“15 Temmuz’da bir cunta devletin başına geçti, istediğini hapse attırıyor” [Selahattin Sevi]

TSK'dan ihraç edilen Deniz Kurmay Binbaşı İsmail Gülmez: 15 Temmuz'da bazı gemilere açık denize çıkma emrini veren Balyoz'dan hüküm giymiş bir albaydı. O da 15 Temmuz sonrası, terfi etti, amiral oldu. Onların verdikleri meşru emirlere itaat edenler darbeci oldu, ihraç edildi.

SELAHATTİN SEVİ 20 Ağustos 2020 KRONOS ÖZEL

II. BÖLÜM

Dün başladığımız ve “Ulusalcı askerler TSK’ya tuzak kurdu” başlığı ile verdiğimiz söyleşiye devam ediyoruz.

15 Temmuz’da  muvazzaf bir rütbeli asker olarak görevinin başında olan, sonrasında ise TSK’dan ihraç edilen Deniz Kurmay Binbaşı İsmail Gülmez, ordu içindeki Ulusalcı-NATO’cu savaşını, ‘darbe girişimi’ gecesi yaşananları, üst düzey komutanların kendi silah arkadaşlarına neden ve nasıl işkence talimatı verdiğini anlatmıştı

İhraç Binbaşı İsmail Gülmez Kronos’un sorularını yanıtlamaya devam ediyor:

15 Temmuz gecesi siz neredeydiniz? Darbe girişimi söylentileri çıktığınızda ne düşündünüz?

Darbe girişimi söylentileri çıktığında, normal bir darbede olmayacak şeylerin olması, köprünün canlı yayında kapatılması, Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın televizyonlara çıkıp konuşabilmesi bana şüpheli gelmişti. O gece kendi aramızda konuşurken “Bu devirde darbe mi olur? Bir şeyler dönüyor, ama bakalım” dediğimi hatırlıyorum.

Gülmez, BLACKSEAFOR-2005 tatbikatında TCG YILDIRIM Fırkateyni’nde. Arka planda Bulgar korveti BGS BODRI.

O gece gemiyle Gölcük’e geri dönüyorduk. Gebze civarına geldiğimizde saat 21.30 civarı başımızda bulunan komodor bize “Gölcük’te terör saldırısı ihbarı alındığından, geri dönün; Marmara’ya intikal edin” emrini verdi. Önceden bahsetmiştim MİT’ten gelen istihbarat ikazları sayesinde terör saldırısı olma ihtimalini yüksek görüyorduk zaten. O yüzden bu ihbara şaşırmadık ve verilen emri uygulamada tereddüt etmedik, çünkü bu tip saldırılara karşı gemiler için en korunaklı yer açık denizdir; biz de açık denize çıkıyorduk. Daha sonra televizyonlarda darbe girişimi söylentileri çıktığında da üzerimize alınmadık.

TERÖR ALARMI VERENLER AMİRAL ODU, MEŞRU EMİRLERE UYANLAR İHRAÇ EDİLDİ

Neden peki? Neden darbe söylentileri çıktığında üzerinize alınmadınız?

Çünkü biz terör saldırısından korunmak için denize çıkmıştık. Meğerse tuzağı kuranların amaçları, terör saldırısı deyip bizi seyre çıkarmak ve sonra darbeye destek olmak için denize çıktınız demekmiş. Zaten, Gölcük’te SABKOR Turuncu ilan eden, yani terör alarmını veren de Balyoz davası hükümlüsü bir tuğamiraldi. Yalçın Payal. Hala tuğamiral olarak görevde. Bizim gemiye ve diğer bazı gemilere açık denize çıkma emrini veren de Balyoz’dan hüküm giymiş bir albaydı. Levent Kerim Uça. O da 15 Temmuz sonrası, terfi etti, amiral oldu, son şurada emekli oldu. Onların verdikleri meşru emirlere itaat edenler darbeci oldu, ihraç edildi.

Bulunduğunuz gemide bir kriz ya da çatışma yaşandı mı, gemi komutanı neler yaptı?

Bizim gemide kriz durumu yaşanmadı. Gemi Komutanımız süreci soğukkanlılıkla yönetti. Dediğim gibi Balyoz davasından hükümlü amiral tarafından Gölcük’te SABKOR Turuncu ilan edildi, yani terör saldırısı yüksek ihtimal. Yine Balyoz hükümlüsü albay tarafından bize açık denize çıkma emri verildi. Biz de MİT’ten aylar öncesinden gelen mesajların etkisiyle zihnen hazırlandığımız için gayet normal karşıladığımız bu emirleri uyguladık. Biliyorsunuz, 15 Temmuz öncesi yaklaşık bir yıldır, askeri birlikler, polis karakolları, askeri servis araçları dahil pek çok hedefe terör saldırısı olmuştu. Yani terör saldırısı bekliyorduk. Bu arada, Sıkıyönetim Emri bize gelmemişti. Bizim gemide İntranet dediğimiz askeri internet sağlayan cihaz bozuktu. Bu mesaj da telsiz devreleri üzerinden değil de intranet üzerinden gönderildiği için biz almadık. Birliğin başında bulunan, bize açık denize çıkma emri veren Balyoz hükümlüsü albay, başka bir gemide, o mesajı aldı ve durumun da ne olduğunu, daha doğrusu ne gösterilmek istendiğini biliyor, ama bize herhangi bir emir vermedi.

AÇIK DENİZE ÇIKMA EMRİNİ VEREN BALYOZ HÜKÜMLÜSÜ ALBAY BİZE BİLGİ VERMEDİ

Size açık denize çıkma emri veren Balyoz hükümlüsü albay neden daha sonra bilgi vermedi?

Çünkü o gemiler tuzağa düşürülecek. Bu arada, Gölcük’te konuşlu 13 gemi o gün seyirdeydi, gemisi kalkarken yetişemeyen tek komutan Casusluk ve Fuhuş davasında adı geçen bir yarbay. Bunlar hep tesadüf tabii (?!) Ayrıca, gemiler üzerinde yetkisi olan Donanma Komutanı, Deniz Kuvvetleri Komutanı, Harp Filosu Komutanı gemiler dönsün diye herhangi bir emir vermiyor. Hatta mahkeme tutanaklarında geçen ifadelere göre “Gemiler o gece sözde derdest edilen İskender Yıldırım’ın bilgisi dahilinde kaldırıldı”. Emin Gürses’in AKİT TV’ye verdiği bir röportaj var. 17-25’ten bahsediyor, sonra 15 Temmuz’a geçiyor ve diyor ki: “Onu da milli güçler tetikledi. Üç tane tankı iteledi, sonra yalnız bıraktı.” Aynı o şekilde, “Gemileri limandan iteleyip, sonra bunlar darbe girişiminde bulundu” dediler. Buna rağmen o konuda yetkisiz olan Donanma Kurmay Başkanı, ki o gece terör alarmını vererek gemilerin birliklerine, gemilerine gelmesini sağlayan kişidir, 02.30 civarında intranet üzerinden basit bir chat mesajı göndererek “Gemilerin limana dönmelerini” emretmiş. Hem terör saldırısı ihbarı var diyor, hem de geri dönün diyor. Bu mesaj da intranetimiz olmadığı için bizim gemiye gelmedi. Dahası gelse de bir şey değişmeyecekti. Çünkü o emrin hemen sonrasında limana geri dönen gemilere ateş açılacağı anonsu yapıldı.

HEM ‘GEMİLERE DÖN’ EMRİ VERDİLER HEM DE ‘DÖNEN GEMİLERE ATEŞ AÇILACAK’ ANONSU YAPTILAR 

Yani hem gemilere dönün çağrısı yapıldı hem de dönen gemilere ateş açın emri mi verildi?

Evet, Yalçın Payal’ın 02.30’da verdiği bu emirden sadece bir dakika sonra 02.31’de Gölcük İşaret İstasyonu telsiz üzerinden “Gölcük’e dönen gemilere ateş açılacaktır” anonsu yaptı. Bu durumda limana dönemezsiniz. Hatta bir hücumbot komutanı her şeye rağmen limana dönme kararı alıyor, ancak limanda silahlı askerleri görünce, çatışma çıkmaması için açık denize geri dönmek zorunda kalıyor. Sonra bu anonslar sürekli devam ediyor. “Gölcük’e dönen gemilere ateş açılacaktır.” “Gölcük’e dönen gemilere ateş açılacaktır.” Bu anonsları da tuzakçı grup yaptırıyor. “02.30’da yetkisiz kişilerin ağzından gemiler dönsün emrini verenle, 02.31’de dönen gemilere ateş açılacaktır” diyenler aynı grup. Asker oldukları için denizdeki askerlerin nasıl tepki vereceklerini biliyorlar. Hiçbir komutan gemisini ve personelini gereksiz yere tehlikeye atmaz. Limanda bir tehdit varsa, limana girmez. Tuzakçılar da gemilerin denizde kalmasını istiyorlar aslında. Yetkililer sessiz kalırken, yetkisiz kişilerin ağzından hem geri dönün diyorlar hem de geri dönülmemesi için her şeyi yapıyorlar. “Biz emir verdik, dönmediler” demek için böyle yaptıklarını düşünüyorum. Nitekim iddianamelerde, bilirkişi raporlarında sanıklara aynen bu suçlama yöneltildi.

GÖREVE GİTMİYOR ÇÜNKÜ BİLİYOR Kİ GİDENLER DARBECİ İLAN EDİLECEK

Kim veriyor SABKOR Turuncu, yani terör tehdidi ihtimali alarmını?

Tuğamiral olan Yalçın Payal, Gölcük’te SABKOR Turuncu ilan eden, yani halk diliyle terör saldırısı olacağına dair alarmı, ihbarı veren şahıs. Bu alarmı verdikten sonra evinde bekliyor. Uzmanlar, erler, astsubaylar, subaylar gemilerine koşuyor, karada görev yapanlar birliklerine koşuyor. Yalçın Payal evinde bekliyor. Neden görev yerine gitmiyor? Çünkü gidenler darbeci ilan edilecek, bunu biliyor.

Sonrasında o kadar yetkili oramiral, tümamiral varken gemiler üzerinde yetkisiz bir tuğamiral olan Yalçın Payal gemilere dönün diye emir veriyor. O karışıklıkta bu kişinin doğru söylediği nereden anlaşılsın? Zaten chat mesajını herhangi biri de onun adına yazabilir. Chat mesajında gerçekten o kişinin o emri verdiğini bile anlayamazsınız. Chat sadece koordinasyon maksatlı kullanılır. Ki sadece büyük gemilerde olan, o gece imkânı olmasına rağmen, arızalı olması veya eksik personelle seyre çıktıkları için o cihazı açamayan gemileri de hesaba katarsak çoğu gemide olmayan bir sistem üzerinden chat mesajı gönderiyorsunuz. 13 gemiden sadece yanlış hatırlamıyorsam 4’ü bu chat mesajını alıyor. Amaç zaten mesajı almaları değil, tam tersi biz emir verdik diyecek bir argümanları olsun, ama onlar dönmediler diyebilmek.

Bu emri Donanma Harekat Odası’ndaki Vardiya Amiri Ufuk Koç Binbaşı neden tüm gemilere ulaştırmadı. Zaten kritik noktalara hep malum davalarda yargılanan adamlar konmuş, bu binbaşı da öyle. Böyle ciddi durumlarda “Harekat Yıldırım” dediğimiz çok hızlı işlem yapılan telsiz devreleri üzerinden resmi imzalı, yazılı mesaj gönderilir. Ama öyle yapılmadı, en gayri ciddi sistem üzerinde chat mesajı gönderildi. Dediğim gibi “yarım ağızla” geri dönün diyor, hem de “dönen gemilere ateş açılacaktır” anonsu yaptırıyorlar. Maksat dön dedik, dönmediler diyebilmek.

15 TEMMUZ’DA BİR CUNTA DEVLETİN BAŞINA GEÇTİ, İSTEDİĞİNİ HAPSE ATTIRIYOR

Süreci iyi yönettiğini söylediğiniz gemi komutanının ne yapması gerekiyordu ve ne yaptı?

Gemi Komutanımız durumu teyit etmek için Deniz Kuvvetleri Komutanına kadar telefon edip, direkt ona ne yapmamız gerektiğini sormuştu: Ama aldığı cevap: “Beklemede kal!”dı. Emrinde bulunduğumuz Levent Kerim Uça da savcılığa verdiği ifadelere göre ne olduğunu bilmesine rağmen ne bizim gemimize ne de o gece bulunduğu TCG YAVUZ’a bir direktif vermedi. Bilinmezliklerin, karmaşanın, bilgi kirliliğinin, menfi manipülasyonun had safhada olduğu o gecede TCG FATİH olarak tek başına kendi kaderine terk edilmiştik. Daha sonra gemi komutanımız Donanma Komutanı Veysel Kösele ile irtibata geçip, ondan TCG YAVUZ’u takip etme emri aldı. Gemi komutanının kısıtlı imkanlarla oradan buradan bilgi alma çabaları ve sorgulamaları ile Veysel Kösele hiç kimsenin telefonunu açmazken, bizim komutanın telefonunu açması neticesinde tuzağa düşürülen tarafta olmadık. Ama çok da bir şey farketmedi, hemen olmasa da zamanla bizim gemideki personelin de çoğu peyderpey ihraç edildi. 15 Temmuz’da ne yapıp, yapmadığınızın bir önemi yok. 15 Temmuz’la bir cunta devletin başına geçti, şu an istediğini suçlu ilan edip, görevden alıyor, hapse atıyor. 02.30’da gemilere geri dön emri veren ile 02.31’de dönen gemilere ateş açılacaktır emrini vererek, gemilerin aslında istedikleri gibi dönmemelerini sağlayan aynı gruptur, dedim. Gemiler ya dönmeyecek, darbeci ilan edilecek; ya da dönecek limandaki asker tarafından ateş altına alınacaklardı.

Gemilere dön emrini verenler kim, dönen gemilere ateş açılacaktır emrini verenler kim?

02.30’da yetkisiz olmasına rağmen gemilere dön emri veren Yalçın Payal’di. 02.31’de dönen gemilere ateş açılacaktır emrini veren de yine Tuğamiral H.İ. H.İ. şu an Kandıra’da müebbet hapis cezası aldı. Bunlar nasıl aynı grup diyeceksiniz. Şöyle ki: H.İ. diyor ki “Ben emirleri direkt Genelkurmay’dan alıyorum” Yani Ulusalcıların kurduğu tuzakta sözde darbe karşıtı Ulusalcılar ile sözde darbe yapan H.İ.ye limana giren gemilere ateş aç emrini veren, defalarca arayıp vur emrin var, sana karşı gelenleri vur diyerek kışkırtan kim ise, bunlar tuzaktaki karşılıklı hamleleri yapanlar. Aslında bunlar aynı grup. Birbirleriyle anlaşmalı. Her ikisinin de yaptıkları tuzağın işlemesini sağlıyor. Bunun daha pek çok örneği var.

Neden öyleyse Tuğamiral H.İ. müebbet hapis cezası aldı?

