‘Moldova ve Türkiye arasında kirli para ve çıkar ilişkisi var’ [Mehmet Dinç]

Moldova’da uzun yıllardır hizmet veren Horizon okullarından 7 Öğretmen çocuklarının gözleri önünde yaka-paça  kaçırıldı. 6 Eylül 2018 sabah saatlerinde yaşanan bu hukuksuz olayı Türkiye ve Moldova istihbaratları organize etti.  Moldova cumhuriyeti yüksek yargıcı Domnica Manole’ye göre, iki ülke de uluslararası hukuk kurallarını çiğnedi. İşkence tehlikesi olduğu için Moldova hükümeti suçlu.

Kaçırılma olayının ardından, yetkililerin açıklamaları ve medyaya düşen haberlere göre Erdoğan ve Moldova hükümeti arasında kirli para ve çıkar ilişkileri bulunuyor. Erdoğan, Moldova başkanlık binası için 10 milyon Euro ödediği iddia ediliyor.

AVRUPA KONSEYİ PARLAMENTERİ İNNA SUPAC: HÜKÜMETİMİZ TÜRKİYE’YE BORÇ ÖDEMEK İÇİN YAPTI

Bir grup aktivistin, Avrupa Konseyi’nin Strazburg’daki binası önünde yaptığı protestoya destek verdiğini hatırlatan Avrupa Konseyi parlamenteri sol gurup üyesi İnna Supac, meslektaşlarını bu konuda bilgilendirerek konuyu Avrupa Konseyi gündemine taşıdığını ifade etti. Bu bilgiyi protesto eylemine katılanlara da verdiğini kaydetti. Kaçırma skandalını Tr724’e değerlendiren Supac, öğretmenlerin Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Moldova başkanlık binasını masrafı olan 10 milyon Euro karşılığında hukuksuz şekilde iade edildiğini söyledi. Bunu bir tür borç ödemesi olarak nitelendirdi. “Bu ödeme ile ilgili olarak iki ülke parlamentosu arasında hiçbir resmi kayıt yok. Şu anda ekonomik krizle karşı karşıya olan sıradan Türk vatandaşlarının da sahip olması gereken bir bilgi. Onların bilgisi dışında yurt dışına ödeme yapılıyor karşılığında öğretmenler maalesef Türkiye hapishanelerine gönderiliyor.” ifadelerini kullandı.

“Avrupa Konseyi ve AİHM’in de tutumunu görmüş olacağız”

Avrupa Konseyi’nde bu olayla eleştirel bir bakış açısı olduğunu söyleyen Supac, konuyu konseydeki Türk parlamenterlerle konuştuğunu, genel sekreter Thorbjorn Jagland’a kaçırılma olayı, ve Türkiye hapishaneleri hakkındaki görüşlerini soracağını ifade etti. “Bu şekilde tutumunu öğrenmiş olacağız.” dedi. Bu tür kaçırılma olaylarının Kosova ve farklı ülkelerde yaşandığını hatırlatan Supac, sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa kurumları daha kararlı ve sağlam bir duruş sergilemeli, Amnesty ve diğer insan hakları kuruluşları ayrıca AİHM’in de   tutumlarını göreceğiz, Horizon okulu avukatlarının bu mahkemeye başvurduklarını biliyoruz. Moldova hükümeti AİHM’in isteği üzerine açıklama yaptı fakat cevap pek tatmin edici değildi” ifadelerini kullandı.

“Moldova istihbaratı kanıt sunamadı”

Moldova parlamentosunda güvenlik soruşturması için istihbarat başkanları  çağrıldığında, bu oturuma kendi partisinin çağrılmadığını belirten Supac, soruşturma hakkında detaylı bilgi sahibi olmadığını fakat öğretmenlerin ülke için nasıl bir güvenlik tehdidi oluşturduklarına dair istihbaratın herhangi bir kanıt sunamadığını vurguladı: “Aldığım haberlere göre, istihbarattan hiç kimse, bir kişi hakkında bile güvelik sorunu ve tehlikesi olduğuna dair bir kanıt sunamadı.”

“Moldova hükümeti uluslararası hukuk kurallarını çiğnedi”

Supac, hiçbir resmi ve hukuki gerekçe yokken 7 öğretmenin sınır dışı edilmesini uluslararası hukuk kurallarını çiğnenmesi olarak nitelendirdi ve ekledi: “İltica talepleri olduğunu biliyoruz olumlu veya olumsuz cevap yok,  onların yakın akrabaları da, öğretmenler hapse atıldıktan 4 gün sonra iltica talepleri kabul edildi. Elimizde resmi büro tarafından onaylanan bir belge var, eğer öğretmenler iade edilirse hapse atılacakları, işkence görebilecekleri hatta öldürülme riski olduğuna dair bir belge. Bizim sorunumuz öğretmenlerin Moldova hükümeti tarafından iade edilmesi konusunda kimlerin sorumluluğu olduğunu?”

MOLDOVA YÜKSEK YARGICI DOMNİCA MANOLE: MOLDOVA HÜKÜMETİ SORUMLUDUR

Moldova cumhuriyeti temyiz mahkemesi hakimi Dominica Manole, Avrupa Konseyi’nde Tr724’e verdiği demeçte, eğer insanlar sınır dışı edileceklerse 3. bir ülkeye sınır dışı edilmesi gerektiğinin altını çizdi. “Onların ülkelerinde fiziki şiddete maruz kalacakları ve hayatı tehlike altında oldukları kesin.  Hayatı tehlike atındaki ülkeye değil başka bir ülkeye sınır dışı edilmeleri gerekiyordu. Dolayısıyla bu insanları bekleyen siyasi kovuşturma, işkence tehlikesi ve hayatlarını tehlikeye attığından dolayı Moldova Cumhuriyeti suçludur. Uluslararası hukuk kuralları ihlal edilmiştir.” ifadelerini kullandı.

‘Bu okullar Moldova için madalyalar kazandı”

Parlamento başkanının çocuğu gibi ülkedeki birçok üst düzey yetkilinin çocuklarının bu okullarda okuduğuna işaret eden Manole, okulların Moldova’yı tüm dünyaya tanıttığını söyledi. “Bu okulda okuyan öğrenciler uluslararası bilim olimpiyatlarına Moldova için madalyalar kazandı. Moldova’daki eğitim sisteminde çok büyük katkıları oldu tüm bunlara rağmen öğretmenlerin gönderilmesi ülkede çok büyük şok etkisi yarattı. Geride kalanların tehlikesi devam ediyor, yurtdışındaki Türk diasporası oldukça fazla, birlikte hareket edip dayanışma içinde olmanız gerekiyor.” dedi.

AVUKAT ANNA URSACHİ: PARA VE ÇIKAR İLİŞKİLERİ VAR

Siyasi soruşturmaları takip ettiği için kendisi de ülkesine gidemeyen AB’ye sığınma talebinde bulunan avukat Anna Ursachi ise Tr724’e verdiği mülakatta Moldova’da kalan diğer öğretmenler için tehlikenin devam ettiğine dikkat çekti.

Türkiye  ve Moldova istihbarat servislerinin işbirliği içerisinde adam kaçıldıkları söyleyen Ursachi, şöyle konuştu: “Bu 7 öğretmen kanunsuz bir şekilde kaçırıldı, olayın içinde para ve çıkar ilişkisi var. Dolayısıyla hali hazırda Moldova’da yaşayan diğer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için tehlike devam ediyor”. Erdoğan, Moldova  cumhurbaşkanlığı binasını inşa edeceği ve hükümetin başka projelerini destekleyeceği sözünü veriyor. Moldova’da araştırmacı gazetecilerinin ulaştıkları bilgiye göre, Türkiye’ye her sınır dışı edilen vatandaş için Moldova’ya para ödendiğini duyuyoruz. Bununla ilgili somut bir delilimiz yok fakat bu yönde çok söylentiler var ve benim kanaatimce buna inanmalıyız.”

Ursachi: Rusya’nın da payı var

Avrupa  kamuoyunun bu olayı derinlemesine bilmesi gerektiğini belirten Ursachi, “Moldova  istihbarat şefi Bodner, oligark olan ve iktidardaki demokrat partisinin başkanı Vladımır Plahotniuc tarafından atanmıştı. Moldova istihbarat şefi Bodner aynı zamanda devlet şirketi olan Moldova Gaz’ın resmi yöneticisi, ki bu şirkette Gazpromun payı var, dolaysıyla Rusya’nın da payı var” iddiasında bulundu.

