Sakarya gişelerinde bir GBT uygulaması vardı. Otobüsten indirildi. Polis bir elindeki kimliğe bir karşısındaki genç kıza baktı, “Abi bir daha kontrol etsene” dedi arkadaşına. Tekrar baktılar. “Yok valla, aranıyor, mecbur alacağız.” dedi polis. Sonra pek hatırlamadığı kısa bir konuşma geçti aralarında.
O gece, 25 Mart 2018’de gözaltına alındığında polisler “şüpheli” sıfatını bile yakıştıramamıştı üniversite öğrencisi Nihan Koç’a. Bir arkadaşı karşılamak için otogarda bekliyordu. Otobüsten inmeyince ailesine haber verdi hemen. Aile telaşla otobüs yazıhanesini aradı, “Kızınızı polisler indirdi, evden mi kaçmıştı?” sözleri karşısında şaşkına döndü. Kimse ihtimal veremedi suçlu olduğuna…
O gece baba Hüseyin Koç (50) koltuğun bir köşesine, anne Hacer Koç (43) diğer köşesine oturmuş ağlamışlardı sessizce. Çaresiz ve yapayalnızdılar… Kalkıp gelemiyorlar, kimseyi arayamıyorlardı. Çünkü, onlar da aranıyordu!
22 yaşındaki Nihan Koç’un ilk ifadesi tam dört buçuk saat sürmüş. 4 saat sadece anne ve babasını sormuşlar. Adreslerini istemişler. “Benim annem ev hanımı, yanlış yere çöp mü dökmüş de arıyorsunuz?” demiş Nihan kızgınlıkla. Sorguyu yapan polis de sinirlenmiş bu sefer. Kocaman bir dosya çıkarıp hırsla karıştırmaya başlamış. “Bekle göstereceğim sana neden aranıyor.” demiş. Meğer darbeden aranıyormuş. Gülmüş sadece…
Savcı Nihan Koç için, “ikmalen ifadesini alıp bırakın” demiş. Fakat o ailesinin adresini bilmediğini söylediği için polis çok sinirlenip tekrar tekrar savcıyı aramış. “Ben bu kızı bırakmıyorum gözaltı kararı çıkarır mısınız?” diye ısrar etmiş.
GÖZALTI SEBEBİ CEVŞENDEKİ PARMAK İZİ
Değil 6 kişilik Koç ailesinde, bütün akrabalar içinde karakol yüzü gören ilk kişi olan Nihan Koç (23), günün sonunda çöpte bulunan bir Cevşen’in 2 sayfasında parmak izi bulunduğu gerekçesiyle bir gece gözaltında kalmış. Ertesi gün bu ‘çok önemli bilgi ve delil’ savcının ve hakimin önünden de geçtikten sonra haftada bir imza ve yurtdışı yasağı ile bırakılmış.
‘ONLARIN ÖNÜNDE AĞLAMAYACAĞIM!’
Olanlara hâlâ anlam veremeyen üniversiteli Nihan Koç, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Henüz iktisat 4. Sınıf öğrencisiydim, sınav haftamdı. İkamet ayarla, imza adresi ayarla derken epey bir koşuşturmacam vardı. Ben bırakıldıktan 25 gün sonra 20 nisan akşamı annemleri aradım -ki telefona bakan olmadı. O sırada sekiz polis evimize girmiş, iki küçük kardeşimin (15, 9) gözleri önünde evi didik didik armışlar. Babamın haber vermesi ile eski komşumuz, aynı zamanda dershaneden de tanıdığımız bir kişi koşarak geliyor hemen çocukların yanına… Gece 01.00’e kadar süren aramadan sonra annemle babamı alıp götürüyorlar. Henüz ilkokula giden küçük kardeşim Elif binayı inletiyor, ‘Anne çiçek ektik onlar nasıl büyüyecek, onlara kim bakacak, sen gidemezsin anne!’ diye… Erkek kardeşime sarılmak istiyor annem vedalaşmak için. Eliyle durduruyor erkek kardeşim: ‘Anne sarılma, sarılırsan ağlarım, onların önünde ağlamayacağım!’ Hemen o gece 05.00 arabasına bindim, sabah 08.00’de kardeşlerimin yanındaydım. Bir kız kardeşim Sivas’taydı, onu da çağırdım. Akşam hep birlikte kardeşlerimi alan tanıdığımızın evindeydik. Derken bir telefon geldi. Ev sahibimiz annemlerin durumunu öğrenmiş. Evimi hemen boşaltsınlar diye haber göndermiş. 4 kardeşiz dördümüz de öğrenciyiz. Anne ve babam hâlâ gözaltında, belki de çıkıp gelecekler, bu kadar korku niye…”
OKUL TAKSİDİ TUTUKLANMA SEBEBİ
İlahiyatçı babasının ve ve işletme mezunu annesinin gözaltına alınmasının gerekçeleri de basit: “Babam Hocaefendi’nin evde bulunan bir fotoğrafı ve 10 sene önce sigortasının gözüktüğü şirketlerden, annemse Bank Asya’dan bana gönderdiği 1054 liralık okul ücretinden yargılanıyordu.”
‘AİLEMDEN GÜNLERCE HABER ALAMADIK’
Anne ve babası gözaltına alınmasından sonra dört gün boyunca hiçbir haber alamaşlar. Hiç bir şube kabul etmemiş orada olduklarını. Sonra bulmuşlar ama avukatla bile görüşmelerine izin verilmemiş. Nihan, sabah soluğu avukatla Vatan Emniyet’in önünde almış, akşam koşup kardeşlerini teselli etmiş. Bir yandan da ev bakmış. En sonunda avukat annesiyle görüşmüş.
Annesi bir kaç eşya istemiş. Eşofman takımı, havlu, sabun, seccade ve tülbent.. Nihan Koç, “Hemen bir çanta yaptım götürdüm. Polis almamakta çok diretti. Sadece havluyu ve seccadeyi kabul ettiremedim.” diyerek şöyle anlatıyor sonrasında cezaevi personeli ile tartşmasını:
“Yasak mı” diye sordum. “Ben sana yasak mı dedim” dedi. Yasak değilmiş bunu inkar etmedi ama orası otelde değilmiş. Rahat ettiremezmiş. Annem sadece gözaltında. Suçu ispat edilmemiş daha ifadesi bile alınmamış. Yasal hakkı olan bir havluyu ve seccadeyi de çok gördüler. Ne diyeyim ki; seccadeye zaten ihtiyaçları olmaz da bir havluya muhtaç kalırlar mutlaka.
Bunca kavga dövüş aldığı eşyaları da anneme vermemiş. Annemin haberi bile yok o çantadan. Vatana sonrasında da gittim. O çantayı bulamadık. O polis alıp çöpe mi attı, ne yaptı bilmiyorum.
Yaşatabileceği bütün mağduriyetleri yaşatıyor ve arkasına dönüp bakmıyor”
DOKTOR YÜZÜ GÖSTERMEDİLER
Anne ve babası yaşlı insanlar değil ama sağlık sorunları var. Gözaltı sürecinden önce tahlil yapılmış. Annesinin kolesterolü altı ayda tam iki katına çıkmış. Doktor, mutlaka kardiyolojiye gidin bu normal değil diye uyarmış. Kalp rahatsızlığı da vardı zaten… 20 Nisan 2018’de alınmışlar.
Nihan Koç, 1 Mayıs’tan önce, sadece Gülen Cemaati mensupları değil sol kesimlere ve Kürtlere yönelik de cadı avı başlatıldığını KCK, PKK, DHKP/C gerekçeleriyle farklı görüşten gençlerin nezarethanelerde olduğunu söylüyor. “Annem kendine değil, onlara üzülüyordu.” diyor ‘Annemin ifadeleri ile, “Hepsi çiçek gibiydi. Çok saygılılardı ve özverililerdi. Art niyetli birilerini gördüklerinde beni ikaz ediyorlardı. Benim daha rahat edebilmem için yardımcı oluyorlardı çünkü onların ilk tecrübesi değildi. Ben daha önce lafını duysam belki korkudan yolumu değiştirebilirdim ama PKK’lı diye suçlanan o gençler benim için mücadele veriyorlardı. Bir ara yutkunamamaya ve göğüs ağrısı çekmeye başladım. Onlardan biri hemşireydi ve ortalığı ayağa kaldırdı. “Bu kadın kalp krizi geçiriyor olabilir acil ambulans getireceksiniz!” diye. Demirleri yumruklamalar, duvarlara vurmalar… Polis elinde kesme şekerle gelmiş, şeker vermeyi teklif ederken o tehdit ediyordu: bu kadın ölürse hesabını ödersiniz. Acile götürüldüm, tetkikler yapıldı. Rahatlayınca geri getirilip apar topar ifadem alınıp tutuklandım.”
ÇOCUKLAR HEM ANNESİZ HEM BABASIZ KALDI
Gözaltındayken dışarıda annesiz ve babasız kalan 4 çocuğundan haber alamayınca iyice tetiklenmiş anne Hacer Koç’un rahatsızlıkları. Herhalde ölüp başımıza kalmasın diye tutuklayıp kurtulmuşlar!
Bu kez Hacer Koç’un cezaevinde şekeri nüksetmiş stresten. 300 civarında seyrederken üç hafta revire çıkarmamış, hastaneye götürmemişler. O günlerde sosyal medya aracılığı ile seslerini duyurmaya çalışsalar da sonuç alamamışlar.
Bir arkadaşı yaşadıklarını yazmasını istemiş. O zaman, “Ben çok bir şey yaşamadım ki” demiş Nihan Koç. “Sen yaz” ısrarı üzerine yazıp göndermiş. Günler sonra kendi mektubunu sosyal medyada ve internet yayınlarında görmüş. Şaşırmış elbette… “Mektup yazdığımdan ailemin haberi yoktu, babam ağlayarak okumuş.” diyor Nihan Koç: “Sanırım Rabbim hissettirmiyor, biz farkında değiliz yasarken ama insanlar duyunca sahipleniyorlar Allah razı olsun. Ama duyurabilmek kolay oluyor mu, kendi yağımızda kavruluyoruz. Sesimizi duyanlar yine bizim gibi insanlar oluyor. Ne hukuk ne mahkeme ne devlet… Yaşayabileceği bütün mağduriyetleri yaşatıyor ve arkasına dönüp bakmıyor.” diyor biraz da sitem ederek.
‘ELİF’İ BİR SAAT ADLİYE KORİDORUNDAN KALDIRAMADIM’
Koç ailesinin yaşadıklarını en çok küçük kardeşi Elif’in mahkeme salonundan atıldıktan sonra koridorda uzanarak gözyaşı dökerken çekilen o fotoğraf anlatıyor. O anı şöyle anlatıyor abla Nihan Koç:
“Babamla annem beraber mahkemeye çıkıyorlar. İkinci mahkemeleriydi. 25 Ekim’di yanlış hatırlamıyorsam. Mahkeme salonuna girdik. Avukat konuşmaya başlayınca Elif çok gerildi doğal olarak. 6 ayı geçti hem annesiz hem babasız. Gözünden bir damla yaş düştü. Ama sesi soluğu çıkmıyor öyle… Ben de elimle o bir damla yaşı sildim sadece. Hakim bizi izliyor olsa gerek bir bağırdı ki, ‘Çıkın çabuk dışarı, çıkın dışarıda bekleyin’ dedi. Bizi çıkardılar. Mahkeme 15 dakika sürdü zaten. Avukat ikisi için de ‘tutukluluk devam’ deyince, Elif’i bir saat boyunca kaldıramadım o adliye koridorundan. Sesi yedinci katta yankılandı da hakimin vicdanı duymadı.
Koç ailesi 15 Temmuz’dan önce sıradan bir aileydi. Anne, baba ve dört çocuk. Fakat hiç birlikte fotoğrafları olmadı. Hep bir eksik oldu, hep bir eksik kaldı…
Nihan Koç, başlıyor o günleri anlatmaya “Ben 14 yaşımda ayrıldım evden, yurtlarda kalmaya başladım.” diyer ve devam ediyor:
“Erkek kardeşim 7 yaşında, en küçüğümüz de 2 yaşındaydı. Erkek kardeşim 9 yaşına gelince hafızlığa başladı. Bir küçük kardeşim de üniversiteye başladı derken bir araya gelmemiz çok zor oluyordu. Beraber olunca da, “Hadi bir fotoğraf çekinelim, dünyanın dört bir yanına savrulacağız.” diye kimseni aklına gelmemiştir.. Dördümüz ya da beşimizin beraber olduğu fotoğraflar var ama hep beraber maalesef yok. Şimdi babam Silivri Cezaevi’nde. 20 Nisan’da tam bir senesi dolacak. Annem 21 Aralık’ta tahliye oldu çok şükür. Küçük kardeşimle beraber İstanbul’dalar. Ortanca kardeşlerimse.. Annemler tutuklandıktan iki ay sonra iddianameleri geldi. Benim adım da geçiyordu. Babamı da gözaltında kamerasız bir odaya çekip tehditler savurmuşlar. ‘Seni tutuklayacağım, karını tutuklayacağım, kızını da tutuklayacağım senin çocuklarına kim bakacak?’ demişler. Biz akrabalarımızdan çok bir destek göremedik bu süreçte. Dört kardeş yalnızdık hep. Bana da bir şey olsa çocuklar iyice yalnız kalacaktı. Benim yurtdışı yasağım vardı. Zaten ben de gitsem annem ve babama bakan, ‘bir ihtiyacın var mı?’ diye soran olmazdı. Annem dedi ki ‘çocuklar zaten burada da Allah’a emanetsiniz, bari gidin daha insani ve medeni şartlarda yaşayın.’ Çünkü burada hayat bizim için asla eskisi gibi olmayacaktı.
DÜZMECE RAPORLARLA BİR AİLE PARÇALANDI
Sadece, çocuk psikolojisinden anlayan büyükler en küçük gitmesin Türkiye’de kalsın dediler: Hem annesiz hem babasız yabancı bir yerde yabancı bir dilde adapte olamaz, daha kötü olur. İki ortanca kardeşime pasaport çıkarttık ve Brezilya’ya gittiler. Orada 2.5 ay kadar kaldılar. Onlar orada iken MİT bir rapor hazırlayıp annemlerin dosyasına göndermiş. Elif’in bile bankada hesabı olduğu, kız kardeşimin KHK ile kapatılan bir okuldan mezun olduğu, erkek kardeşimin de bankada hesabı olduğu yazıyor… Brezilya güvenlik sıkıntısı olan bir ülkeydi. Oradayken kız kardeşimin ev arkadaşına biri saldırınca kardeşimin iyice psikolojisi bozuldu, vizeleri de bitmek üzereydi. Türkiye’ye dönemezlerdi. Uzun bir yolculuğun ardından Hollanda’ya geçtiler. Şimdi oradalar. Ben de Atina’dayım.”
Atina’ya ulaşmadan önce Sakarya Üniversitesinde öğrenciymiş. Son sene arandığı için okuluna gidememiş ve yakalanmış. “Belki öğrenci olduğum için belki sadece bir dua kitabında parmak izim olduğu için, belki annemlere ulaşmak için bilmiyorum, bırakıldım ama imza ve soruşturma devam ediyordu. Annemler alındı derken kardeşlerime bakmaya başladım. Annemin tahliyesinden sonra dosyaya benimle alakalı yeni içerikler gelince beşinci senemde okulumu yarıda bırakıp Yunanistan’a geldim.” diyor.
‘DEDEM VE BABAANNEM GECE VAKTİ KIZ KARDEŞİMİ SOKAĞA ATTI’
Şimdi Atina’da ama geriye dönüp baktığında içerlediği çok anısı var Nihan Koç’un:
“Annemler alındıktan sonraki akşam ev sahibi arayıp evi boşaltmamızı istemişti. Öz babaanne ve dede evinde istemiyor yedi el yabancı neden istesin ki? Kira günü dört gün geçtiği için depozitomuzu da vermedi. Kiraya sayacağım dedi. Evi taşıdık, kardeşlerimle yaşamaya başladık. Annem 9 ay sonra tahliye oldu. 9 ay boyunca bir tane akraba görmedi o ev. Nasılsınız, ne yiyip ne içiyorsunuz, başınızın üzerinde bir çatı var mı.. Merak eden olmadı. Yaşadığımız süreç malum. Zalim bir süreç, burada zalim vazifesini yapıyor. Ama bizim aile diye saydıklarımızdan yediğimiz darbeler daha ağır geldi. Sürecin daha başında babaannemle dedemin küfürler savurarak kız kardeşimi sokağa atması, bunun üzerine telefonla dedemin babamı arayıp, ‘Buraya kadar, bundan sonra herkes başının çaresine baksın, böyle çok güzel oldu.’ demesi.. Kardeşimse daha 18 yaşında. Sivas’ın o soğuğunda gecenin bir vakti çocuğu sokağa atıyor, ardından kapılarını kilitleyip İstanbul’a dönüyorlar.. Daha darbe yeni olmuştu, biz şehirden, insandan uzak bir eve taşınmıştık. Virane gibi bir yerdi ama çok şükür başımızı sokabileceğimiz bir evimiz vardı. Önceki evimizde aynı binada hizmet mensubu dört aile idik. Kapılarımıza Türk bayrağı asılmıştı. Kimin yaptığını apartman görevlisi de bilmiyordu. Bir dönem yaşanan Alevilerin evlerinin işaretlendiği gibi işaretlenmiş kapılarımız, ötekileştirilmiştik. AKP sempatizanı site sakinleri evlerimizin önüne gelip slogan atıyorlardı. Tehdit ediyorlardı. Evde çocuklar, annem, babam çaresiz ve kimsesiz bekliyorduk. Gözaltında yapıldığını duyduğumuz işkenceler, yetimhanelere verilen çocuklardan sonra canımızı kurtarmanın, bir arada kalmanın derdine düşmüştük.
Babaannemlerin bir dairesi vardı, kirasını babama veriyorlardı oraya da halamları oturttular. İki sene, yani annemler cezaevine girene kadar da bir kere bile arayıp sormadılar. Biz dört kardeş bir sene boyunca kiradaydık, üç dairesi olan halam ve ailesi ise hiç bir ücret ödemeden babaannemlerle yaşıyorlardı. Arayıp kira istediğimde halam bas bas bağırarak, ‘Burası senin babanın değil benim babamın evi.’ demişti. Senin baban dediği kişi 1 yıldır hapis yatan öz abisi. Öz halan, babaannen, deden bunları yapınca elin yaptığı çok gelmiyor gözüne. Elif sınıfının en iyi öğrencilerindendi. Annemlerin bu meseleleri yüzünden okula gidemediği için öğretmeni sınıfta bıraktı. Sınıfın önde gelen öğrencilerinden biri iken şuan 4. sınıfı tekrar okuyor.”
