Yalanlar ülkesi [Seyfi Mert]

Yılanların çoğalması yalanları çoğaltıyor elbette. Ta en baştan başlayan yılandillilik, yalanı bir yöntem ve yönetim haline getiriyor. Mübahlığı aşıp farza dönüştürüyor.

Ve bir noktadan sonra her şey yalan oluyor o memlekette.

Devlet, millete yalan söylüyor utanmadan.

Millet zaten devletine eskiden beri yalan söylemeyi erdem saymış.

Devleti kandırmak, tokatlamak bir böbürlenme meselesi.

Yöneticisinin hayatı yalandan ibaret olan milletin de hayatı kısa süre sonra yalana dönüşüyor.

Herkes birbirine yalan söylüyor.

Bırakınız utanmayı, burunların kızarmasını; yalan bir erdem ve üstün özellik olarak addediliyor.

Bir noktadan sonra her şey yalana dönüşüyor.

Rakamlar yalan.

Haberler yalan.

İcraatlar yalan.

Yalan ile karnı doyurmayı becerebilen dünyadaki sayılı birkaç ülkeden biriyiz.

Hadi daraltalım biraz daha kadrajı.

Bir Kuzey Kore kaldı, bir biz.

Cumhurbaşkanı yalancı.

Başbakanı, bakanı, vekilleri yalancı…

İktidarı, muhalefeti yalancı.

Bürokratı, memuru yalancı.

Muhtarlar yalana göre seçiliyor artık Türkiye’de.

Özgürlüğü yalan, ekonomisi yalan, başarısı yalan, yalan oğlu yalan.

Böyle yalanlar üzerine kurulu bir ülkenin darbesi gerçek olabilir mi?

Demokrasimiz gibi darbemiz de yalan elbette.

Demokrasi nöbeti diye sokağa dökülen ‘hüloğğ’cu takımının demokrasiye olan inancı yalan. Çok iyi biliyorum, zira demokrasinin en azılı düşmanları bu kitle. Çoğu demokrasiyi esas düşman olarak görüyor. Reisleri en azından trene benzetiyordu demokrasiyi. Bunlarda o da yok.

Bir iki fotoğraf çekip paylaşınca terfi alacak, ihale kazanacak, yalancı bir devletten para götürecek.

Ramazanı yalan, orucu yalan, bayramı yalan olan memleket haline geldik.

Esrarkeş çıkıyor imam, tecavüzcü çıkıyor müezzin…

Dini imanı yalana çevirmiş bir ülkenin yalan devrinde yaşıyoruz.

Ramazan’da yalandan din adına program yapıyor beş yıldızlı otel işleten yalancı din tüccarı hocalar.

Din de yalan, dindar da yalan bu ülkede.

Eğitim yalan, spor yalan, sağlık yalan.

Birinciliği medya alıyor elbette.

Bu ülkenin medyası tarihte görülmemiş bir yalan sistemiyle çalışıyor şu anda. Hakikatin en büyük düşmanı Türk medyası artık.

O hale getirdiler.

Gerçeğin peşinde bir avuç insan kaldı, onlar da ya korkudan sustular, ya da sade suya tirit şeyler yazıp çizdirtiyorlar. Ancak, yalan söylemezlerse bir süre sonra bu da yeterli olmayacak onlar da biliyor. Ya yalana başlayacaklar ya hain olacaklar, başka seçenekleri kalmadı artık!

Bu sebepledir ki, ülkenin başkentinde yaşanan güpegündüz adam kaçırma hadiselerini elin medyası; BBC haber yapabiliyor artık.

Ve ülkenin insan haklarından sorumlu kişisi utanmadan yalan söylüyor bu konuda.

Her yalancının unuttuğu bir şey vardır. Yalanın hızı ve ömrü ne kadar uzun olursa olsun hakikat bir şekilde yetişir ve rezil eder yalancıyı. Tarih bunun örnekleriyle dolu.

Kahramanlarımızın yalancı olduğunu söylemeye gerek var mı?

“Ben demokrasi gazisiyim, beş tank durdurdum, altıncı tank çenemi kırdı” diye devletten maaş söğüşleyen AKmal’ın foyasını bizzat kuzeni ortaya çıkarmadı mı?

“Ne tankı, ne darbe gecesi direnişi kardeşim. Onun çenesini ben kırdım, yalan söylüyor!” dedi.

Yalancı olan devlet, inanmış gibi yapmıştı ama artık daha fazla yapacak bir şeyi yoktu.

Kırık çeneli yalancı kahraman da çok iyi biliyor ki, herkesin hayatı artık yalan üzerine kurulu bu ülkede.

Zira en tepeden başlıyor yalan sistemi.

“Dilimi bir yılan gibi kullanabilirim”, diye konuşur Goethe’nin kahramanlarından biri. En çok yalancılar kullanır yılan dilini.

Bakın son olarak Amerikalı bir yüzücünün fotoğrafına Türk bayrağı monte ederek yüzücüyü Türk sporcu gibi gösteren bir Spor Bakanlığı var. Hayatları yalan üzerine kurulmuş zira. Yalancının zeka seviyesi düşük olunca acı ama eğlenceli bir tablo çıkıyor ortada. Örneğin yüzünün bonesindeki Amerikan bayrağını silip Türk bayrağı yerleştirmeyi aklediyor ama bonede yazan “Vollmer” ismini silmeyi unutuyor. Dünya şampiyonu bir yüzücü Vollmer ama bizim yalancıların zekâ kıta sahanlığı sınırlarımızda bittiği için düşünemiyor bunu ve rezil oluyor.

Yerli tüfek dedikleri şey yalandır.

Yerli tank da öyle.

Yerli uçak zaten en baştan yalandı.

Yerli araba bu ülkenin en eski yalanlarından biridir.

Otoyol fotoğrafı gösterirler, başka memleketindir.

Terörle mücadele videosu diye yayınladıkları görüntü, bir video oyunundan çalınmıştır.

Yalanın iktidar olduğu, bu kadar yalancının türediği bir toplumda hakikati savunanlar elbette sevilmeyecek, nefret edilecek, hain gösterilecektir.

Yalanlar ülkesinde yaşıyoruz zira!

[Seyfi Mert] 6.7.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Gofret kutusu - Mektuplar 4 [Ali Emir Pakkan]

Yassıada'da DP'liler hapsedilmiş.  Mahkemeleri devam ederken bir ihbar alınıyor. "Eski demokratlar bir plan yapmışlar. Zeytinburnu'ndan girip Yassıada'dan çıkacaklar. Menderes'i kaçıracaklar!"  İhbarlar, gazetelere çarşaf çarşaf manşet oluyor... 

27 Mayısçılar soruşturma başlatıyor. İhbar edilen vatandaşlar evlerinden alınıp Balmumcu cezevine kapatılıyor! Zeytinburnu'nda tünelin giriş kapısı aranıyor ama bir şey bulunamıyor! Savcı ciddi ciddi iddianame hazırlıyor. Tünelciler, mahkemeye çıkarılıyor. Hakim, "Yenikapı'dan tünel kazıp Yassıada'da yatan Menderes'i kurtaracakmışsınız. Öyle mi?" diye sorunca Mazlumlardan Hakkı Morgül, kendini şöyle savunuyor:

"Hakim bey, deniz altından tünel kazmayı Amerikalılar İngilizler bile başaramadı. Ben böyle bir adamsam bana madalya takmanız gerekirdi. Bunun yerine beni hapse atıyorsunuz. Olur mu hiç?"

Hakimler de gülüyor. Ama darbe dönemi. Hakkı Morgül'e 1 sene ceza veriliyor!

Bu vahim vak'ayı neden anlattım? Bir mektup aldım. Malum, AKP OHAL ile ülkeyi yönetiyor. Darbe dönemlerini bile geçen hukuksuzluklar yaşanıyor. 

Tarihe bu mektubu da not düşelim:
"Eşim 9 aydır Nevşehir cezaevinde tutuklu. 8 kişilik koğuşta 32 kişi kalmalarına rağmen her geçen hafta sayıları giderek artıyor. Son zamanlarda önce  Twitter, Facebook gibi sosyal ağlarda haber olup sonrasında cezaevinde karşılaştığımız bazı uygulamalar var. Son derece anlamsız ve de hukuksuz. Haber başlığı aynen şu; "f... cüler yerel radyo kanalı Kapadokyafm aracılığıyla aileleriyle haberleşiyor, birbirlerine mesaj gönderiyor."

Bu, yerel bir radyo kanalı, daha çok cezaevinde olanlar dinliyor. Yeni bir uygulama değil, yıllardır var; özellikle hapishanede yakını olanlar arıyor, şarkı istiyor, selam gönderiyor vs ...

Şer şebekesi yine rahat durmamış anlaşılan ki böyle bir haber yayıldı sosyal medyada ve bunun akabinde eşimin koğuşu dahil diğer koğuşlarda  (yalnız f... nedeniyle tutuklu olanların koğuşu) radyolar toplatılmış.. 

İkinci bir haber şöyle; "Açık görüşlerde gofret, çikolata kutularıyla not gönderiyorlar"

Tüm tutuklular baştan aşağıya aranarak geliyor ve gidiyor. Bunun üzerine en son açık görüşte çıkarken- daha önce bizi hiç aramazlardı- bizi de baştan aşağı aradılar ve normalde kalan yiyecekleri biz çıkartabiliyorduk bu kez çıkarttırmadılar... 

Velhasıl medyanın baskısı ile her yerde yıllardır uygulanan cezaevi kuralları üç beş kendini bilmezin yüzünden keyfi olarak sadece bizim gibi olanlar için değiştiriliyor. 

Ve maalesef ki bütün bunlardan tüm Türkiye habersiz çünkü kimse bunun haberini yapamıyor..."

Bir gün bütün gerçekler ortaya döküldüğünde darbeciler gün yüzünü görmek istemeyecek...Yalanlar üzerine inşa ettikleri zulümler, nesilden nesile anlatılacak... 

[Ali Emir Pakkan] 6.7.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Ümmet'in Aynası Suriyeliler [Salih Yusuf]

Ümmet-i Muhammed'in modern dönemlerdeki perişan halinin nedenlerini sadece ekonomik ve siyasal eksende gören siyasal İslam anlayışının iflasını hep birlikte yaşıyoruz.

Teşhis hatalı olunca tedavi usulleri de haliyle dertleri çözmeye yetmiyor.

Çeşitli hadiselere neden olan vatandaşlarından dolayı, Türk toplumunun önemli bir kısmı tarafından nefret edilen mülteci Suriyeliler gibi İslam coğrafyasından hangi halk topluluğu gelse yine ülkemizde dozu farklı da olsa benzer hadise ve tepkilerin yaşanacağını zannediyorum.

Maalesef, yasını çokça tuttuğumuz mazlum Filistinliler de buna dahil. Hatta onların Suriyelileri aratacaklarını söylesem durumun vahametini anlatmak için mübalağa görülebilse de gerçeklerle yüzleşmemize kapı aralayacağını düşünüyorum.

