Mesleğimiz Senin yüce takdirinle acz u fakr mesleğidir Allahım! Senin sonsuz güç ve kuvvetinle tutup desteklemene olan ihtiyacımız sonsuzdur. Katından Davud kuluna demiri hamur yapacak kadar güç ve kuvvet verdiğin gibi bize de ver. Bedenimizi, aklımızı, ahlakımızı, kulluğumuzu güçlendir. O gün ona demiri yumuşattığın gibi bugün de kullarının kalblerini imana ve İslam’a yumuşat. Fazlınla ilmimizi de artır Allahım! Hikmet lütfeyle bize de. Kararlarımıza isabet bahşeyle. Meramımızı güzelce ifade edebilme kabiliyeti ihsan buyur ve bütün bu nimetlerine karşı içimizi şükür hisleriyle doldur. Davud Nebi’yi “evvâb” eylediğin gibi bizi de hep Sana yönelen evvâbînden eyle. Sesimize sadâmıza öyle kuvvet, öyle yükseklik, öyle hoş bir eda ver ki Allahım, dağlar taşlar, kurtlar kuşlar ve nefesimizin ulaştığı bütün kullar bizimle beraber hep Cânân soluklasınlar.
Ey nâm-ı celîli yüceler yücesi olan Rahman ve Rahîm Rabbimiz! Hazreti Süleyman’ı atası Hazreti Davud’a hakiki bir vâris eylediğin gibi, bizi de peygamberler yolunun yeryüzündeki salih mirasçıları eyle. Fazlınla, eşya ve hadiselerin dilini çözüp kavramada kabiliyetlerimizi inkişaf ettir. Hakkı hakikati âleme duyurmak için çıktığımız bu yolda ins ü cin ordularını yardımımıza gönder. Süratle koşan uzun soluklu safkan atlar, tatlı tatlı esen meltem-misal rüzgarlar ve hep yüksekten uçan Hüdhüd gibi kuşlar bütün âfâka hep bize ait nağmeleri taşısınlar. Taşısınlar ki, Âlemlerin Rabbi Allah’ı tanıyamamış olmakla nefsine zulmedenler, tanıyıp O’na teslim olsun ve selameti bulsunlar.
Ey lütufları bol olan Vehhâb! Dilediğin her şeyi gerçekleştirmeye Senin gücün yeter; güzel kulun Süleyman (aleyhisselam)’ın duası bizim de duamızdır: Bizi affet ve bizi nefislerimize öyle hâkim kıl ki, gerek kendimize, gerekse anne babalarımıza ihsan buyurduğun nimetlere şükredebilelim. Seni hoşnut edecek salih ameller işleyebilelim. Ve lütfen bizi salih kulların arasına dâhil eyle.
Ey her işini hikmetle icra buyuran Hakîm Rabbimiz! Kulun Lokman (aleyhisselam)’ı hikmetle serfiraz kıldığın gibi, içinde nice hayırları barındıran o hikmetle bizi de donat ve bu ihsanına karşı kalblerimizi Yüce Zatına karşı şükran hisleriyle doldur. Bize samimiyet ve ciddiyet lütfet Allahım! Sâfiyane hal ve sözleriyle bize nasihat edecek hayırhahlar gönder ve bizi de başkalarına karşı hâlisane hayırhahlar olmakla payelendir. Riya ve şirke karşı bize Lokmanca bir duruş ver Allahım ve ona bahşettiğin gibi, bize de evlâd ü iyâlimizin ve bize emanet olarak verdiğin nesillerin manevi hayatları üzerinde tir tir titreyecek yürekler bahşet.
Ya Rab! Kavminin kaybettiği değerleri bularak onlara iade eden ve yeniden belletmeye çalışan Hazreti Üzeyr gibi, bizi de insanımızın yitik değerlerini bulup çıkararak tekrar onlara kazandırmaya muvaffak kıl. O, nasıl en zorlu sürgün yıllarında çevresindekilere moral verip dertlerine derman olmaya çalıştıysa, bizim iradelerimize de fer ver ve bizi herkese ümit kaynağı olabilecek kadar sadr u sinesi geniş, iradesi canlı insanlar eyle.
Ya Rabbelâlemîn! Huzurunda gölge mahiyetindeki bütün güç ve kuvvetimizden teberrî ediyor ve Senin sonsuz havl ve kuvvetine ilticada bulunuyoruz. Zülkarneyn kuluna kuvvet ihsan ettiğin gibi bize de nezdinden kuvvet gönder. Çıktığı yolda onu pek çok sebep ve vasıtalarla te’yid buyurduğun gibi, bu kudsiler yolunda bizi de inayetinle destekle. Belde belde dolaşıp sineleri hakka hakikate olan çağrımızda bize de hârikuladelikler yaşat. Dehrin imana ve İslam’a ters dehşetli cereyanlarına karşı koruyucu setler inşa etme hususunda azm ü irademizi, cehd ü gayretimizi, ihlas ve samimiyetimizi de artırdıkça artır Allahım!
Ey duaları işiten ve onlara cevaplar lütfeden Semî’ ve Mücîb Rabbimiz! Biz de kulun Zekeriya Peygamber gibi, ilahî hakikati temsil edebilecek sürgünler, has vârisler arıyor ve bunu Senden talep ediyoruz. Zekeriya kuluna bulunduğun gibi, Vehhâb ism-i şerifinle bize de tertemiz, hayırlı, hem efendi, hem zühd sahibi, iffetli nesiller ihsan buyur. “Allahım! Dilersen başıma erre koy, fakat insanların kalbine imanı, İslam’ı duyur.” diyebilecek kadar yürekli nesiller, Senin razı ve hoşnut olacağın nesiller ihsan buyur. Dillerimizi de nezdinden akıp gelen nimetlerine karşı sabah akşam, her vakit Seni zikir, tesbîh ve tenzih kelimeleriyle ıslak tut Allahım!
Ya Rab! Biz yürekten inanıyoruz ki, “Meyyit hayat veremez.” Ölü kalbler, ölü ruhlar hiç kimseye hiçbir şey ifade edemez. İnsanlığa hayat üflemek için çıktığımız bu yolculuk boyunca bizi hep müjdelenen nebi Yahya (aleyhisselam) gibi faziletleri ve metafizik gerilimiyle canlı, diri ve hayatdâr kalmaya muvaffak kıl. Nesillerimizi de huy, seciye ve karakterleriyle Yahya kuluna benzet ya Rabbena! Onları gençlik hevesatına esir düşmeyen.. gaflete kendini kurban etmeyen.. cismanî arzularını gemleyebilen.. bu dünyaya oyun için gönderilmediğini fark edip gönderiliş sırrını çözebilen ve öteler iştiyakıyla yanıp tutuşan rakîk / ince kalbli yiğitler eyle. Kendilerini Hakk’ın yoluna adamış hayırlı, salih delikanlılar eyle.
Ya Rab! Senin de ferman buyurduğun gibi doğduğu gün de, vefat ettiği gün de, diriltilip kabirden kalkacağı gün de selam olsun Hazreti Yahya’ya ve ülü’l-azm nebî Meryem oğlu Hazreti İsa’ya. O’nu da hep ruhü’l-kuds ile te’yîd buyurmuştun Allahım! Onun ihtiyacı olduğu gibi bizim de çok ihtiyacımız var; bize de o ruh ile desteğini gönder. İzn ü inayetini bahşedip Hazreti Mesih eliyle ölülere can vermiştin. Bizim yüreklerimize de Mesîhî soluklar ihsan et ve o soluklarla, ölmüş, mürde gönüllere can lütfeyle Allahım! Hazreti İsa (aleyhisselam)’ı, Sana koştuğu yolda “ensârullah” olan havarilerle desteklediğin gibi bizi de yürümeye çalıştığımız peygamberler (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselam) yolunda, “Kırık kalblerle inleyecek, sözü dokunaklı, ruhu hararetli, ifadeleri alabildiğine ciddi”; girdiği karasevdalılar güzergahında mecnuna dönmüş havarilerle, ensar ile te’yid buyur. Böylece bizim bahtlarımızı da sahabî ve havarî bahtına denk eyle Allahım!
Ya Rab! İsa Peygamber de kendinden evvel gelip geçenler gibi irşad ve tebliğ yolunun kaderini yaşamış ve kendi kavminden türlü türlü eza ve cefa görmüştü. Dahası onu berdâr etmek istemişler fakat Sen müsaade etmemiş, o kirli ellerin onun tertemiz ve nuranî vücuduna dokunmalarına izin vermemiştin. Bugün bize değmek isteyen mülevves ellere de müsaade etme, etme ve o mülevves elleri üzerimizden çekiver Allahım! O kirli ellerin sahiplerine de eğer azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır; şayet mağfiret buyurursan hiç kuşkusuz Azîz Sensin, Hakîm Sensin Allahım!
