Bir ülkücü daha ne ister? [Selahattin Sevi]

İşlemediği suçlar nedeniyle Silivri Cezaevi’nde olan Erkan Acar bazen dâhili hattan arayarak haber verir, bazen de koşar adımlarla zemin kata inerken seslenirdi: Reis geldi!

Erdem Karakoç’tu gelen…

Kafetarya’daki turuncu renkli koltuklara oturmadan ‘Reis’ sıkıca elinizi kavrar, sertçe kafa tokuşturur, yaz-kış ilk isteği hep bir bardak kaynamış su olurdu.

Ya çevre ilçelerde seçim çalışmasına katılmış, ya Trakya’da bir cenazeden dönmüş ya da hep önemsediği, kendine pilot bölge olarak seçtiği Hakkari’ye uçuyor olurdu. Yolunu düşürdüğü gazetede kaynar suyunu yavaş yavaş yudumladıktan sonra nadiren açık bir çaya ikna edebilirdik. Yemezdi, içmezdi. Sigara alışkanlığı olmayan ender ülkücülerdendi. Sağlığına ve giyim-kuşamına özen gösterirdi.

Erkan’la güncel siyasi konuları konuşurlardı, üniversite yıllarındaki ortak dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan söz ederdik. 1988 sonbaharında ben Marmara İletişim’e kaydımı yaptırdığımda o da İstanbul Ülkü Ocakları Başkanlığı’na henüz seçilmişti. O yıllarda soldan da çok arkadaşımız vardı ama  ‘sağcı’ öğrenciler arasında ortak noktalar daha fazlaydı sanıyorum. Tarlabaşı’ndaki Süleyman Efendi’nin talebelerinin yurdunda cumaya gider, Gülen Cemaati’nden arkadaşların kaldığı Dolapdere’de Basın-Yayın’ın da olduğu sokaktaki dersanede çayda buluşur, bazen de Taksim’deki Ülkü Ocağı’nda bir araya gelirdik. İlginçtir, siyasal İslamcı arkadaşlar her yere gelir ama bir kere olsun bizi ‘mekân’larına davet etmezdi.

Erdem Karakoç ‘taş medrese’ adını verdiği hapisten yeni çıkmış, Ocak örgütlenmesi için görevlendirilmişti.

Aradan 20 yıl geçtikten sonra Zaman’daki ilk görüşmemizde beni soyadımla hatırlamış, “Hayatta duyduğum en güzel soyadlarından biri Sevi. Türkçenin en güzel kelimesi,” demişti de şaşırmıştım. Aziz Nesin’den sonra “sevi” kelimesinin bu denli farkına varan başka birini tanımamıştım. Kafası komplo teorileri ve öteki tarih masallarıyla bulanmış sağcıların aklına hep ‘Sabetay’ vakası geliyordu çünkü.

O günlerde Erdem Reis’le her konuyu rahatça konuşur, tartışırdık ama söz AKP ve Erdoğan’a gelince iki kaşının arası daha da çatılır, yüzü düşer, önce bir duraksar, sonra kıyasıya eliştirirdi. Bir gün dayanamayıp sordum: “Bir milliyetçi olarak neden mutlu değilsiniz? Ekonomi’de 2001 krizinin etkileri en aza indi, Avrupa Birliği kapılarını iyice araladı, ihracat patladı, Avrupalı siyasetçiler Türk bayrakları oturumlara katılıyorlar, şehit cenazeleri gelmiyor, Türk dünyası ile yeni köprüler kuruluyor. Bir ülkücü daha ne ister?”

Sözü uzatmadı: “Kardeşim bunlar çocuklarımızın rızkına göz diktiler. Bizi işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa mahkum ettiler.” Sarsılmıştım.

AKP o günlerde ülkücülere, Alevilere ve solculara uyguladığı ‘açlıkla terbiye’ etme politikasını bugün kendi gibi düşünmeyen bütün kesimlere uyguluyor.