Çünkü itirafçı oldu. Darbe demedi ama sıkıyönetim ilan edildi ve ben de buna uydum dedi. Zaten kendisine telefonda verilen emirleri yerine getiriyor. Ama dediğim gibi emirleri Ulusalcılar veriyor, çünkü aldığı emirler darbecileri tuzağa çekmeye de hizmet ediyor. Donanma ile ilgili iddianame genel itibariyle H.İ.nin ifadeleriyle şekillendi. Ama gözaltında birlikte olanlar anlatıyorlar: Kendisine çok baskı yapılmış. Dengesiz hareketleri vardı diyorlar. Kandıra’da onunla aynı koğuşta kalan arkadaşım, artık dayanamadık, bu adamı bizim yanımızdan alın dedik diyor. Yani maalesef adamın akli dengesini bozmuşlar sanırım. Duruşmalara katılan bir arkadaşımın eşi de aynı şeyleri söylüyordu. “O adam normal değil” diyordu. Zaten duruşma tutanaklarını okurken de fark ediyorsunuz. Bir amiral o tarzda konuşmaz. Yani bir seviyesi vardır. Sonra mahkeme başkanının sorduğu bazı sorulara cevap veremiyor “Emniyetteki ifademde ne dediysem, ona katılıyorum” diyor. Emniyetteki ifadesini de hatırlamıyor çünkü. Olayı cemaatle de irtibatlandırmak için 2-3 yıl boyunca peyderpey görüştük dediği sivil şahsı tutukluyorlar. O şahıs mahkemede diyor ki “2-3 yıl görüşmüşüz madem. Adımı, işimi, kod adımı biliyor madem. İfadesinde diyor ki sarı saçlı, mavi gözlüydü. Bana bakın sayın başkanım sarı saçlı, mavi gözlü müyüm diyor. Halbuki adam normal kara saçlı, kara gözlü biri.

“Ben bu sivillerle görüştüm” dediği kişiler görüşmediklerini ispatlamak için H.İ.ye soru sormak istiyorlar. O da emniyetteki ifadesinde ne dediğini hatırlamadığı için TEM’de ne dediysem doğrudur diyor. Sivillerin sorularını cevaplamak istemiyorum diyor.

Duruşmalar başlamadan bir ay öncesinden onu koğuştan hücreye alıyorlarmış. Artık ilaç mı veriyorlar, telkin mi yapıyorlar, tehdit mi ediyorlar. H.İ. üzerinden Donanma’da bir darbe girişimi olmuş izlenimi oluşturuyorlar. O gece defalarca vur emrimiz var, karşı geleni vur diyorlar. Allah’tan kimseyi vurmuyor.

 AKINCI ÜSSÜ, HAVA ÜSSÜ, ORADAN GÖLCÜK’TEKİ OLAYLARI YÖNETEMEZSİNİZ

Emirlerin iddia edildiği gibi Akıncı Üssü’nden verilmesi mümkün mü?

H.İ.ye emirleri resmi söyleme göre Akıncı’dan birilerinin, ya da Genelkurmay’dan birilerinin, yani şu an tutuklu herhangi birisinin vermesi mantıklı değil, çünkü bu emirler, o gece gemilerin tuzağa düşmesini, sabaha kadar denizde kalarak, darbeci izlenimi vermelerini sağladı. Mantık olarak mümkün olmadığı gibi askeri planlama açısından da uygun değil. Akıncı’dan gemilerin durumlarını takip edemezsiniz. Akıncı hava üssü çünkü. Yani Akıncı’dan Gölcük’teki olayları yönetemezsiniz. Akıncı ülke çapında yapılacak bir darbeyi yönetmek için de uygun değil zaten. Ancak bir hava harekatı yönetilebilir. O da Hulusi Akar’ın Tayyip Erdoğan’ı almak için helikopterle yaptırdığı fiyasko hava harekâtı olabilir. Ola ki Ulusalcılar bu emirlerin verileceğini önceden bilseler bile zaman olarak bu kadar uyumlu olmazdı. Yani önce Ulusalcı amiral sözde “Dön” emri verirken, sadece bir dakika sonra 02.31’de birilerinin H.İ.ye “dönen gemilere ateş açın” emrini vereceğini bilemezdi. Manipülasyonun da tek bir elden yapılması, emir-komuta birliği olması gerekir. O yüzden gemileri tuzağa düşürecek, sanki iki farklı taraftan verilmiş gibi gösterilen bu emirlerin aslında aynı grup, yani Ulusalcılar tarafından verildiğini, verdirildiğini düşünüyorum.

Yani emirleri aynı kişi vermedi mi? Bu nasıl olabilir?

15 Temmuz’da ses taklidi yapıldığına dair deliller var. Mesela Akıncı üssü komutanı Hakan Evrim kendisinin yerine başka birinin kuleyi arayarak talimat verdiğini ispatlıyor. Hem de 11 defa yanlış hatırlamıyorsam, kuleyi aradığı iddia edilen zamanlarda elinde telefon olmadığına dair kamera kaydını göstererek. Ben aramadığıma göre kuleyi başka bir Hakan Evrim aradı diyor.

Benzer şekilde şu anki Jandarma Genel Komutanı Arif Çetin de Meclis Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadesinde o gece bir binbaşının sesinin kopyalanmış olabileceğinden, daha önce de elektrik kesintisi yaşandığından, bir siber saldırı olabileceğinden bahsediyor.

‘ERDOĞAN ALMANYA’YA KAÇTI’ İDDİASINI, ASKERLERİ KIŞKIRTMAK İÇİN ULUSALCILAR ORTAYA ATTI

Tuğamiral H.İ.ye “dönen gemilere ateş açın” emrini kim vermiş olabilir?

H.İ. “Direkt genelkurmaydan emir alıyorum” diyor ve bana emirleri defalarca kez beni arayarak N.E. iletti diyor. Ve bu arada bu iki amiralin araları bozuk. 1,5 yıldır konuşmuyorlar. O gece bir defa yüz yüze geliyorlar yine konuşmuyorlar. Ama resmi söyleme göre defalarca kez telefon görüşmesi yapıp N.E. Genelkurmay’ın emirlerini H.İ.ye iletiyor. Diyor ki “Donanma Komutanı bir deniz aracı vasıtasıyla Gölcük’e gelecek, tutukla”. Bunun üzerine H.İ. limana silahlı asker koyuyor. Bir ara bir hücumbot yanaşmaya çalışıyor, onun da amacı denizde olduğu için darbeci ilan edilmekten kurtulmak. Ama limanda sözde bir başka darbeci H.İ.’de Donanma Komutanı bu hücumbotla geliyor sanıyor. Hücumbot limana yanaşmaya kalksa H.İ. ateş açtıracak, çatışmadan kaçınarak limandan uzaklaşsa darbeci ilan edilecek. Hücumbotun limana yanaşmaya çalıştığı saat 05.10. Halbuki Donanma Komutanı 02.24’ten beri Marmara’da denizde, TCG YAVUZ’da, enterne edilmiş durumda. Dolayısıyla nasıl oluyorsa sözde darbeci TCG YAVUZ ile darbeci H.İ. arasında irtibat yok. Halbuki sözde ikisine de emirleri A.B. ve N.E. veriyor, bu ikisi o gece aynı mahaldeler. Sonra o hücumbot limandan ayrılıyor, H.İ.’ye yine N.E.’den telefon geliyor. Erdoğan, Almanya’ya kaçtı diyor. Saat kaç? 05.10’dan sonra. 05.30 civarı diyelim. Halbuki Erdoğan 03.34’te Atatürk havalimanına iniyor. TV’ye bağlanıyor. Yani tüm Türkiye biliyor Erdoğan’ın Almanya’ya kaçmadığını. N.E.’de biliyor. Çünkü ifadesinde var. Televizyon açık ve olayları takip ediyorlar. Erdoğan’ın Facetime’dan TV’ye bağlandığını, Atatürk Havaalanına indiğini biliyorlar. Yani Erdoğan Almanya’ya kaçtı bilgisini ve “Donanma Komutanı bir deniz aracıyla Gölcük’e gelecek, tutukla” emrini N.E. değil, H.İ.yi kışkırtmaya çalışan, olayları manipüle eden Ulusalcılar veriyor.

TÜMAMİRAL H.İ’YE DARBE İZLENİMİ VERECEK SANSASYONEL EMİRLER VERDİLER

Emri Ulusalcılar verdiyse Tuğamiral H.İ. neden N.E’yi suçluyor?

Bu iki amiral, H.İ. ve N.E. 1,5 yıldır görüşmüyorlar. Aralarında bir husumet olmuş ve konuşmuyorlar. O gece ile ilgili N.E. diyor ki “Bırakın (Donanma Komutanını tutukla), (Karşı Çıkanları Vur), (Erdoğan Almanya’ya kaçtı)” demeyi, ben H.İ.yi hiç aramadım diyor. Kesin bir dille reddediyor. Ve ben Garnizon işlerini bilmem, bilgim olmayan konularda, benden daha kıdemli olan bir amirale talimat vermem de mantıklı değil diyor. Benim çıkarımım şu H.İ.yi N.E. adına başkası arıyor. Ses kopyalama tekniğiyle onun sesini kopyalamış olabilir. H.İ.yi kışkırtacak, darbe yapıyor izlenimi verecek, sansasyonel emirler veriyorlar. H.İ. de bunları uyguluyor.

Teknik olarak bu mümkün mü? Mümkünse bunu kim yapmış olabilir?

Çok eskiden, 1980’lerde bile mümkün olan şeyler. Kim yapmış olabilir? Bunun için o gece Donanma’daki, Marmara’daki durumu izleyebileceğiniz bir yerde olmanız lazım. İ.İ. adlı bir gemi komutanı var. İfadesinde Aksaz’da olayları yönlendiren bir hücre kurulduğunu söylüyor. Başında Aksaz’daki ve Mersin’deki gemileri seyre çıkardığı halde soruşturma açılmayan Aykar Tekin’in bulunduğu bu hücrede Albay Özden Yazıcıoğlu, Yarbay Ali Tuna Baysal ve Binbaşı Berke Uraz da görev yapmışlar. Bunlar da hep malum davalarda yargılanan isimler. Ali Tuna Baysal ilginç. Normalde bu şahıs 2016’ya kadar TCG BÜYÜKADA Korveti komutanı. Kurmay değil ve fırkateynlerde görev yapmamış. Fırkateynlere de o gemilerde 2’nci Komutanlık yapmış kurmay subaylar komutan yapılıyor normal şartlarda. Ve 2016’da 15 Temmuz’dan önce, Komutanlık stajı dediğimiz eğitimi de almış, komutan olmaya hazır fırkateyn 2’nci komutanları varken, birden Ali Tuna Baysal, Gölcük’te bulunan TCG BÜYÜKADA’dan Aksaz’daki TCG GÖKÇEADA’ya komutan oluyor. Ve TCG GÖKÇEADA’da, 15 Temmuz’da Aykar Tekin komutasında bir hücre kurularak olaylar manipüle ediliyor. Yani herşey çoktan beri planlı. Darbeyi haber aldık da (?), önlemedik (?), yararlandık (?) bile değil. Darbe diye bir şey yok, kontrollü darbe de yok. Kurgu var. Gemiler seyre kaldırılıyor, ancak bunlar hiç soruşturulmuyor. Seçilmiş kişiler tutuklanıp sanık yapılıyor, esas olayı yönlendirenlere dokunulmuyor. Yusuf Kaplan’ın Habertürk’te dediği gibi hükümetle Ulusalcılar (onun deyimiyle Kemalistler) önceden anlaşmışlar. Herkes rolünü oynuyor. Güneyde Aksaz’da böyle bir hücre varken, çok daha göz önünde olan Kuzeyde, Marmara’da böyle bir hücre olmaması biraz garip olmaz mıydı?

NE KADAR HAİNCE BİR PLAN YAPTIKLARINI GÖRÜYOR MUSUNUZ?

Peki Marmara Denizi’nde ne tür manipülasyonlar yapıldı 15 Temmuz gecesi?

Karamürsel Eğitim Merkezi Komutanı Özdem KOÇER, o gece fırkateyn komutanlarını arayarak, Deniz Kuvvetleri Komutanından emir aldığını söyleyerek, olaylara müdahale etmeye çalışıyor. Deniz Kuvvetleri Komutanı gemilere hiçbir emir vermiyor. Hatta bizim gemi komutanı kendisine Emir Subayının ısrarla görüştürmemek istemesine rağmen zor da olsa ulaşıyor ama ona hiçbir şey yapma, beklemede kal diyor. Özdem Koçer ise bizim komutanı arayıp “Gemiler geri dönsün” diyor. Gemiler dönünce de limanda ateşe maruz kalacaklar. Ne kadar haince bir plan yaptıklarını görüyor musunuz?

Tüm bu planları, harekatı kim nereden yönetti sizce?

Bana göre Karamürsel Eğitim Merkezi Komutanlığında veya Yıldızlar Eğitim Merkezi Komutanlığında Marmara’daki ve Gölcük’teki olayları yönlendirmek için bir hücre kurulmuş olabilir. GÖZCÜ dediğimiz bir program var. Bu program kullanılarak TSK yerel ağı üzerinde herhangi bir bilgisayara gemilerin anlık pozisyonları aktarılabilir. Normalde bu birlikler eğitim birlikleri, gemileri takip etmezler, o gece için GÖZCÜ programı kurulu bir bilgisayardan denizlerdeki gemilerin anlık durumlarını takip etmiş olabilirler. KGKM ve GKM dediğimiz komutanlıklar vardır. Bunların o gece hangi bilgisayar IP’lerine taktik resim dediğimiz gemilerin mevkilerini gönderdikleri tespit edilirse bu hücre açığa çıkacaktır. Bu hücreden olaylar manipüle edilmiş olabilir. Eski fırkateyn komutanı Tuğamiral Özdem KOÇER (Şu an görevde Tümamiral), Yıldızlar Eğitim Merkezi’nde çalışan ve Donanma’yı arayıp manipülasyon yapan İsmail Can, Adil Beşorak gibi Ulusalcı subaylar, yine aynı birlikte çalışan eski hücumbot komutanı Yücel DARCAN, o gece görev yerleri olan Harp Akademileri Komutanlığına çağrılmalarına rağmen gitmeyen ve Gölcük’te oldukları bilinen Balyozcu Aydın Sezenoğlu ve Doğu Perinçek’in elini omzuna atıp, dikkatli olun dediği, birlikte fotoğraf çekindiği Balyozcu Erdinç Altıner gibi kendileri de gemi komutanlığı yapmış olduğu için gemilerin hangi durumda nasıl hareket edeceklerini çok iyi bilen, harekâtçı, olaylara vakıf, uyanık kişilerden Karamürsel’de veya Yıldızlar’da bir hücre kurmuş olabilir. Aydın Sezenoğlu zaten daha sonra 02.30’da gemilere verilen “Gölcük’e geri dönün” emrinin yem olduğunu söyledi. Yani olayların içyüzüne vakıf. Muhtemelen bu Ulusalcı subaylar hem karada Donanma yerleşkesinde hem de denizde olan olayları yönlendirmiş olabilir. Ses taklidi yaparak H.İ.ye, N.E.den geliyormuş gibi telefon açarak manipülatif, olayın darbe gibi görünmesini, hatta kan akmasını sağlayacak direktifler vermiş olabilirler. Bunlar günümüz teknolojisiyle çok kolay şeyler. Dediğim gibi, internette yazıyor, 1980’lerde bile mümkün olan şeyler.

GEMİMİZİ ‘DONANMA KOMUTANI KURTARAN KAHRAMAN GEMİ’ İLAN ETTİLER…

Sizin görev yaptığınız geminin pozisyonu neydi? Darbeci olmakla mı suçlandınız?

Bizim gemi ile ilgili 19 Temmuz 2016’da bazı gazetelerde “Donanma Komutanını kurtaran kahraman gemi” şeklinde haberler çıktı. Önceden bahsettiğim Rus gemisini traklatmayan, Casusluk Davasında adı geçen İskender Yıldırım bile bizim gemiye gelip o geceki duruşumuzdan dolayı teşekkür etti. “Bu darbe girişimi Donanma’da engellendiyse bu konuda en önemli pay TCG FATİH Komutanı’na aittir” dedi. Yani Komutanın o geceki girişimleri sayesinde biz sözde darbeye karşı duran bir pozisyonda yer aldık. Dolayısıyla sözde darbe girişimi ile ilgili adli bir durum yaşamadım. Ama yaklaşık bir ay sonra açığa alındım. Hem darbede kahraman ilan ediliyorsunuz hem de bir ay sonra açığa alınıyorsunuz.