‘ABLA İSİM VERMEK NE DEMEK?’
Genç yaşta bu kadar acıya dayanmasını, zorluklara göğüs germesini ise “Allah” diyerek izah etmeye başlıyor Nihan Koç:
“Her şey ondan. Elif’i o adliye koridorundan da böyle kaldırmıştım. Ben de ne zaman takılsam aklıma bunu getiriyorum. Bu rüzgârı estiren Rabbim’in bizden de haberi vardır elbet. Demek ki şu an bu şekilde olmamızı murâd ediyor. Elif annemlere mektup yazarken bile, ‘Elif gibi dimdik dur demiştiniz siz bana, ben de dik duruyorum.’ yazıyordu. 10 yaşındaki kardeşim böyleyken ben boynumu bükemezdim. Elhamdülillah bir suçumuz yok, bugünler elbet geçecek. Elif bir gün isim vermeyi öğrenmiş. ‘Abla isim vermek ne demek?’ dedi. ‘Polisler soruyor, hizmetteki arkadaşlarının isimlerini söylüyorsun ve seni bırakıyorlar.’ dedim. ‘Annem neden vermiyor peki?’ dedi. ‘Annemin söylediği kişileri alıp hapsederler bu kez.’ dedim. ‘O zaman onların çocukları annesiz kalır.’ dedi. Ben de ‘Evet’ deyince, ‘Öyle çıkacaksa çıkmasın. Ben zaten alıştım.’ dedi. 9 yaşındaki bir çocuk bunu söyleyen… O çok güçlü bir çocuk. İmtihanın Hz. Yusuf imtihanı olduğunun farkında. Ona bakınca siz de güç buluyorsunuz…”
‘YUNANİSTAN’DA İNSAN OLDUĞUMUZU HATIRLATTILAR’
Yunanistan ve Atina ile ilgili izlenimlerini ise şöyle anlatıyor Koç:
“Karşılaştığım Yunan veya Türk herkesin ilk sorusu ‘Tek başına korkmadın mı?’ oluyor. Ben de diyorum ki, ‘Türkiye’den daha çok korkuyordum.’ Hatta burada ilk ifademi alan kadın polise bu cevabı verince gözleri dolmuştu. Herkes biliyor zaten suçlu olmadığımızı. Herhalde hayatımızda işlediğimiz tek suç buraya izinsiz girmiş olmamız. Birisi hasta olunca kampa gelip ‘Aranız da doktor var mı?’ diye soruyorlar. Sokakta yürürken Türk olduğunuzu anlarlarsa hemen muhabbet etmeye çalışıyorlar, çok seviniyorlar. Türkleri çok seviyorlar. Bizdeki Yunan düşmanlığı gibi onlarda Türk düşmanlığı yok.. Ben burada Türkiye’deki sözüm ona Müslümanlarda görmediğim bir insanlık gördüm. Alışveriş yapmak için gittiğim aktar Philip amca bile numarasını yazıp verdi ve ‘Bir ihtiyacın olursa mutlaka ara.’ dedi. Ben burada insanları tekrar sevdim. Türkiye’de insandan kaçar olmuştuk. Buraya gelen herkesten aynı cümleyi duyarsınız: ‘Ben burada insan olduğumu hissettim.’”
‘NEDEN YUNANİSTAN’DA, ATİNA’DAYIM’
“Çok hastalandım annemler içerdeyken. Anaokulunda çalışıyordum 2-3 hafta üst üste derste fenalaştım. Bağırsak spazmı geçiriyordum o da kıvrandırıyor. Okulun yemekhaneci ablası Beni doktora götürürdü. Serum verirler, hastaneye yatırırlar. En son dedi ki ‘Bir yakınını çağır ben gideyim.’ Telefonu elime aldığımda arayabileceğim kimsem yoktu. O kimsesizlikten sonra ilk defa yurtdışına çıkmak istedim. Evet burada da kimsem yoktu ama güvenebileceğim, bir ihtiyacım olduğunda gelecek insanlar olduğunu biliyordum. Nitekim öyle de oldu. Yunanistan nezarethanesinde 7 gün kaldık. 7 gün boyunca oruçluydum. Sabah öğle akşam, üç öğün kişi sayısı kadar yemek geliyor. Ben oruçlu olduğum için hiç yemek almaya meyletmedim. Nasılsa bir tane kalır onu alırım gibi düşünmüştüm. Yemekler hep eksik çıktı. Yedi gündür tanıdığım insanlardan en az 2-3’ü, ‘Nihan oruçlu ona yemek ayıralım’ deyip fazladan yemek almışlar. Evet Rabbimden başka kimsem yoktu ama Rabbim hiç kimsesiz bırakmadı çok şükür.”
BURUK BİR ANI
Babamın 2. açık görüşüydü. Görüşe yetişebilmek için sabah 06.00’da evden çıkmak gerekiyor. Silivri çok uzak. Görüş saat 09.00’da ve bir sürü aramadan geçiyoruz. O gün uyuya kalmışız, cezaevine vardığımızda saat 08.30’du. Yalvar yakar kayıt yaptırdık. Biz kayıt olduğumuz için babamı da görüş yerine çağırmışlar ama aramalardan geçene kadar görüş başlamış. Babam da salona gelmiş. Bizi göremeyince, benim başıma bir şey geldiğini düşünmüş. Soruşturmam vardı hâlâ ve cezaevinden alınan bir sürü insan duyuyorduk. Kayıttan sonra alındığımı, bu yüzden orada olmadığımızı düşünmüş, kapının dibine çökmüş, ağlamak üzereydi geldiğimizde. Açık görüşler, yakını medresede olana bayramdır. Ama bizim için hem bayram hem imtihandı. Çarşamba günleri annemin, perşembe günleri babamın görüşü vardı. Aynı zamanda çarşamba günleri Sakarya’da benim de imzam vardı. Annemden çıkıp Sakarya’ya koşardım. Tekrar geri dönerdim ki ertesi gün babamı da görebileyim…
SİLİVRİ KAHRAMANLARI, AYAKTA TUTAN DAYANIŞMA
“Silivri’de çok kahraman tanıdım. Eşleri darbeden beri içeride olan, üçer dörder müebbet alan kahramanlar. Eşleri ayrı kahraman kendileri ayrı.. En çok çileyi onlar çekmişti ama yüzleri her zaman gülerdi. Melekler diyeceğim onlara. İlk görüşe gittik dört kardeş. İlk defa cezaevi görüyoruz. Etrafımıza bakıyoruz, ne yapacağımızı bilmiyoruz. O melekler sardı etrafımızı. ‘Siz yenisiniz galiba?’ dediler. Bütün stresimizi süpürdüler o güzel yüzleriyle. Evi yeni taşımıştık o gün. Numaramı aldılar. Ayrıldık. Akşam üstü biri aradı. ‘Benim aklım sizde kaldı sizi gelip görmem lazım.’ dedi. ‘Abla dedim her yer koli, daha bugün taşındık, sonra misafir etsek?’ ‘Olsun beraber yerleştiririz.’ dedi. O kapattı başkası aradı. ‘Nihan aklımdan çıkmıyorsunuz, benim size gelmem lazım.’ O kapattı bir başkası, ‘Nihan müsait misiniz, ben bir arkadaşımla size geleceğim.’ O akşam dört abla birbirinden habersiz bize geldi. Biri her şeyi düşünüp market alışverişi yapmış, biri üç beş ne topladıysa bir şeyler sıkıştırdı elime. Evimiz birinci kattı, abla çıkarken beni uyarıyor: ‘Ev çok alçak, hoşlanmadım, geceleri kapıyı kilitleyin camları kontrol edin!’ Bir tane akrabam gelip bakmadı o eve ama o gün tanıştığım meleklerin bizi bu kadar sahiplenmesi… Oturmaya gelirlerdi börek, kek salata ne yeyip içeceklerse yapıp getirirlerdi, ben sadece çay demlerdim. O kadar ince o kadar düşünceliler ki… Onları tanımış olmak benim süreçteki en büyük kazancım oldu. Öyle ilgilendiler ki her gittiğimizde hepsi birer anne gibi abla gibi.. Hem babamı hem onları görmeye giderdim o Silivri’ye. Haklarını ödeyemem. Rabbim onlardan razı olsun.”
[Selahattin Sevi] 16.4.2019 [Kronos.News]
Notre Dame’da ne yandı? [Emre Demir]
Torunlarınızın kendi torunlarına gezdireceğinden dahi emin olduğunuz bir tarihi anıt gözlerinizin önünde yıkılsa ne hissedersiniz? Sanki ezelden beri orada duran ve insanoğlu yeryüzünde olduğu sürece orada kalacağından o güne kadar şüphe duymadığınız bir bina geri döndürülemeyecek şekilde tahrip olsa ne düşünürsünüz? Şüphesiz, 15 Nisan akşamı Parisliler uzun yıllar unutmayacakları bir felaket yaşadı.
Notre Dame Katedrali Eyfel Kulesi’yle birlikte Paris’in en çok ziyaret edilen anıtı. Ancak, her ne kadar Eyfel Kulesi dünyada daha fazla tanınan bir yapı olsa da Notre Dame Katedrali’nin Fransızların kollektif hafızasındaki yeri çok daha büyük. Notre Dame Katedralinin Paris için anlamı açısından İstanbul’un Ayasofya’sına muadil olduğu söylenebilir. Paris’in kalbi olarak tabir edilen Cité isimli küçük adacıkta yer alır. Bu küçük ada Paris’in kurulduğu yerdir. Eyfel Kulesi’nden farklı olarak bugün dahi günlük hayatın aktığı, şehrin ana buluşma noktalarından birisidir. Cep telefonları icat olmadan önce Parislilerin randevulaştığı bir buluşma noktası olduğu söylenir. Eyfel Kulesi gibi pek çok turistik nokta ise Fransızların artık yaşamadığı veya uğramadığı turistlere terk edilmiş bölgeler olduğu söylenebilir.
Paris’teki en eski kilise değildir. Fransa’daki en büyük katedral de değildir. Ancak, Fransa tarihinin bütün dönüm noktalarına ev sahipliği yapmış bir yapı olması nedeniyle eşsiz bir öneme sahiptir. 12. yüzyılda başlayan inşasından 17. yüzyıla kadar devam eden parça parça inşaatlar ve restorasyonlar her yüzyılın farklı Gotik mimari ekollerini tek bir binada toplamıştır. Ayrıca, Notre Dame Kilisesi’nin 850 yıllık tarihi tüm tarihi hadiselere ev sahipliği yapmıştır. Notre Dame Katedrali Fransa’nın son 250 yılına damgasını vuran laikler ve kilise arasındaki savaşın, cumhuriyetçiler ve monarşi arasındaki mücadelenin de sembol anıtı olmuştur. Fransız İhtilali’nin ardından önce Hristiyanların elinden alınmış ve o dönem kurulan akıl kilisesinin mabedine çevrilmiştir. İhtilalin ardından yağmalanmış, pek çok tarihi eser ve dini heykel ihtilalciler tarafından imha edilmiştir. Daha sonra uzun bir süre erzak deposu olarak kullanılmıştır. Victor Hugo Türkçeye “Notre Dame’ın Kamburu” olarak çevirilen ölümsüz eserini yazdığında bu anıt bakımsızlıktan yıkılmaya yüz tutmuş metruk bir bina halindedir. Hugo, devlet yetkililerinin tadilatının çok maliyetli olacağı gerekçesiyle Notre Dame’ı yıkmayı tartıştığı bir dönemde Quasimodo ve Esmeralda’nın hikayesiyle bu anıtı yıkımdan kurtarmıştır. Victor Hugo, kambur ve çirkin Quasimodo ile Notre Dame Katedrali’nin o günkü metruk halini, Esmeralda ile güzel geleceğini sembolize etmek istemiştir. Bu romanın büyük ilgi görmesiyle Fransızlar Fransız İhtilali öncesindeki Notre Dame Katedrali’ni tekrar hatırlar ve 20 yıl sonra büyük bir tadilat çalışmasıyla ile anıt kurtarılır. Napoleon evlilik törenini bu katedralda gerçekleştirerek bir ilke imza atar. İkinci Dünya Savaşı’nın ve Alman işgalinin sona ermesinin ardından Ta Deum ayini bu katedralde gerçekleşir.
Fransa’nın son yıllarda toplumsal dokusunun zedelendiği, ağır bir siyasal kriz geçirdiği sır değil. Paris önce Charlie Hebdo, sonra Bataclan saldırıları olmak üzere iki büyük terör saldırısı geçirdi. Son aylarda Sarı yelekliler Paris’in caddelerinde milyonlarca euroluk tahribata yol açtı. Bu hadiselerin hepsi Paris’te büyük zararlara ve toplumsal travmalara yol açtı. Ancak, 15 Nisan akşamı Notre Dame’ın kulesi düşerken tüm şehri tarifi zor farklı bir hüzün kapladı. Aynı zamanda, terör saldırılarından farklı olarak güçlü bir birlik duygusu uyandırdı.
Ortaçağ tarihçisi Michel Zink’in dediği gibi “Notre Dame’ın yok oluşu, bize aynı zamanda ona bağlayan şeyi tekrar hatırlamamıza yol açıyor. Notre Dame yanarken aslında bize kim olduğumuzu tekrar hatırlatıyor.” Nedir bir ülkenin sınırlarını oluşturan? Bir grup insanı tek bir toplumsal sözleşme ve kurallar manzumesi altında yaşamaya ikna eden? Hep kağıt üstünde kalan milli sloganlar mı? Savaşlar ve kahramanlık hikayeleri mi? Ten rengi veya etnik köken mi? Belki de k milletlere ‘biz’ dedirten kollektif hafızanın taşıyıcıları bu tarihi anıtlardır.
[Emre Demir] 16.4.2019 [Kronos.News]
Notre Dame Katedrali Eyfel Kulesi’yle birlikte Paris’in en çok ziyaret edilen anıtı. Ancak, her ne kadar Eyfel Kulesi dünyada daha fazla tanınan bir yapı olsa da Notre Dame Katedrali’nin Fransızların kollektif hafızasındaki yeri çok daha büyük. Notre Dame Katedralinin Paris için anlamı açısından İstanbul’un Ayasofya’sına muadil olduğu söylenebilir. Paris’in kalbi olarak tabir edilen Cité isimli küçük adacıkta yer alır. Bu küçük ada Paris’in kurulduğu yerdir. Eyfel Kulesi’nden farklı olarak bugün dahi günlük hayatın aktığı, şehrin ana buluşma noktalarından birisidir. Cep telefonları icat olmadan önce Parislilerin randevulaştığı bir buluşma noktası olduğu söylenir. Eyfel Kulesi gibi pek çok turistik nokta ise Fransızların artık yaşamadığı veya uğramadığı turistlere terk edilmiş bölgeler olduğu söylenebilir.
Paris’teki en eski kilise değildir. Fransa’daki en büyük katedral de değildir. Ancak, Fransa tarihinin bütün dönüm noktalarına ev sahipliği yapmış bir yapı olması nedeniyle eşsiz bir öneme sahiptir. 12. yüzyılda başlayan inşasından 17. yüzyıla kadar devam eden parça parça inşaatlar ve restorasyonlar her yüzyılın farklı Gotik mimari ekollerini tek bir binada toplamıştır. Ayrıca, Notre Dame Kilisesi’nin 850 yıllık tarihi tüm tarihi hadiselere ev sahipliği yapmıştır. Notre Dame Katedrali Fransa’nın son 250 yılına damgasını vuran laikler ve kilise arasındaki savaşın, cumhuriyetçiler ve monarşi arasındaki mücadelenin de sembol anıtı olmuştur. Fransız İhtilali’nin ardından önce Hristiyanların elinden alınmış ve o dönem kurulan akıl kilisesinin mabedine çevrilmiştir. İhtilalin ardından yağmalanmış, pek çok tarihi eser ve dini heykel ihtilalciler tarafından imha edilmiştir. Daha sonra uzun bir süre erzak deposu olarak kullanılmıştır. Victor Hugo Türkçeye “Notre Dame’ın Kamburu” olarak çevirilen ölümsüz eserini yazdığında bu anıt bakımsızlıktan yıkılmaya yüz tutmuş metruk bir bina halindedir. Hugo, devlet yetkililerinin tadilatının çok maliyetli olacağı gerekçesiyle Notre Dame’ı yıkmayı tartıştığı bir dönemde Quasimodo ve Esmeralda’nın hikayesiyle bu anıtı yıkımdan kurtarmıştır. Victor Hugo, kambur ve çirkin Quasimodo ile Notre Dame Katedrali’nin o günkü metruk halini, Esmeralda ile güzel geleceğini sembolize etmek istemiştir. Bu romanın büyük ilgi görmesiyle Fransızlar Fransız İhtilali öncesindeki Notre Dame Katedrali’ni tekrar hatırlar ve 20 yıl sonra büyük bir tadilat çalışmasıyla ile anıt kurtarılır. Napoleon evlilik törenini bu katedralda gerçekleştirerek bir ilke imza atar. İkinci Dünya Savaşı’nın ve Alman işgalinin sona ermesinin ardından Ta Deum ayini bu katedralde gerçekleşir.
Fransa’nın son yıllarda toplumsal dokusunun zedelendiği, ağır bir siyasal kriz geçirdiği sır değil. Paris önce Charlie Hebdo, sonra Bataclan saldırıları olmak üzere iki büyük terör saldırısı geçirdi. Son aylarda Sarı yelekliler Paris’in caddelerinde milyonlarca euroluk tahribata yol açtı. Bu hadiselerin hepsi Paris’te büyük zararlara ve toplumsal travmalara yol açtı. Ancak, 15 Nisan akşamı Notre Dame’ın kulesi düşerken tüm şehri tarifi zor farklı bir hüzün kapladı. Aynı zamanda, terör saldırılarından farklı olarak güçlü bir birlik duygusu uyandırdı.
Ortaçağ tarihçisi Michel Zink’in dediği gibi “Notre Dame’ın yok oluşu, bize aynı zamanda ona bağlayan şeyi tekrar hatırlamamıza yol açıyor. Notre Dame yanarken aslında bize kim olduğumuzu tekrar hatırlatıyor.” Nedir bir ülkenin sınırlarını oluşturan? Bir grup insanı tek bir toplumsal sözleşme ve kurallar manzumesi altında yaşamaya ikna eden? Hep kağıt üstünde kalan milli sloganlar mı? Savaşlar ve kahramanlık hikayeleri mi? Ten rengi veya etnik köken mi? Belki de k milletlere ‘biz’ dedirten kollektif hafızanın taşıyıcıları bu tarihi anıtlardır.
