İnsanın yaratılış gayesi Yüce Yaratıcı’yı tanımak, ibadet, dua, yakarış ve niyaz ile ona teveccüh etmektir. Bela ve musibet gibi sıkıntılı zamanlar ise ekstra tazarru ve niyazla kulluğun ortaya konulması gerektiği dönemlerdir. Corona gibi bütün dünyada hayatı adeta felç eden virüs, hastalık, bela ve musibetlerden, korunmak için maddi sebeplere riayetin yanında Allah’a şifa ve korunma dilekçesi sunmak, bela ve musibetlerin defini istemek namazlarda kunut okumak Peygamber Efendimiz’in metodudur. Her konuda bizler için “üsve-i hasene” (en güzel rol model) olan Peygamber Efendimiz, bela ve musibet zamanlarında farz namazlarda kunut okuyarak bizlere Allah’a teveccüh ve niyaz adına çok önemli bir yol göstermiştir.
Kunut, belli namazlarda okunan dua demektir. Normal zamanlarda Şafii ve Malikilere göre sabah, Hanefî ve Hanbeli mezheplerine göre ise vitir namazında kunut okunur. Bunlara ilave olarak bela ve musibet zamanlarında kunut okuma vardır. Zira, Peygamber Efendimiz, maruz kalınan bir musibetten ötürü bir ay kunut okumuştur. (Buhari, 4090; Müslim, 677) Allah Resulü’nün sabah (Buhari, 4090; Müslim, 677) sabah ve akşam (Tirmizi, 401; Nesaî, 1076) ve beş vakit namazda kunut okuduğuna dair rivayetler vardır. (Ebu Davud, sünen, 1443; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 2746; Bkz. Tahavî, Şerhu maâni’l-asar) Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali de musibet zamanında kunut okumuştur. (Zebidî, Ukudu cevâhiri’l-münîfe, s. 90)
Peygamber Efendimiz’in ve sahabenin uygulamalarını değerlendiren İslam fıkıhçıları “Nâzile” yani bela, musibet, hastalık, kıtlık ve fitne zamanlarında namazlarda kunut okumanın meşruiyetinde ittifak etmişlerdir. Böyle dönemlerde Hanefi mezhebine göre imam cehri namazlarda (sabah, akşam, yatsı) kunut okur. (İbn-i Abidin, Haşiyet-i Reddi’l-Muhtar, 2/11; Minhatü’l-Halik ala bahri’r-râik, 2/47-48; Aynî, el-Binaye şerhu’l-hidaye, 2/504) Şafii mezhebine göre ise 5 vakit farz namazda kunut okunması sünnettir. (Nevevi, Mecmu, 3/496; İbn-i Hacer el-Heytemi, el-Minhacu’l-kavîm, s.103) Günümüzde tarihte pek görülmemiş bir şekilde dünyanın her tarafında ve insan ve toplum hayatını hemen hemen bütün yönüyle tesiri altına alan bir musibet yaşanmaktadır. İçinden geçtiğimiz süreç, her dönemden daha çok dua, tazarru ve niyazla Yüce Mevla’ya yönelme zamanıdır. Bu itibarla günümüz tam kunut okuma zamanıdır. Nitekim Mısır fetva komisyonu da beş vakit namazda corona virüsünden korunmak için kunut okumaya davet etmişdir.(https://www.daralifta.org/ar/ViewMindFatawa.aspx?sec=fatwa&ID=396&LangID=1)
KUNUT DUALARININ OKUNMA ZAMANI VE ŞEKLİ
Bela ve musibet zamanlarında kunut duaları farz namazın son rekatında rükudan doğrulduktan sonra okunur. Bütün namazlarda sabah namazında okunduğu gibi kunut okunur. (Nevevî, Ravdatu’t-tâlibin, 1/155)
Peygamber Efendimiz’den ve sahabeden böyle dönemlerde okunmak üzere çok farklı dualar nakledilmiştir. Bu itibarla belli bir dua ile sınırlandırma söz konusu değildir. (İmam Tahavi, muhtasaru ihtilafi’l-ulema, 1/57) Okunacak duanın tayini, insanların yaşadıkları sıkıntı ve musibete göre belirleyebileceği bir enginlik ve esnekliğe sahiptir. Dolayısıyla genel manada her türlü, maddi-manevi bela, musibet ve hastalıktan korunma, afiyet ve şifa talep eden dualar okunabilir. Bunun yanında özellikle günümüzde olduğu gibi covid-19 türünden bütün dünya çapında yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olan virüsten gerek korunma ve şifa gerekse de virüs endeksli bela ve musibetlerden muhafaza niyetiyle Peygamber Efendimiz’den gelen duaların okunması oldukça önemlidir. İmam Tirmizî’nin; “Peygamber Efendimiz’den kunutta okunan dualar ile ilgili bundan daha güzelini bilmiyoruz” dediği en çok okunan en câmi dua şudur:
اللَّهُمَّ اهْدِنِي فِيمَنْ هَدَيْتَ، وَعَافِنِي فِيمَنْ عَافَيْتَ، وَتَوَلَّنِي فِيمَنْ تَوَلَّيْتَ، وَبَارِكْ لِي فِيمَا أَعْطَيْتَ، وَقِنِي شَرَّ مَا قَضَيْتَ، إِنَّكَ تَقْضِي وَلَا يُقْضَى عَلَيْكَ، وَإِنَّهُ لَا يَذِلُّ مَنْ وَالَيْتَ، وَلَا يَعِزُّ مَنْ عَادَيْتَ، تَبَارَكْتَ رَبَّنَا وَتَعَالَيْتَ
“Allahım! Beni kendilerine hidayet lutfettiğin ve ömrünün sonuna kadar o çizgide giden kullarından eyle! Afiyete mazhar kıldıkların arasında bana da afiyet bahşeyle! Beni de dost edinip özel himayene aldıklarından eyle! Bana lutfettiğin nimetleri bereketli kıl! Olmasını takdir buyurduğun hadiselerin şerrinden beni koru. Şüphesiz ki hükmeden Sen’sin ve Sen’in hükmünün üzerine hüküm olmaz. Sen’in dost edindiğin talihliler asla zillete düşmez; Sen’in adaletinle cezalandırdığın kimseler de asla izzete eremez. Rabbimiz Sen, çok mukaddes ve yücesin.”(Ebu davud, 1425; Tirmizî, 464; Beyhaki, Sünen-i Kübrâ, 3138 )
Bu hadisin Nesaî’de yer alan şeklinde duanın sonunda
وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى النَّبِيِّ مُحَمَّدٍ “
ilavesi vardır. (Nesaî, 1746) Bu itibarla da Peygamber Efendimiz’e salat ile bitirilmesi duanın kabulu açısından da ayrı bir önem arz etmektedir. Pek çok İslam alimi bu duaya şunları ilave etmede de bir mahzur görmemişlerdir:
فَلَكَ الْحَمْدُ عَلَى مَا قَضَيْتَ ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
“Verdiğin hükümlere karşı hamd sadece Sana’dır. Sana istiğfar ve tevbe ile teveccüh ediyorum.” (Nevevi, Mecmu, 3/496)
Bununla birlikte Hanefi mezhebinin namazda ayet veya Peygamber Efendimiz’den mesur duaların okunması yönünde bir hassasiyeti vardır. (İbn-i Nüceym, el-Bahru’r-râik şerhu kenzi’d-dekaik, 3/317; el-Aynî, el-Binaye şerhu’l-hidaye, 2/20) Hanefi mezhebinde olanların namazda okunan dualarda bu hassasiyete riayet etmesini hatırlatmak da faydalı olsa gerektir.
Beş vakit namazda okuyacağımız kunutta Peygamber Efendimiz’in hastalıklardan korunma ve şifa ile ilgili dualarını okuyabiliriz. Mesela,
اللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ، مُذْهِبَ الْبَاسِ، اشْفِ أَنْتَ الشَّافِي، لاَ شَافِىَ إِلاَّ أَنْتَ، شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا
“Ey insanların rabbi, bela ve musibetleri def eden Allahım! Şifa bahşet! Şifa veren Sen’sin. Sen’den başka şifa veren yoktur. Öyle bir şifa ver ki geriye hiçbir hastalık kalmasın.” (Buhari, 5742; Ebu Davud, 3890)
اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ البَرَصِ، وَالْجُنُونِ، وَالْجُذَامِ، وَمِنْ سَيِّئِ الْأَسْقَامِ
“Allahım her türlü cilt hastalıklarından, delilik ve psikolojik rahatsızlıklardan, cüzzamdan ve en kötü hastalıklardan Sana sığınıyorum.” (Ebu Davud, 1554; Ahmet b. Hanbel, 13004)
بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لَا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ، فِي الْأَرْضِ، وَلَا فِي السَّمَاءِ، وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“Ne yerde, ne gökte adının anılmasıyla hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle korunuyorum ki, O Semî’ ve Alîm ’dir.” (Ebu Davud, 5088)
Bu arada bir noktaya da dikkat çekmek isteriz ki; hadislerde tekil kalıbıyla gelen duaları cemaatle kılınan namazlarda imamlık yapanlar çoğul sigası ile okuyabilirler. Nitekim Peygamber Efendimiz bu meselenin önemine şu şekilde vurgu yapmaktadır:
لا يَؤُمُّ امْرُؤٌ قَوْمًا ، فَيَخُصَّ نَفْسَهُ بِدَعْوَةٍ دُونَهُمْ ، فَإِنْ فَعَلَ فَقَدْ خَانَهُ
“ Bir kimse bir topluluğa imamlık yapıp da duasında sadece kendisine yer verirse o topluluğa karşı vefasız davranmış olur.” (Tirmizi, 357; İbn-i Mace, 923)
Dolayısıyla kunutta okuduğumuz dualarda kendimizden başlayarak yakınlarımızın ve canını canımızdan aziz bildiğimiz insanların, iman ve Kur’an hizmetindeki kardeşlerimizin, müminlerin ve daha geniş dairede bütün insanlığın muhafaza ve halasını niyet ve mülahazaya alarak Allah’a teveccüh edebiliriz.
Netice itibariyle her münasebetle Allah ile irtibatımızı ortaya koymak kulluğun gereğidir. Özellikle, böylesine bela ve musibet zamanları, sebeplerin sükut ettiği dönemler Müsebbibü’l-Esbab’a ekstra teveccüh anlarıdır. Namazlarda kunut okuma da Peygamber Efendimiz’in rehberliğinde Yüce Mevlâ’ya yakarış ve niyazla bela ve musibetlerden ferec ve mahreç lutfetmesi için sunulan bir dilekçedir. Beş vakit farz namazlarda son rekatta rükudan doğrulduktan sonra Peygamber Efendimiz’in bela ve musibetlerden, hastalıklardan korunma ve şifa ile ilgili dualarını okuyabiliriz.
[Dr. Ergün Çapan] 15.8.2020 [TR724]
Beş vakit namazda Kunut okuma zamanı [Dr. Ergün Çapan]
Etiketler:
Dr. Ergün Çapan
Ekrem İmamoğlu: Kendi kazdığımız kanala kendimiz düşeceğiz
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, “İhanet Projesi” dediği Kanal İstanbul’un yapacağı tahribatı, başlıklar halinde anlatarak, “Kendi kazdığımız kanala kendimiz düşeceğiz” uyarısında bulundu.
KRONOS 15 Ağustos 2020 GÜNDEM
Kanal İstanbul Projesi’ne en başından beri karşı çıkan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, bu itirazı siyasi değil bilimsel verilere dayanarak yaptığını sürekli ifade etti. İlk olarak Kanal İstanbul Çalıştayı’nı düzenleyerek, bilim insanlarının, kurum ve kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin görüş ve değerlendirmelerini dinleyen İmamoğlu, süreci yakından takip etmeyi, kamuoyunu bilgilendirmeyi sürdürdü.
100 MİLYAR DOLARLIK YENİ VERGİ YÜKÜ
Sosyal medya hesapları üzerinden sadece İstanbullulara değil, tüm Türkiye’ye seslenen İmamoğlu, Kanal İstanbul’un zararının İstanbul’la sınırlı kalmayacağına; tüm Türkiye’yi ekonomik, siyasi, sosyal ve çevresel olarak olumsuz etkileyeceğine dikkat çekti.
“Kanal İstanbul’a kimin ihtiyacı var Allah aşkına? İstanbul’un mu ihtiyacı var, yoksa israf düzeni bozulmuş bir avuç insanın mı ihtiyacı var? diye soran İmamoğlu, ortaya çıkacak ranttan bazıları memnun kalırken, 82 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, 100 milyar dolarlık yeni vergi yükü altında kalacağını söyledi. İmamoğlu, tehlikeyi şöyle anlattı:
“Kanal İstanbul, bazıları için çılgın bir proje. Mesela, işsizlik, yoksulluk sorununu umursamayanlar; yıllardır depreme hazırlık için gerekli bütçeyi ayırmayanlar için. Onlar, Kanal İstanbul’a bilimin ışığında itiraz edenleri hain ilan etmekten, ortaya çıkacak devasa rantı yönetmekten çılgınca bir memnuniyet duyacaklar. Ama onların memnuniyetinin bedelini biz ödeyeceğiz, 82 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ödeyecek. Astronomik rakamlara ulaşacak olan inşaat ve kamulaştırma maliyetleri, hepimizin sırtına en az 100 milyar dolarlık yeni vergi yükü bindirecek. Yeni uluslararası krizlerin ortasında kalacağız. Onun için diyoruz, başka seçenek yok; Ya kanal Ya İstanbul.”
“DÖVİZ BORCU VE FAİZ YÜKÜ ALTINDA KALACAĞIZ”
Kanal İstanbul’un uluslararası finans çevreleri ve yerli ortakları için inanılmaz bir proje olduğunu ifade eden İmamoğlu, bu projeyle Türkiye’nin ciddi bir döviz borcu ve faiz yükü altında kalacağını vurguladı. Türkiye’nin başta Montrö Sözleşmesinden elde ettiği kazanımları olmak üzere haklarını kaybedeceğinin altını çizen İmamoğlu, Türkiye’yi bekleyen tehlikeyi şöyle özetledi:
“Kanal İstanbul, bazıları için inanılmaz bir proje. Mesela dünyanın en yüksek faiz oranıyla borç veren yabancı finans çevreleri ve onların yerli ortakları için. Onlar Kanal İstanbul’un iç finansmanla yapılamayacağını bildikleri için, yine en ağır koşulları dayatacaklar.Her dakika artan döviz borçlarını ve onların çılgın faizlerini vergilerimizle bizler ödeyeceğiz, çocuklarımız ödeyecek. Üstelik Kanal İstanbul yüzünden, Montrö Sözleşmesiyle elde ettiğimiz yetkileri kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacağız. Boğazlar üzerindeki haklarımızı sınırlandırmak, Türkiye’yi zor duruma düşürmek isteyen güçlerin oyunlarına açık hale geleceğiz. Kendi kazdığımız kanala kendimiz düşeceğiz.”
DOĞAL YAŞAMLA SON BAĞLAR DA KOPACAK
Kanal İstanbul’un, rant ve spekülasyon işlerini iyi bilenler için harika bir proje olduğunu belirten İmamoğlu, Kanal’ın doğaya yapacağı tahribat için de şunları söyledi:
“Kanal İstanbul, bazıları için harika bir proje. Mesela, Kanal güzergâhından araziler, arsalar kapatmış; rant ve spekülasyon işlerini iyi bilenler için. Onlar bu işten çok memnun kalacak. Onların memnuniyetini biz ödeyeceğiz. Bu cennet vatanın 136 milyon metrekarelik tarım ve orman alanı yok olacak. İstanbul doğal yaşamla son bağlarını da koparacak. Havası, suyu, gıdası daha da kirlenecek. Marmara Denizi’nin doğal yapısı geri dönülmez şekilde bozulacak.
İBB’DEN KANAL İSTANBUL ANKETİ
Altı soruluk bir anket düzenleyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi, vatandaşların Kanal İstanbul’a nasıl baktığını değerlendirecek. “Kanal İstanbul’a kimin ihtiyacı var? İstanbul’un mu, yoksa kurdukları israf düzeni bozulanların mı?” başlığıyla sunulan anket, İBB web sitesi üzerinden cevaplanıyor.
“25 SORUDA KANAL İSTANBUL KİTAPÇIĞI”
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ’25 Soruda Kanal İstanbul Kitapçığı’nı bastırarak, İstanbullulara dağıttı. Kitapçıkta, Kanal İstanbul’un yapacağı tahribat ve getireceği yükler detaylı bir şekilde anlatıldı.
SÜREÇ ADIM ADIM TAKİP EDİLİYOR
Kanal İstanbul’a ilgili süreci yakinen takip eden İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, şahıs olarak da hukuki itirazlarda bulundu. “İstanbul İli Avrupa Yakası Rezerv Yapı Alanı 1/100.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı Değişikliğine” itirazını yineleyen İmamoğlu, “İstanbul İli Yenişehir Rezerv Yapı Alanı (Kanal İstanbul Projesi) 1. 2. ve 3. Etabına İlişkin 1/5000 Ölçekli Nazım İmar Planları ve 1/1000 Ölçekli Uygulama İmar Planlarına” da itiraz dilekçesi verdi.
Planların alelacele geçirilmek istenmesini sefillik olarak değerlendiren İmamoğlu, tepkisini şu şekilde ortaya koymuştu:
“Türkiye tarihinde, şehircilik ve planlama ile ilgili süreçte böylesi bir sefil durum, böylesi bir rezil durum herhalde yaşanmamıştır. Bir planlamanın, masum bir planlamanın, İstanbul’un içerisinde bir deprem ve kentsel dönüşüm sürecinin dahi 6,7,8 yıl sürdüğü bir yerde, 5000’lik ve 1000’lik planı 6-7 ay içinde, alelacele -ki 4 ayı da pandemi ile geçen süreçte- askıya asıyorsunuz. Ve bu kadar aceleniz var, bu kadar telaşınız var. Bu acele, bu telaş nedir? Ne içindir? Kimi zengin etmek içindir? Yani bu ülkeye katacağı hiçbir şey olmayan, belki de İstanbul’a en büyük ihanetin, hiçbir ihanetle tarif edilemeyecek ve kıyaslanmayacak bir ihanetin acelesi niye?
BİLİMSEL ÇALIŞMALARA DESTEK
Kanal İstanbul konusunun bilimsel veriler ışığında ele alınması gerektiğini vurgulayan İmamoğlu, bu yöndeki çalışmalara bizzat destek oldu. İmamoğlu, 17 farklı uzmanlık alanından 29 bilim insanının, Kanal İstanbul’un kente vereceği zararları bilimsel verilerle ortaya koydukları Kanal İstanbul Bilimsel Değerlendirme Kitabı ile Kanal İstanbul Çalıştay Raporu’nu bizzat tanıtarak, itirazın gerekçelerini bir kez daha ortaya koydu. Bu vesileyle kanal İstanbul’u destekleyenlere de çağrıda bulunan İmamoğlu, bilimsel gerekçelerini açıklamalarını istedi.
[Kronos.News] 15.8.2020
KRONOS 15 Ağustos 2020 GÜNDEM
Kanal İstanbul Projesi’ne en başından beri karşı çıkan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, bu itirazı siyasi değil bilimsel verilere dayanarak yaptığını sürekli ifade etti. İlk olarak Kanal İstanbul Çalıştayı’nı düzenleyerek, bilim insanlarının, kurum ve kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin görüş ve değerlendirmelerini dinleyen İmamoğlu, süreci yakından takip etmeyi, kamuoyunu bilgilendirmeyi sürdürdü.
100 MİLYAR DOLARLIK YENİ VERGİ YÜKÜ
Sosyal medya hesapları üzerinden sadece İstanbullulara değil, tüm Türkiye’ye seslenen İmamoğlu, Kanal İstanbul’un zararının İstanbul’la sınırlı kalmayacağına; tüm Türkiye’yi ekonomik, siyasi, sosyal ve çevresel olarak olumsuz etkileyeceğine dikkat çekti.
“Kanal İstanbul’a kimin ihtiyacı var Allah aşkına? İstanbul’un mu ihtiyacı var, yoksa israf düzeni bozulmuş bir avuç insanın mı ihtiyacı var? diye soran İmamoğlu, ortaya çıkacak ranttan bazıları memnun kalırken, 82 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, 100 milyar dolarlık yeni vergi yükü altında kalacağını söyledi. İmamoğlu, tehlikeyi şöyle anlattı:
“Kanal İstanbul, bazıları için çılgın bir proje. Mesela, işsizlik, yoksulluk sorununu umursamayanlar; yıllardır depreme hazırlık için gerekli bütçeyi ayırmayanlar için. Onlar, Kanal İstanbul’a bilimin ışığında itiraz edenleri hain ilan etmekten, ortaya çıkacak devasa rantı yönetmekten çılgınca bir memnuniyet duyacaklar. Ama onların memnuniyetinin bedelini biz ödeyeceğiz, 82 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ödeyecek. Astronomik rakamlara ulaşacak olan inşaat ve kamulaştırma maliyetleri, hepimizin sırtına en az 100 milyar dolarlık yeni vergi yükü bindirecek. Yeni uluslararası krizlerin ortasında kalacağız. Onun için diyoruz, başka seçenek yok; Ya kanal Ya İstanbul.”
“DÖVİZ BORCU VE FAİZ YÜKÜ ALTINDA KALACAĞIZ”
Kanal İstanbul’un uluslararası finans çevreleri ve yerli ortakları için inanılmaz bir proje olduğunu ifade eden İmamoğlu, bu projeyle Türkiye’nin ciddi bir döviz borcu ve faiz yükü altında kalacağını vurguladı. Türkiye’nin başta Montrö Sözleşmesinden elde ettiği kazanımları olmak üzere haklarını kaybedeceğinin altını çizen İmamoğlu, Türkiye’yi bekleyen tehlikeyi şöyle özetledi:
“Kanal İstanbul, bazıları için inanılmaz bir proje. Mesela dünyanın en yüksek faiz oranıyla borç veren yabancı finans çevreleri ve onların yerli ortakları için. Onlar Kanal İstanbul’un iç finansmanla yapılamayacağını bildikleri için, yine en ağır koşulları dayatacaklar.Her dakika artan döviz borçlarını ve onların çılgın faizlerini vergilerimizle bizler ödeyeceğiz, çocuklarımız ödeyecek. Üstelik Kanal İstanbul yüzünden, Montrö Sözleşmesiyle elde ettiğimiz yetkileri kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacağız. Boğazlar üzerindeki haklarımızı sınırlandırmak, Türkiye’yi zor duruma düşürmek isteyen güçlerin oyunlarına açık hale geleceğiz. Kendi kazdığımız kanala kendimiz düşeceğiz.”
DOĞAL YAŞAMLA SON BAĞLAR DA KOPACAK
Kanal İstanbul’un, rant ve spekülasyon işlerini iyi bilenler için harika bir proje olduğunu belirten İmamoğlu, Kanal’ın doğaya yapacağı tahribat için de şunları söyledi:
“Kanal İstanbul, bazıları için harika bir proje. Mesela, Kanal güzergâhından araziler, arsalar kapatmış; rant ve spekülasyon işlerini iyi bilenler için. Onlar bu işten çok memnun kalacak. Onların memnuniyetini biz ödeyeceğiz. Bu cennet vatanın 136 milyon metrekarelik tarım ve orman alanı yok olacak. İstanbul doğal yaşamla son bağlarını da koparacak. Havası, suyu, gıdası daha da kirlenecek. Marmara Denizi’nin doğal yapısı geri dönülmez şekilde bozulacak.
İBB’DEN KANAL İSTANBUL ANKETİ
Altı soruluk bir anket düzenleyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi, vatandaşların Kanal İstanbul’a nasıl baktığını değerlendirecek. “Kanal İstanbul’a kimin ihtiyacı var? İstanbul’un mu, yoksa kurdukları israf düzeni bozulanların mı?” başlığıyla sunulan anket, İBB web sitesi üzerinden cevaplanıyor.
“25 SORUDA KANAL İSTANBUL KİTAPÇIĞI”
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ’25 Soruda Kanal İstanbul Kitapçığı’nı bastırarak, İstanbullulara dağıttı. Kitapçıkta, Kanal İstanbul’un yapacağı tahribat ve getireceği yükler detaylı bir şekilde anlatıldı.
SÜREÇ ADIM ADIM TAKİP EDİLİYOR
Kanal İstanbul’a ilgili süreci yakinen takip eden İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, şahıs olarak da hukuki itirazlarda bulundu. “İstanbul İli Avrupa Yakası Rezerv Yapı Alanı 1/100.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı Değişikliğine” itirazını yineleyen İmamoğlu, “İstanbul İli Yenişehir Rezerv Yapı Alanı (Kanal İstanbul Projesi) 1. 2. ve 3. Etabına İlişkin 1/5000 Ölçekli Nazım İmar Planları ve 1/1000 Ölçekli Uygulama İmar Planlarına” da itiraz dilekçesi verdi.
Planların alelacele geçirilmek istenmesini sefillik olarak değerlendiren İmamoğlu, tepkisini şu şekilde ortaya koymuştu:
“Türkiye tarihinde, şehircilik ve planlama ile ilgili süreçte böylesi bir sefil durum, böylesi bir rezil durum herhalde yaşanmamıştır. Bir planlamanın, masum bir planlamanın, İstanbul’un içerisinde bir deprem ve kentsel dönüşüm sürecinin dahi 6,7,8 yıl sürdüğü bir yerde, 5000’lik ve 1000’lik planı 6-7 ay içinde, alelacele -ki 4 ayı da pandemi ile geçen süreçte- askıya asıyorsunuz. Ve bu kadar aceleniz var, bu kadar telaşınız var. Bu acele, bu telaş nedir? Ne içindir? Kimi zengin etmek içindir? Yani bu ülkeye katacağı hiçbir şey olmayan, belki de İstanbul’a en büyük ihanetin, hiçbir ihanetle tarif edilemeyecek ve kıyaslanmayacak bir ihanetin acelesi niye?
BİLİMSEL ÇALIŞMALARA DESTEK
Kanal İstanbul konusunun bilimsel veriler ışığında ele alınması gerektiğini vurgulayan İmamoğlu, bu yöndeki çalışmalara bizzat destek oldu. İmamoğlu, 17 farklı uzmanlık alanından 29 bilim insanının, Kanal İstanbul’un kente vereceği zararları bilimsel verilerle ortaya koydukları Kanal İstanbul Bilimsel Değerlendirme Kitabı ile Kanal İstanbul Çalıştay Raporu’nu bizzat tanıtarak, itirazın gerekçelerini bir kez daha ortaya koydu. Bu vesileyle kanal İstanbul’u destekleyenlere de çağrıda bulunan İmamoğlu, bilimsel gerekçelerini açıklamalarını istedi.
[Kronos.News] 15.8.2020
Günlerce görüştürmediler arkasından koronavirüs çıktı [Sevinç Özarslan]
Bitlis Cezaevinde aynı koğuşta kalan hasta tutuklu Ahmet Avcı ve kardeşi Mecit Avcı, koronavirüse yakalandı. 14 kişilik koğuşta 1 mahpus daha pozitif çıktı. Tatvan Devlet Hastanesine ise 20 mahpusun götürüldüğü iddia edildi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 10 aydır Bitlis Cezaevinde bulunan hasta tutuklu Ahmet Avcı ve koğuş arkadaşı olan kardeşi Mecit Avcı’nın koronavirüs testi pozitif çıktı.
“ÖNCE TELEFON BOZUK DEDİLER”
Bold Medya’ya konuşan Ahmet Avcı’nın eşi Fatma Avcı, yaşananları şöyle anlattı: “Eşimin ve kardeşinin haftalık telefon görüşmesi normalde çarşamba günü ama aramadılar. Cezaevini aradık. Telefonlar bozuk, perşembe aratırız, dediler. Yine aramadılar. Tekrar aradık, düzelmedi, haklarını vereceğiz, dediler. Cuma günü tekrar aradık, yine görüştürmediler. Böyle olmaz, doğru düzgün bilgi verin, deyince koğuşta 3 kişide virüs var, o yüzden görüştüremiyoruz, cevabını aldık.”
Zaten bağırsağında kist olan ve ameliyat edilmesi gereken eşi ile kaynının virüse yakalandığını öğrenen Fatma Avcı, e-Nabız’ı kontrol edince ikisinin de test sonuçlarını gördüklerini belirtti. Fatma Avcı ayrıca eşinin 14 kişilik bir koğuşta kaldığını da ifade etti.
Öte yandan Tatvan Devlet Hastanesine 20 mahpusun götürüldüğü belirtildi.
İKİ KARDEŞ DE ÖĞRETMEN
Sosyal bilgiler öğretmeni Mecit Avcı, Ağustos 2016’dan bu yana Bitlis Cezevinde tutuklu. Cemaat soruşturmaları kapsamında tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Avcı, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 12,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da.
BAĞIRSAĞINDA KİST OLAN HASTA BİR TUTUKLU
20 yıldır tek böbreğiyle yaşayan tarih öğretmeni Ahmet Avcı (44) ise aynı zamanda hasta bir tutuklu. 10 aydır hapiste olan Avcı’nın bağırsağında 6 ay önce kist tespit edildi. 27 Ocak 2020’de Bitlis Devlet Hastanesine kaldırılan ve endoskopi yapılan Avcı’ya doktor “Hemen ameliyat olmalısınız” demesine rağmen bugüne kadar tedavisi yapılamadı. Avcı, koronavirüs salgını ve cezaevindeki hijyenik olmayan ortam nedeniyle ameliyat olmak istemedi. Cemaat soruşturmaları kapsamında 5 Ekim 2019’da tutuklanan Ahmet Avcı, 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ahmet Avcı’nın dosyası da Yargıtay’da.
GERGERLİOĞLU: NEDEN GİZLENİYOR?
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanlığı’na Bitlis Cezaevindeki vakalarının neden gizlendiğini sordu.
Sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Gergerlioğlu: “Corona niye gizleniyor? @adalet_bakanlik “3 gündür Bitlis cezaevini arıyoruz, bize doğru düzgün cevap vermiyorlar. Bugün amcamın da babamın da e nabzına girdim ve covid19 larının pozitif çıktıklarını öğrendim. Babam rahatsız tek böbrekli bu yüzden içerde kalmasından korkuyoruz”
[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 15.8.2020
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 10 aydır Bitlis Cezaevinde bulunan hasta tutuklu Ahmet Avcı ve koğuş arkadaşı olan kardeşi Mecit Avcı’nın koronavirüs testi pozitif çıktı.
“ÖNCE TELEFON BOZUK DEDİLER”
Bold Medya’ya konuşan Ahmet Avcı’nın eşi Fatma Avcı, yaşananları şöyle anlattı: “Eşimin ve kardeşinin haftalık telefon görüşmesi normalde çarşamba günü ama aramadılar. Cezaevini aradık. Telefonlar bozuk, perşembe aratırız, dediler. Yine aramadılar. Tekrar aradık, düzelmedi, haklarını vereceğiz, dediler. Cuma günü tekrar aradık, yine görüştürmediler. Böyle olmaz, doğru düzgün bilgi verin, deyince koğuşta 3 kişide virüs var, o yüzden görüştüremiyoruz, cevabını aldık.”
Zaten bağırsağında kist olan ve ameliyat edilmesi gereken eşi ile kaynının virüse yakalandığını öğrenen Fatma Avcı, e-Nabız’ı kontrol edince ikisinin de test sonuçlarını gördüklerini belirtti. Fatma Avcı ayrıca eşinin 14 kişilik bir koğuşta kaldığını da ifade etti.
Öte yandan Tatvan Devlet Hastanesine 20 mahpusun götürüldüğü belirtildi.
İKİ KARDEŞ DE ÖĞRETMEN
Sosyal bilgiler öğretmeni Mecit Avcı, Ağustos 2016’dan bu yana Bitlis Cezevinde tutuklu. Cemaat soruşturmaları kapsamında tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Avcı, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 12,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da.
BAĞIRSAĞINDA KİST OLAN HASTA BİR TUTUKLU
20 yıldır tek böbreğiyle yaşayan tarih öğretmeni Ahmet Avcı (44) ise aynı zamanda hasta bir tutuklu. 10 aydır hapiste olan Avcı’nın bağırsağında 6 ay önce kist tespit edildi. 27 Ocak 2020’de Bitlis Devlet Hastanesine kaldırılan ve endoskopi yapılan Avcı’ya doktor “Hemen ameliyat olmalısınız” demesine rağmen bugüne kadar tedavisi yapılamadı. Avcı, koronavirüs salgını ve cezaevindeki hijyenik olmayan ortam nedeniyle ameliyat olmak istemedi. Cemaat soruşturmaları kapsamında 5 Ekim 2019’da tutuklanan Ahmet Avcı, 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ahmet Avcı’nın dosyası da Yargıtay’da.
GERGERLİOĞLU: NEDEN GİZLENİYOR?
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanlığı’na Bitlis Cezaevindeki vakalarının neden gizlendiğini sordu.
Sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Gergerlioğlu: “Corona niye gizleniyor? @adalet_bakanlik “3 gündür Bitlis cezaevini arıyoruz, bize doğru düzgün cevap vermiyorlar. Bugün amcamın da babamın da e nabzına girdim ve covid19 larının pozitif çıktıklarını öğrendim. Babam rahatsız tek böbrekli bu yüzden içerde kalmasından korkuyoruz”
[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 15.8.2020
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Devletin karakutusu: Mehmet Ağar
1980’lerden bugüne Türkiye’nin en karanlık isimlerin Mehmet Ağar’ın adı, tutuklanan Azeri Kökenli iş adamı Mansimov Gurbanoğlu’nun Bodrum Yalıkavak’taki Avrupa’nın en lüks yat limanlarından birini ele geçirme iddialarıyla gündemde… Türkiye’nin son 40 yılına damgasını vuran esrarengiz birçok olayın odağındaki Mehmet Ağar aslında kim? BOLD
[Bold Medya] 15.8.2020
[Bold Medya] 15.8.2020
Davutoğlu’ndan bakan Albayrak’a dolar tepkisi: Bunlar saç baş yoldurtur
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın dolar artışını soran gazeteci Ahmet Hakan’a “Dolarla mı maaş alıyorsunuz?” diye sormasına sert tepki gösterdi. Albayrak’a “Bunlar saç baş yoldurturlar. Allah akıl ve izan versin size” dedi.
BOLD – Dolar kurundaki 10 kuruşluk artışın ülkeye ek 40 milyar TL yük getirdiğini kaydeden Davutoğlu, “Siz dolarla mı maaş alıyorsunuz?…Yahu adam dolarla maaş alsa, dolar yükselince ne diye endişelensin. Bu akıl iktidarın içine düştüğü ciddiyetsizlik ve liyakatsizlik krizinin ete kemiğe bürünmüş halidir” ifadesini kullandı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye, “Seçim krizlerinin, siyasi krizlerin ve ekonomik krizlerin başkahramanı” diyen Davutoğlu, 2001 krizini hatırlatarak, “Kendisinden rica ediyoruz. 2001 kriziyle ülkemizin yaşadığı felaketi Erdoğan’a ve ekonomi yönetimine anlatsın ve uyarsın. “Biz batırdık, siz batırmayın” desin” şeklinde konuştu.
Partisinin Konya İl Başkanlığı Kongresinde konuşan Davutoğlu, şunları söyledi:
BAHÇELİ, ERDOĞAN’A ‘BİZ BATIRDIK SİZ BATIRMAYIN’ DESİN
“Türkiye geçmişte de çok mandacı gördü ama kendi ekonomisini yönetmek için bir tane memleket evladı bulamayıp Washington’dan iktisatçı ithal edeni ilk kez görmüştü. İşte bunların yerliliği de milliliği de bu kadardır. İşte burada Sayın Bahçeli Sayın Erdoğan’a katkı verebilir. Kendisinden rica ediyoruz. Lütfen 2001 kriziyle ülkemizin yaşadığı felaketi Erdoğan’a ve ekonomi yönetimine anlatsın ve uyarsın. Bu işin artık bu ciddiyetsizliği kaldırmayacağını, daha önce kuralsızlığın, hukuksuzluğun ve yolsuzluğun ülkeyi nasıl bir felakete sürüklediği birinci ağızdan anlatsın. ‘Biz batırdık, siz batırmayın’ desin.”
95 MİLYAR DOLARI ÇARÇUR ETTİNİZ
Döviz kurundaki artışla ilgili AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ı eleştiren Davutoğlu, “Madem önemli olan Türk Lirasının rekabetçi olmasıydı, madem kur inebilen çıkabilen bir şeydi, neden ülkenin 95 milyar dolarlık rezervini sadece 2 yıl içinde kamu bankalarının üzerinden çarçur edip kura müdahale ettiniz? Neden döviz alımına vergi, teslimatına 1 gün gecikme getiren düzenlemeler yaptınız? Neden Bankacılık sisteminin Swap işlemlerini özkaynaklarıyla ilişkilendiren sınırlamalar getirdiniz? Neden bankalarımıza küresel piyasaya TL vermemeleri için sözlü yönlendirmelerde hatta tehditlerde bulundunuz?” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 15.8.2020
BOLD – Dolar kurundaki 10 kuruşluk artışın ülkeye ek 40 milyar TL yük getirdiğini kaydeden Davutoğlu, “Siz dolarla mı maaş alıyorsunuz?…Yahu adam dolarla maaş alsa, dolar yükselince ne diye endişelensin. Bu akıl iktidarın içine düştüğü ciddiyetsizlik ve liyakatsizlik krizinin ete kemiğe bürünmüş halidir” ifadesini kullandı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye, “Seçim krizlerinin, siyasi krizlerin ve ekonomik krizlerin başkahramanı” diyen Davutoğlu, 2001 krizini hatırlatarak, “Kendisinden rica ediyoruz. 2001 kriziyle ülkemizin yaşadığı felaketi Erdoğan’a ve ekonomi yönetimine anlatsın ve uyarsın. “Biz batırdık, siz batırmayın” desin” şeklinde konuştu.
Partisinin Konya İl Başkanlığı Kongresinde konuşan Davutoğlu, şunları söyledi:
BAHÇELİ, ERDOĞAN’A ‘BİZ BATIRDIK SİZ BATIRMAYIN’ DESİN
“Türkiye geçmişte de çok mandacı gördü ama kendi ekonomisini yönetmek için bir tane memleket evladı bulamayıp Washington’dan iktisatçı ithal edeni ilk kez görmüştü. İşte bunların yerliliği de milliliği de bu kadardır. İşte burada Sayın Bahçeli Sayın Erdoğan’a katkı verebilir. Kendisinden rica ediyoruz. Lütfen 2001 kriziyle ülkemizin yaşadığı felaketi Erdoğan’a ve ekonomi yönetimine anlatsın ve uyarsın. Bu işin artık bu ciddiyetsizliği kaldırmayacağını, daha önce kuralsızlığın, hukuksuzluğun ve yolsuzluğun ülkeyi nasıl bir felakete sürüklediği birinci ağızdan anlatsın. ‘Biz batırdık, siz batırmayın’ desin.”
95 MİLYAR DOLARI ÇARÇUR ETTİNİZ
Döviz kurundaki artışla ilgili AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ı eleştiren Davutoğlu, “Madem önemli olan Türk Lirasının rekabetçi olmasıydı, madem kur inebilen çıkabilen bir şeydi, neden ülkenin 95 milyar dolarlık rezervini sadece 2 yıl içinde kamu bankalarının üzerinden çarçur edip kura müdahale ettiniz? Neden döviz alımına vergi, teslimatına 1 gün gecikme getiren düzenlemeler yaptınız? Neden Bankacılık sisteminin Swap işlemlerini özkaynaklarıyla ilişkilendiren sınırlamalar getirdiniz? Neden bankalarımıza küresel piyasaya TL vermemeleri için sözlü yönlendirmelerde hatta tehditlerde bulundunuz?” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 15.8.2020
Cumartesi Anneleri: Devlet, insanlarımızı gözaltında kaybedenleri cezalandırmak zorunda
Cumartesi Anneleri, 1994 senesinde gri bir torosla gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Mehmet Salim Acar için adalet talebinde bulundu. “Devlet, gözaltında kaybedilen insanlarımızın başına ne geldiğini aydınlatmak, onları kaybedenleri cezalandırmak zorundadır” açıklaması yaptı.
BOLD – Cumartesi Annelerinin açıklamasında, AİHM’nin Acar dosyasında etkin soruşturma yürütmeyen Türkiye hakkında oybirliği ile ihlal kararı verdiği hatırlatıldı.
Cumartesi Annelerinin, 803. hafta açıklamasına İHD Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi Sebla Arcan, Mehmet Salim Acar’ın oğlu İhsan Acar, İHD Diyarbakır Şubesi Kayıplar Komisyonundan avukat Hasan Yalçın, Cumartesi Annelerinden Nuray Şimşek katıldı.
Şimşek’in okuduğu açıklamada şunlar kaydedildi:
“803 haftadır, gözaltında kaybetmelerin devlet aygıtlarının işbirliğiyle uygulandığı ve cezasız bırakıldığı gerçeğini anlatıyoruz. Her buluşmamızda bıkmadan usanmadan hatırlatıyoruz: Gözaltında kaybetmelerle ilgili soruşturmaları re’sen başlatmak ve kesintisiz bir şekilde yürütmek devletin hukuki yükümlülüğüdür. Devlet, gözaltında kaybedilen insanlarımızın başına ne geldiğini, akıbetlerinin ne olduğunu aydınlatmak, onları kaybedenleri cezalandırmak zorundadır.
GRİ BİR TOROS İLE KAÇIRILDI
1 yaşındaki Mehmet Salim Acar, Diyarbakır’ın Bismil’in köyü olan Ambar’da yaşayan bir çiftçiydi. 20 Ağustos 1994 tarihinde on üç yaşındaki oğlu ve bir çiftçi ile birlikte köy civarındaki tarlada çalışıyorlardı. Öğlen saatlerinde plakasız gri bir Toros ile gelen ve kendilerini polis olarak tanıtan silahlı kişiler Acar ve diğer çiftçinin kimliklerini istedi ardından Acar’ı zorla otomobile bindirerek götürdü. Nehir kenarında çamaşır yıkayan Acar’ın kızı ve komşuları, nehre doğru yaklaşan Toros’un içinde Acar’ı elleri, gözleri ve ağzı bağlı bir biçimde gördüler. Ayrıca Toros’a nehir kenarında bekleyen ve içinde beş kişi bulunan diğer bir otomobilin eşlik ettiğine ve araçların Bismil’e doğru uzaklaştığına tanık oldular.
YARGILANMADILAR
Söz konusu araçların Bismil Jandarma Taburuna girdiği bilgisini alan aile, Mehmet Salim’in nerede olduğunu ve neden gözaltına alındığını öğrenmek amacıyla yerelde askeri, adli ve idari makamlara başvurdu. Ardından Cumhurbaşkanı, İçişleri, Adalet ve İnsan Hakları Bakanı başta olmak üzere ilgili ulusal makamlara başvurdu ve acilen harekete geçilerek Acar’ın can güvenliğinin sağlanmasını talep etti. Silvan Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran aile, Mehmet Salim Acar’ın kaçırılmasından sorumlu oldukları gerekçesiyle Bismil İlçe Komando Tabur Komutanı İzzet Cural ve jandarma görevlisi Ahmet Babayiğit hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak İl İdare Kurulu 23 Ocak 1997 tarihinde bu kişilere karşı yeterli delil olmadığı iddiasıyla, yargılama yapılmaması yönünde karar verdi. Tüm baskı ve tehditlere rağmen yıllarca başvurularını sürdüren aile, iç hukuktan sonuç alamadı. Dava AİHM’e taşındı.
AİHM TÜRKİYE’Yİ MAHKUM ETTİ
Mahkeme 8 Nisan 2004 tarihli kararı ile Mehmet Salim Acar’ın kaybolmasına ilişkin yeterli ve etkili bir soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle yaşam hakkının ihlal edildiğine karar vererek Türkiye’yi oybirliği ile mahkum etti. AİHM’in kararları devlet açısından bağlayıcıdır. AİHM içtihatlarına göre Devlet gözaltında kaybetme olayı karşısında, kayıp vakasının tam olarak nasıl gerçekleştiğine ilişkin maddi gerçeği açığa çıkarmak, kaybedilenin naaşının bulunduğu yeri tespit etmek, failleri yargılamak ve cezalandırmak amacıyla etkili bir soruşturma yürütmek zorundadır. Gözaltında kaybedilişinin 26. Yılında siyasi ve adli makamları Mehmet Salim Acar dosyasında etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü yerine getirmeye çağırıyoruz.
Kaç yıl geçerse geçsin Mehmet Salim Acar için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten vazgeçmeyeceğiz! 104 haftadır hukuksuz bir biçimde bize kapatılan kayıplarımızla buluşma mekânımız olan Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”
[Bold Medya] 15.8.2020
BOLD – Cumartesi Annelerinin açıklamasında, AİHM’nin Acar dosyasında etkin soruşturma yürütmeyen Türkiye hakkında oybirliği ile ihlal kararı verdiği hatırlatıldı.
Cumartesi Annelerinin, 803. hafta açıklamasına İHD Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi Sebla Arcan, Mehmet Salim Acar’ın oğlu İhsan Acar, İHD Diyarbakır Şubesi Kayıplar Komisyonundan avukat Hasan Yalçın, Cumartesi Annelerinden Nuray Şimşek katıldı.
Şimşek’in okuduğu açıklamada şunlar kaydedildi:
“803 haftadır, gözaltında kaybetmelerin devlet aygıtlarının işbirliğiyle uygulandığı ve cezasız bırakıldığı gerçeğini anlatıyoruz. Her buluşmamızda bıkmadan usanmadan hatırlatıyoruz: Gözaltında kaybetmelerle ilgili soruşturmaları re’sen başlatmak ve kesintisiz bir şekilde yürütmek devletin hukuki yükümlülüğüdür. Devlet, gözaltında kaybedilen insanlarımızın başına ne geldiğini, akıbetlerinin ne olduğunu aydınlatmak, onları kaybedenleri cezalandırmak zorundadır.
GRİ BİR TOROS İLE KAÇIRILDI
1 yaşındaki Mehmet Salim Acar, Diyarbakır’ın Bismil’in köyü olan Ambar’da yaşayan bir çiftçiydi. 20 Ağustos 1994 tarihinde on üç yaşındaki oğlu ve bir çiftçi ile birlikte köy civarındaki tarlada çalışıyorlardı. Öğlen saatlerinde plakasız gri bir Toros ile gelen ve kendilerini polis olarak tanıtan silahlı kişiler Acar ve diğer çiftçinin kimliklerini istedi ardından Acar’ı zorla otomobile bindirerek götürdü. Nehir kenarında çamaşır yıkayan Acar’ın kızı ve komşuları, nehre doğru yaklaşan Toros’un içinde Acar’ı elleri, gözleri ve ağzı bağlı bir biçimde gördüler. Ayrıca Toros’a nehir kenarında bekleyen ve içinde beş kişi bulunan diğer bir otomobilin eşlik ettiğine ve araçların Bismil’e doğru uzaklaştığına tanık oldular.
YARGILANMADILAR
Söz konusu araçların Bismil Jandarma Taburuna girdiği bilgisini alan aile, Mehmet Salim’in nerede olduğunu ve neden gözaltına alındığını öğrenmek amacıyla yerelde askeri, adli ve idari makamlara başvurdu. Ardından Cumhurbaşkanı, İçişleri, Adalet ve İnsan Hakları Bakanı başta olmak üzere ilgili ulusal makamlara başvurdu ve acilen harekete geçilerek Acar’ın can güvenliğinin sağlanmasını talep etti. Silvan Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran aile, Mehmet Salim Acar’ın kaçırılmasından sorumlu oldukları gerekçesiyle Bismil İlçe Komando Tabur Komutanı İzzet Cural ve jandarma görevlisi Ahmet Babayiğit hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak İl İdare Kurulu 23 Ocak 1997 tarihinde bu kişilere karşı yeterli delil olmadığı iddiasıyla, yargılama yapılmaması yönünde karar verdi. Tüm baskı ve tehditlere rağmen yıllarca başvurularını sürdüren aile, iç hukuktan sonuç alamadı. Dava AİHM’e taşındı.
AİHM TÜRKİYE’Yİ MAHKUM ETTİ
Mahkeme 8 Nisan 2004 tarihli kararı ile Mehmet Salim Acar’ın kaybolmasına ilişkin yeterli ve etkili bir soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle yaşam hakkının ihlal edildiğine karar vererek Türkiye’yi oybirliği ile mahkum etti. AİHM’in kararları devlet açısından bağlayıcıdır. AİHM içtihatlarına göre Devlet gözaltında kaybetme olayı karşısında, kayıp vakasının tam olarak nasıl gerçekleştiğine ilişkin maddi gerçeği açığa çıkarmak, kaybedilenin naaşının bulunduğu yeri tespit etmek, failleri yargılamak ve cezalandırmak amacıyla etkili bir soruşturma yürütmek zorundadır. Gözaltında kaybedilişinin 26. Yılında siyasi ve adli makamları Mehmet Salim Acar dosyasında etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü yerine getirmeye çağırıyoruz.
Kaç yıl geçerse geçsin Mehmet Salim Acar için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten vazgeçmeyeceğiz! 104 haftadır hukuksuz bir biçimde bize kapatılan kayıplarımızla buluşma mekânımız olan Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”
[Bold Medya] 15.8.2020
Hicretin Semeresi - 1 [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Hicret, bir yerden ayrılma, uzaklaşma, bir yeri terk etme gibi anlamlara gelmektedir. Hicret, insanlık tarihiyle başlamış ve ilk hicreti de ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem (a.s.) gerçekleştirmiştir. Ondan sonra da pek çok peygamber ve peygamber vârisi âlim ve mü’min, bu yolu takip etmiştir. Asıl hicreti ise, İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekleştirmiştir.
Hicret, insanın doğduğu yeri terk etmesidir. Sevdiğinden, eşinden, dostundan ayrılması veya ayrılma mecburiyetinde kalmasıdır. Hicret, zalimlerin baskılarından dolayı kulluğunu yerine getiremeyen kimsenin, içinden gele gele bütün ibadetlerini hür bir şekilde yapabilmesi için yer değiştirmesidir. Ve hicret, İslam’ın yasakladığı şeylerden uzaklaşmaktır.
Cenab-ı Hakk’ın tavsiye ettiği ya da yasakladığı her işte biz anlasak da anlamasak da mutlaka pek çok hikmet mevcuttur. Bu hikmet ve faydaların bir kısmı ahiret bir kısmı da dünyada veya hem dünya hem de âhirette görülecektir. Bu yazıda, kısaca hicretin mü’mine dünya ve ahirette kazandırdığı nimetleri ele almaya çalışacağız.
Hicret, Cenab-ı Hakk’ın mü’mini muhafazası altına almasına, meleklerle desteklemesine ve karşılaştığı üzüntülerden uzaklaştırmasına vesile olur. Nitekim Tevbe Sûresi 40. âyette meâlen:
“Eğer Siz Peygambere yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına: “Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir” diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” buyrularak bu müjde hatırlatılmaktadır.
En büyük muhacir olan Allah Resûlü (s.a.s.), hicret esnasında Sevr Mağarası’na misafir olmuştu. Durumun yatışmasını, yolun emniyet ve güvene kavuşmasını bekliyordu. Ancak müşrikler ellerinden kaçırdıkları Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peşini bırakmamaya kararlıydılar. Başına büyük ödüller koymuşlardı. En mahir iz sürücüler yollara düşmüş, sıkı bir takip başlatmışlardı. İşte bu esnada müşriklerden bir grup Resûlullah'ın (s.a.s.) bulunduğu mağaranın kapısına kadar geldi. Neredeyse içerdekileri görecek kadar yaklaşmışlardı. Bu esnada Hz. Ebubekr (r.a.) büyük bir endişeye kapıldı. Onun endişesi kendisi için değildi. Her şeyden daha ziyade sevdiği Allah Resûlü içindi. Hz. Ebubekr’in (r.a.) telaşını gören Hz. Peygamber (s.a.s.), üzülmemesini, zira her şeyi gören ve bilen Yüce Mevla’nın kendileriyle beraber olduğunu bildirdi. Yukarıda meali verilen âyetler bu olaydan dolayı nazil olmuştur.
Âyetlerdeki müjdeler öncelikle indiği dönemle ilgili olsa da, bütün zaman ve mekânların kitabı olan Kur’ân evrenseldir. Dolayısıyla bu âyet, her dönemde aynı niyetle yola çıkan bütün hicret erlerini içine almaktadır. Allah Resûlü’nün hicret yolunda, endişe ve hüznünün tamamen giderildiği, görülmedik manevi ordularla desteklendiği ve İlahi korunma altına alındığı gibi, her dönemdeki ve yerdeki aynı gâye ile yola çıkan ve muhtemel sıkıntılarla karşılaşan muhacirler de, âyette belirtilen müjdelere mazhar olacaklardır. Zira böyle büyük bir mazhariyet sözü, kudret ve kuvveti bütün varlığa geçen ve Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın vâ’didir.
Hicret, hakiki mü’minliğin önemli bir göstergesidir. Yüce Mevla’nın mağfiretinin celbedilmesine ve geniş rızk imkânları kapılarının açılmasına vesiledir. Ancak unutulmamalıdır ki, küçük imtihanlarda bile bir bedel ödemek gerekir. Evet hicrette de, başlangıçta bir zorluk vardır. Fakat bu zorluklar, arkasından büyük sürprizlere davetiye çıkartır. Hicret yoluna çıkmış kahramana, Yüce Mevla “gerçek mü’min” makamını verir ve hicret imtihanını başaran kimse Yüce Beyan’da, Cenâb-ı Hakk’ın hem mağfiretine, hem de dünya-ahiret mutluluğuna erme müjdesine mazhar olur.
Nitekim konuyla ilgili bir âyette: “İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, İşte gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.” (Enfal 8/74) müjdeleri verilmektedir. Aynı konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Hicret, önce işlenen günahları silip yok eder.” (Ahmed b. Hanbel, 4/198) müjdesiyle mağfireti haber vermektedir.
Muhacire Yüce Allah katında büyük ecir ve kurtuluş vadedilmektedir. Konuyla ilgili Yüce Beyan’da: “İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nail olanlar! Onların Rabbi kendilerinin, katından bir rahmete, bir rıdvana ve içinde daimi nimetler bulunan cennetlere gireceklerini müjdeler. Onlar o cennetlerde ebediyyen kalacaklardır. Muhakkak ki en büyük mükâfat Allah’ın yanındadır.” (Tevbe 9/20-22) buyrulmaktadır.
Müjdelenen konular ise Allah'ın rahmeti ve rızasıdır. Allah'ın rahmeti, bir kul için en büyük değerdir. O’nun rahmet deryasına layık hâle gelen hicret eri, aynı zamanda kul için en büyük mertebe olan “nefs-i mutmainne” yani gerçek huzura erdirilmiş kişi mertebesinin de sahibi olmuş olur.
Hicret, Rabbimizin bizden râzı olmasına sebep, yüce bir mefkûredir. Böyle bir mefkûreyi gerçekleştiren kişi, rızâ-i ilahiyi kazanır. Allah'ın insandan razı olması ise, Cennet’teki nimetlerden, oranın her türlü cazibesinden daha büyük bir nimettir.
Bu konuya bir sonraki yazımızda inşallah devam edeceğiz.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] [Samanyolu Haber] 15.8.2020
Hicret, insanın doğduğu yeri terk etmesidir. Sevdiğinden, eşinden, dostundan ayrılması veya ayrılma mecburiyetinde kalmasıdır. Hicret, zalimlerin baskılarından dolayı kulluğunu yerine getiremeyen kimsenin, içinden gele gele bütün ibadetlerini hür bir şekilde yapabilmesi için yer değiştirmesidir. Ve hicret, İslam’ın yasakladığı şeylerden uzaklaşmaktır.
Cenab-ı Hakk’ın tavsiye ettiği ya da yasakladığı her işte biz anlasak da anlamasak da mutlaka pek çok hikmet mevcuttur. Bu hikmet ve faydaların bir kısmı ahiret bir kısmı da dünyada veya hem dünya hem de âhirette görülecektir. Bu yazıda, kısaca hicretin mü’mine dünya ve ahirette kazandırdığı nimetleri ele almaya çalışacağız.
Hicret, Cenab-ı Hakk’ın mü’mini muhafazası altına almasına, meleklerle desteklemesine ve karşılaştığı üzüntülerden uzaklaştırmasına vesile olur. Nitekim Tevbe Sûresi 40. âyette meâlen:
“Eğer Siz Peygambere yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına: “Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir” diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” buyrularak bu müjde hatırlatılmaktadır.
En büyük muhacir olan Allah Resûlü (s.a.s.), hicret esnasında Sevr Mağarası’na misafir olmuştu. Durumun yatışmasını, yolun emniyet ve güvene kavuşmasını bekliyordu. Ancak müşrikler ellerinden kaçırdıkları Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peşini bırakmamaya kararlıydılar. Başına büyük ödüller koymuşlardı. En mahir iz sürücüler yollara düşmüş, sıkı bir takip başlatmışlardı. İşte bu esnada müşriklerden bir grup Resûlullah'ın (s.a.s.) bulunduğu mağaranın kapısına kadar geldi. Neredeyse içerdekileri görecek kadar yaklaşmışlardı. Bu esnada Hz. Ebubekr (r.a.) büyük bir endişeye kapıldı. Onun endişesi kendisi için değildi. Her şeyden daha ziyade sevdiği Allah Resûlü içindi. Hz. Ebubekr’in (r.a.) telaşını gören Hz. Peygamber (s.a.s.), üzülmemesini, zira her şeyi gören ve bilen Yüce Mevla’nın kendileriyle beraber olduğunu bildirdi. Yukarıda meali verilen âyetler bu olaydan dolayı nazil olmuştur.
Âyetlerdeki müjdeler öncelikle indiği dönemle ilgili olsa da, bütün zaman ve mekânların kitabı olan Kur’ân evrenseldir. Dolayısıyla bu âyet, her dönemde aynı niyetle yola çıkan bütün hicret erlerini içine almaktadır. Allah Resûlü’nün hicret yolunda, endişe ve hüznünün tamamen giderildiği, görülmedik manevi ordularla desteklendiği ve İlahi korunma altına alındığı gibi, her dönemdeki ve yerdeki aynı gâye ile yola çıkan ve muhtemel sıkıntılarla karşılaşan muhacirler de, âyette belirtilen müjdelere mazhar olacaklardır. Zira böyle büyük bir mazhariyet sözü, kudret ve kuvveti bütün varlığa geçen ve Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın vâ’didir.
Hicret, hakiki mü’minliğin önemli bir göstergesidir. Yüce Mevla’nın mağfiretinin celbedilmesine ve geniş rızk imkânları kapılarının açılmasına vesiledir. Ancak unutulmamalıdır ki, küçük imtihanlarda bile bir bedel ödemek gerekir. Evet hicrette de, başlangıçta bir zorluk vardır. Fakat bu zorluklar, arkasından büyük sürprizlere davetiye çıkartır. Hicret yoluna çıkmış kahramana, Yüce Mevla “gerçek mü’min” makamını verir ve hicret imtihanını başaran kimse Yüce Beyan’da, Cenâb-ı Hakk’ın hem mağfiretine, hem de dünya-ahiret mutluluğuna erme müjdesine mazhar olur.
