Manevi bahardan istifade edebilme [Mehmet Ali Şengül]

İçinde bulunduğumuz bahar mevsimini; bütün güzellikleriyle rengarenk açmış çiçekler, elbiselerini giymiş ağaçlar, cıvıl cıvıl öten kuşlar ve böceklerin yüzümüze gülmeye başladığı şu günler gibi, uhrevî hayatımızın da îmar edilmesine, dünya hayatımızın ahiret adına değerlendirilmesine vesile olan mübarek üç ayların kapımızı çaldığı günleri şu anda idrak etmiş durumdayız. 

Cenab-ı Hak (cc), insanlar içinde de bazı insanları farklı kabiliyetlerde yaratmış, bazılarını Peygamberlikle, velilik ve imanla şereflendirmiştir. Aynı şekilde, içinde vuku bulan hadiselerle de mekanları, gece ve gündüzleri mübarek kılmıştır.

Bizlere hem sorumluluğumuzu, hem de dünya ve ahiret hayatımızın aydınlanmasını temin edecek mübarek üç aylar, mutluluk ve huzura açılan bir kapı olması itibariyle değerlendirmemiz ve bu fırsatı kaçırmamamız gerekmektedir. Böyle bir fırsatı atalet ve tembelliğimizden dolayı değerlendirmez, kıymetini bilemez isek, manen kaybetmiş  oluruz. 

Peygamber Efendimiz’in (SAV) “ Receb Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve mübarek Ramazan ise ümmetimin ayıdır “ (Keşf’ul Hafa, Aclûnî) buyurduğu bu bereketli aylara, Allah (cc) bizlere fırsat verdi, yine kavuştuk. Nice insanlar geçen yıl değerlendirdikleri bu günlere yetişemediler. Ölümsüz ve ebedi hayatın koridoru olan kabirlerine girme durumunda kaldılar. Bizlere de bir daha ya nasib olur ya olmaz.

Şehrullah olan Receb ayı ile Kutlu zaman diliminin başladığını, kendimizi bu rahmet ayının içinde bulmanın vicdanımızda mutluluğunu duymaktayız. Benimseme, önemseme ve rağbet etme manasına gelen Receb ayını, ilk perşembeyi cumaya bağlayan, duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan Regaib gecesi ile şerefleniyoruz.
       
Aynı şekilde Rabbimizle kalbi bağımızı temin eden beş vakit namazın farz olduğu, gök kapılarının gıcırtıları ile bizi gafletten uyardığı, meleklerin saf ve selam durarak selamladığı,  gerçek mahiyetini Allah’ın bildiği perdesiz hailsiz, Efendimiz’in Rabb-ül Âlemin’le mülaki olduğu Mî’rac kandili de Receb ayının yirmiyedinci gecesidir.
       
Aklanma, arınma, affedilme, samimi ve gönülden tevbe ve istiğfarda bulunma manasında olan Berât kandili Şaban ayının onbeşinci gecesidir. Bizleri rahmete boğacak, Allah’ın kullarına hediye ettiği Ramazan ayı ve bin aydan daha hayırlı, feyiz ve bereket membaı olan Kadir Gecesi  de bu mübarek  ayın içinde, kuvvetle muhtemel  yirmi yedinci gecesindedir.
      
Herkesin seviyesine göre değerlendirebilmesi için, içinde bulunduğu şartlara göre bir plan ve program yapmak suretiyle, mü’minlerin Allah’ın lutfettiği bu fırsatları kaçırmaması gerekmektedir. 
       
Bir çay ve rüzgar gibi akıp giden zaman dilimini, Allah huzurunda kurtuluşumuza vesile olacak şekilde, bir anne şefkati gibi bizleri bağrına basıp kucaklayan, engin ve coşkun Rahmetinden istifade edecek şekilde değerlendirme mevsimine girmiş olduk. Bu mübarek ayları şayet iyi değerlendirebilirsek; kabiliyetlerin, latifelerin inkişafına, ruhen ve kalben insanın derinleşmesine, iradenin kontrol altına alınmasına ve günahlardan korunmasına vesile olacaktır. 
       
Bu mübarek aylar, kendimizi yenileme, ciddi bir nefis muhasebesi yapma mevzuunda çok güzel bir fırsattır.  Günahlarımızın affına ve frenlenmesine, manevi hayatımızın yenilenmesine, iman ve iz’anımızın güçlenmesine, firdevslere uyanma ve ulaşma zamanıdır.
       
Bu günlerde mümin; Kur’an’la, zikir ve fikirle, dua ve ibadetlerle, hayır ve hasenatla, hizmet-i imaniye ve Kuraniye’ye hız vermekle, yakınlarımıza, komşularımıza, kavli leyyin, tatlı dil ve güleryüzle değerlendirme mevsimidir. 
      
Ve nihayet mübarek Ramazanı-ı Şerif, vicdanların teyakkuza geçmesi ve duyguların coşmasına, insanların aile efradıyla camilere, teravihlere ve ilim-irfan meclislerine koşmasına, kalp ve ruh yoluyla Allah’ın rızasına ulaşmasına, gerçek hayatın neşvesini duymasına  en güzel vesiledir.
         
Efendimizin (SAV) beyanıyla: “Allahım! Receb ve Şaban aylarını hakkımızda bereketli kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” Duasına, biz de canu gönülden katılarak değerlendirmeye gayret etmeliyiz. Unutmayalım bu mübarek aylar, bizlerin misafiridir; bu misafirlerimizin kıymetini iyi bilelim. Seneye tekrar buluşma duasıyla memnun ve mesrur olarak uğurlamaya çalışalım.
    
 “Niyet, her hayrın başı, her işin temel taşıdır.”

Öyle bir niyet edelim ki, tövbe ve istiğfarla bu üç ayları değerlendirebilme plan ve projesi yaparak,  insana yakışan bir tavır ve davranış içine girmiş olalım. 
       
Üç aylar bir ahiret ırmağı ve ahiret pazarıdır. Bu ırmakta iyi yıkanır, pazarı iyi değerlendirir isek, kazançlı olarak Allah’ın huzuruna çıkma hakkı elde etmiş oluruz. 
      
Bu aylar, bu geceler kulu Allah’a yaklaştıran, gözyaşları ile günahlardan arındıran, günahların azaldığı, sevapların çoğaldığı ay ve gecelerdir. 

Bu aylar ve gecelerde nefisler hesaba çekilmeli, ana sermayemiz ve en kıymetli Allah’ın emaneti olan ömrümüzü nerede, nasıl değerlendiriyoruz gözden geçirilmelidir. 
         
Defter-i amelimizi iyi bir kontrolden geçirmek suretiyle, hakimler Hakimi Allah huzurunda; yalanın, yalan şahitliğin geçerli olmadığı, mutlak adaletin gerçekleşeceği gün olan mahşerde sorgulanmaya hazır olup olmadığımızı gözden geçirmeliyiz. 
        
Efendimiz (s.a.v), “İnsanların bütünü, hata edici ve günah işleyicidir. Hata edenlerin en hayırlısı ise, hatasını bilip tevbe edenlerdir.” Buyuruyor. Bu mübarek aylar ve geceler arınma, temizlenme ve yıkanma mevsimidir. 
          
Günahlarımız için tevbe etmeliyiz ama temelde günah işlememeyi esas alarak hareket etmeliyiz. Üç aylar içerisindeki mübarek geceler bir yangın sinyali gibi bizleri ikaz edip uyarmaktadır. Biz kimiz, niye geldik, nereye gidiyoruz, Rabbimizi ne ölçüde tanıdık, emir ve yasaklarına ne kadar saygılıyız, hazır mıyız yarına büyük mahkemede hesap vermeye, Allah huzurunda mahcup olmayacak, günahlarımızla orada Efendimizi mahcup etmeyecek şekilde hazırlıklı mıyız?
       
Hadis-i şerif olarak bilinen, “Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz” sözü ile ve Haşir suresi 18. Ayette de, “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Buyurulmakta,  böylece ikaz edilmekteyiz.
          
Bu mübarek ay ve gecelerde kaza namazları, kaza oruçları, nafile ibadet hayır ve hasenatlarımızı artırmak suretiyle bu fırsatları ahiretimiz adına çok iyi değerlendirmeye gayret göstermeliyiz. Unutmamalıyız ki, boşalan depo ve akülerimizi doldurmaz isek, mesafe kat edemeyiz. 
      
Dünyada ahirette mutluluk ve huzurumuz, Rabbimizle aramızdaki engellerimizi kaldırmaya bağlıdır. Allah (cc) İslam’ı yaşansın diye göndermiştir. Ölmüş kalp ve ruhlarımızı İslamla diriltmeye talip olmalıyız. “Allah’ın rızasına uygun olmayan hiçbir işte hayır ve bereket yoktur.” Bu mübarek aylarda neyi temsil ettiğimizin, dünyaya neye geldiğimizin farkında olarak yaşamalı, güven ve emniyet duygusunu sarsıcı, her türlü tavır ve davranışlardan uzak durmalıyız. 
         