[Emre Demir] 16.4.2019 [Kronos.News]
[ÖZEL] Sürgün Hukukçular mağdurlara ücretsiz destek verecek
SAMANYOLUHABER | ÖZEL- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle başlattığı cadı avında “savunma makamı” diye nitelenen avukatları da hedef aldı.
Tek delil olmadan 6 bin 500 hâkim ve savcı meslekten ihraç edildi. 5 bine yakın hâkim ve savcı hapse atıldı.
600’e yakın avukat tutuklanırken, bir şekilde yurt dışına çıkmayı başaran avukatlar Türkiye’de devam eden hukuk ihlallerine karşı etkin bir mücadele için “Sürgün Hukukçular Platformu” çatısı altında birleşti.
SÜRGÜN HUKUKÇULAR PLATFORMU KURULDU
İnglizce ismi "Lawyers in exil" olarak belirlenen Sürgün Hukukçular Platformu (SHP), mağdurlara yardım etmek maksadıyla internet sitesi, e-posta adresi ve Twitter hesabı açtı.
Mağduriyetlere dair raporlar ve diğer gelişmeler SHP'ye ait internet sitesinde Türkçe’nin yanısıra İngilizce, Fransızca ve Hollandaca (Flemenkçe) yayımlanacak.
HER MAĞDURA ÜCRETSİZ HUKUKİ DESTEK VERİLECEK
Kendilerini “muhaliflerin ve mağdurların avukatlığını yaptığı için yurtdışına çıkmak zorunda kalan hukukçular ile Avrupalı hukukçu, adli tabip ve insan hakları aktivistleri” diye tanımlayan platform üyeleri, Türkiye’de temel hak ve hürriyetleri ihlal edilmiş, gözaltı veya tutuklama safahatında işkence ve kötü muameleye maruz kalmış herkese açık çağrıda bulundu.
AKP, HUKUK DEVLETİNİ ORTADAN KALDIRDI
İnternet sitesinde yayımlanan çağrıda, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında kitleler halinde haksız ve keyfi tutuklamalar, işkence ve kötü muameleler, meslekten ihraçlar, kaçırılmalar, “kayyım atama” ismi altında şirketlere ve şahısların mallarına el koyma işlemleri ve pasaport iptalleri gibi hukuksuzlukların yaşanmaya devam ettiği vurgulandı.
SAVUNMANIN HALİ!: Adil ve şeffaf yargılanma hakkının teminatı olan avukutlar Türkiye'de yaka paça gözaltına alınıyor. Halihazırda 600'e yakın avukat sadece savunma makamının icaplarını yerine getirdiği için hapishanede.
HAK ARAMA MÜCADELESİ ULUSLARARASI MAHKEMELERE TAŞINACAK
Açık çağrıda, “Bizler de mağduriyetlerin sonlandırılması ve adaletin tesisi maksadıyla iktidar otoritesinin hukuksuz uygulamalarına maruz kalmış herkese hukuki destek sağlamak için gayret ediyoruz. Bu esnada müşahede ettiğimiz hukuksuzlukları ve konusu suç teşkil eden karar ve eylemleri takip edip ulusal ve uluslararası yargıya taşımak için gerekli işlemleri yapmayı da mesleki bir sorumluluk olarak görüyoruz.” denildi.
Ayrıca, “Hukuki mücadele herkes için tek ve vazgeçilmez bir hak arama vasıtasıdır. Adaletin tesisi, hiç şüphe yok ki hukuk dışı iş ve eylem yapan ve yaptıranların hukuk önünde hesap vermesinin sağlanması ile gerçekleşecektir.” ifadeleri kullanıldı.
HAK İHLALLERİ TEK TEK TESPİT EDİLİYOR
Bu maksatla haksızlığa uğradığını iddia eden herkesin destekleriyle “hak ihlallerini, işlenen suçları ve fâillerini tespit” çalışmalarının sürdüğüne işaret eden SHP, “İnsanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında, suçun fâili olarak kabul edilecek bazı siyasiler ve kamu görevlilerinin de “Evrensel Yargı Yetkisi” çerçevesinde yargılanmalarını temin için her türlü hukuki hazırlık devam etmektedir.” tespitinde bulundu.
Sürgün Hukukçular Platformu, Türkiye'de iç hukuk yolları tükenen dava dosyalarını uluslararası mahkemelere taşıyacak.
RAPOR, İFADE; TUTANAK; TEBLİĞ VE RESMİ CEVAPLARI MUHAFAZA EDİN
Açık çağrıda şu ifadeler yer aldı: “Size veya yakınlarınıza, her ne surette olursa olsun hukuksuz bir işlem yapan memurları ve onların amirlerini, özellikle aşağıda belirtilen suçları irtikap eden kişilerin hukuksuzluklarını lütfen tam, doğru, teferruatlı ve zamanlı olarak kayıt altına alınız / aldırınız ve bizlere ulaştırınız.
Adli veya idari işlemlere dair her tür belge, rapor, ifade, tutanak ve doküman ile, resmi veya özel kurumlardan tarafınıza gelen bildirimleri, haklı müracaatlarınıza verilen olumsuz cevapları lütfen saklayınız ve bize ulaştırınız.”
Sürgündeki Hukukçular Platformu'nun iletişim adresleri:
lawyersinexileplatform@gmail.com
lawyersinexile.com
twitter.com/LawyersInExile
[Samanyolu Haber] 16.4.2019
Tek delil olmadan 6 bin 500 hâkim ve savcı meslekten ihraç edildi. 5 bine yakın hâkim ve savcı hapse atıldı.
600’e yakın avukat tutuklanırken, bir şekilde yurt dışına çıkmayı başaran avukatlar Türkiye’de devam eden hukuk ihlallerine karşı etkin bir mücadele için “Sürgün Hukukçular Platformu” çatısı altında birleşti.
SÜRGÜN HUKUKÇULAR PLATFORMU KURULDU
İnglizce ismi "Lawyers in exil" olarak belirlenen Sürgün Hukukçular Platformu (SHP), mağdurlara yardım etmek maksadıyla internet sitesi, e-posta adresi ve Twitter hesabı açtı.
Mağduriyetlere dair raporlar ve diğer gelişmeler SHP'ye ait internet sitesinde Türkçe’nin yanısıra İngilizce, Fransızca ve Hollandaca (Flemenkçe) yayımlanacak.
HER MAĞDURA ÜCRETSİZ HUKUKİ DESTEK VERİLECEK
Kendilerini “muhaliflerin ve mağdurların avukatlığını yaptığı için yurtdışına çıkmak zorunda kalan hukukçular ile Avrupalı hukukçu, adli tabip ve insan hakları aktivistleri” diye tanımlayan platform üyeleri, Türkiye’de temel hak ve hürriyetleri ihlal edilmiş, gözaltı veya tutuklama safahatında işkence ve kötü muameleye maruz kalmış herkese açık çağrıda bulundu.
AKP, HUKUK DEVLETİNİ ORTADAN KALDIRDI
İnternet sitesinde yayımlanan çağrıda, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında kitleler halinde haksız ve keyfi tutuklamalar, işkence ve kötü muameleler, meslekten ihraçlar, kaçırılmalar, “kayyım atama” ismi altında şirketlere ve şahısların mallarına el koyma işlemleri ve pasaport iptalleri gibi hukuksuzlukların yaşanmaya devam ettiği vurgulandı.
SAVUNMANIN HALİ!: Adil ve şeffaf yargılanma hakkının teminatı olan avukutlar Türkiye'de yaka paça gözaltına alınıyor. Halihazırda 600'e yakın avukat sadece savunma makamının icaplarını yerine getirdiği için hapishanede.
HAK ARAMA MÜCADELESİ ULUSLARARASI MAHKEMELERE TAŞINACAK
Açık çağrıda, “Bizler de mağduriyetlerin sonlandırılması ve adaletin tesisi maksadıyla iktidar otoritesinin hukuksuz uygulamalarına maruz kalmış herkese hukuki destek sağlamak için gayret ediyoruz. Bu esnada müşahede ettiğimiz hukuksuzlukları ve konusu suç teşkil eden karar ve eylemleri takip edip ulusal ve uluslararası yargıya taşımak için gerekli işlemleri yapmayı da mesleki bir sorumluluk olarak görüyoruz.” denildi.
Ayrıca, “Hukuki mücadele herkes için tek ve vazgeçilmez bir hak arama vasıtasıdır. Adaletin tesisi, hiç şüphe yok ki hukuk dışı iş ve eylem yapan ve yaptıranların hukuk önünde hesap vermesinin sağlanması ile gerçekleşecektir.” ifadeleri kullanıldı.
HAK İHLALLERİ TEK TEK TESPİT EDİLİYOR
Bu maksatla haksızlığa uğradığını iddia eden herkesin destekleriyle “hak ihlallerini, işlenen suçları ve fâillerini tespit” çalışmalarının sürdüğüne işaret eden SHP, “İnsanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında, suçun fâili olarak kabul edilecek bazı siyasiler ve kamu görevlilerinin de “Evrensel Yargı Yetkisi” çerçevesinde yargılanmalarını temin için her türlü hukuki hazırlık devam etmektedir.” tespitinde bulundu.
Sürgün Hukukçular Platformu, Türkiye'de iç hukuk yolları tükenen dava dosyalarını uluslararası mahkemelere taşıyacak.
RAPOR, İFADE; TUTANAK; TEBLİĞ VE RESMİ CEVAPLARI MUHAFAZA EDİN
Açık çağrıda şu ifadeler yer aldı: “Size veya yakınlarınıza, her ne surette olursa olsun hukuksuz bir işlem yapan memurları ve onların amirlerini, özellikle aşağıda belirtilen suçları irtikap eden kişilerin hukuksuzluklarını lütfen tam, doğru, teferruatlı ve zamanlı olarak kayıt altına alınız / aldırınız ve bizlere ulaştırınız.
Adli veya idari işlemlere dair her tür belge, rapor, ifade, tutanak ve doküman ile, resmi veya özel kurumlardan tarafınıza gelen bildirimleri, haklı müracaatlarınıza verilen olumsuz cevapları lütfen saklayınız ve bize ulaştırınız.”
Sürgündeki Hukukçular Platformu'nun iletişim adresleri:
lawyersinexileplatform@gmail.com
lawyersinexile.com
twitter.com/LawyersInExile
[Samanyolu Haber] 16.4.2019
AİHM'den çok önemli ihlal kararı: AYM üyesinin tutukluluğundan Türkiye'yi mahkum etti
AİHM, Anayasa Mahkemesi eski başkanvekili ve üyelerinden Alparslan Altan’ın yaptığı başvuruda Türkiye’nin insan haklarını ihlal ettiğine hükmetti.
Strasbourg'daki mahkeme, kararında Altan’ın gözaltına alınmasında terör örgütü üyeliği şüphesinin tutuklama için yeterli gerekçe oluşturmadığını kaydetti. Mahkeme kararında ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili 5. Maddesi'nin ihlal edildiği ve ayrıca Altan hakkında delillerin tutuklama sonrasında toplandığı belirtildi.
DELİLSİZ TUTUKLANDI, DELİLSİZ İHRAÇ EDİLDİ
Alparslan Altan, 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminden bir gün sonra gözaltına alınmış ve Ankara Savcılığı tarafından açılan soruşturmada hakkında herhangi bir delil gösterilmeksizin tutuklanmıştı. Hakimler ve savcılar suçüstü hali olmadıkça gözaltına alınamazken bu önemli kriter 15 Temmuz sonrası binlerce yargı üyesi hakkında gözaltı kararı çıkarılırken işletilmemişti. AYM'de birlikte görev yaptığı üyeler tarafından yine herhangi bir delil gösterilmeksizin 'cemaat üyeliği olduğu düşünülmektedir' denerek meslekten de ihraç edilen Altan'a, Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından sözde silahlı terör örgütüne üye olma iddiasıyla 11 yıl 3 ay hapis cezası vermişti.
Savunmasında hakkındaki suçlamaları kabul etmeyen Altan, AİHM'ye bireysel başvuru hakkını kullanmıştı. Strasbourg'daki mahkeme bugün aldığı kararda, 6 Mart tarihindeki ceza hükmünü değil 16 Temmuz 2016'daki tutuklama kararını değerlendirdi.
ALTIPARMAK: BU SIRADAN BİR İHLAL KARARI DEĞİL, EMSAL TEŞKİL EDER
İnsan hakları hukukçusu ve aktivist Kerem Altıparmak tarafından Twitter'da paylaşılan kararda şu önemli noktalara dikkat çekildi:
''AİHM Alparslan Altan kararında ihlal buldu. Ancak bu sıradan bir ihlal değil. Altan'ın dokunulmazlığı kaldırılmaksızın suçüstü hali nedeniyle tutuklanması ve yargılanması yasal açıdan öngörülemez görülüyor. Bunun Altan ve diğer yargıçlar açısından şöyle bir sonucu var:
1. Altan hakkında AYM Genel Kurulu karar vermeksizin soruşturma ve kovuşturma yürütülmüş, AİHM bunun mümkün olmadığını söylüyor. O zaman sadece tutukluluk değil, yargılamanın kendisi de sakatlanır.
2. Aynı durum, benzer şekilde tutuklanan tüm yargıçlar için de söz konusu olur.
Alparslan Altan kararının önemli bir yönü daha var. Altan hemen tutuklanıyor, o tarihte ortada delil yok. Sonradan deliller bulunuyor ve AYM diyor ki bu delillere dayanarak tutuklama meşru. Peki ilk tutuklama kararını veren hakim müneccim miydi?(AİHM bu kadar ağır soramamış tabi)''
[Samanyolu Haber] 16.4.2019
Strasbourg'daki mahkeme, kararında Altan’ın gözaltına alınmasında terör örgütü üyeliği şüphesinin tutuklama için yeterli gerekçe oluşturmadığını kaydetti. Mahkeme kararında ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili 5. Maddesi'nin ihlal edildiği ve ayrıca Altan hakkında delillerin tutuklama sonrasında toplandığı belirtildi.
DELİLSİZ TUTUKLANDI, DELİLSİZ İHRAÇ EDİLDİ
Alparslan Altan, 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminden bir gün sonra gözaltına alınmış ve Ankara Savcılığı tarafından açılan soruşturmada hakkında herhangi bir delil gösterilmeksizin tutuklanmıştı. Hakimler ve savcılar suçüstü hali olmadıkça gözaltına alınamazken bu önemli kriter 15 Temmuz sonrası binlerce yargı üyesi hakkında gözaltı kararı çıkarılırken işletilmemişti. AYM'de birlikte görev yaptığı üyeler tarafından yine herhangi bir delil gösterilmeksizin 'cemaat üyeliği olduğu düşünülmektedir' denerek meslekten de ihraç edilen Altan'a, Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından sözde silahlı terör örgütüne üye olma iddiasıyla 11 yıl 3 ay hapis cezası vermişti.
Savunmasında hakkındaki suçlamaları kabul etmeyen Altan, AİHM'ye bireysel başvuru hakkını kullanmıştı. Strasbourg'daki mahkeme bugün aldığı kararda, 6 Mart tarihindeki ceza hükmünü değil 16 Temmuz 2016'daki tutuklama kararını değerlendirdi.
ALTIPARMAK: BU SIRADAN BİR İHLAL KARARI DEĞİL, EMSAL TEŞKİL EDER
İnsan hakları hukukçusu ve aktivist Kerem Altıparmak tarafından Twitter'da paylaşılan kararda şu önemli noktalara dikkat çekildi:
''AİHM Alparslan Altan kararında ihlal buldu. Ancak bu sıradan bir ihlal değil. Altan'ın dokunulmazlığı kaldırılmaksızın suçüstü hali nedeniyle tutuklanması ve yargılanması yasal açıdan öngörülemez görülüyor. Bunun Altan ve diğer yargıçlar açısından şöyle bir sonucu var:
1. Altan hakkında AYM Genel Kurulu karar vermeksizin soruşturma ve kovuşturma yürütülmüş, AİHM bunun mümkün olmadığını söylüyor. O zaman sadece tutukluluk değil, yargılamanın kendisi de sakatlanır.
2. Aynı durum, benzer şekilde tutuklanan tüm yargıçlar için de söz konusu olur.
Alparslan Altan kararının önemli bir yönü daha var. Altan hemen tutuklanıyor, o tarihte ortada delil yok. Sonradan deliller bulunuyor ve AYM diyor ki bu delillere dayanarak tutuklama meşru. Peki ilk tutuklama kararını veren hakim müneccim miydi?(AİHM bu kadar ağır soramamış tabi)''
[Samanyolu Haber] 16.4.2019
Ünlü hukukçudan YSK'ya KHK tepkisi: Hukuka geri dönün
Türk Ceza Kanunu’nun mimarlarından Prof. Dr. İzzet Özgenç, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) kanun hükmünde kararname ile ihraç edilenlere mazbata verilmeyecek yönündeki kararına tepki gösterdi. Özgenç, YSK üyelerini hukuka geri dönmeye davet etti. YSK, geçtiğimiz günlerde KHK ile ihraç edilen ve 31 Mart seçimlerinde belediye başkanı seçilenlere mazbata verilmeyeceğine karar verdi. Bazı mazbatalar, seçimi kaybeden kişilere verildi. YSK’nın kararı hukuk çevresinde tepki çekmeye devam ediyor. Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İzzet Özgenç de sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Bu kararla hukuk dışına çıkan Yüksek Seçim Kurulu üyesi yüksek yargı mensuplarını hukuka geri dönmeye davet ediyorum” dedi.
KHK ihracı, seçilme şartlarını ortadan kaldırmaz
Özgenç’in mesajı şöyle: “Seçilme yeterliliğine ilişkin koşullar, adaylık sürecinde denetlenir ve mevcut olduğu tesbit edildiğinde adayın başvurusu kesinleşir. Ancak kişinin adaylığı kesinleştikten sonra ortaya çıkan yeni bir sebep dolayısıyla, örneğin mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesi halinde, kişi, seçilme yeterliliğine ilişkin koşulları kaybedebilir. Bu durumun bilâhare ortaya çıkması halinde, kişi belirtilen görevlere seçilmiş olsa bile, kendisine mazbata verilmez; mazbata verilmiş ve göreve başlamış olsa bile, Kanunda belirtilen usûle göre görevi sonlandırılır. Kişinin somut herhangi bir suç işlediği sabit olmaksızın idari bir kararla ve hatta bilahare ‘kanunlaştırılan’ Kanun Hükmünde Kararname ile kamu görevinin sonlandırılmış olması, seçilme şartlarını ortadan kaldırmaz.