Tabi uyuşmazlık sorunlarının nedeninin sadece mültecilerde olmadığını, tarihte onlarca örneği var olan, ellerindekini paylaşma konusunda isteksiz davranan ve zaten fazlasıyla problemleri olduğunu düşünen yerel halkların da olumsuz yaklaşımlarını bir anektod olarak düşmeliyim.

Bir zamanlar içinde bulunduğum siyasal bakışı değiştireli çok oldu.

Uzun zamandır Müslüman Dünyanın kötü halinin birinci nedenini en başta ahlaki iç yozlaşmada gören, emperyalist ve sömürgeciler gibi öne sürülen dış etkenleri ise asıl nedenlerin sonucu olarak gören bir düşünceye sahip insanlarla birlikteyim.
Yani dış mihrakları olsa olsa İslam dünyasının vücudunda açılan bir yaraya zamanında musallat olan zararlı yaratıklar addeden bir düşünce sistemine sahibiz.

Öteden beri Kur'anın va'z ettiği ve tüm nebevi pratiklerin de; Siyasal İslami metodların aksine sorunların nedenlerini, bireylerin karakter zaafları ve onların oluşturduğu toplumların, ahlaki yozlaşmasında gören, çözümü de insanların ve nesillerin eğitimiyle yeniden inşa ve ıslah edilmesinde olduğuna inanan bir görüşteyiz.

Bugün mağduriyetlerin bu asıl nedeninin bizzat ceremesini çektirerek Kader, insanlara öğretiyor.

Bugün Suriyeliler'den, Afganlılar'dan nefret etmenin bir manası yok.

Bediüzzaman Müslümanları tereyağına benzetir. Yani değişime uğradığında yoğurt, peynir gibi istifade edilen diğer süt ürünlerinin aksine çürüyen tereyağına. Bugün bu teşhisin isabetliliğini hem koca bir Müslüman coğrafyasında hem de gelişmiş Batı toplumlarında en çok adi suçlara karışmış; adı Heysem, Hüsam, Ahmet ve Mehmet gibi isimlerin varlığında görebiliyoruz. 

Dışarıdan İslam'a atfedilebilecek bu tablonun ise bilakis O'nun prensiplerine aykırı olarak madde perestlik öncelikli yaşam tasavvurlarında olduğunu atlamamak gerekiyor.

Batı'nın olağanüstü gelişimi karşısında mevcut İslam telakkisi, Müslüman nesillerin akıllarını ve kalplerini tatmin edebilecek cevabını vermekte aciz kalmıştı.

Bunun sonucunda da nitelikli nesiller seküler ideolojilerin etkisi altına girdiler ve zamanla da hayatın her alanında söz sahibi oldukları gibi ülkelerin yönetici kadrolarını oluşturdular. Kurdukları laik yönetimlerle uzun süre Müslüman Dünyasını yönettiler.
Dini yorumlayışın darlığı ile uzunca yıllar materyalist eğitim sisteminin harmanladığı nesiller bugün Islam dünyasının tipik insanlarını ortaya çıkardı.

İki asır evvel Batılı seyyah ve yazarların kendi ülkelerinin halklarıyla kıyasla, faziletlerini öve öve bitiremedikleri İslam toplumu nereye kayboldu? Hangi ara materyalist bir toplululuklar halini aldılar. 

Madde perest anlayış ilk sırada olunca haliyle insanı insan ve toplumları ahlâklı yapan asıl hususları folklorik hatta teferruat seviyesine düşürüyor. Hele ki İslam toplumları için.

Tereyağ benzetmesi bugünün Müslüman Aleminin durumunu en iyi izah eden bir teşbih ve tespit gibi duruyor.

[Salih Yusuf] 6.7.2017 [Samanyolu Haber]
syusuf@samanyoluhaber.com

Şaka samimiyetin kezzabıdır [Safvet Senih]

Hamdi Sağlamer Ağabeyimiz Zübeyir Gündüzalp Ağabeyden, bahsederken şunları anlatıyor:

“Dersten önce, îmanî bahisten 30 dakika ve arada 10 dakikalık çay faslı… Sonra müdafaalardan 30 dakika ve arada 10 dakikalık çay faslı… Daha sonra Lâhikalardan 30 dakika ve sonunda da Kur’an okunur ve dağılınırdı. Zübeyir Ağabey kendisi ders bitinceye kadar mutlaka iki dizi üzerinde oturur, gerekirse Üstad’ın hayatından hatıralarla derse renk katardı. 

“Bazen yersiz münakaşalarımız olurdu. Zübeyir Ağabey bunları işitir ve gelir ‘Kardeşim, SADIRDAN DEĞİL, SATIRDAN’ der, kitaptan yerini bulur doğrusunu bulur, doğrusunu okur ve bizi delilli konuşmaya ve o kısır mücadeleyi verimli hâle getirmeye çalışırdı.

“Yine insanlık hâli, dershanede birbirimizle şakalaşırdık. Tabii şaka yaparken farkında olmadan kırıcı sözler de söylerdik. Yine bu durumda Zübeyir Ağabey gelir ve şöyle derdi:

“ŞAKA samimiyet gibi görünür, fakat SAMİMİYETİN KEZZABIDIR. Çünkü insan, arkadaşına normalde söyleyemeyeceği şeyleri şaka diye söyler. Bu birkaç defa tekrarlanınca, muhatabın sıkıntılı anında, şaka ile söylenen sözleri ciddi gibi algılamaya başlar. Bu da kırılmalara sebebiyet verir.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Zübeyir Ağabeyden bahsederken  şunları söylüyor:

“Zübeyir Gündüzalp, Hz. Bediüzzaman’ın ileri talebelerinden, ALPERENLERDEN birisi. Devâsâ, derin bir girdap gibi mübhemiyet, muğlakıyetlerle her zaman başımızı döndüren bir Zübeyir Gündüzalp. Konuşurken zannedersiniz ki, böyle göklerden gelen bir ses sizin sinenize çarpıyor… Bunlar, çok önemli misyonu temsil eden, çok önemli mevhibelerle beslenen insanlardır.

“Hiç başka bir şey olmasa, Zübeyir Ağabey, hiç Nurları bilmese, Üstadın huzurunda bulunmuşluğun ona verdiği bir şey vardır ki, teker teker tırnağı kadar parçalasaydınız onu, aklının köşesinden muhalefet etme geçmezdi. Tepeden tırnağa bir acayip vefaydı o. O bir kutuptu.

“Öyle bir dava adamıydı ki, ‘Teessür ve ızdırap karşısında kalbten bir parça kopacaksa, BİR GENÇ  DİNSİZ  OLMUŞ, haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir.’ diyor.”

“Zübeyir Ağabey, dualarında ısrarlı davranır, Üstadından gördüğü üzere, dua ederken ellerini kucağına düşürmez ve kollarını ciddiyet içinde kaldırırdı. Kanaat-i âcizanemce, dua ederken o şekilde yapmak esastır. Dua ‘Cenab-ı Haktan bazı ekstra şeyler istemek’ mânasına gelir. Böyle bir isteğin de kendine göre bir keyfiyeti olmalıdır ki, o keyfiyet, ısrarlı davranmak ve o işin üzerine düşmektir.

“Zübeyir Ağabey, nasıl yaşadı ise, öyle de Allah’a yürüdü. Cenab-ı Hak, çoklarına nasip ettiği gibi bana da onun âhirete uğurlanmasına katılma imkânını lütfeyledi. Fatih Câmiinde cenaze namazı kılındıktan sonra, o omuzlar üzerinde son yolculuğunu yaparken hafif hafif yağmur çiselemeye başladı. Tam ağaçların altında yürümeye başlamıştık ki, birdenbire nereden çıktığını bilmediğim güvercine benzeyen BİR SÜRÜ KUŞUN KANAT SESLERİNİ duydum. Kuş sürüsünün, çok geniş bir alanı kapladıktan sonra ‘pırr’ edip onun tabutunun üzerinden fezanın açıklarına doğru uçuverdiğini gördüm. Başkalarına “Siz de gördünüz mü?’ diye sormadım; çünkü ‘Ehl-i imanın vefatına semanın ağladığı ve onları uğurlamak için ruhânîlerin yarış yaptığı’ hakikatinin Zübeyir Ağabey için de gerçekleştiğine inancım tamdı. O, ‘secde izi’ ile nakşolmuş samimi bir sima ve dırahşan bir çehreydi. ‘Sîmâhüm fî vücûhihim min eseri’s-sücûd’ (Onların  alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. Fetih Suresi, 49/29) hakikatının canlı ve insanlara tesir edebilecek bir örneğiydi. (…)

“Evet, onlar mâna âleminin birer sultanıydılar, ama dünya onları tanıyamadı. Onların mahviyet, tevâzu ve hacâletle  mühürlenen tabiatları başkalarını, aldattı. İnsanlardan bazıları gururlarına, kimileri hasetlerine bir kısmı da bencilliklerine yenildiler ve ne Hulûsî Efendiyi, ne Tahirî  Mutlu’yu, ne Sadullah Nutku’yu, ne de Mehmed Feyzi’yi tanıyabildiler. Oysa onlar bir dirilişin ilk mimarları ve Hz. Mimar-ı Azam’ın vefalı temsilcileriydiler. Hasan Feyzi’ye, Hafız Ali’ye, Hoca Sabri’ye ve Hüsrev Efendiye sonraki nesillerin de ihtiyacı vardı. Dünya Ahmed Feyzi’yi, Âtıf Efendi’yi ve Asım Beyi mutlaka bilmeliydi. Bir ışık kaynağının hâlesini teşkil eden, her biri ayrı birer derinlik adamı olan ve bazıları itibarıyla hâlâ dipdiri ve olabildiğine canlı, Nur Risalelerini dünyanın yetmiş diline çevirerek herkese ulaştırmak işçin çalışan başyüce insanlar, herkes tarafından kabul edilmeliydi. Fakat maalesef, alperen yürekli ve uhrevî derinlikli Zübeyir Gündüzalp misali vefa âbidelerini insanlık gereği gibi tanıyamadı…

“Onlar çok gerilerde durdular, çok küçük göründüler, hep mahviyet içinde oldular; el âlem de yalnızca o görünüşe ve o duruşa baktı, onları sadece zâhire  göre değerlendirdi. Onların her birisi ihtimal bir KUTBİYET, bir GAVSİYETİ  temsil ediyorlardı, ama nâdânlar bunu anlayamadılar. Zaten sohbet-i  nâdân ile telezzüz edenlerin onları anlamaları da beklenemezdi. Anlamadılar ve kendilerine yazık ettiler. Bilmem ki, biz onları gerektiği ölçüde anlamaya muvaffak olabildik mi?”