[Mehmet Ali Şengül] 29.3.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Terör örgütü planının geçmişi! [Ali Emir Pakkan]

Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığına aday olmasından sonra Türkiye’de yeni bir süreç başladı. Devlet içinde bazı birimler irticanın, bölücü tehdidin önüne geçtiğine dair değerlendirmeler yaptı. "İrtica ile mücadele" için bazı kanunların çıkarılması için hükümetlere baskı yapıldı. 163. Maddenin boşluğu terörle mücadele kanunu ile doldurulmaya, İslami cemaatler terör örgütü kapsamına sokulmaya çalışılacaktı! 

Turgut Özal, Çankaya'da cumhurbaşkanlığı süresi bitmeden şüpheli şekilde hayatını kaybetti! Süleyman Demirel'le devletçi anlayış inisiyatifi tekrar ele geçirdi! Faili meçhul cinayetler, yargısız infazlarla 1993, adı konmamış bir darbe yılıydı! 28 Şubat'ta Refahyol hükümetine "28 Şubat kararları" imzalatıldı. 2004 MGK'sında hizmeti tasfiye yine en önemli gündemdi! AKP, eylem planını onayladı!

Dini hareketleri terör kapsamına alabilmek için çeşitli yollar denediler! PKK’yı kullanarak Kürtleri nasıl şiddetin içine çektilerse benzer şekillerle müslümanlar da terörün içine çekilecekti! 

Dini hareketlere sızdılar! Bazı fason örgütler kurduruldu! Öğrenci Yurtlarına girildi, öğrenci evleri tutuldu. Misyonerleri, Ermeni ve Yahudi cemaatini hedef alan sarsıcı cinayetler işlendi! Faillerin izi sürüldüğünde veya yakalandıklarında yollar cemaatlere çıkacak ve özellikle hizmet hareketi "terör örgütüne" dönüşecekti. Mensupları toplanıp içeri tıkılacaktı! 

Dış dünyaya da şu denilecekti; “Türkiye’deki dinî gelişmeler, siyasetteki muhafazakâr yükseliş, yabancı düşmanlığını artırıyor. Hrant Dink gibi Ermeni bir yazar öldürülüyor. Hıristiyan ve Ermeni cemaatinin önde gelenleri suikasta kurban gidiyor. Siz Türkiye’de hoşgörü gösteriyorsunuz ama Fethullah Hoca’nın yandaşları birer yabancı düşmanı olmuş, misyonerleri kıtır kıtır kesiyorlar.” 

Ancak Ergenekon soruşturmaları ile planlar deşifre oldu! Failler suçüstü yakalandı ve suçları ile birlikte bağlantılarını itiraf ettiler! 

Şimdi AKP mahkemelerinde davalar yeniden açılıyor, katilleri salıverdiler! Gerçekleri yazmış gazetecileri "sanıklar" listesine ekliyorlar! Tabii en başta Fethullah Gülen adı bulunuyor!

Yine de Edirne'nin dışında kimseyi iftiralara inandıramıyorlar! Dahası vatandaşına tuzak kuran, illegal işlere bulaşmış kirli bir yapı durumuna düşüyorlar! Demokratik dünya yüzlerine kapıları kapatıyor! Barışçı bir hareketi terörist ilan etme günahı, bir bumerang gibi gelip kendilerini vuruyor! 

Özal, Ecevit, bir ölçüde Demirel, Çiller, Erbakan bu hukuksuzluklara direndi! AKP ve lider kadrosu ise "evet" dedi; tarihin en zalim iktidarına dönüştüler! Kirli ilişkileri, hırsızlıkları, sahte darbe senaryoları, fişlemeler ve zulümleri ile birlikte isimlerini tarih yazacak! 


[Ali Emir Pakkan] 29.3.2017 [Samanyolu Haber]
Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan
             @TYolculuk

Fadıl Akgündüz sizin olsun, bize Emre’ler yeter [Analiz: Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) devr-i iktidarında adliyeden iki farklı kare. Bir tarafta 8 aydır demir parmaklıkların ardında tutulan 29 gazeteci, diğer tarafta 11 bin kişiyi 1 milyar TL dolandırdığı iddiası ile hâkim karşısına çıkarılan Fadıl Akgündüz.

Gazeteciler hakkında hazırlanan iddianame baştan sona haber ve sosyal medya paylaşımlarından ibaret. Ortada ne silah ne de cebir-şiddet var. Anayasa ve kanunların teminat altına aldığı ‘haber alma hürriyeti’ muvacehesinde yazıp çizenler ‘terör örgütü üyeliği’ ile itham ediliyor. Masumiyet karinesi altüstü olmuş. Suçluluğu ispat edilemeyen maznun suçsuz olduğuna mahkeme heyetini ikna etmek mecburiyetinde.

DOLANDIRICILIKTAN HÜKÜM GİYMİŞ AKGÜNDÜZ YİNE SERBEST

21 seneyi bulan gazetecilik hayatımda bazıları ile teşrik-i mesaide bulunma bahtiyarlığına erdiğim meslektaşlarıma reva görülen hukuk ihlalleri mahkeme safahatında da devam ediyor. 8 ay evvel tahkikat safhasında gözaltı ve tutuklama kararlarını veren sulh ceza hâkimi kovuşturmayı yapan İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nin de üyeleri arasında. Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) diyecektim ki ajanslar Fadıl Akgündüz’ün tahliye edildiği haberini geçti.

349 MÜŞTEKİ PARASINI İSTİYOR

Bayrampaşa’daki Caprice Gold ile Maldivler’deki Caprice Maldivler adlı gayrimenkul projelerinde devre mülk alanlardan 349’u dava açmıştı. O davayı açanlar 28 Mart 2017 günü tutuklu sanıklar Fadıl Akgündüz ve yeğeni Mehmet Salih Obut’u duruşma salonunda göremedi. Tutuklu bulundukları cezaevinden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) üzerinden ifade verdiler. Akabinde de tahliye edildiler.

Projenin en geç 2014’te bitmesi lazımdı. Mevzuata göre bu tarih geçildiği andan itibaren Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın müdahil olması icap ederken Akgündüz’ün projenin yüzde 70’inin tamamlandığını söylediği tarih 28 Mart 2017. Teslimat üç sene gecikmiş ve Akgündüz topladığı paraların hesabını vermediği gibi mağdurlarla adeta alay ediyor. Mahkeme de buna teşne oldu. Yarın Akgündüz davacı olanlara paralarını iade eder ve bu dosya da tamamen kapatılır.

11 bin kişiden 1 milyar liradan fazla para toplamış, devre mülk otelin tapularını teslim edememiş bir adam 15 ay bile dolmadan serbest bırakılıyor. Parayı topladığı tarihin üzerinden 6 sene geçtiği halde Caprice Gold Oteli faaliyete geçmediği gibi para yatıranlara tapuları da teslim edilmedi. Bu kadar müşahhas mağduriyete, 349 müştekiye rağmen tahliye!

GAZETECİLERE GELİNCE SÜBLİMİNAL SUÇ!

Gazetecilere gelince atılan tweette, yazılan makalede ‘sübliminal (zımnen) mesaj’ olduğunu iddia eden savcılar, bakalım Fadıl Akgündüz’ün tahliyesine itiraz edecek mi? Zannetmiyorum. Daha evvel Jetpa Holding çatısı altında topladığı paraların hesabını verememiş, şaibeli bir kararla tahliye edilmiş, nitelikli dolandırıcılıktan hüküm yemiş bir ismin aynı suçu tekrar işlemesine mani olmak bir yana bu kadar insanın mağduriyetine seyirci kalan İçişleri ve Adalet bakanlıkları eserleri ile ne kadar iftihar etse azdır!

Fadıl Akgündüz artık hür. Artık yarım kalan para toplama işini itmam edebilir. Her seferinde birkaç sene yatıp çıktığını görmenin verdiği cesaretle çıtayı 10 milyar TL’ye çıkarır muhtemelen. İçinde vicdan taşımadıktan sonra hayal tacirliği yapmaktan kolay ne var! Birkaç sene hapis yatıp çıkıyorlar neticede.

TALEBEYE BURS VERME, AKGÜNDÜZ GİBİ YAP!

AKP, hak-hukuk, haram-helal demeden yedi ceddini servete gark etmek isteyenlere en kestirme yolu Akgündüz’ün şahsında hakke’l-yakîn göstermiş oldu. Daha doğrusu talebeye burs vermeyin, Bank Asya’da hesabınız olmasın, Zaman gazetesinde çalışmayın, Recep Tayyip Erdoğan’ı tenkit edici tweet atmayın da ne yaparsanız başım gözüm üstüne diyor.

Nasıl olsa dolandırıcılık, hırsızlık, cinayet, tecavüz, gasp ve rüşvet gibi suçların cezası yok denecek kadar az. Ağır cezalık suçlardan kazara hapse girenlerin imdadına da AKP’nin dolaylı afları, mahkemelerin bunun gibi şaibeli tahliye kararları yetişiyor. Yeni Türkiye böyle. Gazeteciler, polisler, avukatlar, öğretmenler, emzikli kadınlar, hâkim ve savcılar hapiste; bilumum suçlardan sabıkalı isimler dışarıda. Sedat Peker, Galip Öztürk ve Fadıl Akgündüz’ün işadamı sayıldığı bir memlekette ekonomi gemisinin hızla su aldığını bir vesile ile ifade etmiştim. O makaleyi yazarken Akgündüz’ün hiç birşey olmamış gibi çarşıya pazara karışacağına ihtimal vermemiştim. Hapiste iken Aydın Didim’deki Caprice Oteli’nin genel kuruluna katılabilmesinden duyduğum şaşkınlığı ifade sadedinde Akgündüz’e atıf yapmıştım.

