Koronavirüs grip aşısına talebi arttıracak: Avrupa ve Türkiye’de yaşlıların ne kadarı grip aşısı yaptırıyor?

Grip aşısı mevsimi gelirken stoklarda daralma yaşanıyor. Yaşlıların grip aşısı olma oranı AB'de yüzde 41 iken Türkiye'de ise yüzde 7. Eczacılar koronavirüsün grip aşısına talebi arttıracağını bildiriyor.

ZAFER CAĞRI 15 Eylül 2020 YAŞAM

Grip aşısı.

Grip aşısının mevsimi yaklaşırken eczacılar stok darlığından şikayetçi. Koronavirüsün (Covid-19) grip aşısına talebi nasıl etkileyeceği merakla bekleniyor. Peki, Türkiye’de grip aşısına ilgi ne durumda? Türkiye’de yaşlıların yüzde kaçı aşı yaptırıyor? Avrupa’da en fazla aşı yaptıran ülkeler hangileri?

Grip aşısının en yaygın yapıldığı dönemler olan Ekim, Kasım ve Aralık ayına az bir süre kala Türkiye’deki stoklar tartışılıyor. Çok sayıda insan grip aşısı yaptırabilmek için eczanelere başvururdu. Yoğun talepler karşısında eczacılar sıra listesine başvuranların adını yazıyor.

Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat) de grip aşısı olanların oranını açıkladı. Eurostat verilerine göre 2018 yılında Avrupa Birliği’ndeki (AB) 65 yaş ve üstü insanların yüzde 41’i grip aşısı oldu. Bu alanda zirvede ise İngiltere yer alıyor. İngiltere’de 2018 yılında 65 yaş ve üstü nüfusun yüzde 72’si grip aşısı oldu.

Türkiye ise AB ortalamasının çok altında. Türkiye’de 65 yaş ve üstü nüfusun sadece yüzde 7’si grip aşısı oldu. Ancak Türkiye verisi 2016 yılını kapsıyor.

EN FAZLA GRİP AŞISI YAPTIRAN ÜLKELER

Zirvede İngiltere’yi komşusu İrlanda takip etti. Ada ülkesindeki yaşlı nüfusun yüzde 69’u grip aşısı yaptırdı. Grip aşısına en fazla talebin olduğu ilk beş ülke arasında Hollanda (yüzde 63), Portekiz (yüzde 61) ve Belçika (yüzde 59) da yer alıyor. Öte yandan Portekiz’e ait veriler 2017 yılına ait.

GRİP AŞISINI EN AZ YAPTIRAN ÜLKE İSE MAKEDONYA VE TÜRKİYE

Grip aşısına 65 yaş ve üstü nüfusun en az başvurduğu ülke Makedonya oldu. Balkan ülkesinde 2018 yılında 65 yaş ve üstü nüfusun sadece yüzde 6,9’luk kısmı grip aşısı oldu. Eurostat’ın 2018 verilerinde Türkiye ile ilgili herhangi bir bilgi paylaşılmazken, 2016 yılına ait veriler ele alındığında Türkiye de bu alanda Makedonya’nın ardından geliyor. Türkiye’de 2016 yılında 65 yaş ve üstü nüfusun yüzde 7’lik dilimi grip aşısı yaptırdı. Grip aşısını en az yaptıran ilk beş ülke arasında Baltık devletleri Letonya (yüzde 8) ve Estonya da (yüzde 10) yer alıyor.

ECZACILAR BİRLİĞİ: STOKLAR YETERSİZ

Türkiye’deki grip aşısı stoklarının yetersiz olduğunu söyleyen Türkiye Eczacılar Birliği (TEB) Başkanı Erdoğan Çolak, koronavirüs nedeniyle de grip aşısına talebin 3-4 katına çıkabileceğini kaydetti. DHA’ya konuşan TEB Başkanı Çolak şu değerlendirmeyi yaptı: “Grip aşısının piyasada bulunma konusunda bir daralma var. İlaç firmaları ile yaptığımız görüşme doğrultusunda bu ayın sonuna doğru zatürre aşılarının kısmi de olsa piyasaya verileceğini ifade ediyorlar. Grip aşıları da Ekim’in 15’i gibi piyasaya sunulacak yine firmalardan edindiğimiz bilgi bu. Dolayısıyla gripte de bir piyasa rahatlaması olacak; ama geçen yıl 1,5 milyon doz grip aşısı kullanılmıştı.”

Bu haberler de ilginizi çekebilir:
d
Araştırma: Antikorlar kalıcı değil, grip gibi sürekli korona olabiliriz


KORONAVİRÜS GRİP AŞISINA TALEBİ ARTTIRACAK

Erdoğan Çolak ilaç firmalarının bu sene 1,5 milyon ünitenin geleceğinini söylediğini belirterek bu talebin koronavirüs ile artacağını şöyle anlattı: “Covid-19 ile birlikte bunun 3-4 katı ihtiyaç çıkacağını düşünüyoruz. Önümüzdeki süreçte hem zatürrede hem de grip aşısında ciddi bir sıkıntı kapıda bekliyor” dedi.

Korona ile mevsimsel grip arasındaki önemli farklar bulunuyor; koronavirüs ile mevsimsel gribi karıştırıyor.

[Kronos.News] 15.9.2020

‘Ankara’nın 9 bölgesinin her birinden günlük ortalama 500 vaka bilgisi ulaşıyor’

Ankara Tabipler Odası Genel Sekreteri Dr. Baytemür, "Ankara’da 9 bölge var. Yine de teyit edilmesi gerekir ama her bir bölgeden yaklaşık 500 vakanın olduğu bilgisi bize ulaşıyor" dedi.

KRONOS 15 Eylül 2020 GÜNDEM

Ankara Tabipler Odası Genel Sekreteri Dr. Muharrem Baytemür kendilerine ulaşan vaka sayılarını açıkladı. Dr. Baytemur, “9 bölgeden günlük ortalama 500’er vaka bilgisi bize ulaşıyor. Vaka sayıları Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı düzeyde değil. Eğer veriler doğru olsaydı ek önlemlere, ek tedbirlere, ek personele ihtiyaç duyulmazdı. Pandemiyle mücadelede şeffaflığa ihtiyaç var” dedi.

RS FM’de Atilla Güner’le Akşam Postası’na konuk olan  Dr. Baytemür, Sağlık Bakanlığı’nın verileri doğru açıklamadığını ve yoğunluğun Ankara’da çok yükseldiğini söyledi. Dr. Beytemur, sözlerine şöyle devam etti:

”Eskiden kapatılan hastanelerin açılması gündemde. Hastaneler çok yoğun hatta yeterli yoğun bakım ünitesi olmadığı için hastalar sıraya konuluyor. Ankara’da 9 bölge var. Sağlık Bakanlığı filyasyon ekiplerinden oluşan yaklaşık 1400 kişiyi Ankara İl Sağlık Müdürlüğü emrine verdi. Ankara’da, 9 bölgeden bize gelen veriler için söylüyorum yine de teyit edilmesi gerekir ama her bir bölgeden yaklaşık 500 vakanın olduğu bilgisi bize ulaşıyor.Vaka sayıları Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı düzeyde değil. Eğer veriler doğru olsaydı ek önlemlere, ek tedbirlere, ek personele ihtiyaç duymazdı. Oldukça fazla hasta var. Sağlık Müdürlüğü bünyesinde çalışan arkadaşlarımız birbirlerine ‘merhaba’ bile diyemeyecek durumdalar, o kadar yoğunlar. Yemek yemeğe bile zaman ayıramayacak çalışma temposundalar. Servislerden yoğun bakıma geçerken bile hastalar sıraya konuyor.”

ANKARA’DA KORONAVİRÜSÜ VAKALARI NEDEN BU KADAR ARTTI? 

Ankara’daki vaka artışında Milli Savunma Bakanlığı Üniversitesi’ne başvuruya gelenlerin de büyük etki yarattığını aktaran Dr. Beytemur,  “1 Haziranda normalleşme sürecine girmiştik. Vatandaşlarda salgının azaldığı yönünde hatta yok olacak gibi bir düşünce oldu” dedi ve ekledi: “Tatil sezonu başladı insanlar memleketlerine gitti. Milli Savunma Bakanlığı Üniversitesine başvuru için gelen sayısı epey vardı. Bu kişilerin heyet raporları Ankara’daki pandemi hastanelerinde de verildi. Kamu kurumlarındaki esnek çalışma kararı çok geç alındı yeterince uygulanamadı. Ankara’nın hem başkent olması hem de diğer illere geçiş noktası olması insan trafiğine oluşturuyor.”

Beytemur, sözlerini şöyle noktaladı:

“Vatandaşların hastane gidip yaptırdıkları Covid-19 testinin sonucu aynı gün çıkmıyor. Hastane çıktıkları zaten sonucunu bilmeden toplu taşımaya binip evlerine gidiyorlar. İli yönetenler bizden fikir alınmıyor. İşbirliğine ihtiyaç var. Ankara’nın nüfus yoğunluğu fazla değil ama merkez nüfusu çok fazla. Çankaya’nın nüfusu gündüz iki katına çıkıyor. İnsanlar maske takıyor ama hayat da devam ediyor gibi. Vatandaşların kendilerine ait önlemler açısında şeffaflığa ihtiyacı var. Pandeminin daha ciddiye alınması gerekiyor.”

[Kronos.News] 15.9.2020

Yargıtay, ölümünden 20 gün sonra Ebru Timtik’in mahkumiyet kararını bozdu

Yargıtay, avukat Aytaç Ünsal’la 27 Ağustos’ta ölüm orucu sonucu yaşamını yitiren Ebru Timtik’in de aralarında bulunduğu ÇHD üyeleriyle ilgili temyiz dosyasında karar verdi.

BOLD- Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Çağdaş Hukukçular Derneği davasında Genel Başkan Selçuk Kozağaçlı ile avukat Ebru Timtik, Barkın Timtik, Ezgi Çakır hakkındaki 8 yıl ile 13 yıl 6 ay verilen hapis cezalarının bozulmasına hükmetti.

Adil yargılanma talebiyle başlattığı ölüm orucu eyleminin ardından hayatını kaybeden avukatlardan Ebru Timtik, Selçuk Kozağaçlı, Barkın Timtik, Ezgi Çakır hakkındaki temyiz talebini kabul eden yüksek mahkeme, dosyayı yerel mahkemeye gönderdi.

Yargıtay, ölüm orucunu 4 Eylül’de sonlandıran ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan avukat Aytaç Ünsal ve diğer sanıklar hakkında verilen cezaları ise onadı.

Ünsal ile Naciye Demir, Şükriye Erden ve Özgür Yılmaz, Behiç Aşçı, Engin Gökoğlu, Süleyman Gökten, Aycan Çiçek, Ayşegül Çağatay, Yağmur Ereren, Didem Baydar Ünsal, Yaprak Türkmen, Ahmet Mandacı ve Zehra Özdemir hakkında verilen cezalar onandı.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Aytaç Ünsal’ın kaldırıldığı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hazırlanan rapor doğrultusunda, sağlık durumu nedeniyle, “infazın durdurulmasına, infazın gerçekleştirilebilmesi için adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar vermek gerektiği kanaatine varılmıştır” tespiti yaparak salıverilmesine karar verdi. Yüksek Mahkeme, Ebru Timtik içinse, vefat ettiği için hakkındaki kararın bozulmasına hükmetti. Selçuk Kozağaçlı ile Barkın Timtik haklarında tahliye kararı yerel mahkemeye bırakılmış oldu.

[Bold Medya] 15.9.2020

Ankara’da gözaltına alınan kadın avukat korona oldu

Ankara’da gözaltında alınan bir kadın avukatın korona testi pozitif çıktı. İki gün önce 29 Mayıs Devlet Hastanesine götürülen avukatın test sonucu bugün e-Nabız’a düştü.

BOLD – Üç gün önce Ankara merkezli 7 ilde yapılan operasyonlarda gözaltına alınan 48 avukat arasında bulunan bir kadın, Ankara Emniyet Müdürlüğünde koronavirüs kaptı. 13 Eylül’de Etlik Zübeyde Hanım EAH Laboratuvarı’nda test yapılan avukatın sonucu bugün e-Nabız’a düştü.

Daha önce 8 kişiyle aynı nezarette kalan kadın avukatın adını aile yakınları açıklamak istemedi. Kadın avukat, dün serbest bırakıldı. Hastaneye ateşi olan 3 avukatın daha korona şüphesiyle götürüldüğü öğrenildi.

KELEPÇELİ GETİRİLDİLER

7 stajyer avukat, 3 ihraç hakim, 1 ihraç hakim adayı ile 1 hukuk fakültesi mezunu arasında bulunduğu toplam 60 hukukçunun gözaltına alınmasına İstanbul ve Ankara’nın içinde yer aldığı 10 baro tepki gösterdi. 12 gün gözaltında kalmaları beklenen avukatlar dün akşam saatlerinde Ankara Adliyesine plastik kelepçe ile götürüldü. Tanık ifadeleri ve teknik takip yapılarak alınan avukatların gözaltı gerekçesi, 15 Temmuz’dan sonra Cemaat operasyonları kapsamında tutuklananlara avukatlık yapmaları.