15 Temmuz ve sonrasındaki gelişmelerle ilgili nasıl bir yasal süreciniz oldu?

15 Temmuz’dan yaklaşık bir ay sonra 12 Ağustos 2016’da sorgusuz, sualsiz, gerekçesiz, savunmam alınmadan açığa alındım. Açığa alınma sebebi tebliğ edilmedi. Bir belge ile Balyoz hükümlüsü bir albay bana açığa alındığımı tebliğ etti. Aydın Sezenoğlu. Tebliğ ettiği belgeye açığa alındığım sürece evimden ayrılmamın yasak olduğunu belirten bir ifadeyi de kendisi eklemiş. Aynı gün başka bir gemide açığa alınan bir silah arkadaşıma da yine Balyoz hükümlüsü komodoru, bugün, yarın seni gözaltına almaya gelirler demeyi de ihmal etmemiş. O komodor kim biliyor musunuz: “Perinçek’le hapis çıkışı fotoğraf çektiren, Perinçek’in yanında mahcup bir edayla duran, Perinçek’in omzuna vurup, “Dikkatli olun” dediği Balyoz hükümlüsü Erdinç Altıner.” İkisi de Gölcük’teki manipülasyon hücresinde görev almış olabilecek albaylar.

PERİNÇEKÇİ BİR ALBAY, ARKADAŞIMA ‘BİR İKİ GÜNE GÖZALTINA ALINACAKSIN’ DEMİŞ

Perinçek’le fotoğrafı olan albay, açığa alınanlara ‘sizi almaya gelirler’ diyor, ilginç…

Evet, ve o albay o gece İstanbul’da birliğine çağrılıyor ama gitmiyor. Gözaltına alınacağını savcı bilir, emniyet sonradan öğrenir. Ama bu Perinçekçi Albay bir iki gün içinde göz altına alınacaksın diyor. 15 Temmuz’da darbe yapıldı. Ama Perinçekçiler ve Erdoğan tarafından. Malum darbe sonrası İdari ve Adli yetkiler de Askeriyeye geçer. Sıkıyönetim mahkemeleri kurulur. 15 Temmuz sonrası da gözaltılar, tutuklamalar Ergenekon Balyoz hükümlüsü askerlerin ve Erdoğan rejiminin savcılara, hakimlere verdikleri direktiflerle yapıldı. Direktiflere uymayan sürüldü, görevden alındı, ihraç edildi.

İsmail Gülmez, eşi Nurayet Gülmez’le birlikte 2008’de New York’ta.

Sadece açığa alınmadınız ama evden ayrılmanız da mı yasaklandı?

Evet, az önce dediğim gibi, komodor Aydın Sezenoğlu’nun belgeye eklediği açığa alındığımda evden ayrılmamın yasak olduğunu belirten ifade “Ev Hapsi Cezası” anlamına geliyordu. Bununla ilgili ihraç olduktan sonra suç duyurusunda bulundum. Bu ifade bizlere çok acı bir anı yaşattı. Gölcük’e orduevine gelen bir arkadaşım, o dönemde beni ziyaret etti. Ankara’da hakim karı-kocanın ikisinin birlikte gözaltına alındığını, küçük yaştaki çocuklarını önce büyükannelerinin aldığını, ancak daha sonra polislerin gelip “Çocuklar, yurda yerleştirilecek” diyerek ellerinden alarak, bilerek en kötü şartlara sahip bir yurda yerleştirdiklerini anlatmıştı. Bu arkadaşım da çocuk yurdunda büyüdüğü için, “Seni de eşinle birlikte gözaltına alabilirler, bari çocuklarını kurtar, çocuklarını anne-babanlara değil, uzak bir akrabana bırak, o ortama girmesinler” dedi. Hayatımın en kötü günleri o birkaç gündü herhalde. Eşim zaten açığa alındığımdan beri sürekli ağlıyordu. Şimdi bir de çocukların derdi eklendi. Düşündük, taşındık. Tereddüt etsek de çocukları uzak akrabalarımızdan birine bırakmaya karar verdik.

Evden çıkma yasağı varken evden ayrıldınız…

Normalde Aydın Sezenoğlu’nun verdiği kanunsuz Ev Hapsi emrine göre evden ayrılmamam gerekiyordu, ama ayrıldım. Arabayla gece yola çıktık. 2-3 saat gittikten sonra, mola verdiğimiz bir yerde küçük kızım arabada ağladığından bir adam arabaya yaklaştı, arabanın içine baktı, daha sonra uzaklaşıp cep telefonu ile konuşmaya başlayınca biz polise haber verdiğinden şüphelendik. Evden ayrılmam yasak olduğu için endişelendik. Geri dönmeye karar verdik. Sonra da eşim “Ben çocuklarımdan ayrılmam, ne olursa olsun artık” dedi. Artık evde kaderimizi beklemeye başladık. Allah’tan gözaltı gibi bir olay olmadı.

AÇIĞA ALINMA BAHANEMİ GÜÇ BELA ÖĞRENDİM: EŞİMİN 2010’DA GİRDİĞİ KPSS SINAVI

Eşinizle ilgili bir soruşturma var mıydı?

19 Ağustos Cuma akşam Ankara’dan bir sivil memur aramış ve 22 Ağustos Pazartesi günü eşimin 2010 yılında girdiği KPSS sınavıyla ilgili bilgime başvurmak istediklerini söylemişti. Cuma arayıp, Pazartesi çağırmaları da muhtemelen hafta sonu olduğu için bu konuda resmi bir başvuru yapmamı engellemek, mesela notere gidip avukat vekaleti vermemi engellemekti. Açığa alınma bahanem ortaya çıkmıştı. Eşimin 2010’da girdiği KPSS sınavı. Eşim 2007’de KPSS’ye girmiş kazanmış, öğretmen olarak atanmıştı. 2008-2010 arası ABD’ye yüksek lisans için giderken, izin hakkı olmadığı için sözleşmesini feshetti ve 2010’da sınava tekrar girip tekrar kazandı. 2010’daki sınavda kopya çekildiği iddia edilmişti.

Yani siz eşinizle ilgili soruşturma nedeniyle mi açığa alındınız?

Eşim daha önce de KPSS’yi kazandı. Hem de kopya çekildiği sınavla hemen hemen aynı notu alarak. 2007 ile 2010 arasında sadece üç puan fark vardı. Hatta 2010’daki sınavda 5 soruyu sözde kopya çekenler yanlış yapmış diye medyada haber çıkmıştı, eşim o 5 soruyu da doğru yaptı. Ankara’ya bilgi almak için çağırdılar demiştim. Orada neye göre kopya şüphelisi oluyor dedim. Bilgi alma komisyonu başkanı Önder Gürbüz cevap veremedi, “Aslında sizin durumunuzda bir şüphe yokmuş” dedi. Ben de bir yanlışlık oldu, beni göreve geri döndürecekler diye açığa alınma sürem bitince üniformamı giyip saf saf birliğime gittim. Bir de baktım: 15 gün süreyle ikinci kez açığa alınmışım. Meğer KPSS bahaneymiş, bizi sorgusuz, sualsiz açığa aldılar; sözde bir nevi ifademizi alarak yaptıkları işi meşrulaştırmakmış amaçları. Çünkü açığa alma çok büyük bir cezadır ve en ufak bir ceza vermek için bile ceza vereceğiniz kişinin savunmasını almanız gerekir. Meğerse savunma yerine, Bilgi Alma Faaliyeti diyerek bir şekilde ifademizi alıp, yaptıkları düpedüz hukuksuzluğa meşruiyet kazandırmak için bizi çağırmışlar. Bu sefer Deniz Kuvvetleri Komutanlığına dilekçe yazdım.

BENİ 15 TEMMUZ’A SORUŞTURMALARINA DAHİL ETMEYİ BAŞARAMADILAR…

Açığa alınmaya itiraz dilekçeniz işleme konuldu mu?

O zamanki amirim ben dilekçeyi gönderdikten bir süre sonra “Bir daha dilekçe yazma, yukarıda farklı algılanıyor” diye beni tehdit etti, rahatsız olmuşlardı ve amirime kızmışlardı anlaşılan. Çünkü dilekçeyi askeri resmi kanaldan, sıralı komutanlıklar vasıtasıyla göndermiştim. Dilekçede dedim ki: Eşimin KPSS safahatında olağan dışı bir notu yok. Eşime 2010 KPSS ile ilgili veya başka bir konuda ne Millî Eğitim Bakanlığı ne de başka bir kurum nezdinde adli veya idari herhangi bir işlem uygulanmadı. 15 Temmuz darbe girişimine dahlim olmadı (dahil etmeyi başaramadılar). 12 yıllık meslek hayatımda ve öncesinde askeri öğrenci olarak görevimi en iyi şekilde yapmaya çalıştığım amirlerim tarafından takdir edildi, meslek hayatımda şu ana kadar herhangi bir disiplinsizliğim olmadı. Siz beni hangi gerekçeyle açığa aldınız?

Bir cevap alabildiniz mi?

Normalde yasalara göre en geç bir ay içinde cevap vermeleri lazımdı. Üç buçuk ay sonra Deniz Kuvvetlerinden imzasız bir mektup geldi. Mektupta benim soruma cevap yoktu. “İşlemler mevcut KHK’lara göre yürütülmektedir” şeklinde geçiştirilmişti. 15 Temmuz sonrası hukuk rafa kalkmıştı, gücü elinde bulunduran; hak-hukuk dinlemeden kendisi gibi olmayanları, kendisine biat etmeyenleri tasfiye ediyordu. Askeri yargı kaldırılmıştı ve OHAL döneminde yapılan işlemler de idari yargıya kapalıydı. Yapılan hukuksuzluğa karşı yargı yolu ile hakkını arama şansı da yoktu. Bu arada benimle birlikte açığa alınan silah arkadaşlarımdan ihraç edilenler, gözaltına alınanlar olmaya başladı.

Süreç önce açığa alma, sonra gözaltı ve en sonunda itirafçılığa zorlama şeklinde ilerliyordu sanırım.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yaptıkları ihraçları meşru hale getirmek için suç duyurusunda bulunup, ihraç edilenlerin veya edileceklerin gözaltına alınmasını sağlıyor, yani bir nevi “Bakın, boşuna ihraç etmiyoruz. İhraç ettiklerimize yargı da işlem yapıyor” demeye getiriyorlardı. Zaten hiçbir suçu olmayan, ama yapılan ihraçları meşru göstermek için tutuklanan bu insanlar bir iki celse sonra tahliye oluyorlardı. Tam da 17 Aralık 2016 tarihinde benimle birlikte açığa alınan arkadaşlarımdan gözaltına alınanlar oldu. Dirençlerini kırmak ve “Evet biz terör örgütü üyesiydik, şimdi farkına vardık, pişmanız” dedirtmek için, İstanbul’da üç gün su vermemişler, dördüncü gün pis su vermişler. “Neyi itiraf edelim, değiliz kardeşim.”, “Değilseniz bile, öyleyim deyin, ifade verin, bırakalım.” İtirafçı olayı da böyle.

HAPSE GİRDİKLERİ ZAMAN ARAMIZDA PARA TOPLADIĞIMIZ PERİNÇEKÇİ ASKERLER…

Silah arkadaşlarınızın, komşularınızın tepkisi ne oldu yaşadıklarınıza karşı?

Açığa alındığım dönemde askeri lojmanda oturuyorduk. Komşularımız bile, bırakın dışarıda başkası görecek diye çekinmeyi, merdivende karşılaştığımızda bile selam vermekten korkar olmuştu. Gören yüzünü diğer tarafa çeviriyordu. Şu sahneyi hiç unutmuyorum: Gölcük’te görev yapan bir albayla bir markette karşılaşmıştım. “Merhaba, nasılsın, tayinin çıktı mı” dedi. “Açığa alındım efendim” deyince, hiçbir şey söylemeden 180 derece döndü ve gitti. Erdoğan, zamanında hapse girdiklerinde her ay aramızda para toplayıp eşlerine verdiğimiz Perinçekçi askerleri de kullanarak başımıza bu işleri getirmişti. Gözaltına alınmadım, hapse girmedim, orası daha zordur tabii ki ama işkence, hücre olmadıktan sonra bir süre geçince zor da olsa alıştıklarını söylüyorlar. Aylarca gözaltına ne zaman alınacağım korkusuyla, askeri devriye aracının sireni akşam perdeye yansıdığında inzibat aracı bizi gözaltına almaya mı geldi acaba veya her zil çaldığında bizim için mi geldiler düşüncesi, ikimizi de gözaltına alırlarsa çocuklarımız ne yapar diye düşünmek, dost bildiklerinizin sizi gördüklerinde sizden kaçtıkları bir ortamda her gün acı çekerek yaşamak da çok yıpratıcıydı. Yaklaşık 7,5 ay açıkta kaldıktan sonra 29 Nisan 2017’de yayınlanan KHK ile ihraç edildim.

TSK’dan ihraç edilme gerekçeniz neydi, bir açıklama yapıldı mı?

Sorgusuz, sualsiz, sebepsiz, gerekçesiz, hiçbir şey söylemeden ihraç ettiler. Çok sinirlenmiştim. Düşünün yıllardır bu vatan için gerektiğinde canınızı ortaya koyacağınız bir meslektesiniz ve yıllardır devletinize ve milletinize fedakâr bir şekilde hizmet etmişsiniz. Hiç “neyse, olduğu kadar” dememiş, elinizden gelenin en iyisini yapmak için gece-gündüz, hafta içi-hafta sonu demeden çalışmışsınız. Yıllardır çalışmadan-fikir üretmeden birbirlerini kayırarak orduyu parselleyen, milletin temel değerlerine düşman sözde silah arkadaşı sandığınız bir çete 15 Temmuz’da sizi tuzağa çekip sonra da ihraç ediyor.

Ertesi gün ilk amirim Harp Filosu Kurmay Başkanını aradım. Benim hiçbir bilgim yok dedi. 2’nci amirim Filo Komutanı Tümamiral İskender Yıldırım’ı birkaç defa aradım, açmadı. Donanma Komutanı Veysel Kösele’yi aradım. Emir Subayı Albay Yücel Darcan açtı. Komutan şu an toplantıda, ben ileteyim dedi. Ben anlattım, o not aldı. Geçmiş olsun vs. dedi. Telefon numaramı istedi. Emir subayı olduğu Veysel Kösele gibi Yücel Darcan’ın adı da malum davalarda geçmişti. Sözde geçmiş olsun, çok üzüldüm, komutana toplantıdan çıkınca hemen iletip, sana döneceğiz laflarıyla görüşmeyi sonlandırdı. Yücel Darcan Ulusalcıydı. Eski hücumbot komutanıydı. Ve seyre çıkan hücumbotları manipüle etmek için de bir hücumbotçuya ihtiyaç vardı. Yıldızlar Suüstü Eğitim Merkezi’nde çalışıyordu. Bu sebeplerle bu kişinin de Donanma’da olan olayları manipüle etmiş olabileceğini düşünüyorum. 15 Temmuz’dan sonra da yine gemileri tuzağa çeken, gemilere hiçbir emir vermeyen, Gölcük’te karada olan olaylara ve tek başına elinde tabancayla sözde darbe yapan H.İ.ye müdahale edelim mi diye sorulunca “Sabaha kadar bekleyin” diyen Donanma Komutanı Veysel Kösele, Yücel Darcan’ı emir subayı yaptı. Evet Veysel Kösele, bilerek H.İ.ye müdahale ettirmiyor, sabaha kadar olayın devam etmesini istiyor. Bunu da İskender Yıldırım’ın emriyle sözde darbeci H.İ.nin emir astsubayını tutuklayan Güvenlik Tabur Komutanı vekilinin mahkemedeki ifadesinden öğreniyoruz.