Hiçbir hukuki dayanağı bulunmuyor
Hukuk dışı bu uygulamanın bugün itibariyle ‘kanun’laştırılmış olması, somut herhangi bir suç işledikleri sabit olmadığı sürece bu kişiler bakımından herhangi bir hak yoksunluğu doğurmaz. Nitekim bu mülahazayladır ki, bugün Yüksek Seçim Kurulu tarafından KHK ile ihraç edildiği gerekçesiyle mazbata verilmemesi yönünden karar verilen kişilerin adaylıkları seçim sürecinde kabul edilmiş ve kesinleşmiştir. Seçim süreci henüz başlamadan önce mevcut olan bu durum gerekçe ittihaz edilerek seçilen bazı kişilerin göreve başlatılmasının önüne geçilmesinin hiçbir hukuki dayanağı bulunmamaktadır. Bu uygulamanın yüksek yargı mensubu ‘hukukçular’ tarafından geliştirilmesinin, Türkiye’de hâkim bağımsızlığı tartışmalarına gerekçe oluşturacağı kuşkusuzdur. Bu kararlarla hukuk dışına çıkan YSK üyesi yüksek yargı mensuplarını hukuka geri dönmeye davet ediyorum.”
Bu karar mahkûmiyetsiz yaptırımdır
Yine TCK’nın mimarlarından olan Prof. Adem Sözüer de Özgenç’in açıklamasını şu ifadelerle yorumladı; “KHK’lıya mazbata vermeme kararı mahkûmiyetsiz yaptırımdır. Seçilme, suçlu sayılmama haklarını ihlâl eder. İzzet Özgenç de kararın hukukî dayanağı yok diyor. YSK’nın ”varoluşsal” yorumlu ‘mazbata ikinciye verilir’ içtihadını anlayamıyor. Ya ikinci kabul etmezse?”
[Samanyolu Haber] 16.4.2019
KHK ihracı, seçilme şartlarını ortadan kaldırmaz
Özgenç’in mesajı şöyle: “Seçilme yeterliliğine ilişkin koşullar, adaylık sürecinde denetlenir ve mevcut olduğu tesbit edildiğinde adayın başvurusu kesinleşir. Ancak kişinin adaylığı kesinleştikten sonra ortaya çıkan yeni bir sebep dolayısıyla, örneğin mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesi halinde, kişi, seçilme yeterliliğine ilişkin koşulları kaybedebilir. Bu durumun bilâhare ortaya çıkması halinde, kişi belirtilen görevlere seçilmiş olsa bile, kendisine mazbata verilmez; mazbata verilmiş ve göreve başlamış olsa bile, Kanunda belirtilen usûle göre görevi sonlandırılır. Kişinin somut herhangi bir suç işlediği sabit olmaksızın idari bir kararla ve hatta bilahare ‘kanunlaştırılan’ Kanun Hükmünde Kararname ile kamu görevinin sonlandırılmış olması, seçilme şartlarını ortadan kaldırmaz.
Hiçbir hukuki dayanağı bulunmuyor
Hukuk dışı bu uygulamanın bugün itibariyle ‘kanun’laştırılmış olması, somut herhangi bir suç işledikleri sabit olmadığı sürece bu kişiler bakımından herhangi bir hak yoksunluğu doğurmaz. Nitekim bu mülahazayladır ki, bugün Yüksek Seçim Kurulu tarafından KHK ile ihraç edildiği gerekçesiyle mazbata verilmemesi yönünden karar verilen kişilerin adaylıkları seçim sürecinde kabul edilmiş ve kesinleşmiştir. Seçim süreci henüz başlamadan önce mevcut olan bu durum gerekçe ittihaz edilerek seçilen bazı kişilerin göreve başlatılmasının önüne geçilmesinin hiçbir hukuki dayanağı bulunmamaktadır. Bu uygulamanın yüksek yargı mensubu ‘hukukçular’ tarafından geliştirilmesinin, Türkiye’de hâkim bağımsızlığı tartışmalarına gerekçe oluşturacağı kuşkusuzdur. Bu kararlarla hukuk dışına çıkan YSK üyesi yüksek yargı mensuplarını hukuka geri dönmeye davet ediyorum.”
Bu karar mahkûmiyetsiz yaptırımdır
Yine TCK’nın mimarlarından olan Prof. Adem Sözüer de Özgenç’in açıklamasını şu ifadelerle yorumladı; “KHK’lıya mazbata vermeme kararı mahkûmiyetsiz yaptırımdır. Seçilme, suçlu sayılmama haklarını ihlâl eder. İzzet Özgenç de kararın hukukî dayanağı yok diyor. YSK’nın ”varoluşsal” yorumlu ‘mazbata ikinciye verilir’ içtihadını anlayamıyor. Ya ikinci kabul etmezse?”
[Samanyolu Haber] 16.4.2019
Cezaevinde büyüyen yüzlerce bebekten biri: Bedirhan…[Sevinç Özarslan]
Baba 9, anne 8 yıl aldı. İki küçük çocuk dedelerine emanet, üçüncüsü Bedirhan ise ömrünün bir yılını zindanda geçirdi bile. O yüzlerce mahkum bebekten biri.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL
Cezaevlerindeki bebeklerin sayısı her geçen gün artıyor. Ocak 2019’da açıklanan son rakamlara göre 677 bebek annesiyle birlikte mahkum. Yeni girenlerle birlikte bu rakam yaklaşık 700 civarında.
Bedirhan Halim Kaya (2), bir yıldır Balıkesir Burhaniye T Tipi Kapalı Cezaevi’nde annesiyle birlikte kalıyor. Annesi Zinnet Kaya bir ifadede ismi geçtiği gerekçesiyle 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Üstelik ifadeyi veren kişi mahkemede “baskı altındaydım” diyerek ifadesini geri çekmesine rağmen. Baba Babahan Kaya da aynı cezaevinde bulunuyor. Dosyası şu anda istinafta olan babaya 9 yıl 4 ay ceza verildi.
2009 yılında Balıkesir’de evlenen Kaya çifti, üniversiteden yeni mezun olmuş, öğretmenlik heyecanı ile hayata başlayan eğitimcilerdi.
Van doğumlu Babahan Kaya, Balıkesir Üniversitesi Fizik Bölümü mezun olduktan sonra Balıkesir merkezdeki FEM Dershanesi’nde çalışmaya başladı. Erzurumlu Zinnet Kaya, Uşak Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra aynı dershanede rehber öğretmen oldu. Evliliklerinin ilk iki yılında Balıkesir merkezde idiler, sonraki 8 yıl Edremit’te geçti.
15 Temmuz’dan sonra İzmir’e yerleşen ve 4 Şubat 2018’de İzmir’deki evlerinde gözaltına alınan Kaya çiftinin tutuklanma nedeni bir itirafçının isimlerini vermesi ve Bylock kullandıkları iddiası. SEGBİS ile mahkemeye bağlanan itirafçı ‘ben bu ifadeyi gözaltında polis baskısıyla verdim’ dedi ancak Türkiye mahkemelerinde artık bu durum hiçbir şey ifade etmiyor.
ÇOCUKLAR HAYATA KÜSTÜ
Kaya çiftinin üç çocukları var. Kamil Yusuf (9), Nihal (7) yaşında, Bedirhan Halim (2). Kamil Yusuf ve Nihal bir yıldır anneanne ve dedesiyle yaşıyorlar (yukarıdaki fotoğrafta amcaları ile birlikteler). Birdenbire aile düzenleri bozulan ve anne-babalarından ayrılmak zorunda kalan çocuklar yaşadıkları şokun hala etkisindeler. Ömürleri boyunca da bu travmayı unutamayacaklar.
Amcalarının A. Kaya’nın belirttiğine göre normalde çok konuşkan ve neşeli bir çocuk olan Kamil Yusuf’un ağzını bıçak açmıyor. Bir parmağı ağzında, diğeri saçında sürekli köşelere çekiliyor. Kimseyle iletişim kurmuyor. Nihal’in ağlama krizlerine ise anneanne ve dede derman olmaya çalışıyor.
SÜT ANNELER BESLEDİ
Annesi tutuklandığında 1 yaşında olan Bedirhan Halim, cezaevine 4 ay sonra; Haziran 2018’de girdi. Bu süre içinde mahalleden ve akrabalardan bulunan süt anneler onu besledi.
Bedirhan şimdi 8-9 kişilik koğuşta 16-17 kadınla birlikte kalıyor, süpürgelerle oynuyor. Işık süzen camlara bakıp oralara doğru gitmek istiyor. Annesi onu cezaevi kantininde bulduklarıyla avutmaya çalışıyor.
[Sevinç Özarslan] 16.4.2019 [MedyaBold.com]
Erzeli'l - ümür (Alzheimer) [Abdullah Aymaz]
Nahl Suresinin bir sayfa süren 65-72 âyetlerine dikkat edersek, çok çeşitli mesajlarla dolu olduğunu görürüz: “Allah, gökten yağmur indirip, onunla ölmüş olan yeryüzüne hayat verir. Elbette bunda gerçeğe kulak verecek kimseler (kavim) için bir âyet (ibret) vardır. Doğrusu davarlarda (sağmal hayvanlarda) da size bir ibret (delil) vardır. Zira size onların karınlarındaki işkembe ile kan arasından, hâlis bir süt içiyoruz ki, içenlerin boğazından âfiyetle geçer. Hurma ve üzümden hem sarhoşluk veren içecek, hem de güzel gıda elde edersiniz. Şüphesiz bunda aklını çalıştıran bir kavim (kimseler) için alacak bir âyet vardır. Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan, kendine evler (göz göz evler, kovanlar) edin! Sonra da her türlü meyveden ye de, Rabbinin sana yayılman için belirlediği yolları tut!’ Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki, onda insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda âyet vardır. Sizi Allah yarattı. Sonra da sizi O vefat ettirecek. İçinizden kiminiz, bilgi sahibi olmasından sonra çocuk gibi bir şey bilmesin diye erzeli’l-ömre (ömrün en fena dönemine) vardırılır. Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeye kadirdir. Allah sizi geçim ve rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Nasipleri bol olanlar mallarını kendileriyle eşit seviyeye inecek derecede yanlarında çalıştırdıkları köle ve hizmetçilere vermezler. O halde nasıl olur da Allah’ın nimetini, Allah’ın kendilerinin üzerindeki hakkını bile bile inkâr ederler? Allah kendilerinizden, size eşler yarattı. Eşlerinizden size oğullar torunlar verdi ve sizleri hoş, güzel rızıklarla besledi. Böyle iken onlar, bâtıla inanıyor da Allah’ın bunca nimetlerini inkar mı ediyorlar?” (16/65-72)
66. Âyet sütten, 67. âyet hurma ve üzümden 68. ve 69. âyetler bal arısından ve şifalı baldan bahsediyor. Hatta arının vücudundan çıkan renk, renk çeşit sıvıların hepsinin de şifa kaynağı olduğuna işaret ediliyor. Bal şifa, mum şifa, iğnesi romatizmal rahatsızlıklara şifâ, kovanların sıvanmasında kullandıkları propolis maddesi şifâ… Hepsinin rengi ayrı…
70. âyet , erzel-i ömürden (sanki alzheimer’den) bahsediyor.
71. âyet çalıştırılan, işçilere, hizmetçilere hatta kölelere bile, iş verenlerin yediğinden yedirmesi giydiğinden giydirmesi talimatını veriyor. Hadis-i şeriflerde zekat ve sadakaların hastalıklara şifa olduğunu ifade ediyor… Zaten sosyal hayattaki farklılıklardan doğacak haset ve kıskançlık hastalıklarının vereceği zararlara çare ve şifa oldukları gibi, maddi hastalıklara devâ olacaklar ifade ediliyor. Yapılan dualar gibi, şifa niyetiyle verilen zekat, sadaka ve yardımların da gerçekten devâ oldukları görülmüştür.
72. âyette “Allah kendilerinizden, insan kardeşlerinizden size eşler yarattı. Eşlerinizden size oğullar, torunlar verdi ve sizleri hoş, güzel gıdalarla besledi. Böyle iken onlar bâtıla inanıyor da Allah’ın bunca nimetlerini inkâr mı ediyorlar?” buyuruluyor.
Çağlayan dergisinin Haziran 2018 sayısında Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, “Alzheimer Yalnızlık Ve Kur’anî Reçete” başlıklı yazısının son bölümünde şöyle diyor: “Kur’an-ı Kerim hastalığı tarif ederek bırakmamış; kanaatimizce ilacı ve reçetesi hakkında, her çağın ilmî gelişmelerine göre yorumlanabilecek bir takım ipuçları da vermiştir. Yukarıda hastalığı tarif eden âyetten sonra gelen 71. âyette herkese farklı miktarda rızık verildiği ve fazla verilenlerin, az olanlara vermeleri söylenirken (belki infak etmek-sadaka vermek- de bu hastalıktan korunmaya yardımcı olabilir) asıl ilaçtan 72. âyette bahsedilmektedir. (…) Âyette ‘eşler, evlatlar ve torunlar’ ile ‘temiz ve sağlıklı gıdalar’ olarak iki husus üzerinde durulmaktadır.
“Yaşlıların hayatlarının son zamanlarında yalnız kalmaması ve konuşup dertleşerek insanlara ihtiyaç duyduklarını herkes kabul etmektedir. Bu konudaki bütün araştırmalar, yaşlandığında çocukları ve torunları ile birlikte yaşayan veya arkadaş çevresiyle irtibatı devam eden insanların bu hastalıktan korunduğu görülmektedir.
“Tefsiri daha da genişleterek 66. âyetten itibaren incelediğimizde, örnek verilen süt, hurma ve üzüm (67), arı ürünleri (bol, propolis, bal mumu, arı sütü, arı zehiri, polen) ve hatta arıcılık yapmak (68, 69) gibi diğer tamamlayıcı faktörleri de beraber değerlendirdiğimizde, kanaatimizce Alzheimer veya diğer bunamalara karşı koruyucu tedbirler anlatılmaktadır.”
“Not: Yazarın babası 102 yaşına kadar 6 çocuğu ve 15 torunu ile birlikte beş katlı bir binanın ayrı katlarında ve yakın evlerde birlikte yaşamış, her gün yanına uğrayıp sohbet edenlerden dolayı yalnızlık çekmeden ve hiç bunamadan ömrünü tamamlamıştır.”
Kur’an-ı Kerim’e küllî (bütüncül) bir nazarla bakıp âyetler arasındaki münasebetler üzerinde yoğunlaşınca, maddî-mânevî dertlerimize cevaplar, çareler, devalar ve şifalar bulmamız her zaman mümkündür…
[Abdullah Aymaz] 16.4.2019 [Samanyolu Haber]
66. Âyet sütten, 67. âyet hurma ve üzümden 68. ve 69. âyetler bal arısından ve şifalı baldan bahsediyor. Hatta arının vücudundan çıkan renk, renk çeşit sıvıların hepsinin de şifa kaynağı olduğuna işaret ediliyor. Bal şifa, mum şifa, iğnesi romatizmal rahatsızlıklara şifâ, kovanların sıvanmasında kullandıkları propolis maddesi şifâ… Hepsinin rengi ayrı…
70. âyet , erzel-i ömürden (sanki alzheimer’den) bahsediyor.
71. âyet çalıştırılan, işçilere, hizmetçilere hatta kölelere bile, iş verenlerin yediğinden yedirmesi giydiğinden giydirmesi talimatını veriyor. Hadis-i şeriflerde zekat ve sadakaların hastalıklara şifa olduğunu ifade ediyor… Zaten sosyal hayattaki farklılıklardan doğacak haset ve kıskançlık hastalıklarının vereceği zararlara çare ve şifa oldukları gibi, maddi hastalıklara devâ olacaklar ifade ediliyor. Yapılan dualar gibi, şifa niyetiyle verilen zekat, sadaka ve yardımların da gerçekten devâ oldukları görülmüştür.
72. âyette “Allah kendilerinizden, insan kardeşlerinizden size eşler yarattı. Eşlerinizden size oğullar, torunlar verdi ve sizleri hoş, güzel gıdalarla besledi. Böyle iken onlar bâtıla inanıyor da Allah’ın bunca nimetlerini inkâr mı ediyorlar?” buyuruluyor.
Çağlayan dergisinin Haziran 2018 sayısında Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, “Alzheimer Yalnızlık Ve Kur’anî Reçete” başlıklı yazısının son bölümünde şöyle diyor: “Kur’an-ı Kerim hastalığı tarif ederek bırakmamış; kanaatimizce ilacı ve reçetesi hakkında, her çağın ilmî gelişmelerine göre yorumlanabilecek bir takım ipuçları da vermiştir. Yukarıda hastalığı tarif eden âyetten sonra gelen 71. âyette herkese farklı miktarda rızık verildiği ve fazla verilenlerin, az olanlara vermeleri söylenirken (belki infak etmek-sadaka vermek- de bu hastalıktan korunmaya yardımcı olabilir) asıl ilaçtan 72. âyette bahsedilmektedir. (…) Âyette ‘eşler, evlatlar ve torunlar’ ile ‘temiz ve sağlıklı gıdalar’ olarak iki husus üzerinde durulmaktadır.
“Yaşlıların hayatlarının son zamanlarında yalnız kalmaması ve konuşup dertleşerek insanlara ihtiyaç duyduklarını herkes kabul etmektedir. Bu konudaki bütün araştırmalar, yaşlandığında çocukları ve torunları ile birlikte yaşayan veya arkadaş çevresiyle irtibatı devam eden insanların bu hastalıktan korunduğu görülmektedir.
“Tefsiri daha da genişleterek 66. âyetten itibaren incelediğimizde, örnek verilen süt, hurma ve üzüm (67), arı ürünleri (bol, propolis, bal mumu, arı sütü, arı zehiri, polen) ve hatta arıcılık yapmak (68, 69) gibi diğer tamamlayıcı faktörleri de beraber değerlendirdiğimizde, kanaatimizce Alzheimer veya diğer bunamalara karşı koruyucu tedbirler anlatılmaktadır.”
“Not: Yazarın babası 102 yaşına kadar 6 çocuğu ve 15 torunu ile birlikte beş katlı bir binanın ayrı katlarında ve yakın evlerde birlikte yaşamış, her gün yanına uğrayıp sohbet edenlerden dolayı yalnızlık çekmeden ve hiç bunamadan ömrünü tamamlamıştır.”
