Almanya Dışişleri Bakanlığı, Türk medyasının içinde bulunduğu durum hakkında 38 sayfalık bir rapor hazırladı. Buna göre, Türkiye’deki mevcut basın kuruluşlarının yüzde 90’ı hükümetle iş ilişkisi içindeki şirketlere ait. Darbe girişiminden bu yana 200’den fazla kurum kapatılırken, 3 binden fazla gazeteci de işsiz kaldı.
Alman devlet televizyon kanalları WDR ve NDR, Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın hazırladığı ‘Türk basının durumu’ raporunu ele geçirdi. Çarpıcı bilgilerin yer aldığı raporda, Türk basınının yüzde 90 oranında devlet ile ilişkisi olan grupların denetiminde olduğunun altı çizildi. “Neredeyse basın tamamen senkronize hareket ediyor” değerlendirmesinin yer aldığı raporda, darbe girişiminden bu yana en az 3 bin gazetecinin işini kaybettiğine dikkat çekildi.
İLK KEZ BU KADAR AÇIK
NDR’den Reiko Pinkert ve WDR’den Andreas Spinrath tarafından hazırlanan habere göre Alman Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’de medyanın durumuna ilişkin bir iç durum raporu hazırladı. Ağustos 2018 tarihli raporda karamsar bir tablo çizen Alman diplomatlar Türk basınının çalışma şartları hakkında çarpıcı değerledirmelerde bulundu.
AFRİN HAREKATI HUKUKA AYKIRI
Raporda, “İfade ve basın özgürlüğü akut bir tehdit altında” ifadesi dikkat çekerken Türk medyasının neredeyse tamamen eşgüdüm halinde hareket ettiğine vurgu yapılıyor. Türk ordusunun, Suriye’nin kuzeyindeki Afrin’e yönelik “uluslararası hukuka aykırı müdahalesi” hakkında operasyon öncesinde “vatansever haber yapılması” uyarısı yapıldığı hatırlatılıyor.
YAŞANANLAR NAZİLEŞTİRME GİBİ
Raporda Türkiye’deki durum hakkında “Gleichgeschaltet” benzetmesi yapılıyor. Nazi terminolojisine ait bu ifade, tarihte “Nazileştirme süreci“ için kullanılıyor. Alman tarih kitaplarına göre bu sürecin amacı, ekonomiden medyaya, kültürden eğitime kadar toplumun her alanında totaliter bir kontrol sistemi kurulmasını amaçlıyordu.
‘SORUMLUSUNA KIRMIZI HALI SERDİLER’
Rapordaki bu ifadeye dikkat çeken Sol Parti Milletvekili Sevim Taşdelen, NDR‘ye yaptığı değerlendimede şunları söyledi: “Alman hükümeti bu tarihsel “Gleichgeschaltet“ terimini kullanıyorsa, bu ifade Türkiye’deki durumun ne kadar tehditkâr bir hal aldığını ortaya koyar. Bunun yanında aynı zamanda Alman hükümetinin iki yüzlülüğünü de gösterir. ‘Gleichschaltung‘un sorumlu kişisine devlet ziyareti için kırmızı halıyı çıkardı.“ Alman hükümetinin geçtiğimiz haftalarda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı Berlin’de ağırlamasını sert şekilde eleştiren Dağdelen, federal hükümetten bu konuda açıklama yapmasını da istedi.
ELEŞTİREN TUTUKLANIYOR
38 sayfalık Dışişleri Bakanlığı durum raporu, bugüne kadar hazırlanan metinlerin en keskini olarak dikkat çekiyor. Rapora göre Erdoğan’ı eleştiren gazeteciler tutuklanıyor. “Gözaltındaki gazeteciler polis nezaretinde kötü muameleye maruz kaldıklarını bildiriyorlar“ ifadeleri yer alıyor.
200 BASIN KURULUŞUNA KİLİT
Rapora göre “son iki yılda yaklaşık 200 basın kuruluşu olağanüstü hal kararlarıyla kapatıldı, çünkü bu kuruluşların Fethullah Gülen’e yakın oldukları iddia ediliyordu. Gülen’in bir zamanlar Erdoğan’la yakın ilişkisi vardı ancak Türk hükümeti şimdi onu iki yıl önceki darbe girişiminin sorumlusu olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle onun takipçileri de ciddi şekilde zulüm görüyor.“
3 BİN GAZETECİ İŞİNİ KAYBETTİ
Dışişleri Bakanlığı’na göre, “yaklaşık 3 bin gazeteci Gülenci veya PKK sempatizanı olduğu iddia edilen kurumlarının kapatılması nedeniyle işlerini kaybetti ve yeni bir iş bulma şansı da yok” Bununla birlikte çok sayıda gazeteci de “üretilen” suçlamalar nedeniyle gözaltına alındı. Halen Türk basın mensuplarının yaklaşık yüzde 90’ı da iktidar partisi AKP ile maddi olarak bağlantılı şirketlerde çalışıyor. Kalan medya ise reklamverenlerin tehdit edilmesi nedeniyle mali olarak son nefesini vermek üzere. Bu nedenle şimdiye kadar hükümete eleştirel bakabilen bu medya kuruluşları şimdi kendilerini giderek daha da fazla sansürlemek durumunda kalacak.
‘BERLİN BASKI UYGULAMALI’
Raporu NDR’ye değerlendiren Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü Almanya temsilcisi Christian Mihr, Türkiye’nin basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 157. sırada yer aldığına dikkat çekti. Politikacılara sorumluluklarını yerine getirmeye davet eden Mihr, “Federal hükümet, Türkiye’deki gazetecilerin durumunu iyileştirmek için çalışmalı. Özellikle de haksız şekilde hapsedilen gazetecilerin serbest bırakılması için Türkiye’ye baskı uygulamalı” dedi.
‘YATIRIMLAR ŞARTA BAĞLANMALI’
Mihr, ekim ayı sonunda Almanya’dan işadamlarından oluşan bir heyet ile Türkiye’ye gitmesi beklenen Federal Ekonomi Bakanı Peter Altmaier’a çağrıda da bulundu. Mihr, “Herhangi bir Alman yatırım taahhüdü, özellikle gereksiz yere hapsedilen gazetecilerin serbest bırakılması ve gazetecilerin durumunu iyileştirmek için belirli Türk taahhütlerine bağlı olmalı” dedi. Mihr, bunun yanında federal hükümetin de özellikle Almanya’da sürgündeki Türk gazetecilere çok daha fazla vermesi gerektiğini söyledi.
[Emir Korkmaz] 17.10.2018 [Kronos.News]
''Bill Gates'ten zekileri var' [Safvet Senih]
İşadamlarından bir grubun 1998 senesi bir sohbetlerine katılmıştım. K.Ö. dedi ki: “Türkiye’nin önü açık… Rusya’da da belirsizlikler var ama bu durum geçince, herşeyi aşacak, çünkü halkın elinde para var. Hatta kriz olduğu günden sonra Antalya’da bulunan Rus turistler tatillerini uzatıyorlar.”
Sonra B. Ç. Şunları söyledi: “Orta Asya’da iş yapmadan ben Hizmeti tanımıyordum. Baktım üst düzey idareciler çocuklarını Hizmetin okullarına kaydettirmek için bizden yardı istiyorlar ve okulları ve eğitimi övüyorlardı. Gerçekten ben de yakından tanıyınca çok takdir ettim. Sonra seyahat için bir heyetle Japonya’ya gitmiştik. Bizim heyeti hava alanında Hizmetin gençleri karşıladılar. Onlar Japon Üniversitesinde okuyor, hem de Türkçe kurs veriyorlarmış. Japon Profesörler bilhassa bir tanesini çok övdüler. Hatta onun Bill Gates’ten daha zeki olduğunu söylediler. Türkçe kursları saat onda bitiyormuş fakat Japon gençler saat gece ondan sonra da kurstan ayrılmak istemiyorlarmış. Çünkü huzur buluyorlarmış ve bu mânevî duygu onları orada tutuyormuş. Biz de saat 22:30’dan sonra ziyaretlerine gittik. Heyette bulunan Orta Asyalı üst seviye bir hanımefendi “Benim çocuğum da o okullarda okuyordu. Beğeniyordum. Ama Japonya ve dünya boyutunda şahit olduğum şeyler bana çok tesir etti..” dedi.
* * *
Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli’ye bir düğünde mikrofonu ağzına tutup “Bir konuşma yap!” dediler. O da, “Beni zorda bırakmayın. Bana Prof. Neşet Çağatay bizzat anlatmıştı. Isparta’dan millet vekili olarak adaylığını koymuş. Bir kazaya gitmişler. Orada delegeler de varmış. Tabii Neşet Beyin orada kendi partililerine güzel bir konuşma yapması gerekiyormuş. Fakat milletvekili adaylarından bir çarıklı erkan-ı harp gelmiş, kendisine, ‘Hocam, ben kısa bir giriş konuşma yapacağım. Sonra siz uzun uzun hitabede bulunursunuz.’ diye izin isteyerek kürsüye çıkmış. Kendisinin partiye büyük hizmetlerinden, uzun uzun bahsedip kendi propagandasını en güzel şekilde yaptıktan sonra da: ‘Şimdi sizlere sayın profesörümüz Türk Bayrağının öneminden bahsedecekler” diye bir de dayatmada bulunmuş. Neşet Çağatay bu sefer kara kara düşünmeye başlamış…” Ekrem Pakdemirli, bunları anlattıktan sonra, “Aramızda kim bilir nice böyle çarıklı erkan-ı harpler vardır.” demiş.
* * *
Yusuf Bey 1999 başı Kıbrıs’tan dönmüştü. Dedi ki: “Uçaktan inince bir taksiye bindim. Kıbrıslı şoför kendi şivesiyle başından geçenleri anlatıyordu: ‘Ramazanda iki tane çok asortik hanım yolcularımı götürüyordum. Onlar oruçlarını nerede açacaklarını kararlaştırıyorlardı. Onların oruçlu olacaklarını hiç tahmin etmiyordum. Otelde mi, yoksa kumar masasının bir köşesinde mi oruç açacaklarını konuşurken, ben ‘Hem oruç ibadeti, hem kumar nasıl oluyor? Bu paralarla fabrika açsanız veya ordumuza yardım yapsanız daha iyi olmaz mı?’ dedim. Bana ‘Sen direksiyonuna bak. Elâlemin parasından sana ne?’ dediler. Çok kötü duruma düştüm. Peki şimdi bu kumarcıların ibadeti ne olacak?’ diye şoför bana soru sordu… Ben de, ‘Allah, hem yapılan ibadetlerin, hem de işlenen günahların hesabını ayrı ayrı bilir. Mahşer günü mizan başında ameller tartılırken, amellerin iyilik ve kötülük durumlarına göre, daha doğrusu terazinin kefesinin ağır basan tarafına göre muamele eder.’ dedim.
Şoför bu sefer yine bir hatırası ile devam etti: “Bir gün yine havaalanından bir avukatı aldım. Cep telefonundan hanımını aramak istedi, cep telefonu çalışmıyordu burada… Hanımına Adana’da olduğunu söyleyecekmiş. Çünkü uçağa binerken öyle demiş. Ben ‘Kıbrıs’tan bir telefon ediver’ dedim. “Olmaz. Kıbrıs’ta olduğumu anlar.’ dedi. Geri dönmek istedi ama o saatte Türkiye’ye uçak yoktu. Doğruca Kumarhaneye gitti… Bana da ‘Bekle’ dedi. Bekledim. Sabah oldu. Gözleri kan çanağı gibi olmuş. Kendi kendine söyleniyor: ‘Milyarları kaybettim!.. Hanıma nerede olduğumu söylemedim. Ben şimdi ne yapacağım!..’ diyordu.”
* * *
Merhum Faruk Bey dedi ki: “Turgutlu’da kasaplık yapıyoruz. Otobüsteydim, beni tam restoranın yanında indirdiler. Ama onları koruyucu köpekleri vardı… Azılılar… Hırlıyorlar.. Ödüm koptu. Üzerime gelmeye başladılar. Birden Üstadın, böyle köpekler için ‘Biz hain değiliz!..’ deyişi aklıma geldi. Ben de bağırarak, aynı sözü söyledim. Bir den frene basmış gibi yerlerinde kaldılar.”
Sözü kim söylemiş, hangi makamda söylemiş, çok mühimdir.
[Safvet Senih] 17.10.2018 [Samanyolu Haber]
Sonra B. Ç. Şunları söyledi: “Orta Asya’da iş yapmadan ben Hizmeti tanımıyordum. Baktım üst düzey idareciler çocuklarını Hizmetin okullarına kaydettirmek için bizden yardı istiyorlar ve okulları ve eğitimi övüyorlardı. Gerçekten ben de yakından tanıyınca çok takdir ettim. Sonra seyahat için bir heyetle Japonya’ya gitmiştik. Bizim heyeti hava alanında Hizmetin gençleri karşıladılar. Onlar Japon Üniversitesinde okuyor, hem de Türkçe kurs veriyorlarmış. Japon Profesörler bilhassa bir tanesini çok övdüler. Hatta onun Bill Gates’ten daha zeki olduğunu söylediler. Türkçe kursları saat onda bitiyormuş fakat Japon gençler saat gece ondan sonra da kurstan ayrılmak istemiyorlarmış. Çünkü huzur buluyorlarmış ve bu mânevî duygu onları orada tutuyormuş. Biz de saat 22:30’dan sonra ziyaretlerine gittik. Heyette bulunan Orta Asyalı üst seviye bir hanımefendi “Benim çocuğum da o okullarda okuyordu. Beğeniyordum. Ama Japonya ve dünya boyutunda şahit olduğum şeyler bana çok tesir etti..” dedi.
* * *
Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli’ye bir düğünde mikrofonu ağzına tutup “Bir konuşma yap!” dediler. O da, “Beni zorda bırakmayın. Bana Prof. Neşet Çağatay bizzat anlatmıştı. Isparta’dan millet vekili olarak adaylığını koymuş. Bir kazaya gitmişler. Orada delegeler de varmış. Tabii Neşet Beyin orada kendi partililerine güzel bir konuşma yapması gerekiyormuş. Fakat milletvekili adaylarından bir çarıklı erkan-ı harp gelmiş, kendisine, ‘Hocam, ben kısa bir giriş konuşma yapacağım. Sonra siz uzun uzun hitabede bulunursunuz.’ diye izin isteyerek kürsüye çıkmış. Kendisinin partiye büyük hizmetlerinden, uzun uzun bahsedip kendi propagandasını en güzel şekilde yaptıktan sonra da: ‘Şimdi sizlere sayın profesörümüz Türk Bayrağının öneminden bahsedecekler” diye bir de dayatmada bulunmuş. Neşet Çağatay bu sefer kara kara düşünmeye başlamış…” Ekrem Pakdemirli, bunları anlattıktan sonra, “Aramızda kim bilir nice böyle çarıklı erkan-ı harpler vardır.” demiş.
* * *
Yusuf Bey 1999 başı Kıbrıs’tan dönmüştü. Dedi ki: “Uçaktan inince bir taksiye bindim. Kıbrıslı şoför kendi şivesiyle başından geçenleri anlatıyordu: ‘Ramazanda iki tane çok asortik hanım yolcularımı götürüyordum. Onlar oruçlarını nerede açacaklarını kararlaştırıyorlardı. Onların oruçlu olacaklarını hiç tahmin etmiyordum. Otelde mi, yoksa kumar masasının bir köşesinde mi oruç açacaklarını konuşurken, ben ‘Hem oruç ibadeti, hem kumar nasıl oluyor? Bu paralarla fabrika açsanız veya ordumuza yardım yapsanız daha iyi olmaz mı?’ dedim. Bana ‘Sen direksiyonuna bak. Elâlemin parasından sana ne?’ dediler. Çok kötü duruma düştüm. Peki şimdi bu kumarcıların ibadeti ne olacak?’ diye şoför bana soru sordu… Ben de, ‘Allah, hem yapılan ibadetlerin, hem de işlenen günahların hesabını ayrı ayrı bilir. Mahşer günü mizan başında ameller tartılırken, amellerin iyilik ve kötülük durumlarına göre, daha doğrusu terazinin kefesinin ağır basan tarafına göre muamele eder.’ dedim.
