Gülen’den ‘Atlanta’ tepkisi: Siz önce kendi arkadaşlarınızı terbiye edin! [Ahmet Dönmez]

Atlanta’daki Star Chain skandalı Gülen Hareketi içerisinde yoğun bir şekilde tartışılmaya devam ediyor. Bu konuda yazılan yazıların Hareket’in lideri Fethullah Gülen’e de yansıdığı ve Gülen’in ortaya çıkan gerçeklere tepki gösterdiği öğrenildi.

Bir kaç kaynaktan teyid ettiğim bu bilgiye göre, geçtiğimiz günlerde yakın çevresinden birileri, Gülen’e Atlanta konusunu açtı.

“Bu mesele günlerdir konuşuluyor. Büyük bir tartışma var. Herkes bize ‘Hocamızın haberi oldu mu?’ diye soruyor. Kendisini haberdar etmemiz gerekir,” saikiyle konuşma kararı alıyorlar. Ancak bir yandan da yaşananları fazla büyütmemeye çalışarak arz yapıyorlar. Hadiseyi küçültebilmek için, yazıları yazan gazeteci olarak benim adımı da olumsuzlayarak naklediyorlar. Yani bir yandan Gülen’i haberdar edip bir yandan da meseleyi hafifletici, yazan gazeteciyi ise kötüleyici bir tarzda sunuyorlar.

Gülen sessizce dinliyor. Üzüldüğü yüzüne yansıyor ama sadece sükût ediyor. Sonra hiç bir şey demeden kalkıp odasına gidiyor.

İçeride bir müddet kaldıktan sonra yeniden çıkıyor ve “Gazeteci arkadaş yalan mı yazıyor? Yazdıkları yalan mı, iftira mı?” diye soruyor. Muhatapları, “Hayır efendim, maalesef yazılanlar doğru, yalan değil,” cevabını veriyor.

Bunun üzerine Gülen şu karşılığı veriyor: “O zaman gazeteciye niye kızıyorsunuz, niye kötülüyorsunuz? Siz önce kendi arkadaşlarınızı terbiye edin!”

GÜLEN’E DE SUNUM YAPMIŞLAR

Burada zannediyorum Gülen’i rahatsız eden bir başka husus daha var.

O da zamanında Star Chain konusunda aldatılmış olması… Veya en azından suistimal edilmiş olması diyebiliriz.

Çünkü aldığım bilgilere göre Star Chain ortaklarından Ömer Casurluk, şikayetlerin ayyuka çıktığı dönemde, Mayıs 2018’de Gülen’in ikamet ettiği çiftliğe gidip kendisine sunum yapmış.

Dönemin ABD imamı ve kamp sorumlusu Mehmet Yaşa’nın organizasyonu ile Gülen’le görüşen Casurluk’un, geliştirdikleri franchise sistemini anlattığı belirtiliyor. Ancak bunu yaparken doğal olarak kendi yalanlarını, ortakları aldatmalarını ve hisse hilelerini gizlemiş. Sadece bunu bir model olarak anlatıp Gülen’den teşvik almak istediğini öğreniyorum. Dinlediklerinden etkilenen Gülen’in de “Ne güzel bir proje! Keşke bunu sadece Atlanta ile sınırlı tutmasanız da bütün Amerika genelinde teşmil etseniz,” dileğinde bulunduğu ifade ediliyor.

İddialara göre ortaklar daha sonra bu sunumu, şikayetçi esnafları susturabilmek için de kullandı.

Çünkü bu sunum, “Atlanta’daki sahtekârlığı ortaya çıkaranlar da Cemaat’in imamları” başlıklı yazıda bahsettiğim toplantıdan tam 2 ay sonra oluyor. Yani Güneydoğu ABD bölgesindeki 5 eyalet imamının, kendi bağlı bulundukları bölge imamı Tahsin Gül’e, “Artık görevden çekilin!” diye ültimatom vermelerinden sonrasına denk geliyor.

Yine de bu sunuma rağmen Atlanta’dan gelen baskılar sonuç verdi ve Ömer Casurluk ticaret odasındaki görevinden alındı, Tahsin Gül de bölge imamlığı görevinden uzaklaştırıldı.

Dolayısıyla bu son çıkan yazılar üzerine Gülen’in o günkü sunumu hatırlamamış olması mümkün değil.

Sanırım bu tepkisinde, o sunumda kullanıldığını hissetmesinin rolü de vardır.

[Ahmet Dönmez] 13.7.2020 [www.ahmetdonmez.net]

Atlanta’daki sahtekârlığı ortaya çıkaranlar da Cemaat’in imamları [Ahmet Dönmez]

Atlanta’daki Star Chain skandalının Cemaat’e bakan bir başka yönü daha var. Bu, diğer yüzün tam tersine, Cemaat gönüllüleri için bir nebze aydınlık ve umut verici bir yüz.

Şöyle ki; bir cemaat imamı ile ortaklarının Star Chain üzerinden yaptığı sahtekârlığı ortaya çıkaranlar da yine cemaatin kendi imamları.

Hem ortaya çıkaran hem de ortakları görevden alınıncaya kadar üzerine gidenler, cemaatin bölgedeki eyalet sorumluları (hadimleri).

****

Şirketin ortaklarından Tahsin Gül, Cemaat’in Güneydoğu ABD bölge imamıydı. O bölgeye giren eyaletler Georgia, Florida, Alabama, South Carolina ve Tennessee. Florida, Cemaatsel olarak 3 ayrı bölgeye bölündüğü için toplamda burada 7 eyalet bulunuyordu.


Tahsin Gül
Merkez ise Georgia’nın başkenti Atlanta. Tahsin Gül, bölgeyi buradan yönetiyordu. Şirketin merkezi de Atlanta’daydı. Ortaklardan Ömer Casurluk’un başında olduğu işadamları derneği de bu şehirdeydi.

Şirketteki usulsüzlükleri ve dolandırıcılıkları ortaya çıkaran Y.B., Cemaat’in eski Alabama hadimiydi. Tahsin Gül, oradan tayinini bu şirkete çıkarmış ve kendisini müdür olarak atamıştı. Uzunca bir süre de yerine kimseyi Alabama imamı olarak görevlendirmemişti.

Y.B., bir kaç ay sonra yatırımcı esnaflara yalan söylendiğini ve hisselerin sahte rakamlar üzerine kurulduğunu tespit etti. Ağustos 2017’de de yıl sonu kâr payı dağıtımları sırasında Tahsin Gül ve Ömer Casurluk’un şirkete ortak olduğu ortaya çıktı. Bunun ardından Y.B., ortaklara rest çekip şirketten ayrıldı.

İçerdeki gerçekleri, bölgedeki diğer imam (hadim) arkadaşları ile paylaştı.

****

Kendi aralarında yaptıkları görüşmelerle bir heyet belirlediler. Star Chain olayını ‘yukarıya’ götürüp anlatması için belirlenen bu heyet 4 kişiden oluşuyordu. Bazıları esnaf, bazıları da Cemaat’in Atlanta’daki derneğinde yönetim kurulu üyesiydi.

Bu 4 kişinin yaptığı görüşmeleri, “Atlanta’daki skandalı yukarıdan kimler himaye etti?” başlıklı yazıda anlatmıştım. Detaylara girmeyeceğim.

‘Yukarıdan’ birilerinin devreye girmesi ve Tahsin Gül’ü himaye etmesi üzerine bu kez bölgenin eyalet imamları harekete geçti.

Tahsin Gül, büyük bölge imamı olarak bu eyalet imamları ile ayda bir veya iki ayda bir istişare toplantısı yapıyordu.

Mart 2018’de yapılacak toplantı öncesi bir karar alan imamlar, Gül’e kazan kaldırmaya karar verdi.

Toplantı 24 Mart Cumartesi günü sabah olacaktı.

Cuma akşam Atlanta’ya gelen eyalet hadimleri, içinde caminin de olduğu bir cemaat müessesesi olan Southeast Islamic Community Center’de bir araya geldi. Toplam 5 eyalet imamı, kendi aralarında bir toplantı yaptı. “Eğer biz gerekli tavrı almazsak tarih huzurunda bu adamların suçuna ortak olmuş sayılırız,” dediler.


Southeast Islamic Community Center
Gece saatlerinde de Tahsin Gül’ü buraya davet ettiler. Yani bir gün sonra, hemen yan taraftaki kültür merkezinde kendileri ile istişare toplantısı yapacak olan ‘abilerini’, görüşmeye çağırdılar.

Burada kendisine Star Chain’le ilgili sorular sormaya başladılar. Yani kendi bağlı bulundukları yöneticiyi, hiyerarşideki bir üst makamda bulunan ‘abilerini’ sorguluyorlardı. Ellerindeki bilgi ve belgeleri önüne serdiler. Cevap vermekte zorlanan Tahsin Gül, kendine bağlı çalışan imamları ikna edemedi.

Sonunda bu ‘hadim’lerden bir tanesi kendisine, “Abi artık sizi başımızda görmek istemiyoruz. Lütfen görevden ayrılın ve bir daha da Hizmet’te herhangi bir vazife almayın,” dedi. Gül’ün cevabı, “Lütfen bunu başka bir yerde söyleme,” oldu. Fakat aynı kişi, “Hayır abi, her yerde söyleyeceğim. Sizin vazifeyi bırakmanız için elimden geleni de yapacağım. Lütfen bir daha bu Hizmet’te görev almayın,” diye ısrar etti. O imam, ertesi sabah yapılan istişareye de katılmadan şehirden ayrıldı.

İki ay sonra Ömer Casurluk görevden alındı. Sonra da Tahsin Gül…

****

Bu sözü edilen imamlar, Cemaat’in şeffaflık, hesap sorulabilirlik, hesap verebilirlik ve denetlenebilirlik prensiplerine sadık kalmasını şart olarak görüyorlar.

Adı şaibelere karışan, hesabını veremeyen, Cemaat üzerinden şahsî hesaplar güden, haksız yere zenginleşen veya haksız ünvanlar elde eden kişilerin, kim olursa olsun, tasfiye olması gerektiğini savunuyorlar.

Atamalar ve genel işleyişin objektif kriterlere göre yapılması gerektiğini düşünüyorlar.

Atlanta’da yaşananlar Cemaat için bir yönüyle büyük bir hayalkırıklığı ve moral bozukluğu iken bu yönüyle de belki ‘umut’ olabilir.

Her iki açıdan da bir ‘Atlanta modeli’nden söz edilebilir.

Hem umutsuzluğu hem de umudu kendi içinde, bir arada barındıran bir hikâye bu.

[Ahmet Dönmez] 12.7.2020 [www.ahmetdonmez.net]

Tahsin Gül, okul inşaatı için aldığı yüzbinlerce doları iç etmiş [Ahmet Dönmez]

Atlanta’daki Star Chain iflasının baş kahramanlarından Tahsin Gül, daha başka skandallarla da gündemde. Hem de “Bu kadar da olmaz!” dedirtecek cinsten…

Bu kez yüzbinlerce dolar parayı zimmetine geçirmekle suçlanıyor.

Üstelik yurtdışında okul inşaatı gibi, Türkiye’deki cadı avından birilerini kaçak yollardan çıkarma gibi vesilelerle…

Tahsin Gül’ün, Endonezya ülke imamı ve ABD Güneydoğu eyaletleri bölge imamı olduğu sıralarda en yakın arkadaşlarından, İşadamı Enver Taner Baltacı’yı bu iki bahane ile dolandırdığı öne sürülüyor.

Sözü edilen paranın miktarı ise tam 1 milyon dolar.

Cemaat’in tepe isimleri de bundan haberdar.

Hatta Tahsin Gül ile Baltacı’nın yüzleştirildiği, Tahsin Gül’ün suçunu kabul ettiği, aralarında el yazısı ile bir borç sözleşmesi imzalandığı ama Gül’ün bu sözleşmeye de uymadığı belirtiliyor.

Detaylara geçmeden önce baştan ifade edeyim: Bu yazıda adı geçen herkese ulaştım ve iddiaları kendilerine yönelttim. Hiçbiri cevap vermedi.

Suçlamaların muhatabı olan Tahsin Gül ise “Bu konuda bir şey söylemeyeceğim,” demekle yetindi.

****


Enver Taner Baltacı
Enver Taner Baltacı kim, önce oradan başlayalım.

Türkiye’de enerji sektöründe adını duyuran bir işadamı.

İşadamı dediğime bakmayın; aslında Tahsin Gül’ün var ettiği bir adam…

Hemen her şeyini ona borçlu.

Aslında ortopedi doktoru.

Tahsin Gül, 2003 yılında Cemaat’in imamı olarak Ankara’dan Gaziantep’e tayin olunca keşfetti onu.

Baltacı, Antep’te kömür işleriyle ilgileniyordu aynı zamanda. Bir aile şirketi ile ortaklığı vardı. Sonra kendisi, ‘Baltacı Kömür’ diye bir şirket kurdu. Bu sayede Gül’le yolları kesişti.

Antep’e gider gitmez Naksan Holding’in sahibi Nakiboğlu ailesi ile iyi ilişkiler kuran Tahsin Gül, bir-iki yıl sonra Enver Taner Baltacı’yı aileye takdim etti. Tanıştırmakla kalmayıp yükselmesi için gerekli desteği de verdi.

Yıl 2005’ti…

Bir süre sonra Gül ile Baltacı, artık Nakiboğlu ailesinden biri gibi olmuştu.

Baltacı, aileden bazı kişilerin özel doktorluğunu da yapmaya başladı.

Ailenin 300 kişiyle yaptığı yıllık Nakiboğlu buluşma yemeklerinde bile fotoğraf karesine bu ikisi giriyordu. Artık, ‘Tahsin ve Taner’den mülhem ‘2T’ olarak anılır oldular.

****

Tahsin Gül ile Taner Baltacı, ortak bir takım parasal işlere girmişlerdi.

Gaziantep Belediyesi, AKP il başkanlığı ve siyasilerle içli dışlıydılar.


2005 yılında dönemin Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen, bir G.Antep ziyareti sırasında dönemin Valisi Lütfullah Bilgin (Ortadaki gözlüklü) ve Milletvekili Fatma Şahin’le beraber bir programa katılmıştı. Orada Tahsin Gül de vardı. (Tüzmen’in hemen önündeki kişi)
Zirve Üniversitesi arazisi, ultra-lüks konut projesi ‘Antepia’ gibi işler, onların elinden geçiyordu. Burada tabi ki Naksan içerisinden bir ortakla beraber hareket ediyorlardı.

Tahsin Gül, sürekli olarak Nakiboğlu ailesine Bank Asya’dan kredi çekmeleri ve daha büyük yatırımlara girmeleri tavsiyesinde bulunuyordu.

Bu dönemde Tahsin Gül, Nakiboğlu ailesine bir enerji projesi sundu. Linyit kömürünün yer altında üretimine dayalı bir projeydi bu. Nakiboğlu’na, “Bu alana yatırım yapın,” tavsiyesinde bulundu. Bu projeyi aslında Enver Taner Baltacı ile birlikte geliştirmişlerdi.

Naksan Holding projeyi inceledi ve 300 milyon dolar kredi kullanarak Adularya Enerji isimli şirketi kurdu. Tahsin Gül bu şirketin resmî tarafında yoktu. Fakat Enver Taner Baltacı şirketin hem ortağı hem de genel müdürü oldu. Diğer ortak ise Taner Nakiboğlu’ydu.

İddialara göre Tahsin Gül ile Baltacı gizli ortaktı.