İsmail Gülmez, eşi Nurayet Gülmez’le birlikte 2009’da Washington’da.

İhraç olduktan sonra yaptığım telefon görüşmelerini anlatıyordum. Yücel Darcan’la konuştuktan sonra Deniz Kuvvetleri Komutanını aradım. Emir subayı ve komutanın özel sekreteriyle konuştum. Özel sekreter, komutanın bu konuda randevu vermediğini, komutan adına ATİİİ şubenin bu konuda benimle görüşebileceğini söyledi. ATİİİ Şubeyi aradım. Deniz Kuvvetleri OHAL döneminde Cihat Yaycı başkanlığında Adli Takip İdari İşlem ve İnceleme (kısaltması ATİİİ) adlı bir şube kurmuş, tasfiye işlemlerini bu birim kanalıyla yapıyordu. Şubedekilerin büyük çoğunluğu daha önce Balyoz, Ergenekon, Amirallere suikast, askeri casusluk, fuhuş ve benzeri davalardan yargılanmış ve hala da yargılanması devam eden kişilerdi. Bir astsubay çıktı telefona. Beni neden ihraç ettiniz dedim. Ben bilmiyorum, dedi. Başka kim var orada, onları verin dedim. Buradakiler de konuşmak istemiyorlar, şube Müdürünü arayabilirsiniz dedi.

İhraç kararınızla ilgili Cihat Yaycı’nın başkanlığındaki ATİİİ’yi mi aradınız?

Evet, ATİİİ Şube Müdürünü aradım.

İyi günler. Ben İsmail GÜLMEZ. Son KHK ile ihraç edildim.
(Bağırarak) Ne var, n’oldu, niye aradın!!!

ATİİİ Şube Müdürünün telefondaki bu sözleri beni şok etmişti. İhraç kararlarına esas teşkil edecek değerlendirmeler bu kişinin başında bulunduğu şube tarafından mı yapılıyordu? Bir iki cümle daha konuştuktan sonra telefonu yüzüme kapattı; sonrasında defalarca geri aramama rağmen telefonu açmadı.

Haksız ve hukuksuz olarak ihraç edildiğime dair OHAL Komisyonuna başvuracaktım, ancak ihraç edilme gerekçemi bile söylememişlerdi. Yani suçlusun diyorlar, suçsuzluğunu ispat et diyorlar, ne suçum var diyorum, söylemiyorlar, çünkü yok. Olsa bir suçum söylemeyi bırakın, bütün medyaya çıkarıp rezil ederler. Ama yok. Neresinden bakarsanız bakın elle tutulur bir tarafı yok yapılanların.

Ben de beni ihraç eden Bülent Bostanoğlu, Cihat Yaycı, Veysel Kösele, İskender Yıldırım ve Aydın Sezenoğlu ile ATİİİ Şube personeli hakkında kanunsuz emir vermek, yasadışı işlem yapmak, ev hapsi mevzusundan dolayı resmî belgede sahtecilik ve eziyet yapmak, suçta ve cezada kanunilik ilkesini çiğnemek ve bu suçlara muvafakat etmek ve rıza göstermek suçlarından Kocaeli Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundum. Bu suç duyurusu şu ana kadar işleme alınmadı. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, MSB, Genelkurmay ve Deniz Kuvvetlerine Anayasanın 36. maddesi “Hak Arama Hürriyeti” kapsamında, etkili bir şekilde hakkımı arayabilmek amacıyla, terör örgütleriyle ilişkili olduğum yönünde hakkımda ithamda bulunulmasına yol açan delil ve gerekçelerin ne olduğunun tarafıma bildirilmesini talep eden dilekçeler yazdım. Bildirmediler.

Ve OHAL Komisyonu’na müracaat ettiniz…

OHAL Komisyonu’na suçsuzluğumu ispat etmek gibi garip bir amaçla başvuracaktım. Normalde bana suç isnat edenler ispat etmeli, suçum olsa emin olun, seve seve ispat ederlerdi. İspat etmeyi bırakın gerekçelerini bile bildirmediler, çünkü hepsi temelsiz. Öncelikle eşimin KPSS sınavını bahane ettiler, ama kendileri bile “Aslında sizde bir şey yokmuş” demekten kendilerini alamadılar. Sonra bu ‘FETÖMETRE’ kriterleri vardı. Onlar üzerinden bana uyanların aslında şeksiz, şüphesiz olduğunu OHAL Komisyonu’na anlattım. Onların bunu kabul etmeyeceğini biliyordum, ama benim amacım zaten beni hukuksuz olarak atan idareden adalet istemek değil, gelecekte hukuk geri geldiğinde onların suçlarını, hukuksuzluklarını artırmaktı.

OHAL Komisyonuna BYLOCK kullanmadığımı; Bank Asya ile irtibatım olmadığını çocuklarımı cemaatin okullarına göndermediğimi anlattım. Aslında suçun şahsiliği gereği hiç bahsetmeme bile gerek yok ama (dedesinin Bank Asya’da hesabı olduğu için bile ihraç edilenleri duyduğumdan söylüyorum) hiçbir akrabamın da bu tür olgularla ilgisi yoktur dedim. Kısacası, medyada ‘FETÖ’ üyeliğine dayanak gösterilen hiçbir olgu ile ilişkim olmadığını, ihraç edilme sebebini sormama rağmen herhangi bir sebep belirtilmediğini söyledim. Bunları anlatmamın sebebi, sudan sebeplerle insanların hayatlarını karartanların yaptıkları görülsün, bilinsin diye. Yoksa, OHAL Komisyonundan veya iktidara bağımlı mahkemelerden bir şey beklemiyorum.

DEVAM EDECEK…

[Selahattin Sevi] 20.8.2020 [Kronos.News]

15 Temmuz’un ‘tasfiye ayağı’ Berat Box’ta: Listeler nasıl hazırlandı?

15 Temmuz’un sabahında aniden ortaya çıkan ve on binlerce insanı kapsayan fişleme listelerinin hazırlığı ve detayları Berat Albayrak’ın posta kutusundan çıktı.

MUSTAFA GÜRLEK

BOLD ÖZEL – Wikileaks 2016 yılının Aralık ayında, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a ait Nisan 2000- 23 Eylül 2016 tarihlerini kapsayan 57 bin 900 elektronik posta yayınlandı. Dosyada, Albayrak’ın siyasetçiler, iş insanları, partililer, bürokratlar ve akrabalarıyla yazışmaları yer alıyordu. 

Albayrak’a gönderilen iletiler arasında, 15 Temmuz öncesinde yüzlerce insanın fişlendiği belgelerde TMSF, Borsa İstanbul, Boğaziçi Üniversiteliler Derneği, THY, Türk Telekom, SPK, PETKİM, Dışişleri Bakanlığı ve TÜBİTAK gibi kurumlara yönelik fişleme yapıldığı görülüyor. Sabah Yazarı Hilal Kaplan tarafından ‘yüzde yüz emin olunan liste’ notuyla gönderilen fişleme listesi de yine Beratbox’ta yer alıyor. 

239 KİŞİLİK LİSTE
İlk olarak RedHack’in bir kısmını yayınladığı, erişim yasağı sonrası Wikileaks tarafından “Beratbox” ismiyle paylaşıma açtığı Berat Albayrak’ın e-posta arşivinde fişlemenin kapsamlı ve sistematik olarak yapıldığı dikkat çekiyor. 

AKP’ye yakınlığı ile bilenen Empatik İnsan Kaynakları Eğitim ve Danışmanlık Şirketinin kurucusu Burhan Koca ile Berat Albayrak arasındaki yazışma örneklerden biri.

Yazışmalarda Koca’nın Excel dosyasında 239 kişilik bir isim listesi hazırladığı görülüyor. İsim-soyisim, nerede çalıştığı, birinci veya ikinci telefon numaraları, iş telefon numaraları ve e-mail adresleri detaylı bir şekilde yer alıyor. 

FİŞLEME DOSYASI ALBAYRAK VE ERDOĞAN’IN ÖZEL KALEMİNE GİDİYOR!

Excel dosyasında her ismin karşısında verilmiş bir puan var. İsimlerin karşısında 22’den 100’e varan puanlamalar, kişinin Gülen Cemaati’ne yakınlığına göre verilmiş.

Burhan Koca, listeyi önce eski THY Marka Müdürü Serdar Öztürk’e gönderiyor. Öztürk ise hazırlanan fişleme listesini Berat Albayrak ile Recep Tayyip Erdoğan’ın Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan’a e-posta yoluyla iletiyor. 

“360 GÜNÜM BÖYLE!”

Berat Albayrak’a ulaşan e-posta da Burhan Koca’nın Serdar Öztürk’e “Söyledim ya; 22 olanlar puanlanmamış olan rastgele bir numara…>> Tek tek hepsini bitirmeye vaktim olmadı… Yani onlar gerçek puanlar değil…>> Gece kaçta çıkarım bilemiyorum, 360 günüm böyle bu sıra” şeklinde cevap yazarak e-postanın ekinde hazırlanan Excel dosyasını gönderiyor. 

Ardından Öztürk’e yanıt verdiği anlaşılan Koca’nın, “Biraz daha çalıştım…>> Emin olamadıklarıma ve biraz daha geçmiş yazışmaları inceleyerek yüzde verebileceklerime (çok fazla zaman gerektirir) ‘tetkik etmek gerekir’ diye yazdım…” dediği görülüyor. 

Listede Fatih Üniversitesi’nde akademisyen olarak görev yapan Hasan Ali Yurtsever, Gazeteci Bülent Keneş ve Komegene’nin ortaklarından iş adamı Çetin Tekdemir gibi tanınmış isimler yer alıyor. Yurtsever isminin karşısında 101, Bülent Keneş ve Çetin Tekdemir isimlerinin karşısında 100 ifadesiyle puanlama yapılmış. Farklı sektörlerde çalışan kişilerin birçoğu 100 ile 70 arasında puanlama ile derecelendirilmiş. 

TMSF’DE TASFİYE HAZIRLIĞI 

15 Temmuz öncesine ait bir başka fişleme listesi ise ‘TMSF’ başlığı ile yer alıyor. Necmettin Aydın tarafından gönderildiği anlaşılan iletide “TMSF’deki yapılanma ile ilgili şahsen bildiğim listeyi ve küçük bilgi notlarını bilgilerinize sunuyorum” notu ile isim listesinin Berat Albayrak’a gönderildiği anlaşılıyor. TMSF Eski Başkan Yardımcısı Zülfikar Kamberoğlu liste başında yer alıyor. 2017’de çıkartılan KHK ile Kamberoğlu’nun görevinden ihraç edilmişti. 

Listenin devamında avukat Deniz Abay, Denetçi Oğuz Akyüz, TMSF Basın Halkla İlişkiler Müdürü Kâmil Oğuz, avukat Osman Karakuş ve Tayfun Aktaş gibi isimler hakkında bilgi notu yer alıyor.

HİLAL KAPLAN’DAN HAFİYECİLİK

Sabah Gazetesi Yazarı Hilal Kaplan ise patronu Serhat Albayrak’a çevresinde cemaatçi olarak fişlediği kişilerin isimlerini göndermiş. Serhat Albayrak ise aynı iletiyi Berat Albayrak’a yönlendirmiş. Kaplan gönderdiği iletide “Yüzde yüz emin olunan bir liste. Bazıları örgüt içinde hangi kademede aramalar sonrası anlaşılabilir. Kolay gelsin…” notu mevcut. 

“Ö.İ. Şereflikoçhisar/Ankara’da imam, S.İ. Sakarya Üni. Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi, S.İ. İzzet Baysal Üni. Tıp Fakültesi Doktor, H.A. Şereflikoçhisar eski Belediye Başkanı, B.A. BDDK, G.Y, İnönü Üni. Diş Hekimliği Fakültesi, Yrd. Doç. ve S.G, avukat (Ankara Barosu)” gibi isimler yer alıyor. (İsimler editör tarafından kısaltıldı)

“FEYZİOĞLU’NUN YEĞENİ DEF ETSENİZ İYİ OLUR”

Ferdi Sever isimli şahıstan Serhat Albayrak’a 16 Nisan 2015’te gönderilen iletide Türk Telekom, THY, TÜBİTAK, PETKİM ve Dışişleri Bakanlığı ile ilgili cemaate yakın olduğu düşünülen isimler yer alıyor. Serhat Albayrak iletiyi Berat Albayrak’a gönderirken “Ferdi’ye söylemiştim. Bildiklerin varsa hazırla. Dışişleri PETKİM ve TÜBİTAK’takileri ABD’den tanıyor” notunu düşüyor. 

Listede başlıca Türk Telekom Hazine ve Kurumsal Finans Direktörü S.F. GÜNEŞ, PETKİM Hazine  Müdürü S. Armağan, Dışişleri Bakanlığı V. İndi, TÜBİTAK M. Seçilmiş ve THY’den C. Kılıç gibi isimler yer alıyor. Hazırlanan bu listede Ferdi Sever tarafından düşülen bir not ise dikkat çekiyor. THY’de Genel Finans Müdürü olarak görev yapan E. Feyzioğlu’ndan bahseden Sever, “Barolar Birliği başkanı Metin FEYZİOĞLU’nun yeğeni paralelci değil ama def etseniz iyi olur” notu var. 

ÜLKER’DE ÇALIŞANLARA YÖNELİK FİŞLEME

Koza İpek Holding’e kayyum olarak atanan Ali Rıza Esmen’in Serhat Albayrak’a gönderdiği iletide Yıldız Holding bünyesinde çalışan üst düzey yöneticiler hakkında fişleme çalışması yer alıyor. Esmen gönderdiği iletide “Ülker grubunda Bülent Arınç’ın bacanağı diye tanınan Süleyman Kaya diye birisi vardı. Kendisi bu yapıdandı. 2008 yılında vefat etti. Getirdiği bütün adamlar da FETÖ üyesiydi. Şirketin İK departmanlarını onlar kontrol ediyor” notu yer alıyor. 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ MEZUNLAR FİŞLENMİŞ

Başka bir fişleme listesi de Boğaziçi Üniversitesi mezunlarına yönelik. Boğaziçi Üniversitelileri Derneği (BURA) ile ilgili Serdar Öztürk’ün yaptığı fişleme çalışması için mezunların bilgi ve iletişim platformu olarak kullandığı ‘BUSTEPS’ üzerinde çalışıldığı görülüyor. Öztürk, “Grup içerisindeki yazışmalara aktif katılan FETÖ üyelerinin isim ve e-maillerini. Hakkında araştırma yaptıklarımız ve iş-meslek bilgilerine ulaştıklarımızı aşağıda liste halinde bulabilirsiniz” notu ile göndermiş. 

BORSA İSTANBUL FİŞLEMESİ 

Serhat Albayrak’ın Berat Albayrak ve Hasan Doğan’a gönderdiği başka bir ileti ise ‘Borsa İstanbul’ başlığı ile isim listesi yer alıyor. Listeyi hazırlayan kişi “Söylediğiniz kriter (kesin eminlik) doğrultusunda hazırladığım listeyi bilgilerinize sunarım” notunu düşüyor. 19 kişinin yer aldığı listenin sonunda “Son ikisi yönetici pozisyonunda olmamasına rağmen açıktan, hükumet ve Sayın Cumhurbaşkanı aleyhine konuştuğu ve hakaret ettiği için listeye konuldu. > Liste, sadece yöneticileri kapsamakta olup, değişik pozisyon ve unvanlarda paralel yapıya mensup birçok çalışan bulunmaktadır” ifadesi yer alıyor. 