Şoför bu sefer yine bir hatırası ile devam etti: “Bir gün yine havaalanından bir avukatı aldım. Cep telefonundan hanımını aramak istedi, cep telefonu çalışmıyordu burada… Hanımına Adana’da olduğunu söyleyecekmiş. Çünkü uçağa binerken öyle demiş. Ben ‘Kıbrıs’tan bir telefon ediver’ dedim. “Olmaz. Kıbrıs’ta olduğumu anlar.’ dedi. Geri dönmek istedi ama o saatte Türkiye’ye uçak yoktu. Doğruca Kumarhaneye gitti… Bana da ‘Bekle’ dedi. Bekledim. Sabah oldu. Gözleri kan çanağı gibi olmuş. Kendi kendine söyleniyor: ‘Milyarları kaybettim!.. Hanıma nerede olduğumu söylemedim. Ben şimdi ne yapacağım!..’ diyordu.”
* * *
Merhum Faruk Bey dedi ki: “Turgutlu’da kasaplık yapıyoruz. Otobüsteydim, beni tam restoranın yanında indirdiler. Ama onları koruyucu köpekleri vardı… Azılılar… Hırlıyorlar.. Ödüm koptu. Üzerime gelmeye başladılar. Birden Üstadın, böyle köpekler için ‘Biz hain değiliz!..’ deyişi aklıma geldi. Ben de bağırarak, aynı sözü söyledim. Bir den frene basmış gibi yerlerinde kaldılar.”
Sözü kim söylemiş, hangi makamda söylemiş, çok mühimdir.
[Safvet Senih] 17.10.2018 [Samanyolu Haber]
Kadına şiddet var, cezası yok [Mehmet Dinç]
Türkiye’de kadınların yüzde 27’si hayatlarında en az bir kere tacize maruz kalıyor. Fakat tacizin ceza kanununda suç olarak görülmemesi sebebiyle bu fiili işleyenler cezasız kalıyor.
Avrupa Konseyi’nin Kadına ve Aile İçi Şiddete Karşı Mücadele Uzmanları Grubu (GREVIO), Türkiye’de kadına yönelik şiddet, STK’lara uygulanan kısıtlamalar, zorla ve küçük yaşta evlilik, mağdurun korunmaması ve ceza hukukundaki boşluklara dikkat çeken bir rapor hazırladı.
GREVIO’nun hazırladığı rapora göre, kadınların yüzde 25’inden fazlası 18 yaşından önce erken veya zorla evlendiriliyor. Bu oran kırsal alanlarda yüzde 32’lere kadar çıkıyor. GREVİO uzmanları, kadınları şiddetten korumak için alınan tedbirlerle ilgili ilerlemeyi olumlu görüyor. Ancak, şiddet eylemlerinin etkin bir şekilde soruşturulduğu, kovuşturulduğu ve cezalandırıldığına dair yeterli kanıt bulunmadığından, cezasızlığın bir endişe kaynağı olmaya devam ettiğini vurguluyor. Uzmanlar, Türkiye’nin önleme, koruma, kovuşturma ve bütünleşmiş politikaların kadına karşı şiddete tepki vermesini sağlamak için daha fazla çaba sarf etmesi gerektiğine işaret ediyor.
Şikayet az, damgalanma korkusu kolluk kuvvetlerine güvensizlik çok
GREVIO, kadına yönelik şiddetin raporlama oranlarının düşük olmasından endişe duyduğunu rapora yansıttı. Mağdurların bu türden şiddet olaylarını bildirmesini engelleyen etmenler, “damgalanma, misilleme korkusu, faile ekonomik bağımlılık, hukukun bilinmemesi, dil engeli ve kolluk kuvvetlerine güvensizlik olarak sıralandı. Tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimlerini, kurbanlar tarafından neredeyse hiç rapor edilmediği vurgulandı.
Bildirilmeyen taciz ve tecavüz olayları tekrar riskini artırıyor
Tecavüz olayının, “mağdurun hatası” veya “aile için utanç” olarak algılanmasının yanlış bir düşünce olduğunu ifade eden GREVIO uzmanları, bu “çarpık görüş” nedeniyle, tecavüz kurbanlarının daha fazla şiddete maruz kalma riskiyle karşı karşıya olduğunu ve cezalandırılma olasılığının düştüğünün altını çizdi.
Rapora göre, Türk toplumunda en üst düzey politika ve yönetimler dahil olmak üzere kadına yönelik şiddet, kadınların rolüne yönelik kısıtlayıcı ve kalıplaşmış görüşlerin yaygınlığını koruyor ve bu durumun devam etmesi endişeleri artırıyor.
“Hafifletme ve cezai indirim” endişe verici boyutlarda
GREVIO, cinsel istismar davalarında mağduru suçlayacak şekilde “hafifletici sebep veya cezai indirim” uygulamalarının mağduru korumadığı hatta suçluyu cesaretlendirip teşvik ettiğine dikkat çekti. Raporda “Kadına yönelik şiddet davalarında, cinsiyetçi önyargıyı ve mağdurun suçlanmasını yansıtacak şekilde, takdire bağlı hafifletme konusunda endişe duymaktadır.” ifadesi yer aldı.
Kadın örgütlerinin faaliyetleri kısıtlanıyor
Bağımsız kadın örgütlerine yönelik giderek artan kısıtlayıcı koşulların “alarm” verdiğine işaret eden GREVIO, Türk makamlarına bu kötüye gidişin düzeltilmesi için şunların yapılması çağrısında bulundu:
GREVIO NEDİR?
11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan, 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe giren İstanbul sözleşmesi, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir. Kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşme özelliği taşıyan İstanbul Sözleşmesini Türkiye imzalamıştır.
GREVİO (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu) ise sözleşme maddelerinin gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini denetlemek için kurulmuştur ve kadına yönelik şiddet alanında uzman üyelerden oluşmaktadır. Türkiye’ye yönelik ilk değerlendirme sürecine ilişkin anket formunu Ocak 2017’de göndermiştir.
[Mehmet Dinç] 17.10.2018 [TR724]
Avrupa Konseyi’nin Kadına ve Aile İçi Şiddete Karşı Mücadele Uzmanları Grubu (GREVIO), Türkiye’de kadına yönelik şiddet, STK’lara uygulanan kısıtlamalar, zorla ve küçük yaşta evlilik, mağdurun korunmaması ve ceza hukukundaki boşluklara dikkat çeken bir rapor hazırladı.
GREVIO’nun hazırladığı rapora göre, kadınların yüzde 25’inden fazlası 18 yaşından önce erken veya zorla evlendiriliyor. Bu oran kırsal alanlarda yüzde 32’lere kadar çıkıyor. GREVİO uzmanları, kadınları şiddetten korumak için alınan tedbirlerle ilgili ilerlemeyi olumlu görüyor. Ancak, şiddet eylemlerinin etkin bir şekilde soruşturulduğu, kovuşturulduğu ve cezalandırıldığına dair yeterli kanıt bulunmadığından, cezasızlığın bir endişe kaynağı olmaya devam ettiğini vurguluyor. Uzmanlar, Türkiye’nin önleme, koruma, kovuşturma ve bütünleşmiş politikaların kadına karşı şiddete tepki vermesini sağlamak için daha fazla çaba sarf etmesi gerektiğine işaret ediyor.
Şikayet az, damgalanma korkusu kolluk kuvvetlerine güvensizlik çok
GREVIO, kadına yönelik şiddetin raporlama oranlarının düşük olmasından endişe duyduğunu rapora yansıttı. Mağdurların bu türden şiddet olaylarını bildirmesini engelleyen etmenler, “damgalanma, misilleme korkusu, faile ekonomik bağımlılık, hukukun bilinmemesi, dil engeli ve kolluk kuvvetlerine güvensizlik olarak sıralandı. Tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimlerini, kurbanlar tarafından neredeyse hiç rapor edilmediği vurgulandı.
Bildirilmeyen taciz ve tecavüz olayları tekrar riskini artırıyor
Tecavüz olayının, “mağdurun hatası” veya “aile için utanç” olarak algılanmasının yanlış bir düşünce olduğunu ifade eden GREVIO uzmanları, bu “çarpık görüş” nedeniyle, tecavüz kurbanlarının daha fazla şiddete maruz kalma riskiyle karşı karşıya olduğunu ve cezalandırılma olasılığının düştüğünün altını çizdi.
Rapora göre, Türk toplumunda en üst düzey politika ve yönetimler dahil olmak üzere kadına yönelik şiddet, kadınların rolüne yönelik kısıtlayıcı ve kalıplaşmış görüşlerin yaygınlığını koruyor ve bu durumun devam etmesi endişeleri artırıyor.
“Hafifletme ve cezai indirim” endişe verici boyutlarda
GREVIO, cinsel istismar davalarında mağduru suçlayacak şekilde “hafifletici sebep veya cezai indirim” uygulamalarının mağduru korumadığı hatta suçluyu cesaretlendirip teşvik ettiğine dikkat çekti. Raporda “Kadına yönelik şiddet davalarında, cinsiyetçi önyargıyı ve mağdurun suçlanmasını yansıtacak şekilde, takdire bağlı hafifletme konusunda endişe duymaktadır.” ifadesi yer aldı.
Kadın örgütlerinin faaliyetleri kısıtlanıyor
Bağımsız kadın örgütlerine yönelik giderek artan kısıtlayıcı koşulların “alarm” verdiğine işaret eden GREVIO, Türk makamlarına bu kötüye gidişin düzeltilmesi için şunların yapılması çağrısında bulundu:
- Kadınlara yönelik şiddete karşı, kurumsal alandaki boşlukları tespit etme ve tedbirlerini, uygun şekilde güçlendirmek;
- Zorla evlendirme kendi başına bir suç olarak kabul edilmeli. Tecavüz veya taciz mağdurunun faille evlenmeye zorlanmasını sonlandırılmalı.
- Dijital alanda olası tacizler de dahil “taciz” ayrı bir suçlama olarak görülmeli;
- Mağdurları daha fazla şiddet ve zarara karşı korumak için etkili tedbirler uygulayarak sistematik olarak gözden geçirme ve risk azaltma hesaba katılmalı ve şiddet eylemleri araştırılmalı ve cezalandırılmalı;
- Devlet görevlileri, görevlerini yerine getiremeyen, şiddet eylemleri gerçekleştiren, şiddete tolerans gösteren, basite alan veya mağdurları suçlu hissettiren görevlileri sorumlu tutulmalı;
- Kolluk kuvvetleri ve yargı mensuplarının şiddet olgusuna karşı duyarlılık ve farkındalığını artırmak için, eğitimler ve yönergeler geliştirilmeli.
GREVIO NEDİR?
11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan, 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe giren İstanbul sözleşmesi, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir. Kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşme özelliği taşıyan İstanbul Sözleşmesini Türkiye imzalamıştır.
GREVİO (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu) ise sözleşme maddelerinin gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini denetlemek için kurulmuştur ve kadına yönelik şiddet alanında uzman üyelerden oluşmaktadır. Türkiye’ye yönelik ilk değerlendirme sürecine ilişkin anket formunu Ocak 2017’de göndermiştir.
[Mehmet Dinç] 17.10.2018 [TR724]
Sağlıklı psikoloji için altın kurallar
Günümüzde yaşam boyu bir ruhsal hastalıkla karşılaşma ihtimali yüzde 30 olarak belirtiliyor. Dünya genelinde 450 milyon kişi ruhsal hastalıklardan etkileniyor. Bu da her dört kişiden birinin, yaşamı boyunca bir ruhsal hastalık geçirmesinin söz konusu olduğunu gösteriyor. Psikiyatrist Dr. Nehir Kürklü, bireyin ailesiyle, yakın çevresiyle ilişkilerinde denge, uyum ve doyum yoksa ruhsal sorunlar yaşayabileceğine dikkat çekiyor.
Ruhsal bozuklukların kişinin biyopsikososyal yapısını bozar ve kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilediğine işaret eden Dr. Kürklü, ’’Bu kişiler dikkatini toparlayamaz, zamanla tahammül gücü azalır ve kişilerarası ilişkileri bozulmaya başlar. Uyku kalitesi olmayan kişiler uykuya dalma ve sabah uyanma güçlükleri yaşar. Kişide zamanla tükenmişlik belirtileri ortaya çıkar. Halsizlik, gün içinde yorgun hissetme, unutkanlık, enerji azlığı, hayattan eskisi gibi zevk alamama, değersizlik düşünceleri, kaygı ve endişe artışı görülebilir.’’ dedi.
Ruhsal sıkıntılar yaşayan kişilerde birtakım bedensel belirtiler de ortaya çıkabilir. Bunlar; baş ağrıları, sindirim sistemi bozuklukları, cilt reaksiyonları, yaygın vücut ağrıları, cinsel fonksiyonlarda bozulma, çarpıntı, nefes almada güçlükler olarak sayılabilir. Psikiyatrik belirtiler yaşayan kişiler yaşadıkları bu durumu gelip geçici bir sorun olarak görerek kendi başlarına üstesinden gelmeye çalışabilir. Bu durum tedavi sürecini daha da zorlaştırabilir.
Uzmana başvurmadan ilaç kullanmayın!
Psikolojik durumu ile ilgili çaresizlik hissedenler bu durumu alkol ya da madde kullanarak geçirmek isteyebilir. Sahte iyilik hali yaratan bu yaklaşımlar belirtileri daha da kötüleştirir. Zaman zaman yakın çevreden bir kişinin önerisiyle ilaç̧ kullanımına başvurulabilir. Bir uzman önerisi olmadan kullanılan ilaçlar mevcut durumda etkili olmaz. Psikiyatrik bozukluklar fiziksel hastalıklar kadar özenle ele alınmalıdır. Kendisinde birtakım belirtileri fark eden kişi ya da yakın çevresinde bulunan kişiler bu konuda dikkatli olmalı, en kısa sürede bir uzmana başvurulması sağlanmalıdır. Psikolojik destek alma süreci ne kadar erken olursa kişinin yaşayacağı işlev kaybı, bozukluğun ilerlemesi ve riskli davranışlar önlenir. Bireyin içinde bulunduğu toplumsal rolünü yeniden kazanması kolaylaşır.
Sağlıklı psikoloji için öneriler:
-Düzenli yürüyüş, yüzme ya da diğer spor aktivitelerinde bulunun.
-Haftanın bir gününü keyif aldığınız bir hobiye ayırın.
-Günlük en az 7-8 saat uyumaya dikkat edin.
–Hafif besinler tüketmeye ve sağlıklı beslenmeye özen gösterin.
-Uzun saatler aç kalmayın.
-Sosyal medya ve internet kullanımını sınırlayın.
-Her gün en az yarım saat kitap ya da gazete okuyun ve telefon -konuşmalarını mümkün olduğunca azaltın.
-Hafif müzikler dinleyin ve gün içinde gevşeme egzersizleri yapın.
[TR724] 17.10.2018
Ruhsal bozuklukların kişinin biyopsikososyal yapısını bozar ve kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilediğine işaret eden Dr. Kürklü, ’’Bu kişiler dikkatini toparlayamaz, zamanla tahammül gücü azalır ve kişilerarası ilişkileri bozulmaya başlar. Uyku kalitesi olmayan kişiler uykuya dalma ve sabah uyanma güçlükleri yaşar. Kişide zamanla tükenmişlik belirtileri ortaya çıkar. Halsizlik, gün içinde yorgun hissetme, unutkanlık, enerji azlığı, hayattan eskisi gibi zevk alamama, değersizlik düşünceleri, kaygı ve endişe artışı görülebilir.’’ dedi.
Ruhsal sıkıntılar yaşayan kişilerde birtakım bedensel belirtiler de ortaya çıkabilir. Bunlar; baş ağrıları, sindirim sistemi bozuklukları, cilt reaksiyonları, yaygın vücut ağrıları, cinsel fonksiyonlarda bozulma, çarpıntı, nefes almada güçlükler olarak sayılabilir. Psikiyatrik belirtiler yaşayan kişiler yaşadıkları bu durumu gelip geçici bir sorun olarak görerek kendi başlarına üstesinden gelmeye çalışabilir. Bu durum tedavi sürecini daha da zorlaştırabilir.
Uzmana başvurmadan ilaç kullanmayın!
Psikolojik durumu ile ilgili çaresizlik hissedenler bu durumu alkol ya da madde kullanarak geçirmek isteyebilir. Sahte iyilik hali yaratan bu yaklaşımlar belirtileri daha da kötüleştirir. Zaman zaman yakın çevreden bir kişinin önerisiyle ilaç̧ kullanımına başvurulabilir. Bir uzman önerisi olmadan kullanılan ilaçlar mevcut durumda etkili olmaz. Psikiyatrik bozukluklar fiziksel hastalıklar kadar özenle ele alınmalıdır. Kendisinde birtakım belirtileri fark eden kişi ya da yakın çevresinde bulunan kişiler bu konuda dikkatli olmalı, en kısa sürede bir uzmana başvurulması sağlanmalıdır. Psikolojik destek alma süreci ne kadar erken olursa kişinin yaşayacağı işlev kaybı, bozukluğun ilerlemesi ve riskli davranışlar önlenir. Bireyin içinde bulunduğu toplumsal rolünü yeniden kazanması kolaylaşır.