DİYET BORCUNU SİİRT’TE ÖDER

Meğer o makale ile AKP’nin adalet komisyonu derekesine inen mahkemelerimizin aklına karpuz kabuğu sokmuşum. Akgündüz’ün iş âlemindeki yokluğunu hemen fark etmişler. 16 Nisan’da referandum var.

Siirt’teki üç-beş bin seçmenin ‘evet’ demesini istiyorlarsa gecikmeye tahammül yok. Tahliyeden kolay ne var! Hayal taciri Fadıl Akgündüz diyet borcunu ödemek için yarından tezi yok soluğu Erdoğan’a TBMM yolunu açan seçim bölgesinde alacaktır.

Siirt’ten bağımsız milletvekili adayı olduğu 2011 seçimlerinde Erdoğan ve etrafındakilere ağır hakaretlerle dolu gazete ilanları veren Akgündüz için referandumda AKP’ye destek vermek hiç zor olmayacaktır. Zira Peygamber Efendimiz’e (sas) mihmandarlık yapan Ebu Eyyube’l- Ensarî’nin muazzez ismini bile hayal tacirliğine vasıta yapacak kadar haddi aşmış bir adama faziletten bahsetmek abesle iştigal olacaktır.

EMRE SONCAN: GAZETECİ HERKESİN SUSTUĞU YERDEKİ ÇIĞLIKTIR

Meslektaşım Emre Soncan, Akgündüz’ü tahliye eden mahkemenin de bulunduğu Çağlayan Adliyesi’nde aynı saatlerde şöyle diyordu: “Gazeteci herkesin sustuğu yerde toplumun bağrındaki çığlıktır. Her dönemde her coğrafyada iktidarla kavgalıdır. Gazetecilik adına hiçbir pişmanlığım yok.

Gülen cemaatinin terör örgütü olduğunu düşünmüyorum.”

Emre bu sözlerinden sonra tahliye edilmedi. 8 aydır tek delil olmadan esir tutulduğu Silivri Zindanı’na ‘tutuklu/mahkum nakil aracı’ ile nakledildi. Fadıl Akgündüz’lerin serbest kaldığı bir adalet düzeninde 200’e yakın gazeteci mektup yazmaktan, kitap ve gazete okumaktan bile mahrum. Emre’nin yüreğimi paramparça eden bir sözünde geçen bir başka haktan daha mahrum mevkuf gazeteciler.

“Herhalde uçaklara dokunmayalım, bulutları kucaklamayalım diye gökyüzünü bile çok görerek dikenli tellerle kapattılar.” Evet, Emre ve diğer arkadaşlarımıza gökyüzüne bakmak bile yasak.

AKP eserinle iftihar edebilirsin. Fadıl Akgündüz, Sedat Peker ve Galip Öztürk eline kolunu sallayarak dolaşırken gazetecilik mahkûm. ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ filminin AKP versiyonunu çekecek cesur bir yönetmen çıkar mı bilmem. Amma velakin Emre Soncan gibi kalemini satmamış cesur ve mert gazeteciler getirecek bu korku imparatorluğunun sonunu. Akgündüzler sizin olsun bize Emreler, Mehmetler, İbrahimler, Cemaller, Bünyaminler yeter.

Varsın söğüt kadar uzun olmasın boyumuz…

[Semih Ardıç] 29.3.2017 [TR724]

Trump’ın Erdoğan’dan alması gereken dersler [Adem Yavuz Arslan]

Daha önce bu köşede ABD Başkanı Donald Trump’ın icraatları, özellikle de medya ve yargı ile kavgasından hareketle ‘bu gördüklerim bende dejavu hissi uyandırıyor’ demiş ve Erdoğan ile Trump arasındaki ‘mantalite benzerliklerine’ dikkat çekmiştim.

Takip eden süreçte ilginç gelişmeler oldu.

Trump medya ve yargı ile savaşını sürdürüyor ancak ağır hasarlar aldı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’i Rusya ile olan ilişkileri nedeniyle feda etti.

Gerçi Trump, Flynn’in ‘kellesini vererek’ kurtulmuş değil.

Zira Flynn skandalı her geçen gün daha da dallanıp budaklanıyor. Görünen o ki Flynn ve Trump’ın kampanya ekibindeki kişilerin ilişkileri bilinenden çok öte.

Bu arada geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan yeni detaylara göre Flynn ve AKP kurmayları (Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Enerji Bakanı Berat Albayrak) Fethullah Gülen’i kaçırmayı tartışmışlar.

Wall Street Journal ve CNN’nin gündeme taşıdığı bu olay bile başlı başına bir skandal.

BU TİP HAYDUTLUKLAR ‘VAHŞİ BATI’DA YAŞANIRDI!

Düşünsenize, ABD’den bir din adamını kaçırmayı planlıyorlar. Tamam, ABD eskiden ‘Vahşi Batı’ydı ve bu tip ‘haydutluklar’ çok yaşandı.

Ancak o eskidendi.

Olayın siyasi boyutu bir yana hukuki sonuçları mutlaka olacaktır.  Kaldı ki ABD medyasına yansıyan kulis haberlerine göre Flynn ile FBI arasında bir anlaşma olmuş. Bu durumda Flynn, FBI’ın işine yarayacak bilgiler vermis demektir ki Türkiye gündemini meşgul edecek yeni gelişmeler sürpriz olmaz.

Trump’a geri dönersek.

Beyaz Saray’ın mutlu olmadığı ortada.

Zira Trump, Müslümanlara yönelik seyahat yasağının iki kez yargıdan dönmesinden sonra ‘ObamaCare’ olarak bilinen sağlık reformunda da başarısız oldu.

Kendi partisini bile ikna edemedi.

Şimdi sırada ünlü ‘vergi vaadi’ var ki kulisler orada da istediğini alamayabileceğini gösteriyor.

Üstelik medya yeni başkanın canını fena yakıyor. Can yakıcı sorularla Trump’ı hırpalıyorlar.

Trump ve ekibinin Washington’a hâkim olan ‘yönetememe’ ve ‘sözüne güvenilmeme’ krizini aşmak için arayışta olduğu muhakkak.

TRUMP DERSİNE ÇALIŞMIYOR

Ancak görünen o ki Trump ya da danışmanları derslerine iyi çalışmıyorlar (!). Halbuki önlerinde Tayyip Erdoğan ve Türkiye örneği var ama bu tecrübeyi göz ardı ediyorlar.

Mesela Trump en büyük hatayı medyayla ilk günden kavgaya girişerek yaptı. Tamam, kampanya döneminde kavga etmesi normaldi, Erdoğan’da öyle yapmıştı fakat iktidara geldikten sonra durum değişmeliydi.

Erdoğan’ın yaptığı gibi ‘gizli ajandasını’ saklaması gerekiyordu.

Sonra ‘daha çok demokrasi’ ‘şeffaflık’ ve ‘özgürlük’ vaatlerinde bulunup, hatta üst üste bu yönde icraatlar yapıp liberallerin, azınlıkların, çeşitli grupların desteğini alması lazımdı.

Sonra yavaş yavaş kendi medyasını inşa etmesi gerekiyordu.

Kamu gücünü kullanarak bazı medya gruplarını yandaş iş adamlarına sattırmak da önemli bir adımdı.

Ardından el değiştiren bu medya gruplarına ‘danışmanları’ yayın yönetmeni olarak atamak, yazar yapmak da vardı.

Sonra muhalif medya gruplarının gelir kapılarını kesecek adımlar atmak gerekirdi. Bırakın kamuyu, reklam veren özel sektör şirketlerini bile baskı altına almaları lazımdı.

Vergi soruşturmaları ile biat etmeyen medya gruplarının nefesini kesmek gerekiyordu.

Bir yandan tabi olmayan gazetecileri kişisel olarak hedefe koyup onları yıpratırken öte yandan yandaş olanları ödüllendirmeniz gerekirdi. Mesela Air Force One’a sadece yandaş olanları almalılar ki mesaj hedefine ulaşsın.

Kamu ihaleleri ile zengin ettikleri yandaş işadamlarına yeni medya grupları vermeleri de gerekirdi.

Sonra uyduruk gerekçelerle muhalif gruplara tek tek el koymaları da lazımdı.

Halkın vergilerinden maaşlarını ödeyecekleri 100 bin civarında troll de istihdam etmeleri gerekiyordu. Bunlar hem sanal âlemde propagandalarını yapacaklar hem de muhalif gazetecileri tehdit edecek, yıpratacaklar.

Bu arada unutmadan bakanları da uyarmak lazım; troll hesaplarla gerçek hesaplarını karıştırmamalılar, sonra ortaya komik görüntüler çıkabiliyor.

Gazetelere el koymak, yandaş medya grupları inşa etmek yetmiyor, bir de o kurumlara ‘Alo Fatih’ler atamak lazım. Olur da, kazara hoşlarına gitmeyen bir haber çıkarsa telefonda ağlatabilmeleri lazım babası yaşındaki adamları.

Sonra yandaş yargı kurup her şeye rağmen can sıkan deli fişek gazeteciler olursa hepsini hapse attırmak lazım.

Twitter’da bile muhalefet etmeye kalkana öyle cezalar verdirmeliler ki kimse eleştirmeyi aklından bile geçirmemeli.