GÖZALTINDAKİ AVUKATLARA YAPILAN HUKUKSUZLUKLAR

Sürgün avukatlar Ömer Turanlı, Av. Barış Çelik, Av. Murat Akkoç, Av. Nurullah Albayrak, avukatlık faaliyeti yaptıkları için gözaltına alınan avukatlara yapılan hukuksuzlukları 17 maddede açıkladı:

  1. Saat 5.30’da güneş doğmadan önce 48 avukat, 7 stajyer avukat, 3 ihraç hakim, 1 ihraç hakim adayı ile 1 hukuk fakültesi mezunu toplam 60 kişinin evine ‘terör suçlaması’ adı altında baskın yapılıyor.
  2. Ev ve bürolarda yapılan aramada her bir arama mekanı için 25-30 kadar polis görev alıyor. Yapılan operasyona katılan polis sayısı toplamda 1.500- 2.000 civarında.
  3. Polis ya da savcılık tarafından medyaya haber veriliyor ve henüz polisler arama yapılacak evlere gelmeden, medya mensupları arama yapılacak evlere gidiyor.
  4. Savcı tarafından yapılan aramalara medya mensuplarının katılmasına izin veriliyor.
  5. Avukatların evlerinde yapılacak aramada baro temsilcisi bulunması zorunlu olmasına rağmen baroya haber verilmiyor.
  6. Ankara Barosuna, ev aramaları bitirilip ofis aramalarına başlandığı saat 7.00 civarında haber veriliyor.
  7. Bürolarda yapılan aramalarda avukatların takip ettiği davalara ilişkin dosya ve belgeler alınıyor.
  8. Sulh Ceza Hakimliği kararında avukatların dava dosya bilgilerinin ayrı bir zarfa konulması gerektiği belirtilmesine rağmen bu karara da uyulmuyor.
  9. Gözaltına alınan avukatlardan biri 8 aylık hamile diğeri de yeni doğum yapmış iki kadın avukat. Hamile ve yeni doğum yapmış kadınların tutuklanması ve cezaevine konulması yasaklanmasına rağmen çağrılsalar ifade için gelecek bu kadınlar sabah 5.30 da gözaltına alınıyor.
  10. Kendi avukatıyla ifadesine başlayan kadın avukatın ifadesi kesiliyor ve savcılık tarafından gönderildiği belirtilen başka bir avukat ifadeye katılıyor kendi avukatı çıkartılıyor.
  11. Savcılık tarafından görevlendirilen özel bir avukat, gözaltına alınan avukatların ifadesine zorla dahil ediliyor.
  12. Gözaltına alınan avukatların kendi özel avukatıyla görüşmesine izin verilmiyor.
  13. Gözaltına alınan avukatların ilk 24 saat içinde kimseyle görüşmesine izin verilmiyor.
  14. Hakim tarafından verilmiş bir karar olmamasına rağmen gözaltının 12 gün süreceği belirtiliyor.
  15. Arama esnasında kadın avukatlar mukavemette bulunmamasına rağmen elleri arkadan kelepçelenerek kötü muamelede bulunuluyor.
  16. Gözaltına alınanlar arasında daha önceden yargılanıp beraat etmiş avukatlar bulunuyor.
  17. Gözaltı gerekçesinde avukatların iktidar tarafından ‘terör suçlusu’ olarak gösterilen kişilerin avukatlığını yapmaları gösteriliyor.

[Bold Medya] 15.9.2020

Tutuklu KHK’lı öğretmen sabah sayımında beyin kanaması geçirdi

30 aydır Siirt Cezaevinde tutuklu bulunan KHK’lı fizik öğretmeni Cengiz Karakurt (41), sayımda fenalaşınca hastaneye kaldırıldı. Korona nedeniyle yoğun bakımda yer olmadığı için özel bir hastaneye sevk edilen Karakurt’un durumu kritik.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Aort yetmezliği olduğu için 10 yıl önce açık kalp ameliyatı olan Cengiz Karakurt, bu sabah koğuştaki sayım sırasında düşüp bayıldı. Siirt Devlet Hastanesi’ne kaldırılan 41 yaşındaki öğretmen, hastanenin yoğun bakımında korona nedeniyle yer olmadığı için Siirt Özel Hayat Hastanesi’ne götürüldü.

“4 GÜNDÜR CEZAEVİNİ ARIYORUM, HEP İYİ DEDİLER”

Doktor aile yakınlarına beyin kanaması geçirdiğini söyledi. Karakurt’un durumunun kritik olduğu belirtiliyor. Bold Medya’ya konuşan Karakurt’un eşi “Daha önce de kalbim sıkışıyor diyordu. Ara ara bu şikayetleri vardı. Son bir aydır sürekli hastaydı ama her seferinde üşütmüşsün deyip antibiyotik verip gönderdiler.” ifadelerini kullandı. 4 gündür cezaevini aradığını söyleyen Karakurt şöyle devam etti:

“Her gün durumu nasıl diye arıyorum. Hep çok, iyi bir sıkıntı yok deyip kapattılar. Bu sabah tekrar aradım bilgi almak için. Bizde sizi arayacaktık eşiniz yoğun bakımda hemen gelseniz iyi olur dedi görevli. Ben sizin hiçbir şeyinize inanmıyorum, dün iyi dediniz bugün bunu söylüyorsunuz dedim.” ifadelerini kullandı.

KHK İLE İHRAÇ EDİLDİ

Cemaat soruşturmaları kapsamında 16 Nisan 2018’de tutuklanan fizik öğretmeni Cengiz Karakurt, 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf Mahkemesinde bulunuyor. En son Batman’da bir ortaokulda görev yapan Karakurt ikinci çıkarılan KHK ile ihraç edilmişti.

[Bold Medya] 15.9.2020

Soylu cesur da AYM Başkanı korkak mı?İ

çişleri Bakanı Süleyman Soylu Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan'ı, "Anayasa Mahkemesi Başkanı’na söylüyorum kendi arabamla tek başına gitmeye ben varım, sen var mısın?" sözleri ile tehdit etmişti. Karar gazetesi yazarı Taha Akyol, Arslan'ın tehdit karşısındaki suskunluğuna anlama veremedi.

Karar gazetesi yazarı Taha Akyol, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan'ı tehdit ettiğini belirterek, Arslan'ın tavrını da eleştirdi.

Akyol bugün yayımlanan makalede "Soylu'nun AYM Başkanı’na 'Ben varım, sen varmışın?' diye hitap etmesini anlamak mümkün değil; bakan cesur da AYM başkanı korkak mı?" sorusunu yöneltti.

Akyol, "İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, yine Anayasa Mahkemesi hakkında saygı üslubuyla bağdaşmayan bir konuşma yaptı. İktidar çıkardığı bir kanunla 'karayollarında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemez' şeklinde bir yasak getirmiş, Anayasa Mahkemesi bunu iptal etmişti." bilgisini verdi.

KANUNU UYGULAMAK MI, CESARET YARIŞI MI?

Akyol şöyle devam etti: "Evvela, bir yerde toplantı ve gösteri yürüyüşü varsa, Sayın Bakan’ın kendisi de 'arabasına binip tek başına' gidemez. Bu, güvenlik kuvvetlerinin görev ve yetkisidir. Bakan talimat verebilir, ancak bizzat karışamaz. Konu hukukun uygulanması mı, cesaret yarışı ya da cesaret gösterisi mi? Halbuki AYM Başkanı’nın böyle bir görevinin olmaması bir kenara, onun görevi bütün yargıçlar gibi sadece kararlarıyla konuşmaktır."

SOYLU, AYM BAŞKANI ARSLAN'I TEHDİT ETMİŞTİ

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Anayasa Mahkemesi'nin şehirlerarası yollarda gösteri yürüyüşünü yasaklayan kanunu iptal etmesini eleştirmişti.

Soylu, "Anayasa Mahkemesi Başkanı'na söylüyorum kendi arabamla tek başına gitmeye ben varım, sen var mısın?" sözleri ile Arslan'ı tehdit etmişti.

[Samanyolu Haber] 15.9.2020

'Erdoğan kapana girdi'

Rus tarihçi ve Türkolog Stanislav Tarasov Türkiye'nin dış politikasını ve Rusya Türkiye ilişkilerini Erkam Tufan'a değerlendirdi

 You Tube'ta yayın yapan Erkam Tufan ile 30 Dakika programına katılan Ünlü Rus tarihçi ve Türkolog Stanislav Tarasov  Türkiye Rusya arasındaki ilişkilerin arasındaki gerilim alanlarını değerlendirdi.


Rus tarihçi ve Türkolog Stanislav Tarasov programda anlattığı konuların başlıkları
Erdoğan bölgede neden yalnız bırakılıyor ?

Türk - Rus ilişkilerinde gerilim noktaları nelerdir ?

Rusya - Türkiye ilişkileri Suriye, Doğu Akdeniz, Libya gibi konularda neden çatışıyor? 

Türkiye Yunanistan arasındaki gerilimde Rusya nerede duruyor?

[Samanyolu Haber] 15.9.2020

"Bizi çöpe atamazsınız"

"Ödünç Kelimeler" bu bölümde Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurlarının sesi ve soluğu olmuş Prof. Dr. Haluk Savaş'ın kelimeleri ile konuşuyor.

Raindrops Youtube kanalı merhum Prof. Dr. Haluk Savaş'ı anlattı.

KANALA ABONE OLMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Haluk Hoca 30 Haziran 2020'de geride örnek bir hayat hikâyesi bırakarak bu dünyaya ve sevdiklerine veda etti.

Ölüm sebebi kanserdi, fakat onu kanser yapan sebepler vardı. O ölüme gülümseyerek tam 3,5 yıl mazlum ve mağdurlara hem destek ve örnek oldu.

Hem de zulmü yapanlara karşı demokratik haklarını sonuna kadar kullanarak mücadelesini sürdürdü.

Eylemleri, gayretleri ve mücadelesi kısacası ümit ve cesareti insanlara ilham kaynağı oldu.

Türkiye tarihinde hep farklı zamanlarda da olsa acıda, mazlumiyet ve mağduriyette buluşan sağ ve sol fikirdeki insanlar onun girişimleriyle bu defa zulme karşı mücadelede bir araya geldi, birbirini anlamaya yaralarını sarmaya ve haklarını geri almaya çalışırken birbirlerine omuz vermeye başladı.

Toplanmaların yasak, devlet eliyle insanların toplu mezarlar gibi cezaevlerine doldurulduğu zamanlardı. Bir şiir okudum Ahmet Arif’ten, sonra bir adam öldü. Haluk Savaş... Şiir Anadolu’yu anlatıyordu, Adam tam da şiirdeki Anadolu’ydu. 

O zamanlar sağcı solcu bir arada durmaz, birbirlerine arka çıkmazdı. Demokrasi rafa kaldırılmış, insan hakları ayaklar altına alınmıştı. Koca bir millet sindirilmiş, yüzbinlerce kamu çalışanı KHK’larla ihraç edilmiş, Binlercesi göz altına alınıp tutuklanmıştı.
Haluk Hoca da KHK düzenini en ağır yaşayanlardan biriydi. İhraç edildi, ardından gözaltına alınıp tutuklandı, Zulüm ve işkence hemen oracıkta o anda başlamıştı, öğrencilerinin gözü önünde kelepçelerle dolaştırıldı.Ama o sinmedi. KHK’ları düpedüz zulüm olarak niteliyordu ve ilk başkaldıranlardan biri oldu.   Adeta şiirdeki gibi;

“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının”... diyordu.

İki aya yakın kaldı cezaevinde, Memleketin durumu onu fazlasıyla yaralamıştı, cezaevinde kanser olduğu anlaşıldı. Müdahalede geç, tedavide yetersiz kalındı. Kanser ilerlemişti, Ölüm riski yüksek bir ameliyat geçirdi. O haldeyken bile sorumlular  işkencede sınır tanımıyor, ameliyat sonrasında ellerini sedyeye kelepçelemekten bahsediyordu. Boyun eğmedi, direndi, hakkını aradı.

O hastanedeyken mahkemeden tahliye kararı çıktı, zaten sonrasında da beraat edecekti. Ama Doktorlar üç yıl ömrü kaldığını söylüyordu. Sadece 3 yıl… Zaman az, mağdur dünya kadardı. Bu onu daha da ateşledi. Dışarı çıktıktan sonra bir gününü boş geçirmedi. Bir yandan mağdurlara yardım ediyor, bir yandan da onları ses vermeye iknaya çalıştı.

Şiirde diyordu ya

Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun ?

O da zulüm geçecek diyordu, eğer biz mücadele edersek. Her girişimi ilham oldu insanlara. Mağdurların seslerini duyurabilmeleri için Youtube'da KHK TV’yi kurdu, kendisi gibi düşünen bir kaç kişiyle şehir şehir dolaşarak KHK platformunu örgütlemeye çalıştı. Başarılı da oldular. Türkiye’de kurulan korku imparatorluğuna rağmen insanlar birbirlerine omuz vermeye, yaralarını birlikte sarmaya, dahası ses vermeye başladı.