Kur’an-ı Kerim’e küllî (bütüncül) bir nazarla bakıp âyetler arasındaki münasebetler üzerinde yoğunlaşınca, maddî-mânevî dertlerimize cevaplar, çareler, devalar ve şifalar bulmamız her zaman mümkündür…
[Abdullah Aymaz] 16.4.2019 [Samanyolu Haber]
İstanbul seçim faciası! [Ali Emir Pakkan]
Daha demokratik bir Türkiye vaadi ile geldiler. Tek parti iktidarına evrildiler .
2002’den 2019’a, 17 yılın sonunda ülke, kendileri gibi düşünmeyenler için bir hapishane oldu.
Tek parti, kadın ve çocuklara dokunmamıştı. Bunlar kundaktaki bebekleri bile cezalandırıyor.
Tarihteki Halk parti iktidarının yapıp da, siyasi İslamcıların yapmadığı ne kaldı?
İşte İstanbul seçimleri.
1946’daki seçimlerde İstanbul’u kaybeden CHP, sandığa müdahale etmiş 3 gün sonra sonuçları kendi istediği gibi açıklamıştı.
O gece CHP de yaşananları tanıklardan dinlemiştim. Kimse beklemiyordu. İktidar ellerinden kayıyordu. Kabullenmediler. İlk şok anlatıldıktan sonra bürokratları harekete geçirdiler. DP oyları çuvallarla taşınıp yakıldı. DP oyları Halk Parti'ye yazıldı!
Dönemin önemli gazetecilerinden Mehmet Emin Yalman hatıralarında İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar ile arasında geçen görüşmeyi şöyle yazmıştı:
“Lütfi Kırdar beni makamına çağırdı. Evet, İstanbul’da seçimi DP kesin bir şekilde kazandı. Fakat buradan Kazım Karabekir, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Cemil Toydemir, Refet Bele ve Hüseyin Cahit Yalçın’ın çıkarılması ve DP’ye ancak 18 kişilik yer bırakılması hakkında sıkı bir emir aldım. Nasıl hareket edeyim? “ Yalman, “ 24 Temmuz’da İstanbul listesi o şekilde ilan edildi. “ diyor.
1946’dan sonra yıl 2019.
Son seçimlerin üzerinden 3 gün değil tam bir hafta geçti!
İstanbul neden açıklanmıyor?
Çünkü muhalefet adayı 25 bin oy farkla seçimi kazandı. AKP rejimi, İstanbul’u vermek istemiyor!
Ne yapıyorlar sizce? Herkesin bildiği gerçek: Oyları sıfırlamaya çalışıyorlar...
Tam dejavu değil mi?
Ne yaparlarsa yapsınlar kaybettiler. 46 seçimleri nasıl tarihe şaibeli geçti ise İstanbul da öyle geçecek.
Tek parti, ömrünü 1950’de tamamladı. Ama tarihçiler 46’yı da kaybedilmiş kara bir seçim olarak Halk Parti hanesine yazdı.
İleride, AKP iktidar dönemi değerlendirilirken zulmün, hırsızlığın, israfın yanına bir de şaibeli seçimler konulacak. İstanbul’a da “büyük seçim faciası” diye bir paragraf açılacak.
[Ali Emir Pakkan] 16.4.2019 [Samanyolu Haber]
2002’den 2019’a, 17 yılın sonunda ülke, kendileri gibi düşünmeyenler için bir hapishane oldu.
Tek parti, kadın ve çocuklara dokunmamıştı. Bunlar kundaktaki bebekleri bile cezalandırıyor.
Tarihteki Halk parti iktidarının yapıp da, siyasi İslamcıların yapmadığı ne kaldı?
İşte İstanbul seçimleri.
1946’daki seçimlerde İstanbul’u kaybeden CHP, sandığa müdahale etmiş 3 gün sonra sonuçları kendi istediği gibi açıklamıştı.
O gece CHP de yaşananları tanıklardan dinlemiştim. Kimse beklemiyordu. İktidar ellerinden kayıyordu. Kabullenmediler. İlk şok anlatıldıktan sonra bürokratları harekete geçirdiler. DP oyları çuvallarla taşınıp yakıldı. DP oyları Halk Parti'ye yazıldı!
Dönemin önemli gazetecilerinden Mehmet Emin Yalman hatıralarında İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar ile arasında geçen görüşmeyi şöyle yazmıştı:
“Lütfi Kırdar beni makamına çağırdı. Evet, İstanbul’da seçimi DP kesin bir şekilde kazandı. Fakat buradan Kazım Karabekir, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Cemil Toydemir, Refet Bele ve Hüseyin Cahit Yalçın’ın çıkarılması ve DP’ye ancak 18 kişilik yer bırakılması hakkında sıkı bir emir aldım. Nasıl hareket edeyim? “ Yalman, “ 24 Temmuz’da İstanbul listesi o şekilde ilan edildi. “ diyor.
1946’dan sonra yıl 2019.
Son seçimlerin üzerinden 3 gün değil tam bir hafta geçti!
İstanbul neden açıklanmıyor?
Çünkü muhalefet adayı 25 bin oy farkla seçimi kazandı. AKP rejimi, İstanbul’u vermek istemiyor!
Ne yapıyorlar sizce? Herkesin bildiği gerçek: Oyları sıfırlamaya çalışıyorlar...
Tam dejavu değil mi?
Ne yaparlarsa yapsınlar kaybettiler. 46 seçimleri nasıl tarihe şaibeli geçti ise İstanbul da öyle geçecek.
Tek parti, ömrünü 1950’de tamamladı. Ama tarihçiler 46’yı da kaybedilmiş kara bir seçim olarak Halk Parti hanesine yazdı.
İleride, AKP iktidar dönemi değerlendirilirken zulmün, hırsızlığın, israfın yanına bir de şaibeli seçimler konulacak. İstanbul’a da “büyük seçim faciası” diye bir paragraf açılacak.
[Ali Emir Pakkan] 16.4.2019 [Samanyolu Haber]
‘Bu sevgi halkasını görünce mutluluktan ağlamak istiyorsun’ [Necdet Çelik]
17 yıl önce Türkçe Olimpiyatları olarak yola çıktı. Zamanla Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ne (IFLC) dönüştü. Her yıl dünyanın farklı noktalarında düzenlenen organizasyonlar, farklı ülkelerden 16 yaş altındaki çocukları buluşturuyor. Sahne öncesi provalar, çeşitli sosyal etkinlikler, yapılan gezi ve ziyaretlerle öğrenciler adeta rüya gibi bir hafta geçiriyor. Sahne programıyla dünyaya umut, sevgi ve barış mesajları veriliyor. Bir hafta içinde birbirine kardeşçe bağlanan öğrenciler, festival sonunda gözyaşları içinde vedalaşıyor.
Öğrenciler arasındaki bu hava, onlara eşlik eden rehber öğretmenleri de içine çekiyor. Romanya’daki programa 6 öğrencisiyle gelen Svetlana Temiz, duygularını, ’’Bu sevgi halkasını görünce mutluluktan ağlamak istiyorsun.’’ sözleriyle anlatıyor. Moldova’daki Orizont okullarında psikolog olarak çalışan Temiz, bu etkinliğin çocuklar için hayat dersi olduğunu düşünüyor. Gözlemlerini, ‘’Birbirini hiç tanımayan çocuklar bir araya geliyor, tanışıp arkadaş oluyorlar. Sarılarak ayrılıyorlar.’’ sözleriyle anlatan Svetlana öğretmen, ‘’Bu çok büyük bir sevgi. Kardeşlik çok güzel bir şey.’’ diyor.
Svetlana Temiz, öğretmen olarak çok mutlu bir hafta geçirmiş. Önceki IFLC programlarında tanıştığı bir öğretmenle Bükreş’te karşılaşmış. ‘’Hemen birbirimize sarıldık.’’ diyor Svetlana öğretmen ve ekliyor: ‘’Bittiğine üzülüyoruz. O sevgi ve duyguyu yeniden yaşamak isterim.’’
SAHNEDEKİ RESİM BAŞLI BAŞINA MESAJ
Kırgız öğrenci Tansuluu’ya biyoloji öğretmeni Saadat Kadyrova eşlik ediyor. Oş şehrindeki liseden mezun olduktan sonra Türkiye’de fakülte bitiren Saadat öğretmen, provalara geç katılmış olmasına rağmen öğrencisinin çabucak havaya uyum sağladığını gözlemlemiş. ‘’Bir gün içinde kaynaştılar. Bu organizasyon onları birleştirdi.’’ diyen Saadat öğretmen, festivalin içerdiği mesaja dair şu görüşü dile getiriyor: ‘’Aynı sahnede yer almak, performanslardaki uyum başlı başına bir mesaj.’’
REKABET YOK; DOSTLUK VAR
Kazakistan’ın Taras şehrinden festivale gelen öğrencinin rehberliğini, filoloji öğrenimi gören Ayaulym Faizulla yapıyor. Öğrencisiyle ilk kez yurt dışı programına katılan Faizulla, memnuniyetini şöyle özetliyor: ‘‘Yarışma için gelmiyoruz, kimsede rekabet hissi yok. Sevgi, mutluluk ve kardeşlik dolu bir hava yaşanıyor.’’
DÜNYAYA FARKLI BAKIŞ AÇISI SUNUYOR
Meral Osmanoğlu, festivale 9 yıldır görev yaptığı Güney Afrika’dan öğrenci getirmiş. Meral öğretmene göre bu organizasyon, dünyaya farklı bir bakış açısı sunuyor. Bu yaşta farklı kültürün çocuklarıyla buluşmanın, çocuklara bilinç kazandırdığını vurgulayan Meral öğretmen, şu fikre ulaşmış: ‘’Çocukların bu kadar kolay kaynaşabildiğini görmek, gelecek adına bizi umutlandırıyor. Organizasyonun devam ettirilmesini istiyorum.’’
ABİLERE, ABLALARA ÖZEL TEŞEKKÜR
Konuk öğretmen ve öğrenciler, Bükreş’teki Türk ailelere de konuk oldu. Tanımadıkları insanlarca içtenlikle ve cömertçe ağırlanmaktan çok memnun kaldılar. Güney Afrika’dan gelen Meral öğretmen, ‘’Biliyoruz ki, her yerde bizi bekleyenler var.’’ ifadelerini kullanırken, Kazakistanlı Ayaulym Faizulla, duygularını şöyle dile getiriyor: ‘’Ev sahibi ablalara çok teşekkür ediyoruz, masalarını bizimle paylaştılar. Romanya’yı çok sevdik, programda emeği geçen abilerime, ablalarıma teşekkür ederim.’’
Romanya, Dil ve Kültür Festivali’nin açılış sahnesindeki sınavını başarıyla verdi. Şimdi sıra, farklı ülkelerden yeni öğrencilerle başka bir kıtada, sevgi ve dostluk şarkısı söylemekte.
[Necdet Çelik] 16.4.2019 [TR724]
Öğrenciler arasındaki bu hava, onlara eşlik eden rehber öğretmenleri de içine çekiyor. Romanya’daki programa 6 öğrencisiyle gelen Svetlana Temiz, duygularını, ’’Bu sevgi halkasını görünce mutluluktan ağlamak istiyorsun.’’ sözleriyle anlatıyor. Moldova’daki Orizont okullarında psikolog olarak çalışan Temiz, bu etkinliğin çocuklar için hayat dersi olduğunu düşünüyor. Gözlemlerini, ‘’Birbirini hiç tanımayan çocuklar bir araya geliyor, tanışıp arkadaş oluyorlar. Sarılarak ayrılıyorlar.’’ sözleriyle anlatan Svetlana öğretmen, ‘’Bu çok büyük bir sevgi. Kardeşlik çok güzel bir şey.’’ diyor.
Svetlana Temiz, öğretmen olarak çok mutlu bir hafta geçirmiş. Önceki IFLC programlarında tanıştığı bir öğretmenle Bükreş’te karşılaşmış. ‘’Hemen birbirimize sarıldık.’’ diyor Svetlana öğretmen ve ekliyor: ‘’Bittiğine üzülüyoruz. O sevgi ve duyguyu yeniden yaşamak isterim.’’
SAHNEDEKİ RESİM BAŞLI BAŞINA MESAJ
Kırgız öğrenci Tansuluu’ya biyoloji öğretmeni Saadat Kadyrova eşlik ediyor. Oş şehrindeki liseden mezun olduktan sonra Türkiye’de fakülte bitiren Saadat öğretmen, provalara geç katılmış olmasına rağmen öğrencisinin çabucak havaya uyum sağladığını gözlemlemiş. ‘’Bir gün içinde kaynaştılar. Bu organizasyon onları birleştirdi.’’ diyen Saadat öğretmen, festivalin içerdiği mesaja dair şu görüşü dile getiriyor: ‘’Aynı sahnede yer almak, performanslardaki uyum başlı başına bir mesaj.’’
REKABET YOK; DOSTLUK VAR
Kazakistan’ın Taras şehrinden festivale gelen öğrencinin rehberliğini, filoloji öğrenimi gören Ayaulym Faizulla yapıyor. Öğrencisiyle ilk kez yurt dışı programına katılan Faizulla, memnuniyetini şöyle özetliyor: ‘‘Yarışma için gelmiyoruz, kimsede rekabet hissi yok. Sevgi, mutluluk ve kardeşlik dolu bir hava yaşanıyor.’’
DÜNYAYA FARKLI BAKIŞ AÇISI SUNUYOR
Meral Osmanoğlu, festivale 9 yıldır görev yaptığı Güney Afrika’dan öğrenci getirmiş. Meral öğretmene göre bu organizasyon, dünyaya farklı bir bakış açısı sunuyor. Bu yaşta farklı kültürün çocuklarıyla buluşmanın, çocuklara bilinç kazandırdığını vurgulayan Meral öğretmen, şu fikre ulaşmış: ‘’Çocukların bu kadar kolay kaynaşabildiğini görmek, gelecek adına bizi umutlandırıyor. Organizasyonun devam ettirilmesini istiyorum.’’
ABİLERE, ABLALARA ÖZEL TEŞEKKÜR
Konuk öğretmen ve öğrenciler, Bükreş’teki Türk ailelere de konuk oldu. Tanımadıkları insanlarca içtenlikle ve cömertçe ağırlanmaktan çok memnun kaldılar. Güney Afrika’dan gelen Meral öğretmen, ‘’Biliyoruz ki, her yerde bizi bekleyenler var.’’ ifadelerini kullanırken, Kazakistanlı Ayaulym Faizulla, duygularını şöyle dile getiriyor: ‘’Ev sahibi ablalara çok teşekkür ediyoruz, masalarını bizimle paylaştılar. Romanya’yı çok sevdik, programda emeği geçen abilerime, ablalarıma teşekkür ederim.’’
Romanya, Dil ve Kültür Festivali’nin açılış sahnesindeki sınavını başarıyla verdi. Şimdi sıra, farklı ülkelerden yeni öğrencilerle başka bir kıtada, sevgi ve dostluk şarkısı söylemekte.
[Necdet Çelik] 16.4.2019 [TR724]
Adım adım Maltepe tezgahı! [İlker Doğan]
Sadece İstanbul değil, bütün Türkiye hatta dünya Maltepe’de bir türlü bitirilemeyen sayımlara odaklandı. 309 bin seçmenin oy kullandığı toplam 1.089 sandığın yeniden sayımı günlerdir bitirilemiyor! AKP ve MHP’liler sayımın bitmemesi için hakimlerin tehdit edilmesi dahil her yolu deniyor. Son olarak YSK, ilçe seçim kurulunun ‘oyların sayımını iptal’ kararını kaldırdı. Kalan 150 civarı sandığın sayımı bugün, en kötü ihtimal yarın biter. İşte sorularla Maltepe gerçeği…
1- SÜREÇ NASIL BAŞLADI?
AKP’nin başvurusu üzerine, Maltepe İlçe Seçim Kurulu, 2 Nisan’da geçersiz oyların, aynı gün verilen başka bir kararla da tüm oyların yeniden sayılmasına karar verdi. İl Seçim Kurulu ise 3 Nisan’da sadece geçersiz sayılan büyükşehir belediye başkanlığı seçimine ait oy pusulalarının sayılmasını kararlaştırdı. Bu arada sayım başladı. Ancak son sözü ise YSK söyledi. YSK, 4 Nisan’daki kararında ilçedeki tüm sandıklarda Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine ait oy pusulalarının tümünün sayılmasına karar verdi.
2- BİR SANDIĞIN SAYIMI KAÇ SAAT SÜRDÜ?
Seçim kurulu, sayım işlemine tek masada (terminal) başladı. Bir sandığın sayımı 2,5 saat sürdü. Toplam sayılması gereken 1089 sandık vardı. İkinci bir terminal daha kuruldu. Ancak bu da yeterli değildi. CHP’nin talebi üzerine 12 Nisan Cuma günü Maltepe İlçe Seçim Kurulu, YSK’ya yazı yazarak süreci hızlandırmak için 10 yeni terminal daha kurulması için ‘olur’ istedi. YSK, ‘olur’ verdi ve 10 yeni terminal daha kuruldu.
3- TERMİNALLER NASIL ÇALIŞIYOR?
Yeni kurulan sandık sayım kurullarının başında bir hakim ve iki memurun yanı sıra siyasi partilerin temsilcileri de bulunuyor. Dolayısıyla burada bir hile ya da oy hırsızlığı yapılması söz konusu bile olamaz. Yeni kurulan 10 yeni terminal, kalan sandıkların bir anda erimesini sağladı. Ancak bu durum AKP ve ortağı MHP’yi rahatsız etti.
4- OLAYLARI KİM ÇIKARDI?
Sayımın yeni kurulan terminaller sayesinde bitme noktasına gelmesi AKP ve MHP’lileri rahatsız etti. Ve Cuma günü akşam saatlerinde olay çıktı. CHP’li Mahmut Tanal, olayı çıkaran kişinin kamuoyunun ‘Yeliz’ olarak tanıdığı AKP’li vekil Ahmet Hamdi Çam olduğunu söyledi. AKP ve MHP’liler, tutanaklara imza atmıyordu. Onlara göre ‘kendileri imza atmadığı için’ sayım da devam edemezdi. Olaylar üzerine sayım bir sonraki günün sabahına kadar durdu.
5- HAKİMLERİ KİMLER TEHDİT ETTİ?