Ey zâtı, sıfâtı ve esmâsı ile şanı Yücelerden Yüce Rabbülâlemîn! Bizi, ömür verdiğin müddetçe Sana layık kullar eyle. Sana layık kullar ve Varlığın İlle-i Gâiyesi, Mefhar-i Mevcudat, Eşref-i Mahlukat, Hâce-i Kâinat, Seyyidü’l-Âlemîn, Akrabü’l-Mukarrabîn, Resûlü’s-Sekaleyn, Ferid-i Kevn ü Zaman, Padişah-ı dû Cihan, Şeref-i Nev-i İnsan, Fahru’l-Müslimîn, Şah-ı Rusül, İmamü’l-Enbiya, Peygamberler Peygamberi, Miraçta Kâbe Kavseyni ev Edna Şehsuvarı… ve Gaybın Son Habercisi, Örnekler Örneği, Üsve-i Hasene Sahibi, “Her halde Sen, ahlakın–Kur’an buudlu, uluhiyet eksenli olması itibarıyla– ihatası imkansız, idraki nâkabil en yücesi üzeresin.” beyan-ı mübeccelinin biricik muhatabı Efendimiz Hazreti Ahmed ü Mahmud u Muhammed Mustafa’ya layık ümmet eyle. Layık ümmet eyle ya Rabbî! Ona layık ümmet eyle ya Rabbî! Sünnet-i seniyyesine kılı kırk yararcasına riayet edebilmeye ve birbirinden güzel salavât-ı şerifelerle onu her zaman anabilmeye bizi muvaffak kıl. O (sallallahü aleyhi ve sellem), muhataplarına kendini anlatmıştı; bize de O’nu anlatabilmeyi, mesajını nerede bir insan varsa oraya ulaştırabilmeyi ve sancağını her yerde zirvelere taşıyabilmeyi müyesser eyle ya Rabbî!
Âmin, elfü elfi âmin.
[Mustafa Yılmaz] 19.5.2019 [Samanyolu Haber]
Ramazan-ı Şerif’te Bir Yakarış... (3) [Mustafa Yılmaz]
‘Jandarma, Yunanistan’dan kaç kişinin iade edileceğini biliyordu’ [Selahattin Sevi]
Meriç Nehri üzerinden Yunanistan’a geçen göçmenlerin maskeli kişiler tarafından darp edilerek zorla geri gönderilmesi ile ilgili “planlıydı ve her iki tarafın da bilgisi vardı” diyor sığınmacı İhsan Erdoğan. 5 Mayıs sabahı Yunanistan’a geçen ve Türkiye’ye geri gönderilen Ayşe Erdoğan’ın ikiz kardeşi İhsan Erdoğan, “Kardeşim Edirne Cezaevi’nde. Avukatlarıyla yaptığı son görüşmede kendisinin ve beraberinde Yunanistan’a sığınan diğer göçmenler için Türkiye tarafına sayı verildiğini ve kendilerini karşılayan jandarmaların aralarında yaptıkları konuşmalarda “28 kişinin hepsi geldi mi?” diye konuştuklarını aktardı.
Meriç’ten geçerek Yunanistan’a sığınan ve yaklaşık bir yıldır Atina’a yaşayan İhsan Erdoğan, Kronos’a konuştu.
Kardeşinin bir grupla 5 Mayıs sabahı Yunanistan’a geçtiğini ve mesaj atarak, “vardık” diye haber verdiğini belirten İhsan Erdoğan, kardeşine bir gün önce geçen bir grubun deport edildiğini duyduğunu söyleyerek ormanlık arazide beklemelerini önerdiğini anlatıyor. Bu arada avukatlarına ve basına haber verirken sürekli kardeşiyle irtibat halinde olduğunu ve konuştuğunu belirtiyor.
ORMANDAN KARAKOLA CANLI YAYINDA TAKİP
Erdoğan, o gece yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Kardeşim Ayşe bana çok korktuğunu söylüyordu. Bir video atmıştı.Onlar Nea Vyssa yakınlarındayken kısa sürede bir avukat bulduk, gece saat 02.00’de avukatla buluştular. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) mail de atmıştım, kardeşim de mail attı. Fakat oradan dönüş olmadı. Avukatla buluştuktan sonra avukat polisi ardı ve onların olduğu yeri söyledi. Kardeşim ve beraberindekiler noter binası önünde polisi beklemeye başladılar. Ben de onları takip edebilmek için Whatsapp üzerinden canlı lokasyon atmasını söyledim ve onları takip ettim. Sabaha karşı saat 04.00 gibi Xeimonio polis karakoluna vardılar. Bende onları takip canlı takipte görüyordum. Atina’dan ulaştığım avukatlara da orayı aramasını ve kardeşimin orada olup olmadığını sormasını istedim. Ben de Atina’dan onların olduğu yere doğru hareket etmeye başladım. Saat 05.00 uçağı ile ilk olarak Dedeağaç’a (Aleksandrapoli) geçtim. Orada bir araba kiralayıp kardeşimin olduğu yere geçtim. Saat 05.00’de uçağa binmeden önce avukat beni aradı ve kardeşimin polis istasyonunda ve güvende olduğunu teyit etti. Ben de çok rahat bir şekilde yola çıktım. ”
‘HER YERDE KARDEŞİM AYŞE’Yİ SORDUM’
Akşam saat 20.30’da karakola ulaştığında polislerle konuştuğunu ve kardeşinin orada olmadığı cevabını aldığını söyleyen İhsan Erdoğan, “Ben çok şaşırdım ve kardeşimle görüşen avukatı aradım, yanıma geldi diyerek o gece ile ilgili şu ayrıntıları aktarıyor:
“Tekrar girdik polis karakoluna. Avukatla ona da yanı şeyleri söylediler. Bizi dışarıya çıkardılar. Ben bir video yayınladım o sırada ve kardeşimin deport edilme ihtimali olduğunu söyledim. Beklemeye başladık… Sabah tekrar karakola gittim. Polislerle konuştum, beni tekrar yolladılar. Daha sonra başka bir karakola daha gittim, kamp alanına gittim. Her yerde kardeşimi sordum. Oralarda da yoktu. Daha sonra ilk polis karakolunun olduğu yere gittim ve beklemeye başladım. Saat 12.00 civarında İzmir’deki diğer kardeşim beni ardı. Kardeşimin Türkiye tarafında, Meriç jandarma karakolunda olduğunu söyledi. Yıkıldım resmen… Çok kötü oldum. Neden böyle bir şey olduğunu ve geri gönderildiğine bir türlü anlam veremiyordum. kardeşimin. Ben çok yıkıldım orası da ve kötü oldum. Neden böyle bir şey olduğunu anlayamıyordum çünkü neden geri yolladılar anlam veremiyordum.”
‘AZ SONRA NEREYE GİDECEĞİNİ GÖRECEKSİN’
Türkiye’deki ailesinin ve avukatların verliği bilgilere göre kardeşi Ayşe Erdoğan’ı korku dolu o gece ile ilgili verdiği bilgileri ise şöyle aktarıyor İhsan Erdoğan:
“O gece ilk gittikleri karakolda sabah saat 07.00’ye kadar tutmuşlar. Oradan bir minibüsle başka bir karakola götürülmüşler. Orada da öncekilerde olduğu gibi polisler karşılamış. Kardeşim her defasında polislere iltica etmek istediğini İngilizce olarak söylese de kimse dinlememiş kardeşimi ve beraberindeki grubu. Hatta bir polis kardeşime parmağı ile sus işareti yapmış. Saat 23.00’e kadar bekletmişler ve oradan ormanlık bir alana götürmüşler. Ormanda onları yüzleri maskeli 3 kişi karşılamış. Kardeşim onlara ne olduğunu, neden böyle yaptıklarını sormuş. Yüzü maskeli bir kişi Türkçe olarak kardeşime “az sonra nereye gideceğini göreceksin” demiş. Yürüterek onları Meriç kıyısına getirmişler ve botla karşı kıyıya bırakmışlar. Kardeşimin yanında 28 göçmen daha varmış. Sabaha kadar beklemişler kıyıda ve sabah Türk jandarma ekipleri gelip gözaltına almış.”
‘ÜNİVERSİTEYİ DERECE İLE BİTİRDİ, DİPLOMASINI REKTÖR VERDİ’
İkiz kardeşi Ayşe Erdoğan’ın henüz 27 yaşında olduğunu, İzmir Yüksek Teknoloji Üniversitesi İngilizce Matematik bölümünden derece ile mezun olduğunu bilgisini veren İhsan Erdoğan, “Diplomasını bizzat rektör vermişti. Çok başarılı bir öğrenciydi, hem ailede hem de arkadaşları arasında çok sevilirdi. En büyük özelliği cana yakın ve çok merhametli olmasıydı.” diyor.
Kardeşinin 2016 yılının Haziran ayında mezun olduğunu ve hemen arkasından 15 Temmuz sürecinin başladığını söyleyen kardeş Erdoğan, bir itirafçının ismini vermesi üzerine Ayşe Erdoğan’ın gözaltına alındığını üç gün sonra da bir ByLock iddilarının da eklenerek tutuklandığını belirtiyor. “Olayın acı yanı şuydu, kardeşimin ismini veren kişi kardeşimi tanımayan ve tanımadığını ifade eden biriydi. Kardeşimi hayatı boyunca sadece bir kez gördüğünü söylemişti. Fakat bu tutuklanma gerekçesi oldu” ifadelerini kullanıyor.
TANIMADIĞI BİR KİŞİ İSMİNİ VERDİ 28 AY HAPİS YATTI
Erdoğan, şöyle devam ediyor:
13 ay sonra mahkemesi oldu kardeşimin. 9 yıl verdiler. Kardeşim Yargıtay’a gitti. Dosya Yargıtay yılı fazla bulduğu için boz6u ve istinaf mahkemesinde tekrar dava yargılandı kardeşim. 12 Mart 2018’de tahliye olduğunda suçsuz yere 28 ay cezaevinde kalmıştı. Tekrar içeri girmek istemediği için de dışarı çıkmak, yurt dışında hayatına devam etmek istiyordu.