2019 yılında tedavi için yurt dışına gitmek istedi, bu defa da pasaport zulmü başlattılar. Gidecek ve geri gelmeyecek diyorlardı. Yurt dışına çıkışına izin vermediler. Haluk Hoca direnişin sembolü olmuştu. Korkusuzluğu milyonları da ayağa kaldırdı. Dünya’dan öyle tepkiler yükseldi ki, ona pasaport vermeyenler Haluk Hoca’yı adeta kendi elleriyle yurtdışına gönderdiler.

Haluk Hoca kaçacak diyenlerin yüzüne bir şamar vurur gibi gitti, tedavi gördü ve geldi. Daha havalimanında mücadeleye devam diyordu.

Haluk Savaş, isminin başında profesör ünvanı da var, Gaziantep Üniversite’sinde Ruh Sağlığı ve Hastalıkları hocasıydı. Doktordu, bilim adamıydı yani, dünya tanıyordu, makaleleri prestijli bilim dergilerinde yayınlanıyordu, yerli ve milliydi, sadece biz yabancıydık onun cesaretine, inancına ve ümidine…

Haluk Hoca, doktorların söylediğinden uzun yaşadı. Daha en başında ölümü kabullenmişti zaten, ama ayakta durabildiği son gününe kadar ölüme gülümseyerek bütün mağdur ve mazlumların hakkını aramaya devam etti.

550 kişi bu süreçte ya doğrudan ya dolaylı olarak öldürüldü. Prof. Dr. Haluk Savaş da 30 Haziran 2020’de tarihinde mücadelesini arkadaşlarına ve onu sevenlere emanet ederek Hakk'a yürüdü.

Bir tabut konuldu musalla taşına, toplanmanın sakıncalı, polis zoruyla toplamanın adet olduğu bir zamandı, iki elin parmakları kadardı cenazeyi uğurlayan kalabalık. Onların ardında sağcısı solcusu, dünya dolusu bir kalabalığın duası ve vedası...

Zulüm bitmedi henüz, ama  toprak da örtemedi Haluk Hoca’nın koca yüreğini. Bir şiir okudum, sonra bir adam tanıdım. Şiir Anadolu’yu anlatıyordu, Adam tam da şiirdeki Anadolu’ydu. Bugünden ve yarınlardan ümitli koca bir Anadolu...

[Samanyolu Haber] 15.9.2020

Zatürre aşısı ile ilgili bilinmesi gereken 11 gerçek

Anadolu Sağlık Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Elif Hakko, pnömokok (zatürre) aşısı ile ilgili 11 gerçeği sıraladı.

COVID-19 ile birlikte zatürre aşısı olmalı mı olmamalı mı tartışmaları sürüyor.Halk arasında zatürre aşısı olarak bilinen pnömokok aşısının COVID-19’a karşı korumadığını, ancak bazı risk grubundaki kişilerin yaptırmasının önemli olduğunu hatırlatan Anadolu Sağlık Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Elif Hakko, pnömokok aşısı ile ilgili en çok sorulan sorulara ilişkin açıklamalarda bulundu.

 Hakko, zatürre aşısı ile ilgili 11 gerçeği şöyle sıraladı:

*Pnömokok aşısı hem COVID-19’dan korumaz, hem de COVID-19’un zatürreye sebep olmasını önlemez.

*Pnömokok aşısı herkese önerilmez.

*2 yaş altı bebeklere rutin yapılır.

*Pnömokok aşısı için zatürre aşısı demek doğru değil. Aşı, pnömokokların neden olduğu zatürre, menenjit ve diğer enfeksiyonların büyük bir kısmını önler.

*Pnömokok aşısı 65 yaş üstüne gereklidir.

*2-65 yaş arası kişilerde kronik hastalık varsa önerilir.

*COVID-19’un kendisi viral pnömoni yapabilir. Pnömokoklar, influenza yani gripte ikincil enfeksiyonların nedeni olabilirken bu COVID-19 hastalarında daha sık görülmemektedir. COVID-19 nedeniyle yoğun bakım ünitesi yatışı olursa, hastane enfeksiyonu etkenleri ile bakteriyel zatürreler (pnömoni) olabilir.

*Kronik hastalık durumu, dalak olmaması, orak hücreli anemi, kanser, kronik akciğer hastalıkları, kalp-damar hastalıkları, böbrek hastalıkları ve otoimmün hastalığı (bağışıklık sistemi bozukluğu) olanlar pnömokok aşısı için hekimlerine başvurmalı. Astım hastaları ise risk grubunda değildir, aşılanmaları gerekmez.

*2 tip pnömokok aşısı var. Biri konjuge olan, tek doz önerilir, diğeri ise polisakkarit olan. Bu, uzun süreli antikor sağlamadığı için 5 yılda bir tekrarlanmalı. Önce konjuge aşı, ardından en az 2 ay sonra polisakkarit aşı yapılabilir. Biri diğerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.

*Türkiye’de yeterli aşı olmadığından, aşı sadece gerekli kişilere önerilmeli.

*Yukarıda sayılan gruplar içinde değilseniz aşı olmanız gerekmez.

[Samanyolu Haber] 15.9.2020

AİHM tam bir hayal kırıklığı!

46 aydır tutuklu bulunduğu Edirne Kapalı Cezaevi’nden İngiliz gazetesi Financial Times'ın sorularını cevaplayan Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) eş genel başkanı Selahatttin Demirtaş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Türkiye'yi hayal kırıklığına uğrattığını söyledi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni (AİHM) kendisi gibi siyasi tutukluların müracaatını geç değerlendirmekle eleştiren Selahattin Demirtaş, AİHM'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkedeki mahkemeleri suistimal etmesini engellemekte başarısız olduğunu söyledi.

Demirtaş, Financial Times gazetesinin sorularını cevaplandırdı.

‘Uluslararası kurumların Türkiye’de yargı bağımsızlığının ve hukukun üstünlüğünün ağır bir erozyona uğratıldığı’ yönündeki uyarılarına rağmen kendisinin ve birçok başka tutuklunun başvurularının AİHM’de değerlendirilmesi için yıllarca beklemek zorunda bırakıldığını belirtti.

Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) eski eş genel başkanı Demirteş, “AİHM’in karar alması uzun sürüyor ve nihayetinde bir insan hakları ihlali olduğuna hükmetseler bile bu somut bir sonuca yol açmıyor.” ifadelerini kullandı.

"KAYYIM KARARLARI TAMAMEN KANUN DIŞI"

Demirtaş, Türkiye’yi içinde bulunduğu kötü durumdan sadece halkın kendisinin kurtarabileceğini, ancak AİHM’in kararlarıyla değişim için mücadele edenlere destek verebileceğini belirtti.

Demirtaş, HDP’li belediye başkanlarının görevden alınmalarını, "Tamamen yasadışı" diye nitelerken, bu durumun Türkiye’de demokrasinin kırıntısının bile kalmadığını gösterdiğini belirtti.

"SAĞLIĞIM KÖTÜLEŞSE DE MORALİM İYİ"

Demirtaş sağlık durumunun kötüleştiğini, fakat moralinin iyi olduğunu ifade ederek, “Sürekli cezaevi şartlarından ve benim sağlığımdan söz etmenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Çünkü çok daha kötü koşullarda bulunan binlerce başka kişi var.” dedi.

Financial Times gazetesi, eleştirileri AİHM’ye de sordu. Gazeteye AİHM’den yapılan açıklamada, "bazı davaların çok uzun sürdüğü" kabul edilse de Demirtaş’ın müracaatına öncelik verildiği belirtildi.

Haberde AİHM’nin son yıllarda yetersiz fonlama, çok fazla dava ve üye devletlerin kararları uygulamaması gibi sorunlarla karşı karşıya olduğu belirtildi.

"ERDOĞAN'IN PARTİSİNE MECLİS ÇOĞUNLUĞUNU KAYBETTİREN LİDER"

Financial Times’ın haberinde Demirtaş için şu ifadeler kullanıldı: “47 yaşındaki Demirtaş, 2015’te Türkiye parlamentosuna ilk kez bir Kürt partisinin girdiği ve Erdoğan’ın iktidar partisinin parlamento çoğunluğunu kaybetmesine yol açtığı tarihi seçimlerde, solcu bir muhalefet partisi olan HDP’nin lideriydi. Ertesi yıl, şiddet içeren bir darbe girişiminin ve devletle PKK arasındaki barış sürecinin çökmesinin ardından yaşanan çalkantılı dönemde tutuklandı.”

[Samanyolu Haber] 15.9.2020

AKP'nin yeni planı

Halk desteği yüzde 35'in altına inen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), çareyi Seçim Kanunu'nda değişiklik yapmakta buldu. İlk sızan bilgilere göre başka partiye geçen milletvekilleri Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde grup kurma sayısı olan 20'ye dahil edilmeyecek. İttifakları çökertmek için seçim barajı yüzde 5'e indirilecek.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Seçim Kanunu çalışmalarında sona gelirken, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle seçimlerde "online oy kullanımı" için de hazırlık yapıyor.

Seçim Kanunu’nda olmadığı için kongrelerini video konferansla yapamayan AKP, mevzuata tüm partilerin 'online kongre' yapması için madde ekleyecek. Halihazırda yüzde 10 olan seçim barajının yüzde 5'e indirilme ihtimali ağırlık kazanıyor.

EKİM AYINDA ERDOĞAN'A SUNULACAK

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı başkanlığında kurulan komisyon, Seçim Kanunu ve siyasi partilere dair mevzuatta değişiklik yapılmasıyla ilgili çalışmalarında sona geldi.

Ekim ayına kadar tamamlanması planlanan taslak metin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a sunulacak.

AKP milletvekili transferiyle ilgili diğer ülkelerdeki sistemleri tek tek inceledi. Buna göre, milletvekillerinin başka partiye geçmesinin önünü kesecek bir düzenlemeye gidilmemesi planlanıyor. Ancak başka partiye geçen milletvekili, grup kurma sayısına dahil edilmeyecek.

PARTİDEN AYRILANLARIN SAYISI 20 OLSA BİLE GRUP KURAMAYACAKLAR

AKP kurmayları, “Seçimden sonra gruplar oluşsun ve bütün dönem o kabul edilsin. Gruptan çıkan bir milletvekili başka partide grup kurma sayısına dahil edilmesin. 20 kişi bile olsalar grup kuramayacaklar. Yani, grup kurma hakları yasaklanacak. Böylece milletvekilinin iradesine engel konulmamış oluyor. Avrupa’da da örnekleri var.” dedi.

Seçim barajıyla ilgili tartışmalar da sürüyor. Parti kaynakları, “Barajın yüzde 5’e çekilmesi ağır basıyor. Fakat iki seçenek de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunulacak.” ifadelerini kullandı.

Hürriyet'in haberine göre partilerin kongrelerini online yapabilmesi için Siyasi Partiler Kanunu’na “tüm partiler kongrelerini, online yapabilecek” maddesi eklenecek.

AKP’nin muhtemel salgın ya da başka durumlarda seçimlerin online yapılabilmesi için çalışma yürüttüğü öğrenildi.

[Samanyolu Haber] 15.9.2020

Prof. Dr. Kaboğlu: Soylu görev suçu işliyor

Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu, İçişleri Bakanı Soylu’nun AYM Başkanı Zühtü Arslan’a ilişkin sözlerinin görev suçu niteliği taşıdığı gerekçesiyle Meclis’in soruşturma açması gerektiğini söyledi.

CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi İbrahim Kaboğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’a ilişkin sözlerinin Anayasa ihlali olduğunu, görev suçu niteliği taşıdığı gerekçesiyle de meclis soruşturma açması gerektiğini söyledi.

Kaboğlu, Soylu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan’ya yönelik açıklamasını değerlendirirken, “İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, Anayasa Mahkemesi’ni ve Başkanı’nı hedef alan sözleri, Anayasa madde 153/son, 138/son, 81, 11 ve 17’nin açıkça ihlali olup, görev suçu niteliği taşıdığından, hakkında Anayasa madde 106/5 gereği Meclis soruşturması açılmalıdır” dedi.

Ayrıca Kaboğlu, “şehirlerarası karayollarındaki gösteri yürüyüşleri düzenlenemez” şeklindeki yasağın, Anayasa’ya ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne aykırılık nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiğini anımsattı.

NE OLMUŞTU?

“Şehirlerarası karayollarında gösteri yürüyüşleri düzenlenemez” hükmünü, Anayasa Mahkemesi iptal etmişti. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu kararı eleştirirken, Anayasa Mahkeme Başkanı Zühtü Aslan’a, “Madem özgür bir ülkeyiz, ana caddelerde, sokaklarda özgürce yürüyüş hakkının ortadan kaldırılmasını onayladınız. Polis koruması almana gerek yok. Bisikletinle işe git gel bakalım. Anayasa Mahkemesi Başkanı’na söylüyorum kendi arabamla tek başına gitmeye ben varım sen var mısın?” demişti.

15.9.2020 [TR724]

Ergenekon sanıklarının avukatı: O dönem, bu dönem avukatlara açılan soruşturmaların hiçbiri açılmadı!

Ankara merkezli 48’i avukat 60 hukukçuya yönelik operasyona tepkiler gelmeye devam ediyor.

Ergenekon davaları döneminde avukatlık yapan Lale Beşe, bu dönem ‘fetö’ iddiasıyla savunma makamına yönelik operasyonları eleştirdi. Beşe, Twitter hesabından avukat Kemal Uçar’ın yaptığı paylaşıma yorum yaptı.

