‘o camdan döşenmiş bir köşktür’ diye izah edilip uyarılmıştır.
[Abdullah Aymaz] 11.8.2020 [Samanyolu Haber]
“Hicr Sûresinin 14. Ve 15. Âyetlerinde şöyle buyruluyor: ‘Onlara gökten bir kapı açsak da oraya çıkacak olsalardı: -Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir topluluğuz’ derlerdi.” Bu, insanın hayal edebileceğinden farklı olan, beklenmedik bir manzara karşısındaki hayreti ifade eder. (…) Âyet, uzay yolculuklarınca görülecek olan beklenmedik manzara karşısındaki bakışların alt üst olması, büyülenmiş olma izlenimi… gibi tepkileri tasvir ediyor. İşte insanın dünya etrafında ilk uçuşunu yaptığı tarih olan 1961’den beri, astronotlar bu hârika macerayı böylece yaşadılar. Nitekim bilinmektedir ki, dünya atmosferinin ötesinde bulunduğunda gök, dünyadakilere göründüğü gibi, asla açık mavi surette görünmez. Bize açık mavi görünmesi, güneş ışığının, atmosfer tabakaları tarafından emilmesi olaylarının neticesidir. Uzayda, dünya atmosferinin ötesinde bulunan bir gözlemci, göğü siyah görürken dünyayı ise –yine dünya atmosferinde ışığın emilmesi olayları sebebiyle – mavimtırak renkte bir hâle ile çevrelenmiş görür. Aynı anda – atmosferi olmayan ay ise- göğün siyah fonu üzerinde kendisine has renkleri ile gözükür.
Demek ki bu, insan için, kendisine uzayda görünen, tamamen yeni bir manzaradır. Bu manzaranın fotoğrafları, zamanımız insanları yönünden artık alışılmış şeyler arasına girmiş bulunuyor…
“Nasa Astronotu Ellen Baker’ın söylediği şu söz üzerine, 23 Nisan 2014 tarihli Zaman gazetesinde:
“Uzaydan bakınca Dünya muhteşem; düşmanlıklar anlamsız” başlıklı bir haber vardı:
İnsanoğlunun uzaya dair gerçekleştirmek istediği ne varsa çalışmalarıyla bu konuda çığır açan Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) astronotlarından biri, dün İzmir’deydi. Uzay kampında öğrencilerle bir araya gelerek tecrübelerini paylaşan isim Ellen Baker’dı. Atlantis ve Columbia uzay mekikleriyle uzaya 1989-1995 yılları arasında üç sefer giderek toplamda yaklaşık 28 gün 14 saat uzay uçuşu yapan Baker, dünyadaki çekişmeleri anlamsız bulduğunu ifade etti. Uzaydan bakıldığında Dünya’nın muhteşem göründüğüne, hatta kelimelerle tarif etmenin imkansız olduğuna değinen Baker, “Uzay mekiğinden bakarken böylesine güzel görünen Dünya’da düşmanlığın ve acıların yaşandığına inanmak gerçekten çok zor.” diye konuştu.
Sunumunda uzaydan çekilmiş Ay, gün doğumu, yanardağ fotoğraflarına yer veren Baker’ın çektiği fotoğraflar arasında yer alan Türkiye, İzmir ve İstanbul büyük ilgi gördü.
Evet bu gerçekler bize aynı zamanda, 1400 seneden daha önce gelmiş Kur’an-ı Kerimin, ancak çağımızda anlaşılacak gerçekleri tâ o zaman anlattığını anlamış oluyoruz. Bizim Kitabımız, bütün zamanları ve bütün mekânları bilen ve zaten onları yaratmış olan Cenab-ı Hakkın Ezelî Kelamıdır…
“Eğer biz onlara gökten bir kapı açsak, onlar da yukarı çıksalar, gözlerimiz bulandı; büyülenmiş gibi olduk, derler.” (Hıcr / 14-15)
Uçaktan dünyaya 10-11 km’den bakıldığında, hassas bir yazar şöyle diyebilir:
“Pamuk deryası gibi bulutların üzerinde havanın açık mavi şeffaflığı içinde iken beşerilikten uzaklaşmış, dünyanın zihni süsleyen tesirinden manevi âlemin parlaklığına doğru uzaklaşmış, bizim kemâlsizliğimizden bu kemâlin nur ve haşmetine doğru uzaklaşmış gibi idim… Orada ben kainatla ne kadar çok beraberlik duyuyordum. Hele 11 kilometreden sonra 30-40 km’ye kadar yüksekliği kaplayan stratosfere çıkılsa, göğün manzarası daha ziyade değişir. Bunun dışındaki iyonasfere yükselince o zaman ışıkla karanlıktan mürekkep başka bir âleme girilir. Burada güneş sarı veya kırmızımsı değil, çelik renginde bir küre gibi görünür. Çünkü yeryüzünde gördüğümüz renkler, havanın tesiriyle bize öyle görünmektedir. Şu gördüğümüz dünya hayatının ötesine ait metafizik konular da aynı şekilde, dünyeviliğe çeken muhitin havası içinde beliremez.
“Onlar dünya hayatının dış yüzünü biliyorlar. Fakat âhiretten gafildirler.” (Rum / 7)
* * *
“Gökleri ve yeri yaratması ve dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Onun delillerindendir.” (Rum / 22)
Dünyada hâlen mevcut 2800’e yakın dildeki kelimeler arasında pek azının müşterek oluşu ses bolluğunun delilidir. Aslında dört bin kadar lisan oluşmuş fakat zamanla unutulmuştur. Muhitine uyum için ırklar –renkler meydana gelmiş. Renk farkları Allah’ın ihsan ve takdir ile insanları güneşten korumak için esmer renkli boya maddesini yapan ve hiç durmadan kendini yenileyen cildin bir özelliğidir. Göz saç ve cild renklerinde ve biçimlerindeki çeşitlilik de o kadar çoktur. Eski lisanlar üzerine araştırma yapan bilginler lisan bakımından insan ruhundaki ana hatların değişmediğini fark etmişlerdir.
* * *
“Ona, köşke giriniz, denildi. Onu su sandı da bacaklarını açtı. Süleyman dedi ki, o camdan döşenmiş bir köşktür.” (Neml / 44)
Belkıs (Kraliçe) altı su dolu ve üstü cam kaplı olan bu salona benzer yere gelince yanılmış, böyle söylemişti. 1946 yılında Suriye’de (Humus) ile (Karyeteyn) arasında Muhtemelen Hz. Süleyman Aleyhisselam tarafından yaptırılmış ve daha sonra Belkıs’ın yaz mevsimini geçirdiği bir havuz bulunmuş. İçi renkli camlarla süslü, kenarı mermerle kaplı olan bu havuzun suları tedavi için iyi geliyormuş. Tabiî dünyada ilk defa sırçadan bir saray ve giriş kısmı da içinde deniz hayvanları bulunan ve üstü billur kaplı bir havuz olarak yaptırıldığı için Kraliçe Belkıs bir anda şaşırıp öyle davrandığından Süleyman Aleyhisselam tarafından ‘o camdan döşenmiş bir köşktür’ diye izah edilip uyarılmıştır.
[Abdullah Aymaz] 11.8.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)