Maalesef  M. Fethullah Gülen Hocaefendinin bu sorusuna olumlu cevap verecek durumda değiliz… 

[Safvet Senih] 6.7.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile müzakereleri askıya alıyor [Mehmet Dinç]

Avrupa Parlamentosu çarşamba günü yaptığı oturumda Türkiye’nin üyelik müzakerelerini askıya alma konusunu tartıştı. Türkiye’nin tekrar demokrasi çizgisine, insan hakları ve hukuk devleti çerçevesine döneceği ana kadar müzakereler askıda alınabilir. Diğer taraftan raporda, ekonomik işbirliği, güvenlik, terör ve mülteci konularında stratejik ortaklığın devam etmesi yer alıyor. Katı Piri’nin hazırladığı rapor perşembe günü öğlen saatlerinde onaylanacak.

AKP iktidarının anti-demokratik uygulamaları ve tek adam rejimine doğru ilerlemesi yıllardır Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu raporlarında yer alıyor. Son olarak referandum sürecinde Venedik komisyonunun ikaz ve çağrılarını dikkate almayan Türkiye Avrupa Konseyi tarafından Nisan ayında Türkiye’yi denetim sürecine aldı. Demokraside klasmanında ikinci sınıf ülkeler konumuna düştü. Bu durum AB’nin müzakereleri askıya alabileceğinin ilk sinyaliydi. Çünkü 2004 yılında Türkiye’nin üyelik müzakerelerini başlatan süreç Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi denetim sürecinden çıkarmasıyla başlamıştı.

Mali yardımlar durdurulsun

Önceki raporların aksine, son raporda mali yardımların durdurulması çağrısı yer alıyor. Piri, müzakerelerin durdurulması halinde Türkiye’ye’ yapılan mali yardımların durdurulmasını istiyor. Her yıl 700 milyon Euro civarında fon desteği sağlandığını söyleyen Piri “müzakereler durduğu zaman bu fonlarda duracak, ayrıca mülteciler için 3+3 milyar Euro, Ankara’ya değil doğrudan mültecilere gidecek” ifadelerini kullandı.

Bedelini Türkiye ödüyor

Demokrasi, temel insan hakları, ifade özgürlüğü konularda Avrupa’nın oturmuş belli standartları var. Venedik Komisyon, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu gibi kurumların hazırladıkları raporları bu açıdan çok önemli, değerli ve dikkate alınmalı. “İade ediyoruz, sen kimsin” gibi tepkiler iç siyasette oy toplasa da, dünya çapında ülkeye ödeteceği bedeli hep birlikte görüyoruz. Piri raporunda, müzakerelerin askıya alınması halinde, AB’nin mali yardım ve fonlar ve otomatikman durdurulmasını istiyor. Hatta mülteciler için anlaşılan 3+3 milyar Euro’nun Ankara’ya değil doğrudan mültecilere ulaştırılmasını istiyor.

Türkiye tekrar demokrasi çizgisine gelmeden zor

Basın açıklaması yapan Kati Piri “50 bin kişi hapishanelerde, 250.000 kişi işinden oldu, 150 gazeteci hapiste, milletvekilleri hapiste, gazeteler, dernekler, okullar kapandı, Türkiye temel insan hakları ve özgürlüklere saygı duymuyor. Türkiye taahhüt ettiği Kopenhag kriterlerine uymadığı için müzakerelerin durdurulması çağrısında bulunuyoruz. Tekrar açılması için Türkiye’nin iyileşmesini bekleyeceğiz. Türkiye ile diyalog devam etmeli, gümrük anlaşmaları yenilenebilir, vize serbestisi için ise kriterlerin yerine getirilmesi şart” ifadelerini kullandı.

PKK’ya silah bırakma çağrısı ve Avrupa’da PKK sembollerinin yasaklanması

PKK konusuna da değinen Piri “Kürtlerin tamamı PKK’yı destekliyor diyemeyiz, herkesi suçlu ilan edemeyiz. İki gün önce PKK yine iki kişiyi öldürdü, silah bırakması çağrısında bulunuyoruz. Kürt meselesi silahla değil, diplomatik yollarla çözüme kavuşturulabilir” ifadelerini kullandı.  Ayrıca AB ülkelerinden  terör örgütleri listesindeki örgütlerin sembol ve işaretlerini yasaklayan kanunların uygulanmasını istiyor.

Avrupa’da şiddete bulaşan Erdoğan taraftarları da rapora girdi

Avrupa’daki Türkiye kökenli vatandaşların Erdoğan’ın söylemleriyle harekete geçmesi ve şiddete bulaşması raporda yer alıyor. 15 Temmuz gecesi Avrupa’nın birçok ülkesi ve şehrinde Erdoğan taraftarları hizmet hareketine yakın eğitim kurumlarını yakıp yıkmış ve terörize olmuşlardı. Yine bakan Kaya’nın Hollanda’yı ziyareti sırasında şiddet eylemleri yaparak çevreye zarar veren Erdoğan taraftarları Avrupa’da güvenlik sorunu olarak algılanmaya başlandı. Yaklaşık 50-60 yıldır kitlesel suça bulaşmayan Türkiye kökenliler Erdoğan sayesinde artık Avrupa güvenliği için tehdit görülmeye başlandı.

Sadece Gülen hareketi değil, tüm muhalif kesimler baskı altında

Raporda OHAL’in ilan edilmesiyle birlikte, temel insan hakları, adil yargılama, özgürlüklerin tamamen kısıtlandığın değinilmiş. Baskı ve zulüm sadece Gülen hareketine yakın insanları değil tüm muhalif kesimleri etkiliyor. “Seyahat haklarını kısıtlandı, gazeteciler, akademisyenler, öğrenciler, öğretmenler, askerler, polisler, tutuklandı, yüzlerce okul, hastane, yayın evi, gazete, radyo, televizyon, özel şirket kapatıldı, herhangi bir hukuki gerekçe göstermeden insanların mallarına el konuldu” ifadeleri yer alıyor.

İşkenceyi önleme komitesi, Türkiye raporunu gecikmeden yayınlamalı

Avrupa Konseyi ve insan hakları örgütlerinden sonra Avrupa Parlamentosu da insanlık dişi muamele ve işkenceye karşı mücadele komitesinin Türkiye raporunu gecikmeden yayınlanmasını istiyor.

Masumiyet herhangi bir anayasal devletin temel ilkesidir

Özellikle 15 Temmuz’dan sonra hiçbir gerekçe göstermeden yüzbinlerce insan tutuklandı. Hukuk’un en temel ilkesi olan masumiyet karinesi tamamen yok sayıldı. Raporda bu temel ilkenin hiçe sayıldığı, avukatlarla görüşmenin engellendiği altı çizilirken, AYM’ye ulaşan yüzbinlerce dosyanın olduğunu vurgulanıyor. OHAL komisyonun kapsamlı ve etkili bir şekilde çalıştırılmasını istiyor.

Bunun dışında Türk hükümetine ve AB üye devletlere şu çağrılar yer alıyor:
  • Erdoğan’ın batılı liderlere yönelik “Nazi” benzetmesi sert bor dille eleştirtiliyor
  • AB-Türkiye arasında göç, enerji, ekonomi ticaret gibi alanlarda işbirliğine devam edilmeli, gümrük anlaşmalarının iyileştirilmeli
  • Visa serbestisi için kriterlerin yerine getirilmesi şart
  • Yolsuzluğun önlemesi için ciddi çalışmalar yapılmalı, üst düzey yolsuzluk davaları akim kalmamalı
  • Terörle mücadele konusunda işbirliği
  • Ekonomi ve enerji alanında işbirlikleri ve politik diyalog kesilmemeli
  • Dış politikada AB politikalarıyla uyum
  • AB-Türkiye ilişkilerini görüşmek üzere AB Konsey’inin Türk hükümetini zirveye davet etmesini öneriliyor
  • Ermeni meselesinin normalleşmesi
  • Göçmen çocukların eğitimi
  • Türkiye’nin deprem riski çok yüksek bir hatta bulunduğu için Akkuyu nükleer santrali inşası planlarının durdurması
  • Vatansız kişilerin statüsüyle ilgili 1954 BM Sözleşmesi ve vatansızlığın azaltılmasına ilişkin 1961 BM Sözleşmesi’ni ihlal ederek ve çok sayıda pasaportun iptal edilmesinden duyduğu kaygı
[Mehmet Dinç] 6.7.2017 [TR724]

2019’da Meral Akşener’den Macron mucizesi beklemek [Deniz Ayhan]

Türkiye’yi 2019 yılında genel ve başkanlık seçimleri olmak üzere iki kritik eşik beklemekte. Şüphesiz başkanlık sisteminin uygulanmaya başladığı ve bağlantılı olarak parlamentonun Türk devlet yapısı içerisindeki etkinliğini kaybetmesinin bir sonucu olarak, 2019 yılında genel seçimlerin başkanlık seçiminin gölgesinde kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.

Siyasetin tabi teamülleri göz önüne alındığında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019 yılında başkanlığa aday alacağı son derece açık. İnanılmaz baskılar altında siyaset yapmak durumunda kalan ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve 4 Kasım 2016’dan bu yana tutuklu olan Selahattin Demirtaş’ın durumlarını dikkate aldığımızda, 2019 yılında yapılacak başkanlık seçiminde Erdoğan’a karşı kimin aday olacağı sorusu şimdiden gerek Türkiye gerekse uluslararası kamuoyunun merak ettiği önemli bir konu haline dönüştü.

Şüphesiz, Meral Akşener 2019 yılında yapılacak gerek genel seçimler için gerekse de başkanlık seçimi için birçoklarının aklına gelen ilk isim. Fakat, Meral Akşener üzerinden 2019 yılına dair projeksiyonlar yapılırken, Akşener’in hangisinde karar kılacağını henüz bilemediğimiz iki tercih arasında kaldığını da belirtmekte yarar var.

AKŞENER’İN NEFESİ YETER Mİ?

İlk olarak, Meral Akşener 2019 yılında genel seçimlere kendi partisini kurarak girebilir. Böyle bir ihtimalin söz konusu olması durumunda, Meral Akşener’i birden fazla denklemin beklediğini ifade etmek durumundayız. MHP’de siyaset yaptığı günlerden farklı olarak, Akşener Devlet Bahçeli karşıtlığı ile beraber bunun ötesinde daha kapsamlı bir söylem ile ortaya etkili bir muhalefeti tarzı koymak durumunda. Fakat, hükümet ve Devlet Bahçeli arasında ismi konmamış konsensüs sebebiyle, Akşener’in etkinliğini arttırması durumunda özellikle yargının devreye girerek Akşener’in sivrilmesini engelleme ihtimali hala varlığını korumakta.