LİSTELER TASFİYE VE TUTUKLAMALARDA KULLANILDI

Listeler doğrultusunda 15 Temmuz’dan önce yavaş yavaş başlayan görevden almalar ve tasfiyeler, 15 Temmuz’dan sonra  KHK ile ihraç ve tutuklama dalgalarında kullanıldı. 16 Temmuz sabahı, önceden hazırlanmış listeler doğrultusunda on binlerce kişi kamudan ihraç edildi ve gözaltı dalgaları başladı. Beratbox, liste oluşturma hazırlıklarının 15 Temmuz’dan uzun süre önce kamu ve özel sektörü kapsayacak biçimde başladığını gösteriyor

[Bold Medya] 20.8.2020 [Mustafa Gürlek]

Türkiye’nin eksenini değiştirecek dönemde Çin izleri

Tayyip Erdoğan’ın cuma günü açıklayacağı “müjde” için Berat Albayrak “Türkiye’nin eksenini değiştirecek” tanımını kullandı. Ekseni değiştirecek gelişme Çin’le yakından ilgili..

FATİH YURTSEVER
BOLD ANALİZ

Erdoğan Cuma Günü Neyi Açıklayacak?

Otoriter rejimlerin varlıklarını devam ettirebilmeleri, başarılı bir algı yönetimi ile halkı gerçeklikten koparmalarına ve kendi gerçekliklerini tek doğru olarak halka kabul ettirebilmelerine bağlı. Erdoğan rejimi bu konuda şu ana kadar oldukça başarılı bir geçmişe sahip. Ancak Covid-19 sonrası yaşanan durgunluğun da etkisiyle, ekonomik kriz Türkiye’de hissedilmeye başladı. Yaşanan toplu tasfiyeler sonrası devlet kurumlarının içerisine düştüğü acınası durum ve yargıya olan güveninin yerlerde sürünmesi, kısmen algıları sorgulama potansiyeli olan halk kitlelerine daha büyük yalanların söylenmesini zorunlu kılıyor.

En son Doğu Akdeniz üzerinden koparılan “Mavi Vatan” fırtınasının istenilen sonuçları verememesi de Erdoğan’ı şapkadan cin çıkarmaya zorladı. Zira, Erdoğan bugüne kadar iç ve dış dengeler sonrası oluşan fırsatları çok iyi değerlendirerek aldığı kararlar sonucunda iktidarını korudu. Türk siyasi tarihini yakından takip edenlerin de bildiği üzere, Türkiye’de siyasetin geleceği üzerinde iç dinamikler kadar dış dinamikler de belirleyici etkiye sahip.

Uluslararası hegemonik sisteminin lideri olan ABD artık tek başına istediği kararları kabul ettirmekte zorlanıyor. Çin hem ekonomik hem de askeri olarak yükselişini sürdürüyor. ABD güvenlik çevrelerinde yapılan değerlendirmelere göre; 2030 yılına kadar Çin’e müdahale edilmezse, ABD küresel liderliğini kaybedecek. Bu nedenle ABD önümüzdeki dönemde tüm gücünü Çin’i durdurmak için kullanacak.

ABD bundan sonra Ortadoğu’da olaylara bizzat dahil olmak yerine, kuracağı yeni yapı üzerinden müttefikleri vasıtasıyla dahil olmayı planlıyor. BAE ve İsrail arasında yapılan anlaşmanın benzerinin önümüzdeki günlerde Suudi Arabistan ve diğer Körfez Ülkeleri ile yapılması da bu savı doğrulayacaktır. Kısaca ABD kendisi bölgeden çekildikten sonra oluşacak güç boşluğunun İran tarafından doldurulmasını istemiyor. Son günlerde bölgede Hizbullah başta olmak üzere, İran yanlısı milis gruplara yönelik yapılan faaliyetler de bu düşüncenin yansıması.

Çin Kuşak-Yol ve Deniz İpek Yolu projeleri ile dünyada doların hâkim olmadığı yeni bir ekonomik düzen kurmak istiyor. Türk kamuoyunun çok fazla dikkatini çekmese de temmuz ayı içerisinde İran ve Çin arasında 25 yıl süreli çok önemli bir anlaşma imzalandı. Anlaşma; Çin’in İran’a 400 milyar doları bulacak yatırımını, tarım, enerji ve askeri alanda iş birliği ile istihbarat paylaşımı gibi geniş alanları kapsıyor.

Olaylara tarafsız bakabilen herkesin açıkça göreceği üzere Erdoğan 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de rejimi değiştirdi. Bunu yaparken açık veya örtülü bir şekilde hem iç hem de dış güç odaklarının desteğini aldı. 15 Temmuz sonrasında istenilen tasfiyelerin yapılabilmesi için de S-400 alımı gibi politik kararlar üzerinden ülkenin rotası Rusya’ya çevrildi. Rusya da bu durumdan istifade ederek tarihinde ilk defa Doğu Akdeniz’e yerleşti, denizaltılarını Montrö’ye rağmen boğazlardan geçirdi, Akkuyu Nükleer Santral anlaşması ile Doğu Akdeniz’de ikinci bir limanı kullanma hakkı kazandı, Türk Akım Sözleşmesini çok namüsait koşullar altında Türkiye’ye imzalattı.

Ancak Rusya ölçeğinde bir gücün siyasi ve ekonomik desteği ile Erdoğan rejiminin varlığını sürdürmesi mümkün değildi. Erdoğan rejimi ve Rusya arasında 15 Temmuz sonrasında yaşanan yakınlaşma taktikseldi. Bu iş birliğinden hem Erdoğan hem de Rusya istediklerini aldı. Erdoğan ve destekçilerinin kafasındaki esas model 1979 İran Devrimi’ni esas alan bir yönetim kurmaktı. Erdoğan son iki yıl içerisinde yaptığı değişiklikler ile bu konuda önemli mesafe kat etti. Geriye rejim değişikliğini fiili olarak dünyaya ilan etmek ve İngiltere merkezli küresel sermayenin desteklediği Çin’in ekonomik ve siyasi olarak desteğini almak kaldı.

Erdoğan rejiminin sözcülerinden İbrahim Karagül, dün sosyal medya hesabından; “Erdoğan, Cuma günü müjdeyi verecek. Eksen değiştiren bir dönem başlayacak. İçerideki cephenin kimlerle çalıştığı bir kez daha görülecek.” mesajlarını paylaştı. Erdoğan’ın açıklamaları sonrasında uluslararası medya Türkiye’nin Batı Karadeniz’de doğal gaz rezervleri bulduğuna dair haberleri paylaştı.

Özetlersek Erdoğan rejimin değişikliğinde son aşamaya geldi. İçerideki sıkışmışlığı aşmak için ekonomik olarak desteğe ihtiyacı var. Kanal İstanbul projesi hem Erdoğan hem de Çin için bir fırsat. Hazır Ortadoğu’da yeni düzen kuruluyorken ve Türkiye’de Batı Karadeniz’de doğal gaz rezervi bulmuşken, Erdoğan Rejimi ile Çin arasında İran-Çin anlaşmasına benzer bir anlaşmanın imzalanması, bu anlaşmanın Kanal İstanbul ve Batı Karadeniz’deki sondaj faaliyetlerinin finansmanını karşılaması sürpriz olmaz. Zira Türkiye’de İran Devrimi gibi bir devrimin başarılı olması devamlı gelir getirecek bir doğal kaynağa sahip olmadan mümkün değil. Cuma günü açıklanacak müjde gerçek bir eksen değişikliğine neden olacağa benziyor.

[Bold Medya] 20.8.2020 [Fatih Yurtsever]

Koğuş arkadaşlarına moral verdiği için 4 yıldır hücrede tutuluyor!

Mali müşavir Halil İbrahim Gül, kanunlara aykırı olmasına rağmen 4 yıldır hücrede tutuluyor. Eşi bu duruma tepki göstererek “Sağlık sorunları başladı. Neden hücrede tuttuklarını kendileri de açıklayamıyor” dedi.

BOLD ÖZEL – Kanuna göre bir insanın 20 günden fazla hücrede tutulması yasakken Türkiye cezaevlerinde 4 yıldır birçok insan hücrede tutuluyor. Artvin’de mali müşavirlik yaparken Cemaat soruşturmaları kapsamında 19 Temmuz 2016’da tutuklanan Halil İbrahim Gül, 23 Eylül 2016’dan beri Ardahan T Tipi Cezaevinde yalnız başına kalıyor.

Birçok kez dilekçe vererek neden hücrede tutulduğunu soran Gül’e bugüne kadar herhangi bir cevap verilmedi. Eşi Meral Gül, “Neden hücreye koyduklarını kendileri de açıklayamıyorlar. Mantıklı bir açıklaması yok. Eşim ise koğuş arkadaşlarına moral verdiği gerekçesiyle hücreye atıldığını düşünüyor” dedi.

SAĞLIK SORUNLARI BAŞLADI
9 yıldır Artvin’de yaşadıklarını ve eşi tutuklandıktan sonra memleketi Çarşamba’ya taşındıklarını söyleyen Meral Gül, iklim ve coğrafya şartlarına bir de koronavirüs salgını eklenince eşini aylardır görmeye gidemediklerini ifade etti.

Eşinin sağlık sorunlarının da başladığını belirten Gül şöyle devam etti: “Eşimin ayrıca sağlık sorunları başladı. Sürekli tansiyonu düşüyor. Vitiligo rahatsızlığı bulunmakta. Bir çeşit deri rahatsızlığı. Vücudunda beyaz renkli lekeler oluşuyor. Ayrıca psikolojik rahatsızlıkları başladı.”

Mahkemeye herhangi bir delil sunulmadığı halde Bylock kullandığı iddiasıyla ve tanık ifadelerine dayanılarak 10 yıl hapis cezasına çarptırılan Halil İbrahim Gül’ün dosyası İstinaf Mahkemesinde bulunuyor.

[Bold Medya] 20.8.2020

Adalet, sosyal medyaya emanet! [İlker Doğan]

Türkiye’de yargı bağımsızlığını tamamen yitirmiş durumda. ArtıBir’in Ağustos 2020 araştırmasına göre yargıya güven yüzde 2’nin bile altında! 100 kişiden 2’si bile yargıya güvenmiyor. İşte bu nedenle insanlar adaleti adliye koridorlarında değil, sosyal medyada arıyor.

Bunun son örneği Batman’daki skandalda yaşandı. Uzman Çavuş Musa Orhan, 18 yaşındaki İpek Er’i zorla alıkoyarak 20 gün boyunca tecavüz etmişti. Genç kız, 16 Temmuz’da intihar girişiminde bulundu. Hastaneye kaldırıldı. Ancak haftalardır süren yaşam mücadelesini kaybetti. Skandalı haberleştiren gazeteci İdris Yayla hakkında soruşturma açıldı. Yayla’ya ‘söz konusu haberi neden yaptığı’ soruldu. “Ben gazeteciyim, benim işim haber yapmak.” dedi.

DAHA ÖNCE DE YAPTIM, İSTEDİĞİN YERE ŞİKAYET ET

Rejimin ‘cezasızlık ilkesi’ suç işleyen kamu çalışanları için kalkan oldu. İntihar eden İpek Er, bıraktığı notta, Uzman Çavuş Musa Orhan’ın kendisine günlerce tecavüz ettiğini yazıyordu. İddiaya göre Orhan, genç kızı, “Git istediğin yere şikayet et, daha önce de yaptım.” diyerek tehdit etmişti.

AYNI GÜN SERBEST BIRAKILDI

İpek Er’in intihar girişiminin ardından ailesinin şikayeti ile aynı gün gözaltına alınan Musa Orhan, ilk ifadesinde İpek Er ile herhangi bir cinsel birliktelik yaşamadıklarını ileri sürdü. Ancak Adli Tıp raporuna göre genç kıza defalarca tecavüz edilmişti. Raporun hatırlatılması üzerine bu kez, ‘alkollü’ olduğunu söyledi. Soruşturma dosyasına ‘gizlilik’ kararı verildi. ‘Nitelikli cinsel istismar’ suçundan sevk edildiği Siirt Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğin’ce adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

BİR GECEDE 160 BİN TWEET: TUTUKLANSIN

İpek Er’in önceki gün hayatını kaybetmesi üzerine konu tekrar gündeme geldi. Musa Orhan’ın hala serbest olduğunun ortaya çıkması infiale neden oldu. Sosyal medyada açılan #MusaOrhanTutuklansın etiketiyle 160 bine yakın tweet paylaşıldı. Kamuoyunda oluşan tepkiler iktidar kanadını da harekete geçirdi. Tepkilerin AKP rejimine dönmesi üzerine Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı zanlı hakkında ‘tutuklama’ talebinde bulundu. Mahkeme ise jet hızıyla ‘tutuklamaya yönelik’ yakalama kararı çıkarttı. Teslim olan tecavüz zanlısı tutuklandı.

İLK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK

Türkiye’de ‘sosyal medyada’ adaletin arandığı ilk olay bu değil ve öyle görünüyor ki son da olmayacak. Yargıya olan güvensizlik nedeniyle insanlar adaleti sosyal medyada arıyor. Dün hayatını kaybeden gazeteci Mevlüt Öztaş, durumu ağır olan yönetmen Fatih Terzioğlu, geçtiğimiz aylarda yaşamını yitiren Prof. Dr. Haluk Savaş ve daha niceleri ‘adaleti’ sosyal medyada aradı.

[İlker Doğan] 20.8.2020 [TR724]

Hollanda’yı ayağa kaldırdı, sıra Barcelona’da [Hasan Cücük]

Barcelona’da beklenen gelişme nihayet gerçeğe dönüştü. Bayern Münih karşısında yaşanan tarihi bozgun sonrası teknik patron Quique Setien’in görevine son verildi. Takımın emanet edildiği isim ise yine beklendiği gibi Ronald Koeman oldu. Kulüp tarihinin beşinci Hollandalı teknik patronu olan Koeman, 1990’lı yıllara damga vuran ‘rüya takımının’ önemli isimlerinden biriydi.

Barcelona yönetimi aralık ayında Ronald Koeman’ı takımın başına getirmek istiyordu. Ernesto Valverde’nin performansından memnun olmayan yönetimin kapısını çaldığı isimdi Koeman. Şubat 2018’de Hollanda Milli Takımı’nı çalıştırmaya başlayan Koeman, zor bir göreve talip olmuştu. Euro 2016 ve 2018 Dünya Kupası biletini alamamış bir Hollanda’yı yeniden ayağa kaldırması gerekiyordu. Üst üste iki uluslararası turnuvayı Hollanda evinde seyretmek durumunda kalıyordu. Euro 2020 bileti de kaçarsa, Hollanda futbolu derin bir krizin içine girmiş olacaktı. UEFA Uluslar Kupası’ndan Hollanda, Almanya ve Fransa’nın yer aldığı gruptan lider çıkarken, Koeman’a güven tavan yaptı. Portekiz’in ev sahipliğini yaptığı UEFA Uluslar Ligi finalinde yarı finalinde İngiltere engelini 3-1’lik skorla geçen Hollanda, finalde ev sahibi ülkeye kaybetmişti. Ancak ortaya konan futbol taraftarın yeniden milli takım etrafında kenetlenmesini sağlamıştı. Bu birlikteliğin oluşmasında bir numaralı etken Ronald Koeman’dan başkası değildi.

Koeman yönetimindeki Hollanda, Euro 2020 elemelerinde Almanya’nın ardından ikinci olup, şampiyona biletini aldı. Almanya’yı 21 yıl aradan sonra evinde yenerek, kalitesini konuşturdu. Barcelona yönetimi aralık 2019’da Koeman’ın kapısını çaldığında Euro 2020 şampiyonasından dolayı Koeman teklifi reddetti. Koeman’dan eli boş dönen Barcelona yönetimi, tercihini Setien’den yana kullandı. Pandemiden dolayı Euro 2020’nin bir yıl sonraya ertelenmesi Koeman’ın Setien’i gönderen Barcelona’nın teklifini kabul etmesini sağladı. Milli takımdan ayrılan Koeman’la Barcelona yönetimi 2 yıllık sözleşme imzaladı.