Babasının da cezaevinde bir cami derneğinde başkan yardımcısı olduğu için 9 ay boyunca ve 3 yıl 1 ay 15 gün ceza verip tahliye edildiğini ekliyor.
‘TAKİPÇİSİ OLACAĞIM’
Kardeşi Ayşe Erdoğan’ın hukuksuzca ve darp edilerek Türkiye’ye iade edilmesinden sonra Yunanistan basınının olayın takipçisi olduğunu, Euronews gibi uluslararası haber organlarının gündeme taşıdığını belirten İhsan Erdoğan, “Avukatlarla görüşüyorum.UNHCR temsilcisi ile görüştüm. Net bir durum yok. Bir dava sürecimiz olacak. Daha çok gündeme geleceğini düşünüyorum. Bu olayın unutulmamasını istiyorum. Bu sayede bir yere varırız ve üzerimize kurulmak istenen baskıyı kırabiliriz.
‘BURASI DA GÜVENLİ DEĞİL, AVRUPA’YA GEÇECEĞİM’
Kendisinin de kardeşi gibi İngilizce matematik okumak için üniversiteye başladığını ve hakkında çıkan yakalanma kararı üzerine 2017’de okulu bitiremediğini söyleyerek şunları söylüyor:
Türkiye de yaşam alanım olmadığı için Yunanistan’a Meriç üzerinden geçtim. Yaklaşık bir yıldır buradayım. Başka bir Avrupa ülkesine geçmeyi düşünüyorum. Yunanistan da yaşadığım bu olaydan sonra kesinlikle çıkmayı düşünüyorum. Artık burası bana çok güvenli gelmemeye başladı.
‘KIZLARINI TEKRAR CEZAEVİNDE GÖRMEK ÇOK ÜZÜYOR’
Türkiye’deki ailesinin psikolojisinin iyice bozulduğunu ve üzüldüğünü söyleyen Erdoğan, “Annem ve babam çok büyük şoktalar, hala kendilerine gelemediler. Olaylar onlara bir rüya gibi geliyor. Hala olayın etkisindeler. Uzun zaman sonra kızlarına kavuştular ve onun geleceği daha iyi olsun, tekrar içeri girmesin diye buraya gelmesine razı oldular. Maalesef yaşanan bu olay onları tamamen yıktı. Kızlarının tekrar cezaevinde görmek onları çok üzüyor ve yaralıyor” diyor.
Yunanistan polisi tarafından 23 Nisan- 6 Mayıs arasında aralarında çocukların da bulunduğu toplam 82 kişinin Türkiye’ye iade edildiği iddia ediliyor. bu kişilerden 41’inin Gülen Cemaati mensupları ile birlikte PKK’lı suçlamasıyla aranan kişiler olduğu belirtiliyor.
[Selahattin Sevi] 19.5.2019 [Kronos.News]
Meriç’ten geçerek Yunanistan’a sığınan ve yaklaşık bir yıldır Atina’a yaşayan İhsan Erdoğan, Kronos’a konuştu.
Kardeşinin bir grupla 5 Mayıs sabahı Yunanistan’a geçtiğini ve mesaj atarak, “vardık” diye haber verdiğini belirten İhsan Erdoğan, kardeşine bir gün önce geçen bir grubun deport edildiğini duyduğunu söyleyerek ormanlık arazide beklemelerini önerdiğini anlatıyor. Bu arada avukatlarına ve basına haber verirken sürekli kardeşiyle irtibat halinde olduğunu ve konuştuğunu belirtiyor.
ORMANDAN KARAKOLA CANLI YAYINDA TAKİP
Erdoğan, o gece yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Kardeşim Ayşe bana çok korktuğunu söylüyordu. Bir video atmıştı.Onlar Nea Vyssa yakınlarındayken kısa sürede bir avukat bulduk, gece saat 02.00’de avukatla buluştular. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) mail de atmıştım, kardeşim de mail attı. Fakat oradan dönüş olmadı. Avukatla buluştuktan sonra avukat polisi ardı ve onların olduğu yeri söyledi. Kardeşim ve beraberindekiler noter binası önünde polisi beklemeye başladılar. Ben de onları takip edebilmek için Whatsapp üzerinden canlı lokasyon atmasını söyledim ve onları takip ettim. Sabaha karşı saat 04.00 gibi Xeimonio polis karakoluna vardılar. Bende onları takip canlı takipte görüyordum. Atina’dan ulaştığım avukatlara da orayı aramasını ve kardeşimin orada olup olmadığını sormasını istedim. Ben de Atina’dan onların olduğu yere doğru hareket etmeye başladım. Saat 05.00 uçağı ile ilk olarak Dedeağaç’a (Aleksandrapoli) geçtim. Orada bir araba kiralayıp kardeşimin olduğu yere geçtim. Saat 05.00’de uçağa binmeden önce avukat beni aradı ve kardeşimin polis istasyonunda ve güvende olduğunu teyit etti. Ben de çok rahat bir şekilde yola çıktım. ”
‘HER YERDE KARDEŞİM AYŞE’Yİ SORDUM’
Akşam saat 20.30’da karakola ulaştığında polislerle konuştuğunu ve kardeşinin orada olmadığı cevabını aldığını söyleyen İhsan Erdoğan, “Ben çok şaşırdım ve kardeşimle görüşen avukatı aradım, yanıma geldi diyerek o gece ile ilgili şu ayrıntıları aktarıyor:
“Tekrar girdik polis karakoluna. Avukatla ona da yanı şeyleri söylediler. Bizi dışarıya çıkardılar. Ben bir video yayınladım o sırada ve kardeşimin deport edilme ihtimali olduğunu söyledim. Beklemeye başladık… Sabah tekrar karakola gittim. Polislerle konuştum, beni tekrar yolladılar. Daha sonra başka bir karakola daha gittim, kamp alanına gittim. Her yerde kardeşimi sordum. Oralarda da yoktu. Daha sonra ilk polis karakolunun olduğu yere gittim ve beklemeye başladım. Saat 12.00 civarında İzmir’deki diğer kardeşim beni ardı. Kardeşimin Türkiye tarafında, Meriç jandarma karakolunda olduğunu söyledi. Yıkıldım resmen… Çok kötü oldum. Neden böyle bir şey olduğunu ve geri gönderildiğine bir türlü anlam veremiyordum. kardeşimin. Ben çok yıkıldım orası da ve kötü oldum. Neden böyle bir şey olduğunu anlayamıyordum çünkü neden geri yolladılar anlam veremiyordum.”
‘AZ SONRA NEREYE GİDECEĞİNİ GÖRECEKSİN’
Türkiye’deki ailesinin ve avukatların verliği bilgilere göre kardeşi Ayşe Erdoğan’ı korku dolu o gece ile ilgili verdiği bilgileri ise şöyle aktarıyor İhsan Erdoğan:
“O gece ilk gittikleri karakolda sabah saat 07.00’ye kadar tutmuşlar. Oradan bir minibüsle başka bir karakola götürülmüşler. Orada da öncekilerde olduğu gibi polisler karşılamış. Kardeşim her defasında polislere iltica etmek istediğini İngilizce olarak söylese de kimse dinlememiş kardeşimi ve beraberindeki grubu. Hatta bir polis kardeşime parmağı ile sus işareti yapmış. Saat 23.00’e kadar bekletmişler ve oradan ormanlık bir alana götürmüşler. Ormanda onları yüzleri maskeli 3 kişi karşılamış. Kardeşim onlara ne olduğunu, neden böyle yaptıklarını sormuş. Yüzü maskeli bir kişi Türkçe olarak kardeşime “az sonra nereye gideceğini göreceksin” demiş. Yürüterek onları Meriç kıyısına getirmişler ve botla karşı kıyıya bırakmışlar. Kardeşimin yanında 28 göçmen daha varmış. Sabaha kadar beklemişler kıyıda ve sabah Türk jandarma ekipleri gelip gözaltına almış.”
‘ÜNİVERSİTEYİ DERECE İLE BİTİRDİ, DİPLOMASINI REKTÖR VERDİ’
İkiz kardeşi Ayşe Erdoğan’ın henüz 27 yaşında olduğunu, İzmir Yüksek Teknoloji Üniversitesi İngilizce Matematik bölümünden derece ile mezun olduğunu bilgisini veren İhsan Erdoğan, “Diplomasını bizzat rektör vermişti. Çok başarılı bir öğrenciydi, hem ailede hem de arkadaşları arasında çok sevilirdi. En büyük özelliği cana yakın ve çok merhametli olmasıydı.” diyor.
Kardeşinin 2016 yılının Haziran ayında mezun olduğunu ve hemen arkasından 15 Temmuz sürecinin başladığını söyleyen kardeş Erdoğan, bir itirafçının ismini vermesi üzerine Ayşe Erdoğan’ın gözaltına alındığını üç gün sonra da bir ByLock iddilarının da eklenerek tutuklandığını belirtiyor. “Olayın acı yanı şuydu, kardeşimin ismini veren kişi kardeşimi tanımayan ve tanımadığını ifade eden biriydi. Kardeşimi hayatı boyunca sadece bir kez gördüğünü söylemişti. Fakat bu tutuklanma gerekçesi oldu” ifadelerini kullanıyor.