Nitekim konuyla ilgili bir âyette: “İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, İşte gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.” (Enfal 8/74) müjdeleri verilmektedir. Aynı konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Hicret, önce işlenen günahları silip yok eder.” (Ahmed b. Hanbel, 4/198) müjdesiyle mağfireti haber vermektedir.
Muhacire Yüce Allah katında büyük ecir ve kurtuluş vadedilmektedir. Konuyla ilgili Yüce Beyan’da: “İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde daha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına nail olanlar! Onların Rabbi kendilerinin, katından bir rahmete, bir rıdvana ve içinde daimi nimetler bulunan cennetlere gireceklerini müjdeler. Onlar o cennetlerde ebediyyen kalacaklardır. Muhakkak ki en büyük mükâfat Allah’ın yanındadır.” (Tevbe 9/20-22) buyrulmaktadır.
Müjdelenen konular ise Allah'ın rahmeti ve rızasıdır. Allah'ın rahmeti, bir kul için en büyük değerdir. O’nun rahmet deryasına layık hâle gelen hicret eri, aynı zamanda kul için en büyük mertebe olan “nefs-i mutmainne” yani gerçek huzura erdirilmiş kişi mertebesinin de sahibi olmuş olur.
Hicret, Rabbimizin bizden râzı olmasına sebep, yüce bir mefkûredir. Böyle bir mefkûreyi gerçekleştiren kişi, rızâ-i ilahiyi kazanır. Allah'ın insandan razı olması ise, Cennet’teki nimetlerden, oranın her türlü cazibesinden daha büyük bir nimettir.
Bu konuya bir sonraki yazımızda inşallah devam edeceğiz.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] [Samanyolu Haber] 15.8.2020
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Erdoğan'dan sonra "başkanlık" yok!
Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Berk Esen, Türkiye'de başkanlık sisteminin henüz yeni olduğunu ve sadece bir kişi için tesis edildiğini söyledi. Esen'e göre Türkiye'nin geleceğinde başkanlık sisteminin yeri yok.
Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Berk Esen, Türkiye'nin başkanlık sisteminin sadece Adelet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan istediği için tercih edildiğini belirtti.
Daktilo1984'te "Varsayılan Ekonomi" programında Enes Özkan'ın konuğu olan siyaset bilimci Berk Esen, otoriteryenizmi, Belarus seçimleri ve dünyadaki otoriter rejimler üzerinden mukayeseli olarak değerlendirdi.
"TÜRKİYE'DE REKABETÇİ OTORİTER SİSTEM VAR"
Esen, otoriter rejimlerin kendi içerisinde farklılaştığını ve otoriter rejimlerin bir skala içinde sınıflandırılması durumunda bir ucunda tamamen otoriter, bir ucunda ise kısmen otoriter rejimlerin olduğunu söyledi.
Totaliter rejimlerde tamamen kapalı olan demokrasinin işlemediğini ve babadan oğla geçen bir yapı olduğunu belirten Esen, Belarus gibi ülkelerin de kısmen otoriter rejimlerden olduğunu, "melez rejim" olduğunu ve düzenli seçimlerin yapıldığını söyledi.
Bu tarz ülkelerdeki seçim kampanyalarında iktidar ve muhalefetin eşit şartlarda olmadığını sözlerine ekledi.
Türkiye'de ise rekabetçi otoriter sistemin olduğunu iddia eden Esen, seçimlerin yapılması ve muhalefetin halihazırda seçim yoluyla iktidar olma ihtimalinin devam ettiğini söyledi.
"OTORİTER REJİMLERİN EKONOMİK OLARAK SÜRDÜRÜLEBİLİR OLMASI LÂZIM"
Dünyadaki para bolluğunun otoriter rejimlere kolaylık sağladığını Polonya, Brezilya, Güney Afrika ve Türkiye üzerinden anlatan iktisatçı Enes Özkan, diğer otoriter rejimlerde doğal kaynak ve turizmin de ekonomik sürdürülebilirlik açısından önemli olduğunu vurguladı.
Özkan parasal genişlemenin diğer ülkelerde olduğu gibi inşaata ve alt yapıya harcandığını, bu sebeple otoriter rejimin ayakta kalmasının kolaylaştığını da sözlerine ekledi.
Özkan, Çin'in kendi otoriter rejimini yaygınlaştırmak için sermaye ihracını ve doğrudan dış yatırım enstrümanlarını kullandığını söyledi.
"ERDOĞAN'DAN SONRA BAŞKANLIK YOK"
Belarus seçimleri sırasında Türkiye ile Belarus'un karşılaştırıldığına işaret eden Doç. Dr. Berk Esen, ancak bunun tam olarak doğru olmayacağını belirtti.
Doç. Dr. Berk Esen'e göre Türkiye'de başkanlık sistemi çok kısa ömürlü olacak.
Esen, düşünce egzersizi olarak mukayesenin faydalı olduğunu, ancak Türkiye'nin Belarus'a nazaran çok uzun süredir Batılılaştığını, Belarus halkının demokrasi ile tanışmasının 1990'larda başladığını, Türkiye'de dengeleyici gücün Cumhuriyet öncesi dönemde dahi olduğunu, bu sebeple Belarus-Türkiye karşılaştırmasının da doğru olmadığını vurguladı.
Türkiye'de başkanlık sisteminin henüz yeni olduğunu ve bunun yalnızca bir kişi için yapıldığını vurgulayan Esen, "Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan sonra bu sistem devam etmeyecek." dedi.
Esen, Türkiye'nin tarihi açıdan çok kutuplu yapıya sahip olduğunu ve "Türkiye Belarus olur mu?" sorusunun anlamsız kaldığını vurguladı.
[Samanyolu Haber] 15.8.2020
Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Berk Esen, Türkiye'nin başkanlık sisteminin sadece Adelet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan istediği için tercih edildiğini belirtti.
Daktilo1984'te "Varsayılan Ekonomi" programında Enes Özkan'ın konuğu olan siyaset bilimci Berk Esen, otoriteryenizmi, Belarus seçimleri ve dünyadaki otoriter rejimler üzerinden mukayeseli olarak değerlendirdi.
"TÜRKİYE'DE REKABETÇİ OTORİTER SİSTEM VAR"
Esen, otoriter rejimlerin kendi içerisinde farklılaştığını ve otoriter rejimlerin bir skala içinde sınıflandırılması durumunda bir ucunda tamamen otoriter, bir ucunda ise kısmen otoriter rejimlerin olduğunu söyledi.
Totaliter rejimlerde tamamen kapalı olan demokrasinin işlemediğini ve babadan oğla geçen bir yapı olduğunu belirten Esen, Belarus gibi ülkelerin de kısmen otoriter rejimlerden olduğunu, "melez rejim" olduğunu ve düzenli seçimlerin yapıldığını söyledi.
Bu tarz ülkelerdeki seçim kampanyalarında iktidar ve muhalefetin eşit şartlarda olmadığını sözlerine ekledi.
Türkiye'de ise rekabetçi otoriter sistemin olduğunu iddia eden Esen, seçimlerin yapılması ve muhalefetin halihazırda seçim yoluyla iktidar olma ihtimalinin devam ettiğini söyledi.
"OTORİTER REJİMLERİN EKONOMİK OLARAK SÜRDÜRÜLEBİLİR OLMASI LÂZIM"
Dünyadaki para bolluğunun otoriter rejimlere kolaylık sağladığını Polonya, Brezilya, Güney Afrika ve Türkiye üzerinden anlatan iktisatçı Enes Özkan, diğer otoriter rejimlerde doğal kaynak ve turizmin de ekonomik sürdürülebilirlik açısından önemli olduğunu vurguladı.
Özkan parasal genişlemenin diğer ülkelerde olduğu gibi inşaata ve alt yapıya harcandığını, bu sebeple otoriter rejimin ayakta kalmasının kolaylaştığını da sözlerine ekledi.
Özkan, Çin'in kendi otoriter rejimini yaygınlaştırmak için sermaye ihracını ve doğrudan dış yatırım enstrümanlarını kullandığını söyledi.
"ERDOĞAN'DAN SONRA BAŞKANLIK YOK"
Belarus seçimleri sırasında Türkiye ile Belarus'un karşılaştırıldığına işaret eden Doç. Dr. Berk Esen, ancak bunun tam olarak doğru olmayacağını belirtti.
Doç. Dr. Berk Esen'e göre Türkiye'de başkanlık sistemi çok kısa ömürlü olacak.
Esen, düşünce egzersizi olarak mukayesenin faydalı olduğunu, ancak Türkiye'nin Belarus'a nazaran çok uzun süredir Batılılaştığını, Belarus halkının demokrasi ile tanışmasının 1990'larda başladığını, Türkiye'de dengeleyici gücün Cumhuriyet öncesi dönemde dahi olduğunu, bu sebeple Belarus-Türkiye karşılaştırmasının da doğru olmadığını vurguladı.
Türkiye'de başkanlık sisteminin henüz yeni olduğunu ve bunun yalnızca bir kişi için yapıldığını vurgulayan Esen, "Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan sonra bu sistem devam etmeyecek." dedi.
Esen, Türkiye'nin tarihi açıdan çok kutuplu yapıya sahip olduğunu ve "Türkiye Belarus olur mu?" sorusunun anlamsız kaldığını vurguladı.
[Samanyolu Haber] 15.8.2020
Kendini yakmak isteyen esnaf adli kontrolle serbest
Ekmek teknesi elinden alındığı için Bursa’da Valilik önünde kendi yakmak isterken kurtarılıp gözaltına alınan Bakacak Çaycısı Fikret Güven, adli kontrolle serbest bırakıldı. Valinin büfesini yıkmakla tehdit ettiğini belirtmişti.
BOLD – Koronavirüs salgınının da etkisiyle ekonomik kriz daha da belirgin hâle geldi. Öyle ki işleri kötüleşen ve bir çıkar yol bulamayan bilhassa küçük esnaf tepkisini açıktan gösteriyor. Bakacak Çaycısı Fikret Güven de bunlardan biri. Uludağ’da büfesine gelen yolun kapatılmasıyla sıkıntıya düşen Güven’in büfesi en son Bursa Büyükşehir Belediyesi zabıta ekiplerince mühürlenmek istendi. O da çaresizliğini kendini yakarak göstermek istedi. Ancak önce kurtarıldı sonra gözaltına alındı. Bugün adliyedeki savcılık ifadesi akabinde mahkemeye sevk edildi ve buradan adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Bakacak Çaycısı Fikret Güven, Bursa Valiliği önünde kendini yakmak istedi.
ARTIK YAZAR KASA ATMIYOR KENDİNİ YAKIYOR
Esnafa destek için adliyeye giden CHP Bursa Milletvekili Nurhayat Altaca Kayışoğlu, CHP Bursa İl Başkanı İsmet Karaca ve arkadaşları Fikret Güven’i karşıladı. Kayışoğlu, Bakacak Çaycısının zor durumda bırakılmasına tepkisini “Esnaf zorda, artık yazar kasa atmıyor kendisini yakmaya çalışıyor. Damada sorsan ekonomi uçuyor” sözleriyle gösterdi.
Fikret Güven’in çay büfesi Uludağ yolunda yer alıyor.
BAKANINA KADAR DERDİMİ ANLATTIM KİMSEYE DİNLETEMEDİM
Yolun toprakla 1 ay kapalı tutulduğunu, vatandaşların araç kuyruğuyla mağdur edildiğini, güzergâhı tüm girişimlere rağmen açtıramadığını kaydeden Fikret Güven, sıkıntısını şu şekilde açıklamıştı: Yolu 4 metre karla kapattılar. Niye, müşteriler buraya gelmesin. Vali bey geliyor diye yoldaki karı sıfırladılar. Diyorum ya devletin gömleğini giyenler devlete ihanet ediyor diye. İşte bu yüzden söylüyorum. Kar motorları Bakacak’a gelecekti. Gelmiyor, yarı yoldan geri dönüyor. Bunu niye yapıyorlar? Biz burada ucuza satıyoruz ya buraya gelmesinler, kendi kafelerine gitsinler diye. Bunu anlatıyorum Vali beye, beni büfemi yıkmakla tehdit ediyor. Ben bakanına kadar derdimi anlattım, kimse beni dinlemedi.”
[Bold Medya] 15.8.2020
BOLD – Koronavirüs salgınının da etkisiyle ekonomik kriz daha da belirgin hâle geldi. Öyle ki işleri kötüleşen ve bir çıkar yol bulamayan bilhassa küçük esnaf tepkisini açıktan gösteriyor. Bakacak Çaycısı Fikret Güven de bunlardan biri. Uludağ’da büfesine gelen yolun kapatılmasıyla sıkıntıya düşen Güven’in büfesi en son Bursa Büyükşehir Belediyesi zabıta ekiplerince mühürlenmek istendi. O da çaresizliğini kendini yakarak göstermek istedi. Ancak önce kurtarıldı sonra gözaltına alındı. Bugün adliyedeki savcılık ifadesi akabinde mahkemeye sevk edildi ve buradan adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Bakacak Çaycısı Fikret Güven, Bursa Valiliği önünde kendini yakmak istedi.
ARTIK YAZAR KASA ATMIYOR KENDİNİ YAKIYOR
Esnafa destek için adliyeye giden CHP Bursa Milletvekili Nurhayat Altaca Kayışoğlu, CHP Bursa İl Başkanı İsmet Karaca ve arkadaşları Fikret Güven’i karşıladı. Kayışoğlu, Bakacak Çaycısının zor durumda bırakılmasına tepkisini “Esnaf zorda, artık yazar kasa atmıyor kendisini yakmaya çalışıyor. Damada sorsan ekonomi uçuyor” sözleriyle gösterdi.
Fikret Güven’in çay büfesi Uludağ yolunda yer alıyor.
BAKANINA KADAR DERDİMİ ANLATTIM KİMSEYE DİNLETEMEDİM
Yolun toprakla 1 ay kapalı tutulduğunu, vatandaşların araç kuyruğuyla mağdur edildiğini, güzergâhı tüm girişimlere rağmen açtıramadığını kaydeden Fikret Güven, sıkıntısını şu şekilde açıklamıştı: Yolu 4 metre karla kapattılar. Niye, müşteriler buraya gelmesin. Vali bey geliyor diye yoldaki karı sıfırladılar. Diyorum ya devletin gömleğini giyenler devlete ihanet ediyor diye. İşte bu yüzden söylüyorum. Kar motorları Bakacak’a gelecekti. Gelmiyor, yarı yoldan geri dönüyor. Bunu niye yapıyorlar? Biz burada ucuza satıyoruz ya buraya gelmesinler, kendi kafelerine gitsinler diye. Bunu anlatıyorum Vali beye, beni büfemi yıkmakla tehdit ediyor. Ben bakanına kadar derdimi anlattım, kimse beni dinlemedi.”
[Bold Medya] 15.8.2020
Toplam istihdam gerilerken kamuda kadrolaşma tam gaz
Devleti küçültme iddiasıyla iktidara gelen AKP, kamu çalışanları sayısını ikiye katladı. Son üç ayda alınan 68 bin 345 kişi ile kamuda çalışanların sayısı 4 milyon 767 bin 286 kişiye çıktı.
BOLD – Türkiye’de toplam istihdam gerilerken kamuda çalışanların sayısı artıyor. Salgın koşulları bu yılın ikinci çeyreğinde 68 bin 345 kişinin daha çalışmaya başladığı kamudaki personel sayısı 5 milyona yaklaştı.
KAMUDA ÇALIŞAN SAYISI ARTMAYA DEVAM EDİYOR
Kamudaki istihdam, pandemi koşullarında da gerilemedi. Ülkedeki toplam istihdam düşerken salgının en ağır yaşandığı bu yılın ikinci çeyreğinde 68 bin 345 kişi kamuda çalışma şansına sahip oldu. BirGün’den Nurcan Gökdemir’in haberine göre yılın ilk çeyreğinde kamuda istihdam edilen personel sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4 artışla yaklaşık 4 milyon 698 bin kişi olurken, ikinci çeyrekteki alınan kişilerle kamuda çalışanların sayısı 4 milyon 767 bin 286 kişiye çıktı.
MEMUR SAYISI 3 MİLYONA DAYANDI
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından açıklanan verilere göre, kamuda çalışan kadrolu personelin sayısı 2 milyon 942 bin 904’ten 2 milyon 944 bin 202’ye yükseldi. Kadroluların sayısı bin 298 arttı. 41 bin 932 artış ile sözleşmelilerin sayısı 496 bin 982’ye yükselirken 16 bin yeni personelle sürekli işçilerin sayısı 1 milyon 161 bin, 8 bin 189 artışla da geçici işçilerin sayısı 59 bin 269 oldu. Diğer kategorideki işçilerin sayısı da 105 bin 517’ye çıktı.
KAMU BANKALARI PERSONEL ÇIKARIYOR
İller Bankası, Ziraat Bankası, Halkbank, Eximbank, Kalkınma ve Yatırım, Vakıflar Bankası’nın ocak-mart döneminde 63 bin 661 olan çalışan sayısı 211 kişilik gerileme ile 63 bin 450 oldu. Belediye iktisadi teşekküllerindeki çalışanlar bin 476 kişi arttı BİT’lerde ikinci çeyrek sonu itibarıyla 497 bin 864 kişi çalışıyor. İl özel idarelerindeki personel artışı da 145 oldu. Mart sonunda 12 bin 776 kişinin çalıştığı bu kurumların personel sayısı üç ayın sonunda 12 bin 921’e çıktı.
ZARAR EDEN KİT’LERİN PERSONEL SAYISI ARTIYOR
İktidarın politikaları sonucu zarar ettirilen KİT’lerdeki personel sayısı da arttı. 96 bin 303 personel üç ayın sonunda 8 bin 300 yeni istihdamla 104 bin 603 oldu. Özelleştirme kapsamındaki kuruluşlarda da yeni personel alımı yapıldı. 5 bin 413 çalışan bin 137 yeni personelin eklenmesi ile 6 bin 550’ye çıktı.
[Bold Medya] 15.8.2020
BOLD – Türkiye’de toplam istihdam gerilerken kamuda çalışanların sayısı artıyor. Salgın koşulları bu yılın ikinci çeyreğinde 68 bin 345 kişinin daha çalışmaya başladığı kamudaki personel sayısı 5 milyona yaklaştı.
KAMUDA ÇALIŞAN SAYISI ARTMAYA DEVAM EDİYOR
Kamudaki istihdam, pandemi koşullarında da gerilemedi. Ülkedeki toplam istihdam düşerken salgının en ağır yaşandığı bu yılın ikinci çeyreğinde 68 bin 345 kişi kamuda çalışma şansına sahip oldu. BirGün’den Nurcan Gökdemir’in haberine göre yılın ilk çeyreğinde kamuda istihdam edilen personel sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4 artışla yaklaşık 4 milyon 698 bin kişi olurken, ikinci çeyrekteki alınan kişilerle kamuda çalışanların sayısı 4 milyon 767 bin 286 kişiye çıktı.
MEMUR SAYISI 3 MİLYONA DAYANDI
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından açıklanan verilere göre, kamuda çalışan kadrolu personelin sayısı 2 milyon 942 bin 904’ten 2 milyon 944 bin 202’ye yükseldi. Kadroluların sayısı bin 298 arttı. 41 bin 932 artış ile sözleşmelilerin sayısı 496 bin 982’ye yükselirken 16 bin yeni personelle sürekli işçilerin sayısı 1 milyon 161 bin, 8 bin 189 artışla da geçici işçilerin sayısı 59 bin 269 oldu. Diğer kategorideki işçilerin sayısı da 105 bin 517’ye çıktı.
KAMU BANKALARI PERSONEL ÇIKARIYOR
İller Bankası, Ziraat Bankası, Halkbank, Eximbank, Kalkınma ve Yatırım, Vakıflar Bankası’nın ocak-mart döneminde 63 bin 661 olan çalışan sayısı 211 kişilik gerileme ile 63 bin 450 oldu. Belediye iktisadi teşekküllerindeki çalışanlar bin 476 kişi arttı BİT’lerde ikinci çeyrek sonu itibarıyla 497 bin 864 kişi çalışıyor. İl özel idarelerindeki personel artışı da 145 oldu. Mart sonunda 12 bin 776 kişinin çalıştığı bu kurumların personel sayısı üç ayın sonunda 12 bin 921’e çıktı.
ZARAR EDEN KİT’LERİN PERSONEL SAYISI ARTIYOR
İktidarın politikaları sonucu zarar ettirilen KİT’lerdeki personel sayısı da arttı. 96 bin 303 personel üç ayın sonunda 8 bin 300 yeni istihdamla 104 bin 603 oldu. Özelleştirme kapsamındaki kuruluşlarda da yeni personel alımı yapıldı. 5 bin 413 çalışan bin 137 yeni personelin eklenmesi ile 6 bin 550’ye çıktı.
[Bold Medya] 15.8.2020
Cezaevinde alarm: Günlerce görüştürmediler arkasından koronavirüs çıktı [Sevinç Özarslan]
Bitlis Cezaevinde aynı koğuşta kalan hasta tutuklu Ahmet Avcı ve kardeşi Mecit Avcı, koronavirüse yakalandı. 14 kişilik koğuşta 1 mahpusun daha pozitif çıktığı, Tatvan Devlet Hastanesine ise 20 mahpusun götürüldüğü belirtildi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 10 aydır Bitlis Cezaevinde bulunan hasta tutuklu Ahmet Avcı ve koğuş arkadaşı olan kardeşi Mecit Avcı’nın koronavirüs testi pozitif çıktı.
“ÖNCE TELEFON BOZUK DEDİLER”
Bold Medya’ya konuşan Ahmet Avcı’nın eşi Fatma Avcı, yaşananları şöyle anlattı: “Eşimin ve kardeşinin haftalık telefon görüşmesi normalde çarşamba günü ama aramadılar. Cezaevini aradık. Telefonlar bozuk, perşembe aratırız, dediler. Yine aramadılar. Tekrar aradık, düzelmedi, haklarını vereceğiz, dediler. Cuma günü tekrar aradık, yine görüştürmediler. Böyle olmaz, doğru düzgün bilgi verin, deyince koğuşta 3 kişide virüs var, o yüzden görüştüremiyoruz, cevabını aldık.”
Zaten bağırsağında kist olan ve ameliyat edilmesi gereken eşi ile kaynının virüse yakalandığını öğrenen Fatma Avcı, e-Nabız’ı kontrol edince ikisinin de test sonuçlarını gördüklerini belirtti. Fatma Avcı ayrıca eşinin 14 kişilik bir koğuşta kaldığını da ifade etti.
Öte yandan Tatvan Devlet Hastanesine 20 mahpusun götürüldüğü belirtildi.
İKİ KARDEŞ DE ÖĞRETMEN
Sosyal bilgiler öğretmeni Mecit Avcı, Ağustos 2016’dan bu yana Bitlis Cezevinde tutuklu. Cemaat soruşturmaları kapsamında tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Avcı, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 12,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da.
BAĞIRSAĞINDA KİST OLAN HASTA BİR TUTUKLU
20 yıldır tek böbreğiyle yaşayan tarih öğretmeni Ahmet Avcı (44) ise aynı zamanda hasta bir tutuklu. 10 aydır hapiste olan Avcı’nın bağırsağında 6 ay önce kist tespit edildi. 27 Ocak 2020’de Bitlis Devlet Hastanesine kaldırılan ve endoskopi yapılan Avcı’ya doktor “Hemen ameliyat olmalısınız” demesine rağmen bugüne kadar tedavisi yapılamadı. Avcı, koronavirüs salgını ve cezaevindeki hijyenik olmayan ortam nedeniyle ameliyat olmak istemedi. Cemaat soruşturmaları kapsamında 5 Ekim 2019’da tutuklanan Ahmet Avcı, 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ahmet Avcı’nın dosyası da Yargıtay’da.
[Sevinç Özarslan] 15.8.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 10 aydır Bitlis Cezaevinde bulunan hasta tutuklu Ahmet Avcı ve koğuş arkadaşı olan kardeşi Mecit Avcı’nın koronavirüs testi pozitif çıktı.
“ÖNCE TELEFON BOZUK DEDİLER”
Bold Medya’ya konuşan Ahmet Avcı’nın eşi Fatma Avcı, yaşananları şöyle anlattı: “Eşimin ve kardeşinin haftalık telefon görüşmesi normalde çarşamba günü ama aramadılar. Cezaevini aradık. Telefonlar bozuk, perşembe aratırız, dediler. Yine aramadılar. Tekrar aradık, düzelmedi, haklarını vereceğiz, dediler. Cuma günü tekrar aradık, yine görüştürmediler. Böyle olmaz, doğru düzgün bilgi verin, deyince koğuşta 3 kişide virüs var, o yüzden görüştüremiyoruz, cevabını aldık.”
Zaten bağırsağında kist olan ve ameliyat edilmesi gereken eşi ile kaynının virüse yakalandığını öğrenen Fatma Avcı, e-Nabız’ı kontrol edince ikisinin de test sonuçlarını gördüklerini belirtti. Fatma Avcı ayrıca eşinin 14 kişilik bir koğuşta kaldığını da ifade etti.
Öte yandan Tatvan Devlet Hastanesine 20 mahpusun götürüldüğü belirtildi.
İKİ KARDEŞ DE ÖĞRETMEN
Sosyal bilgiler öğretmeni Mecit Avcı, Ağustos 2016’dan bu yana Bitlis Cezevinde tutuklu. Cemaat soruşturmaları kapsamında tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Avcı, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 12,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da.
BAĞIRSAĞINDA KİST OLAN HASTA BİR TUTUKLU
20 yıldır tek böbreğiyle yaşayan tarih öğretmeni Ahmet Avcı (44) ise aynı zamanda hasta bir tutuklu. 10 aydır hapiste olan Avcı’nın bağırsağında 6 ay önce kist tespit edildi. 27 Ocak 2020’de Bitlis Devlet Hastanesine kaldırılan ve endoskopi yapılan Avcı’ya doktor “Hemen ameliyat olmalısınız” demesine rağmen bugüne kadar tedavisi yapılamadı. Avcı, koronavirüs salgını ve cezaevindeki hijyenik olmayan ortam nedeniyle ameliyat olmak istemedi. Cemaat soruşturmaları kapsamında 5 Ekim 2019’da tutuklanan Ahmet Avcı, 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ahmet Avcı’nın dosyası da Yargıtay’da.
[Sevinç Özarslan] 15.8.2020 [Bold Medya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
15 Temmuz’dan sonra parkta gizlenerek hayata tutunan bir komutanın hikayesi [Sevinç Özarslan]
Birçok gazeteci gibi Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan ve 4 yıl önce Kanada’ya yerleşen gazeteci Arzu Yıldız, ilk Türkçe romanı Sokak’ta 15 Temmuz’dan sonra parkta gizlenerek yaşayan bir komutanın hikayesini anlatıyor.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Sürgün gazeteci Arzu Yıldız, 4 yıl içinde 3 kitap yazdı. İlk ikisi İngilizceye çevriliyor. Üçüncü kitabı Sokak, Türkçe ve online yayınladı. 15 Temmuz gecesi ailesiyle vedalaşıp ‘sokağa inen’ Ahmet komutanın hikayesi gerçekten ilginç. Kitabı okurken, herhalde bu gerçek bir hikaye değildir, diye düşünmüştüm. Böyle bir komutanın var olduğunu söyleyince şaşırdım. 1,5 yıl parkta yaşadıktan sonra Avrupa’da yerleşen Ahmet’in yaşadıkları ve iç hesaplaşmaları okunmaya değer.
Yıldız ile sadece romanını konuşmadık. Biri 7 aylık olmak üzere geride bıraktığı 2 kızına 3 sene sonra kavuşan Yıldız, Türkiye’de haksızlığa uğrayan insanların daha güçlü bir duruş sergilenmesi gerektiğini ifade ediyor. Pişmanlıklarından, bir de yalnızlığından bahsediyor. “İçimdeki yalnızlık duygusunu artık kimse dolduramıyor… ” diyor. Bu süreçte ise haddini bilmeyi öğrendiğini, sosyal medyada eskiden kullandığı dilden utandığı belirtiyor. Bir restoranda günde 15 saat çalışıp 3 kitap yazan Arzu Yıldız Sokak’ı Bold’a anlattı.
Sokak’ın akıcı bir üslubu ve merak ettiren öyküsü var. İlk romanınız mı?
Bu aslında üçüncü kitap. Buraya geldiğimde Türkiye’de gözaltı sonrasında yaşadıklarımı ve Kanada’ya kadar uzan süreçte yaşadıklarımı yazdım. O biraz da yol hikayesiydi. Sonra da Kanada’da yaşadıklarımı anlatan başka bir kitap yazdım. Onlar İngilizce’ye çevriliyor. Türkçe yayınlamayı düşünmüyorum o kitapları. Sokak, Türkçe yayınlanan ilk romanım diyebiliriz.
Niye Sokak’ı Türkçe yayınlamak istediniz?
Türk halkı beni anlasa zaten bir kaçış öyküsü, ayrılık öyküsü yazmazdım. O yüzden Türkçe yayınlamak istemedim. İlk kitabımda kendi hikayemi anlattım. Ölürsem, bir kaza olursa çocuklarıma başımıza gelenleri benden daha iyi kim anlatacak diye düşündüm. Çok dürüst bir şey yazdım, bütün her şeyi, ne yaşadıysam, o kamp süreci, bu eve girene kadar hepsini. İkinci kitapta Kanada’da yaşadıklarım var. Güzel bir roman oldu. Bir Batılı da okusa anlar, Doğulu da… Şimdi bir tane daha da yazıyorum. 10 güne o da biter.
O kitapta ne anlatıyorsunuz?
O kitap torunlarına bakmak zorunda kalan bir dedenin öyküsü. Okuyan ne diyecek bilmiyorum ama ben çok hissederek yazıyorum.
Sokak’ta 15 Temmuz’dan sonra parkta yaşayan bir komutanın hikayesini okuyoruz. Gerçekten böyle bir komutan var mı?