Sağlıklı psikoloji için öneriler:
-Düzenli yürüyüş, yüzme ya da diğer spor aktivitelerinde bulunun.
-Haftanın bir gününü keyif aldığınız bir hobiye ayırın.
-Günlük en az 7-8 saat uyumaya dikkat edin.
–Hafif besinler tüketmeye ve sağlıklı beslenmeye özen gösterin.
-Uzun saatler aç kalmayın.
-Sosyal medya ve internet kullanımını sınırlayın.
-Her gün en az yarım saat kitap ya da gazete okuyun ve telefon -konuşmalarını mümkün olduğunca azaltın.
-Hafif müzikler dinleyin ve gün içinde gevşeme egzersizleri yapın.
[TR724] 17.10.2018
‘Bouazizi’nin ateşi, Türkiye’yi yakıyor! [İlker Doğan]
Karaburun açıklarında bir teknenin batması ve Menderes’de kamyonun devrilmesi sonucu toplam 30 kaçak göçmenin hayatını kaybettiği olaylarla ilgili 7’si Suriyeli 9 kişi gözaltına alındı. Emniyet, mülteci statüsündeki Suriyelilerin, Türkiye üzerinden yapılan insan kaçakçılığı işini yönlendirdiği üzerinde duruyor. Barınma, istihdam ve eğitim sorunu çözülemeyen Suriyeliler, Türkiye’nin başını ağrıtacak.
Tunus’ta üniversite mezunu bir işportacı olan Muhammet Bouazizi’nin 18 Aralık 2010’da kendisini ateşe vermesiyle başlayan ve kısa sürede yayılan protestoların Türkiye’ye etkisinin bu kadar büyük olmasını hiç kimse beklemiyordu. ‘Arap baharı’ Tunus’un ardından Libya’ya, oradan da Mısır’a sıramış ve yaklaşık iki ay gibi çok kısa bir zamanda, iktidarları deviren bir toplumsal harekete dönüşmüştü. Yalancı bahar Suriye’de ise etkisini 2011 yılı mart ayında gösterdi. Ancak Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki gibi iktidar değişikliğiyle sonuçlanmadı. Türkiye’nin de açıktan taraf olduğu çatışmalar sürekli hale geldi, rejim sertleşti, muhalif gruplar silahlandı(rıldı) ve iç savaş bütün ülkeye yayıldı. Ve bunun doğal sonucu olarak kitlesel göçler başladı.
İLK GÖÇ DALGASI 300 KİŞİ
Türkiye’ye ilk mülteci akışı 29 Nisan 2011’de 300 kadar Suriyeli’nin Türkiye’ye sığınma talebine bulunmasıyla başladı. Aradan geçen yedi yılda sayı milyonlara ulaştı. İçişleri Bakanlığı’nın rakamlarına göre Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 552 bin. Gayri resmi rakamın 4 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. 29 Ağustos 2018 itibariyle kayıtlı Suriyelilerden sadece 196 bin 728’i kamplarda kalıyor. Geriye kalanlar ise kamp dışında hayatını sürdürüyor.
HARCANAN PARA 31 MİLYAR DOLAR
En fazla Suriyeli (564 bin) doğal olarak İstanbul’da. İstanbul’u 469 binle Şanlıurfa, 442 binle Hatay ve 392 binle Gaziantep takip ediyor. Suriyelilerin yerli nüfusa oranla en yoğun bulunduğu il ise Kilis. 136 bin nüfuslu Kilis’te, yaklaşık 130 bin Suriyeli var. Aradan geçen 7 yılda Suriyeliler için harcanan para ise 31 milyar dolar.
EN ÖNEMLİ SORUN: SURİYELİLERE NE OLACAK?
Zorunlu ve kitlesel göç hem göç edenleri hem de Türk vatandaşlarını olağanüstü güç koşullarla yüzleşmek zorunda bıraktı. Ülkeyi yönetenlere göre Esad rejimi 3-4 ayda devrilecekti. Ancak öyle olmadı. ‘Muhacir kardeşliği’ olarak başlayan ‘misafirlik’ süreci uzadı ve ‘mülteciliğe’ dönüştü. Bugün için cevap bekleyen en önemli soru, uzun dönemde sayıları 4 milyonu bulan Suriyelilere ne olacağı.
TEMEL SORUNLAR: EĞİTİM, BARINMA, İSTİHDAM, GÜVENLİK
Suriyeli mültecilerin kaldıkları sürenin uzaması sorunların da gözle görülür hale gelmesine neden oldu. Çalışma izni verilen Suriyelilerin sayısı sadece 20 binlerde sınırlı kaldı. Kendisine bile yetemeyen Türkiye’nin ‘zorunlu misafirlerine’ yeni istihdam alanları açamaması, Suriyelileri ‘illegal’ işlere yönlendirdi. Sadece son 6 ayda yapılan operasyonlarda onlarca Suriyeli gasp, çete, hırsızlık ve insan kaçakçılığı gibi suçlamalarda gözaltına alındı, tutuklandı.
EN ETKİN OLDUKLARI ALAN: İNSAN KAÇAKÇILIĞI
Suriyelilerin en etkin olduğu alanlardan biri insan kaçakçılığı. Geçtiğimiz günlerde Karaburun açıklarında bir teknenin batması sonucu 8 göçmen hayatını kaybetmişti. O olaydan bir gün sonra Menderes’te göçmenleri taşıyan kamyonun dereye uçması sonucu ise 22 Irak uyruklu düzensiz göçmen feci şekilde can verdi. Her iki olayda 7’si Suriye uyruklu 2’si Türk 9 kişi gözaltına alındı. Suriyelilerin özellikle insan kaçakçılığı işinde etkili olduğu üzerinde duran polis şimdi, iki olay arasında bir bağlantı olup olmadığını araştırıyor.
****
Onlar artık ‘muhacir’ değil mülteci
Suriyelilerin statüsünün aradan geçen 7 yılda ‘muhacirlikten’ mülteciliğe evrilmesi bir takım sorunları da beraberinde getirdi. Sorunların çözümü için öncelikle Suriyelilerin artık ‘kalıcı’ olduğunu kabul etmek gerekiyor. Zira kısa vadede Esad rejiminin gitmesi mümkün gözükmüyor. Kaldı ki Esad bugün devrilse bile yerle bir olan Suriye’nin yeniden inşaası yıllar alacak. Suriye’den gelen göç dalgasıyla birlikte işsizlik arttı, ev kiraları ve gıda fiyatları yükseldi, çocuk işçi sayısı katlandı. Sağlık hizmetlerinde artaş iş yükü sebebiyle aksamalar yaşanmaya başladı. Bir kaç yerde yaşanan küçük çaplı etnik çatışma haberi, tehlikeli bir sürece girildiğini gösteriyor. Suriyeli mafya, çete, örgüt haberlerindeki artış da gözlerden kaçmıyor. Mülteci çocukların eğitim meselesi de aşılması gereken bir başka sorun olarak duruyor.
****
Onlara Türkçe’yi öğretin
Mültecilere yönelik tepkilerin nefret ve düşmanlığa dönüşmemesi için Suriyelilerin toplumla uyumunu sağlayacak çözümler üretilmesi gerekiyor. Yapılan bilimsel araştırmalar, sığınmacıların, Türkiye’ye uzun vadede uyum sağlamalarının onların çocuklarına ve ailelerine verilecek eğitimle sağlanacağını ortaya koyuyor. Suriyelilerin evlerini geçindirmek için çalışması, bunun için de dil sorununu çözmesi gerekiyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilcisi Carol Batchelor da bu gerçeğe dikkat çekiyor: “Suriyelilere yardım etmek istiyorsanız Türkçe’yi öğretin. Çalışabilmeleri, eğitim alabilmeleri ve günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için mutlaka dilinizi öğremeleri gerekiyor.”
SOSYAL SORUNLAR DAHA DA ARTAR
Brooking Enstitüsü Kıdemli Dış Politika Uzmanı Elizabeth Ferris ise bir söyleşide Türkiye’yle ilgili şu önemli uyarılarda bulunuyor: “Mülteciler ya ülkelerin geri dönmeli ya da başka bir üçüncü ülkeye gidebilmelidir. 5 yıl sonra hala Türkiye’de kalıyor ve Türkçe öğrenmemiş olurlarsa, kendilerini toplumun bir parçası gibi hissetmezlerse ev sahibi toplumdaki kızgınlık büyüyebilir. Büyük bir etki oluşturabilecek insan hakları sorunları ve sosyal sorunlar ortaya çıkabilir.”
[İlker Doğan] 17.10.2018 [TR724]
Tunus’ta üniversite mezunu bir işportacı olan Muhammet Bouazizi’nin 18 Aralık 2010’da kendisini ateşe vermesiyle başlayan ve kısa sürede yayılan protestoların Türkiye’ye etkisinin bu kadar büyük olmasını hiç kimse beklemiyordu. ‘Arap baharı’ Tunus’un ardından Libya’ya, oradan da Mısır’a sıramış ve yaklaşık iki ay gibi çok kısa bir zamanda, iktidarları deviren bir toplumsal harekete dönüşmüştü. Yalancı bahar Suriye’de ise etkisini 2011 yılı mart ayında gösterdi. Ancak Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki gibi iktidar değişikliğiyle sonuçlanmadı. Türkiye’nin de açıktan taraf olduğu çatışmalar sürekli hale geldi, rejim sertleşti, muhalif gruplar silahlandı(rıldı) ve iç savaş bütün ülkeye yayıldı. Ve bunun doğal sonucu olarak kitlesel göçler başladı.
İLK GÖÇ DALGASI 300 KİŞİ
Türkiye’ye ilk mülteci akışı 29 Nisan 2011’de 300 kadar Suriyeli’nin Türkiye’ye sığınma talebine bulunmasıyla başladı. Aradan geçen yedi yılda sayı milyonlara ulaştı. İçişleri Bakanlığı’nın rakamlarına göre Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 552 bin. Gayri resmi rakamın 4 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. 29 Ağustos 2018 itibariyle kayıtlı Suriyelilerden sadece 196 bin 728’i kamplarda kalıyor. Geriye kalanlar ise kamp dışında hayatını sürdürüyor.
HARCANAN PARA 31 MİLYAR DOLAR
En fazla Suriyeli (564 bin) doğal olarak İstanbul’da. İstanbul’u 469 binle Şanlıurfa, 442 binle Hatay ve 392 binle Gaziantep takip ediyor. Suriyelilerin yerli nüfusa oranla en yoğun bulunduğu il ise Kilis. 136 bin nüfuslu Kilis’te, yaklaşık 130 bin Suriyeli var. Aradan geçen 7 yılda Suriyeliler için harcanan para ise 31 milyar dolar.
EN ÖNEMLİ SORUN: SURİYELİLERE NE OLACAK?
Zorunlu ve kitlesel göç hem göç edenleri hem de Türk vatandaşlarını olağanüstü güç koşullarla yüzleşmek zorunda bıraktı. Ülkeyi yönetenlere göre Esad rejimi 3-4 ayda devrilecekti. Ancak öyle olmadı. ‘Muhacir kardeşliği’ olarak başlayan ‘misafirlik’ süreci uzadı ve ‘mülteciliğe’ dönüştü. Bugün için cevap bekleyen en önemli soru, uzun dönemde sayıları 4 milyonu bulan Suriyelilere ne olacağı.
TEMEL SORUNLAR: EĞİTİM, BARINMA, İSTİHDAM, GÜVENLİK
Suriyeli mültecilerin kaldıkları sürenin uzaması sorunların da gözle görülür hale gelmesine neden oldu. Çalışma izni verilen Suriyelilerin sayısı sadece 20 binlerde sınırlı kaldı. Kendisine bile yetemeyen Türkiye’nin ‘zorunlu misafirlerine’ yeni istihdam alanları açamaması, Suriyelileri ‘illegal’ işlere yönlendirdi. Sadece son 6 ayda yapılan operasyonlarda onlarca Suriyeli gasp, çete, hırsızlık ve insan kaçakçılığı gibi suçlamalarda gözaltına alındı, tutuklandı.
EN ETKİN OLDUKLARI ALAN: İNSAN KAÇAKÇILIĞI
Suriyelilerin en etkin olduğu alanlardan biri insan kaçakçılığı. Geçtiğimiz günlerde Karaburun açıklarında bir teknenin batması sonucu 8 göçmen hayatını kaybetmişti. O olaydan bir gün sonra Menderes’te göçmenleri taşıyan kamyonun dereye uçması sonucu ise 22 Irak uyruklu düzensiz göçmen feci şekilde can verdi. Her iki olayda 7’si Suriye uyruklu 2’si Türk 9 kişi gözaltına alındı. Suriyelilerin özellikle insan kaçakçılığı işinde etkili olduğu üzerinde duran polis şimdi, iki olay arasında bir bağlantı olup olmadığını araştırıyor.
****
Onlar artık ‘muhacir’ değil mülteci
Suriyelilerin statüsünün aradan geçen 7 yılda ‘muhacirlikten’ mülteciliğe evrilmesi bir takım sorunları da beraberinde getirdi. Sorunların çözümü için öncelikle Suriyelilerin artık ‘kalıcı’ olduğunu kabul etmek gerekiyor. Zira kısa vadede Esad rejiminin gitmesi mümkün gözükmüyor. Kaldı ki Esad bugün devrilse bile yerle bir olan Suriye’nin yeniden inşaası yıllar alacak. Suriye’den gelen göç dalgasıyla birlikte işsizlik arttı, ev kiraları ve gıda fiyatları yükseldi, çocuk işçi sayısı katlandı. Sağlık hizmetlerinde artaş iş yükü sebebiyle aksamalar yaşanmaya başladı. Bir kaç yerde yaşanan küçük çaplı etnik çatışma haberi, tehlikeli bir sürece girildiğini gösteriyor. Suriyeli mafya, çete, örgüt haberlerindeki artış da gözlerden kaçmıyor. Mülteci çocukların eğitim meselesi de aşılması gereken bir başka sorun olarak duruyor.
****
Onlara Türkçe’yi öğretin
Mültecilere yönelik tepkilerin nefret ve düşmanlığa dönüşmemesi için Suriyelilerin toplumla uyumunu sağlayacak çözümler üretilmesi gerekiyor. Yapılan bilimsel araştırmalar, sığınmacıların, Türkiye’ye uzun vadede uyum sağlamalarının onların çocuklarına ve ailelerine verilecek eğitimle sağlanacağını ortaya koyuyor. Suriyelilerin evlerini geçindirmek için çalışması, bunun için de dil sorununu çözmesi gerekiyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilcisi Carol Batchelor da bu gerçeğe dikkat çekiyor: “Suriyelilere yardım etmek istiyorsanız Türkçe’yi öğretin. Çalışabilmeleri, eğitim alabilmeleri ve günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için mutlaka dilinizi öğremeleri gerekiyor.”
SOSYAL SORUNLAR DAHA DA ARTAR
Brooking Enstitüsü Kıdemli Dış Politika Uzmanı Elizabeth Ferris ise bir söyleşide Türkiye’yle ilgili şu önemli uyarılarda bulunuyor: “Mülteciler ya ülkelerin geri dönmeli ya da başka bir üçüncü ülkeye gidebilmelidir. 5 yıl sonra hala Türkiye’de kalıyor ve Türkçe öğrenmemiş olurlarsa, kendilerini toplumun bir parçası gibi hissetmezlerse ev sahibi toplumdaki kızgınlık büyüyebilir. Büyük bir etki oluşturabilecek insan hakları sorunları ve sosyal sorunlar ortaya çıkabilir.”
[İlker Doğan] 17.10.2018 [TR724]
Türk Oblomov’u [Yavuz Altun]
Rus yazar Ivan Goncharov’un 1859’da yayınlanan romanı Oblomov, gününün çoğunu yatağında geçiren, ilgisizlik, hissizlik ve uyuşuklukla malul bir aristokratı anlatır. Kısa zaman içinde dönemin Rus toplumunu niteleyen sağlam bir hiciv olduğu konuşulur. Kitap o kadar etkili olmuştur ki, “Oblomov” kelimesi bugün bile hevessizliği, tembelliği, uyuşukluğu, iktidarsızlığı, aylaklığı nitelemek için kullanılır.