Hatta koruma ve danışmanların biat etmeyen gazetecilere fiilen saldırması lazım ki diğerleri de korksun.

Dediğim gibi,

Trump ve ekibi medyayı susturmak, yönetmek istiyor ama bunun için derslerine çalışmıyorlar.

Önlerinde Tayyip Erdoğan örneği var. Adım adım bir ülke medyası nasıl ele geçirilir, gazeteciler nasıl susturulur tecrübeyle sabit.

Yapmaları gereken bu tecrübelerden istifade etmek.!

 ***

‘TUTUKLAMA’YA DAİR KISA BİR NOT

Geçtiğimiz hafta içinde benimle birlikte Ekrem Dumanlı ve Faruk Mercan’a Hrant Dink Cinayeti kapsamında ‘tutuklamaya yönelik yakalama’ kararı çıkarıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Büro savcılarından Gökalp Kökçü’nün tutuklama talep yazısında şöyle bir ifade var;

”Soruşturmanın tutuklu şüphelisi Ercan Gün, 30 Ocak 2007’de Zaman gazetesinde halen yurt dışında kaçak olarak bulunan FETÖ’nün medya tetikçileri Ekrem Dumanlı, A.Yavuzarslan ve Mehmet Faruk Mercan ile örgüt içerisinde ‘abi’ konumda bulunan avukat Halil İbrahim Koca ile buluşmuş, kendisine haber olarak yayınlayacağı görüntüler burada verilmesine rağmen, görüntülerin Samsun Jandarma Komutanlığında çekildiği algısı yaratılması için Samsun’a gönderilmiştir.”

Bu bir cümleye dayanılarak hakkımda ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ ve ‘kasten öldürme’ suçlamasıyla tutuklama kararı verilmiş.

Hani derler ya ‘neresini düzelteyim’.

Bir ‘hukuk adamı (!)’nın ülkenin tanıdığı bildiği saygın gazeteciler için ‘tetikçi’ deme terbiyesizliğinde bulunmasına hiç girmiyorum bile. Onun değerlendirmesini hukukçular yapacaktır. Ayrıca, savcı çok ağır ithamlarda bulunduğu kişinin adını bile doğru yazmaktan aciz.

Ancak kamuoyuna açıklama ve tarihe not olsun diye şuraya yazıyorum;

Sayın Kökçü,

Neyden bahsettiğiniz hakkında hiçbir fikrim yok. Böyle bir toplantı ya da buluşma olmadı. Dolayısıyla olmamış bir toplantıya katılma şansım yok. Ekrem Dumanlı ve Faruk Mercan ile aynı medya kurumlarında çalışmışlığımız var. Fakat bahsi geçen avukatı tanımadığım gibi adını da ilk kez duydum.

Tutuklama talebinde ‘aranmasına rağmen bulunamadı’ türü bir ifadeniz var. Oysa, 2014 Mayıs’ından bu yana yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlıyım. Adresim ve bilgilerim tüm devlet kurumlarında var.

Elçilik üzerinden mahkeme evrakları da geliyor.

Gerçi ‘olmayan bir toplantı’ üzerinden gazetecilere tutuklama kararı aldıran bir savcı adres manipülasyonu yapmış çok mu?

Avukatım da tutuklu olduğu için mahkemede yapamayacağım savunmayı buradan yapıyorum:

“Savcının neyden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yok. Ben de öyle bir toplantıya katılmadım. Bahsedilen görüntüyü televizyonda gördüm.

Dink Cinayeti’ne dair kitap yazdım, siz savcıların bulması gereken bilgi ve belgeleri yayınladım.

22 yıldır sadece gazetecilik yapıyorum. Gazetecilik de suç değildir. Başka da diyeceğim yoktur.”

[Adem Yavuz Arslan] 29.3.2017 [TR724]

Jagland: AİHM’in ne kadar güçlü olduğunun sınavını veriyoruz [Mehmet Dinç, Strazburg]

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, Konsey’in Türkiye üzerinden kendi demokrasi sınavını verdiğini şu sözlerle açıkladı: “Bu bir sınav, AİHM’in ne kadar güçlü olduğunun sınavı…” Ayrıca gazeteci ve seçilmişlerin iddianame dahi olmadan tutuklu kalmaları sebebiyle AİHM’in harekete geçeceğini söyledi.

Türkiye’deki darbe girişiminden sonra yaşanan çok büyük insan hakları ihlalleri Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve Venedik Komisyonu’nun yazdığı son raporlara da yansıdı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, uluslararası mekanizmalarla oluşturulmaya çalışılan ‘barış’ ortamlarında, bu kadar kısa sürede bu kadar çok hak ihlalinin yaşandığı görülmemişti. Jagland önceki gün yapılan Avrupa Konseyi’nin yerel ve bölgesel yönetimler kongresinde bu konuya değindi. Darbe bahanesiyle, işten atılanlar, cezaevlerinde yaşanan işkenceler, kapatılan okullar, sağlık kurumları, medya kuruluşları ve özel şirketler için yasal güvence şartını hatırlattı. Bir bakıma bu yoğun insan hakları ihlallerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğunu ve AİHM’de cezasız kalmayacağını ifade etmiş oldu.

AİHM DOSYA YÜKÜNDEN ÖTÜRÜ ZOR DURUMDA

Jagland, Türkiye’de yaşanan toplu kıyımla ilgili yargı güvencesine atıfta bulundu:

“Darbeden etkilenen insanların, haklarının savunulması önemli bir konu. Ben yargı değilim, durumla ilgili tek mahkeme var o da Avrupa İhsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ben onun yerine geçip hükümde bulunamam. Benim rolüm yargısal güvence sağlamaktır. İşkenceler, görevden uzaklaştırmalar, kapatılan medya kuruluşları, kapatılan okullar ve şirketler tüm bunlar için ve bireyler için yargısal güvence şarttır. En baştan itibaren bunu dikkate alıyoruz. Türk mercilerine de ifade ettiğim gibi görevden alınanlar veya atılanlar için yargısal güvenceler gerekli.”

Jagland bunun üzerine, Türkiye’de yeni kurulan KHK komisyonunun tek tek vakaları inceleyerek mağduriyetleri gidermesi gerektiğini, ardından sıralı itirazların Anayasa Mahkemesi ve AİHM’e gelebileceğini belirtti. Ancak diğer yandan AİHM’in dosya yükünden ötürü zor durumda olduğunun altınız çizdi ve Türkiye’den gelebilecek yüz binlerce dava karşısında kurumun tamamen bloke olabileceğini ekledi. Hali hazırdaki dosya yüküne bakıldığında bir davanın sonuçlanması, 50 yılı bulabilecek.

ÂDİL YARGILAMA İHLALİ SEBEBİYLE AİHM MÜDAHALE EDEBİLİR

15 Temmuz’dan sonra tutuklanan 160 gazeteci ve 60’a yakın belediye başkanı ve başkan yardımcısının, yerel veya ulusal mahkemelerde henüz yargılanmaması genel sekreter Jagland’ın dikkat çektiği konulardan bir diğeri. Gazeteciler ve halk tarafından seçilmişlerin, demokrasinin işleyişi açısından son drece önemli olduğunu vurgulayan Jagland tutuklular hakkında iddianame dahi hazırlanmaması konusunda AİHM’in durumu ele alacağını ifade etti. İddianame hazırlanmaması ve uzun tutukluluk hâli, AİHS’in ‘âdil yargılama’ maddesinin ihlali anlamına geliyor. Jagland, Strazburg mahkemesinin bu konuda açık içtihadı olduğunu, “AİHM yargılamanın uzun sürdüğünü görürse iddianame yoksa dahi davaya müdahil olabilir” sözleriyle açıkladı.

Avrupa Konseyi, Türkiye’nin göbekten bağlı olduğu bir kurum. Türkiye, Konsey’in insan haklarlı, eşitlik ve özgürlükler gibi değerlerine siyasiler, akademisyenler, hukukçular ve sivil toplum kuruluşlarıyla katkı sağlıyor ve bu değerlerin Türkiye’ye adapte edilmesi için çaba sarf ediyor. AKP’nin 2010’lara kadar gösterdiği olumlu performansla birlikte, şimdilerde ağzına geleni söylese de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bir zamanlar bu kurumun Parlamenterler Meclisi’nin başkanlık koltuğunda oturduğunu hatırlatmak gerekir.

KONSEY’İN TEMEL İLKELERİ BELLİ

Türkiye, Avrupa ile ipleri her geçen gün daha da gererken, ülkedeki Suriyeli göçmenleri koz olarak kullanmayı ve idam cezasını ara ara gündeme getirmeyi sürdürüyor. Fakat Konsey’in ve AİHS’in bu konudaki tavrı çok net. Bu konuyla ilgili Genel Sekreter Jagland şu ifadeleri kullandı:

“Hiçbir üye devlet idamı uygulayamaz, bazı maddelerin istisnası yoktur. Örneğin OHAL’de idamı istisna olarak uygulayamaz, işkence yapılamaz 4. madde (kölelik, zorla çalıştırma), 7. madde (yasa olmadan ceza verme) gibi maddeler OHAL’de dahi olsa istisna kabul edilemez. Eğer bir devlet idam getirirse, üyelik durumu gündeme gelir, mahkeme ölüm cezasını uygulamaya kalkarsa AİHM iptal eder. Buna rağmen idam uygulanırsa üyelik biter. Bu çok net, Konsey’in temel ilkesi, bundan kurtuluş yok, geriye dönüş yok.”