Zaten her yerde perde arkasında kalmayı tercih eden Tahsin Gül, daima gizli ortaklıklar kurarak ilerleyecekti. Ama bu gizli ortakların başında her zaman Enver Taner Baltacı gelecekti.

Cemaat’teki konumunu çok iyi kullanan Tahsin Gül, E. Taner Baltacı’ya siyasi nüfuz sağlıyordu. Bunu Naksan’ın ekonomik imkanları ile birleştirdiklerinde ortaya muazzam bir güç çıkıyordu.

Gaziantep’ten önce Cemaat’in Ankara Çankaya imamı olan Tahsin Gül, kurduğu ilişkiler sayesinde Enver Taner Baltacı’nın önünü açtı. Ona bir çok ihaleler kazandırdı.

2005 yılında başlayan Adularya Enerji projesi, 2009’da tamamlanmıştı.

Bu proje inşaatı için Eskişehir Mihalıççık’a yapılan ziyaretlerde nedense hep Tahsin Gül de vardı.


Enver Taner Baltacı, dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız ile sık görüşüyordu.
Naksan Yönetim Kurulu üyelerinden biri şimdilerde diyor ki, “Adam hep yanımızdaydı. Ne işi vardı orada? Şimdi geri dönüp bakıyorum da meğer o zaman bu Tahsin Gül bize gizli ortakmış da haberimiz yokmuş. Bunu şimdi anlıyorum. Bu ikisi her şeyini bize borçlu. Bizim şirketlerimizin içini boşalttılar.”

****

Artık 2009’lar, 2010’lardan itibaren E. Taner Baltacı Ankara’da yaşamaya başlamıştı. Lüks bir ofisi, zengin bir yaşamı vardı.

2010 yılında Enerji Bakanlığı ile Eskişehir Yunus Emre Termik Santrali’nin yapımı için sözleşme imzaladılar. Adularya Enerji’nin yapacağı bu iş için Çek Cumhuriyeti Export Bank’tan da kredi kullanılacaktı. Dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın katılımı ile görkemli bir imza töreni düzenlendi.


2010, Yunus Emre Termik Santralı İmza Töreni. Enver Taner Baltacı sağ başta.
Bu sayede Baltacı zenginleştikçe zenginleşti.

Yine Naksan üzerinden Lotus A.Ş. isimli bir enerji şirketi daha kurdu.

Enerji devi Socar’a da ortak oldu.

****

Anlatılanlara göre bu yıllar boyunca Tahsin Gül’e diyetini de hep ödedi.

Gül ne zaman para istese onu geri çevirmedi. Cemaat’in projeleri için ‘himmet’ adı altında veya başka şekillerde ne zaman para istense verdi.

Tahsin Gül, Gaziantep’ten Antalya’ya tayin oldu. Antalya imamı olarak da burada hep ticari faaliyetlerin içindeydi. Sanki bir dini cemaatin il sorumlusu değil de ticaret temsilcisi gibiydi. Antalya Büyükşehir Belediyesi ile yine arazi işlerine girdi. Kömür işi, canlı hayvan işi, kaplıca işi ve arazi işleri de dahil bir çok sektöre ilgisi oldu. Bunların tamamına başka isimler üzerinden dahil olduğu biliniyor.

Enver Taner Baltacı ile gizli ortaklığı da bir yandan devam ediyordu.

Mini bir güç imparatorluğu kurmuştu.

Yıllarca onunla beraber çalışmış ve onu çok yakından tanıyan biri, “Bizzat ben kaç kere illegal olarak çanta çanta para götürdüm ona,” diyor.

Bu yıllarda ve sonrasında Tahsin Gül’ün yaptığı en akıllıca işlerden biri, Cemaat içerisinde ismi ve belli ağırlığı olan üst seviyelerdeki bir çok insana çeşitli isimler altında paralar göndermesi idi. Bu sayede insanları bağlıyordu. Cemaat’ten bir vazifelinin düğünü için 100 bin TL harcıyordu söz gelimi.

Kimse ona bu paraların kaynağını sormuyordu. Çünkü iyi ‘besliyordu’.

****

17 Aralık’tan sonra Tahsin Gül’ün tayini Endonezya’ya çıkarıldığında da bu ilişki aynen devam etti.

Tabii 15 Temmuz’da her şey alt üst oldu.

Tahsin Gül darbe girişiminden bir kaç ay önce Endonezya’dan ABD’ye atanmıştı. Cemaat’in ABD imamı Mehmet Yaşa tarafından Birleşik Devletler’in Güneydoğu Amerika sorumlusu yapılmıştı.

Adeti olduğu üzere Tahsin Gül, Yaşa’ya da daima “Hizmet’in payı” diyerek paralar gönderecekti.

Bu sırada Enver Taner Baltacı Türkiye’deydi ama hep irtibat halindeydiler.

Darbe girişiminin ardından başlayan cadı avından sonra tutuklanma korkusu yaşayan Baltacı, bir an önce ülkeyi terketmek istiyordu. Arananlar arasında olduğu için kaçak yollardan çıkmak dışında bir çaresi yoktu.

Bunun için Tahsin Gül devreye girdi.

Enver Taner Baltacı bir şekilde ülkeden çıkarıldı ve Atlanta’ya getirildi.

Baltacı burada da iş hayatına girdi.

Builder Stock isimli bir şirket kurdu. Uzak doğudan yapı malzemeleri getirip satıyordu.

Tahsin Gül’le dostlukları da aynı şekilde devam ediyordu.

Star Chain’deki usulsüzlük iddiaları ayyuka çıktığında Baltacı, doğal olarak Tahsin Gül’den yana tavır aldı. Esnafları gezerek Tahsin Gül’ü savunuyordu. “Fitnelere kulak asmayın, söylentiler doğru değil,” diyordu.

Bu aylarca devam etti.

****

Fakat bir gün Baltacı tam tersi şeyler söylemeye başladı.

Burnundan soluyordu. “Tahsin abi beni de dolandırmış. Yeni öğrendim. Beni 1 milyon dolar çarpmış,” diye isyan ediyordu.

Peki neyi kastediyordu?

Neydi bu dolandırıcılık iddiası?

Şimdi oraya gelelim.

Bu konu ile ilgili 10 civarında insanla görüştüm.

Topladığım bilgilerin özeti şöyle:

Ortada iki ayrı konu var.

Birincisi, Baltacı’nın Türkiye’den çıkarılması ile ilgili.

İkincisi de Endonezya’da yapılan bir okul inşaatı hakkında.

****

İlkinden başlayalım…

Bir gün Tahsin Gül, Baltacı’ya, “Çıkışın için sana bir ekip ayarladım, 500 bin dolar istiyorlar,” der.

Baltacı, bu parayı Türkiye’de Tahsin Gül’ün söylediği kişilere çanta içerisinde elden teslim ettirir. Bu para, önemli mevkideki bir yetkiliye gidecektir. Çıkışı sağlayan da odur. (Maalesef bu yetkilinin ismini öğrenemedim.)

Baltacı, o devlet yetkilisi sayesinde Türkiye’den kaçak yollardan çıkar. Amerika’ya gelir. Artık o da Tahsin Gül’ün yönettiği Atlanta’dadır.

Burada kendi şirketini kurar.

Bu şekilde aradan 1 yıldan fazla bir zaman geçer.

O günlerde, Türkiye’den kendisini para karşılığı çıkaran devlet görevlisinin bir yakın akrabası ile tanışır. Durumu anlatır. Bunun üzerine o şahıs, Türkiye’deki akrabasına, “Sen 500 bin dolar para aldın mı?” diye sorar. Cevap, “Ben sadece 200 bin dolar aldım ondan, 500 değil,” şeklindedir.

Enver Taner Baltacı işin üzerine düşünce geri kalan 300 bin doların Tahsin Gül’e gittiğini tespit eder.

****

Taner Baltacı, bu kez Gül’e gönderdiği diğer paralarla ilgili de şüpheye düşer.

Mesela Tahsin Gül, Endonezya imamlığı sırasında bir okul inşaatı için de kendisinden para almıştır.

Bir iddiaya göre bu para 700 bin dolar, bir diğer iddiaya göre de 400 bin dolar.

Bahsi geçen okul, başkent Cakarta yakınlarındaki Bogor’da inşa edilen Cahaya Rancamaya  Islamic Boarding School. Bu, Türkiye’deki Anadolu imam hatip liselerine benzer eğitim veren bir lise.





Baltacı, Endonezya’da ilgili kişilere ulaşıp parasının izini sürer. Ancak aldığı cevap ona ikinci bir şok yaşatır: “Hayır, bize böyle bir para gelmedi.”

Ben de bu yazıyı hazırlarken bir araştırma yaptım ve aynı sonuca ulaştım.

Okul zaten toplamda 1 milyon 200 bin dolara mal olmuş ve bunun yüzde 90’ı da ismi bende saklı bir hayırsever tarafından karşılanmış.

Enver Taner Baltacı’dan veya Tahsin Gül’den gelen hiç bir para yok.

****

Baltacı, ulaştığı bu bilgiler üzerine Tahsin Gül’le yüzleşir. Gül önce inkâr eder.

Fakat E. Taner Baltacı, tanıyan herkesin şahadet ettiği üzere, parası söz konusu olduğunda ‘cevval‘ bir insandır ve hiç altta kalmaz.

Hadiseyi ‘yukarıya’ taşımaya karar verir.

O sırada ABD imamı olan Mehmet Yaşa’ya durumu anlatır. Yaşa, “Tamam, ben araştırıp sana döneceğim,” der. Bir kaç gün sonra Baltacı’yı arayan Yaşa, “Ben konuştum Tahsin Bey’le. Kendisi reddediyor, böyle bir şey yok diyor,” der.

Sinirlenen Baltacı, bir plan yaparak Mehmet Yaşa ile Tahsin Gül’ü bir yerde buluşturur ve Gül’le yüzleşir. Üçü aynı masa etrafında bir araya gelmiştir. Enver Baltacı ulaştığı bütün bilgileri orada masaya döker. Tahsin Gül, hepsini kabul etmek zorunda kalır. Bu kez sinirlenme sırası Yaşa’ya gelir. “Bana da mı yalan söyledin? Hani bana almadım demiştin?!” diye Tahsin Gül’e bağırır. (İddiaya göre orada çok daha ağır sözler de söyler ama ben bunları yazma gereği duymadım.)

Taner Baltacı, “Burada yazılı bir sözleşme yapacağız,” der. Mehmet Yaşa’nın huzurunda el yazısı ile 1 milyon dolarlık borç sözleşmesi yazar ve imzalarlar. Buna göre Tahsin Gül, borcunu 200’er bin dolarlık taksitler halinde Baltacı’ya ödeyecektir.

Fakat Tahsin Gül, ıslak imzaya rağmen ilk 200 bin dolarlık ödemeden sonra Baltacı’ya, “Bu son ödemem. Borcum bu kadar. Başka bir para ödemeyeceğim,” diye mesaj atar.

Benim aldığım bilgilere göre Enver Taner Baltacı halen kalan 800 bin dolarını kurtarmaya çalışıyor.

****

İşin bir başka boyutu daha var.

İddialar ‘yukarıya’ yansıyınca icra heyeti içerisinden Mustafa Yeşil de konuyu araştırır.

Bilhassa Endonezya’daki okul inşaatı için ortaya atılan iddianın gerçeği yansıtıp yansıtmadığını tespit etmek için muhataplarla görüşür.

Ulaştığı netice, gerçekten de Tahsin Gül’ün ‘Aldım’ dediği paranın oraya ulaşmadığı yönündedir.

Peki sonrasında nasıl bir tavır almışlardır?

Ben bu sorunun cevabını almak için Mustafa Yeşil’le görüşmek istedim. Yazılı olarak kendisine görüşme talebimi ve sorularımı ilettim. Fakat kendisi hiç bir cevap vermedi. Tahsin Gül, 2000’lerin başında Çankaya imamı iken Mustafa Yeşil de Ankara imamıydı. Yani, Tahsin Gül’ün üstüydü. Orada birlikte çalışmışlardı.

Aynı şekilde Mehmet Yaşa da görüşme talebimi cevapsız bıraktı.

Gelelim asıl muhataplara…

Tahsin Gül, “Bu konuda konuşmayacağım. Bu benimle mahşere gidecek,” diyor.

Enver Taner Baltacı ise şöyle bir yazılı cevap verdi: “Sayın Ahmet Dönmez, bahsettiğiniz konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapmak istemiyorum. Bu bizim aramızda şahsi bir mevzudur. Bizimle beraber ahirete gidecektir. Ben bu konuyu kapattım. Allah’a havale ettim.”

****

Benim yorumum ise şöyle:

Tahsin Gül, paranın geri kalanını vermiyor, çünkü Baltacı’ya borçlu olduğunu düşünmüyor.

Enver Taner Baltacı bugüne kadar elde ettiği serveti, gücü ve çevreyi Tahsin Gül’e borçlu.

‘Kazan-kazan’ formulü ile her ikisi de rüyalarında göremeyecekleri zenginliğe ulaştılar.

Her ikisi de Cemaat’in zirvede olduğu dönemde Cemaat’in bu gücünü, siyasi çevresini, ekonomik imkânlarını tepe tepe kullandılar.

Eğer mahsuplaşmaya kalkarlarsa Baltacı zararlı çıkabilir.

Bu yüzden sessiz kalmayı tercih ediyor.

Konuşacak olursa muhtemelen Tahsin Gül’ün anlatacağı çok daha şey vardır. O yüzden ‘susmak’, her iki taraf açısından da daha ‘hayırlı’ görünüyor.

Soruları cevapsız bırakmalarının nedeni bu, diye düşünüyorum.

Cemaat’in tepe yöneticilerinin sessizliğini ise okuyucunun takdirine bırakıyorum.

Ben Tahsin Gül konusunda sadece Mustafa Yeşil ve Mehmet Yaşa’ya ulaşmadım. Aynı şekilde Barbaros Kocakurt ve Dr. Ali Ursavaş’la da görüşmek istedim. Çünkü geride kalan bu 15 yıl boyunca her ikisine de defalarca şikayet edildi Tahsin Gül. Barbaros Kocakurt, eski İzmir bölge sorumlusu olarak Gül’ün Antalya ve çevresindeki ‘icraatlarını’ çok iyi biliyor. Cemaat içinde ‘Doktor Ali Abi’ olarak bilinen Ursavaş da yurtdışı tayinlere baktığı için Tahsin Gül’ün Endonezya’ya gitme ve ABD’ye atanma süreçlerini çok iyi biliyor. Ona da çeşitli kereler Gül aleyhine şikâyetler gittiğini öğrendim.

Fakat Kocakurt da Ursavaş da mesajlarımı okumalarına rağmen hiç bir geri dönüş yapmadılar.

Daha önceki bir yazıda belirttiğim üzere, İsmail Büyükçelebi ve Naci Tosun da görüşme taleplerime sessiz kalmışlardı. Mustafa Günay ise önce cevap vermeyip, ancak yazı çıktıktan sonra yazılı bir açıklama yapmayı tercih etmişti.

Tahsin Gül konusunda adı geçip de konuşan tek kişi, Eski Bank Asya Genel Müdürü Ahmet Beyaz oldu.

[Ahmet Dönmez] 10.7.2020 [www.ahmetdonmez.net]

Mustafa Günay’dan Atlanta açıklaması: Sadece dostluğa dayalı görüşmelerim oldu [Ahmet Dönmez]

KHK ile kapatılan işadamları konfederasyonu TUSKON’un eski genel sekreteri Mustafa Günay, 7 Temmuz 2020 tarihli “Atlanta’daki skandalı yukarıdan kimler himaye etti?” başlıklı yazı üzerine yazılı bir açıklama gönderdi.