“Ergenekon davasında avukatlık yaptım. Şu aşağıda “suç unsuru” diye yazılan her şeyi o davada âlâsıyla yapardık. Duruşma arası basın açıklamaları, sosyal medya açıklamaları, tv programları vs… Ama hakkımızda “sırf bu nedenle” tek soruşturma açılmamıştı.” diye yazdı.

15.9.2020 [TR724]

Havuz problemi: Ölmüşüz de ağlayanımız yok! [M.Nedim Hazar]

Şu satırlar bu ülkenin sağlık bakanının, kamuoyunu bilgilendirmek için yaptığı açıklamadan:

“Nisan ayında Ağır Hastaların %76’sı İstanbul’daki hastanelerimizdeydi. Ancak son 1 ay içinde ağır hasta sayısı İstanbul’da %42 arttı. İstanbul’da oluşabilecek riski birlikte yok edebiliriz…

“Nisan ayında hastaların %65’i, vefatların ise %54’ü İstanbul’daydı. Aldığımız tedbirler ile hasta sayısı %72, vefatlar %78 azaldı. 11 Eylül’de hasta sayısı geçen ayın hasta sayısının yaklaşık iki katı…”

Şimdi elinizi vicdanınıza koyup düşünün…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Ülkede kaç kişi bu açıklamalardan net ve doğru olarak bir netice çıkarabilir?

Resmi makamların net sonuç açıklamak yerine havuz problemine dönüşen açıklamalar yapması pek hayra alamet değil.

Allah selamet versin Cem Yılmaz vaktiyle ülkedeki havuzların bu kadar problemli olmasının bir nesli mahvettiği şakasını yapardı.

Ali, parasının bir bölü üçüyle çekirdek alıyor, kalan paranın bir bölü beşiyle sakız aldıktan sonra Ali’nin cebinde 3 lira kaldıysa, Ali kaç lira harcamıştır?

İlk mektepte belki matematik, cebir için faydalı olabilir bu tür problemler ama salgın gibi ciddi bir meselede üstelik küçültülerek söylenen rakamlara göre her gün bin 500 kişinin yakalandığı, 50’den fazla insanın öldüğü bir dönemde bakanın milletin karşısına çıkıp, nisanda şöyleydi mayısta böyleydi gibi garip laf dolandırmalara meyletmesi gerçekten ülkedeki muktedirin acınası yüzünü gösteriyor.

Biliyorsunuz bu yolu ilk damat bey açmıştı.

Ekim Eylül’den iyi olacak…

Hiçbir zaman olmadı öyle ama…

Rakamları hiç sevmedi günün muktediri. Çünkü hamaset karının üzerine düşen kor gibi anında eritiyordu rakamlar algıyı.

Bir süredir çarpıtıyorlardı rakamları.

Eğip büküyorlardı.

Ne enflasyon, ne işsizlik, ne gayrı safi milli hasıla, ne merkez bankası rezervi filan.

Hiçbirinin doğru olmadığını çok iyi biliyordu artık halk.

Bu yüzden gaz müjdesinden filan medet umdular olmadı.

Şimdilerde 2023 masalı okuyarak milleti uyutmaya çabalıyorlar ama nafile.

Erimeleri devam ettikçe havuz problemleri gibi açıklamalar devam ediyorlar.

Bir ara zamlara “fiyat düzenlemesi” filan dedirttiler emirlerindeki medyaya ama kimse yemedi.

Şimdi net sorular karşısında tahtaya kalkmış orta mektep öğrencisi gibi cevvaller.

Örneğin soruyorsunuz: Merkez bankası döviz rezervi ne kadar?

Efendim SWAP ile birleşince yüzde 23’ü gelecek yıl vadeli kısa dönem valörlü bilmemnesinin yüzde 2’si kadar…

Bunun Türkçe meali şudur arkadaşlar:

Aslında ölmüşüz ağlayanımız olmasın diye böyle yapıyoruz!

Dikilen ağaç sayısından, yapılan otoyollara, açılan hastanelerden, IMF’ye verildiği söylenen paralara kadar bütün rakamlar palavra.

Havuz problemi tekniği ise bu palavraları örtmek için buldukları yeni yöntem.

Eminim bu yazının yüzde 52’sini anladıysanız, bir sonraki yazıda buluşma ihtimalimiz yüzde 27,8 olur…

[M.Nedim Hazar] 15.9.2020 [TR724]

Trabzon’un ‘başarısının’ mimarı Ahmet Ağaoğlu [Hasan Cücük]

Lig şampiyonluğunu İstanbul dışına çıkaran ilk ekip olarak Trabzonspor, 1976 ile 84 yılları arasında tam 6 şampiyonluk kazanarak “dördüncü büyük” sıfatını sonuna kadar hak etmişti. Bu bir devrimdi. Futbol denilince artık akıllara sadece İstanbul gelmiyordu. Sadece yerel ligde değil, Avrupa kupalarında da büyük işlere imza attı. Liverpool ve Inter gibi Avrupa futbolunun devleri Avni Aker’den boynu bükük ayrıldı.

Ama bütün bu başarılar şimdi tarih oldu. Trabzonspor yıllardır şampiyonluk hasreti çekiyor. Bu sezona da pek ümitli bir başlangıç yapamadı. Bunda, yönetimin ve Başkan Ahmet Ağaoğlu’nun payı büyük.

TRABZON “ÖZÜNE” DÖNMELİ

Trabzonspor’un “fırtına” yıllarının en önemli özelliği, şampiyonlukları yerli hoca ve oyuncularla kazanmasıydı. Bir anlamda başarıyı, sıfırdan kendi emekleriyle kazanmıştı. Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan Sümer’in şekillendirdiği kadronun tamamı şehrin “uşaklarından” oluşuyordu. Aynı dönemde Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş takımlarını yabancı hocalara emanet etmekle kalmamış kadrolarını yabancı oyuncularla güçlendirmişlerdi. Trabzon’un başarısı, Anadolu’ya özgüven kazandırdı.

Ancak 1984’ten bu yana şampiyonluk kazanamayınca, Trabzonspor da modaya uydu. Önce kadroya yabancı oyuncular katıldı. Ardından takım yabancı teknik adamlara emanet edildi. Buna rağmen 7. şampiyonluk bir türlü gelmedi. 1995-96 ve 2010-11 sezonlarında çok yaklaştı. İlkinde puan farkıyla, ikincisinde averajla liderliği Fenerbahçe’ye kaptırdı. Bu iki sezonda da takımın başında Şenol Güneş’in olduğunu söylemek gerekir. Bu bir tesadüf değil elbette. Güneş futbolculuk kariyerinin neredeyse tamamını Trabzonspor formasıyla geçirdi. Gelen 6 şampiyonlukta da pay sahibiydi. Kalede devleşip, Anadolu “devriminin” mimarlarından oldu.

İki kez şampiyonluğun kapısından dönerken dümeni Güneş’in tutuyor olmasının verdiği mesaj açıktı: Trabzonspor başarmak istiyorsa özüne dönmeliydi.

TRAVMALARIN ARDINDAN

Arzulanan hedefe bu kadar yaklaşıp kıl payı elden kaçırmak Trabzonspor’da travmaya yol açtı. Kaçan iki şampiyonluk sonrasında uzun süre toparlanamadı. Bir zamanlar galibiyet sayısında fark attığı İstanbul ekiplerine karşı bırakın deplasmanı sahasında bile maç kazanamaz oldu. Örneğin 2010 ve 2018 yılları arasında sahasında tam 8 yıl boyunca Fenerbahçe’yi yenmeyi başaramadı. 13 Mayıs 2016’da Antalyaspor’a 7-0 mağlup olarak adeta havlu attı.

Trabzonspor uzun bir aradan sonra şampiyonluğa yeniden geçen sezon yaklaşmıştı. “Konya’da doğdu, Trabzonlu oldu” tezahüratının yakıştığı Ünal Karaman, kariyerinin en verimli yıllarını bordo-mavili formayla geçirmişti. İstanbul takımlarının ısrarlı tekliflerini futbolculuk döneminde elinin tersiyle itti. Teknik adamlık kariyerinde yolu iki kez Trabzon’a düştü. İlki, 2010-13 arasındaki yardımcılık dönemiydi. Haziran 2018’de takımın başına geçen Karaman, yeniden şampiyonluk rüyasının görülmesini sağladı. Geçen sezonun ortalarında ise Trabzonspor şampiyonluğun bir numaralı favorisiydi.

ÜNAL KARAMAN NEDEN GÖNDERİLDİ?

Ligin ilk yarısını 32 puanla üçüncü sırada tamamlayan Trabzonspor’da Aralık ayının sonlarında Ünal Karaman’la yollar ayrıldı. Hâlen neden böyle bir karar alındığı, hangi stratejinin hayata geçirildiği açıklanabilmiş değil. Karaman’ın yerine “stajyer” diyebileceğimiz Hüseyin Çimşir getirildi. Oyunculuğu döneminde takım kaptanlığı da yapan Çimşir, teknik adamlık kariyerinin daha ilk basamağında şampiyonluk yolundaki bir takımın yükünü omuzuna alıyordu.

Başkan Ahmet Ağaoğlu herhalde “stajyer teknik adamla bile şampiyon oluruz” mesajı vermeye çalışıyordu!

Çimşir yönetimindeki Trabzon ikinci yarının ilk maçlarında galibiyetler aldı. Takım iyi gidiyordu. Ama şampiyonluk baskısı artıp işler ciddiye binince, puan kayıpları başladı. Başakşehir, gerilerden gelip Trabzon’u geçmeyi başardı. Karadeniz ekibiyse yine şampiyonluğun elinden kayıp gidişini seyrediyordu. Hüseyin Çimşir, bu yükü daha fazla taşıyamadı ve son haftada istifasını verdi. Yerine yardımcısı Eddie Newton getirildi. Geçen sezonun tek tesellisi, kazanılan Türkiye Kupası ve Alexander Sörloth’un gol krallığıydı.

YENİ SEZONA HAZIRLIKSIZ

Çimşir tecrübesinden ders alınmamış olacak ki, Trabzonspor yönetimi bir başka stajyer Eddie Newton’la kalıcı anlaşma imzaladı. Kaçan şampiyonluğun üstüne takımın en önemli dişlileri Jose Sosa ve Novak takımdan ayrıldı. Milli maç için ülkesine giden Sörloth’un “telefonlara bile çıkmadığı” konuşuluyor. Adı RB Leipzig ve Tottenham’la anılan Sörloth’un Trabzon defterini kapattığı anlaşılıyor. Geçen yılki kadrodan 3 oyuncunun gidişi, ligin ilk haftasında Beşiktaş karşısında takımı adeta çaresiz bıraktı. Ne oynanan futbol ne de mücadele yeni sezon için ümit verebildi. Sörloth’suz bir senaryoda gol yollarında takımın etkili olması mümkün değil. Sosa’sız nasıl bir oyun oynanacak belli değil.

Ahmet Ağaoğlu başkanlığındaki Trabzonspor yönetimi, altı ayda takımı zirve yarışından koparıp aşağıya çekmeyi başardı. Gereksiz kaprisler, tribünden sahaya inip kavgaya karışmalar… Trabzonspor için şampiyonluk bu yönetimle bir hayal. Daha sezonun ilk haftasında bu kadar kesin konuşmamak gerektiğini düşünenler olacaktır. Ama Perşembenin gelişi Çarşambadan belli demişler…

[Hasan Cücük] 15.9.2020 [TR724]

Survivor: Hayatım bir anda nasıl değişti? [Yasemin Tatlısever]

Ortalama bir hayatın içinde yuvarlanıp gidiyordum. Evinden işine, işinden  evine giden bir muhasebeciydim. Sabah sekiz, akşam altı… Tamam sabah dokuzdan önce işyerinde olduğum pek görülmemiştir, öğrenciyken de ilk derslere zor yetişirdim zaten. Tek lüksüm buydu şu fani dünyada. Çok afili bir yaşantım da yoktu hani.

Kem gözlere geldim desem? Gözü çıkasıcalar, bilmiyorum neyimi çekemediler. Hayatım bir anda öyle bir değişti ki sormayın gitsin.

Son bir yıldır çalışmakla kazandığım parayı bankada biriktirdim. Mevduatım benim için önemli bir miktar. Parayı bir anda bankadan çekmemeliyim, hesabımı boşalttığım düşünülebilir. Gerçi yalan da değil, hesabımı boşaltıyorum.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Şubeye gidip dikkatleri üzerime çekmek istemem. ATM’den peyderpey çekip, siyah bir çöp poşetine koyup, döviz bürosunun yolunu tutuyorum. İçi para dolu çantamı evladım gibi sarıp sarmalıyorum. Kapıdan içeri girince, herkes dönüp bana bakıyor. Ellerimi kaldırıp “Teslim oluyorum, ülkeden kaçmak üzereyim,” diyesim geliyor.