İKİYÜZLÜLÜĞÜN HERKES FARKINDA

Strazburg’da Jagland’ın katıldığı yerel yönetimler kongresinde söz alan Kocaeli Belediye Başkanı Nevzat Doğan, Jagland’ın bu sözleri üzerine 3 milyon göçmene ev sahipliği yapıldığını hatırlatıp Hollanda ve Almanya ile yaşanan krizi gündeme taşıdı. Jagland ise, miting ve toplanma hakkının demokratik toplumlarda en doğal hak olduğunu ancak yabancı bir ülkeye giderken o ülkenin yetkilileriyle işbirliği içerisinde bu hakkın kullanılmasının demokrasinin gereği olduğu cevabını verdi.

Jagland yine konuyla ilgili olarak, “Türkiye’de gerçekleşecek referandumda 1,4 milyon çifte vatandaş Almanya’da oy kullanma hakkına sahip. Diğer taraftan bilgilendirme ve toplanma özgürlüğüne de sahipler. Üye devletler bunu dikkate almalı fakat yaşadıkları ülkenin yasalarına uyma zorunlulukları da var. Dışardan atlayıp gelip serbestçe miting düzenlenmesi söz konusu olamaz. Bu organize ve işbirliği içinde olmalı. Demokrasi anarşi ve terör değildir. Karşılıklı anlaşma çerçevesinde olmalı” ifadelerini kullandı. Jagland ayrıca, “Tek çözüm diyalog ortamı. Farklı çözümler bulunabilirdi, örneğin Türk siyasilerin Hollanda’daki  seçimlerden sonra  gelmeleri   daha iyi bir çözüm olabilirdi” dedi.

İzmit Belediye Başkanı Nevzat Doğan, Avrupa Konseyi salonlarında Avrupa ülkelerine girmeye çalışırken engellenen bakanların hakkını savunurken, Türkiye’de hapishanelerdeki binlerce suçsuz, delilsiz, iddianamesiz insandan, işinden olan 100 binlerden bahsetmedi. Kocaeli’ndeki hapishaneler de dâhil olmak üzere, işkencelerden ve hukuksuz muamelelerden de bahsetmedi. Avrupa’dan toplanma özgürlüğü konusunda hak talep ederken, Türkiye’deki özgürlüklerin hunharca çiğnenmesinden, hakların acımasızca ihlal edilmesinden bahsedilmemesi, bir tutarsızlık olarak Avrupalı siyasilerin gözünden kaçmıyor elbette.

[Mehmet Dinç] 29.3.2017 [TR724]

İflah Olmaz Bir Darbeci: Talat Aydemir [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türkiye, 15 Temmuz’da hala aydınlatılamayan ve Almanya ve İngiltere istihbaratlarının açıklamalarından sonra daha da karmaşık hale gelen başarısız bir darbe girişimi yaşadı. Bundan yaklaşık elli beş yıl önce de bu şekilde iki başarısız darbe girişimi olmuş, cuntacılar emellerine bu yolla ulaşmak istemişlerdi.

Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesi olan 27 Mayıs’ın başarılı olması, ordu içindeki şahin kanadı kısa bir süre sonra harekete geçirdi. 27 Mayısçılar ise orduda büyük bir tasfiyeye girişerek “Demokrat Parti’ye yakınlık” bahanesiyle 275’i General olmak üzere 5.000 civarında subay ve astsubayı emekliye sevk ederek Generallerin yüzde 90’ını, Albayların yüzde 55’ini, Yarbayların yüzde 40’ını tasfiye ettiler.

TALAT AYDEMİR VE ALBAYLAR CUNTASI

Bu sırada “Albaylar Cuntası”, Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir’in liderliğinde örgütlenmişti. Cuntacılara göre seçimler istikrar getirmeyecek ve reformlar yapılamayacaktı. Aydemir’in düşünceleri üst düzey birçok komutan tarafından benimsenerek bir protokol kabul edilmişti. 21 Ekim Protokolü’ne göre TBMM toplanmadan TSK yönetime el koyacak ve MBK dağıtılacaktı. Bunun üzerine Çankaya Köşkü’nde Cemal Gürsel liderliğinde toplanan kuvvet komutanları ve parti liderleri, partilerin cumhurbaşkanlığı için aday göstermemesini, Gürsel’in cumhurbaşkanı seçilmesini, Yassıada mahkûmları için af çıkarılmamasını kararlaştırdılar.

Mutabakata varılan bir husus da İsmet İnönü’nün Başbakan olmasıydı. Burada cuntanın gücünün zirvesindeki MBK’ya tesir edebilmesi ilginçtir. Böylece normal bir devlet işleyişinde olmayan bir ilişkiler ağı ortaya çıkmıştır.

TBMM’nin Cemal Gürsel’i Cumhurbaşkanı seçmesi ve 16 Kasım 1961’de İnönü’nün başbakanlığında CHP-AP koalisyon hükümetinin kurulması ortamı yumuşatsa da bu durum uzun sürmedi. Bazı milletvekilleri Yassıada mahkûmları için af teklifi verince, darbe söylentileri yeniden ortaya çıktı. 19 Ocak 1962’de Aydemir ve grubu, Genişletilmiş Komutanlar Toplantısı’nda emir komuta zinciri içinde yeni bir darbeden yana tavır koydu.

Bu sırada darbe söylentileri tepkilere neden oluyor, bazı politikacıların ordu ve subay aileleri aleyhinde sözler sarf etmesi gerginliği artırıyordu. Başbakan İnönü; askeri birlik, Harp Okulu ve Harp Akademileri’ni ziyaret ederek tansiyonu düşürmeye çalıştı ise de başarılı olamadı. Ziyaretlerden sonra darbeciler 28 Şubat’tan önce emir komuta zinciri içinde yönetime el koymayı kararlaştırdılar.

Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, İnönü ile görüşerek tedbir alınmasını istedi. İnönü de cuntacıların cezalandırılması gerektiği düşüncesindeydi. Darbeye karşı olan üst komuta kademesi ise darbeci albayları tayinle Ankara’dan uzaklaştırmaya karar verdi. Cüneyt Arcayürek’e göre bu sırada Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Talbott, Aydemir’le görüşerek ABD ile ilgili görüşlerini öğrenmeye çalışmıştı. Eğer bu bilgi doğru ise Aydemir cuntasının ABD tarafından bile dikkate alındığı anlaşılmaktadır.

Aydemir darbe yapma nedenlerini, 27 Mayıs’ın amacına ulaşamaması, MBK’nın kendi içinde bölünmesi, ordu ile halkın karşı karşıya gelmesi ve reformların yapılmayışı ile açıklıyordu. Cuntacıların 20-21 Şubat gecesi harekete geçeceği duyumları alınmış ve bazı komutanlar birlikleri için alarm vermişti.

Aydemir’in bu girişimden haberi olmadığı anlaşılınca alarm durumu kaldırıldı. 21 Şubat gecesi Genelkurmay’da yapılan toplantıda tayinlerin mutlaka yapılması kararlaştırıldı. Aydemir bu subayların tayinlerinin durdurulmasını da içeren bir muhtıra verse de istekleri kabul edilmedi. Burada ilginç olan Genelkurmay’ın darbeci subaylarla pazarlık yapmaya devam etmesiydi.

Aydemir’in tepkisi, Harp Okulu’nu alarma geçirmek oldu. Hükümet tarafından Çubuk ve Polatlı’dan getirilen birliklerin komutanları da Aydemir’in emrine girdi. Birliklerin Meclisin kapısına kadar gelmesi birçok milletvekilinin Ankara’yı terk etmesine neden oldu. Aydemir bu güvenle; tayin edilen subayların görevlerine iade edilmesini, 200 milletvekilinin milletvekilliğinin düşürülmesini ya da Meclisin feshedilmesini ve Anayasada bazı değişikliklerin yapılmasını istedi.

Darbecilerden Binbaşı Fethi Gürcan, olaylar üzerine Çankaya’da toplanan Başbakan, bakanlar ve siyasi parti liderlerini enterne etmeyi teklif etti ise de Aydemir bunu reddetti. İnönü bu gelişme karşısında “İşte şimdi kaybettiler” diyordu. Talat Aydemir ve üç arkadaşı gözaltına alınarak darbe teşebbüsü boşa çıkarıldı. Bu aşamada darbecilerin yargılanması gerekirken İnönü; Aydemir ve arkadaşlarını affetmiş, Aydemir dâhil olmak üzere 69 subay ve astsubay emekli edilmiştir.

22 Şubat olaylarından sonra AP, YTP ve CKMP, darbeciler af edilecekse Kayseri Cezaevi’ndeki Demokrat Partililerin de affını istediler. Bu durum koalisyonun bozulmasına neden oldu ve İsmet Paşa AP dışındaki partilerle yeni bir Hükümet kurdu.