Bu yazıyı hazırlarken görüşme talebime cevap vermeyen Günay, 2 gün sonra bu şekilde yazılı açıklama yapmayı tercih etti.

Açıklama şöyle:

“Sayın Ahmet Dönmez,

7/7/2020 tarihinde “Atlanta’daki skandalı kimler himaye etti? “ yazısında ismim geçmesi sebebiyle kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için kısa bir açıklama yapma ihtiyacı duydum.

Öncelikle, olayın öznelerinden biri olmadığım halde haber içeriğinde fotoğrafımın kullanılmasının hukuken ve basın kuralları gereğince doğru olmadığını ifade etmek isterim.

Yazıda bahsi geçen Atlanta’daki iş ortaklığı öncesi ve sonrasıyla ilgili; gerek ortakları, gerek ortaklık şartlarıyla alakalı hadisenin hiçbir safhasında dolaylı ve dolaysız müdahalem ve bilgim olmamıştır, firma ve ortaklarıyla resmi-gayri resmi hiçbir iş ilişkim yoktur. Bu konuda hiç kimseyi himaye etmişliğim olmadığı gibi bu şirkete yönlendirdiğim ve mağduriyetine sebep olduğum hiç kimse de yoktur.

Bahsi geçen üç ortaktan Erdem Aydın Bey ile geçmişten gelen bir dostuğumuz vardır. Ortak mazimiz olan bir çok iş adamı tanıdığımla olduğu gibi Erdem Bey’le de eskiye dayalı dostluk gereği görüşmelerimiz olmuş, birbirimize hal hatır ve iş durumumuzu sormuşuzdur ancak herhangi bir ticari alış verişimiz olmamıştır.

Bu ortaklıkta yaşandığı belirtilen sıkıntıları mağdurlardan birinin (ki kendisi bana Erdem bey kadar yakındır) beni arayıp, bazı yatırımcıların paralarını aldığını kendisinin ise almak istediği halde alamadığını, anlattığı zaman öğrendim. Mağdur olan bu arkadaşıma da olması gerektiği gibi hukuki yollara acilen başvurmasını tavsiye ettim.

Bugüne kadar da tüm platformlarda iş adamlarına ortaklıkların ticari ve hukuki sözleşmelerle, hiçbir boşluğa meydan vermeyecek şekilde kayıt altına alınmasını tavsiye ettim.

Bilgilerinize sunarım,

Mustafa Günay”

****

Açıklama bu yönde ama Atlanta’daki sürecin içinde yer alanlar Mustafa Günay’ın hiç de bahsettiği gibi masum olmadığını öne sürüyor. Görüştüğüm şirket çalışanları ve mağdurlar, “Günay sürekli devreye girdi. Ciddi müdahalelerde bulundu. Gerek işadamlarını, gerek ortakları gerekse de Atlanta’daki cemaat yöneticilerini sık sık arayıp Star Chain lehine tahşidatta bulunuyordu,” diyor.

Ortaklardan Erdem Aydın da Mustafa Günay konusunda şunları söylemişti:

“Mustafa Günay iyi dostumdur. İlk günden itibaren bize her konuda destek oldu ve sürekli ‘Sıkıntı var mı ?’ diye sorular sorarak dedikodulara karşı bize ve projeye yardımcı olmaya çalıştı. Biz Afrika’dan büyük bir yatırımcı ile anlaşmıştık. Görüşmeler, detaylar her şey olumlu idi, son dakika yatırımcı bir anda sebep hiç yokken yatırımdan vazgeçtiğini söyledi. Biz de tamam dedik. Aradan 1 ay falan geçti, Mustafa Günay aradı, hal hatır sordu. Ardından ‘Geçen kamptaydık, sizin Afrika işini bozan kişiyi yakaladık, gerekeni fazlasıyla söyledik’ dedi.”

Burada bahsedilen isim kim?

Erdem Aydın, “Mustafa Günay isim vermedi, ben de ısrar etmedim. Bizim açımızdan bir şey değişmeyecekti,” cevabını veriyor.

Takdir okuyucuların.

[Ahmet Dönmez] 9.7.2020 [www.ahmetdonmez.net]

Türkiye’deki tutuklu esnafların emanet parasını bile izinsiz alıp batırmışlar [Ahmet Dönmez]

Atlanta’da iflas eden Star Chain isimli şirketle ilgili skandalın başka boyutları da var. En az iflasın kendisi kadar önemli ve belki de ondan daha dramatik boyutları…

Bu şirkette batan paralar arasında, Türkiye’de tutuklu iki işadamının da emanet paraları var.

Ancak acı olan tarafı şu ki, cadı avı sürecinin birer kurbanı olarak halen hapishanede tutulduklarından, seslerini bile çıkaramıyorlar. Aileleri perişan. Yaşananlara da çok tepkililer. Ancak yine de daha fazla zarar görmemek için susuyorlar.

Ne isimlerini vereceğim ne de hangi cezaevinde olduklarını…

Zaten olayın doğruluğu konusunda bir kuşku yok.

Çünkü şirketin ortakları Ömer Casurluk ve Erdem Aydın bile inkâr edemiyor.

Çökülen paranın miktarı ise toplamda 960 bin dolar. Yani neredeyse 1 milyon dolar.

****

Türkiye’de çeşitli işleri olan iki esnaf, 15 Temmuz’dan aylar önce Amerika’ya gidip yatırım imkanlarına baktı.

Ülkeden ayrılıp ABD’ye yerleşmeyi ve burada yatırım yapmayı planlıyorlardı.

Önce gidip bir ön araştırma yaptılar.

Atlanta’da Ömer Casurluk ve Erdem Aydın’la tanıştılar.

4 kişi bir inşaat şirketi kurdu. İki esnaf, Casurluk ve Aydın’a belli bir ödeme yaptı.

O bölgeden bir arsa alınıp ev yapılacak ve satılacaktı.

Bu arada iki arkadaş Türkiye’ye gitti. Bazı resmî işleri hallettikten sonra geri Atlanta’ya döneceklerdi. Fakat Türkiye’ye ayak basar basmaz gözaltına alınıp tutuklandılar. Bir daha da çıkamadılar.

****

Star Chain ortakları, şirketin iflasa sürüklenmesi sırasında para arayışına girdiklerinde izinsiz olarak bu iki işadamının parasını da buraya aktardı.

Ancak kurtaramadılar.

Batan milyonlarca dolar arasında bu paralar da vardı.

Ve o tutuklu esnafların onayı alınmadan, rızaları dışında aktarılmıştı.

ÖMER CASURLUK: BİZE VEKÂLET BIRAKMIŞLARDI

Ömer Casurluk, bu olayla ilgili şunları söylüyor: “Evet, olay kısmen doğru. İki arkadaş onlar. İkisi de şimdi cezaevinde. Erdem Bey de o inşaat şirketinde ortak. Bir arsa alındı, ev yapıldı, ev satıldı, biz o satılan evin parasını borç aldık. Fakat bu arkadaşların bize vekâletleri vardı zaten. İhtiyaç olduğunda kullanılabileceğine dair vekâlet vermişlerdi bize. Biz de o paraları Star Chain’e borç olarak aldık. Şirketin defterinde borç olarak yazılı. Resmî borç olarak. Konkordatoya girince kimlerden borç alıyorsanız beyan ediyorsunuz zaten. O kişinin beyanı var orada, resmî evraka geçti. Biz onlara demiştik ki, ‘Biz sizin paranızı bir süre borç olarak kullanabilir miyiz?’ demiştik. Onlar da ‘evet’ demişti. Miktarı söylemek istemiyorum. 1 milyon dolar değil. 800 bin küsür. 900’e yakın.”

Casurluk’un bu açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını iddia edenler var. Tutuklu işadamlarının bıraktığı vekâletin, sadece kendi inşaat şirketleriyle ilgili genel bir vekâlet olduğu, batan başka bir şirketin zararlarını karşılamak amacıyla kullanılmasını kapsamadığı  belirtiliyor.

Bu paranın ev satışından gelmediği, en baştan emaneten bırakılmış nakit bir para olduğu ve Star Chain için kullanılması yönünde hiç bir onaylarının ya da resmî beyanlarının olmadığı ifade ediliyor.

Nitekim Casurluk da bu sözünü ettiği beyanları gösterebilmiş değil.

Ayrıca ailelerin tepkileri de olayın iç yüzü hakkında fikir veriyor.

ERDEM AYDIN: EMANET BİR PARAYDI VE İZİNSİZ KULLANILDI

Diğer ortaklardan Erdem Aydın’ın açıklamaları da zaten Casurluk’u yalanlıyor.

Aydın’ın sözleri şöyle: “Evet, maalesef bu bilgi doğru. Benim kendi hissem oranındaki parayı ben bu iki arkadaşın temsilcisinin onayı ile kullandım ama benim onayım dışında kullanılan bir para da var. Star Chain’de kullanıldı. Ama benim hissem oranındaki kısmını benim Star Chain’e aktardığımı onlar biliyordu. Diyelim ki 10 lira para var. 2 liralık kısmı benim hissem oranında benim payıma düşüyor. Ben bu 2 liralık kısmı Star Chain’e aktardım, onların bilgisi dahilinde. Ama ardından bir ‘deal’ için çok acil, 15 günlüğüne para ihtiyacı vardı, parayı Star Chain’e aktardılar, benim olurum olmamasına rağmen… ‘Dokunmayın dedim’ ama ona rağmen aktardılar. 1 hafta, 10 gün sonra yerine konacaktı. Bu tutar toplamda 960 bin dolar olması lazım. Benim hissem dışında kalan tutarı, yani izinsiz aktarılan kısmı 800 bin dolar civarı. Tabi ondan sonra birden davalar açılınca paralar yerine konamadı. Star Chain 50 küsur şubesi olan, 52 milyon dolar cirosu olan, en son 1200 çalışanı olan bir şirketti. Para alınıp yerine konması işi çok basit olup olağan bir şeydi.”

Erdem Aydın’ın, tutuklu işadamlarının ailelerinin tepkili olması hakkındaki yorumu ise şu şekilde: “Tepkili olmaları normal. Emanet bir para ve alakasız bir şekilde kullanılmış. Bir trafik kazası olmuş. Telafi edilecekti, ama edilemedi.”

Acaba telafi edilemeyen paralar sadece bunlardan mı ibaret?

Başka kaç zor durumdaki insanın parası yok oldu acaba?

Star Chain’de parası batan mağdurlardan bir tanesi, “Benim bildiğim sadece o tutuklu arkadaşların parası değil, gaybubette olan başka insanların da paraları vardı ve battı. Kaç kişi var, toplam para ne kadar bilen yok o üçünden başka,” diyor.

[Ahmet Dönmez] 8.7.2020 [www.ahmetdonmez.net]

Atlanta’daki skandalı yukarıdan kimler himaye etti? [Ahmet Dönmez]

ABD’nin Georgia eyaletinin başkenti Atlanta’da Gülen cemaati içinde yaşanan iflas skandalı, en üst kademelere kadar uzanan bir zincire sahip.

Bu bölümde ondan bahsedeceğim.

En başta ortaklıkların gizlendiği, yatırımcılara gerçek rakamların söylenmediği, hisselerin yalana dayalı oluşturulduğu, esnafların aldatıldığı, sahte imzalarla banka kredilerinin çekildiği bu skandalın muhatapları, dönemin Güneydoğu ABD imamı Tahsin Gül, cemaatin Atlanta işadamları derneği başkanı Ömer Casurluk ve onlarla birlikte şirketi kuran işadamı Erdem Aydın’dı.

Fakat en az onun kadar önemli olan, bu kişilerin cemaatin tepesinde yer alan bazı isimler tarafından himaye görmüş olması.

Peki kim bu isimler?

****

Bunun cevabı sadece Atlanta’da ve son bir kaç yılda gizli değil.

Bu meselenin 20 yıllık bir geçmişi var.

Tahsin Gül’ün cemaat içindeki yükselme hikâyesi aslında bir şeylerin de özeti ve cevabı.

Bu hikâyenin, cemaat içi eleştiri getirenlere “Neden ulu orta konuşuyorsunuz?”, “Bunların iletileceği makamlar belli, gidip oralara şikayet edin, medya önünde paylaşmayın,” diyenler tarafından dikkatle takip edilmesi gerekiyor.

Çünkü Tahsin Gül, 15-20 yıldır cemaatin en üst yapısına defaatle rapor edilmiş, şikâyet edilmiş ama buna rağmen hep önü açılmış bir isim.

ABD’den önce görev yaptığı Ankara, Gaziantep, Antalya ve Endonezya’da sürekli parasal problemlerle anılmış, bu yüzden onlarca kişi tarafından şikayet edilmiş birisi.


Tahsin Gül
Günlerdir onu yakından tanıyan, beraber çalışmış, bir zamanlar gölgesi gibi olmuş insanlarla konuşuyorum.

Bir kişi hariç hakkında olumlu konuşan tek bir kişi çıkmadı.

Bazılarını röportaj yapmaya ikna etmeye çalıştım ama enteresan bir cevap aldım: “Biz yıllardır bu adamı yukarıdaki abilere anlattık. Defalarca uyardık. Dinletemedik. Hepsi biliyor bu adamın nasıl bir karakter olduğunu. Şimdiye kadar söylediklerimiz dinlenmemiş. Şimdi düştükten sonra biz konuşsak ne olacak konuşmasak ne olacak? Hane viran olmuş, bu kadar insan perişan olmuş, artık bilinse neye yarar? Israrla bu adamın önünü açtılar. Bu son Atlanta’daki olay, Tahsin Gül’ün en küçük olayıdır, bunu da bilin. Göz göre göre bu belayı açan yukarıdaki abiler konuşsun biraz da, bizim artık söyleyecek bir şeyimiz yok.”

****

Tahsin Gül’ün görev yaptığı yerlerde hep zengin insanlarla düşüp kalktığı, lüks bir hayat yaşadığı, gittiği her şehirde en pahalı semtlerde ev tuttuğu ve lüks arabalar kullandığı anlatılıyor.

Örneğin Endonezya’da görev yaptığı sırada bir grup insanın ABD’ye gittiği, orada bazı yetkililere Gül’ü şikayet ettiklerini öğrendim. Bu isimlerin Tahsin Gül’le ilgili parasal konuları anlattıkları ve “Var sayın ki biz iftira atıyoruz; bir müfettiş gönderin, denetlettirin. Bizim dediklerimiz doğru değilse bizi görevden alın, yok eğer doğruysa da bu tür insanları artık o koltuklarda tutmayın,” dedikleri aktarılıyor. Fakat aldığım bilgilere göre kimse oralı bile olmamış.

Zaten olunsa bugüne gelinmezdi.

****

Bu, meselenin Star Chain‘e gelinmeden önceki bölümü…

Gelelim Atlanta olayına…

İddialara göre bu işi himaye edenlerin başında da o sırada cemaatin ABD imamı olan Mehmet Yaşa geliyor. Yaşa, her platformda Tahsin Gül ve şirketini müdafaa etti.

İçerde olan biteni farkedip de şikayetçi olanları susturmak için elinden geleni yaptı.

Atlanta’ya gitti ve esnafları dolaşarak Tahsin Gül’e destek verdi. Olayın üstünü kapatmaya çalıştı. Herhangi bir işlem yapmamak için aylarca direndi. Skandalın ayyuka çıkması üzerine de Tahsin Gül’e ödül gibi bir tayin ayarladı.