Evet, gerçekten parkta yaşayan böyle bir komutan var. Ama herhangi bir kimlik biçmedim Ahmet’e. Hikayesi o kadar güçlüydü ki onu herhangi bir kimliğin içinde hapsetmek istemedim. Ayrıca zamana da diyebilirim. Çünkü hikayenin kahramanını geçmişte hangi tarihe koyarsanız, oraya da uyuyor. Mevcut Ortadoğu ortamında muhtemelen ileriki bir tarihe de koysanız uyacak. Kitaplarda zaman ve mekan kısıtlaması olmaması gerektiğine inanıyorum.
Herhangi bir kimlik biçseniz ne olur, ‘ölümcül kimliğe’ mi dönüşür?
Politika ve bir ülkenin iç meseleleri o kitabı, hikayeyi körleştiriyor. Bir yere hapsediyor. Kendi penceremden Ahmet’e bakıyorum. Beşir gibi de kimdir, ‘ne’cidir diye sormak istemiyorum. Türkiye’de sürekli herkese bir kimlik biçiliyor. Sen necisin, o neci, bu neci. Hangi karakterli, akıllı, kendini donatmış bir insan bunu sorar. Ya da hangi karakterli bir insan bu soruyu muhatap alıp kendine bir kimlik biçme gereği duyar?
Ahmet’in hiçbir gruba aidiyeti yok mu diyorsunuz?
Benim biçmediğim kimliği Ahmet’e biçmelerini istemiyorum. Hiçbir yere aidiyeti yok. Adam din konuşmuyor, siyaset konuşmuyor. Ben 15 Temmuz’da başına iş gelen Ahmet’in hikayesini yazmışım. Mesela sadece cemaat mensuplarının başına iş gelmedi ki 15 Temmuz’da. Cemal Yıldırım var, benim gibi alakasız birçok tip var. Türkiye’de devran hep aynı noktaya dönüyor. Dolayısıyla bu hikayeler hep olacak. Bu herkesin hikayesi. Berfo Ana’nın oğlu Cemil’in de hikayesi. Bu haksızlıklar Türkiye’de yeni değil. Ya da dünyanın herhangi bir yerinde adalet arayan bir insanın hikayesi. Üstelik bu hikayede Ahmet mücadeleci, kavgası kendiyle. Kimseyle değil.
Ahmet, Türkiye’deyken tanıdığınız biri miydi?
Hayır. Tesadüfen öğrendim hikayesini. Kendisiyle birebir hiç görüşmedim. Görüşmek istemedim. Klasik bir asker kafası çıkarsa bütün hayallerim suya düşecekti.
Kimden öğrendiniz hikayesini?
Benim çok yakın bir arkadaşımla Yunanistan’da kampta karşılaşmışlar. Bir iki detay sordum. Ahmet 1,5 sene kadar Ankara’da bir parkta kalıyor. Romanda daha kısa bir süre kalıyor.
Bir gazeteci olarak böyle bir komutanla neden tanışmak istemediniz? Klasik bir asker kafası derken ne demek istiyorsunuz?
Ben çok vatan-milletçi adamları sevmiyorum. Asker de sevmiyorum. Ama bu adam çok cesur biri ve meydanda gizleniyor. Öyküsü çok takdir edilecek bir şey. Üniformasını çıkartıp gerçekten çöpçüye dönüşmüş. Çok da zeki. Anlatılmaya değer bir hikaye. Diğerleri hepsi sıradan. Bu çok sıradışı. Onu Mozambik’te bir meydana ya da Irak’da dünyanın herhangi bir ülkesinde meydana koysanız o şekilde oturuyor. Herkesin şaşıracağı bir öykü. Başka öykülere benzemiyor.
Yaşadıkları ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu?
Ahmet gerçekten dilenmiş, kağıt toplamış. Bildiğin bir evsiz gibi yaşamış parkta. Saçları uzamış, gerçekten kokuyor, insanlar ondan tiksiniyor. Ve gerçekten de ilk gün gitmiş (16 Temmuz 2016) parka. Ve o kadar süre boyunca ailesiyle hiç iletişime geçmemiş.
O da biraz tuhaf değil mi? Ülkede kıyamet kopuyor. Ailesini aramıyor, çoluk çocuğunu merak etmiyor.
Merak ediyor aslında. Bir iki kişiyle haber göndermiş, ama sağlıklı bilgi verilmemiş ona. Bir de tüm bunlara cevap verirsem kitap özeti gibi olur. Okumaya gerek kalmaz. Zaten çok meraklı ve az okuma, araştırma özelliği olan bir toplum bizim toplumumuz.
Onca zaman parkta yaşayıp fark edilmemesi normal mi, olabilir mi böyle bir şey?
Normal bence. Fark edilmemiş zaten. Parkta gizlenmeye çalışması çok mantıklı. Hep göz önünde olmak gizlenmekten daha kolay saklar seni. Ben aslında karakter olarak görmek istediğim Ahmet’i yazdım, gerçekte olan Ahmet’i değil.
Ahmet’in şu anda nerede olduğunu biliyor musunuz?
Evet, Avrupa’da yaşıyor.
Kitapta en çok dikkatimi çeken Ahmet’in iç hesaplaşmalarıydı. Sürekli özleştiri yapıyor. Bu süreçte birçok insan iç muhasebe yaptı…
Herkes yaptı mı? Ben bilmiyorum, kimsenin yaptığını görmedim… Sürekli bir nefret dili var. Bunlar gitsin, şu da gebersin… Bu çok çirkin bir şey. Ben düşmanım da olsa süründüğünü görmek istemiyorum. İnsan kalmak istiyorum. Gece uyurken salakça fantezilerle uyumak istemiyorum. Hayat devam ediyor. Sürekli bir adamla uğraşılmasını da doğru bulmuyorum. Erdoğan’dan önce sanki Türkiye çok mu güzeldi? Sonra güzel mi olacak?
Güzel değildi tabi ama tam o dönemlerde adalet iddiasıyla kurulan bir parti bu hale gelmesi insanlarda hayal kırıklığı yarattı. Şiir okuduğu için hapis yatan dini sohbete gitti diye insanları tutukluyor. Ama nefret dilinden ben de hoşlanmıyorum.
Sorun adalet sorunu! Bir adam istedi diye bir kadın doğumhaneden alınmaz. Benim burada olmama neden olan kararda Erdoğan’ın imzası yok. Bir Savcı, bir hakim ve bir polis imzası var. Bu imzalar hukuksuz. Ama yine de şunun altını çiziyorum. Kısacık ömrümü bana ne oldu diye tüketmek , üzerime nefret ve intikam yükünü bindirmek ve bunlarla yaşamak istemiyorum. Ben ömür denen bu yolu az yükle, hafif sonlandırmak istemiyorum. O çapsız, güçsüz ve hukuksuzluğa imza atan insanların onursuz hayat hikayesi kendilerine verilecek en büyük ceza. Ölüm var ve herkesi eşitliyor. Bu dünyadan götüremeyeceğim hiç bir şeyin hamalı, esiri olmak istemiyorum. Olanlar buyursun.
Ahmet gibi siz yaptınız mı iç hesaplaşma?
Gazetecilik yaparken neden ünlü isimlerin davalarına koşturduğumu çok sorguluyorum. Gerçek hikayeler bizim önemsemediğimiz yerlerde. Medya korosuna katılmışım. Üçüncü koridordaki olaylara bakmadım. Semra Özal ya da Mehmet Ağar gibi isimlerin haberlerini takip ettim. Bir de kötü senin nasıl tanımladığınla alakalı. Yaşadıklarımdan gayet mutluyum ben. Kötü ya da dram gibi gelmiyor. Ben hayatımda başıma gelen her şeyi iyi tarafı ile görüyorum. Ayrıca yaşamı bu yönüyle seviyorum. Zorluk yoksa basit bir hayat, kolay elde edilen şeyler değersiz olur. Sezen Aksu’nun şarkısı vardı “açıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir” ben de hayata böyle bakıyorum. Yağmur yağdıktan sonraki toprak kokusu gibi. Şikayet alışkanlığa dönüşür ki bu da çekilmez kılar hem yaşamı hem o kişiyi.
Kalbiniz, canınız acımadı mı hiç? Ahmet’in hikayesini okurken sizin de acınız hissediliyor. Sonuçta 7 aylık bebeğini bırakıp yola çıkmak zorunda kalmış annesiniz.
O çok zordu. Ama ne yapabilirim ki… Çocuğun altını değiştirip sütünü vermek de annelik değil ki. Bir de sadece kendi çocuğuma mı anne olacağım. O bir ayrıcalık vermiyor ki bana. Yolda kaç çocukla tanıştım. Kaç kişiye anne oldum. Elbette zordu. Kendim nasıl bir annem olsun isterdim sorusunu sordum. Güçsüz mü yoksa sağlıklı ve dinç mi? Bu beni diri tuttu. Ve artık iki çocuk demiyorum. Bir sürü çocuğu kendi çocuğum gibi seviyorum. Diğer yandan toplumun duygusu alındı. Duygusuz bir toplumdan duygu dilenmenin ne getirisi olabilir?
Duygu dilenmekten ziyade insanlar hak arayışında değil mi? Haksızlığa uğruyorlar ve bunu dile getiriyorlar.
Dile getirmek var, gına getirmek var. Karşında salya sümük bir insan mı görmek istersin, güçlü bir insan mı? Bu ülkede, 105 yaşındaki Berfo Ana duruşma salonunda “benim oğlum nerede” diye sordu. Senin ondan ne farkın var? Böyle bir coğrafyadan geliyorsun. Ben kundakta çocuk bıraktım. 7 aylıktı. Burada beni tanıyan herkese sorabilirsiniz, bir gün bile lafını etmedim.
4 yıl geçti. 2-3 sene kimse konuşmadı. Sustular, beklediler, dayandılar. Salya sümük ağlıyorlar demek biraz acımasızca değil mi?
İlk başlarda kimse konuşmuyordu evet, konuşmaları önemli ama ben etrafıma baktığımda şunu görüyorum. İnsanlar hayata hiç hazır değilmiş. O kadar büyütüyorlar ki başlarına gelenleri. Yaşadığın zulüm sana devletten gelmiş. Ayrıca bu bugünün acısı da değil. Hep böyleydi. Etrafına baktığında görmek istediğinde çok büyük dramlar yaşadı insanlar. Asitli kuyulardan ceset çıkarıldı. Kayıplar Cumartesi anneleri var. Hrant Dink, Tahir Elçi cinayeti. Erdal Eren olayı. Hangi birini sayacağım. Bu devletin zulmü. Hep böyleydi.
Evet bunlar doğru. Fakat bahsettiğiniz olaylarla ve insan hakları alanında gazetecilik yapanlar, ‘ilk defa cemaattekiler işkence görmüyor’ diyerek bugün başkentin göbeğinde işkence gören insanları haber yapmaya değer görmüyor. Bu cümleyi aynen bir gazeteciden duydum ben.
Bu sözü söyleyene gazeteci diyemeyiz. İşkenceyi meşrulaştıran birinin ciddiye alınıp yazma şansı verilmesi ve hala bu gazeteci sıfatını kullanması utanç verici. Ben duymadım bunu kim dedi bilmiyorum. Otorite mi bu salakça, suç teşkil eden yorumlarını konuşmak dahi gereksiz… Öte yandan, hayatın rutininde de acı var. Babanı kaybedebilirsin, annen, çocuğun ölebilir. Allah korusun bir kaza geçirip sakat kalabilirsin. Benim gibi bir insana bu yapılır mı, kocamı özledim, karımı özledim… Bunlara inanamıyorum. Çocuğumun psikolojisi çok etkilendi diyorlar. Hayatta her şeye hazır olmak lazım.
Bir parkta yaşamaya insan ne kadar hazır olabilir ki?
Bu hayat güllük gülistanlık bir yer değil ki. Benim çocuklarımın da psikolojisi var. Benim de görünenin gerisinde yaşadığım çok şey var. Ben “bana bunu yapıyorsunuz” diye ağlamak yerine, “bana bunu yapamazsınız. Ben suçlu değilim” diyerek başını dikerek, karşılarında durmaktan bahsediyorum. Adam ağlamaya acısa öyle bir vicdanı olsa zaten yapmaz. Haluk Savaş, Melek Çetinkaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sezgin Tanrıkulu ya da cumartesi anneleri tam bunu yapıyor. Haksızsınız diyor! Ahmet Altan hapse girerken “bizi hapisle korkutamazsınız hukuksuzluk yapıyorsunuz. Girdik hapishanelerinizi gördük. Yine gireriz. Yine söylerim” dedi. Demek istediğim tam da bu.
Siz çok güçlüsünüz, her kadın öyle olmayabiliyor.
Kadınlar güçsüz diye bir şey yok. Cinsiyet üzerinden bakmıyorum. İnsan olarak bana göre olması gerekenden bahsediyorum. Hoş bana göre kadınlar erkeklerden çok daha güçlü. Ben ağlayan adamı niye görmek isteyeyim hayatımda. Çalışmayı sevmiyor. Ve şükürsüzlük görüyorum. Aslında inançlı insanların hiç şükretmediği, kadere daha çok isyan edip “niye benim başıma bu geldi” sorusunu sorduğunu görüyorum. Tabi bu asla bir genelleme değil. Bazı insanlarda tanık olduğum durum bu. İnsanoğluna verilen tek gerçek ölüm. Hayatın her anı geri dönülmeyen bir mucize. Güzel bir şey yaşıyoruz biz. Bu dram değil. Sevdiğin zaman dramdan çıkıyor. Hayatımdaki iyi şeyden de ben sorumluyum, kötü şeyden de. Mücadele içinde geçen bir ömrü, örgü örerek, dizi izleyerek geçecek bir ömre tercih ederim.
Bu noktaya ne zaman geldiniz? Yaşadığınız şeylerden sonra mı?
Türkiye’deyken de böyleydim. 2,5 senede lise bitirdim. Üç dört kez uzaklaştırma aldım. Hoşlanmadığım şeylere çok rahat sesimi yükseltirim. Üniversitede de disipline gittim. Bildiğimi söylediğim için. Hep böyle yaşadım. İnsan sonradan olmaz ki. Bana yardım edin, elimden tutun, hiç demedim ki… Ayrıca içerisinde olduğun bir ideolojiyi savunmak hak savunuculuğu değil. Olmadığın, maddi ve manevi beklentisiz yaptığın şey kıymetli. Bunu sen bil yeter. Kimse bilmese ne olur? İspata çalışılan şey savunmadır ve samimi değildir. Ölen askerin evine gidiyorlar mesela, ama oğlu dağa çıkan adamın kapısını çalmıyorlar, “biz ne yapabiliriz çocuk neden dağa çıktı” demiyorlar. Senden olmayanı, benzemeyeni anlamaya çalışmak lazım. Bugün Cemaate yapılan da bize benzemiyorsunuz diye yapılmıyor mu? Benzetmek arzusu niye? Beklenti niye? Benzemeyene saygı ve alan vermelisin bu gerçek demokratlıktır İşte. Ben benden olanın sesiyim diyen samimi gelmiyor.
Peki bu dönemde sizi en çok zorlayan şey ne oldu?
Ben zaten insanlara sırtımı yaslamam. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı severim. Ama bu dönemde aldığım en büyük ders, öğrendiğim şey ne oldu biliyor musun… O kadar yalnızsın ki… Gerçekten acayip yalnızsın. Ve bende oluşan bu yalnızlık duygusunu hiç kime artık dolduramıyor. Konuşmaktan çok yazmayı seviyorum artık. Kırgınlığım vardı önceden şimdi o kırgınlık hissinden utanıyorum.
Mesleki özeleştiri dışında kişisel eleştirileriniz de oldu mu?
Sosyal medyada herkes bir laf sokma yarışına giriyor. Ben de yaptım bunları eskiden. Şimdi o kadar utanıyorum ki… Ben bu adamdan ne kadar iyiyim ki ona bir şey diyorum? Haddimi bilmeyi öğrendim. Herkese ahlak dersi ya da terbiye vermek, bak şunu şöyle düşün demek yerine kendimdeki eksikliklere odaklandım. Kendi hayatımı ve karakterimi sorguluyorum. Kullandığım dilden o kadar rahatsızım ki, insanlara niye böyle şeyler yazdım, genelledim? Bana yapılmasını istemediğimi yapmışım.
Bir gazetede yazamayacağınız hakaretvari cümlelerin sosyal medyada ‘burası benim alanım’ diye yazılmasına karşıyım ben.
Ben sandalyemi aynanın karşısına koyuyorum. Bana bakıyorum ve kimseye bir şey söyleyemiyorum kendime bakınca. Her şeyi bilmiyorum. Herkesten iyi akıllı değilim. Kendimde eksiklerimi kapatmaya çalışıyorum. Ömrümü başkalarını dikizleyip, akıl vererek geçirmek istemiyorum. İnsan dünyada hep kendini arar değil mi? Başkalarına bakarken kendini iyice kaybeder. Aynayı karşımdan kaldırmamaya özen gösteriyorum.
Romanda sokak diline ve hayatına hakim olduğunuz anlaşılıyor. Gerçekten ‘sokak’ı tanıyan biri misiniz yoksa sadece gözlem mi?
Mahalleden çıktım yani. Köyde büyüdüm. Kayseri’de Hürriyet Mahallesinde büyüdüm. Sonraki hayatım Ankara Batıkent’te geçti. Lisedeyken bayağı serseri yaşıyordum. Sokakları Ahmet’ten çok daha iyi bilirim. Evsiz değildim ama gece 12’de, 1’de geliyordum. Çok da arkadaşım var, sokakta kalmış, ailesini kaybetmiş. Ben evimde de yatırdım sokaktan çocukları, insanları. Sokağa bilmeyen hayatı anlamaz.
[Sevinç Özarslan] 13.8.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Sürgün gazeteci Arzu Yıldız, 4 yıl içinde 3 kitap yazdı. İlk ikisi İngilizceye çevriliyor. Üçüncü kitabı Sokak, Türkçe ve online yayınladı. 15 Temmuz gecesi ailesiyle vedalaşıp ‘sokağa inen’ Ahmet komutanın hikayesi gerçekten ilginç. Kitabı okurken, herhalde bu gerçek bir hikaye değildir, diye düşünmüştüm. Böyle bir komutanın var olduğunu söyleyince şaşırdım. 1,5 yıl parkta yaşadıktan sonra Avrupa’da yerleşen Ahmet’in yaşadıkları ve iç hesaplaşmaları okunmaya değer.
Yıldız ile sadece romanını konuşmadık. Biri 7 aylık olmak üzere geride bıraktığı 2 kızına 3 sene sonra kavuşan Yıldız, Türkiye’de haksızlığa uğrayan insanların daha güçlü bir duruş sergilenmesi gerektiğini ifade ediyor. Pişmanlıklarından, bir de yalnızlığından bahsediyor. “İçimdeki yalnızlık duygusunu artık kimse dolduramıyor… ” diyor. Bu süreçte ise haddini bilmeyi öğrendiğini, sosyal medyada eskiden kullandığı dilden utandığı belirtiyor. Bir restoranda günde 15 saat çalışıp 3 kitap yazan Arzu Yıldız Sokak’ı Bold’a anlattı.
Sokak’ın akıcı bir üslubu ve merak ettiren öyküsü var. İlk romanınız mı?
Bu aslında üçüncü kitap. Buraya geldiğimde Türkiye’de gözaltı sonrasında yaşadıklarımı ve Kanada’ya kadar uzan süreçte yaşadıklarımı yazdım. O biraz da yol hikayesiydi. Sonra da Kanada’da yaşadıklarımı anlatan başka bir kitap yazdım. Onlar İngilizce’ye çevriliyor. Türkçe yayınlamayı düşünmüyorum o kitapları. Sokak, Türkçe yayınlanan ilk romanım diyebiliriz.
Niye Sokak’ı Türkçe yayınlamak istediniz?
Türk halkı beni anlasa zaten bir kaçış öyküsü, ayrılık öyküsü yazmazdım. O yüzden Türkçe yayınlamak istemedim. İlk kitabımda kendi hikayemi anlattım. Ölürsem, bir kaza olursa çocuklarıma başımıza gelenleri benden daha iyi kim anlatacak diye düşündüm. Çok dürüst bir şey yazdım, bütün her şeyi, ne yaşadıysam, o kamp süreci, bu eve girene kadar hepsini. İkinci kitapta Kanada’da yaşadıklarım var. Güzel bir roman oldu. Bir Batılı da okusa anlar, Doğulu da… Şimdi bir tane daha da yazıyorum. 10 güne o da biter.
O kitapta ne anlatıyorsunuz?
O kitap torunlarına bakmak zorunda kalan bir dedenin öyküsü. Okuyan ne diyecek bilmiyorum ama ben çok hissederek yazıyorum.
Sokak’ta 15 Temmuz’dan sonra parkta yaşayan bir komutanın hikayesini okuyoruz. Gerçekten böyle bir komutan var mı?
Evet, gerçekten parkta yaşayan böyle bir komutan var. Ama herhangi bir kimlik biçmedim Ahmet’e. Hikayesi o kadar güçlüydü ki onu herhangi bir kimliğin içinde hapsetmek istemedim. Ayrıca zamana da diyebilirim. Çünkü hikayenin kahramanını geçmişte hangi tarihe koyarsanız, oraya da uyuyor. Mevcut Ortadoğu ortamında muhtemelen ileriki bir tarihe de koysanız uyacak. Kitaplarda zaman ve mekan kısıtlaması olmaması gerektiğine inanıyorum.
Herhangi bir kimlik biçseniz ne olur, ‘ölümcül kimliğe’ mi dönüşür?
Politika ve bir ülkenin iç meseleleri o kitabı, hikayeyi körleştiriyor. Bir yere hapsediyor. Kendi penceremden Ahmet’e bakıyorum. Beşir gibi de kimdir, ‘ne’cidir diye sormak istemiyorum. Türkiye’de sürekli herkese bir kimlik biçiliyor. Sen necisin, o neci, bu neci. Hangi karakterli, akıllı, kendini donatmış bir insan bunu sorar. Ya da hangi karakterli bir insan bu soruyu muhatap alıp kendine bir kimlik biçme gereği duyar?
Ahmet’in hiçbir gruba aidiyeti yok mu diyorsunuz?
Benim biçmediğim kimliği Ahmet’e biçmelerini istemiyorum. Hiçbir yere aidiyeti yok. Adam din konuşmuyor, siyaset konuşmuyor. Ben 15 Temmuz’da başına iş gelen Ahmet’in hikayesini yazmışım. Mesela sadece cemaat mensuplarının başına iş gelmedi ki 15 Temmuz’da. Cemal Yıldırım var, benim gibi alakasız birçok tip var. Türkiye’de devran hep aynı noktaya dönüyor. Dolayısıyla bu hikayeler hep olacak. Bu herkesin hikayesi. Berfo Ana’nın oğlu Cemil’in de hikayesi. Bu haksızlıklar Türkiye’de yeni değil. Ya da dünyanın herhangi bir yerinde adalet arayan bir insanın hikayesi. Üstelik bu hikayede Ahmet mücadeleci, kavgası kendiyle. Kimseyle değil.
Ahmet, Türkiye’deyken tanıdığınız biri miydi?
Hayır. Tesadüfen öğrendim hikayesini. Kendisiyle birebir hiç görüşmedim. Görüşmek istemedim. Klasik bir asker kafası çıkarsa bütün hayallerim suya düşecekti.
Kimden öğrendiniz hikayesini?
Benim çok yakın bir arkadaşımla Yunanistan’da kampta karşılaşmışlar. Bir iki detay sordum. Ahmet 1,5 sene kadar Ankara’da bir parkta kalıyor. Romanda daha kısa bir süre kalıyor.
Bir gazeteci olarak böyle bir komutanla neden tanışmak istemediniz? Klasik bir asker kafası derken ne demek istiyorsunuz?
Ben çok vatan-milletçi adamları sevmiyorum. Asker de sevmiyorum. Ama bu adam çok cesur biri ve meydanda gizleniyor. Öyküsü çok takdir edilecek bir şey. Üniformasını çıkartıp gerçekten çöpçüye dönüşmüş. Çok da zeki. Anlatılmaya değer bir hikaye. Diğerleri hepsi sıradan. Bu çok sıradışı. Onu Mozambik’te bir meydana ya da Irak’da dünyanın herhangi bir ülkesinde meydana koysanız o şekilde oturuyor. Herkesin şaşıracağı bir öykü. Başka öykülere benzemiyor.
Yaşadıkları ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu?
Ahmet gerçekten dilenmiş, kağıt toplamış. Bildiğin bir evsiz gibi yaşamış parkta. Saçları uzamış, gerçekten kokuyor, insanlar ondan tiksiniyor. Ve gerçekten de ilk gün gitmiş (16 Temmuz 2016) parka. Ve o kadar süre boyunca ailesiyle hiç iletişime geçmemiş.
O da biraz tuhaf değil mi? Ülkede kıyamet kopuyor. Ailesini aramıyor, çoluk çocuğunu merak etmiyor.
Merak ediyor aslında. Bir iki kişiyle haber göndermiş, ama sağlıklı bilgi verilmemiş ona. Bir de tüm bunlara cevap verirsem kitap özeti gibi olur. Okumaya gerek kalmaz. Zaten çok meraklı ve az okuma, araştırma özelliği olan bir toplum bizim toplumumuz.
Onca zaman parkta yaşayıp fark edilmemesi normal mi, olabilir mi böyle bir şey?
Normal bence. Fark edilmemiş zaten. Parkta gizlenmeye çalışması çok mantıklı. Hep göz önünde olmak gizlenmekten daha kolay saklar seni. Ben aslında karakter olarak görmek istediğim Ahmet’i yazdım, gerçekte olan Ahmet’i değil.
Ahmet’in şu anda nerede olduğunu biliyor musunuz?
Evet, Avrupa’da yaşıyor.
Kitapta en çok dikkatimi çeken Ahmet’in iç hesaplaşmalarıydı. Sürekli özleştiri yapıyor. Bu süreçte birçok insan iç muhasebe yaptı…
Herkes yaptı mı? Ben bilmiyorum, kimsenin yaptığını görmedim… Sürekli bir nefret dili var. Bunlar gitsin, şu da gebersin… Bu çok çirkin bir şey. Ben düşmanım da olsa süründüğünü görmek istemiyorum. İnsan kalmak istiyorum. Gece uyurken salakça fantezilerle uyumak istemiyorum. Hayat devam ediyor. Sürekli bir adamla uğraşılmasını da doğru bulmuyorum. Erdoğan’dan önce sanki Türkiye çok mu güzeldi? Sonra güzel mi olacak?
Güzel değildi tabi ama tam o dönemlerde adalet iddiasıyla kurulan bir parti bu hale gelmesi insanlarda hayal kırıklığı yarattı. Şiir okuduğu için hapis yatan dini sohbete gitti diye insanları tutukluyor. Ama nefret dilinden ben de hoşlanmıyorum.
Sorun adalet sorunu! Bir adam istedi diye bir kadın doğumhaneden alınmaz. Benim burada olmama neden olan kararda Erdoğan’ın imzası yok. Bir Savcı, bir hakim ve bir polis imzası var. Bu imzalar hukuksuz. Ama yine de şunun altını çiziyorum. Kısacık ömrümü bana ne oldu diye tüketmek , üzerime nefret ve intikam yükünü bindirmek ve bunlarla yaşamak istemiyorum. Ben ömür denen bu yolu az yükle, hafif sonlandırmak istemiyorum. O çapsız, güçsüz ve hukuksuzluğa imza atan insanların onursuz hayat hikayesi kendilerine verilecek en büyük ceza. Ölüm var ve herkesi eşitliyor. Bu dünyadan götüremeyeceğim hiç bir şeyin hamalı, esiri olmak istemiyorum. Olanlar buyursun.
Ahmet gibi siz yaptınız mı iç hesaplaşma?
Gazetecilik yaparken neden ünlü isimlerin davalarına koşturduğumu çok sorguluyorum. Gerçek hikayeler bizim önemsemediğimiz yerlerde. Medya korosuna katılmışım. Üçüncü koridordaki olaylara bakmadım. Semra Özal ya da Mehmet Ağar gibi isimlerin haberlerini takip ettim. Bir de kötü senin nasıl tanımladığınla alakalı. Yaşadıklarımdan gayet mutluyum ben. Kötü ya da dram gibi gelmiyor. Ben hayatımda başıma gelen her şeyi iyi tarafı ile görüyorum. Ayrıca yaşamı bu yönüyle seviyorum. Zorluk yoksa basit bir hayat, kolay elde edilen şeyler değersiz olur. Sezen Aksu’nun şarkısı vardı “açıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir” ben de hayata böyle bakıyorum. Yağmur yağdıktan sonraki toprak kokusu gibi. Şikayet alışkanlığa dönüşür ki bu da çekilmez kılar hem yaşamı hem o kişiyi.
Kalbiniz, canınız acımadı mı hiç? Ahmet’in hikayesini okurken sizin de acınız hissediliyor. Sonuçta 7 aylık bebeğini bırakıp yola çıkmak zorunda kalmış annesiniz.
O çok zordu. Ama ne yapabilirim ki… Çocuğun altını değiştirip sütünü vermek de annelik değil ki. Bir de sadece kendi çocuğuma mı anne olacağım. O bir ayrıcalık vermiyor ki bana. Yolda kaç çocukla tanıştım. Kaç kişiye anne oldum. Elbette zordu. Kendim nasıl bir annem olsun isterdim sorusunu sordum. Güçsüz mü yoksa sağlıklı ve dinç mi? Bu beni diri tuttu. Ve artık iki çocuk demiyorum. Bir sürü çocuğu kendi çocuğum gibi seviyorum. Diğer yandan toplumun duygusu alındı. Duygusuz bir toplumdan duygu dilenmenin ne getirisi olabilir?