Bununla beraber, hali hazırda Meral Akşener’in yürüttüğü çalışmaların ve kampanyaların bir takım ülkücü kökenli iş adamlarının yaptığı yardımlarla ilerlediği kamuoyunca bilinmekte. Hazineden yardım almadan gerek devam etmekte olan çalışmaların gerekse de Akşener’in teşkilat yapılanmasının ne kadar ve hangi ölçekte sürdürülebileceğine dair ciddi kuşkular farklı muhalif ülkücü kesimlerce dillendirilmekte. Tüm bu faktörler göz önüne alındığında, Meral Akşener’in 2019 yılındaki genel seçimlere kadar yeni bir parti kurması, bu partinin MHP tabanı ile beraber sağ seçmeninin geneline hitap eden bir söylem tarzı geliştirmesi ve seçimlere kadar bu partinin teşkilat yapılanmasının Tükiye’nin geneline taşınması oldukça zor görünüyor.

MACRON MODELİ DENENEBİLİR

Meral Akşener’in önünde duran diğer ikinci bir seçenek ise, yeni seçilen Fransa Cumhurbaşkanı Emannuel Macron’un denediği ve başarılı olduğu seçilme yöntemi. Hatırlanacağı üzere, Emmanuel Macron Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerine girerken kendisinin mensup olduğu bir siyasi parti yoktu. Seçimlere az bir zaman kala sosyalist partideki görevinden istifa ederek ‘Le Marche’ (yürüyüş) hareketini başlatmış ve Fransa cumhurbaşkanlığını tek başına, hiçbir parti aidiyeti ve yapılanması olmadan kazanmayı başarmıştı. Bu başarısının arkasındaki temel sebeplerden biri şüphesiz Macron’un merkez sol, merkez sağ, ve liberal kesimleri kucaklayıcı bir söylem ile seçim propagandasını oluşturmasıydı. Cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ardından Fransa’da gerçekleşen genel seçimlerde de başarılı olmak isteyen Macron, seçimlere çok az bir zaman kalan cumhurbaşkanı seçilmesinin rüzgarını da arkasına alarak apar topar bir parti kurdu ve Fransa genel seçimlerinde de adeta büyük bir sükse yaparak seçim yarışını en önde tamamladı.

Benzer şekilde, Meral Akşener söylemlerini sağ ve merkez sağ spektrumu kapsayacak şekilde dengeleyebilir ve özellikle Türkiye’nin Kürt meselesi, Alevi sorunu, asker-sivil ilişkileri, azınlıklar sorunu, Avrupa Birliği süreci gibi birçok arkaik yaralarına dair tutarlı ve kabul edilebilir bir söylem tarzı ile 2019 yılına gelebilirse, pekâlâ Erdoğan’ın karşısına alternatif bir aday olarak çıkabilir.

YENİ BİR SOSYAL HAREKET LAZIM

Fakat, yukarıda bahsedilen her iki durumda da, yani ister Meral Akşener bir parti kurarak 2019 genel seçimlerine hazırlansın, ister parti kurmadan Fransa’daki Macron örneğinde olduğu gibi hareket etsin, Akşener hem Devlet Bahçeli engeli hem de Erdoğan faktörü ile aynı anda mücadele etmek zorunda. MHP an itibariyle iktidar partisi ile iç içe geçmiş durumda ve birçokları için siyasi iktidarın adı konmamış bir partneri gibi hareket etmekte. Bugünkü MHP’nin iktidarın nimetlerinden ne ölçüde faydalandığını çıplak gözle anlamak çok zor olsa da, son derece açık olan bir husus var ki, MHP’de parti içi muhalefetin etkili olamamasında AK Parti ve Erdoğan’ın birinci derecede rolü olduğu herkesçe malum.

Dolayısıyla, Türk siyasetinin bugünkü verileri dikkate alındığında, Meral Akşener için 2019 yılına geldiğimizde partiler üstü bir pozisyonda iktidarı zorlamak ve hatta iktidardan pay almak için en makul yolun parti kurma zorluklarının hiçbirine takılmadan, yeni bir sosyal hareketin fitilini yakması olacaktır. Bu hareket, yelpazesi geniş bir söylem trafiği ile zenginleştirilebilirse, gerek MHP’nin içerisindeki gerekse AK Parti’de ki küskünlerin dikkatini celbedebilir ve Akşener hareketine yeni bir ivme katabilir.

[Deniz Ayhan] 6.7.2017 [TR724]

Yepyeni bir Cemaat [Vehbi Şahin]

Cumhurbaşkanı Erdoğan kararlı…

Ne pahasına olursa olsun Cemaat’in kökünü kazımak istiyor.

Bu emeline ulaşmak için elinden geleni ardına koymuyor.

Plan üstüne plan yapıyor.

İğrenç yafta ve etiketlerle Cemaat’i toplum nezdinde itibar suikastına maruz bırakıyor.

Ama…

Yine de tatmin olmuyor.

Vesvese, şüphe, paranoya kendini esir almış durumda…

Dönüşü olmayan karanlık bir yolda hayaletlerle gölge boksu yapıyor.

Ama farkında değil…

Ne yaptığını bilmiyor.


“ERDOĞAN KAVMİ”

Bu karanlık dehlizde Erdoğan’ın en büyük destekçisi kim peki?

Tabii ki AKP ve onu oylarıyla ayakta tutan seçmenler…

Bir de Doğu Perinçek ile Devlet Bahçeli…

Üç ittihatçı, kafa kafaya verip Cemaat’i bitirmek için çaba sarf ediyor.

Milyonlarca insan da bu ‘kindar üçlü’nün yalanlarına inanıyor.

Hiç sorgulamadan Erdoğan ve avanelerinin peşinden sürükleniyor.

Pazartesi yayımlanan “AKP milleti” başlıklı yazımızda Erdoğan’ı adeta taparcasına seven insanların psikolojisinden bahsetmiştik.

Sosyal medyada yer alan bir hesabın (https://twitter.com/brhmclk/status/881817195206017024) önerdiği tanımlamayla, bahsettiğimiz bu “Erdoğan Kavmi” hak ve hakikati göremeyecek kadar kör maalesef…

Gözleri görmüyor.

Kulakları işitmiyor.

Özetle…

Erdoğan ve ona destek çıkan kavmi, Cemaat’in biteceğini, AKP’nin de sonsuza kadar payidar kalacağını sanıyor.

Peki bu mümkün mü?

Kesinlikle mümkün değil.

Neden mümkün olmadığını ispat etmeye Medrese-i Yusufiye’ye yolu düşen bir hanımefendinin şu duyguları yeter de artar bile…

Bakın Cemaat’e yönelik soykırımdan nasibini alan hanımefendi, yaşadıklarından nasıl dersler çıkarmış…

Minik tashih dokunuşlarıyla aynen alıntı yapıyorum 12 ibret levhasını…


1) ŞER GÖRÜNEN HAYIRLAR

“Zahiren baktığımızda, yaşadığımız 9 günlük nezarethane ve 4,5 aylık cezaevi günleri, sıkıntılı ve zor günler olsa da…

Esasında birçok şeyin farkına varmamız açısından çok istifadeli ve hikmetli günlerdi.

Birçok ayet ve hadiste anlatılan hakikatleri yakinen yaşadık.

En başta acziyetimizin farkına vardık.

Rabbimizin kudretine sığındık.”


2) GÜÇ SAHİBİ ALLAH’TIR

“Cenab-ı Hakk hadiselerin diliyle adeta bize dedi ki…

-Senin de çocuklarının da malının da sahibi benim.

-Ben olmasam şu olmaz, bu olmaz deme.

-Sen olmasan da hayatı devam ettiren benim.

-Elinden aldığım zaman hiç bir şey yapamazsın.

Biz maalesef herşeyi kendimiz yürütüyoruz zannediyoruz.

Bu süreçte, hayatımızdaki birçok önemli zannettiğimiz şeyin ne kadar önemsiz olduğunu anladık.”


3) ANSIZIN GELEN AZRAİL

“Polislerin eve ansızın gelip beni götürmesi adeta Azrail’in küçük bir temsili gibiydi.

Kimse engel olamadı.

Alıp götürdüler beni.

Sanki bir ölüm deneyimiydi.”


4) KABİR VE BERZAH

“Nezarethanede, kabrin ve berzahın küçük bir örneğini yaşadık.

Kabre konulunca nasıl kimse sana artık ulaşamıyorsa, kimsenin yardımı olamıyorsa biz de orada öyleydik.

Duygusal ve düşünsel anlamda adeta bir kabir tecrübesiydi.”


5) SORGU ENDİŞESİ

“İfadelerimiz alınıncaya kadar bir sürü endişeyle korktuk.

Ne soracaklar, ne cevap vereceğiz diye…

Kuldan bu kadar çekiniyorsak ahirette halimiz nice olur dedik.”


6) SIRAT KÖPRÜSÜ

“Adliye safhası, sanki bir sırat köprüsüydü.

Ya geçecektik ya da tutuklanacaktık.

Müthiş bir heyacan, endişe ve ümit içinde saatler geçmek bilmedi.”


7) YANA YANA DUA ETMEK

“Gerektiği gibi kulluk yapamadığım için Rabb’im, cebr-i lütfu ile yaptırmaya başladı.

Dışarıdayken, bu süreçten dolayı dua etmeyi öğrendiğimi zannediyordum.

Aslında ızdırar içinde, yanarak dua etmek neymiş içeride anladım.”


8) HAKİKİ KARDEŞLİK

“Uhuvet Risalesi, Medrese-i Yusufiye’de ‘hakkal yakin’ yaşanıyor.

Farklı görgü ve kültürden gelen onlarca kişinin bir arada yaşaması hiç kolay değil aslında.

Ama Allah rızası odaklı ve ahiret eksenli olunca herşey kolaylaşıyor.

Herkes birbirine yardımcı olmaya çalışıyor.

Kul hakkına girmemek için azami çaba sarf ediyor.

‘Kendin için istediğini başkası için de istemedikçe gerçek mümin olamazsın’ hadis-i şerifini orada yaşadık.

Tahliye olan herkes için sevinç gözyaşı döktük.

Tanımasak da tutuklanan herkes, içimizi kor gibi yaktı.”


9) CENNET UCUZ DEĞİL CEHENNEM DAHİ LÜZUMSUZ DEĞİL

“Cennet ucuz değil sözünü iliklerimize kadar hissettik.

Allah yolundaki sıkıntıyı birkaç kek ve pasta yapıp, sohbet için evimizi açmak zannediyorduk.

Çekilmesi gereken sıkıntıların ne olduğunu, gerçek dava çilesini şimdi öğrendik.”


10) AİLE İLE İMTİHAN

“Yakın arkadaşlarımızın, komşumuzun, kardeşimizin…

Ya da kuzenimizin…

Hakkımızda şikayetçi ve itirafçı olduğunu öğrenince…

Bedir savaşında Sahabe Efendilerimizin, aile fertleri ile karşı karşıya gelmesinin nasıl bir şey olduğunu anladık.”


11) BENZEDİK ÇOK ŞÜKÜR DAVA SAHİPLERİNE

“Allah’ın izni ve lütfu ile…

İslâmiyet’in hakikatleri, kıssalara ve tarih kitaplarına hapsolmaktan kurtulup hayat buluyor.”