Koeman, 1989-95 yılları arasında Barcelona formasını giydi. Vatandaşı Johan Cruyff’un oluşturduğu ’rüya takımının’ önemli isimlerinden biri oldu. Defansta oynamasına rağmen attığı gol sayısıyla bir çok forvet oyuncusunu geride bıraktı. Frikikten attığı gollerin yanı sıra mesafe tanımaksızın kaleye çektiği şutlara kaleciler engel olamadı. Groningen’de başlayan futbol kariyerini Ajax, PSV, Barcelona’da devam ettirip Feyenord’da noktalayan Koeman, serbest vuruştan attığı gollerle hafızalara kazındı. Uzun kariyeri boyunca tam 253 gole attı. Bir çok forvetin rüyasında bile göremeyeceği rakama ulaşan Koeman, futbol tarihine en fazla gol atan defans oyuncusu olarak adını yazdırdı.

Koeman antrönerlik kariyerinde efsane Johan Cruyff’u örnek alıyor. Defanstan çok ofansı düşünen bir oyun stilini tercih ediyor. Oyun sistemini 4-3-3 şeklinde açıklayan Koeman, futbolcuya özgürlük verilmesinin başarının anahtarı olduğuna inanıyor. ‘Oyuncu sonuca katkı yaptığını görünce performansı daha artacaktır. Sadece teknik patronun direktifine bağlı kalan oyuncunun katkısı takıma fazla olmaz’ diyen Koeman, bu durumunun farklı kültürlerden gelmiş oyuncuları bir potada eritmek için etkili yol olduğunu söylüyor. Johan Cruyff gibi Koeman’da başarının küçük detaylardan geçtiğine inanıyor. Takım analizni yaparken çok dikkatli olan Koeman’a yardımcıları ‘başaşçı’ diyorlar. ‘Biz pastayı kızartırız. Koeman ise üzerinin kremini dökerek servis yapar yapar. Ancak servisi mükemmel olduğu için kimse kusur bulamaz’ bu sözler Koeman’ın yardımcılarının.

Ronald Koeman, Barcelona’yı çalıştıran beşinci Hollandalı teknik adam oldu. Johan Cruyff, Rinus Michels, Frank Rijkaard ve Louis van Gaal görev yapan Hollandalılar olmuştu. Bu isimlerin bir özelliği de, kulüp adına en fazla La Liga maçına çıkan beş çalıştırıcı arasında yer alıyor.

Barcelona tarihinde Hollandalıların özel bir yeri var. Johan Cruyff hem oyuncu hem de teknik adam olarak gösterdiği başarıyla kulübün efsanelerinden biri olmuştu. 6 yıl Barcelona formasını terleten Ronald Koeman, oyunculuk döneminde yaşadığı La Liga ve Şampiyonlar Ligi başarılarını teknik adam olarak da tekrarlamak istiyor. İzinden gittiği isim Johan Cruyff. Bakalım sonuç ne olacak.

[Hasan Cücük] 20.8.2020 [TR724]

Bugün Muharrem ayı başlıyor [Cemil Tokpınar]

Bugün hadis-i şerifte “Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” diye isimlendirilen Muharrem ayına girmiş bulunuyoruz.

Muharrem Hicrî takvime göre yılın ilk ayı olduğu için bugün aynı zamanda 1442 yılının da ilk günüdür. Yıl içerisindeki mübarek günler, geceler ve aylar Hicrî takvime göre belirlendiği için yeni yıldaki önemli günleri ajandamıza kaydetmek, onlara hazırlık yapmak ve ihya etmek açısından büyük bir kolaylık sağlar.

Muharrem başta oruç olmak üzere ibadet bakımından da çok faziletli bir aydır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazdan sonra da en faziletli namaz gece kılınan namazdır.” (Müslim, Sıyam, 202, 203; Ebu Davud, Savm, 55; Tirmizî, Salat, 323; Nesaî, Kıyamu’l-Leyl, 6)

Bu müjdeye nail olmak için Muharrem ayında fırsat buldukça oruç tutmaya gayret etmek gerekir. Hiç değilse Pazartesi ve Perşembe günleri olmak üzere haftada iki gün ve ayın 13., 14. ve 15. günleri oruç tutulabilir.

On peygambere yapılan iyilikler

Rabbimizin rahmet, mağfiret, lütuf, feyiz ve bereketinin sağanak sağanak yağdığı aylardan biri olan Muharrem’in onuncu günü ise Aşure Günü diye meşhur olmuş bir gündür.

Bugüne “Aşure” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu günü olduğu içindir. Hadislerde ifade edildiğine göre, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberini on değişik sıkıntıdan kurtarıp on farklı ikram ve ihsanda bulunduğundan dolayıdır. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

  1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu o gün sulara gömmüştür.
  2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini o gün Cûdi Dağının üzerine demirlemiştir.
  3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından o gün kurtulmuştur.
  4. Hz. Âdem’in (a.s.) tövbesi o gün kabul edilmiştir.
  5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan o gün çıkarılmıştır.
  6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semaya yükseltilmiştir.
  7. Hz. Davud’un (a.s.) tövbesi o gün kabul edilmiştir.
  8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
  9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
  10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur. (Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140)

Yukarıda saydığımız ibretli ve kudsî ikramların yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep anılmış ve ihya edilmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tövbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.

Oruç tutmak çok faziletli

Aşure Gününde tavsiye edilen ibadetlerin başında ise oruç gelmektedir. Günümüzde çok ihmal edilen orucu, böylesi vesilelerle hatırlamak ve çevremize teşvikçi olmak büyük sevaptır.

Eski asırlarda Muharrem ayı ve Aşure Günü, ehl-i kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. “Bu ne orucudur?” diye sordu.

Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti. (İbni Mâce. Sıyam: 31)

Aşure günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslâm öncesi cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak kabul ediliyor ve oruç tutuluyordu.

Bu hususta Hazret-i Âişe Validemiz şöyle demektedir:

“Aşure, Kureyş kabilesinin cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirdi ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Aşure gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” (Buharî, Savm: 69)

O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz (s.a.v.) ve Sahabeleri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v.) herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu. (Müslim, Sıyam: 117)

Bir yıllık günaha keffaret olabilir

Böylece Aşure orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu. Muharrem ayı ve Aşure orucunun fazileti hakkında birçok hadis vardır.

Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu. (Tirmizî, Savm: 40)

Bu kavim, üzerlerine afet gelmek üzereyken topluca tövbe edip dua eden ve afetten kurtulan Hz. Yunus Aleyhisselâmın kavmidir.

Yine Tirmizî’de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Aşure Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önceki bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.” (Tirmizî, Savm: 47)

“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur” (İbni Mâce, Sıyam: 43) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.

İmam-ı Gazali bu hadisi şöyle açıklamıştır: “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayandırmak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir.” (İhya, c.1, s. 238)

Sadece Aşure Günü oruç tutulabilir mi?

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Aşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Bu mânâdaki bir hadisi Abdullah ibni Abbas (r.a.) rivayet etmektedir. Bunun için müstehap olan, Aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra da oruç tutmaktır. Mazereti olan iki gün, ona da imkan bulamıyorsa hiç değilse Aşure Günü olmak üzere bir gün oruç tutmaya gayret etmelidir. Çünkü oruç tutulması tenzihen (helâle yakın) mekruh olan günlerde bazı sebeplerden dolayı oruç tutulmasında bir sakınca yoktur. Yani iki veya üç gün oruç tutmaya yolculuk, misafirlik, toplantı, hastalık gibi mazereti olan kimseler sadece bir gün tutabileceklerse o gün tutmaları mümkündür ve sevaplıdır. Zaten hiçbir mazeret olmadan bile böyle davransa sadece tenzihen yani helale yakın bir mekruh işlemiş olur. Mazereti varsa inşallah o mekruhluk da ortadan kalkar.

Peygamber dualarının önemi

Bu günde oruçtan başka ibadet, dua, hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel ameller de yapılabilir. Özellikle Aşure Günü kurtuluşa eren veya ikrama mazhar olan peygamberlerin durumunu hatırlayarak, onların dualarını içselleştirip kendisini onlar gibi çaresiz kabul edip Cenab-ı Hakka ıztırar (çaresizlik) diliyle dua ederse inşallah kurtuluşa erer ve ekstra ikramlara kavuşabilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), mü’minin aile efradına Aşure Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.

Bir hadiste şöyle buyurular: “Her kim Aşure Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenâb-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.” (Tergîb ve’t-Terhîb, 2:116)

Bu müjdeye nail olmak için herkes imkânı ölçüsünde ailesine, çevresine ikramda bulunur, bilhassa muhtaç ve mağdurlara muavenet ederse çok güzel olur.

Aşure tatlısı oruca engel olmamalı

Bu arada Aşure Günü vesilesiyle yapılan aşure tatlısıyla ilgili birkaç hususu hatırlatmak istiyoruz. Öncelikle herkesin severek yediği bu tatlı, sadece Muharrem ve Aşureye mahsus olmayıp bütün yılda yenebilmelidir. Ayrıca sadece Aşure Günü ikram edilmesinin iki sakıncası vardır:

Birincisi, o gün oruç tutma günüdür. İnsanları oruca teşvik etmek gerekirken tam Aşure Günü aşure ikram programları yapmak doğru değildir, oruç tutulmasını olumsuz etkilemektedir.

İkincisi, Muharrem ayının onuncu gününde, 14 asırdır bütün Müslümanların yüreğini yakan Hz. Hüseyin Efendimiz (r.a.) ve ailesi şehit edildiği için o gün bu tatlıyı yemek, ehl-i beyt sevgisini esas tutan kardeşlerimiz tarafından da sevimsiz karşılanmaktadır. Bunun için mümkün mertebe 13. gün veya sonrası ikram edilirse daha isabetli olur. Elbette ki hiçbir Müslüman o acı olayın olduğu günü tatlıyla kutlamak gibi bir düşünceyi aklından bile geçirmez. Tabiî ki bu tavsiyemiz, o gün yapmak ve yemek haramdır anlamına gelmez, sadece bir anlayış ve nezaketi hatırlatmak içindir.

[Cemil Tokpınar] 20.8.2020 [TR724]

Ey Kavmim! [M.Nedim Hazar]

Entelektüel çabasında olmaya gayret gösteren gençliğin en enteresan problematiklerinden biridir “Ey Kavmim” meselesi. Dünkü yazımda alıntısını yaptığım yazı muhteşemdir. Ancak her kim bu metinden bir alıntı yapsa anında tartışma patlak verir:

Bu yazı Ahmet Altan’a mı ait, yoksa Halil Cibran’ın bir şiiri mi?

Koskoca internet deryasında bu tartışmanın neticesine dair sağlıklı bir bilgiye ulaşmak maalesef mümkün değildir.

Genelde internetten alıntı yaparken kaynağı sorgulamayan bir kuşağın ahfadı olduğumuz için kısa süre içerisinde tartışma arada kaynar gider.

Peki işin aslı nedir?

Bugün bu tartışmayı bitirelim Allah’ın izniyle…

Yazı her ne kadar üslup itibarıyla buram buram Ahmet Altan koksa da, genelde verilen örnekler ve serzenişi itibarıyla meşhur göç edebiyatının piri Halil Cibran’ın satırlarını da çağrıştırır.

Şimdi filmi biraz geriye saralım ama çok geriye değil…

Birkaç yıl öncesine..

Malum olduğu üzere 15 Temmuz bahane edilerek yüzlerce gazeteci gözaltına alındı ve çoğuna ceza verildi.

Bunlardan en meşhur olan ve Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı gibi isimlerin de yargılandığı mahkemedeyiz.

Avukatlar savunma yapıyorlar ve Ahmet Turan Alkan Usta’nın avukatı savunmasında “Ey Kavmim”den alıntı yapıyor. Salonda bulunan Mustafa Ünal gibi entelektüel gazeteciler genç avukatın referans verirken Halil Cibran demesine adabınca itiraz ediyorlar. “Emin misiniz?” diye soruyor Ünal.

Mahkeme heyetinin derdi elbette başka ve teröristlikle suçladığı insanlar entelektüel bir kaynak tartışmasına girişiyorlar.

Ali Bulaç usta, “Evet Cibran’ın olması lazım” diyor. Karayeğen de itiraz ediyor. Zira o Ahmet Altan’ın koğuş arkadaşı.

Söz hakkı Ahmet Turan Hoca’ya gelince o da aynı metinden alıntı yapıyor ama isim zikretmiyor.

Herkes hücresine dönüyor akşam olunca.

İbrahim (Karayeğen) Ahmet Altan’ın “Mahkeme nasıl geçti?” sorusuna “isminiz geçti” diyor. Ahmet Altan merak edince meseleyi özetliyor.

Altan serzenişle şöyle diyor, “Elbette ben yazdım kardeşim ama kimse inanmıyor nedense!”

Ahmet turan Hoca’nın genç avukatı sonradan bir görüş gününde aynı soruyu ziyaret ettiği Ahmet  Altan’a soruyor ve aynı cevabı alıyor.

Evet hakikat böyle.

Ahmet Altan “Ey Kavmim” başlıklı enfes yazıyı Yeni Yüzyıl gazetesinde 6 Haziran 1996’da bir köşe yazısı olarak yayınlıyor

Aynı yazı kısa süre sonra Karanlıkta Sabah Kuşları isimli deneme kitabının 48. Sayfasında yayınlanıyor.

Altan, gazeteci Sevinç Özarslan ile 2006 yılında Zaman Gazetesi Cumartesi için verdiği mülakatta da aynı şeyi söylüyor:

Sevinç soruyor:

“Bir yılda okurlarınız için sürpriz iki yazı yazdınız. İkisi de Ramazan Bayramı’nda yayınlandı. Size bu yazıları kim yazdırdı?”

Cevap şöyle:

“Daha önce de “Ey Kavmim” diye bir yazı yazdım. Bazı camilerde okunmuştu bu yazı. Benim yeni bulduğum fikirler değil bunlar. Ben birdenbire hidayete ermedim.”

Mesele bundan ibaret.

Bu tür meselelerin nasıl yayıldığını göstermesi açısından tuhaf bir ayrıntı vermek isterim. Milliyet Gazetesi’nden Melih Aşık yıllar sonra yazı yayınlanmış, kitap piyasaya çıkmış, bu röportajlar yayınlandıktan filan sonra 29 Aralık 2013’te “Ey Kavmim”i köşesinde şiir olarak yayınlıyor ve şiirin Halil Cibran’a ait olduğunu yazıyor.

İhtimal ki Ahmet Altan ya Aşık’ı okumuyor ya da yalanlamaya tenezzül etmiyor bilemiyorum.

Ama Ey Kavmim meselesinin hakikati böyle yani.

Ey Kavmim, dinlemezsin biliyorum ama belki artık bu tartışmayı bitirirsin en azından.

[M.Nedim Hazar] 20.8.2020 [TR724]

Sapla samanı ayırmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Gülen Cemaati’ni (GC) veya Hizmet Hareketi’ni (HH) “savunduğum” için çok eleştiri alıyorum. Eleştiriler, beni doğrudan “FETÖ’cü” olarak linç etmekle, “bu yapının ne kadar zararlı olduğunu görmeyecek kadar ahmak olmakla” itham etmek arasında, grinin 50 tonunu kapsıyor! TR724’te yazmam, daha önce Yarına Bakış’ta köşe yazarlığı yapmış olmam, KHK’lı olmam gibi birçok “kanıt”, beni suçlayanların “haklı olduklarından” (!) emin olmaları için yetiyor da artıyor bile.