Boş bir kabinin önüne yürüyüp, görevli kıza “Euro yaptırmak istiyorum” diyorum. Kızla uzun uzun bakışıyoruz. Şimdi bir kaşını kaldırıp “Neden Euro, ne yapacaksın Euro’yu, yoksa Yunanistan’a mı gidiyorsun?” diye soracak. Hazırlıklıyım, Almanya’da halam var ve oğlu evleniyor, düğüne gidiyorum. Hayret, bir şey sormuyor, bir tomar Türk lirasını sayarak veriyorum. Sanki sayınca durduğu yerde çoğalacak!

Kızın uzattığı üç-beş banknotu alıp tek tek inceliyorum. Yetmiyor bankodaki hesap makinasıyla sağlamasını yapıyorum. Bu da bir meslek hastalığı işte ne yaparsın? Çöp poşetine ihtiyacım kalmadığından çöpe atıyorum. Bu Euro’ların beni ne kadar idare edeceğini bile bilmediğim halde yola çıkıyorum.

Avrupa’ya seyahat hayallerim hep olmuştu, ama kesinlikle böyle değil!

Küçük bir Ford Fiesta’nın içinde altı kişiyiz. Kaçakçı son anda su koyuverip fiyat yükseltiyor, anlaştığımız fiyat bu değil! Elimiz mahkum… Sayarak ve ellerim titreyerek istediği parayı uzatıyorum.

Bize şehirde yemek ısmarlayıp, bir parka bırakarak, “Ortalığı kolaçan edip gelelim” diyor. Tek düşündüğüm “Gitti paracıklar! Bu adam geri gelmez, hayatımda yediğim en pahalı yemekti” oluyor. Hava kararmaya yüz tutunca çıkıp geliyor.

Bir kaçakçı hakkında su-i zan ettiğim için kendimden utanıyorum.

Nehre doğru yola koyuluyoruz. Yolda sürekli, hızlı ve seri olmamız konusunda bizi uyarıyorlar. Kaçakçı bir anda yolun ortasında arabayı durdurup, “Karşıdan bir araç geliyor, devriye olabilir, çabuk inin” diye bağırıyor.

Öyle bir çeviklikle iniyoruz ki bir taraftan da “Allah’ım neyin içine düştük” diye söyleniyorum. “Yat yat yat” diye bağırıyor rehber, yoldan tarlaya bir uçuşumuz var ki eminim komandolara taş çıkartırız. Şüpheye düşüp gerçekten devriye mi geliyor diye kafamı kaldırıp bakmak istiyorum, biri kafamı bastırıp, “Ne yapıyorsun, yerimizi belli edeceksin” diyor.

Beş on metre sürünüyoruz. Araç  geçip gittikten sonra “Kalk, fırla” komutu geliyor. Sırt çantalarımızı sırtımıza geçirip koşmaya başlıyoruz.  Yarım saat kadar koştuktan sonra nefes nefese kalıp duruyoruz. Su için elimizi attığımızda, az önceki uçuşumuzda su şişelerimizin, çantalarımızın yan gözlerinden fırladığını farkediyoruz.

Henüz şişirilmemiş bir bot ile bizi, bir tarlanın kıyısına bırakıp, yine kolaçan etmeye gidiyorlar. Tek düşündüğüm, “Gitti paracıklar, bu adamlar geri gelmez, gecenin bu kör karanlığında nasıl geri döneceğiz” oluyor. On dakika sonra çıkıp geliyorlar.

Kural bir, kaçakçılar hakkında asla su-i zan etmemeli!

Botu ustaca şişirip bize taşıtıyorlar. Nehre varınca, botu suya atıp “Atla, çabuk çabuk” diye bağırıyor. Ayağım suya değmeden karadan botun içine uçarak atlıyorum. Benden önce atlayan arkadaş, sağolsun tamamen yattığı için bana yer kalmıyor. “Kalksana, biraz toparlan” diyorum, “Olmaz, ya ateş ederlerse” diyor.

Güya siper almış! Plastik bot işte, az önce yanımızda şişirdiler.

Kazasız belasız karşı kıyıya varıyoruz. Ayağımız suya değmeden bottan karaya ayak basıyor ve şükrediyoruz. Geriye dönüp baktığımızda hepimizin içi “Cızz” ediyor. Vatan toprağıyla vedalaşıp, yola koyuluyoruz. Gözyaşlarımız karmakarışık yuvarlanmaya başlıyor. Vatanımızı bir daha görüp göremeyeceğimizi bilememek, öte yandan özgürlüğü tüm hücrelerimizde hissetmek… Bu iki duygu birbiriyle yarışıyor.

Geceyi yarı uyur, yarı uyanık tren raylarında geçiriyoruz. Ertesi gün imaj değişikliğine gidip kendimizce turist gibi davranmaya çalışıyoruz. Sınır köylerinden birinde olduğumuzu unutarak! Sabahın köründe, sınır köyünde turistin işi ne?

Köylülere “Good morning” diye selam veriyoruz, “Günaydın, günaydın, hoş geldiniz” diye cevap veriyorlar. Hepsi Türkçe biliyor ve bizimle Türkçe konuşuyorlar. Onlar zaten alışmışlar her sabah Meriç’ten gelen kaçak göçmenlere… Birer bardak sıcak çay içmemiz için bizi kahveye yönlendiriyorlar.

Kahvede Türk çayı gelecek diye beklerken bitki çayı geliyor, büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Kahve sahibi teslim olmamız gerektiğini söyleyip, karakolun yerini tarif ediyor.

Birbirimize bakıyoruz, “Biz teslim olmamak için buralara gelmemiş miydik, şimdi karakol da nereden çıktı?” dercesine…

Köyün içinde bir o yana, bir bu yana dolaşıp duruyoruz. Bizi gören köylüler direk karakolu tarif ediyorlar. Canımız iyice sıkılıyor, bir kilise görüp kutsal mabed olması hasebiyle sığınıyoruz. Kilisenin bahçesinde dinlenirken sivil bir araç yaklaşıyor, içinden inenler polis olduklarını söylüyor. Kimliklerimizi isteyip, telefonlarımıza el koyduktan sonra, karakola götüreceklerini söyleyerek kapalı kasa bir araca bindiriyorlar.

Yabancı bir ülkede, nereye götürüldüğümüzü bile bilmeden, bir meçhule yol alıyoruz. Araç durduktan sonra kapı açılıyor, derme çatma bir karakola giriyoruz. İçeride bizden birileri var, muhtemelen bizim gibi Meriç’i geçmişler, ayakkabıları çamur içinde… Onları görünce içim ferahlıyor.

Çantalarımızı didik didik arayan polisler, ayakkabı bağcıklarımızı da çıkarıp alıyorlar. Parmak izimiz alındıktan sonra toplu olarak demir parmaklıklar ardına götürülüyoruz. İçeride Afgan ve Suriyeli olduğunu tahmin ettiğimiz, yaşları on beş ve yirmi arasında değişen bir grup genç, sağ tarafta sıralanmış.

Sol tarafa kafamızı çevirdiğimizde yine bizden birilerini görmek, yüreğimize sular serpiyor. Hemen tanışıp arkadaş oluyoruz. Beş-altı yaşlarındaki küçük çocuk annesine soruyor, “Anne onlar da nehirden mi geçtiler, onlar da mı Survivor’da yarışıyorlar, onlar bizim rakiplerimiz mi?” diye. Annesi sessizce kulağıma eğilip, evden çıkarken ona Survivor’a katılacağımızı, zorlu parkurlardan geçeceğimizi, rakiplerimiz olduğunu ve onlarla yarıştığımızı söyledik.

Gülümsüyorum, şu küçük çocuk için ağlamamaya çalışıyorum, gözyaşlarımı asla görmemeli. Annesinin oyununa hemen katılıyorum. “Evet biz rakip takımız, siz bizi geçtiniz, biz arkanızdaydık ama size yetişemedik,” annesiyle birbirimize bakıp gülümsüyoruz.

Demir parmaklıklar büyük bir gürültüyle açılıyor, iki küçük çocuğuyla dört kişilik bir aile içeriye giriyor. Sabah köyde karşılaştığımız, ama birbirimizi ele vermemek adına selamlaşmaktan bile kaçındığımız aile bu… Kadıncağız sürekli ağlıyor, iki küçük çocuk korku dolu gözlerle etrafı incelerken babasının iki koluna yapışmış durumdalar.

İlerleyen saatlerde konuştukça anlıyoruz ki herkesin nehir macerası bizimki kadar kolay olmamış. On iki saat o hücrede tutulduktan sonra, kapalı kasa başka bir araca topluca bindirilerek gece gece başka bir karakola sevk ediliyoruz.

Birlikte olduğumuz için korkumuz hafifliyor. Ama aslında birbirimizi hiç tanımıyoruz, hepi topu birkaç saatlik arkadaşız. Yine de bir aile sıcaklığıyla birbirimize destek oluyoruz.

Araçtan indirilip tekrar demir parmaklıklar ardına konuyoruz. Taş ranzalar var, o çok ağlayan arkadaşla konuşma fırsatı buluyorum. Tek başıma olduğumu, ailemin benden çok uzakta olduğunu kısaca anlatıyorum. Eşi ve çocukları yanında olduğu için şükredip, o karamsar halinden sıyrılıyor.

Ertesi sabah görmelisiniz, erkenden uyanmış, elinde tesbihi ranzalar arasında volta atıyor, bildiğiniz koğuşun hanımağası… Çocuklarının da dünkü ürkek hallerinden eser kalmamış, gönüllerince ranzalara tırmanıp iniyor, demir parmaklıklar ardında hiç olmadıkları kadar özgürce oyun oynuyorlar.

İki gün de burada tutulduktan sonra Birleşmiş Milletler kampına götürülüyoruz. İngilizce konuşan bir bayan ve yanında farklı dillerden tercümanlar var. Önce Türkçe, ardından Kürtçe… Suriyeli ve Afganlar için de çeviriler yapılıyor.

Bilgilendirmeye konumumuzu anlatmakla başlıyor. “Şu anda Edirne’nin karşısındasınız” dediğinde içimiz bir daha “Cızz” ediyor. Düşünün karanlık bir gecede, karanlık bir nehir geçiyorsunuz ve yabancı bir ülkenin topraklarında, nereye doğru yol aldığınızdan haberiniz yok!

Herkesle tek tek kısa mülakatlar yapılıyor, bana “Öğretmen misiniz?” diye soruyorlar. “Hayır, diyorum ben muhasebeciyim”, karşımdaki görevli gülümsüyor, “En çok öğretmenler geliyor da ondan sordum” diyor.

Heyhat! Öğreten insandan hiç zarar gelir mi? Bu kadar eğitimli insanın akın akın ülkeyi terk etmesine, ülkemdekiler nasıl göz yumabiliyorlar? Gözümün ucuyla arkadaşlarıma bakıyorum, içimizde her meslekten insan var. Kendimize yurt arıyoruz. Bize ufak bir kara parçası verseler, rahatlıkla bir ülke kurar ve yönetebiliriz! Mülakat sonrası geçici evlerimiz olan kamp barakalarımıza getiriliyoruz.

Konteynırdan bozma 9-10 barakayı tel örgülerle çevirmişler, blok blok sıralamışlar. Biz B bloktayız. Tel örgülerin üstü dikenli tellerle çevrili… Ben ve birkaç arkadaşım Suriyeli bir ailenin barakasına düşüyoruz. Başta bizi barakalarına almak istemeseler de, kaldığımız süre içerisinde arkadaş olacağız.

Bana ranzanın ikinci katı düşüyor. Kırk iki yaşında bir kadın olarak ilk defa bir ranzada, hatta ikinci katında uyuyacağım. İlk denemede kendimi yukarı çekemesem de ikinci denemede başarılı oluyorum. Ranzaya çıkıp, “Buralar benden sorulur” edasıyla bağdaş kurup oturuyorum. Sonunda bu gece rahat bir uyku uyuyabileceğim.

Yalnız çok haklı bir endişem var; ya uyurken ranzadan aşağı düşersem?

Işıklar sönüyor, uykuya dalıyoruz. Bilmem ne kadar zaman geçiyor, yüzümde bir ışık var sanki. “Allah’ım nur gibi bir şey” diye düşünürken gözümü açıyorum. Karşımda yüzüme fener tutan bir polis var, sayım yapıyor. Sayım bitince odadan çıkıyor, tam uykuya dalacakken tekrar geliyorlar. Bir daha tek tek sayarak çıkıyorlar.

Üçüncüde “Gavur musun, nesin? Uyuyacağız şurada” diye kendi kendime söyleniyorum. Muhtemelen sayıyı tutturamıyorlar. Etrafı dikenli tellerle çevrilmiş bir alandan nereye kaçabiliriz ki? Onlar da haklılar, kendi ülkemizden kaçarak çıktığımızı düşünürsek, bize güven olmaz!

Kampta Iraklı bir küçük çocuk var. Ailesiyle üç aydır buradaymış. Onun güzel mi güzel bir topu var, ama top çok kıymetli kimseye dokundurmuyor. Yanına gidiyorum, topu getirmesi için yalvar yakar oluyorum. Sonunda dayanamayıp getiriyor ama bir şartı var, onu da oynatacağız.

“Tamam” diyorum, “Geç ortaya!” Kamptaki gençleri topluyorum, “Gelin voleybol oynayacağız.” Afgan’ı, Suriyelisi, Iraklısı, Afrikalısı, birer ikişer toplanıyorlar etrafıma, inanın hangi dilde konuşup nasıl anlaştığımızı hala bilmiyorum. Bir yuvarlak oluşturup voleybol oynamaya başlıyoruz.

