Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinde bulunan Nizamiye Külliyesi, Hicri yılbaşı olan Muharrem ayının ilk gününde Güney Afrika müslümanlarına yönelik “birlik ve kardeşlik yemeği” düzenledi.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın…” (Ali İmran Suresi 103) ayeti yazılı davetiyeyi alan beş yüzden fazla etkili Müslüman caminin geniş avlusunda bir araya geldi.
NİZAMİYE'DE TARİHİ BULUŞMA
TR724'ten Türkmen Terzi'nin haberine göre Sahraaltı Afrika’nın en büyük camii olarak bilinen Nizamiye’deki program ,Güney Afrika’nın yetiştirdiği Kıraat imamlarından Cape Town’lu Abdurrahman Sadien hocanın Kur’an tilaveti ile devam etti.
Programın hoşgeldiniz konuşmasını Nizamiye vakfı adına yapan konuşmacı, Güney Afrika Müslümanlarının 150 yıldan beri asimile olmadan Müslüman kimliklerini muhafaza ettiğini vurguladı.
Nizamiye Yöneticilerinden Talha Paya, “1862 tarihinde Güney Afrika’ya muallim ve müderris olarak gönderilen ve mezarı Cape Town’da bulunan Osmanlı Âlimi Ebubekir Efendi, Afrika’nın en uzak yerinde açtığı okul ve dini eğitimleriyle ülke Müslümanlarının birlik ve beraberliğine katkı sağlayan önemli hizmetler yapmıştı. Nizamiye’de son programı ile Ebu Bekir Efendi’nin mirasına sahip çıktığını gösterdi. Bizim adımlarımız her dönemde isanları birleştirmekten yanadır.” dedi.
ZİYARET EDENLERİN YÜZDE 80'İ GAYRİ MÜSLİMLER
Külliyenin halka ilişkiler sorumlusu ise, külliye bünyesinde yer alan okul, klinik, medrese ve kadın platformunun faaliyetlerini anlattı.
Nizamiye’yi ziyaret edenlerin yüzde 80’inin gayri müslimler olduğunun altını çizen yetkili, farklı inançtan insanların caminin mimarisi, özellikleri ve İslam dini hakkında bilgi sahibi olmak için külliyeyi ziyaret ettiklerini ifade etti.
Programın ana konuşmasını, Güney Afrika’da Alimler Birliği üyesi, Mevlana Abbas yaptı.
Geniş kesimlerce sevilen ve kabul gören Kanaat önderlerinden Şeyh Abbas, “Nizamiye’nin açılışını yedi yıl önce açılışı yapmıştık, daha dün gibiydi, yedi yılda çok büyük mesafeler alınmış, sunumda gördünüz, başkaları bu mesafeyi çok çok uzun zamanda alıyor.” dedi.
"KARDEŞLERİMİZE YARDIM EDECEK MİSİNİZ?"
“İnsanların en hayırlılarının insanlara hizmet edenler.” diyen Mevlana Abbas, “Bu Türk kardeşlerimize yardım edecek misiniz?” diye iki defa sordu ve katılımcılardan güçlü bir şekilde "Evet." cevabını aldı.
Müminlerin kardeş olduklarını söyleyen Şeyh Abbas, “Türk kardeşlerimize sahip çıkmamız gerekir.” sözleri ile duygularını dile getirdi.
Gauteng eyaleti ulaştırma eski bakanı Ismail Vadi, Nizamiye’nin kurulduğundan beri Güney Afrika Müslümanlarını biraraya getirdiğini söyledi.
Vadi, “Bugün bu cami avlusunda bizi bir araya getirenlerin çok uzaktan gelen Türk müslümanlar.” dedi.
Güney Afrika Milli eğitim eski bakan yardımcısı olan Enver Surty, sadece dini ilimlerin değil, aynı zamanda fenni ilimlerin de Allah’tan olduğuna vurgu yaparak, dini ve modern ilimleri beraber öğreten Hizmet Hareketi'nin eğitim yöntemini övdü.
MÜSLÜMANLARIN DAĞILMIŞ VAZİYETTE
Güney Afrika Dışişleri eski bakan yardımcısı olan, sürgünde iken kaçırılarak Güney Afrika’ya getirilen, apartayt (ırkçı rejim) rejiminde 15 yıl hapis yatan Ebrahim Ebrahim, bakanlığı zamanında bir çok İslam ülkesinde bulunduğunu, Müslümanların dağınık ve bölünmüş olduğunu gözlemlediğini belirtti.
Avluda bulunan farklı milletlerden oluşan müslümanların bir ve beraber olması gerektiğine değindi. İbrahim, aşırılık ile mücadelede din adamlarina düşen sorumluluklar, demokrasi ve demokratik değerlerin yaygınlaştırılması için yapılması gerekenleri dile getirdi.
Cape Town müslümanları adına kürsüye gelen Şeyh Ahmed Sadick da kardeşlik çağrısı yaparak, Hucurat sûresini çok sık okunup, hayata uygulanması gerektiğini ifade etti.
Port Elizabeth müslümanları adına kürsüye gelen Şeyh Şamil, Müslümaların negatif düşünceleri bir tarafa koyup, birlik berberlik içinde pozitif şeyler yapması gerektiği anlatan bir konuşma yaptı.
Ünlü radyocu Ashfaf Garda ise Cennet’in kadınların ayakları altında olduğunu ve kadınların toplum hayatındaki önemini vurguladı.
MAĞDURİYET SERGİSİ AÇILDI
Nizamiye’nin avlusuna kurulan sergiyi katılımcılar program öncesinde ve sonrasında gezme imkânı buldu. Tenkil Müzesi’nden resimlerin de olduğu sergide dünyanın bir çok yerinde Müslümanların çektikleri zulumlerin fotoğrafları da yer aldı.
Konuşmacıların Keşmir’de yaşananlardan dolayı çok üzgün olduklarını anlattıkları programda, Güney Afrika Müslümanlarını mağduriyet ve mazlumiyetleri anlatan resim sergisine yoğun ilgi gösterdi.
Faaliyete geçtiği 2012 yılından beri bünyesinde bulundurduğu okul, klinik, medrese, çarşı ve camisi faaliyetlere devam eden Nizamiye geçen Ramazan ayında, çevre bakanının ve farklı dinlerin temsilcilerinin hazır bulunduğu geniş katılımlı bir diyalog yemeğine ev sahipliği yapmıştı.
YATSI NAMAZI BİRLİKTE EDA EDİLDİ
Güney Afrika müslümanlarından alimler, kanaat önderleri, cemaat ve tarikat liderleri, Müslüman siyasetçiler, vakıf ve dernek temsilcileri, Müslüman medya mensupları ve sanatçılar, Müslüman akademisyen ve işadamlarının katılımıyla gerçekleşen program, akşam yemeğinden sonra davetlilerle beraber eda edilen yatsı namazınının ardından sona erdi.
[Samanyolu Haber] 2.9.2019
Haşim Kılıç'tan eleştiri bombardımanı
Ali Babacan'ın kuracağı yeni partide yer alacağı belirtilen Anayasa Mahkemesi'nin eski başkanı Haşim Kılıç, Milli Gazete’ye Adli Yıl’ın açılış gününde yayımlanmak üzeri bir mülakat verdi.
Görevde olduğu dönemdeki adli yıl açılış törenlerinde yaptığı konuşmalarla sürekli gündem olan Kılıç, bu kez Milli Gazete’den Hayrettin Dincelir’in sorularına verdiği cevaplarla gündemde.
“HARAM LOKMANIN GİRDİĞİ HER YER BOZULUR”
Kılıç önceki aylarda Rekabet Derneği'nin düzenlediği törende “Ne yazık ki ahlak ve maneviyat diye başlayan arkadaşlar şu an ne ahlak bıraktılar ne maneviyat.’’ sözlerini mülakatta daha da açtı.
“O gün Rekabet Derneği'nin bir ödül töreniydi. Doğrusu orada geniş bir açıklama yapmış değilim, ödül verilirken yapmış olduğum kısa bir konuşmanın sonucudur bu." diyen Kılıç, "İhale Kanunu'na bağlı olarak rekabetin nasıl gelişeceğine ilişkin bir arkadaşımızın yaptığı çalışma sebebiyle kendilerine ödülünü ben verdim." dedi.
Kılıç, "Yüzün üzerinde değişikliğe tabi tutulan bir kanununun rekabeti sağlamasının mümkün olmayacağını bu kadar değiştirilmesinin bir tek sebebi olabileceğini, o da daha rahat hareket edebilmek, daha rahat birilerine öncelik vermek, birilerine ayrıcalık tanıma amacıyla bu değişikliklerin yapıldığını ifade ettim." diye konuştu.
Ahlaki kuralların ve pozitif hukuk kurallarının ortadan kaldırıldığı bir yerde kontrolü sağlayacak hiçbir şey olmadığından bahsettiğini kaydeden Kılıç, "Ahlaki değerlerin bu dönemde erozyona uğraması, hemde insanların doğru, dürüst, kamu yararına uygun şekilde hareket etmesini sağlayacak pozitif kuralların ortadan kaldırılması, hepimizin kulağına gelen yolsuzluk olaylarının vahim boyutlara ulaşmasına sebep olmuştur.” dedi.
Bu sözleriyle toplumdaki bozulmaya da dikkat çeken Kılıç; “Haram lokmanın girdiği her yer bozulur. İşin özeti bu.” dedi.
“KONTROL SİSTEMLERİ YOK EDİLDİ”
Parlamenter sistemin değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı sisteminin getirilmesini de değerlendiren Kılıç şöyle konuştu: “Şüphesiz meclisin parlamenter sistemde sahip olduğu birtakım yetkileri ve kontrol sistemleri yok edildi. Meclisin, yürütme organını kontrol edecek, denetleyecek enstrümanları ortadan kalktı ve sıkıntılar da başladı. Bununla ilgili yeniden bir değişiklik ve sorunları çözmek üzere yeni projeler üretilmeye başladı. Hep beraber göreceğiz.”
“YAŞANAN ADALET VE ÖZGÜRLÜK KRİZİDİR”
Ekonomik krizle ilgili soruyu değerlendiren Kılıç’a göre bu sadece sonuç: “Bence şu anda Türkiye’de yaşanan krizin adını doğru koymak gerekir. Yaşanan 'adalet' ve 'özgürlük' krizidir. Türkiye bir adalet ve özgürlük krizi yaşıyorsa bunun doğal sonucu ekonomik krizdir. Ekonomik kriz bunlardan bağımsız olarak ortaya çıkmış bir nitelik arz etmiyor.
Belirttiğim krizlerin sonucunda ortaya çıkan bir ekonomik kriz var. Türkiye hem adalet yönünden yaşamış olduğumuz krizleri, hem de özellikle ifade özgürlüğü konusunda yaşadığımız krizleri aşabilirsek ekonominin düzelmemesi için bir sebep görmüyorum.
Çünkü bunlar aşıldığı takdirde hukuk güvenliğinin olduğu ülkeyle karşı karşıya kalacaksınız. Hukuk güvenliğinin olduğu yere para da gelir yatırımda gelir. Dolayısıyla para güvensiz alana asla gitmez. Türkiye’nin yaşadığı durum bu. Dolayısıyla bu krizleri aşmadan döviz, faiz vs. para politikalarıyla krizleri çözmenin mümkün olmayacağını hep beraber göreceğiz.”
OLAĞANÜSTÜ HAL KHK’LARININ DENETLENMESİ…
Kılıç, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) rejimine de tepki gösterdi ve denetimsiz ortamda her şeyin yapılabileceğini belirtti:
“Kanun Hükmünde Kararnameler, daha doğrusu ‘olağanüstü hal’ anayasal bir kurumdur. Dolayısıyla siyasi irade eğer olağanüstü bir halin gerekliliğine inanmış ve ilan etmiş ise yadırganacak çok fazla bir durum yok. Ancak buna yönelik eleştiriler yok mu var. Mesela, olağanüstü hal döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin denetlenemiyor olması, bence en büyük sorun.
Bunun denetime tabi tutulması lazım. Nitekim geçmişte Anayasa Mahkemesi verdiği bir kararda bunu denetleyebilir hale getirmişti. Ancak son olağanüstü halden sonra Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurularda olağanüstü hal kararnamelerinin denetlenemeyeceği noktasında bir karar ortaya çıktı. Bu nedenle işlemler denetim dışı kaldı.
Olağanüstü Hal'i düzenleyen anayasanın 15'inci maddesinde 'durumun gerekli kıldığı ölçüde' diye bir ifade var. Durumun gerekli kıldığı ölçü nedir? Bunu kim tayin edecek, kim belirleyecek ve bunun yeterli ya da yetersiz olduğunu kim tespit edecek? Sorun burada. Örnek veriyorum; mesela olağanüstü dönemde gözaltı süreleri 30 gündü . Bunu 60 gün de yapabilirlerdi.
Hatta 6 ay da yapabilirlerdi bunu denetleyen bir kurum yok. Dolayısıyla burada bu tür aşırılıkları denetleyebilecek bir denetim sisteminin de olması lazım. Anayasa Mahkemesi bunu aşabilirdi ama aşamadı. Belki anayasal bir değişiklikle öyle bir yolun açılmış olması gelecekte yaşanacak sıkıntıların da önünü kapatmış olur.”
KİM İKTİDARI ELE GEÇİRİRSE “BİZİM MAHALLENİN ÇOCUKLARI GELSİN” DİYOR
Türkiye’de temel sorunlardan birinin kimlik siyaseti olduğunu belirten Kılıç’a göre, bu durum liyakatle görevlendirmeyi ortadan kaldırıyor:
“Kim iktidarı ele geçirirse ‘bizim mahallenin çocukları’ gelsin diyor. Bizim mahallenin çocukları; yeterli ya da yetersiz veya liyakatli ya da liyakatsiz önemli değil. Yeter ki bizim mahallenin çocuğu olsun. Bu anlayış durumu maalesef bu hale getirdi. Oysa devlet yönetiminde iki unsur aranır; birisi liyakatli olmak diğeri de dürüst ve ahlaklı bir yapıya sahip olmaktır.
Eğer bu ikisi varsa, hangi düşünceye, hangi inanca hangi mezhebe hangi ırka mensup olduğu hiç önemli olmaz, olmamalı. Söylediğiniz anlamda bu ayrışmanın temel sebeplerinden birisi devlete kamu görevlisi alınırken yapılan sözlü sınavlardır.
Bu sözlü sınavlar bu ülkede kanayan bir yaradır. Bu mülakat sistemi söylediğimiz ‘bizim mahallenin çocukları olmalı.’ anlayışı için çok uygun bir alan. Dolayısıyla da sözlü sınav ve mülakatların kaldırılması lazım. Polisine, yargısına, askerine kim alınacaksa bunların iyi yapılmış bir yazılı sınavdan sonra alınması lazım.
Staj döneminde belirli sürelerde zaten bunları yetiştireceksiniz. Yetişme aşamasında o insanların, hukuk dışı bir durumları ortaya çıkarsa bu evrede sorunu çözebilirsiniz.
İşin başında daha bizim mahallenin çocuklarını oraya sokma adına, oraya doldurma adına bu elemeyi yaptığınız zaman; liyakatli, gerçekten deneyimli, birikimli o kadar çok insan dışarıda kalıyor ki; bunu hiçbir vicdan kabul etmez etmemeli.”
[Samanyolu Haber] 2.9.2019
Görevde olduğu dönemdeki adli yıl açılış törenlerinde yaptığı konuşmalarla sürekli gündem olan Kılıç, bu kez Milli Gazete’den Hayrettin Dincelir’in sorularına verdiği cevaplarla gündemde.
“HARAM LOKMANIN GİRDİĞİ HER YER BOZULUR”
Kılıç önceki aylarda Rekabet Derneği'nin düzenlediği törende “Ne yazık ki ahlak ve maneviyat diye başlayan arkadaşlar şu an ne ahlak bıraktılar ne maneviyat.’’ sözlerini mülakatta daha da açtı.
“O gün Rekabet Derneği'nin bir ödül töreniydi. Doğrusu orada geniş bir açıklama yapmış değilim, ödül verilirken yapmış olduğum kısa bir konuşmanın sonucudur bu." diyen Kılıç, "İhale Kanunu'na bağlı olarak rekabetin nasıl gelişeceğine ilişkin bir arkadaşımızın yaptığı çalışma sebebiyle kendilerine ödülünü ben verdim." dedi.
Kılıç, "Yüzün üzerinde değişikliğe tabi tutulan bir kanununun rekabeti sağlamasının mümkün olmayacağını bu kadar değiştirilmesinin bir tek sebebi olabileceğini, o da daha rahat hareket edebilmek, daha rahat birilerine öncelik vermek, birilerine ayrıcalık tanıma amacıyla bu değişikliklerin yapıldığını ifade ettim." diye konuştu.
Ahlaki kuralların ve pozitif hukuk kurallarının ortadan kaldırıldığı bir yerde kontrolü sağlayacak hiçbir şey olmadığından bahsettiğini kaydeden Kılıç, "Ahlaki değerlerin bu dönemde erozyona uğraması, hemde insanların doğru, dürüst, kamu yararına uygun şekilde hareket etmesini sağlayacak pozitif kuralların ortadan kaldırılması, hepimizin kulağına gelen yolsuzluk olaylarının vahim boyutlara ulaşmasına sebep olmuştur.” dedi.
Bu sözleriyle toplumdaki bozulmaya da dikkat çeken Kılıç; “Haram lokmanın girdiği her yer bozulur. İşin özeti bu.” dedi.
“KONTROL SİSTEMLERİ YOK EDİLDİ”
Parlamenter sistemin değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı sisteminin getirilmesini de değerlendiren Kılıç şöyle konuştu: “Şüphesiz meclisin parlamenter sistemde sahip olduğu birtakım yetkileri ve kontrol sistemleri yok edildi. Meclisin, yürütme organını kontrol edecek, denetleyecek enstrümanları ortadan kalktı ve sıkıntılar da başladı. Bununla ilgili yeniden bir değişiklik ve sorunları çözmek üzere yeni projeler üretilmeye başladı. Hep beraber göreceğiz.”
“YAŞANAN ADALET VE ÖZGÜRLÜK KRİZİDİR”
Ekonomik krizle ilgili soruyu değerlendiren Kılıç’a göre bu sadece sonuç: “Bence şu anda Türkiye’de yaşanan krizin adını doğru koymak gerekir. Yaşanan 'adalet' ve 'özgürlük' krizidir. Türkiye bir adalet ve özgürlük krizi yaşıyorsa bunun doğal sonucu ekonomik krizdir. Ekonomik kriz bunlardan bağımsız olarak ortaya çıkmış bir nitelik arz etmiyor.
Belirttiğim krizlerin sonucunda ortaya çıkan bir ekonomik kriz var. Türkiye hem adalet yönünden yaşamış olduğumuz krizleri, hem de özellikle ifade özgürlüğü konusunda yaşadığımız krizleri aşabilirsek ekonominin düzelmemesi için bir sebep görmüyorum.
Çünkü bunlar aşıldığı takdirde hukuk güvenliğinin olduğu ülkeyle karşı karşıya kalacaksınız. Hukuk güvenliğinin olduğu yere para da gelir yatırımda gelir. Dolayısıyla para güvensiz alana asla gitmez. Türkiye’nin yaşadığı durum bu. Dolayısıyla bu krizleri aşmadan döviz, faiz vs. para politikalarıyla krizleri çözmenin mümkün olmayacağını hep beraber göreceğiz.”
OLAĞANÜSTÜ HAL KHK’LARININ DENETLENMESİ…
Kılıç, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) rejimine de tepki gösterdi ve denetimsiz ortamda her şeyin yapılabileceğini belirtti:
“Kanun Hükmünde Kararnameler, daha doğrusu ‘olağanüstü hal’ anayasal bir kurumdur. Dolayısıyla siyasi irade eğer olağanüstü bir halin gerekliliğine inanmış ve ilan etmiş ise yadırganacak çok fazla bir durum yok. Ancak buna yönelik eleştiriler yok mu var. Mesela, olağanüstü hal döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin denetlenemiyor olması, bence en büyük sorun.
Bunun denetime tabi tutulması lazım. Nitekim geçmişte Anayasa Mahkemesi verdiği bir kararda bunu denetleyebilir hale getirmişti. Ancak son olağanüstü halden sonra Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurularda olağanüstü hal kararnamelerinin denetlenemeyeceği noktasında bir karar ortaya çıktı. Bu nedenle işlemler denetim dışı kaldı.
Olağanüstü Hal'i düzenleyen anayasanın 15'inci maddesinde 'durumun gerekli kıldığı ölçüde' diye bir ifade var. Durumun gerekli kıldığı ölçü nedir? Bunu kim tayin edecek, kim belirleyecek ve bunun yeterli ya da yetersiz olduğunu kim tespit edecek? Sorun burada. Örnek veriyorum; mesela olağanüstü dönemde gözaltı süreleri 30 gündü . Bunu 60 gün de yapabilirlerdi.
Hatta 6 ay da yapabilirlerdi bunu denetleyen bir kurum yok. Dolayısıyla burada bu tür aşırılıkları denetleyebilecek bir denetim sisteminin de olması lazım. Anayasa Mahkemesi bunu aşabilirdi ama aşamadı. Belki anayasal bir değişiklikle öyle bir yolun açılmış olması gelecekte yaşanacak sıkıntıların da önünü kapatmış olur.”
KİM İKTİDARI ELE GEÇİRİRSE “BİZİM MAHALLENİN ÇOCUKLARI GELSİN” DİYOR
Türkiye’de temel sorunlardan birinin kimlik siyaseti olduğunu belirten Kılıç’a göre, bu durum liyakatle görevlendirmeyi ortadan kaldırıyor:
“Kim iktidarı ele geçirirse ‘bizim mahallenin çocukları’ gelsin diyor. Bizim mahallenin çocukları; yeterli ya da yetersiz veya liyakatli ya da liyakatsiz önemli değil. Yeter ki bizim mahallenin çocuğu olsun. Bu anlayış durumu maalesef bu hale getirdi. Oysa devlet yönetiminde iki unsur aranır; birisi liyakatli olmak diğeri de dürüst ve ahlaklı bir yapıya sahip olmaktır.
Eğer bu ikisi varsa, hangi düşünceye, hangi inanca hangi mezhebe hangi ırka mensup olduğu hiç önemli olmaz, olmamalı. Söylediğiniz anlamda bu ayrışmanın temel sebeplerinden birisi devlete kamu görevlisi alınırken yapılan sözlü sınavlardır.
Bu sözlü sınavlar bu ülkede kanayan bir yaradır. Bu mülakat sistemi söylediğimiz ‘bizim mahallenin çocukları olmalı.’ anlayışı için çok uygun bir alan. Dolayısıyla da sözlü sınav ve mülakatların kaldırılması lazım. Polisine, yargısına, askerine kim alınacaksa bunların iyi yapılmış bir yazılı sınavdan sonra alınması lazım.
Staj döneminde belirli sürelerde zaten bunları yetiştireceksiniz. Yetişme aşamasında o insanların, hukuk dışı bir durumları ortaya çıkarsa bu evrede sorunu çözebilirsiniz.
İşin başında daha bizim mahallenin çocuklarını oraya sokma adına, oraya doldurma adına bu elemeyi yaptığınız zaman; liyakatli, gerçekten deneyimli, birikimli o kadar çok insan dışarıda kalıyor ki; bunu hiçbir vicdan kabul etmez etmemeli.”
[Samanyolu Haber] 2.9.2019
Türkiye örtbas etti, Lahey savcısı Mavi Marmara dosyasını yeniden açtı
Savcı Fatou Bensouda, 2014 yılında İsrail'in saldırılarının "yeteri kadar vahim olmadığı" gerekçesiyle başvuruyla ilgili takipsizlik kararı vermişti. Bensouda, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin saldırının incelenmesi yolunda yaptığı başvuruyla ilgili daha önceki takipsizlik kararını teyit etmişti.
Euronews'te yer alan habere göre savcının, 2 Aralık 2019 tarihine kadar yeni mütalasını açıklaması bekleniyor. İsrail'in yaptığı komando saldırısında 10 Türk vatandaşı hayatını kaybetmişti.
AKP KULLANDI SONRA ÖRTBAS ETTİ
2016 yılında İsrail ile Türkiye arasındaki Mavi Marmara krizini sonlandıran ve ilişkilerin normalleşmesinin önünü açan bir anlaşmaya imza atılmıştı. Bu anlaşmada daha sonra ortaya çıktığı şekilde iki ülke kamuoyundan da saklanan beş gizli madde vardı. Gizlenen maddeler, halihazırda İsrailli bir sivil toplum kuruluşu İsrail Hukuk Merkezi (Israel Law Center – ILC) tarafından Uluslararası Ceza Mahkemesine sunulmuş durumda. Kamuoyuna açıklanan altı maddenin yanı sıra şu beş madde Türkiye tarafında konuyu noktalıyor:
"YASAL İŞLEMLER SONLANDIRILACAK"
*Türk hükümeti, anayasadaki güçler ayrılığı sınırları içinde, filo olayıyla alakalı olarak Türkiye’de süren tüm ulusal yasal işlemlerin hızlı şekilde sonlandırılması için çalışacak. Her şekilde, anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, filo olayıyla ilgili Türkiye’de süren her yasal işlem, ulusal yetkili mahkemelerde sonlandırılacak.
*İsrail ve Türkiye, anlaşmanın yürürlüğe girmesinin ardından her bir ülkenin, kendi vatandaşları aleyhindeki suç duyurularını incelemek ve uygun olduğunda dava açmak için özel yargı yetkilerine sahip olması konusunda anlaşmıştır.
*Türkiye ve İsrail, kendilerine ait topraklardan birbirlerine karşı herhangi bir terörist ya da askeri faaliyete izin vermeyeceğini ya da yurt dışındaki bu tarz faaliyetleri desteklemeyeceğini beyan eder.
*İsrail, Türkiye ile Gazze şeridindeki nüfusun yararlanacağı projelerde iş birliği yapmaktan memnuniyet duyacaktır.
*İsrail ve Türkiye, 22 Mart 2013’de varılan uzlaşmanın, 28 Haziran 2016’da imzalanan anlaşmanın ve bu ekte belirtilen düzenlemelerin, filo olayı ve sonrasında ortaya çıkan gelişmeler ve sonuçlarıyla alakalı süren tüm sorunları kapsadığı ve hepsini sonlandırdığı kabul edilir.
ERDOĞAN 'GİDERKEN BANA MI SORDUNUZ' DEDİ
Mavi Marmara gemisinde bulunanların avukatları, 14 Mayıs 2013'te Komor devletinden aldığı yetkiyle İsrail'i Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) şikayet etmişti. Erdoğan'sa İHH'yı eleştirerek "Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten yardımı yaptık, yapıyoruz. Bunları da yaparken, gövde gösterisi olsun diye mi yapıyoruz?" demişti
[Samanyolu Haber] 2.9.2019
Euronews'te yer alan habere göre savcının, 2 Aralık 2019 tarihine kadar yeni mütalasını açıklaması bekleniyor. İsrail'in yaptığı komando saldırısında 10 Türk vatandaşı hayatını kaybetmişti.
AKP KULLANDI SONRA ÖRTBAS ETTİ
2016 yılında İsrail ile Türkiye arasındaki Mavi Marmara krizini sonlandıran ve ilişkilerin normalleşmesinin önünü açan bir anlaşmaya imza atılmıştı. Bu anlaşmada daha sonra ortaya çıktığı şekilde iki ülke kamuoyundan da saklanan beş gizli madde vardı. Gizlenen maddeler, halihazırda İsrailli bir sivil toplum kuruluşu İsrail Hukuk Merkezi (Israel Law Center – ILC) tarafından Uluslararası Ceza Mahkemesine sunulmuş durumda. Kamuoyuna açıklanan altı maddenin yanı sıra şu beş madde Türkiye tarafında konuyu noktalıyor:
"YASAL İŞLEMLER SONLANDIRILACAK"
*Türk hükümeti, anayasadaki güçler ayrılığı sınırları içinde, filo olayıyla alakalı olarak Türkiye’de süren tüm ulusal yasal işlemlerin hızlı şekilde sonlandırılması için çalışacak. Her şekilde, anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, filo olayıyla ilgili Türkiye’de süren her yasal işlem, ulusal yetkili mahkemelerde sonlandırılacak.
*İsrail ve Türkiye, anlaşmanın yürürlüğe girmesinin ardından her bir ülkenin, kendi vatandaşları aleyhindeki suç duyurularını incelemek ve uygun olduğunda dava açmak için özel yargı yetkilerine sahip olması konusunda anlaşmıştır.
*Türkiye ve İsrail, kendilerine ait topraklardan birbirlerine karşı herhangi bir terörist ya da askeri faaliyete izin vermeyeceğini ya da yurt dışındaki bu tarz faaliyetleri desteklemeyeceğini beyan eder.
*İsrail, Türkiye ile Gazze şeridindeki nüfusun yararlanacağı projelerde iş birliği yapmaktan memnuniyet duyacaktır.
*İsrail ve Türkiye, 22 Mart 2013’de varılan uzlaşmanın, 28 Haziran 2016’da imzalanan anlaşmanın ve bu ekte belirtilen düzenlemelerin, filo olayı ve sonrasında ortaya çıkan gelişmeler ve sonuçlarıyla alakalı süren tüm sorunları kapsadığı ve hepsini sonlandırdığı kabul edilir.
ERDOĞAN 'GİDERKEN BANA MI SORDUNUZ' DEDİ
Mavi Marmara gemisinde bulunanların avukatları, 14 Mayıs 2013'te Komor devletinden aldığı yetkiyle İsrail'i Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) şikayet etmişti. Erdoğan'sa İHH'yı eleştirerek "Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten yardımı yaptık, yapıyoruz. Bunları da yaparken, gövde gösterisi olsun diye mi yapıyoruz?" demişti
[Samanyolu Haber] 2.9.2019
Türkiye "slumpflasyon" çukurunda
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) bugün açıkladığı Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) verilerine göre fakirleşmeye devam ediyoruz.
Sık sık "Krizde en kötü geride kaldı. Dengelenme başladı." diyen Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ı kendisine bağlı TÜİK resmen tekzip etti.
YİNAL YAĞAN'IN ÖNLEMEYEN YÜKSELİŞİ
Albayrak, ekonomik kriz patlak verince enerji bakanı olduğu dönemde sağ kolu olarak bilinen ve TÜİK ile uzaktan yakından alakası olmayan Yinal Yağan'ı TÜİK'in başına getirmişti.
Yağan'ın TÜİK'in başına getirildiği mayıs ayından beri "resmi enflasyon rakamlarının sokaktaki enflasyonu aksettirmediğine" dair eleştiriler zirveye çıktı.
Yağan'ın başkanlık döneminde 2'nci defa milli gelir rakamları açıklandı. İkisinde de Türkiye küçüldü.
Milli gelir 2019 yılının nisan-mayıs-haziran aylarında bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 1,5 azaldı.
TÜRKİYE "SLUMPFLASYON" ÇUKURUNA DÜŞTÜ
Türkiye’de yıllık büyüme 2018 yılının son çeyreğinden itibaren üst üste üç çeyrektir geriliyor. GSYH 2018'in son üç ayında da yüzde 3, 2019'un ilk üç ayında yüzde 2,6 azalmıştı.
Büyümenin yerini küçülme alırken, son dokuz ayda enflasyon hızla yükseldi. Bu açıdan Türkiye "Slumpflasyon" çukuruna düştü.
FERT BAŞINA GELİR 8 BİN 806 DOLAR SEVİYESİNE İNDİ
TÜİK’in formül değişikliğine rağmen durdurulamayan daralma sebebiyle fert başına gelir 9 bin doların indi. 31 Haziran 2019 itibarıyla milli gelir 722 milyar dolara geriledi.