TANIMADIĞI BİR KİŞİ İSMİNİ VERDİ 28 AY HAPİS YATTI
Erdoğan, şöyle devam ediyor:
13 ay sonra mahkemesi oldu kardeşimin. 9 yıl verdiler. Kardeşim Yargıtay’a gitti. Dosya Yargıtay yılı fazla bulduğu için boz6u ve istinaf mahkemesinde tekrar dava yargılandı kardeşim. 12 Mart 2018’de tahliye olduğunda suçsuz yere 28 ay cezaevinde kalmıştı. Tekrar içeri girmek istemediği için de dışarı çıkmak, yurt dışında hayatına devam etmek istiyordu.
Babasının da cezaevinde bir cami derneğinde başkan yardımcısı olduğu için 9 ay boyunca ve 3 yıl 1 ay 15 gün ceza verip tahliye edildiğini ekliyor.
‘TAKİPÇİSİ OLACAĞIM’
Kardeşi Ayşe Erdoğan’ın hukuksuzca ve darp edilerek Türkiye’ye iade edilmesinden sonra Yunanistan basınının olayın takipçisi olduğunu, Euronews gibi uluslararası haber organlarının gündeme taşıdığını belirten İhsan Erdoğan, “Avukatlarla görüşüyorum.UNHCR temsilcisi ile görüştüm. Net bir durum yok. Bir dava sürecimiz olacak. Daha çok gündeme geleceğini düşünüyorum. Bu olayın unutulmamasını istiyorum. Bu sayede bir yere varırız ve üzerimize kurulmak istenen baskıyı kırabiliriz.
‘BURASI DA GÜVENLİ DEĞİL, AVRUPA’YA GEÇECEĞİM’
Kendisinin de kardeşi gibi İngilizce matematik okumak için üniversiteye başladığını ve hakkında çıkan yakalanma kararı üzerine 2017’de okulu bitiremediğini söyleyerek şunları söylüyor:
Türkiye de yaşam alanım olmadığı için Yunanistan’a Meriç üzerinden geçtim. Yaklaşık bir yıldır buradayım. Başka bir Avrupa ülkesine geçmeyi düşünüyorum. Yunanistan da yaşadığım bu olaydan sonra kesinlikle çıkmayı düşünüyorum. Artık burası bana çok güvenli gelmemeye başladı.
‘KIZLARINI TEKRAR CEZAEVİNDE GÖRMEK ÇOK ÜZÜYOR’
Türkiye’deki ailesinin psikolojisinin iyice bozulduğunu ve üzüldüğünü söyleyen Erdoğan, “Annem ve babam çok büyük şoktalar, hala kendilerine gelemediler. Olaylar onlara bir rüya gibi geliyor. Hala olayın etkisindeler. Uzun zaman sonra kızlarına kavuştular ve onun geleceği daha iyi olsun, tekrar içeri girmesin diye buraya gelmesine razı oldular. Maalesef yaşanan bu olay onları tamamen yıktı. Kızlarının tekrar cezaevinde görmek onları çok üzüyor ve yaralıyor” diyor.
Yunanistan polisi tarafından 23 Nisan- 6 Mayıs arasında aralarında çocukların da bulunduğu toplam 82 kişinin Türkiye’ye iade edildiği iddia ediliyor. bu kişilerden 41’inin Gülen Cemaati mensupları ile birlikte PKK’lı suçlamasıyla aranan kişiler olduğu belirtiliyor.
[Selahattin Sevi] 19.5.2019 [Kronos.News]
TÜSİAD neden konuştu? [Harun Odabaşı]
Normal şartlar altında TÜSİAD’ın en kritik meseleleri bile çok köşeli ele aldığı bilinir. Darbe dönemleri dahil iktidarın her türü ile bir şekilde temas halinde oldukları için ekonomik çıkarlar çerçevesinde eleştirirken bile hep dikkatli bir dil kullanmıştır. Üye sayısı itibarı ile Türkiye’nin çok küçük bir kesimini temsil etse de ekonomik büyüklük olarak Türkiye’nin yarısı demektir. İhracatın yüzde 80’ini özel sektör istihdamının yüzde 50’sini sağlıyor. Her devirde istediğini alması biraz da bu esneme kabiliyetinden kaynaklanıyor olsa gerek. Burada sol bir manifesto başlatıp TÜSİAD’ın ne kadar etik davrandığından söz edecek değilim. TÜSİAD’ın belki eleştirilecek çok yönü var ama ‘neden 12 Eylül darbesine karşı durmadı. Neden Erdoğan demokrasiye darbe yaparken sessiz durdu’ gibi fazla ideolojik katılıklar içinde değilim. Büyük ve farklı bileşenlerden oluşan bir yapının gücü ölçüsünde gemisini yüzdürme gayretini anlamak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Sermaye doğası gereği ürkektir, hatta korkaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da işaret ettiği gibi AKP’nin başlangıç yılları TÜSİAD için kömürün altına çevrildiği yıllardı. Sadece Koç Grubu’nun TÜPRAŞ ve Yapı Kredi Bankası alımı bile grubun gücüne güç katmıştı. TÜSİAD üyesi şirketlerin ciroları ve piyasa değerleri büyüdükçe büyümüştü. Tabi bu yıllar Erdoğan’ın TÜSİAD’a ihtiyacı olduğu yıllardı. İşte bu TÜSİAD’ın 17 yıllık AKP iktidarını her açıdan eleştirmeye başlaması bu anlamda çok önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor.
Muhalif iş adamlarının başına gelenler de bilindiğinden TÜSİAD İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan’ın 15 Mayıs’taki toplantısında hükümete getirdiği eleştiriler son derece sert kabul edilebilir. Hatta Erdoğan rejiminin hâlâ canlı olduğunu bilmesek (yada öyle görünüyor) açıklamalara ültimatom bile diyebiliriz. Cumhurbaşkanı Erdoğan da fazlaca rahatsız olacak ki her fırsatta bu metni diline doluyor ve üsluba yine hiç riayet etmeden ‘bu densizliğin hesabını soracağını’ söyleyerek TÜSİAD’ı tehdit ediyor.
TÜSİAD adeta kral çıplak dedirten bir metin hazırlamış. 2002’den beri iktidarda olan AKP’nin başlangıcı iyi olsa bile nihayetinde ülkeyi nasıl uçurumun kenarına getirdiğini istatistiklerle ortaya koymuş. Metni hazırlarken mutlaka üyeleri ile istişare etmiş, bir labaratuvar çalışması ve bir fayda zarar muhasebesi yapmışlardır. Elinde medya gücü olan Aydın Doğan’a dünyayı dar edenler onlara ne yapmazki! Ama sonuçta yayınlama kararı oy çokluğu ile alındığına göre genel bir kanaati ifade ediyor. Belki de bizim şimdiden bilemediğimiz parametrelerde AKP’nin ve Erdoğan’ın siyasi ömrünün sonuna gelindiği kanaati hasıl olmuştur.
TÜSİAD’ın hükümette rahatsızlık meydana getiren kısımlar metinde şöyle yer alıyor:
“İyi işleyen bir demokrasinin en temel özelliklerinden birisi iktidarın seçimle el değiştirebilmesidir. Seçim sonuçlarına itiraz, şüphesiz siyasi partilerin en doğal hakkıdır.
Hepimiz bu hak arama özgürlüğüne saygı duyarız. Ancak, seçmen iradesine saygı duyulmasını da isteriz. Hakkaniyetli koşullarda seçim ve seçmen iradesi demokrasilerin tartışmasız en temel niteliğidir’
‘Üretim alanında başlayan bozulma, finansal alana yayılıyor, oradan kamu maliyesini etkiliyor dönüp tekrar reel sektöre geri geliyor. Türkiye 2002-2007 yıllarındaki parlak günlerine de bir türlü geri dönemiyor. Temel ilkelerdeki bulanıklık hedeflerden şaşmaya yol açar. İşte, 2023 hedeflerinden bu yüzden uzaklaştık. Bu yüzden de bu hedefleri artık konuşamaz hale geldik.”
“Enflasyonda 121., işgücü piyasası verimliliğinde 111. sıradayız. Yargının bağımsızlığında 111., kamu düzenlemelerine karşı yargıda hak aramada 109., basın özgürlüğünde 129. sıradayız. Bu nedenle diyoruz ki ekonominin düzelmesi için hukuk ve adalet sisteminin düzelmesi gerekiyor. Öğretimde eleştirel düşünmede 133., mesleki eğitim kalitesinde 132., dijital becerilerde 118., beceri sahibi çalışan bulma kolaylığında 117. sıradayız. Bunlar ekonomiyi aşağı çeken; girişimciyi, girişim yapamaz hale getiren bir ayak bağı oluşturmuş durumda.”
Aslında yeni bir şey söylenmiyor, fark bunu TÜSİAD’ın söylemesi. Türkiye’nin içler acısı tablosunu güncel istatistiki bilgilerle ortaya koyuyor. Cesaret tıpkı korkaklık gibi bulaşıcı bir davranıştır. Erdoğan ve AKP’nin bu zamana kadarki fütursuzluğu birazda ilgili yerlerden ciddi eleştiriye maruz kalmamasından kaynaklandı. Ülke her açıdan o kadar kötü durumdaki ateş TÜSİAD üyelerini de yakmaya başladı. Demirören grubu gibi yandaş olsalar bile hükümetin kendilerine bir fayda sağlamadığını görüyor olmaları lazım. Keşke AKP kendi üyeleri Boydak grubunun mallarına çökerken de ses çıkarabilselerdi. Şimdi maalesef eleştirileri bile bir kaç az satan gazete dışında gazetelerin birinci sayfasında bile yer almadı. Umarız ‘atı alan Üsküdar’ı geçmemiştir.