Bizi gören gelip dahil oluyor oyuna, bir anlığına mülteci olduğumuzu unutuyoruz. Sıyrılıyoruz dünya kadar derdimizden… Topu kaçıranlara gülüyoruz, eğleniyoruz. Bir an bile olsa mutluyuz. Ve ümitleniyoruz gelecek adına…

Gideceğimiz yerlerde güzel insanlar çıksın, diyoruz, karşımıza. Kamp sürecimiz bitip ayrılırken hepimizin gözleri dolu dolu! Ben on gündür tanıdığım bu insanlardan ayrılırken dayanamayıp ağlıyorum. Küçük muhacir soruyor annesine “Anneciğim şimdi nereye gidiyoruz?” Genç anne cevap veriyor “Ödül oyununu kazandık, yavrum çok güzel bir otobüs yolculuğu kazandık.”

Çocuk heyecanla gözleri ışıldarken anne bir bilinmeze gittiğinin farkında derin kaygılar taşıyor. Bir otobüs dolusu mülteci Atina’nın dört bir yanına dağılıyoruz. Asıl maceranın yeni başladığını bilmeden.

[Yasemin Tatlısever] 15.9.2020 [TR724]

Eylül’ün çocukları [Yusuf Ziya Ünal]

Altın sarısı renkleri, ince ince esen rüzgârı, telaşlı bulutları, bal tadındaki kavunları, şerbet gibi üzümleriyle ne güzel mevsimdir eylül. Kavurucu yazdan sonra, bir serinliğin içinde kaybolur insan o gelince. Onu tek başına bir mevsim olarak kabul etmemiz gerektiğini ileri sürenler varmış, hak veriyorum. Mayıs ve nisanla birlikte sanırım, bizim iklimlerin en sevilen ayıdır o.

“Eylül” kelimesi Süryanice, “aylul”den gelmekteymiş; üzüm ayı demekmiş. Ne hoş ne lâtif bir kullanım. Doğrudur, üzümler eylülde gelin olur. Gözlerimin önüne sarı, siyah, mor, kızıl, beyaz renkleriyle hevenk hevenk, tül tül gelinlikler, sevinç salkımları dökülüyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Sonra bağlarda hayali bir gezintiye çıkıyorum. Neler yok ki oralarda; pembe Gemre, siyah Gemre, Trakya ilkeren, Yalova incisi, Bornova misketi, Hamburg misketi, sultanî çekirdeksiz, Besni, balbal, beyazhevenk, beylerce, çavuş, Erenköy beyazı, hafızali, hatunparmağı, ipek, müşküle, tilkikuyruğu, Adana karası, irikara, horozkarası, ekşikara, gül üzümü, keçimemesi, kış kırmızısı, akdimrit, karadimrit, Burdur dimriti, Kıbrıs üzümü, izebella, victorya, tahannebi, rumi, razakı, parmak, muhammediye, ketengömlek, dımışkı, atasarısı, Amasya, öküzgözü, papazkarası, zindanfel, Anadolu yapıncağı, dökülgen, Hasandede, kabarcık, narince, yumurta, ada karası, boğazkere, Çal karası, Kalecik karası, kokulu siyah üzüm…

İşte bizim eylül, bunların hepsini yüklenip leyleği havada görmüş gibi Süryanice’den Arapçaya, Arapçadan Türkçeye bağları bahçeleri geze dolaşa gelmiş, dilimizin ortasına postu sermiş.

Kelimeler böyledir; coğrafyaları coğrafyalara, milletleri milletlere katar karıştırır.

Aslında bu katıp karıştırma işi kelimelere özgü değildir, belki evrenin işleyişi toptan böyledir. Orada her şey birbirine katılıp karışmıştır, saf ve katışıksız bir şeye rastlamak neredeyse mümkün değildir. En saf diyebileceğimiz su bile hidrojen ve oksijenin bileşiminden oluşur. Hidrojen ve oksijenin nelerden oluştuğunu ise varsın kimyacılar söylesin.

Sade kahve istediğinizde fincanda size gelen içeceğin içinde en az kahve ve su karışmış olur. Sudan söz ettik, kahvenin kendi içindeki karışımlara girmeyelim bile. Yahut sade bir pilav yemek isteseniz, tabağınızda en azından yağ, tuz, su, pirinç ve ateşin katılıp karılmış hali gelecektir. Tek tek saymanın lüzumu yok, bütün yiyeceklerin böyle olduğunu biliyoruz.

Bu mide dostlarını bir kenara bırakıp madenlere bakacak olsak, durum daha az karmaşık değildir. Toprak; katı, sıvı ve gaz halindeki pek çok maddenin bir araya geldiği bir yapıdır. Onun içinde neler neler olduğunu bir düşünün. Çürümüş canlı bedenleri, ağaç kabukları, granit, krom, alüminyum, demir, çinko.. çakıl, kum, kil, mil…

Toprak böyledir de hava farklı mıdır? O da azot ve oksijen başta olmak üzere hidrojen, helyum, argon, kripton, ksenon, neon gibi daha pek çok gazın karışımından meydana gelir.

Bir şeyi saflaştırmak, soyutlamak, onun dışındaki her şeyi dışarıda bırakmak mümkün müdür? Belki. Nitekim altın yüzde doksan dokuz oranında saflaştırılabiliyor. Ama bunun için çok zaman, emek, güç ve beceri gerekiyor.

Peki, bir şeyi saflaştırmak gerekli midir? Evrende işleyen düzene baktığımızda bunun pek lüzumlu olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü saf olmak, katışıksız olmak âlemde ender rastlanan, tam olarak bilemiyorum, belki hiç rastlanılmayan bir durumdur. Oranın düzeni, iç içe geçmiş, karılıp karıştırılmış bir hamur gibidir.

Canlıların beden yapısı kan, et, kemik; sert, yumuşak, katı, sıvı, uzun, kısa gibi pek çok yapının oluşturduğu bir bütündür. Cansızların durumu da farklı değildir. Bizde taşın bile suyu olduğundan ve onun sıkılabileceğinden söz eden bir deyim vardır, malum.

Bizler hayat sürdüğümüz evrenin birer üyesiyiz ve onda geçerli olan ilkeler bizim için de geçerlidir. Araştırmacılar insan genomuyla ağaç ve hayvan genomları arasındaki benzerliğin, yüzde doksandan fazla olduğunu söylüyorlar. Doğulu ve Batılı pek çok bilge, doğaya uygun davranmayı bir yaşam tarzı haline getirmeyi öğütlemişler. Stoa felsefesi; erdem doğaya uygun davranmak, doğanın yasasına boyun eğmektir diyor, mutluluğu bunda arıyor.

Mevlana’yı sema’ etmeye sevk eden düşüncelerden biri bu idi, evrenle bütünleşme arzusu. Rivayete göre Mevlana; bir atomlara bir galaksilere bakmış, hepsi dönmekteymiş. Bütün varlık hareket halindeymiş. Meleklerin Arş-ı A’zam’ın, Müslümanların Kâbe’nin etrafında aynı şekilde döndüklerini de hesaba katınca, büyükten küçüğe bütün mevcudat dönerken ben niye dönmeyeyim diyerek başlamış deveran etmeye. İşte buradan hareketle Mevlevilikte derviş, sema’ yaparken kâinattaki evrensel koroya katılmış, onun bir parçası olmuş olur. Zaten tasavvufî anlayışa göre insan küçük âlem, âlem büyük insan değil midir?

Bizim yapmamız gereken de böyle bir sema’dır şimdi. Zira artık dünya bir köy haline geldi. Saf kalayım, sade olayım, katışıksız durayım diyenlere göre değil buralar. Şimdi katılıp karışarak, imtizaç ederek ahenkli terkipler oluşturma, dünyalı olma, evrenin diğer parçalarına ayak uydurma zamanıdır. Tabi kendi özgünlüğünü yitirmeden. Direnmenin lüzumu yok, bütün üzümler bizim ve hepimiz eylülün çocuklarıyız…

Not: Sevgili okur: Bu yazı, Süreyya Yayınları tarafından yenice yayımlanan “Hengâme” adlı romanımdan alınmıştır. Kitapta roman kahramanlarından Selami’nin yazdığı bir deneme olarak yer almaktadır. Mevsim eylülken paylaşmak istedim, iyi okumalar…

[Yusuf Ziya Ünal] 15.9.2020 [TR724]

Pandemide tıbbi açıdan son durum ne? [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]

2020 yılının başından itibaren yıkıcı etkisini hissetmeye başladığımız Çin kaynaklı Yeni Koronavirüs Salgınının nereye evrileceği hala bir muamma olarak önümüzde duruyor.

Aslında salgının Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından bir pandemi olarak kabulünün üzerinden sadece 6 ay geçti, ancak yaşadığımız anaforun büyüklüğü bizde sanki uzun yıllardır bu salgınla boğuşuyormuşuz hissini uyandırıyor.

Adeta her gün yeni şoklarla karşılaşıyoruz ve daha önce bildiğimizi zannettiğimiz birçok şeyi tekrar gözden geçirmek zorunda kalıyoruz.

Bugün itibariyle (14 Eylül 2020) bütün dünyada DSÖ’nün kabul ettiği ve ülkeler tarafından resmen doğrulanan COVID-19 vaka sayısı 29.227.348 ve COVID-19’a bağlı ölüm sayısı 929.263 olarak rapor edildi. Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan, Brezilya ve Rusya milyonu aşkın hastası olan ülkeler oldular. Türkiye bu listede 18. sırada bulunuyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Hiç vaka bildirilmeyen Türkmenistan ve Kuzey Kore’yi saymazsak dünyanın her ülkesi bu problemle boğuşuyor diyebiliriz. Hiç vaka bildirmemek elbette bu hastalığın o ülkede olmadığı anlamına gelmiyor. Zaten gerçek sayıların bildirilenlerin on katı kadar olduğu tahmin ediliyor.

Bu süreçte yaşananları birçok farklı açıdan irdeleyen milyonlarca yazı yazıldı ve yazılmaya devam ediliyor. Gene bu konu üzerine sayısız video çekildi ve sosyal medya paylaşımları yapıldı. Konuyla ilgili tıp ve özellikle enfeksiyon hastalıkları alanında inanılmaz boyutlarda bilgi patlaması oldu. Bu salgın vesilesiyle viral hastalıkların tanı ve tedavisinde ciddi gelişmelerin olması muhtemeldir.

Bu yazıda Koronavirüs Pandemisi ile ilgili bilimsel tıbbi dergilerde yayınlanan ve kamuoyu ile paylaşılan bilgileri basitleştirilerek aktarmak isterim. Böylece konunun uzmanı olmayan kişilerin kamuoyunu yönlendirmek için yaptıkları spekülasyonların etkisinin bir nebze olsun azalacağını umuyorum.

Bilgi sağanağı altındayız

Yeni Koronavirüs Pandemisinin ilk aylarında Çin kaynaklı çok sayıda makale tıp çevrelerinde çok makbul olan dergilerde (The Lancet, JAMA, New England Journal of Medicine gibi) yayınlanmaya başlandı. Takip eden aylarda bütün dünyadan COVID-19 yayınları adeta akmaya başladılar.

DSÖ Koronavirus ile ilgili bir veritabanı oluşturdu ve online olarak bu bilgileri güncellemektedir. Ayrıca dünyada COVID-19 ile ilgili dikkate değer yayınların özetlerini bir veri tabanında sunmaktadır. Belli kriterleri karşılayan tıp dergilerinin indekslendiği Medline Veritabanı (PubMed) şu ana kadar 53 binden fazla yayını listelemiş bulunuyor ve bu veritabanına her gün yeni yayınlar ekleniyor.

Bu veritabanına girmeyen yayın tiplerini ve dergileri de dikkate alırsak şu ana kadar bu salgınla ilgili yüz bini aşan tıbbi çalışma ve yayın yapıldığını söyleyebiliriz. Çok sayıda ve büyük hasta gruplarını içeren klinik çalışmaların başlatılıp devam ettirildiğini de biliyoruz.

Muhtemelen önümüzdeki birkaç yıl içinde bu hastalıkla ilgili milyonları bulan araştırma makalesi yazılacak ve bilimsel yayın yapılmış olacaktır.

Bu yönüyle dünya tarihinde bir ilk yaşanıyor. Bilinmezlikler taşıyan bir virüs salgınını canlı olarak izleyip deneylerle çözmeye çalışıyoruz.

Komplo teorileri ispatlanamadı

Koronavirüs Pandemisinin başlangıcından itibaren çok sayıda komplo teorisi ortaya atıldı, devletler düzeyinde suçlamalar yapıldı, ama şu ana kadar bu komplo teorilerinin hiçbiri doğrulanamadı.

Hastalığın seyri ve aşı geliştirmeyle ilgili en baştan bilimsel gibi görünen bir kısım iyimser öngörüler de ne yazık ki boş çıktı. Ne haziran ayında havaların ısınmasıyla virüs etkinliğini kaybetti, ne de birilerinin tezgah altında sakladıkları sanılan aşıları piyasaya çıkabildi.