Fert başına gelir ise 8 bin 806 dolar seviyesine düştü. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin 2020 yılında fert başına geliri 13 bin dolar seviyesine çıkarmayı hedefliyordu.
Fert başına gelirin 2009 yılında 8 bin 980 dolar olduğu dikkate alındığında 2019 bitmeden 2009 yılındaki kriz rakamları bile geride kaldı.
Bir başka ifade ile Türkiye son 10 yılda kazandıklarını 2018 yılının ağustos ayında patlak veren krizde heba etmiş oldu.
İNŞAAT VE SANAYİ TOPARLANMADIKÇA
Krizden çıkış için bir umut ışığı da görünmüyor. 2019'un nisan-mayıs-haziran döneminde sadece tarım (yüzde 3,4) büyüdü.
Sanayi yüzde 2,7 ve inşaat yüzde 12,7 daraldı. Bir dönem büyümenin lokomotifi inşaat 2019'in ilk üç ayında yüzde 10'a yakın daralmıştı.
Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün katma değeri de yüzde 0,3 azaldı.
Takvim etkisinden arındırılmış milli gelir 2019 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 1,4 azaldı. Bu da gösteriyor ki iktisadi faaliyette toparlanma emaresi yok.
SERMAYE MUM GİBİ ERİYOR
En vahim tablo ise gayrisafi sabit sermaye teşekkülünün yüzde 22,8 azalması. Kur ve faiz artışı sermayeyi mum gibi eritiyor.
Bu da gösteriyor ki önümüzdeki dönemde yatırım yapmak istesek de sermaye bulmak mümkün olmayacak.
Türkiye çeyrekler itibarıyla üst üste üç dönemdir küçülüyor. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın ifadesi ile eksi büyüyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti krizin sebeplerini ortadan kaldırmak yerine sadece bütçe açığını artırma pahasına kamu harcamalarını (yüzde 3,4) artırıyor.
Bu şekilde ekonomiyi krizden çıkılacağını zanneden AKP hükümeti özel kesimin tüketim ve yatırım harcamalarını niçin azalttığı sorusuna cevap vermeden bir arpa boyu yol alamayacak.
[Samanyolu Haber] 2.9.2019
Sık sık "Krizde en kötü geride kaldı. Dengelenme başladı." diyen Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ı kendisine bağlı TÜİK resmen tekzip etti.
YİNAL YAĞAN'IN ÖNLEMEYEN YÜKSELİŞİ
Albayrak, ekonomik kriz patlak verince enerji bakanı olduğu dönemde sağ kolu olarak bilinen ve TÜİK ile uzaktan yakından alakası olmayan Yinal Yağan'ı TÜİK'in başına getirmişti.
Yağan'ın TÜİK'in başına getirildiği mayıs ayından beri "resmi enflasyon rakamlarının sokaktaki enflasyonu aksettirmediğine" dair eleştiriler zirveye çıktı.
Yağan'ın başkanlık döneminde 2'nci defa milli gelir rakamları açıklandı. İkisinde de Türkiye küçüldü.
Milli gelir 2019 yılının nisan-mayıs-haziran aylarında bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 1,5 azaldı.
TÜRKİYE "SLUMPFLASYON" ÇUKURUNA DÜŞTÜ
Türkiye’de yıllık büyüme 2018 yılının son çeyreğinden itibaren üst üste üç çeyrektir geriliyor. GSYH 2018'in son üç ayında da yüzde 3, 2019'un ilk üç ayında yüzde 2,6 azalmıştı.
Büyümenin yerini küçülme alırken, son dokuz ayda enflasyon hızla yükseldi. Bu açıdan Türkiye "Slumpflasyon" çukuruna düştü.
FERT BAŞINA GELİR 8 BİN 806 DOLAR SEVİYESİNE İNDİ
TÜİK’in formül değişikliğine rağmen durdurulamayan daralma sebebiyle fert başına gelir 9 bin doların indi. 31 Haziran 2019 itibarıyla milli gelir 722 milyar dolara geriledi.
Fert başına gelir ise 8 bin 806 dolar seviyesine düştü. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin 2020 yılında fert başına geliri 13 bin dolar seviyesine çıkarmayı hedefliyordu.
Fert başına gelirin 2009 yılında 8 bin 980 dolar olduğu dikkate alındığında 2019 bitmeden 2009 yılındaki kriz rakamları bile geride kaldı.
Bir başka ifade ile Türkiye son 10 yılda kazandıklarını 2018 yılının ağustos ayında patlak veren krizde heba etmiş oldu.
İNŞAAT VE SANAYİ TOPARLANMADIKÇA
Krizden çıkış için bir umut ışığı da görünmüyor. 2019'un nisan-mayıs-haziran döneminde sadece tarım (yüzde 3,4) büyüdü.
Sanayi yüzde 2,7 ve inşaat yüzde 12,7 daraldı. Bir dönem büyümenin lokomotifi inşaat 2019'in ilk üç ayında yüzde 10'a yakın daralmıştı.
Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün katma değeri de yüzde 0,3 azaldı.
Takvim etkisinden arındırılmış milli gelir 2019 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 1,4 azaldı. Bu da gösteriyor ki iktisadi faaliyette toparlanma emaresi yok.
SERMAYE MUM GİBİ ERİYOR
En vahim tablo ise gayrisafi sabit sermaye teşekkülünün yüzde 22,8 azalması. Kur ve faiz artışı sermayeyi mum gibi eritiyor.
Bu da gösteriyor ki önümüzdeki dönemde yatırım yapmak istesek de sermaye bulmak mümkün olmayacak.
Türkiye çeyrekler itibarıyla üst üste üç dönemdir küçülüyor. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın ifadesi ile eksi büyüyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti krizin sebeplerini ortadan kaldırmak yerine sadece bütçe açığını artırma pahasına kamu harcamalarını (yüzde 3,4) artırıyor.
Bu şekilde ekonomiyi krizden çıkılacağını zanneden AKP hükümeti özel kesimin tüketim ve yatırım harcamalarını niçin azalttığı sorusuna cevap vermeden bir arpa boyu yol alamayacak.
[Samanyolu Haber] 2.9.2019
Yaz mektubu [Can Bahadır Yüce]
Balkonda sırtımı güneşe vermiş, ağustos böceklerinin sesini, uzun sonyaz ikindisinin sessizliğini dinlerken yazıyorum size. Gerçi yaz mektubunu mevsim ortasında yazmalıydım—sizin oralarda güz yüzünü göstermeye başlar yakında. Bense yazın hemen bitmediği bir kentteyim. Açık havada sıcaktan bunalmadan yazabilmek için eylülü beklediğime göre kışa daha var demektir.
İşte en sevdiğiniz ay geldi (yıl on dokuz, eylülün bir’i)—eylülü bir yazınızla karşıladığım geçmiş güzlerden birini anımsadım. (Eskiden ‘güz’ yerine ‘sonbahar’ı yeğlerdim, E. B.’den sonra ‘güz’ü daha çok sever oldum. Şu çelimsiz sözcük de kısalığıyla, hüznü çağrıştıran ‘ü’, ‘z’ sesleriyle mevsime yakışıyor.) Sözünü ettiğim yazı şimdi hangi kitaptadır, unuttum. Hepsi aynı rafta dizili kitaplarınıza elim de gitmiyor. Galiba onları donmuş bir zamanda bırakmak, günün çiğlikleriyle kirletmemek istiyorum.
Biz burada uzun, kavurucu, pek de verimli olmayan bir yaz geçirdik. Zorunlu okumalardan, işlerden arta kalan vakitte okuyabildiklerim arasında hikâyesi bu kentte geçen bir roman da vardı. (James Agee’nin Ailede Bir Ölüm’ünü bütün zamanların en iyi romanlarından biri sayarmış Susan Sontag.) Demek ki epeydir okumaya niyetlendiğim romanla tanışmak için yazıldığı kente gelmem gerekiyormuş. Yıllar önce Tomris Uyar Türkçeye çevirmiş, belki hatırlarsınız. Yarım kalmış o romanın “Knoxville, Tennessee’deki yaz akşamlarından söz ediyoruz şimdi…” diye başlayan ilk birkaç sayfası, edebiyat tarihinde çocukluğa ilişkin en güzel pasajlardan biri bence, Proust’la yarışacak düzeyde bir ‘yakalanan zaman’ metni. O romana rastlarsanız koca bir yazı nasıl geçirdiğimizi az çok anlayacaksınız. Eski heyecanım olsa Agee’nin yaşadığı evi bulur, sokaklarda izini sürerdim.
Pek hatırlanacak bir yaz değildi, yine de mevsime zihnimde bazı işaretler koydum: Haziranın ilk günü odamdaydım, temmuzun son günü sıcağa rağmen balkonda… Ağustosun son günüyse güneyin o bitimsiz yollarında geçti. Ayın pembe-turuncu son gün batımını bir zamanlar Flannery O’Connor’ın dolaştığı yollardan seyrettim. (Her yaz bitiminde andığım dize: “Yazın son günü gibi kederli geçti yaz.”) Kendimce böyle küçük oyunlar oynarken bir yandan da sizin yazınızı düşünüyordum. Gündelik rutindeki şiirselliği asıl siz bulmuş olmalısınız. Bazen ayrıntılara işaret koymakta iyice ustalaştığınızı düşünüp gülümsüyorum. Ve her şeye rağmen olan bitene iyi tarafından bakmakta ısrar ediyorum. Bu uzun süren sessizlik, tam da istediğimiz şey değil miydi? Hele Thomas Bernhard’la baş başa saatler geçirmek ya da kasabalı yazar-çizerlere laf anlatmak zorunda olmamak, için için nasıl da mutlu ediyordur sizi.
Bir dizeyi değiştirerek söylersem, bu yaz da ağaçlara bakmakla geçti. Ama servilerin yerine artık güvercinağaçları, sarıçamlar, erguvanlar var. (Evet, tıpkı Boğaziçi’ndeymiş gibi erguvanlı sokaklarda yürüyorum bazen ve şairimin dizelerini mırıldanıyorum: “erguvanlar geçip gittiler bahçelerden / geriye sadece erguvanlar kaldı.”)
Yine de hep eski yazları özlüyorum. Bir daha geri gelmeyecek yazları: 1999 yazını, 2003 yazını… 2005 ilkyazını hatırlarsınız. O yaz başından iki şeyi unutmuyorum: Otel odasının baktığı gökdelenin Bartleby’yi hatırlatan kasvetli duvarını ve bir Arap kafesinde içtiğimiz çayın tadını… O zaman yabancı olan şimdi nasıl da tanıdık geliyor. (Sonradan şöyle bir dize yazmıştım: “Gittiğimiz yerlerin geçmişini özlerdik.”) Şimdi fark ediyorum da birlikte yazlar geçirmemişiz biz. Yaz aylarında çalışmış, mevsimi kaçırınca yazlardan konuşmuşuz. Sanki aylar parmaklarımızın arasından kayıp gitmiş.
Bu yüzden en çok yazın birlikte olamadığımıza üzülüyorum. Çocukken odalara hapsolanların yaşlandıkça yazlara düşkünleştiğini söylerdi şairim. Sizde galiba bunun tersi oluyor: Yaylalarda geçmiş çocukluk yazlarının ardından odalara hapsolmak… Ben de denizde geçen çocukluğun ardından bir korsan, hiç değilse bir gemici olup ömrümün kalanının da sularda geçeceğini sanırdım safça. Galiba deniz olmadan tam yaz duygusu da olmuyor. Ama alıştım, alışmışsınızdır: Deniz görmeden yaşayıp gidiyoruz işte…
Arada hayalini kurduğunuz o ‘yazıhane’yi bazen ben de düşlüyorum… (Rüyalarıma nedense ıhlamur kokan bir yolüstü kahvesi de giriyor. Anılarda izini bulamadığım bir imge.) Bir gün pipo tütünü kokan, mürekkep lekeli masaları olan o odada karşılıklı oturup bugünleri anacağımızdan nedense kuşkum yok. (Kör inanç mı, fantezi mi, teselli mi?) Belki ufak bir manzaramız da olur. Öğle yemeklerinde baktığımız ufacık, çimenli bir tümsek vardı, bilmem hatırlar mısınız? Onun ardında deniz ya da geniş kırlar olduğunu hayal etme oyunu oynardık. Oysa o dört-beş adımlık tümseğin az ötesinden kentin en çirkin caddelerinden birinin geçtiğini bilirdik. Şimdi de karşımdaki ağaçların arkasında deniz olduğunu düşlüyorum—dağların uzandığını bile bile.
Bunları yazarken burnuma çimen kokusu geliyor. Kavurucu sıcakların ardından sonyaz esintileri yeni yeni başlıyor… (Faulkner’ın yaşadığı kasabaya benziyor burası: eylül yaza dâhil.) Sol tarafımda açık mavi bir güney göğü uzayıp gidiyor. Masada bir karınca geziniyor. Hava durumu okyanustan anakaraya yaklaşan kasırgayı haber veriyor. Şimdi orada saat gece yarısına yakındır. Bir yazarın balkonda sigarasının dumanını karanlığa üfleyip sakalını sıvazladığını hayal ediyorum. Yazarın bir başka ülkedeki bir yaz ikindisini düşlediğini düşlüyorum.
Şu uzayıp giden sessizlik bize ne yapıyor? Bunu ancak bitince bileceğiz. Biz umutlu olmaya, insan kalmaya bakalım.
Burada yaz ahvali budur. Mektuplarım böyle, mevsimden mevsime… Dıranas’ın dizesini siz de seversiniz: “Geçiyorum mevsim gibi kapından.” Bu mektubu da öyle sayın.
Ne zamandır dilimdeki bir başka dize: “Uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada…” Kıtadan kıtaya, balkondan balkona—
Daima,
B.
[Can Bahadır Yüce] 2.9.2019 [Kronos.News]
İşte en sevdiğiniz ay geldi (yıl on dokuz, eylülün bir’i)—eylülü bir yazınızla karşıladığım geçmiş güzlerden birini anımsadım. (Eskiden ‘güz’ yerine ‘sonbahar’ı yeğlerdim, E. B.’den sonra ‘güz’ü daha çok sever oldum. Şu çelimsiz sözcük de kısalığıyla, hüznü çağrıştıran ‘ü’, ‘z’ sesleriyle mevsime yakışıyor.) Sözünü ettiğim yazı şimdi hangi kitaptadır, unuttum. Hepsi aynı rafta dizili kitaplarınıza elim de gitmiyor. Galiba onları donmuş bir zamanda bırakmak, günün çiğlikleriyle kirletmemek istiyorum.
Biz burada uzun, kavurucu, pek de verimli olmayan bir yaz geçirdik. Zorunlu okumalardan, işlerden arta kalan vakitte okuyabildiklerim arasında hikâyesi bu kentte geçen bir roman da vardı. (James Agee’nin Ailede Bir Ölüm’ünü bütün zamanların en iyi romanlarından biri sayarmış Susan Sontag.) Demek ki epeydir okumaya niyetlendiğim romanla tanışmak için yazıldığı kente gelmem gerekiyormuş. Yıllar önce Tomris Uyar Türkçeye çevirmiş, belki hatırlarsınız. Yarım kalmış o romanın “Knoxville, Tennessee’deki yaz akşamlarından söz ediyoruz şimdi…” diye başlayan ilk birkaç sayfası, edebiyat tarihinde çocukluğa ilişkin en güzel pasajlardan biri bence, Proust’la yarışacak düzeyde bir ‘yakalanan zaman’ metni. O romana rastlarsanız koca bir yazı nasıl geçirdiğimizi az çok anlayacaksınız. Eski heyecanım olsa Agee’nin yaşadığı evi bulur, sokaklarda izini sürerdim.
Pek hatırlanacak bir yaz değildi, yine de mevsime zihnimde bazı işaretler koydum: Haziranın ilk günü odamdaydım, temmuzun son günü sıcağa rağmen balkonda… Ağustosun son günüyse güneyin o bitimsiz yollarında geçti. Ayın pembe-turuncu son gün batımını bir zamanlar Flannery O’Connor’ın dolaştığı yollardan seyrettim. (Her yaz bitiminde andığım dize: “Yazın son günü gibi kederli geçti yaz.”) Kendimce böyle küçük oyunlar oynarken bir yandan da sizin yazınızı düşünüyordum. Gündelik rutindeki şiirselliği asıl siz bulmuş olmalısınız. Bazen ayrıntılara işaret koymakta iyice ustalaştığınızı düşünüp gülümsüyorum. Ve her şeye rağmen olan bitene iyi tarafından bakmakta ısrar ediyorum. Bu uzun süren sessizlik, tam da istediğimiz şey değil miydi? Hele Thomas Bernhard’la baş başa saatler geçirmek ya da kasabalı yazar-çizerlere laf anlatmak zorunda olmamak, için için nasıl da mutlu ediyordur sizi.
Bir dizeyi değiştirerek söylersem, bu yaz da ağaçlara bakmakla geçti. Ama servilerin yerine artık güvercinağaçları, sarıçamlar, erguvanlar var. (Evet, tıpkı Boğaziçi’ndeymiş gibi erguvanlı sokaklarda yürüyorum bazen ve şairimin dizelerini mırıldanıyorum: “erguvanlar geçip gittiler bahçelerden / geriye sadece erguvanlar kaldı.”)
Yine de hep eski yazları özlüyorum. Bir daha geri gelmeyecek yazları: 1999 yazını, 2003 yazını… 2005 ilkyazını hatırlarsınız. O yaz başından iki şeyi unutmuyorum: Otel odasının baktığı gökdelenin Bartleby’yi hatırlatan kasvetli duvarını ve bir Arap kafesinde içtiğimiz çayın tadını… O zaman yabancı olan şimdi nasıl da tanıdık geliyor. (Sonradan şöyle bir dize yazmıştım: “Gittiğimiz yerlerin geçmişini özlerdik.”) Şimdi fark ediyorum da birlikte yazlar geçirmemişiz biz. Yaz aylarında çalışmış, mevsimi kaçırınca yazlardan konuşmuşuz. Sanki aylar parmaklarımızın arasından kayıp gitmiş.
Bu yüzden en çok yazın birlikte olamadığımıza üzülüyorum. Çocukken odalara hapsolanların yaşlandıkça yazlara düşkünleştiğini söylerdi şairim. Sizde galiba bunun tersi oluyor: Yaylalarda geçmiş çocukluk yazlarının ardından odalara hapsolmak… Ben de denizde geçen çocukluğun ardından bir korsan, hiç değilse bir gemici olup ömrümün kalanının da sularda geçeceğini sanırdım safça. Galiba deniz olmadan tam yaz duygusu da olmuyor. Ama alıştım, alışmışsınızdır: Deniz görmeden yaşayıp gidiyoruz işte…
Arada hayalini kurduğunuz o ‘yazıhane’yi bazen ben de düşlüyorum… (Rüyalarıma nedense ıhlamur kokan bir yolüstü kahvesi de giriyor. Anılarda izini bulamadığım bir imge.) Bir gün pipo tütünü kokan, mürekkep lekeli masaları olan o odada karşılıklı oturup bugünleri anacağımızdan nedense kuşkum yok. (Kör inanç mı, fantezi mi, teselli mi?) Belki ufak bir manzaramız da olur. Öğle yemeklerinde baktığımız ufacık, çimenli bir tümsek vardı, bilmem hatırlar mısınız? Onun ardında deniz ya da geniş kırlar olduğunu hayal etme oyunu oynardık. Oysa o dört-beş adımlık tümseğin az ötesinden kentin en çirkin caddelerinden birinin geçtiğini bilirdik. Şimdi de karşımdaki ağaçların arkasında deniz olduğunu düşlüyorum—dağların uzandığını bile bile.
Bunları yazarken burnuma çimen kokusu geliyor. Kavurucu sıcakların ardından sonyaz esintileri yeni yeni başlıyor… (Faulkner’ın yaşadığı kasabaya benziyor burası: eylül yaza dâhil.) Sol tarafımda açık mavi bir güney göğü uzayıp gidiyor. Masada bir karınca geziniyor. Hava durumu okyanustan anakaraya yaklaşan kasırgayı haber veriyor. Şimdi orada saat gece yarısına yakındır. Bir yazarın balkonda sigarasının dumanını karanlığa üfleyip sakalını sıvazladığını hayal ediyorum. Yazarın bir başka ülkedeki bir yaz ikindisini düşlediğini düşlüyorum.
Şu uzayıp giden sessizlik bize ne yapıyor? Bunu ancak bitince bileceğiz. Biz umutlu olmaya, insan kalmaya bakalım.
Burada yaz ahvali budur. Mektuplarım böyle, mevsimden mevsime… Dıranas’ın dizesini siz de seversiniz: “Geçiyorum mevsim gibi kapından.” Bu mektubu da öyle sayın.
Ne zamandır dilimdeki bir başka dize: “Uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada…” Kıtadan kıtaya, balkondan balkona—
Daima,
B.
[Can Bahadır Yüce] 2.9.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
KHK’lı Kurmay Albay Ömer Guni hayata gözlerini yumdu [Cevheri Güven]
KHK’lı Kurmay Albay Ömer Guni, hayata gözlerini yumdu. Geride iki kız çocuğu ve KHK’lı bir eş bıraktı. İşte Guni’nin yaşadıkları…
BOLD – KHK’lılara yönelik sürdürülen toplumsal baskı ve sosyal ölüm politikaları bir can daha aldı. “Yaşadıklarımı kaldıramıyorum” diyen Jandarma Kurmay Albay Ömer Guni, geçirdiği kalp krizi sonrası hayatını kaybetti.
1996’lı Kurmay Albay olan Ömer Guni, 15 Temmuz’a kadar Jandarma Okullar Komutanlığında şube müdürü olarak görev yapıyordu.
15 TEMMUZ’DA ÜÇ AYLIK RAPORLA İZİNDEYDİ
15 Temmuz gerçekleştiğinde kalp sorunu nedeniyle üç ay sağlık raporu alan Albay Guni, izninin ilk ayının sonunda Kırıkkale’de babasının evindeyken 15 Temmuz’la karşılaştı.
Yakınlarının anlattığına göre o akşam kanepede uzanmış vaziyette dinlenirken televizyonda “darbe” bilgisinin geçmesiyle hasta haliyle ayağa fırladı ve “Ne oluyor” diye anlamaya çalıştı.
Kısa süre sonra Jandarma Genel Komutanlığından ihraç edilen Kurmay Albay Guni, 2017’de gözaltına alındı. 15 Temmuz sırasında hasta olduğu, raporlu olarak izinde ve Kırıkkale’de baba evinde bulunduğunu ispat etse de tutuklanarak cezaevine gönderildi.
8 ay cezaevinde kalan Guni’nin bu sürede sağlığı daha da kötüleşti. Durumunun ağırlaşması üzerine cezaevinde hayatını kaybedebileceği endişesiyle sağlık durumundan tahliye edildi.
EŞİ DE İHRAÇ EDİLDİ
Guni’nin sosyal hizmetler uzmanı olarak görev yapan eşi de bir süre sonra KHK’yla ihraç edildi. İki kız çocukları bulunan aile, ekonomik zorluklarla da başa çıkmak zorunda kaldılar.
CEZAEVİ SONRASI SAĞLIĞINI TOPARLAYAMADI
Cezaevinden çıktıktan sonra sağlığını toparlayamayan Guni’nin KHK’lı olması nedeniyle yaşadığı zorluklar sağlığını daha da kötü etkiledi.
Doktorlar kalbinin artık bittiğini ve nakil sırasına koyacaklarını belirttikten bir süre sonra Guni bu süreçte defalarca fenalaşarak hastaneye kaldırıldı.
Dün gece aniden kalp krizi geçiren ve hayata gözlerini yuman Guni, bugün öğle namazından sonra Kırıkkale Yenimahalle Mezarlığına defnedildi.
[Cevheri Güven] 2.9.2019 [BoldMedya.Com]
BOLD – KHK’lılara yönelik sürdürülen toplumsal baskı ve sosyal ölüm politikaları bir can daha aldı. “Yaşadıklarımı kaldıramıyorum” diyen Jandarma Kurmay Albay Ömer Guni, geçirdiği kalp krizi sonrası hayatını kaybetti.
1996’lı Kurmay Albay olan Ömer Guni, 15 Temmuz’a kadar Jandarma Okullar Komutanlığında şube müdürü olarak görev yapıyordu.
15 TEMMUZ’DA ÜÇ AYLIK RAPORLA İZİNDEYDİ
15 Temmuz gerçekleştiğinde kalp sorunu nedeniyle üç ay sağlık raporu alan Albay Guni, izninin ilk ayının sonunda Kırıkkale’de babasının evindeyken 15 Temmuz’la karşılaştı.
Yakınlarının anlattığına göre o akşam kanepede uzanmış vaziyette dinlenirken televizyonda “darbe” bilgisinin geçmesiyle hasta haliyle ayağa fırladı ve “Ne oluyor” diye anlamaya çalıştı.
Kısa süre sonra Jandarma Genel Komutanlığından ihraç edilen Kurmay Albay Guni, 2017’de gözaltına alındı. 15 Temmuz sırasında hasta olduğu, raporlu olarak izinde ve Kırıkkale’de baba evinde bulunduğunu ispat etse de tutuklanarak cezaevine gönderildi.
8 ay cezaevinde kalan Guni’nin bu sürede sağlığı daha da kötüleşti. Durumunun ağırlaşması üzerine cezaevinde hayatını kaybedebileceği endişesiyle sağlık durumundan tahliye edildi.
EŞİ DE İHRAÇ EDİLDİ
Guni’nin sosyal hizmetler uzmanı olarak görev yapan eşi de bir süre sonra KHK’yla ihraç edildi. İki kız çocukları bulunan aile, ekonomik zorluklarla da başa çıkmak zorunda kaldılar.
CEZAEVİ SONRASI SAĞLIĞINI TOPARLAYAMADI
Cezaevinden çıktıktan sonra sağlığını toparlayamayan Guni’nin KHK’lı olması nedeniyle yaşadığı zorluklar sağlığını daha da kötü etkiledi.
Doktorlar kalbinin artık bittiğini ve nakil sırasına koyacaklarını belirttikten bir süre sonra Guni bu süreçte defalarca fenalaşarak hastaneye kaldırıldı.
Dün gece aniden kalp krizi geçiren ve hayata gözlerini yuman Guni, bugün öğle namazından sonra Kırıkkale Yenimahalle Mezarlığına defnedildi.
[Cevheri Güven] 2.9.2019 [BoldMedya.Com]
Moskova'nın Ortadoğu'da Kürt Stratejisi: Rusya Kaldığı Yerden Devam [Arif Asalıoğlu]
Türkiye’nin güney sınırlarında, Suriye’de oluşturulmak istenen güvenli bölge hakkında, Ankara ve Washington arasında uzun süren müzakereler sonunda bir mutabakata varıldı. Fakat devamında gelişen olaylar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Moskova ziyaretine zorladı. En başından beri Suriye krizinde, bir çok konuda Moskova’nın yaklaşımları belirleyici yol oldu aslında. PYD ile Esad rejimi arasında uzlaşma sağlanıp sağlanamayacağı ve Kürtler’e tampon bölge imkanın tanınması gibi hayati gelişmeler Moskova üzerinden yapıldı.
Türkiye, Rusya’nın Kürt’lerle ve özellikle PYD ile yürüttüğü diplomasi trafiğinden rahatsız. Diğer taraftan Moskova ise Ankara’nın Kürt halklara tutumunu onaylamıyor. 10 Şubat 2016’de resmen açılan PYD’nin Moskova Temsilciliği Ankara’nın tepkisini çekmişti. Bunun üzerine Türkiye, Rusya ve İran ile ortaklaşa yürüttüğü ve 23 Ocak 2017’de ilk kez yapılan Astana görüşmeleri sürecinde PYD’yi veto ederek dışarıda bıraktı. Ancak Rusya, siyasi çözüm için Kürtleri de masaya getirmek maksadıyla Soçi’de başka bir toplantı düzenledi. Moskova’nın, 18 Kasım’daki Soçi toplantısına PYD heyetini davet etmek istemesi Türkiye’de sıkıntı yarattı. Ayrıca Soçi toplantısına PYD’nin yanı sıra Suriye Kürdistan Demokrat Partisi ve Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nden de temsilciler davet edildi.
Moskova’nın Kürt’lerle temasını gösteren açıklamalardan bir tanesi BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura'nın eski danışmanı ve Rusya Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Direktörü Vitaliy Naumkin’den gelmişti. Suriye Kürtlerini temsil eden heyetin Aralık 2018’de Moskova'yı ziyaret ettiğini Sputnik’e anlatan Naumkin, "Heyette YPG, öz savunma güçleri, Rojava özerk yönetimi ve Türk dostlarımızın terör örgütü olarak gördüğü PYD ile bağlantılı kişiler vardı. Rusya, onları terör örgütü olarak görmüyor" dedi. Vitaly Naumkin’in direktör olduğu Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü geçtiğimiz Ekim ayında 200. yılını kutladı. İki asırlık bu enstitüde yaklaşık 150 yıllık Kürdoloji kürsüsü bulunuyor. Kürdoloji bölümünün yayınladığı yüzlerce rapor ve yüzlerce kitap halen araştırmacılara çalışma imkanı sunmakta. Yani Rusya çok uzun süredir Kürt halkları üzerine didik didik bilimsel çalışmalar yapıyor.
‘Nihai Kararımız Şam’la Anlaşmak’
Prof. Naumkin’in açıklamalarını teyit edici olarak, Moskova'daki görüşmelerden dönüşte Reuters'e konuşan Suriyeli Kürt yetkili Badran Jia Kurd, 'yol haritası'nı paylaşırken "Nihai kararımız, Şam'la anlaşmaya varmaktır; ne pahasına olursa olsun, ABD itiraz etse bile bu yönde çalışacağız" dedi. Jia Kurd, Moskova'daki görüşmelerde Beşar Esad hükümetiyle anlaşmaya varmaya yönelik yol haritasını Rus diplomatlara sunduklarını belirtti. Rusların arabuluculuk yapmayı kabul ettiğinden de söz eden Suriyeli Kürt yetkili, ABD'nin çekilme planından bağımsız olarak, Suriye Devlet Başkanı Esad'la Rusya'nın arabuluculuğunda anlaşma yapmak istediklerini vurguladı.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in bu sene başında 23 Ocak’ta görüşmelerinden önce Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov tampon bölge planlarına ilişkin olarak, Türkiye dahil tüm tarafların menfaatlerinin gözetildiği bir anlaşmaya varılmasında ısrarcı olacaklarını söyleyerek “Kuşkusuz Türkiye dahil olmak üzere bölge ülkelerinin tümünün güvenlik çıkarları, varacağımız anlaşmaların birer parçası olacak. Ancak en iyi ve tek çözümün, bu toprakların Suriye hükümeti ve Suriye güvenlik güçleri ile idari yapılarının kontrolüne geçmesi olduğuna inanıyoruz" şeklinde ifade etti.
Gelişmeleri Kremlin memnuniyetle karşılıyor
Moskova sadece diplomasi diliyle değil, fiiliyatta yaptığı hamlelerle bölgede tarafını net olarak gösteriyor. Rusya, Ankara tarafından terör örgütü kabul edilen YPG/PKK elindeki Münbiç'in çevresinde bağımsız ve "ortak" devriye faaliyetlerinde bulunuyor mesela. Rus bayraklı zırhlı araçlar kullanan armalı askerlerin, ilçenin güneybatısındaki Arima beldesinin mahalleleri ve çevresinde devriye faaliyeti yürüttüğü görülüyor. Ortak devriye faaliyetinin planlanıp yönetildiği karakoldaki toplantıların yayınlanan görüntülerinde, karakolun dış duvarına asılan Rus bayrağı ile YPG ve YPJ'nin flamaları yan yana görülüyor. Başka bir gelişme de Kremlin Sözcüsü Peskov, YPG'nin denetiminde olan Menbiç'in kontrolünün Suriye hükümetine geçmesini onaylayıp onaylamadıkları sorusu karşısında, "Elbette onaylıyoruz. Kuşkusuz ki bu, Suriye'deki durumun istikrar kazanması bakımından olumlu bir adım" demişti.