12) DUAM

“İnşallah kazananlardan oluruz diye dua ediyorum.

Rabbim kazanma kuşağında kaybettirmesin.

Dışarıda, bunları unutturmasın diyorum.

Allah bütün kardeşlerimize kurtuluş ihsan etsin.

Amin…”


ZALİME BOYUN EĞMEDİ

Şimdi birlikte düşünelim…

Bu yazıyı okuyan Erdoğan’ın danışmanları da cibilli Cemaat düşmanları da şöyle bir kendilerini gözden geçirsin.

Sizce bu Cemaat biter mi?

Bu satırları samimi bir şekilde kaleme alan hanımefendi gibi milyonlarca insan var.

Zindanda…

İşkencehanede…

Nezarethanede…

Adliye koridorlarında…

Gaybubette…

Gurbette…

Evinde, ocağında bekliyor bu insanlar…

Erdoğan’ın bitmek bilmeyen zulmü altında inim inim inliyor.

Ama dikkat edin…

“Neden bunlar başıma geldi” diye şikayet etmiyor.

Zalimin önünde eğilmiyor.

Ondan özür dilemiyor.

“Bu musibet Allah’tan…” diyerek, yine Yaradan’a (CC) sığınıyor.

Yardım ve nusreti O’ndan (CC) bekliyor.

Dünyayı değil, ahireti nasıl kazanırım diye iki büklüm oluyor.


BU CEMAAT’İ KİMSE BİTİREMEZ…

İşte tüm bunlar neyin habercisi biliyor musunuz?

Kirlerden, paslardan, günahlardan arınmış yepyeni bir Cemaat’in zuhur ettiğini gösteriyor bize…

Erdoğan’ın “bitirdim” dediği Cemaat’in kendini zihnen, kalben, ruhen, bedenen yenilediğinin apaçık emaresi, hanımefendinin hissiyatı…

Hadiselere hikmet gözüyle bakanlar için yeni bir “Bahar Neşidesi” yani…

Enseyi karartmaya gerek yok…

Allah’ın izni ve inayetiyle…

Cemaat, bu kıvamını koruduğu müddetçe kimse onu bitiremez.

Erdoğan da bitiremez, Bahçeli ve Perinçek de…

Onlara gizli ve açık destek verenler de…

Herkes bunu böyle bilsin ve hesabını da öne göre yapsın vesselam…

[Vehbi Şahin] 6.7.2017 [TR724]

Zalimle birlikte mi zalime karşı mı? [Kerim Balcı]

12 Haziran 2011 genel seçimleri, AKP gemisinin güvertesinde tedirgin bir şekilde bekleştiğimiz son seçimlerdi. 2013 yerel seçimlerine gelindiğinde, biz o gemiden tekme tokat indirilmiştik. Yerimize bindirilenler de vardı. Biz indiğimize ‘elhamdülillah’ derken, onlar yeni koltuklarına ısınmakla meşguldüler.

İkisini de çok sevdiğim, ikisinin de bilgi birikimine, entelektüel derinliklerine hayran olduğum iki sosyal bilimcinin biri bizimle birlikte inenlerden, öteki kalanlarla birlikte bize kinlenenlerden oldu. 2011 seçimlerinde bizim iktidar partisine verdiğimiz açık desteğin tek sebebi vardı: Yeni bir anayasa sözüyle kandırılmıştık. Zaman’ın yorum sayfalarının mutat yazarlarından Prof. Mümtaz’er Türköne de, Prof. Naci Bostancı da aynı vaatle AKP listelerinden aday adayı olmaya davet edilmişlerdi. Bostancı’ya bu davet bizzat zamanın başbakanından mı gelmişti, doğrusu bilemiyorum. Ama Mümtaz’er Türköne bizzat aranmış, ve ‘Hocam yeni anayasa yapacağız, bu dönemde size ihtiyacımız var,’ denilerek siyasete ikna edilmişti.

Her iki yazarımız da Yorum sayfasına Türkiye’nin yeni anayasasının yazılmasına katkıda bulunmak gibi kutsal bir görevi üstlenmek üzere fedakârlık yapma sırasının kendilerine geldiğini söyleyerek okurlarımızdan izin istediler. Sonra ne olduysa oldu, Naci Hoca Amasya’dan birinci sıra adayı olarak gösterilirken, Mümtaz’er Hoca aday bile gösterilmedi. Aynı seçimlerde, kendisi milletvekilleri adaylarının mülakat komisyonunda görevli olduğu halde aday gösterilmeyen Çankırı Milletvekili Suat Kınıklıoğlu durumunu ‘attan düşmeye’ benzetmişti. İki sene sonra gemiden inecek olanlar, o seçimlerde attan düşmüşlerdi zaten…

‘O gün bizi tankların önüne çıkmış bulacaksınız!’

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Mümtaz’er Hoca’nın 2016 yılında yazdığı bir yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tehdit ettiğine kani olarak 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırılmasına karar verdi. Haberi okurken 2007 yılı içinde Bursa Girişimci İş Adamları Derneği’nin düzenlediği ‘Küreselleşme Sürecinde Demokrasi ve Sivil Toplum’ konulu panel geldi aklıma. Ülkenin cumhurbaşkanlığı krizinden geçtiği günlerdi ve 27 Nisan’daki askeri müdahalenin travması henüz atılabilmiş değildi. Mümtaz’er Hoca her zamanki analitik zekasıyla tahliller yapmış, fakat okurun hissiyatını harekete geçirememişti. Talebesi olsam gurur duyacağım kıdemli profesörün yanında ben en iyi bildiğim şeyi yapmış ve dinleyicilerden gelen ‘Tanklar bir daha yürürse ne yapacağız?’ sorusunu, ‘Bizi takip edin. O gün bizi tankların önüne çıkmış bulacaksınız!’ diye cevaplamıştım.

Mümtaz’er Hoca entelektüel derinliği popülist söyleme feda edecek biri değildi. Hele de konuşması boyunca sürekli “Mümtaz’er Hocam daha iyi bilir, Hocamızın da dediği gibi,” sözleriyle sırtını kendisine dayamış bir gencin salonun hissiyatını arkasına alması hoşuna gitmemişti. Yine de kendi nezahetine yakışır bir fıkrayla dengeledi o hissiyatı.

Fıkra bu ya, papağan almaya karar veren bir adam, pazardaki papağanların fiyatlarının konuştukları dil ve bildikleri ilim sayısına göre 100, 200, 300 lira şeklinde arttığını görmüş. Altında 5,000 lira yazan bir papağanı görünce de hayretle, ‘Bu hangi dilleri konuşuyor, hangi ilimlere vakıf böyle?’ diye sormuş. Satıcı, ‘Vallahi o hiç konuşmaz. Ama diğer bütün papağanlar konuşurken ona ‘hocam’ diye hitap ederler,’ cevabını vermiş.

O gün, Mümtaz’er Hocamdan önemli bir ders almıştım. Kırk yıl geçse de, yaşananlar bizi ayırsa da, belki hayata ve siyasete bakışlarımız farklılaşsa da unutmayacağım bir ders.

Gerisini düşünsün gerisi…

Dünkü hapis cezası kararını okuduğumda, ‘Acaba 2011’de attan düşmemiş olsaydı ne olurdu?’ diye geldi aklıma. Zamanın başbakanı söz verdiği gibi kendisini milletvekili adayı gösterseydi ve o da seçilseydi. O yazı hiç yazılmasaydı. Bu dava hiç açılmasaydı. Mümtaz’er Hoca da Naci Bostancı ile birlikte AKP sıralarında siyaset yapmaya devam ediyor olsalardı… Tenkil yine olsaydı… Biz o gemiden yine itile katıla kovulsaydık… Terörist diye yaftalansaydık… İfk Hadisesi kadar ağır gelen bir iftirayla şu darbe günahı yine bize yamansaydı… Vebalı gibi dostlarımız, kardeşlerimiz, iş arkadaşlarımız bizden kaçsalardı.

Mümtaz’er Hoca şimdi olduğu gibi hapiste olmayı mı, yoksa Meclis’te olmayı mı tercih ederdi?

Ahirete, Hesap Günü’ne, İlahî Adalet’e inanan bir insan Mümtaz’er Hoca. Kendi ifadesiyle agnostik olan Ahmet Altan – kimsenin inancını tartmaya hakkımız yok; inançtan değil, inancın gereği duruştan bahsetmeye çalışıyorum – kalan üç beş yıl ömür için geçen onlarca yılımı feda edemem civanmertliğini gösterebiliyorsa, Mümtaz’er Hoca da elbette ve her durumda “kalan üç beş yıl ömrüm için ebedi saadetimi feda edemem,” diyecektir diye düşünüyorum.

Gerisini düşünsün gerisi…

[Kerim Balcı] 6.7.2017 [TR724]

Yanılmayı çok isterim ama yürüyüş Maltepe’de biter [Tarık Toros]

Adalete güven niye mi yok?

Yargıçlar savcılar kitaba uygun çalışsa adalete güven olur.

Mahkeme kararlarına uyulsa, saygı duyulsa adalete güven olur.

Adalete güven yoktur, bugün ülkedeki yargı zalimdir çünkü Saray’a teslim olmuştur.

Adalet, Saray’daki şahsın iki dudağı arasındadır.

Hâkimler bunun hilâfına karar alamaz.

Alırsa, ya sürgün edilir, ya açığa alınır, ya da tutuklanır. 

***

Ülkede adalet niye yoktur biliyor musunuz?

Saray’da oturan ülkenin başı, “Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” dediği için yoktur.

Adaletsizliğin bir numaralı müsebbibi de kendidir.

Yine kendi ifadesiyle, “proje mahkemeler” kurmuşsa… Sulh ceza hâkimlikleri eliyle iş tutuyorsa, hukuk taaa o zaman bitmiştir.

Avukatlar tutuklanıyorsa… Barolar, on binlerce “terör” sanığına avukat atamıyorsa, mahkemelerin müsamere yerinden başka işlevi yoktur.

Yine gazeteciler, Twitter’daki takip listeleri yüzünden yargılanıyorsa, o ülkede suçun ispatı için delil aramak gibi bir dert de kalmamış demektir. 

***

Ülkede adaletin hali bu iken…

Partili cumhurbaşkanının tutuklattığı, iki sene cezaevinde yatırdığı eski Genelkurmay Başkanı, “Yargının mücadelesini yürekten destekliyorum. Ordu, polis, yargı, bürokraside ciddi boyutta temizlik yapıldığına inanıyorum” diyorsa… Bilin ki, o da düzenin bir parçasıdır.

İlker Başbuğ kusura bakmasın, durum budur.

***

Partili cumhurbaşkanı, 2008’den itibaren içeri attırdıklarını tek tek tahliye ettikten sonra onlarla ittifak kurdu. Hepsine eski itibarlarını verdi, görevlerine iade etti. Şimdi birlikte iş tutuyorlar.