İşte, oyuncu Füsun Demirel. İşsiz geçirdiği üçüncü yılı olduğunu belirtip soruyor: “Hiç mi yürekli bir yapımcı yönetmen kalmadı?” Sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşımdan dolayı ötekileştirilen Demirel, “Yüreğim daha fazlasına dayanmıyor. Bilin istedim. Sadece bir işi bile çok gördüler. Ben iyi değilim…” feryadını paylaşıyor.

Demirel istediği kadar Roma Dramatik Sanatlar Akademisi tiyatro bölümünden mezun olsun, Almanya’da tiyatro yapsın, iyi derecede İtalyanca, İngilizce, Almanca bilgisine sahip olsun, 27 oyunu Türkçeleştirsin… Bütün bunların hiç önemi yok. Biraz muhalifsen iş yok, ekmek yok.

KHK ile işinden atılan yüz binlerin sesi Semih ve Nuriye ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşma riskine karşı günlerce açlık grevi yaptı. Hukuksuzca ellerinden alınan işlerinin-aşlarının kavgasını hâlâ sürdürüyor.

Devletin tek kolunu alarak mağdur ettiği Veli Saçılık annesiyle sokaklarda sürükleniyor. Ankara Yüksel Caddesi’nde KHK’lara karşı eylem yapan oğluna destek için alanda bulunan Kezban Saçılık o bilgece sözleriyle durumu özetlemiyor mu? İlk kez yargılanan anne, mahkeme başkanının “Orada ne arıyordunuz” sorusuna, “Oğlumu arıyordum. O da hakkını arıyordu” cevabı bütün yaşananlara okkalı bir tokat ama kim anlayacak.

Gülen Cemaati ile ilişkilendirilen ve mağdur edilenlerin yarıdan fazlasını temsil edenler içinse ülke tam bir kabus. Tutuklu ve hükümlüler için kermes yapan kadınlar bile gözaltına alınıyor. Doğumhane kapılarında polisler bekliyor, bebekler hapishanelerde büyüyor…

2014 yılı haziranında KRT’de Çağlar Cilara’nın programına konuk olan ve “Görülüyor ki iktidarla IŞİD diyalog içinde, Türkmenler için birşey yapmıyor” diyen, bugün MHP yönetiminde söz sahibi olan Erdem Karakoç ne düşünüyor bilmiyorum. “15 Temmuz gecesi cumhurbaşkanımız Mirac’a çıkar gibiydi” sözlerinin işe yarayıp yaramadığını da…

Fakat yoksullukla terbiye edilen yığınlar bir de yoksunlukla sınanıyor. İnternet çağında babası veya annesi hapishanede olan çocuklara mektup yazma izni bile verilmiyor.

Babası Celalettin Can’a mektup yazma isteği hapishane duvarlarından dönen kızı Roza Erdem’in gazete vasıtasıyla ulaştırmaya çalıştığı satırları görmüş olmalısınız. “Dünya üstünde de bir insanı gerçekten anlayamadan ve sevemeden, kendinden başka birinin kalbine ve hatta kendi kalplerine bile dokunamadan yalnız kalarak cezalarını çeken” bugünün muktedirleri dışarıdaki ebeveynleriyle buluşamasınlar diye pasaportlarını iptal ediyor.

Yani Reis, şimdi beraber olduklarınız ‘öteki’ diye tarif ettiklerini hem yoksullukla hem yoksunlukla terbiye etmeye çalışıyor.

Fakat dört duvarı ‘taş medrese’ yapanlara taş kalplilerle yan yana durmak hiç ama hiç yakışmıyor.