Rus Dışişleri'nden Türkiye'nin, Suriye’ye yapmak istediği harekat hakkında bir uyarı açıklaması da gelmişti. Şam'da düzenlenen Rusya-Suriye 11. Hükümetlerarası Komisyon toplantısı kapsamında konuşan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov, "Suriye içindeki ve dışındaki Kürtler de dahil tüm taraflarla diyaloğu sürdürüyoruz. Tüm tarafları sağduyuya davet ediyoruz. En nihayetinde, diyalog ve siyasi metotların silahlı çatışma, savaş ve yıkımdan daha iyi olduğunu düşünüyoruz" ifadelerini kullandı.
Suriye'den giden petrollerin geliriyle IŞİD finanse ediliyor
Dikkat çeken önemli bir nüans ise Ankara ile Moskova’nın örtüşmeyen yaklaşımlarında makasın fazla açılması durumunda Rusya’nın uluslararası gündeme getirebileceği başka bilgilerin olması. Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov, Aralık ayında yabancı ülkelerin askeri ataşelerine verdiği brifingde, Rus istihbaratının düzenli olarak Suriye'nin doğusundan Türkiye ve Irak'a giden petrol konvoyları tespit ettiğini açıkladı. “Rus istihbaratı, Suriye'nin doğusundaki uluslararası koalisyon güçlerinin kontrol ettiği bölgelerden Türkiye ve Irak topraklarına giden, petrol tankerlerinden oluşan konvoyları düzenli olarak tespit ediyor" şeklinde açıklama yaptı. Gerasimov, petrol satışından elde edilen gelirin IŞİD militanlarının finansmanında kullanıldığını vurguladı.
Mahabad’dan Şam’a Rusya ve Kürtler
Aslında Rusya’nın hiçbir zaman PYD-YPG ile ilişkisi kopuk değildi ve DEAŞ’a karşı mücadele yürüten PYD-YPG’li Kürt grubunu sürekli destekledi. Rusya, Kürt konusuna uzun zamandır kayıtsız kalmayan ülkelerden birisi. Bu ilgi İkinci dünya savaşının hemen sonraki yıllarında daha da arttı. Başbakanlık, Dış istihbarat başkanlığı gibi bir çok devlet kademesinde görev yapan Yevgeni Primakov’un günlüklerinde Kürt halklarla Rusya’nın ilgisini kapsamlı şekilde görmekteyiz.
Bahsi geçen günlüklerinde Primakov, mesela Kuzey Irak Kürdistan bölgesine onlarca kez yaptığı gizli-açık ziyaretleri kaleme almış… ''İkinci Dünya Savaşı döneminde İran topraklarında kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti'nin Savunma Bakanı Molla Mustafa Barzani olmuştu. Savaş bitince ve Sovyet askerleri İran'dan çekilince Cumhuriyet dağılmıştı. Barzani büyük ölçüde Barzan aşiretinden olan 500 savaşçıyla Iran'dan SSCB sınırını geçerek sığınma talep etti. Kürt savaşçıları silahsızlandırılarak bazıları Azerbaycan'a bazıları da Orta Asya'ya yerleştiler. Barzani Mamedov soyadıyla SSCB'ye yerleşti ve orada yaşadı. Onların SSCB'de bulunması afişe edilmemişti. Sovyetler Birliği'nde tam on iki yıl yaşamışlardı. 1958'de Irak devrimi gerçekleşince Barzani Irak'a dönmüştü. Yeni iktidar, Kürtlerle birliğin önemini göz önünde bulundurarak Barzani'yi Irak Cumhuriyetinin Başkan yardımcılığı görevine atamıştı. Fakat ilişkiler yeniden bozulmuştu ve Barzani Irak'ın kuzeyine gitmişti. Bağdat ve Kürtler arasında kanlı savaş devam etmişti.
16 Aralık 1966'da Başkan Arif’le bir görüşmem oldu. En güncel sorun olarak Kuzey Irak'ın normalleştirilmesini görüyordu. Onun sözlerine dayanarak Kürtlerin yaşadığı bölgeyi Irak'ın bölünmez parçası olarak gördüğümüzden bahsettim… Sonra Kuzey Irak kısmına gitmek istediğimi ekledim ve hazırlanan imkanlarla bana yardımcı oldu. Zırhlı araçlarla Barzani'nin kışlık karargâhına yola çıktık. Tehlikeli geçitlerden, dağlardan zor bir yolculuk yaparak Kürt bölgesine gelmiştik. Bu bölge Molla Mustafa Barzani'nın Kürt birliklerinin kontrolü altında tutulmaktaydı… Barzani beni iki oğlu İdris ve Mesud'la karşılamıştı. On yedi yaşındaki Mesud radyo istasyonu başkanıydı. Barzani'nin oğullarına birer küçük hediye getirmiştim: Sovyet yapımı kol saati "Polet". Molla Mustafa Barzani beni büyük bir sevinçle karşılamıştı. Küçük yeraltı sığınağına davet etmişti… Tedbire uygun olarak gerçek görüşme gece gerçekleşmişti. Beni iki Kürt uyandırarak diğer sığınağa götürmüşlerdi. Barzani bana sarılarak: "Sovyetler Birliği babamdır" demişti. Ayrıca Barzani barış anlaşmasına olumlu bakmakta olduğunu ama Bağdat'a güvenmediğini söylemişti… ilerleyen zamanda, Moskova'da, benim için Pravda gazetesi muhabiri olarak Irak Kürt bölgesi ziyaretlerine devam etme kararı verilmiş. Böylece ben Kuzey Irak'ta Kürtlerin yaşadığı bölgeye başka ziyaretlere gitmiştim’''
Rusya kaldığı yerden…
20. yüzyılın ortasında Orta Doğu büyük bir değişim geçirdi. Değişimin temel itici gücünü, bölge ülkeleri dışında oluşan gelişmelerin etkisi altında kalması, global seviyede Sovyetler Birliği'nin ve ABD'nin arasındaki gerginliğin artması, Araplar ve İsrail arasında ihtilafların büyümesi gibi nedenler oluşturmaktaydı. 1960-70'li yıllarda SSCB'nin, devrimci Kürt ya da Arap milliyetçilerini o dönemde Sovyet ideologların istediği tarzda sosyalist değerlere çekmeye çalışması birçok objektif ve subjektif nedenlerden dolayı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Birçok açıdan Rusya’ya dost ülkelerin sömürge sonrası "sosyalist safhası" gerçekleşmemişti. Yavaş yavaş sömürge sonrası ihtilal romantizmi de yok olmuştu. Ama 2000 yılların başından itibaren Putin idaresindeki Rusya, yarım kalan bazı bölgesel dengeleme çalışmalarını çok başarılı diplomasiyle tamamlamış oluyor. Moskova enerji ilişkileri, silah ticareti ve ticari-ekonomik ilişkiler yoluyla Ortadoğu’da yeniden nüfuzunu yaymaya çalışıyor. Bu stratejiyi tek kutuplu dünya karşıtlığı ile besleyen Rusya, haliyle bunun ticari-ekonomik ve politik getirilerini de sonuna kadar kullanmak istiyor.
[Arif Asalıoğlu] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
Türkiye, Rusya’nın Kürt’lerle ve özellikle PYD ile yürüttüğü diplomasi trafiğinden rahatsız. Diğer taraftan Moskova ise Ankara’nın Kürt halklara tutumunu onaylamıyor. 10 Şubat 2016’de resmen açılan PYD’nin Moskova Temsilciliği Ankara’nın tepkisini çekmişti. Bunun üzerine Türkiye, Rusya ve İran ile ortaklaşa yürüttüğü ve 23 Ocak 2017’de ilk kez yapılan Astana görüşmeleri sürecinde PYD’yi veto ederek dışarıda bıraktı. Ancak Rusya, siyasi çözüm için Kürtleri de masaya getirmek maksadıyla Soçi’de başka bir toplantı düzenledi. Moskova’nın, 18 Kasım’daki Soçi toplantısına PYD heyetini davet etmek istemesi Türkiye’de sıkıntı yarattı. Ayrıca Soçi toplantısına PYD’nin yanı sıra Suriye Kürdistan Demokrat Partisi ve Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nden de temsilciler davet edildi.
Moskova’nın Kürt’lerle temasını gösteren açıklamalardan bir tanesi BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura'nın eski danışmanı ve Rusya Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Direktörü Vitaliy Naumkin’den gelmişti. Suriye Kürtlerini temsil eden heyetin Aralık 2018’de Moskova'yı ziyaret ettiğini Sputnik’e anlatan Naumkin, "Heyette YPG, öz savunma güçleri, Rojava özerk yönetimi ve Türk dostlarımızın terör örgütü olarak gördüğü PYD ile bağlantılı kişiler vardı. Rusya, onları terör örgütü olarak görmüyor" dedi. Vitaly Naumkin’in direktör olduğu Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü geçtiğimiz Ekim ayında 200. yılını kutladı. İki asırlık bu enstitüde yaklaşık 150 yıllık Kürdoloji kürsüsü bulunuyor. Kürdoloji bölümünün yayınladığı yüzlerce rapor ve yüzlerce kitap halen araştırmacılara çalışma imkanı sunmakta. Yani Rusya çok uzun süredir Kürt halkları üzerine didik didik bilimsel çalışmalar yapıyor.
‘Nihai Kararımız Şam’la Anlaşmak’
Prof. Naumkin’in açıklamalarını teyit edici olarak, Moskova'daki görüşmelerden dönüşte Reuters'e konuşan Suriyeli Kürt yetkili Badran Jia Kurd, 'yol haritası'nı paylaşırken "Nihai kararımız, Şam'la anlaşmaya varmaktır; ne pahasına olursa olsun, ABD itiraz etse bile bu yönde çalışacağız" dedi. Jia Kurd, Moskova'daki görüşmelerde Beşar Esad hükümetiyle anlaşmaya varmaya yönelik yol haritasını Rus diplomatlara sunduklarını belirtti. Rusların arabuluculuk yapmayı kabul ettiğinden de söz eden Suriyeli Kürt yetkili, ABD'nin çekilme planından bağımsız olarak, Suriye Devlet Başkanı Esad'la Rusya'nın arabuluculuğunda anlaşma yapmak istediklerini vurguladı.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in bu sene başında 23 Ocak’ta görüşmelerinden önce Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov tampon bölge planlarına ilişkin olarak, Türkiye dahil tüm tarafların menfaatlerinin gözetildiği bir anlaşmaya varılmasında ısrarcı olacaklarını söyleyerek “Kuşkusuz Türkiye dahil olmak üzere bölge ülkelerinin tümünün güvenlik çıkarları, varacağımız anlaşmaların birer parçası olacak. Ancak en iyi ve tek çözümün, bu toprakların Suriye hükümeti ve Suriye güvenlik güçleri ile idari yapılarının kontrolüne geçmesi olduğuna inanıyoruz" şeklinde ifade etti.
Gelişmeleri Kremlin memnuniyetle karşılıyor
Moskova sadece diplomasi diliyle değil, fiiliyatta yaptığı hamlelerle bölgede tarafını net olarak gösteriyor. Rusya, Ankara tarafından terör örgütü kabul edilen YPG/PKK elindeki Münbiç'in çevresinde bağımsız ve "ortak" devriye faaliyetlerinde bulunuyor mesela. Rus bayraklı zırhlı araçlar kullanan armalı askerlerin, ilçenin güneybatısındaki Arima beldesinin mahalleleri ve çevresinde devriye faaliyeti yürüttüğü görülüyor. Ortak devriye faaliyetinin planlanıp yönetildiği karakoldaki toplantıların yayınlanan görüntülerinde, karakolun dış duvarına asılan Rus bayrağı ile YPG ve YPJ'nin flamaları yan yana görülüyor. Başka bir gelişme de Kremlin Sözcüsü Peskov, YPG'nin denetiminde olan Menbiç'in kontrolünün Suriye hükümetine geçmesini onaylayıp onaylamadıkları sorusu karşısında, "Elbette onaylıyoruz. Kuşkusuz ki bu, Suriye'deki durumun istikrar kazanması bakımından olumlu bir adım" demişti.
Rus Dışişleri'nden Türkiye'nin, Suriye’ye yapmak istediği harekat hakkında bir uyarı açıklaması da gelmişti. Şam'da düzenlenen Rusya-Suriye 11. Hükümetlerarası Komisyon toplantısı kapsamında konuşan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov, "Suriye içindeki ve dışındaki Kürtler de dahil tüm taraflarla diyaloğu sürdürüyoruz. Tüm tarafları sağduyuya davet ediyoruz. En nihayetinde, diyalog ve siyasi metotların silahlı çatışma, savaş ve yıkımdan daha iyi olduğunu düşünüyoruz" ifadelerini kullandı.
Suriye'den giden petrollerin geliriyle IŞİD finanse ediliyor
Dikkat çeken önemli bir nüans ise Ankara ile Moskova’nın örtüşmeyen yaklaşımlarında makasın fazla açılması durumunda Rusya’nın uluslararası gündeme getirebileceği başka bilgilerin olması. Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov, Aralık ayında yabancı ülkelerin askeri ataşelerine verdiği brifingde, Rus istihbaratının düzenli olarak Suriye'nin doğusundan Türkiye ve Irak'a giden petrol konvoyları tespit ettiğini açıkladı. “Rus istihbaratı, Suriye'nin doğusundaki uluslararası koalisyon güçlerinin kontrol ettiği bölgelerden Türkiye ve Irak topraklarına giden, petrol tankerlerinden oluşan konvoyları düzenli olarak tespit ediyor" şeklinde açıklama yaptı. Gerasimov, petrol satışından elde edilen gelirin IŞİD militanlarının finansmanında kullanıldığını vurguladı.
Mahabad’dan Şam’a Rusya ve Kürtler
Aslında Rusya’nın hiçbir zaman PYD-YPG ile ilişkisi kopuk değildi ve DEAŞ’a karşı mücadele yürüten PYD-YPG’li Kürt grubunu sürekli destekledi. Rusya, Kürt konusuna uzun zamandır kayıtsız kalmayan ülkelerden birisi. Bu ilgi İkinci dünya savaşının hemen sonraki yıllarında daha da arttı. Başbakanlık, Dış istihbarat başkanlığı gibi bir çok devlet kademesinde görev yapan Yevgeni Primakov’un günlüklerinde Kürt halklarla Rusya’nın ilgisini kapsamlı şekilde görmekteyiz.
Bahsi geçen günlüklerinde Primakov, mesela Kuzey Irak Kürdistan bölgesine onlarca kez yaptığı gizli-açık ziyaretleri kaleme almış… ''İkinci Dünya Savaşı döneminde İran topraklarında kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti'nin Savunma Bakanı Molla Mustafa Barzani olmuştu. Savaş bitince ve Sovyet askerleri İran'dan çekilince Cumhuriyet dağılmıştı. Barzani büyük ölçüde Barzan aşiretinden olan 500 savaşçıyla Iran'dan SSCB sınırını geçerek sığınma talep etti. Kürt savaşçıları silahsızlandırılarak bazıları Azerbaycan'a bazıları da Orta Asya'ya yerleştiler. Barzani Mamedov soyadıyla SSCB'ye yerleşti ve orada yaşadı. Onların SSCB'de bulunması afişe edilmemişti. Sovyetler Birliği'nde tam on iki yıl yaşamışlardı. 1958'de Irak devrimi gerçekleşince Barzani Irak'a dönmüştü. Yeni iktidar, Kürtlerle birliğin önemini göz önünde bulundurarak Barzani'yi Irak Cumhuriyetinin Başkan yardımcılığı görevine atamıştı. Fakat ilişkiler yeniden bozulmuştu ve Barzani Irak'ın kuzeyine gitmişti. Bağdat ve Kürtler arasında kanlı savaş devam etmişti.
16 Aralık 1966'da Başkan Arif’le bir görüşmem oldu. En güncel sorun olarak Kuzey Irak'ın normalleştirilmesini görüyordu. Onun sözlerine dayanarak Kürtlerin yaşadığı bölgeyi Irak'ın bölünmez parçası olarak gördüğümüzden bahsettim… Sonra Kuzey Irak kısmına gitmek istediğimi ekledim ve hazırlanan imkanlarla bana yardımcı oldu. Zırhlı araçlarla Barzani'nin kışlık karargâhına yola çıktık. Tehlikeli geçitlerden, dağlardan zor bir yolculuk yaparak Kürt bölgesine gelmiştik. Bu bölge Molla Mustafa Barzani'nın Kürt birliklerinin kontrolü altında tutulmaktaydı… Barzani beni iki oğlu İdris ve Mesud'la karşılamıştı. On yedi yaşındaki Mesud radyo istasyonu başkanıydı. Barzani'nin oğullarına birer küçük hediye getirmiştim: Sovyet yapımı kol saati "Polet". Molla Mustafa Barzani beni büyük bir sevinçle karşılamıştı. Küçük yeraltı sığınağına davet etmişti… Tedbire uygun olarak gerçek görüşme gece gerçekleşmişti. Beni iki Kürt uyandırarak diğer sığınağa götürmüşlerdi. Barzani bana sarılarak: "Sovyetler Birliği babamdır" demişti. Ayrıca Barzani barış anlaşmasına olumlu bakmakta olduğunu ama Bağdat'a güvenmediğini söylemişti… ilerleyen zamanda, Moskova'da, benim için Pravda gazetesi muhabiri olarak Irak Kürt bölgesi ziyaretlerine devam etme kararı verilmiş. Böylece ben Kuzey Irak'ta Kürtlerin yaşadığı bölgeye başka ziyaretlere gitmiştim’''
Rusya kaldığı yerden…
20. yüzyılın ortasında Orta Doğu büyük bir değişim geçirdi. Değişimin temel itici gücünü, bölge ülkeleri dışında oluşan gelişmelerin etkisi altında kalması, global seviyede Sovyetler Birliği'nin ve ABD'nin arasındaki gerginliğin artması, Araplar ve İsrail arasında ihtilafların büyümesi gibi nedenler oluşturmaktaydı. 1960-70'li yıllarda SSCB'nin, devrimci Kürt ya da Arap milliyetçilerini o dönemde Sovyet ideologların istediği tarzda sosyalist değerlere çekmeye çalışması birçok objektif ve subjektif nedenlerden dolayı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Birçok açıdan Rusya’ya dost ülkelerin sömürge sonrası "sosyalist safhası" gerçekleşmemişti. Yavaş yavaş sömürge sonrası ihtilal romantizmi de yok olmuştu. Ama 2000 yılların başından itibaren Putin idaresindeki Rusya, yarım kalan bazı bölgesel dengeleme çalışmalarını çok başarılı diplomasiyle tamamlamış oluyor. Moskova enerji ilişkileri, silah ticareti ve ticari-ekonomik ilişkiler yoluyla Ortadoğu’da yeniden nüfuzunu yaymaya çalışıyor. Bu stratejiyi tek kutuplu dünya karşıtlığı ile besleyen Rusya, haliyle bunun ticari-ekonomik ve politik getirilerini de sonuna kadar kullanmak istiyor.
[Arif Asalıoğlu] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
İktidar diliyle muhalefet [Bahadır Polat]
İktidara en sert muhalefeti yapan gazetelerden BİRGÜN’ün 15 ağustos tarihli sayısının dokuzuncu sayfasında, tam sayfaya yakın kullanılmış bir haber yayınlandı. “FETÖ’nün şirketleri AKP’ye ekmek kapısı” başlığıyla verilen haberde 15 Temmuz 2016’dan sonra TMSF’nin el koyduğu şirketlerin yönetim kurullarına atanan AKP’lilerin listesi verilmiş. Habere, halen üç üyesi hapiste bulunan Boydak ailesinin büyük boy bir fotoğrafı eşlik ediyor.
Haberde adı geçen şirketlerin tamamı (Boydak Holding, Uğur Soğutma, Naksan Holding, Aydınlı Giyim, Aynes Gıda, Dumankaya İnşaat) 15 Temmuz öncesi ikinci ve üçüncü kuşak tarafından yönetilen, geçmişleri 1950 ve 60’lı yıllara dayanan köklü firmalar. Bu gerçeğe rağmen Birgün gazetesi bu şirketleri “FETÖ şirketi” olarak nitelendirmekte beis görmüyor. Sanki bu aileler bu şirketler hiç emek vermemiş, “FETÖ” dedikleri yapı bunları kurdurmuş ve yönetmiş gibi… iktidara en sert muhalefeti yapma iddiasındaki bir yayın organı bile, yine o iktidarın ürettiği otoriter dilin (söylemin) bir parçası olmaktan hiç rahatsızlık duymuyor!
SÖZDE MUHALİF BASIN…
Aslında, muhalif basındaki yüzlerce farklı haber ve haber dili ile örneklendirilebilecek bu durum, Türkiye’de neden otoriterliğin, baskıcı-tekçi iktidarların, kendilerine bu kadar kolay zemin bulabildiğini de açıklıyor. Sadece Birgün değil kendini “muhalif” olarak nitelendiren diğer gazeteler yani Sözcü, Yeniçağ, Cumhuriyet ve Karar için de durum maalesef aynı. “Muhalif basın” bir yandan o uygulamaları meşrulaştırıcı bir söylem ve üslup benimsemekten vazgeçmiyor. “Muhalif basın” açısından durum o kadar içler acısı ki özellikle Birgün ve Cumhuriyet’te otoriter üslup ve dil noktasında, yazarlar ve editöryal ekipler arasında bile ciddi çelişkiler var. Aynı gazetede haber dili her şeye “FETÖ” deyip geçerken, aynı sayfadaki “Gülen cemaati” ve “Fethullahçılar” ifadesini kullanıyor. Muhalif basının bu perişanlığı ister istemez, bu ülkeye demokrasi ve hukukun gelmesinin hiç de kolay olmadığını ortaya koyuyor.
DEMOKRASİ BENİM MAHALLEME GELSİN YETER ZİHNİYETİ
“Muhalif medya”nın habercilik anlayışına bakıldığında “demokrasi ve hukuk benim mahalleme gelsin yeterli olur” anlayışının hakim olduğu çok net görülüyor. Örnekleri çoğaltmak ümkün. En barizlerinden birine bakalım.
“Muhalif” gazetelerde bir süredir “tutuklu bulunan Cumhuriyet gazetesi yazar ve çalışanları” mevzusu sürekli gündemde tutuluyor. Son olarak Kurban Bayramı öncesi, Cumhuriyet, Sözcü ve Birgün gazetelerinde “Cumhuriyet yazarları bu bayramı cezaevinde geçirecek” başlıklı haber yayınlandı. Sanki bu bayramı ve önceki nice bayramları cezaevinde geçiren tek gazeteci grubu onlarmış gibi. Bu üç gazeteden sadece Birgün’de içeride 134 gazeteci bulunduğu ifadesine yer verildi. Diğerlerine göre zaten cezaevinde başka gazeteci yok! ( Birgün’ün 134 sayısı da elbette gerçeği yansıtmıyor. Muhtemelen cemaat gazete ve TV’lerinde çalışan muhabir ve çalışanları bu listeye dahil etmiyorlar.)
KONU KÜRTLER VE CEMAAT OLUNCA…
Ve elbette Cumhuriyet yazar ve çalışanları cezaevinden çıktığında, bir de Sözcü yazarları hakkında açılan dava da düşerse, “muhalif” basına göre cezaevinde gazeteci kalmamış olacak. Hep birlikte mutlu ve özgür bir ülkeye uyanacağız! Birgün’ü hariç tutarsak şu an ki konjonktürde cemaatçi ve kürtçü gazetecilerin, muhalif medya tarafından gazeteci kabul edilmediğini söylemek mümkün. Bu da tam anlamıyla, o çok eleştirdikleri iktidar söyleminin bir parçası. Konu cemaat ve kürtler olduğunda “muhalif” gazetelerin dili, iktidarın diliyle ortaklaşmakta hiç zorluk çekmiyor. Ne hazin ki Cumhuriyet ve Sözcü yazarlarına, “Fetö” davası açılması ve bu gerekçeyle ceza verilmesi bile bu gerçeği değiştirmiyor. “Muhalif” basının sefaletine son dönemdeki en etkili örneklerinden biri 15 Temmuz sonrası gözaltında işkenceyle öldürüldüğü resmi raporlarla ispatlanan öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun sosyal medyaya ve internet portallarına yansıyan son görüntüleridir. Sözünü ettiğimiz gazetelerin daha sonra görevine iade edilen, yani suçsuzluğu devlet tarafından kabul edilen Açıkkollu’ya uyguladıkları sansür gerçekten ibretlik. Gözaltındaki kötü muameleye yönelik yeni görüntüler, bu gazetelerin hiçbirinde haber olamadı. Sadece Yeniçağ yazarı Mehmet Faraç bu olayı köşesine taşıdı. Faraç da zaten “bu görüntüler Fetö’nün ekmeğine yağ sürüyor” modunda konuyu ele aldı.
İDEOLOJİK AYRIMCILIK
Cezaevlerindeki hak ihlalleri ve kötü muamele konusunda en hassas gazete olan veya öyle olduğunu iddia eden Birgün, sol görüşlü mahkumların cezaevlerinde yaşadığı en sıradan hak ihlallerine çok geniş yer verirken, konu cemaat veya “Fetö” davaları olunca işin rengi hemen değişiyor. En ağır hak ihlalleri bil önemsenmiyor, cezaevleri güllük gülistanlık mekanlara dönüşüyor! Hepsini bırakın, bu gazetelerde bir kez bile “Yahu arkadaş Fetö’yü darbeyi anladık da şu 700 bebek cezaevlerinde ne arıyor?” mealinde bir haber okumak bile mümkün değil. İdeolojik ayrımcılık, mahalle demokrasisi, bebeklerin dramını bile görmeye engel oluyor!
Mesela bir yandan iktidara yakın olup da diğer yandan ona karşı muhalif bir söylem benimseyen Karar gazetesi… Karar’ın sivil-muhalif dili, konu “Fetö” olunca bir anda devlet diline evriliyor. Bir süre önce Karar’da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’den “Fetö” gerekçesiyle yapılan 30 başvuru için yapılan tedbir talebini reddettiğine ilişkin bir haber yer aldı. Tabi bunu haberin ayrıntısından öğreniyoruz. Başlıkta ve spottaki üsluptan, başvuruların esastan reddedildiği zannediliyor.
[Bahadır Polat] 2.9.2019 [Kronos.News]
Haberde adı geçen şirketlerin tamamı (Boydak Holding, Uğur Soğutma, Naksan Holding, Aydınlı Giyim, Aynes Gıda, Dumankaya İnşaat) 15 Temmuz öncesi ikinci ve üçüncü kuşak tarafından yönetilen, geçmişleri 1950 ve 60’lı yıllara dayanan köklü firmalar. Bu gerçeğe rağmen Birgün gazetesi bu şirketleri “FETÖ şirketi” olarak nitelendirmekte beis görmüyor. Sanki bu aileler bu şirketler hiç emek vermemiş, “FETÖ” dedikleri yapı bunları kurdurmuş ve yönetmiş gibi… iktidara en sert muhalefeti yapma iddiasındaki bir yayın organı bile, yine o iktidarın ürettiği otoriter dilin (söylemin) bir parçası olmaktan hiç rahatsızlık duymuyor!
SÖZDE MUHALİF BASIN…
Aslında, muhalif basındaki yüzlerce farklı haber ve haber dili ile örneklendirilebilecek bu durum, Türkiye’de neden otoriterliğin, baskıcı-tekçi iktidarların, kendilerine bu kadar kolay zemin bulabildiğini de açıklıyor. Sadece Birgün değil kendini “muhalif” olarak nitelendiren diğer gazeteler yani Sözcü, Yeniçağ, Cumhuriyet ve Karar için de durum maalesef aynı. “Muhalif basın” bir yandan o uygulamaları meşrulaştırıcı bir söylem ve üslup benimsemekten vazgeçmiyor. “Muhalif basın” açısından durum o kadar içler acısı ki özellikle Birgün ve Cumhuriyet’te otoriter üslup ve dil noktasında, yazarlar ve editöryal ekipler arasında bile ciddi çelişkiler var. Aynı gazetede haber dili her şeye “FETÖ” deyip geçerken, aynı sayfadaki “Gülen cemaati” ve “Fethullahçılar” ifadesini kullanıyor. Muhalif basının bu perişanlığı ister istemez, bu ülkeye demokrasi ve hukukun gelmesinin hiç de kolay olmadığını ortaya koyuyor.
DEMOKRASİ BENİM MAHALLEME GELSİN YETER ZİHNİYETİ
“Muhalif medya”nın habercilik anlayışına bakıldığında “demokrasi ve hukuk benim mahalleme gelsin yeterli olur” anlayışının hakim olduğu çok net görülüyor. Örnekleri çoğaltmak ümkün. En barizlerinden birine bakalım.
“Muhalif” gazetelerde bir süredir “tutuklu bulunan Cumhuriyet gazetesi yazar ve çalışanları” mevzusu sürekli gündemde tutuluyor. Son olarak Kurban Bayramı öncesi, Cumhuriyet, Sözcü ve Birgün gazetelerinde “Cumhuriyet yazarları bu bayramı cezaevinde geçirecek” başlıklı haber yayınlandı. Sanki bu bayramı ve önceki nice bayramları cezaevinde geçiren tek gazeteci grubu onlarmış gibi. Bu üç gazeteden sadece Birgün’de içeride 134 gazeteci bulunduğu ifadesine yer verildi. Diğerlerine göre zaten cezaevinde başka gazeteci yok! ( Birgün’ün 134 sayısı da elbette gerçeği yansıtmıyor. Muhtemelen cemaat gazete ve TV’lerinde çalışan muhabir ve çalışanları bu listeye dahil etmiyorlar.)
KONU KÜRTLER VE CEMAAT OLUNCA…
Ve elbette Cumhuriyet yazar ve çalışanları cezaevinden çıktığında, bir de Sözcü yazarları hakkında açılan dava da düşerse, “muhalif” basına göre cezaevinde gazeteci kalmamış olacak. Hep birlikte mutlu ve özgür bir ülkeye uyanacağız! Birgün’ü hariç tutarsak şu an ki konjonktürde cemaatçi ve kürtçü gazetecilerin, muhalif medya tarafından gazeteci kabul edilmediğini söylemek mümkün. Bu da tam anlamıyla, o çok eleştirdikleri iktidar söyleminin bir parçası. Konu cemaat ve kürtler olduğunda “muhalif” gazetelerin dili, iktidarın diliyle ortaklaşmakta hiç zorluk çekmiyor. Ne hazin ki Cumhuriyet ve Sözcü yazarlarına, “Fetö” davası açılması ve bu gerekçeyle ceza verilmesi bile bu gerçeği değiştirmiyor. “Muhalif” basının sefaletine son dönemdeki en etkili örneklerinden biri 15 Temmuz sonrası gözaltında işkenceyle öldürüldüğü resmi raporlarla ispatlanan öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun sosyal medyaya ve internet portallarına yansıyan son görüntüleridir. Sözünü ettiğimiz gazetelerin daha sonra görevine iade edilen, yani suçsuzluğu devlet tarafından kabul edilen Açıkkollu’ya uyguladıkları sansür gerçekten ibretlik. Gözaltındaki kötü muameleye yönelik yeni görüntüler, bu gazetelerin hiçbirinde haber olamadı. Sadece Yeniçağ yazarı Mehmet Faraç bu olayı köşesine taşıdı. Faraç da zaten “bu görüntüler Fetö’nün ekmeğine yağ sürüyor” modunda konuyu ele aldı.