Keza cemaatin en tepe yönetim organı olarak bilinen heyetin “gayrı resmi” üyesi (kaç tane heyet var, üyeleri kimlerdir, bu bambaşka bir tartışma konusu) Mustafa Günay da hep bu Star Chain ortakları için lobi yaptı.

Hareketin lideri Fethullah Gülen’in yaşadığı kampta, Star Chain yöneticileri lehine nüfuz kullandı. Sık sık telefonla arayarak şirket yönetimi lehine ağırlık koydu.

Tahsin Gül yararına devreye girenlerden biri de Bank Asya’nın eski genel müdürü Ahmet Beyaz’dı. Gül ile çok yakın arkadaş olan Beyaz, görev yaptığı İngiltere’deki fon şirketi üzerinden Star Chain’i kurtarmaya çalıştı ama başaramadı.

****

Şimdi biraz daha detaylara girelim…

Star Chain’deki sahtekarlıkların ilk farkedilmesinin ardından sorumluluk alan bir grup genç cemaat gönüllüsü, bunu hiç bir esnafa duyurmadan doğrudan ‘yukarıya’ götürerek meseleyi sessiz sedasız çözmek istedi.

Atlanta’da cemaatin vakfı olan Global Spectrum of Foundation yönetimindeki bir kaç kişi, “Bunu çözmek bize düşer” deyip bir heyet oluşturdu.

Bunlar 4 kişilik bir gruptu.

Çözümden kasıt ise şuydu: Ortaklık hisselerinin ödenen gerçek rakamlar üzerinden yeniden düzenlenmesi, olmuyorsa paraların iade edilmesi, Tahsin Gül ile Ömer Casurluk’un ortaklıktan ayrılması.

Olayın duyulmasını ve cemaatin itibarının zarar görmesini istemiyorlardı.

Cemaatin kendi kurulları ve hiyerarşisi içerisinde çözüm kararı almışlardı.

Bunun için de öncelikle cemaat içi teftiş kuruluna taşıma kararı aldılar.

****

15 Eylül 2017 tarihinde Atlanta’dan New Jersey’e uçtular. Teftiş heyeti ile randevulaşmışlardı. Burada İsmail Büyükçelebi, Sadık Kesmeci ve Veli Aslan’la bir araya geldiler.

Ellerinde belgeler ve somut bilgiler vardı. Bunları takdim ettiler. Ayrıca yaklaşık 25 kişilik bir isim listesi vererek, “Bizim dediklerimizle hareket etmeyin. Sizden tek isteğimiz var; Atlanta’ya bir heyet gönderin ve bu insanları bir dinleyin. Yerinde inceleyin. Eğer biz doğruyu söylüyorsak gereğini yapın. Bakın, bugün hala şirket kâr eder durumda. O yüzden kapınızda esnaf yok. Bu şirket bu anlayışla er ya da geç batar, kapınıza esnaflar dayanır. O hale gelmeden duruma müdahale edin,” talebinde bulundular.

İsmail Büyükçelebi, “Bu iş bizi aşar,” diyerek Mehmet Yaşa’dan randevu aldı ve konuklarını aynı gün Yaşa’nın yanına götürdü.

Fakat daha odasına girer girmez neye uğradıklarını şaşırdılar. Çünkü anlatılanlara göre Mehmet Yaşa hiç dinlemeden onları tersledi.

Tahsin Gül’ü savunmaya geçerek, “Benim haberim var arkadaşın yatırımlarından. Bana sordu, ben izin verdim. Ne yapsaydı. Adam ticaret yapmayacaktı da maaşını siz mi verecektiniz? Bir kere sordunuz mu abi senin paran var mı diye?” şeklinde çıkıştı.

Atlanta’dan gelen grup, “Mevzu ticaret yapması da maaş alması da değil. ‘Benim haberim var’ diyorsunuz ama tam olarak neyi biliyorsunuz? Sizdeki bilgiler nasıl?” diye sorduktan sonra ellerindeki bilgileri ve belgeleri paylaştılar. Tahsin Gül için “Hizmeti kullanarak tezgah kuruyor, yalan söylüyor, ortaklığını gizleyerek insanları kendi şirketine yönlendiriyor ve bundan menfaat elde ediyor,” şeklinde suçlamalarda bulundular.

Mehmet Yaşa, çözüme yönelik hiç bir şey söylemeden bu 3 kişilik grubu geri gönderdi.

Arkasından Tahsin Gül ve Ömer Casurluk’u çağırdı Atlanta’dan.

Gül ve Casurluk, Yaşa ile görüştükten sonra Atlanta’ya ‘zafer’ havası ile döndü. Diğer ortak Erdem Aydın, o şikayetçi heyet içinde yer alanlara, “Ne oldu gittiniz de? Yukarıda ‘mahkeme kuruldu’ ve bize ‘Aslanım sizin yaptığınız işte sıkıntı yok, siz devam edin’ dediler. Abiler bizim tarafımızda,” dedi.

****

Şirketin içinde ne olup bittiğini iyi bilen, sahtekârlıkları belgeleyen ve bütün bunları anlatınca meselenin hemen çözüleceğini zanneden o grup, bu duruma çok şaşırdı. Hayal kırıklığına uğradılar.

Fakat yine de olanları yatırımcı esnaflara anlatmadılar.

Hala duruma müdahale edileceğini düşünüyorlardı.

Bu arada yine cemaatin en tepe isimlerinden biri olan Naci Tosun da duruma müdahil oldu. Atlanta’ya sık gidip gelen Tosun, olanları dinledikten sonra çözüm için devreye girme kararı aldı.

Fakat bir süre sonra o da çaresiz kaldı ve “Bu iş beni aşıyor,” dedi.

Nedense ve karşıda nasıl bir güç varsa, herkes bir bir kenara çekiliyordu.

****

Kasım 2017’de New Jersey’den Atlanta’ya gelen Mehmet Yaşa, Tahsin Gül ve Ömer Casurluk ile birlikte bazı esnafları dolaşmaya başladı. “Dedikodulara inanılmaması gerektiğini” söylüyorlar ve “fitneye mahal vermeyin” ricasında bulunuyorlardı.

Önce hadiselerden haberi olmayan esnaflar, böyle böyle olayları duymaya başladı.

Sonra da önü alınamayacak şekilde patladı.

Esnafların tepkileri ve şikayetleri ayyuka çıktı.

Bir süre sonra “dedikodular”, öğrenci evlerinde bile konuşulur hale geldi.

Bundan sonra sürekli ‘fitne’ içerikli konuşmalar oldu. Esnafları markaj altında tutan Star Chain ortakları, sürekli “Fitnecilere inanmayın,” telkinlerinde bulunuyordu.

Yine de kaçınılmaz sonu önleyemediler.

Belgeler ortaya saçılıp da gerçek rakamlar ortaya çıktıkça esnaflar ayağa kalktı. Kendilerine gerçeğin söylenmediğini farkeden bu yatırımcılar, ortaklıktan çekilmek üzere peş peşe harekete geçmeye başladı.

Bunda, esnaflara en başta, “İstediğiniz zaman ortaklıktan ayrılabilirsiniz, ana paranız aynen geri iade edilecektir,” denmiş olması da etkili oldu. Çünkü en başta Star Chain ortakları esnafları çekebilmek için sözleşmelere böyle cazip maddeler ilave etmişti.

Tahsin Gül, vaziyeti kurtarmak üzere Ömer Casurluk’u ticaret odasının başından aldı. Hayatına Star Chain’de ortak olarak devam edecekti. Gül, “Bundan sonra Hizmet’teki vazifesi sona erdi. Sadece ticaretle uğraşacak,” açıklaması yaptı.

Fakat bunu yaparken ticaret odasını da tümden kapatma kararı aldı. Böylece oraya bir başka isim tayin olamadı. Kurumun kapısına kilit vurdular.

Yine de tepkiler dinmedi.

****

Mehmet Yaşa, Mart 2018’de bir kere daha Atlanta’ya geldi.

Burada şikâyetçilerden biriyle baş başa görüşme gerçekleştirdi. Burada önemli olan detay şuydu: Söz konusu şikâyetçi kişi, normalde New Jersey’e davet edilmişti. Burada bir heyetin karşısına çıkarılacaktı. Bu toplantının gizli tutulması istenmiş ve o şahsa “Eşine bile söyleme,” denmişti. Fakat ne hikmetse birileri anında Tahsin Gül’e haber uçurunca bu şikâyetçi rahatsız olmuştu.

Bunun üzerine Yaşa’nın, “Ben gider görüşürüm kendisiyle,” diyerek bu heyet toplantısını iptal ettiği ve bizzat kendisinin Atlanta’da sözkonusu şahısla birebir görüşme yaptığı ileri sürülüyor.

Anlatılanlara göre Mehmet Yaşa önce, “Anlatır mısın neler oluyor Atlanta’da?” diye sordu. O da kendisine, “Biz ta sizin yanınıza gelip anlattık ya abi 6 ay önce! Hiç bir şey yapmadınız. Olayın üzerini örtmeye çalıştınız. Şimdi haberiniz yok gibi niye bir daha soruyorsunuz?” tepkisini gösterdi. Yaşa’nın cevabı, “Biz o zaman anlamamışız, bir daha anlatır mısın?” şeklinde oldu. Bunun üzerine muhatabı, “Anlatacağım bir şey yok. Artık size güvenmiyorum. Bu pislik paçalarınıza bulaştı. Siz bu pisliği örtemez hale geldiniz,” deyince Mehmet Yaşa sinirlendi ve “Ben Hocaefendi ile direkt çalışan adamım, sen ne dediğinin farkında mısın?” diye kızdı. Karşısındaki kişi yine geri adım atmayıp “Size anlatacak bir şeyim yok. Bu işin üstünü kapatamayacaksınız,” deyince görüşme sona erdi.

****

Bunun ardından tepkileri dindiremeyeceğini farkeden Yaşa, bir kaç ay sonra Tahsin Gül’ü görevden aldı.

Fakat bu kez ikinci bir skandal patladı.

Çünkü Yaşa, Tahsin Gül’ü oradan alıp New York’ta bulunan ve cemaatin bütün Amerika’dan sorumlu olan Amerika İşadamları Derneği’nin başına atadı.

Bu defa ikinci bir gürültü daha koptu. “Siz bizimle dalga geçiyorsunuz. Çözeceğiz dediniz, buradan alıyorsunuz oraya koyuyorunuz. Adam zaten burada bütün tezgahı işadamları derneği üzerinden kurmuş, siz şimdi onu alıp bütün ülkenin işadamları kuruluşunun yöneticisi yapıyorsunuz. Kuzuyu kurda teslim ediyorsunuz. Şaka gibi!” itirazları yükseldi.

Mehmet Yaşa bir süre buna direndiyse de daha sonra bu tayinden de vazgeçildi.

Tahsin Gül şu anda New Jersey’de yaşıyor. Eşi burada bir cafe işletiyor. Kendisinin cemaatte herhangi bir vazifesi yok artık.

Mehmet Yaşa da 2019’da görevden alındı. Bu kararda Atlanta olaylarının etkisi var mı, bilinmiyor.

Fakat tam tersi bir bilgi de var. Aslında Yaşa’nın görevden alınmadığını, ayrılmayı kendisinin istediğini ve “Ben artık daha fazla buradaki günahlara ortak olmak istemiyorum,” diyerek istifa ettiğini söyleyen yakın arkadaşları da var.

****

Peki Mehmet Yaşa neden Tahsin Gül’e kol kanat gerdi?

Onu neden ısrarla savundu ve tabiri caizse “önüne yattı”?

Önce bir kaç veri sıralayayım.

Yaşa ve Gül, yıllar önce Gaziantep’te halef-selef olarak imamlık yapmışlardı.

Ancak o sırada bir muhabbetleri yok.

Tahsin Gül, 15 Temmuz öncesi Endonezya imamı iken onu Güneydoğu ABD imamlığına getiren Mehmet Yaşa.

Amerika’da hiç yaşamamasına rağmen onu ülkenin 5 büyük bölge imamından biri yapması o zaman da dikkat çekmişti.

Aynı şekilde Ömer Casurluk’u Hakkari’den ABD’ye getirenin de Mehmet Yaşa olduğu belirtiliyor.

Şimdi gelelim iddialara…

Hakkında eskiden beri parasal şaibeler olan Gül’ün, Endonezya’dan Amerika’ya getirilmesine tepki gösterenlere Mehmet Yaşa’nın şöyle cevap verdiği öne sürülüyor: “Orada bazı psikolojik sorunları vardı. İntihar edeceğini söyleyip duruyordu. Rehabilite olsun diye buraya gelmesini uygun gördüm.”

Yine de bu durum, Yaşa’nın Atlanta’daki skandalı himaye etmesini açıklamaya yetecek bir şey mi?

Değil.

İşte bu noktada çok ama çok vahim iki iddia daha bulunuyor.

Birincisi şu şekilde: “Tahsin Gül Endonezya’dan ABD’ye gelebilmek için Mehmet Yaşa ile özel görüşmeler yaptı. ‘Hizmet’e’ ciddi bağışlarda bulundu.”

İkincisi: “Her ay Hizmet’e yardım adı altında Star Chain’den Yaşa’ya belli bir pay gönderiyordu. Bu rakamlar Star Chain’in resmi kasasından ödenmiyor, açıktan veriliyordu. Hatta Yaşa da bu durumu Tahsin Gül’ü savunabilmek için Atlanta’dan gelen 3 kişilik heyete söyledi. Gül’ün yaptıklarından haberdar olduğunu anlatabilmek için ‘Zaten bize de her ay belli bir miktar gönderiyor, Hizmet’e yardımda bulunuyor’ dediği iddia ediliyor. Bu rakam resmî kanaldan gelmediği için tam olarak hangi kalemde ve nereye ödeniyordu, belli değil.

Tahsin Gül her iki iddiayı da reddediyor.

****

Bu arada Gül ve ekibinin tek hamisi Mehmet Yaşa değildi.

Girişte de belirttiğim gibi bu isimler arasında Mustafa Günay da vardı. TUSKON’un eski genel sekreteri Günay’ın kamuoyunda asıl tanındığı olay, Gülen’le yaptığı ‘ananas’ konuşmasıydı.

Günay’ın aynı zamanda cemaatin en tepedeki icra heyetinin de üyesi olduğu biliniyor.

Daha doğrusu resmi bir heyet açıklanmadığı için üyelerin tam olarak kimlerden oluştuğu bilinmiyor. Bir, kendini ‘asıl heyet’ olarak sunan 5-6 kişilik bir grup var; bir de ‘hayır, heyette biz de varız, onlar tek başına yönetmek istediği için bizi yok sayıyorlar’ diyen ikinci ve paralel bir heyet var.

İşte Mustafa Günay, bu ikinci grupta. Yani, öyle veya böyle, ‘bir heyetin’ üyesi kendisi. Hem de önemli bir üyesi.

Atlanta olayında da Tahsin Gül’den yana, daha doğrusu yakın arkadaşı ve hemşehrisi Erdem Aydın’dan yana ağırlığını koydu. Kampta sürekli bu ortaklar lehine nüfuz kullandı.

Erdem Aydın da bunu gizlemiyor. Bu yöndeki bir sorum üzerine şu cevabı veriyor kendisi: “Mustafa Günay iyi dostumdur. İlk günden itibaren bize her konuda destek oldu ve sürekli ‘Sıkıntı var mı ?’ diye sorular sorarak dedikodulara karşı bize ve projeye yardımcı olmaya çalıştı. Biz Afrika’dan büyük bir yatırımcı ile anlaşmıştık. Görüşmeler, detaylar her şey olumlu idi, son dakika yatırımcı bir anda sebep hiç yokken yatırımdan vazgeçtiğini söyledi. Biz de tamam dedik. Aradan 1 ay falan geçti, Mustafa Günay aradı, hal hatır sordu. Ardından ‘Geçen kamptaydık, sizin Afrika işini bozan kişiyi yakaladık, gerekeni fazlasıyla söyledik’ dedi.”