Bilimsel ihtiyatlılık diyebileceğimiz bir yaklaşımla konuyu ele alanların tahminlerinin daha sağlıklı olduğu açıkça görülüyor.

Cevap bekleyen sorular

Bilimsel dergilerde bu kadar çok araştırma yayınlanınca ve bunların arasında ciddi farklılıklar da olunca bu çalışmaları daha bütüncül değerlendiren çalışmalara ihtiyaç duyuluyor.

İşte bu bütüncül değerlendirmeleri yapan çalışmalara biz, “meta-analiz” diyoruz. Meta-analiz çalışmaları belli ortak özellikleri olan benzer çalışmaların topluca değerlendirilerek daha güçlü sonuçlar elde etmeyi hedefliyorlar.

Virüs salgınında cevap bekleyen çok sayıda soru var. Bu soruların elbette tek ve kesin cevapları yok, belki de hiç olmayacak. Ayrıca virüsün dünyanın farklı coğrafyalarında farklı alt-tiplerinin ortaya çıkacağı (mutasyona uğrayacağı) ve bu mutantların farklı seyir gösterebileceğinin de dikkate alınması gerekiyor.

Ek olarak dünyanın farklı yerlerinde hastalığın bulaşmasını ve seyrini etkileyecek çok sayıda farklı faktörün (kültürel, ırksal, sosyal, davranışsal) olduğunu da unutmamak lazım.

Enfeksiyonun nasıl bulaştığı konusunda birçok sorunun cevabı artık biliniyor. Bugüne kadar yapılan gözlemler ve çalışmalara göre doğrudan temas, solunum salgılarının damlacık halinde havayla alınması ve nadir olarak hayvanlardan bulaşma söz konusudur.

Bu bulaşma yollarını “toplumdan bulaşma, hastane ortamında bulaşma, aile içi bulaşma ve kapalı ortamlarda bulaşma” olarak dört başlık altında toplamak mümkündür.

Bulaşmayı önlemede hangi koruma önlemleri daha etkili oluyor sorularını araştıran ve toplam 25.697 hastayı inceleyen bir meta-analiz, 1 metre veya daha fazla fiziki mesafede durmanın daha yakın durmaya göre 2,5 ile 5 kat daha az hasta olmayla sonuçlandığını ve her 1 metre uzak mesafede durmanın bu riski ortalama 2 kat daha azalttığını gösterdi.

Aynı çalışma yüz maskesi kullanmanın enfeksiyona yakalanma riskini büyük oranda (6 kat) azalttığı, özellikli maske kullanmanın bu ihtimali daha da aşağıya çektiğini ortaya koydu. Gözleri korumanın da enfeksiyon riskini anlamlı şekilde azalttığı belirlendi.

“Hastalık kimlerde ağır seyrediyor, hangi hastalarda ölüm riski daha fazla” gibi sorular en fazla merak edilenler.

Bu sorunun cevabını arayan bir meta-analiz, toplamda 116.260 COVID-19 hastasını içeren beş farklı ülkeden toplam 40 çalışmayı topluca değerlendirdi. Bu hastalardan 19.628’i hastalığın sonuna kadar takip edildi.

Sonuç olarak erkek cinsiyetten olmak (yaklaşık yüzde 25 daha fazla), ileri yaş (yaklaşık 3 kat fazla), özellikle 64 yaş üzerinde olmak, hastaneye geç başvurma (yaklaşık yüzde 25 fazla) ve eşlik eden diğer kronik hastalıklardan birinin olması (şeker, tansiyon, kalp hastalıkları, kanser vs.) (yaklaşık iki kat) ölüm riskini artıran durumlar olarak kayda girdi.

Herkesin merak ettiği bir soru olan “COVID-19 gebelikte geçirilirse ne olur” sorusunun cevabını araştıran ve 11.432 gebe kadını inceleyen bir meta-analizde, gebelerin yaklaşık binde birinin değişik sebeplerle öldüğü ortaya çıktı.

İleri gebelik yaşı, şişmanlık, kronik yüksek tansiyon, önceden şeker hastalığının varlığı gebeliğin ağır seyretmesine yol açan faktörler olarak bulundu. Bu gebelerin yüzde 6’sının normal yoldan erken doğum yaptığı gösterildi.

Tedavi için kullanılan ilaçlar işe yarıyor mu? Hangi ilaçlar korunmada etkili? Yeni Koronavirus enfeksiyonlarını durdurmak için çoğunluğu sıtma ve AIDS tedavisinde kullanılan ilaçlar olmak üzere çok sayıda ilaç denenmektedir.

Ancak şu ana kadar bu ilaçlardan hiçbiri korunma ve/veya tedavide başarılı bulunmuş değildir ve tamamı deneme safhasındadırlar.

En fazla spekülasyon aşı geliştirilme konusunda yapıldı. Şu ana kadar bilimsel dergilerde kabul gören aşı çalışmalarının tamamı henüz devam eden çalışmalardır. Bu çalışmalar şu anda faz 1 veya 2 seviyesindedirler ve yaygın kullanıma girebilmeleri için epeyce daha yol almaları gerekmektedir.

O nedenle henüz aşı konusunda söylenebilecek fazla bir şey bulunmuyor ya da çok şey bulunuyor. Etkili bir aşı ne zaman onaylanabilir ve seri üretime başlanabilir sorusu şu anda cevabı en çok aranan sorulardan biri.

Sonuç olarak bütün dünyayı saran ve sarsan Yeni Koronavirus Pandemisinde yolun neresinde olduğumuzu tam olarak bilmiyoruz. Muhtemelen ortalarda bir yerlerdeyiz.

Şu anda ülkelerin politikalarını kısaca şöyle özetleyebiliriz: Virüsün bulaşmasını önleyen sürdürülebilir tedbirlerle ülkenin ve halkın ekonomisini ayakta tutmak ve günlük hayatı idame ettirerek salgının aşıyla ya da mutasyona uğrayarak ortadan kalkmasını beklemek.

Bu yaklaşım günümüz şartlarında en akla yakın çözüm gibi görünüyor.

***

Kaynaklar:

1- Xie Y, ve ark. Epidemiologic, clinical, and laboratory findings of the COVID-19 in the current pandemic: systematic review and meta-analysis. BMC Infect Dis 2020; 20(1):640.

2- Chu DK, ve ark. COVID-19 Systematic Urgent Review Group Effort (SURGE) study authors. Physical distancing, face masks, and eye protection to prevent person-to-person transmission of SARS-CoV-2 and COVID-19: a systematic review and meta-analysis. Lancet 2020 Jun 27;395(10242):1973-1987.

3- Biswas PS, ve ark. Association of demographic, clinical, laboratory, and radiological characteristics with outcomes of COVID-19 patients: A systematic review and Meta-analysis. J Microbiol Infect D 2020; 10 (03)121-135

4- Allotey J. Clinical manifestations, risk factors, and maternal and perinatal outcomes of coronavirus disease 2019 in pregnancy: living systematic review and meta-analysis. BMJ 2020 Sep 1; 370:m3320.

5- Ahmed U, et al. Current trends and possible therapeutic options against COVID-19 J Microbiol Infect D 2020; 10 (03)110-120.

6- https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(20)31866-3/fulltext

[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 15.9.2020 [TR724]

Hücredeki avukatın tirajik hikâyesi [Adem Yavuz Arslan]

Birazdan okuyacaklarınız bir film senaryosu değil.

Günün birinde mutlaka filmi çekilmeli ama şimdilik 25 yıllık bir avukatın ‘sessiz çığlığı’.

Malum olduğu üzere geçtiğimiz Cuma günü Ankara merkezli bir ‘fetö’ operasyonu başlatıldı ve ilk etapta 48 avukat göz altına alındı.

Avukatlar ‘avukatlık yapmakla’ suçlanıyorlar.

Operasyonun ne anlama geldiğini ve bundan sonra yaşanabilecekleri ayrı bir yazıda ele alıp başka bir parantez açacağım.

Çünkü Erdoğan rejimi savunma hakkına saldırıyı yıllardır, hem de pervasızca yapıyor.

‘Cemaat soruşturmaları’ kapsamında bugüne kadar yüzlerce avukat tutuklandı ve maalesef seslerini kendi meslektaşlarına bile duyuramadılar.

Bu yazıda 56 aydır ‘tavuk kümesi kadar’ bir koğuşta-hücrede tutulan çeyrek asırlık bir avukatın tirajı komik dosyası özetleyeceğim.

Yazıya girerken söylediğim gibi;

Avukat Turan Canpolat’ın hikayesi mutlaka filme çekilmeli.

Düşünsenize, sabahın bir saati müvekkiliniz arıyor, evinin arandığını söylüyor, kalkıp gidiyorsunuz, üç günlük gözaltı sonunda müvekkiliniz serbest kalırken siz tutuklanıyorsunuz. Dahası siz gözaltı listesinde de yoksunuz.

Üstelik 30 Ocak 2016’da tutuklanıyorsunuz ama size yapılan suçlamanın kaynağı olan ifade 17 Şubat tarihli.

Dahası iddianameye göre Malatya’da tutukluyken 15 Temmuz’da Ankara’da darbeye iştirak etmiş olmakla suçlanıyor.

MÜVEKKİLİ BIRAKIP AVUKATINI TUTUKLADILAR

Çeyrek asırlık avukat Turan Canpolat’ın tarihe geçen hikayesi 27 Ocak 2016 sabahı müvekkilinden aldığı bir telefonla başlıyor.

Müvekkilinin evi 7-8  polis eşliğinde aranmaktadır.

Avukat Canpolat aramaya nezaret etmek için müvekkilinin evine gider. Arama esnasında yapılan hukuksuzlukları da tutanağa şehr düşüp emniyete geçer.

Yolda iken polis arar ve nerede olduğunu sorar.

Avukat Canpolat ifadesinde bu durumdan şüphelenmediğini anlatıyor “ Ben müvekkilimin gözaltı işlemiyle ilgili olduğunu düşünüp emniyete yakın olduğumu söyledim. Zaten 5 dakika sonra da oradaydım. Ancak emniyete gittikten sonra göz altına alındım. İlginç olan sabah 9’da göz altına alındım ama dosyada adım yoktu.”

Avukat Canpolat ‘tuhaf’bir şeylerin döndüğünü fark ediyor ama sorularına cevap alamıyor.

Polis, savcı ve mahkeme aşamasında ‘cevabını bulamadığı soruları’ aylar sonra mahkeme sıralarında buluyor.

Meğerse Cemaat’e yakın bir kurumda hizmetli olarak çalışan Mehmet Tanrıverdi isimli kişi gözaltından bir gün önce emniyete gidip itirafçı olmuş.

En azından savcının iddiası bu yönde.

Hizmetli Tanrıverdi sabah emniyete gidip ifade veriyor, aynı gün 16.45’te savcı Sulh Ceza Hakimliği’nden arama, yakalama ve el koyma talebinde bulunuyor.

Bu kadar kısa sürede ifadelerin nasıl kontrol edildiği, bilgilerin nasıl teyit edildiği belli değil. Ama mahkemeden karar jet hızıyla çıkıyor ve 10 sanık için gözaltı kararı veriliyor.

Ancak bu gözaltı listesinde Avukat Canpolat yok.

Canpolat mahkeme ifadesinde durumu şöyle anlatıyor; “ İlginç olan şu ki Mehmet Tanrıverdi benim müvekkilim. Üstelik 15-20 gün önce baskı ve tehdit altında olduğunu, masum insanlar aleyhine ifade vermeye zorlandığını el yazısıyla beyan eden, avukatlık ücreti ödeyen birisi. Gözaltına alınanlar arasında Mehmet Tanrıverdi’de var. 3 günlük gözaltının son günü polisler Tanrıverdi’yi alıp notere götürüyorlar. Azilname düzenleniyor ve Tanrıverdi’nin parası yetmeyince eksiği polis tamamlıyor.”

Tanrıverdi adli kontrolle serbest kalırken Avukatı Turan Canpolat tutuklanıyor.

Türkiye’de ‘olmaz’ denen çok şey olduğu için avukat Canpolat’ın yaşadığı size sıradan gelebilir.

AVUKATI PEŞİNEN TUTUKLUYORLAR

Ancak dosyanın devamı daha da ilginç.

Mehmet Tanrıverdi 26 Ocak 2016 tarihli ifadesinde ‘bildiklerini’anlatıyor.

Ancak Canpolat’la ilgili bir şey söylemiyor.

Avukat Canpolat 27 Ocak’ta tutuklanıyor ama yargılanmasına gerekçe yapılan suçlama Mehmet Tanrıverdi’nin on yedi gün sonra verdiği ikinci ifadeye dayandırılıyor.

Yani peşinen avukatı tutukluyorlar, iddianameye gerekçe yapılacak suçlamanın itirafçı ifadesinde olmadığını fark edince adli kontrolle serbest bırakılan itirafçıyı çağırıp ikinci bir ifade alıyorlar.

Canpolat’a yöneltilen suçlama ‘adliye yapılanması sorumlusu’. İsmi ilk kez şüpheli olarak dosyaya giren 3 adliye çalışanı ise ‘suç ortağı’ olarak gösteriliyor.

İddianamedeki tek suçlama bu üç kişinin avukat Canpolat’a bilgi aktarma iddiası.