Duygu dilenmekten ziyade insanlar hak arayışında değil mi? Haksızlığa uğruyorlar ve bunu dile getiriyorlar.
Dile getirmek var, gına getirmek var. Karşında salya sümük bir insan mı görmek istersin, güçlü bir insan mı? Bu ülkede, 105 yaşındaki Berfo Ana duruşma salonunda “benim oğlum nerede” diye sordu. Senin ondan ne farkın var? Böyle bir coğrafyadan geliyorsun. Ben kundakta çocuk bıraktım. 7 aylıktı. Burada beni tanıyan herkese sorabilirsiniz, bir gün bile lafını etmedim.
4 yıl geçti. 2-3 sene kimse konuşmadı. Sustular, beklediler, dayandılar. Salya sümük ağlıyorlar demek biraz acımasızca değil mi?
İlk başlarda kimse konuşmuyordu evet, konuşmaları önemli ama ben etrafıma baktığımda şunu görüyorum. İnsanlar hayata hiç hazır değilmiş. O kadar büyütüyorlar ki başlarına gelenleri. Yaşadığın zulüm sana devletten gelmiş. Ayrıca bu bugünün acısı da değil. Hep böyleydi. Etrafına baktığında görmek istediğinde çok büyük dramlar yaşadı insanlar. Asitli kuyulardan ceset çıkarıldı. Kayıplar Cumartesi anneleri var. Hrant Dink, Tahir Elçi cinayeti. Erdal Eren olayı. Hangi birini sayacağım. Bu devletin zulmü. Hep böyleydi.
Evet bunlar doğru. Fakat bahsettiğiniz olaylarla ve insan hakları alanında gazetecilik yapanlar, ‘ilk defa cemaattekiler işkence görmüyor’ diyerek bugün başkentin göbeğinde işkence gören insanları haber yapmaya değer görmüyor. Bu cümleyi aynen bir gazeteciden duydum ben.
Bu sözü söyleyene gazeteci diyemeyiz. İşkenceyi meşrulaştıran birinin ciddiye alınıp yazma şansı verilmesi ve hala bu gazeteci sıfatını kullanması utanç verici. Ben duymadım bunu kim dedi bilmiyorum. Otorite mi bu salakça, suç teşkil eden yorumlarını konuşmak dahi gereksiz… Öte yandan, hayatın rutininde de acı var. Babanı kaybedebilirsin, annen, çocuğun ölebilir. Allah korusun bir kaza geçirip sakat kalabilirsin. Benim gibi bir insana bu yapılır mı, kocamı özledim, karımı özledim… Bunlara inanamıyorum. Çocuğumun psikolojisi çok etkilendi diyorlar. Hayatta her şeye hazır olmak lazım.
Bir parkta yaşamaya insan ne kadar hazır olabilir ki?
Bu hayat güllük gülistanlık bir yer değil ki. Benim çocuklarımın da psikolojisi var. Benim de görünenin gerisinde yaşadığım çok şey var. Ben “bana bunu yapıyorsunuz” diye ağlamak yerine, “bana bunu yapamazsınız. Ben suçlu değilim” diyerek başını dikerek, karşılarında durmaktan bahsediyorum. Adam ağlamaya acısa öyle bir vicdanı olsa zaten yapmaz. Haluk Savaş, Melek Çetinkaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sezgin Tanrıkulu ya da cumartesi anneleri tam bunu yapıyor. Haksızsınız diyor! Ahmet Altan hapse girerken “bizi hapisle korkutamazsınız hukuksuzluk yapıyorsunuz. Girdik hapishanelerinizi gördük. Yine gireriz. Yine söylerim” dedi. Demek istediğim tam da bu.
Siz çok güçlüsünüz, her kadın öyle olmayabiliyor.
Kadınlar güçsüz diye bir şey yok. Cinsiyet üzerinden bakmıyorum. İnsan olarak bana göre olması gerekenden bahsediyorum. Hoş bana göre kadınlar erkeklerden çok daha güçlü. Ben ağlayan adamı niye görmek isteyeyim hayatımda. Çalışmayı sevmiyor. Ve şükürsüzlük görüyorum. Aslında inançlı insanların hiç şükretmediği, kadere daha çok isyan edip “niye benim başıma bu geldi” sorusunu sorduğunu görüyorum. Tabi bu asla bir genelleme değil. Bazı insanlarda tanık olduğum durum bu. İnsanoğluna verilen tek gerçek ölüm. Hayatın her anı geri dönülmeyen bir mucize. Güzel bir şey yaşıyoruz biz. Bu dram değil. Sevdiğin zaman dramdan çıkıyor. Hayatımdaki iyi şeyden de ben sorumluyum, kötü şeyden de. Mücadele içinde geçen bir ömrü, örgü örerek, dizi izleyerek geçecek bir ömre tercih ederim.
Bu noktaya ne zaman geldiniz? Yaşadığınız şeylerden sonra mı?
Türkiye’deyken de böyleydim. 2,5 senede lise bitirdim. Üç dört kez uzaklaştırma aldım. Hoşlanmadığım şeylere çok rahat sesimi yükseltirim. Üniversitede de disipline gittim. Bildiğimi söylediğim için. Hep böyle yaşadım. İnsan sonradan olmaz ki. Bana yardım edin, elimden tutun, hiç demedim ki… Ayrıca içerisinde olduğun bir ideolojiyi savunmak hak savunuculuğu değil. Olmadığın, maddi ve manevi beklentisiz yaptığın şey kıymetli. Bunu sen bil yeter. Kimse bilmese ne olur? İspata çalışılan şey savunmadır ve samimi değildir. Ölen askerin evine gidiyorlar mesela, ama oğlu dağa çıkan adamın kapısını çalmıyorlar, “biz ne yapabiliriz çocuk neden dağa çıktı” demiyorlar. Senden olmayanı, benzemeyeni anlamaya çalışmak lazım. Bugün Cemaate yapılan da bize benzemiyorsunuz diye yapılmıyor mu? Benzetmek arzusu niye? Beklenti niye? Benzemeyene saygı ve alan vermelisin bu gerçek demokratlıktır İşte. Ben benden olanın sesiyim diyen samimi gelmiyor.
Peki bu dönemde sizi en çok zorlayan şey ne oldu?
Ben zaten insanlara sırtımı yaslamam. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı severim. Ama bu dönemde aldığım en büyük ders, öğrendiğim şey ne oldu biliyor musun… O kadar yalnızsın ki… Gerçekten acayip yalnızsın. Ve bende oluşan bu yalnızlık duygusunu hiç kime artık dolduramıyor. Konuşmaktan çok yazmayı seviyorum artık. Kırgınlığım vardı önceden şimdi o kırgınlık hissinden utanıyorum.
Mesleki özeleştiri dışında kişisel eleştirileriniz de oldu mu?
Sosyal medyada herkes bir laf sokma yarışına giriyor. Ben de yaptım bunları eskiden. Şimdi o kadar utanıyorum ki… Ben bu adamdan ne kadar iyiyim ki ona bir şey diyorum? Haddimi bilmeyi öğrendim. Herkese ahlak dersi ya da terbiye vermek, bak şunu şöyle düşün demek yerine kendimdeki eksikliklere odaklandım. Kendi hayatımı ve karakterimi sorguluyorum. Kullandığım dilden o kadar rahatsızım ki, insanlara niye böyle şeyler yazdım, genelledim? Bana yapılmasını istemediğimi yapmışım.
Bir gazetede yazamayacağınız hakaretvari cümlelerin sosyal medyada ‘burası benim alanım’ diye yazılmasına karşıyım ben.
Ben sandalyemi aynanın karşısına koyuyorum. Bana bakıyorum ve kimseye bir şey söyleyemiyorum kendime bakınca. Her şeyi bilmiyorum. Herkesten iyi akıllı değilim. Kendimde eksiklerimi kapatmaya çalışıyorum. Ömrümü başkalarını dikizleyip, akıl vererek geçirmek istemiyorum. İnsan dünyada hep kendini arar değil mi? Başkalarına bakarken kendini iyice kaybeder. Aynayı karşımdan kaldırmamaya özen gösteriyorum.
Romanda sokak diline ve hayatına hakim olduğunuz anlaşılıyor. Gerçekten ‘sokak’ı tanıyan biri misiniz yoksa sadece gözlem mi?
Mahalleden çıktım yani. Köyde büyüdüm. Kayseri’de Hürriyet Mahallesinde büyüdüm. Sonraki hayatım Ankara Batıkent’te geçti. Lisedeyken bayağı serseri yaşıyordum. Sokakları Ahmet’ten çok daha iyi bilirim. Evsiz değildim ama gece 12’de, 1’de geliyordum. Çok da arkadaşım var, sokakta kalmış, ailesini kaybetmiş. Ben evimde de yatırdım sokaktan çocukları, insanları. Sokağa bilmeyen hayatı anlamaz.
[Sevinç Özarslan] 13.8.2020 [Bold Medya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Ankara icadı 'kur rejimi' nasıl çöktü?
"Öyle anlaşılıyor ki; Ankara ‘arka kapı’ yöntemleriyle kamu bankaları aracılığı ile kuru savunamaz hale düştü, kuru savunmayı bıraktı"
Ekonomi uzmanı Uğur Gürses kendi sitesinde kaleme aldığı yazısında, ekonomi yönetimine ilişkin eleştirilerde bulundu.
"Ankara’da 2018’de kurulan 'başkanlık rejimi' ile birlikte ekonomi yönetimi hem kuru hem de faizi kontrol etmeye yönelik bir 'denemeye' girişmişti. Çok doğal ki döviz rezervi eriterek bunu bir süreliğine sürdürmek mümkündü. Tek sorun şu ki; Ankara’da ekonomi yönetimi 'bunu başardığını' sanıp aşırı bir özgüvenle devam ettirdi" diyen Gürses, devamında, "Dalgalı kur rejimindeydik ama belli kur seviyesi savunuluyor, bu seviye aşılınca yeniden daha yukarıda bir seviye savunuluyordu. Adına ne ‘dalgalı kur rejimi’ ne ‘yönetilen dalgalı’ ne ‘sabit kur rejimi’ ne de ‘peg rejimi’ denilebilecek uydurma bir kur rejimi, gün gelip rezervler sona yaklaşınca çöktü" değerlendirmesinde bulundu.
Son 10 ünde Türk Lirası'ndaki değer kaybına dikkati çeken Gürses, "Peki ne olmuştu da 4 Ağustos haftası Kurban Bayramı bitiminde döviz kurları tırmanışa geçerek 10 Temmuz tarihine göre yüzde 10 artmıştı?" sorusunu gündeme getirdi.
Gürses, yazısının devamında ise şunları kaydetti:
Merkez Bankası verilerine göre; 10 Temmuz-7 Ağustos arası dönemde bankacılık sistemindeki toplam döviz ve altın mevduatları 18.2 milyar dolar artmış. Bunun yarıdan fazlası, bu 5 haftalık dönemin son iki haftasında gerçekleşmiş.
18.2 milyar dolarlık artışın kabaca 7.5 milyar dolarlık kısmı altın ve Euro'nun diğer paralara karşı çok yükselmesi nedeniyle değer artışı içeriyor. Bunu dikkate almamak gerekiyor; geriye kalan net 10.7 milyar dolar yurt içi yerleşiklerin (bireyler ve şirketler) TL ödeyerek döviz ve altın alımlarından kaynaklanıyor.
Bu 10.7 milyar dolarlık artışın 4.5 milyar doları sadece tek başına en son hafta, 7 ağustos haftası gerçekleşmiş. Son 5 yılda en büyük haftalık artışlardan biri.
Bu 5 hafta içinde yaklaşık 1.5 milyar dolarlık bir yabancı yatırımcı çıkışı da gözleniyor.
Böylece bu 5 haftada toplam 12.2 milyar dolarlık bir döviz talebi piyasaya girmiş.
Döviz girişleri kurumuşken döviz talebinin artması döviz kurlarını yukarı iter. Nitekim öyle de oldu. Neye rağmen? Kamu bankalarının dolar kurunu 6.85’te tutmak için döviz satmalarına karşın.
Öyle anlaşılıyor ki; Ankara ‘arka kapı’ yöntemleriyle kamu bankaları aracılığı ile kuru savunamaz hale düştü. Kuru savunmayı bıraktı. Uzunca süredir kuru belli seviyelerde savunmak için 100 milyar dolara yakın rezerv eriten Ankara, yolun sonuna geldi. Son kurşunları atarak kuru piyasaya bıraktı. Ne olduğu bilinmeyen uydurma kur rejimi de çökmüş oldu. Geçmişten beri çalışan ve efektif döviz alışverişi ile işleyen Kapalıçarşı döviz piyasasında ise paralel ve daha yüksek kurdan paralel piyasa da yeniden canlandı.
Madalyonun diğer tarafında ise döviz kurunu 6.85’te tutmak için bir yandan milyarlarca dolar rezervi eriten ekonomi yönetimi, bu döviz talebinin arkasında, öz be öz yerleşikler ile daha önce ‘Türkiye hikayesini’ satın almış ama işler rayından çıkmaya başlayınca çıkışı tercih eden yabancıların döviz talebi olduğunu bilinmesine karşın “dış güçler bize operasyon yapıyor” diye açıklamalar yapmıştı.
Tüm yabancı kurum ve bankalara TL verilmesi engellendiği için artık “dışarıdan saldırı argümanı” geçersiz kalıyordu.
Kur yükselişi artık daha fazla rezerv eritilerek tutulamaz hale gelince kamu bankaları eliyle “arka kapıdan” döviz satışı bırakıldı; ya da en azından kur seviyesi savunmasına ara verildi. Böyle olunca; rezervlerin eritildiği ve artık bu yolla savunma yapılamayacağı sinyali verilmiş oldu. Kur daha da yukarı çıktı. Kabaca yüzde 5’lik artış bu duruştan sonra geldi.
Son bir aya bakılırsa döviz kuru yaklaşık yüzde 10 artmış oldu. Merkez Bankası’nın da kendi politika faizinin de altında verdiği parayı kesmesinden sonra bu yükseliş biraz duruldu.
YAZININ KAYNAĞI
[Samanyolu Haber] 15.8.2020
Ekonomi uzmanı Uğur Gürses kendi sitesinde kaleme aldığı yazısında, ekonomi yönetimine ilişkin eleştirilerde bulundu.
"Ankara’da 2018’de kurulan 'başkanlık rejimi' ile birlikte ekonomi yönetimi hem kuru hem de faizi kontrol etmeye yönelik bir 'denemeye' girişmişti. Çok doğal ki döviz rezervi eriterek bunu bir süreliğine sürdürmek mümkündü. Tek sorun şu ki; Ankara’da ekonomi yönetimi 'bunu başardığını' sanıp aşırı bir özgüvenle devam ettirdi" diyen Gürses, devamında, "Dalgalı kur rejimindeydik ama belli kur seviyesi savunuluyor, bu seviye aşılınca yeniden daha yukarıda bir seviye savunuluyordu. Adına ne ‘dalgalı kur rejimi’ ne ‘yönetilen dalgalı’ ne ‘sabit kur rejimi’ ne de ‘peg rejimi’ denilebilecek uydurma bir kur rejimi, gün gelip rezervler sona yaklaşınca çöktü" değerlendirmesinde bulundu.
Son 10 ünde Türk Lirası'ndaki değer kaybına dikkati çeken Gürses, "Peki ne olmuştu da 4 Ağustos haftası Kurban Bayramı bitiminde döviz kurları tırmanışa geçerek 10 Temmuz tarihine göre yüzde 10 artmıştı?" sorusunu gündeme getirdi.
Gürses, yazısının devamında ise şunları kaydetti:
Merkez Bankası verilerine göre; 10 Temmuz-7 Ağustos arası dönemde bankacılık sistemindeki toplam döviz ve altın mevduatları 18.2 milyar dolar artmış. Bunun yarıdan fazlası, bu 5 haftalık dönemin son iki haftasında gerçekleşmiş.
18.2 milyar dolarlık artışın kabaca 7.5 milyar dolarlık kısmı altın ve Euro'nun diğer paralara karşı çok yükselmesi nedeniyle değer artışı içeriyor. Bunu dikkate almamak gerekiyor; geriye kalan net 10.7 milyar dolar yurt içi yerleşiklerin (bireyler ve şirketler) TL ödeyerek döviz ve altın alımlarından kaynaklanıyor.
Bu 10.7 milyar dolarlık artışın 4.5 milyar doları sadece tek başına en son hafta, 7 ağustos haftası gerçekleşmiş. Son 5 yılda en büyük haftalık artışlardan biri.
Bu 5 hafta içinde yaklaşık 1.5 milyar dolarlık bir yabancı yatırımcı çıkışı da gözleniyor.
Böylece bu 5 haftada toplam 12.2 milyar dolarlık bir döviz talebi piyasaya girmiş.
Döviz girişleri kurumuşken döviz talebinin artması döviz kurlarını yukarı iter. Nitekim öyle de oldu. Neye rağmen? Kamu bankalarının dolar kurunu 6.85’te tutmak için döviz satmalarına karşın.
Öyle anlaşılıyor ki; Ankara ‘arka kapı’ yöntemleriyle kamu bankaları aracılığı ile kuru savunamaz hale düştü. Kuru savunmayı bıraktı. Uzunca süredir kuru belli seviyelerde savunmak için 100 milyar dolara yakın rezerv eriten Ankara, yolun sonuna geldi. Son kurşunları atarak kuru piyasaya bıraktı. Ne olduğu bilinmeyen uydurma kur rejimi de çökmüş oldu. Geçmişten beri çalışan ve efektif döviz alışverişi ile işleyen Kapalıçarşı döviz piyasasında ise paralel ve daha yüksek kurdan paralel piyasa da yeniden canlandı.
Madalyonun diğer tarafında ise döviz kurunu 6.85’te tutmak için bir yandan milyarlarca dolar rezervi eriten ekonomi yönetimi, bu döviz talebinin arkasında, öz be öz yerleşikler ile daha önce ‘Türkiye hikayesini’ satın almış ama işler rayından çıkmaya başlayınca çıkışı tercih eden yabancıların döviz talebi olduğunu bilinmesine karşın “dış güçler bize operasyon yapıyor” diye açıklamalar yapmıştı.
Tüm yabancı kurum ve bankalara TL verilmesi engellendiği için artık “dışarıdan saldırı argümanı” geçersiz kalıyordu.
Kur yükselişi artık daha fazla rezerv eritilerek tutulamaz hale gelince kamu bankaları eliyle “arka kapıdan” döviz satışı bırakıldı; ya da en azından kur seviyesi savunmasına ara verildi. Böyle olunca; rezervlerin eritildiği ve artık bu yolla savunma yapılamayacağı sinyali verilmiş oldu. Kur daha da yukarı çıktı. Kabaca yüzde 5’lik artış bu duruştan sonra geldi.
Son bir aya bakılırsa döviz kuru yaklaşık yüzde 10 artmış oldu. Merkez Bankası’nın da kendi politika faizinin de altında verdiği parayı kesmesinden sonra bu yükseliş biraz duruldu.
YAZININ KAYNAĞI
[Samanyolu Haber] 15.8.2020
Mevlüt Öztaş, Fatih Terzioğlu ağırlaştı, Sarıkaya’nın kızı feryat etti; ‘Babamı serbest bırakın’ [İlker Doğan]
Türkiye’yi ‘açık cezaevine’ çeviren AKP rejimi döneminde cezaevlerindeki hasta sayıları katlandı. İHD’nin rakamlarına göre, cezaevlerinde 591’i ağır hasta olmak üzere toplam bin 564 hasta tutuklu var. Ve rakam her geçen gün daha da artıyor. Siyasi davalarda ‘ağır’ hasta tutuklular bile tahliye edilmiyor. Bugüne kadar geç tahliye edildiği için çok sayıda hasta hayatını kaybetti.
Cezaevinde kansere yakalanan ancak aylarca tahliye edilmeyen gazeteci Mevlüt Öztaş ve yönetmen Fatih Terzioğlu’nun durumu ağırlaştı. İki isim de ailelerinin aylarca çırpınmasına, doktor raporlarına rağmen tahliye edilmemişti. Pankreas kanseri Mevlüt Öztaş’ın hastalığı 4. evreye geldi. Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz durumda. Böbrekler iflas etti. Vücut direnci düştüğü için kemoterapi alamıyor. Pankreas kanseri babasının tahliyesi için aylarca uğraşan Mevlüt Öztaş’ın kızı Büşra Öztaş, sıralı tweet’lerinde babasının tahliyesine engel olan kurumları tek tek yazarak, “Babamın bu hale gelmesinden hepiniz sorumlusunuz.” ifadelerini kullanıyor.
Fatih Terzioğlu ise bilincini kaybetmiş durumda. Eşi Esra Terzioğlu, “Eşimin bu hale gelmesine sebep olan hakime cezaevi yönetimine ve zamanında imza vermeyip tedavisini geciktiren okmeydanı doktorlarını Allaha havale ediyorum Rabbim yaşadığım her şeyi bizzat yaşatsın onlara da.” diyor.
Tahliyesi şikayetlerinin başlamasının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra gerçekleştirilen mide kanseri Ümit Gökhasan’ın da durumu gittikçe ağırlaşıyor. Kemoterapi gören KHK’lı komiser Ümit Gökhasan’ın şikayetleri Ağustos 2019’da başladı. 7 Ağustos 2020’de tahliye edilen komiserin eşi Şükran Gökhasan, tedavi süreci konusunda bilgi verip dua talebinde bulunuyor.
Cezaevinde ağır hasta olup da feryatları duyulmayanlar da var. Ramazan Sarıkaya’nın kızı dün sosyal medya hesabından şunları yazdı: ’’Babam 1,5 yıldır içeride rehin tutulan ve hâlâ hükmü dahi verilmeyen kronik böbrek hastası. 1998 de bir böbreği alınmıştı diğer böbreğinin ise yüzde 50’si çalışır durumda. 2019 Şubat’ına kadar yüzde 50 böbrek ile hayatını sürdürebilmiş idi. Bu 1,5 sene zarfında Kepsut Cezaevinde yaşanan ihlaller, verilmeyen diyetler babamın böbreğinin çalışır oranını yüzde 25’lere kadar düşürmüştür. Doktor raporlarıyla sabit olmasına rağmen diyeti uygulamaktan kaçınan cezaevi yönetimi hiçbir şekilde dilekçelere cevap vermiyor.’’
Prof. Dr. Haluk Savaş, cezaevinde yakalandığı kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Savaş, pasaportunu alabilmek için aylarca uğraştı. Babası tutuklu olan 8 yaşındaki Ahmet’in tedavisi için annesi Zekiye Ataç’a aylarca ‘yurt dışına çıkış izni’ verilmedi. Ahmet de tedavisi geciktirildiği için hayatını kaybetti.
Kocaeli Darıca’da öğretmenlikten ihraç edildikten sonra tutuklu bulunduğu Kandıra Cezaevi’nde kansere yakalanan muhasebe öğretmeni Yusuf Uzun, üç yıldır mücadele ettiği amansız hastalığa yenik düştü. Uzun’dan geriye ise gözü yaşlı bir eş ve iki çocuk kaldı.
ESRA TERZİOĞLU: ALLAH’A HAVALE ETTİM
Yönetmen Fatih Terzioğlu da cezaevinde kansere yakalananlardan. Eşi Esra Terzioğlu, mide kanserine yakalanan eşinin tahliye edilmesi için aylarca uğraştı. Tutuklu bulunduğu tek kişilik hücrede aylarca kusan Fatih Terzioğlu 90 kilodan, 50 kiloya düştü. Haftalar sonra mide kanseri olduğu anlaşıldı ancak haftalarca tahliye edilmedi. Tahliyesinin ardından kemoterapiye başlandı. Ancak durumu ağırlaştı.
Esra Terzioğlu, 13 Ağustos’taki paylaşımında, “Eşim şu anda ısı tedavisi alıyor çok tedirgin gözlerini patlattı dişlerini sıkıp ‘çıkar beni burdan’ diye yalvarıyor. Ben birşey yapamıyorum. Titriyor, bilinci kapanıyor. Konuşamıyor. Eşimin bu hale gelmesine sebep olan hakime, cezaevi yönetimine ve zamanında imza vermeyip tedavisini geciktiren Okmeydanı doktorlarını Allah’a havale ediyorum. Rabbim yaşadığım her şeyi bizzat yaşatsın onlara da!” ifadelerini kullandı.
MEVLÜT ÖZTAŞ’IN DURUMU AĞIRLAŞTI
Gazeteci Mevlüt Öztaş da tıpkı Fatih Terzioğlu gibi tutuklu bulunduğu cezaevinde pankreas kanserine yakalandı. Kızları Büşra ve Elif Öztaş babalarının tahliye edilmesi için çırpındı. Afyonkarahisar Devlet Hastanesi Sağlık Sağlık Kurulu, 14 Mayıs 2020’de Mevlüt Öztaş’ın acil tahliye edilmesi gerektiğine dair rapor verdi. Ancak mahkeme bu raporu da dikkate almadı. Öztaş 23 Haziran’da tahliye edildiğinde hastalık 4. evreye geçmişti. Kemoterapiye başlandı ancak sonuç alınamadı. Mevlüt Öztaş’ın durumu ağırlaştı. Kızı Büşra Öztaş, önceki günkü paylaşımında, şunları söyledi: “Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz hale gelmiş, sarılık başladı. Üzerine yetmezmiş gibi böbrekler de iflas etti. Bugün diyalize girdi ve bundan sonra da diyalize ihtiyaç duyulacak gibi görünüyor. Şu anki haliyle vücut kaldıramayacağı için kemoterapiye devam edemiyoruz. Değerler normale dönmezse devam da edemeyeceğiz. Bu gece fazlasıyla rahatsız dualarınızı bekliyoruz.”
[İlker Doğan] 15.8.2020 [TR724]
Cezaevinde kansere yakalanan ancak aylarca tahliye edilmeyen gazeteci Mevlüt Öztaş ve yönetmen Fatih Terzioğlu’nun durumu ağırlaştı. İki isim de ailelerinin aylarca çırpınmasına, doktor raporlarına rağmen tahliye edilmemişti. Pankreas kanseri Mevlüt Öztaş’ın hastalığı 4. evreye geldi. Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz durumda. Böbrekler iflas etti. Vücut direnci düştüğü için kemoterapi alamıyor. Pankreas kanseri babasının tahliyesi için aylarca uğraşan Mevlüt Öztaş’ın kızı Büşra Öztaş, sıralı tweet’lerinde babasının tahliyesine engel olan kurumları tek tek yazarak, “Babamın bu hale gelmesinden hepiniz sorumlusunuz.” ifadelerini kullanıyor.
Fatih Terzioğlu ise bilincini kaybetmiş durumda. Eşi Esra Terzioğlu, “Eşimin bu hale gelmesine sebep olan hakime cezaevi yönetimine ve zamanında imza vermeyip tedavisini geciktiren okmeydanı doktorlarını Allaha havale ediyorum Rabbim yaşadığım her şeyi bizzat yaşatsın onlara da.” diyor.
Tahliyesi şikayetlerinin başlamasının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra gerçekleştirilen mide kanseri Ümit Gökhasan’ın da durumu gittikçe ağırlaşıyor. Kemoterapi gören KHK’lı komiser Ümit Gökhasan’ın şikayetleri Ağustos 2019’da başladı. 7 Ağustos 2020’de tahliye edilen komiserin eşi Şükran Gökhasan, tedavi süreci konusunda bilgi verip dua talebinde bulunuyor.
Cezaevinde ağır hasta olup da feryatları duyulmayanlar da var. Ramazan Sarıkaya’nın kızı dün sosyal medya hesabından şunları yazdı: ’’Babam 1,5 yıldır içeride rehin tutulan ve hâlâ hükmü dahi verilmeyen kronik böbrek hastası. 1998 de bir böbreği alınmıştı diğer böbreğinin ise yüzde 50’si çalışır durumda. 2019 Şubat’ına kadar yüzde 50 böbrek ile hayatını sürdürebilmiş idi. Bu 1,5 sene zarfında Kepsut Cezaevinde yaşanan ihlaller, verilmeyen diyetler babamın böbreğinin çalışır oranını yüzde 25’lere kadar düşürmüştür. Doktor raporlarıyla sabit olmasına rağmen diyeti uygulamaktan kaçınan cezaevi yönetimi hiçbir şekilde dilekçelere cevap vermiyor.’’
Prof. Dr. Haluk Savaş, cezaevinde yakalandığı kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Savaş, pasaportunu alabilmek için aylarca uğraştı. Babası tutuklu olan 8 yaşındaki Ahmet’in tedavisi için annesi Zekiye Ataç’a aylarca ‘yurt dışına çıkış izni’ verilmedi. Ahmet de tedavisi geciktirildiği için hayatını kaybetti.
Kocaeli Darıca’da öğretmenlikten ihraç edildikten sonra tutuklu bulunduğu Kandıra Cezaevi’nde kansere yakalanan muhasebe öğretmeni Yusuf Uzun, üç yıldır mücadele ettiği amansız hastalığa yenik düştü. Uzun’dan geriye ise gözü yaşlı bir eş ve iki çocuk kaldı.
ESRA TERZİOĞLU: ALLAH’A HAVALE ETTİM
Yönetmen Fatih Terzioğlu da cezaevinde kansere yakalananlardan. Eşi Esra Terzioğlu, mide kanserine yakalanan eşinin tahliye edilmesi için aylarca uğraştı. Tutuklu bulunduğu tek kişilik hücrede aylarca kusan Fatih Terzioğlu 90 kilodan, 50 kiloya düştü. Haftalar sonra mide kanseri olduğu anlaşıldı ancak haftalarca tahliye edilmedi. Tahliyesinin ardından kemoterapiye başlandı. Ancak durumu ağırlaştı.