“Dünya kamuoyu bu tip ihlallere sert şekilde karşı çıkmalı”

Moldova’da  kalan diğer öğretmenlerin psikolojik ve güvenlik  durumları hakkında endişeli olduğunu dile getiren Ursachi, ülke yetkililerine şu mesajı verdi: “Türkiye’ye gönderilenlerin hayatları hakkında endişelerimi ve kaygılarımı bildiriyorum. Ve dünya kamuoyunun bu tür çok büyük bir insan hakları ihlallerini açıkça şiddetli bir şekilde kanmaları gerekiyor. Moldova hükümetine, diktatörlerin isteği üzeri barışçıl insanları hukuksuz bir şekilde sınır dışı etmemesi yönünde baskı yapmaları konusunda çağrıda bulunuyorum. Tüm uluslararası kurumlar ve kamuoyunun Türkiye’de  hapiste olan vatandaşların durumlarını yakından takip etmelerini istiyorum.”

[Mehmet Dinç] 13.10.2018 [TR724]

Bir rehine daha salıverildi [Yavuz Altun]

İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi dün Amerikan Evanjelik Pastör Andrew Brunson’a 3 yıl 1 ay hapis cezası verdi, bugüne kadar yattığı süre yeterli görüldü ve Türkiye ile ABD arasında aylardır gerginliğe ve neticesinde döviz krizine sebep gösterilen Pastör Brunson’ın bu kez tam anlamıyla tahliyesi gerçekleşti.

Daha önce ev hapsine alınmış, bu sebeple de ABD Başkanı Donald Trump başta olmak üzere Amerikan yönetimi tarafından Türkiye topa tutulmuştu. Ekonomik yaptırımlar açıklanmış, adeta sopa gösterilmişti.

Kararı birçok farklı yönden okumak mümkün. Mahkeme Brunson’a 3 yıl 1 aylık bir ceza vererek, Türkiye’nin “iddialarından” vazgeçmemiş oldu. Her ne kadar gizli tanıklar bu mahkeme oturumunda çark etse de, hem de bir hayli komik bir biçimde “Siz beni yanlış anlamışsınız hâkim bey” diyerek, mahkeme bir şekilde zevahiri kurtarmış oldu.

İktidara yakın medyada yer alan “15 Temmuz başarılı olsaydı, Brunson CIA’in başına geçecekti,” türevi yalan haberler, PKK bayraklı pasta kestiği yönündeki absürtlükler, daha önceki örneklerde olduğu gibi tarihin tozlu sayfalarına gömülebilir. İktidar için medyanın “güvenilirlik” gibi bir fonksiyonu yok zaten. Gerekli görüldüğü yerde, ona yazılan rolü oynaması yeterli.

Bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın söylediklerinin de bir anlamı yok. Daha önce Alman-Türk gazeteci Deniz Yücel için söyledikleri ortada. “Ben bu makamda olduğum sürece iade edilmeyecek,” demişti. “PKK’lı ajan,” da dedi hatta. Şimdi çıkıp “iade etmedik, kendi gitti,” dese kimsenin aksini söylemeye mecali yok. Nitekim Eylül sonundaki Almanya ziyaretinde korumaları bir gazeteciyi salondan atarken Şansölye Angela Merkel’in gözünün içine gülerek baktığı da aşikâr. Üstelik “Nazi artığı” dedikten, ilişkileri yokuşa sürdükten az sonra.

REEL POLİTİK SAHNEDE

Buna “reel politik” deniyor, malum. Eğer Türkiye gibi orta halli, stratejik ve elinde kozlar olan bir ülkeyseniz, uluslararası platformda bu ayrıcalığı bozuk para harcar gibi harcayabiliyorsunuz. Sizden iğrenseler bile, sizinle masaya oturmak, bir şekilde anlaşmalar yapmak zorunda kalıyorlar. En veciz ve taze örneklerinden birini dün Donald Trump, Suudi Arabistan konusunda verdi: Kayıp gazeteci Jamal Khashoggi (Cemal Kaşıkçı) konusunda kızgın olduğunu hissettirirken, bir yandan da 110 milyar dolarlık silah anlaşmasını, ABD’yle değil de Rusya ve Çin’le yapmasına göz yumamayacağını açıkladı.

Bu sebeple “Türkiye’nin itibarı” yollu analizler pek de işlevsel değil. Nitekim itibar eğer bir kıyafet olsaydı, bütün dünya ülkeleri çıplak gezerdi.

“Rehine diplomasisi” tabiri, bu yüzden cuk oturuyor buraya. İşin içinde gangsterleri çağrıştıran “rehine” kelimesi de var, kravatlı, takım elbiseli ciddi ve “itibarlı” adamları çağrıştıran “diplomasi” de. Bir gardiyan gibi ülkenin sınırlarını kapatan iktidar, ikili ilişkilerde her zaman el altında olacak birkaç “pazarlık kozu” tutuyor. Yeri geldiğinde, öne sürüyor. Dünya âlem de bunun farkında fakat, işleri yürüdüğü sürece bu “aşırılıklar” tolere edilebiliyor. Çünkü en nihayetinde Türkiye, bilhassa Batı’yı ilgilendiren bir dolu krizin tam göbeğinde.

Bu sebeple bana sorarsanız, Brunson krizi çok yönlü olarak AKP hükümetinin işine yaradı. Gümbür gümbür gelen bir ekonomik kriz, etkilenmemek için seçimlerin bir buçuk yıl geriye alındığı bir ekonomik kriz, ABD’yle atışma bahanesiyle “ekonomik savaş” şeklinde sunuldu ve daha fazla “yetki”ye dönüştü. Bu savaştan da sağ salim çıkabilmek için ekonominin köşe bucak her alanının Saray’dan yönetilmek zorunda olduğu argümanı işletildi. Dahası, Erdoğan açıkça çıkıp “Bu, bizim krizimiz değil,” dedi. Muhtemelen krizin tabana yansımalarının düşük olacağı kanaatinde, hatta bu durumu iyi yönetebilirse, seçimlere katılımı iyice düşürüp, seçmeni koyu bir umutsuzluğa sürükleyip oy oranını daha da yukarılara çekebilir.

Öte yandan Türkiye’nin Avrupa açısından ne kadar vazgeçilmez olduğu teyit edildi ve eldeki birkaç “pazarlık kozu” (Yunanlı iki askerin salıverilmesi ve Alman-Türk gazeteci Meşale Tolu’nun yurtdışı çıkış yasağının kaldırılması sadece bildiklerimiz) ortaya konularak, başta Almanya olmak üzere ilişkiler tazelendi. Bütün Avrupa ülkeleri, Türkiye’nin Suriyeli mültecileri ülkede tutmasından memnun, Suriyeli cihatçılar konusunda paylaşılan güvenlik istihbaratına çok önem veriyor. Ekonomik olarak 80 milyonluk bir ülkeyle ticaret kârlı. Hatta daha da geliştirilmesi bekleniyor. Türkiye’nin Avrupa bankalarına olan borcu, ülkenin batmasını çok avantajsız kılıyor. Dahası Avrupa’daki Türk nüfusun büyük çoğunluğu Erdoğan’ın gözü bağlı destekçisi olduğundan, bu konuda ellerinden bir şey gelmiyor.

Yani aslında Batı bir araya gelmiş de Türkiye’ye komplo kurmuş değil, bilakis Batı, Türkiye’ye (hatta enerji yoluyla Rusya’ya da) bağımlı hâlde. Vatandaşlarının refahını sürdürmek için, bu “reel politik” kaçınılmaz. Elbette Batılı ülkeler için kendi çıkarlarını savunmak kadar doğal bir şey de yok. “İçeride” huzuru sağladıktan sonra…

ABD’nin Brunson konusunda iştahla başladığı yaptırım yolunda yavaşlamasının da en büyük sebebi, Avrupa’dan gelen bu “tavır”.

ÇIKIŞ YOK MU?

Bu yaşananlardan tek zararlı çıkan, korkarım Brunson oldu. İki yıla yakın hapiste kaldı, bir süre ev hapsinde tutuldu. Ailesinin de zor günler geçirdiği aşikâr. Bir de tabi, ABD’nin ilgisi artık eskisi gibi olmayacağı için hâlen hapiste olan büyükelçilik çalışanları ve NASA bilimadamı Serkan Gölge gibi isimler (cezasının 7.5 yıldan 5 yıla indirilmesi bile “lütuf” sayılıyor) kaderlerine terk edilmiş olacak.