Yargının harika gittiğini düşünen İlker Başbuğ’un, şöyle sorması icap etmez mi:

“Ey Tayyip Erdoğan. Yargı senin MİT müsteşarını ifadeye çağırınca yollamadın, acil yasa çıkarıp dokunulmazlık verdin. Peki neden eski Genelkurmay Başkanı için de aynısını yapmadın? Bizi Cemaat tutuklattıysa, müsteşarına kurulan kumpası püskürttüğün gibi bunu da püskürtebilirdin. Yapmadın. Çünkü bunu bizzat istedin. Kumpası kuran sendin.”   

***

Erdoğan, müsteşarına verdiği dokunulmazlığı Başbuğ’a vermediği gibi… Başbuğ’un tahliye edildiği günlerde bir yasa çıkarttı:

Eski Genelkurmay Başkanları ve komutanlar görev suçlarından dolayı Yüce Divan’da yargılanabilecekti.

Şimdi bu yasa Demokles’in kılıcı gibi İlker Başbuğ’un üzerinde sallanıyor.

Yargıtay, Ergenekon davasını bozdu fakat Başbuğ’un dosyasını ayırıp Anayasa Mahkemesi’ne havale etti.

Başbuğ bilmiyor mu, “dün kendisini tutuklatan, bugün de rehin alan irade” aynı iradedir!

Bal gibi biliyor ama yaşına başına bakmadan üç maymunu oynuyor. 

***

Partili cumhurbaşkanı, muhaliflerini, biat etmeyen tüm kesimleri darbeci ilan ederek kendi darbesini gerçekleştiriyor.

Büyük ölçüde de tamamladı.

İşte bunun için CHP’nin adalet yürüyüşü, zannediyorum son umut kıpırtısı.

CHP’nin yığınla hatası yok mu, var.

7 Haziran 2015 seçimlerini doğru okuyabildi mi, hayır!

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına verdiği destekle tutuklu vekillerin en önemli sorumlusu mu, evet!

Referandum sonucunu kabul edip Meclis çalışmalarına devam etme kararıyla hata etmedi mi, etti.  

Kılıçdaroğlu’nun 7 yıllık genel başkanlığı süresince tek başarısı var mı, yok!

Enis Berberoğlu tutuklanana kadar beklemekle çok geç kalmadı mı, evet kaldı.

Bunlar doğru.

Fakat unutmayın.

Bugün ne siyasi hesap, ne de ikbal peşinde koşulacak dönem.

Ne olduysa oldu. Neyse ne.

Dikkat edin: Adalet yürüyüşü, son dönemde Gezi olayları dahil polisin müdahale etmediği, edemediği tek büyük protestodur.

Resmi izin alınmadığı halde haftalardır şehirlerarası yolda yürüyorlar, valiler seyrediyor.

Zaman zaman trafik aksadığı halde, kimse ilişmiyor.

Ne takip eden, ne destekleyen, ne de yürüyenlere kimse dokunmadı.

Tek gözaltı yok, tek tutuklama olmadı.

9 Temmuz Pazar günü de milyon katılımla Maltepe’de mitingle sonlanacak.

Demek ki oluyormuş.

Demek ki, kimsenin burnu kanamadan kitlesel bir protestoya imza atılabiliyormuş.

Demek ki Saray, tek gündem belirleyici değilmiş.

Adalet yürüyüşü gösterdi ki, Saray’ın en büyük korkusu itirazların yükselmesi.

Korkuyu, korku yayarak bastırması da bundan. 

***

Şöyle bir görüş var:

“Aman Saray’ı ürkütmeyelim. Ürkerse, ortalığı ateşe verir, ülke Suriye olur. Ülke Suriye olacağına Erdoğan 10 sene daha iktidarda kalsın, evlâdır.”

Mantıklı gibi görünmekle birlikte, içten içe korku pompalayan bir düşünce bu.

Ülke karışmadan Erdoğan döneminin bitmeyeceği gibi bir anlam da çıkıyor.

Ayrıca zannediyorlar ki, her şey onunla başlayıp bitiyor.

Böyle düşünen varsa, İlker Başbuğ’un açıklamalarını tekrar okuyabilir:

“Ordu, polis, yargı, bürokraside ciddi boyutta temizlik yapıldığına inanıyorum. Ama tamamen sıfırlandı demek riskli.”

Bu laf, Erdoğan’la işimiz henüz bitmedi demektir. 

***

CHP’nin yürüyüşünden bir sonuç çıkar mı?

Herkesin merak ettiği ve şu günlerde cevabını aradığı bir soru da bu.

Cevabı çok basit esasen:

Yürüyüş Maltepe’de biter, sonra siyaset tatile girer.

Yanılmayı çok isterim.

[Tarık Toros] 6.7.2017 [TR724]

Şike operasyonu ve Fuzuli Savcı’nın ‘talimat’ takıntısı [Mehmet Yıldız]

Onun adını ilk defa 14 Aralık 2014’te duyduk. Zaman ve STV’ye yüzlerce polisle baskın yaparak her iki yayın grubunun tepe yöneticilerini gözaltına aldıran Savcı Hasan Yılmaz’la beraber 14 Aralık Operasyonunu yürüttü. Zaman’a kayyım atanmasından tutun da sadece mesleklerini yaptıkları için haklarında 3 müebbet istenen gazetecilerle ilgili iddiaların altında da hep onun imzası var.

Savcı Fuzuli Aydoğdu’dan bahsediyorum. Hizmet Hareketi’ne, özellikle de medyaya yönelik operasyonların cevval savcısı Fuzuli Aydoğdu’dan. Bu operasyonlardaki cevvaliyeti, hukuk ve sınır tanımazlığı kendisini önce İstanbul Başsavcı vekilliğine, sonra Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliğine taşıdı. Bakalım nereye kadar yükselecek.

***

Çok basit bir mantığı var Fuzuli Savcı’nın ve bugüne kadar bütün soruşturmalarını bu mantık üzerine kurguladı. 1) Fethullah Gülen talimat veriyor, 2) Gülen’e yakın medya organları haber yaparak kamuoyu algısı oluşturuyor, 3) Polisler operasyon yapıyor, 4) Savcılar suçluyor, 5) Hakimler cezalandırıyor!

Medya operasyonları denilince her ne kadar farklı farklı savcı isimleri kamuoyuna yansımış olsa da hepsinin arkasındaki değişmez isim hep Fuzuli Savcı oldu. Çünkü bütün iddianamelerin Fuzuli Savcı’nın mantığına göre kaleme alındığı o kadar çok belli ki!

***

14 Aralık 2015’te gözaltına aldırdığı Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’yı bizzat sorgulayan Fuzuli Savcı, yönelttiği soruların birinde Zaman’ın yayın politikasının Fethullah Gülen’in talimatlarıyla yönlendirilmesi meselesini sordu. Dumanlı verdiği cevapta böyle bir talimat ve yönlendirme olmadığını, teknik olarak da bunun mümkün olmadığını Bilal’e anlatır gibi izah etti.

Sadece Ekrem Dumanlı’ya değil, o günlerde Tahşiyecilerle ilgili yazı yazmış olan Ahmet Şahin’e, Hüseyin Gülerce’ye hatta Ertuğrul Özkök’e de aynı soruyu yöneltti. Hepsi de ağız birliği etmişçesine kesinlikle talimat almadıklarını söylediler. Hatta Hüseyin Gülerce kameralar karşısında coşmuş, “Ben hayatım boyunca kalemimi, hiçbir telkinle baskıyla imayla dahi kullanmadım. Hani varsa resmiyette en büyük kutsallarım üzerine yemin edeyim. Ben bu yazıyı yazarken hiç kimseden bir talimat emir almadım” bile demişti.

Ama Fuzuli Savcı (ve meslektaşı Hasan Yılmaz) buna ikna olmamış olacak ki, söz konusu haber ve yazıların talimatla yazıldığını iddianameye koymaktan çekinmediler. Sonraki bütün soruşturmalarda bu çarpıtma üzerinden iddianameler hazırlandı ve gazeteciler suçlandı.

***

Peki Fuzuli Savcı’nın bu talimat takıntısının sebebi nedir? Fethullah Gülen’in talimat verdiğinin en önemli tanığı Hüseyin Gülerce. O gün “en büyük kutsallarım üzerine yemin edeyim. Ben bu yazıyı yazarken hiç kimseden bir talimat emir almadım” demesine rağmen aynı ifadenin içinde, kendi döneminden beri Zaman’ın sayfalarının her gün Pennsilvanya’ya fakslandığını, oradan onay gelmeden basılmadığı söylemeyi de ihmal etmemişti.

ÇARPITMA BİLGİ ÜZERİNDEN GAZETEYE EL KOYMA OPERASYONU

Bu olanlardan sonra Savcı Fuzuli Aydoğdu’nun en büyük operasyonu Zaman’a kayyım atamak oldu. Onun imzasını taşıyan 3 Mart 2016 tarihli Zaman’a kayyım atama talep yazısında yer alan gerekçelerden biri de 3 Temmuz 2011’de başlatılan Şike Soruşturmasının Zaman binasında kararlaştırıldığıydı.

Bu gerçekdışı iddia, hem Savcı İsmet Bozkurt’un 30 gazeteci aleyhine hazırladığı iddianamede hem de Savcı Can Tuncay’ın hazırladığı, Ahmet Altan’ın savunmasında lime lime ettiği iddianamede yer alıyor.

Patenti Fuzuli Savcı’ya ait olan bu iddianın delillerinden birisi, Şike operasyonundan sonraki günlerde Zaman’ın polis muhabirlerinin bazı emniyet görevlilerini telefonla aramaları. Acaba Savcı bey o günlerde diğer gazete muhabirlerinin aynı polislerle konuşup konuşmadığını da araştırmış mıdır? Polis muhabirinin işi bu zaten!

Bir diğer delil cinayetten müebbet hapse mahkum bir meczubun iddiaları. Şike davası sürecinde mahkemenin tanık olarak dahi kabul etmediği Cihan Oskay isimli bir meczubun ‘bana Zaman Gazetesinde şike konularında yazmam için köşe yazarlığı teklif edildi’ sözlerini ciddiye almış Savcı beyimiz.

Geriye soruşturma sürecinde gazetelerinde haberler yaptırarak kamuoyu algısı oluşturmak kalıyor. Merak ediyorum, bugüne kadar evet bana cemaat talimat verdi ve ben şu yazıyı yazdım diyen bir yazar çıktı mı? Bugün Erdoğan medyasında köşe kapmış, sabah akşam cemaat aleyhine sallayan kalemşörlerden bu iddiaları destekleyecek tek bir cümle eden oldu mu? Benim görebildiğim bugüne kadar bu hususta tek konuşan Gülerce oldu. Gündem Şike olduğu için oradan örnek verelim.