[Selahattin Sevi] 5.4.2018 [KronosHaber.com]

Eskişehir’de cinayet: Yönetimsizlik sarmalının sebep olduğu 4 can [Kemal Ay]

Dün Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde Volkan Bayar isimli bir doktora öğrencisi, dekanlığa girerek 4 kişinin ölümüne yol açtı. Olayın nasıl vuku bulduğunu BBC Türkçe’nin haberinden alıntılıyorum:

“Görgü tanıklarının ifadesine göre, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak görev yapan Volkan Bayar, TSİ 15:00 sularında Meşelik Kampusu’na geldi ve 3. kata çıktı. Üniversite Rektörü Prof. Dr. Hasan Gönen, Bayar’ın ilk etapta Eğitim Fakültesi dekanının odasına gittiğini ancak dekanın odada olmadığını söyledi. Dekanın odasında olmadığını gören Bayar, ilk olarak burada bulunan Fakülte Sekreteri Fatih Özmutlu’yu vurarak öldürdü. Gönen, Bayar’ın daha sonra Fakülte Dekan Yardımcısı Mikail Yalçın ve Fakülte Sekreteri Fatih Özmutlu ile araştırma görevlileri Yasir Armağan ve Serdar Çağlak’ı öldürdüğünü, tabancasını beşinci bir kişiye daha doğrulttuğunu ancak silahın tutukluk yaptığını söyledi. Bayar, elinde tabancayla binayı terk ettikten sonra güvenlikçiler tarafından takip edildi ve polis tarafından yakalanarak gözaltına alındı. Daha sonra da sorgusu için emniyete götürüldü.”

Bayar’ın hedefinin Dekan Cemil Yücel olduğu açık. Nitekim Dekan Yücel hemen internet üzerinden bir açıklama yaparak, kendisinin iyi durumda olduğunu belirtti ve kısaca Volkan Bayar’la ilgili şu bilgiyi verdi: “Arkadaşlar ben iyiyim. Saldırgan Volkan Bayar isimli araştırma görevlisi. Akli dengesi yerinde değil. Pek çok kişiyi şikayet eden bir insan.”

İFTİRALARIYLA İŞTEN ATTIRDIKLARI

Yücel’in söylediği gibi Volkan Bayar, 15 Temmuz sonrasında çok sayıda akademisyenle ilgili ‘ihbarda bulunmuş’ ve bazılarının işini kaybetmesine de yol açmış. 7 Şubat 2017’de KHK ile bu üniversitedeki işinden atılan Yrd. Doç. Dr. Yalçın Bay, kendisiyle ilgili şunları söylemiş mesela:

“Benim hakkımda, kendisini daha önce tanımadığım, psikolojik sorunları olduğunu duyduğum, tetikçi birisi olan ESOGÜ Eğitim Bilimleri Enstitüsünde görev yapan bir araştırma görelisi birçok kez mesnetsiz iftiralarda bulunmuş. Oysa bu kişiyi lisanstan tanıyan hocalarının belirttiklerine göre kendisi lisans eğitiminde çokta başarılı olmamasına rağmen, FETÖ’nün MEB’te en güçlü olduğu dönemde bu kişi, eşi ile birlikte MEB bursuyla yurt dışına gitmiş. ABD’de Denver Üniversitesinde yüksek lisansı tamamlamış, doktora tez aşamasında doktoradan atılmış. ESOGÜ Eğitim Fakültesinde 45 hocadan, 25’i hakkında iftira dilekçesi yazmış.”

(Burada müdahale edeyim. FETÖ suçlamasıyla karşılaşan insanlar, ‘Bakın ben değil o FETÖ’cü’ demeyi hukuken işlerine yarayacak bir şey zannediyorlar. Daha önce Cumhuriyet gazetesi davasında da gördüğümüz bu tavır, iktidarın çok hoşuna giden, tam da bunun için insanları aynı çuvala koymasına sebep olan durum.)