Burada bahsedilen isim kim?

Erdem Aydın söylemek istemiyor. Onun yerine, “İsim vermedi, ben de ısrar etmedim. Bizim açımızdan bir şey değişmeyecekti,” demekle yetiniyor.

****

Bank Asya’nın eski genel müdürü Ahmet Beyaz’ın olaya dahli ise diğerleri gibi değil.

Onu bu kategoriye koymuyorum.

Çünkü onun doğrudan cemaat hiyerarşisi içerisinde bir konumu yok.

Ancak Tahsin Gül ile uzun yıllara dayalı yakın bir dostlukları var. Endonezya imamı iken de bu ülkeye gidip Gül’ü ziyaret ederdi.

Star Chain iflas yoluna girdiğinde ortaklar kredi arayışına girdiler. Başvurdukları ilk isim Ahmet Beyaz’dı. O sırada Londra’da MBU Capital isimli bir fon şirketinde yönetici olan Beyaz, Star Chain lehine girişimlerde bulundu. Bunun için Atlanta’ya geldi. Ömer Casurluk da defalarca Londra’ya gidip görüşmeler yaptı.

Ağırlıklı olarak gayri menkul işleri yapan MBU Capital, dükkan yerleri alacak ve Star Chain’e kiralayacaktı.

Bunun için iki tane çalışanlarını Atlanta’ya gönderdiler. Onlar bir süre Star Chain’de görev yaptı.

Fakat nedense son anda projeden vazgeçtiler.

****

Sonuç olarak…

Star Chain iflas olayı sadece bir sonuç.

Arkasında uzun yıllara dayalı bir sistem sorunu var.

Göz göre göre yaşanmış bir ‘iflas’, bir ‘çöküş’ bu.

Tahsin Gül’ü herkes bilmesine rağmen, bırakın cezalandırmayı, hep ödüllendirdiler.

Atlanta’da yaşananları da cemaatin ileri gelenlerinden bir çok üst düzey bilmesine rağmen hiç biri elini taşın altına koymadı.

Uzunca bir süre kimse müdahale de etmedi.

Tahsin Gül ve arkadaşlarının arkasında duranların gücünden mi ileri geliyordu bu?

Nasıl oluyordu da ‘büyük ağabey’ denilen Büyükçelebi gibi Naci Tosun gibi isimler bile çaresiz kalıyordu?

Konuştuğum bir çok cemaat yetkilisi, “Bizim içimize çöreklenmiş bir çete var. Bunlar bütün ekonomiyi ve idari yapıyı yönetiyor. Gül gibi insanlar, fedakar, cefakar insanlar yıllar içinde bir bir kenara itilirken, küstürülürken ya da pasifize edilirken nerede şaibeli adamlar varsa onları koruyan bir grup var,” diyor. Buna benzer cümleleri bir çok kişiden duydum.

Atlanta’daki süreci iyi bilen bir cemaat büyüğü, şu ifadeyi kullanıyor: “Bu işin görünen yüzü, Mehmet Yaşa. Fakat ben onun buna gücünün yeteceğini düşünmüyorum. Bence daha yukarıda birileri var heyetten. Bu işin ele alınış şekli Mustafa Özcan’a benziyor. Ben kendisini yakından tanırım, beraber de çalıştık. Kanıtlayamam ama bütün göstergeler ona çıkıyor.”

Belki bu görüşü besleyen unsurlar arasında, adı geçenlerin bir şekilde Mustafa Özcan’a yakınlığı da olabilir.

Çünkü Mehmet Yaşa, Mustafa Günay ve Ahmet Beyaz, Mustafa Özcan’la yakın olduğu iddia edilen kişiler.

Ben bu isimlere ulaşmaya çalıştım.

Mehmet Yaşa, mesajımı okudu ama 1 haftadır görüşme talebime cevap bile vermedi. Aynı şekilde Günay da görüşme talebime dönüş yapmadı.

Ahmet Beyaz ise soruları cevapladı.

“Ben o fon şirketinden 1 yıl önce ayrıldım. Şu an bir bağım yok. Tahsin Bey’le üniversite öğrencilik yıllarımdan tanışırım. Fakat bu Star Chain olayıyla bir ilgim bulunmuyor. Benim çalışmakta olduğum şirketle bir takım görüşmeler yaptılar, o kadar,” diyor Ahmet Beyaz.

Mustafa Özcan konusunda da şunları kaydediyor: “Ben bir profesyonelim. Bank Asya’da da şimdi de hep profesyonel iş hayatının içinde oldum. Bunun dışında başka ilişkilerim olmaz. Mustafa Özcan’la da hiç bir hukukum yok. Organik-inorganik hiç bir ilişkim yok. Ben bu tür olaylara hiç girmek istemiyorum. İnsanların kendi aralarında hesapları olabilir ama ben bu insanları hiç bir şekilde tanımıyorum. Ben bankada profesyonel olarak görevimi yaptım. Onun ötesinde benim hiç bir şeyim yok yani. Kimin kimle ilişkisi vardı, neler yapmışlar, inanın bilmiyorum. Duydukça da şaşırıyorum. O yüzden hiç bir şey duymak da öğrenmek de istemiyorum. Fakat benim bir ilgim yok.”

[Ahmet Dönmez] 7.7.2020 [www.ahmetdonmez.net]

15 Temmuz’la ilgili unutulmayan sözler [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

15 Temmuz’la ilgili unutulmayan sözler: 

Erdoğan: "Bu çıkış, bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfudur." Binali Yıldırım: “Darbe yüzde yüz başarı ile sonuçlanmıştır.” “Hoşuma gitmeyen proje 15 Temmuz”

Numan Kurtulmuş: “Eğer normal süreçlerle bunları (hizmet mensuplarını) atmaya kalksaydık bunları 2020, 2030 yılına kadar devlet memurluğundan çıkartamazdık. Devlet kendisini korumak için böyle acil ve olağanüstü bir tedbir almıştır.”

Davudoğlu: “Ben başbakan olarak kalsaydım, ağustos ayındaki YAŞ toplantısında 15 Temmuz'u planlayanların tümü tasfiye edilecekti.”

Şamil Tayyar: “Ben hala 15 Temmuz’un aydınlanmadığını düşünüyorum. 15 Temmuz gerçek manada eğer aydınlanırsa bugün kahraman dediklerimizin belki de aslında darbenin içinde olduğunu görecek, belki de bugün hain dediğimiz isimlerin aslında tam tersi olduğunu göreceksiniz.”

Kılıçdaroğlu: “Neden darbe komisyonuna darbeye bizzat tanıklık eden insanlar gelip ifade vermiyorlar! Kontrollü darbe açığa çıkmasın diye! Bugün ağır ağır ipuçları ortaya çıkıyor. Kimin ne yaptığını gayet iyi biliyoruz. 15 Temmuz karşı darbe girişimidir arkadaşlar.”

Eren Erdem: ”Hakan Fidan’ın Hulusi Akar’la 14 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanlığının bahçesinde 6.5 saat boyunca ne işi vardı?.. Ordunun içinde alçak bir şebeke operasyon yapıyor. Bundan haberiniz vardı da bu milletin tankların önünde ölmesine göz mu yumdunuz?”

S. Demirtaş: “Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kumpaslarından biriyle karşı karşıyayız. Darbe içinde darbeyle karşı karşıyayız. Bu hakikati herkes şu koridorda konuşuyor da kimse şu kürsüde konuşmaya cesaret edemiyor. Biz de konuşmasak kim konuşacak?”

Can Dündar: “15 Temmuz Türkiye’nin Reichstag yangınıdır.”

Erich Schmidt: “CIA analizlerine göre yaşanan sözde darbe girişimi Erdoğan tarafından gerçek bir darbeye engel olmak için gerçekleştirildi. BND, CIA ve diğer istihbarat servisleri darbe girişiminin Gülen tarafından gerçekleştirildiğine dair en küçük bir ipucu görmüyor.”

F. Gülen: “Bu girişimi benim idare ettiğim yolunda bir iddia varsa, uluslararası bir komisyon darbeyi araştırsın, sonucunu şimdiden kabul ediyoruz"

İşsizlik krizi büyüyor: Emekli maaşı ödeyen çalışan sayısı düştü

Ekonominin yavaşlayıp çalışan sayısının hızla düşmesi sosyal güvenlik sisteminin en kritik göstergesi olan “aktif-pasif” dengesini olağanüstü düzeyde bozdu. Sözcü’den Erdoğan

GÜNDEM

Ekonominin yavaşlayıp çalışan sayısının hızla düşmesi sosyal güvenlik sisteminin en kritik göstergesi olan “aktif-pasif” dengesini olağanüstü düzeyde bozdu.

Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberin göre, milyonlarca çalışanın emekliliğinin yaşa takılması pahasına yapılan sosyal güvenlik reformuna rağmen, çalışan sayısı emekli sayısından daha yavaş arttı ve denge tarihin en kötü seviyelerine düştü. Böylece emeklilerin gelecekteki maaşları tehlikeye girdi.

İSTİHDAM DARALDI

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) resmi verilerine göre, 2002 yılında Türkiye’de toplam 12 milyon 8 bin kişi özel sektörde, kamuda ya da kendi işinde çalışıp SGK’ya prim ödüyor, buna karşılık SGK da çalışanlardan topladığı primlerle 5 milyon 887 bin emekliye maaş ödüyordu.

Yani her 2 çalışana karşılık 1 emekli bulunuyordu. Ancak, ülkedeki genç nüfusa rağmen kaynaklar ağırlıklı olarak inşaata yatırılıp kalıcı istihdam yaratacak üretime yönelik yatırımlar yeterince desteklenmeyince istihdam kapıları daraldı, işsizlik kalıcı olarak artmaya başladı. Emekli sayısı her yıl düzenli arttığı için de denge her geçen gün daha kötüye gitti.

Emekli sayısındaki rutin artışa karşın çalışan sayısının yeterince artmaması sosyal güvenlik sisteminde ciddi risk işaretleri oluşturmaya başladı. İstihdamı artıramayan hükümet, çareyi emekliye ayrılmayı zorlaştırmakta buldu.

Bu amaçla sosyal güvenlik reformu gerçekleştirilerek emekli olma yaşı geçiktirildi. Böylece sayıları milyonlara ulaşan emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) kitlesi oluştu. İlk işe girdikleri dönemdeki yasalara göre emekli maaşı alması gereken büyük bir kitle ya istihdamda kalarak ya da maaş almadan evinde oturarak aktif-pasif dengesindeki kötüye gidişi kısmen yavaşlattı. Ancak istihdam bir türlü artırılamadığı için milyonlarca insanın yaşa takılması da dengenin riskli seviyelere inmesini önleyemedi.

ÇALIŞAN SAYISI GİDEREK AZALIYOR

SGK verilerine göre, en son 2017 yılında 22 milyon 280 bine düşen çalışan sayısı 2019’da 22 milyona, 2020 Nisan ayında ise 21 milyon 383 bine kadar düştü. Buna karşılık 2017’de 11 milyon 418 bin olan emekli sayısı 2020 Nisan’ında 12 milyon 329 bine çıktı. Çalışan sayısının düşüp emekli sayısının giderek artması aktif-pasif dengesini 2017 yılından bu yana 1.95’ten 1.73’e kadar düşürdü.

Bugün itibarıyla 21 milyon 383 bin çalışanın yatırdığı primlerle 12 milyon 329 bin emekliye maaş ödenmeye çalışılıyor. Yani 2002 yılında her 204 çalışan 100 emeklinin maaşını öderken bugün 100 emeklinin maaşı sadece 173 çalışan tarafından ödenebiliyor.

[Kronos.News] 15.7.2020

Hamileyken tutuklanan Sehat Sarı’nın cezaevindeki durumu ağırlaştı

Hamileliğinin altıncı ayında tutuklanan ve tüm taleplere rağmen serbest bırakılmayan Sehat Sarı'nın durumu ağırlaştı. Cezaevinde tutulan Sarı'nın artık yürümekte ve nefes almakta zorlandığı belirtildi.

YAVUZ GENÇ   15 Temmuz 2020 GÜNDEM

Aksaray’da, 5 Haziran’da Gülen cemaatine yönelik operasyonlar kapsamında tutuklanarak cezaevine konan 6 aylık hamile Sehat Sarı, tüm tahliye taleplerine rağmen hamileliğinin yedinci ayına da cezaevinde girdi. Ailesi cezaevi şartlarında hamileliğini geçirmek zorunda bırakılan Sarı’nın durumunun günden güne kötüleştiğini aktardı.

Sehat Sarı eşi Samet Sarı ile aynı gün tutuklanarak cezaevine konmuştu. Çiftin geride kalan 1.5 yaşındaki oğlu Musfata Vedat ise babaannesinin yanında, Ankara’da kaldı.

Kronos’un Sarı ailesinden aldığı bilgilere göre, Haziran ayından beri Aksaray Cezaevi’nde tutuklu bulunan Sehat Sarı, hamilelik nedeniyle cezaevinde güçlük yaşıyor.  Hamile ve küçük çocuklu kadınların tutuklanamayacağına dair açık kanun hükmüne rağmen cezaevinde tutulan Sehat Sarı, ailesine yürümekte zorlandığını, buna rağmen sürekli merdiven çıkmak zorunda bırakıldığını anlattı. Hamileliğinin son aylarında olan Sarı, nefes almakta zorlandığını da aktardı. Ailesi, bir buçuk yaşındaki çocuğundan da uzak kalan kızlarının sürekli ağladığını, durumunun cezaevi şartlarında kalmaya uygun olmadığını anlattı.

Bu arada Sehat ve Samet Sarı çiftinin 1.5 yaşındaki oğulu Mustafa Vedat, Ankara’da yaşayan babaannesinin yanında kalıyor.  Sarı ailesi, yaşı nedeniyle küçük çocuğun annesine ihtiyaç duyduğunu, sürekli annesini çağırarak ağladığını anlattı.

Sehat Sarı’nın dosyası bu hafta içi bir üst mahkeme için Ankara’ya gönderilecek. Ailesi, Sehat Sarı’nın tahliye edilmesini talep ediyor.

MECLİS’TE DE GÜNDEME GELMİŞTİ

Sehat Sarı’nın tutuklanmasının ardından CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, “1 yaşında çocuk sahibi ve hamile bir kadının adli kontrol tedbirleri varken tutuklanması, hukuka ve vicdana aykırıdır. Bu hukuksuzluğa son verin” çağrısında bulunmuştu.

[Kronos.News] 15.7.2020

Saman fiyatları 400 liradan 650 liraya fırladı besiciler isyanda

Geçen ay fiyatı 400 lira olan samanın tonu, gelen zamlar sonrası 650 liraya kadar çıktı. Hasat dönemi olmasına rağmen saman fiyatlarındaki artışlar besicileri isyan ettirdi. Besiciler bakanlığın duruma el koymasını istiyor.

BOLD – Besicilerin hayvanlarını beslemek için almak zorunda oldukları samanın fiyatı el yakıyor. Besiciler, 1 ay öncesine kadar 400 lira olan saman fiyatının bir anda 650 liraya kadar yükselmesine tepki gösterdi.