Bu arada Yüksek Seçim Kurulu’nun nezaretinde oy sayımında görev yapan hakimler, AKP ve MHP’liler tarafından tehdit edildi. Eski CHP’li vekil Barış Yarkadaş, tehdit edilen hakimlerin 14 Nisan sabahı başsavcılığa suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.
6- YSK, SEÇİM KURULUNA NE CEVAP VERDİ?
AKP ve MHP’lilerin ‘tutanaklarda imzamız yok, sayım yapılamaz’ itirazı üzerine İlçe Seçim Kurulu YSK’nın kapısını çaldı. Durumu anlattı, YSK’nın talimatıyla 10 yeni terminalin kurulduğu hatırlatıldı. YSK’dan pazar sabahı gelen yazıda, ‘MHP ve AKP’lilerin sayımlara katılıp tutanaklara imza atmasa bile söz konusu sayımların hakim huzurunda yapılacağı belirtildi. AKP ve MHP’lilerin tutanağa şerh düşebilecekleri belirtilerek, “Sayıma devam edin” denildi.
7- 3 GÜNDE KAÇ SANDIK SAYILDI?
Yeni terminaller, 3 günde yaklaşık 400 sandığın sayımını bitirdi. Geriye 176 sandık kalmıştı ki, AKP ve MHP’lilerin itirazı üzerine ilçe seçim kurulu, 14 Nisan Pazar akşamı tüm oy sayımlarının iptaline karar verdi. CHP kararı YSK’ya götürerek itiraz etti. İtiraz dilekçesinde, “İlçe Seçim Kurullarının, yeniden sayım yapılan terminallerdeki sayımları iptal etmesi ve terminallerin kapatılması ve yenisinin kurulmaması kararı hukuken yanlıştır.” denildi.
8- SAYIM NE ZAMAN BİTER?
YSK, CHP’nin yaptığı itirazı kabul etti. Bu karar, Maltepe’de ilçe seçim kurullarının ikinci sayımları iptal ettiği 400 sandığın üçüncü kez sayılmayacağı, sadece ikinci kez sayım yapılması beklenen 150 civarında sandıkta sayımın devam edeceği anlamına geliyor. CHP İstanbul İl Hukuk Komisyonu 1. Bölge Sorumlusu Avukat Mehmet Hasançebi, karar sonrası sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, 1089 sandığın 938’inin sayıldığını ve geriye kalan 151 sandığın iki kurul tarafından sayımına devam edildiğini belirtti. YSK’nın kararı sonrası yeni terminaller de oluşturulursa sayım bugün bitebilir…
[İlker Doğan] 16.4.2019 [TR724]
1- SÜREÇ NASIL BAŞLADI?
AKP’nin başvurusu üzerine, Maltepe İlçe Seçim Kurulu, 2 Nisan’da geçersiz oyların, aynı gün verilen başka bir kararla da tüm oyların yeniden sayılmasına karar verdi. İl Seçim Kurulu ise 3 Nisan’da sadece geçersiz sayılan büyükşehir belediye başkanlığı seçimine ait oy pusulalarının sayılmasını kararlaştırdı. Bu arada sayım başladı. Ancak son sözü ise YSK söyledi. YSK, 4 Nisan’daki kararında ilçedeki tüm sandıklarda Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine ait oy pusulalarının tümünün sayılmasına karar verdi.
2- BİR SANDIĞIN SAYIMI KAÇ SAAT SÜRDÜ?
Seçim kurulu, sayım işlemine tek masada (terminal) başladı. Bir sandığın sayımı 2,5 saat sürdü. Toplam sayılması gereken 1089 sandık vardı. İkinci bir terminal daha kuruldu. Ancak bu da yeterli değildi. CHP’nin talebi üzerine 12 Nisan Cuma günü Maltepe İlçe Seçim Kurulu, YSK’ya yazı yazarak süreci hızlandırmak için 10 yeni terminal daha kurulması için ‘olur’ istedi. YSK, ‘olur’ verdi ve 10 yeni terminal daha kuruldu.
3- TERMİNALLER NASIL ÇALIŞIYOR?
Yeni kurulan sandık sayım kurullarının başında bir hakim ve iki memurun yanı sıra siyasi partilerin temsilcileri de bulunuyor. Dolayısıyla burada bir hile ya da oy hırsızlığı yapılması söz konusu bile olamaz. Yeni kurulan 10 yeni terminal, kalan sandıkların bir anda erimesini sağladı. Ancak bu durum AKP ve ortağı MHP’yi rahatsız etti.
4- OLAYLARI KİM ÇIKARDI?
Sayımın yeni kurulan terminaller sayesinde bitme noktasına gelmesi AKP ve MHP’lileri rahatsız etti. Ve Cuma günü akşam saatlerinde olay çıktı. CHP’li Mahmut Tanal, olayı çıkaran kişinin kamuoyunun ‘Yeliz’ olarak tanıdığı AKP’li vekil Ahmet Hamdi Çam olduğunu söyledi. AKP ve MHP’liler, tutanaklara imza atmıyordu. Onlara göre ‘kendileri imza atmadığı için’ sayım da devam edemezdi. Olaylar üzerine sayım bir sonraki günün sabahına kadar durdu.
5- HAKİMLERİ KİMLER TEHDİT ETTİ?
Bu arada Yüksek Seçim Kurulu’nun nezaretinde oy sayımında görev yapan hakimler, AKP ve MHP’liler tarafından tehdit edildi. Eski CHP’li vekil Barış Yarkadaş, tehdit edilen hakimlerin 14 Nisan sabahı başsavcılığa suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.
6- YSK, SEÇİM KURULUNA NE CEVAP VERDİ?
AKP ve MHP’lilerin ‘tutanaklarda imzamız yok, sayım yapılamaz’ itirazı üzerine İlçe Seçim Kurulu YSK’nın kapısını çaldı. Durumu anlattı, YSK’nın talimatıyla 10 yeni terminalin kurulduğu hatırlatıldı. YSK’dan pazar sabahı gelen yazıda, ‘MHP ve AKP’lilerin sayımlara katılıp tutanaklara imza atmasa bile söz konusu sayımların hakim huzurunda yapılacağı belirtildi. AKP ve MHP’lilerin tutanağa şerh düşebilecekleri belirtilerek, “Sayıma devam edin” denildi.
7- 3 GÜNDE KAÇ SANDIK SAYILDI?
Yeni terminaller, 3 günde yaklaşık 400 sandığın sayımını bitirdi. Geriye 176 sandık kalmıştı ki, AKP ve MHP’lilerin itirazı üzerine ilçe seçim kurulu, 14 Nisan Pazar akşamı tüm oy sayımlarının iptaline karar verdi. CHP kararı YSK’ya götürerek itiraz etti. İtiraz dilekçesinde, “İlçe Seçim Kurullarının, yeniden sayım yapılan terminallerdeki sayımları iptal etmesi ve terminallerin kapatılması ve yenisinin kurulmaması kararı hukuken yanlıştır.” denildi.
8- SAYIM NE ZAMAN BİTER?
YSK, CHP’nin yaptığı itirazı kabul etti. Bu karar, Maltepe’de ilçe seçim kurullarının ikinci sayımları iptal ettiği 400 sandığın üçüncü kez sayılmayacağı, sadece ikinci kez sayım yapılması beklenen 150 civarında sandıkta sayımın devam edeceği anlamına geliyor. CHP İstanbul İl Hukuk Komisyonu 1. Bölge Sorumlusu Avukat Mehmet Hasançebi, karar sonrası sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, 1089 sandığın 938’inin sayıldığını ve geriye kalan 151 sandığın iki kurul tarafından sayımına devam edildiğini belirtti. YSK’nın kararı sonrası yeni terminaller de oluşturulursa sayım bugün bitebilir…
[İlker Doğan] 16.4.2019 [TR724]
Dostun attığı gül [Mehmet Ali Özcan]
Dostun vefa bilmediği, düşmanın zulümden usanmadığı bir devirde yaşıyoruz ve bu, birkaç yüzyıldan beri devam ediyor. Ne eşkıyalar azaldı, ne de biz bir araya gelebildik. Geçen bu kadar zaman içinde, hâlâ ayakta isek, bu kesinlikle Allah’ın lütfundan başka bir şeyle izah edilemez.
Müslüman, haset ve düşmanlığa karşı insandır; ötekileştirme, hakaret, yıkma ve zulüm nedir bilmez. Onun her davranışında, mülayemet, sevgi, diyalog ve yapıcılık vardır.
Hayatını dinî esaslara göre tanzim eden bir mü’min, aynı safta bulunduğu dost bildiklerinin her türlü vefasızlık ve eziyetlerine, onlar gibi karşılık vermez. Allah’ın ve Rasulü’nün (sav) çizdiği çerçevenin dışına çıkmaz. Hele bir de derdi ve davası varsa dervişlere yaraşır olgunluk ve mahviyet içinde “Dövene elsiz, sövene dilsiz” kalmasını bilir. Onu anlamayanlar kendisini ağlatıp inletse de, bunlara takılıp kalmaz ve hedefine doğru sabırla yürümeye devam eder.
Mü’min, denge insanıdır ve her şeyde olduğu gibi hem sevgi de hem de düşmanlıkta dengeyi gözetmesi gerekir. Peygamber Efendimiz (sav), “Sevdiğini ölçülü sev, gün gelir düşman olabilir; buğz ettiğin kişiye de ölçülü buğz et, gün gelir o, dostun olabilir.” demek suretiyle bize denge insanı olmamızı tavsiye etmektedir.
Dostun ve düşmanın aşikâr olanı gibi gizlisi de vardır. Dostun gerçeği de gizlisi de kendisini anlatmayı dalkavukluk sayar. İnsan düşse de, koşsa da, dostu hep yanındadır. Her halükarda insanın yanında olmayan, vefa bilmeyenler dost değildir.
Mağdur olmuş dostunun elinden tutup kaldıracağı, onun acısını yüreğinde taşıyacağı yerde, ona hatalarını sayıp duran, eski günlerin hatırına olsun yardımcı olmayan ve mağduriyete sebep olanların ekmeğine yağ sürercesine konuşup durana dost denir mi bilemiyorum.
Hangi dine, ırka, fikre bağlı olursa olsun, insanlar arasındaki ilişkilerin olumlu ve devamlı olması, birbirlerine karşı gösterecekleri anlayışa bağlıdır. Davranış ve düşüncelerinde birbirlerine karşı saygı ve fedakârlıkta bulunmayanlar arasındaki dostluk geçicidir.
Dostluk, gönül işidir. Menfaat üzerine bina edilmiş, ikiyüzlülük, aldatma ve yalanla kurulan arkadaşlıklar uzun ömürlü olmaz. Çünkü hayat tekdüze değildir ve bugün imrenilecek durumda olanlar, yarın o konumlarını kaybedebilirler. İşte kimin dost olup olmadığı o zaman belli olur.
Gerçek dost, dostunu tanır ve onun yapabileceği hataları tahmin ederek önceden onu uyarır. Buna rağmen dostu hata yapsa bile ondan yüz çevirmez, sadakatsizlik yapmaz.
Düşmanına dost, dostuna düşman; ne girift bir durum… Bu durum iradî ise saflar yeniden belirlenmelidir, yok gayr-ı iradî ise orada bir ahmaklık var demektir. Böyle düşüncesiz insanların daha çok zarar vermesini engellemek için harekete geçmek gerekir. Ne var ki, enâniyetlerin zirve yaptığı bu dönemde, herkes kendi bildiğini okuyor. Böylelerini dost kategorisinden çıkarıp hak ettiği konuma koymak gerekir.
Gerçek bir dost bulup onunla hemdem olma ne kadar da güzeldir. Bu güzelliğin devamı, vefalı olup dostlukta sebat göstermeye bağlıdır. Dengeli bir mü’minin, kurulan dostluğa ihanet edip, dostunu yarı yolda bırakması mümkün değildir. Ne var ki, yaşadığımız dünyada şeytanlar o kadar güçlü ki bırakın dostları, ebeveyn ile çocukları, yıllardır aynı yastığa baş koymuş eşleri birbirinden ayırmaktadır.
Davasına ihanet edenin, dostuna ihanet edenden farkı yoktur. Bulunduğu mevzii koruma, yiğitliktir. Şartlara göre mevzi değiştirenler kabul etsin veya etmesin, anlasın veya anlamasın, kazanma kuşağında kaybetme sürecine girmişler demektir. İnsan olan insan, gerçeği bir kere kavradıktan sonra menfaat, makam, para, korku, zulüm gibi şeyler onu yolundan çevirmemelidir.
Vefa, gerçek dostta bulunur ve dostluk ancak bu şekilde devam eder. Dost bilinenlerin yılan gibi ısırmalarının ise hiçbir kitapta yeri yoktur. Onlar olsa olsa düşmanı sevindirmekten başka bir işe yaramazlar.
Özellikle 15 Temmuz’dan sonra dost, düşman herkes Hizmet Hareketine yönelik bir şeyler söylüyor, yazıyor. Düşmanın taş atmasını makul karşılasak da, dost bildiklerimizin attığı güllerden bile rencide oluyoruz maalesef. Düşünmeden yapılan ve kastını aşan beyanların kime ve neye hizmet ettiğini/edeceğini hesap etmek gerekir. Dünyaya bir mesaj iletme derdinde olanlar, rastgele söz edemezler, etmemelidirler.
İstişarelerin hakkı verilmiyor, kararlar sorgulanmıyordu… Toplanan yardımlar mağdurlara ulaşıyor mu? Abiler şöyle yaptı, böyle yaptı; istifa etsinler, hesap versinler… Dil ve kültür festivali neden yapılıyor? Neden ses getirici eylemler yapılmıyor? …
Yukarıda bahsini yaptığım dostluk ve vefa kavramlarından hareketle, bir mecra bulup yazan, konuşan ve benzer düşüncelere sahip olan arkadaşlara kısa cümlelerle birkaç hatırlatma yapmak istiyorum:
Bir kere Hizmet’te işler gönüllük esasına göre yürütülür. Kurumlarda çalışanların yaptıkları mesai hiçbir zaman aldıkları maaşın karşılığı olmamıştır. Bir de, üstüne verdikleri burslar var…
İnsan aynı yolda koşturduğu arkadaşlarının hassasiyetine inanmıyorsa ve onlara güvenmiyorsa, ne söylense, ne anlatılsa boştur…
Şöyle bir dönüp geriye bakın ve tanıdığınız insanlarla Hizmet’teki insanları karşılaştırın. Hangi kesimin “insanlık” ortalaması daha yüksek?
Hata yapmayan insan mı var şu dünyada? Siz hiç mi hata yapmadınız? Hatalarınız yüzünden, sizden veya Hizmet’ten ayrılan hiç mi kimse olmadı?
Tok olanların açların halini bilemeyeceği gibi, dil ve kültür festivallerinin Türkiye’deki insanları nasıl sevindirdiğini ancak onların yaşadıklarını yaşayanlar bilir.
Detayını bilmeden, kulaktan dolma bilgilerle ithamda bulunmak gıybettir ve kul hakkına girmektir. Bu durumda, ilgili herkesten helallik alınmalıdır. Ayrıca bir yerde yaşanan sıkıntı neden genele mâl ediliyor anlamak mümkün değil…
Neden her şey sizin bilginiz, algınız ve ufkunuzla sınırlı olmak zorunda? Sizin bilemeyeceğiniz ve anlayamayacağınız şeyler olamaz mı?
Hani nerede usul ve üslup? Hani “her doğru, her yerde söylenmez” prensibimiz? Sosyal medyada böyle paylaşımlar yapıldığında kimler seviniyor, kimlerin morali bozuluyor diye muhasebe yapıyor musunuz hiç?
[Mehmet Ali Özcan] 16.4.2019 [TR724]
Müslüman, haset ve düşmanlığa karşı insandır; ötekileştirme, hakaret, yıkma ve zulüm nedir bilmez. Onun her davranışında, mülayemet, sevgi, diyalog ve yapıcılık vardır.
Hayatını dinî esaslara göre tanzim eden bir mü’min, aynı safta bulunduğu dost bildiklerinin her türlü vefasızlık ve eziyetlerine, onlar gibi karşılık vermez. Allah’ın ve Rasulü’nün (sav) çizdiği çerçevenin dışına çıkmaz. Hele bir de derdi ve davası varsa dervişlere yaraşır olgunluk ve mahviyet içinde “Dövene elsiz, sövene dilsiz” kalmasını bilir. Onu anlamayanlar kendisini ağlatıp inletse de, bunlara takılıp kalmaz ve hedefine doğru sabırla yürümeye devam eder.
Mü’min, denge insanıdır ve her şeyde olduğu gibi hem sevgi de hem de düşmanlıkta dengeyi gözetmesi gerekir. Peygamber Efendimiz (sav), “Sevdiğini ölçülü sev, gün gelir düşman olabilir; buğz ettiğin kişiye de ölçülü buğz et, gün gelir o, dostun olabilir.” demek suretiyle bize denge insanı olmamızı tavsiye etmektedir.
Dostun ve düşmanın aşikâr olanı gibi gizlisi de vardır. Dostun gerçeği de gizlisi de kendisini anlatmayı dalkavukluk sayar. İnsan düşse de, koşsa da, dostu hep yanındadır. Her halükarda insanın yanında olmayan, vefa bilmeyenler dost değildir.
Mağdur olmuş dostunun elinden tutup kaldıracağı, onun acısını yüreğinde taşıyacağı yerde, ona hatalarını sayıp duran, eski günlerin hatırına olsun yardımcı olmayan ve mağduriyete sebep olanların ekmeğine yağ sürercesine konuşup durana dost denir mi bilemiyorum.
Hangi dine, ırka, fikre bağlı olursa olsun, insanlar arasındaki ilişkilerin olumlu ve devamlı olması, birbirlerine karşı gösterecekleri anlayışa bağlıdır. Davranış ve düşüncelerinde birbirlerine karşı saygı ve fedakârlıkta bulunmayanlar arasındaki dostluk geçicidir.
Dostluk, gönül işidir. Menfaat üzerine bina edilmiş, ikiyüzlülük, aldatma ve yalanla kurulan arkadaşlıklar uzun ömürlü olmaz. Çünkü hayat tekdüze değildir ve bugün imrenilecek durumda olanlar, yarın o konumlarını kaybedebilirler. İşte kimin dost olup olmadığı o zaman belli olur.
Gerçek dost, dostunu tanır ve onun yapabileceği hataları tahmin ederek önceden onu uyarır. Buna rağmen dostu hata yapsa bile ondan yüz çevirmez, sadakatsizlik yapmaz.