İDEOLOJİK AYRIMCILIK
Cezaevlerindeki hak ihlalleri ve kötü muamele konusunda en hassas gazete olan veya öyle olduğunu iddia eden Birgün, sol görüşlü mahkumların cezaevlerinde yaşadığı en sıradan hak ihlallerine çok geniş yer verirken, konu cemaat veya “Fetö” davaları olunca işin rengi hemen değişiyor. En ağır hak ihlalleri bil önemsenmiyor, cezaevleri güllük gülistanlık mekanlara dönüşüyor! Hepsini bırakın, bu gazetelerde bir kez bile “Yahu arkadaş Fetö’yü darbeyi anladık da şu 700 bebek cezaevlerinde ne arıyor?” mealinde bir haber okumak bile mümkün değil. İdeolojik ayrımcılık, mahalle demokrasisi, bebeklerin dramını bile görmeye engel oluyor!
Mesela bir yandan iktidara yakın olup da diğer yandan ona karşı muhalif bir söylem benimseyen Karar gazetesi… Karar’ın sivil-muhalif dili, konu “Fetö” olunca bir anda devlet diline evriliyor. Bir süre önce Karar’da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye’den “Fetö” gerekçesiyle yapılan 30 başvuru için yapılan tedbir talebini reddettiğine ilişkin bir haber yer aldı. Tabi bunu haberin ayrıntısından öğreniyoruz. Başlıkta ve spottaki üsluptan, başvuruların esastan reddedildiği zannediliyor.
[Bahadır Polat] 2.9.2019 [Kronos.News]
Görme engelli gazeteci Cüneyt Arat: Benden terörist olur mu?
10 Temmuz 2017’de silahlı terör örgütü üyeliği ve propagandasını yapmak suçlamasıyla tutuklandı. 4 Temmuz 2019’da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Tutuklanmadan önceki 6,5 ayı ev hapsinde geçirdi.
BOLD – Yüzde 90 görme engelli olduğu, yalnız başına yaşamını sürdüremediği, hiçbir şiddet eylemine bulaşmadığı ve insanları şiddete yönlendirmediği halde terörist ilan edildi, tecrit edildi, hak ihlallerine maruz kaldı. Sevk ve nakil işlemlerinde ellerine kelepçe takıldı. Cezaevi girişlerinde çıplak aramalara tabi tutuldu. Cünety Arat KHK TV YouTube kanalına konuştu.
3 BİNDEN FAZLA ENGELLİ KHK İLE ATILDI
15 Temmuz süreci sonrası 3 binden fazla engelli kamu personelinin sorgulanmadan ve yargılanmadan ihraç edildiğine dikkat çekti. Arat, “Bizler görmeyen gözlerimizle, işitmeyen kulaklarımızla, tutmayan ellerimiz ve ayaklarımızla terör faaliyeti yapmadık, darbe yapmadık. Bizler bu ülkeyi çok seviyoruz. Bir gün haklarımızın verileceğine inanıyoruz” diye konuştu.
Gözaltı sırasında ve cezaevlerinde büyük hak ihlalleri ve mağduriyetler yaşatıldığını, bunların telefi edilmesini isteyen Cüneyt Arat, “Güvenlik güçleri, cezaevleri görevlileri, hakimler ve savcılar bizler de terörist ilan edilebilir miyiz diye hapishanede yatan çocuk, kadın, hasta ve engellilere zulmediyorlar. Yarın bu ülkeye hukuk döndüğünde sizlere sözlü talimat veren amirleriniz arkanızda durmaz, cezalandırırsınız” ifadelerini kullandı.
MAZLUMUN YANINDA OLMAK KİMSEYİ CEMAATÇİ YA DA TERÖRİST YAPMAZ
Arat: “Birileri sizi ne kadar yaftalarlarsa yaftalasınlar, mazlumların yanında olmak, mağdura yardım etmek kimseyi cemaatçi ya da terörist yapmaz insan yapar. Evrensel hukuk sistemine ve anayasaya göre, bankaya para yaptırmayla, sendikaya üye olmayla, herkese açık bir yazılımı kullanmayla terörist olunmaz” dedi.
EN AZ BENİM KADAR CESUR OLUN
Haksız ve hukuksuz uygulamalara karşı yasal yollarla mücadele edilmesi gerektiğini savunan Arat şu şekilde konuştu:
“Ey aktivistler, basın mensupları, yazarlar ve diğer mesleklerine mensup kişiler… Sizler de yaşanan haksızlıkları kamuoyuna sunun. Mağduriyetin ideolojisi olmaz. Mağdur mağdurdur. Amasız, fakatsız, lakinsiz, bütün mağduriyetleri haykıralım, mağdurlara ses olalım.
Yaftalayan olacaktır, olsun. Terörist ilan edileceksiniz, etsinler. Bizler yastıklarımıza başımızı koyduğumuzda rahat bir şekilde uyuyabileceksek gelin zalimlerle ve onların yaptıkları zulümlerle hep birlikte mücadele edelim.
En az benim kadar cesaretli olun, cesur olun korkmayın. Son nefesimize son sözümüze kadar doğruluktan ayrılmayalım. Zalimlerin zulmünü haykırmaya devam edelim. Ey zalimler sizlere son sözüm şu: Sizlerin zulmü varsa mazlumun Allah’ı var diyorum.”
[Boldmedya.Com] 1.9.2019
BOLD – Yüzde 90 görme engelli olduğu, yalnız başına yaşamını sürdüremediği, hiçbir şiddet eylemine bulaşmadığı ve insanları şiddete yönlendirmediği halde terörist ilan edildi, tecrit edildi, hak ihlallerine maruz kaldı. Sevk ve nakil işlemlerinde ellerine kelepçe takıldı. Cezaevi girişlerinde çıplak aramalara tabi tutuldu. Cünety Arat KHK TV YouTube kanalına konuştu.
3 BİNDEN FAZLA ENGELLİ KHK İLE ATILDI
15 Temmuz süreci sonrası 3 binden fazla engelli kamu personelinin sorgulanmadan ve yargılanmadan ihraç edildiğine dikkat çekti. Arat, “Bizler görmeyen gözlerimizle, işitmeyen kulaklarımızla, tutmayan ellerimiz ve ayaklarımızla terör faaliyeti yapmadık, darbe yapmadık. Bizler bu ülkeyi çok seviyoruz. Bir gün haklarımızın verileceğine inanıyoruz” diye konuştu.
Gözaltı sırasında ve cezaevlerinde büyük hak ihlalleri ve mağduriyetler yaşatıldığını, bunların telefi edilmesini isteyen Cüneyt Arat, “Güvenlik güçleri, cezaevleri görevlileri, hakimler ve savcılar bizler de terörist ilan edilebilir miyiz diye hapishanede yatan çocuk, kadın, hasta ve engellilere zulmediyorlar. Yarın bu ülkeye hukuk döndüğünde sizlere sözlü talimat veren amirleriniz arkanızda durmaz, cezalandırırsınız” ifadelerini kullandı.
MAZLUMUN YANINDA OLMAK KİMSEYİ CEMAATÇİ YA DA TERÖRİST YAPMAZ
Arat: “Birileri sizi ne kadar yaftalarlarsa yaftalasınlar, mazlumların yanında olmak, mağdura yardım etmek kimseyi cemaatçi ya da terörist yapmaz insan yapar. Evrensel hukuk sistemine ve anayasaya göre, bankaya para yaptırmayla, sendikaya üye olmayla, herkese açık bir yazılımı kullanmayla terörist olunmaz” dedi.
EN AZ BENİM KADAR CESUR OLUN
Haksız ve hukuksuz uygulamalara karşı yasal yollarla mücadele edilmesi gerektiğini savunan Arat şu şekilde konuştu:
“Ey aktivistler, basın mensupları, yazarlar ve diğer mesleklerine mensup kişiler… Sizler de yaşanan haksızlıkları kamuoyuna sunun. Mağduriyetin ideolojisi olmaz. Mağdur mağdurdur. Amasız, fakatsız, lakinsiz, bütün mağduriyetleri haykıralım, mağdurlara ses olalım.
Yaftalayan olacaktır, olsun. Terörist ilan edileceksiniz, etsinler. Bizler yastıklarımıza başımızı koyduğumuzda rahat bir şekilde uyuyabileceksek gelin zalimlerle ve onların yaptıkları zulümlerle hep birlikte mücadele edelim.
En az benim kadar cesaretli olun, cesur olun korkmayın. Son nefesimize son sözümüze kadar doğruluktan ayrılmayalım. Zalimlerin zulmünü haykırmaya devam edelim. Ey zalimler sizlere son sözüm şu: Sizlerin zulmü varsa mazlumun Allah’ı var diyorum.”
[Boldmedya.Com] 1.9.2019
Üç yıldır sesimi kimseye duyuramadım, eşim hapiste çıldırmak üzere [Sevinç Özarslan]
Erzincan T Tipi Cezaevinde vahim bir vaka yaşanıyor. Tenkil sürecinde tutuklanan ve 3 yıldır cezaevinde bulunan Hakan Yıldırım akıl sağlığını kaybetti.
BOLD ÖZEL- Bipolar bozlukluk teşhisi ile Bakırköy Devlet Hastanesine kaldırılan ve şizofren tanısı konulan İngilizce öğretmeni Harun Karateke’den sonra bir öğretmen daha cezaevinde akıl sağlığını kaybetti. 15 Ağustos 2016’da tutuklanan 14 yıllık beden eğitimi öğretmeni Hakan Yıldırım’ın (43) durumu oldukça ağır.
Tedaviyi reddettiği ve hastaneden imza karşılığı cezaevine geri gönderildiği için Hakan Yıldırım’a teşhis konulmuş değil. Kendisini muayene eden doktorlara “Ben deli değilim, deli sizsiniz” dediği için herhangi bir tetkik yapılmayan Yıldırım’ın sağlık durumu, ‘imzasına’ bırakılmayacak kadar ciddi:
– Çocuklarının DNA testini isteyecek kadar eşinden süpheleniyor.
– Cezaevinde kimseyle konuşmuyor, zehir katarlar diye yemek yemiyor.
– Koğuş arkadaşları, ‘can sağlığımızdan endişeliyiz’ diye defalarca dilekçe yazdı.
– Bir görüş gününde eşine vurdu. Bazı koğuş arkadaşlarına ve avukatına da saldırdı.
– Başka bir kapalı görüş gününde kendini duvardan duvara vurarak kafasını kanattı.
– Halisülasyon görüyor. Görüş gününde eşine olmayan varlıklardan bahsediyor.
Yıldırım çiftinin Zehra (10) ve Gülnihal (7) adında iki kızları bulunuyor.
Karar mahkemesinde, “Yıllardır onların adamısın, senin niye Bylock’un yok!” diyen hakim tarafından 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Yıldırım, cezası Yargıtay tarafından da hızlıca onaylanınca yaşadığı buhranı kaldırımadı.
Bu kaos ile 3 senedir tek başına mücadele eden eşi B. Yıldırım anlattıkları ise daha korkunç. “Yıllardır sesimi kimseye duyuramadım. Artık bir yuva beklentim yok, eşim bu psikolojiyle beni de çocuklarımızı da öldürür” diyen B. Yıldırım, “Yaşadıklarımız herkese çok ütopik geliyor. Eşim içeride çıldırıyor. O orada şizofren oldu, ben dışarıda paranoyak. Yetkililere sesleniyorum. Eşimin tedaviye ihtiyacı var. Lütfen tahliye edilsin.” dedi.
EŞİM ŞİZOFREN OLDU
Ben felsefe öğretmeniyim, eşim beden eğitimi öğretmeni. İkimiz de Atatürk Üniversitesi mezunuyuz. Okurken tanıştık ve evlenmeye karar verdik. 10 yıllık evliyiz. Ağrı’da yaşıyorduk. Eşim Hakan Yıldırım 15 Ağustos 2016’da tutuklandı ve önce Ağrı Cezaevine, sonra Erzincan T Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi. İlk zamanlar 10 kişilik koğuşta 22 kişi kalıyorlardı. Şimdi kaç kişiler bilmiyorum. Eşimin bir doktor belgesi yok ama şizofren olmuş durumda.
BİR KOLİ KİTAP YÜZÜNDEN…
Eşim Eskişehir’de bir kolejde çalışıyordu. Sonra iş bulunca Ağrı’ya yerleştik. 17/25 Aralık’tan sonra ben eşime ‘Eve hiçbir şey getirme’ dedim. Evde olanları da kitap, gazete ne varsa hepsini yaktırdım. İstemediğimi belirttim. İki kızımız var. Onlara, yuvama zarar gelsin istemiyordum. Bir gün eşim NT’de indirim varmış, iki koli kitap alıp gelmiş. Biz yine tartıştık. Kesinlikle evde NT’den kitap istemediğimi tekrar söyledim.
Sonra biz ev satın aldık. Kitaplar kolinin içinde kapının önünde duruyordu. Hiç açmamıştık. Eşimle güzel güzel konuştuk, beni dinledi, NT ile de anlaştık ve kitapları iade etmeye karar verdik. O günlerde bir arkadaşımız gelmişti eve. Kitapları almak istedi. Biz de ona verdik. Meğerse o da kocasından gizlemiş kitapları.
Birkaç zaman sonra eşi ev taşınırken kitapları görüyor ve panik oluyor. Kitapları otobüse verip o zaman memlekette olan karısına gönderiyor. O sırada muavin adamdan şüpheleniyor, polisi arıyor. Kolide ne var ne yok diye. Polis de açmış bakmış kitapları bulmuş. Sonra arkadaşımız beni aradı. ‘Eşimi tutukladılar, kitapları bulmuşlar’ dedi.
Ben o kadar üzüldüm ki, olayı olduğu gibi anlatın dedim. Öyle deyince eşime iftira atıldı: “Hakan Yıldırım 15 Temmuz’dan sonra korkuyla geldi, kitapları evime bıraktı. Panik oldu.” denildi. O kitapları darbeden sonra vermiş gibi gösterdiler ve eşimi tutuklattılar. Sonra da başka şeyler çıkardılar. Yani eşim şu anda bir adamın ifadesi, Dijitürk aboneliğini iptal ettirmesi ve 14 yıllık kolej öğretmeni olduğu için tutuklu. 5 Haziran 2017’de 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
HAKİM: SENİN NİYE BYLOCK’UN YOK!
Cezaevine girdiğinde ilk 10 ay çok iyiydi eşim. Ben bu süreçte 12 kilo verdim. Kas hastasıyım aynı zamanda. Beraat edeceğini bekliyorduk aslında. 5 Haziran 2017’de son mahkemesi yapıldı. Bir Ramazan günüydü. Arkadaşımızın eşi ifadesini aynı şekilde yineleyince tahliye etmediler. Hakim kararı eşimin yüzüne bile okumadı. Diyor ki, ‘Senin niye Bylock’un yok! Eşim ‘Bylock gibi bir yazılım olduğunu ben içeride öğrendim. Kullanmadım.’ diyor. Bu kez, ’14 yıldır onların adamısın, senin neden Bylock’un yok’ diye tekrar yineliyor.
KARAR MAHKEMESİNDEN SONRA ERİMEYE BAŞLADI
1998’de dershaneye gitmiş eşim. Gerekçeli kararına 1998’den bu yana terör örgütü üyesi olduğunu yazmışlar. Eşim son mahkeme gününden sonra erimeye başladı. Savcılığa dilekçe yazdım ve dedim ki, ‘Eşimin karar mahkemesinden sonraki telefon konuşmalarının psikologlar tarafından dinlenmesini istiyorum. Ben psikoloji öğretmeniyim, kocam değişti, başka biri oldu’
Dikkate alındı bu dilekçem, telefon konuşmalarının dökümleri çıkarıldı ve hasta olduğuna kanaat getirdiler. Kasım 2017’de Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk ettiler. Fakat tedaviyi kabul etmediği ve ‘ben deli değilim’ dediği için hastanedeki doktorlar eşimden imza almışlar ve tekrar cezaevine göndermişler. Eşimle yaptığımız görüşmelerden aynı zamanda doktor olan milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na da bahsettim. ‘Bire bir paranoya’ dedi. Ama elimizde resmi belge olmadığı için bir şey yapamıyoruz.
BİR GÖRÜŞTE BANA VURDU
Eşim sonra her şeyde beni suçlamaya başladı. Bunu benim hazırladığım bir senaryo olduğunu söyledi. Bir görüşte bana vurdu. 2 ay görüş yasağı koydular. Vurdu, hakaret etti ama ben yine gittim ziyarete. Yalnız bırakmak istemedim. 14 yıllık evliliğimizde bana bir fiske vurmuş değil çünkü.
Aralık 2017’de Ağrı’dan Erzincan Cezaevine gönderildi. Oranın yönetimine çok dilekçe yazdım, doktora götürülmesi için, o zaman daha çok kızdı bana. ‘Beni akıl hastanesine kapatmaya çalışıyorsun, beni delirtmeye çalışıyorsun’ diye. Sonra zorla götürmüşler hastaneye. ‘Neyin var’ diye sormuş doktor, o da ‘ben iyiyim’ diyor tabi. Zaten kendini hasta olarak görmüyor. Doktor da cezaevinde kalabilir raporu veriyor. Bir klinik araştırma yok, tetkik yok. Doktoruyla daha sonra Ömer bey görüştü, “Rızası olmayan hastalara, hele ki mahkumlara yapacak bir şeyimiz yok’ dedi. Onlar da haklı.
Biz avukatımız aracılığıyla adli tıp raporu istedik. Ömer Faruk Gergerlioğlu Ankara’daki Cezaevleri Genel Müdürlüğünü aradı. Adli tıp raporu var demişler. Ama bir hastaneye yatmadı, tam teşekküllü bir hastanede tetkik yapılmadı. Erzincan Mengücek Devlet Gazi ve Eğitim Hastanesi ve Elazığ Ruh ve Sinir Hastanesine götürülmesine rağmen iyiyim dediği için hiçbir teşhis konulamadı. Nasıl, nereden var bu rapor bilmiyoruz, soru işareti.
ÇOCUKLARIMIZIN DNA TESTİNİ İSTEDİ
Eşim iki aydır bizi görüşe kabul etmiyor. En son görüş günlerimizin birinde büyük kızımız Zehra için ‘Niye bana benzemiyor’ diye DNA testi istedi. Ben de istersen küçük kızımıza da yaptıralım dedim. O zaman ‘Doğru çıkarsa ben dayanamam” deyip bu isteğinden vazgeçti. Hep şüpheleniyor, şüphelendiği şey doğru çıkarsa diye korkuyor.
Koğuşta kendisi çay demlememişse içmiyor. Kimseye konuşmuyor. Biz gidiyoruz ya görüşe herkes bizi izliyor, yine karısını dövecek mi ya da yine ağlayacaklar mı diye. Herkes karısını sevgiyle karşılıyor, adeta ağırlıyor gönderiyor, biz salya sümük ağlaya ağlaya… Bazen görüş saati dolmadan çıkıp gidiyor. Olanların hepsinin içindeki şeytanı çıkarmak için yapıldığını düşünüyor. Halisülasyon da görüyor. Bir kere orada otururken ‘bak siyah adamlar geliyor’ dedi. Onu dinlerken öyle yoruluyorum ki…
Bana vurduğunda kimse görmedi sandım, koştum arabaya bindim. Ağlayamıyorum da… Annesi babası vardı. Sonra kayınpederim elimi tuttu. ‘Betül kızım, arkanı dönüp gidersen hayır demem’ dedi. Ben de ‘Baba orası dar yer, yoksa böyle yapmazdı’ diyebildim.
Eşim o hafta beni aradı. ‘Sen nasıl bir kadınsın’ diye hakaretler etmeye başladı. ‘Neden, ne yaptım’ dedim. Meğerse görüşten sonra yönetim kendisini çağırmış. Bana vurduğunu kameradan izletmişler. O da demiş ki, ‘Ben vurmadım, ben eşime kıyamam’ demiş. Bana da ‘Niye beni şikayet ettin’ diyor. Halbuki en son yapacağım şey bu dedim ama…
BU PSİKOLOJİYLE NE BENİ NE ÇOCUKLARIMI SAĞ BIRAKIR
Tek başıma mücadele ediyorum. Hakan çıksın ve iyileşsin, gelsin evimize diye tabi ki ümidim var ama artık zor. Bir yuva beklentim kalmadı, ölümü düşünüyorum. Hakan bu psikolojiyle çıktıktan sonra ne beni ne çocuklarımı bırakmaz. O karıncayı ezmeyen adam bizi öldürür, bunu çok iyi biliyorum. Allah merhamet etsin. Cezaevinde kalamıyor. Gardiyanlar buna şahit.
KENDİNİ DUVARDAN DUVARA VURDU
Bir kapalı görüşte Hakan kendini top gibi duvardan duvara vurdu. Burnu kanadı. Kapalı görüş yerleri küçük bir kabin gibi, soyunma kabinleri gibi düşünün. Çıkarın beni buradan diye kafasını duvarlara vurdu. O an hemen beyaz gömlekli bir adam ve birçok gardiyan girdi içeri. Meğerse Hakan’ın rahatsız olduğunu biliyorlar, telefonları da dinleniyor ya durumu biliyorlar. Psikologlar iki kabin ötede bekliyor. Bir gardiyan ‘Ben şahitlik ederim, bu adam hasta’ demiş. Ama kimse elini taşın altına koyup bir şey yapmadı.
KOĞUŞ ARKADAŞLARI: CAN SAĞLIĞIMIZDAN ENDİŞELİYİZ
Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasından sonra Ağrı Cezaevindeki koğuş arkadaşları ayrı ayrı cezaevi yönetimine dilekçe yazdı. “Hem Hakan’ın hem de kendi can sağlığımızdan endişe ediyoruz.” diye. Birkaç kişiye saldırmış, avukatına da saldırdı.
İlk zamanlar bana ‘Kızsam da gel. Kimseyle konuşmuyorum, konuşunca kalp kırıyorum’ diyordu. Artık beni istemiyor. O iftirayı kaldırmadı. Kafasında kurdu kurdu ve beni karşısına aldı. Anne babası gidiyor ziyarete. Eşimi en son 2 Temmuz 2019’da gördüm. 2 Ağustos 2019’da görüş vardı gitmedim. ‘Sakın gelmesin vururum yine’ demiş. Sizi görünce beni ter basıyor, imanım gidiyor gibi şeyler söylemiş. 14 yıllık evliliğimiz boyunca böyle bir şey yaşamadık. Karı koca tek derdimiz iki kızımızı büyütmekti. Evimiz olsun, kapımızda arabamız olsundu.
ZEHİR KATARLAR DİYE YEMEK DE YEMİYOR
Tahliye olan bir koğuş arkadaşıyla görüştüm, bir avukattı. Bana dedi ki ‘Ben 8 ay boyunca hep Hakan hocaya dönük uyudum.’ ‘Korktuğunuz için mi?’ diye sordum. ‘Yok’ dedi, ‘Arkamı dönersem küser yanlış anlar’ diye dedi. Allah’tan yanında hassas insanlar vardı. ‘Hasta değil mi’ dedim, ‘Evet maalesef’ dedi. Şu an ne yapıyor bilmiyorum ama hapishane yemeğine ‘zehir katarlar’ diye yemiyordu. Kapalı Dardanel alıyormuş, kutusunu kendi açacak ve emin olacak.
AYM BAŞVURUMUZU REDDDETTİ
AĞRI’DA İLK CEZA ALAN ÖĞRETMEN
İlk onun mahkemesi oldu ve hemen ceza aldı, İstinaf hemen onadı, Yargıtay hemen onadı, Anayasa Mahkemesi başvurumuzu reddeti. Şimdi AİHM seviyesine geldik. Ondan bile şüpheleniyor. ‘Ben kimim, ben neyim ki benim işlerim bu kadar hızlı yürüyor’ diyor. Belki AİHM’den iyi bir sonuç çıkar’ diyorum. ‘Ne kadar numaracı kadınsın, benim eridiğimi gördükçe mutlu oluyorsun di mi’ diyor. Her şeyi ona özel yapıldığını zannediyor.
Koğuşunda çok doktor vardı, psikolog da vardı. Hepsi eşlerine tembih etmiş. ‘Yenge hanıma söyle, ulaşabildiği herkese ulaşsın, bu adamı çıkarsınlar’ diye. Elimden ancak bu kadar geliyor. Ben eşimi sevdiğim için evlendim. Hizmet Hareketiyle hiçbir bağlantım olmadı. Ama bunları yaşıyoruz.
ARTIK ÇAREMİZ KALMADI
Şu an Erzincan Cezaevinde. Ama orada olduğuna da inanmıyormuş. Çünkü bir yıl boyunca Ağrı’dan Erzincan’a her hafta görüşlerine gittim. Koğuş arkadaşlarına diyormuş ki, ‘Nasıl geliyor her hafta bu kadın, beni sevmiyor ki, onca yolu beni görmek için gelmiş olamaz’ Oradaki insanlara da yazık, sürekli Hakan’ı ikna etmek zorundalar.
Anayasa Mahkemesi de bireysel başvurumuzu reddetti. Eşimin Türkiye’deki hak arama yolları kapandı. Şimdi AİHM’e başvuracağız. Ama eşim çıkacağına artık hiç inanmıyor. Bu yüzden başvuru belgelerini imzalamıyor. Cezaevi müdürü çağırmış ‘Artık çıkacağından ümidini kesmişsin’ demiş. Hasta adama böyle denir mi!
[Sevinç Özarslan] 2.9.2019 [BoldMedya.Com]
BOLD ÖZEL- Bipolar bozlukluk teşhisi ile Bakırköy Devlet Hastanesine kaldırılan ve şizofren tanısı konulan İngilizce öğretmeni Harun Karateke’den sonra bir öğretmen daha cezaevinde akıl sağlığını kaybetti. 15 Ağustos 2016’da tutuklanan 14 yıllık beden eğitimi öğretmeni Hakan Yıldırım’ın (43) durumu oldukça ağır.
Tedaviyi reddettiği ve hastaneden imza karşılığı cezaevine geri gönderildiği için Hakan Yıldırım’a teşhis konulmuş değil. Kendisini muayene eden doktorlara “Ben deli değilim, deli sizsiniz” dediği için herhangi bir tetkik yapılmayan Yıldırım’ın sağlık durumu, ‘imzasına’ bırakılmayacak kadar ciddi:
– Çocuklarının DNA testini isteyecek kadar eşinden süpheleniyor.
– Cezaevinde kimseyle konuşmuyor, zehir katarlar diye yemek yemiyor.
– Koğuş arkadaşları, ‘can sağlığımızdan endişeliyiz’ diye defalarca dilekçe yazdı.
– Bir görüş gününde eşine vurdu. Bazı koğuş arkadaşlarına ve avukatına da saldırdı.
– Başka bir kapalı görüş gününde kendini duvardan duvara vurarak kafasını kanattı.
– Halisülasyon görüyor. Görüş gününde eşine olmayan varlıklardan bahsediyor.
Yıldırım çiftinin Zehra (10) ve Gülnihal (7) adında iki kızları bulunuyor.
Karar mahkemesinde, “Yıllardır onların adamısın, senin niye Bylock’un yok!” diyen hakim tarafından 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Yıldırım, cezası Yargıtay tarafından da hızlıca onaylanınca yaşadığı buhranı kaldırımadı.
Bu kaos ile 3 senedir tek başına mücadele eden eşi B. Yıldırım anlattıkları ise daha korkunç. “Yıllardır sesimi kimseye duyuramadım. Artık bir yuva beklentim yok, eşim bu psikolojiyle beni de çocuklarımızı da öldürür” diyen B. Yıldırım, “Yaşadıklarımız herkese çok ütopik geliyor. Eşim içeride çıldırıyor. O orada şizofren oldu, ben dışarıda paranoyak. Yetkililere sesleniyorum. Eşimin tedaviye ihtiyacı var. Lütfen tahliye edilsin.” dedi.
EŞİM ŞİZOFREN OLDU
Ben felsefe öğretmeniyim, eşim beden eğitimi öğretmeni. İkimiz de Atatürk Üniversitesi mezunuyuz. Okurken tanıştık ve evlenmeye karar verdik. 10 yıllık evliyiz. Ağrı’da yaşıyorduk. Eşim Hakan Yıldırım 15 Ağustos 2016’da tutuklandı ve önce Ağrı Cezaevine, sonra Erzincan T Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi. İlk zamanlar 10 kişilik koğuşta 22 kişi kalıyorlardı. Şimdi kaç kişiler bilmiyorum. Eşimin bir doktor belgesi yok ama şizofren olmuş durumda.
BİR KOLİ KİTAP YÜZÜNDEN…
Eşim Eskişehir’de bir kolejde çalışıyordu. Sonra iş bulunca Ağrı’ya yerleştik. 17/25 Aralık’tan sonra ben eşime ‘Eve hiçbir şey getirme’ dedim. Evde olanları da kitap, gazete ne varsa hepsini yaktırdım. İstemediğimi belirttim. İki kızımız var. Onlara, yuvama zarar gelsin istemiyordum. Bir gün eşim NT’de indirim varmış, iki koli kitap alıp gelmiş. Biz yine tartıştık. Kesinlikle evde NT’den kitap istemediğimi tekrar söyledim.
Sonra biz ev satın aldık. Kitaplar kolinin içinde kapının önünde duruyordu. Hiç açmamıştık. Eşimle güzel güzel konuştuk, beni dinledi, NT ile de anlaştık ve kitapları iade etmeye karar verdik. O günlerde bir arkadaşımız gelmişti eve. Kitapları almak istedi. Biz de ona verdik. Meğerse o da kocasından gizlemiş kitapları.
Birkaç zaman sonra eşi ev taşınırken kitapları görüyor ve panik oluyor. Kitapları otobüse verip o zaman memlekette olan karısına gönderiyor. O sırada muavin adamdan şüpheleniyor, polisi arıyor. Kolide ne var ne yok diye. Polis de açmış bakmış kitapları bulmuş. Sonra arkadaşımız beni aradı. ‘Eşimi tutukladılar, kitapları bulmuşlar’ dedi.
Ben o kadar üzüldüm ki, olayı olduğu gibi anlatın dedim. Öyle deyince eşime iftira atıldı: “Hakan Yıldırım 15 Temmuz’dan sonra korkuyla geldi, kitapları evime bıraktı. Panik oldu.” denildi. O kitapları darbeden sonra vermiş gibi gösterdiler ve eşimi tutuklattılar. Sonra da başka şeyler çıkardılar. Yani eşim şu anda bir adamın ifadesi, Dijitürk aboneliğini iptal ettirmesi ve 14 yıllık kolej öğretmeni olduğu için tutuklu. 5 Haziran 2017’de 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
HAKİM: SENİN NİYE BYLOCK’UN YOK!
Cezaevine girdiğinde ilk 10 ay çok iyiydi eşim. Ben bu süreçte 12 kilo verdim. Kas hastasıyım aynı zamanda. Beraat edeceğini bekliyorduk aslında. 5 Haziran 2017’de son mahkemesi yapıldı. Bir Ramazan günüydü. Arkadaşımızın eşi ifadesini aynı şekilde yineleyince tahliye etmediler. Hakim kararı eşimin yüzüne bile okumadı. Diyor ki, ‘Senin niye Bylock’un yok! Eşim ‘Bylock gibi bir yazılım olduğunu ben içeride öğrendim. Kullanmadım.’ diyor. Bu kez, ’14 yıldır onların adamısın, senin neden Bylock’un yok’ diye tekrar yineliyor.