***

HÜSEYİN GÜLERCE’NİN ŞİKE YAZILARI

24 Ocak 2016’da İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünde ifade veren Hüseyin Gülerce’ye, 06, 13, 15, 22 Temmuz ve 17 Ağustos  tarihlerinde şike konusunu ele aldığı yazıları kaleme alırken herhangi bir talimat ya da yönlendirme olup olmadığı sorulmuş. Gülerce’nin cevabı, bu yazılarla ilgili bir yönlendirme olmadığı şeklinde. Tabi ifadenin sonunda bazı yazılarına müdahale edildiğini, ekleme veya çıkarma yapıldığını söylemeyi de ihmal etmemiş. Ama nedense hangi yazısına müdahale edildiğini hatırlayamamış!

NOT: İş bu yazı, editörün talimatıyla yazılmıştır, Fuzuli Savcı’nın dikkatine!

[Mehmet Yıldız] 6.7.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (14) [Ahmet Dönmez]

Yazı dizisinin buraya kadarki bölümlerinde, cemaatin 15 Temmuz’la ilişkilendirilmesinde kullanılan temel argümanları ana hatlarıyla irdelemeye çalıştım. Ancak bu kertede kaçınılmaz olarak şu soruya cevap vermem gerekiyor: Ortada bu kadar fazla isim, gösterge, bilgi ve itiraf olmasına rağmen neden 15 Temmuz’un bir cemaat darbesi değil de Erdoğan darbesi olduğunu düşünüyorum.

Aslında makro bir bakışla bu sorunun cevabını yazı dizisinin ilk bölümlerinde vermiştim. Yine de ’15 Temmuz neden cemaatin darbesi olamaz’ tezini biraz daha detaylandırmam ve somutlaştırmam gerekiyor.

Gerekçelerimi dört kolon üzerine oturtuyorum. Bunun bir tanesi cemaate, biri Erdoğan-Ergenekon ittifakına, biri bizatihi AKP yandaşları ve müttefiklerinin itiraflarına, sonuncusu da uluslararası camia ve yabancı istihbarat kuruluşlarının tespitlerine dayanıyor.

CEMAATİN MİSYONU VE GEÇMİŞİ BUNA TERS

1- Evvela cemaate bakan taraflarıyla başlayacak olursam;

En başta Hizmet Hareketi’nin lideri Fethullah Gülen’in darbe girişimini lanetlediğini ve askeri kalkışmaya dahil olan sempatizanların Hizmet’e ihanet ettiğini söylediğini not edelim.

İkinci olarak; cemaatin tarihi, amaçları, misyonu, ilkeleri, söylemi, ruhu böyle bir darbe girişimi ile bağdaşmıyor. Gerçekten de bir askeri darbeye soyunmak, cemaatin kendi kendini inkar edeceği anlamına geleceği gibi; dünyanın her yerinde temellendirmeye çalıştığı faaliyetleri de yerle bir edecek bir intihar girişiminden başka bir şey değil. 

Gülen Hareketi, yıllarca İslami camia içerisinde ‘pasifist’ olmakla eleştirilen; ‘kıyam’ ve ‘isyan’ tavrını reddedip okullaşmaya ağırlık verdiği için yer yer tekfir edilen; sokağa çıkıp eylemlere katılmadığından ötürü tahkir edilen bir hareketti. ‘Uysal’, ‘düzen adamı’, ‘devlete saygılı’, ‘sistemle barışık’ nesiller yetiştirdiği için hafife alınan bir camiaydı. Bütün söylemlerini ’insanlık, barış, diyalog, hoşgörü, sağduyu’ gibi kavramlar üzerine oturtan; eylemlerini de bu söylemle uyumlu bir şekilde planlayan; eğitim faaliyetleri ve insan yetiştirmeyi merkeze alan; değişik coğrafyalarda gelişen radikal akımlara tavır alıp İslam’ın terör ve şiddetle özdeşleştirilmesine karşı panzehir olarak kendini konumlandıran; ve bu sayede dünyanın hemen her ülkesinde kapılar açabilen bir sosyal hareketten söz ediyoruz. Böyle bir camianın, sivillerin hedef alındığı bir darbeyi organize etmesi demek; on yıllardır özenle yükselttiği binanın üzerine oturduğu bütün temelleri kendi eli ile havaya uçurması demektir.

CEMAAT İÇİN TÜRKİYE’NİN HER TARAFI DİYARBAKIR CEZAEVİ 

Bir diğer gerekçe; 3 yıldır tarihte eşine az rastlanır kitlesel bir kırıma maruz kalan cemaatten tek bir tedhiş hareketinin zuhur etmemiş olmasıdır. Her gün birkaç şehirde onlarca adrese baskınlar yapılıp yüzlerce masum insan aşağılayıcı bir şekilde gözaltına alınırken polise bir tek taş atan bile çıkmamıştır. Yaşadıklarına ‘imtihan’ ve ‘hikmet’ veçhesinden anlamlar yükleyen; başına gelenlere kendi inanç coğrafyası içerisinde cevaplar bulmaya çalışan; uzun yıllar boyunca ’kazanma kuşağında kaybedenlerden olmamak’ ikazı ile kendini zinde tutan; içine tıkıldığı duvarlar arasından tevekkül ve sabırla çıkabilmeyi hayal edinmiş insanlar bunlar.

PKK’yı kitleselleştiren en önemli amilin Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceler olduğu görüşü, bugün sosyal bilimcilerin ortak fikri. Oysa cemaat için 3 yıldır Türkiye’nin her tarafı Diyarbakır Cezaevi. Her yaştan, her meslekten kadın-erkek, siyaseten üretilmiş kolektif bir suçun failleri olarak işkencelerden geçiyor. Hala buna şiddet olayları ile verilmiş tek bir cevap yok.  

Sözünü ettiğim kimlik, tarihi arkaplan ve zulümler karşısındaki duruş elbette tek başına bir gerekçe sayılmaz. Günümüzde, çevresinde mazbut bir insan olarak tanınan nice canilerin hunharca işlediği cinayetlere tanık oluyoruz. Cemaat de uğradığı amansız baskılar ve tasfiyeler sonucu cinnet geçirip darbeye kalkışmış olamaz mı?

Olabilir. Ama zaten tezimin cemaate bakan tarafı sadece bir retorikle sınırlı değil. Somut gerekçelerimi de sıralayacağım.

“DARBEYİ CEMAAT YAPMIŞ OLSAYDI?”

“Eğer darbeyi cemaat yapmış olsaydı?” diye başlayacak ve arkasından sıralanacak onlarca soruya makul cevaplar verilmeden, “15 Temmuz kesin olarak cemaatin işi” yargısı da hükümsüz kalacaktır. Ben sadece belli başlı olanları gündeminize getireceğim.

Bugün AK-savcılar bile darbeye katılanların tamamının cemaatten olmadığını; ya da cemaatin bütünüyle bu darbenin içine dahil olmadığını kabul ediyor. Kendileri de bu durumu izah etmekte zorluk yaşıyor. Savcılar bula bula “İkinci bir darbe için sakladılar” gibi gülünç, ipe-sapa gelmez bir gerekçe bulabildiler. Bu izahatın ne kadar abuk olduğu, aşağıdaki örneklerle daha iyi anlaşılacak.

SAVCILIK: “CEMAATÇİ 47 ASKERDEN 45’İ KATILMADI”

– İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gazetecilerle ilgili hazırladığı bir iddianamede, cemaatten olduğu kabul edilen 47 albay ve generalden sadece 2’sinin adının 15 Temmuz’da geçtiği belirtiliyor. Geriye kalan 45 askeri personelin darbe girişimine iştirak etmediği tespit edilmiş.

– Aynı iddianameye göre, Bylock kullandığı belirlenen 800 askerden 500’ü o gece darbeye katılmamış. Bunu, Bylock’u bizatihi AK-yargı mensupları cemaatten olmanın kanıtı olarak gördüğü için yazıyorum.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım darbe gecesi, “Bu, TSK içerisindeki küçük bir grubun kalkışmasıdır” dediler. Genelkurmay’ın resmi açıklamasında da Silahlı Kuvvetler’in sadece yüzde 1.5’inin darbe girişimine katıldığı belirtildi. Ancak darbeden dolayı tutuklanan general sayısı 168. Yani toplam general sayısının yarısı. Askeri uzmanlar, bu generallerin emri altında yaklaşık 200 bin asker olduğunu ifade ediyor. O halde bu ‘darbeci’ generaller neden emri altındaki askerleri sokağa çıkarmadı? 200 bin asker darbeye katılsa başarı şansı ne olurdu?

HİÇBİR KOMUTAN YANINIZDA DEĞİL AMA 200 BİN ASKERİ SAKLIYORSUNUZ

– Bu rakamlar şu açıdan önemli: Siz bir darbeye kalkışıyorsunuz ama Genelkurmay Başkanı yanınızda değil. Kuvvet komutanları, Jandarma Genel Komutanı, Özel Kuvvetler Komutanı ve en önemlisi de ordu komutanları (1. Ordu, 2. Ordu, 3. Ordu ve Ege Ordu Komutanı) yanınızda değil. Bunlara bağlı kolorduların da hiçbirinin desteğini almamışsınız. Darbeye kalkışır mısınız? Hadi kalkıştınız diyelim; bu aşırı dezavantajlı tabloyu lehinize çevirmek için elinizdeki bütün personeli, silahları, uçak, tank ve araçları azami şekilde kullanmanız gerekmez mi? Ama siz ne yapıyorsunuz? Bazı komutanların emir subayları, birkaç tim ve pilotla darbeye kalkışıyorsunuz. 

Köprünün tek tarafına 40-50 civarında Mehmetçik çıkarıyor, 2 bine yakın koruması olan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı almaya 13 asker gönderiyorsunuz. Toplam 74 tankla darbeye kalkışıyorsunuz ama Ankara’da 36 tanktan 28’i ya yolda arızalanıyor ya da yolu bulamayıp kayboluyor. İstanbul’dakilerin çoğunda da mermi yok. 

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı ‘Hava Kuvvetleri Mahrem İmamlar İddianamesi’ne göre F-16 pilotlarının neredeyse tümü cemaatten. Ama 15 Temmuz gecesi 240 F-16’dan 35’i kullanılıyor. 

Bunların hepsi iddianamelerde yazıyor, ben uydurmuyorum.

40 BİN POLİS NEDEN EVLERİNDE OTURTULDU?

Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, 17 Aralık’tan sonra 35 bin polisin görevden alındığını, 6 bin civarında polis hakkında adli işlem başlatıldığını, 5 bin kadar polisle ilgili soruşturma açıldığını ve emniyet müdürü seviyesinde hiç kimse bırakılmadığını açıkladı. 15 Temmuz gecesi darbeye destek verildiği iddia edilen emniyetçi sayısı ise 4. Onların bazıları da tartışmalı. 