SAVCI SAHTE BELGEYİ DOSYADA UNUTMUŞ

Yargılama başlayınca dosyadaki skandallar da bir bir ortaya döküldü. Savcı üretilen sahte belgeyi dosyada unutmuş.

Gözaltı listesinde MC rumuzlu başka birisi var. Canpolat ifadesinde skandalı şöyle anlatıyor; “M.C diye başka birinin isminin olduğu şüpheli listesini çıkartarak onun yerine benim olduğum imzasız, onaysız, tarihsiz sahte bir liste ekliyorlar… Dosyadaki şüpheli sayısı daha önce kayıtlara girdiği için mecburen M.C’yi şüpheli listesinden çıkartarak, onun yerine benim ismimi monte ediyorlar… Polisler, suç işlememek için, bu ikinci listeye imza atmıyorlar, onaylamıyorlar… bu listenin imzasız, onaysız ve tarihsiz olduğu 14/06/2016 tarihli duruşmada mahkeme gözlemi olarak tutanağa geçti…Ve savcının imzasını taşıyan, UYAP’a taranan, mahkeme kalemince “asli gibidir” şerhiyle tasdik edilen resmi belgede şüpheliler arasında ismimin BULUNMADIĞI, benim ismimin yerine M.C diye bir başkasının isminin OLDUĞU da mahkeme gözlemi ile 14/06/2016 tarihli duruşmada tutanağa geçti… Affınıza sığınarak yazıyorum: Tiksinti duydum…Midem bulandı…”

Film yapılmalı dediğim dosya da daha ne skandallar var.

Devam edelim.

Mehmet Tanrıverdi 26 Temmuz 2016 tarihli ikinci duruşmada ifade veriyor ve avukat Canpolat’ın yargılandığı suçlamanın kaynağı olan ifadeyi vermediğini söylüyor.

Dosyadaki ‘tek suçlamanın kaynağı’ olan ifadeyi veren kişi diyor ki “Benim böyle bir ifadem yok, ben böyle bir şey demedim”.

Dahası polis ifadesinde Tanrıverdi’nin “özel avukatı olduğunu, adının CA olduğu, telefonundan aranırsa geleceğini” söylediği yazıyor.

Ancak Tanrıverdi mahkemeye çıkınca Cemaat soruşturmalarında sıklıkla rastlanan bir uygulamayı teyit edecek şekilde ‘emniyet ifadesine giren avukatı tanımadığını, hayatında ilk kez gördüğünü ve kendisinin çağırmadığını’ söylüyor.

SONRADAN SUÇ EKLEMESİ YAPILIYOR

Yargılama sürerken başka bir ‘ilginçlik’ daha oluyor.

Canpolat’ın yargılandığı iddianamede ne Bylock ne de ‘Bank Asya’da hesabı var’ suçlaması var. Ancak yargılama yapılırken iddianamede olmayan suçlamalar da ekleniyor. Üstelik ‘Bylock belgesi’ diye dosyaya giren belge imzasız ve onaysız. Kim hazırlamış, ne zaman hazırlanmış, hiçbir şey belli değil.

HÜCREDEYKEN DARBEYE KATILMIŞ

Avukat Canpolat’ın tarihe geçen dosyasındaki en ilginç suçlama ise darbe.

Avukat Canpolat darbeden de suçlanıyor.

Ancak gelin görün ki Canpolat 15 Temmuz 2016 akşamı Malatya’da cezaevinde. 2016/25610 numaralı soruşturma evrağına göre suç yeri Ankara.

Yani avukat Canpolat 27 Ocak’ta tutuklandıktan 6,5 ay sonra, hali hazırda cezaevinde iken Ankara’ya gidip darbeye karışmış (!)

Avukat Canpolat mahkeme savunmasında “Herhalde zaman makenesi ile yolculuk yapıp Ankara’da darbeye karışıp , suç işleyip aynı zaman makinesi ile cezaevine geri döndüm” diye şaşkınlığını dile getiriyor.

HAKKINI ARAYINCA SÜRGÜNE YOLLANIYOR

25 yıllık avukat Turan Canpolat gerek göz altı listesi gerekse de Bylock evrağının hukuksuzluğuna dair itirazlarını kayda geçirince ansızın Malatya’dan Elazığ’a yollanıyor.

Dahası Elazığ Cezaevi’nde tutukluyken iki duruşmayı kaçırıyor. Ne mahkemeye götürülüyor ne de SEGBİS aracılığı ile katılmasına izin veriliyor.

Duruşmalara katılma talebini iletince de ‘SEGBİS arızalı’ cevabını alıyor.

Avukat Canpolat bu durumu  üyesi olduğu Malatya Barosu başta olmak üzere Türkiye Barolar Birliği’ne defaatle iletiyor ancak bugüne kadar bir tek başvurusuna bile dönüş alamamış.

‘Dönüş’ yapmayan sadece barolar değil.



Malatya emniyeti de tam 56 aydır Canpolat’ın gözaltına alındığı operasyonun şüpheli listesini mahkemeye göndermedi.

Bu arada Avukat Canpolat’a ‘bilgi aktardığı’ iddia edilen üç adliye personeli beraat etti. Yani Avukat Canpolat Cemaatin ‘Adliye İmamı’ ama suçu tek başına işlemiş oluyor.

Gelelim ‘bomba’ detaya.

Avukat Canpolat yargılama sonunda 10 yıl hapis cezası aldı.

Peki 10 yıllık hapse gerekçe yapılan suçlama ne ? Bylock ve Bank Asya.

Yalnız ‘küçük’ bir sorun var çünkü iddianamede ne Bank Asya ne de Bylock var.

Yani iddianamede yer almayan, suç delili ve eylemi sayılmayan bir konu mahkumiyet gerekçesi yapılıyor.

Bu arada şunu da hatırlatayım; mahkemiyet gerekçesi yapılan Bylock ile ilgili yargılama esnasında takipsizlik kararı verilmişti.

İddianamede olmayan, daha önce takipsizlik verilen bir iddia ile mahkum edilmiş.

Avukat Canpolat istinaf mahkemesinden Yargıtay’a , Malatya Barosu’ndan Barolar Birliği’ne onlarca kez dilekçe yazmış ama bir tanesine bile cevap alamamış.

Dosyası 23 aydır Yargıtay’da bekliyor.

Malatya’nı önde gelen tecrübeli avukatlarından Turan Canpolat 56 aydır sesini duyurmaya çalışıyor, uluslararası avukatlık örgütleri  duydu ama ne meslektaşları ne de üyesi bulunduğu barolar sesini duymadı.

Eğer geçtiğimiz şubat ayından bu yana hücrede tutulan avukat Canpolat’ın çığlığı duyulabilseydi bugün 48 avukat ‘avukatlık yaptığı için’ gözaltında olmazdı.

[Adem Yavuz Arslan] 15.9.2020 [TR724]

Bilerek ihanetin mazereti olmaz [Abdullah Aymaz]

Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “Sorumluluğun buluşturduğu ve bir araya getirdiği insanlar var. Bu gönüllüler hareketini, organizasyon, cemiyetçilik ve devlete alternatif olmak gibi hayalî yakıştırmalarla karalamanın kimseye faydası yoktur.  Ve dünyanın hiçbir yerinde böylesi bir garabete rastlamak da mümkün değildir. Sosyal hayatın vazgeçilmez bir esası ve unsuru olan DOST  MECLİSLERİNE, ideolojik bakma, affedilmez bir insanlık ayıbıdır.

“Bazı meseleler var ki önüne geçilemiyor. Zaman herşeye rağmen hükmünü icra ediyor. Allah vereceği hükmün emarelerini zamanın esrar perdesi üzerinde gösteriyor.

“Bir kimse kendisini fedâ edecekse, fedâ ettiği şey, fedâ ettiğine değmelidir. Aksi halde hebâ olur…
“İnsan kendisine ait olmayan  bir krediyi hiçbir zaman kullanmaya kalkmamalıdır.

“Gönülden beğendiğim  insan, İddiasız İnsandır. Bunlar daima DÜŞMEYECEK  YERDE  dururlar.
“Bütün yıkılışlara karşı gönül hep hicranla yanacaksınız  ve asla ümitsiz olmayacaksınız. ‘Kimin nesi olursa olsun bizim Allah’ımız var’ diyeceksiniz.

Efendimize (S.A.S.)  Hz. Ebu Bekir’e “Üzülme, Allah bizimle!.. (Tevbe / 40) buyurmuştu. Hem de esbab açısından ümitlerin kesildiği bir anda, mağara içinde.

“Rekabetten kaynaklanan Problemleri çözmek zordur. Yapılacak işler adına ümidinize her an darbe inebilir. Bir şirzime-i kalil (sefil bir grup) yani oligarşik azınlığın hile ve desiseleri (sinsi tuzakları) arasında kalabilirsiniz. İradenizi zorlayacak ve sabır kuşağından asla ayrılmayacaksınız. Bileceksiniz, mukayyet olanlar için hayat her zaman ağırdır. Sükûtun ve suskunluğun dayanılmaz acısını duyacak ve ruhun dayanma gücüne göre bir imtihanda olduğunuzu unutmayacaksınız.”
“Bilerek ihanet etmenin mazereti olmaz.” Hainlerin ibretlerinin  hesabını Cenab-ı Hak mutlaka sorar. “O Allah, öyle bir Allah’tır ki!..”
“Ruh kendi alanındaki yoğunluktan yorgun düşer. Meşru dairede ruhunuza nefes aldırmalısınız. Beslenme farklı farklıdır. Siz  EKMEK  yer beslenirsiniz, birileri HÛ!  der beslenir. Bazı haller misyonun gereğidir. Donanımlı insanlar doymayı, doyum âlemi âhirete bırakırlar.

“Talebe cevap iyi belirlenmelidir. Meseleleri iyimserliğe bağlamak hiçbir zaman doğru değildir. İyimserlikler batırır insanı. İşler en kötü şartlara göre ayarlanmalıdır. Profesyonellik duygusunun aldatıcılığından kurtulmak gerek. Meşverette hiç kusur edilmemelidir. Haklı dahi olsanız bazı düşüncelerinizden (istişarenin hakkı için)  feragat ederseniz, kazanırsınız. Israrcı olmamak, dönülmesi gereken yerde dönmek lâzım. Aksi halde, Allah bir gün iflahları keserek döndürür. Kaybedenler ISRAR  ETTİKLERİ  İÇİN  KAYBETTİLER.

“Ebu Cehil bile bu günkü MÜTERRİDLERDEN  daha insaflıydı.
“Mert insanlarımızın yürekleri bir kısım güçler tarafından istismar edilmiştir. Bugün de aynıdır.
“Hâlisane duruşların hakkını verenler Allah’ın sayısız lütuflarına mazhar olurlar. Bu İlahî mevhibelerle zaman üstü yaşarlar.

“Hep liyâkat (lâyık olma) ve performans peşinde olmak gerek. Bazı meselelerin küçük ihmallere tahammülleri yoktur: ‘Bu ne tür bir yürüyüş?!..’  demezler mi insana?

“Bir damla dâvâ yüklü bir insan, kendinden elli kat daha yüklü dâvâsız bir dâhiden daha güçlüdür.
“Tehlikeli şeylerden biri, başkalarının KÖTÜ  NİYETLERİNE  ÂLET olmaktır. Bu mevzuda ölçü, Allah’ın koyduğu ölçüdür.”

“Hiçbir zaman hayal kırıklığına vesile olmamalısınız. Yaptığımız işlerin, bir döneme ait bir macera olmadığı bilinmelidir.

“Endişe duyulacak hareketlerden uzak durmalısınız. BİZE  İFFET ve İSMET’i korumak düşer.
“Uhrevî teftişe ne kadar hazırsınız? Allah Müslümanları bizimle utandırmasın. Üstad’ı düşüncelerinin mecmuunda okumak lâzım. Öğütlerinde ve düşüncelerinde onu yalancı çıkarmaya hakkımız yoktur. ‘Sırran tenevveret’  şeffafiyet şeklinde anlaşılmalı. Güvenilir olmayanlar güven veremezler.

“Sizi, (alkışlarla, iltifatlarla)  yukarı kaldıranların bir gün sizi öldürücü bir boşluğa bırakabileceklerini bilmelisiniz. Tedbiriniz sağlam olmalı.

“Onursuzların onurlu görünmeleri gizli hainlikleri gereğidir. Herkes kendi karakterinin çizgisinde ısrarlı… Şuuraltı kültürlerin kredilerimizi belirlediğini de unutmamalıyız…

“Gâilenin büyük olduğu yerde küçük yürüyüşler bile çok büyüktür. Aşkın bir dehânın sihri, zamanla ortaya çıkar.

“Biz kaderi bir plânın oyuncularıyız. Belli bir noktaya nazarımızı yoğunlaştırır da bunda da ısrarcı olursak, daha derin şeyleri görmeye muvaffak olabiliriz.” (Ahmet Özer, Pensilvanya Günlüğünden  Hocaefendinin, 2002’de söylediği sözlerden)
Bu derin tesbitler, bizlere çok iyi mütalaa ve müzakereler neticesinde, güzel ufuklar açar.

[Abdullah Aymaz] 15.9.2020 [Samanyolu Haber]