Peki, bu durumun bir çıkışı yok mu? Yani hepimiz, Erdoğan’ın rehinesi miyiz?

AKP hükümeti ve Erdoğan sürekli olarak “Bu ülke bizim,” demeye getiriyor. Bu sebeple Avrupa ve ABD onunla masaya oturuyor. Bu sebeple koca koca iş dünyası simaları Berat Albayrak’ın abuk ekonomi toplantılarında 32 diş tekmili birden gülümsüyor. Sadece seçimlerde değil, hemen her hamle ve stratejide Erdoğan ve ekibi ülkenin “sahibinin” kendi gibi düşünenler olduğunu ispata çalışıyor.

Eğer onun gibi düşünmeyenler olarak sesimizi gürleştirir, onun hikâyesinde “kötü adam” olmaktan vazgeçip kendi hikâyemizi yazmaya koyulursak, müttefiklerin tutumu da değişecektir. Pazarlık masasında farklı şeyler konuşulacaktır. Erdoğan tekeli sürdüğü müddetçe, Doğu’dan da Batı’dan da Türkiye politikaları konusunda yeni bir tavır beklememek lazım. Bu tekeli kırmanın yolu da Türkiye’nin başka hikâyeleri de olduğunu gösterebilmektir.

[Yavuz Altun] 13.10.2018 [TR724]

Brunson gitti, kriz bitti mi? [Semih Ardıç]

Pastör Andrew Brunson 12 Ekim 2018 Cuma günü tamamen hürriyetine kavuştu. Tahliye edileceği o kadar belliydi ki gün boyu havalimanında ABD’den gelen özel bir uçak hazır bekledi.

Brunson ve eşinin bindiği o uçak akşam saatlerinde okyanus ötesinde doğru yola çıktı.

Brunson 20 ay İzmir Şakran Cezaevi’nde mahpus kalmıştı. Saray’ın gazete ve televizyonları, nam-ı diğer haysiyet cellatları tarafından “en azılı terörist” olmakla itham edilmişti.

Temmuz ayından beri de İzmir’de ev hapsinde tutuluyordu. Artık hür.

Brunson, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kendisinden olmayan herkesi hapishaneye tıkmak için kullandığı “gizli tanık” denilen müfterilerin mağdur ettiği binlerce kişiden sadece biri.

ABD’NİN KARARLILIĞI VE ERDOĞAN’IN REHİNE SİYASETİ

Neyse ki arkasında pasaportunu taşıdığı ABD gibi kararlı bir devlet vardı da zindandan kurtuldu. Brunson’ın tahliye edileceğini birkaç makalede ifade etmiştim.

6 Eylül’de “Doların 6,60 TL olmasını mı? beklediniz” başlıklı makaleden (http://www.tr724.com/dolarin-660-tl-olmasini-mi-beklediniz/) şu cümleleri tekrar iktibas ettim: “Bugüne kadar böyle bir ihtimal görünmüyordu, 5 Eylül’de ibre döndü.

Erdoğan iktisadî ve malî buhranı biraz hafifletip mahallî idareler seçimini yapmanın derdine düştü. Ondan sonrası yine tufan.

Yoksa son U dönüşleri Erdoğan’ın demokrasi ve hukuka rücu ettiği manasına gelmiyor. Kendi ikbalinin derdine düştü.

Enflasyon yüzde 30’u geçerken ekonomi büyük bir durgunluğa sürükleniyor. Sadece ağustosta 150 binden fazla kişi işten çıkarıldı.

Hem enflasyon hem durgunluk eşittir stagflasyon. Buhranın ne kadar süreceğini Türkiye’de hukuk ve demokrasinin ne zaman geri geleceği belirleyecek.”

EKONOMİDE KRİZ BİTTİ Mİ?

Deniz Yücel, Meşale Tolu gibi Alman vatandaşı olan gazetecilerin tahliyesi ile Brunson’ın tahliyesi arasında hiç bir fark yok.

Erdoğan’ın rehine siyasetini bütün dünya çözdü. Anladığı dilden mukabelede bulunuyorlar ve birkaç ayda istediklerini alıyorlar.

Balyozla iPhone parçalayanlar anlamak istemese de hariçten bakıldığında Türkiye, “Erdoğan’ın eline düşmüş, zavallı bir devlet” böyle görünüyor.

Beyaz Saray için Almanya modeli ilham vericiydi.

ABD, Berlin’in 20 Temmuz 2017’de ilan ettiği “müeyyide paketi” sayesinde tek delil olmadan hapse atılan vatandaşlarını hürriyetlerine kavuşturduğunu bilmenin verdiği rahatlıkla 2 Ağustos’ta küçük bir hamle yaptı.

ABD LİSTEYİ VERDİ, BEKLEDİ

ABD ne istediğini söyledi ve sükûnetle bekledi. Söz dalaşına girmedi. Başkan Donald Trump ile Başkan Yardımcısı Mike Pence’in birkaç tweeti haricinde resmi beyanat bile verilmedi.

Brunson şartsız salıverilecekti. Listede başka isimler de vardı. Onlar unutuldu mu? Hayır. Onların da peyder pey tahliye edileceğinden kimsenin tereddütü olmasın.

Erdoğan ilk günlerde “ey ABD!” naraları ile cevap verse de dolar bir ayda yüzde 33 fırlayınca geri adımları hızlandırdı.

PAZARLIĞI NBC DUYURDU

İki gün evvel NBC News, Beyaz Saray ile Ankara’nın mutabakata vardığını ve Brunson’ın tahliye edileceğini duyurdu.

Buna mukabil Reza Zarrab davasında 30 ay hapis cezasına çarptırılan Halkbank’ın eski genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın da serbest bırakılacağı iddia edildi.

Brunson kısmı teyit edildi. Üç vakte kalmaz Atilla’dan da haber gelir.

Brunson vakası da Türkiye’yi guguk devleti derekesine düşüren Erdoğan’ın bilmem kaçıncı U dönüşü olarak tarihe geçti.

Her dediğine “oley” diyenler onun son dönüşünü de “vardır bir bildiği” diyerek sineye çekecek. Aynen devam…

DOLARIN ARTMASINDA DOLAYLI TESİRİ VARDI

Brunson’ın ev hapsi ile doların artması arasında dolaylı bir irtibat vardı.

ABD ile kapışan bir memleketin maruz kalacağı sıcak para riskini fazlasıyla hissettik son krizde. Mamafih Brunson’ın tahliye edilmesi ile bitecek bir kriz değil Türkiye’nin krizi.

Türkiye’nin 222 milyar doları özel sektöre, 85 milyar doları kamuya ait olmak üzere 307 milyar dolar net dış borcu var. Senelik 50 milyar dolar da cari açık veriliyor.

Enflasyon, faiz ve kurlar bu yüzden fırladı. Bankalar kredileri tahsil edemiyor.

Batık kredi tutarı 80 milyar TL’yi geçti. Üç ay evvelki batık tutarı 62 milyar dolar. Bu kadar hızlı artışın bankaların sermaye ihtiyacını artıracak.

BANKALAR ZOR DURUMDA

Üç kamu bankasını İşsizlik Fonu’ndan kanuna mugayir şekilde aktarılan 11 milyar TL ile kurtaran AKP’nin bütün bankaları nasıl ayakta tutacağı meçhul.

Ağustosta yaşanan kur şokunun artçı tesirleri devam edecek. Dikkat ederseniz her gün hiç umulmadık firmalara “iflastan önceki son mühlet” veriliyor.

Konkordato ilan edenler arasına süt ve süt ürünleri devi Yörsan da dahil oldu. Faizler yüzde 50’ye kadar tırmandı.

Yaprak kıpırdamıyor. Zabıtanın diş macunu fiyatını kontrol etmesi Bloomberg tarafından haber yapıldı. O haberi Fox ve diğer televizyon kanallarında gülerek yorumladı uzmanlar. Türkiye’nin perişan haline gülüyorlar…

İŞ YOKSA ESNAF NE YAPSIN?

Talepte düştüğü için depoları dolup taşan esnaf bir de stokçuluk yapmakla itham ediliyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “aman vermeyin, kesin cezayı” tamimleri yayımlıyor.

Balıkesir Valisi, bakanından aldığı cesaretle taksicileri “Genel Emir” ile ikaz ediyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, İş Bankası’nın devrine matuf hazırlıklarla meşgul. Ne yapıp edip 31 Mart 2019 Mahallî İdareler Seçimi’ne kadar “kriz yok” yalanına halkı inandırmak mecburiyetindeler.