Yalçın Bay’ın eşi Neslihan Bay da olaydan sonra sıcağı sıcağına şu açıklamayı yaptı:

“Bunun yüzünden benim eşim ihraç oldu ve beraat etti. ‘Hiçbir alakası yoktur.’ diye bütün hocalar beraat etti ama bu kişiye hiçbir işlem yapılmadı. Biz herkese söyledik, emniyete verdik dilekçelerimizi, üniversiteye, rektörlüğe defalarca dilekçe verdik, hiçbir işlem yapmadılar. Bugün göz göre göre bu olay yaşanmıştır. Bugün göz göre göre hocalarımız canlarından olmuştur yani adalet geç kalmamalı. Volkan Bayar ve karısı da tamamen bu işte sorumludurlar. Ruh sağlıkları yerinde değildir. Bakın, araştırın, rektörlüğe, dekanlığa, emniyete kaç tane dilekçe vermişiz, kaç yere suç duyurusunda bulunduk.”

KLİNİK BİR VAKA

Karşımızda klinik bir vaka var. Dekanın ve diğer tanıkların bizzat belirttiğine göre Volkan Bayar, aklî sıkıntılar yaşayan, okulda önüne geleni ihbar eden, hatta mahkemelerine gidip tanıklık eden, buna rağmen zor bela hakkında soruşturma açılan bir tip. Ailesinden birileri Bank Asya’ya para yatırdı diye insanların işinden atıldığı bir ortamda ‘korunuyor’ olmasının tek bir açıklaması var: Orada hâkim olmak isteyen kuvvet, bu türlü ‘ihbarcıları’ seviyor. Aklî dengesinin bozuk olması, başarılı ya da başarısız bir akademisyen olması fark etmiyor. Nasıl ki medyada meczuplar baş tacı ediliyor, bu türlü ‘tipler’ mevcut düzenin inşası adına işe yarar denilerek kollanıyor.

Bu zehirli atmosfere bir katkı da silahın ve şiddetin meşrulaştırılması, hatta övülmesiyle yapılıyor. Böylelikle karşımıza dört başı mamur bir ‘yönetimsizlik sarmalı’ çıkıyor. Ne iktidardaki Erdoğan ve AKP ne de onun baştan sona dizayn etmeye çalıştığı bürokrasi adam akıllı çalışıyor. Bu ve benzeri vakalar maalesef adî vaka olarak hayatımızın bir parçasına dönüşüyor.

[Kemal Ay] 6.4.2018 [TR724]

İki kelime arasında gidip geliyorum: Cinnet ve Tımarhane [Tarık Toros]

Yıl yıl bakalım:

2013 Gezi olayları ve 17 Aralık

2014 Mahalli seçimler, cumhurbaşkanı seçimi

2015 Çifte seçim arası terör, medyaya kayyım.

2016 Kontrollü darbe girişimi, Kürt siyasetinin tutuklanması, OHAL şiddeti.

***

Toplumun verdiği son kredi, 15 Temmuz’du.

Egemen irade,

Bunu hoyratça kullandı.

Başka kredi açılmayacağını biliyordu.

Onun için son vuruşunu yapıp bitirmeliydi, toplumla sözleşmesini.

***

8 ay sonra, MHP’nin armağanıyla başkanlığı geçirdi, şaibeli seçimle.

Artık ne yaparsa yapsın, karşısındaki yüzde 60’ı ikna edemeyeceğini biliyor.

Hatta bu oranın yüzde 70’e doğru yürüdüğünü görüyor.

Afrin’i “savaş zaferine” eviremedi, bunu da biliyor.

Sadece yüzde 30 dolayındaki tabanını konsolide ediyor o.

Bunun için, eli tabutun üzerinde konuşuyor, elini her kaldırdığında da “rabia” mesajı veriyor.

Karşısındaki çoğunluğu kızdırma, çıldırtma pahasına yapıyor bunu.

Bundan da muazzam haz duyuyor.

“Steril” kalabalıklara hitap ediyor, 7/24 yayımlatıyor.