Bu tembel aristokrat Oblomov’un bu kadar gerçekçi ve sarsıcı bir karakter olmasının bence iki sebebi var: (1) Onun hareketsizliği, salt tembellikten ya da imkânsızlıktan değil, hevesinin tarif edilmez şekilde kırılmış olmasından (kelimenin Rusça’daki kökü oblov kırılmak, koparılmak anlamlarına geliyormuş) kaynaklanıyor. Aslında hayalleri olan, adaletsizliğe itiraz eden bir doğası var, hatta yer yer naif de; ancak onun adım atmasının önünde bir nevi öğrenilmiş çaresizlik mevcut. Bu sebeple de aslında (2) onun tembelliği zihniyle değil doğrudan doğruya bedeniyle ilişkili. Gün boyu çıkmadığı yatağında insanlığın hepsiyle ilişkili görüyor kendini ancak odasından dışarı adım atmaya mecali yok. Aslında bir bakıma bildikçe, adım atmaya da korkar hâle geliyor. Gevezeleştikçe, hareketsizleşiyor.
Rus Bolşevik Devrimi’nin mimarı Vladimir İlyiç Lenin, Oblomov’u konuşmalarında sıklıkla kullanmıştı. Onun için Rusya’nın ivedilikle kurtulması gereken şey, topluma sinmiş bu Oblomov karakteriydi. Kendisinden önceki ve sonraki Marksist geleneğin alışılagelmiş uzun kavramsal tartışmalarının ortasında, Lenin entelektüel kimliğiyle birlikte bir aksiyon insanı olarak ortaya çıkmıştı. Çoğu zaman Goethe’den şu alıntıyı söylerdi: “Tüm teori gridir dostum; ebediyen yeşil kalan ise hayat ağacıdır.” Lenin’e göre Oblomov romanının konusu, insanın harekete geçmedeki korkusu ve tembelliği üzerineydi.
Elbette Rus toplumu durduk yere Oblomov karakterine bürünmedi. Çarlık Rusya’sının baskıcı yönetimi, devasa bütçeli savaşlar (bir uçta Japonlar, diğer uçta Osmanlı), bunların getirdiği sefalet (19. yüzyıl Rus romanının her yerinden akar bu yoksulluk), hayatın değersizleşmesi, umutsuzluğun kökleşmesi… üstelik hepsi bir anda da olmadı. Yine de ama entelektüel hayat, Avrupa’ya öykünerek, varlığını sürdürüyordu. Rus romanı bir yandan o günün toplumunu resmederken, diğer yandan (çok da farkında olmadan) gelecekle ilgili kehanetlerini sıralıyordu.
Yani kabaca Oblomov gibiydi: Reel hayatta alabildiğine uyuşuk, zihin ve hayal dünyasında cevval bir varoluş biçimi. Ve bu toplumsal karakteri biçimlendiren neredeyse yüzyıllık bir baskı, çaresizlik ve yer yer aptallık dönemiydi.
Modern devletlerin günlük hayatın her alanına nüfuz eden uygulamaları (eğitim, yargı, askerlik, düzenleyici kurumlar vs.) bilerek veya bilmeyerek belirli bir “vatandaş tipi” üretir. Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık romanında o meşhur hikâyeyi tekrarlar: Bir avukat 1980 darbesinden hemen sonra Diyarbakır’a gider, taksiye biner ve taksiciye vaziyeti sorar. Taksici önce onun iyi giyimli biri olmasından yola çıkarak temkinli konuşur. Devletten memnuniyetini ifade eder. Ardından onun bir avukat olduğunu ve şehre işkence iddialarını araştırmak için geldiğini öğrenince de, duyduğu vahşi uygulamaları anlatır. Avukat şaşırır. Taksici kendinden emin, “İlki resmî görüşümdü, ikincisi şahsî görüşüm,” diyecektir. Pamuk, kitabın girişine kendi karakterine ait şu alıntıyı yerleştirmiştir: “Vatandaşlarımızın şahsi görüşleriyle resmi görüşleri arasındaki farkın derinliği devletimizin gücünün kanıtıdır.”
Rus Oblomov’u, kendine bir hayatta kalma reçetesi yazmıştı: Minimum hareket, maksimum hayalcilik. Türk Oblomov’u ise görüşlerini ikiye ayırmış, devletin gücü karşısında şizofreniye teslim olmuştu. Kamusal alanda, kerli ferli isimlerin belirli anaakım mesajlara mahkum kalışları, özel sohbetlerde ise daha açık şekilde fikirlerini ifade etmeleri, Türk Oblomov’unun sadece Diyarbakırlı bir taksici olmadığını gösteriyor bize. Rusya’da entelijansiyanın Sovyet döneminde bile fikirlerini savunmak için neler çektiği ortada. Türkiye’de bunun çok az örneğini görüyoruz maalesef, çoğu zaman sansüre bile değmeyecek gündelik sloganlar çıkıyor karşımıza.
Hareket kabiliyetimizi yitirdiğimiz gibi, hayal dünyamızda da kısırlaşma yaşıyoruz. Eskiden hep düşünürdüm, 1999 depremi gibi olağanüstü bir olayın sinema ve edebiyatta yeterince işlenmemesi, bize ne anlatmalı? Normal şartlar altında kurgu hikâye yazarları, böylesi dönüştürücü etkiye sahip olayların peşinde koşarlar. Milyonlarca insanın hayatını etkileyen depremin adamakıllı bir hikâyeye konu olmaması, entelektüel hayatımızın günlük hayatla iletişiminin kopukluğuna bir delil olmalı.
Ama daha derinde başka meseleler de var. Bu düşünce Oblomov’luğu, üzerimize çöken karabasanın sınırlarını görmeyi, otoriter devletin ruhlarımıza sızan karanlığını fark edip ondan kaçınabilmeyi de imkânsız kılıyor. Türk Oblomov’u, şark kurnazlığı ve köylü pragmatizminin üzerinde yükseliyor. Karşı tarafı “kandırmaya” yetecek kadar bir stratejik donanım ve “sadece sonuca odaklı” bir ahlak üretiyor.
Bunların acı, karamsar cümleler olduğunu biliyorum. Maksadım “halkı aşağılamak” da değil üstelik, zira bu karakterin ortaya çıkışında asıl etken neredeyse yüzyıldır süren devlet politikaları. Kötü ebeveynler gibi aile hayatını cehenneme çeviren, bu arada çocuklarının ruhunda binlerce yara açan “devletlûler”.
Ama öte yandan çocukların da “büyümeye”, bu karabasanı sırtından atmaya pek hevesi yok. Hâlen her türlü gelecek hayali, ebeveynlerin “değişme ihtimali” üzerine kuruluyor. “Şu seçimi bir kazansak var ya!” Bu halet-i ruhiyeye bir de rehine psikolojisini ekleyelim. Olayın sona ermesini ve “normal hayata dönmeyi” bekliyoruz hep birlikte. Nedir o normal hiçbir fikrimiz yok. Baskıcı otoriter rejimlerin devamını sağlayan şeylerden biri de bu felç durumu zaten. Her hafta düzenli olarak yüzlerce kişiyi gözaltına alan bir devlet mekanizmasından bahsediyoruz bu arada.
Gelgelelim, 1990’lardan bu yana devam eden, arada “nefes de alabilmiş” bir Cumartesi Anneleri anmasının, bu tepeden tırnağa tertemiz mağduriyet hikâyesinin bile entelektüel bir yaratıcılığın nesnesine dönüştürülememesi, bu hikâyelerin dünyayla bağlantısının kurulamaması, üstelik böyle bir zemin varken buradan 1990’ların geneline dair adamakıllı bir hesaplaşmanın gazete sayfaları dışında pek üretilememiş olması, demek istediğim şeye bir örnek.
Rehine psikolojisi, günübirlik çözümler üretmeye meyilli. Elimizdeki hayatın artık bundan ibaret olduğunu ve buradan çıkış için, yeni bir hikâye anlatmaktan başka da işimiz olmadığını görmek, acı verse de, gerekli. Sosyal medyada görünür muhalefetin, sokağa hiç dokunmaması, bilmem kaç milyon oy alan muhalefetin seçmenlerine hitap eden, onlarla etkileşim içinde büyüyen, gelişen ve böylece “ebeveynlere” meydan okuyan bir kültür havzasının oluşmaması, Türk Oblomov’unun marifetleri.
Bir yabancı gazeteci şunu keşfetti yakınlarda: Türklerin şu sıralar en çok okuduğu kitaplar, yıllar önce ölmüş yazarlara ait. Çünkü onlar “garanti”, canımızı sıkan bir laf edip de huzurumuzu bozamazlar artık. Onların kitaplarını okuyup üstünde rahat rahat tepinebiliriz. Üstelik meseleler de geçmişe dair, tertemiz. Akarı yok, kokarı yok. Oysa bugünü, bütün kabullerimizi, rahatımızı bozacak sözlere ihtiyaç var. Nazilerin kötülüğü, bütün Batı’yı temellerinden sarstı. Albert Camus, bu kötülüğün “kökü dışarıda” kabul edilemeyeceğini, hepimizin hayatlarını köşe bucak araştırarak buna nasıl el birliğiyle sebep olduğumuzu, medeniyetimizin nasıl buna müsaade ettiğine bakmamız gerektiğini söylemişti.
Ama bunun da yanında, nasıl bir gelecek istiyoruz? Bizim öğrendiklerimiz arasında neler yanlıştı ve çocuklarımıza, bize anlatılan hangi yalanları söylemeyi bırakmamız gerekiyor? Madem Erdoğan’ın hikâyesini beğenmiyoruz, bizim hikâyemiz ne? Bizce Türkiye’de doğup büyümek ne anlama geliyor? Türkçe’yi nasıl, öğrenenlerin yepyeni zenginlikler bulabileceği bir dil hâline getirebiliriz? Hepsinden önemlisi, bu yeni hikâyenin kaynaklarını oluşturmak adına neler yapıyoruz? Hangi fikir alışverişleri ile geçiyor zamanımız? İyi ve güzel işler yapan insanlara destek oluyor muyuz yeterince?
Bütün bu sorular üzerine düşünmek için rehine durumunun geçmesini beklemeye gerek yok. Oblomov’un gölgesini kovup, kendi yetersizliğimizin farkına varıp, daha yükseğe bakabilmek için büyümeye çalışmak hemen şimdi yapmaya başlayabileceğimiz bir şey. Kendi hikâyelerinizi yazmaya çalışarak başlayabilirsiniz. Yazmak, aynı zamanda düşünmek, tefekkür etmek demek. Her şey normalmiş gibi yapmanın lüzumu yok ama madem hiçbir şey normal değil, alışkanlıkları değiştirmeli ve daha anlamlı işler peşinde koşturmalı.
Sürekli çağlayan bir “sivil” kültür havzası oluşturamazsak, gelecek kuşaklar da bizim kafa karışıklığımızdan beslenecek ve hiçbir şeyi değiştirememiş olacağız.
[Yavuz Altun] 17.10.2018 [TR724]
Bu tembel aristokrat Oblomov’un bu kadar gerçekçi ve sarsıcı bir karakter olmasının bence iki sebebi var: (1) Onun hareketsizliği, salt tembellikten ya da imkânsızlıktan değil, hevesinin tarif edilmez şekilde kırılmış olmasından (kelimenin Rusça’daki kökü oblov kırılmak, koparılmak anlamlarına geliyormuş) kaynaklanıyor. Aslında hayalleri olan, adaletsizliğe itiraz eden bir doğası var, hatta yer yer naif de; ancak onun adım atmasının önünde bir nevi öğrenilmiş çaresizlik mevcut. Bu sebeple de aslında (2) onun tembelliği zihniyle değil doğrudan doğruya bedeniyle ilişkili. Gün boyu çıkmadığı yatağında insanlığın hepsiyle ilişkili görüyor kendini ancak odasından dışarı adım atmaya mecali yok. Aslında bir bakıma bildikçe, adım atmaya da korkar hâle geliyor. Gevezeleştikçe, hareketsizleşiyor.
Rus Bolşevik Devrimi’nin mimarı Vladimir İlyiç Lenin, Oblomov’u konuşmalarında sıklıkla kullanmıştı. Onun için Rusya’nın ivedilikle kurtulması gereken şey, topluma sinmiş bu Oblomov karakteriydi. Kendisinden önceki ve sonraki Marksist geleneğin alışılagelmiş uzun kavramsal tartışmalarının ortasında, Lenin entelektüel kimliğiyle birlikte bir aksiyon insanı olarak ortaya çıkmıştı. Çoğu zaman Goethe’den şu alıntıyı söylerdi: “Tüm teori gridir dostum; ebediyen yeşil kalan ise hayat ağacıdır.” Lenin’e göre Oblomov romanının konusu, insanın harekete geçmedeki korkusu ve tembelliği üzerineydi.
Elbette Rus toplumu durduk yere Oblomov karakterine bürünmedi. Çarlık Rusya’sının baskıcı yönetimi, devasa bütçeli savaşlar (bir uçta Japonlar, diğer uçta Osmanlı), bunların getirdiği sefalet (19. yüzyıl Rus romanının her yerinden akar bu yoksulluk), hayatın değersizleşmesi, umutsuzluğun kökleşmesi… üstelik hepsi bir anda da olmadı. Yine de ama entelektüel hayat, Avrupa’ya öykünerek, varlığını sürdürüyordu. Rus romanı bir yandan o günün toplumunu resmederken, diğer yandan (çok da farkında olmadan) gelecekle ilgili kehanetlerini sıralıyordu.
Yani kabaca Oblomov gibiydi: Reel hayatta alabildiğine uyuşuk, zihin ve hayal dünyasında cevval bir varoluş biçimi. Ve bu toplumsal karakteri biçimlendiren neredeyse yüzyıllık bir baskı, çaresizlik ve yer yer aptallık dönemiydi.
Modern devletlerin günlük hayatın her alanına nüfuz eden uygulamaları (eğitim, yargı, askerlik, düzenleyici kurumlar vs.) bilerek veya bilmeyerek belirli bir “vatandaş tipi” üretir. Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık romanında o meşhur hikâyeyi tekrarlar: Bir avukat 1980 darbesinden hemen sonra Diyarbakır’a gider, taksiye biner ve taksiciye vaziyeti sorar. Taksici önce onun iyi giyimli biri olmasından yola çıkarak temkinli konuşur. Devletten memnuniyetini ifade eder. Ardından onun bir avukat olduğunu ve şehre işkence iddialarını araştırmak için geldiğini öğrenince de, duyduğu vahşi uygulamaları anlatır. Avukat şaşırır. Taksici kendinden emin, “İlki resmî görüşümdü, ikincisi şahsî görüşüm,” diyecektir. Pamuk, kitabın girişine kendi karakterine ait şu alıntıyı yerleştirmiştir: “Vatandaşlarımızın şahsi görüşleriyle resmi görüşleri arasındaki farkın derinliği devletimizin gücünün kanıtıdır.”
Rus Oblomov’u, kendine bir hayatta kalma reçetesi yazmıştı: Minimum hareket, maksimum hayalcilik. Türk Oblomov’u ise görüşlerini ikiye ayırmış, devletin gücü karşısında şizofreniye teslim olmuştu. Kamusal alanda, kerli ferli isimlerin belirli anaakım mesajlara mahkum kalışları, özel sohbetlerde ise daha açık şekilde fikirlerini ifade etmeleri, Türk Oblomov’unun sadece Diyarbakırlı bir taksici olmadığını gösteriyor bize. Rusya’da entelijansiyanın Sovyet döneminde bile fikirlerini savunmak için neler çektiği ortada. Türkiye’de bunun çok az örneğini görüyoruz maalesef, çoğu zaman sansüre bile değmeyecek gündelik sloganlar çıkıyor karşımıza.
Hareket kabiliyetimizi yitirdiğimiz gibi, hayal dünyamızda da kısırlaşma yaşıyoruz. Eskiden hep düşünürdüm, 1999 depremi gibi olağanüstü bir olayın sinema ve edebiyatta yeterince işlenmemesi, bize ne anlatmalı? Normal şartlar altında kurgu hikâye yazarları, böylesi dönüştürücü etkiye sahip olayların peşinde koşarlar. Milyonlarca insanın hayatını etkileyen depremin adamakıllı bir hikâyeye konu olmaması, entelektüel hayatımızın günlük hayatla iletişiminin kopukluğuna bir delil olmalı.
Ama daha derinde başka meseleler de var. Bu düşünce Oblomov’luğu, üzerimize çöken karabasanın sınırlarını görmeyi, otoriter devletin ruhlarımıza sızan karanlığını fark edip ondan kaçınabilmeyi de imkânsız kılıyor. Türk Oblomov’u, şark kurnazlığı ve köylü pragmatizminin üzerinde yükseliyor. Karşı tarafı “kandırmaya” yetecek kadar bir stratejik donanım ve “sadece sonuca odaklı” bir ahlak üretiyor.