[Harun Odabaşı] 19.5.2019 [Kronos.News]
Muhalif iş adamlarının başına gelenler de bilindiğinden TÜSİAD İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan’ın 15 Mayıs’taki toplantısında hükümete getirdiği eleştiriler son derece sert kabul edilebilir. Hatta Erdoğan rejiminin hâlâ canlı olduğunu bilmesek (yada öyle görünüyor) açıklamalara ültimatom bile diyebiliriz. Cumhurbaşkanı Erdoğan da fazlaca rahatsız olacak ki her fırsatta bu metni diline doluyor ve üsluba yine hiç riayet etmeden ‘bu densizliğin hesabını soracağını’ söyleyerek TÜSİAD’ı tehdit ediyor.
TÜSİAD adeta kral çıplak dedirten bir metin hazırlamış. 2002’den beri iktidarda olan AKP’nin başlangıcı iyi olsa bile nihayetinde ülkeyi nasıl uçurumun kenarına getirdiğini istatistiklerle ortaya koymuş. Metni hazırlarken mutlaka üyeleri ile istişare etmiş, bir labaratuvar çalışması ve bir fayda zarar muhasebesi yapmışlardır. Elinde medya gücü olan Aydın Doğan’a dünyayı dar edenler onlara ne yapmazki! Ama sonuçta yayınlama kararı oy çokluğu ile alındığına göre genel bir kanaati ifade ediyor. Belki de bizim şimdiden bilemediğimiz parametrelerde AKP’nin ve Erdoğan’ın siyasi ömrünün sonuna gelindiği kanaati hasıl olmuştur.
TÜSİAD’ın hükümette rahatsızlık meydana getiren kısımlar metinde şöyle yer alıyor:
“İyi işleyen bir demokrasinin en temel özelliklerinden birisi iktidarın seçimle el değiştirebilmesidir. Seçim sonuçlarına itiraz, şüphesiz siyasi partilerin en doğal hakkıdır.
Hepimiz bu hak arama özgürlüğüne saygı duyarız. Ancak, seçmen iradesine saygı duyulmasını da isteriz. Hakkaniyetli koşullarda seçim ve seçmen iradesi demokrasilerin tartışmasız en temel niteliğidir’
‘Üretim alanında başlayan bozulma, finansal alana yayılıyor, oradan kamu maliyesini etkiliyor dönüp tekrar reel sektöre geri geliyor. Türkiye 2002-2007 yıllarındaki parlak günlerine de bir türlü geri dönemiyor. Temel ilkelerdeki bulanıklık hedeflerden şaşmaya yol açar. İşte, 2023 hedeflerinden bu yüzden uzaklaştık. Bu yüzden de bu hedefleri artık konuşamaz hale geldik.”
“Enflasyonda 121., işgücü piyasası verimliliğinde 111. sıradayız. Yargının bağımsızlığında 111., kamu düzenlemelerine karşı yargıda hak aramada 109., basın özgürlüğünde 129. sıradayız. Bu nedenle diyoruz ki ekonominin düzelmesi için hukuk ve adalet sisteminin düzelmesi gerekiyor. Öğretimde eleştirel düşünmede 133., mesleki eğitim kalitesinde 132., dijital becerilerde 118., beceri sahibi çalışan bulma kolaylığında 117. sıradayız. Bunlar ekonomiyi aşağı çeken; girişimciyi, girişim yapamaz hale getiren bir ayak bağı oluşturmuş durumda.”
Aslında yeni bir şey söylenmiyor, fark bunu TÜSİAD’ın söylemesi. Türkiye’nin içler acısı tablosunu güncel istatistiki bilgilerle ortaya koyuyor. Cesaret tıpkı korkaklık gibi bulaşıcı bir davranıştır. Erdoğan ve AKP’nin bu zamana kadarki fütursuzluğu birazda ilgili yerlerden ciddi eleştiriye maruz kalmamasından kaynaklandı. Ülke her açıdan o kadar kötü durumdaki ateş TÜSİAD üyelerini de yakmaya başladı. Demirören grubu gibi yandaş olsalar bile hükümetin kendilerine bir fayda sağlamadığını görüyor olmaları lazım. Keşke AKP kendi üyeleri Boydak grubunun mallarına çökerken de ses çıkarabilselerdi. Şimdi maalesef eleştirileri bile bir kaç az satan gazete dışında gazetelerin birinci sayfasında bile yer almadı. Umarız ‘atı alan Üsküdar’ı geçmemiştir.
[Harun Odabaşı] 19.5.2019 [Kronos.News]
Ergenekon Balyoz sanıklarının ölümlerini inceleyelim. [DzKK @dzkk1773] #ErgenekonTerörÖrgütü
Yarbay Ali Tatar: Amirallere suikast soruşturması kapsamında tutuklandıktan sonra serbest bırakıldı. 19 Aralık 2009'da evinin banyosunda ölü bulundu. Ölümüne intihar denildi ama silahta kendisine ait parmak izi bulunamadı.
Albay Birol Atakan: Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Yener Karahanoğlu'nun emir subayıydı. 2 Mayıs 2007'de Ankara'da trafik kazasında öldü. Özden Örnek'in döneminde karargahta görevliydi. Darbe günlüklerinin ortaya çıkmasında ismi konuşulmuştu.
Emekli Albay Belgütay Varımlı: Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu eski başkanıydı. 21 Kasım 2009'da Kadıköy'de evinin balkonundan düşerek öldü. Darbe planlarını dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'e ve başbakanlığa bildiren kişi olarak biliniyordu.
MİT'çi Kaşif Kozinoğlu: Odatv davasında tutuklandıktan sonra 12 Kasım 2011'de Ergenekon Sanığı Albay Hasan Atilla Uğur'la birlikte kaldığı koğuşunda hayatını kaybetti. Ölmeden önce mahkemeye ifade vermek için başvurmuştu. Ölümü kayıtlara kalp krizi olarak geçti.
Yüzbaşı Olgun Ural: Adı Ali Tatar'la birlikte anıldı. 24 Mart 2009'da evinde ölü bulundu. Kendisine ait olduğu iddia edilen intihar notunda “Bulmacanın parçaları beni gösteriyor ama ben değilim” ifadesi dikkat çekti.
Hakim Albay Tanju Ünal: Deniz Kuvvetleri Komutanı İhami Erdil'i yargılayarak rütbelerini söktürdü. 26 Haziran 2009'da makam odasında ölü bulundu. Hizbullah ve Ergenekon hakkında birçok bilgiye sahipti. Ölümüne intihar denildi.
Dz. Tabip Yb. Nursal Gedik: 11 Kasım 2007'de görevi başında ölü bulundu.Bu olay da kayıtlara intihar olarak geçti.Gedik'in bazı askerlerin de adının karıştığı Ergenekon bağlantılı uyuşturucu ve kadın ticareti hakkında gizli bilgilere ulaştığı için öldürüldüğü öne sürüldü.
JİTEM'ci Emekli Albay Abdulkerim Kırca: 10 Ocak 2009'da Ankara'daki evinde ölü bulundu. İntihar ettiği önü sürüldü. Son döneminde yakınlarına JİTEM hakkında ifşaatlarda bulunmayı düşündüğünü söylediği iddia edildi.
Emniyet Özel Harekat Dairesi Başkanı Behçet Oktay: 25 Şubat 2009'da Ankara'da arabasında ölü bulundu. Ölümü Zir Vadisi'den Ergenekon cephaneliği bulunmasından hemen sonraya denk geldi. Ailesi dava açtı. Cinayete dair pek çok delil çıkmasına rağmen dosya intihar olarak kapatıldı.
Emekli Albay Tarık Akça: Balyoz Darbe Davasından yargılandı. Kasım 2012'de Ankara'daki işyerinde ölü bulundu. Borçları yüzünden intihar ettiği iddia edildi.
Deniz Yüzbaşı Doğan İlhan: Amirallere Suikast soruşturmasına adı geçtikten sonra 21 Eylül 2010'da evinde ölü bulundu. Yarbay Ali Tatar'ın yakın arkadaşıydı. Bu yüzden adı Tatar'ın intihar mektubunda geçiyordu. Ölümü kayıtlara intihar olarak geçti.
Örgüt hakkında bilgi veren ve vermesi muhtemel kişileri sizce kim susturmak ister ?
[DzKK @dzkk1773] 19.5.2019
Albay Birol Atakan: Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Yener Karahanoğlu'nun emir subayıydı. 2 Mayıs 2007'de Ankara'da trafik kazasında öldü. Özden Örnek'in döneminde karargahta görevliydi. Darbe günlüklerinin ortaya çıkmasında ismi konuşulmuştu.
Emekli Albay Belgütay Varımlı: Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu eski başkanıydı. 21 Kasım 2009'da Kadıköy'de evinin balkonundan düşerek öldü. Darbe planlarını dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'e ve başbakanlığa bildiren kişi olarak biliniyordu.