İş Bankası ilaç gibi gelecek AKP’ye.

BAHAR HAVASI İÇİN ÇOK ERKEN

Brunson’ın tahliyesi, ABD ile Türkiye arasında bir anda bahar havası estirmeyecek.

Günü birlik piyasalarda tansiyon bir nebze düşse de iktisadî buhran, Türkiye hukuka rücu edinceye kadar devam edecek. Erdoğan’ın başkanlığında bu mümkün mü?

Zira yatırımcı kendisini güvende hissetmiyor. Erdoğan’ın tek adamlığını ilan ettiği Türkiye artık maalesef yatırımcı için “en tehlikeli ülkelerden biri” olarak zikrediliyor.

Türkiye aile şirketi gibi idare ediliyor. Kanun ve nizamın hükmünün kalmadı.

Brunson vakasında tekrar tecrübe edildiği üzere mahkemeler Saray’ın talimatına göre hareket ediyor.

Böyle bir memlekette kim, niye yatırım yapsın? Bırakın fabrika kurmayı, fırsatını bulan parasını alıp çıkıyor…

[Semih Ardıç] 13.10.2018 [TR724]

Gözyaşıyla ıslanan keman! [Nakkaş]

“– Aklını mı kaçırdın, sen daha çocuksun.

– Çocuk mu? Sigara içiyorum, uyuşturucu kullanıyorum.

Adam öldürdüm ve soygun yaptım.

Ben bir adamım!”

(Cidade De Deus – 2002)

“İşte kalıcı olan üç şey:

İman, umut ve sevgi…”

(Pavlus’tan Korintlilere 1. Mektup, 13:13)

Topluma dair son derece rahatsız edici ve sarsıcı bir filmdir TanrıKent. (Cidade De Deus / City of God)

Referans aldığı kitaptan dolayı bu ismi alan film, gösterildiği dönem dünyanın dört bir yanında ödüllere boğuldu. Yanılmıyorsak 50’ye yakın ödülü var Brezilya-Fransa ortak yapımı filmin.

“Cidade de Deus”, metropol içindeki çirkin ve suç odağı gecekonduları sistematik bir şekilde kent dışına taşıma projesinin bir parçası olarak 1960’larda kente uzak bölgelerde Brezilya hükümeti eliyle kurulmuş gecekondu önleme yerleşkelerinden birinin, belki de en ünlüsünün adı aynı zamanda. Suç oranı zirvede olan tekinsiz bu mahalle de Rio de Janeiro’nun dışındadır. Film adını buradan almıştır zaten. Filmin başkarakteri bir kişi ya da grup değildir, mahallenin tamamıdır. Ön plana çıkan oyuncularından Leandro Firmino (Zé Pequeno) da dâhil filmin oyuncularının çoğu bu mahallede büyümüş ve TanrıKent tamamen amatör oyuncularla çekilmiştir. Belki ilginç bulup izlemek isteyenler olabilir, uyaralım, son derece rahatsız edici ve şiddet dolu bir filmdir. İyisi mi siz bu yazıyla yetinin deriz.

City of God, bu mahallede yaşayan bir grup çocuğun 1960’lardan başlayarak sonraki 10-15 yıla yayılan uyuşturucu, şiddet ve suçla örülü öyküsünü anlatır. Epik anlatımı ve stilizasyonu açısından Goodfellas (Sıkı Dostlar) ve Trainspotting filmlerine çok benzer.

Brezilya büyük kentleri ikinci dünya savaşından sonra birer büyük suç kampı gibidir.

Özellikle 60 sonrası gettolar suç ve suçlu üretir.

Pek çok çocuk daha konuşmayı öğrenmeden suça bulaşırlar bir şekilde. Uyuşturucu, darp, şiddet, taciz, tecavüz günlük olağan vakalarındandır büyük kentlerin gettolarında.

Ve ne yazık ki çocuklarını koruyacak çok fazla şans ve alternatifleri yoktur Brezilyalı ebeveynlerin.

Bir röportajında okumuştum, G. Saray’ın efsane kalecisi Cláudio Taffarel 101 kez ülkesinin milli formasını giydikten, üstelik 1990, 94 ve 98 Dünya Kupalarında forma giydikten sonra neden sarı kırmızılı takımı tercih ettiğini sorduklarında, özellikle çocukları için duyduğu endişeyi dile getirmişti.

Böylesi bir suç ortamında dünyaya geliyordu Brezilyalı çocuklar.

Bunlardan biri de Diego Frazao idi.

Ayrıca bir bahtsızlığı daha vardı Diego’nun, doğuştan hastalıklarla mücadele ediyordu.

Rio’nun varoşlarında yaşayan fakir ailesi bakımını tam yapamıyordu 4 yaşında menenjit geçiren bu masum yavrunun. Sonra ağır bir zatürre atlattı. Hafızası neredeyse tamamen gitmişti. Bu durum suç çeteleri için paha biçilmezdi. Ona hemen suça bulaştırdılar. 10 yaşında hırsızlığı, kapkaçı öğrettiler…

Problemli çocuk büyüdükçe kendisi probleme dönüşüyordu… Meskeni sokaklardı, sokakta büyüyor, sokak kanunlarıyla gelişiyordu.

Ancak… Hayat hep kötülerin yer aldığı bir barbarlar ormanı değildi şüphesiz.

Bu kötülüklere karşı direnmeye çalışan iyiler de vardı.

Bunlardan biri de Evandro João da Silva’ydı. Bir sanatçıydı Silva… Keman çalıyordu ama esas onu değerli kılan bu değildi. Sokaktaki suça bulaşan çocukları birer birer bulup, çekip alıyordu sokak çetelerinin elinden…

1993 yılında birkaç müzisyen arkadaşıyla beraber Afroreggae isminde kar amacı gütmeyen bir organizasyon kurmuşlardı ve kısa sürede tüm dünya tarafından takdirle karşılanmaya başlamışlardı. 1997’de, yani tam da Evandro’nun doğduğu sene Brezilya’daki pek çok sanatçının desteğini almışlar, halk tarafından büyük teveccüh görmeye başlamışlardı. Silva, suça bulaşan çocukları teker teker çetelerden adeta koparırcasına alıyor ve sanat öğretiyordu. Çoğu müzisyen olmuştu çocukların.

Bir tesadüf eseri Diego ile sokaklarda karşılaştı Silva. Hemen elini uzattı ve minik yavruyu sokaktan çekip aldı. Keman çalmayı öğretti. O kadar ağır hastalıklar, hafıza kayıpları yaşamasına rağmen, Diego, keman çalmayı öğrendi ve büyük aşamalar kaydetti.

Çocuk yaşta bir suçlu olan Silva, şimdi minik bir sanatçı olarak keman çalıyor ve herkesi kendine hayran bırakıyordu.

Ne ki kötülük de boş durmuyordu ne yazık ki…

Adeta yeryüzüne gönderilmiş bir melek olan Evandro João da Silva bir gece yarısı sokak çeteleri tarafından katledildi.

İyiler ağlıyordu…

Brezilya ağlıyordu Silva’nın ardından…

Cenaze töreninde, sokaktan kurtardığı çocuklardan oluşan bir orkestra müzik icra ediyordu. Ve minik Diego Frazao da aralarındaydı. Diego ağlıyordu hocasının ardından keman çalarken.

Gözyaşları kemanını ıslatıyordu minik yavrunun…

İzleyenin yüreğini dağlayan bir tablo oluşmuştu Silva’nın cenazesinde. Ölümsüz bir kare; hocasının ölümüne ağlayarak keman çalan minik kemancı çocuğun görseli yürekleri yaktı geçti…

Tarih 2009’du… Henüz 12 yaşındaydı Diego…

Kötüler sadece bir iyilik meleğini öldürmemişlerdi.

İyiler için bir umut ışığını da söndürmüşlerdi.

Lösemiye yakalanan Diego Frazao, öğretmeninin ölümünden yaklaşık 1 yıl sonra hayata gözlerini yumdu. Yaşadığı kısacık ömre pek çok acı, ızdırap ve gözyaşı sığdırarak göçüp gitti kötülerin dünyasından…

Geriye gözyaşıyla ıslattığı kemanı kalmıştı.