KARAR MAHKEMESİNDEN SONRA ERİMEYE BAŞLADI
1998’de dershaneye gitmiş eşim. Gerekçeli kararına 1998’den bu yana terör örgütü üyesi olduğunu yazmışlar. Eşim son mahkeme gününden sonra erimeye başladı. Savcılığa dilekçe yazdım ve dedim ki, ‘Eşimin karar mahkemesinden sonraki telefon konuşmalarının psikologlar tarafından dinlenmesini istiyorum. Ben psikoloji öğretmeniyim, kocam değişti, başka biri oldu’
Dikkate alındı bu dilekçem, telefon konuşmalarının dökümleri çıkarıldı ve hasta olduğuna kanaat getirdiler. Kasım 2017’de Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk ettiler. Fakat tedaviyi kabul etmediği ve ‘ben deli değilim’ dediği için hastanedeki doktorlar eşimden imza almışlar ve tekrar cezaevine göndermişler. Eşimle yaptığımız görüşmelerden aynı zamanda doktor olan milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na da bahsettim. ‘Bire bir paranoya’ dedi. Ama elimizde resmi belge olmadığı için bir şey yapamıyoruz.
BİR GÖRÜŞTE BANA VURDU
Eşim sonra her şeyde beni suçlamaya başladı. Bunu benim hazırladığım bir senaryo olduğunu söyledi. Bir görüşte bana vurdu. 2 ay görüş yasağı koydular. Vurdu, hakaret etti ama ben yine gittim ziyarete. Yalnız bırakmak istemedim. 14 yıllık evliliğimizde bana bir fiske vurmuş değil çünkü.
Aralık 2017’de Ağrı’dan Erzincan Cezaevine gönderildi. Oranın yönetimine çok dilekçe yazdım, doktora götürülmesi için, o zaman daha çok kızdı bana. ‘Beni akıl hastanesine kapatmaya çalışıyorsun, beni delirtmeye çalışıyorsun’ diye. Sonra zorla götürmüşler hastaneye. ‘Neyin var’ diye sormuş doktor, o da ‘ben iyiyim’ diyor tabi. Zaten kendini hasta olarak görmüyor. Doktor da cezaevinde kalabilir raporu veriyor. Bir klinik araştırma yok, tetkik yok. Doktoruyla daha sonra Ömer bey görüştü, “Rızası olmayan hastalara, hele ki mahkumlara yapacak bir şeyimiz yok’ dedi. Onlar da haklı.
Biz avukatımız aracılığıyla adli tıp raporu istedik. Ömer Faruk Gergerlioğlu Ankara’daki Cezaevleri Genel Müdürlüğünü aradı. Adli tıp raporu var demişler. Ama bir hastaneye yatmadı, tam teşekküllü bir hastanede tetkik yapılmadı. Erzincan Mengücek Devlet Gazi ve Eğitim Hastanesi ve Elazığ Ruh ve Sinir Hastanesine götürülmesine rağmen iyiyim dediği için hiçbir teşhis konulamadı. Nasıl, nereden var bu rapor bilmiyoruz, soru işareti.
ÇOCUKLARIMIZIN DNA TESTİNİ İSTEDİ
Eşim iki aydır bizi görüşe kabul etmiyor. En son görüş günlerimizin birinde büyük kızımız Zehra için ‘Niye bana benzemiyor’ diye DNA testi istedi. Ben de istersen küçük kızımıza da yaptıralım dedim. O zaman ‘Doğru çıkarsa ben dayanamam” deyip bu isteğinden vazgeçti. Hep şüpheleniyor, şüphelendiği şey doğru çıkarsa diye korkuyor.
Koğuşta kendisi çay demlememişse içmiyor. Kimseye konuşmuyor. Biz gidiyoruz ya görüşe herkes bizi izliyor, yine karısını dövecek mi ya da yine ağlayacaklar mı diye. Herkes karısını sevgiyle karşılıyor, adeta ağırlıyor gönderiyor, biz salya sümük ağlaya ağlaya… Bazen görüş saati dolmadan çıkıp gidiyor. Olanların hepsinin içindeki şeytanı çıkarmak için yapıldığını düşünüyor. Halisülasyon da görüyor. Bir kere orada otururken ‘bak siyah adamlar geliyor’ dedi. Onu dinlerken öyle yoruluyorum ki…
Bana vurduğunda kimse görmedi sandım, koştum arabaya bindim. Ağlayamıyorum da… Annesi babası vardı. Sonra kayınpederim elimi tuttu. ‘Betül kızım, arkanı dönüp gidersen hayır demem’ dedi. Ben de ‘Baba orası dar yer, yoksa böyle yapmazdı’ diyebildim.
Eşim o hafta beni aradı. ‘Sen nasıl bir kadınsın’ diye hakaretler etmeye başladı. ‘Neden, ne yaptım’ dedim. Meğerse görüşten sonra yönetim kendisini çağırmış. Bana vurduğunu kameradan izletmişler. O da demiş ki, ‘Ben vurmadım, ben eşime kıyamam’ demiş. Bana da ‘Niye beni şikayet ettin’ diyor. Halbuki en son yapacağım şey bu dedim ama…
BU PSİKOLOJİYLE NE BENİ NE ÇOCUKLARIMI SAĞ BIRAKIR
Tek başıma mücadele ediyorum. Hakan çıksın ve iyileşsin, gelsin evimize diye tabi ki ümidim var ama artık zor. Bir yuva beklentim kalmadı, ölümü düşünüyorum. Hakan bu psikolojiyle çıktıktan sonra ne beni ne çocuklarımı bırakmaz. O karıncayı ezmeyen adam bizi öldürür, bunu çok iyi biliyorum. Allah merhamet etsin. Cezaevinde kalamıyor. Gardiyanlar buna şahit.
KENDİNİ DUVARDAN DUVARA VURDU
Bir kapalı görüşte Hakan kendini top gibi duvardan duvara vurdu. Burnu kanadı. Kapalı görüş yerleri küçük bir kabin gibi, soyunma kabinleri gibi düşünün. Çıkarın beni buradan diye kafasını duvarlara vurdu. O an hemen beyaz gömlekli bir adam ve birçok gardiyan girdi içeri. Meğerse Hakan’ın rahatsız olduğunu biliyorlar, telefonları da dinleniyor ya durumu biliyorlar. Psikologlar iki kabin ötede bekliyor. Bir gardiyan ‘Ben şahitlik ederim, bu adam hasta’ demiş. Ama kimse elini taşın altına koyup bir şey yapmadı.
KOĞUŞ ARKADAŞLARI: CAN SAĞLIĞIMIZDAN ENDİŞELİYİZ
Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasından sonra Ağrı Cezaevindeki koğuş arkadaşları ayrı ayrı cezaevi yönetimine dilekçe yazdı. “Hem Hakan’ın hem de kendi can sağlığımızdan endişe ediyoruz.” diye. Birkaç kişiye saldırmış, avukatına da saldırdı.
İlk zamanlar bana ‘Kızsam da gel. Kimseyle konuşmuyorum, konuşunca kalp kırıyorum’ diyordu. Artık beni istemiyor. O iftirayı kaldırmadı. Kafasında kurdu kurdu ve beni karşısına aldı. Anne babası gidiyor ziyarete. Eşimi en son 2 Temmuz 2019’da gördüm. 2 Ağustos 2019’da görüş vardı gitmedim. ‘Sakın gelmesin vururum yine’ demiş. Sizi görünce beni ter basıyor, imanım gidiyor gibi şeyler söylemiş. 14 yıllık evliliğimiz boyunca böyle bir şey yaşamadık. Karı koca tek derdimiz iki kızımızı büyütmekti. Evimiz olsun, kapımızda arabamız olsundu.
ZEHİR KATARLAR DİYE YEMEK DE YEMİYOR
Tahliye olan bir koğuş arkadaşıyla görüştüm, bir avukattı. Bana dedi ki ‘Ben 8 ay boyunca hep Hakan hocaya dönük uyudum.’ ‘Korktuğunuz için mi?’ diye sordum. ‘Yok’ dedi, ‘Arkamı dönersem küser yanlış anlar’ diye dedi. Allah’tan yanında hassas insanlar vardı. ‘Hasta değil mi’ dedim, ‘Evet maalesef’ dedi. Şu an ne yapıyor bilmiyorum ama hapishane yemeğine ‘zehir katarlar’ diye yemiyordu. Kapalı Dardanel alıyormuş, kutusunu kendi açacak ve emin olacak.
AYM BAŞVURUMUZU REDDDETTİ
AĞRI’DA İLK CEZA ALAN ÖĞRETMEN
İlk onun mahkemesi oldu ve hemen ceza aldı, İstinaf hemen onadı, Yargıtay hemen onadı, Anayasa Mahkemesi başvurumuzu reddeti. Şimdi AİHM seviyesine geldik. Ondan bile şüpheleniyor. ‘Ben kimim, ben neyim ki benim işlerim bu kadar hızlı yürüyor’ diyor. Belki AİHM’den iyi bir sonuç çıkar’ diyorum. ‘Ne kadar numaracı kadınsın, benim eridiğimi gördükçe mutlu oluyorsun di mi’ diyor. Her şeyi ona özel yapıldığını zannediyor.
Koğuşunda çok doktor vardı, psikolog da vardı. Hepsi eşlerine tembih etmiş. ‘Yenge hanıma söyle, ulaşabildiği herkese ulaşsın, bu adamı çıkarsınlar’ diye. Elimden ancak bu kadar geliyor. Ben eşimi sevdiğim için evlendim. Hizmet Hareketiyle hiçbir bağlantım olmadı. Ama bunları yaşıyoruz.
ARTIK ÇAREMİZ KALMADI
Şu an Erzincan Cezaevinde. Ama orada olduğuna da inanmıyormuş. Çünkü bir yıl boyunca Ağrı’dan Erzincan’a her hafta görüşlerine gittim. Koğuş arkadaşlarına diyormuş ki, ‘Nasıl geliyor her hafta bu kadın, beni sevmiyor ki, onca yolu beni görmek için gelmiş olamaz’ Oradaki insanlara da yazık, sürekli Hakan’ı ikna etmek zorundalar.
Anayasa Mahkemesi de bireysel başvurumuzu reddetti. Eşimin Türkiye’deki hak arama yolları kapandı. Şimdi AİHM’e başvuracağız. Ama eşim çıkacağına artık hiç inanmıyor. Bu yüzden başvuru belgelerini imzalamıyor. Cezaevi müdürü çağırmış ‘Artık çıkacağından ümidini kesmişsin’ demiş. Hasta adama böyle denir mi!
[Sevinç Özarslan] 2.9.2019 [BoldMedya.Com]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Evde kedi beslemenin mahzuru var mı? [Dr. Ali Demirel]
Soru: Son üç yıldır yolum sürekli kedilerle kesişiyor. :) Biraz da eşimin ve çocukların da ısrarı ile evde kedi ile yaşıyoruz. Ben de kedimizi çok seviyorum. Özellikle de bu süreçte gurbet ellerde en büyük destekçimiz olarak görüyorum. Ancak iki konuda huzursuzum. İlki acaba doğal ortamında olması daha mı iyi olurdu onun açısından diye düşünüyorum. İkincisi ise kısırlaştırılması meselesi. Veterinerler bunu tavsiye ediyor ama dini açıdan uygun olan nedir? (Nesrin H.)
Her ne kadar insanoğlunun sadık dostu olma yakıştırması köpeklere yapılsa bile aslında gamsız ve miskin görüntülerine rağmen kediler de en az köpekler kadar sadık dostlarımızdandır.
Halk arasında kedilere çoğu zaman reva görülen sıfat, “nankörlük” olmuştur. Bunun gerçekliği elbette tartışmaya açıktır. Zira kanaatimize göre kediler nankör değildir. Onlarda, sabır ve şükür saklıdır.
Kediler, Üstad Hazretleri’nin ifadeleriyle şükranlarını kendisine iyilikte bulunanlara değil gerçek Rezzakı olan Yüce Yaratıcısına sunarlar. (bkz. Sözler, s. 334)
Bu girişten sonra sorunuzun cevabına geçelim isterseniz.
Kedi, az önce de ifade ettiğimiz gibi insanoğlunun en eski dostlarından olması ve insanlarla çok düşüp kalkmasından dolayı necis sayılmamıştır.
Nitekim Allah Resulü (s.a.s) bir hadislerinde bu hakikati şöyle dile getirir:
“O (kedi) pis değildir. Ancak o sizin etrafınızda dolaşanlardın biridir.” (Nesâî, Taharet, 54; İbn Mâce, Taharet, 32)
Hatta hepimizin malumu olduğu üzere Efendimiz (s.a.s), sahabenin önde gelenlerinden Hz. Abdurrahman b. Sahr’a kedileri çok sevmesinden dolayı “Ebû Hureyre - Kedicik babası” ismini vermiştir. (İbn Hacer, el-İsâbe, 7/202)
Dolayısıyla İslam fıkıh alimleri, evde kedi beslenmesinde bir mahzur görmemişlerdir.
Kısırlaştırma meselesine gelince:
Genel bir hüküm olarak kendilerine hiçbir fayda vermeyecek ve hatta zarar verecekse, hayvanları kısırlaştırmak caiz değildir.
“Fakat evde beslenen kedi için durum farklıdır.”
Yukarıdaki cümleyi tırnak için aldım. Çünkü veteriner bir arkadaşıma ait bu söz.
Arkadaşım evde beslenen kedinin kısırlaştırılmasının kediye bazı faydalar sağladığını söyledi.
Nedir bu faydalar?
1. Kediler, beslendikleri ortam dışındaki hayvanlarla bir araya geldiklerinde çeşitli hastalıklar kapabilmekte ve bu hastalıklar yüzünden ömürleri kısalmaktadır.
2. Kızgınlık döneminde çiftleşemediği için acı çekip yorgun düşmektedir. Kısırlaştırılınca kızgınlık durumu oluşmamakta, dolayısıyla bu sorun ortadan kalkmaktadır.
3. Kısırlaştırılmaması durumunda doğacak yavrular büyük ihtimalle sokağa bırakılmaktadır. Evde beslediğimiz kedinin cinsi nedeniyle sokakta yaşaması oldukça güçtür.
Bu açıklamalardan kedilerin kısırlaştırılmasında gerek hayvan, gerekse onu besleyenler açısından faydalar olduğu açıkça görülmektedir.
Dolayısıyla bu tür hayvanların “kendilerine gelebilecek zararları onlardan gidermek ve onlara fayda sağlamak” kuralına göre ekolojik dengeyi bozmamak şartıyla kısırlaştırmasında dinen bir sakınca görülmemiştir. (el-Fetâva’l-Hindiyye, 5/437; Merğînânî, el-Hidâye, 7/234
[Dr. Ali Demirel] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
Her ne kadar insanoğlunun sadık dostu olma yakıştırması köpeklere yapılsa bile aslında gamsız ve miskin görüntülerine rağmen kediler de en az köpekler kadar sadık dostlarımızdandır.
Halk arasında kedilere çoğu zaman reva görülen sıfat, “nankörlük” olmuştur. Bunun gerçekliği elbette tartışmaya açıktır. Zira kanaatimize göre kediler nankör değildir. Onlarda, sabır ve şükür saklıdır.
Kediler, Üstad Hazretleri’nin ifadeleriyle şükranlarını kendisine iyilikte bulunanlara değil gerçek Rezzakı olan Yüce Yaratıcısına sunarlar. (bkz. Sözler, s. 334)
Bu girişten sonra sorunuzun cevabına geçelim isterseniz.
Kedi, az önce de ifade ettiğimiz gibi insanoğlunun en eski dostlarından olması ve insanlarla çok düşüp kalkmasından dolayı necis sayılmamıştır.
Nitekim Allah Resulü (s.a.s) bir hadislerinde bu hakikati şöyle dile getirir:
“O (kedi) pis değildir. Ancak o sizin etrafınızda dolaşanlardın biridir.” (Nesâî, Taharet, 54; İbn Mâce, Taharet, 32)
Hatta hepimizin malumu olduğu üzere Efendimiz (s.a.s), sahabenin önde gelenlerinden Hz. Abdurrahman b. Sahr’a kedileri çok sevmesinden dolayı “Ebû Hureyre - Kedicik babası” ismini vermiştir. (İbn Hacer, el-İsâbe, 7/202)
Dolayısıyla İslam fıkıh alimleri, evde kedi beslenmesinde bir mahzur görmemişlerdir.
Kısırlaştırma meselesine gelince:
Genel bir hüküm olarak kendilerine hiçbir fayda vermeyecek ve hatta zarar verecekse, hayvanları kısırlaştırmak caiz değildir.
“Fakat evde beslenen kedi için durum farklıdır.”
Yukarıdaki cümleyi tırnak için aldım. Çünkü veteriner bir arkadaşıma ait bu söz.
Arkadaşım evde beslenen kedinin kısırlaştırılmasının kediye bazı faydalar sağladığını söyledi.
Nedir bu faydalar?
1. Kediler, beslendikleri ortam dışındaki hayvanlarla bir araya geldiklerinde çeşitli hastalıklar kapabilmekte ve bu hastalıklar yüzünden ömürleri kısalmaktadır.
2. Kızgınlık döneminde çiftleşemediği için acı çekip yorgun düşmektedir. Kısırlaştırılınca kızgınlık durumu oluşmamakta, dolayısıyla bu sorun ortadan kalkmaktadır.
3. Kısırlaştırılmaması durumunda doğacak yavrular büyük ihtimalle sokağa bırakılmaktadır. Evde beslediğimiz kedinin cinsi nedeniyle sokakta yaşaması oldukça güçtür.
Bu açıklamalardan kedilerin kısırlaştırılmasında gerek hayvan, gerekse onu besleyenler açısından faydalar olduğu açıkça görülmektedir.
Dolayısıyla bu tür hayvanların “kendilerine gelebilecek zararları onlardan gidermek ve onlara fayda sağlamak” kuralına göre ekolojik dengeyi bozmamak şartıyla kısırlaştırmasında dinen bir sakınca görülmemiştir. (el-Fetâva’l-Hindiyye, 5/437; Merğînânî, el-Hidâye, 7/234
[Dr. Ali Demirel] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
İktidarın “Bakan Rezervi”; Sığ Muhalefet! [Kadir Gürcan]
Muhalefetin içler acısı halini resmetmek için kelimeler yetersiz kalıyor. Geçen hafta, aykırı ve muhalif davranmaya ait sadra şifa teklifimiz sanal dünyaya düşmeden önce, sözde muhalefet parti liderlerinden biri, iddia ve teorilerimizde ne kadar haklı olduğumuzu gösteriverdi. Haklı olma pahasına bile olsa, böylesine düşük bir kaliteden dolayı sevinemedik doğrusu...Bu ne pespayelik ya hu!
Bunun üzerine arkadaşlarla oturduk. “Arkadaş” deyince, anlayacağınız üzere kafası çalışan, sözünü bilen, okumuş bir ekipten bahsettiğimizin altını çizelim de, IQ'su yüksek bir ortamda mesai yaptığımız konusunda okuyucuyu haberdar etmiş olalım. Şöyle bir karara vardık; Türkiye'de siyasi hayatın düzene girmesi için bir dizi kanun çıkarılması lazım. Öyle marketten alınan, tek kullanımlık KHK'lar bizim derdimize derman olmaz. Bu konuda öncülük yapacak olanlara her türlü desteği vermeye hazırız. Yeter ki, böyle bir çalışma yürütenler, Saray, İktidar, sığ muhalefet lideri ve emir eri ekibi haricindeki bir oluşum tarafından yapılsın.
Nasıl bir kanun? Özeti şu; Yaşı ellibeş olmuş ve kendilerine devlet bütçesinden maaş takdir edilen bütün muhalif parti kadroları, zorunlu olarak zeka testi ve psikolojik bir kontrolden geçmeliler. Geçen yazımızda bizim önerdiğimiz, evden çıkmadan önce “Ben muhalifim, Saray Soytarısı değil!” telkininin bu tür derin ruhi rahatsızlıklara faydası olacağını zannetmiyoruz. Bunama ve balık hafızalar için rutin tedaviler lazım. Bunun bir anayasa maddesi haline gelmesi de şart.
Geçen hafta Türkiye gündemine oturan bir kadın cinayeti için ağzı olan herkes kendisini mutlaka bir şey demek zorunda hissetti. Hatta, bir yöremizde, olayı protesto etmek için erkeklere şalvar ve etek giydirip kadınlar karşısında hizaya bile dizdiler. Bayağı ve düşük kaliteli bir protesto ama, mahsuru yok. O zavallı erkeklere tavsiyemiz, nasıl olsa bir kere bu tür elbiseler giydiniz, artık bir daha çıkarmayın şeklinde olur. Üçüncü milenyumun ilk çeyreğini tükettiğimiz şu günlerde daha kaliteli protesto ve direniş tarzları geliştirmemiz de gerekiyor. Ayran süzen bıyıklar altında, kırmızı-güllü şalvar giyen babalar, çocukların zihninde derin tahribatlar oluşturabilir.
Dengesiz bir adamın silahını çekip eski ya da halen evli olduğu eşini öldürmesi, nereden bakarsanız bakın ağır bir trajedi. Gerekli önlemlerin alınması konusunda, hiç kimsenin aykırı bir şey iddia etme lüksü yok. Bununla birlikte, medyanın önü alınmaz sansasyon ve reyting şehveti önünde koca bir ülkenin savunmasız ve çaresiz bir hale sokulması garipliğini de görmezden gelmemek gerekiyor.
Demem o ki, Türkiye'de işlenen kadın cinayetleri, ülkedeki kadın-erkek eşitsizliğinin ya da babaerkil geleneğin ortaya çıkardığı bir sonuç değil. Lütfen gerçekçi olalım. Belediyenin mahalledeki boş ve salma köpekler için uyguladığı itlaf programına gösterilen tepki ile kadın cinayetlerine gösterilen tepkiyi birbirinden ayırabilecek bir olgunluk için ne yapmamız gerekiyor? Bu tür olaylar hakkında kendilerini mutlaka bir şey söylemek zorunda hisseden, iktidar ya da muhalefet yüzleri, aktör, sanatçı, yazar, ressam, şoför, belediye başkanı, mütevelli heyeti, spor kulübü başkanı, futbolcu, modası geçmiş emekli artistler ve daha niceleri, her gün ortalama beş'in altına düşmeyen şehit ölümleri hakkında bir şey deme ihtiyacı duymuyorlar.
Sizce de garip değil mi? Şehit haberleri, medyanın dikkatini çekmediği ya da şehvetlerini tatmine yetmediği için daha mı değersiz? Ya hu, şehitler kabir hayatı açısından diriler ama, anne ve babalarının gönüllerinde açtıkları yaranın nasıl kapanabileceğine dair bir teklifiniz var mı? Mesele, şehitler üzerinden ajitasyon değil! Medya ve onlara çanak tutan iktidar yandaş ve beslemelerinin iki yüzlülüğü. Bütün sermayesini feminizm üzerinden isbat-ı vucud kartına yatıran yazar müsveddelerini ve içi geçmiş ekran yüzlerinin banallığına tahammül her geçen gün daha da katlanılmaz hale geliyor.
Bahsettiğimiz zihni seviyesizlik, güya muhalefet olduğunu iddia eden bayan parti başkanı için de söz konusu. Kaç zamandır ortalarda görünmüyordu. Son cinayetten çok etkilenmiş olmalı ki, kadın cinayetleri için “Cumhurbaşkanı idam cezasını getirsin onaylayalım...” savrulmuşluğu ile gündeme düşüverdi. Hemcinsleri karşısındaki duygusallık ve aşırı hissiliği anlıyoruz da, işi abartmaya gerek yok. Akşam çayını içerken ya da çekirdek yerken, medyanın servis ettiği haberlerden etkilenip, kanun tekliflerine gözü kapalı imza atmak, bir muhalefet liderinin düşebileceği en derin seviyesizlik olmalı. Olayın ardından Hanımefendi evdekilerle oturup, hemcinsleri için bir türlü önü alınamayan kadın cinayetlerini idam ile çözmeye karar vermiş. Kimseyi tahkir ettiğimiz, küçümsediğimiz, hafife aldığımız yok ama, gecenin o saatinde, bizim her zaman beraber olduğumuz, IQ'lü gençler kadar kaliteli bir ekibin bir araya gelme ihtimali yok. Parti başkanının bu acınası hafifliği parti teşkilatının akli bütünlüğünü de sorgulanır hale getiriyor.
Omurgası kaymış bir medya ile yaşam mücadelesi veren demokrasimiz, miskinlik ve mıymıntılıktan kendisini kurtaramayan bir muhalefeti de sırtında taşımak zorunda. Çok kötü ama, manzara bu.
Muhalefet olarak siyasete atılmış ve sonra da iktidarın dümen suyuna razı olmuş siyasetçi profilimiz oldukça zengin. Sonradan dahil oldukları iktidara yama, besleme, dahil ve kaynak olma utancını perdelemek için, aba-emcad iktidar olanlardan daha fazla varlık göstermek zorunda kalıyorlar. Örnek mi istiyorsunuz? İçişleri Bakanı ve hükümet sözcüsüne bir de bu gözle bakın...Muhalefet etmeyi beceremeyince, bir kenara çekilmektense, iktidarın merhamet ve ulufelerine boyun eğiyorlar. Ne utanç verici bir seviye kaybı!
Rastgele televizyonda seyrettiği bir vak'a daha mahkemeye aksetmeden “İdam getirelim...” deyip orijinallik derdine düşen sığ muhalefet liderlerinin, potansiyel iktidar rezervi haline dönüşmesi iyiye alamet değil. İdam cezası gelir mi gelmez mi bilmiyorum ama, iktidarın bir sonraki adalet bakan adayı şimdiden göz kırpmaya başladı. Parti teşkilatı kendisine şimdiden yeni bir başkan bakmaya başlasa iyi olur. Şimdiki, sizlere ömür...
[Kadir Gürcan] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
Bunun üzerine arkadaşlarla oturduk. “Arkadaş” deyince, anlayacağınız üzere kafası çalışan, sözünü bilen, okumuş bir ekipten bahsettiğimizin altını çizelim de, IQ'su yüksek bir ortamda mesai yaptığımız konusunda okuyucuyu haberdar etmiş olalım. Şöyle bir karara vardık; Türkiye'de siyasi hayatın düzene girmesi için bir dizi kanun çıkarılması lazım. Öyle marketten alınan, tek kullanımlık KHK'lar bizim derdimize derman olmaz. Bu konuda öncülük yapacak olanlara her türlü desteği vermeye hazırız. Yeter ki, böyle bir çalışma yürütenler, Saray, İktidar, sığ muhalefet lideri ve emir eri ekibi haricindeki bir oluşum tarafından yapılsın.
Nasıl bir kanun? Özeti şu; Yaşı ellibeş olmuş ve kendilerine devlet bütçesinden maaş takdir edilen bütün muhalif parti kadroları, zorunlu olarak zeka testi ve psikolojik bir kontrolden geçmeliler. Geçen yazımızda bizim önerdiğimiz, evden çıkmadan önce “Ben muhalifim, Saray Soytarısı değil!” telkininin bu tür derin ruhi rahatsızlıklara faydası olacağını zannetmiyoruz. Bunama ve balık hafızalar için rutin tedaviler lazım. Bunun bir anayasa maddesi haline gelmesi de şart.
Geçen hafta Türkiye gündemine oturan bir kadın cinayeti için ağzı olan herkes kendisini mutlaka bir şey demek zorunda hissetti. Hatta, bir yöremizde, olayı protesto etmek için erkeklere şalvar ve etek giydirip kadınlar karşısında hizaya bile dizdiler. Bayağı ve düşük kaliteli bir protesto ama, mahsuru yok. O zavallı erkeklere tavsiyemiz, nasıl olsa bir kere bu tür elbiseler giydiniz, artık bir daha çıkarmayın şeklinde olur. Üçüncü milenyumun ilk çeyreğini tükettiğimiz şu günlerde daha kaliteli protesto ve direniş tarzları geliştirmemiz de gerekiyor. Ayran süzen bıyıklar altında, kırmızı-güllü şalvar giyen babalar, çocukların zihninde derin tahribatlar oluşturabilir.
Dengesiz bir adamın silahını çekip eski ya da halen evli olduğu eşini öldürmesi, nereden bakarsanız bakın ağır bir trajedi. Gerekli önlemlerin alınması konusunda, hiç kimsenin aykırı bir şey iddia etme lüksü yok. Bununla birlikte, medyanın önü alınmaz sansasyon ve reyting şehveti önünde koca bir ülkenin savunmasız ve çaresiz bir hale sokulması garipliğini de görmezden gelmemek gerekiyor.
Demem o ki, Türkiye'de işlenen kadın cinayetleri, ülkedeki kadın-erkek eşitsizliğinin ya da babaerkil geleneğin ortaya çıkardığı bir sonuç değil. Lütfen gerçekçi olalım. Belediyenin mahalledeki boş ve salma köpekler için uyguladığı itlaf programına gösterilen tepki ile kadın cinayetlerine gösterilen tepkiyi birbirinden ayırabilecek bir olgunluk için ne yapmamız gerekiyor? Bu tür olaylar hakkında kendilerini mutlaka bir şey söylemek zorunda hisseden, iktidar ya da muhalefet yüzleri, aktör, sanatçı, yazar, ressam, şoför, belediye başkanı, mütevelli heyeti, spor kulübü başkanı, futbolcu, modası geçmiş emekli artistler ve daha niceleri, her gün ortalama beş'in altına düşmeyen şehit ölümleri hakkında bir şey deme ihtiyacı duymuyorlar.
Sizce de garip değil mi? Şehit haberleri, medyanın dikkatini çekmediği ya da şehvetlerini tatmine yetmediği için daha mı değersiz? Ya hu, şehitler kabir hayatı açısından diriler ama, anne ve babalarının gönüllerinde açtıkları yaranın nasıl kapanabileceğine dair bir teklifiniz var mı? Mesele, şehitler üzerinden ajitasyon değil! Medya ve onlara çanak tutan iktidar yandaş ve beslemelerinin iki yüzlülüğü. Bütün sermayesini feminizm üzerinden isbat-ı vucud kartına yatıran yazar müsveddelerini ve içi geçmiş ekran yüzlerinin banallığına tahammül her geçen gün daha da katlanılmaz hale geliyor.
Bahsettiğimiz zihni seviyesizlik, güya muhalefet olduğunu iddia eden bayan parti başkanı için de söz konusu. Kaç zamandır ortalarda görünmüyordu. Son cinayetten çok etkilenmiş olmalı ki, kadın cinayetleri için “Cumhurbaşkanı idam cezasını getirsin onaylayalım...” savrulmuşluğu ile gündeme düşüverdi. Hemcinsleri karşısındaki duygusallık ve aşırı hissiliği anlıyoruz da, işi abartmaya gerek yok. Akşam çayını içerken ya da çekirdek yerken, medyanın servis ettiği haberlerden etkilenip, kanun tekliflerine gözü kapalı imza atmak, bir muhalefet liderinin düşebileceği en derin seviyesizlik olmalı. Olayın ardından Hanımefendi evdekilerle oturup, hemcinsleri için bir türlü önü alınamayan kadın cinayetlerini idam ile çözmeye karar vermiş. Kimseyi tahkir ettiğimiz, küçümsediğimiz, hafife aldığımız yok ama, gecenin o saatinde, bizim her zaman beraber olduğumuz, IQ'lü gençler kadar kaliteli bir ekibin bir araya gelme ihtimali yok. Parti başkanının bu acınası hafifliği parti teşkilatının akli bütünlüğünü de sorgulanır hale getiriyor.
Omurgası kaymış bir medya ile yaşam mücadelesi veren demokrasimiz, miskinlik ve mıymıntılıktan kendisini kurtaramayan bir muhalefeti de sırtında taşımak zorunda. Çok kötü ama, manzara bu.