GC ve HH, günümüz Türkiye’sinin Kürt siyaseti ile birlikte en başta gelen ötekisi. Oysa bu durum bundan 10 yıl kadar önce çok farklıydı. Bugün ipi çekilen GC, bir zamanlar bugün iplerini çekenler tarafından en yakın müttefik olarak tanımlanıyordu. GC’ne ait okullarda çocuklarını okutan, Zaman gazetesine abone olan, grubun kanallarına sabah akşam çıkan, Fethullah Gülen’den “Hocaefendi” olarak bahseden, Gülen’e veya GC’ne herhangi bir eleştiri geldiğinde, Cemaat’ten önce onları savunan, Türkçe Olimpiyatları için resmi hatıra parası bastıran, tribünlere Gülen’in Türkiye’ye dönmesi için “bu hasret artık bitsin!” diyenler, bugünkü iktidardı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



GC, uzunca süre AKP iktidarını destekledi. Daha önce bu tür bir siyasi angajmana girmeyen GC’nin bir siyasal partinin peşine takılması, bugünün gözlükleriyle baktığınızda yanlış gelebilir. Fakat 2002-2011 yılları arasındaki AKP ile bugünkü AKP arasındaki söylemsel ve fiili farklılıkları görmezden gelmek, doğru olmaz. İktidara gelirken ve geldikten sonra Avrupa Birliği (AB) reformlarını gerçekleştirme çabası içinde olan, reformcu, liberal demokrasiyi benimsemiş görünen, Türkiye’nin hukuk devleti olması yönünde bir irade ortaya koyan bir AKP vardı. Bu AKP, salt GC tarafından desteklenmiyor, aynı zamanda liberaller, Kürtler, azınlıklar, solcular, AB yanlıları gibi geniş tabana yayılmış bir platformca da destekleniyordu. İşin aslı, AKP dışındaki siyasal partiler, AB reformlarına ayak sürter bir pozisyondaydılar. Örneğin CHP içindeki ulusalcılar AB sürecindeki birçok reforma “AB’ye verilen tavizler” mantığı ile yaklaşıyordu. Bu nedenle CHP hiçbir zaman AB reformlarını AKP ile birlikte destekleyen bir pozisyon almadı, alamadı. MHP de, aynı CHP gibi, AB reformlarından hazzetmiyordu. Onlar da tıpkı ulusalcılar gibi bir ret pozisyonu almıştı. HDP ve Kürt siyasi hareketi AB yanlısı pozisyon alan AKP’nin bu dış politika tercihinden gayet memnundu. Bu süreçte başlatılmış olan Kürt meselesinin çözümüne yönelik olan yapıcı diyalog ve hatta PKK ile yapılan doğrudan görüşme kararı (Oslo süreci), Kürt siyaseti için şüphesiz cumhuriyet tarihinde Kürt meselesini çözüm için yaratılmış en önemli fırsat olarak değerlendirilmişti. Ez cümle, GC’ni AKP’yi desteklemekle ve bugünkü rejimin sorumlularından biri olmakla suçlamak, son derece zayıf ve irrasyonel bir argümandır.

Özetleyecek olursam; AKP GC’ni meşru, İslami bir sivil toplum dinamiği olarak algılıyordu. GC ise AKP’yi muhafazakâr demokrat, olumlu bir siyasal parti ve iktidar olarak algılıyordu. Bu durum, doğal bir işbirliği zemini hazırlamıştı.

ZAMAN, TEKELİ KIRDI

GC 2002-2011 yılları arasında Türk siyasetinde etkin oldu. Nasıl mı? Bünyesindeki mevcut ve yetişmekte olan insan potansiyeli ve medya sektöründeki gücüyle. Yetişmiş insan gücü oldukça anlaşılır bir durumdur. GC eğitim sektörüne ağırlık veren bir yapıydı. Okulları ve dershaneleri ile potansiyeli olan öğrencilere verdiği burslarla, açtığı üniversitelerle, bir tür eğitim hareketiydi. Medya sektöründeki gücü, Zaman gazetesinin ve sonrasında ortaya çıkan medya kuruluşlarının Türkiye’de mevcut seküler-Kemalist elitlere ait medya karşısında bir alternatif seçenek sunmasıyla oluştu. Piyasadaki açık, bu medya tekeliydi. O tekeli kıran Zaman oldu. Ayrıca Zaman kapılarını sadece GC çevresinden çıkan yazarlara değil, liberal-demokrat kalemlere de açtı. Dolayısıyla sadece GC tarafından değil, İslami-İslamcı gruplar ve liberal gruplar tarafından da okundu.

2002-2011 yılları arasında ana hatlarıyla Türkiye’nin demokratikleşmesi, hem AKP’nin, hem de GC’nin ana ilgi alanı oldu. Bu çerçevede askeri-bürokratik vesayet sisteminin (veto rejiminin) sonlanması ve AB tipi liberal demokratik ilkelere dayalı bir hukuk devletinin oluşması önemsendi. İslamcı refleksler bu süreçte etkili bir motif olmuş olabilir. Yani askeriyenin etkisini AB reformları kılıfıyla azaltıp, esas gündemleri olan Türkiye’de devletin ve bürokrasinin “İslamileştirilmesi” ve “seküler yapının sekteye uğratılması” gibi. Fakat bu fazlaca niyet okuma olacaktır, kanımca. Ve dahası, buram-buram Kemalist propaganda söylemi kokacaktır. Doğrusu şu ki, 2002-2011 süreci, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti tarihleri içinde ülkenin çağdaş demokrasiye en fazla yaklaşabildiği dönemdi.

AKP iktidarda olduğu dönemde kendi kadrolarını devlet bürokrasisine yerleştirme gayretinde oldu. Bu yadırganacak bir tutum değildir. Modern Türkiye tarihi bir kadrolaşma tarihidir. Her iktidar devlete yerleşmek istedi. Çünkü devletin gazabına uğramamanın tek garantisi, “canavarın bünyesinde” olmaktı. Bu refleks, siyasal mücadele tarihinin aslını oluşturur. AKP devlete kendisine yakın kadroları alırken, 2002-2011 döneminde kendisiyle “aynı gemide” olan ve benzeri dünya görüşüne sahip GC’nin yetişmiş insan gücüne de kucak açtı. Esasen GC veya diğer muhafazakâr-İslamcı insan havuzları arasında fazla fark gözetilmedi. GC yetişmiş insan kaynakları bakımından diğer İslami-İslamcı gruplara göre daha ilerideydi. Böylece GC’ne yakın olan memurların oranı arttı.

CEMAAT DEVLETE SIZMADI!

GC devlete sızmadı, devlete girdi. Bir tercih vardıysa bu tercihi yapan siyasal sorumlu konumundaki AKP iktidarıydı. Devlet memurluğuna alım şartları bellidir. Her Türkiye vatandaşı devlet memuru olabilir. Önemli olan gereken nesnel (yazılı) şartları yerine getirip getirmediğidir. Devletin Kamu Personeli Sınavı, Yabancı Dil Sınavı, ALES gibi çok sayıda merkezi ÖSYM sınavlarından alınan puanlar yanında, üniversite mezunu olmak gibi, birçok objektif kriter vardır. Kadroları siyasal iktidar (AKP) açtı. Bu kadrolara başvuran yüksek puanlı adaylar memur oldu. Bu süreçlerde eğer bir usulsüzlük olduysa, bunun sorumluluğu siyasal karar mercii olan AKP iktidarıdır.

Eğer kamu personeli seçimi ve atama sürecinde herhangi bir usulsüzlük veya kanunsuz uygulama söz konusuysa, bu nesnel kanıtlarla ortaya konur ve ilgili kişiler hakkında soruşturma ve yasal takip yapılır. Yasalar ve yönetmelikler buna olanak tanıyor. Önemli olan, suçlamalar temelinde ya da toplumda oluşturulmuş genel kanaatlere göre herkesin aynı tencereye atılıp, kurunun yanında yaş da yansın mantalitesiyle hareket etmemektir. Oysa bugün olan tam da budur. GC’nin merkezi sınavların sorularını çaldığı iddiası genel kabul görüyor. Bu iddiaları ortaya atanlar kanıtları da ortaya koymalıdır. Herhangi bir kanıta dayanmayan iddialar temelinde çok yüksek sayılarda kamu çalışanı KHK’larla işinden atıldı ve damgalandı. Bu unutulmamalı. “GC soru çaldı” iddiası varsa bu araştırılmalı. Fakat bu suçun işlenmiş olup olmadığı, işlenmişse kimler tarafından işlendiği, bunun kişisel mi yoksa organize mi bir suç olduğu, organize ise kimlerin bu suça karıştığı kanıtlarla ortaya konmalı. “Hepsi böyle girdi bunların devlete!” türü bir retoriğin hâkim olduğu bugünlerde, anayasanın fiilen uygulanmadığı, yargının yürütmenin kontrolüne girdiği bir rejimde bunun ne kadar olanaklı olabileceğini bir düşünün.

İşin diğer bir boyutu da, GC’ne dâhil olanların memuriyet hiyerarşisi ve amir-memur ilişkisi dışında, üçüncü kişiler tarafından emir almaları ve devletin çıkarları değil, kendi cemaatlerinin çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri. Bakın şunu net olarak ifade edeyim ki bunu kanıtlamak oldukça güçtür. Aynı şeyi mesela masonlar veya Kemalistler için iddia etsek, ne yanıt alırız? Şurası kesin ki, bu tür iddialar temelinde bir grup insanı kolektif olarak suçlamak demokratik bir hukuk devletinde değil, ideolojik otoriter rejimlerde olur. Memuriyet hiyerarşisi çok önemlidir. Bu konuya her devlet önem verir, vermelidir. Her memuriyet görevinin bir gizliliği vardır. Hem kişisel bilgilerin korunması, hem de stratejik kararların devletin ilgili birimleri dışına çıkmaması için bir hiyerarşik örgütlenme şeması, tüm bürokrasilerde görülür. Bu hiyerarşiye aykırı hareket edilmesi ciddi bir suçtur. Kanıtlarıyla ortaya konursa, suç ispatlanır ve ilgili memur ve kişiler yasalara göre cezalandırılır. Bu suçun organize olup olmadığını kanıtlamak daha derin bir güvenlik soruşturmasını gerektirir. Ancak masumiyet karinesi, tüm bu bürokratik ve hukuksal süreçlerde esas alınır. Yani bir kişinin suçu net olarak kanıtlanmadan, o kişi suçsuz kabul edilir. “Biz bunu önceden atalım, hatta linç edelim, sonra masumsa suçunu ispatlasın!” türü bir yaklaşım, hukuk devletinde değil, ancak bir NAZİ rejiminde olur.

ORDUYA KUMPAS İDDİASI

Organize suç teorisinin diğer bir dayanağı, Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Askeri Casusluk gibi davaları GC’nin “tezgâhladığı” ve “Türk ordusuna kumpas kurduğu” iddiası. Oysa bu davaların çok ciddi kanıtlara dayandığı, bazı askeri planlama toplantılarının ses kayıtlarının ve tutanaklarının olduğu göz ardı ediliyor. Dahası, dönemin başbakanı ve bakanlar kurulunun bu dava süreçlerine siyasi destek verdiği unutturulmak isteniyor. Yapay olarak 17 Aralık 2013 soruşturmaları ile Ergenekon davaları arasında ilinti kurulmaya çalışılıyor. Sanki perde arkasından her iki süreci de GC tasarlamış gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Oysa sorulması gerekli olan sorular çok basit: 1) Ergenekon davalarındaki kanıtları nereye koyacaksınız? 2) 17 Aralık soruşturmalarındaki kanıtları nereye koyacaksınız? Her iki hukuksal süreçte de zanlı olan taraflar, kanıtları örtbas etmek için “bu süreçleri Cemaat başlattı ama!” diyor. Fakat darbe planladılar mı? Yolsuzluğa karıştılar mı? Bunları (artık) soran neredeyse kalmadı. Bu durumda savcılar veya polisler kimin adına hareket etti ve yasa dışı faaliyetleri ortaya çıkardı, ikincil konulardır. Önemli olan ortada bir suç var mı, yok mu, buna odaklanmaktır.

Böylece “devlete sızdılar” ve “bunu soru çalarak yaptılar” iddiaları hakkında bazı tespitlerde bulunmuş oldum.

TERÖRİZM NEDİR, KİMLERE TERÖRİST DENİR?

Gelelim GC’nin terörist bir yapılanma olduğu iddiasına.

Şunu en başında net olarak ifade etme gerekliliği var: önünüze gelene terörist diyemezsiniz. Terörizm konusu sosyal bilimler literatüründe de, hukuk metinlerinde de, uluslararası ilişkilerde de çok derinlemesine ele alınmış bir konudur. Kendinize düşman bellediğiniz bir grubu terörist olmakla itham edip o grubun üyelerini topluca takibata almak, otoriter ve yarı otoriter rejimlerce sıklıkla yapılan bir uygulamadır. Oysa mevcut bir terörist grupla hukuk devleti sınırları dâhilinde mücadele etmek, her hukuk devletinin meşru hakkıdır. Bu durumda terörizm nedir, kimler teröristtir, bu soruların yanıtı verilmelidir.

Kesin olan gerçek şudur ki, terörizm konusunda şiddete bulaşmak ile terörizm arasındaki ilgi, en güçlü korelasyondur. Şiddete bulaşmamış bir gruba veya kişiye terörizm suçlaması yapılamaz. Şiddete övgü, bir diğer ölçüttür. Ancak şiddete övgü genellikle daha alt bir cezai kovuşturmaya tabidir. Şiddete başvuracak materyal olanaklara sahip olmak diğer bir ölçüt olabilir. Yani elinde silahları olan bir grup potansiyel olarak şiddet yöntemini kullanabilecekse, terörizm bağlamında ele alınabilir.

GC’nin terörizm ile suçlanması, 2015 Temmuz’unda gerçekleşen darbe kalkışmasından sonra oldu. Ondan önce “paralel devlet” olmakla – yani organize suçla – suçlanmaktaydı. Bugünkü hükümetin iddiasına göre 15 Temmuz 2016’da GC üyesi oldukları iddia edilen subaylarca girişilen bir darbe girişimi oldu. Ancak hükümet bu güne dek GC ile darbeye karışan subayların a) aidiyet ilişkisini kanıtlayamadı, b) varsa GC sempatizanı subayların GC’nden direktif ve emir aldığına dair bir kanıt ortaya konamadı, c) darbeye karıştığı iddia edilen subayların yargı süreçlerinde GC’nden olduğunu itiraf eden ve bağlantılarını kanıtlayan ifadelere rastlanmadı, d) GC hem kurumsal hem de kişisel bazda kararlılıkla 15 Temmuz girişimine ilişkin aleyhindeki tüm iddiaları reddetti, e) tutuklu TSK subaylarının büyük bir çoğunluğunun bu darbeyle ilişkisi olmadığına dair derin şüpheler var, f) tutuklu subayların büyük çoğunluğunun GC ile “irtibatlı veya iltisaklı” olmadığı, farklı fraksiyonlara dâhil oldukları (NATO’cular vs.) anlaşılıyor. GC ile doğrudan bağlantılı bir kısım subay olduğu net olarak kanıtlansa bile (ki bu söz konusu değil) bu tek başına bu subayların GC adına ve emri ile bu darbeye karıştıkları anlamına gelmez. Dahası, bu darbe girişiminin cidden bir darbe kalkışması olup olmadığı konusunda da ortada çok ciddi şüpheler bulunmakta.

15 Temmuz bağlamı dışında, GC’nin veya bu yapıya ait olduğu düşünülen bireylerin herhangi bir şiddet olayına karıştıkları görülmedi. Bildiğim kadarıyla GC ile ilintili bir terörist saldırı bugüne dek hiç olmadı. Dahası GC ve ona dâhil olan bireyler şiddet kullanımına dönük herhangi bir mesaj, övgü, plan, istek vs. de beyan etmedi. Bu güne dek yüz binlerce GC mensubu olduğu öne sürülen insan tutuklandı, gözaltına alındı, KHK ile atıldı, ama bu insanların evlerinde ve iş yerlerinde yapılan aramalarda herhangi bir silah veya silah olarak kullanılabilecek malzeme bulunamadı.