MİT'çi Kaşif Kozinoğlu: Odatv davasında tutuklandıktan sonra 12 Kasım 2011'de Ergenekon Sanığı Albay Hasan Atilla Uğur'la birlikte kaldığı koğuşunda hayatını kaybetti. Ölmeden önce mahkemeye ifade vermek için başvurmuştu. Ölümü kayıtlara kalp krizi olarak geçti.
Yüzbaşı Olgun Ural: Adı Ali Tatar'la birlikte anıldı. 24 Mart 2009'da evinde ölü bulundu. Kendisine ait olduğu iddia edilen intihar notunda “Bulmacanın parçaları beni gösteriyor ama ben değilim” ifadesi dikkat çekti.
Hakim Albay Tanju Ünal: Deniz Kuvvetleri Komutanı İhami Erdil'i yargılayarak rütbelerini söktürdü. 26 Haziran 2009'da makam odasında ölü bulundu. Hizbullah ve Ergenekon hakkında birçok bilgiye sahipti. Ölümüne intihar denildi.
Dz. Tabip Yb. Nursal Gedik: 11 Kasım 2007'de görevi başında ölü bulundu.Bu olay da kayıtlara intihar olarak geçti.Gedik'in bazı askerlerin de adının karıştığı Ergenekon bağlantılı uyuşturucu ve kadın ticareti hakkında gizli bilgilere ulaştığı için öldürüldüğü öne sürüldü.
JİTEM'ci Emekli Albay Abdulkerim Kırca: 10 Ocak 2009'da Ankara'daki evinde ölü bulundu. İntihar ettiği önü sürüldü. Son döneminde yakınlarına JİTEM hakkında ifşaatlarda bulunmayı düşündüğünü söylediği iddia edildi.
Emniyet Özel Harekat Dairesi Başkanı Behçet Oktay: 25 Şubat 2009'da Ankara'da arabasında ölü bulundu. Ölümü Zir Vadisi'den Ergenekon cephaneliği bulunmasından hemen sonraya denk geldi. Ailesi dava açtı. Cinayete dair pek çok delil çıkmasına rağmen dosya intihar olarak kapatıldı.
Emekli Albay Tarık Akça: Balyoz Darbe Davasından yargılandı. Kasım 2012'de Ankara'daki işyerinde ölü bulundu. Borçları yüzünden intihar ettiği iddia edildi.
Deniz Yüzbaşı Doğan İlhan: Amirallere Suikast soruşturmasına adı geçtikten sonra 21 Eylül 2010'da evinde ölü bulundu. Yarbay Ali Tatar'ın yakın arkadaşıydı. Bu yüzden adı Tatar'ın intihar mektubunda geçiyordu. Ölümü kayıtlara intihar olarak geçti.
Örgüt hakkında bilgi veren ve vermesi muhtemel kişileri sizce kim susturmak ister ?
Ergenekon Balyoz sanıklarının ölümlerini inceleyelim.— DzKK (@dzkk1773) 19 Mayıs 2019
↓↓↓↓
[DzKK @dzkk1773] 19.5.2019
Bu silahlar sizin mi? [Ahmet Dönmez]
Azrail soruyor: “Bu twitler sizin mi Ey Can Çekişmekte Olan?!”
Bir öksürüyor beriki, şöyle bir kaşlarını kaldırıyor, bakıyor: Bilmem kaç yıl önceki twitleri…
Münker-Nekir soruyor:
“Pişman mısın peki? Hatalarından utanıyor musun Ey Mücrim?”
Boynunu eğiyor seninki: “Farklı düşündüğüm noktalar var tabii… Ama hâlâ arkasında durduğum bölümler de var.”
Getirin oradan ateşi!…
****
Türkiye cehennemi burası.
Alıntı oradan.
Ateş de oradan…
Her biri kendini mutlak haklı, mutlak doğru, muhkem, müstahkem, tartışılmaz gören mütekebbir cemaatler ülkesi…
Sadece tefessüh etmiş, iki yüzlü dini cemaatler gelmesin aklınıza. Hep beraber yaşıyoruz. Cemaatler halinde… Atatürkçü cemaati, Ergenekon cemaati, etnik cemaatler, mezhepsel cemaatler, ideolojik cemaatler…
Bunların her biri kendine Müslüman.
Dedim ya, hepsi kendi içinde bîgünah, mertebe-i ismet makamında, insaniyetkâr, ehl-i insaf, sahib-i vicdan, pir ve pak, seçilmiş gürûh-u güzîdelerdir. Bir tek kendileri öyledir. Geri kalanlar ise aklı fikri kumpasta, sürekli kötülük tezgâhlayan, bir tarafı dışarıda, bir tarafı oynaşta, sinsi, kötücül, şeytan artıklarıdır.
Öyle değil mi?
Belki yazı dilinin abartısı vardır biraz, ama üç aşağı-beş yukarı manzara bu değil mi?
****
Bir kaç gündür Prof. Haluk Savaş’ın sağlık durumu, pasaport ve KHK tartışmasında gelinen nokta malumunuz…
Bazı insanlar 10 yıl önceki twit’lerini çıkarıp Savaş’ı, “Sana değmezmiş, boşa üzülmüşüz, beter ol” diye yaylım ateşine tutuyor.
Gazeteci Murat Ağırel de bir twit atıp Haluk Hoca’ya, “Sayın Prof. Dr. Haluk Savaş aşağıda gördüğünüz Kumpas davası olan Ergenekon davasını öven sözde Savcı Zekeriya Öz’e methiyeler düzen Kahraman Subaylarımıza yapılan zulme ‘az Bile’ denilen paylaşımlar şahsınıza mı aittir?” diye soruyor.
Adam yargıç olmuş, vicdan savcısı olmuş, Azrail olmuş, Münker olmuş Nekir olmuş, eline koca bir gürz kapmış, soruyor: “Söyle bakalım Ey Son Nefesini Veren, bu twitler senin mi? Pişman mısın, değil misin? Bir zamanlar benim tarafıma yan yan bakan bu gözler senin mi? Bu çatık kaşlar senin mi? Peki o zaman, huzur içinde ölebilirsin!”
****
Aslında kendi mahallesine atılmış twit’ler bunlar…
“İşte kalbinizde bir an sızlamaya yol açan, içinizi titreten adam bu! Üzülmenize gerek yok.” diyor kendi cemaatine. ‘Bizden’ değilmiş. ‘Ötekilerden’miş meğerse….
“Acımak yok; tepelemek var”
Öyle diyorlardı ya meşhur Balyoz plan seminerlerinde…
Hani şu iftira olan… Kumpas olan…
Hepsi yalanmış yalan…
****
Tamam; Ergenekon davaları sürecinde yanlışlar yapıldı. Ciddi yanlışlar hem de… Âh da alındı, hakka da girildi… Bunlarla yüzleşelim. Operasyonların gizli amaçlarını da tartışalım. Kabul.
Peki yanlışların dışında kalan doğrular ne olacak?
Ergenekon cemaatinden kim yüzleşti o doğrularla?
Kemalizm cemaatinden var mı özeleştiri yapan?
Sanırsın ki bu ülkenin tarihi 2008 yılında başlıyor. Öncesi yok. Bu ülkede hiç derin devlet diye bir şey olmadı.
Sanırsın ki Ergenekon’un tarihi de 2008’deki soruşturma ile başlıyor.
Tabii Ergenekon diye bir şey varsa (!) …
Hiç darbe planları da yapılmadı…
İttihatçı damar, sadece ve sadece “Hürriyet, Adalet, Müsavat”tan ibarettir.
Derin devlet dediğin, “Bu ülkenin Musul ve Kerkük’ten sonra bir milim toprak kaybetmeme iradesidir.”
Demirel, “Derin devlet, devletin kendisidir. Askerdir derin devlet” demişti ya; sanırsın ‘Beyaz Kuvvetler’ de Beyaz Zambaklar Ülkesi’nden bir demet tomurcuktu. Hiç sivil uzantısı yoktu. Bilhassa neden gazeteciler, akademisyenler ve hukukçular arasından ‘Beyaz Kuvvet’ seçiliyordu öyleyse, sorsunlar bakalım, ‘kimdir bunlar, necidirler?’ diye…
Tabi darbeler de olmadı bu ülkede.
Başbakan asılmadı.
Cinayetler işlenmedi.
Özel Harp Dairesi eliyle bombalar patlatılmadı, tedhiş uygulanmadı, kanlar dökülmedi, insanlar birbirine kırdırılmadı, kardeş kardeşe vurdurulmadı.
Güneydoğu’da JİTEM de yoktu. Binlerce fail-i meçhul de yaşanmadı. Asit kuyularına da kimse atılmadı.
****
“Kimse zaten derin devlet yoktu demiyor ki” diyorlar bir de… Hiç birini de bununla yüzleşirken göremezsiniz ama…
Haydi geçmişi bir yana bırakalım. Ergenekon, Balyoz davaları sürecini konuşalım.
Her tarafı bir kumpas mıydı?
Balyoz belgelerinin tamamı sahte imiş…
Gölcük’teki Donanma İstihbarat’tan çıkan belgeleri de oraya cemaat koymuş. Tıpkı, Reza Zarrab’ın paralarını bakan çocuklarının kasalarına koyduğu gibi…
Tamam.
Peki plan seminerine ilişkin ses kayıtları?