Ve şöyle diyordu şair kimsesizler için yazdığı şiirinde:

“Ağlayın aşinasız, sessiz can verenlere…”


[Nakkaş] 13.10.2018 [TR724]

Papazın Yargısı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Sevgili okur. Yine e-posta adresime yanlışlıkla mıdır, bilinçli olarak mı artık, orasını bilemem, bir yazı metni düştü. Arada yargı var, papaz var. Karma-çorman bir metin. Ben cidden kimden geldiğini, ne amaçla yazıldığını anlayamadım. Belki siz bana yardımcı olursunuz diye buraya koymaya karar verdim, gazeteye rica ettim. Sağ olsunlar, yazı işlerindeki arkadaşlar de bu ricamı kırmadı, yayınlamayı kabul etti. Önemli bir şahsa ait olduğunu düşündüğüm bu metin konusunda yorum ve eleştirileriniz beni mutlu eder. Umarım sahibini ve yazının kime yazıldığını bulmama yardımcı olursunuz. Sevgilerle.

“Bak, papaz serbest kaldı. Türk yargısı işbaşında! Bağımsız, tarafsız, dik! Efendim, her yerde usuller vardır, teamüller vardır, efendime söyleyeyim, gelenekler, ödenekler vardır! Kızım sil bu son cümleyi, şey edemedim tam ne demek istediğimi! Yaz bakalım tekrardan: Efenim, geleneklerden bahsediyordum! Hah! Hatırladım! Her ülkenin kendi gelenekleri vardır, kendi örf ve adetleri, içtimai bir teşkilatlanma şekli vardır. Türk yargısı öyle her yargıya benzemez. Tutar ve tuttuğunu bırakmamak ister – ta ki emin oluncaya kadar: kim bu kümesin horozu. Ya, öf, olmadı gene. Çok amiyane kaçıyor. Sil kızım, baştan alayım bu son kısmı! Ne diyorduk? Horoz-tavuk karıştırmayalım. İngilizce çok şey edince aklıma Türkiye tavuk mavuk karıştı film. Yaz bakalım: Tuttuğunu demiştik ya, hah, işte tuttuğu in mi cin mi? Kim! Yani şimdi mesela birini tuttun. Kim bilmiyorsun. Bekle, az sabret. Bak bakalım kimin nesi, kimin fesiymiş. Ya arkadaş, yangından mal mı kaçırıyorsun be! Acelen nedir? Sabreden derviş, muradına ermiş. Sahipli mi sahipsiz mi? Sahibi kim? Siyasi-ticari-dini bir alışverişin var mı? Yani hayırlara vesile olacak türden müspet bir tarafı var mıdır yok mudur, bir tahlil ediver. İşte bu manada Türk yargısı var ya Türk yargısı! Hah. İşte hani Allah mahkemeye düşürmesin dedirten! Bildin mi? Kızım buraya kadar bir sıkıntın olmadı değil mi? Yazabildin mi bu dediklerimi? Sağ olasın var olasın. Çünkü bak burada derin analiz yapıyoruz. Bu fikirler tıpkı seri olarak dikey hareketlerde bulunma temayülü gösteren dolar grafiği gibi… Ya dur, ne diyorum ben ya. Manyak mıyım neyim. Bunu duydun mu kızım sen ya? Hah, çok şükür içimden söylemişim sanırım. Yani manyak olmamla ilgili kısmı! Tüh bak şey etmeye çalışırken ağzımdan kaçtı! Sen ol dolarlı kısım var ya dolarlı kısım! Orayı sil kızım. Yok, sadece doları değil, cümleten cümleyi siliver. Grafik ne fik diyorum ya, hah, onu! Yeniden toparlayalım. Bu fikirler var ya bu fikirler, bir gelir pir gelir. Kanun vardır, nizam vardır. Bin yıllık devlet geleneği vardır. Yok ya, olmadı. Son cümleyi revize edelim. İki bin yıllık… Yok, yok. Sen yaz, on binlerce yıllık devlet geleneği vardır. Bu yargı denen şey, maazallah şeriatın kestiği parmak acımaz diyen bir neslin, bir ümmetin… Bu cümleyi not al, ben ayrı bir konuşmamda kakalar… yok onu sil, yani ifade ederim milletime diye bitir. Nasıl gidiyor? Sağ olasın kızım. Bir çay söylesene dilim damağıma yapıştı. Yok bu metnin dâhilinde değil. Sen bir zahmet hanımefendinin pahalı çayından yaptırt bana. İçine de Kenya ısırganı ve zemzem suyu kattır. Şimdi… Nerde kalmıştık? Yaz. Sen kimsin ya Türkiye’ye baskı yapacak? Yok bu cümleye gerek kalmadı. Baskıyı yaptılar zaten, iş bitti. Sen o son cümleyi sil. Yaz: Türkiye’de hukukun, yargının nasıl işlediğini tüm dünyaya, hatta Samanyolu Galaksisi dışına gösterdik! Bize tepeden bakıp Türk adaletini baskı ve şantajla etki altına almaya teşebbüs eden dış mihraklara karşı nasıl dik durduğumuz ortadadır. Büyük oyunu bozduk. Papaz üzerinden Türkiye’ye karşı ticaret savaşları yapmaya kalkanlara, 3 lira olan doların 7 liraya çıkması sonrası yeniden gerisin geri 6 liraya inmesiyle beraber, enflasyonun yüzde yirmi küsurlara… Dur kızım, bu ekonomi kısmı var ya, o kısmı sen sil, bizim damada bir söyle, o kısmı o yazsın. Bolca bakınız burası çok önemli desin, bu ekonomik çevrelere çok müspet tesirde bulunuyor. Biz kendi ustalık sahamıza dönelim. İlm-i siyaset: yaz bakalım kızım. Muhterem papaz efendi… Hay dilimi eşek arısı soksun be. Sil. Bizim bağımsız yargımız sizin papazınızı serbest bıraktı. İşte, tanıklar fikirlerini değiştirivermiş. Evet. Yazdın mı? Şimdi gördünüz ki memlekette fikir hürriyeti var. Olmasa tanıklar nasıl fikrini değiştirebilir? Yazdın mı? Şahitlik var ya şahitlik. Bunun dinimizde çok hususi bir mana ve ehemmiyeti vardır. Ne? Kızım ne demek hangi din be! Sen de çıldırtacaksın beni. Berat’ın sınıf arkadaşının eşi olmasan, yani konuşturacaksın beni. Tamam, üzülme. Bak merhametliyim. Ama sen de dikkat et biraz!

Neyse. Konuya gelelim. Sağ ol, vallahi tam zamanında geldi bu çay be. Yaz bakalım: fikir hürriyeti meselesi. Her fikir hür olabilir. Papazların fikirleri olabilir. Papazların da fikir hürriyeti… Ya dur olmadı burası. Hürriyeti çok abartmayalım, Doğan’ın eski gazetesi gibi, ha-ha, hiç güleceğim de yoktu. Onu geç. Bu papaz var ya bu papaz. Bunun CİA’nın başına geleceğini söyledilerdi bana. Sil bunu be. Dalkavukların zırvalarını ana konuşma metnine koyduracaksın! Yeniden yaz: Bu papaz var ya bu papaz. Bu, bizim için mevzubahis olan Amerika ile aramızda olan dostluk ve müttefiklik ilişkileri ise, serbest olmuş veya olmamış, çok büyük bir kıymeti harbiyesi yoktur! Ya bak burası çok hoş oldu. Çay pahalı, ama mendebur vallahi zihin açıyor. Yaz: İçerde değildi, zaten evindeydi. Şimdi, onun yargıda şeyini yaptık, artık ülkesine gitmesi hususunda bir mani kalmamıştır. Herkesin evine gitmesi, evindekilerin evinde kalması, ikinci bir emre kadar… Ne diyorum ben ya, hatlar karıştı. Güneydoğu için yazmam gereken metnin aklımda kalan kısmı bu. Süleyman bazen çok sert üslup kullanıyor. Seviyorum namussuzu! Benden çok benci deyyus! Yok be kızım bunları yazmıyorsun. Ver bakayım o yazdıklarını bana. Bak şuradan itibaren al, gerisini sil: Bu papaz var ya bu papaz. Kim ulan o! Kızım ulan kelimesini sil. Daha başkanvari bir kelime kullanalım. Ne diyelim? Efendim? Hah, o olur. Kim olursa olsun, isminin önündeki sıfatlara bakmaksızın… ya burası vallahi yüksek tahsil almış olduğumu diplomadan daha hoş bir şekilde şey ediyor. Yaz: sıfatlara bakmaksızın, bizim yargı sistemimizin ne kadar eşitlikçi, hakperest, adil, uyumlu… yok uyumlu olmadı sil. Onun yerine bir sıfat bulalım: bulamadım be, yaz uyumlu, bizi Batılıların standartları ilgilendirmiyor. Uyumlu yargı olabilir. Yaslanma, yürütme, ayargı. Yani meclise yaslan, koltuktayken yürüt, mahkemede de ayar ve anlamında. Bak bunlar ustalık dönemimden sonra anladığım kıymetli fikirler. Bunları yazma, anılarımla ilgili çalışan arkadaşlara şey edersin. Bizim yargımız sizin yargınıza benzemez. Bizim yargımızı sizin yargınıza benzetmeye çalışan mankurtların oyununu bozduk.