Bunların acı, karamsar cümleler olduğunu biliyorum. Maksadım “halkı aşağılamak” da değil üstelik, zira bu karakterin ortaya çıkışında asıl etken neredeyse yüzyıldır süren devlet politikaları. Kötü ebeveynler gibi aile hayatını cehenneme çeviren, bu arada çocuklarının ruhunda binlerce yara açan “devletlûler”.
Ama öte yandan çocukların da “büyümeye”, bu karabasanı sırtından atmaya pek hevesi yok. Hâlen her türlü gelecek hayali, ebeveynlerin “değişme ihtimali” üzerine kuruluyor. “Şu seçimi bir kazansak var ya!” Bu halet-i ruhiyeye bir de rehine psikolojisini ekleyelim. Olayın sona ermesini ve “normal hayata dönmeyi” bekliyoruz hep birlikte. Nedir o normal hiçbir fikrimiz yok. Baskıcı otoriter rejimlerin devamını sağlayan şeylerden biri de bu felç durumu zaten. Her hafta düzenli olarak yüzlerce kişiyi gözaltına alan bir devlet mekanizmasından bahsediyoruz bu arada.
Gelgelelim, 1990’lardan bu yana devam eden, arada “nefes de alabilmiş” bir Cumartesi Anneleri anmasının, bu tepeden tırnağa tertemiz mağduriyet hikâyesinin bile entelektüel bir yaratıcılığın nesnesine dönüştürülememesi, bu hikâyelerin dünyayla bağlantısının kurulamaması, üstelik böyle bir zemin varken buradan 1990’ların geneline dair adamakıllı bir hesaplaşmanın gazete sayfaları dışında pek üretilememiş olması, demek istediğim şeye bir örnek.
Rehine psikolojisi, günübirlik çözümler üretmeye meyilli. Elimizdeki hayatın artık bundan ibaret olduğunu ve buradan çıkış için, yeni bir hikâye anlatmaktan başka da işimiz olmadığını görmek, acı verse de, gerekli. Sosyal medyada görünür muhalefetin, sokağa hiç dokunmaması, bilmem kaç milyon oy alan muhalefetin seçmenlerine hitap eden, onlarla etkileşim içinde büyüyen, gelişen ve böylece “ebeveynlere” meydan okuyan bir kültür havzasının oluşmaması, Türk Oblomov’unun marifetleri.
Bir yabancı gazeteci şunu keşfetti yakınlarda: Türklerin şu sıralar en çok okuduğu kitaplar, yıllar önce ölmüş yazarlara ait. Çünkü onlar “garanti”, canımızı sıkan bir laf edip de huzurumuzu bozamazlar artık. Onların kitaplarını okuyup üstünde rahat rahat tepinebiliriz. Üstelik meseleler de geçmişe dair, tertemiz. Akarı yok, kokarı yok. Oysa bugünü, bütün kabullerimizi, rahatımızı bozacak sözlere ihtiyaç var. Nazilerin kötülüğü, bütün Batı’yı temellerinden sarstı. Albert Camus, bu kötülüğün “kökü dışarıda” kabul edilemeyeceğini, hepimizin hayatlarını köşe bucak araştırarak buna nasıl el birliğiyle sebep olduğumuzu, medeniyetimizin nasıl buna müsaade ettiğine bakmamız gerektiğini söylemişti.
Ama bunun da yanında, nasıl bir gelecek istiyoruz? Bizim öğrendiklerimiz arasında neler yanlıştı ve çocuklarımıza, bize anlatılan hangi yalanları söylemeyi bırakmamız gerekiyor? Madem Erdoğan’ın hikâyesini beğenmiyoruz, bizim hikâyemiz ne? Bizce Türkiye’de doğup büyümek ne anlama geliyor? Türkçe’yi nasıl, öğrenenlerin yepyeni zenginlikler bulabileceği bir dil hâline getirebiliriz? Hepsinden önemlisi, bu yeni hikâyenin kaynaklarını oluşturmak adına neler yapıyoruz? Hangi fikir alışverişleri ile geçiyor zamanımız? İyi ve güzel işler yapan insanlara destek oluyor muyuz yeterince?
Bütün bu sorular üzerine düşünmek için rehine durumunun geçmesini beklemeye gerek yok. Oblomov’un gölgesini kovup, kendi yetersizliğimizin farkına varıp, daha yükseğe bakabilmek için büyümeye çalışmak hemen şimdi yapmaya başlayabileceğimiz bir şey. Kendi hikâyelerinizi yazmaya çalışarak başlayabilirsiniz. Yazmak, aynı zamanda düşünmek, tefekkür etmek demek. Her şey normalmiş gibi yapmanın lüzumu yok ama madem hiçbir şey normal değil, alışkanlıkları değiştirmeli ve daha anlamlı işler peşinde koşturmalı.
Sürekli çağlayan bir “sivil” kültür havzası oluşturamazsak, gelecek kuşaklar da bizim kafa karışıklığımızdan beslenecek ve hiçbir şeyi değiştirememiş olacağız.
[Yavuz Altun] 17.10.2018 [TR724]
Balkan Harbinde üç müstahkem mevki [Dr. Serdar Efeoğlu]
Osmanlı tarihinin son döneminde Kosova, Varna, Mercidabık, Ridaniye, Mohaç gibi zaferler yoktur. Bu dönem savunma savaşlarıyla geçmiş ve öne çıkan isimler de savunma savaşlarıyla kahraman olmuşlardır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın büyük kahramanlarından Gazi Osman Paşa’nın başarısı Plevne’yi uzun süre savunmaktır. Aynı savaşta Kafkas cephesinin kahramanı da yine bir savunma savaşı yapan Gazi Ahmet Muhtar Paşa’dır.
Balkan Harbinde de benzer örnekler görülmüş ve Osmanlı tarihinin en kahredici mağlubiyeti denebilecek bu savaşın kötü izlenimi az da olsa hafifletilmiştir.
Bu kısmi başarılar, “üç müstahkem mevki” olan Yanya, İşkodra ve Edirne’de yaşanmış, Şark ve Garp ordularının bir ayda darmadağın oldukları bir ortamda bu kaleler, aylarca direnmeyi başarmışlardır. Bu direnişin en önemli aktörleri de Esat, Hasan Rıza ve Şükrü Paşalardır.
YANYA MÜDAFAASI
Yanya’da nüfusun önemli bir kısmını Rum ahali oluşturmakta, Müslümanların çoğunluğu da Arnavutlardan meydana gelmekteydi. 1830’da Yunanistan’ın kurulmasından sonra bölge tamamen Yunan tehdidi altına girmiş, ancak buna karşı köklü tedbirler alınamamıştı. Atılan yanlış adımlarla Arnavutların da küstürülmesiyle bölgenin savunulması iyice zorlaşmıştı.
Yanya savunmasında bir taraftan Yunanlılarla, diğer taraftan da onlara destek veren yerli Rumlarla mücadele edildi. Yunan birliklerinin içinde İtalya’dan gelen Garibaldiciler de bulunuyordu.
Bölgenin yerli halkı olan Arnavutların ise kafası karışıktı. Özellikle Arnavut devletinin kuruluşunun ilan edilmesiyle de gruplar halinde firara başladılar.
Firarların yanında salgın hastalıklar, cephane yetersizliği ve gün geçtikçe artan beslenme problemleri, ordunun tükenmesine yol açtı. Buna rağmen Bulgar ordusunun bir ayda Çatalca’ya geldiği bir ortamda Yanya, Ekim ayından Mart ayına kadar direnmeyi başardı.
ESAT PAŞA
Yanya müdafaasının ruhu Yanya doğumlu iki kardeş; Esat Paşa (Bülkat) ve Vehip Bey (Paşa-Kaçı) idi. Esat Paşa kolordu komutanlığını, Vehip Bey de Müstahkem Mevki komutanlığını üstlenmişti.
İki kardeş büyük bir fedakârlıkla doğdukları şehri savundular. Savaşın daha başında orduların bağlantısı kesilmiş, donanmanın yetersizliğinden dolayı denizden de yardım alma imkânı kalmamıştı. Şubat ayına gelindiğinde açlık çekilmez bir hal almış, asker perişan duruma düşmüştü.
İki kardeş komutan, 6 Mart 1913’de Yunan ordusuna teslim olmak zorunda kaldılar. Böylece II. Murat zamanından beri Osmanlı idaresinde olan Yanya kaybedildi.
Esat Paşa şehrin işgalini “şafak sökerken Yanya hükümet meydanında yüreklerimizi parçalayan bir boru öttü. Düşmanın zafer borusu… Vehip ile birbirimizin yüzüne ağlayan gözlerle bakıyoruz; artık müdafaanın sonuna gelmiş ve her şey hakikaten bitmişti…” sözleriyle anlatmaktadır.
EDİRNE MÜDAFAASI
Balkan Harbinin en önemli savunma savaşlarından birisi Edirne’de gerçekleşti. Osmanlı Devleti’ne uzun bir süre başkentlik yapmış olan Edirne’deki savunma bir sembol oldu.
Savaşın başında Bulgar ordularının hedeflerinin başında Edirne’nin alınması geliyordu. Edirne bir taraftan müstahkem mevki olarak savunulurken, Bulgar ordusunun önünden kaçan binlerce muhacire de ev sahipliği yapıyordu.
Buna rağmen şehrin uzun süre savunulmasına dönük bir plan yapılmamış ve Şükrü Paşa’dan “elli gün sürecek bir savunmaya hazırlanması” istenmişti. Bu isabetli bir öngörü değildi ve Bulgar ordusunun saldırısı ile başlayan kuşatma, Sırp ordusunun da desteğiyle aylarca devam etti.
ŞÜKRÜ PAŞA
Edirne savunmasının özü “bir Dadaş” olan Erzurumlu Şükrü Paşa idi. Gösterdiği başarılarla müşirliğe kadar yükselen Paşa’ya disiplinli davranışlarından dolayı “Deli Şükrü Paşa” da denilmekteydi.
Paşa, önceden görev yaptığından çok iyi bildiği Edirne’yi büyük bir özveri ile savundu. Bunu yaparken de her şeyi göze alarak hareket etti ve “gönüllü bir asker olarak” geldiği Edirne’de “paşa gibi hareket eden” ve Anadolu askerine Rumeli’nin kendi vatanları olmadığı propagandasını yapan İttihat ve Terakki liderlerinden Talat Bey’i şehirden çıkardı.
Çatalca Ateşkesinden sonra da destek alamayan Şükrü Paşa, Hükümetin şehri teslim edeceğine dair söylentiler üzerine bir telgraf göndermiş ve ne pahasına olursa olsun savunmaya devam edeceğini bildirmişti. Paşa’nın Hükümete gönderdiği bu telgraf Sebilürreşad ve Abdullah Cevdet’in yayınladığı İctihad’da yayınlanmış, İctihad Paşa için “Edirne’nin Arslan Müdafiî” ifadesini kullanmıştı.
Paşa, cephane ve yiyecek sıkıntısına rağmen Edirne’yi 155 gün başarıyla savunduysa da şehir, 26 Mart 1913’de Bulgarlara teslim edildi.
Edirne savunmasının bu kadar uzun sürmesinde önemli bir etken de Paşa’nın asker ve halkı bir “baba şefkati” ile motive ederek psikolojik harekâtı başarı ile sürdürmesiydi.
İŞKODRA MÜDAFAASI
İşkodra’nın da yerli ahalisini Arnavutlar oluşturmaktaydı. Burada Osmanlı askerinin karşısında Karadağ birlikleri vardı.
Balkanların en küçük ülkesi olan Karadağ için İşkodra hayati bir önem taşıyordu. Bu nedenle Karadağ, Avrupa devletleri müdahale etmeden İşkodra’yı almak istiyordu.
Bölgede Katolik Arnavutlar olan Malisörler, Karadağ ordusunun yanında yer almıştı. Müslüman Arnavutların da küstürülmüş olması, halkın desteğini sınırlı hale getiriyordu.
Osmanlı kuvvetleri, ilk savaşlarda başarılı olamadılar ve İpek’le Tuz kaybedildi. Geriye sadece İşkodra kaldı.
İşkodra savunmasının komutanı Hasan Rıza Bey’di ve büyük imkânsızlıklara rağmen şehri savunuyordu. Esat Paşa’nın (Toptani) yerli halktan toplamayı başardığı 5.000 kişi ile birlikte yaklaşık 20.000’e ulaşan kuvvetler, 47.000 kişilik Karadağ kuvvetlerine karşı şehri müdafaa ettiler.
Hasan Rıza, Çatalca Ateşkesi’ne rağmen teslim olmadı. Ancak ateşkeste yer alan bir maddeye göre Osmanlı Devleti muhasara altında olan Yanya, Edirne ve İşkodra’ya yardım gönderemeyecekti.
HASAN RIZA PAŞA
Hasan Rıza Bey 30-31 Ocak gecesi Esat Toptani’nin evinden çıktıktan sonra kendi ifadesine göre üç kişinin silahlı saldırısına maruz kaldı. Evinde birkaç saat yaşadıktan sonra şehit oldu.
Paşa son anlarında Kolağası Kirameddin Bey’den yüksek sesle Kur’an okumasını istemiş ve Yasin süresi bitmek üzere iken vefat etmişti. Aynı gün kendisi öğrenemese de mirlivalığa terfi ederek “Paşa” olmuştu.
Ölümüyle ilgili şüpheler, ateşkesten yana olan Toptani üzerinde yoğunlaşsa da olayın aslı açığa kavuşmadı.
Bundan sonra savunma, eski bir alaylı subay olan Esat Toptani liderliğinde devam etti. İşkodra’yı bir türlü ele geçiremeyen Karadağ ordusu Sırplardan yardım istemek kaldı. Sırplar 30.000 kişilik askeri kuvvet ve 72 top göndererek Karadağ’a destek verdiler.
Savunma bir süre daha devam ettiyse de açlık ve diğer sıkıntılar sonucunda şehir, 25 Nisan 1913’de teslim oldu.
Karadağ şehri ele geçirse de Avrupalı devletlerin baskısıyla işgali sona erdirmek zorunda kaldı ve İşkodra yeni kurulan Arnavutluk devletinin sınırları içinde kaldı.
YA SONRASI?
Üç müstahkem mevkiinin komutanlarından Hasan Rıza savaş esnasında şehit olmuştu. Edirne Müdafiî Şükrü Paşa da Sofya’da bir süre esir olarak kaldıktan sonra İstanbul’a döndü.
Paşa’nın şöhretinden çekinen İttihatçılar, kendisine bir karşılama merasimi bile yaptırmadılar. Paşa, İttihatçılara karşı olmasının ve Talat Bey’i Edirne’den göndermesinin etkisiyle olsa gerek, 1914’de emekli edilerek Birinci Dünya Savaşı’nda görev alamadı ve 1916’da vefat etti.
Şükrü Paşa’nın ailesi yıllar sonra hatırlanarak 1955’de Paşa’nın eşi Zafer Edirne’ye maaş bağlandı (TBMM Tutanağı, 26 Mayıs 1955). Paşa adına Edirne’de yapılan anıt da 1998’de açıldı.
Yanya Müdafiî Esat Paşa ise Çanakkale Muharebelerinde en yüksek rütbeli Türk subay olarak başarıyla görev yaptı. 1919’da emekli olduktan sonra 1952’ye yaşamasına rağmen Cumhuriyet devrinde birikimlerinden istifade edilmedi. Hatta yaşadığı maddi sıkıntılardan dolayı Harbiye’den talebesi olan Atatürk’ten yardım talep etmek zorunda kaldı.
İşkodra’yı teslim eden Toptani Paşa de Draç merkezli bir “Merkezi Arnavutluk” devleti kurdu. Ancak asıl emeli olan Arnavutluk liderliğini elde edemeyerek ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve 1920’de Paris’te bir suikast sonucunda hayatını kaybetti.
Kaynakça: E. Malkoç, “Avrupa Dengelerinin Gözetiminde İşkodra Kuşatması”, Türkoloji Kültürü, S. 1; G. Kaytan, Balkan Savaşlarında İşkodra Müdafaası, TÜ SBE yüksek lisans tezi, Edirne 2018; Y. Emre Kaleli, Edirne Müdafiî Mehmet Şükrü Paşa ve Balkan Harbi Müzesi, EÜ SBE yüksek lisans tezi, Kayseri 2012; Sebilürreşad, 17 Kânunusani 1328; İctihad, 16 Kânunusani 1328.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 17.10.2018 [TR724]
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın büyük kahramanlarından Gazi Osman Paşa’nın başarısı Plevne’yi uzun süre savunmaktır. Aynı savaşta Kafkas cephesinin kahramanı da yine bir savunma savaşı yapan Gazi Ahmet Muhtar Paşa’dır.