Sürekli gerçek dışı bilgiler veriyor, efeleniyor, kafa tutuyor.

Bir dediği diğerini, bir yaptığı öbürünü tutmuyor, medyası da kılıfını buluyor.

Bu hal sürgit devam ediyor, edecek.

***

Toplumun verdiği son kredi, 15 Temmuz’du.

Birkaç ayda bitti bu.

Başkanlık referandumu köprüden önce son çıkıştı, atı alan Üsküdar’ı geçti.

Bu deyimin tam karşılığı ne ise o oldu.

Çünkü artık dönüş yok, o eski toplum da yok.

Demokratik sebepler tükendi.

***

Doğan grubunun “satış” adı altında tasfiyesinin en mühim nedeni, mevcut 20 küsür gazeteye iki tane daha eklemek değil:

-Ne yapacağından emin olunmayan,

-Küçük bir sendelemede aleyhe dönecek unsurları, yaralı bırakmadan gömme stratejisi.

***

Diyorlar ki, “2019 son şans.”

Diyorlar ki, “2019 başka bir seçim havasına girdi.”

Diyorlar ki, “2019 toplumu bir tercihe zorlayacak.”

Diyorlar ki, “2019 ülkenin varlık yokluk savaşı.

Diyorlar ki, “2019 iki taraf için de bir ölüm kalım mücadelesi olacak.”

***

Seçime vaktinde bile gidilse 1 seneden biraz fazla var ve karşısında kimse yok.

***

Toplum mu?

Her 5 dakika da bir çevrilip aranan…

Toplu taşım araçlarında bile GBT yapılan…

Telefonunu isteyip mesajlarına bakan polise bir şey diyemeyen…

Anca birbirine hırlayan…

Anca birbirine diş geçiren…

Anca birbirinin üzerine yürüyen bir topluluk sadece.

***

Eskişehir’de göz göre göre geldiği ortaya çıkan bir katliam yaşandı.

Detayı mühim değil, malzeme çok.

Ülkeden önüme düşen her haberde iki kelime arasında gidip geliyorum:

Cinnet ve Tımarhane.

***

Saldırganın akıl sağlığı yerinde değilmiş.

Dağılabiliriz.

[Tarık Toros] 6.4.2018 [TR724]

Azizler ve zeliller [Emine Eroğlu]

Alkışlamak zorundadır, muktedirin ne dediğine bakmadan, evvel ve âhir diyet borcu olanlar.

Alkışlamak zorundadır, nefsi, istikbali ve çoluk çocuğu adına her minneti kabullenenler.

Korku, açgözlülük, tenperverlik, rahata düşkünlük gibi zaaflarından dolayı dillerini yutanlar. El etek öpenler.

Zalimin zilletini perdeleyip izzetmiş gibi göstermek onların başlıca görevidir çünkü. İkbal ve istikballeri ona bağlanmıştır. O bağı koparıp atamazlar.

“Eşkiyalığı ile kim övünür? Bütün dünyanın gözleri önünde öğretmen kaçırmak nasıl bir güç gösterisidir? Altı yüz polisle ev kadınlarına operasyon yapmak da nedir?” diye soramazlar.

Düşünmezler “savunmasız insan avı”na devlet gücüyle çıkmanın ne tür bir “operasyon” olduğunu.

Firavun’un yolunun Kızıldeniz’e kadar olduğunu bilmeyecek kadar cahil, Firavun’un peşinden ayrılmayacak kadar efsunludurlar.

Akıbetlerinden endişe etmemenin laneti içinde mutlu, dünyayı da cenneti de kimseye bırakmamakta kararlıdırlar.

Kendilerini Kur’an ve sünnetin mizanıyla tartamadıkları için esfeliyetin bu denlisine tarihin şahitlik edip etmediğini sorgulamazlar.