Bu milleti utandırmadık. Bu millet, kimin dost kimin düşman olduğunu bilir. Papaz artık serbesttir. Bahaneniz kalmamıştır. Daha önce farklı vesilelerle ifade ettiğim gibi, teknik ifadesiyle al papazı ver papazı diplomatik anlayışımız, sonunda sonuç alma, meyve verme aşamasına gelmiştir. Yok be kızım, bu aynen kalsın. Ne tepkisi. I-Phon kırdırdım, dolar yaktırdım, adam bana iki kamyonundan birini bile verdi. Devam et: Bu diplomatik stratejiden sonra, bakın papaz serbest kaldı. Dün telefonda ifade ettim ve tercüman da bilahare şey etti. Bu papaz serbest kalacak. Bu papazı serbest bırakmamızın karşılığında siz ne yapacaksınız dedim. Yok, takasa da Halkbank mevzuunun dip frize kaldırılmasına da sıcak bakmadıklarını anladım. Yok kanıtmış da, yok usulmüş de bilmem ne. Adamlarda bahane çok! Yazma bunları. Ya bizim niyetimiz iyi, niyetimiz! Biz iyiyiz. Siz de iyi olacak mısınız? İyilik yap denize at. Papaz bak serbest. Ne oldu? Hani Türkiye’de hukuk yoktu? Ya biz sizin cemaziyülevvelinizi biliriz be! İnönü döneminde hukuk mu vardı? İnönü elinde Amerikan bayrağı, cebinde Lozan’da verdiği yerlerin dökümü, ABD ile ilişkilerde bizim gibi dik durdu da biz mi bilmiyoruz? Yok, karıştırmayalım şimdi o cephe bu cephe be! İzmir’deki villaların dış cephe Amerikan saydingi benim ABD’nin önemini anlamamda adeta bir mihenk taşıdır mihenk taşı! Biz ABD’nin papazıyla papaz olmak ister miyiz? ABD ile papaz olmamak için papazı iade etmedik mi? Ettik elhamdülillah! Yazıyorsun değil mi kızım? Sular seller gibi gidiyor maşallah. İnşallah. Yaz: Papazı bıraktık, ekonomide, hamdolsun çok önemli bir ivme bekliyoruz. Burası çok önemliymiş, dün Berat dedi. İçeride olan diğerleri bize yeter. Biri az olmuş biri fazla, önemi yok. Rakamlara takılma. İsimlere takılma. İçeride ne profesörler var, ne mühendisler, ne doktorlar. Bak, tutuyoruz. Güçsüz olsak onları tutabilir miydik? Yoksa, hukukçulara kalsa bir dakika içeride tutamazsın, o derece durum. Ama biz ne yaptık? Bu aziz vatanın her taşı, her avuç toprağı dedik. Bu iş butik arsacılığa benzer mi be! Öyle olsa bile, onun feriştahı, elhamdülillah yine biziz. Yazdın mı kızım? Hah! Çok iyi oldu. Bağlıyorum. Az kaldı. Bizim için Alman veya Amerikalı, önemli olan herkes baş tacıdır. Casus masus, la sen bir sus! Sen konuyu biliyor musun? Adamın dosyasını sen okudun mu? Ya orasını karıştırma, ben en azından özetini okudum. Tamam be, senden de bir şey kaçmıyor, özetini danışmanım özetledi. Mesele o değil. Casus değilmiş. Bunu yazma kızım! Ama ha! Adamı pazarlık marjı olarak almış bizimkiler. Yok be ben demedim. Onlar yapıyor ben daha demeden! Yani ben demezdim demiyorum, derdim de bilmiyordum ben bu adamın papazlık vazifesi ifa ettiğini İzmir’de. Ulan bir de İzmir’e gâvur dedik diye kızıyorlar bize. Al işte elin Amerikalı papazı bile kilise açmaya İzmir’e geliyor. Konya’ya Kayseri’ye falan gelmiyor!  Orasını karıştırma, ne alakası var Ermeni ve Rum kiliseleriyle bu konunun! Kızım, sen tamam, düzeltme beni, sadece denileni yaz. Hangi okuldan arkadaşıymış senin bey bizim oğlanın? Ne, Berat’ın mı? Ya desene senin bey de o kolejden mi mezun? Tevekkeli değil sen böyle car-car konuşuyorsun. Sen bak dua et, arada Berat’ım var. Yoksa sana Türk yargısının nasıl bir yargı olduğunu nazari değil tatbiki olarak şey ederdim de, neyse!”.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.10.2018 [TR724]

5 yıllık emeği 9 haftada bitti [Hasan Cücük]

Futbol, dün ve vefanın olmadığını bir kez daha yaşayıp gördük. Başarısız sonuçlarda kapının önüne yine ilk teknik adamın konulması doğaldı. Ancak bu kez kovulan isim ve yaptıklarını dikkate aldığımızda 5 yıllık emeğin karşılığı 9 haftada kovulmak olmamalıydı demek durumunda kalıyoruz.

Leonardo Jardim, futbolun sessiz ama işini en iyi yapan teknik adamlarından biriydi. Vatandaşı Jose Mourinho ne kadar agresif ve egosu dağlar kadar ise, Jardim’de bir o kadar mütevazi biriydi. İkili arasındaki ortak nokta Portekizli olmaları dışında, her ikisininde futbolcu geçmişinin olmamasıydı. Jardim, Mourinho kadar başarılı olmadı. Ama Mourinho kadarda yüzlerce milyonluk transfer yapmadı. Tersine ucuza alıp, yıldızı parlattığı oyuncuları satıp kulübüne hatırı sayılır paralar kazandırdı.

Henüz 44 yaşında olan Leonardo Jardim, dünyaya Avrupa topraklarından binlerce kilometre uzakta Venezuela’nın Barcelona şehrinde dünyaya geldi. Ailesinin Venezuela’da yaşamasından dolayı ‘gurbette’ doğan, Leonardo Jardim, küçük yaşta ülkesi Portekiz’e geri döndü. Futbol topuna dokunmadan teknik adam olan nadir isimlerden biri olan Leonardo Jardim, beden eğitimi bölümünü okuyup, antrönerlük diploması aldı. Henüz 20’li yaşların başında antrönerlik yapmaya başlayan Jardim, 2003 yılında Camacha takımının dümenine geçti. Takımıda tıpkı Jardim gibi genç bir kulüptü. 5 yıl Camacha’yı çalıştıran Jardim’in futbol felsefesi daha yolun başında şekillenmeye başlayacaktı. Ne olursa olsun hucüm futbolu oynatacaktı. Kaybetse bile seyredenin zevk aldığı bir futbolu sahaya yansıtacaktı.

Leonardo Jardim’in kariyerinde dönüm noktası mayıs 2011’de Braga’ya gelmesi oldu. Yıllarca alt liglerde uygulamaya koyduğu hucüm futbolu anlayışını şimdi Portekiz’in en üst liginde sergileme imkanı bulacaktı. FC Porto, Sporting ve Benfica gibi devlerin olduğu bir ligde Braga’nın esamesi bile okunmazdı. Bu dezavantaj Jardim’in aslında en büyük avantajı olacaktı. Braga’da 13 maçlık olağanüstü bir galibiyet serisi tutturan Jardim, hücum felsefesini oraya da aşıladı. 2001’den beri 50 gol barajına ulaşamayan Braga, Jardim yönetiminde sezonu 59 golle tamamladı.

Braga’daki başarısı Jardim’i temmuz 2012’de Yunanistan’ın köklü kulüplerinden Oympiacos’a taşıyacaktı. Olimpiacos sezonu en yakın rakibinin 15 puan önünde şampiyon tamamlarken, attığı gol sayısında da en yakın rakibine 18 fark atıyordu. Lig şampiyonluğunu, Yunanistan Kupası ile süslüyordu.