Balkan Harbinde de benzer örnekler görülmüş ve Osmanlı tarihinin en kahredici mağlubiyeti denebilecek bu savaşın kötü izlenimi az da olsa hafifletilmiştir.
Bu kısmi başarılar, “üç müstahkem mevki” olan Yanya, İşkodra ve Edirne’de yaşanmış, Şark ve Garp ordularının bir ayda darmadağın oldukları bir ortamda bu kaleler, aylarca direnmeyi başarmışlardır. Bu direnişin en önemli aktörleri de Esat, Hasan Rıza ve Şükrü Paşalardır.
YANYA MÜDAFAASI
Yanya’da nüfusun önemli bir kısmını Rum ahali oluşturmakta, Müslümanların çoğunluğu da Arnavutlardan meydana gelmekteydi. 1830’da Yunanistan’ın kurulmasından sonra bölge tamamen Yunan tehdidi altına girmiş, ancak buna karşı köklü tedbirler alınamamıştı. Atılan yanlış adımlarla Arnavutların da küstürülmesiyle bölgenin savunulması iyice zorlaşmıştı.
Yanya savunmasında bir taraftan Yunanlılarla, diğer taraftan da onlara destek veren yerli Rumlarla mücadele edildi. Yunan birliklerinin içinde İtalya’dan gelen Garibaldiciler de bulunuyordu.
Bölgenin yerli halkı olan Arnavutların ise kafası karışıktı. Özellikle Arnavut devletinin kuruluşunun ilan edilmesiyle de gruplar halinde firara başladılar.
Firarların yanında salgın hastalıklar, cephane yetersizliği ve gün geçtikçe artan beslenme problemleri, ordunun tükenmesine yol açtı. Buna rağmen Bulgar ordusunun bir ayda Çatalca’ya geldiği bir ortamda Yanya, Ekim ayından Mart ayına kadar direnmeyi başardı.
ESAT PAŞA
Yanya müdafaasının ruhu Yanya doğumlu iki kardeş; Esat Paşa (Bülkat) ve Vehip Bey (Paşa-Kaçı) idi. Esat Paşa kolordu komutanlığını, Vehip Bey de Müstahkem Mevki komutanlığını üstlenmişti.
İki kardeş büyük bir fedakârlıkla doğdukları şehri savundular. Savaşın daha başında orduların bağlantısı kesilmiş, donanmanın yetersizliğinden dolayı denizden de yardım alma imkânı kalmamıştı. Şubat ayına gelindiğinde açlık çekilmez bir hal almış, asker perişan duruma düşmüştü.
İki kardeş komutan, 6 Mart 1913’de Yunan ordusuna teslim olmak zorunda kaldılar. Böylece II. Murat zamanından beri Osmanlı idaresinde olan Yanya kaybedildi.
Esat Paşa şehrin işgalini “şafak sökerken Yanya hükümet meydanında yüreklerimizi parçalayan bir boru öttü. Düşmanın zafer borusu… Vehip ile birbirimizin yüzüne ağlayan gözlerle bakıyoruz; artık müdafaanın sonuna gelmiş ve her şey hakikaten bitmişti…” sözleriyle anlatmaktadır.
EDİRNE MÜDAFAASI
Balkan Harbinin en önemli savunma savaşlarından birisi Edirne’de gerçekleşti. Osmanlı Devleti’ne uzun bir süre başkentlik yapmış olan Edirne’deki savunma bir sembol oldu.
Savaşın başında Bulgar ordularının hedeflerinin başında Edirne’nin alınması geliyordu. Edirne bir taraftan müstahkem mevki olarak savunulurken, Bulgar ordusunun önünden kaçan binlerce muhacire de ev sahipliği yapıyordu.
Buna rağmen şehrin uzun süre savunulmasına dönük bir plan yapılmamış ve Şükrü Paşa’dan “elli gün sürecek bir savunmaya hazırlanması” istenmişti. Bu isabetli bir öngörü değildi ve Bulgar ordusunun saldırısı ile başlayan kuşatma, Sırp ordusunun da desteğiyle aylarca devam etti.
ŞÜKRÜ PAŞA
Edirne savunmasının özü “bir Dadaş” olan Erzurumlu Şükrü Paşa idi. Gösterdiği başarılarla müşirliğe kadar yükselen Paşa’ya disiplinli davranışlarından dolayı “Deli Şükrü Paşa” da denilmekteydi.
Paşa, önceden görev yaptığından çok iyi bildiği Edirne’yi büyük bir özveri ile savundu. Bunu yaparken de her şeyi göze alarak hareket etti ve “gönüllü bir asker olarak” geldiği Edirne’de “paşa gibi hareket eden” ve Anadolu askerine Rumeli’nin kendi vatanları olmadığı propagandasını yapan İttihat ve Terakki liderlerinden Talat Bey’i şehirden çıkardı.
Çatalca Ateşkesinden sonra da destek alamayan Şükrü Paşa, Hükümetin şehri teslim edeceğine dair söylentiler üzerine bir telgraf göndermiş ve ne pahasına olursa olsun savunmaya devam edeceğini bildirmişti. Paşa’nın Hükümete gönderdiği bu telgraf Sebilürreşad ve Abdullah Cevdet’in yayınladığı İctihad’da yayınlanmış, İctihad Paşa için “Edirne’nin Arslan Müdafiî” ifadesini kullanmıştı.
Paşa, cephane ve yiyecek sıkıntısına rağmen Edirne’yi 155 gün başarıyla savunduysa da şehir, 26 Mart 1913’de Bulgarlara teslim edildi.
Edirne savunmasının bu kadar uzun sürmesinde önemli bir etken de Paşa’nın asker ve halkı bir “baba şefkati” ile motive ederek psikolojik harekâtı başarı ile sürdürmesiydi.
İŞKODRA MÜDAFAASI
İşkodra’nın da yerli ahalisini Arnavutlar oluşturmaktaydı. Burada Osmanlı askerinin karşısında Karadağ birlikleri vardı.
Balkanların en küçük ülkesi olan Karadağ için İşkodra hayati bir önem taşıyordu. Bu nedenle Karadağ, Avrupa devletleri müdahale etmeden İşkodra’yı almak istiyordu.
Bölgede Katolik Arnavutlar olan Malisörler, Karadağ ordusunun yanında yer almıştı. Müslüman Arnavutların da küstürülmüş olması, halkın desteğini sınırlı hale getiriyordu.
Osmanlı kuvvetleri, ilk savaşlarda başarılı olamadılar ve İpek’le Tuz kaybedildi. Geriye sadece İşkodra kaldı.
İşkodra savunmasının komutanı Hasan Rıza Bey’di ve büyük imkânsızlıklara rağmen şehri savunuyordu. Esat Paşa’nın (Toptani) yerli halktan toplamayı başardığı 5.000 kişi ile birlikte yaklaşık 20.000’e ulaşan kuvvetler, 47.000 kişilik Karadağ kuvvetlerine karşı şehri müdafaa ettiler.
Hasan Rıza, Çatalca Ateşkesi’ne rağmen teslim olmadı. Ancak ateşkeste yer alan bir maddeye göre Osmanlı Devleti muhasara altında olan Yanya, Edirne ve İşkodra’ya yardım gönderemeyecekti.
HASAN RIZA PAŞA
Hasan Rıza Bey 30-31 Ocak gecesi Esat Toptani’nin evinden çıktıktan sonra kendi ifadesine göre üç kişinin silahlı saldırısına maruz kaldı. Evinde birkaç saat yaşadıktan sonra şehit oldu.
Paşa son anlarında Kolağası Kirameddin Bey’den yüksek sesle Kur’an okumasını istemiş ve Yasin süresi bitmek üzere iken vefat etmişti. Aynı gün kendisi öğrenemese de mirlivalığa terfi ederek “Paşa” olmuştu.
Ölümüyle ilgili şüpheler, ateşkesten yana olan Toptani üzerinde yoğunlaşsa da olayın aslı açığa kavuşmadı.
Bundan sonra savunma, eski bir alaylı subay olan Esat Toptani liderliğinde devam etti. İşkodra’yı bir türlü ele geçiremeyen Karadağ ordusu Sırplardan yardım istemek kaldı. Sırplar 30.000 kişilik askeri kuvvet ve 72 top göndererek Karadağ’a destek verdiler.
Savunma bir süre daha devam ettiyse de açlık ve diğer sıkıntılar sonucunda şehir, 25 Nisan 1913’de teslim oldu.
Karadağ şehri ele geçirse de Avrupalı devletlerin baskısıyla işgali sona erdirmek zorunda kaldı ve İşkodra yeni kurulan Arnavutluk devletinin sınırları içinde kaldı.
YA SONRASI?
Üç müstahkem mevkiinin komutanlarından Hasan Rıza savaş esnasında şehit olmuştu. Edirne Müdafiî Şükrü Paşa da Sofya’da bir süre esir olarak kaldıktan sonra İstanbul’a döndü.
Paşa’nın şöhretinden çekinen İttihatçılar, kendisine bir karşılama merasimi bile yaptırmadılar. Paşa, İttihatçılara karşı olmasının ve Talat Bey’i Edirne’den göndermesinin etkisiyle olsa gerek, 1914’de emekli edilerek Birinci Dünya Savaşı’nda görev alamadı ve 1916’da vefat etti.
Şükrü Paşa’nın ailesi yıllar sonra hatırlanarak 1955’de Paşa’nın eşi Zafer Edirne’ye maaş bağlandı (TBMM Tutanağı, 26 Mayıs 1955). Paşa adına Edirne’de yapılan anıt da 1998’de açıldı.
Yanya Müdafiî Esat Paşa ise Çanakkale Muharebelerinde en yüksek rütbeli Türk subay olarak başarıyla görev yaptı. 1919’da emekli olduktan sonra 1952’ye yaşamasına rağmen Cumhuriyet devrinde birikimlerinden istifade edilmedi. Hatta yaşadığı maddi sıkıntılardan dolayı Harbiye’den talebesi olan Atatürk’ten yardım talep etmek zorunda kaldı.
İşkodra’yı teslim eden Toptani Paşa de Draç merkezli bir “Merkezi Arnavutluk” devleti kurdu. Ancak asıl emeli olan Arnavutluk liderliğini elde edemeyerek ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve 1920’de Paris’te bir suikast sonucunda hayatını kaybetti.
Kaynakça: E. Malkoç, “Avrupa Dengelerinin Gözetiminde İşkodra Kuşatması”, Türkoloji Kültürü, S. 1; G. Kaytan, Balkan Savaşlarında İşkodra Müdafaası, TÜ SBE yüksek lisans tezi, Edirne 2018; Y. Emre Kaleli, Edirne Müdafiî Mehmet Şükrü Paşa ve Balkan Harbi Müzesi, EÜ SBE yüksek lisans tezi, Kayseri 2012; Sebilürreşad, 17 Kânunusani 1328; İctihad, 16 Kânunusani 1328.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 17.10.2018 [TR724]
Formasını giydikleri kulüpte efsaneliğin kitabını yazdılar [Hasan Cücük]
Fransız futbolunun efsanelerinden Thierry Henry, teknik adamlık kariyerine futbola ilk başladığı kulüp olan Monaco’da merhaba dedi. Henry, futbola Monaco’da başlamış olsa da adının özdeşleştiği kulüp Arsenal’dir. İngiliz kulübünde 8 yıl top koşturan Henry, adını tüm dünyaya burada duyurmuştu. Teknik adamlığa başlayan herkesin ilk rüyası bir zamanlar formasını giydiği kulübü çalıştırmaktır. Bazen bu rüya hüsranla bazen de mutlu biter.
Zinedine Zidane, 18 yıllık futbolculuk kariyerinde 4 kulübün formasını giydi. Adı futbola veda ettiği Real Madrid ile özdeşleşti. 2001’de dünyanın en pahalı futbolcusu olarak Juventus’tan Real Madrid’e gelen Zidane, 2006’da futbola veda edip giderken göz kamaştıran bir kariyeri geride bırakıyordu. Önce sportif direktör olarak Real Madrid’de görev alan Zidane, Ocak 2016’da ilk teknik adamlık deneyimini de ünlü kulüpte başlıyordu. Hakkında tereddütler oldukça fazlaydı. Ama Zidane, 2,5 yıla 3 Şampiyonlar Ligi ve 1 La Liga şampiyonluğu sığdırıp, efsane olduğu kulübün efsane teknik adamlarından biri olarakta adını tarihe yazdırdı.
İskoç Kenny Dalglish, kariyerinde sadece Celtic ve Liverpool formasını giydi. Adı İngiliz kulübüyle birlikte anıldı. Sebebi basitti; 13 yıl Liverpool için ter döktü. Futbolculuğu döneminde Liverpool formasıyla 6 lig ve 3 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası sevinci yaşadı. Kariyerinin son yılında futbolcu- teknik adam olarak Liverpool’a hizmet eden Dalglish, 1985-91 arasında kulübünü 3 kez şampiyonluğa taşıdı. 2011-12 sezonunda yeniden Liverpool’un başına geçen Dalgilish’in ikinci gelişi başarısızlıkla sonlandı. 67 yıllık yaşamının yarıdan çoğu Liverpool çatısı altında geçti. Hem futbolcu hem de teknik olarak başarılara imza atıp, adını efsaneler listesinin en üstüne yazdırmayı başardı.
Pep Guardiola’nın Barcelona mecarası henüz 13 yaşındayken 1984’de başladı. 1990’dan itibaren A takımın formasını giymeye başlayan Guardiola, Johan Cruyff’un ‘rüya takımı’ olarak tanımlanan Barcelona’sının en önemli oyuncularından biri oldu. Tatmadığı başarı kalmadı. 2001’de kulübünden ayrılan Guardiola, 2006’da futboldan koptu. Kariyerini noktalayınca yeniden Barcelona ile yollarını kesiştiren Guardiola önce B takımını çalıştırdı. 2008’de henüz 37 yaşındayken A takımının başına geçti. 4 yılda kazanmadık kupa bırakmadı. Kariyerinin başında adını efsaneler arasında yazdırdı. 4 yıl sonra Barcelona’ya veda edip giderken, geride kazanılmış bir düzine kupa bıraktı.
Futbol dünyasında Diego Simeone gerçeği var. Arjantinli teknik adamın adı İspanyol kulübü Atletico Madrid’le birlikte anıldı. 1994-97 ve 2003-05 arasında Atletico Madrid formasını giyen Simeone, 2006’da başladığı teknik adamlık döneminin yükselişe geçmesi 2011’de geldiği İspanyol kulübüyle oldu. Atletico Madrid’i İspanya’nın 3. büyüğü yapan Simeone, lig ve UEFA Avrupa Ligi şampiyonluğu gördü. Takımını iki kez Şampiyonlar Ligi’nde finale taşıdı. Öyle ki; artık Atletico Madrid denince akıllara otomatik olarak Simeone adı geliyor.
Son yıllarda sıradan bir takıma dönüşen Milan, 1980’li yılların sonunda lig ve Avrupa’da fırtına gibi esiyordu. Başarılı yılların mimarlarından biri de Carlo Ancelotti idi. Milan formasını giydiği 5 yılda lig ve Avrupa başarıları tadan Ancelotti, 2001-09 arasında çalıştırdığı eski kulübünü başarıdan başarıya koşturdu. Serie A şampiyonluğunu, Şampiyonlar Ligi kupasıyla taçlandırdı. Ancelotti sonrası ise Milan düşüşün adresi oldu.
Avrupa’nın örneklerini Türkiye’de görmek mümkün. Bu isimlerin başında Fatih Terim geliyor. 13 yıl sarı-kırmızılı formayı giyen Terim, futbolcuyken şampiyonluk sevinci yaşamadı. Ancak teknik adamlık dönemi tam bir efsane oldu. Şimdilerde sarı-kırmızılardan 4. dönemini geçiren Terim, 7 lig şampiyonluğunun yanı sıra UEFA Kupası’nı kulübüne kazandırdı.
Şenol Güneş, Trabzonspor efsanesinin oluşmasında rol alan önemli bir isimdi. Arkadaşları gol kovalarken, o kalesini gole kapatıp başarıya katkı sağladı. 6 kez lig şampiyonluğu yaşadı. Teknik adamlık kariyerinde 3 kez Trabzonspor’u çalıştıran Güneş, iki kez şampiyonluğu averajla kaçırdı. Adı kulüp tarihine futbolcu ve teknik adam olarak altın harflerle yazıldı.