İKİNCİ DARBE TEŞEBBÜSÜ VE DARBECİLERİN SONU

Tutuklanmaktan kurtulan darbeciler, yeni darbe tarihi olarak 20 Mart-20 Nisan arasına karar verdiler. Ancak bu tarihin öğrenilmesi üzerine darbeyi ertelediler. Genel kanaat, yeni bir darbe teşebbüsü olmayacağı şeklinde olsa da, cuntacılar emellerinden vazgeçmediler. İnönü ise milletvekillerini yeni bir darbeye karşı uyardı. Cuntacılar 21 Mayıs 1963’de ikinci kez harekete geçtiler. Darbeyi öğrenen Alpaslan Türkeş’in İnönü’ye haber vermesinden üç buçuk saat sonra darbe başlamıştı.

Harp Okulu öğrencileri darbede aktif bir şekilde yer alarak birçok üst rütbeli subayı tutukladılar. Darbeciler, radyoevini ele geçirerek darbe anonsu bile yaptılar. Hükümet yanlısı güçler radyoevini ele geçirse de darbeciler burayı tekrar geri aldı. Ancak elektriğin kesilmesiyle radyo devre dışı kaldı. 15 Temmuz darbesinde aktif bir rol oynayan Akıncı Üssü’nden (1995’ten önceki adı olan Mürted Üssü, 15 Temmuz’dan sonra yeniden verildi) kalkan iki jet Harp Okulu yollarını bombaladı. Havacıların Hükümetin yanında yer alması, darbenin başarısızlığında önemli bir faktör oldu.

Bundan sonra darbeciler kısa zamanda dağıldı. Aydemir bir eve saklanırken, Gürcan Batı Almanya Büyükelçiliği’ne sığındı. Gürcan’ın sığınma talebi reddedilerek diğer darbeci subaylar ve Aydemir yakalandı. Bir kısmı Harp Okulu öğrencisi olmak üzere 1,500 kişi tutuklandı. 21 Mayıs olaylarında toplam 8 kişi öldü ve 26 kişi yaralandı.

Bu olaydan sonra 200 subay ve 1,459 Harbiye öğrencisi tasfiye edildi. Tasfiyelerden sonra ordudaki general sayısı yirmiye kadar düştüğü gibi Harp Okulu iki dönem mezun vermedi. Darbecilerin yargılanmasına Haziran ayında başlandı. Aydemir savunmasında, amacına ulaşmayan her ihtilalin yeni ihtilaller doğuracağını söylüyordu. Yargılamalar sonunda Talat Aydemir ve Fethi Gürcan için idam kararı verilerek 26 Haziran 1964’de Gürcan, bir hafta sonra da Aydemir idam edildi.

Aydemir olayı değerlendirildiğinde darbeye inanan subayların amaçlarından kolay kolay vazgeçmediği görülmektedir. Özellikle 27 Mayıs’ın emir komuta zinciri içinde yapılmamasına rağmen başarılı olması, birçok subayı motive etmiştir. Darbecilerin ortak özelliği, kötü gidişatı askerî yönetim vasıtasıyla düzelteceklerine inanmalarıdır.

Bu teşebbüslerde MBK, Genelkurmay Başkanlığı ve başında İnönü’nün bulunduğu Hükümetlerin büyük bir zaafı görülmektedir. Sivil bir Hükümete rağmen askerin ağırlığının devam etmesi, cuntacıları cesaretlendirmiştir. İsmet Paşa’nın Aydemir’e karşı affedici bir yaklaşım benimsemesi, 22 Şubat’tan sonra yeni bir teşebbüsün ortaya çıkmasında etkili olmuştur.

Cuntacılarla ilgili bazı bilgiler alınsa da, istihbarat zaafının da olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle ilk teşebbüs sonrasında ikinci bir darbeye nasıl kalkışılabildiğinin sorgulanması gerekir. Ayrıca Demokrat Parti’ye yakınlık bahanesiyle binlerce subay ordudan atılırken asıl darbecilerin ordu içinde varlığını sürdürerek iki defa darbe teşebbüsünde bulunmaları dikkat çekicidir.

15 Temmuz darbesi gibi Aydemir’in darbe teşebbüsleriyle ilgili olarak da birçok karanlık nokta vardır. Cuntacıların düşünceleri bilinmesine rağmen iki teşebbüse de engel olunamaması akıllarda birçok soru işareti bırakmakta, özellikle İsmet Paşa Hükümeti’nin orduyu yeniden şekillendirme düşüncesi akla gelmektedir. Bu olaylarda en büyük mağduriyetlerden birisini de komutanlarının emriyle hareket eden Harp Okulu öğrencilerinin yaşaması da üzücü bir durumdur.

Kaynaklar: T. Börklüoğlu, 27 Mayıs Müdahalesi Sonrası Türkiye’de Asker Siyaset İlişkileri, ÇÖMÜ SBE Yüksek Lisans Tezi, 2010; Y. Demir, “Albay Talat Aydemir’in Darbe Girişimleri”, ÇTTAD, 2006; D. Çakmak, “Türkiye’de Asker-Hükümet İlişkisi: Albay Talat Aydemir Örneği, Akademik Bakış, S. 2, 2008.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 29.3.2017 [TR724]

‘Uluslararası Bilirkişi Raporları’ zulmü tespit ediyor [Erhan Başyurt]

İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi geçtiğimiz hafta ‘Türkiye Raporu’nu yayınladı.

Raporun “15 Temmuz darbesini kimin yaptığı hala tespit edilmiş değil” kısmı kamuoyunda çok tartışıldı.

Ama daha önemli olan raporda yer alan insan hakları ihlalleri, işkencelerin, yargısız infazların, yargının taraflılığının kayda geçmiş olması…

Darbeyi yapan komuta kademesi halen belli değil, hükümetin iddiaları ispata dayanmıyor ama yüzbinlerce insan fişlemelere dayalı olarak sosyal soykırıma maruz tutuluyor.

***

İnsan Hakları İzleme Komitesi (HRW), Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF)’nin Türkiye’de medya özgürlüğünün nasıl keyfi yok edildiğine, gazetecilerin ifade ve fikir hürriyetine aykırı şekilde tutuklandığına dair son Türkiye raporları da uluslararası önemli ‘Bilirkişi Raporları’…

***

Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu’nun son Türkiye Raporu da, Türkiye’de yargı bağımsızlığının olmadığını, özel mahkemelere atanmış yandaş hâkim ve savcılar eliyle hukukun ayaklar altında çiğnendiğini ortaya koyuyor.

Venedik Komisyonu, hâkim teminatının yok edildiğini, HSYK’nın tarafsızlığını büsbütün yitirdiğini, tutuklanan hâkim ve avukatlara dikkat çekerek dile getiriyor.

Böyle bir yargılamadan adalet çıkmaz, adil bir yargılama da yapılamaz…

Venedik Komisyonu Raporu’nu tutuklanan Anayasa Mahkemesi üyeleriyle, BM Uluslararası Ceza Mahkemesi hâkiminin tutuklanması da teyit ediyor…

***

Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raporu da, başarısız darbe girişiminin muhaliflere yönelik nasıl bir ‘siyasi temizlik’ ve ‘sivil darbe’ aracına dönüştürüldüğünü gösteriyor…

***

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin yeni yayınlanan Türkiye Raporu da aynı şekilde Türkiye’deki hukuksuzluklar ve yoğun hak ihlallerine yer veriyor.

Özellikle terör örgütüyle mücadele adına Kürt halkına yönelik insan hakları ihlallerine yer veriyor.

300 bin insanın nasıl göçe zorlandığını, sivil yerleşim merkezlerinin nasıl yerle bir ediliğini uydu resimleriyle delilli ortaya koyuyor.

***

Tüm bu raporlar, iktidarın zulümlerini ve hukuksuzluklarını ‘uluslararası bilirkişi raporları’ olarak kayda geçiriyor.

Tüm bu belgeler, ‘sosyal soykırım’ yaparak zaman aşımı olmayan insanlık suçu işleyen iktidar mensupları ve bürokratlarının er ya da geç önüne konacak.

***

Türkiye’de olmasa bile uluslararası mahkemelerde, AİHM’de, Lahey’de, Tahkim mahkemelerinde hesap vermek zorunda kaldıklarında, aleyhlerinde çok önemli belgeler haline gelecek.

***

Pervasız şekilde kendi halkına zulüm ve işkence edenler, dünyanın dört bir yanında casusluk faaliyeti yürütüp, insan kaçırmaya yeltenenler yaptıklarının bedelini ağır ödeyecekler.

***

Ne yazık ki kaybeden ülkemiz olacak ve onların keyfi yönetimleri nedeniyle halkımız olacak…

“İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri de helak etme Allah’ım…” demekten gayrı, maalesef, elimizden bir şey gelmiyor…

[Erhan Başyurt] 29.3.2017 [TR724]

Haçlılara kalsa… [Barbaros J. Kartal]

Paravan bir şirket vasıtasıyla eski bir generali tutuyorsunuz. Adam halifesi olmaya çalıştığınız İslam’ı kansere benzetiyor. Bu bile size engel olmuyor. Fethullah Gülen’i sınır dışı edecek bizim adımıza da Trump ile işleri kolaylaştıracak diye milletin parasını yediriyorsunuz. Adam neredeyse casusluktan daha göreve gelir gelmez istifa ediyor. Trump’ın bütün ekibi arkasından sövüyor. Yakında Amerika’yı terk edecek adam.