ZALİMİN ZİLLETİ

Bediüzzaman, İşarâtü’l İcaz’ın münafıklar bahsinde, imanın zıddı olan nifakın üç karakteristik özelliğini sayar: Birincisi zillettir. İkincisi, ifsada meyletmek. Üçüncüsü, başkalarını tahkir etmekle gururlanıp zevk almak.

Üçü de gözlemlenebilir, izleri sürülebilir vasıflardır bunların ve öznelerini hangi coğrafyada olursa olsun ele verir.

“Seddü’l ebvâb”la, yani hayır kapılarını (okul, yurt, dersane, gazete, dernek…) kapatmakla iftihar edenlerin tarihin bütün bozguncuları ile benzeşmesi bu yüzdendir.

“Elbise giydirilmiş kütükler veya duvara dayanmış keresteler” gibidirler (Münâfikûn, 4). Kalıplarına ne giyerlerse giysinler kalplerinin yokluğunu perdeleyemedikleri için “sahte ve tuhaf” olmaktan kurtulamaz, yüzlerine vurulmuş zillet damgasını silemezler.

“Hain korkak olur” hükmünce, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, komplo teorileriyle beslenirler.

“Din adına kinlerini zahir kılar,” yani vahşi içgüdülerini din üzerinden tatmin etmeye, kinlerini meşrulaştırmaya çalışırlar.

Kaba kuvvetle ezdiklerini tahkir eder, aldıkları zevki yığınlarla paylaşırlar.

“Böyle hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevki hapishane olsa gerektir.” der Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfî’de.

Ve ilave eder: “Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.”

Daha sonra, “mazlumiyet ve zalimiyet” kelimelerinin yerine “izzet ve zillet”i koyarak tekrar edecektir hükmünü (Mektubat).

MAZLUMUN İZZETİ

Cümlenin, “izzetle ölümü, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.” şeklinde yeniden kurulması önemlidir, zira her zalim zillette olsa da, her mazlum izzette değildir.

Tiranların tahakkümü altında ezilen halklar mazlum da olsalar, çoğunluk itibari ile izzette kalamaz, varlıklarını sürdürebilmek için zulme eklemlenmeyi tercih ederler. Mazlumiyetin mazuriyeti vardır pek çoklarının nazarında.

Zulmün mühleti uzayıp mağduriyetler arttıkça “aziz olmak” zorlaşır. Kader herkesi bir zalimin eliyle tercih yapmaya mecbur eder. Safları belli olanların sıfatları netleşip keskinleşir. Kimse “kenarda” kalmaz.

Müminler her gün biraz daha mümin, münafıklar her gün biraz daha münafıktır artık.

Mazinin satırları arasında yan yana hizalananlar, Hazreti Nuh’la oğlunun, Hazreti Lut’la karısının birbirinden ayrıştığı gibi ayrışır.

Ancak kayıplarının hesabını yapmayanlar, mağduriyetlerini diğer mazlumlara fatura etmeyenler ve zulmü savmak için bile olsa zulme düşmeyenler izzetlerini koruyabilir.

İtirafçılık başlığı altında iftira edenler, kezzap muktedirlerin attıkları iftiralara kananlar, geçmişte yaptıkları iyiliklere pişman olanlar, eteklerindeki taşı dökmek için musibet zamanını bekleyenler ve atf-ı cürümde bulunanlar mazlum da olsalar zalimin zilletinden pay alırlar.

İZZET ALLAH VE RESÜLÜ’NÜN VE MÜMiNLERİNDİR

Nifak gibi, imanın da ölçülebilir üç karakteristik özelliğini tanımlar Bediüzzaman: İzzet, şefkat ve hakikate hürmet.

Ne münafıkların hakaretleri, ne secdede iken sırtına konulan işkembe, ne Taif’te taşlanması, ne de müşriklerin onu yurdundan çıkarması Efendiler Efendisi aleyhisselatü vesselamın izzetinden ve şefkatinden bir şey eksiltmiştir.