Aykut Kocaman, Fenerbahçe’nin 103 golle rekor kırdığı 1888-89 sezonunun gol kralıydı. 2010’da geldiği Fenerbahçe’nin 28 yıllık Türkiye Kupası hasretine son veren Aykut Kocaman, takımını lig şampiyonluğuna da taşıdı. İkinci kez 2017’de Fenerbahçe’ye gelen Kocaman’ın serüveni sadece 1 yıl sürdü.
[Hasan Cücük] 17.10.2018 [TR724]
Zinedine Zidane, 18 yıllık futbolculuk kariyerinde 4 kulübün formasını giydi. Adı futbola veda ettiği Real Madrid ile özdeşleşti. 2001’de dünyanın en pahalı futbolcusu olarak Juventus’tan Real Madrid’e gelen Zidane, 2006’da futbola veda edip giderken göz kamaştıran bir kariyeri geride bırakıyordu. Önce sportif direktör olarak Real Madrid’de görev alan Zidane, Ocak 2016’da ilk teknik adamlık deneyimini de ünlü kulüpte başlıyordu. Hakkında tereddütler oldukça fazlaydı. Ama Zidane, 2,5 yıla 3 Şampiyonlar Ligi ve 1 La Liga şampiyonluğu sığdırıp, efsane olduğu kulübün efsane teknik adamlarından biri olarakta adını tarihe yazdırdı.
İskoç Kenny Dalglish, kariyerinde sadece Celtic ve Liverpool formasını giydi. Adı İngiliz kulübüyle birlikte anıldı. Sebebi basitti; 13 yıl Liverpool için ter döktü. Futbolculuğu döneminde Liverpool formasıyla 6 lig ve 3 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası sevinci yaşadı. Kariyerinin son yılında futbolcu- teknik adam olarak Liverpool’a hizmet eden Dalglish, 1985-91 arasında kulübünü 3 kez şampiyonluğa taşıdı. 2011-12 sezonunda yeniden Liverpool’un başına geçen Dalgilish’in ikinci gelişi başarısızlıkla sonlandı. 67 yıllık yaşamının yarıdan çoğu Liverpool çatısı altında geçti. Hem futbolcu hem de teknik olarak başarılara imza atıp, adını efsaneler listesinin en üstüne yazdırmayı başardı.
Pep Guardiola’nın Barcelona mecarası henüz 13 yaşındayken 1984’de başladı. 1990’dan itibaren A takımın formasını giymeye başlayan Guardiola, Johan Cruyff’un ‘rüya takımı’ olarak tanımlanan Barcelona’sının en önemli oyuncularından biri oldu. Tatmadığı başarı kalmadı. 2001’de kulübünden ayrılan Guardiola, 2006’da futboldan koptu. Kariyerini noktalayınca yeniden Barcelona ile yollarını kesiştiren Guardiola önce B takımını çalıştırdı. 2008’de henüz 37 yaşındayken A takımının başına geçti. 4 yılda kazanmadık kupa bırakmadı. Kariyerinin başında adını efsaneler arasında yazdırdı. 4 yıl sonra Barcelona’ya veda edip giderken, geride kazanılmış bir düzine kupa bıraktı.
Futbol dünyasında Diego Simeone gerçeği var. Arjantinli teknik adamın adı İspanyol kulübü Atletico Madrid’le birlikte anıldı. 1994-97 ve 2003-05 arasında Atletico Madrid formasını giyen Simeone, 2006’da başladığı teknik adamlık döneminin yükselişe geçmesi 2011’de geldiği İspanyol kulübüyle oldu. Atletico Madrid’i İspanya’nın 3. büyüğü yapan Simeone, lig ve UEFA Avrupa Ligi şampiyonluğu gördü. Takımını iki kez Şampiyonlar Ligi’nde finale taşıdı. Öyle ki; artık Atletico Madrid denince akıllara otomatik olarak Simeone adı geliyor.
Son yıllarda sıradan bir takıma dönüşen Milan, 1980’li yılların sonunda lig ve Avrupa’da fırtına gibi esiyordu. Başarılı yılların mimarlarından biri de Carlo Ancelotti idi. Milan formasını giydiği 5 yılda lig ve Avrupa başarıları tadan Ancelotti, 2001-09 arasında çalıştırdığı eski kulübünü başarıdan başarıya koşturdu. Serie A şampiyonluğunu, Şampiyonlar Ligi kupasıyla taçlandırdı. Ancelotti sonrası ise Milan düşüşün adresi oldu.
Avrupa’nın örneklerini Türkiye’de görmek mümkün. Bu isimlerin başında Fatih Terim geliyor. 13 yıl sarı-kırmızılı formayı giyen Terim, futbolcuyken şampiyonluk sevinci yaşamadı. Ancak teknik adamlık dönemi tam bir efsane oldu. Şimdilerde sarı-kırmızılardan 4. dönemini geçiren Terim, 7 lig şampiyonluğunun yanı sıra UEFA Kupası’nı kulübüne kazandırdı.
Şenol Güneş, Trabzonspor efsanesinin oluşmasında rol alan önemli bir isimdi. Arkadaşları gol kovalarken, o kalesini gole kapatıp başarıya katkı sağladı. 6 kez lig şampiyonluğu yaşadı. Teknik adamlık kariyerinde 3 kez Trabzonspor’u çalıştıran Güneş, iki kez şampiyonluğu averajla kaçırdı. Adı kulüp tarihine futbolcu ve teknik adam olarak altın harflerle yazıldı.
Aykut Kocaman, Fenerbahçe’nin 103 golle rekor kırdığı 1888-89 sezonunun gol kralıydı. 2010’da geldiği Fenerbahçe’nin 28 yıllık Türkiye Kupası hasretine son veren Aykut Kocaman, takımını lig şampiyonluğuna da taşıdı. İkinci kez 2017’de Fenerbahçe’ye gelen Kocaman’ın serüveni sadece 1 yıl sürdü.
[Hasan Cücük] 17.10.2018 [TR724]
‘Kripto Cemaatçi’ Akar, ‘Gizli tanık ’ Fidan [Adem Yavuz Arslan]
Lafı uzatmaya, dolandırmaya, diplomatik ifadelerle yumuşatmaya gerek yok.
Türkiye ile ABD arasında krize yol açan Rahip Brunson olayında Başkan Trump masaya yumruğunu vurdu, ‘bırakın yoksa…’ dedi ve istediğini aldı.
Erdoğan ise ‘verin papazı alın papazı’ diyerek çıktığı yolda Amerika’dan kimseyi alamadığı gibi elindekileri de kaybetti.
Amerika herhangi bir pazarlık yapmadı, ‘fidye’ ödemedi.
Erdoğan ise çok şey kaybetti. ‘Gülenle pazarlık için’ diye lanse edilen ama aslında Reza Zarrab için ‘ajan-terörist’ diye tutuklanan Rahip Brunson’ı ‘zoru görünce’ serbest bıraktılar.
Erdoğan Zarrab’ı alamadığı gibi hem Türkiye’de hukuk diye bir şeyin olmadığını tüm dünyaya kendi eliyle gösterdi hem de Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını açtı. Ekonomik kayıplar ise cabası.
Düne kadar ‘diplomasi’ kanallarını kullanarak iş yapmak isteyen Washington artık Erdoğan’ın dilini daha iyi biliyor. Bir başka ifadeyle Erdoğan’ın ‘sınırlarını’ da test ettiler.
Özetle Erdoğan kendi oyunuyla altta kalan güreşçi gibi oldu.
Rahip Brunson olayının bir de iyi tarafı var.
Sanıkların, sanık yakınlarını, avukatların ve bir grup gazetecinin çok yakından bildiği, takip ettiği ‘gizli tanık’ rezaleti tüm çıplaklığı ile ortaya döküldü.
Gelişmeler malumunuz.
20 yılı aşkın süredir Türkiye’de yaşayan Rahip Brunson gizli tanık ifadeleri ile ‘ajan-terörist-Fetöcü’ oldu.
2 yıla yakın süre hapiste kaldı.
Gizli tanıklar; Dua, Göktaşı, Ateş, Serhat, Kılıç, Kama mahkemelerde, Havuz medyasında Brunson hakkında öyle şeyler anlattılar ki hayret etmemek mümkün değildi.
Havuzun manşetlerine çıkan ifadelere göre 15 Temmuz başarılı olsa Brunson CIA Başkanı olacakmış. Nedim Şener’in ekran ekran gezip anlattığı ifadelere göre Brunson Kürtleri Hristiyan yapıp ayrı devlet kurduracakmış.
Bu ifadelerin ciddiye alınır bir tarafı yoktu ama mahkemeler tutukluluk için yeterli gördü. Davanın ve gizli tanıkların nabzı Amerika ile yapılan pazarlıklara göre değişti.
Erdoğan ‘zoru’ görünce gizli tanıklar ifadeleri geri çektiler. Daha önceki anlatımlarının 180 derece tersini anlattılar. Yani ilk ifadeleri doğru değildi son ifadeleri de.
Brunson serbest kaldı, Amerika’ya uçtu, Başkan Trump tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı.
Bize ise ekonomik yıkım, beş paralık olan itibar ve gizli tanık rezaleti kaldı.
Dediğim gibi, aslında bu rezaletin iyi tarafı gizli tanık denen garebetin bütün çıplaklığı ile herkesçe görülmesi oldu.
EN KULLANIŞLI APARAT; GİZLİ TANIK
Gizli tanıklık 2008 itibariyle gündemimize giren bir konu.
O dönem Ergenekon davalarında sıklıkla tartışma konusu olmuştu. Özellikle de “Ergenekon bena kene ile suikast yapmaya çalıştı” gibi fantastik bir ifade veren eski savcı Bayram Bozkurt yüzünden çok tartışılmıştı.
Gerçi ‘Efe’ kod adı ile ifade veren Bayram Bozkurt daha sonra Cemaat davalarında da gizli tanık oldu. Yani tanıklığı konjonktüre göre değişiyor.
KCK ve sol davalarda da çok çarpıcı örnekler gördük. Özellikle KCK ve DHKP/C davalarında hayli ilginç tecrübeler var. (Bu yazının konusu değil ama güvenlik bürokrasisindeki Alevi rahatsızlığı gizli tanıklar ve işkence konusunda da kendini gösteriyor. Polisler işkence için kullandıkları copa ‘Haydar’ diyorlar. Bir çok gizli tanığa da ‘Haydar’ kod adı veriliyor)
Özetle Türk adalet sistemi gizli tanıklık müessesesini her zaman istismar etti.
Ancak hiç bir zaman Cemaat davalarında olduğu kadar da zıvanadan çıkmamıştı. Bugün öyle bir hale geldik ki, polis ‘Cemaatçi’ diye göz altına aldığı herkese ‘gizli tanık ol’ baskısı yapıyor.
Hatta HSK’nın hakim ve savcılara yolladığı ‘talimatname’de sanıkların ‘itirafçı-gizli tanık’ yapılması için izlenecek yöntemler anlatılıyor.
“ŞU İFADEYİ İMZALA YOKSA KARINI….”
Cemaat ve 15 Temmuz davalarında yaşanan ‘gizli tanık’ rezaletlerinden bir kaç örneğe yakından bakalım.
Savcılık verilerine göre Cemaat davalarında 400’ü aşkın ‘gizli tanık’ var. İtirafçı olanların sayısı ise daha fazla.
Eldeki veriler, mahkeme ifadeleri ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW)’nün raporlarına göre işkence gören bir çok sanık gizli tanık olmayı kabul ediyor.
Yani gözaltına alınan sıradan insanlara gizli tanık olması için baskı yapılıyor; isimler, tarihler vs imzalatılıyor.
Mesela halen Denizli 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden bir Cemaat davası var. Bütün Cemaat davalarında olduğu gibi burada da bir gizli tanık var. ‘Aslan’ kod adlı bu gizli tanığın ifadeleriyle 145 kişi tutuklanmış.
Fakat gizli tanık Aslan, mahkeme safhasında 145 kişiden bir kişiyi bile tanıyamadı.
15 Temmuz darbe girişiminin en kritik gizli tanıkları arasında gösterilen ‘Şapka’ ve ‘Kuzgun’ ise Adil Öksüz başkanlığında Ankara’da yapılan ‘darbe toplantısı’nda olduklarını iddia etmişlerdi.
Fakat mahkemeye çıkarıldıklarında o toplantıda olduğu iddia edilen subayları teşhis edemediler.
GENELKURMAY BAŞKANI AKAR ‘CEMAATÇİ’YMİŞ!
Ankara Kara Havacılık Okulu davasında gizli tanık olan ‘Abdullah’ ise hayli ilginç şeyler anlatıyor. Mesela gizli tanık Abdullah’a göre “Hulusi Akar kripto Fetöcü”.
CHP eski milletvekillerinden Eren Erdem’in tutuklanmasına neden olan ise yine bir gizli tanık. Taraf eski yayın yönetmeni Ahmet Altan’a yönelik suçlamalar da yine bir gizli tanıktan üretilmiş.
Boydaklar’ın davasında da yine gizli tanıklar var. Fakat ne hikmetse bu gizli tanıklar bir türlü mahkemeye gelemiyorlar.
STV Genel Müdürü Hidayet Karaca aleyhine gizli tanıklık yapan ‘Kasırga’ ise tam evlere şenlik. Zira Karaca’yı uzun yıllardır tanıdığını söyleyen ‘Kasırga’ Karaca’nın STV genel müdürü olduğunu bilmiyor. Zaman Gazetesi’ne el konulmasının arkasında da yine bir gizli tanık ifadesi var.
“KARINLA ORUÇ BOZARIZ”
Cemaat davalarının altı boş olduğu için mahkemelerde ilginç diyaloglar yaşanıyor. ‘Delil’ bulamayan savcılar sanıkları tehditle gizli tanıklığa teşvik ediyor. ‘Bir şekilde’ ikna edilen sanıklar ise önlerine konan listelerin altını imzalıyor. O gizli tanıklar da mahkemelerden kaçırılıyor çünkü avukatların çapraz sorgusu sırasında bir çoğu ‘dökülüyor’.
Mesela Doğu Anadolu’da yaşanan bir olay tam anlamıyla ibretlik.
Oda Tv’den Müyesser Yıldız’ın köşesine taşıdığı olayda, ‘Cemaatin mahrem imamları’ndan birisi olduğu iddia edilen kişinin tüm ifadelerin ‘kurgu’ olduğu ortaya çıktı. Sorular karşısında bunalan ‘tanık’ daha fazla dayanamayıp “Tanımıyorum ben onları. İşkenceyle ve eşimle tehdit ettiler” açıklamasını yapıyor. Fakat tam da bu anda salonda kayıt yapan SEGBİS sistemi ‘teknik arıza’ veriyor.
Hakim “daha önceki ifadelerinde bu kişileri tanıdığını anlatmıştın. Şimdi ben hiç birini tanımıyorum diyorsun” deyince “Sayın hakim beni göz altına aldılar. Günlerce işkence ettiler. Karımı göz altına alıp, yan odada bana gösterdiler. Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumu’na verdiler. Günlerce işkenceden sonra bana “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim “birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin. Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım.” diyor.
Salonda buz gibi bir hava eser.
Fakat ‘ilgililer’ hemen devreye girer ve gizli tanığın cezaevindeki odası değiştirilir. Gizli tanık bir kez daha ifadesini değiştirir. Ancak avukatların sorgulamaları sırasında yalan söylediği ortaya çıkar. Zira ‘mahkem abisi’ olduğu iddia edilen askerlerin hiç birini teşhis edememiştir.
GİZLİ TANIKLAR TAM SUÇ MAKİNESİ
AKP ve Havuz’un en popüler gizli tanığı ise şüphesiz Hüseyin Sarıçiçek’ti. Hemen hemen her gün A Haber’de ekrana getirilen, Havuz’da sayfalar dolusu röportajlar veren, anlatımları ile yüzlerce cemaatçinin tutuklanmasına neden olan bir ‘gizli tanık’tı Sarıçiçek.
Fakat dolandırıcılıktan tutuklandı. Çünkü Cemaat mensuplarına ‘şu kadar para vermezseniz sizin adınızı veririm” diyerek para aldığı tespit edildi. Düşünün, bu gizli tanığın ifadeleri ile tutuklanan yüzlerce kişi vardı.
Bir başka örnek ise Akit’in kadrolu itirafçısı, aynı Hüseyin Sarıçiçek gibi dolandırıcılıktan sabıkalı gizli tanık ‘Bulut’.
Bu gizli tanık çok maharetli. Türkiye’nin birine hayli uzak şehirlerinde bile yaşanan olaylardan haberdar. Sanık avukatlarının soruları karşısında yalanları ortaya çıkan Bulut “hainlerin sorularına cevap vermeyeceğim” diyerek durumu toparlamaya çalıştı.