Esra Terzioğlu, 13 Ağustos’taki paylaşımında, “Eşim şu anda ısı tedavisi alıyor çok tedirgin gözlerini patlattı dişlerini sıkıp ‘çıkar beni burdan’ diye yalvarıyor. Ben birşey yapamıyorum. Titriyor, bilinci kapanıyor. Konuşamıyor. Eşimin bu hale gelmesine sebep olan hakime, cezaevi yönetimine ve zamanında imza vermeyip tedavisini geciktiren Okmeydanı doktorlarını Allah’a havale ediyorum. Rabbim yaşadığım her şeyi bizzat yaşatsın onlara da!” ifadelerini kullandı.
MEVLÜT ÖZTAŞ’IN DURUMU AĞIRLAŞTI
Gazeteci Mevlüt Öztaş da tıpkı Fatih Terzioğlu gibi tutuklu bulunduğu cezaevinde pankreas kanserine yakalandı. Kızları Büşra ve Elif Öztaş babalarının tahliye edilmesi için çırpındı. Afyonkarahisar Devlet Hastanesi Sağlık Sağlık Kurulu, 14 Mayıs 2020’de Mevlüt Öztaş’ın acil tahliye edilmesi gerektiğine dair rapor verdi. Ancak mahkeme bu raporu da dikkate almadı. Öztaş 23 Haziran’da tahliye edildiğinde hastalık 4. evreye geçmişti. Kemoterapiye başlandı ancak sonuç alınamadı. Mevlüt Öztaş’ın durumu ağırlaştı. Kızı Büşra Öztaş, önceki günkü paylaşımında, şunları söyledi: “Kanser karaciğere tamamen yayıldığı için karaciğer görevini yapamaz hale gelmiş, sarılık başladı. Üzerine yetmezmiş gibi böbrekler de iflas etti. Bugün diyalize girdi ve bundan sonra da diyalize ihtiyaç duyulacak gibi görünüyor. Şu anki haliyle vücut kaldıramayacağı için kemoterapiye devam edemiyoruz. Değerler normale dönmezse devam da edemeyeceğiz. Bu gece fazlasıyla rahatsız dualarınızı bekliyoruz.”
[İlker Doğan] 15.8.2020 [TR724]
RB Leipzig gerçeği [Hasan Cücük]
Alman futbolunda artık RB Leipzig gerçeği var. 2009 yılında 5.Lig’de mücadele eden bir takım olan RB Leipzig, 6 yılda Bundesliga’ya çıkmayı başardı. Bir numaralı ligde asansör takım olmayıp, zirve mücadelesi verdi. Her ne kadar şampiyonluk yolunda Bayern Münih’i zorlamayı henüz başarmasa da, 4 yıllık Bundesliga geçmişinde 3 kez ligi ilk 3 içinde bitirmeyi başardı. Şampiyonlar Ligi’nde ise Atletico Madrid’i eleyip, yarı finale kalarak tarihi bir başarıya imza attı.
Portekiz’in başkenti Lizbon’da yapılan Şampiyonlar Ligi ‘sekizli final’ heyecanında yarı finale kalan ilk ekip Paris Saint –Germain oldu. Son dörte adını yazdıran ikinci ekip ise RB Leipzig oldu. Güçlü rakibi Atletico Madrid’i 2-1 yenen RB Leipzig, tarihinde ilk kez Devler Ligi’nde yarı finale kadar geldi. Son 10 yılda Bayern Münih ve Borussia Dortmund’dan sonra yarı final gören üçüncü Alman ekibi oldu. 33 yaşındaki Julian Nagelsmann’ın çalıştırdığı RB Leipzig’in şimdi hedefi ise final.
Şampiyonlar Ligi’nde geçen sezona Ajax damga vurmuştu. Hollanda ekibi uzun bir aradan sonra Devler Ligi’nde yarı finale kadar gelmişti. Real Madrid ve Juventus’u saf dışı bırakmasıyla dikkatleri üzerine çeken Ajax’ın final yürüyüşüne dramatik bir şekilde Tottenham son vermişti. Yarı finalin ilk maçında deplasmanda İngiliz ekibini 1-0 yenen Ajax, rövanşta 2-0 öne geçtiği maçın son saniyelerinde rakibine 3-2 yenilerek finalin kapısından dönmüştü.
Bu yıl Şampiyonlar Ligi’ne iki ekip damga vurdu, biri Atalanta diğeri RB Leipzig. Tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’ne katılan Atalanta, önce grupta ikinci olup adını son 16 turuna yazdırmayı başardı. Çeyrek final yolundaki rakibi Valencia’yı sahasında 4-1 yenen Atalanta deplasmanda ise yine 4 gol atmayı başarıp 4-3’lük bir skor elde etti. Neymar, Mbappe ve Icardi gibi yıldızları bünyesinde barındıran PSG karşısında özellikle ilk devre baskın bir futbol ortaya koyup, rakibine üstünlük kurdu. Golü de buldu. İkinci devre güçlü rakibine karşı başarılı savunma yapan Atalanta, maçın uzatma dakikalarında yediği iki golle yarı final kapısından dönüp Devler Ligi’ne veda etti. Elenmesine rağmen ortaya koyduğu pozitif futbolla Atalanta bu yıla damga vuran ekiplerden biri oldu.
2016-17 sezonunda ilk kez mücadele ettiği Bundesliga’da sezonu ikinci olarak tamamlayan RB Leipzig, Devler Ligi’ndeki ilk sezonunda temsilcimiz Beşiktaş’ın tarih yazdığı sezonda grupta üçüncü olup yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etti. Çeyrek finalde Marsilya’ya elenip, Avrupa defterini kapattı. Bu yıl ikinci kez Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden RB Leipzig, Benfica, Zenit ve Red Bull Salzburg’un yer aldığı grubu lider olarak tamamladı. Son 16 turunda Jose Mourinho’nun ekibi Tottenham’ı her iki maçtada yenen RB Leipzig adını çeyrek finale yazdırdı. Pandemiden dolayı ‘sekizli final’ olarak tek maç üzerinden oynanan maçta ise Atletico Madrid’i eleyip adını yarı finale yazdırdı.
RB Leipzig’in final yolunda önünde güçlü PSG bulunuyor. Fransa Ligi’nin mart ayında tescil edilmesinin PSG’nin futbolunu olumsuz etkilediğini Atalanta karşısında gördük. PSG’nin bu durumu RB Leipzig için avantaj teşkil ediyor. Atletico Madrid’i elemesiyle özgüveni yerine geldi.
2009 yılında kurulan kulübün böyle büyük bir başarı elde etmesini değerlendiren RB Leipzig teknik patronu Nagelsmann “Çok çabuk gelişim gösterdik. Önce Bundesliga’ya yükseldik. Ardından Şampiyonlar Ligi’nde mücadele ettik. Gelişimimiz normalden çok daha hızlı ilerliyor. Kulüp olarak harika duygular içerisindeyiz. Ancak teknik direktör olarak hep ileri bakmanız gerekiyor. Önümüzdeki maça hazırlanmalıyız. Kutlama yapmak için çok fazla vaktimiz yok. Ancak ondan sonra PSG maçına odaklanmalıyız. PSG karşısında savunma hattımız çok hızlı olmak zorunda. Atalanta birebir savunmayı tercih etti. PSG’nin birçok yıldızı var. Bu kolay olmayacak.” şeklinde konuştu. RB Leipzig, PSG engelini aşıp adını finale yazdırırsa Bayern Münih ve Borussia Dortmund’dan sonra Şampiyonlar Ligi’nde final gören üçüncü Alman ekibi olacak. Tottenham ve Atletico Madrid maçlarındaki futbolu, finalin RB Leipzig için hiçte hayal olmadığını ortaya koydu.
[Hasan Cücük] 15.8.2020 [TR724]
Portekiz’in başkenti Lizbon’da yapılan Şampiyonlar Ligi ‘sekizli final’ heyecanında yarı finale kalan ilk ekip Paris Saint –Germain oldu. Son dörte adını yazdıran ikinci ekip ise RB Leipzig oldu. Güçlü rakibi Atletico Madrid’i 2-1 yenen RB Leipzig, tarihinde ilk kez Devler Ligi’nde yarı finale kadar geldi. Son 10 yılda Bayern Münih ve Borussia Dortmund’dan sonra yarı final gören üçüncü Alman ekibi oldu. 33 yaşındaki Julian Nagelsmann’ın çalıştırdığı RB Leipzig’in şimdi hedefi ise final.
Şampiyonlar Ligi’nde geçen sezona Ajax damga vurmuştu. Hollanda ekibi uzun bir aradan sonra Devler Ligi’nde yarı finale kadar gelmişti. Real Madrid ve Juventus’u saf dışı bırakmasıyla dikkatleri üzerine çeken Ajax’ın final yürüyüşüne dramatik bir şekilde Tottenham son vermişti. Yarı finalin ilk maçında deplasmanda İngiliz ekibini 1-0 yenen Ajax, rövanşta 2-0 öne geçtiği maçın son saniyelerinde rakibine 3-2 yenilerek finalin kapısından dönmüştü.
Bu yıl Şampiyonlar Ligi’ne iki ekip damga vurdu, biri Atalanta diğeri RB Leipzig. Tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’ne katılan Atalanta, önce grupta ikinci olup adını son 16 turuna yazdırmayı başardı. Çeyrek final yolundaki rakibi Valencia’yı sahasında 4-1 yenen Atalanta deplasmanda ise yine 4 gol atmayı başarıp 4-3’lük bir skor elde etti. Neymar, Mbappe ve Icardi gibi yıldızları bünyesinde barındıran PSG karşısında özellikle ilk devre baskın bir futbol ortaya koyup, rakibine üstünlük kurdu. Golü de buldu. İkinci devre güçlü rakibine karşı başarılı savunma yapan Atalanta, maçın uzatma dakikalarında yediği iki golle yarı final kapısından dönüp Devler Ligi’ne veda etti. Elenmesine rağmen ortaya koyduğu pozitif futbolla Atalanta bu yıla damga vuran ekiplerden biri oldu.
2016-17 sezonunda ilk kez mücadele ettiği Bundesliga’da sezonu ikinci olarak tamamlayan RB Leipzig, Devler Ligi’ndeki ilk sezonunda temsilcimiz Beşiktaş’ın tarih yazdığı sezonda grupta üçüncü olup yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etti. Çeyrek finalde Marsilya’ya elenip, Avrupa defterini kapattı. Bu yıl ikinci kez Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden RB Leipzig, Benfica, Zenit ve Red Bull Salzburg’un yer aldığı grubu lider olarak tamamladı. Son 16 turunda Jose Mourinho’nun ekibi Tottenham’ı her iki maçtada yenen RB Leipzig adını çeyrek finale yazdırdı. Pandemiden dolayı ‘sekizli final’ olarak tek maç üzerinden oynanan maçta ise Atletico Madrid’i eleyip adını yarı finale yazdırdı.
RB Leipzig’in final yolunda önünde güçlü PSG bulunuyor. Fransa Ligi’nin mart ayında tescil edilmesinin PSG’nin futbolunu olumsuz etkilediğini Atalanta karşısında gördük. PSG’nin bu durumu RB Leipzig için avantaj teşkil ediyor. Atletico Madrid’i elemesiyle özgüveni yerine geldi.
2009 yılında kurulan kulübün böyle büyük bir başarı elde etmesini değerlendiren RB Leipzig teknik patronu Nagelsmann “Çok çabuk gelişim gösterdik. Önce Bundesliga’ya yükseldik. Ardından Şampiyonlar Ligi’nde mücadele ettik. Gelişimimiz normalden çok daha hızlı ilerliyor. Kulüp olarak harika duygular içerisindeyiz. Ancak teknik direktör olarak hep ileri bakmanız gerekiyor. Önümüzdeki maça hazırlanmalıyız. Kutlama yapmak için çok fazla vaktimiz yok. Ancak ondan sonra PSG maçına odaklanmalıyız. PSG karşısında savunma hattımız çok hızlı olmak zorunda. Atalanta birebir savunmayı tercih etti. PSG’nin birçok yıldızı var. Bu kolay olmayacak.” şeklinde konuştu. RB Leipzig, PSG engelini aşıp adını finale yazdırırsa Bayern Münih ve Borussia Dortmund’dan sonra Şampiyonlar Ligi’nde final gören üçüncü Alman ekibi olacak. Tottenham ve Atletico Madrid maçlarındaki futbolu, finalin RB Leipzig için hiçte hayal olmadığını ortaya koydu.
[Hasan Cücük] 15.8.2020 [TR724]
Cemel’e giden yol (1) [Dr. Reşit Haylamaz]
Bir aralık, ilk günlere gittiğimizi farzedelim ve kendimizi, hac ibadeti yapan Ashâb-ı Kirâm Hazretleri ve Tâbiîn cemaatiyle birlikte Mekke’de hissedelim.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) irtihalinin üzerinden 25 yıl geçmiş.
Aylardan Zilhicce; en öndeki sahâbîler dahil hemen herkes, hac için Mekke’de.
Buraya kadar her şey normal.
İşin anormal olan kısmı şu:
Birilerine gün doğmuş ve onlar açısından kaçmayacak bir fırsat; iyi hesaplanmış bir zamanlama!
Zaten, hedefledikleri sonuca ulaşabilmek için taşlar döşenmiş durumda; neredeyse tüm sermayeleri “yalan” üzerine kurulu. Mesela, Âişe Validemiz adına Mısır valisine mektup gitmiş; ‘Şunu yap, bunu yapma’ gibi talimatlar ihtiva ediyor ama bu mektuptan ne Âişe Validemiz’in haberi var ne de mektubu götüren şahsın muhtevadan!
Sadece O’nun adına mı?
Hazreti Osmân’ın adına kurgulanan mektuplar var; hem de altında mührü olan! Mektup da sahte mühür de.
Bir nevi, tavşan-tazı hikayesi; aksi istikametteki mektupları da Hazreti Ali adına kurgulamışlar!
Unutmamış, Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr ve Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs (radıyallahu anhüm) gibi öndekileri de kirli emellerine alet etmişler!
Adına mektup uydurulanlar, “yalan” deyip tekzip etse de bunu duyanların sayısı sınırlı.
Fırsat fevt etmemek için birileri köpürttürkçe köpürtüyor!
‘O ona bunu dedi; beriki ötekisinin kuyusunu kazdı’ şeklindeki güft ü gûy almış başını gitmiş!
Kirli ellerin planı, sahâbî ile sahâbîyi vuruşturmak!
Adamlar usta; tepki almamak için hep sağdan yaklaşmışlar!
Hemen herkese bir kulup takmış ve en muteber insanları, halk nezdinde olağan şüpheli haline getirmişler.
Gün gelmiş, bünyeyi içten tahribe yönelik bu organize hamle atağa geçmiş.
Hem de kuzu postuna bürünmüş vaziyette; ‘Hacca gidiyoruz!’ diye yola çıkmışlar.
Nasıl taktik?
Dini ve dindarı merkezden vurabilmek için din görünümlü bir maske!
Tanıdık bir tezgâh!
Tekbir ve tehlillerle, “lebbeyk, Allahümme lebbeyk” ile yol almışlar!
İki yönlü bir kullanma; hac için Mekke’ye akan Medîne sokakları onları bekliyor!
Öte yandan, görüntüde kimsenin itiraz edemeyeceği bir yola gidiyorlar; ibadet yapacaklar!
Senaryo mükemmel!
O gün ne cep telefonu var ne de sosyal medya; mektup veya adam göndermekten başka haberleşme imkanının olmadığı bir dönemde, Türkiye’nin kaç kat büyüklüğündeki bir ülkenin neredeyse bütününü organize etmiş ve hislerini tetikledikleri kalabalıkları, ‘Mekke yoluna düşmüş hacılar’ görüntüsüyle Medîne’ye yığmışlar.
.. ve, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) iki defa damat olmuş ve bizzat Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından ehl-i Cennet olduğu müjdelenmiş bir Afîf’i şehîd etmiş, cömertlikte eline su dökülemeyecek bir kıymete kıymışlar!
Üstelik, Medîne mezarlığına bile gömülmesine müsaade etmemişler; ‘Gidin, Yahudi mezarlığına gömün!’ diye höykürüp duruyorlar!
İslâm’ın üçüncü halifesinin cenazesinde, bazı kaynaklara göre altı diğer bazılarına göre sadece yirmi kişi var!
Onlar da kendi ailesi, çocukları ve yakın akrabaları!
Suyun bu kadar bulanık aktığı bir dönemde Hazreti Osmân (radıyallahu anh), ancak kendi bahçesine gömülebilmiş.
Açık bir ihanet ama gel gör ki “hâin” kimliklerinde Kıyâmet’e kadar şüphe duyulmayacak bir güruh, o gün Hazreti Osmân’a hain muamelesi yapıyor!
Üstelik, ağız birliği etmiş, ‘Osmân’ı biz öldürdük!’ diyor ve gerçek katilleri gün yüzüne çıkarmamakta kararlılar!
İki halifenin üst üste şehadetinden sonra ve bu şartlarda Medîne’de Hazreti Ali (radıyallahu anh) halife seçilmiş; suçluyu bulup onu cezalandırmak istiyor ama şartlar buna imkân vermiyor!
Öte yanda genel görüntüden rahatsızlık duyup da eşkıyaya haddini bildirmek için sabırsızlananlar var.
Ve haber, hac ibadetini yapmak için aylardır Medîne’den uzakta kalanlara, Mekke’ye de ulaşıyor.
Haberi ilk duyduğunda Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), Hazreti Osmân’ı kastederek, “O’nu siz öldürdünüz!” diyor!
Halbuki, haberi getirenler de kendisi de biliyor ki Hazreti Osmân’ı şehîd edenler onlar değil!
Gerekçesini de söylüyor:
“Doğru-yanlış demeden Halîfe’nin her yaptığı şeyi tenkit ettiniz! Aleyhinde fırtınalar kopartılıp kuyusu kazılırken sessiz kaldınız ve bu sessizliğiniz adamları cesaretlendirdi; sonra da bu sonuç oldu!”
Tercih, “temkin” olsa da şartlar Annemiz’i (radıyallahu anhâ) zorluyordu.
Haberi duyunca o kadar üzülmüştü ki adeta ağzını bıçak açmıyordu! Derin bir murakabe hali vardı. Tam da Medîne’ye dönme niyetindeyken bu niyetinden vazgeçti ve üzerine dağlarvârî yükler yüklenmişçesine bir eda ile yeniden Kâbe’ye yöneldi; içini açabileceği adrese gidiyordu! Önce Kâbe’nin kapısında, ardından da Hıcr-i İsmâîl’de uzun uzadıya dua etti, içini döktü; ümmetin başına gelenlere gözyaşı döküyordu!
Ne var ki haberi duyan, Annemiz’in yanına geliyordu.
Halîfe olarak baş tâcı ettikleri Hazreti Ömer de (radıyallahu anh), iyi çalışılmış ve organize bir cinayete kurban gitmişti; aynı kirli eller, ardınca gelen Halîfe’yi de şehîd etmişti!
Vahyin nüzulüne şahit olmuş ve bizzat Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş bir cemaatin bakışları arasında, başta din olmak üzere bütün değerler elden kayıp gidiyordu!
Ufuk karanlık ve puslu havada görünen, sadece kaostu.
Öyleyse, terör estiren eşkıyanın haddini bildirmek ve İslâm’ın izzetini kurtarmak gerekiyordu ki bu düşüncede olan herkes, bir büyük olarak gördükleri Annemiz’in (radıyallahu anhâ) etrafında toplanmaya başladılar.
Önce onları teskin etmeye çalıştı; “Ey insanlar!” diye hitap etti. Gelinen süreci anlattı bir bir. Her şeye rağmen basiretle hareket edilmesi gerektiğini söyledi, üstüne basarak. Cümlesini bitirirken sözü yine Hazreti Osmân’a getirdi; “O’nu öylesine baskı altında tuttular ki -farz-ı muhâl- hakkında ileri-geri söyledikleri doğru bile olsa şimdi O, toz-topraktan arındırılmış bir altın veya suyu iyice sıkılmış bir çamaşır gibi tertemiz hale geldi; huzur-u ilâhîye arınmış olarak gitti!”
Bütün ikaz ve uyarılarına rağmen kardeşi Muhammed’in de aynı ekiple hareket edişi, O’nun için ayrı bir yıkımdı. Hazreti Osmân ile yüzleşince geri adım atmış ve pişman olmuştu ama o âna kadarki duruşu Annemiz’i derinden yaralamış ve dökülmemesi gereken bir kanın akıtılmasında, hem de “haram” beldede bu haramın irtikâb edilmesinde rolünün olması dilgîr etmişti O’nu! Vahamete sebep olanlarla birlikte onu da Allah’a havale ediyor, affedilmeyecek adım atanlarla birlikte onu da affetmeyeceğini söylüyordu.
Hemen her aşamada niyetini öğrenmek isteyenlerin yeni Halîfe hakkındaki kanaatlerini sormalarına mukabil, Hazreti Alî’yi (radıyallahu anh) nazara vermiş ve yapılan tercihi de onaylamıştı. Şartların böylesine kötüleştiği bir dönemde Hazreti Alî gibi bir isim, O’na göre de en isabetli tercihti.
Ancak, aradan aylar geçmiş olmasına rağmen Medîne’den yürek serinleten bir haber gelmiyordu!
Yaşananlardan huzursuzluk duyacağımız kesin; peki, bu şartlarda o gün orada olsaydık, biz ne yapardık?
İsterseniz, onu haftaya konuşalım!
[Dr. Reşit Haylamaz] 15.8.2020 [TR724]
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) irtihalinin üzerinden 25 yıl geçmiş.
Aylardan Zilhicce; en öndeki sahâbîler dahil hemen herkes, hac için Mekke’de.
Buraya kadar her şey normal.
İşin anormal olan kısmı şu:
Birilerine gün doğmuş ve onlar açısından kaçmayacak bir fırsat; iyi hesaplanmış bir zamanlama!
Zaten, hedefledikleri sonuca ulaşabilmek için taşlar döşenmiş durumda; neredeyse tüm sermayeleri “yalan” üzerine kurulu. Mesela, Âişe Validemiz adına Mısır valisine mektup gitmiş; ‘Şunu yap, bunu yapma’ gibi talimatlar ihtiva ediyor ama bu mektuptan ne Âişe Validemiz’in haberi var ne de mektubu götüren şahsın muhtevadan!
Sadece O’nun adına mı?
Hazreti Osmân’ın adına kurgulanan mektuplar var; hem de altında mührü olan! Mektup da sahte mühür de.
Bir nevi, tavşan-tazı hikayesi; aksi istikametteki mektupları da Hazreti Ali adına kurgulamışlar!
Unutmamış, Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr ve Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs (radıyallahu anhüm) gibi öndekileri de kirli emellerine alet etmişler!
Adına mektup uydurulanlar, “yalan” deyip tekzip etse de bunu duyanların sayısı sınırlı.
Fırsat fevt etmemek için birileri köpürttürkçe köpürtüyor!
‘O ona bunu dedi; beriki ötekisinin kuyusunu kazdı’ şeklindeki güft ü gûy almış başını gitmiş!
Kirli ellerin planı, sahâbî ile sahâbîyi vuruşturmak!
Adamlar usta; tepki almamak için hep sağdan yaklaşmışlar!
Hemen herkese bir kulup takmış ve en muteber insanları, halk nezdinde olağan şüpheli haline getirmişler.
Gün gelmiş, bünyeyi içten tahribe yönelik bu organize hamle atağa geçmiş.
Hem de kuzu postuna bürünmüş vaziyette; ‘Hacca gidiyoruz!’ diye yola çıkmışlar.
Nasıl taktik?
Dini ve dindarı merkezden vurabilmek için din görünümlü bir maske!
Tanıdık bir tezgâh!
Tekbir ve tehlillerle, “lebbeyk, Allahümme lebbeyk” ile yol almışlar!
İki yönlü bir kullanma; hac için Mekke’ye akan Medîne sokakları onları bekliyor!
Öte yandan, görüntüde kimsenin itiraz edemeyeceği bir yola gidiyorlar; ibadet yapacaklar!
Senaryo mükemmel!
O gün ne cep telefonu var ne de sosyal medya; mektup veya adam göndermekten başka haberleşme imkanının olmadığı bir dönemde, Türkiye’nin kaç kat büyüklüğündeki bir ülkenin neredeyse bütününü organize etmiş ve hislerini tetikledikleri kalabalıkları, ‘Mekke yoluna düşmüş hacılar’ görüntüsüyle Medîne’ye yığmışlar.
.. ve, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) iki defa damat olmuş ve bizzat Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından ehl-i Cennet olduğu müjdelenmiş bir Afîf’i şehîd etmiş, cömertlikte eline su dökülemeyecek bir kıymete kıymışlar!
Üstelik, Medîne mezarlığına bile gömülmesine müsaade etmemişler; ‘Gidin, Yahudi mezarlığına gömün!’ diye höykürüp duruyorlar!
İslâm’ın üçüncü halifesinin cenazesinde, bazı kaynaklara göre altı diğer bazılarına göre sadece yirmi kişi var!
Onlar da kendi ailesi, çocukları ve yakın akrabaları!
Suyun bu kadar bulanık aktığı bir dönemde Hazreti Osmân (radıyallahu anh), ancak kendi bahçesine gömülebilmiş.
Açık bir ihanet ama gel gör ki “hâin” kimliklerinde Kıyâmet’e kadar şüphe duyulmayacak bir güruh, o gün Hazreti Osmân’a hain muamelesi yapıyor!
Üstelik, ağız birliği etmiş, ‘Osmân’ı biz öldürdük!’ diyor ve gerçek katilleri gün yüzüne çıkarmamakta kararlılar!
İki halifenin üst üste şehadetinden sonra ve bu şartlarda Medîne’de Hazreti Ali (radıyallahu anh) halife seçilmiş; suçluyu bulup onu cezalandırmak istiyor ama şartlar buna imkân vermiyor!
Öte yanda genel görüntüden rahatsızlık duyup da eşkıyaya haddini bildirmek için sabırsızlananlar var.
Ve haber, hac ibadetini yapmak için aylardır Medîne’den uzakta kalanlara, Mekke’ye de ulaşıyor.
Haberi ilk duyduğunda Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), Hazreti Osmân’ı kastederek, “O’nu siz öldürdünüz!” diyor!
Halbuki, haberi getirenler de kendisi de biliyor ki Hazreti Osmân’ı şehîd edenler onlar değil!
Gerekçesini de söylüyor:
“Doğru-yanlış demeden Halîfe’nin her yaptığı şeyi tenkit ettiniz! Aleyhinde fırtınalar kopartılıp kuyusu kazılırken sessiz kaldınız ve bu sessizliğiniz adamları cesaretlendirdi; sonra da bu sonuç oldu!”
Tercih, “temkin” olsa da şartlar Annemiz’i (radıyallahu anhâ) zorluyordu.
Haberi duyunca o kadar üzülmüştü ki adeta ağzını bıçak açmıyordu! Derin bir murakabe hali vardı. Tam da Medîne’ye dönme niyetindeyken bu niyetinden vazgeçti ve üzerine dağlarvârî yükler yüklenmişçesine bir eda ile yeniden Kâbe’ye yöneldi; içini açabileceği adrese gidiyordu! Önce Kâbe’nin kapısında, ardından da Hıcr-i İsmâîl’de uzun uzadıya dua etti, içini döktü; ümmetin başına gelenlere gözyaşı döküyordu!
Ne var ki haberi duyan, Annemiz’in yanına geliyordu.
Halîfe olarak baş tâcı ettikleri Hazreti Ömer de (radıyallahu anh), iyi çalışılmış ve organize bir cinayete kurban gitmişti; aynı kirli eller, ardınca gelen Halîfe’yi de şehîd etmişti!
Vahyin nüzulüne şahit olmuş ve bizzat Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş bir cemaatin bakışları arasında, başta din olmak üzere bütün değerler elden kayıp gidiyordu!
Ufuk karanlık ve puslu havada görünen, sadece kaostu.
Öyleyse, terör estiren eşkıyanın haddini bildirmek ve İslâm’ın izzetini kurtarmak gerekiyordu ki bu düşüncede olan herkes, bir büyük olarak gördükleri Annemiz’in (radıyallahu anhâ) etrafında toplanmaya başladılar.
Önce onları teskin etmeye çalıştı; “Ey insanlar!” diye hitap etti. Gelinen süreci anlattı bir bir. Her şeye rağmen basiretle hareket edilmesi gerektiğini söyledi, üstüne basarak. Cümlesini bitirirken sözü yine Hazreti Osmân’a getirdi; “O’nu öylesine baskı altında tuttular ki -farz-ı muhâl- hakkında ileri-geri söyledikleri doğru bile olsa şimdi O, toz-topraktan arındırılmış bir altın veya suyu iyice sıkılmış bir çamaşır gibi tertemiz hale geldi; huzur-u ilâhîye arınmış olarak gitti!”
Bütün ikaz ve uyarılarına rağmen kardeşi Muhammed’in de aynı ekiple hareket edişi, O’nun için ayrı bir yıkımdı. Hazreti Osmân ile yüzleşince geri adım atmış ve pişman olmuştu ama o âna kadarki duruşu Annemiz’i derinden yaralamış ve dökülmemesi gereken bir kanın akıtılmasında, hem de “haram” beldede bu haramın irtikâb edilmesinde rolünün olması dilgîr etmişti O’nu! Vahamete sebep olanlarla birlikte onu da Allah’a havale ediyor, affedilmeyecek adım atanlarla birlikte onu da affetmeyeceğini söylüyordu.
Hemen her aşamada niyetini öğrenmek isteyenlerin yeni Halîfe hakkındaki kanaatlerini sormalarına mukabil, Hazreti Alî’yi (radıyallahu anh) nazara vermiş ve yapılan tercihi de onaylamıştı. Şartların böylesine kötüleştiği bir dönemde Hazreti Alî gibi bir isim, O’na göre de en isabetli tercihti.
Ancak, aradan aylar geçmiş olmasına rağmen Medîne’den yürek serinleten bir haber gelmiyordu!