Muhalefet olarak siyasete atılmış ve sonra da iktidarın dümen suyuna razı olmuş siyasetçi profilimiz oldukça zengin. Sonradan dahil oldukları iktidara yama, besleme, dahil ve kaynak olma utancını perdelemek için, aba-emcad iktidar olanlardan daha fazla varlık göstermek zorunda kalıyorlar. Örnek mi istiyorsunuz? İçişleri Bakanı ve hükümet sözcüsüne bir de bu gözle bakın...Muhalefet etmeyi beceremeyince, bir kenara çekilmektense, iktidarın merhamet ve ulufelerine boyun eğiyorlar. Ne utanç verici bir seviye kaybı!
Rastgele televizyonda seyrettiği bir vak'a daha mahkemeye aksetmeden “İdam getirelim...” deyip orijinallik derdine düşen sığ muhalefet liderlerinin, potansiyel iktidar rezervi haline dönüşmesi iyiye alamet değil. İdam cezası gelir mi gelmez mi bilmiyorum ama, iktidarın bir sonraki adalet bakan adayı şimdiden göz kırpmaya başladı. Parti teşkilatı kendisine şimdiden yeni bir başkan bakmaya başlasa iyi olur. Şimdiki, sizlere ömür...
[Kadir Gürcan] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
Kadere Teslimiyet [Mehmet Ali Şengül]
İnsan, bu dünyâda kurulan bir şirkete ne kadar hisse ile katılmış ise, o ölçüde kâr payı alır. Uhrevî iştiraklere gelince; niyet, samimiyet ve ihlâs önem arz eder.
Onun için iştirâk-i âmâl-i uhreviyede her şahıs için, hâsıl olan umum sevabın, herbirinin defter-i âmâline bitamâmihâ gireceği, Allah’ın geniş Rahmet ve kereminin muktezâsı olduğu ehl-i hakîkat ifâde buyurmaktadır.
Hizmette teslimiyet, adanmışlık, ibâdette derinlik, fedakârlık gibi hususlarda elde edeceği mânevî kazanç; kişinin hâlis niyeti ve kalbinin Allah’a teslimiyetine bağlıdır.
Buna rağmen, insanların tavır ve davranışları gerçekten samîmi veya değil; kalbi yarıp bakmaya muktedir olamadığımıza göre, biz zâhire bakarak hüküm verir ve ona göre davranırız. Ama buna rağmen herkes için, ‘hüsnü zan, adem-i itimat’ prensibi esas olmalıdır.
İnsanların mizâcı bize uymayabilir. Fakat, samîmi, fedakâr, hasbî ve muhlis iseler, Allah için sevmek zorundayız. İnsanlardan alâka duymaya, ilgi ve saygı beklemeye hiçbirimizin hakkı yoktur. Kime ne yaparsak yapalım, kim bize -iyi veya kötü- ne yaparsa yapsın, amellerimiz Allah için olmalıdır.
Mü’minler husûsuyla ehl-i hizmet, birbirlerine moral olmalı ve hiçbir zaman birbirini yıpratacak, hizmeti sarsacak bir tavır ve davranış içinde bulunmamalıdırlar. Bazı mizaçlar sabırda, katlanmada farklı olabilirler. Ama herkes, dinin ortaya koyduğu temel prensiplere göre kendini kontrol altına almaya mecbur ve mükelleftir.
Unutulmamalıdır ki, kendisi fâni olan dünyânın musîbetleri bâkî olmaz. Başa gelen her türlü sıkıntıların bir miadı vardır. O noktaya kadar insan, dişini sıkar sabrederse, neticesinin hayır olacağını Cenâb-ı Hak vaad buyurmaktadır.
Âl-i İmran sûresi 103.âyette; “İftirâka düşmeden Allah’ın kopmayan ipi Kur’an’a sımsıkı sarılın” buyrulmaktadır.Yolun erkânının bunu gerektirdiğini birbirimize tavsiye ederek, mülkün gerçek sahibi Allah’a teslim olmalı ve yardımı ondan beklemeliyiz.
Allah (cc); ‘Özür dileyip af dileyen kullarına karşı, -samîmi olma kaydıyla- bütün günahları mağfiret ederim’ (Zümer sûresi, 53) buyuruyor. Mü’minlere karşı vazifemiz, bize yakışan bir şekilde -sevgiyle, şefkatle, merhametle- muâmelede bulunmak ve onlara samîmi davranmaktır.
Sebeplerde kusur yapmamak kaydıyla, ‘Kader hakkımızda böyle takdir etmiş’ deyip sabreder, katlanır ve üzerimize düşen vazîfelerimizi ihmal etmemeye kendimizi zorlarız. Amellerimizin ve niyetlerimizin samîmi ve müstakim olmasına a’zamî derecede dikkat etmeliyiz.
Saâdet asrında boykot, sürgün, muhâsara ve hicretin birbirini takip ettiği o günlerde, bilhassa Şîb-i Ebu Talib’de, Dârü’n Nedve günlerinde su yoktu, yiyecek yoktu, doktor ve ilaç da yoktu. Müşrikler inananlara, ellerinden gelse oksijen bile vermeyeceklerdi. Bugün ülkemizde hizmete kaderini adayanlara yapılan muâmelenin de, o günden farksız olduğunu görmekteyiz.
O gün Sahâbe Efendilerimiz (r.anhüm) ağaçların yapraklarını ve kabuklarını, ölmüş hayvanın kurumuş derilerini yiyerek hayata tutunuyorlar ve ‘Allah yolunda ölmekten daha büyük bir şeref bilmiyoruz’ diyorlardı. Bugün benzer sıkıntılara mâruz kalmış olan, dâvây-ı İslâm’ın vârisleri bulunan ehl-i îman, aynı samîmiyeti ve fedâkarlığı göstermektedirler.
Sebeplere riâyet edip Müsebbibü’l esbab olan Allah’a kalbimizi kilitlemeli, ye’is’in bir küfür sıfatı olduğunu unutmayıp, Kudret-i Sonsuz Rabbimize ümitle ve azimle sımsıkı bağlanıp itaat etmeliyiz.
Kur’ân-ı Azîmüşşân’da En’am sûresi 59.âyette; “Bilinmeyen nice hazineler ve görünmeyen gayb aleminin anahtarları O’nun yanındadır. Onları Kendisinden başkası bilemez. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun haberi olmadan bir tek yaprak bile düşmez. Yer altı tabakalarının karanlıkları içindeki tek bir tane, hasılı yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki açık, net bir kitapta bulunmasın” buyrulmaktadır.
Olup biten her şeyden haberdar olan Rabbimiz, sıkıntılara ve zulümlere sebebiyet veren zâlim ve münâfıklara izin verdiğine göre, ‘vardır bir hikmeti diyerek’ katlanmamız gerekmektedir.
‘Bu vesile ile Allah bizleri temizlemeyi, sabrımızı ölçmeyi, ölümsüz ebedi âlemi kazanmamız için rütbelerimizi artırmayı,sâdık mıyız- kâzib miyiz? tesbit etmeyi murad etmiş olabir’ deyip, -gerçekte böyledir- dişimizi sıkacak; zikir, fikir, ibâdet, ilimle sürekli meşgul olarak, Rabbimizle beraber olmayı öne çıkararak ve sabredip rızâ-yı ilâhiye talip olmalıyız.
Tarihi şerefle dolu bir milletin evlatlarıyız. Müslümanız, vatanımızı ve milletimizi seviyoruz. İhânet, terör hayallerimizden bile geçmedi. Kaderimizi yaşıyoruz. İnsanlığın huzurlu, güvenli ve barış içinde, mutlu bir şekilde yaşamasından başka bir derdimiz yoktur. Bunun dışında gizli herhangi bir şeyimiz yoktur, hiçbir zaman olmamış ve olmayacaktır da.
Çilekeşler, mükâfatını Allah’dan beklemeli, kimseyi tenkit etmemeli; ‘Allah'ım, bizi kurtar, kardeşlerimizi bizim durumumuza düşürme!’ deyip duâ etmeliler. Bütün dünyada bay bayan kardeşlerimiz, -her ne kadar işleri zor da olsa- dünya barışına katkıda bulunmada ve muhtaç gönüllere hakikatleri duyurmada birbiriyle kenetlenerek maddî manevî yardımda bulunmalıdırlar.
Ne var ki herkes; inancı, Allah’a karşı kalbî derinliği ölçüsünde sorumlu ve mes’uldür. Hiç kimseye zorla bir şey yaptırmaya muktedir değiliz. Allah, akla kapıyı açıp irâdeyi -insanın- elinden almamıştır. Kalpler, Allah’ın yed-i Kudreti’ndedir. Yânî, bu bir inanç ve gönül işidir.
Tarihte her Peygamber ve ona inananlar, îmanlarından dolayı sıkıntı ve çilelere mâruz kalmışlardır. Kur’ân-ı Kerim tarihte yaşananların bir kısmından bahsederek, ümmet-i Muhammed’e (sav) yol göstermiştir. Kehf sûresi ve Yusuf sûresinde de mutlaka bu zamana ışık tutan hakîkatler vardır. Arzu edenler bu iki sûrenin tamamına bakabilirler.
“Gerçekten, Yusuf ile kardeşlerinin kıssalarında, sorup ilgilenenlerin alacakları nice ibretler vardır.” (Yusuf sûresi,7)
“Biz bu Kur’ân’da, insanlar için her türlü misal ve öğüdü, farklı üsluplarla tekrar tekrar ifade ettik. Fakat birçoğu bunları anlamadı. Zira bütün varlıklar içinde tartışmaya en düşkün olan, insandır.” (Kehf sûresi, 54)
Mü’min, sebeplere hakîki te’sir vermemeli, Allah’ın hakkındaki takdirine râzı olmalıdır. Bunun yanında, ülke içi ve dışında kaderini hizmete adamış hakları gasb edilmiş olan bütün gönül dostlarının, hukukî yollara başvurmak suretiyle haklarını aramaları en doğal haklarıdır.
Herkes, yapılması gerekeni imkanları ölçüsünde yapmaya gayret etmeli ve neticeyi ise, sâhib-i Kâinat Allah’a bırakmalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
Onun için iştirâk-i âmâl-i uhreviyede her şahıs için, hâsıl olan umum sevabın, herbirinin defter-i âmâline bitamâmihâ gireceği, Allah’ın geniş Rahmet ve kereminin muktezâsı olduğu ehl-i hakîkat ifâde buyurmaktadır.
Hizmette teslimiyet, adanmışlık, ibâdette derinlik, fedakârlık gibi hususlarda elde edeceği mânevî kazanç; kişinin hâlis niyeti ve kalbinin Allah’a teslimiyetine bağlıdır.
Buna rağmen, insanların tavır ve davranışları gerçekten samîmi veya değil; kalbi yarıp bakmaya muktedir olamadığımıza göre, biz zâhire bakarak hüküm verir ve ona göre davranırız. Ama buna rağmen herkes için, ‘hüsnü zan, adem-i itimat’ prensibi esas olmalıdır.
İnsanların mizâcı bize uymayabilir. Fakat, samîmi, fedakâr, hasbî ve muhlis iseler, Allah için sevmek zorundayız. İnsanlardan alâka duymaya, ilgi ve saygı beklemeye hiçbirimizin hakkı yoktur. Kime ne yaparsak yapalım, kim bize -iyi veya kötü- ne yaparsa yapsın, amellerimiz Allah için olmalıdır.
Mü’minler husûsuyla ehl-i hizmet, birbirlerine moral olmalı ve hiçbir zaman birbirini yıpratacak, hizmeti sarsacak bir tavır ve davranış içinde bulunmamalıdırlar. Bazı mizaçlar sabırda, katlanmada farklı olabilirler. Ama herkes, dinin ortaya koyduğu temel prensiplere göre kendini kontrol altına almaya mecbur ve mükelleftir.
Unutulmamalıdır ki, kendisi fâni olan dünyânın musîbetleri bâkî olmaz. Başa gelen her türlü sıkıntıların bir miadı vardır. O noktaya kadar insan, dişini sıkar sabrederse, neticesinin hayır olacağını Cenâb-ı Hak vaad buyurmaktadır.
Âl-i İmran sûresi 103.âyette; “İftirâka düşmeden Allah’ın kopmayan ipi Kur’an’a sımsıkı sarılın” buyrulmaktadır.Yolun erkânının bunu gerektirdiğini birbirimize tavsiye ederek, mülkün gerçek sahibi Allah’a teslim olmalı ve yardımı ondan beklemeliyiz.
Allah (cc); ‘Özür dileyip af dileyen kullarına karşı, -samîmi olma kaydıyla- bütün günahları mağfiret ederim’ (Zümer sûresi, 53) buyuruyor. Mü’minlere karşı vazifemiz, bize yakışan bir şekilde -sevgiyle, şefkatle, merhametle- muâmelede bulunmak ve onlara samîmi davranmaktır.
Sebeplerde kusur yapmamak kaydıyla, ‘Kader hakkımızda böyle takdir etmiş’ deyip sabreder, katlanır ve üzerimize düşen vazîfelerimizi ihmal etmemeye kendimizi zorlarız. Amellerimizin ve niyetlerimizin samîmi ve müstakim olmasına a’zamî derecede dikkat etmeliyiz.
Saâdet asrında boykot, sürgün, muhâsara ve hicretin birbirini takip ettiği o günlerde, bilhassa Şîb-i Ebu Talib’de, Dârü’n Nedve günlerinde su yoktu, yiyecek yoktu, doktor ve ilaç da yoktu. Müşrikler inananlara, ellerinden gelse oksijen bile vermeyeceklerdi. Bugün ülkemizde hizmete kaderini adayanlara yapılan muâmelenin de, o günden farksız olduğunu görmekteyiz.
O gün Sahâbe Efendilerimiz (r.anhüm) ağaçların yapraklarını ve kabuklarını, ölmüş hayvanın kurumuş derilerini yiyerek hayata tutunuyorlar ve ‘Allah yolunda ölmekten daha büyük bir şeref bilmiyoruz’ diyorlardı. Bugün benzer sıkıntılara mâruz kalmış olan, dâvây-ı İslâm’ın vârisleri bulunan ehl-i îman, aynı samîmiyeti ve fedâkarlığı göstermektedirler.
Sebeplere riâyet edip Müsebbibü’l esbab olan Allah’a kalbimizi kilitlemeli, ye’is’in bir küfür sıfatı olduğunu unutmayıp, Kudret-i Sonsuz Rabbimize ümitle ve azimle sımsıkı bağlanıp itaat etmeliyiz.
Kur’ân-ı Azîmüşşân’da En’am sûresi 59.âyette; “Bilinmeyen nice hazineler ve görünmeyen gayb aleminin anahtarları O’nun yanındadır. Onları Kendisinden başkası bilemez. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun haberi olmadan bir tek yaprak bile düşmez. Yer altı tabakalarının karanlıkları içindeki tek bir tane, hasılı yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki açık, net bir kitapta bulunmasın” buyrulmaktadır.
Olup biten her şeyden haberdar olan Rabbimiz, sıkıntılara ve zulümlere sebebiyet veren zâlim ve münâfıklara izin verdiğine göre, ‘vardır bir hikmeti diyerek’ katlanmamız gerekmektedir.
‘Bu vesile ile Allah bizleri temizlemeyi, sabrımızı ölçmeyi, ölümsüz ebedi âlemi kazanmamız için rütbelerimizi artırmayı,sâdık mıyız- kâzib miyiz? tesbit etmeyi murad etmiş olabir’ deyip, -gerçekte böyledir- dişimizi sıkacak; zikir, fikir, ibâdet, ilimle sürekli meşgul olarak, Rabbimizle beraber olmayı öne çıkararak ve sabredip rızâ-yı ilâhiye talip olmalıyız.
Tarihi şerefle dolu bir milletin evlatlarıyız. Müslümanız, vatanımızı ve milletimizi seviyoruz. İhânet, terör hayallerimizden bile geçmedi. Kaderimizi yaşıyoruz. İnsanlığın huzurlu, güvenli ve barış içinde, mutlu bir şekilde yaşamasından başka bir derdimiz yoktur. Bunun dışında gizli herhangi bir şeyimiz yoktur, hiçbir zaman olmamış ve olmayacaktır da.
Çilekeşler, mükâfatını Allah’dan beklemeli, kimseyi tenkit etmemeli; ‘Allah'ım, bizi kurtar, kardeşlerimizi bizim durumumuza düşürme!’ deyip duâ etmeliler. Bütün dünyada bay bayan kardeşlerimiz, -her ne kadar işleri zor da olsa- dünya barışına katkıda bulunmada ve muhtaç gönüllere hakikatleri duyurmada birbiriyle kenetlenerek maddî manevî yardımda bulunmalıdırlar.
Ne var ki herkes; inancı, Allah’a karşı kalbî derinliği ölçüsünde sorumlu ve mes’uldür. Hiç kimseye zorla bir şey yaptırmaya muktedir değiliz. Allah, akla kapıyı açıp irâdeyi -insanın- elinden almamıştır. Kalpler, Allah’ın yed-i Kudreti’ndedir. Yânî, bu bir inanç ve gönül işidir.
Tarihte her Peygamber ve ona inananlar, îmanlarından dolayı sıkıntı ve çilelere mâruz kalmışlardır. Kur’ân-ı Kerim tarihte yaşananların bir kısmından bahsederek, ümmet-i Muhammed’e (sav) yol göstermiştir. Kehf sûresi ve Yusuf sûresinde de mutlaka bu zamana ışık tutan hakîkatler vardır. Arzu edenler bu iki sûrenin tamamına bakabilirler.
“Gerçekten, Yusuf ile kardeşlerinin kıssalarında, sorup ilgilenenlerin alacakları nice ibretler vardır.” (Yusuf sûresi,7)
“Biz bu Kur’ân’da, insanlar için her türlü misal ve öğüdü, farklı üsluplarla tekrar tekrar ifade ettik. Fakat birçoğu bunları anlamadı. Zira bütün varlıklar içinde tartışmaya en düşkün olan, insandır.” (Kehf sûresi, 54)
Mü’min, sebeplere hakîki te’sir vermemeli, Allah’ın hakkındaki takdirine râzı olmalıdır. Bunun yanında, ülke içi ve dışında kaderini hizmete adamış hakları gasb edilmiş olan bütün gönül dostlarının, hukukî yollara başvurmak suretiyle haklarını aramaları en doğal haklarıdır.
Herkes, yapılması gerekeni imkanları ölçüsünde yapmaya gayret etmeli ve neticeyi ise, sâhib-i Kâinat Allah’a bırakmalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Bu Senenin Kurban Notları - 2019 [Abdullah Aymaz]
EKSİĞİ GİDEREN
Afrika’ya fakirlere kesilip dağıtılmak üzere kurbanlık bulma gayretine giren bir adanmış ruh yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
Bizim de kurbanlık bulma hedefimiz vardı. Bu güzelliği herkese yaymak istiyorduk. Gelen para bir zarfa konuyor, üzerine de veren kişinin ismiyle, verdiği miktarı not alınıyordu. Bayrama az kalmıştı. Gelen miktarın Time to Help'e teslim edilmesi gerekiyordu. Hedefin yarısından fazlası bulunmuş, zarfın üzerinde yazan miktar teslim edilmişti.
Aramızda tatlı bir rekabet vardı. Aslında burası da bir Afrika ülkesiydi…
Maksat belliydi: Bazıları itibariyle senede bir defa da olsun et yüzü görmelerine vesile olmak. Aslında öğretmenlerin durumu da çok parlak değildi. Yaşadıkları yerler Tanzanya standartlarında çok iyi sayılmazdı. Aldıkları ücretler de göz doldurur nicelikte değildi. Zaten ülkede öğretmenlik, geliri sebebiyle en son tercih edilen mesleklerdendi.
İçlerinden biri vardı ki, Ramazan ayında da bu güzel yardımlaşma organizasyonunda okulun hedefini tutturmak için canla başla çalışmış, kendisinden hemen sonra gelene en az 3 kat fark atmıştı. Zaman yardım zamanıydı ve kendisi de çok iyi biliyordu ki muhtaç insanlar çoktu. Defaatle imkanı olan velilerine ulaştı.
Bayram arefesine yaklaşmıştık. İki büyükbaş olan hedefimize sadece 50 Bin Şilinlik bir eksik kalmıştı. Eksik kalmasın, hedefimizi tam bulalım deyip zarfımdan okulun hedefini tamamlamıştık.
Bayramın ertesi gününde yerli idareci bayan geldi ve bayram öncesi sözü alınan, ancak bayramdan sonra ulaştırılan bir miktar getirmiş. Baktım, miktar tamı tamına 50 Bin Şilindi.
Bir kez daha anladım ki, yapan O idi, ayarlayan O idi. Bize sadece rolümüzü iyi oynamak düşüyordu.
Allah'a binlerce hamd olsun ki bizi hırsızlarla, zalimlerle, münafıklarla beraber değil de, Ehl-i Kitabıyla, hizmetin felsefesine uzak olanıyla da olsa dünyaya hayır getirecek bir hareket içinde bizi var etti ve ediyor.
* * *
REDDEDİLEN PAKET
Bir başka hatırayı da bir başka adanmış gönül anlatıyor:
Bu kurban bayramında (2019) da, her yıl olduğu gibi, Hollanda'dan yine misafirlerimiz vardı. Onlarla Zanzibar'da kurban kesip, etlerini ihtiyaç sahibi insanların kapılarına kadar gidip dağıttık.
Merak edenler için, adada bu iş şöyle oluyor: Önceden kurban eti dağıtımı yapılacak köydeki muhtar ziyaret ediliyor. Yardıma muhtaç ailelerin listesi alınıyor. Bayram günü kesilen hayvanların etleri bir güzel paketlenip arabalara konuyor. Dağıtım yapılacak köylere ulaşılıyor. Muhtar elindeki listeyle gönüllülerin önüne düşüyor. Ev ev dolaşılıp paketler muhtaç ailelere dağıtılıyor.
Hollanda'dan gelen grup, bu gelişlerinde sadece et dağıtmakla kalmadı, gıda paketi de dağıttı.
Ada köylerinden birine gıda dağıtımı için gittik. Yine aynı şekilde, muhtar önümüze düştü. Bir eve vardık. Baktık bir yaşlı kadın... Etrafında çocuklar vardı. Paketi kadıncağıza uzattık, kabul etmedi. Israr ettikçe reddetti. Tercüman vasıtasıyla sorduk; meğer kadın, karşı evdeki aile bizden daha muhtaç, onlara verin, diyormuş. Onlara da vereceğiz, sen hele bu paketi bir al, dediysek de, olmaz, önce ona verin, sonra bana verirsiniz, dedi.
Çaresiz karşı eve geçtik. Evde içler acısı bir manzara vardı: Karşımızda yatalak bir kadın ve üç çocuk duruyordu. Kadıncağızın kocası üç ay önce kanserden vefat etmiş. Üç yetimiyle kalakalmış. Üstelik kadın da kansermiş. Bakımını 13 yaşındaki kızı yapıyormuş. Kardeşlerinin yükü de bu kızcağıza kalmış. Misafirlerimiz ağlamamak için kendilerini zor tuttular. Ben de ilk defa böyle bir manzaraya şahit oluyordum. Benim de misafirlerden kalır bir yanım yoktu. Kadıncağızın paketi tutacak takati bile yoktu. Çok hisli anlar yaşadık.
Kalan paketleri dağıtmak için devam etmemiz gerekiyordu. Nemli gözlerle dışarı çıktık. Ama aklımız hâlâ içerideydi. Az önce paketimizin reddedildiği eve yine girdik. Karşı eve verdik, artık kabul edersiniz, dedik. Kadın paketi aldı. Dediği eve gitti. Paketi bırakıp geri çıktı. Onlar benden daha çok muhtaç, dedi. Kendi paketini de o eve verdi.
Hayırdan hayır doğuyor ve bir sâlih daire meydana geliyor; Elhamdülillah, güzellikler dünyaya yayılıp dağılıyor…
[Abdullah Aymaz] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
Afrika’ya fakirlere kesilip dağıtılmak üzere kurbanlık bulma gayretine giren bir adanmış ruh yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
Bizim de kurbanlık bulma hedefimiz vardı. Bu güzelliği herkese yaymak istiyorduk. Gelen para bir zarfa konuyor, üzerine de veren kişinin ismiyle, verdiği miktarı not alınıyordu. Bayrama az kalmıştı. Gelen miktarın Time to Help'e teslim edilmesi gerekiyordu. Hedefin yarısından fazlası bulunmuş, zarfın üzerinde yazan miktar teslim edilmişti.
Aramızda tatlı bir rekabet vardı. Aslında burası da bir Afrika ülkesiydi…
Maksat belliydi: Bazıları itibariyle senede bir defa da olsun et yüzü görmelerine vesile olmak. Aslında öğretmenlerin durumu da çok parlak değildi. Yaşadıkları yerler Tanzanya standartlarında çok iyi sayılmazdı. Aldıkları ücretler de göz doldurur nicelikte değildi. Zaten ülkede öğretmenlik, geliri sebebiyle en son tercih edilen mesleklerdendi.
İçlerinden biri vardı ki, Ramazan ayında da bu güzel yardımlaşma organizasyonunda okulun hedefini tutturmak için canla başla çalışmış, kendisinden hemen sonra gelene en az 3 kat fark atmıştı. Zaman yardım zamanıydı ve kendisi de çok iyi biliyordu ki muhtaç insanlar çoktu. Defaatle imkanı olan velilerine ulaştı.
Bayram arefesine yaklaşmıştık. İki büyükbaş olan hedefimize sadece 50 Bin Şilinlik bir eksik kalmıştı. Eksik kalmasın, hedefimizi tam bulalım deyip zarfımdan okulun hedefini tamamlamıştık.
Bayramın ertesi gününde yerli idareci bayan geldi ve bayram öncesi sözü alınan, ancak bayramdan sonra ulaştırılan bir miktar getirmiş. Baktım, miktar tamı tamına 50 Bin Şilindi.
Bir kez daha anladım ki, yapan O idi, ayarlayan O idi. Bize sadece rolümüzü iyi oynamak düşüyordu.
Allah'a binlerce hamd olsun ki bizi hırsızlarla, zalimlerle, münafıklarla beraber değil de, Ehl-i Kitabıyla, hizmetin felsefesine uzak olanıyla da olsa dünyaya hayır getirecek bir hareket içinde bizi var etti ve ediyor.
* * *
REDDEDİLEN PAKET
Bir başka hatırayı da bir başka adanmış gönül anlatıyor:
Bu kurban bayramında (2019) da, her yıl olduğu gibi, Hollanda'dan yine misafirlerimiz vardı. Onlarla Zanzibar'da kurban kesip, etlerini ihtiyaç sahibi insanların kapılarına kadar gidip dağıttık.
Merak edenler için, adada bu iş şöyle oluyor: Önceden kurban eti dağıtımı yapılacak köydeki muhtar ziyaret ediliyor. Yardıma muhtaç ailelerin listesi alınıyor. Bayram günü kesilen hayvanların etleri bir güzel paketlenip arabalara konuyor. Dağıtım yapılacak köylere ulaşılıyor. Muhtar elindeki listeyle gönüllülerin önüne düşüyor. Ev ev dolaşılıp paketler muhtaç ailelere dağıtılıyor.
Hollanda'dan gelen grup, bu gelişlerinde sadece et dağıtmakla kalmadı, gıda paketi de dağıttı.
Ada köylerinden birine gıda dağıtımı için gittik. Yine aynı şekilde, muhtar önümüze düştü. Bir eve vardık. Baktık bir yaşlı kadın... Etrafında çocuklar vardı. Paketi kadıncağıza uzattık, kabul etmedi. Israr ettikçe reddetti. Tercüman vasıtasıyla sorduk; meğer kadın, karşı evdeki aile bizden daha muhtaç, onlara verin, diyormuş. Onlara da vereceğiz, sen hele bu paketi bir al, dediysek de, olmaz, önce ona verin, sonra bana verirsiniz, dedi.
Çaresiz karşı eve geçtik. Evde içler acısı bir manzara vardı: Karşımızda yatalak bir kadın ve üç çocuk duruyordu. Kadıncağızın kocası üç ay önce kanserden vefat etmiş. Üç yetimiyle kalakalmış. Üstelik kadın da kansermiş. Bakımını 13 yaşındaki kızı yapıyormuş. Kardeşlerinin yükü de bu kızcağıza kalmış. Misafirlerimiz ağlamamak için kendilerini zor tuttular. Ben de ilk defa böyle bir manzaraya şahit oluyordum. Benim de misafirlerden kalır bir yanım yoktu. Kadıncağızın paketi tutacak takati bile yoktu. Çok hisli anlar yaşadık.
Kalan paketleri dağıtmak için devam etmemiz gerekiyordu. Nemli gözlerle dışarı çıktık. Ama aklımız hâlâ içerideydi. Az önce paketimizin reddedildiği eve yine girdik. Karşı eve verdik, artık kabul edersiniz, dedik. Kadın paketi aldı. Dediği eve gitti. Paketi bırakıp geri çıktı. Onlar benden daha çok muhtaç, dedi. Kendi paketini de o eve verdi.
Hayırdan hayır doğuyor ve bir sâlih daire meydana geliyor; Elhamdülillah, güzellikler dünyaya yayılıp dağılıyor…
[Abdullah Aymaz] 2.9.2019 [Samanyolu Haber]
İktidarın inadı, kadınları öldürüyor! [İlker Doğan]
Türkiye’de kadın cinayetlerinin önüne geçilemiyor. Şiddet olaylarının önlenmesi için gündeme gelen ‘elektronik kelepçe’ uygulaması da uzun zamandır kadınları korumak için değil, siyasi suçluların cezalandırmak için kullanılıyor. Bakanlıklar arasındaki protokol gereği her yıl şiddet gören 150 bin kadını korumak için ayrılan elektronik kelepçe sayısı sadece 30! Kontenjanın 2 yıldır 600’e çıkarılacağı söyleniyor ancak AKP rejimi bunun için hiçbir adım atmıyor. Siyasi iktidar, kelepçe uygulamasını amacına uygun olarak şiddeti önlemek için kullanmak yerine siyasi davalarda insanları tutsak etmek için tercih ediyor.
En son 31 Ağustos Cuma günü Sultanbeyli’de 4 çocuk annesi 35 yaşındaki Zeynep Yavuz, eşi Ömer Yavuz’un bıçaklı saldırısına uğradı. Sırtından ve boynundan defalarca bıçaklanan kadın kurtarılamadı. Zeynep Yavuz’dan bir kaç gün önce ise Emine Bulut, 10 yaşındaki kızının gözleri önünde 4 yıl önce boşandığı eski eşi tarafından boğazı kesilerek katledilmişti. Emine Bulut’un, “Ölmek istemiyorum.” feryadı sosyal medyada büyük yankı uyandırdı. O da kurtarılamadı.
İDAM YASASI ÇÖZÜM OLUR MU?
Bunlar Türkiye’deki ilk kadın cinayetleri değil ve öyle görünüyor ki son da olmayacak. Zira AKP rejimi artan şiddet olaylarının önüne geçmek için hiçbir şey yapmıyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Meclis’ten geçmesi halinde ‘idam’ yasasını onaylayacağını söylemekle yetiniyor. Ancak o da biliyor ki ‘idam’ yasası asla geçmeyecek. Kaldı ki ‘idam’ yasası da bu konuda çözüm değil.
CEHALET ŞİDDETİ KÖRÜKLÜYOR
Ülkenin en büyük sorunu cehalet. Uzun vadede kadın cinayetlerinin ve şiddetin azaltılabilmesi ancak topluma ‘bilinç’ kazandırmakla mümkün. Ancak büyüyen ve onlarca kadının canına malolan bu sorunun çözümü için kısa vadede de iktidarın yapabileceği şeyler var. En basiti ise amacının dışında kullanılan elektronik kelepçe uygulamasının kadın cinayetlerini önlemek için devreye sokulması.