BÖYLE GİDERSE BESİCİLİK YAPMAKTAN VAZGEÇERİZ

Malatya’nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Bostanbaşı Mahallesinde yıllardır besicilik ile uğraşan Özay Dursun, hayvanları için aldıkları samanın tonunun 650 liraya yükseldiğini ifade ederek, “Besicilerin sesini duysunlar istiyoruz. Tarım Bakanlığı bir an evvel bu soruna el atmalı” dedi. Hayvancılık yaparak hem geçimlerini sağladıklarını hem de ülkeye ekonomisine katkı da bulunduklarını dile getiren Özay, “Böyle giderse artık hayvan beslemekten, besicilik yapmaktan vazgeçeriz. Çünkü başta saman olmak üzere yem fiyatları bizim belimizi büküyor” dedi.

HASAT ZAMANI DAHA UCUZ OLMALIYDI

Saman fiyatlarının aşırı artışında, bazı illerdeki saman üreticilerinin stok yapmasından kaynaklandığı iddia eden Özay, stokçuların kontrol altına almasını istedi. Özay, “Harman zamanı saman fiyatları daha ucuz olması gerekirken tam tersi oluyor. Bu ülke sahipsiz değildir. Tarım Bakanlığımızın bu haksız kazanca dur diyeceğine, üretici ve besicilerin bu sorunumuzu çözeceğine inanıyoruz” diye konuştu.

[Bold Medya] 15.7.2020

63 yaşındaki tutukluya mahkeme yolunda 16 saat kelepçeli eziyet [Sevinç Özarslan]

Hasta ve yaşlı tutuklu Fatma Yurt’a mahkeme yolunda eziyet edildi. Yurt, Manisa-İstanbul arasında 16 saat elleri kelepçeli yolculuk yapmak zorunda bırakıldı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Dört aydır Manisa Cezaevinde tutuklu olan Fatma Yurt, 10 Temmuz 2020’de İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmasına SEGBİS ile katılması son anda iptal edilince 8 saatlik yolu cezaevi aracı içinde elleri kelepçeli gitmek zorunda kaldı.

9 Temmuz sabahı erkenden Manisa’dan İstanbul’a götürülüp mahkemeden sonra geri getirilen Fatma Yurt, bir gün arayla yaptığı yolculuklar sırasında yaşadığı eziyeti bugün telefon görüşünde aile yakınlarına anlattı.

Tutuklanmadan önce İstanbul’daki evinde düşüp kolunu çatlatan, bel ve boyun fıtığı sorunları artan Fatma Yurt’un ailesi, “Belim, kolum zaten ağrıyordu, hepten ağrılarım arttı, çok rahatsız oldum, dedi. Herkesi SEGBİS ile alıyorlardı. Beni neden götürdüler diye çok üzgün, bayağı bir morali bozuktu. Sesi hiç değildi” dedi.

“SESİ ÇOK KÖTÜYDÜ, YIKILMIŞTI”

Dönüşte mecburen karantinaya alınan Yurt, hapiste özel işlerini koğuş arkadaşlarının yardımıyla görebiliyor. Aile yakını, “Çok üzdüler onu. Yıkılmış yani, beni de çok üzdü. Söylemezdi o böyle şeyleri ama artık söylemek zorunda kaldı. Hasta bir insan neden kaçacak. Çok yumuşak birisidir. İnsanlara çok kibar davranır. İlk geldiklerinde evine, memur beyler geldiler diye nazikçe karşıladı, itiraz etmez. Niye kaçsın? Ne yaptı ki! Zaten boyun ve bel fıtığı vardı. Evde düşmüştü. Bir de hapiste düştü.” diye konuştu.

MUKABELE OKUYAN BİR KADINDIM”

14 Mayıs 2020’de HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup gönderen Fatma Yurt, sağlık sorunlarını anlatarak yaşamından endişelendiğini söylemişti:

“Başbakan’ın açtığı bankaya hac paramı yatırdığım için 3 aydır cezaevindeyim, 63 yaşında mukabele okuyan bir kadındım. Burası hiç bana göre değil, düştüm kolumu kırdım, ilaçlarıma ulaşmada zorluk çekiyorum, Bylock nedir bilmem ama başıma bu geldi” demişti.

İKİNCİ MAHKEME 30 EYLÜL’DE

Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan Fatma Yurt, tanıkların “bize dini sohbet yapıyordu, mukabele okuyordu” ifadelerine dayanılarak tutuklandı. Fatma Yurt, 30 Eylül 2020’de görülecek ikinci mahkemesine de yine aynı şekilde götürülecek.

[Sevinç Özarslan] 15.7.2020 [Bold Medya]

27 yıl sonra tahliye: İşkencecim mahkemede hakimdi

Müebbet hapis cezasının 27 yıl sonra bozulmasıyla cezaevinden çıkan Dilaver Keklik, “Gözaltında bana işkence yapan kişi mahkeme salonunda karşımda hakimdi.”

BOLD – İzmir Ödemiş T Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan 61 yaşındaki Dilaver Keklik, 27 yıllık tutukluluğun ardından 7 Temmuz’da özgürlüğüne kavuştu. 1993 yılında “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanan Keklik’e, yargılandığı davada müebbet hapis cezası verildi. Yaptığı itiraz üzerine karar bozulsa da, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’de (DGM) yeniden yapılan yargılamada aynı cezaya mahkum edildi. Kararın onanması üzerine Keklik’e verilen ceza, avukatı Türkan Aslan Ağaç tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındı.

AİHM, 6 Temmuz 2006 yılında açıkladığı kararında “İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 6’ncı Maddesinin” ihlal edildiğine karar verdi.

27 YIL SÜREN HUKUK MÜCADELESİ

AİHM kararının ardından Keklik için “yeniden yargılanma talebiyle” İzmir 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvuru yapıldı. Fakat mahkeme itirazı reddetti. Avukatı Ağaç, bunun üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne şikayette bulundu. Bu şikayet sonrasında yerel mahkeme Keklik hakkındaki kararı bozdu. Mahkeme, 7 Temmuz’da yapılan duruşmada “ev hapsi” ve yurt dışı yasağı getirerek Keklik’in tahliyesine karar verdi.

27 yılın ardından yeniden özgürlüğüne kavuşan Keklik, tutuklanma süreci ve cezaevinde yaşadıklarını Mezopotamya Ajansı’na (MA) anlattı.

15 GÜN İŞKENCE GÖRDÜ

1993’te gözaltına alınıp, 15 gün boyunca işkenceye maruz kaldığını dile getirerek sözlerine başlayan Keklik, sonrasında kendisine bir kağıt imzalatılıp, savcılığa çıkarıldığını belirtti. Keklik, savcının yanına gittiğinde imza attıkları kağıdın iddianameleri olduğunu anlamalarına dair ise, “Bir bakıma kendi fermanımızı imzalamıştık” dedi.

İŞKENCECİSİNİ MAHKEME HEYETİNDE GÖRDÜ

Keklik, duruşma sırasında gözaltında kendisine işkence yapan kişilerden birinin mahkeme heyetinde yer alan hakimlerden biri olduğunu fark eder. Keklik, bu konuda şunları ifade etti: “İşkence sırasında bir ara gözlerimdeki bant yanlışlıkla açılınca görmüştüm onu. Daha sonra yargılandığım mahkemede hakim olarak görünce kim olduğunu sordum. Yani bana işkence eden ile beni yargılayan kişi aynı kişiler. Bunun tutanaklarda geçmesini istedik ama kabul edilmedi. O süreçte bizim söylediklerimizin bir hükmü yoktu. İşkence altında verdiğimiz ifade ve siyasi şubenin kendisinin dizayn ettiği şeyler, bir iddianame olarak kabul edildi. Mahkeme de o iddianameler üzerinden bizleri yargıladı ve karar verdi.”

Tutuklandıktan sonra ilk olarak Buca Kapalı Cezaevine götürülen Keklik, burada iki yıl kaldıktan sonra sırasıyla Aydın, Bolu ve Kırıklar cezaevlerine sevk edildi.

‘TEMEL HAKLAR BİLE İŞKENCE HALİNE GETİRİLDİ’

Kendisiyle benzer durumdaki yüzlerce insanın haksız yere cezaevlerinde tutulduğunu söyleyen Keklik, “Cezaevlerinde bulunan arkadaşlarımızın Türkiye’nin özgürleşmesi ve demokratikleşmesinden başka bir istekleri yok. Buna rağmen kendi anayasalarında yer alan ve temel insan haklarını bile birer işkence haline getirilerek önümüze koyuyorlardı. Her şeye rağmen arkadaşlarımız kendi onurundan ve duruşundan asla taviz vermedi. Bu direniş hala devam ediyor” diye konuştu.

CEZAEVLERİNİN DURUMU

Keklik cezaevlerinin durumunu ve yaşanan hak ihlallerinin de anlattı. Cezaevlerinde özellikle 15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişimi sonrası hak ihlallerinin arttığını söyleyen Keklik, tutuklulara radyo ve gazete verilmezken, görüş saatlerinin 40 dakikaya indirildiğini, hak arama yollarının ise kapatıldığını ifade etti.

Koronavirüs (Kovid-19) salgını süreciyle birlikte ihlallerin had safhaya çıktığını aktaran Keklik, salgına karşı herhangi bir önlem alınmadığını söyledi. Cezaevinde 4 ay boyunca revire çıkarılmadıklarını dile getiren Keklik, şunları paylaştı: “Muayene veya sağlık kontrolünden geçirilmedik. Dezenfektan verilmiyordu. 1 koğuşta 18 kişi kalıyorduk. Oturduğumuzda kolumuz birbirine değiyordu. Konuşunca nefesimiz bir birine karışıyordu. Yani fiziki mesafe yoktu. Durum böyle olunca bize kendi tedbirimizi kendimiz alamaya karar verdik. Kendi temizliğimizi kendimiz yapıyorduk. Kapı ve pencerelerimizi haftada bir gün mutlaka temizliyorduk. Cezaevine dışarıdan gelen gardiyanlar ve cezaevi personelleri maske takmıyordu. Gardiyanlar sayım sırasında içeri de geliyorlardı ve bazı yerlere dokunarak temasta bulunuyordu. Yine bize gelen kargolar çok geç veriliyordu. Cezaevleri kendine göre bir sistemi işletiyordu.”

Salgınla birlikte tecrit edildiklerini dile getiren Keklik, yine bu süreçte spor, atölye gibi sosyal aktivitelere de yasak getirildiğini sözlerine ekledi.

Virüs nedeniyle görüşlerin yasaklandığını anımsatan Keklik, “normalleşme” süreciyle görüşlerin ayda bir gün kapalı olarak ve sadece bir kişi ile sınırlandırıldığını anlattı. Keklik, salgına ilişkin herhangi bir testten geçirilmediklerini belirterek, şöyle devam etti: “Tutukluların hastalanıp hastalanmadığını kimse bilmiyordu. Salgın yayılmadan önce Ödemiş Cezaevinde birçok arkadaşımız rahatsızlandı. Ben de rahatsızlandım. Ateş, öksürük ve boğaz ağrılılarımız vardı. Daha sonra basındaki salgın belirtilerine baktığımızda bunun korona olma ihtimalini düşündük.

‘TUTUKLULAR YALNIZ BIRAKILMAMALI’

Hak ihlallerine karşı Anayasa Mahkemesi (AYM) ve AİHM’e yapılan tüm itiraz ve başvuruların ise reddedildiğini kaydeden Keklik, cezaevlerindeki siyasi tutukluların büyük bedeller verdiğini, onların yalnız bırakılmayıp sahiplenilmesi durumunda ancak baskıların son bulacağının altını çizdi.

15.7.2020 [Bold Medya]

15 Temmuz Toplama Kampı: Kurbanlardan biri ilk kez konuşuyor [Cevheri Güven]

Ankara TEM’in “toplama kampı” olarak kullandığı spor salonunda işkenceden geçirilen bir mağdur ilk kez konuşuyor. Erhan Doğan’ın yaşadıkları ve şahitlikleri..

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL- Tarih öğretmeni Erhan Doğan, 15 Temmuz’dan 9 gün sonra gözaltına alınarak Ankara Terörle Mücadele Şubesinin gözaltı merkezi olarak kullandığı Ankara Emniyetine bitişik spor salonuna götürüldü. Ankara Tabip Odasının raporunda “Toplama Kampı” olarak nitelenen binada yaşananlar henüz aydınlanmadı. İlk kez bir kurban orada yaşadığı işkenceleri ve şahit olduklarını anlattı.

15 TEMMUZ TOPLAMA KAMPI

15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de işkence yaygın ve sistematik bir hale geldi. Ankara’da iki merkez özellikle işkencenin merkezi olarak biliniyor. Ankara Emniyeti’ne bitişik spor salonu ve Beştepe’deki Atlı Spor Kulübü.

15 Temmuz’un hemen ardından başta Akın Öztürk olmak üzere ilk gözaltına alınan askerler bu spor salonuna götürüldü. Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nin gözaltı merkezi olarak kullandığı spor salonu, Ankara Tabip Odası’nın raporunda “toplama kampı” olarak nitelendi.

Spor salonunda yaşanan işkencelerin bir kısmı güçlükle mahkeme tutanaklarına geçirildi. Temmuz 2016’da ilk asker kafilesinin ardından siviller de o salona götürüldü. Salonda işkence görenlerden biri ilk kez açık kimliğiyle yaşadıklarını ve şahitliklerini anlattı.

CEMAAT DERSHANESİNDE TARİH ÖĞRETMENİ

Gülen Cemaatine bağlı Maltepe Dershanesinde tarih öğretmeni olarak çalışan Erhan Doğan, dershane krizinin ardından bir yıl süren işsizlikten sonra arkadaşlarıyla beraber bir etüt merkezi işletmeye başladı.

24 Temmuz 2016 günü akşam saatlerinde evine giderken, iş yerine polislerin geldiği bilgisi üzerine geri döndü ve etüd merkezinde darp edilerek gözaltına alındı. Ders verdiği sınıfta darp edilerek geçirdiği gecenin ardından ertesi sabah Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi’nin gözaltı merkezi olarak kullandığı Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne bitişik spor salonuna götürüldü.

HERKES TURUNCU GİYMİŞTİ

Erhan Doğan gördüklerini anlatıyor:

“Öğretmen arkadaşlarımla TEM şubeye sokulunca ilerideki bir amir ‘polisler ayrılsın’ dedi. Polisler kenara çekilince bize tekme tokat daldılar. Dersanenin müdürü sordular. ‘Benim’ deyince beni ayırıp karanlık bir koridora götürdüler. Darp devam etti. Hoşgeldin dayağıymış o, daha devamının geleceğini söylediler. Sonra spor salonuna götürdüler beni. Kapalı büyük bir spor salonu. Spor salonunda herkese turuncu tişört giydirmişlerdi. Elleri arkadan kelepçeli yüzleri duvara dönük, sıra sıra insanlar. O manzarayı görünce aklıma doğrudan Guantanamo geldi. Duvarların insan boyuna kadar olan kısmında kan izleri vardı. Sonradan bizden önce işkence yaptıkları askerlerin kan izleri olduğunu öğrendim. 15 Temmuz’da aldıkları askerlerin kanları.”

İSMİ OKUNAN DEHŞETE DÜŞÜYORDU

“Sonra bana da turuncu kıyafet giydirdiler. Ellerimiz arkadan kelepçeliydi. İsmi okunan dehşete kapılıyordu. İsmini okudukları kişiyi bölmeli olan kısma götürüyorlardı. Orada işkence vardı. İlk akşam götürdüler beni. Sakallı sivil, acayip tipli polisler. Kaba dayak, saçımdan tutup duvara vuruyorlardı kafamı, iç çamaşırları kalana kadar soyup suyla ıslattıktan sonra coplama gibi. Ama asıl korktuğumuz ekip gece gelenlerdi. Gece 11-12 gibi gelip sabah 04’te giden bir ekip vardı. Onların yaptığı işkenceler dayanılacak gibi değildi. Beni 2,5 saat kadar Filistin Askısına astılar. Yere indirdiklerinde bütün kemiklerimin kırıldığını zannettim. Yürüyemiyordum.