Yaşananlardan huzursuzluk duyacağımız kesin; peki, bu şartlarda o gün orada olsaydık, biz ne yapardık?
İsterseniz, onu haftaya konuşalım!
[Dr. Reşit Haylamaz] 15.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Utanmazlık [Alper Ender Fırat]
Fırtınada karaya vurmuş ve batmakta olan bir gemi düşünün. İçinde çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek binlerce yolcu var. Ağır yara almış ve her an su dolan gemide bulunanlar, feryat figan içinde ne yapacağını bilemeden panik içinde oradan oraya koşturuyor.
Bir yandan da telsizden sürekli SOS sinyali gönderip, işaret fişeği atıyorlar. Çıkarabildikleri kadar gürültü çıkarıp kazanın fark edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Sular her geçen gün gemiyi esir alırken, bütün yolcular çaresiz bir şekilde dışarıdan gelecek yardımı bekliyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Gemidekiler bir an önce yardım ekibinin gelmesini beklerken, en yakın kurtarma ekibinin başındaki adam, kazadan haberdar olmasına, sinyalleri almasına rağmen bir müddet sonra bütün ekibi eve yolluyor ve kendisi de tek bir uğraş vermeden ‘Azrail kazandı’ yapacak bir şey yok deyip gidip uyuyor. Karanlık gecede gemi batıyor ve bütün yolcular sulara gömülüyor.
Normal bir ülkede o kurtarma ekibinin ve başındakilerinin en azından ‘utançtan’ bir daha gün yüzü görmemesi gerekirdi. Hatta utançtan çocuklarının, akrabalarının bile yüzüne bakamamaları gerekirdi.
Ama bırakın utanmayı, hiçbir şey olmamış gibi arsız bir ruh haliyle ortalarda gezip avazı çıktığı kadar kendisini yeniden o göreve getirmeleri gerektiğini savunuyor.
Tıpkı bunun gibi Muharrem İnce de, 24 Haziran 2018 gecesi sandıklar kapanır kapanmaz nereye kaybolduğunu anlatmamış, açıklamamış, milyonlarca insanın canhıraş feryatlarına kulak tıkayıp uyumaya gitmiş olmanın hesabını vermeden, muhtemel bir seçimde Recep T. Erdoğan’ın karşısına yine kendisinin çıkartılmasını istiyor.
24 Haziran gecesinin hesabını vermeyen sadece Muharrem İnce değil tabiki. Meral Akşener denen sarayın yeni (muhtemel) partneri de, nereye kaybolduğunun hesabını vermemiştir. En az bunlar kadar hesap vermesi gereken başka bir yer de ‘oy ve ötesi’ oluşumudur. Seçim öncesi Muharrem İnce gibi öylesine iddialı, öylesine kararlı bir tavır göstermişlerdi ki güya tek bir oyun bile heba olmasına, müsaade etmeyecekler, bir oy bile çaldırmayacaklardı. Ancak seçim sonuçları kafa kafaya giderken oyların sayıldığı site (oyveotesi.com) birden ulaşılmaz hale gelmiş, saatler sonra ulaşılır hale geldiğinde AA’nın verilerine uyumlu hale getirilmişti. Daha sonra da hık mık teknik sorunlar gibi mazeretleri geveleyerek Cumhurbaşkanlığını Recep T. Erdoğan’a altın tepside ikram edenler arasına karışmışlardı.
Fırtına günü milyonlarca insanın ümidini çöpe atıp ortadan kaybolan ‘utanmaz’ adam Muharrem İnce bugün çıkmış diyor ki ‘bana o gece neredeydin diye soranlardan özür diliyorum, krizi kötü yönetmiş olabilirim’
İşte bu kadar basit! Milyonlarca insanın figanı duymayışının, canhıraş feryatlarına kulak tıkayışının, umutlarını kasten çöpe döküşünün bedeli iki yıl sonra söylenen bir kuru özür. Adamdaki yüzsüzlüğe bakar mısınız! Bu özrün kabul edileceğinden öylesine emin ki büyük bir faciaya neden olduğu görevi yeniden isteyecek kadar da utanmaz.
Bugünkü itiraflardan ve yapılan konuşmalardan da anlıyoruz ki hem CHP, hem Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanlığının mutlak surette Recep T. Erdoğan’a gideceğini kulağına fısıldamışlar gibi biliyor. O da bari bu arada Muharrem’den kurtulayım hesapları yapıyor ve başarısız olacağı önceden belli seçimde aday gösterip ‘yenilmiş’ damgası yer hesabı yapıyor. Sonra da seçim Muharrem’in seçimi havası vererek ne kendini ve ne partisini hiç ama hiç kasmıyor.
Yani, mış gibi yapıyorlar. Muhalefet ‘miş’ gibi, umut ‘muş’ gibi, kurtaracak ‘mış’ gibi.
Ne yaparsın işte, adam ‘mış’ gibi yapanların ülkesi.
[Alper Ender Fırat] 15.8.2020 [TR724]
Bir yandan da telsizden sürekli SOS sinyali gönderip, işaret fişeği atıyorlar. Çıkarabildikleri kadar gürültü çıkarıp kazanın fark edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Sular her geçen gün gemiyi esir alırken, bütün yolcular çaresiz bir şekilde dışarıdan gelecek yardımı bekliyor.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Gemidekiler bir an önce yardım ekibinin gelmesini beklerken, en yakın kurtarma ekibinin başındaki adam, kazadan haberdar olmasına, sinyalleri almasına rağmen bir müddet sonra bütün ekibi eve yolluyor ve kendisi de tek bir uğraş vermeden ‘Azrail kazandı’ yapacak bir şey yok deyip gidip uyuyor. Karanlık gecede gemi batıyor ve bütün yolcular sulara gömülüyor.
Normal bir ülkede o kurtarma ekibinin ve başındakilerinin en azından ‘utançtan’ bir daha gün yüzü görmemesi gerekirdi. Hatta utançtan çocuklarının, akrabalarının bile yüzüne bakamamaları gerekirdi.
Ama bırakın utanmayı, hiçbir şey olmamış gibi arsız bir ruh haliyle ortalarda gezip avazı çıktığı kadar kendisini yeniden o göreve getirmeleri gerektiğini savunuyor.
Tıpkı bunun gibi Muharrem İnce de, 24 Haziran 2018 gecesi sandıklar kapanır kapanmaz nereye kaybolduğunu anlatmamış, açıklamamış, milyonlarca insanın canhıraş feryatlarına kulak tıkayıp uyumaya gitmiş olmanın hesabını vermeden, muhtemel bir seçimde Recep T. Erdoğan’ın karşısına yine kendisinin çıkartılmasını istiyor.
24 Haziran gecesinin hesabını vermeyen sadece Muharrem İnce değil tabiki. Meral Akşener denen sarayın yeni (muhtemel) partneri de, nereye kaybolduğunun hesabını vermemiştir. En az bunlar kadar hesap vermesi gereken başka bir yer de ‘oy ve ötesi’ oluşumudur. Seçim öncesi Muharrem İnce gibi öylesine iddialı, öylesine kararlı bir tavır göstermişlerdi ki güya tek bir oyun bile heba olmasına, müsaade etmeyecekler, bir oy bile çaldırmayacaklardı. Ancak seçim sonuçları kafa kafaya giderken oyların sayıldığı site (oyveotesi.com) birden ulaşılmaz hale gelmiş, saatler sonra ulaşılır hale geldiğinde AA’nın verilerine uyumlu hale getirilmişti. Daha sonra da hık mık teknik sorunlar gibi mazeretleri geveleyerek Cumhurbaşkanlığını Recep T. Erdoğan’a altın tepside ikram edenler arasına karışmışlardı.
Fırtına günü milyonlarca insanın ümidini çöpe atıp ortadan kaybolan ‘utanmaz’ adam Muharrem İnce bugün çıkmış diyor ki ‘bana o gece neredeydin diye soranlardan özür diliyorum, krizi kötü yönetmiş olabilirim’
İşte bu kadar basit! Milyonlarca insanın figanı duymayışının, canhıraş feryatlarına kulak tıkayışının, umutlarını kasten çöpe döküşünün bedeli iki yıl sonra söylenen bir kuru özür. Adamdaki yüzsüzlüğe bakar mısınız! Bu özrün kabul edileceğinden öylesine emin ki büyük bir faciaya neden olduğu görevi yeniden isteyecek kadar da utanmaz.
Bugünkü itiraflardan ve yapılan konuşmalardan da anlıyoruz ki hem CHP, hem Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanlığının mutlak surette Recep T. Erdoğan’a gideceğini kulağına fısıldamışlar gibi biliyor. O da bari bu arada Muharrem’den kurtulayım hesapları yapıyor ve başarısız olacağı önceden belli seçimde aday gösterip ‘yenilmiş’ damgası yer hesabı yapıyor. Sonra da seçim Muharrem’in seçimi havası vererek ne kendini ve ne partisini hiç ama hiç kasmıyor.
Yani, mış gibi yapıyorlar. Muhalefet ‘miş’ gibi, umut ‘muş’ gibi, kurtaracak ‘mış’ gibi.
Ne yaparsın işte, adam ‘mış’ gibi yapanların ülkesi.
[Alper Ender Fırat] 15.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Resim değil bambaşka bir evren tasviri; Cihat Burak’ın kedileri [M.Nedim Hazar]
Cihat Burak’ın resminde kedi; sadece kedi değil, bir anın, tarihin, varoluşsal bir gönderimin şahidi gibidir. Geleneksel sanat minyatür ile kedi arasında tesadüfü aşan bir ilişki vardır Burak’ın resimlerinde.
YORUM| M. NEDİM HAZAR
Elbette çok çok iyi bir ressamdı rahmetli Cihat Burak. Ancak onun resimlerindeki çok katmanlılık bir ressamı çok aşkın derinliğe sahip olduğunun göstergesidir. Zira ressamlıktan önce bir bakış insanı Cihat Burak.
Onun sanatını farklı kılan olgu ise şüphesiz perspektifi.
Öte yandan seküler bir dualite söz konusudur Burak’ın mesleği için. ressamlar onu mimar olarak biliyor, mimarlar ise ressam. Oysa Cihat Burak, bunların toplamından bile daha fazla bir şeye tekabül ediyor. Milyon tane derinlikli analiz yazmak mümkün Cihat Burak’ın eserleri için ancak bu yazının konusu onun çizdiği kediler.
Cihat Burak’ın kedilerinin başkalığını, üzerimize diktikleri bakışlardan anlamak mümkün. İstediğiniz kadar ondan gözlerinizi kaçırın, bütün kedi familyasının Cihat Burak ile kurduğu derinlemesine ilişkinin arka planına dayanarak yine de dimdik durur karşınızda. Onun resminde kedi sadece kedi değil, bir anın, tarihin, varoluşsal bir gönderimin şahidi gibidir… Cihat Burak’ın eserlerinde kedinin simgesel olarak pek çok şeyi ifade ettiğini dile getiren Zeynep Sayın’ın deyimiyle bize bakan, bizi izleyen kediler onlar.
Orhan Veli’nin sokak kedisinin ciğerci kedisiyle yollarının uyuşmayacağını yazdığı şiirindeki kedi ya da Ece Ayhan’ın sokaktan geçen ‘bakışsız bir kedi kara’sı da değil söz konusu olan… Cihat Burak’ın sanatını, günlüğüne rüyalarını Osmanlıca yazmayı tercih eden bir entelektüel, hem geçmişini hem de yaşadığı çağın tarihine vâkıf olmakla birlikte bunu sanatına sindiren bir idealist, görsel külliyatını şekillendirmesini bilen bir mimar, disiplinler arası kaynaklardan beslenen bir yazar olarak değerlendirmek gerekiyor. Cihat Burak’ın sanatını ve kedilerin resmindeki çözümlemesi ayrı bir bilim dalı konusu olsa abartılmış olmayacaktır.
Onun çok katmanlı başyapıtı olan 1. Ahmet’in Rüyası tek başına bir film, bir roman çapındadır.
Örneğin ‘1. Ahmet’in Rüyası’ diye 1983’te yaptığı bir işi var Cihat Burak’ın. Burada kedigiller; kedinin bizatihi kendisi olmasa bile önde 3 tane kedi ve son derece ilginç bir hikâye var. Sultanahmet Camii gibi mavi çinili bir caminin içinde tümüyle minyatürün istif düzenine uygun bir şekilde alt katmanlarda bir yerde bir mehter takımı; resmin solunda ise musalla taşı üzerinde dirilmekte olan bir ölü var. Sağda ise üç arslan; üç kedi yani. Bu resimdeki kedileri çok önemli buluyorum. Çünkü Osmanlı’da, saray nakkaşhanesinin alt katı ‘arslanhane’ymiş. Yani nakkaşların resim, nakış, minyatür yaptığı yerin altında kedigiller varmış. Dolayısıyla Cihat Burak’ın kafadan bir nakış ve kedi bağlantısı, yani minyatür ve kedi bağlantısı kurulur. Ve bunu sıklıkla yapar Burak.
Ahmet’in rüyasına geri dönecek olursak…
Birinci Ahmet, rüyalarıyla tanınan bir padişah. Bu resimde ise bir cami içinde, kutsal bir mekânın içinde bir mehter takımı… Fakat iç bükey bir mekân, birden bire dış bükeyleşiyor ve size doğru gelmeye, bakmaya başlıyor. Yani mehter alayı ve buradaki nakış ve kediler birden bire size bakmaya başlıyor. Burak’ın minyatür geleneğinden geldiğinden yağlı boya tablo olsa bile nakış vardır. Ve yukarıda, kubbenin meleklere ait olduğu düşünülen yerinde Peygamber, Burak’ın üzerinde, miraca çıkmış. Atın rüzgârından doğan çocuk başları, çocuk bedenleri, melekler belki…
Niye bu 1. Ahmet’in rüyası?
Rüya nasıl tabir edilir?
Peygamberlere, velilere bilgiler neden rüyada gelir?
Tabir ne demek?
Tebere; köprüyü aşmak, yara yara suyu geçmek demek. Yani dolayısıyla burada rüya tabiri yapıyor Cihat Burak. Gerçek denenle rüya deneni geçirgenleştiriyor. Atının üstünde miraca çıkan Peygamber gibi, at donunu giyen şaman gibi, ölen ve bir başka dünyaya göçen insan gibi öte dünyayla, burası olmayan orasıyla, rüyayla gerçeklik arasında, orada burada geliyor gidiyor Burak ve kedi tam bu ikisi arasındaki yarığa denk düşüyor.
Dolayısıyla ressam da hayvanla insan, orasıyla burası arasında, yani kediyle insan arasında geliyor gidiyor. Ve kediye böyle bir anlam yüklemesinin boşuna olmadığını… Kedilerin hep o öte dünyadan gelmekliğin bakışını taşıdığını… Bunun uzun bir hikâyesi var ama kadınların da Burak’a göre biraz öte dünyalı olduğunu. O nedenle de mesela mutlaka ve mutlaka kadınların bakışının önünde bir kedi olduğunu, mezarlıklarda mutlaka kedilerin olduğunu, kedilerin bir tür gaybın aynası ve bakışı olduğunu, rüyalardan köprü kura kura buraya geldiğini… Öte dünyayla bu dünya arasında sürekli giden gelen o yüzden bakışlı bir kedi kara var bence burada, bakışsız bir kedi kara değil. Kedinin sağlam bir bakışı var.
Cihat Burak’ın çokça Osmanlı mitologyasıdır esasen.
Peygamber’in bindiği atın minyatürleri, Osmanlı’ya dair, yani Yunan ya da Germen mitologyasına filan dair değil.
Aslında bu anlamda tam olarak bizden biri. Yani o elindekileri tekrardan keşfetmeye çalışmamış, hemen sanatına dahil edivermiş. Birilerinin sonradan arayıp bulmaya çalıştığına baştan sahipmiş.
Görmeyi ve bakmayı unutmamış, çünkü bakmak ezber. Wittgenstein’ın bir lafı vardır: “Düşünme, bak!” Yani insanlar baktıklarında düşünceyle bakıyorlar, görmeyi unutuyorlar. Kendi ezberlerinde ne varsa onu görüyorlar. Hep verdiğim bir örnek vardır. Mesela Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun ‘İslam’da Resim’ diye tasvir yasağını anlattığı bir kitabı var, kapağında da minyatür. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Resim yasağı olsa, yani tasvir yasağı olsa minyatür geleneğini ne yapacağız? Şimdi dolayısıyla, düşünsel ezberler, insanların görmesini her seferinde engelliyor. Cihat Burak’ta doğal olarak bir görme körlüğü yok. Resmin bize baktığı noktaya da kediler denk düşüyor…
[M.Nedim Hazar] 15.8.2020 [TR724]
YORUM| M. NEDİM HAZAR
Elbette çok çok iyi bir ressamdı rahmetli Cihat Burak. Ancak onun resimlerindeki çok katmanlılık bir ressamı çok aşkın derinliğe sahip olduğunun göstergesidir. Zira ressamlıktan önce bir bakış insanı Cihat Burak.
Onun sanatını farklı kılan olgu ise şüphesiz perspektifi.
Öte yandan seküler bir dualite söz konusudur Burak’ın mesleği için. ressamlar onu mimar olarak biliyor, mimarlar ise ressam. Oysa Cihat Burak, bunların toplamından bile daha fazla bir şeye tekabül ediyor. Milyon tane derinlikli analiz yazmak mümkün Cihat Burak’ın eserleri için ancak bu yazının konusu onun çizdiği kediler.
Cihat Burak’ın kedilerinin başkalığını, üzerimize diktikleri bakışlardan anlamak mümkün. İstediğiniz kadar ondan gözlerinizi kaçırın, bütün kedi familyasının Cihat Burak ile kurduğu derinlemesine ilişkinin arka planına dayanarak yine de dimdik durur karşınızda. Onun resminde kedi sadece kedi değil, bir anın, tarihin, varoluşsal bir gönderimin şahidi gibidir… Cihat Burak’ın eserlerinde kedinin simgesel olarak pek çok şeyi ifade ettiğini dile getiren Zeynep Sayın’ın deyimiyle bize bakan, bizi izleyen kediler onlar.
Orhan Veli’nin sokak kedisinin ciğerci kedisiyle yollarının uyuşmayacağını yazdığı şiirindeki kedi ya da Ece Ayhan’ın sokaktan geçen ‘bakışsız bir kedi kara’sı da değil söz konusu olan… Cihat Burak’ın sanatını, günlüğüne rüyalarını Osmanlıca yazmayı tercih eden bir entelektüel, hem geçmişini hem de yaşadığı çağın tarihine vâkıf olmakla birlikte bunu sanatına sindiren bir idealist, görsel külliyatını şekillendirmesini bilen bir mimar, disiplinler arası kaynaklardan beslenen bir yazar olarak değerlendirmek gerekiyor. Cihat Burak’ın sanatını ve kedilerin resmindeki çözümlemesi ayrı bir bilim dalı konusu olsa abartılmış olmayacaktır.
Onun çok katmanlı başyapıtı olan 1. Ahmet’in Rüyası tek başına bir film, bir roman çapındadır.
Örneğin ‘1. Ahmet’in Rüyası’ diye 1983’te yaptığı bir işi var Cihat Burak’ın. Burada kedigiller; kedinin bizatihi kendisi olmasa bile önde 3 tane kedi ve son derece ilginç bir hikâye var. Sultanahmet Camii gibi mavi çinili bir caminin içinde tümüyle minyatürün istif düzenine uygun bir şekilde alt katmanlarda bir yerde bir mehter takımı; resmin solunda ise musalla taşı üzerinde dirilmekte olan bir ölü var. Sağda ise üç arslan; üç kedi yani. Bu resimdeki kedileri çok önemli buluyorum. Çünkü Osmanlı’da, saray nakkaşhanesinin alt katı ‘arslanhane’ymiş. Yani nakkaşların resim, nakış, minyatür yaptığı yerin altında kedigiller varmış. Dolayısıyla Cihat Burak’ın kafadan bir nakış ve kedi bağlantısı, yani minyatür ve kedi bağlantısı kurulur. Ve bunu sıklıkla yapar Burak.
Ahmet’in rüyasına geri dönecek olursak…
Birinci Ahmet, rüyalarıyla tanınan bir padişah. Bu resimde ise bir cami içinde, kutsal bir mekânın içinde bir mehter takımı… Fakat iç bükey bir mekân, birden bire dış bükeyleşiyor ve size doğru gelmeye, bakmaya başlıyor. Yani mehter alayı ve buradaki nakış ve kediler birden bire size bakmaya başlıyor. Burak’ın minyatür geleneğinden geldiğinden yağlı boya tablo olsa bile nakış vardır. Ve yukarıda, kubbenin meleklere ait olduğu düşünülen yerinde Peygamber, Burak’ın üzerinde, miraca çıkmış. Atın rüzgârından doğan çocuk başları, çocuk bedenleri, melekler belki…
Niye bu 1. Ahmet’in rüyası?
Rüya nasıl tabir edilir?
Peygamberlere, velilere bilgiler neden rüyada gelir?
Tabir ne demek?
Tebere; köprüyü aşmak, yara yara suyu geçmek demek. Yani dolayısıyla burada rüya tabiri yapıyor Cihat Burak. Gerçek denenle rüya deneni geçirgenleştiriyor. Atının üstünde miraca çıkan Peygamber gibi, at donunu giyen şaman gibi, ölen ve bir başka dünyaya göçen insan gibi öte dünyayla, burası olmayan orasıyla, rüyayla gerçeklik arasında, orada burada geliyor gidiyor Burak ve kedi tam bu ikisi arasındaki yarığa denk düşüyor.
Dolayısıyla ressam da hayvanla insan, orasıyla burası arasında, yani kediyle insan arasında geliyor gidiyor. Ve kediye böyle bir anlam yüklemesinin boşuna olmadığını… Kedilerin hep o öte dünyadan gelmekliğin bakışını taşıdığını… Bunun uzun bir hikâyesi var ama kadınların da Burak’a göre biraz öte dünyalı olduğunu. O nedenle de mesela mutlaka ve mutlaka kadınların bakışının önünde bir kedi olduğunu, mezarlıklarda mutlaka kedilerin olduğunu, kedilerin bir tür gaybın aynası ve bakışı olduğunu, rüyalardan köprü kura kura buraya geldiğini… Öte dünyayla bu dünya arasında sürekli giden gelen o yüzden bakışlı bir kedi kara var bence burada, bakışsız bir kedi kara değil. Kedinin sağlam bir bakışı var.
Cihat Burak’ın çokça Osmanlı mitologyasıdır esasen.
Peygamber’in bindiği atın minyatürleri, Osmanlı’ya dair, yani Yunan ya da Germen mitologyasına filan dair değil.
Aslında bu anlamda tam olarak bizden biri. Yani o elindekileri tekrardan keşfetmeye çalışmamış, hemen sanatına dahil edivermiş. Birilerinin sonradan arayıp bulmaya çalıştığına baştan sahipmiş.
Görmeyi ve bakmayı unutmamış, çünkü bakmak ezber. Wittgenstein’ın bir lafı vardır: “Düşünme, bak!” Yani insanlar baktıklarında düşünceyle bakıyorlar, görmeyi unutuyorlar. Kendi ezberlerinde ne varsa onu görüyorlar. Hep verdiğim bir örnek vardır. Mesela Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun ‘İslam’da Resim’ diye tasvir yasağını anlattığı bir kitabı var, kapağında da minyatür. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Resim yasağı olsa, yani tasvir yasağı olsa minyatür geleneğini ne yapacağız? Şimdi dolayısıyla, düşünsel ezberler, insanların görmesini her seferinde engelliyor. Cihat Burak’ta doğal olarak bir görme körlüğü yok. Resmin bize baktığı noktaya da kediler denk düşüyor…
[M.Nedim Hazar] 15.8.2020 [TR724]
Etiketler:
M.Nedim Hazar
Erdoğan’la hipnoz altında bir röportaj (2) [Veysel Ayhan]
-Kurgusal, gerçeküstü bir yolculuk-
– Efendim söz buraya gelmişken şu 15 Temmuz’u açıkça bir anlatsanız. Gerçekte ne zaman öğrendiniz darbe olacağını?
– Komik olma, insan kendi yaptığı işin zamanını mı öğrenir?
– Nasıl anlamadım!
– Bak şimdi, siz cemaat diyorsunuz. Bunlar laf dinlemez insanlar. Bana biat etmediler. Poliste çoklardı. Askerde varlardı. Ben, bana biat etmeyenden korkarım. İnanmayacaksın belki ben 15 Temmuz akşamına kadar yıllarca rahat uyku uyumadım. “Ya bir darbe yaparlarsa”, “Ya Kemalistlerle ortaklık yapar bana saldırılarsa”, “Ya beni öldürürlerse…” Kâbuslarla sabahladım. Ter içinde yatağımdan sıçradım. 2007’de Dolmabahçe’de Büyükanıt’la anlaştım. Bunları bitirme sözü verdim. Ama yine de güvende olamadım. Düşün yanımdaki yaverlerim onların elemanı çıktı. İsteseler elli defa öldürürlerdi. Neyse ki 15 Temmuz oldu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
– Yani 15 Temmuz’dan bilginiz vardı.
– Hala anlamadın. İşi zaten ben organize ettim. Başka türlü nasıl bunları devletten kazıyabilirdim? Şimdi rahat rahat uyuyabiliyorsam 15 Temmuz sayesinde.
– Peki, nasıl gerçekleşti bu iş? Binali Yıldırım “Hoşuma gitmeyen proje 15 Temmuz” demişti.
– Binali de ayrı bir vaka. Kimi Başbakan yapsam kendini gerçekten başbakan sanıyor. “Bana niye haber vermediniz” diye sitem ediyor. İyi tahsilatçı olmasa onu çoktan sallardım bir kenara.
– Yani zamanın Başbakan Binali Yıldırım bile bilmiyordu.
– Elbette. Böyle şeyler söylenmez ki! Neler olacağını Erol Olçok’a az çıtlattım. Torba değil ki büzesin gitmiş twit atmış. Çok sinirlendim. Ama hikâye çok önce başladı.
– 2015’in Kasım’ında basit bir plan yaptık. Bizim Hakan Fidan cümle aleme “Hulusi darbe yapacak” diye dedikodu yaydı. Bakma şimdi insanların böyle darbe karşıtlığı yaptıklarına. Herkes çok sevindi buna. Düşman çok, ne yaparsın! İnsanın hoşuna giden yalana inanması kolay oluyor. Başka da haberler yaydık: “Binlerce subayı emekli edeceğiz, yüzlercesini katledeceğiz” diye. Haberlerle ortamı hazırladık. Hulusi, cemaatçilerle bizzat görüştü. “Bak ben darbe yapacağım ayağıma dolaşmayın.” dedi. Bazıları ona “Biz darbeye karşıyız”, kimisi “Biz destek olmayız ama engel de olmayız.” demiş. Pensilvanya, o gece adamlarını uzak tuttu. Komik ama o gece gerçekten darbe oluyor diye beni korudular! Ama bazı saf tipler boş havuza atladı. Hakan’ın devşirdikleri de var sanırım. Tabii Hakan akıllı çocuk. O gece onlarla kesin irtibatlı olanları Akıncı’ya davet ettirdi. Saf saf gelmişler. İyi ki bunu akıl etti. Yoksa darbeyle bunların bağını nasıl kurardık? Adam gibi başka bir delil bulsak Amerika’ya gönderirdik.
-Efendim Hulusi Akar sizin adamınız mıydı? Abdullah Gül’e yakın biliyorduk?
– Gül’ün adamıydı. Hakan da Gül’ün adamıydı. Ama geleceğin bende olduğunu gördüler. Hulusi de akıllıdır. Ben insanları kendisiyle değil tüm ailesiyle hatta akrabalarıyla bağlarım. Bana çalışıp da bir yakını boşta kimse bulamazsın. Bu işe bakan birimimim var Külliye’de. Tek tek herkesi aile boyu inceler. Kimin ne ihtiyacı var bakar, çözer. Bana biat edenin yedi sülalesi ihya olur. O sebeple de ben atmadan kimse ayrılamaz.
– Evet sizin ayırdıklarınız da uslu uslu oturuyor.
– Hiç ummazsın ama herkeste para zaafı vardır. Bak Köksal Toptan, Cemil Çiçek, Faruk Çelik, Mevlüt Uysal, Bülent Arınç hepsi üç kuruş extra maaşa tav olup Saray’a bankamatik memuru oldu.
– Onlar sizin istişare ekibiniz değil mi?
– Güldürme beni!
– Konumuza dönelim. O halde 15 Temmuz başarılı bir operasyon oldu.
– Çok fazla açık verdik. Görmedi kimse. Kurcalayanı içeri aldırdım. Medya peşine düşemeyince gayet başarılı bir tablo oluştu. Yaptıklarımla gurur duyuyorum.
– Hikâyenin özü bu yani!
– Evet bu. Unutma MİT’in içinde olmadığı bir darbe olmaz. MİT ya bizzat yapar veya tuzağını kurar.
– Hakan Fidan işin içinde yani.
– Ne demek! Baş aktör oydu. Onsuz yapamazdık. Darbe girişimi sonrası MİT müsteşarı görevden alınmıyorsa bu ne demektir?
– İçişleri bakanı Efkan Ala’nın o geceden sonra yıldızı söndü. Ona ne oldu?
– 15 Temmuz’u ona da haber vermedik. İçerlenmiş. Sonuçta elinde 280 binlik bir polis teşkilatı var. Biz tabi halkın askerin önüne çıkmasını istedik. Polisin değil. Af buyur o dangalak gerçek darbe sanmış. Soluğu Gürcistan sınırında almış. Polisi harekete geçirmeye kalktı. Neredeyse iş bozuluyordu. Sonra dikiş tutmadı.
– Ama 250 insan öldü.