2018’DE 440 KADIN KATLEDİLDİ
Resmi verilere göre geçtiğimiz yıl 440 kadın öldürüldü. Rakam her yıl artıyor. 2013’te 237, 2014’de 294, 2015’te 303, 2016’da 328 ve bir sonraki yıl 407 olarak kayıtlara geçmişti. Türkiye’de yılda ortalama 150 bin kadın ise şiddet görüyor. Elektronik kelepçe uygulaması özellikle aile içi şiddet, cinsel istismar, hırsızlık gibi adli olaylarının artmasının ardından gündeme gelmişti. 2013’te hayata geçirilen sistem yüksek riskli, topluma ya da bireye zarar verme ihtimali olan kişilerin elektronik ortamda izlenmesini, gözetim ve denetim altında tutulmasını sağlıyor.
150 BİN KADINI 30 ELEKTRONİK KELEPÇE KORUYACAK!
İçişleri Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında 2015’te imzalanan protokol kapsamında, kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla elektronik kelepçeler için belli sayıda kontenjan ayrıldı. Adalet Bakanlığı’nın, kadına yönelik koruyucu yöntemlerden olan elektronik kelepçenin yılda 30 kişiye takılmasına onay verdiği öğrenildi.
RAKAM 2 YILDIR 600’E ÇIKACAK!
Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, geçtiğimiz yıl Ağustos ayında, “Şiddete karşı elektronik kelepçe yaygınlaşacak,” demişti. Bu yılın başında sayının 600’e çıkacağını açıkladı ancak bugüne kadar söz konusu protokol değişikliğinin yapıldığına dair bir bilgi gelmedi.
SİYASİLERE DEĞİL, ‘POTANSİYEL’ KATİLLERE TAKILMALI!
Elektronik izleme sistemi ile bugüne kadar yaklaşık 40 bin sanık, hükümlü veya şüpheli takip edildi. Türkiye’de hali hazırda yaklaşık 3 bin şüpheli, sanık veya hükümlü elektronik izleme cihazları ile izleniyor. Söz konusu rakamın büyük bir bölümünü siyasi ‘suçlular’ oluşturuyor. Sözde ‘f.tö’ davalarında yargılanan 500’den fazla insan kelepçeyle izleniyor. İktidar, sadece elektronik kelepçe uygulaması siyasi suçlular yerine, amacına uygun olarak ‘şiddet’ olaylarını engellemek için kullansa her yıl yüzlerce kadın cinayete kurban gitmeyecek. Ancak bu kadar basit bir önlem bile tamamen siyasi nedenlerden dolayı alınmıyor.
SORUN PARA DEĞİL, AKP’NİN İNADI!
Geçtiğimiz günlerde bazı hukukçular elektronik kelepçe uygulamasının ‘maliyeti’ düşünülerek kadın cinayetlerinde yaygınlaştırılamadığını savundu. Ancak bu doğru değil. Bir elektronik kelepçenin kira bedeli günlük yaklaşık 3 dolar. Ve hali hazırda 3 bin e-kelepçe varoluş amacının dışındaki amaçlar için kullanılıyor. Sözde ‘f.tö’ soruşturması kapsamında tutuksuz yargılanmak üzere salıverilen bir öğretmenin, doktorun ya da mühendisin topluma ne gibi bir zararı olabilir? Şiddet eğilimi olmayan insanlara kelepçe takılmasının mantığını sorgulayan yok. AKP rejimi, cemaat mensubu olduğunu iddia ettiği insanlara zulmetmeyi bırakıp elektronik kelepçeyi amacına uygun kullanmaya başlarsa sorun büyük oranda çözülmüş olacak.
[İlker Doğan] 2.9.2019 [TR724]
En son 31 Ağustos Cuma günü Sultanbeyli’de 4 çocuk annesi 35 yaşındaki Zeynep Yavuz, eşi Ömer Yavuz’un bıçaklı saldırısına uğradı. Sırtından ve boynundan defalarca bıçaklanan kadın kurtarılamadı. Zeynep Yavuz’dan bir kaç gün önce ise Emine Bulut, 10 yaşındaki kızının gözleri önünde 4 yıl önce boşandığı eski eşi tarafından boğazı kesilerek katledilmişti. Emine Bulut’un, “Ölmek istemiyorum.” feryadı sosyal medyada büyük yankı uyandırdı. O da kurtarılamadı.
İDAM YASASI ÇÖZÜM OLUR MU?
Bunlar Türkiye’deki ilk kadın cinayetleri değil ve öyle görünüyor ki son da olmayacak. Zira AKP rejimi artan şiddet olaylarının önüne geçmek için hiçbir şey yapmıyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Meclis’ten geçmesi halinde ‘idam’ yasasını onaylayacağını söylemekle yetiniyor. Ancak o da biliyor ki ‘idam’ yasası asla geçmeyecek. Kaldı ki ‘idam’ yasası da bu konuda çözüm değil.
CEHALET ŞİDDETİ KÖRÜKLÜYOR
Ülkenin en büyük sorunu cehalet. Uzun vadede kadın cinayetlerinin ve şiddetin azaltılabilmesi ancak topluma ‘bilinç’ kazandırmakla mümkün. Ancak büyüyen ve onlarca kadının canına malolan bu sorunun çözümü için kısa vadede de iktidarın yapabileceği şeyler var. En basiti ise amacının dışında kullanılan elektronik kelepçe uygulamasının kadın cinayetlerini önlemek için devreye sokulması.
2018’DE 440 KADIN KATLEDİLDİ
Resmi verilere göre geçtiğimiz yıl 440 kadın öldürüldü. Rakam her yıl artıyor. 2013’te 237, 2014’de 294, 2015’te 303, 2016’da 328 ve bir sonraki yıl 407 olarak kayıtlara geçmişti. Türkiye’de yılda ortalama 150 bin kadın ise şiddet görüyor. Elektronik kelepçe uygulaması özellikle aile içi şiddet, cinsel istismar, hırsızlık gibi adli olaylarının artmasının ardından gündeme gelmişti. 2013’te hayata geçirilen sistem yüksek riskli, topluma ya da bireye zarar verme ihtimali olan kişilerin elektronik ortamda izlenmesini, gözetim ve denetim altında tutulmasını sağlıyor.
150 BİN KADINI 30 ELEKTRONİK KELEPÇE KORUYACAK!
İçişleri Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında 2015’te imzalanan protokol kapsamında, kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla elektronik kelepçeler için belli sayıda kontenjan ayrıldı. Adalet Bakanlığı’nın, kadına yönelik koruyucu yöntemlerden olan elektronik kelepçenin yılda 30 kişiye takılmasına onay verdiği öğrenildi.
RAKAM 2 YILDIR 600’E ÇIKACAK!
Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, geçtiğimiz yıl Ağustos ayında, “Şiddete karşı elektronik kelepçe yaygınlaşacak,” demişti. Bu yılın başında sayının 600’e çıkacağını açıkladı ancak bugüne kadar söz konusu protokol değişikliğinin yapıldığına dair bir bilgi gelmedi.
SİYASİLERE DEĞİL, ‘POTANSİYEL’ KATİLLERE TAKILMALI!
Elektronik izleme sistemi ile bugüne kadar yaklaşık 40 bin sanık, hükümlü veya şüpheli takip edildi. Türkiye’de hali hazırda yaklaşık 3 bin şüpheli, sanık veya hükümlü elektronik izleme cihazları ile izleniyor. Söz konusu rakamın büyük bir bölümünü siyasi ‘suçlular’ oluşturuyor. Sözde ‘f.tö’ davalarında yargılanan 500’den fazla insan kelepçeyle izleniyor. İktidar, sadece elektronik kelepçe uygulaması siyasi suçlular yerine, amacına uygun olarak ‘şiddet’ olaylarını engellemek için kullansa her yıl yüzlerce kadın cinayete kurban gitmeyecek. Ancak bu kadar basit bir önlem bile tamamen siyasi nedenlerden dolayı alınmıyor.
SORUN PARA DEĞİL, AKP’NİN İNADI!
Geçtiğimiz günlerde bazı hukukçular elektronik kelepçe uygulamasının ‘maliyeti’ düşünülerek kadın cinayetlerinde yaygınlaştırılamadığını savundu. Ancak bu doğru değil. Bir elektronik kelepçenin kira bedeli günlük yaklaşık 3 dolar. Ve hali hazırda 3 bin e-kelepçe varoluş amacının dışındaki amaçlar için kullanılıyor. Sözde ‘f.tö’ soruşturması kapsamında tutuksuz yargılanmak üzere salıverilen bir öğretmenin, doktorun ya da mühendisin topluma ne gibi bir zararı olabilir? Şiddet eğilimi olmayan insanlara kelepçe takılmasının mantığını sorgulayan yok. AKP rejimi, cemaat mensubu olduğunu iddia ettiği insanlara zulmetmeyi bırakıp elektronik kelepçeyi amacına uygun kullanmaya başlarsa sorun büyük oranda çözülmüş olacak.
[İlker Doğan] 2.9.2019 [TR724]
“Darbeyi askerler yapar, eğitimcilerin ne alakası var!..” [Basri Doğan]
Hüseyin Tolar: İnsanlara hizmet ederken vatansız kaldık. Hollanda vatanımız oldu. Bizi sahiplendi, oturum verdi, imkanlar sundu. Bundan sonra dönüşümüz ancak sıla-i rahim amaçlı olur. Hayatımızı burada noktalamak istiyoruz.
Sevim Tolar: 15 Temmuz’dan sonra çaldığımız kapılar açılmadı. Ben Atina’dayken babam vefat etti. Çok üzüldüm. Bu anlatılmaz yaşanır. Telefonda son kez şöyle dedi: Kızım haklı davanızdan vazgeçmeyin. Üzülmeyin!
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra açılan soruşturmalar, davalar ve haklarında çıkarılan yakalama kararları nedeniyle binlerce eğitimci Türkiye’yi terk etti.
Bunlardan birisi de uzun yıllar farklı şehir ve kasabalarda öğretmenlik yapan Hüseyin Tolar ve Sevim Tolar. İnsanlara hizmet idealiyle yola çıktıklarını belirten Hüseyin öğretmen, darbeyi askerlerin yapabileceğini, kendisi gibi eğitimlecilerin darbe ile ilişkilendirilmesine anlam veremediğini söylüyor. ’’Biz hizmet mensupları olarak barış ve sevgiden yanayız. Hocaefendi sürekli diyalog ve barış istedi. Evrensel değerler altında birleşin çağrısı ile diyaloglarda ve hizmetlerde aktif yer aldık. Sevgiden, hoşgörüden, merhametten, diyalogdan ve dinin güzelliklerinden bahsettik. Nereden bilelim diyalog kurmanın bir gün suç sayılacağını? 15 Temmuz’dan sonra bir anda kapılar kapandı. Bir gecede bir camia sözde terörist ilan edildi. Bunu kabullenmedik ve hazmedemedik. Ama yapacak bir şey yoktu. Bu yolun kaderi böyle idi.’’ diyor.
Türkiye’yi İran sınırı üzerinden bir kaçakçı ile anlaşarak terk ettiğini, bu esnada macera filmlerini aratmayacak bir şekilde dağları aştıklarını anlatan Hüseyin Tolar, bu çıkışın, hayatının en unutulmaz 8 günü olarak nitelendiriyor. Gökhan Açıkkolu öğretmenin ihraç edildikten sonra gözaltında işkenceye bağlı olarak vefat etmesini hatırlatan Tolar, ülkeden çıkmaması durumunda aynı akıbete uğramak endişesiyle çok sevdiği vatanını terk ettiğini söylüyor. Hollanda’ya geldiğini ve ailesini yanına aldıktan sonra yeni bir hayata başladıklarını kaydeden Hüseyin Tolar, süreçte eşi Sevim Hanım’ın desteğinin büyük olduğunu vurguluyor. Sevim hanım, Atina’ya geldiklerinde babasının vefat ettiğini anlatırken hıçkırıklarını tutamıyor. Babasının hasta yatağında son telefon görüşmesinde verdiği tavsiyelerin kendisine güç ve moral verdiğini aktarıyor: ’’Kızım haklı olan bir davadasınız. Haklı davanızdan vazgeçmeyin. Üzülmeyin. Bir gün bunlar geçecek. Sizler de güzel günler yaşayacaksınız. Hasta yatağında bunu söylemesi beni çok mutlu etti.’’
Tolar çifti, zaman zaman gözyaşları ve hıçkırıklarla kesilen söyleşide, Türkiye’de yaşadıkları süreci ve Hollanda’da devam eden hayatlarını Tr724’e anlattı.
HİZMET BİZİM İÇİN BİR YAŞAM TARZI
İsmim Hüseyin Tolar. 1977 Erzurum doğumluyum. 11 yaşına kadar Erzurum’da yaşadım. Sonrasında ailecek Bursa’nın Gemlik ilçesine göç ettik. Gemlik İmam Hatip 3. sınıfta Hizmet ile tanıştım. Hafızlığımı tamamladım. Ağabeylerimizi çok sevdik. Onlar bizlerin derslerinde yardımcı oluyorlardı. Bir nevi hizmetin yurdu bizim evimiz olmuştu. İkinci evimiz ailemizin yanı idi. Bundan sonra hizmet bizim için bir yaşam tarzı olmuştu. Koşturdukça mutlu oluyor idik. Üniversiteye hazırlık dönemi yine hizmetin dershanelerinde oldu.
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandık. Sonra Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesine geçiş yaptım. 2002 yılında bu üniversiteden mezun oldum. Mezuniyetten sonra aktif hizmet serüvenim başladı. Hizmetin değişik kurumlarında din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olarak göreve başladım. Bunun yanında gönüllü olarak Kuran-ı Kerim eğitimi vermeye başladım. Biz bunları yapar iken, tamamen Allah’ın rızasını kazanmak için yaptım. Bu yaptıklarımdan pişman değilim.Çünkü vatan dedik, hizmet dedik görevimizi yaptık. Yapmaya da yine devam ediyorum.
ÖĞRETMEN OLARAK DARBEYLE SUÇLANDIK, BİZE İFTİRA ATILDI
15 Temmuz darbe girişimi sonrası hayatımız ciddi anlamda değişti. İşimizi kaybettik. İş aramaya koyulduk. Ailecek bu darbeden ciddi derecede etkilenmiş olduk. Belli düzeyde gelirimiz vardı. Onu tamamen kaybettik. Bu defa kıt kanaat geçinmenin yollarını aradık. 15 Temmuz günü Bursa Gemlik’te idik. Arkadaş aradı. ‘Abi darbe oluyor sakın dışarı çıkmayın’ dedi. Bizde şaşırmıştık. Şuandaki iktidarın ülkeyi germeleri neticesinde bir çıkış yolu olarak bunu yapması ve bu işin bizim üzerimize kalmasına ihtimal vermiyorduk. Darbeyi askerler yapar. Öğretmenlerin, akademisyenlerin ya da benzeri kişilerin darbe ile ne ilgisi olabilirdi ki! Öğretmen olarak biz de darbeci olarak suçlandık. Üzerlerimize iftira atıldı. Her şeyimizi kaybettik. Sonra Tekirdağ Merkezli Savcılıktan hakkımızda gözaltı kararı çıktığını öğrendik. Ekim 2016 idi. Hanım evde polis var diye mesaj attı. Bende ilk planda şaka sandım. Şaka olmadığını net bir şekilde anladığımızda evimizden uzaklaşma kararı aldık. Evimize bir daha giremedim. Bir arkadaşın evinde bir ay kaldım. Çocuklar evde kalmaya devam ediyorlardı. İlk bana karşı dava açılmıştı. Sıkıyönetim ilan edilmişti. Muhtarlık kimin nerede kaldığını direkt bildiriyordu. Rahmetli kayınpederim adına bir ev tuttum. 3 ay bir evde kaldım.
ÜLKEDE YAŞAMA İMKANIM KALMADI
Bu sürede çok ciddi stres başladı. Bayağı yoruldum. Eve girdiğin zaman huzurlu değilsin. Dışarı çıkıyorsun huzurlu değilsin. Her an her şey yaşayabilirsin trafiğe çıkıyorsun, kontroller oluyor. Bir kontrolde enselenilirsin. Bizim için yaşam olanağının olmadığını, burada artık duramayacağımı, bir şekilde yurtdışına çıkmam gerektiğini düşündüm ve eşimle bu konuyu istişare ettim. Onlara sizlerle ilgili bir durum yok. Olaylar benim üzerimde yoğunlaşıyor. Ben çıkayım tekrar bir düzen kurduktan sonra sizleri de yanıma alırım, yeniden bir yuva kurarım ümidi ile çıktım.
YOLSUZLUK VE HIRSIZLIĞIN DİNDE YERİ OLMADIĞINI ANLATTIK
Bir kısım insanlar bizden birileri gibi içimize girdiler. Bizleri tanıdalar. Her türlü bilgilerimizi aldılar. Böyle bir olayın sonrasında aslında işleri zor olmadı. Hepimizin yerleri belli. İsim ve adresimizi biliyorlardı. Çünkü biz onları kendimiz gibi bildik. Her şeyimizi onlara açtık. Evimizi, yurdumuzu ve okullarımızı onlara açtık. Her şeyimizi anlattık. Bunlar tamamen münafık bir düşünce ile içimize girmişler. Biz mümin zannettik. Bizim programlarımıza geliyorlardı. Biz onları Müslüman zannediyorduk. Bizler Allah’ın rızasına kilitlenmiş olarak, insanlara iyiyi güzeli, doğruyu ve güzellikleri anlatıyorduk. Bunları Kur’an ve Sünnet çizgisinde anlatıyorduk. Hırsızlık ve namussuzluğun kötü olduğunu, bunların memlekete fayda vermeyeceğini, idarecilerin adil olmaları gerektiğini dilimiz döndüğü şekilde anlatmaya çalıyorduk. Adil olamayınca, adaleti elden kaçırınca her türlü yolsuzluk ve namussuzluğa bulaşınca bunlar, tamamen değiştiler. Bizler de bunlar onlara kardeşim bunlar Müslüman’ca bir tavır ve yaşam değil bunlar dediğimizde, bunlar bizlere uğraşmaya başladılar. Daha doğrusu savaş başlattı. Artık çekilecek gibi değildi. 19 Mart 2017 tarihinde Ankara’dan Van’a doğru hareket ettim.
MEMLEKET BİZİM MEMLEKETİMİZ, ÖMRÜMÜZÜ VERDİK, RIZA-İ İLAHİ İÇİN ÇALIŞTIK
İran Üzerinden Türkiye’yi terk ettik. Van Başkale’den İran’a geçtik. Bu süre tam 8 gün sürdü. Bu süre zarfında yaşadıklarımız normal bir insanın kaldıracağı şeyler değildi. Daha doğrusu doğduğumuz büyüdüğümüz ekmeğini yediğimiz, her şeyini kaybetmenin hüznünü yaşadım. Bir daha dönememe korkusu oluştu. Hala bu korku var. Çünkü bu tip süreçler kolay, kolay bitmiyor. Umut var. Fakat kısa vadede mümkün görünmüyor. Memleket bizim memleket. Hayatımızı verdik. Askerlik, eğitim ve her türlü görevlerimizi yerine getirdik. Türk halkının çocuklarına insanlara faydalı olmaya çalıştık. Gecemizi gündüzümüze kattık. Uyumadık. Yemedik, yedirdik içirdik. Yatırdık. Her türlü alicenaplığı ortaya koyduk. Tüm bunları Rıza-i İlahiye düşüncesinde yaptığımız için, insanların ne yaptığı ne dediği, insanların bize bu şekilde davranmaları aslında bir şekilde sarsmıyor. Çünkü biz bunları Allah rızası için yaptık. Bugün olsa yine yaparız. Yine yapıyoruz. İmkan bulduğumuz zaman yine yapacağız.
OLUMSUZLUKLAR KARŞISINDA HAYATTA KALMA MÜCADELESİ VERİYORUZ
Bu insanlar kaçakçı. İnsanın aklına aslında her türlü şey geliyor. Canınız emanet ediyorsunuz. Cebinize yanınıza almış olduğunuz bir miktar para var. Sizi belli süre idare edecek paranızı onlara emanet ediyorsunuz. Daha doğrusu canınız emanet ediyorsunuz. Sizleri bilinmez yere doğru götürüyor. Onlara mecburen güvenmek zorundasın. Bu insanlar için aslında para her şey. Kişi başı 5 bin TL verdik. Başka da para vermeyeceğiz. Öyle enteresan yerlere girdik ki, orada yatmak yemek içmek çok zor idi. Sizi karanlık odaya koyuyorlar. Üzerinize bir battaniye veriyorlar. Bu şekilde idare et diyorlar. Doğuda malum kış şartları ağır. Her türlü olumsuz şartlar var. Böyle olumsuzluklar karşısında hayatta kalma mücadelesi veriyoruz. Köyden köye götürülüyoruz. Bir gece o köyde kalıp tekrar yola koyuluyoruz. Sonrasında dağlarda yürüme serüveni başlıyor. Yaya yürüyemezseniz at kiralamanız lazım deniliyor. At kiralıyoruz. Sonra atlar bizi düzlüğe çıkardıktan sonra bizler düzlükten yürümeye başlıyoruz. Adam boyu kar var İran sınırında. Yanımda ki arkadaş daha yaşlı idi. 60 yaşında idi . Onun için yürümek zor oldu. Kar yumuşak olduğu için belimize kadar batıyorduk. Yürümek imkansızlaşmıştı. Bir taraftan da korku var. Sınırda keskin nişancılar var. Kaçakçılar korkutuyor. Bütün olumsuzluklar bizimle beraber idi. Her şeyimiz aleyhimizde idi. tek sığınacak kalemiz Rabbimiz idi. Karaya çıkınca rahatladık. İki saat yürüdük.
HERKESİ KENDİMİZ GİBİ ZANNETTİK GÜVENDİK
Gece İran köylerinden bir adamın evine girdik. Bir oda da dinledik. Sabah kalktıktan sonra saat 10:00’da Hoy şehrinden bizi biri almaya geldi. Bizi resmen rehin aldı. Bizim Türk olduğumuzu ve hizmetten olduğunu anlayınca, bizim üzerinden plan yapmaya başladılar. Oysa biz güvenmiştik. Türkçe konuşuyor. Muhabbet ediyoruz imkansız şüphelenmek. Van’daki adam bize parayı vermedi dedi. Biz Van’da ki arkadaşı aradık. Ben parayı verdim dedi. Bu arada biz sizi götürmüyoruz dediler. Bavullarımızı da vermediler. Bizden ne istiyorsunuz diye çıkıştık. İranlılar bizi ortada bıraktı. Tekrar pazarlık yaptık. 1200 dolara anlaştık. Sonra bizi bir genç aldı. Bu yaşadıklarımız o gence anlattık. Sabah bizi biri alacaktı. Murtaza isimli İranlı ben onları götürmüyorum demiş. Bunun da blöf olduğunu anladık. Bu arada kardeşi ile irtibata geçtik. 1100 dolar karşılığında anlaştık. Bu arada param bitti. Yanımdaki arkadaştan borç aldım. Bizi bir taksici aldı. 5 Saat sonrasında bir kasabaya ulaştık. Adamları derdi para. Paran varsa kurtulursun. Adamlarda vicdan yok. 7 gündür yollarda olduğumuzu söyledik. Gideceğimiz yere gece 03:00’te vardığımızda 8 gün sonunda bize hayal gibi geldi. 8 gün hayatta kalma mücadelesi verdik. Allah’ın inayeti ile hayatta kaldık.
KARDEŞLİK DESTANINA ORADA DA ŞAHİT OLDUM
Orada 5,5 ay kaldım. Ancak pek fazla güvenli olmadığı için, buradan çıkmak istedik. Kardeşlik destanına orada şahit oldum. Oradan Brezilya’ya gittim. Orada bir hafta kaldım. Hollanda aktarmalı bilet aldım. Fakat uçağa almadılar. Transit vizeden dolayı. Daha sonra Arjantin’e geçtim. Orada 20 gün kaldım. Sebebi bilet çok pahalı olduğu için ucuz bilet araştırdım. 1800 dolara bilet buldum. Hollanda aktarmalı Belgrad bileti aldım. Pasaportumuza baktı. Çıkış kaşesini vurdu. Ancak uçağa binene kadar ve kalkışa kadar tedirginlik yaşadım. Uçak uçuşa geçtiğinde derin bir nefes aldım.
HOLLANDALILAR BEYEFENDİ İNSANLAR
Uçak Amsterdam’a indiğinde havalimanındaki göçmenler ofisine pasaportumu vererek iltica ettim. Orada bana ilk söz “Welkom” yani hoş geldin oldu. O kadar nezaketli beyefendi insanlardı ki, hatta birisi başka bir isteğin var mı diye sordu. Bavulumu o taşıdı. Ofiste beni beklettiler. İşlemleri yaptılar saat 17:00’da bizi havalimanı yakınındaki iltica merkezine götürdüler. 10 gün orada kaldım. Daha sonra kampa gönderildik. 16 ay bekledim. Sonrasında oturum ve ev işlerim halloldu. Bu arada iki yıldır çocuklarımdan ayrı idim. 3 yıldır diğer akrabalarımdan uzağım. O hasretlik ne kadar sürer bilemiyorum. Uzun süreceği kesin gibi. 5 yıllık bir oturum verdiler. Hollandalıların bizi geri göndermeyeceğini oturumumuzu yenileyeceğini umuyorum. Çünkü Hollanda demokratik bir ülke çok güzel bir ülke. Adaletli bir ülke. Bağlayıcı kanunları var. İnsanlara yatırım yapıyorlar. kanunlara bakıyorsunuz hep insan odaklı. İnsan hayatı burada çok kıymetli ve değerli. İnsana çok değer veriliyor. Aslında burada insan olduğumuz anladık. İnsanlığımızı keşfettik. Bu insanlarla sorunsuz, hiç bir problemsiz yaşayacağımıza inanıyorum. Çünkü ülke problemsiz bir ülke.
BİZ VATANSIZ KALDIK, HOLLANDA BİZİM VATANIMIZ OLDU
Dönüşümüz ancak sıla-i rahim olarak ziyaret amaçlı olur. Sonrasında tekrar Hollanda’ya ülkeme dönerim. Hollanda artık bizim ülkemiz. Bizi sahiplendi. Bize oturum verdi. İmkanlar sundu. Biz vatansız kaldık. Hollanda bizim vatanımız oldu. Eşim ve çocuklarımı buraya getirdik. Onlara da oturum verecek. Bize daha ne yapsın? Bize insanca ve özgürce yaşama hakkı sundu. Biz bundan sonraki hayatımızı burada noktalamak istiyoruz. Çocuklarımızın böyle huzurlu bir ortamda eğitimlerini tamamlayıp, buraya faydalı olmalarını istiyoruz. Bütün insanlar kardeşçe huzur içinde yaşasınlar. Çünkü faydanın kimseye faydası yok. Herkesin rızkı belli. Kavga nedendir anlamış değilim.
NEREDEN BİLELİM DİYALOG KURMANIN SUÇ OLDUĞUNU?
Biz hizmet mensupları olarak barış ve sevgiden yanayız. Hocaefendi sürekli diyalog ve barış dedi. Onu evrensel değerler altında birleşin çağrısı ile diyaloglarda ve hizmetlerde aktif yer aldık. Nereden bilelim diyalog kurmanın suç olduğunu. Biz dünyanın hiçbir yerinde suç teşkil etmeyeceğini bildiğimiz için, insanlar ile oturduk; sevgiden, hoşgörüden, merhametten, diyalogdan ve dinin güzelliklerinden bahsettik. Adalet ve hukuktan bahsettik. Bunların suç olabilme ihtimalini düşünmedik. Bilemezdik ki gaddar, diktatör bir zalim, bir gün bu yaptıklarımızı suç sayacak. Bunları suç kapsamına alarak bizi dövmeye başladı. Dershaneler, yurtlar ve okullar ile insanlara yatırım yapıldı. Bu kadar insana yatırım yapan bir camia nasıl olur da bir gecede canileşir ve bir sürü insanın tutuklanmasına ve ölümüne sebep verir, mümkün mü? Buna kimse inanır mı? İnanmaması gerekir. İnsanların sorgulaması lazım. Hocaefendi açıkça çağrı yaptı. Bağımsız bir kurul oluşturulsun. Darbe araştırılsın dedi. Eğer zerresinde bir dahlimiz var ise biz kendimiz gideriz dedi. Bunu bu şekilde dünyaya ilan etmesi neticesinde bir adım atılmadı.
SEVİM HANIM ANLATIYOR: SÜT VE YUMURTA SATIP EVİ GEÇİNDİRDİM
15 Temmuz’dan sonra en çok çileyi kadınlar çekti. Kimi tutuklandı kimi bebeiyle cezaevine girdi, Çoğusu da ailenin yükünü üstlendi. Eşlerinden ayrı ailenin hem anası hem babası oldular. İşte Hüseyin Tolar’ın kendisi gibi eğitimci eşi Sevim Tolar bu kahramanlardan birisi. Eşinden iki yıl ayrı kalmasına rağmen ümidini hiçbir zaman yitirmediğini söylüyor Sevim Hanım. Eşinin Ankara’daki evlerine uğrayamadığı o günden sonra yaşadıklarını ve verdiği mücadeleyi şöyle anlatıyor: Eşim Ankara’dan ayrıldıktan sonra 5 ay daha orada kaldık. Çok zor oldu. Sürekli polisler evimizi kontrole geliyorlardı. Fakat o süreçte komşularımız çok iyi olduğundan dolayı, binayı terk etmedik. Eşim olmadığı için arkadaşlarımız ile beraber geçimimizi sağlayacak şekilde işler yapmaya başladık. Süt ve yumurta satarak evimizin geçimini sağladık. Böyle geçen 5 aydan sonra Ankara bizim için artık zor olmaya başladı. Ankara’yı terk edip ailemin yanına gittik. Ailemin yanında 1,5 yıl kaldım.
ÜLKEDEN AYDILMA KARARINI ALMAK ZOR OLDU
Eşimin iknası ve ısrarı neticesinde Türkiye’yi terk etmeye karar verdim. Bu kararı almak çok zor oldu. Babam da rahatsızdı. Kanser hastası idi. Babamı bırakmak zor oldu. Bu arada çocuklar babasına kavuşmak istiyor. Dolayısıyla ülkeden ayrılmaya karar verdik. Aileden sadece abim biliyordu. Eşime kavuşmak istiyorduk. Dolayısıyla çok şükür, Rabbim’in sekine göndermesi ile Atina’ya geçtik ve orada 4 ay kaldık. Atina süreci bizim için zor olmadı. Arkadaşlar ve Atina halkı, halleri ve tavırları ile bize yardımcı oldular. Kazasız belasız Hollanda’ya geldik.
BİZ HİZMETE GÖNÜL VERMİŞTİK BU YOLUN DİKENLİ BİR YOL OLDUĞUNU BİLİYORDUK
Babama ve anneme bunu ilk planda söyleyemedim. Çünkü babamın durumunu biliyordum. Biz bu hizmete gönül vermiştik. Bu yolun dikenli bir yol olduğunu hepimiz biliyorduk. Bu insanlık davasına samimi şekilde gönül verdik. Babama ’’Biliyorum hastasın rahatsızsın. Ama sonuçta çocuklarımın babası. Gitmek zorundayım. Müsaden olur ise bize müsaade et gidelim’’ dedim. Babam çok ağladı. Babamı bir daha göremeyeceğimi biliyordum. Rahatsızlığının çok ileri boyutlarda olduğunu biliyordum. Ama babam beni yatıştırdı. ‘Gidin’ dedi. ’’Ben de bir daha sizleri göremeyeceğimi biliyorum ama yapacak bir şey yok. Sonuçta eşin seni orada bekliyor. Gitmek zorundasın’’ dedi. Babamın müsaadesi ile oradan ayrıldık. Sevdiklerimizi, eşimizi ve vatanımızı öyle bırakmak çok zor oldu. Ama yapacak bir şey yoktu. Sonuçta bir yuvanız vardı. Eşimle beraber birlikteliğimiz vardı. Bu birlikteliği aynı şekilde devam ettirmek istedik. Öyle olunca sevdiklerimiz herkesi geride bırakıp geldik.