‘FETÖ’ İBARESİ BİR ALGI ÇALIŞMASIDIR

GC mensupları aksine toplumda pasifist olarak bilinen, diğer İslamcı-İslami gruplara oranla şiddete eğilim konusunda kıyaslanmayacak kadar mülayim bireylerden oluşuyor. Bunca hukuksuz takibata karşın herhangi bir yerde polise direnen bile olmadı. Tüm bu dikkate alınan ölçüt ve göstergeler ışığında, GC’nin bir terörist grup olduğunu iddia etmek çok anlamlı değil. Bir iddia varsa, ortaya kanıtlar konulur ve iddia kanıtlanır. Bu olmadı. Buna göre, GC bir terörist gruptur denemez. “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ” ibaresi tümüyle propaganda amacına yönelik olarak ortaya atılmış bir algı çalışmasıdır.

Organize suç örgütü olduğuna dair iddia çok, ama bir kanıt yok. Terör örgütü olduğuna dair iddia çok, ama kanıt yok!

Geriye şu gerçek kalıyor: GC Türkiye’de bugün nefret objesi, günah keçisi ilan edilmiş, hedef gösterilen bir gruptur. Bunu hem devlet (rejim), hem muhalefet yapıyor. Buna hem AKP tabanı, hem de MHP, CHP, İYİP ve kısmen de HDP tabanı destek veriyor. AKP GC’nden iki nedenle nefret ediyor. 1) 17 Aralık 2013 soruşturmalarını GC’ne mal ettiler. 2) GC’ni kendilerine rakip olarak algıladılar. Her iki nedenden dolayı onu ortadan kaldırmaya karar verdiler. MHP GC’nden nefret ediyor, çünkü GC’nin AB-Batı yanlısı tutumu da, GC’nin Türkî cumhuriyetlerdeki kültürel-Türkçü pozisyonu da, Kürt siyasetine karşı olan pragmatik pozisyonu da onları rahatsız etti, ediyor. Dahası derin devletin onayını almak için GC cadı avına gönüllüler. CHP neden GC’nden nefret ediyor? Çünkü CHP’nin tabanı olan ulusalcı-Kemalist sekülerler – her dini gruba karşı hissettikleri gibi – GC’ni bir yobaz-dinci anti-Atatürkçü akım olarak görüyor. Ergenekon-Balyoz-Sarıkız gibi darbe davalarının GC tarafından organize edildiğini öne sürüyorlar. Dahası tıpkı MHP gibi, GC’nin Batı’nın (özellikle ABD’nin ılımlı İslam yaklaşımının) bir piyonu ve ajanı olarak değerlendiriyorlar. İYİP de MHP ve CHP gibi bir algıyla hareket ediyor. Her üç grup derin devletin onayını almayı hedefliyor. Ayrıca bugünkü politik atmosferde toplumun algılarını dikkate alarak, anti-GC akımından parsa almak istiyorlar. HDP, kendisini sistemden tümüyle dışlamamak istiyor ve anti-GC diskuru o da kullanıyor. Dahası, GC’nin geçmişte sahip olduğu kültürel-Türkçü pozisyon, HDP tabanında GC’ne karşı bir antipati oluşturuyor.

GC kendi içinde mutlaka hakkındaki iddialarla ilgili bir değerlendirme, bir ayıklama, bir arınma yapmalıdır; şüphe yok buna. Fakat karşı karşıya kaldığı kolektif cezalandırma ve hukuksuz toplu takibat konusu çok daha ağır bir hukuk ihlalidir. Ben bu koşullarda GC nefretinin veya kısır siyasi hesapların terk edilerek, sağlıklı nesnel bir tutuma geri dönülmesi gerektiği kanısındayım. Bugün GC’ni cadı avına tabi tutan tüm Türkiye toplumu katmanlarının da şapkalarını önlerine koyarak yapılan hukuk ihlalleri konusunda ciddi bir muhasebe yapmalarının zamanı gelmiştir. Ben en başından beri hukuk ilkeleri ve etik değerlerim doğrultusunda mağdurların sesi oldum, insan haklarını savundum. Bundan dolayı “FETÖ’cü” olarak damgalanmam, sadece tezlerimde haklı olduğumu kanıtlıyor. Sapla samanı ayırmayı öğrenmeden Türkiye’de sadece demokratikleşme değil, medenileşme de başarılamayacak. 

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.8.2020 [TR724]

Erdoğan müjde dediyse korkmak gerek! [Cumali Önal]

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yandaş Kalyon Grup’a bağlı Kalyon Güneş Teknolojileri fabrikasının açılışında Cuma günü bir müjde vereceğini, bununla yeni bir döneme geçileceğini söyledi. Damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ise Türkiye için bir eksen değişikliği olacağını belirtti. Özellikle Albayrak’ın sözü oldukça iddialı. Türkiye’nin ekseni 15 Temmuz darbe girişiminden sonra zaten değişmişti. Bu yeni müjde ile Türkiye yeniden Batı eksenine mi kayacak acaba?

Her neyse gelelim açıklanacak olan müjde ile ilgili tahminlere. Amerikan Bloomberg haber portalı Türkiye’nin Karadeniz’de enerji kaynakları bulduğunu, dolayısıyla Erdoğan’ın müjdesinin doğal gazla ilgili olabileceğini yazdı. Euronews’e göre ise Erdoğan iki müjde açıklayabilir; biri Akdeniz’de bulunmuş olabilecek doğal gaz kaynağı, ikincisi ise Rusya ile yapılan protokol gereği, Rusya’dan getirilecek koronavirüs aşısı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Bazı sosyal medya kullanıcıları ise Erdoğan’ın tartışmalı konu Kanal İstanbul’a start vereceğini öne sürüyor.

Erdoğan’ın vereceği müjde ne olursa olsun, bunun halkın menfaatine olmayacağını peşinen söylemek gerek.

Mesela diyelim ki Karadeniz, Akdeniz, Trakya, Ege’de yıllardır doğal gaz ve petrol arayan Türkiye hedefine ulaştı ve muazzam bir kaynak buldu.

Erdoğan rejimi döneminde böyle bir bulgu Türkiye için bir kabus senaryosu demek.

Neden mi?

Dünya üzerindeki rejimlere bakalım, yeraltı kaynakları bakımından zengin kaç ülke insan hakları, demokrasi, hukuk konusunda örnek?

Rusya’dan Ortadoğu’ya, Venezuela’dan Nijerya’ya hiçbir ülke halkı ile barışık değil. Sahip oldukları muazzam kaynakları rejimi finanse etmek ve halkı baskı altında tutmak için kullanıyorlar.

Erdoğan böyle bir kaynak bulsa ne mi yapacak?

Öncelikle bu kaynak kendine yandaş işadamlarına akacak. Onlar üzerinden de tabi ki kendisine ve akrabalarına komisyon gelecek.

Daha sonra?

Rejimini daha da güçlendirme yoluna gidecek, baskı daha da artacak, dünyaya daha fazla meydan okuyacak. Tıpkı 15 Temmuz gibi bir Allah’ın lütfu olacak. Yani ülkenin geleceğine vereceği hasar daha da katlanacak.

Zaten şimdiden pek çok konuda ülkenin geleceğine ipotek koymuş durumda. Türkiye’nin hakkını çiğnetmeyeceğini söyleyerek aslında hiçbir zaman biraraya gelmeyecek ülkelerin aralarında anlaşmasını ve Türkiye’ye karşı daha kinlenmesini sağlıyor.

Dolayısıyla halka yar olmayacak bir zenginliğin bu tür bir rejimin eline geçmesi hayra vesile olmayacak.

Tabi doğal gaz ya da başka bir kaynak eğer Karadeniz’in Türkiye egemenlik sahasında bulunduysa. Yani bu en iyi senaryo.

Kötü senaryo ise Doğu Akdeniz’in tartışmalı sularında böyle bir kaynağa ulaşmak.

Türkiye’nin milyonlarca dolar harcayarak sondaj çalışmaları yürüttüğü Doğu Akdeniz’de üç gemi faaliyet gösteriyor. Bu gemiler şu ana kadar belli bir noktaya odaklanmak yerine, farklı alanlarda gezerek aslında Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı oluşan dengeleri bozmaya çalıştı. Yani Türkiye oyun kurucu değil, oyun bozucu bir rol üstlendi.

Eğer açıklayacağı müjde Kanal İstanbul ile ilgili ise zaten bu konuda söylenecek hiçbir söz kalmadı. Bu tür bir proje kesinlikle kendisine yandaş şirketlere verilecek ve İstanbul’un kalan nefes alma alanları da imha edilecek.

Erdoğan’ın topluma müjde olarak sunduğu mega projelerin hali ortada. Yollar, köprüler, tüneller, havaalanları, hastaneler yapıldı yap-işlet-devret modeliyle. Peki bu projeleri, AKP ve Erdoğan’a oy’veren ve bu projelerle gurur duyan kitlenin yüzde kaçı kullanabiliyor? Hepsi müşteri garantili bu projeler Türkiye’nin geleceğini ipotek altına almıyor mu?

Üretmeyen, teknolojiyi sadece silah sanayii olarak gören, ekonomik krizi atlatabilmek için türlü ayak oyunlarına başvuran bir rejimin elinde muazzam bir servetin olması en korkunç silahtan daha da korkunçtur.

Ve böyle bir rejimin uluslararası arenada dostları da bir anda artar. Çünkü herkes o paranın, servetin peşinde olacaktır. Trump’ın diktatörlüklerle yönetilen ülkelere yönelik tavrını görmüyor muyuz? Demokrasinin kalesi Avrupa ülkeleri de Trump’tan çok mu farklı. Mesela Fransa’nın silahlarını en fazla hangi ülkeler alıyor?

Bir servet, zenginlik halka fayda sağlayacaksa talep edilmeli, aksi taktirde diktatörün ekmeğine yağ sürmekten başka işe yaramaz.

[Cumali Önal] 20.8.2020 [TR724]

Seni bu kadar değiştiren nedir? [Safvet Senih]

Efendimizin (S.A.S.)  torunu Hz. Hüseyin  küçük oğlu Zeynelâbidin Hicrî  38  (M. 658)’de Medine’de dünyaya geldi. Yani dedesi Hz. Ali’nin şehid olmasından sonra dünyaya gelmiştir. On üç yaşında iken Kerbela olayında babası Hz. Hüseyin şehid olmuştu. Zeynelâbidin Hazretleri o gün çok hasta olup yatağından kalkamadığı için hayatta kalabilmişti. Yoksa Ehl-i Beytin bütün erkekleri Yezidler ve Yezidçiler tarafından şehid edildiği gibi o şehid edilecekti.

Zeynelâbidin Hazretleri âlim, fâzıl ve ehl-i takva bir zâttı. O günlerin siyasî atmosferi, iftiralar, dedikodular çok rahatsız edici bir biçimde cereyan ediyordu. Bir gün aşırı derecede aleyhinde sözler söyleyen birisinden bahsettiler. Hazret, “Beni onun yanına götürün” dedi. O kişinin yanına varınca, ona: “Eğer söylediğin haller bende varsa Allah beni affetsin, günah işlemişim. Yoksa, seni affetsin, çünkü iftirada bulunmuşsun.” dedi. Bu sözler karşısında kıpkırmızı kesilen adam, uzun zaman vicdan azabı duydu, elem ve keder içinde kaldı.

Zeynelâbidin Hazretleri bir gün mescide giderken yolunun üzerinde önüne çıkan siyasî hırsla kendisine edep dışı sözler söylemeye başladı. Bir sürü olmadık kusurlar sıraladı. Bunları dinledikten sonra ona, “Dur, zahmet çekme, ben senin bilmediğin hata ve yanlışlarımı da biliyorum, senin saymadığın kusurlar  da var bende… Senin saydıkların bildiklerim yanında hiç kalır.” meâlinde sözler söyledi ve oradan böylece ayrılıp gitti. Adam böyle bir centilmenlik karşısında “Vallahi sen gerçekten imamsın. Bu fazilet, Allah’ın peygamberinin torunlarından başkasında bulunamaz” dedi.
Hz. İmam Zeynelâbidin, her abdest  alışından sonra sanki başka bir âleme gitmiş gibi olur, değişik bir hal alırdı. Renginin sarardığını, dünyasının değiştiğini görenlerin sorusu üzere şöyle demişti: “Huzuruna çıktığım ZÂT’ı düşünmek, benim dünyamı değiştiriyor, bütün düşünce âlemini kaplıyor. Böylece bu âlemle alâkam kesiliyor, değişik bir hâlet-i ruhiyeye giriyorum.”

Cedleri gibi Hz. İmam çok cömertti. Muhammed bin İshak der ki: “Medine de nice fakirler vardı ki, kendilerine bakanın kim olduğunu bilmezlerdi. Halbuki onların dertlerine çare olmayı Zeynelâbidin Hazretleri deruhte etmişti. Gece karanlığında muhtaçlara sırtında un çuvalı taşıdığı, cenazesi yıkanırken sırtındaki nasırlaşmalardan anlaşılmıştı.”

Münavî’nin beyanına göre, Muhammed bin Üsâme hastalanmıştı. Ziyartine gelen Zeynelâbidin, on beş bin dirhem borcunu veremediğinden dolayı ağladığını görünce, onu şöyle teselli etti. “Sakın üzülme! Seni âhirete  KUL  BORCU  ile göndermem. O borçların hepsini de ben üzerime alıyorum. Bu andan itibaren hepsi de benim borcumdur. Ey cemaat şahit olun! Muhammed bin Üsâme’nin ne kadar borcu varsa, onları ben ödeyeceğim, benden isteyeceksiniz. Onun kimseye tek kuruş borcu kalmamıştır, bu andan itibaren!..”

Bu Ehl-i Beyt kahramanının değerli sözlerinden bazıları:

“Hayret edilir o kimseye ki, hayatında zararı dokunacak yemeklerden kaçınır da, vefatında zararı dokunacak günahlardan kaçınmaz.”

“Zengin adam, Allah’ın taksimine razı olan adamdır.”

“Fakire verilen, daha onun eline geçmeden Allah’a ulaşır.”

“Allah’tan ümit kesmek, günaha girmekten kötüdür. Allah’tan kork, fakat ümit kesme. Unutma ki, Allah affederse kimse Ona niçin affettiğini soramaz.”
Bir defasında oğluna;

“Helâya gireceğim zaman giyebileceğim bir elbise istiyorum. Sineklerin kirli ayakları ile konup kirlettiği elbise ile dışarıda olmayayım, demişti. Oğlu bu isteğe şu karşılığı verdi: ‘Babacığım, Resulullah’ın böyle yaptığı vâki mi? Helâya girerken ayrı, çıkınca ayrı elbise giymiş mi?
Zeynelâbidin Hazretleri bu ikaz üzerine: “Resulullah’ta böyle  bir hâl görülmedi’, diyerek arzusundan vazgeçmiştir.”

Anlaşılıyor ki, Zeynelâbidin gibi İslam Büyükleri arzuları sünnete aykırı düşerse hemen terk ediyorlardı.

Zeynelâbidin Hazretlerinin asıl ismi, Ali Asgar idi. Hz. Hüseyin Hazretlerinin küçük oğlu olduğu için asgar (küçük) denilmiştir. Bu büyük ve mübarek zat Hicrî 94’te Medine’de vefat ettiği sırada geride, müminlere örnek olacak zühd ve takva ile geçen bir hayat bırakmıştı. Bakî mezarlığında amcası Hz. Abbas’ın yanına gömülmüştür. O, on iki imamın dördüncüsüdür. Beşincisi imam ise oğlu Muhammed Bâkır Hazretleridir. (Ahmed Şahin, Örnek Yaşayışlarıyla İslam Büyükleri’nden)

[Safvet Senih] 20.8.2020 [Samanyolu Haber]