Düşmanına dost, dostuna düşman; ne girift bir durum… Bu durum iradî ise saflar yeniden belirlenmelidir, yok gayr-ı iradî ise orada bir ahmaklık var demektir. Böyle düşüncesiz insanların daha çok zarar vermesini engellemek için harekete geçmek gerekir. Ne var ki, enâniyetlerin zirve yaptığı bu dönemde, herkes kendi bildiğini okuyor. Böylelerini dost kategorisinden çıkarıp hak ettiği konuma koymak gerekir.
Gerçek bir dost bulup onunla hemdem olma ne kadar da güzeldir. Bu güzelliğin devamı, vefalı olup dostlukta sebat göstermeye bağlıdır. Dengeli bir mü’minin, kurulan dostluğa ihanet edip, dostunu yarı yolda bırakması mümkün değildir. Ne var ki, yaşadığımız dünyada şeytanlar o kadar güçlü ki bırakın dostları, ebeveyn ile çocukları, yıllardır aynı yastığa baş koymuş eşleri birbirinden ayırmaktadır.
Davasına ihanet edenin, dostuna ihanet edenden farkı yoktur. Bulunduğu mevzii koruma, yiğitliktir. Şartlara göre mevzi değiştirenler kabul etsin veya etmesin, anlasın veya anlamasın, kazanma kuşağında kaybetme sürecine girmişler demektir. İnsan olan insan, gerçeği bir kere kavradıktan sonra menfaat, makam, para, korku, zulüm gibi şeyler onu yolundan çevirmemelidir.
Vefa, gerçek dostta bulunur ve dostluk ancak bu şekilde devam eder. Dost bilinenlerin yılan gibi ısırmalarının ise hiçbir kitapta yeri yoktur. Onlar olsa olsa düşmanı sevindirmekten başka bir işe yaramazlar.
Özellikle 15 Temmuz’dan sonra dost, düşman herkes Hizmet Hareketine yönelik bir şeyler söylüyor, yazıyor. Düşmanın taş atmasını makul karşılasak da, dost bildiklerimizin attığı güllerden bile rencide oluyoruz maalesef. Düşünmeden yapılan ve kastını aşan beyanların kime ve neye hizmet ettiğini/edeceğini hesap etmek gerekir. Dünyaya bir mesaj iletme derdinde olanlar, rastgele söz edemezler, etmemelidirler.
İstişarelerin hakkı verilmiyor, kararlar sorgulanmıyordu… Toplanan yardımlar mağdurlara ulaşıyor mu? Abiler şöyle yaptı, böyle yaptı; istifa etsinler, hesap versinler… Dil ve kültür festivali neden yapılıyor? Neden ses getirici eylemler yapılmıyor? …
Yukarıda bahsini yaptığım dostluk ve vefa kavramlarından hareketle, bir mecra bulup yazan, konuşan ve benzer düşüncelere sahip olan arkadaşlara kısa cümlelerle birkaç hatırlatma yapmak istiyorum:
Bir kere Hizmet’te işler gönüllük esasına göre yürütülür. Kurumlarda çalışanların yaptıkları mesai hiçbir zaman aldıkları maaşın karşılığı olmamıştır. Bir de, üstüne verdikleri burslar var…
İnsan aynı yolda koşturduğu arkadaşlarının hassasiyetine inanmıyorsa ve onlara güvenmiyorsa, ne söylense, ne anlatılsa boştur…
Şöyle bir dönüp geriye bakın ve tanıdığınız insanlarla Hizmet’teki insanları karşılaştırın. Hangi kesimin “insanlık” ortalaması daha yüksek?
Hata yapmayan insan mı var şu dünyada? Siz hiç mi hata yapmadınız? Hatalarınız yüzünden, sizden veya Hizmet’ten ayrılan hiç mi kimse olmadı?
Tok olanların açların halini bilemeyeceği gibi, dil ve kültür festivallerinin Türkiye’deki insanları nasıl sevindirdiğini ancak onların yaşadıklarını yaşayanlar bilir.
Detayını bilmeden, kulaktan dolma bilgilerle ithamda bulunmak gıybettir ve kul hakkına girmektir. Bu durumda, ilgili herkesten helallik alınmalıdır. Ayrıca bir yerde yaşanan sıkıntı neden genele mâl ediliyor anlamak mümkün değil…
Neden her şey sizin bilginiz, algınız ve ufkunuzla sınırlı olmak zorunda? Sizin bilemeyeceğiniz ve anlayamayacağınız şeyler olamaz mı?
Hani nerede usul ve üslup? Hani “her doğru, her yerde söylenmez” prensibimiz? Sosyal medyada böyle paylaşımlar yapıldığında kimler seviniyor, kimlerin morali bozuluyor diye muhasebe yapıyor musunuz hiç?
[Mehmet Ali Özcan] 16.4.2019 [TR724]
Liverpool tarihinin en kara günü: Hillsborough Faciası [Hasan Cücük]
Takvim yaprakları 15 Nisan 1989’u gösteriyordu. Sheffield Wednesday’in Hillsborough Stadı’nda Liverpool ve Notthingam Forest, FA Cup yarı finalinde karşı karşıya gelecekti. O gün maça giden 20 bin Liverpool taraftarından 96’sı bir daha evine dönmedi. İngiltere futbolu en kara günlerinden birini yaşadı. Ailelerin adalet arayışı yıllarca sürdü. Geçte olsa sorumlular tespit edildi. Bu facia Ada futbolunda devrim niteliğinde kararların hayata geçirilmesinin yolunu açtı.
Hakemin düdüğüyle Liverpool – Notthingam Forest maçı başlarken, binlerce Liverpool taraftarı henüz stada girmemişti. Biran önce stada girip tribünlerdeki yerini almak isteyen taraftar kapılara akın etti. Tribünler zaten tıklım tıklım doluydu ve yüzlerce taraftar tribünlerdeki yerini almak için kapılara dayanmıştı. Adeta facia geliyorum diyordu. Stadın güvenliğini sağlayan Güney Yorkshire polisi, durumu kontrol altına almakta zorlanıyordu. İşte bu aşamada polis tarihi bir hataya imza attı. Polis, turnikesi bulunmayan tribünlerden, içeride yer olmamasına rağmen taraftarları içeri aldı.
Koşarak stadın kapılarından içeri giren Liverpool tarafları, Lepping Lane tribününü doldurmaya başladı. Zaten iğne atsan yere düşmeyecek tribünlere yüzlerce kişinin gelmesiyle panik oluştu. Daha önceden tribünde yerleri alanlar, yukarıdan gelenlerin baskısıyla balkonlardan düştü. Alt tribündekiler ise tel örgülere doğru yığılmaya başladı. Ezilmeye başlayan taraftarlar, can havliyle kaçmaya, kendini kurtaranlar sahaya girmeye başlayında hakem, maçı durdurdu. Şimdilerde statlarda tribünler ile saha arasında devasa tel örgüler bulunmuyor. Eskiden taraftarın sahaya girmesini engelleyen teller bulunuyordu. Polisin o gün yaptığı hata, bugün o tel örgülerin kaldırlmasının sebeplerinden biri oldu. Liverpool’un efsane oyuncularından Steven Gerrard’ın 10 yaşındaki kuzeni de o maça gitmiş, kazada hayatını kaybeden en genç isimlerden biri oldu.
Facia o kadar hızlı gelişti ki; sağlık ve güvenlik ekipleri müdahale edene kadar birçok insan ezilerek hayata veda etti. Dakikalar ilerledikçe facianın boyutu daha da ağırlaşıyordu. Günün sonunda 96 taraftar hayatını kaybedeken, 766 kişi yaralandı. Facianın sorumlusu olarak polis ve basın, Liverpool taraftarlarını işaret etti. 1985’de Brüksel’de oynanan Şampiyon Kulüpler Kupası finali öncesi Liverpool taraftarı tribünlerde olay çıkarmış, çoğu Juventus taraftarı 39 kişi hayatını kaybetmişti. Liverpool taraftarının sabıkasından dolayı suçluyu bulmak zor olmamıştı. Ancak facianın üzerinden daha bir ay geçmeden Savcı Lord Peter Taylor, olayın bir kaza olmadığını belirtip, sorumluları olduğunu açıkladı. Taylor’un faciayla ilgili hazırladığı raporu hem sorumluların bulunması hem de Ada futbolunda devrim niteliğinde kararların alınmasının yolunu açtı.
Soruşturmayı üstlenen savcı Lord Peter Taylor, 30 günlük çalışmanın ardından futbol tarihine “Taylor Raporu” olarak geçen iki rapor hazırladı. İlk rapora göre, felakete sebep olan en büyük etken, polisin görevini doğru şekilde yerine getirmemesiydi. Rapora göre, turnikesi bulunmayan kapıların açılması, içeri giren taraftarların boş olan kısımlara yönlendirilmemesi ve polisin ihmalkârlığı, olayları bu noktaya taşıyan ana nedenlerdi. İkinci rapor ise bir daha böyle faciaların yaşanmaması için stadyumlara getirilecek yeni düzenlemeleri sıralıyordu.
Taylor, statlardaki holiganizmi besleyen sebeplerin medya, sosyal sorunlar ve kulüp yöneticilerinin yanlış davranışı olduğunu belirttikten sonra şu can alıcı cümleyi yazmıştı: “İnsanlara nasıl muamele ederseniz öyle karşılık görürsünüz. Şayet siz onlara hayvan muamelesi yapıp bir kafese tıkarsanız, hayvanca karşılık görürsünüz. Siz medeni davranırsanız medeni karşılık görürsünüz.” Lord Taylor, stadlardaki kötü ortam ve güvenlik zaafına dikkat çekerek bunların ortadan kaldırılmadığı bir ortamda holiganların devamlı olacağını yazıyordu.
Hükümet, Taylor Raporu’nun ön gördüğü reformları yapmak için derhal harekete geçti. İlk iş olarak bütün statlardaki ayakta maç seyredilen tribünlerin oturmalı olmasını sağladı. Tribünle saha arasındaki tel örgüler kaldırıldı. Arsenal, Manchester United, Chelsea ve Liverpool takımlarının ünlü ayakta seyredilen bölümleri yerlerini koltuklara bıraktı. Sunderland, Derby, Bolton, Millwall, Stoke ve Middlesbrough gibi takımlara statlarını yenileme için baskı yapıldı.
Yakınlarını kaybedenlerin adalet arayışı ise tam 27 yıl sürdü. Liverpool taraftarları ve kulübü hiçbir zaman işin peşini bırakmadı. Her 15 Nisan haftasında tribünler “96 için adalet” (Justice For The 96) pankartlarıyla donatıldı. Anfield Road önünde yer alan Hillsborough hatıra anıtı çiçeklerle, mektuplarla, kırmızı beyaz atkılarla bezendi. Mağdur ailelerin kurduğu vakıf adalet arayışına devam etti. 2016 yılında soruşturma jürisi, olaya polisin hatasının neden olduğu kararını verdi. Olayda taraflarların “cinayete kurban gittiği” kararı açıklandığında ölenlerin yakınlarının sevinç içinde kucaklaştıkları ve kararı kutladıkları görüldü.Kararın açıklanmasından sonra Liverpool’daki St. James Hall üzerine ‘Hakikat’ ve ‘Adalet’ yazan bir pankart asıldı. 15 Nisan, Liverpool tarihine en acı gün olarak kazındı.
[Hasan Cücük] 16.4.2019 [TR724]
Hakemin düdüğüyle Liverpool – Notthingam Forest maçı başlarken, binlerce Liverpool taraftarı henüz stada girmemişti. Biran önce stada girip tribünlerdeki yerini almak isteyen taraftar kapılara akın etti. Tribünler zaten tıklım tıklım doluydu ve yüzlerce taraftar tribünlerdeki yerini almak için kapılara dayanmıştı. Adeta facia geliyorum diyordu. Stadın güvenliğini sağlayan Güney Yorkshire polisi, durumu kontrol altına almakta zorlanıyordu. İşte bu aşamada polis tarihi bir hataya imza attı. Polis, turnikesi bulunmayan tribünlerden, içeride yer olmamasına rağmen taraftarları içeri aldı.
Koşarak stadın kapılarından içeri giren Liverpool tarafları, Lepping Lane tribününü doldurmaya başladı. Zaten iğne atsan yere düşmeyecek tribünlere yüzlerce kişinin gelmesiyle panik oluştu. Daha önceden tribünde yerleri alanlar, yukarıdan gelenlerin baskısıyla balkonlardan düştü. Alt tribündekiler ise tel örgülere doğru yığılmaya başladı. Ezilmeye başlayan taraftarlar, can havliyle kaçmaya, kendini kurtaranlar sahaya girmeye başlayında hakem, maçı durdurdu. Şimdilerde statlarda tribünler ile saha arasında devasa tel örgüler bulunmuyor. Eskiden taraftarın sahaya girmesini engelleyen teller bulunuyordu. Polisin o gün yaptığı hata, bugün o tel örgülerin kaldırlmasının sebeplerinden biri oldu. Liverpool’un efsane oyuncularından Steven Gerrard’ın 10 yaşındaki kuzeni de o maça gitmiş, kazada hayatını kaybeden en genç isimlerden biri oldu.
Facia o kadar hızlı gelişti ki; sağlık ve güvenlik ekipleri müdahale edene kadar birçok insan ezilerek hayata veda etti. Dakikalar ilerledikçe facianın boyutu daha da ağırlaşıyordu. Günün sonunda 96 taraftar hayatını kaybedeken, 766 kişi yaralandı. Facianın sorumlusu olarak polis ve basın, Liverpool taraftarlarını işaret etti. 1985’de Brüksel’de oynanan Şampiyon Kulüpler Kupası finali öncesi Liverpool taraftarı tribünlerde olay çıkarmış, çoğu Juventus taraftarı 39 kişi hayatını kaybetmişti. Liverpool taraftarının sabıkasından dolayı suçluyu bulmak zor olmamıştı. Ancak facianın üzerinden daha bir ay geçmeden Savcı Lord Peter Taylor, olayın bir kaza olmadığını belirtip, sorumluları olduğunu açıkladı. Taylor’un faciayla ilgili hazırladığı raporu hem sorumluların bulunması hem de Ada futbolunda devrim niteliğinde kararların alınmasının yolunu açtı.
Soruşturmayı üstlenen savcı Lord Peter Taylor, 30 günlük çalışmanın ardından futbol tarihine “Taylor Raporu” olarak geçen iki rapor hazırladı. İlk rapora göre, felakete sebep olan en büyük etken, polisin görevini doğru şekilde yerine getirmemesiydi. Rapora göre, turnikesi bulunmayan kapıların açılması, içeri giren taraftarların boş olan kısımlara yönlendirilmemesi ve polisin ihmalkârlığı, olayları bu noktaya taşıyan ana nedenlerdi. İkinci rapor ise bir daha böyle faciaların yaşanmaması için stadyumlara getirilecek yeni düzenlemeleri sıralıyordu.
Taylor, statlardaki holiganizmi besleyen sebeplerin medya, sosyal sorunlar ve kulüp yöneticilerinin yanlış davranışı olduğunu belirttikten sonra şu can alıcı cümleyi yazmıştı: “İnsanlara nasıl muamele ederseniz öyle karşılık görürsünüz. Şayet siz onlara hayvan muamelesi yapıp bir kafese tıkarsanız, hayvanca karşılık görürsünüz. Siz medeni davranırsanız medeni karşılık görürsünüz.” Lord Taylor, stadlardaki kötü ortam ve güvenlik zaafına dikkat çekerek bunların ortadan kaldırılmadığı bir ortamda holiganların devamlı olacağını yazıyordu.
Hükümet, Taylor Raporu’nun ön gördüğü reformları yapmak için derhal harekete geçti. İlk iş olarak bütün statlardaki ayakta maç seyredilen tribünlerin oturmalı olmasını sağladı. Tribünle saha arasındaki tel örgüler kaldırıldı. Arsenal, Manchester United, Chelsea ve Liverpool takımlarının ünlü ayakta seyredilen bölümleri yerlerini koltuklara bıraktı. Sunderland, Derby, Bolton, Millwall, Stoke ve Middlesbrough gibi takımlara statlarını yenileme için baskı yapıldı.
Yakınlarını kaybedenlerin adalet arayışı ise tam 27 yıl sürdü. Liverpool taraftarları ve kulübü hiçbir zaman işin peşini bırakmadı. Her 15 Nisan haftasında tribünler “96 için adalet” (Justice For The 96) pankartlarıyla donatıldı. Anfield Road önünde yer alan Hillsborough hatıra anıtı çiçeklerle, mektuplarla, kırmızı beyaz atkılarla bezendi. Mağdur ailelerin kurduğu vakıf adalet arayışına devam etti. 2016 yılında soruşturma jürisi, olaya polisin hatasının neden olduğu kararını verdi. Olayda taraflarların “cinayete kurban gittiği” kararı açıklandığında ölenlerin yakınlarının sevinç içinde kucaklaştıkları ve kararı kutladıkları görüldü.Kararın açıklanmasından sonra Liverpool’daki St. James Hall üzerine ‘Hakikat’ ve ‘Adalet’ yazan bir pankart asıldı. 15 Nisan, Liverpool tarihine en acı gün olarak kazındı.
[Hasan Cücük] 16.4.2019 [TR724]
Tükeniş… [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının sözcüleri, “Kriz mriz yok kardeşim!” diye diye memleketi 2001 ve 2009 krizlerini mumla aratacak iktisadî bir felakete sürükledi.
Artık ekonominin seyrine dair her bir veri bir evvelkinin geride bırakacak kadar berbat! 15 Nisan’da iki veri açıklandı. İkisi de krizin artık tamamen kontrolden çıktığını gösteriyor.
Bunlardar ilki Türkiye İstastik Kurumu’nun (TÜİK) “işgücü istatistikleri” diye ilan ettiği rakamların içinde yer alan işsizlik verisiydi.
BİR YILDA 1,3 MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALDI
2019 senesinin ilk ayında kriz şartları daha da ağırlaştı ve işsizlik patlaması yaşandı.
İşsizlik yüzde 14,7’ye yükseldi. Bir önceki senenin aynı dönemine kıyasla işsizlik yüzde 3,9 arttı. İşsiz sayısı 1 milyon 259 bin kişi artarak 4 milyon 688 bine yükseldi.
TÜİK, işsizliğin ocak ayında yüzde 14,7’ye yükseldiğini açıkladı. Genç işsizlik aynı dönemde yüzde 26,7’ye tırmandı.