Jardim’in yükselişini yakından takip eden kulüp Monaco oluyordu. Fransa’nın köklü kulüplerinden olan Monaco’da rüzgar tersten esip, 2011’de lig düşmüştü. Rus milyarder Dmitry Rybolovlev’in satın aldığı kulüp İtalyan teknik adam Claudio Ranieri yönetiminde yeniden Ligue 1’e çıkarken, kulübü ileriye taşıyacak teknik adamın Ranieri olmadığına kanaat getiren Rybolovlev göreve haziran 2014’te Jardim’i getiriyordu. Böylece Monaco’da Jardim dönemi başlıyordu.

Dmitry Rybolovlev, zengin biriydi ama sadece paranın gücüyle başarıya ulaşan bir takım istemiyordu. Nitekim Ranieri döneminde Moutinho – Falcao – James Rodriguez – Kondogbia dörtlüsü için 150 milyon Euro harcayan Rybolovlev, Jardim gelince para musluklarını kesmekle kalmıyor James Rodriguez Real Madrid’e, Falcao da Manchester United’a satıyordu. Jardim, yıldızların gitmesini dert etmeyip, yeni yetenekleri keşfe çıkıyordu.

Jardim, Anthony Martial, Aymen Abdennour, Layvin Kurzawa, Yannick Carrasco ve Geoffrey Kondogbia gibi yıldızları satıp kulübün kasasına 140 milyon Euro koyup, yeni yetenekleri kulübe kazandırıyordu. ‘Genç yetenek’ pazarına açılan Monaco, yaptığı küçük yatırımların meyvesini Jardim sayesinde alıyordu. 2015’te 15 milyon Euro’ya Portekiz’den getirdiği Bernardo Silva, yalnızca iki sezon sonra 50 milyon Euro’ya Manchester City’ye satıldı. Real Madrid altyapısından çıkan ancak İspanyol devi tarafından görmezden gelinen Fabinho, yine Jardim döneminde transfer edildi ve bu oyuncu da yıllar sonra 44 milyon euro kazandırdı. Atletico Madrid’in 70 milyon Euro ödediği Thomas Lemar da Jardim döneminde sadece 4 milyon Euro’ya transfer edilmişti.

Futbol dünyasında Klyian Mbappe gerçeği varsa bunun mimarı Jardim’di. Altyapıdan gelen Mbappe’ye genç yaşında forma vermekle kalmadı, hucüm bölgesinde özgürce oynamasını sağlayıp dünya çapında bir forvet olmasının yolunu açtı. Mütevazi ücretlerle kadrosuna kattığı oyuncuların yıldızını parlatan Jardim, 2016-17 sezonunu PSG’nin önünde şampiyon olarak tamamladı.

Tüm bunlar artık geride kaldı. ‘Ofansif futbol bizim DNA’mızın bir parçası. Rakibimiz ister Chambley, ister Tottenham, isterse PSG olsun. Bu böyle…” diyen Leonardo Jardim’in kredisi bu sezon 9 hafta sonunda bitti. Monaco son 3 maçını kaybetti. Dahası topladığı 6 puanla ligde sondan üçüncü sıraya yerleşti. Dünü olmayan futbolun acımasız kuralı Jardim’in boynuna bir giyotin gibi inip, görevine son verildi. Geriye Monaco’ya kazandırdığı milyonlarca Euro ve oynattığı hucüm futbolu kaldı.

[Hasan Cücük] 13.10.2018 [TR724]

Bize bakıyorlar! [Erkam Tufan Aytav]

O mahzun gözlerle bize bakıyorlar.

Hapishanelere tıkılan on binlerce masumun gözleri…

Doğumhanenin kapısında polisin beklediği, ters kelepçe ile zindana götürülecek, kadınların gözleri…

Yüzünü cama dayayıp hapisteki anne ve babasının yolunu gözleyen yada hapishanenin avlusunu seyreden masum çocukların gözleri…

Mütebessim ama mahzun bakışları ile aramızdan ayrılan Esma Uludağlar, Gökhan Açıkkollular, Nesrin Gençosmanlar, Halime Gülsular, annesi, babası ve ablası ile birlikte Feridun Maden’lerin gözleri…

Ve daha niceleri,

Bize bakıyorlar…



Evet gerçekten çok acı çekiyoruz.

Yaşanan bu acılar bin yıl geçse bile unutulmayacak.

Nesilden nesile anlatılacak ve tarihin kara bir sayfası olarak hep anılacak.

Ne yapılan zulümler, ne zalimler, ne de bu zalimlerin şakşakçıları asla unutulmayacak.

Evet unutulmayacak ama üzerinde durmamız gereken başka bir konu daha var.

Hizmet Hareketi gönüllüleri yaşadıkları travmayı nasıl atlatacak veya atlatabilecek mi?

Peki bundan sonra ne olacak? Hizmet geçmişte olduğu gibi yoluna devam edebilecek mi?

Bu sorunun cevabını kestirmek elbette kolay değil.

Allah (cc) ‘bitti’ demeden hiçbirşey bitmez. Allah’ın ‘bitti’ demesi de önemli oranda Hizmet gönüllülerinin tavır ve davranışlarına bağlıdır.

Bu meselenin bir yönü. Gelelim diğer yönüne.

Hizmet gönüllülerinin muhatap olduğu zulüm elbette tarihte ne ilk ne de tek. Birebir benzemese bile geçmişte yaşanmış pek çok örnek var önümüzde.

Bugüne kadar dini, sosyal, siyasi pek çok grup benzer süreçlerden geçti.

Müslüman Kardeşler Teşkilatından, Türkiye’deki sol hareketlere kadar pek çok grubun başına balyozlar indirildi. İnsanlar inim inim inletildi.

Geçmiş örnekler, tecrübeler bundan sonra yaşanması muhtemel süreç adına bize yol gösterebilir.

Başına balyoz inmiş, linçe tabi tutulmuş gruplarda kimi fertler savundukları ideolojiyi, mefkureyi, yapılanları hatta lideri sorgulama süreçlerine girerken kimi fertler de ait oldukları gruba daha bir sıkı sarılmaya başlıyor. Yani iki uca doğru kaçış gözlemleniyor.

Yaşanan şok ve çekilen acılar “suçluyu” bulma adına şiddetli iç tartışmalara yol açıyor.

Sorgulama süreçlerine girenlerden bağlarını tamamen koparanlar olduğu gibi, ideallerini korumakla birlikte kenara çekilenler de olabiliyor. Bu kenara çekilenler içinde yıllar sonra tekrar “mahallesine” dönmeler de yaşanabiliyor.

Ama toplumda karşılığı olan hiç bir sosyal hareket tamamen yok olmuyor. Bir şekilde yoluna devam ediyor.

Hizmet Hareketi de çok sarsıcı bir süreçten geçiyor. Henüz yaşananlar çok sıcak ve hatta bütün hızlı ile devam ediyor.

Önemli olan bu sürecin en az hasarla atlatılabilmesidir.

Başına balyoz yemiş bir hareketin gönüllülerinin başına gelebilecek en büyük fecaat, bence mefkurelerini, ideallerini kaybetmeleridir.

Türkiye’de linçten kaçıp Avrupa’ya sığınan kimi solcuların ideallerinin boş olduğu kanısına varmaları gibi.

En büyük şoku ışıltılı ve zengin Batı Berlin’den yoksul ve sefalet içindeki Doğu Berlin’e gittiklerinde yaşamışlardı.

Uğruna mücadele ettikleri halkın vefasızlığı karşısında bile bu kadar yıkılmamışlardı halbuki. Ardından Sovyetlerin yıkılmasının tozu toprağı içinde esas büyük yıkımı yaşadılar.

Bu onlarda “tükenmişlik psikolojisini” meydana getirdi. Savunacakları, uğruna mücadele verecekleri bir şey kalmamıştı artık. Her şey yalan çıkmıştı.

Bugün Hizmet gönüllülerinin bir kısmı hapislere atılırken bir kısmı da ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Halkın vefasızlığı, zalime alkış tutması, binbir emekle yapılmış eğitim yuvalarının yağmalanması büyük bir hayal kırıklığı getirdi. Moralleri bozdu.

Ama hiç bir olumsuz durum idealleri kaybetmek kadar kötü olamaz.