Bitmedi. Bu kişi ile  oturup otel lobilerinde gizli gizli adam kaçırmaca oynuyorsunuz. İllegal ve bir suç planı üzerinde pazarlık yapıyorsunuz. Görüşmeye şahit  olan eski CIA direktörü gelen felaketi görüyor aman bu pislik bana bulaşmasın diye gidip konuşmayı deşifre ediyor. Yüz üstü bırakılmak bir yana yakında hakkınızda yasal takibat bile başlayabilir. Devletin dışişleri bakanı ile kayınpederi cumhurbaşkanı olan enerji bakanı rezil oluyor.

RUSYA’NIN HABERİ YOK!

ABD’de tutuklu bulunan hayırsever dostunuz hukuk ekibine Trump’ın dostu kallavi isimleri alıyor. Bunların bir hırsız ile ilgili bir dava için gelip sizi ziyaret ettikleri ortaya çıkıyor. Neden sizinle görüştükleri sanki hiç sorulmayacak zannediyorsunuz.

Rusya ile kriz bitti diyorsunuz. Rusya’nın bundan haberi yok. Sizin düşman ilan ettiğiniz gruplarla beraber halay çekiyor. Bu gruplara ABD ile ortak destek operasyonu yapıyor. ABD masumları bombalıyor. Gıkınızın çıktığı yok.

‘CASUSLUK’ AĞINIZI GÖRMÜYORLAR MI?

Almanya’ya “bunlar terörist” diye imamlarla, ajanlarınızla gizli gizli  takip edip fişlediğiniz insanların belgelerini veriyorsunuz. Adamlar bizim ülkemizde böyle casusluk yapamazsınız kimseyi fişleyemezsiniz diye sizi deşifre ediyor. Üstüne üstlük sizin hedef gösterdiğiniz insanları uyarıyorlar “aman dikkatli olun” diye.

Milletin vergileri ile maaş alan imamları, ataşeleri örgütlüyor casusluk teşkilatı kuruyorsunuz. bütün işleriniz deşifre olduğu gibi acemi hafiyeleriniz “istenmeyen adam” ilan ediliyor. Apar topar bulundukları ülkeyi terk etmek zorunda kalıyorlar. Hem de yalanlar söyleyerek.

HER GÜN YENİ BİR ÜLKEYLE KRİZ

Bulgaristan’da seçimlere müdahil oluyorsunuz. Bakanlarınızın ülkeye girişi iptal ediliyor. Geçen seçimlerde oy patlaması yapmış Türk kökenli vatandaşların desteklediği partiyi hırslarınız yüzünden dibe vurduruyorsunuz, üstüne üstlük desteklediğiniz parti de barajı geçemiyor.

Bakanınız Hollanda’ya “sen kimsin beni konuşturmayacaksın” türünden kahvehane ağzı ile dikleniyor daha TV stüdyosundan çıkmadan uçuş izni iptal ediliyor. Türkiye Cumhuriyeti dışişleri bakanının bir ülkeye girmesine izin verilmiyor. Bu rezalet daha geçmeden madem havadan olmadı deyip karadan fetih için başka bir bakanı görevlendiriyorsunuz. Konvoyunun önü kesiliyor. Yürümesine dahi izin verilmiyor. Neye rağmen. Başbakan’ın Hollanda’da seçimler bitene kadar o ülkeye gitmeyi düşünmüyoruz demesine rağmen.

İngiltere parlamentosu bir rapor yayınlıyor. Darbe ile ilgili iddialarınız bir kez daha çürüyor. Onca belge-bilgi diye sunduklarınızın hiçbirinin ikna edici olmadığı kayda geçiyor. Orantısız icraatlarınız eleştiriliyor.

HERKES SİZDEN RAHATSIZ

Avusturya, İsveç, Norveç kendi ülkelerindeki çevirdiğiniz fırıldaklardan rahatsız oluyor, kayıtlarınızı önünüze koyuyor, bu işlere bir an önce son vermenizi istiyor.

3.sınıf ülkelerde para ve ihale karşılığı insanlara zulüm etmek dışında bir şey beceremiyorsunuz.

Daha fazla rezil olmadan, ülkeyi de rezil etmeden bu casusluk işlerine son veriniz. Bütün dünyada yaşayan TC vatandaşlarını zor durumda bıraktığınız gibi artık kendi sempatizanlarınızın da tepki göstermesi yakındır.

Birisine terörist demek ve darbeyi planladılar demek büyük iddialardır. İspatlamanız gerekir. Bunu yapamazsanız her şey elinizde patlar. Türkiye’de bir savcı iki polisle bazı şeyleri yapabilirsiniz ama dünyada komik duruma düşersiniz. Yıldıray ile Ceren’in çabaları yetmiyor işte görüyorsunuz.

‘HAÇLILAR’ SİZİ NİYE DESTEKLEMİŞTİ?

Şimdi “Haçlılar” size karşı değil mi? Bir de bu var! Ama şunun bir cevabı yok. AKP kapatılma davasında bütün AB’nin desteğini alırken, askeri vesayete karşı defalarca size destek verirlerken 12 Eylül referandumunda açıkça sizin yanınızda yer alırken, 367 saçmalığında bütün dünya sizi desteklerken, dergi kapaklarında dünyanın yeni yıldızı diye pozlar verirken, dünyanın en etkili isimleri arasında gösterilirken “Haçlıların” sizinle bir hesabı mı vardı ki sizi desteklemişlerdi?

Hayır “Haçlılar” size savaş açmadı. “Haçlılara” ve yeni barıştığınız lobici dostlarınıza kalsa yıllarca görevde kalmanız onlar için daha ehven ama siz zavallı ev hanımlarına, fakir öğrencilere burs veren esnaflara, doktorlara, öğretmenlere velhasıl masum insanlara savaş açtınız. Başına gelenler ve gelecek olanlar bu yüzden… Bu Sırlar Dünyası kısmını men dakka dukka’yı dilinizden düşürmediğiniz için yazdım.

Türkiye her gün yeni bir haberle rezil oluyor. Bunların çok azını iç kamuoyu biliyor. Bir-iki yer dışında haber bile olmuyor, o haberler de sınırlı bir kitleye ulaşıyor. O yüzden gelen felaket ve fırtınayı insanlar hiç bilemeyecekler. Bunların siyasi ve ekonomik etkileri görülüp ve çorap söküğü gibi ifşaatlar yaşanmaya başlayınca her şey dank edecek ama tabii ki geç olacak.

[Barbaros J. Kartal] 29.3.2017 [TR724] barbaroskartal@tr724.com

Erdoğan’a uluslararası suç üstü! [Analiz: Erman Yalaz]

Dünya bir haftadır Tayyip Erdoğan ve çevresinin işlediği küresel suçları konuşuyor. Akıl tutulması değil, diplomatik hata hiç değil. Suç işleme eğiliminin durdurulamaması durumu. Bunları Türk hükumeti ya da devletinin icraatları olarak görmek doğru değil. Çünkü devletler kendi sınırları içinde de dünyanın diğer ülkelerinde de hukukla ve kendilerine tanınan evrensel  hak ve sınırlar içinde davranmak zorundadır. O yüzden mahkemeler ve evrensel hukuk isim koyana kadar ‘Erdoğan’ın Yönettiği Yapı’ (EYY) veya örgüt demekte fayda var. Son bir haftada çıkan haberlere bakalım.

İlk adres Amerika Birleşik Devletleri. İstihbarat örgütü CIA’nın bir önceki patronu James Woolsey, Mike Flynn ve Türk hükümetinin iki bakanının Fethullah Gülen’in bir gece yarısı evinin basılıp, Türkiye’ye kaçırma planlarını görüştüğünü deşifre ediyor. Aktörler Tayyip Erdoğan’ın sadık damadı Berat Albayrak, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu.

BİR HAFTADA ÜÇ SKANDAL

İkinci adres Almanya. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Almanya istihbaratı BND’nin başkanına Münih Konferansı’nda 300 kişilik Gülen hareketi mensubunun dosya, fotoğraf ve görüntülerini veriyor. BND gizli çekim ve casusluk faaliyeti ürünü bu girişime karşı 300 kişiyi uyarıyor.

Üçüncü adres İsrail. İki ay önce tutuklanan TİKA’nın İsrail temsilcisi Ahmet Muhammed Murteca’nın tutuklanma sebebi açıklanıyor. Murteca, Hamas’ın silah üretme, patlayıcı yapımında ve tünel kazma işlerinde çalışmış. Evinde Hamas’a ait el bombası ve silahlar bulunuyor. Bir başka iddiaya göre Hamas’ın askeri kanadına para aktarımı ve haritalandırma teknolojileri ile ilgili bilgi verdiği tespit ediliyor.

İki ay önce ortaya çıkan bir videoda, TİKA’nın Arnavutluk’ta faaliyet gösteren bir okulundaki öğretmen, öğrencilerine IŞİD’i övgülerle anlatıyor. Çocukların ‘El Kaide ve IŞİD insanları öldürüyor, bu iyi mi?’ sorusuna, tereddütsüz ‘iyi’ cevabı veren bir zihniyet, Türkiye’nin Balkan coğrafyasına TİKA eliyle verdiğini söylediği eğitim faaliyetinin merkezinde.

Akıl alır gibi değil. Dünyanın bir numaralı demokrasisinden insan kaçırma, Avrupa’nın kalbinde gizli çekim, fişleme; Ortadoğu’da Hamas’a patlayıcı yapma, harita bilgileri verme. Balkanlar’da IŞİD sempatizanlarını fonlama.