Sorgu sırasında karşındaki polisle konuşmaya dalmışken aniden şiddetle darp ediyorlardı. Özellikle baldırlara ve kasık kısımlarına. Bir keresinde soruya cevap verirken yandan diz kapağıma şiddetli darbe aldım. Tüm vücudum acıdan sarsıldı. Çat diye bir ses duydum. Çapraz bağlarımın koptuğunu tahliye olduktan sonra doktora gidince öğrendim. Üç dişim, gözlüğüm kırıldı işkencede.”

KADINLARIN ÇIĞLIKLARI

“İşkenceden gelince diz üstü nizami oturamıyorduk. Sağa sola devriliyorduk. Polisler tekmeleyip düzgün otur diyorlardı. Uyutmamıza izin verilmiyordu. Gece polisler spor salonunda basketbol oynayıp gürültü çıkartıp bizi uyutmuyordu. Yana devrilen dayak yiyordu. Zaman kavramını kaybetmiştik ama sanırım 28 Temmuz gece 23 sıralarında olmalı benim ismim okundu. Bölmeli kısıma götürüldüm. Bölmeler açıktı. Polisler beni darp etmeye başlamışken, bulunduğum odanın önünden 3 tane başörtülü genç kızın götürüldüğünü gördüm. 20-25 yaşlarında olmalı. Yan odaya geçirildiler. Onlara da işkence başladı. Kızlar çığlık çığlığa bağırıyorlardı. O an bana da işkence yapılıyordu ama kendime yapılan işkenceyi unutmuştum. Kızlara ağır küfürlerle tecavüz edeceklerini söylüyorlardı. Yalvarıyorlardı ‘yapma, tecavüz etme’ diye. Sonraki seslerden, kızların tepkilerinden, ağlamalarından tecavüz edildiğini anladım. 45 dakika kadar sürdü. O kızların çığlıklarını hiç unutamam.

Bana işkence yapan polisler istediklerini söylemezsem benim kızımı ve karımı getirip onlara da tecavüz etmekle tehdit ettiler. O gece gördüğüm işkenceler artık umurumda değildi. 45 dakika kadar sürdü bu. Sonra beni götürdüler ama yan odadaki kadınlara işkence devam ediyordu. Ben onların ağlamaları, çığlıkları ve tepkilerinden tecavüz edildiğine eminim.

Bu sırada yanımdaki polislerin tepkileri çok normaldi. Tepkileri çok sıradandı, alışık, normal birşeymiş gibi.

Sonra beni götürdüler spor salonuna. Ertesi gün sabah oldu. Ben dedim bundan kurtulmam lazım. İntihar etmeyi düşündüm. Sonra sadece tuvalete götürürken kelepçeleri açıyorlardı. Tuvalette bunu yapabilir miyim diye gittim. Tabi intihar etmenin hükmünün inancım açısından ne olduğunu biliyorum o yüzden ilk gittiğimde vazgeçtim sonra geldim birkaç saat sonra bir daha izin istedim. Bir daha gittim. Yine inancımla intihar arasında gidip geldim. İnce bir çizgi. Sonra dedim yarabbim sen görüyorsun ne olur bana hayırlı bir kapı aç. Vazgeçtim geldim spor salonuna bir iki saat sonra isimleri okudular mahkemeye sevk olacaksın dediler. Onu duyuca tutuklanıp cezaevine gitmek ödül gibi oldu.”

DÖRT KİŞİ DOĞRULADI

Erhan Doğan’ın spor salonunda gözaltındaki kadınlara tecavüz edildiğine ilişkin şahitliği üzerine konuyla ilgili yaptığımız araştırmada, aynı tarihlerde sözkonusu spor salonunda gözaltında kalan farklı kişilere ulaştık. Farklı mesleklerden dört kişi, işkence gören kadın çığlıklarının spor salonunda açıkça duyulduğunu, bunun gözaltındaki herkesi dehşete düşürdüğünü belirtti.

Şahitlerden üçü; çığlıkları, kadınların bağırışlarını ve tepkilerini, tecavüz edildiği şeklinde yorumladı. Dördüncü şahit ise mesleği gereği konuya daha vakıf olduğunu, kadınlara cisimle tecavüz edildiğine kanaat getirdiğini belirtti. Şahitler sözkonusu polisleri teşhis edebileceklerini belirttiler.

İSİM VER BIRAKALIM

Erhan Doğan, spor salonunda yaşanan işkecelerin tamamına salonda adli kontrol için görevlendirilmiş kadın doktorun şahit olduğunu ancak hiçbirşeyi raporuna geçirmediğini belirtti:

“Spor salonunun girişinde bir oda vardı. Odanın arka tarafında üç metre mesafede bir masada kadın bir doktor oturuyordu. Bizi kapıdan içeri sokuyorlardı, doktor yanımıza gelmiyordu. Beni adli muayene için kapıdan soktular. Doktor ‘birşeyin var mı’ diye sordu. Yüzüm gözüm kan içinde, işkence yapıldığı belli. Gayri ihtiyari ‘görmüyor musun’ dedim. Polisler ‘doktor hanım tekrar geleceğiz’ diyerek beni odadan çıkardılar. Tekrar dövdüler. ‘Sen konuşmayacaksın biz konuşacağız’ dediler. Odaya döndük. Doktor ‘birşeyin var mı’ diye yine sordu. Yanımdaki polis ‘sapasağam’ dedi. Salona geri döndüm. Kadın doktor salondaki herkese yapılan işkenceyi gördü rapor etmedi.”

HAKİME ANLATAMADIM

Mahkemeye sevkedildiğinde kendisine işkence yapan polislerin de yanlarında bulunduğunu belirten Erhan Doğan, bu nedenle hakime işkenceyi anlatamadığını, tekrar gözaltına alınmak korkusuyla bir an önce tutuklanıp cezaevine gitmek için duruşmada sessiz kaldığını belirtiyor.

HAKKIMI ARAYACAĞIM

İşkenceci polisleri teşhis edebileceğini ve kayıtlardan polislerin bulunabileceğinin altını çizen Erhan Doğan, hukuk önünde hesaplaşmak için herşeyi yapacağını anlatıyor.

[Cevheri Güven] 15.7.2020 [Bold Medya]

"KHK’lı olmak topyekün bir zulümdür"

15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL’le birlikte çıkarılan KHK’lar 140 bin kişiyi işsiz bıraktı. "İşimi geri istiyorum" eylemini sürdürmekte kararlı Nazan Bozkurt’un hikayesi, Türkiye’de KHK mağduriyetine ayna tutuyor.
KHK’lı Nazan Bozkurt: Ev hapsini kabul etmiyorum!

"Anne babadan alınan harçlıkla geçinmektir KHK’lı olmak. İşini geri istediğin için yerlerde sürüklenmek, tekmelenmektir KHK’lı olmak. Sürekli şiddete maruz kalmaktır."

Bu sözler Çankaya Nüfus Müdürlüğü’ndeki işinden OHAL kararnamesiyle Ocak 2017’de çıkarılan 36 yaşındaki Nazan Bozkurt’a ait. Nüfus memuru Bozkurt, 33 yaşındayken kaybettiği işini geri kazanmak için 3,5 yıldır Ankara’da İnsan Hakları Anıtı önünde eylem yapıyor. İşini geri kazanmak için yargıya da başvuran ancak sonuç alamayan Bozkurt, neden ihraç edildiğine ilişkin bugüne kadar somut bir gerekçe de öğrenebilmiş değil.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Türkiye’de, darbeden sorumlu tutulan Fethullah Gülen yapılanmasıyla ‘daha etkin mücadele' gerekçesiyle 20 Temmuz’da Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi.

Üç ay süreceği belirtilen OHAL, iki yıl sürdü. OHAL’in hükümete tanıdığı en önemli yetki kanun hükmünde kararname (KHK) çıkarma yetkisiydi. OHAL döneminde 32 KHK çıkarıldı.

İçişleri Bakanlığı verilerine göre bu kararnamelerle 160 bin kişi hakkında gözaltı işlemi yapıldı, 70 binden fazla kişi tutuklandı, 155 bin kişi hakkında "silahlı örgüte üye olmak suçundan" soruşturma açıldı.

OHAL KHK’larıyla 125 bin 678 kişi "örgüt bağlantısı ya da örgüt desteği" gerekçesiyle kamudan ihraç edildi. 5 bin 705’i akademik kadro olmak üzere üniversitelerden ihraç edilenlerin sayısı da 7 bin 80’i buldu. Özel sektörden ihraçlarla birlikte Türkiye’de KHK’lı işsiz sayısı 140 bine ulaştı.

"Örgütün memur kanadı"

10 yıllık nüfus memuruyken, hakkında herhangi bir idari ya da adli soruşturma yokken ihraç edildiğini belirten Bozkurt, neden ihraç edildiğini öğrenmek için devletin hemen her kurumuna başvurduğunu anlatıyor:

"Kendi araştırmalarım sonucunda beni siyasi şube polislerinin ihraç ettirdiğini öğrendim" iddiasında bulunan Bozkurt için "işini geri alma mücadelesi" de o anda başlıyor.

DW Türkçe’ye yaşadıklarını anlatan Bozkurt, "Bir örgütün memur kanadında 10 yıldır çalıştığımı iddia etmişler. Ama gelin görün ki; o 10 yıl boyunca bir tek polis bana tek soru sormamış, soruşturma açmamış. Demek ki darbeyle oluşturulan ortamda muhalifleri ihraç peşine düşmüşler" diyor.

Bozkurt, neden ihraç edildiğine ilişkin somut bir gerekçe öğrenemeyince KHK’yla ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve arkadaşlarının işlerini geri almak için İnsan Hakları Anıtı önündeki eylemleriyle adını duyuran "Yüksel Direnişi"ne katılmaya karar verdiğini söylüyor.

3,5 yıldır süren direniş

Nazan Bozkurt, Şubat 2017’den beri "İşimi geri istiyorum" eylemi yapıyor. Onlarca KHK’lı da ona eşlik ediyor. Bir dönem etrafı bariyerlerle kaplı olan İnsan Hakları Anıtı onun da eylem alanı. Ama daha eylem önlüğünü giyer giymez polisler tarafından engelleniyor. Bozkurt bu eylemlerde "binlerce kez" gözaltına alındığını söylüyor.

Bozkurt, eylemlerde gördüğü polis şiddetine dikkat çekerek Türkiye’de KHK’lı olmayı şöyle tanımlıyor:

"KHK’lı olmak; göz kemiğimin kırılmasıdır, saçlarımın yolunmasıdır, devamlı bir şiddete maruz kalmaktır. KHK’lı olmak topyekün bir zulümdür."

Yürüyüş ve gösteri kanununu ihlal etmekten hakkında açılan tüm davalardan beraat eden, hakkındaki yüz binlerce liralık para cezalarını iptal ettirdiğini anlatan Nazan Bozkurt, "Polisin elinden gözaltı sebebini aldık ama şimdi de konu dışı konuştuğumu gerekçe gösterip eylemimize müdahale ediyorlar" diye anlatıyor.

Polisin "konu dışı" olarak tanımladığı konuşmaları ise Nazan Bozkurt’un her eylemini bir OHAL mağduru gruba ithaf ederken sarf ettiği ya da Türkiye’deki hak ihlallerine gönderme yaptığı sözleri.

Bozkurt, polis tarafından nasıl engellendiğini "Mesela Nadira Kadirova’dan bahsediyorum, -AKP’li milletvekilinin evinde ölü bulundu bu kızcağız- diyorum polis hemen geliyor, konu dışına çıktığımı söylüyor, saldırıyor. Şimdi de salgın bahanesi var. Bir kişinin eylem yapması halk sağlığını tehdit ediyormuş ama 10 polis gelip bir kişinin üstüne çullanıp onu sürükleyince halk sağlığını tehlikeye atmıyormuş" sözleriyle özetliyor.


OHAL Komisyonu ne yapıyor?

Türkiye’de en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi, OHAL kararları için başvuru kabul etmeyeceğini açıkladığı için meslekten ihraç edilen tüm KHK’lılara OHAL Komisyonu’nu işaret etti.

OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu Temmuz 2017’den beri çalışıyor. 3 Temmuz 2020 itibarıyla komisyona yapılan başvuru sayısı 126 bin 300 olarak kayıtlara geçti.

108 bin 200 başvuruyu karara bağlayan komisyon, sadece 12 bin 200 başvuruyu olumlu buldu. 96 bin başvuruyu reddeden komisyon 18 bin 100 dosya üzerindeki inceleme sonuçlarını yakında duyurmaya hazırlanıyor.

Nazan Bozkurt, işine geri dönmek için komisyona başvuran ancak geri çevrilen binlerce KHK’lıdan biri olduğunu da hatırlatıyor:

"Başvurum reddedildi diye değil, 2017’de işten atılmamın gerekçesi olarak 2018 ve 2019’da hakkımda açılan soruşturmaları gösterdikleri için komisyona güvenmiyorum."

Böylesi bir gerekçenin kabul edilemez olduğunu ve direnmeye devam edeceğini anlatan Nazan Bozkurt, işlerine geri dönmeleri için tüm KHK’lılara "eylemden vazgeçmeyin" çağrısı yapıyor.

"Hukuk yolu kapalı"

OHAL Komisyonu 3 Temmuz’da yaptığı açıklamada, mağduriyetlere karşı "etkili bir iç hukuk yolu" olduğuna dikkat çekti. Ancak, idare hukukçusu Prof. Metin Günday, komisyonun "bağımsız olmadığı" görüşünde. Günday, "Tüm üyeleri cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Komisyon kararına karşı sadece idari mahkemelere itiraz ediyor KHK’lılar ancak oradan da doğru düzgün sonuç çıktığını görmüyoruz" diyor.

Günday, komisyonun başvuru incelemesi yaparken KHK’lılara "kendini savunma" hakkı tanımadığını da ekliyor. Komisyonun örgüt bağlantısı ve irtibatını nasıl değerlendirdiğinin belli olmadığına dikkat çeken hukukçu, "OHAL Komisyonu'yla KHK’lılara hukuk yolu çoktan kapandı" diye konuşuyor.

OHAL Komisyonu ise "Terör örgütlerine, güvenliğe karşı yapı ve gruplara aidiyet, iltisak ve irtibatı derinlemesine incelediklerini" savunuyor.

[Samanyolu Haber] 15.7.2020

Mağdurlar hak isterse , Ekonomimiz çöker [Safvet Senih]

Türkiye’deki mahkemelerde gözlemcilik yapan bir raportör: “Hizmet hareketinin masum insanları mahkemede ifade verirken ve hâkim ve savcılarla tartışırken bakıyorum onlar hakim ve savcı, mahkemenin hakim ve savcıları da mahkûm gibi… Onun için o tahsilli, birikimli insanları konuşturmamaya bakıyorlar… Bugün bu haksızlık ve hukuksuzluklar yüzünden yurt dışına çıkan mazlum ve masum insanlar eğer isterlerse, Türkiye’ye dönebilirler ve haklarını, tazminatlarını alabilirler. Zaten almak isterlerse, Türkiye’nin ekonomisi çöker yani o kadar çok alacaklı olacaklar… Ama bu hukuksuzlukları yapanlar yurt dışına kaçsalar bile bir daha dönemezler çünkü yerleri hapisaneler olur…” diyor.