Öyleyse hiçbir mağduriyet Allah yolunda olanları zelil kılmaz, acılaştırmaz.

Derdest edip götürülseler, bileklerine kelepçe takılıp saçları başları dağınık teşhir edilseler, hücreye atılıp işkence görseler, cenazelerini gömecek mezar yeri bulamasalar, bir dilim ekmeye muhtaç bırakılsalar da dinlerini dünya karşılığında satmayanlar azizdir.

Onların zulme boyun eğmeyişleri hakikate hürmetlerindendir.

Dost ve arkadaşları arasında da birer şefkat kahramanıdırlar.

Münafıklar, ‘Medine’ye bir dönelim; göreceksiniz aziz olan, zelil olanı oradan atacaktır.’  deseler, nifaklarının gereği binbir türlü komplo kursalar da,

“İzzet, Allah’ın, Resûlü’nün ve müminlerindir.

Ne var ki münafıklar bunu bilmezler.” (Münâfikûn, 8)

[Emine Eroğlu] 6.4.2018 [TR724]

Katar sermayesi Türkiye’den kulüp almaya kararlı [Hasan Cücük]

Doğan Medya’nın Demirören Grubu’na satıldığı şu günlerde ilginç bir iddia ortaya atıldı: Beşiktaş, Katar’lılara mı satılıyor? İddianın sahibi Habertürk yazarı Serdar Ali Çeliker. Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’ın Katar’da sponsorluk görüşmelerinin yanı sıra kulübün hisselerinin satışına yönelik çalışmalarda bulunduğunu iddia eden Çeliker, “Ama kaynaklarım diyor ki; sponsorluk ile başlayan bu ilişki bir süre sonra A.Ş.’nin en azından bir kısmının satılmasını da kapsayabilir” diye yazdı.

İLK HEDEF BAŞAKŞEHİR’Dİ

2020 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak olan Katar, ülkenin imajı ve tanıtımı adına kesenin ağzını açmıştı. Süper Lig’in yayın haklarını uzun yıllardır elinde bulunduran Digitürk’ü satın alarak Türkiye’ye giriş yapan Katar sermayesinin nihai hedeflerinden biri de bir takım satın almak olarak gösterildi. İlk zikredilen takım Başakşehir oldu. Emine Erdoğan’ın kuzeni Göksel Gümüşdağ’ın üzerine kademeli şekilde geçirilen Başakşehir, son yıllarda zirveye oynayan bir takım hâline geldi. ‘Devlet destekli’ Başakşehir’in sponsorlarının tamamına yakını kamu kuruluşlarından oluşuyor. Ancak Başakşehir’in Katarlılara satılacağı iddia edildiğinde cılız bir yalanlama gelmişti.

Başakşehir şampiyonluğa yaklaşan bir performans ortaya koysa da, en büyük eksikliği seyirciyi tribüne çekememesi. Emre, Arda, Adebayor, Edin Vişca ve Volkan Babacan gibi ligin kalburüstü futbolcularının varlığına rağmen maçlarını boş tribünler önünde oynuyor. Katarlılar için Başakşehir’i satın almak kârlı bir yatırım olarak görülmediği için rota Beşiktaş’a çevrilmiş olabilir.

KULÜP OLARAK EL DEĞİŞTİRMESE DE…

Beşiktaş’ın kulüp olarak el değiştirmesi imkansız. Çünkü kulüplerimiz hala dernek statüsünde bulunuyor. Satın alınmak istenen A.Ş kısmı. Bu satış gerçekleşir mi? Şu an için bir şey demek zor olur. İddia ciddi. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali. Bu yıl Şampiyonlar Ligi’nde tarihi bir başarıya imza atan Beşiktaş’ın hisselerini almak Katarlılar açısından kârlı bir yatırım. Taraftar kitlesini de eklediğimizde Katarlıların iştahının kabarması doğal.