Teferruatına inildiğinde Türkiye’de istihdamın resmen çöktüğü görülüyor. Tarım dışı işsizlik bir senede yüzde 4,1 puanlık artış ile yüzde 16,8 oldu.
GENÇ İŞSİZLERİN ORANI YÜZDE 26,7
Genç nüfusta işsizlik oranı 6,8 puanlık artış ile yüzde 26,7 olurken, 15-64 yaş grubunda işsizlik yüzde 15’i buldu. Ne işte ne de okulda olan 5,5 milyon genç var!
TÜİK’in rakamlarında geçen bu veri Türkiye’nin istikbalini nasıl feda ettiğini gösteriyor.
İşsizlik artarken kayıt dışı istihdam da artıyor haliyle. 2019 yılı ocak ayında herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı yüzde 33,1’e yükseldi.
ÜÇ ÇALIŞANDAN BİRİNİN SİGORTASI YOK
Üç çalışandan birinin sigortasız istihdam edildiği bir emek piyasası… Krizde işverenler de fırsatçılık yapıyor. Nasıl olsa işsizlik patladı iş arayanların emeği sömürülüyor. Devlet de seyrediyor.
İşsizlik rakamı deyip geçilmemeli. TÜİK’in hükûmete şirin görünmek namına tasnif haricinde tuttuğu işsizler dahil olunduğunda işsiz sayısı 7 milyonu geçti.
Geriye doğru gidildiğinde işsizlik ne 2009 krizinde ne de 2001 krizinde bu kadar vahim bir mahiyete bürünmüştü.
1,2 milyon üniversite mezunu da işsizler ordusuna nefer olarak kaydedilmişse istikbalden ümitlenmek kolay değil.
DAMAT BERAT’IN BÜTÇESİ
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda tam manasıyla bir bütçe nasıl batırılır onun dersini veriyor.
Merkezi idare bütçesi martta 24,5 milyar lira, ocak-mart döneminde ise 36,2 milyar lira açık verdi. Merkez Bankası’nın 38 milyar TL temettü (kâr payı) yaması sayesinde 3 aylık bütçe açığını 65 milyar TL olmaktan kurtaran Damat Berat, Amerika seyahatinden de eli boş döndü.
VERGİ TAHSİLATI DURDU
TCMB takviyesine rağmen 80 milyar TL senelik bütçe açığı tahmininin yarısına yakını üç ayda tahakkuk etti. Daha vahimi vergi gelirleri kalemindeki çöküşte saklı.
Vergi gelirleri mart ayına 2018’in aynı ayına kıyasla yüzde 0,04 azalarak 41,1 milyar TL oldu. Enflasyon yüzde 20, vergi gelirleri artışı yüzde yüzde 0,04.
Bu ne demek? Krizde kimse vergi ödemiyor. Kamunun tahsilat sistemi çöktü.
KDV GELİRLERİ YÜZDE 51,1 AZALDI
Mart ayında Katma Değer Vergisi yüzde 51,1, Özel Tüketim Vergisi yüzde 9,8, harçlar yüzde 3,4 ve İthalde Alınan Katma Değer Vergisi yüzde 2,6 azaldı.
Diğer tarafta faiz hariç bütçe giderleri yüzde 14,6 artarak 67,5 milyar TL oldu.
Vergi gelirleri azalırken, hükûmet makam aracı saltanatı başta olmak üzere gider kalemlerinde tasarruf bir tarafa kantarın topuzunu kaçırdı.
Bütçede ilk üç ayın muhasebesi: Bu sene 120 milyar TL faiz ödenecek. Mamafih hükûmet gelir artırıcı bir adım atmadığı gibi bütçedeki kara deliği büyütmeye devam ediyor.
TÜKENİŞİN ÖTEKİ İSMİ
Ocak ayına dair işsizlik ve mart ayı bütçesi bir kere daha göstermiştir ki kriz 2019 senesinin tamamına yayılacak.
Dile kolay 7 milyondan fazla insan iş ve aştan mahrum.
“Yüzde 14,7 işsizlik” diye literatüre geçse de Türkiye namına ümitsizlikten başka bir karşılığı yok bu rakamların.
Ümitsizlik ve tükeniş… İkisi bir araya gelmişse hakikaten endişe etmek lazım.
Yerin altında biriken enerji gibidir ümitsizlik…
Ne vakit patlayacağı meçhul olsa da bazı emareleri vardır. Anlamak isteyene…
[Semih Ardıç] 16.4.2019 [TR724]
Artık ekonominin seyrine dair her bir veri bir evvelkinin geride bırakacak kadar berbat! 15 Nisan’da iki veri açıklandı. İkisi de krizin artık tamamen kontrolden çıktığını gösteriyor.
Bunlardar ilki Türkiye İstastik Kurumu’nun (TÜİK) “işgücü istatistikleri” diye ilan ettiği rakamların içinde yer alan işsizlik verisiydi.
BİR YILDA 1,3 MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALDI
2019 senesinin ilk ayında kriz şartları daha da ağırlaştı ve işsizlik patlaması yaşandı.
İşsizlik yüzde 14,7’ye yükseldi. Bir önceki senenin aynı dönemine kıyasla işsizlik yüzde 3,9 arttı. İşsiz sayısı 1 milyon 259 bin kişi artarak 4 milyon 688 bine yükseldi.
TÜİK, işsizliğin ocak ayında yüzde 14,7’ye yükseldiğini açıkladı. Genç işsizlik aynı dönemde yüzde 26,7’ye tırmandı.
Teferruatına inildiğinde Türkiye’de istihdamın resmen çöktüğü görülüyor. Tarım dışı işsizlik bir senede yüzde 4,1 puanlık artış ile yüzde 16,8 oldu.
GENÇ İŞSİZLERİN ORANI YÜZDE 26,7
Genç nüfusta işsizlik oranı 6,8 puanlık artış ile yüzde 26,7 olurken, 15-64 yaş grubunda işsizlik yüzde 15’i buldu. Ne işte ne de okulda olan 5,5 milyon genç var!
TÜİK’in rakamlarında geçen bu veri Türkiye’nin istikbalini nasıl feda ettiğini gösteriyor.
İşsizlik artarken kayıt dışı istihdam da artıyor haliyle. 2019 yılı ocak ayında herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı yüzde 33,1’e yükseldi.
ÜÇ ÇALIŞANDAN BİRİNİN SİGORTASI YOK
Üç çalışandan birinin sigortasız istihdam edildiği bir emek piyasası… Krizde işverenler de fırsatçılık yapıyor. Nasıl olsa işsizlik patladı iş arayanların emeği sömürülüyor. Devlet de seyrediyor.
İşsizlik rakamı deyip geçilmemeli. TÜİK’in hükûmete şirin görünmek namına tasnif haricinde tuttuğu işsizler dahil olunduğunda işsiz sayısı 7 milyonu geçti.
Geriye doğru gidildiğinde işsizlik ne 2009 krizinde ne de 2001 krizinde bu kadar vahim bir mahiyete bürünmüştü.
1,2 milyon üniversite mezunu da işsizler ordusuna nefer olarak kaydedilmişse istikbalden ümitlenmek kolay değil.
DAMAT BERAT’IN BÜTÇESİ
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda tam manasıyla bir bütçe nasıl batırılır onun dersini veriyor.
Merkezi idare bütçesi martta 24,5 milyar lira, ocak-mart döneminde ise 36,2 milyar lira açık verdi. Merkez Bankası’nın 38 milyar TL temettü (kâr payı) yaması sayesinde 3 aylık bütçe açığını 65 milyar TL olmaktan kurtaran Damat Berat, Amerika seyahatinden de eli boş döndü.
VERGİ TAHSİLATI DURDU
TCMB takviyesine rağmen 80 milyar TL senelik bütçe açığı tahmininin yarısına yakını üç ayda tahakkuk etti. Daha vahimi vergi gelirleri kalemindeki çöküşte saklı.
Vergi gelirleri mart ayına 2018’in aynı ayına kıyasla yüzde 0,04 azalarak 41,1 milyar TL oldu. Enflasyon yüzde 20, vergi gelirleri artışı yüzde yüzde 0,04.
Bu ne demek? Krizde kimse vergi ödemiyor. Kamunun tahsilat sistemi çöktü.
KDV GELİRLERİ YÜZDE 51,1 AZALDI
Mart ayında Katma Değer Vergisi yüzde 51,1, Özel Tüketim Vergisi yüzde 9,8, harçlar yüzde 3,4 ve İthalde Alınan Katma Değer Vergisi yüzde 2,6 azaldı.
Diğer tarafta faiz hariç bütçe giderleri yüzde 14,6 artarak 67,5 milyar TL oldu.
Vergi gelirleri azalırken, hükûmet makam aracı saltanatı başta olmak üzere gider kalemlerinde tasarruf bir tarafa kantarın topuzunu kaçırdı.
Bütçede ilk üç ayın muhasebesi: Bu sene 120 milyar TL faiz ödenecek. Mamafih hükûmet gelir artırıcı bir adım atmadığı gibi bütçedeki kara deliği büyütmeye devam ediyor.
TÜKENİŞİN ÖTEKİ İSMİ
Ocak ayına dair işsizlik ve mart ayı bütçesi bir kere daha göstermiştir ki kriz 2019 senesinin tamamına yayılacak.
Dile kolay 7 milyondan fazla insan iş ve aştan mahrum.
“Yüzde 14,7 işsizlik” diye literatüre geçse de Türkiye namına ümitsizlikten başka bir karşılığı yok bu rakamların.
Ümitsizlik ve tükeniş… İkisi bir araya gelmişse hakikaten endişe etmek lazım.
Yerin altında biriken enerji gibidir ümitsizlik…
Ne vakit patlayacağı meçhul olsa da bazı emareleri vardır. Anlamak isteyene…
[Semih Ardıç] 16.4.2019 [TR724]
Kadınlara musallat olan dinbazlar çağı [Alper Ender Fırat]
‘Biliyor musunuz’ diyordu Cahit Zarifoğlu, ‘Ben bu çağdan nefret ettim/Etimle kemiğimle nefret ettim. Genç sayılır bir yaşta ölmüş olmasaydı ve bugünleri görseydi sanıyorum şiirini şöyle değiştirirdi. Ben bu çağdan tiksindim/Etimle kemiğimle, bütün hücrelerimle, iğrendim…
Zarifoğlu’nun ölümüne çok üzülmüştüm ama, kendi yaşadığı çağdan çok daha aşağılık bu çağı görmediği ve şair ruhuyla yaşananlara tanıklık etmediği için meğer ölüm ona büyük bir rahmetmiş.
Hele de bu aşağılık çağın, kendi arkadaşlarının eliyle ya da suskunluğuyla kurulduğunu görseydi muhtemelen ‘kadınlara musallat olan dinbazlar çağı’ diye başka bir şiir yazardı.
Yeryüzü çok alçak gördü, çok aşağılık yönetimlere, tiranlara şahitlik etti ama muhtemelen, doğum esnasında kadınlara kelepçe takan, zulmeden bir güruh daha önce görmedi. Tarih boyunca kadınlara böylesine musallat olan, lohusa kadınları tutuklayan, bebekleriyle birlikte zindana gönderen, işkence eden, denizlerde boğan bir yönetim görmedi.
Cahit Zarifoğlu bu alçaklığa suskun kalmazdı ama yakın arkadaşı Rasim Özdenören hiç ses etmedi. Sezai Karakoç zulüm çağında tarafsız kalmayı tercih etti. İsmet Özel’i burada anmaya bile gerek yok. Sibel Eraslan’ın hiç umuru olmadı, Nihal Bengisu’nun korkuları vicdanından üstün geldi. İskender Pala, Nazan Bekiroğlu, Yıldız Ramazanoğlu, Cahit Koytak fildişi kulesinin mutlu mahallelerinde yaşayıp aşağılara hiç bakmadılar.
Doğum esnasında bile ellerindeki kelepçe çıkarılmayan bir ülkede olanlara tek bir kere bile ne oluyor diye sormadılar. Birilerine duyduğu kini doğum yapan gencecik kadınlardan çıkaranların suç ortaklarını bizden sonrakilerde bilsin.
Zulme itiraz etseydiniz bir şeyci olmazdınız, sadece insan olmanın gereğini yapmış olurdunuz. Mekke’nin müşrikleri bile mazlumlara yapılanlara itiraz etme yürekliliğini gösterip, Daru’n Nedve’nin kararını Kabe’nin duvarından yırtıp atmışlardı. Zulüm bizdense ben bizden değilim diyen Rachel Corrie gibi yürekli olmanızı da kimse beklemiyor. Sadece insan olmanın asgari şartlarını yerine getirebilirdiniz. Lohusa kadınlar için değil kendiniz için.
Bu yazdıklarımız ve yazacaklarımız bugüne kadar vicdanında yaprak esintisi olmayanlara hiç ama hiç tesir etmeyecek biliyorum. Onların vicdanlarından zerre kadar beklentimiz de, umurumuz da yok. Yola çıkarken onları hesap ederek çıkmadık. Sadece tarihe kayıt düşmek için yazıyorum.
Zalimin kılıcını yalayanları yazalım ki Nazi dönemi bittiğinde o zamanda kim ne yapmış hatırlayalım. Hem bugünleri görmeyen gelecek nesil de Türkiye’nin Nazi yıllarında ne olmuş diye bakarken, kimin ne olduğunu bilsin.
Buraya aklıma gelen herkesin ismini yazıyorum. Siz de yazın, zalimler lohusa kadınlara musallat olduğunda susanları, onlara çanak tutanları, ve yapılan zulümleri savunanları tek tek yazın., Sibel Eraslan’ı, Özlem Topal’ı, Fatma Benli’yi, Ayşe Böhürler’i, Leyla Şahin’in, Elif Çakır’ı, Leyla İpekçi’yi, Sadık Yalsızuçanları, Hacer Kocabaş’ı, Ümit Meriç’i, Erol Göka’yı, Hasan Öztürk’ü, İsmail Kılıçaslan’ı, Faruk Beşer’i, İbrahim Kavheci’yi, Dücane Cündioğlu’nu, Mustafa Kutlu’yu, Mevlana İdris Zengin’i, Şükrü Karatepe’yi, Mustafa İslamoğlu’nu… Ahmet Taşgetiren, Fehmi Koru…
Zulüm zamanında toplumun vicdanı niye yoktur, çünkü aydınlarının ve alimlerinin dili yoktur.
[Alper Ender Fırat] 16.4.2019 [TR724]
Zarifoğlu’nun ölümüne çok üzülmüştüm ama, kendi yaşadığı çağdan çok daha aşağılık bu çağı görmediği ve şair ruhuyla yaşananlara tanıklık etmediği için meğer ölüm ona büyük bir rahmetmiş.
Hele de bu aşağılık çağın, kendi arkadaşlarının eliyle ya da suskunluğuyla kurulduğunu görseydi muhtemelen ‘kadınlara musallat olan dinbazlar çağı’ diye başka bir şiir yazardı.
Yeryüzü çok alçak gördü, çok aşağılık yönetimlere, tiranlara şahitlik etti ama muhtemelen, doğum esnasında kadınlara kelepçe takan, zulmeden bir güruh daha önce görmedi. Tarih boyunca kadınlara böylesine musallat olan, lohusa kadınları tutuklayan, bebekleriyle birlikte zindana gönderen, işkence eden, denizlerde boğan bir yönetim görmedi.
Cahit Zarifoğlu bu alçaklığa suskun kalmazdı ama yakın arkadaşı Rasim Özdenören hiç ses etmedi. Sezai Karakoç zulüm çağında tarafsız kalmayı tercih etti. İsmet Özel’i burada anmaya bile gerek yok. Sibel Eraslan’ın hiç umuru olmadı, Nihal Bengisu’nun korkuları vicdanından üstün geldi. İskender Pala, Nazan Bekiroğlu, Yıldız Ramazanoğlu, Cahit Koytak fildişi kulesinin mutlu mahallelerinde yaşayıp aşağılara hiç bakmadılar.
Doğum esnasında bile ellerindeki kelepçe çıkarılmayan bir ülkede olanlara tek bir kere bile ne oluyor diye sormadılar. Birilerine duyduğu kini doğum yapan gencecik kadınlardan çıkaranların suç ortaklarını bizden sonrakilerde bilsin.
Zulme itiraz etseydiniz bir şeyci olmazdınız, sadece insan olmanın gereğini yapmış olurdunuz. Mekke’nin müşrikleri bile mazlumlara yapılanlara itiraz etme yürekliliğini gösterip, Daru’n Nedve’nin kararını Kabe’nin duvarından yırtıp atmışlardı. Zulüm bizdense ben bizden değilim diyen Rachel Corrie gibi yürekli olmanızı da kimse beklemiyor. Sadece insan olmanın asgari şartlarını yerine getirebilirdiniz. Lohusa kadınlar için değil kendiniz için.
Bu yazdıklarımız ve yazacaklarımız bugüne kadar vicdanında yaprak esintisi olmayanlara hiç ama hiç tesir etmeyecek biliyorum. Onların vicdanlarından zerre kadar beklentimiz de, umurumuz da yok. Yola çıkarken onları hesap ederek çıkmadık. Sadece tarihe kayıt düşmek için yazıyorum.
Zalimin kılıcını yalayanları yazalım ki Nazi dönemi bittiğinde o zamanda kim ne yapmış hatırlayalım. Hem bugünleri görmeyen gelecek nesil de Türkiye’nin Nazi yıllarında ne olmuş diye bakarken, kimin ne olduğunu bilsin.
Buraya aklıma gelen herkesin ismini yazıyorum. Siz de yazın, zalimler lohusa kadınlara musallat olduğunda susanları, onlara çanak tutanları, ve yapılan zulümleri savunanları tek tek yazın., Sibel Eraslan’ı, Özlem Topal’ı, Fatma Benli’yi, Ayşe Böhürler’i, Leyla Şahin’in, Elif Çakır’ı, Leyla İpekçi’yi, Sadık Yalsızuçanları, Hacer Kocabaş’ı, Ümit Meriç’i, Erol Göka’yı, Hasan Öztürk’ü, İsmail Kılıçaslan’ı, Faruk Beşer’i, İbrahim Kavheci’yi, Dücane Cündioğlu’nu, Mustafa Kutlu’yu, Mevlana İdris Zengin’i, Şükrü Karatepe’yi, Mustafa İslamoğlu’nu… Ahmet Taşgetiren, Fehmi Koru…
Zulüm zamanında toplumun vicdanı niye yoktur, çünkü aydınlarının ve alimlerinin dili yoktur.
[Alper Ender Fırat] 16.4.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)