Faruk Mercan, M. Fethullah Gülen (Allah Yolunda Bir Ömür)  isimli kitabında diyor ki: “Bu kitap 80 yaşında hala kendisini insanlığın istifadesine hazır tutan Fethullah Gülen’in Tarihi İpek Yolu üzerindeki bir köyde başlayan ve Pensilvanya’nın Saylorsburg kasabasına uzanan, hayat hikayesini anlatıyor.

“Oksford Üniversitesinin 2015 yılında yayınladığı ‘One İslam, Many Msulim Worlds’ kitabının yazarı Profesör Raymond William Baker şöyle diyor: ‘Yirminci Yüzyıl sonları, İslam dünyası için çok kötü bir ÇÖKÜŞ  DÖNEMİ  oldu ve bu bozgun Yirmi Birinci Yüzyılın başında da devam ediyor. İslam dünyasının makul SESLERİ, bu çağı 1400 yıllık İslam Tarihinin en kötü dönemi olarak nitelendirmektedir.”

“Fethullah Gülen işte bu MAKUL  SESLERDEN  BİRİDİR  ve hayatını, İslam Dünyasının bu çöküş dönemini bir RÖNESANS  DÖNEMİNE  adadı. Binlerce öğrencisi ve takipçisi şimdi dünyanın yedi kıtasında onu takip ediyor.

“İngiliz Profesör Simon Robinson, 2007 yılı Kasım ayında ziyaret ettiği Fethullah Gülen için ‘Türk Einstein’i ifadesini kullanmıştı. Gülen’in Pensilvanya’da yaşadığı mekan, ömrünün son 22 yılını Amerika’da geçiren Albert Einstein’in Princeton’daki evine, 1,5 saat mesafede. Einstein’in bugün müze olan iki katlı mütevazi evi gibi, Gülen de Pensilvanya’nın Saylorsburg kasabasında küçük ve sade bir mekânda kalıyor.

“1932 yılı Aralık ayında Almanya’yı terk eden Einstein, HİTLER’İN  İKTİDARA  gelmesinden sonra bir daha Almanya’ya dönemedi. Hitler’in adamları Einstein’in evini bastılar. Einstein’in evinde komünistlere ait silahları arıyorlardı. Silah bulamadılar, kaçakçılıkta kullanılır diye Einstein’in küçük botuna el koydular… Einstein’in Hitler’e cevabı şöyleydi: ‘Komünistlerin silahlarını bulmak için bastıkları evimde sadece ekmek bıçağı buldular ve el koydular.”

“Nazi Rejiminin bir dergisi, Almanya’nın düşmanları listesinde Einstein’ın ismini de yayınlıyor, suçlarını sıralıyor ve şu notu düşüyor: ‘Henüz idam edilmedi.’

“New York’taki Alman Konsolosu, yakın dostu Einstein’ı şöyle uyarıyordu: ‘Eğer Almanya’ya dönersen, seni saçlarından tutup sokaklarda, yerlerde süründürürler.’

“Einstein, Nazilerin iktidara gelmesinden önce Almanya’yı terk etmiş olmasa, muhtemelen hapislere atılacak, belki de öldürülecekti. Nazi Rejimi Einstein’in akrabalarını tutukladı.

“1993’te Amerika’ya gelen Einstein 20 yıl öğretim üyeliği yaptığı Princeton Üniversitesine yürüme mesafesindeki evinde 18 Nisan 1955 günü 76 yaşında öldü. O dünya bilim tarihine ismini altın harflerle yazdırıp Nobel Fizik Ödülü alırken, Hitler geride insanlık tarihinin en büyük enkazlarından bırakarak Berlin’deki sığınakta İNTİHAR  ETTİ.

“Hitler’den 70 yıl sonra Türkiye’de siyasal İslamcıların kurduğu rejim pek de farklı değildi. İslam toplum tarihi üzerine çalışmaları ile tanınan Columbia  Üniversitesi  öğretim üyesi Prof. Richard Bulliet, ‘Türkiye’de yaşananlara Nazi Almanyası dışında bir örnek bulmak çok zor… Hitler’in Yahudi karşıtlığının hiç olmasa bir mantığı vardı. Erdoğan’ın Fethullah Gülen’e, Hizmet hareketine düşmanlığı ise ideolojisiz bir kişisel kine dayanıyor.’ diyor.

“Gülen’in, 1970’li yıllarda konuşma ve vaazlarında en çok ismini zikrettiği bilim adamlarından biri Einstein’dır. Gülen, Einstein’in fizik dehası ile birlikte Allah’a inanan bir bilim adamı olması ve mütevazi kişiliği üzerinde duruyordu.

“Albert Einstein’in 675 sayfalık biyografisini yazan Walter İsaacson’un etkileyici bir şekilde anlattığı gibi Einstein, Allah inancı çok kuvvetli bir bilim adamıydı. Einstein, Hitler rejimine karşı sesini yükseltti ve her zaman demokrasiden, insan haklarından yana tavır aldı. Gülen’in bugün Erdoğan rejimine ve bu rejimin desteklediği radikal gruplara karşı demokrasi ve insan hakları destekleyen duruşu gibi…”

Faruk Mercan’ın bu güzel çalışmasından  istifade edeceğimiz çok meseleler var…

[Safvet Senih] 15.7.2020 [Samanyolu Haber]

Ümitle engelleri aşma [Mehmet Ali Şengül]

İnsan bir yolcudur, âlem-i ervahtan rahm-ı madere, oradan dünyaya, berzah aleminden; sırat, mizan ve mahkeme-i Kübrâ’ya, netice itibariyle ya cennete veya ...

İnsan doğduğu gün ömründen bir yaprak kopmuştur. Allah’ın hoşnut ve rızasına uygun bir hayat yaşaması, kabiliyetlerinin hayırda inkişâfına bağlıdır. Bu noktada anne, baba ve rehberlerin ciddi sorumlulukları vardır.

Şayet insanın ruhu, akıl ve irâdesi vahy-i İlâhi ile beslenirse, bunları ücretsiz insana emânet eden, mülkün gerçek sâhibi Allah’a tevekkül ve teslimiyet içinde, rızâ-i İlâhi gözeterek îmanda, ahlakta,hakkı tutup kaldırmada ve o yolda başa gelen her şeye katlanmada sabrederse, mânen terakki eder, mutluluk ve huzuru elde etmiş olur.

Allah (cc); “Sakın yılmayın, üzüntüye kapılmayın, eğer iman ediyorsanız mutlaka üstün gelirsiniz!”( l-i İmran, 139)buyurmaktadır.

İnsanlar bu ilahi fermana kulak verir, O’nun dinini yüceltme adına kullarına Allah’ı sevdirir, yüce ve kutsi bir mefkûreye hizmet etme gibi şerefli ve üstün bir konuma sâhip çıkarlarsa; “kimseden yılmayın, kimseden korkmayın, sadece Ben’den korkun” ( l-i imran, 175) buyuran Allah’a (cc) itaat etmiş ve rızâsına ermiş olurlar.

“Rabbiniz tarafından mağfirete, genişliği göklerle yer kadar ve muttakiler için hazırlanmış bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun!”

“O muttakiler ki bollukta da, darlıkta da Allah yolunda harcarlar.Kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.”(Al-i İmran,133-134) buyurmaktadır.

İnsan normal dönemlerde içinden gelerek; ‘Allah’ım ne olur son nefeste îman ve şehâdet lütfeyle’ der yalvarır, o talep ettiği şey karşısına çıkınca da biraz zorlanır.

Cenâb-ı Hak: “Allah, sizin içinizden cihat edenlerle, sabır gösterenleri ortaya çıkarmadan, kolayca cennete gireceğinizi mi zannettiniz?”

“Siz ölümle yüz yüze gelmeden önce şehit olmayı temenni etmiştiniz. İşte şimdi onu ayan beyan gördünüz”(Al-i İmran,142-143) buyurup, işin ciddiyetini hatırlatıyor.

Efendimiz’in (sav), Uhud’da ruhunun ufkuna yürüdüğü haberi yayılınca, mü’minler mahzun ve mükedder olup üzüntüden iki büklüm hale geldiler. Münâfıklar ise, dinden uzaklaşma düşünceleriyle beraber, çeşitli planlar ve ayak oyunları yapmaya başladılar.

Peygamber de bir beşerdir, her insan gibi O’da (sav) ölümü tadacaktır ve tatmıştır. Ama din, kıyâmete kadar bâkidir. Böylesine ebedî ve Allah’ın tasarrufunda olan bu din, fâni şahıslara bina edilemez.
“ … kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsinki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidâyetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandırır.”(Al-i İmran, 144)buyurarak, nifak şebekesinin planlarını deşifre ediyor.

“Nice peygamberler gelip geçtiki onlarla beraber, kendilerini Allah’a adamış birçok rabbaniler savaştı. Onlar, Allah yolunda başlarına gelen zorluklar sebebiyle asla yılmadılar, zayıflık göstermediler, düşmanlarına da boyun eğmediler. Allah böyle sabırlı insanları sever.”

“Evet onların bu durumda dedikleri sadece şu oldu: ‘Ey bizim Kerim Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affet! Ayaklarımızı hak yolda sabit kıl ve kafirler güruhuna karşı bize yardım eyle!”

“Allah da onlara hem dünya mükâfatını, hem de o güzelim ahiret mükâfatını verdi.Allah elbette muhsinleri, hep iyi davrananları sever.”(Al-i İmran;146,147,148)

Asırlar sonra aynı yolda Efendimiz’e (sav) vâris olma şerefiyle müşerref hasbî, fedâkar, muhlis ve muhâcir olma şerefine ermiş, medresey-i Yusufiye’de Hz.Yusuf gibi iftiralara maruz kalarak, hapishane köşelerinde çocuk, hasta, ihtiyar, kadın ve erkek gönül erleri ve kalp mimarları olan kardeşlerimiz de iftira ve isnatlarla, bilâ suç (suçsuz) hapishanelerde tutulmakta ve sabır kahramanları olarak tarihe geçmekte, hayru’l halef nesillere örnek olmaktadırlar.

Cenâb-ı Hakk;“Ey iman edenler! Dini inkâr edip de Allah için seferde ölen veya gazalarda öldürülen arkadaşları hakkında:“Bizim yanımızda olsalardı ne ölürler, ne de öldürülürlerdi” diyenler gibi olmayın.Allah bunu, onların gönüllerinde bir hasret, bir yürek yarası olarak bıraksın diye yaptı.Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah bütün yaptıklarınızı görür.”

“Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Bilin ki Allah tarafından bir mağfiret ve rahmet, bütün insanların topladıkları mallardan daha hayırlıdır.”(Al-i İmran; 156,157) buyurmaktadır.
Münâfıklardan bazıları, mü’minlerle birlikte savaşa katıldıklarına pişman olmuşlar ve “Yönetimde rolümüz olsaydı, tekliflerimiz kabul edilseydi, böyle perişan olmaz, bu kadar ölü vermezdik.”diyorlar. Ve kâinatın yaratılış vesilesi İnsanlığın İftihar Tablosu Peygamber Efendimiz’i (sav) itham ediyorlar ve mü’minlerin de moralini, mâneviyatını bozuyorlardı.

Efendimiz (sav) her icraatında ashâbıyla istişare ediyordu. İstişarenin hakkını vererek galibiyete göre hüküm veriyordu. Meselâ; Uhud’da şehir dışına çıkmak yerine, Medine’de kalarak savunmayı uygun görmesine rağmen, karşı görüş gâlip gelince dışarıya çıkıldı ve yetmiş kadar şehit verildi. Kendisi de yara almış olmasına rağmen kimseyi tenkit etmedi ve kırmadı.

Cenâb-ı Hak buyuruyor ki; (Habibim)“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşâvere et! Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et! Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.”(Al-i İmran, 159)

İnsanlar tarih boyu bu ve benzer imtihanlara maruz kalmışlardır. Bu türlü hadiselerde ye’se düşmemeli, ümitler Allah’a olan tevekkül, teslimiyet ve sabırla güçlendirilmelidir. Aynı zamanda sebeplerde kusur işlemeden sorumluluk ve mes’uliyet  şuuruyla dualar kalpten yapılmalı; zâlimlerin ve ihanet şebekelerinin her türlü plan ve projesi karşısında da onları Allah’a havale etmeli ve yardımı sadece O’ndan (cc) beklemelidir.

Hz.Yunus (as) içtihad ederek, Allah’a baş kaldırıp isyan eden kavminden ayrılıyor.  si ve tâğî kavminin başına gelecek musibetleri sezmiş olacak ki, bu kararı veriyor.Başına gelenler mâlum, neticede kendini  balığın karnında buluyor. Öyle dua yapıyor ki, ilâhi huzurda kabul görüyor ve necata eriyor. Kavmi, kendilerini Hakk’a dâvet eden Hz.Yunus (as)’u kaybedince aklı başında olanlar; insanları imana, ahlâka, adâlete, kardeşliğe, sevgi, şefkat ve merhametle muâmeleye dâvet ediyor ve yüzbinlerce insan tövbe edip hidâyetle şerefleniyor.

Şecere-i yaktin altında kendini toparlayan Hz.Yunus (as) kavmine geldiğinde, yüzbinlerce insanın Allah’a îman ve itaat içinde olduklarını görünce, kendi zellesini görüyor ve Allah’tan af ve mağfiret diliyor.

Dâvâya gönül veren, o günün ağır şartları altında yurt dışında açılan eğitim kurumlarında boğaz tokluğuna vazife yapan, kahraman öğretmenlerden biri olan merhum Adem Tatlı bey, onsekiz ay maaşını alamamış. Kendisine “Bu kadar zaman nasıl geçindin?” denilince; “Nöbet mahallim olan okulumu ve talebelerimi terkedemezdim. Okulu paydos ettikten sonra taksicilik yaptım, hanımefendi de bir iş bulup çalıştı, böylece geçimimizi sağladık.” demişti.

Bu kahraman merhum Adem bey, irşat ve tebliğ vazifesi için gittikleri yerden dönerken, trafik kazası geçirerek vefat etmişti. (Allah bütün vefat eden ehl-i imanla beraber kardeşimize de rahmet eylesin!) Cüzdanından çıkan vasiyetnamede; “Birgün buralarda vefat edersem, beni ülkeme götürmeyin. Burada okulum bahçesine defnedin. Çünkü kıyamete kadar talebelerin seslerini duymak istiyorum.” diyordu ve öyle gerçekleşti.

Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, nöbet mahallini terk etmeden dişini sıkıp müsbet mânâda, kavli leyyinle insanlara gerçekleri anlatmak gerekiyor. Peygamberlerin ve onlara tâbi olan vârislerinin vazifesi, Hakkı tebliğ ve temsildir. Kalplere îmanı koyacak olan ve niyetlerini gizli açık bütün teferruatıyla bilen, kulun akıl ve irâdesini nerde, nasıl kullanacağına nigâhban bulunan sadece Allah’tır.

İnsan başa gelen musibetlerin ve sıkıntıların farkına varır ve rızâ ile karşılarsa, kalben Allah’a yaklaşıp, îman erkânını; ibâdetle, hayır ve hasenatla güçlendirirse, aynı zamanda çaresizliğe sabredip Allah’a tevekkül ve teslimiyetle teveccühte bulunursa o zaman, Allah’ın inâyet ve nusreti imdada yetişir ve –inşallah- saâdet-i dareyni elde etmiş olur.

[Mehmet Ali Şengül] 15.7.2020 [Samanyolu Haber]