NİJERYA’YA SİLAH TAŞIYAN MİLLİ HAVAYOLU ŞİRKETİ

EYY’nin suç listesi bunlarla sınırlı değil.

Hatırlayın Mart 2014’teki ses kayıtlarını. Dönemin Başbakanının Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Mustafa Varank, THY Özel Kalem Müdürü Mustafa Karakaş ile konuşuyor. ‘Nijerya’ya gidiyor Müslümanları mı öldürecek, Hıristiyanları mı bilmiyorum’ diyor özel kalem. Başdanışman Hakan Beyle (MİT Müsteşarı Hakan Fidan olduğu iddia ediliyor) biraraya gelemedik diye cevap veriyor. Tonlarca malzeme, silah taşınıyor. Hem de Türk Hava Yolları ile.

EL NUSRA’YA IŞİD’E VE CİHATÇI YAPILARA SİLAH TİCARETİ

Adana Savcılığı’nın talimatıyla 19 Ocak 2014’te ihbar üzerine Jandarma’nın durdurduğu tırlarda 1.000 havan, 1.000 top mermisi, 50 bin makineli tüfek mermisi, 30 bin ağır makineli tüfek mermisi ele geçiriliyor. Önce nasıl durdurursun kavgası, sonra içinde insani yardım malzemesi ilaç var yalanı söyleniyor.  MİT’le ilişkili olduğu inkâr edilmeyen TIR’larda ağır silahlar El Nusra’ya IŞİD gibi yapılara gidiyor… Memleketi felaketten kurtaran asker savcı kim varsa tutuklanıyor bir algı operasyonu ile. Haberini yapan Can Dündarlar, gazeteciler de… Uluslararası savaş suçu işleniyor oysa. Bir başka boyutu ile insanlık suçu.

KAMERALARIN GÖZÜ ÖNÜNDE VURULAN RUS BÜYÜKELÇİ

Sonra, El Nusra sempatizanı bir AK Polis (Mevlit Mert Altıntaş), 19 Aralık 2016’da Ankara’nın göbeğinde Rusya Büyükelçisi  Andrey Karlov’u kameraların önünde suikastle katlediyor.

IŞİD MİLİTANLARINI TAKASLA SERBEST BIRAKMA

IŞİD militanlarının Musul Konsolosluğu’nda esir tutulan 49 kişiyi serbest bırakmasının perde arkası Ekim 2014’te İngiliz Times gazetesinin haberiyle deşifre oluyor. İki İngiliz vatandaşının da bulunduğu 180 IŞİD militanını Türkiye’nin serbest bıraktığı ortaya çıkıyor. Olay o gün bugün yalanlanmadı.

ÜLKEMİZDEKİ TERÖRİSTLERİ EKRANDA YARGILAMA

Aynı IŞİD 20 Mart 2014’te yani takastan 6 ay önce Niğde’de bir astsubay, bir polis ve bir kamyon şoförünü şehit ediyor. Failler yakalandı deniyor. Yüzleri bile görülmeyen faillere kamera arkasında sözde mahkumiyet veriliyor. Yani ülkemizde cinayet işlemiş bir çetenin salıverilenler arasında olup olmadığı bile açığa kavuşturalamıyor.

EL KAİDE-IŞİD’E SURİYE SAVAŞINDA KÖPRÜ ÜLKE OLMAK

Bu arada IŞİD’in Suriye’ye bir yılda (2015-2016) getirdiği yabancı savaşçı sayısının 12 binlerden 30 binlere yükseldiği dünya istihbarat örgütleri raporlarına giriyor. KHK ile kapatılan medya 2 yıl önce IŞİD militanlarının sahte Türk pasaportları ile bir şebeke eliyle Türkiye’ye oradan Suriye’ye gittiğini ortaya çıkarıyor. Polis baskınlar yapıyor. Olay çok büyük.  100 bine yakın sahte Türk pasaportu üretildiği bunun 50 bine yakının Çin’e gönderildiği  ileri sürülüyor.

İddiaya göre dünyanın dört bir yanından gelen militanlar İstanbul üzerinden Suriye’ye akıyor. IŞİD, El Kaide, El Nusra. Sonra bu örgütler kalkıp Sultanahmet’i, Atatürk Havalimanı’nı, Reina’yı basıp katliam yapacak kadar rahat, elini kolunu sallayarak Türkiye’de dolaşıyor. Eli kanlı bu örgütlere Suriye savaşında Türkiye adeta köprü oluyor.

AVRUPA’DA SUİKAST YAPIN TALİMATI

Skandallar bitmiyor. Bir doğuda bir batıda sürüyor.

30 Ağustos 2016’da Yunan Proto Thema gazetesi eski CIA ajanlarına dayanarak MİT’in, kaçak askerleri F..’cü diye dünyanın dört bir yanında  suikast emri verildiği haberi ile bir başka skandalı deşifre ediyor. Hedefte sadece askerler yok. Amerika’da gazetecileri fişleyen, gizli takibe alan istihbarat damat Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak’ın yönettiği Sabah, Takvim ve A Haber’den psikolojik harp yapıyor.

ALMANYA’DA 6 BİN MUHBİR, PARİS’TE SUİKAST

Die Welt yine Ağustos ayı içinde MİT’in Almanya’daki istihbarat görevlileri ve sayıları 6 bini bulan “muhbirleri” ile, Türkiye kökenli Almanları izlediğini ve baskı altında tuttuğu iddiaları ilk kez gün yüzüne çıkarıyor.

Alman Der Spiegel’de yayınlanan MİT’in Fransa’daki 3 PKK’lı kadının infazından sorumlu olduğu haberi gündeme bomba gibi düşüyor. Fransa’nın başkenti Paris’te 9 Ocak 2013 tarihinde PKK üyesi Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in öldürülmesinde Türk istihbarat örgütünün açık rol aldığı ortaya çıkıyor.

ERDOĞAN VE DİYANET’İN CASUS İMAMLARI

Aralık 2016’da Erdoğan’ın ve Diyanet’in  ‘casus imamları’ skandalı patlıyor. Diyanet’in Avrupa’daki yapısı Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne (DİTİB) imamları 38 ülkede 50’ye yakın rapor hazırladığı tespit ediliyor. Avrupa’daki Türk vatandaşları fişlenmiş. Hem de imamlar eliyle. Bilgiler MİT’e TBMM komisyonlarına rapor olarak gidince skandal belirginleşiyor. Almanya, Hollanda, Belçika, Norveç’te din diyanet işleriyle uğraşacak imamlar istihbarat örgütün oyuncağı haline getiriliyor. Lahey Büyükelçiliği Din İşleri Ataşesi Yusuf Acar suç üstü yakalanıyor. Sınır dışı ediliyor. Alman istihbaratı 13 imamı tespit ediyor. Evleri basılıyor. Jet hızıyla Diyanet imamlarını ülkeye geri çağırmak zorunda kalıyor.

PENSİLVANYA’YI BOMBALAYALIM

Bunları keyifle okuyan, bak dışarda operasyon yapıyor ‘Reisimiz’ diye gerilip nağralar atanlar da oluyor tabi. Örneğin CIA eski başkanı Wolsey’in şahitliğiyle Fethullah Gülen’in kaçırma planları deşifre olunca Saray destekçisi Fatih Tezcan isimli bir kişi çıkıp, ‘Kandil nasıl bombalandı ise Pensilvanya’da bombalanmalı… Şunlar şunlar öldürülmeli!….” videosu yayınlıyor. Kandil Kuzey Irak ise orası Kuzey Amerika diyor ham ervahlı kişi.

Klavuzu karga olanın başı beladan kurtulmaz derler. Kurtulmuyor hakikaten.

Kendi ülkende hakimleri savcıları seçip proje mahkemeler kurabilirsin. Onbinleri haksız yere tutuklatabilirsin. İşkence yapan emniyetçilerini, askerini terfi ettirebilirsin. Güpegündüz üstü yarı çıplak vaziyette bir genci Diyarbakır sokaklarında yok yere polisin eliyle katledebilirsin. Ama ABD’den Avrupa’dan Fethullah Gülen’i, sevdiklerini paketleyip, küresel haydutluk ve rüşvetlerle getirtemezsin! Yakalanırsın. Reza Zarrab’ları kurtarıp salabilirsin. 17-25 Aralık’ta yolsuzluk ve rüşvet skandalında 4 AKP’li bakandan oğullarına, Erdoğan’dan damadına kadar herkesin gırtlağına kadar para işine boğulmasından daha ciddi durum. Bu kez yakalanan Reza Zarrab’ın AKP versiyonu.  Ekim Alptekin yeni dosyaların kahramanı. Yakalanan Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı da bunun işaretçisi değil mi?

Ülkenin içerde huzurunu kaçıranlar, adaleti ve insan haklarını yok edenler, demokrasiyi işlemez hale getirenler Türkiye’yi dünyada da bir çetenin yönettiği ülke pozisyonuna düşürüyor. MİT, Diyanet, DİTİB, UTED, Maarif Vakfı, TİKA…. Devletin kurumları, sivil toplum alet ediliyor bu suçlara. Günah galerisine yansıyanlar bunlar… Hesap defterleri kabarık.

[Erman Yalaz] 29.3.2017 [TR724]