Zaman zaman da sorulara ‘hatırlamıyorum’ cevabını verdi. Düşünün bu kişinin ifadeleri ile 2 yılı aşkın süredir cezaevinde olan insanlar var.
CHP eski milletvekili Eren Erdem’in tutuklanması ise yine bir gizli tanık ifadesiyle oldu. Hatta gizli tanık mahkemeye başvurup ‘İftira atmam için para teklif ediyorlar’ dedi ama mahkeme bu talebi işleme koymadı.
Düşünün, biri gidip sizin aleyhinize yalan beyanda bulunuyor.
Daha sonra ‘para karşılığı’ yana ifade verdiğini kendisi itiraf ediyor. Erdem bunları tek tek belgeliyor fakat mahkeme dikkate bile almıyor.
TEK DELİL ‘TANIK’
Gerek 15 Temmuz gerekse de Cemaat davalarında savcılar güçlü deliller bulamadığı için iddianameler gizli tanıklar üzerine bina ediliyor. Hatta bu durum şu anda yeni norm haline gelmiş durumda.
Mesela HDP’li siyasilerin çoğu bu gizli tanıklarla tutuklandı. Türk emniyetindeki en büyük kıyımlardan birine imza atan ise gizli tanık Garson. Öyle ki Garson’un verdiği listede yer alan isimler doğrudan ihraç edildi.
Gizli tanıklara dair ilginçliklerden birisi de şu.
Bazı davaların gizli tanıkları aslında başka bir davanın sanığı olabiliyor. Sanıklar savcı ile anlaşıp indirim almayı hedefliyorlar.
Mesela MİT Tırları soruşturmasındaki gizli tanık Ütg Ahmet Yasin Güneş aynı zamanda IŞID’e soğan kamuflajıyla patlayıcı taşınmasından şüpheli.
Örnekleri uzatmak mümkün. Gizli tanıklık zaten problemli bir uygulamaydı, 15 Temmuz ve Cemaat davaları ile zıvanadan çıktı.
Delil bulamayan, mantıklı bir iddianame yazamayan polisler, savcılar gizli tanıklara sarılıyorlar. ‘Her ihtiyaca göre’ gizli tanık üretmek, bulmak mümkün.
‘Zinde güçler’ kimi hedef yapacak, kimin malına mülküne çökecekse ona uygun gizli tanık bulup, hazır metinleri ezberletiyorlar. Hakimler de zaten tanıkları zorlama, hırpalama taraftarı değil. Bir çoğu mahkemelerden kaçırılıyor.
Öyle ki Türk yargı sistemi artık gizli tanıklıklar üzerinden yürüyor. Rahip Brunson olayı vesile edilerek kangren haline gelmiş bu gizli tanıklık meselesine kalıcı bir çözüm bulmak şart.
Yoksa konjonktüre göre Hulusi Akar’ı ‘kripto Cemaatçi’ ilan eden çevreler yarın Hakan Fidan’ı da Cemaat çatı davasının gizli tanığı olarak gösterebilirler.
[Adem Yavuz Arslan] 17.10.2018 [TR724]
Türkiye ile ABD arasında krize yol açan Rahip Brunson olayında Başkan Trump masaya yumruğunu vurdu, ‘bırakın yoksa…’ dedi ve istediğini aldı.
Erdoğan ise ‘verin papazı alın papazı’ diyerek çıktığı yolda Amerika’dan kimseyi alamadığı gibi elindekileri de kaybetti.
Amerika herhangi bir pazarlık yapmadı, ‘fidye’ ödemedi.
Erdoğan ise çok şey kaybetti. ‘Gülenle pazarlık için’ diye lanse edilen ama aslında Reza Zarrab için ‘ajan-terörist’ diye tutuklanan Rahip Brunson’ı ‘zoru görünce’ serbest bıraktılar.
Erdoğan Zarrab’ı alamadığı gibi hem Türkiye’de hukuk diye bir şeyin olmadığını tüm dünyaya kendi eliyle gösterdi hem de Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını açtı. Ekonomik kayıplar ise cabası.
Düne kadar ‘diplomasi’ kanallarını kullanarak iş yapmak isteyen Washington artık Erdoğan’ın dilini daha iyi biliyor. Bir başka ifadeyle Erdoğan’ın ‘sınırlarını’ da test ettiler.
Özetle Erdoğan kendi oyunuyla altta kalan güreşçi gibi oldu.
Rahip Brunson olayının bir de iyi tarafı var.
Sanıkların, sanık yakınlarını, avukatların ve bir grup gazetecinin çok yakından bildiği, takip ettiği ‘gizli tanık’ rezaleti tüm çıplaklığı ile ortaya döküldü.
Gelişmeler malumunuz.
20 yılı aşkın süredir Türkiye’de yaşayan Rahip Brunson gizli tanık ifadeleri ile ‘ajan-terörist-Fetöcü’ oldu.
2 yıla yakın süre hapiste kaldı.
Gizli tanıklar; Dua, Göktaşı, Ateş, Serhat, Kılıç, Kama mahkemelerde, Havuz medyasında Brunson hakkında öyle şeyler anlattılar ki hayret etmemek mümkün değildi.
Havuzun manşetlerine çıkan ifadelere göre 15 Temmuz başarılı olsa Brunson CIA Başkanı olacakmış. Nedim Şener’in ekran ekran gezip anlattığı ifadelere göre Brunson Kürtleri Hristiyan yapıp ayrı devlet kurduracakmış.
Bu ifadelerin ciddiye alınır bir tarafı yoktu ama mahkemeler tutukluluk için yeterli gördü. Davanın ve gizli tanıkların nabzı Amerika ile yapılan pazarlıklara göre değişti.
Erdoğan ‘zoru’ görünce gizli tanıklar ifadeleri geri çektiler. Daha önceki anlatımlarının 180 derece tersini anlattılar. Yani ilk ifadeleri doğru değildi son ifadeleri de.
Brunson serbest kaldı, Amerika’ya uçtu, Başkan Trump tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı.
Bize ise ekonomik yıkım, beş paralık olan itibar ve gizli tanık rezaleti kaldı.
Dediğim gibi, aslında bu rezaletin iyi tarafı gizli tanık denen garebetin bütün çıplaklığı ile herkesçe görülmesi oldu.
EN KULLANIŞLI APARAT; GİZLİ TANIK
Gizli tanıklık 2008 itibariyle gündemimize giren bir konu.
O dönem Ergenekon davalarında sıklıkla tartışma konusu olmuştu. Özellikle de “Ergenekon bena kene ile suikast yapmaya çalıştı” gibi fantastik bir ifade veren eski savcı Bayram Bozkurt yüzünden çok tartışılmıştı.
Gerçi ‘Efe’ kod adı ile ifade veren Bayram Bozkurt daha sonra Cemaat davalarında da gizli tanık oldu. Yani tanıklığı konjonktüre göre değişiyor.
KCK ve sol davalarda da çok çarpıcı örnekler gördük. Özellikle KCK ve DHKP/C davalarında hayli ilginç tecrübeler var. (Bu yazının konusu değil ama güvenlik bürokrasisindeki Alevi rahatsızlığı gizli tanıklar ve işkence konusunda da kendini gösteriyor. Polisler işkence için kullandıkları copa ‘Haydar’ diyorlar. Bir çok gizli tanığa da ‘Haydar’ kod adı veriliyor)
Özetle Türk adalet sistemi gizli tanıklık müessesesini her zaman istismar etti.
Ancak hiç bir zaman Cemaat davalarında olduğu kadar da zıvanadan çıkmamıştı. Bugün öyle bir hale geldik ki, polis ‘Cemaatçi’ diye göz altına aldığı herkese ‘gizli tanık ol’ baskısı yapıyor.
Hatta HSK’nın hakim ve savcılara yolladığı ‘talimatname’de sanıkların ‘itirafçı-gizli tanık’ yapılması için izlenecek yöntemler anlatılıyor.
“ŞU İFADEYİ İMZALA YOKSA KARINI….”
Cemaat ve 15 Temmuz davalarında yaşanan ‘gizli tanık’ rezaletlerinden bir kaç örneğe yakından bakalım.
Savcılık verilerine göre Cemaat davalarında 400’ü aşkın ‘gizli tanık’ var. İtirafçı olanların sayısı ise daha fazla.
Eldeki veriler, mahkeme ifadeleri ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW)’nün raporlarına göre işkence gören bir çok sanık gizli tanık olmayı kabul ediyor.
Yani gözaltına alınan sıradan insanlara gizli tanık olması için baskı yapılıyor; isimler, tarihler vs imzalatılıyor.
Mesela halen Denizli 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden bir Cemaat davası var. Bütün Cemaat davalarında olduğu gibi burada da bir gizli tanık var. ‘Aslan’ kod adlı bu gizli tanığın ifadeleriyle 145 kişi tutuklanmış.
Fakat gizli tanık Aslan, mahkeme safhasında 145 kişiden bir kişiyi bile tanıyamadı.
15 Temmuz darbe girişiminin en kritik gizli tanıkları arasında gösterilen ‘Şapka’ ve ‘Kuzgun’ ise Adil Öksüz başkanlığında Ankara’da yapılan ‘darbe toplantısı’nda olduklarını iddia etmişlerdi.
Fakat mahkemeye çıkarıldıklarında o toplantıda olduğu iddia edilen subayları teşhis edemediler.
GENELKURMAY BAŞKANI AKAR ‘CEMAATÇİ’YMİŞ!
Ankara Kara Havacılık Okulu davasında gizli tanık olan ‘Abdullah’ ise hayli ilginç şeyler anlatıyor. Mesela gizli tanık Abdullah’a göre “Hulusi Akar kripto Fetöcü”.
CHP eski milletvekillerinden Eren Erdem’in tutuklanmasına neden olan ise yine bir gizli tanık. Taraf eski yayın yönetmeni Ahmet Altan’a yönelik suçlamalar da yine bir gizli tanıktan üretilmiş.
Boydaklar’ın davasında da yine gizli tanıklar var. Fakat ne hikmetse bu gizli tanıklar bir türlü mahkemeye gelemiyorlar.
STV Genel Müdürü Hidayet Karaca aleyhine gizli tanıklık yapan ‘Kasırga’ ise tam evlere şenlik. Zira Karaca’yı uzun yıllardır tanıdığını söyleyen ‘Kasırga’ Karaca’nın STV genel müdürü olduğunu bilmiyor. Zaman Gazetesi’ne el konulmasının arkasında da yine bir gizli tanık ifadesi var.
“KARINLA ORUÇ BOZARIZ”
Cemaat davalarının altı boş olduğu için mahkemelerde ilginç diyaloglar yaşanıyor. ‘Delil’ bulamayan savcılar sanıkları tehditle gizli tanıklığa teşvik ediyor. ‘Bir şekilde’ ikna edilen sanıklar ise önlerine konan listelerin altını imzalıyor. O gizli tanıklar da mahkemelerden kaçırılıyor çünkü avukatların çapraz sorgusu sırasında bir çoğu ‘dökülüyor’.
Mesela Doğu Anadolu’da yaşanan bir olay tam anlamıyla ibretlik.
Oda Tv’den Müyesser Yıldız’ın köşesine taşıdığı olayda, ‘Cemaatin mahrem imamları’ndan birisi olduğu iddia edilen kişinin tüm ifadelerin ‘kurgu’ olduğu ortaya çıktı. Sorular karşısında bunalan ‘tanık’ daha fazla dayanamayıp “Tanımıyorum ben onları. İşkenceyle ve eşimle tehdit ettiler” açıklamasını yapıyor. Fakat tam da bu anda salonda kayıt yapan SEGBİS sistemi ‘teknik arıza’ veriyor.
Hakim “daha önceki ifadelerinde bu kişileri tanıdığını anlatmıştın. Şimdi ben hiç birini tanımıyorum diyorsun” deyince “Sayın hakim beni göz altına aldılar. Günlerce işkence ettiler. Karımı göz altına alıp, yan odada bana gösterdiler. Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumu’na verdiler. Günlerce işkenceden sonra bana “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim “birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin. Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım.” diyor.
Salonda buz gibi bir hava eser.
Fakat ‘ilgililer’ hemen devreye girer ve gizli tanığın cezaevindeki odası değiştirilir. Gizli tanık bir kez daha ifadesini değiştirir. Ancak avukatların sorgulamaları sırasında yalan söylediği ortaya çıkar. Zira ‘mahkem abisi’ olduğu iddia edilen askerlerin hiç birini teşhis edememiştir.
GİZLİ TANIKLAR TAM SUÇ MAKİNESİ
AKP ve Havuz’un en popüler gizli tanığı ise şüphesiz Hüseyin Sarıçiçek’ti. Hemen hemen her gün A Haber’de ekrana getirilen, Havuz’da sayfalar dolusu röportajlar veren, anlatımları ile yüzlerce cemaatçinin tutuklanmasına neden olan bir ‘gizli tanık’tı Sarıçiçek.
Fakat dolandırıcılıktan tutuklandı. Çünkü Cemaat mensuplarına ‘şu kadar para vermezseniz sizin adınızı veririm” diyerek para aldığı tespit edildi. Düşünün, bu gizli tanığın ifadeleri ile tutuklanan yüzlerce kişi vardı.
Bir başka örnek ise Akit’in kadrolu itirafçısı, aynı Hüseyin Sarıçiçek gibi dolandırıcılıktan sabıkalı gizli tanık ‘Bulut’.
Bu gizli tanık çok maharetli. Türkiye’nin birine hayli uzak şehirlerinde bile yaşanan olaylardan haberdar. Sanık avukatlarının soruları karşısında yalanları ortaya çıkan Bulut “hainlerin sorularına cevap vermeyeceğim” diyerek durumu toparlamaya çalıştı.
Zaman zaman da sorulara ‘hatırlamıyorum’ cevabını verdi. Düşünün bu kişinin ifadeleri ile 2 yılı aşkın süredir cezaevinde olan insanlar var.
CHP eski milletvekili Eren Erdem’in tutuklanması ise yine bir gizli tanık ifadesiyle oldu. Hatta gizli tanık mahkemeye başvurup ‘İftira atmam için para teklif ediyorlar’ dedi ama mahkeme bu talebi işleme koymadı.
Düşünün, biri gidip sizin aleyhinize yalan beyanda bulunuyor.
Daha sonra ‘para karşılığı’ yana ifade verdiğini kendisi itiraf ediyor. Erdem bunları tek tek belgeliyor fakat mahkeme dikkate bile almıyor.
TEK DELİL ‘TANIK’
Gerek 15 Temmuz gerekse de Cemaat davalarında savcılar güçlü deliller bulamadığı için iddianameler gizli tanıklar üzerine bina ediliyor. Hatta bu durum şu anda yeni norm haline gelmiş durumda.
Mesela HDP’li siyasilerin çoğu bu gizli tanıklarla tutuklandı. Türk emniyetindeki en büyük kıyımlardan birine imza atan ise gizli tanık Garson. Öyle ki Garson’un verdiği listede yer alan isimler doğrudan ihraç edildi.
Gizli tanıklara dair ilginçliklerden birisi de şu.
Bazı davaların gizli tanıkları aslında başka bir davanın sanığı olabiliyor. Sanıklar savcı ile anlaşıp indirim almayı hedefliyorlar.
Mesela MİT Tırları soruşturmasındaki gizli tanık Ütg Ahmet Yasin Güneş aynı zamanda IŞID’e soğan kamuflajıyla patlayıcı taşınmasından şüpheli.
Örnekleri uzatmak mümkün. Gizli tanıklık zaten problemli bir uygulamaydı, 15 Temmuz ve Cemaat davaları ile zıvanadan çıktı.
Delil bulamayan, mantıklı bir iddianame yazamayan polisler, savcılar gizli tanıklara sarılıyorlar. ‘Her ihtiyaca göre’ gizli tanık üretmek, bulmak mümkün.
‘Zinde güçler’ kimi hedef yapacak, kimin malına mülküne çökecekse ona uygun gizli tanık bulup, hazır metinleri ezberletiyorlar. Hakimler de zaten tanıkları zorlama, hırpalama taraftarı değil. Bir çoğu mahkemelerden kaçırılıyor.
Öyle ki Türk yargı sistemi artık gizli tanıklıklar üzerinden yürüyor. Rahip Brunson olayı vesile edilerek kangren haline gelmiş bu gizli tanıklık meselesine kalıcı bir çözüm bulmak şart.
Yoksa konjonktüre göre Hulusi Akar’ı ‘kripto Cemaatçi’ ilan eden çevreler yarın Hakan Fidan’ı da Cemaat çatı davasının gizli tanığı olarak gösterebilirler.
[Adem Yavuz Arslan] 17.10.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)