Aytaç Yalman demedi mi, “Başbuğ görevini yapsaydı Balyoz davası olmayacaktı”diye?
Neyi kastediyordu?
Olay şuydu: 1. Ordu Komutanlığı’nda bir plan semineri icra edilecekti. Konusu muhtemel bir Türk-Yunan çatışması idi. Fakat dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın ısrarı ile seminere, “iç tehdit” senaryosu da eklenmişti. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman, bu senaryonun görüşülmemesi talimatını verdiği halde Çetin Doğan, ‘iç tehdit’ senaryosunu işleme koymuştu. İşte Aytaç Yalman, bundan İlker Başbuğ’u sorumlu tutuyordu.
Toplantının tarihi, 5-7 Mart 2003’tü. Ancak hazırlıkları, en az 3 ay öncesinden başlamıştı. Aytaç Yalman’ın talimatının 1. Ordu’ya gönderilme tarihi 3 Ocak 2003. Yani AKP’nin iktidara gelmesinden sadece 2 ay sonrası. Nedense Çetin Doğan, AKP iktidara gelir gelmez ısrarlı bir şekilde ve de emirlerin hilafına böyle bir ‘iç tehdit’ senaryosu oynatmıştı.
Peki neydi bu iç tehdit?
Sorsanıza birilerine, “Bu iç tehdit senin mi?” diye…
Ben söyleyeyim: Dindarlar ve Kürtler’di onlar…
Resmi adı: ‘Bölücülük’ ve ‘irtica’…
İşte o seminerde, bu iç tehdide karşı yapılacaklar konuşuluyordu. ‘Yapılacaklar’’dediysem; İstanbul’un üzerine çökmekten, yönetime el koymaktan, İsrail’in Filistinlilere yaptığı gibi ‘tepelerine binmekten’, binlerce insanı tutuklayıp stadyumlara doldurmaktan filan bahsediyorlardı. “Acımak yok, tepelemek var”diyorlardı.
****
Peki Özden Örnek günlükleri?
Ya Balbay günlüklerinde yazanlar?
“Bu twitler size mi ait?” diye soranlar gidip sordular mı Özden Örnek’e “Bu günlükler size mi ait?” diye?
“Pişman mısınız?” diye sordular mı?
Şener Eruygur’un karşısına dikildiler mi?
“Sarıkız, Ayışığı planları ne idi?” diye sordular mı? Kimmiş bu Sarıkız, ne yapacakmış Ayışığı’nda, Eldiven’le mesela? Hiç merak ettiler mi?
Özden Örnek, zamanın Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur için, “Devamlı bir ihtilal özlemi içerisinde, bir an önce bu işi yapalım şeklinde konuşuyor”diyordu. Sordular mı Eruygur’a, “Yahu paşam neydi bu sizin bir an önce yapmak istediğiniz şey? İhtilal özleminizi neyle dindirecektiniz?” diye?
Günlüklerin 6 Şubat 2004 tarihli sayfasında aynen şöyle yazıyor Örnek: “Sabah doğruca Jandarma Genel Komutanlığı’na gittim ve orada üçümüz (Şener Eruygur, Özden Örnek ve dönemin HKK İbrahim Fırtına) buluştuk. Durumu tekrar gözden geçirdik. Jandarma Genel Komutanı hâlâ darbe yapalım diye inat ediyordu. (…) Sabah toplanmamızın esas gayesi Kıbrıs konusunda neler yapılabileceği konusunda seçenekleri gözden geçirmek. Ancak biz bu konuyu bırakıp darbe yapacak mıyız yoksa yapmayacak mıyız konusuna girdik. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur’u ikna etmek oldukça güç.”
28 Şubat 2004 tarihli yaprakta da şunlar yazılı: “14:00’te kuvvet komutanları ile bizim evde toplandık. Amacınız Kıbrıs meselesini değerlendirmek ve Denktaş’tan aldığımız birçok özel ve gizli mektupları değerlendirmekti. (…) İkinci konu olarak yine aynı mesele, biz bu adamları darbe ile alaşağı edelim konusuydu. Şener ve Havacı (İbrahim Fırtına) bu konuda çok bastırıyorlar. Şener’in adeta aklından çıkmıyor, iki kelimede bir bunu söylüyor. Havacı da keza öyle. Eğer Kıbrıs’ı vermek istemiyorsak en son limitimiz 9 Nisan 2004. Bu tarihten sonra hükümet taraflara taahhüt vereceğinden geriye dönüş şansı sadece referandum olacak. (…) Ne yapacaksak 9 Nisan’dan önce yapmamız gerekecek. Bu nedenle yanımıza Tümgeneral Can Teller’i de alarak gerekli planlamaya başlamaya karar verdik. Bu iş sonunda olacak galiba. Ben bu işin olmasını istemiyorum ama benim oyumun pek bir itibarı olmayacaktı.”
Ne bunlar peki?
Türkiye’nin darbeler tarihi 15 Temmuz’la mı başlıyor?
***
Peki Balyoz seminerine göz yuman İlker Başbuğ, neden yıllar sonra karşımıza, kendi astlarının bile “Emri bize o verdi” diye suçladığı ‘kara propaganda siteleri’ davasında çıkacaktı?
Neydi o andıçlar?
Neden aynı İlker Başbuğ, “Bunlar silah değil, boru” diyen şahıstı?
Neydi o silahlar?
Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan emekli binbaşı Fikret Emek’in Eskişehir’deki annesinin evinden çıkan cephaneliği hatırlayalım: “11 kilogram C-3 tipi plastik patlayıcı, suikast silahı Kanas, Uzi, Kalaşnikof tüfek, çok sayıda el bombası, dinamit lokumları ve TNT kalıpları”
Ya eski Yarbay Mustafa Dönmez’in bahçesinden çıkanlar?
Yine Dönmez’in kendi el yazısıyla çizdiği krokide tarif ettiği Zir Vadisi’ne gömülü cephanelik? Hepsi buharlaştı mı? Yok mu sayacağız alayını?
Ergenekon yokmuş ve hiç olmamış gibi davrananlar, 9 ay ömrü kaldığı söylenen bir insana vicdansızca “Bu twitler size mi ait?” diye sorarken şunu da cevaplasınlar bakalım: Peki o silahlar, o bombalar size mi aitti?
[Ahmet Dönmez] 18.5.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Bir öksürüyor beriki, şöyle bir kaşlarını kaldırıyor, bakıyor: Bilmem kaç yıl önceki twitleri…
Münker-Nekir soruyor:
“Pişman mısın peki? Hatalarından utanıyor musun Ey Mücrim?”
Boynunu eğiyor seninki: “Farklı düşündüğüm noktalar var tabii… Ama hâlâ arkasında durduğum bölümler de var.”
Getirin oradan ateşi!…
****
Türkiye cehennemi burası.
Alıntı oradan.
Ateş de oradan…
Her biri kendini mutlak haklı, mutlak doğru, muhkem, müstahkem, tartışılmaz gören mütekebbir cemaatler ülkesi…
Sadece tefessüh etmiş, iki yüzlü dini cemaatler gelmesin aklınıza. Hep beraber yaşıyoruz. Cemaatler halinde… Atatürkçü cemaati, Ergenekon cemaati, etnik cemaatler, mezhepsel cemaatler, ideolojik cemaatler…
Bunların her biri kendine Müslüman.
Dedim ya, hepsi kendi içinde bîgünah, mertebe-i ismet makamında, insaniyetkâr, ehl-i insaf, sahib-i vicdan, pir ve pak, seçilmiş gürûh-u güzîdelerdir. Bir tek kendileri öyledir. Geri kalanlar ise aklı fikri kumpasta, sürekli kötülük tezgâhlayan, bir tarafı dışarıda, bir tarafı oynaşta, sinsi, kötücül, şeytan artıklarıdır.
Öyle değil mi?
Belki yazı dilinin abartısı vardır biraz, ama üç aşağı-beş yukarı manzara bu değil mi?
****
Bir kaç gündür Prof. Haluk Savaş’ın sağlık durumu, pasaport ve KHK tartışmasında gelinen nokta malumunuz…
Bazı insanlar 10 yıl önceki twit’lerini çıkarıp Savaş’ı, “Sana değmezmiş, boşa üzülmüşüz, beter ol” diye yaylım ateşine tutuyor.
Gazeteci Murat Ağırel de bir twit atıp Haluk Hoca’ya, “Sayın Prof. Dr. Haluk Savaş aşağıda gördüğünüz Kumpas davası olan Ergenekon davasını öven sözde Savcı Zekeriya Öz’e methiyeler düzen Kahraman Subaylarımıza yapılan zulme ‘az Bile’ denilen paylaşımlar şahsınıza mı aittir?” diye soruyor.
Adam yargıç olmuş, vicdan savcısı olmuş, Azrail olmuş, Münker olmuş Nekir olmuş, eline koca bir gürz kapmış, soruyor: “Söyle bakalım Ey Son Nefesini Veren, bu twitler senin mi? Pişman mısın, değil misin? Bir zamanlar benim tarafıma yan yan bakan bu gözler senin mi? Bu çatık kaşlar senin mi? Peki o zaman, huzur içinde ölebilirsin!”
****
Aslında kendi mahallesine atılmış twit’ler bunlar…
“İşte kalbinizde bir an sızlamaya yol açan, içinizi titreten adam bu! Üzülmenize gerek yok.” diyor kendi cemaatine. ‘Bizden’ değilmiş. ‘Ötekilerden’miş meğerse….