– Ülkenin beka sorunu varken 250 ne ki! Ben aslında üç bin, beş bin dedim ama sokağa çıkan askerler pısırık çıktı. Bizim Sadatçılar beceriksiz ve korkak davrandı. Sadece Suriye’den getirdiklerimiz profesyonelce savaştı. Köprüde onlar vardı. Az şehit oldu ama yine de aynı sonucu aldık. Devleti temizledik. Şimdi herkes benim elime bakıyor.
– Ama elinizde bir şey kalmadı. Ekonomi çöktü.
– Ekonomi çökmez merak etme. Şimdi Yunanistan’la it dalaşına başladık. Sonra göçmen kozu var. Avrupa isterse yardım etmesin! Ayrıca ekonomi batsa ne olur ki! Rus halkı bizden daha iyi hayat şartlarında değil. Orta Asya milletleri kötü mü yaşıyor? Medyanın dilini bağlarsan halk da susar. 2001’de Başbakanlığın önünde yazarkasa atıldı diye kriz çıkmıştı. Şimdi belki 10 kişi fakirlikten kendini yaktı haber bile olmadı. İyice dibe vurursak kapatırız sınırları işimize bakarız. Esnaf ve sanayicileri görüyor musun? Hepsi elime bakıyor. En büyük sanayiciler yüzüme “Ne büyük bir ekonomist” olduğumu söylüyor. İçlerinden küfrediyorlar ama umurumda değil.
– İzninizle başka bir konuya geçeyim. Muharrem İnce meselesi nedir? 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimi gecesi neler oldu? Kendisi tek kelime etmiyor. “Adam kazandı” dedi aylarca kayboldu.
– O gece de aslında çok kolay oldu. Yine Hakan çözdü olayı. Biz tabi sandıkların gidişatını gördük. Muharrem, en az dört puan önde gidiyordu. Hakan ona enlemesine yırtık bir fotoğraf gönderdi. Aile fotoğrafı. Akıllı adam mesajı aldı. Üzülmesin diye “Bu seçimi boş ver bir dahaki dönem sana bırakacağım.” dedim. İnandı. Şimdi bak piyasaya çıkıyor.
– Yani seçimi kazanırsa Cumhurbaşkanı olacak mı?
– Mümkün mü öyle bir şey. Aday olsun ama. Üç aday iyidir!
– Peki efendim KHKlılar sorunu var. Hapisteki bebekler, kadınlar… Bunlar yasalara aykırı olmasına rağmen hapisteler. Hatta cezası bitenler var, tahliye edilmiyor…
– Kendi inatçılıklarından. Kendi suçları. Ben ne dedim, “Pişman olun”, “Bize gelin”. “Beni dinleyin.” Bunlar ne yaptı? Bildiklerini okumaya devam etti. Ben sürekli cezaevlerinden bilgi, alıyorum. A haber seyretmiyorlar. Sabah, Yeni Şafak okumuyorlar. Ben ne yapayım. Vermişler kendilerini Kur’an okumaya, namaza, kitaba. Ben devleti tanımayana, bana biat etmeyene nasıl şefkat göstereyim. Bükemediğin eli öpeceksin. Elimi öpmüyorlar. Çıkanlar da kaldıkları yerden devam ediyor. Sadece yüzde ikisi veya üçü pişman oldu. Bilgi veriyor. Para da sökmedi. O çulsuz polis müdürleri milyon dolarları itti. Daha geçen yurt dışında en meşhurlarından birine haber gönderdim. “Gel, üç beş kelime et, bunlara terörist de, tüm malvarlığını iade edeyim.” dedim. “Ben şerefsiz miyim” diye cevap vermiş. Külliye’de böyle tek bir sadık adamım yok. Acı gerçek bu! Kahroluyorum bu duruma. Ayağımın teklediği gün hepsi arkadan hançerler. Berat, arkamdan sürekli konuşuyor; küfrediyor, Süleyman kuyumu kazıyor ama fark etmediğimi sanıyor,; Hakan sinsi sinsi kendini, yerime hazırlıyor.
– Peki efendim. Devlet elinizde. Çatı davası açtınız. Yüzlerce önde geleni yargıladınız. Hepsine casus dediniz. Banka hesaplarını incelediniz. Yurtdışı bağlantılar ve yüklü hesaplar bulabildiniz mi?
– Maalesef nasıl bir şeyse hepsi birbirinden züğürt.
– Yani onlarca üniversite, binlerce okul, yüzlerce şirket, holding var ama kimse hesabına bir şeyler aktarmamış?
– Bulamadılar.
– Efendim az sonra hipnoz seansını bitireceğim. Son bir şey sorayım. Hapiste 860 bebek var. Yasalara aykırı şekilde tutuluyorlar. Hamile kadınlar, hapishanede ölüme terkedilen hastalar… Bir gün bunların hesabı sorulur diye korktuğunuz oluyor mu?
– Ben dini konuları siyasi meselelere karıştırmıyorum. Siyasetin gereği bu. 80 milyonluk devlet idare ediyoruz. Kendi geleceğimizin ne önemi var! Burada devletiyle milletiyle bütünleşmiş bir kardeşleri var. Niye ona sahip çıkmıyorlar? Benim gönlüm geniş. Biat etsinler, beni kabul etsinler tahliye olsunlar.
– Uygurlu Müslümanlara yapılan korkunç zulümler hakkında şimdiye kadar tek bir kelime etmediniz?
– Yanlış hatırlıyorsun, ettim. 2015’te yılında Çin Halk Cumhuriyeti’ne gitmiş, Mevkidaşım Xi Jinping ile görüşmüş ve Doğu Türkistan İslami Hareketi’ni terör örgütü olarak kabul ettiğimi belirtmiştim. Devletler böyle şeyler yapar. Otoritesini sıkıntıya sokacak kitleleri yok eder. Beka sorunu olmasın diye. Ee bizim devlet de aynısını yapmadı mı? Alevi Kürtleri Dersim’de yakmadı mı? Ermenileri ve azınlıkları yok etmedi mi? Diyarbakır Cezaevi’nin bir amacı vardı. Binlerce Kürt köyü yakıldı. Bugüne gelelim. Şimdi benim polisim benim gardiyanım hapishanelerde on binlerce insana Uygurlardan daha beteri yapıyor. Çin’den bir eksiğimiz yok. Biz de güçlü devletiz. Daha ağırını yapıyoruz. Devlet idare etmek, dünya lideri olmak böyle bir şey.
– Mısırlı Esma için göz yaşı dökmüştünüz ama Uygurlu Kadriye için suskunsunuz?
– Benim sevgili Uygurlu kardeşlerime tavsiyem ululemre itaat etsinler. Devletlerine sadakatten ayrılmasınlar.
– Efendim hipnoz seansımız bitmek üzere. Şu ses kayıtları meselesi vardı. Sıfırlama tapeleri. Hani mahdumununuz Bilal’e “Hepsini sıfırlayın!” diyordunuz ya… Onlar gerçek miydi?
– Gerçek olduğunu duymayan mı kaldı? Evet o tapeler benim Gezi’den sonraki travmamdır. Bitmiştim o gece. Ama görünene bakmayın. İşin arkasında başka şeyler vardı. Senin cemaat dediklerini bitirmem için son uyarıydı. Ama çok ağırdı. İşi savsakladığımı sandılar.
– Uyarıyı yapan kim efendim?
– Biz kimin adasındayız?
– Birleşik Krallık Virgin Adaları
– İşte anla artık. Benim 227 milyar dolarım kimin elinde rehin? 15 Temmuz’da hangi ülkeden destek gördüm? Sadece hangi ülkenin istihbaratı beni doğruladı? Yalnızca hangi ülkenin elçisi darbeyi kınadı? Bazen gazete ve dergileriyle de desteklerler.
– Evet yalnızca İngiliz elçisi sizi desteklemişti. Şimdi terfi aldı, dış istihbarat M16’ya gitti.. Peki onları dinlemeseniz ne olurdu?
– Ne olacağı belli. Parama çökerlerdi. Önüme savaş suçları dosyası koydular. Karadziç gibi Lahey’de yargılanır hapiste sürünüyor olurdum.
– Asıl amaçları ne?
– IŞID ve benzerleri dışında dini oluşum istemiyorlar. İslam ve barış bir arada anılsın istemiyorlar. Şiddete bulaşmamış Sünni hareketleri Hrisyanlığa karşı büyük tehdit olarak görüyorlar.
– Siz de mi aynı kanaattesiniz?
– Hayır ben siyasetçiyim. Siyasetin kurallarına tabiyim. Siyasette başarının sırrı her şeyi araç olarak kullanabilmektedir. Oyunu kuralına göre oynuyorum. Benimle dalga geçerler, demokrasiye araç dedim diye. Benim siyaset için kullanmadığım bir araç mı var?
– Sizin troller Abdullah Gül’e ‘majestelerinin valisi’ diyordu ama asıl majeste sizmişsiniz! Çok ilginç! Son bir soruyla bitireyim. Tapelerde bahsedilen Sümeyye ve Bilal’in sıfırladığı, Berat’ın kağıt imha makinesi peşinde koştuğu gün Kısıklı’da kaç lira vardı?
– Tam bilmiyorum. 2 milyar dolardan fazlaydı. Aslında altı ayda bir sıfırlarız. İhmal oldu o dönem. Çoğunu önceki gece Binali’ye aldırmıştım. Kalanları bizim çocuklar götürdü.
– Efendim sorması ayıp o para ne parasıydı? İslam davası için falan?
– Güldürme! Benim öyle bir davam olsa başta Yemen’e ve diğer fakir ülkelere yardıma koşarım. Ben siyasetçiyim.
– Rüşvet veya komisyon değildi ama?
– Gerçekçi olmak lazım. Bizim milli ve yerli bir geleneğimiz var. Atalarımız ne der: “Bal tutan parmağını yalar.” Bizimki o hesap. Neticede lokantada bile hizmeti beğenince bahşiş verirsin. Biz halka hizmet götürüyoruz. İçlerinden kopuyorsa “verme” mi diyelim?
– Ama bir ses kaydında vermeyeni kucağınıza oturtmaktan bahsediyorsunuz.
Neylersin öyle tipler de var. Nezaketten anlamaz, hizmet bedeli bilmez, görgüsüz tipler. Onların anladığı dil bu. Adama milyar dolarlık iş icat ediyorsun birkaç milyon için vıdı vıdı ediyor. Rüşvet değil ki bu? Gönüllü veriyor. Hediye. Biz ekip olarak böyle çalışıyoruz. Başarı ve motivasyonumuzun motoru budur. Ne der atalarımız “Yüz verme arsız olur, az verme hırsız olur.” Bu komisyonlar az olursa beni ve arkadaşlarımı hırsız ederler. Allah korusun.
– Sayın cumhurbaşkanı seans bitti. Şimdi uyanacaksınız. Adalet, özgürlük falan desem çok zor. Başka, güçlü bir uyarıcı deneyeceğim.
– Tamam
Kısıklı villaları, Çatalca villaları, Urla villaları, Marmaris yazlık saray, Ahlat yazlık Saray ve Beştepe saray…
– Evet oldu
———————
– Nasıl oldu hipnoza girebildim mi?
– Evet sayın cumhurbaşkanım, tam bir saattir hipnozdaydınız.
– Halla halla. Hiç fark etmedim.
– Efendim çok güzel bir mülakat oldu. Her şeyi açık seçik konuştuk. Ağzınızdan çıkan her cümle ayrı bir manşet olur.
– Yani normalde dediklerimden farklı şeyler mi söyledim?
– Evet, “ölene kadar Külliye’deyim, orayı kimseye bırakmam” falan dediniz.
– Tövbe tövbe. Nasıl saçmalamışım öyle! Bizler fani insanlarız. Orası millete ait. Bugün acizane ben varım. Yarın milletim kimi uygun gördüyse o.
– Evet haklısınız.
– Önceki gündü, Metropol anket yayınladı. Yine yüzde 50 görev onayı almışım halktan. Yani halk arkamda. Destek olmayın diyemem ki!
– O zaman Allah, işimizi millete bırakmasın! İnayetiyle Kendi kurtarsın yoksa 2071’e kadar işimiz var!
[Veysel Ayhan] 15.8.2020 [TR724]
– Efendim söz buraya gelmişken şu 15 Temmuz’u açıkça bir anlatsanız. Gerçekte ne zaman öğrendiniz darbe olacağını?
– Komik olma, insan kendi yaptığı işin zamanını mı öğrenir?
– Nasıl anlamadım!
– Bak şimdi, siz cemaat diyorsunuz. Bunlar laf dinlemez insanlar. Bana biat etmediler. Poliste çoklardı. Askerde varlardı. Ben, bana biat etmeyenden korkarım. İnanmayacaksın belki ben 15 Temmuz akşamına kadar yıllarca rahat uyku uyumadım. “Ya bir darbe yaparlarsa”, “Ya Kemalistlerle ortaklık yapar bana saldırılarsa”, “Ya beni öldürürlerse…” Kâbuslarla sabahladım. Ter içinde yatağımdan sıçradım. 2007’de Dolmabahçe’de Büyükanıt’la anlaştım. Bunları bitirme sözü verdim. Ama yine de güvende olamadım. Düşün yanımdaki yaverlerim onların elemanı çıktı. İsteseler elli defa öldürürlerdi. Neyse ki 15 Temmuz oldu.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
– Yani 15 Temmuz’dan bilginiz vardı.
– Hala anlamadın. İşi zaten ben organize ettim. Başka türlü nasıl bunları devletten kazıyabilirdim? Şimdi rahat rahat uyuyabiliyorsam 15 Temmuz sayesinde.
– Peki, nasıl gerçekleşti bu iş? Binali Yıldırım “Hoşuma gitmeyen proje 15 Temmuz” demişti.
– Binali de ayrı bir vaka. Kimi Başbakan yapsam kendini gerçekten başbakan sanıyor. “Bana niye haber vermediniz” diye sitem ediyor. İyi tahsilatçı olmasa onu çoktan sallardım bir kenara.
– Yani zamanın Başbakan Binali Yıldırım bile bilmiyordu.
– Elbette. Böyle şeyler söylenmez ki! Neler olacağını Erol Olçok’a az çıtlattım. Torba değil ki büzesin gitmiş twit atmış. Çok sinirlendim. Ama hikâye çok önce başladı.
– 2015’in Kasım’ında basit bir plan yaptık. Bizim Hakan Fidan cümle aleme “Hulusi darbe yapacak” diye dedikodu yaydı. Bakma şimdi insanların böyle darbe karşıtlığı yaptıklarına. Herkes çok sevindi buna. Düşman çok, ne yaparsın! İnsanın hoşuna giden yalana inanması kolay oluyor. Başka da haberler yaydık: “Binlerce subayı emekli edeceğiz, yüzlercesini katledeceğiz” diye. Haberlerle ortamı hazırladık. Hulusi, cemaatçilerle bizzat görüştü. “Bak ben darbe yapacağım ayağıma dolaşmayın.” dedi. Bazıları ona “Biz darbeye karşıyız”, kimisi “Biz destek olmayız ama engel de olmayız.” demiş. Pensilvanya, o gece adamlarını uzak tuttu. Komik ama o gece gerçekten darbe oluyor diye beni korudular! Ama bazı saf tipler boş havuza atladı. Hakan’ın devşirdikleri de var sanırım. Tabii Hakan akıllı çocuk. O gece onlarla kesin irtibatlı olanları Akıncı’ya davet ettirdi. Saf saf gelmişler. İyi ki bunu akıl etti. Yoksa darbeyle bunların bağını nasıl kurardık? Adam gibi başka bir delil bulsak Amerika’ya gönderirdik.
-Efendim Hulusi Akar sizin adamınız mıydı? Abdullah Gül’e yakın biliyorduk?
– Gül’ün adamıydı. Hakan da Gül’ün adamıydı. Ama geleceğin bende olduğunu gördüler. Hulusi de akıllıdır. Ben insanları kendisiyle değil tüm ailesiyle hatta akrabalarıyla bağlarım. Bana çalışıp da bir yakını boşta kimse bulamazsın. Bu işe bakan birimimim var Külliye’de. Tek tek herkesi aile boyu inceler. Kimin ne ihtiyacı var bakar, çözer. Bana biat edenin yedi sülalesi ihya olur. O sebeple de ben atmadan kimse ayrılamaz.
– Evet sizin ayırdıklarınız da uslu uslu oturuyor.
– Hiç ummazsın ama herkeste para zaafı vardır. Bak Köksal Toptan, Cemil Çiçek, Faruk Çelik, Mevlüt Uysal, Bülent Arınç hepsi üç kuruş extra maaşa tav olup Saray’a bankamatik memuru oldu.
– Onlar sizin istişare ekibiniz değil mi?
– Güldürme beni!
– Konumuza dönelim. O halde 15 Temmuz başarılı bir operasyon oldu.
– Çok fazla açık verdik. Görmedi kimse. Kurcalayanı içeri aldırdım. Medya peşine düşemeyince gayet başarılı bir tablo oluştu. Yaptıklarımla gurur duyuyorum.
– Hikâyenin özü bu yani!
– Evet bu. Unutma MİT’in içinde olmadığı bir darbe olmaz. MİT ya bizzat yapar veya tuzağını kurar.
– Hakan Fidan işin içinde yani.
– Ne demek! Baş aktör oydu. Onsuz yapamazdık. Darbe girişimi sonrası MİT müsteşarı görevden alınmıyorsa bu ne demektir?
– İçişleri bakanı Efkan Ala’nın o geceden sonra yıldızı söndü. Ona ne oldu?
– 15 Temmuz’u ona da haber vermedik. İçerlenmiş. Sonuçta elinde 280 binlik bir polis teşkilatı var. Biz tabi halkın askerin önüne çıkmasını istedik. Polisin değil. Af buyur o dangalak gerçek darbe sanmış. Soluğu Gürcistan sınırında almış. Polisi harekete geçirmeye kalktı. Neredeyse iş bozuluyordu. Sonra dikiş tutmadı.
– Ama 250 insan öldü.
– Ülkenin beka sorunu varken 250 ne ki! Ben aslında üç bin, beş bin dedim ama sokağa çıkan askerler pısırık çıktı. Bizim Sadatçılar beceriksiz ve korkak davrandı. Sadece Suriye’den getirdiklerimiz profesyonelce savaştı. Köprüde onlar vardı. Az şehit oldu ama yine de aynı sonucu aldık. Devleti temizledik. Şimdi herkes benim elime bakıyor.
– Ama elinizde bir şey kalmadı. Ekonomi çöktü.
– Ekonomi çökmez merak etme. Şimdi Yunanistan’la it dalaşına başladık. Sonra göçmen kozu var. Avrupa isterse yardım etmesin! Ayrıca ekonomi batsa ne olur ki! Rus halkı bizden daha iyi hayat şartlarında değil. Orta Asya milletleri kötü mü yaşıyor? Medyanın dilini bağlarsan halk da susar. 2001’de Başbakanlığın önünde yazarkasa atıldı diye kriz çıkmıştı. Şimdi belki 10 kişi fakirlikten kendini yaktı haber bile olmadı. İyice dibe vurursak kapatırız sınırları işimize bakarız. Esnaf ve sanayicileri görüyor musun? Hepsi elime bakıyor. En büyük sanayiciler yüzüme “Ne büyük bir ekonomist” olduğumu söylüyor. İçlerinden küfrediyorlar ama umurumda değil.
– İzninizle başka bir konuya geçeyim. Muharrem İnce meselesi nedir? 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimi gecesi neler oldu? Kendisi tek kelime etmiyor. “Adam kazandı” dedi aylarca kayboldu.
– O gece de aslında çok kolay oldu. Yine Hakan çözdü olayı. Biz tabi sandıkların gidişatını gördük. Muharrem, en az dört puan önde gidiyordu. Hakan ona enlemesine yırtık bir fotoğraf gönderdi. Aile fotoğrafı. Akıllı adam mesajı aldı. Üzülmesin diye “Bu seçimi boş ver bir dahaki dönem sana bırakacağım.” dedim. İnandı. Şimdi bak piyasaya çıkıyor.
– Yani seçimi kazanırsa Cumhurbaşkanı olacak mı?
– Mümkün mü öyle bir şey. Aday olsun ama. Üç aday iyidir!
– Peki efendim KHKlılar sorunu var. Hapisteki bebekler, kadınlar… Bunlar yasalara aykırı olmasına rağmen hapisteler. Hatta cezası bitenler var, tahliye edilmiyor…
– Kendi inatçılıklarından. Kendi suçları. Ben ne dedim, “Pişman olun”, “Bize gelin”. “Beni dinleyin.” Bunlar ne yaptı? Bildiklerini okumaya devam etti. Ben sürekli cezaevlerinden bilgi, alıyorum. A haber seyretmiyorlar. Sabah, Yeni Şafak okumuyorlar. Ben ne yapayım. Vermişler kendilerini Kur’an okumaya, namaza, kitaba. Ben devleti tanımayana, bana biat etmeyene nasıl şefkat göstereyim. Bükemediğin eli öpeceksin. Elimi öpmüyorlar. Çıkanlar da kaldıkları yerden devam ediyor. Sadece yüzde ikisi veya üçü pişman oldu. Bilgi veriyor. Para da sökmedi. O çulsuz polis müdürleri milyon dolarları itti. Daha geçen yurt dışında en meşhurlarından birine haber gönderdim. “Gel, üç beş kelime et, bunlara terörist de, tüm malvarlığını iade edeyim.” dedim. “Ben şerefsiz miyim” diye cevap vermiş. Külliye’de böyle tek bir sadık adamım yok. Acı gerçek bu! Kahroluyorum bu duruma. Ayağımın teklediği gün hepsi arkadan hançerler. Berat, arkamdan sürekli konuşuyor; küfrediyor, Süleyman kuyumu kazıyor ama fark etmediğimi sanıyor,; Hakan sinsi sinsi kendini, yerime hazırlıyor.
– Peki efendim. Devlet elinizde. Çatı davası açtınız. Yüzlerce önde geleni yargıladınız. Hepsine casus dediniz. Banka hesaplarını incelediniz. Yurtdışı bağlantılar ve yüklü hesaplar bulabildiniz mi?
– Maalesef nasıl bir şeyse hepsi birbirinden züğürt.
– Yani onlarca üniversite, binlerce okul, yüzlerce şirket, holding var ama kimse hesabına bir şeyler aktarmamış?
– Bulamadılar.
– Efendim az sonra hipnoz seansını bitireceğim. Son bir şey sorayım. Hapiste 860 bebek var. Yasalara aykırı şekilde tutuluyorlar. Hamile kadınlar, hapishanede ölüme terkedilen hastalar… Bir gün bunların hesabı sorulur diye korktuğunuz oluyor mu?
– Ben dini konuları siyasi meselelere karıştırmıyorum. Siyasetin gereği bu. 80 milyonluk devlet idare ediyoruz. Kendi geleceğimizin ne önemi var! Burada devletiyle milletiyle bütünleşmiş bir kardeşleri var. Niye ona sahip çıkmıyorlar? Benim gönlüm geniş. Biat etsinler, beni kabul etsinler tahliye olsunlar.
– Uygurlu Müslümanlara yapılan korkunç zulümler hakkında şimdiye kadar tek bir kelime etmediniz?
– Yanlış hatırlıyorsun, ettim. 2015’te yılında Çin Halk Cumhuriyeti’ne gitmiş, Mevkidaşım Xi Jinping ile görüşmüş ve Doğu Türkistan İslami Hareketi’ni terör örgütü olarak kabul ettiğimi belirtmiştim. Devletler böyle şeyler yapar. Otoritesini sıkıntıya sokacak kitleleri yok eder. Beka sorunu olmasın diye. Ee bizim devlet de aynısını yapmadı mı? Alevi Kürtleri Dersim’de yakmadı mı? Ermenileri ve azınlıkları yok etmedi mi? Diyarbakır Cezaevi’nin bir amacı vardı. Binlerce Kürt köyü yakıldı. Bugüne gelelim. Şimdi benim polisim benim gardiyanım hapishanelerde on binlerce insana Uygurlardan daha beteri yapıyor. Çin’den bir eksiğimiz yok. Biz de güçlü devletiz. Daha ağırını yapıyoruz. Devlet idare etmek, dünya lideri olmak böyle bir şey.
– Mısırlı Esma için göz yaşı dökmüştünüz ama Uygurlu Kadriye için suskunsunuz?
– Benim sevgili Uygurlu kardeşlerime tavsiyem ululemre itaat etsinler. Devletlerine sadakatten ayrılmasınlar.
– Efendim hipnoz seansımız bitmek üzere. Şu ses kayıtları meselesi vardı. Sıfırlama tapeleri. Hani mahdumununuz Bilal’e “Hepsini sıfırlayın!” diyordunuz ya… Onlar gerçek miydi?
– Gerçek olduğunu duymayan mı kaldı? Evet o tapeler benim Gezi’den sonraki travmamdır. Bitmiştim o gece. Ama görünene bakmayın. İşin arkasında başka şeyler vardı. Senin cemaat dediklerini bitirmem için son uyarıydı. Ama çok ağırdı. İşi savsakladığımı sandılar.
– Uyarıyı yapan kim efendim?
– Biz kimin adasındayız?
– Birleşik Krallık Virgin Adaları
– İşte anla artık. Benim 227 milyar dolarım kimin elinde rehin? 15 Temmuz’da hangi ülkeden destek gördüm? Sadece hangi ülkenin istihbaratı beni doğruladı? Yalnızca hangi ülkenin elçisi darbeyi kınadı? Bazen gazete ve dergileriyle de desteklerler.
– Evet yalnızca İngiliz elçisi sizi desteklemişti. Şimdi terfi aldı, dış istihbarat M16’ya gitti.. Peki onları dinlemeseniz ne olurdu?
– Ne olacağı belli. Parama çökerlerdi. Önüme savaş suçları dosyası koydular. Karadziç gibi Lahey’de yargılanır hapiste sürünüyor olurdum.
– Asıl amaçları ne?
– IŞID ve benzerleri dışında dini oluşum istemiyorlar. İslam ve barış bir arada anılsın istemiyorlar. Şiddete bulaşmamış Sünni hareketleri Hrisyanlığa karşı büyük tehdit olarak görüyorlar.
– Siz de mi aynı kanaattesiniz?
– Hayır ben siyasetçiyim. Siyasetin kurallarına tabiyim. Siyasette başarının sırrı her şeyi araç olarak kullanabilmektedir. Oyunu kuralına göre oynuyorum. Benimle dalga geçerler, demokrasiye araç dedim diye. Benim siyaset için kullanmadığım bir araç mı var?
– Sizin troller Abdullah Gül’e ‘majestelerinin valisi’ diyordu ama asıl majeste sizmişsiniz! Çok ilginç! Son bir soruyla bitireyim. Tapelerde bahsedilen Sümeyye ve Bilal’in sıfırladığı, Berat’ın kağıt imha makinesi peşinde koştuğu gün Kısıklı’da kaç lira vardı?
– Tam bilmiyorum. 2 milyar dolardan fazlaydı. Aslında altı ayda bir sıfırlarız. İhmal oldu o dönem. Çoğunu önceki gece Binali’ye aldırmıştım. Kalanları bizim çocuklar götürdü.
– Efendim sorması ayıp o para ne parasıydı? İslam davası için falan?
– Güldürme! Benim öyle bir davam olsa başta Yemen’e ve diğer fakir ülkelere yardıma koşarım. Ben siyasetçiyim.
– Rüşvet veya komisyon değildi ama?
– Gerçekçi olmak lazım. Bizim milli ve yerli bir geleneğimiz var. Atalarımız ne der: “Bal tutan parmağını yalar.” Bizimki o hesap. Neticede lokantada bile hizmeti beğenince bahşiş verirsin. Biz halka hizmet götürüyoruz. İçlerinden kopuyorsa “verme” mi diyelim?
– Ama bir ses kaydında vermeyeni kucağınıza oturtmaktan bahsediyorsunuz.
Neylersin öyle tipler de var. Nezaketten anlamaz, hizmet bedeli bilmez, görgüsüz tipler. Onların anladığı dil bu. Adama milyar dolarlık iş icat ediyorsun birkaç milyon için vıdı vıdı ediyor. Rüşvet değil ki bu? Gönüllü veriyor. Hediye. Biz ekip olarak böyle çalışıyoruz. Başarı ve motivasyonumuzun motoru budur. Ne der atalarımız “Yüz verme arsız olur, az verme hırsız olur.” Bu komisyonlar az olursa beni ve arkadaşlarımı hırsız ederler. Allah korusun.
– Sayın cumhurbaşkanı seans bitti. Şimdi uyanacaksınız. Adalet, özgürlük falan desem çok zor. Başka, güçlü bir uyarıcı deneyeceğim.
– Tamam
Kısıklı villaları, Çatalca villaları, Urla villaları, Marmaris yazlık saray, Ahlat yazlık Saray ve Beştepe saray…
– Evet oldu
———————
– Nasıl oldu hipnoza girebildim mi?
– Evet sayın cumhurbaşkanım, tam bir saattir hipnozdaydınız.
– Halla halla. Hiç fark etmedim.
– Efendim çok güzel bir mülakat oldu. Her şeyi açık seçik konuştuk. Ağzınızdan çıkan her cümle ayrı bir manşet olur.
– Yani normalde dediklerimden farklı şeyler mi söyledim?
– Evet, “ölene kadar Külliye’deyim, orayı kimseye bırakmam” falan dediniz.
– Tövbe tövbe. Nasıl saçmalamışım öyle! Bizler fani insanlarız. Orası millete ait. Bugün acizane ben varım. Yarın milletim kimi uygun gördüyse o.
– Evet haklısınız.
– Önceki gündü, Metropol anket yayınladı. Yine yüzde 50 görev onayı almışım halktan. Yani halk arkamda. Destek olmayın diyemem ki!
– O zaman Allah, işimizi millete bırakmasın! İnayetiyle Kendi kurtarsın yoksa 2071’e kadar işimiz var!
[Veysel Ayhan] 15.8.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)