Fotoğraf bu; ama öte taraftan da bu kadar yokluk içinde elinizdeki yüzlerce generali, 200 bin askeri, 35 bin polisi evde oturtuyor; yüzlerce tank ve 205 F-16 uçağını hangarda tutuyorsunuz. Neden? “Kenarda dursunlar, belki bi daha darbe yaparım, lazım olur” diyorsunuz. Daha doğrusu savcılar öyle diyor. 

EDİRNE’DEN AĞRI’YA CEMAATÇİ TUGAY KOMUTANLARI NEDEN DARBEYE KARIŞMADI?

– Emekli Jandarma Kurmay Albay Mustafa Önsel, darbeyi önceden bildiği ifade edilen isimlerden biri. Eski Balyoz tutuklusu Önsel, darbe girişiminden 3 ay önce ‘Ağacın Kurdu-TSK’de Şakirtlerin İşgali mi?’ isimli bir kitap çıkardı. Bu kitapta cemaatçi askerleri isim isim tespit ettiğini belirten Önsel, TBMM Komisyonu’na verdiği ifadede, “Bakın, plana bakın, hepsi Türkiye’nin, Edirne’den Doğu Beyazıt’a kadar tugay komutanı. Hepsi kalkışmada bir şekilde hareketleniyor ama içerden, ama başka saiklerle falan duruyor, tamamı, bakın artık pek istisna bile yok.” dedi. Bu isimlerin tamamı cemaatçiyse neden darbeye katılmadılar? Yukarıda özetlediğimiz gibi, komuta kademesinden hiç kimse yanınızda değil, son derece dezavantajlı bir konumdasınız ama Edirne’den Doğu Beyazıt’a kadar bütün tugay komutanları ‘sizden’ olduğu halde darbeye dahil etmiyorsunuz. Bu cemaatin darbesi olsa hepsinin birden harekete geçmesi gerekmiyor mu? Önce hareketlenip sonra vazgeçmeleri ne anlama geliyor? İlkin emir-komuta zinciri içinde bir darbe olduğunu düşünüp sonra öyle olmadığını anladıklarında vazgeçtikleri anlamına gelir mi? Şimdi bu tugay komutanlarından kaçı tutuklu?

– Yine İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan da tıpkı Önsel gibi “Bu darbe sadece Ankara ve İstanbul gibi değil, tüm Türkiye’yi kapsayan bir şey. Bir sıkıyönetim komutanları listesi yayınladılar. En ufak ilimize kadar her tarafa atama yapmışlar.” diye konuştu. Eğer en ufak ile kadar sıkıyönetim komutanları atanmışsa neden sadece Ankara ve İstanbul’da harekete geçtiler? Diğer illerde neden hiçbir asker kışladan dışarı çıkmadı?

“CEMAATTENİM AMA DARBEYE KARŞI MÜCADELE ETTİM” 

– Dizinin 12. bölümünde yer verdiğim gibi, Beytüşşebap 8. Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Türk, cemaatten olduğunu itiraf etmesine rağmen darbeye karışmadığını belirtiyor. İfadesinde 15 Temmuz gecesine ilişkin şunları söylüyor: “O akşam görevimin başındaydım. Saat 22.00 sıralarında askeri darbe girişimi ile alakalı mesajlar geldi. Medyadan darbe girişimini gördüm. Kendi taburlarımı arayıp hiçbir aracın ve personelin dışarı çıkmayacağı emrini verdim. Kaymakam, ilçe emniyet amiri, hâkim ve savcı ile irtibata geçtim. Darbe girişiminin kanunsuz olduğunu ve benim bu emri uygulamayacağımı, herhangi bir sıkıntının olmayacağını kendilerine bildirdim. Bulunduğum ilçede herhangi bir kalkışma hareketi olmadı.” 

Bunun gibi onlarca örnek var. Bu cemaatin bir darbesi ise Albay Türk gibi onlarca komutan neden o gece tam tersi yönde tavır aldı? Hele hele Emekli Albay Ahmet Zeki Üçok’un “TSK’da halen 50 bin FETÖ’cü daha var” dediğini göz önüne alırsak bu 50 bin kişi neden darbeye omuz vermedi?

KAYBEDİLECEĞİ BAŞTAN BELLİ DARBEYE KALKIŞMAK, YAŞ’TAKİ TASFİYEDEN DAHA MI AZ ZARARLIYDI?

– Askeri ve sivil birçok uzman, cemaatin YAŞ’ta yapılacak tasfiyeler nedeniyle bu darbeyi planladığını öne sürüyor. Genelkurmay Başkanı Akar dahil birçok isim de alınan tedbirler sayesinde darbecilerin paniğe kapıldığını ve girişimi erkene çektiğini iddia ediyor. Normal insan doğası ve asker mantığı ile bakıldığında, bu durumda normal davranış ‘Ne pahasına olursa olsun, ya herro ya merro, ya tutarsa’ diye bir darbeye kalkışmak mıdır yoksa bütün planları durdurup vazgeçmek midir? Çünkü, ısrarla altını çizdiğim gibi, zaten komuta kademesi ve ordu komutanları yanınızda değil. Yani başarısız olacağı baştan belli bir darbeye kalkışmanız halinde ödeyeceğiniz bedel, YAŞ’ta uğrayacağınız tasfiyelerden çok daha mı az ki bu kadar akıl-mantıktan yoksun bir işe kalkışıyorsunuz?

– İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, TBMM Komisyonu’na verdiği ifadede, 15 Temmuz gecesi İstanbul’da geniş çaplı bir IŞİD toplantısı yapılacağını, bunun için bin polisin hazır tutulduğunu ve o geceye isabet eden Huzur Operasyonu için de ayrıca 5 bin polisin görevde olduğunu bildirdi. Diğer rutin görevlilerle birlikte 10 bin civarında polis o gece mesaideydi. Cemaatin Emniyet’te güçlü olduğu iddialarını ve 15 Temmuz sonrası bile binlerce polisin cemaat gerekçesiyle ihraç edildiğini hesaba katarsak, bu polisler darbecileri hiç mi uyarmadı?

ERDOĞAN BU SORULARA CEVAP VERMEDEN ‘CEMAAT DARBESİ’ DİYEMEZ

2- Erdoğan-Ergenekon ittifakına bakan yönlerine gelecek olursak;

Aslında bunlar, 15 Temmuz gecesine ait karanlık noktalar ve aylardır kamuoyunun sorduğu sorulardan ibaret. 

Eğer bu cemaatin darbesi ise neden Erdoğan, AKP’li bakanlar, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve MİT Müsteşarı’nın cevaplayamadığı yığınla soru var? Bu isimler neden bu kadar çelişkili açıklamalar yapıyor ve şüpheli tavırlar sergiliyorlar? Erdoğan neden bu isimlerin Komisyon’a ifade vermesine engel oldu? Neden hala hepsini görevde tutuyor? MİT neden ihbarcı binbaşı O.K.’yi savcılardan kaçırıyor? O.K.’nin konuşmasından neden bu kadar çok korkuluyor? Erdoğan o geceye dair neden bu kadar çok yalan söylüyor? Sadece darbeyi haber alma saati için neden 5 farklı açıklama yaptı? Darbeden haberdar değilse o gece için neden 4 ayrı havalimanında 4 ayrı uçak bekletiyordu? Darbe ihbarı gelmesine rağmen neden Erdoğan da Akar-Fidan ikilisi de gereğini yapmadı? Darbeden haberdar olmalarına rağmen neden halkı sokaklara çıkardılar? Neden otopsilerin büyük çoğunluğu yapılmadı ve silah-mermi balistik incelemeleri geciktiriliyor? Bu cinayetlerin kaçı para-militer gruplarca işlendi? Görgü tanıklarının ‘vatandaşlara ateş eden polisler ve sakallı kişilerle ilgili’ tanıklıklarının üzerine neden gidilmiyor? Akıncı Üssü’nden çıkarken yakalanan MİT’çiler o gece orada ne yapıyordu? Neden Akıncı Üssü kamera kayıtları yayınlanmıyor? Darbe davaları neden şeffaf yürümüyor? Darbecilikle itham edilen çevreler ‘duruşmaları canlı yayınlayın’ diye imza kampanyaları yaparken iktidar cenahı neden ısrarla sansür uyguluyor? 

Bunlar bir çırpıda sorulan genel sorular. Her bir başlığın detayına girip onlarca, yüzlerce daha soru yöneltebilirim. Fakat ana hatları ile bu başlıklar bile Erdoğan-Ergenekon cephesini ‘şüpheli’ hale getiriyor. Bu cemaatin bir darbesi olsa bütün bu soru işaretlerinin olmaması gerekirdi. 

YANDAŞLAR ZATEN İTİRAF EDİYOR

3- Üçüncü dayanak noktam; bizatihi AKP yandaşlarının ve bu konuda bilirkişi sayılabilecek bazı isimlerin açıklamaları. Yazı dizisinin 3. bölümünde değindiğim için detaylarına girmeyeceğim. Cem Küçük, Rasim Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı gibi yandaş gazeteciler, 15 Temmuz’da Kemalist ve Ergenekoncu askerlerin de sahne aldığını itiraf ettiler. 

Eski MİT Müsteşarı Emre Taner, TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na verdiği ifadede, “15 Temmuz, sadece ve sadece FETÖ’nün ve grubunun anlayışıyla realize edilmiş bir faaliyet olamaz. FETÖ’nün boyu kısa kalır.” tespiti yapmıştı. Eski Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanı, CHP İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek de darbeden 4 ay önce “TSK’daki cemaatçilerin oranı yüzde 10” demiş, “Peki bu yüzde 10’luk yapı darbe yapabilir mi?” sorusuna da, “Ben buna güler geçerim. Ordudaki Fethullahçıların darbe yapma gücü sıfır.” cevabını vermişti. 

ULUSLARARASI CAMİA, CEMAAT İDDİASINA İNANMIYOR

4- Son olarak da uluslararası camia ve yabancı istihbarat kuruluşlarının tespitlerini hatırlatmak isterim. Yazı dizisinin üçüncü bölümünü buna ayırdığım için bunu da uzun uzun ele almak istemiyorum. Özetle; İngiliz siber istihbarat kuruluşu GCHQ (Government Communications Headquarters), AB İstihbarat Merkezi Intcen, Alman Federal Haberalma Servisi BND, Almanya iç istihbarat servisi Anayasayı Koruma Teşkilatı (BfV), ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Devin Nunes, NATO, İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu ve Alman istihbarat uzmanı Erich Schmidt-Eenboom’un tespitleri, bunun bir Gülen Hareketi darbesi olmadığı yönünde. 

Ayrıca ABD Adalet Bakanlığı ile Alman makamlarının bugüne kadar AKP’nin kendilerine inandırıcı deliller sunamadığını açıkladıklarını da unutmayalım.

[Ahmet Dönmez] 6.7.2017 [TR724]