“Acımak yok; tepelemek var”
Öyle diyorlardı ya meşhur Balyoz plan seminerlerinde…
Hani şu iftira olan… Kumpas olan…
Hepsi yalanmış yalan…
****
Tamam; Ergenekon davaları sürecinde yanlışlar yapıldı. Ciddi yanlışlar hem de… Âh da alındı, hakka da girildi… Bunlarla yüzleşelim. Operasyonların gizli amaçlarını da tartışalım. Kabul.
Peki yanlışların dışında kalan doğrular ne olacak?
Ergenekon cemaatinden kim yüzleşti o doğrularla?
Kemalizm cemaatinden var mı özeleştiri yapan?
Sanırsın ki bu ülkenin tarihi 2008 yılında başlıyor. Öncesi yok. Bu ülkede hiç derin devlet diye bir şey olmadı.
Sanırsın ki Ergenekon’un tarihi de 2008’deki soruşturma ile başlıyor.
Tabii Ergenekon diye bir şey varsa (!) …
Hiç darbe planları da yapılmadı…
İttihatçı damar, sadece ve sadece “Hürriyet, Adalet, Müsavat”tan ibarettir.
Derin devlet dediğin, “Bu ülkenin Musul ve Kerkük’ten sonra bir milim toprak kaybetmeme iradesidir.”
Demirel, “Derin devlet, devletin kendisidir. Askerdir derin devlet” demişti ya; sanırsın ‘Beyaz Kuvvetler’ de Beyaz Zambaklar Ülkesi’nden bir demet tomurcuktu. Hiç sivil uzantısı yoktu. Bilhassa neden gazeteciler, akademisyenler ve hukukçular arasından ‘Beyaz Kuvvet’ seçiliyordu öyleyse, sorsunlar bakalım, ‘kimdir bunlar, necidirler?’ diye…
Tabi darbeler de olmadı bu ülkede.
Başbakan asılmadı.
Cinayetler işlenmedi.
Özel Harp Dairesi eliyle bombalar patlatılmadı, tedhiş uygulanmadı, kanlar dökülmedi, insanlar birbirine kırdırılmadı, kardeş kardeşe vurdurulmadı.
Güneydoğu’da JİTEM de yoktu. Binlerce fail-i meçhul de yaşanmadı. Asit kuyularına da kimse atılmadı.
****
“Kimse zaten derin devlet yoktu demiyor ki” diyorlar bir de… Hiç birini de bununla yüzleşirken göremezsiniz ama…
Haydi geçmişi bir yana bırakalım. Ergenekon, Balyoz davaları sürecini konuşalım.
Her tarafı bir kumpas mıydı?
Balyoz belgelerinin tamamı sahte imiş…
Gölcük’teki Donanma İstihbarat’tan çıkan belgeleri de oraya cemaat koymuş. Tıpkı, Reza Zarrab’ın paralarını bakan çocuklarının kasalarına koyduğu gibi…
Tamam.
Peki plan seminerine ilişkin ses kayıtları?
Aytaç Yalman demedi mi, “Başbuğ görevini yapsaydı Balyoz davası olmayacaktı”diye?
Neyi kastediyordu?
Olay şuydu: 1. Ordu Komutanlığı’nda bir plan semineri icra edilecekti. Konusu muhtemel bir Türk-Yunan çatışması idi. Fakat dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın ısrarı ile seminere, “iç tehdit” senaryosu da eklenmişti. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman, bu senaryonun görüşülmemesi talimatını verdiği halde Çetin Doğan, ‘iç tehdit’ senaryosunu işleme koymuştu. İşte Aytaç Yalman, bundan İlker Başbuğ’u sorumlu tutuyordu.
Toplantının tarihi, 5-7 Mart 2003’tü. Ancak hazırlıkları, en az 3 ay öncesinden başlamıştı. Aytaç Yalman’ın talimatının 1. Ordu’ya gönderilme tarihi 3 Ocak 2003. Yani AKP’nin iktidara gelmesinden sadece 2 ay sonrası. Nedense Çetin Doğan, AKP iktidara gelir gelmez ısrarlı bir şekilde ve de emirlerin hilafına böyle bir ‘iç tehdit’ senaryosu oynatmıştı.
Peki neydi bu iç tehdit?
Sorsanıza birilerine, “Bu iç tehdit senin mi?” diye…
Ben söyleyeyim: Dindarlar ve Kürtler’di onlar…
Resmi adı: ‘Bölücülük’ ve ‘irtica’…
İşte o seminerde, bu iç tehdide karşı yapılacaklar konuşuluyordu. ‘Yapılacaklar’’dediysem; İstanbul’un üzerine çökmekten, yönetime el koymaktan, İsrail’in Filistinlilere yaptığı gibi ‘tepelerine binmekten’, binlerce insanı tutuklayıp stadyumlara doldurmaktan filan bahsediyorlardı. “Acımak yok, tepelemek var”diyorlardı.
****
Peki Özden Örnek günlükleri?
Ya Balbay günlüklerinde yazanlar?
“Bu twitler size mi ait?” diye soranlar gidip sordular mı Özden Örnek’e “Bu günlükler size mi ait?” diye?
“Pişman mısınız?” diye sordular mı?
Şener Eruygur’un karşısına dikildiler mi?
“Sarıkız, Ayışığı planları ne idi?” diye sordular mı? Kimmiş bu Sarıkız, ne yapacakmış Ayışığı’nda, Eldiven’le mesela? Hiç merak ettiler mi?
Özden Örnek, zamanın Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur için, “Devamlı bir ihtilal özlemi içerisinde, bir an önce bu işi yapalım şeklinde konuşuyor”diyordu. Sordular mı Eruygur’a, “Yahu paşam neydi bu sizin bir an önce yapmak istediğiniz şey? İhtilal özleminizi neyle dindirecektiniz?” diye?
Günlüklerin 6 Şubat 2004 tarihli sayfasında aynen şöyle yazıyor Örnek: “Sabah doğruca Jandarma Genel Komutanlığı’na gittim ve orada üçümüz (Şener Eruygur, Özden Örnek ve dönemin HKK İbrahim Fırtına) buluştuk. Durumu tekrar gözden geçirdik. Jandarma Genel Komutanı hâlâ darbe yapalım diye inat ediyordu. (…) Sabah toplanmamızın esas gayesi Kıbrıs konusunda neler yapılabileceği konusunda seçenekleri gözden geçirmek. Ancak biz bu konuyu bırakıp darbe yapacak mıyız yoksa yapmayacak mıyız konusuna girdik. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur’u ikna etmek oldukça güç.”
28 Şubat 2004 tarihli yaprakta da şunlar yazılı: “14:00’te kuvvet komutanları ile bizim evde toplandık. Amacınız Kıbrıs meselesini değerlendirmek ve Denktaş’tan aldığımız birçok özel ve gizli mektupları değerlendirmekti. (…) İkinci konu olarak yine aynı mesele, biz bu adamları darbe ile alaşağı edelim konusuydu. Şener ve Havacı (İbrahim Fırtına) bu konuda çok bastırıyorlar. Şener’in adeta aklından çıkmıyor, iki kelimede bir bunu söylüyor. Havacı da keza öyle. Eğer Kıbrıs’ı vermek istemiyorsak en son limitimiz 9 Nisan 2004. Bu tarihten sonra hükümet taraflara taahhüt vereceğinden geriye dönüş şansı sadece referandum olacak. (…) Ne yapacaksak 9 Nisan’dan önce yapmamız gerekecek. Bu nedenle yanımıza Tümgeneral Can Teller’i de alarak gerekli planlamaya başlamaya karar verdik. Bu iş sonunda olacak galiba. Ben bu işin olmasını istemiyorum ama benim oyumun pek bir itibarı olmayacaktı.”
Ne bunlar peki?
Türkiye’nin darbeler tarihi 15 Temmuz’la mı başlıyor?
***
Peki Balyoz seminerine göz yuman İlker Başbuğ, neden yıllar sonra karşımıza, kendi astlarının bile “Emri bize o verdi” diye suçladığı ‘kara propaganda siteleri’ davasında çıkacaktı?
Neydi o andıçlar?
Neden aynı İlker Başbuğ, “Bunlar silah değil, boru” diyen şahıstı?
Neydi o silahlar?
Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan emekli binbaşı Fikret Emek’in Eskişehir’deki annesinin evinden çıkan cephaneliği hatırlayalım: “11 kilogram C-3 tipi plastik patlayıcı, suikast silahı Kanas, Uzi, Kalaşnikof tüfek, çok sayıda el bombası, dinamit lokumları ve TNT kalıpları”
Ya eski Yarbay Mustafa Dönmez’in bahçesinden çıkanlar?
Yine Dönmez’in kendi el yazısıyla çizdiği krokide tarif ettiği Zir Vadisi’ne gömülü cephanelik? Hepsi buharlaştı mı? Yok mu sayacağız alayını?
Ergenekon yokmuş ve hiç olmamış gibi davrananlar, 9 ay ömrü kaldığı söylenen bir insana vicdansızca “Bu twitler size mi ait?” diye sorarken şunu da cevaplasınlar bakalım: Peki o silahlar, o bombalar size mi aitti?
[Ahmet Dönmez] 18.5.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)