Rabbini bilen ve insani kalitesi yüksek bir nesil yetiştirme ideali asla bitecek bir ideal değildir.

Her şeyinizi kaybedebilirsiniz ama ideallerinizi asla. Esas tükeniş işte o zaman başlar.

Yer yüzünde peygamberler dışında hatası ve kusuru olmayan hiçbir kişi ve oluşum yoktur. Bu hatalar bazen sistematik bazen de bireysel olabilir. Sahabe topluluğu dahil, her topluluk için bu mümkündür. Bu realiteyi asla göz ardı etmeyelim.

Aynı yanlışların tekrarı sonucunda gelecek yeni belalar artık “yolun kaderi anlamına” gelmeyecektir. Buna sebeplere riayet etmemiş, gerekli önlemleri almamış yolcunun talihsiz kaderi denir ancak.

Önemli olan yaşananları fırsat bilip, hatalardan ders çıkarmak ve yola daha güçlü bir şekilde devam etmektir.

Ama kırıp dökmeden, kanatmadan, yeminli Hizmet düşmanlarına malzeme olmadan.

Unutmayın o mahzun gözler bize bakıyor…

Tarihi bir süreçten geçiyoruz.

Bu dönemde o gözlere söyleyecek bir sözümüz, belayı def edecek bir gayretimiz, ideallerimiz uğruna yapacaklarımız mutlaka var ve olmalı.

Bakışlarınızı Feridun’un gözlerinden dünyada kaçırsanız bile ahirette kaçıramazsınız.

Unutmayın o mahzun gözler bize bakıyor…

[Erkam Tufan Aytav] 13.10.2018 [TR724]

Macron, Liberallerin ‘kabusu’ olmak için düğmeye bastı [Ebubekir Işık]

Avrupa Birliği seçimlerinin sathı mahalline yavaş yavaş girdiğimiz şu günlerde, Brüksel’de seçim telaşı tüm partileri sarmış durumda. Seçim atmosferine herkesten önce ayak basan Avrupa Halkları Partisi, diğer bir tabirle Avrupa Hristiyan Demokratları (European People’s Party) kendi içinden Avrupa Birliği Komisyon başkanlığı için önce grup başkanları Manfred Weber, ardından Finlandiya eski başbakanı Alexander Stubb isimlerini kamuoyu ile paylaştı.

Ardından beklenildiği üzere, Avrupa Sosyalist Grubu (S&D) üyesi ve Avrupa Birliği Komisyon başkan yardımcısı Hollandalı Frans Timmermans bu hafta başında yaklaşmakta olan Avrupa Birliği seçimleri için Avrupa Sosyalistlerini temsilen Komisyon başkanlığı için adaylığını resmen açıkladı. Benzer adımların cılız da olsa Avrupa Parlamentosu’nda ki diğer gruplar tarafından  atıldığına şahit olduğumuz şu günlerde, ilginçtir Avrupa Liberaller Grubu’nda (ALDE) seçim heyecanına dair hemen hemen hiçbir emmarenin olmadığını, bu meseleye dışardan bakanlar için söylemek son derece doğru olacaktır.

ALDE grubunu on yıla yakındır yöneten Belçika eski başbakanı Guy Verhofstad’ın pragmatik siyaset tarzı ve hırsı göz önüne alındığında bu durumda bir gariplik hissetmek son derece normal. Fakat meseleye biraz daha yakından baktığımızda, Avrupa liberallerinin birkaç özel husustan ötürü yakın tarihinde ki en önemli günleri yaşadığını ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Macron, Liberalleri hem dövecek hem sevecek

Macron’un partisi En Marche henüz Avrupa Parlamentosu’nda faaliyet gösteren hiç bir siyasi partiye üye olmadı. Üye olacağı siyasi parti ve bu partinin Avrupa seçimleri ile ilintili hemen hemen tüm denklemleri değiştirebilecek olması, Brüksel’de son birkaç aydır hararetle konuşulan en önemli konu başlıkları arasında.

Nihayet geçtiğimiz haftanın başında Macron düğmeye bastı ve Hollanda başbakanı Mark Rutte ile Amsterdam’da bir basın toplantısı düzenleyerek, Avrupa Birliği seçimleri ve Avrupa Liberaller Grubu ile alakalı görüşlerini paylaştı. Toplantıda detaylara yer verilmezken, Macron’un iki hususta fikirlerinin son derece net olduğunu ifade edebiliriz.

Bir; Macron, Fransa’daki ‘Liberal’ kelimesinin menfi konotasyonundan ötürü Avrupa Liberaller Partisi’ndeki ‘Liberal’ kelimesini istemediğini Macron’a yakın bir çok siyasi tarafından dile getirildi. Dolayısıyla, Mark Rutte ve Macron’un önümüzdeki günlerde bu isim meselesini masaya yatıracakları son derece muhtemel. İki; hem Macron hem de Mark Rutte son on yıldır Avrupa Liberal Grubu’nun başkanlığını yapan Guy Verhofstadt’ın artık görevini bırakması gerektiğini düşünmekte. Hatta, geçtiğimiz hafta Macron’un danışmanlarından ve ismini açıklamayan biri Politico Europe verdiği mulakatta Verhofstadt’ı ALDE’nin başına bela olmuş biri olarak tanımladı. Aynı mülakatta bu üst düzey yetkiliye Verhofstadt’ın en azından Avrupa Parlamentosu başkanı olmak için tüm imkanları zorlayacağı ve bu sebeple kendisiyle bir anlaşmaya gidilip gidilmeyeceği sorulduğunda, Macron’un danışmanı ‘’Ne anlaşması?! Adam hiçbir şey almadan gidecek’’ cevabını vermesi, aslında Macron cephesinin ALDE ile alakalı olarak hem ismini hem de mevcut liderini değiştirmek noktasında kararlı olduğunu belirtebiliriz.

Avrupa Liberaller en güçlü ikinci parti olabilir

Beklendiği üzere ve yapılan tüm kamuoyu yoklamalarında Avrupa Hristiyan Demokratlar Grubu’nun (EPP) 2019 seçimlerinde Avrupa Parlamentosu’nda ki sandalyelerin 200-220 kadarına sahip olacağı ve bu haliyle parlamentoda ki en geniş grubu oluşturacağı kuvvetle muhtemel görünmekte. Fakat, Macron’un En Marche partisinden gelecek ve Avrupa Parlementosu’nda yerini alacak vekillerin yekününe baktığımızda, Avrupa Liberallerinin bir ihtimal Avrupa Parlamentosu’nda ki en güçlü grup olan Avrupa Sosyalistleri’ne yetişecekleri, hatta sandalye sayısı itibari ile geçeceklerini ifade eden bir yığın analize rastlamak mümkün.

Parlamento kanadında bu durum gerçekleşmese bile, Avrupa Birliği’nin en güçlü kurumu olarak ifade edebileceğimiz 27 üyeli Avrupa Birliği Konseyi’nde Avrupa Liberal grubuna üye sekiz devlet başkanının bulunması (Avrupa Hristiyan Demokrat grubuna da üye sekiz devlet başkanı bulunmakta) ve Macron’un da bu gruba katılması ile Avrupa Liberalleri’nin en azından Konsey ya da Komisyon başkanlığı için bir adaylarını kabul ettireceklerine dair son derece güçlü kanaatler bulunmakta.

2014’te yapılan seçimlerde EPP grubu parlamentoda en çok sandalye sayısına sahip olduğu için, Konsey ve Komisyon’daki nüfuzunu da kullanarak her iki pozisyona da iki EPP’li ismi (Jean Claude Juncker ve Donald Tusk) geçirmeyi başırmıştı. 2019 seçimlerinde Macron’lu Avrupa Liberalleri’nin bu seçim geleneğini bozmak için elinden geleni yapacağını şimdiden ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, Macron’un Avrupa Liberallerine destek verme durumu iki şarta bağlı.  Bu şartlar partinin adını ve liderini değiştirmeyi ön görüyor. Bu durum, ALDE içerisinde hiç bir sorun yaşanmadan nihayete erebilir ve netice itibariyle Avrupa Liberal Partisi Avrupa siyasetinde eskiye nazaran son derece önemli bir oyun kurucu olabilir. Fakat diğer taraftan, Macron’un öne süreceği bu hassas durum parti içi bir hesaplaşmaya dönüşmesi durumunda, partiyi seçim arefesinde bölme ve başarısızlığa mahkum etme ihtimali de var.

[Ebubekir Işık] 13.10.2018 [TR724]