15 TEMMUZ SONRASINDA KAPILAR YÜZÜMÜZE KAPANDI
Gönüllü olarak eğitim faaliyetlerinin yanı sıra barışı tavsiye ettik. Hiç bir zaman boş çevrilmedik. Herkes kapılarını bizlere açtı. Ama 15 Temmuzdan sonra o kapılar birden bize kapandı. Biz de anlayamadık. Bir anlam veremedik. Sevgiden bahseden barış dilinden bahseden bir camia bir gecede sözde terörist grup ilan edildi. Biz bunu kabullenmedik, hazmedemedik. Ama yapacak bir şey yoktu. Bu yolun kaderi böyle idi. Bizimle birlikte çay içenler 15 Temmuz sonrasında bize kapılarını kapatabildiler. Ama yapacak birşey yok. İnsanları o zaman tanıdık. Mühlet tanıdık. Belki bir gün her şeyi anlarlar. Fakat insanların basireti bağlanınca görmek istemediler. Böyle olunca da o vatanı o milleti terk ediyorsunuz. Her şeyi göze alıp geliyorsunuz.
DEMOKRATİK ÜLKEDE OLMAKTAN MUTLUYUM
Beraber, oturduk, beraber paylaştık. 15 Temmuz’dan sonra kendimizi anlatmak için kapıları çalmamıza rağmen kapılar açılmadı. Bu durum bizi çok üzdü. Bu insanların değişmesine bir anlam veremedik. Hollanda’ya gelmeden bir hafta önce Atina’da iken babamı kaybettim. Çok hüzünlendim. Çok üzüldüm. Gidememe, görememe, zaten ayrılırken, bir daha babamı göremeyeceğimi… (Gözyaşları) Hollanda’ya geldikten sonra, buranın demokrat bir ülke olduğunu gördüm. Yani insanlarının son derece mütevazi ve güler yüzlü olmaları beni mutlu etti. Ve şu anda süreci bekliyorum. Eşim oturumu aldı. Biz de çocuklarımız ile oturum almayı bekliyoruz. İnşallah bir iki aya kadar bizlerde oturumu alırız.
ALLAH’IN İZNİYLE ÜSTESİNDEN GELECEĞİZ
Bizler Hollanda’ya sevdiklerimizi geride bırakarak geldik. Babamın acısı hala içimde (Ağlıyor). Babamın bizi beklediğini zannediyorum. Onları görmek sarılmak istiyorum. Bu arada babamdan sonra da amcamı kaybettim. Onu da babam kadar çok seviyordum. Bunlar anlatılmaz yaşanır. Zannediyorum ki babam bahçemizde oturmuş sandalyede bizi bekliyor. Bu ümit ile yaşıyorum. Ve bu süreçte Atina’da telefon ile konuşurken babam şunu dedi: “Kızım haklı olan bir davadasınız. Haklı davanızdan vazgeçmeyen. Üzülmeyin. Bir gün bunlar geçecek. Sizlerde güzel günler yaşayacaksınız.” Hasta yatağında bunu söylemesi beni çok mutlu etti. Babama, ’’İsterdim ki yanına geleyim bir bardak su vereyim sana’’ dedim. Babam ise, ’’Sen 15 Ttemmuz sonrası 1,5 yıl yanımda kaldın ve bana belki 40 yıllık hizmet ettin. Siz rahat olun. Gittiğiniz yerde hep yüzünüz gülsün.’’ şekilde duasını aldım. Ben zannediyorum ki babam o bahçede oturmuş çocuklarım ile bizi bekliyor. Babamın kansere yakalanmasına da bizim yaşadığımız sıkıntılardan sebep oldu. İnşallah bu günler geçecek insanlar sevdiklerine kavuşacak. Ama ben babama ve amcama kavuşamayacağım. Biz gitsek dahi onları göremeyeceğiz. Bu süreçte biz onlara hasret, onlar bize hasret gittik. Ama ne yapalım. Biz bu işe gönül verdik. Bu işin zor olduğunu da biliyoruz. Sıkıntılı olduğunu da biliyoruz. Allah’ın izni ile her şeyin üstesinden geleceğiz.”
[Basri Doğan] 2.9.2019 [TR724]
Sevim Tolar: 15 Temmuz’dan sonra çaldığımız kapılar açılmadı. Ben Atina’dayken babam vefat etti. Çok üzüldüm. Bu anlatılmaz yaşanır. Telefonda son kez şöyle dedi: Kızım haklı davanızdan vazgeçmeyin. Üzülmeyin!
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra açılan soruşturmalar, davalar ve haklarında çıkarılan yakalama kararları nedeniyle binlerce eğitimci Türkiye’yi terk etti.
Bunlardan birisi de uzun yıllar farklı şehir ve kasabalarda öğretmenlik yapan Hüseyin Tolar ve Sevim Tolar. İnsanlara hizmet idealiyle yola çıktıklarını belirten Hüseyin öğretmen, darbeyi askerlerin yapabileceğini, kendisi gibi eğitimlecilerin darbe ile ilişkilendirilmesine anlam veremediğini söylüyor. ’’Biz hizmet mensupları olarak barış ve sevgiden yanayız. Hocaefendi sürekli diyalog ve barış istedi. Evrensel değerler altında birleşin çağrısı ile diyaloglarda ve hizmetlerde aktif yer aldık. Sevgiden, hoşgörüden, merhametten, diyalogdan ve dinin güzelliklerinden bahsettik. Nereden bilelim diyalog kurmanın bir gün suç sayılacağını? 15 Temmuz’dan sonra bir anda kapılar kapandı. Bir gecede bir camia sözde terörist ilan edildi. Bunu kabullenmedik ve hazmedemedik. Ama yapacak bir şey yoktu. Bu yolun kaderi böyle idi.’’ diyor.
Türkiye’yi İran sınırı üzerinden bir kaçakçı ile anlaşarak terk ettiğini, bu esnada macera filmlerini aratmayacak bir şekilde dağları aştıklarını anlatan Hüseyin Tolar, bu çıkışın, hayatının en unutulmaz 8 günü olarak nitelendiriyor. Gökhan Açıkkolu öğretmenin ihraç edildikten sonra gözaltında işkenceye bağlı olarak vefat etmesini hatırlatan Tolar, ülkeden çıkmaması durumunda aynı akıbete uğramak endişesiyle çok sevdiği vatanını terk ettiğini söylüyor. Hollanda’ya geldiğini ve ailesini yanına aldıktan sonra yeni bir hayata başladıklarını kaydeden Hüseyin Tolar, süreçte eşi Sevim Hanım’ın desteğinin büyük olduğunu vurguluyor. Sevim hanım, Atina’ya geldiklerinde babasının vefat ettiğini anlatırken hıçkırıklarını tutamıyor. Babasının hasta yatağında son telefon görüşmesinde verdiği tavsiyelerin kendisine güç ve moral verdiğini aktarıyor: ’’Kızım haklı olan bir davadasınız. Haklı davanızdan vazgeçmeyin. Üzülmeyin. Bir gün bunlar geçecek. Sizler de güzel günler yaşayacaksınız. Hasta yatağında bunu söylemesi beni çok mutlu etti.’’
Tolar çifti, zaman zaman gözyaşları ve hıçkırıklarla kesilen söyleşide, Türkiye’de yaşadıkları süreci ve Hollanda’da devam eden hayatlarını Tr724’e anlattı.
HİZMET BİZİM İÇİN BİR YAŞAM TARZI
İsmim Hüseyin Tolar. 1977 Erzurum doğumluyum. 11 yaşına kadar Erzurum’da yaşadım. Sonrasında ailecek Bursa’nın Gemlik ilçesine göç ettik. Gemlik İmam Hatip 3. sınıfta Hizmet ile tanıştım. Hafızlığımı tamamladım. Ağabeylerimizi çok sevdik. Onlar bizlerin derslerinde yardımcı oluyorlardı. Bir nevi hizmetin yurdu bizim evimiz olmuştu. İkinci evimiz ailemizin yanı idi. Bundan sonra hizmet bizim için bir yaşam tarzı olmuştu. Koşturdukça mutlu oluyor idik. Üniversiteye hazırlık dönemi yine hizmetin dershanelerinde oldu.
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazandık. Sonra Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesine geçiş yaptım. 2002 yılında bu üniversiteden mezun oldum. Mezuniyetten sonra aktif hizmet serüvenim başladı. Hizmetin değişik kurumlarında din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olarak göreve başladım. Bunun yanında gönüllü olarak Kuran-ı Kerim eğitimi vermeye başladım. Biz bunları yapar iken, tamamen Allah’ın rızasını kazanmak için yaptım. Bu yaptıklarımdan pişman değilim.Çünkü vatan dedik, hizmet dedik görevimizi yaptık. Yapmaya da yine devam ediyorum.
ÖĞRETMEN OLARAK DARBEYLE SUÇLANDIK, BİZE İFTİRA ATILDI
15 Temmuz darbe girişimi sonrası hayatımız ciddi anlamda değişti. İşimizi kaybettik. İş aramaya koyulduk. Ailecek bu darbeden ciddi derecede etkilenmiş olduk. Belli düzeyde gelirimiz vardı. Onu tamamen kaybettik. Bu defa kıt kanaat geçinmenin yollarını aradık. 15 Temmuz günü Bursa Gemlik’te idik. Arkadaş aradı. ‘Abi darbe oluyor sakın dışarı çıkmayın’ dedi. Bizde şaşırmıştık. Şuandaki iktidarın ülkeyi germeleri neticesinde bir çıkış yolu olarak bunu yapması ve bu işin bizim üzerimize kalmasına ihtimal vermiyorduk. Darbeyi askerler yapar. Öğretmenlerin, akademisyenlerin ya da benzeri kişilerin darbe ile ne ilgisi olabilirdi ki! Öğretmen olarak biz de darbeci olarak suçlandık. Üzerlerimize iftira atıldı. Her şeyimizi kaybettik. Sonra Tekirdağ Merkezli Savcılıktan hakkımızda gözaltı kararı çıktığını öğrendik. Ekim 2016 idi. Hanım evde polis var diye mesaj attı. Bende ilk planda şaka sandım. Şaka olmadığını net bir şekilde anladığımızda evimizden uzaklaşma kararı aldık. Evimize bir daha giremedim. Bir arkadaşın evinde bir ay kaldım. Çocuklar evde kalmaya devam ediyorlardı. İlk bana karşı dava açılmıştı. Sıkıyönetim ilan edilmişti. Muhtarlık kimin nerede kaldığını direkt bildiriyordu. Rahmetli kayınpederim adına bir ev tuttum. 3 ay bir evde kaldım.
ÜLKEDE YAŞAMA İMKANIM KALMADI
Bu sürede çok ciddi stres başladı. Bayağı yoruldum. Eve girdiğin zaman huzurlu değilsin. Dışarı çıkıyorsun huzurlu değilsin. Her an her şey yaşayabilirsin trafiğe çıkıyorsun, kontroller oluyor. Bir kontrolde enselenilirsin. Bizim için yaşam olanağının olmadığını, burada artık duramayacağımı, bir şekilde yurtdışına çıkmam gerektiğini düşündüm ve eşimle bu konuyu istişare ettim. Onlara sizlerle ilgili bir durum yok. Olaylar benim üzerimde yoğunlaşıyor. Ben çıkayım tekrar bir düzen kurduktan sonra sizleri de yanıma alırım, yeniden bir yuva kurarım ümidi ile çıktım.
YOLSUZLUK VE HIRSIZLIĞIN DİNDE YERİ OLMADIĞINI ANLATTIK
Bir kısım insanlar bizden birileri gibi içimize girdiler. Bizleri tanıdalar. Her türlü bilgilerimizi aldılar. Böyle bir olayın sonrasında aslında işleri zor olmadı. Hepimizin yerleri belli. İsim ve adresimizi biliyorlardı. Çünkü biz onları kendimiz gibi bildik. Her şeyimizi onlara açtık. Evimizi, yurdumuzu ve okullarımızı onlara açtık. Her şeyimizi anlattık. Bunlar tamamen münafık bir düşünce ile içimize girmişler. Biz mümin zannettik. Bizim programlarımıza geliyorlardı. Biz onları Müslüman zannediyorduk. Bizler Allah’ın rızasına kilitlenmiş olarak, insanlara iyiyi güzeli, doğruyu ve güzellikleri anlatıyorduk. Bunları Kur’an ve Sünnet çizgisinde anlatıyorduk. Hırsızlık ve namussuzluğun kötü olduğunu, bunların memlekete fayda vermeyeceğini, idarecilerin adil olmaları gerektiğini dilimiz döndüğü şekilde anlatmaya çalıyorduk. Adil olamayınca, adaleti elden kaçırınca her türlü yolsuzluk ve namussuzluğa bulaşınca bunlar, tamamen değiştiler. Bizler de bunlar onlara kardeşim bunlar Müslüman’ca bir tavır ve yaşam değil bunlar dediğimizde, bunlar bizlere uğraşmaya başladılar. Daha doğrusu savaş başlattı. Artık çekilecek gibi değildi. 19 Mart 2017 tarihinde Ankara’dan Van’a doğru hareket ettim.
MEMLEKET BİZİM MEMLEKETİMİZ, ÖMRÜMÜZÜ VERDİK, RIZA-İ İLAHİ İÇİN ÇALIŞTIK
İran Üzerinden Türkiye’yi terk ettik. Van Başkale’den İran’a geçtik. Bu süre tam 8 gün sürdü. Bu süre zarfında yaşadıklarımız normal bir insanın kaldıracağı şeyler değildi. Daha doğrusu doğduğumuz büyüdüğümüz ekmeğini yediğimiz, her şeyini kaybetmenin hüznünü yaşadım. Bir daha dönememe korkusu oluştu. Hala bu korku var. Çünkü bu tip süreçler kolay, kolay bitmiyor. Umut var. Fakat kısa vadede mümkün görünmüyor. Memleket bizim memleket. Hayatımızı verdik. Askerlik, eğitim ve her türlü görevlerimizi yerine getirdik. Türk halkının çocuklarına insanlara faydalı olmaya çalıştık. Gecemizi gündüzümüze kattık. Uyumadık. Yemedik, yedirdik içirdik. Yatırdık. Her türlü alicenaplığı ortaya koyduk. Tüm bunları Rıza-i İlahiye düşüncesinde yaptığımız için, insanların ne yaptığı ne dediği, insanların bize bu şekilde davranmaları aslında bir şekilde sarsmıyor. Çünkü biz bunları Allah rızası için yaptık. Bugün olsa yine yaparız. Yine yapıyoruz. İmkan bulduğumuz zaman yine yapacağız.
OLUMSUZLUKLAR KARŞISINDA HAYATTA KALMA MÜCADELESİ VERİYORUZ
Bu insanlar kaçakçı. İnsanın aklına aslında her türlü şey geliyor. Canınız emanet ediyorsunuz. Cebinize yanınıza almış olduğunuz bir miktar para var. Sizi belli süre idare edecek paranızı onlara emanet ediyorsunuz. Daha doğrusu canınız emanet ediyorsunuz. Sizleri bilinmez yere doğru götürüyor. Onlara mecburen güvenmek zorundasın. Bu insanlar için aslında para her şey. Kişi başı 5 bin TL verdik. Başka da para vermeyeceğiz. Öyle enteresan yerlere girdik ki, orada yatmak yemek içmek çok zor idi. Sizi karanlık odaya koyuyorlar. Üzerinize bir battaniye veriyorlar. Bu şekilde idare et diyorlar. Doğuda malum kış şartları ağır. Her türlü olumsuz şartlar var. Böyle olumsuzluklar karşısında hayatta kalma mücadelesi veriyoruz. Köyden köye götürülüyoruz. Bir gece o köyde kalıp tekrar yola koyuluyoruz. Sonrasında dağlarda yürüme serüveni başlıyor. Yaya yürüyemezseniz at kiralamanız lazım deniliyor. At kiralıyoruz. Sonra atlar bizi düzlüğe çıkardıktan sonra bizler düzlükten yürümeye başlıyoruz. Adam boyu kar var İran sınırında. Yanımda ki arkadaş daha yaşlı idi. 60 yaşında idi . Onun için yürümek zor oldu. Kar yumuşak olduğu için belimize kadar batıyorduk. Yürümek imkansızlaşmıştı. Bir taraftan da korku var. Sınırda keskin nişancılar var. Kaçakçılar korkutuyor. Bütün olumsuzluklar bizimle beraber idi. Her şeyimiz aleyhimizde idi. tek sığınacak kalemiz Rabbimiz idi. Karaya çıkınca rahatladık. İki saat yürüdük.
HERKESİ KENDİMİZ GİBİ ZANNETTİK GÜVENDİK
Gece İran köylerinden bir adamın evine girdik. Bir oda da dinledik. Sabah kalktıktan sonra saat 10:00’da Hoy şehrinden bizi biri almaya geldi. Bizi resmen rehin aldı. Bizim Türk olduğumuzu ve hizmetten olduğunu anlayınca, bizim üzerinden plan yapmaya başladılar. Oysa biz güvenmiştik. Türkçe konuşuyor. Muhabbet ediyoruz imkansız şüphelenmek. Van’daki adam bize parayı vermedi dedi. Biz Van’da ki arkadaşı aradık. Ben parayı verdim dedi. Bu arada biz sizi götürmüyoruz dediler. Bavullarımızı da vermediler. Bizden ne istiyorsunuz diye çıkıştık. İranlılar bizi ortada bıraktı. Tekrar pazarlık yaptık. 1200 dolara anlaştık. Sonra bizi bir genç aldı. Bu yaşadıklarımız o gence anlattık. Sabah bizi biri alacaktı. Murtaza isimli İranlı ben onları götürmüyorum demiş. Bunun da blöf olduğunu anladık. Bu arada kardeşi ile irtibata geçtik. 1100 dolar karşılığında anlaştık. Bu arada param bitti. Yanımdaki arkadaştan borç aldım. Bizi bir taksici aldı. 5 Saat sonrasında bir kasabaya ulaştık. Adamları derdi para. Paran varsa kurtulursun. Adamlarda vicdan yok. 7 gündür yollarda olduğumuzu söyledik. Gideceğimiz yere gece 03:00’te vardığımızda 8 gün sonunda bize hayal gibi geldi. 8 gün hayatta kalma mücadelesi verdik. Allah’ın inayeti ile hayatta kaldık.
KARDEŞLİK DESTANINA ORADA DA ŞAHİT OLDUM
Orada 5,5 ay kaldım. Ancak pek fazla güvenli olmadığı için, buradan çıkmak istedik. Kardeşlik destanına orada şahit oldum. Oradan Brezilya’ya gittim. Orada bir hafta kaldım. Hollanda aktarmalı bilet aldım. Fakat uçağa almadılar. Transit vizeden dolayı. Daha sonra Arjantin’e geçtim. Orada 20 gün kaldım. Sebebi bilet çok pahalı olduğu için ucuz bilet araştırdım. 1800 dolara bilet buldum. Hollanda aktarmalı Belgrad bileti aldım. Pasaportumuza baktı. Çıkış kaşesini vurdu. Ancak uçağa binene kadar ve kalkışa kadar tedirginlik yaşadım. Uçak uçuşa geçtiğinde derin bir nefes aldım.
HOLLANDALILAR BEYEFENDİ İNSANLAR
Uçak Amsterdam’a indiğinde havalimanındaki göçmenler ofisine pasaportumu vererek iltica ettim. Orada bana ilk söz “Welkom” yani hoş geldin oldu. O kadar nezaketli beyefendi insanlardı ki, hatta birisi başka bir isteğin var mı diye sordu. Bavulumu o taşıdı. Ofiste beni beklettiler. İşlemleri yaptılar saat 17:00’da bizi havalimanı yakınındaki iltica merkezine götürdüler. 10 gün orada kaldım. Daha sonra kampa gönderildik. 16 ay bekledim. Sonrasında oturum ve ev işlerim halloldu. Bu arada iki yıldır çocuklarımdan ayrı idim. 3 yıldır diğer akrabalarımdan uzağım. O hasretlik ne kadar sürer bilemiyorum. Uzun süreceği kesin gibi. 5 yıllık bir oturum verdiler. Hollandalıların bizi geri göndermeyeceğini oturumumuzu yenileyeceğini umuyorum. Çünkü Hollanda demokratik bir ülke çok güzel bir ülke. Adaletli bir ülke. Bağlayıcı kanunları var. İnsanlara yatırım yapıyorlar. kanunlara bakıyorsunuz hep insan odaklı. İnsan hayatı burada çok kıymetli ve değerli. İnsana çok değer veriliyor. Aslında burada insan olduğumuz anladık. İnsanlığımızı keşfettik. Bu insanlarla sorunsuz, hiç bir problemsiz yaşayacağımıza inanıyorum. Çünkü ülke problemsiz bir ülke.
BİZ VATANSIZ KALDIK, HOLLANDA BİZİM VATANIMIZ OLDU
Dönüşümüz ancak sıla-i rahim olarak ziyaret amaçlı olur. Sonrasında tekrar Hollanda’ya ülkeme dönerim. Hollanda artık bizim ülkemiz. Bizi sahiplendi. Bize oturum verdi. İmkanlar sundu. Biz vatansız kaldık. Hollanda bizim vatanımız oldu. Eşim ve çocuklarımı buraya getirdik. Onlara da oturum verecek. Bize daha ne yapsın? Bize insanca ve özgürce yaşama hakkı sundu. Biz bundan sonraki hayatımızı burada noktalamak istiyoruz. Çocuklarımızın böyle huzurlu bir ortamda eğitimlerini tamamlayıp, buraya faydalı olmalarını istiyoruz. Bütün insanlar kardeşçe huzur içinde yaşasınlar. Çünkü faydanın kimseye faydası yok. Herkesin rızkı belli. Kavga nedendir anlamış değilim.
NEREDEN BİLELİM DİYALOG KURMANIN SUÇ OLDUĞUNU?
Biz hizmet mensupları olarak barış ve sevgiden yanayız. Hocaefendi sürekli diyalog ve barış dedi. Onu evrensel değerler altında birleşin çağrısı ile diyaloglarda ve hizmetlerde aktif yer aldık. Nereden bilelim diyalog kurmanın suç olduğunu. Biz dünyanın hiçbir yerinde suç teşkil etmeyeceğini bildiğimiz için, insanlar ile oturduk; sevgiden, hoşgörüden, merhametten, diyalogdan ve dinin güzelliklerinden bahsettik. Adalet ve hukuktan bahsettik. Bunların suç olabilme ihtimalini düşünmedik. Bilemezdik ki gaddar, diktatör bir zalim, bir gün bu yaptıklarımızı suç sayacak. Bunları suç kapsamına alarak bizi dövmeye başladı. Dershaneler, yurtlar ve okullar ile insanlara yatırım yapıldı. Bu kadar insana yatırım yapan bir camia nasıl olur da bir gecede canileşir ve bir sürü insanın tutuklanmasına ve ölümüne sebep verir, mümkün mü? Buna kimse inanır mı? İnanmaması gerekir. İnsanların sorgulaması lazım. Hocaefendi açıkça çağrı yaptı. Bağımsız bir kurul oluşturulsun. Darbe araştırılsın dedi. Eğer zerresinde bir dahlimiz var ise biz kendimiz gideriz dedi. Bunu bu şekilde dünyaya ilan etmesi neticesinde bir adım atılmadı.
SEVİM HANIM ANLATIYOR: SÜT VE YUMURTA SATIP EVİ GEÇİNDİRDİM
15 Temmuz’dan sonra en çok çileyi kadınlar çekti. Kimi tutuklandı kimi bebeiyle cezaevine girdi, Çoğusu da ailenin yükünü üstlendi. Eşlerinden ayrı ailenin hem anası hem babası oldular. İşte Hüseyin Tolar’ın kendisi gibi eğitimci eşi Sevim Tolar bu kahramanlardan birisi. Eşinden iki yıl ayrı kalmasına rağmen ümidini hiçbir zaman yitirmediğini söylüyor Sevim Hanım. Eşinin Ankara’daki evlerine uğrayamadığı o günden sonra yaşadıklarını ve verdiği mücadeleyi şöyle anlatıyor: Eşim Ankara’dan ayrıldıktan sonra 5 ay daha orada kaldık. Çok zor oldu. Sürekli polisler evimizi kontrole geliyorlardı. Fakat o süreçte komşularımız çok iyi olduğundan dolayı, binayı terk etmedik. Eşim olmadığı için arkadaşlarımız ile beraber geçimimizi sağlayacak şekilde işler yapmaya başladık. Süt ve yumurta satarak evimizin geçimini sağladık. Böyle geçen 5 aydan sonra Ankara bizim için artık zor olmaya başladı. Ankara’yı terk edip ailemin yanına gittik. Ailemin yanında 1,5 yıl kaldım.
ÜLKEDEN AYDILMA KARARINI ALMAK ZOR OLDU
Eşimin iknası ve ısrarı neticesinde Türkiye’yi terk etmeye karar verdim. Bu kararı almak çok zor oldu. Babam da rahatsızdı. Kanser hastası idi. Babamı bırakmak zor oldu. Bu arada çocuklar babasına kavuşmak istiyor. Dolayısıyla ülkeden ayrılmaya karar verdik. Aileden sadece abim biliyordu. Eşime kavuşmak istiyorduk. Dolayısıyla çok şükür, Rabbim’in sekine göndermesi ile Atina’ya geçtik ve orada 4 ay kaldık. Atina süreci bizim için zor olmadı. Arkadaşlar ve Atina halkı, halleri ve tavırları ile bize yardımcı oldular. Kazasız belasız Hollanda’ya geldik.
BİZ HİZMETE GÖNÜL VERMİŞTİK BU YOLUN DİKENLİ BİR YOL OLDUĞUNU BİLİYORDUK
Babama ve anneme bunu ilk planda söyleyemedim. Çünkü babamın durumunu biliyordum. Biz bu hizmete gönül vermiştik. Bu yolun dikenli bir yol olduğunu hepimiz biliyorduk. Bu insanlık davasına samimi şekilde gönül verdik. Babama ’’Biliyorum hastasın rahatsızsın. Ama sonuçta çocuklarımın babası. Gitmek zorundayım. Müsaden olur ise bize müsaade et gidelim’’ dedim. Babam çok ağladı. Babamı bir daha göremeyeceğimi biliyordum. Rahatsızlığının çok ileri boyutlarda olduğunu biliyordum. Ama babam beni yatıştırdı. ‘Gidin’ dedi. ’’Ben de bir daha sizleri göremeyeceğimi biliyorum ama yapacak bir şey yok. Sonuçta eşin seni orada bekliyor. Gitmek zorundasın’’ dedi. Babamın müsaadesi ile oradan ayrıldık. Sevdiklerimizi, eşimizi ve vatanımızı öyle bırakmak çok zor oldu. Ama yapacak bir şey yoktu. Sonuçta bir yuvanız vardı. Eşimle beraber birlikteliğimiz vardı. Bu birlikteliği aynı şekilde devam ettirmek istedik. Öyle olunca sevdiklerimiz herkesi geride bırakıp geldik.
15 TEMMUZ SONRASINDA KAPILAR YÜZÜMÜZE KAPANDI
Gönüllü olarak eğitim faaliyetlerinin yanı sıra barışı tavsiye ettik. Hiç bir zaman boş çevrilmedik. Herkes kapılarını bizlere açtı. Ama 15 Temmuzdan sonra o kapılar birden bize kapandı. Biz de anlayamadık. Bir anlam veremedik. Sevgiden bahseden barış dilinden bahseden bir camia bir gecede sözde terörist grup ilan edildi. Biz bunu kabullenmedik, hazmedemedik. Ama yapacak bir şey yoktu. Bu yolun kaderi böyle idi. Bizimle birlikte çay içenler 15 Temmuz sonrasında bize kapılarını kapatabildiler. Ama yapacak birşey yok. İnsanları o zaman tanıdık. Mühlet tanıdık. Belki bir gün her şeyi anlarlar. Fakat insanların basireti bağlanınca görmek istemediler. Böyle olunca da o vatanı o milleti terk ediyorsunuz. Her şeyi göze alıp geliyorsunuz.
DEMOKRATİK ÜLKEDE OLMAKTAN MUTLUYUM
Beraber, oturduk, beraber paylaştık. 15 Temmuz’dan sonra kendimizi anlatmak için kapıları çalmamıza rağmen kapılar açılmadı. Bu durum bizi çok üzdü. Bu insanların değişmesine bir anlam veremedik. Hollanda’ya gelmeden bir hafta önce Atina’da iken babamı kaybettim. Çok hüzünlendim. Çok üzüldüm. Gidememe, görememe, zaten ayrılırken, bir daha babamı göremeyeceğimi… (Gözyaşları) Hollanda’ya geldikten sonra, buranın demokrat bir ülke olduğunu gördüm. Yani insanlarının son derece mütevazi ve güler yüzlü olmaları beni mutlu etti. Ve şu anda süreci bekliyorum. Eşim oturumu aldı. Biz de çocuklarımız ile oturum almayı bekliyoruz. İnşallah bir iki aya kadar bizlerde oturumu alırız.
ALLAH’IN İZNİYLE ÜSTESİNDEN GELECEĞİZ
Bizler Hollanda’ya sevdiklerimizi geride bırakarak geldik. Babamın acısı hala içimde (Ağlıyor). Babamın bizi beklediğini zannediyorum. Onları görmek sarılmak istiyorum. Bu arada babamdan sonra da amcamı kaybettim. Onu da babam kadar çok seviyordum. Bunlar anlatılmaz yaşanır. Zannediyorum ki babam bahçemizde oturmuş sandalyede bizi bekliyor. Bu ümit ile yaşıyorum. Ve bu süreçte Atina’da telefon ile konuşurken babam şunu dedi: “Kızım haklı olan bir davadasınız. Haklı davanızdan vazgeçmeyen. Üzülmeyin. Bir gün bunlar geçecek. Sizlerde güzel günler yaşayacaksınız.” Hasta yatağında bunu söylemesi beni çok mutlu etti. Babama, ’’İsterdim ki yanına geleyim bir bardak su vereyim sana’’ dedim. Babam ise, ’’Sen 15 Ttemmuz sonrası 1,5 yıl yanımda kaldın ve bana belki 40 yıllık hizmet ettin. Siz rahat olun. Gittiğiniz yerde hep yüzünüz gülsün.’’ şekilde duasını aldım. Ben zannediyorum ki babam o bahçede oturmuş çocuklarım ile bizi bekliyor. Babamın kansere yakalanmasına da bizim yaşadığımız sıkıntılardan sebep oldu. İnşallah bu günler geçecek insanlar sevdiklerine kavuşacak. Ama ben babama ve amcama kavuşamayacağım. Biz gitsek dahi onları göremeyeceğiz. Bu süreçte biz onlara hasret, onlar bize hasret gittik. Ama ne yapalım. Biz bu işe gönül verdik. Bu işin zor olduğunu da biliyoruz. Sıkıntılı olduğunu da biliyoruz. Allah’ın izni ile her şeyin üstesinden geleceğiz.”
[Basri Doğan] 2.9.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)