Türkiye’de kulüplerden borcu olmayan yok. Ligin 3 büyükleri borç miktarında da büyüklüğü kimseye kaptırmıyor. Her yıl transfer döneminde milyonlar harcayan, yanlış oyuncuyu transfer edip kulübede oturtan, ürün satışında hedefini tutturamayan, Avrupa’da yokları oynayan kulüplerimiz gelir gider dengesini korumakta zorlanıyor. Çare olarak bankalardan alınan krediler ile kulübün geleceği ipotek altına alınıyor. Beşiktaş, son 2 yılı şampiyon bitirip, bu yıl Şampiyonlar Ligi’nden 50 milyon Euro ve Cenk Tosun’un satılmasından 28 milyon Euro gelir elde etmesine rağmen mali bilançoda hâlâ zayıf. Fikret Orman, yeni sponsor bulmak için Katar seferine çıkarken, hisse satışıyla dönebilir.

PARANIN GÜCÜNÜ ARKASINA ALAN İPİ GÖĞÜSLER

Paranın gücünü arkasına alan takımların neler yaptığını Avrupa’dan biliyoruz. Fransa’da PSG ve Monaco, İngiltere’de Chelsea ve Manchester City bunun en iyi örnekleri. Aslında benzer durum Türkiye’de uzun yıllardır devam ediyordu. Paranın adresi hep İstanbul’un 3 büyükleri oldu. Seyirci sayısının çokluğu, ülke çağında popülerliği sponsorların 3 büyüklere yönelmesini sağladı. Zengin sahipleri yoktu ama zenginlerin gözdesiydiler. Koç grubunun gözde markası Beko adeta Beşiktaş’ın formasıyla özdeşleşmiş bir şirket oldu. Bunda elbette Rahmi Koç’un koyu bir Beşiktaşlı olması etkiliydi. Keza, Murat Ülker’in Fenerbahçe’ye akıttığı sponsor desteğinin altında renk aşkı yatıyordu. Tabi ki bu paralar boşa gitmiyordu. Taraftar, takımlarına her fırsatta destek veren firmaları koruyup gözetiyordu.

Ancak Katar sermayesi bir takımı alırsa ligin seyri değişir. Yabancı sayısının 14 olduğu Türkiye’de sermayeyi arkasına alan takım kalburüstü isimleri renklerine bağlar. Türkiye içinde sivrilen gençleri de yüksek bonservis ödeyip, rakiplerinin elinden alarak rahatlıkla kadrosuna katar. Şampiyonluğun adresi ise paranın gücünü arkasına alan kulüp olur.

[Hasan Cücük] 6.4.2018 [TR724]

Zemheride bazı güzellikler [Mahmut Akpınar]

Kış çok sert. Zulüm çok şiddetli. Hizmet insanlarına uygulanan baskı, kıyım, yıkım ölçüsüz ve acımasız. İnsanlar hapse atılıyor, işinden ediliyor, malına, imkanlarına çökülüyor. Yetmiyor kadınlara, çocuklara da eziyet ediliyor. O da kesmiyor bu mağdur-mazlum insanlara yardım edenlere, geride kalanların zaruri ihtiyaçlarını karşılamaya çalışanlara “terörist” muamelesi yapılıyor. Topluma gözdağı vermek, korkuyu herkese duyurmak için karıncayı incitmez insanlara kameralar önünde canilere, IŞİD militanlarına yapmadıklarını reva görüyorlar.

Toplum suskun, vicdanlar mefluç olsa da bu yaralı insanlarda dayanışma, yardımlaşma sürüyor. Gördükleri insanlık dışı muameleye rağmen, böylesi zor zamanlarda insanlığın onurunu kurtaracak işler yapılıyor. Firavun’u Nemrud’u aratan zulümlere rağmen insanlar mazlumlara ve geride kalanlarına destek oluyor. Hapislere doldurulmuş öğretmenlerin, akademisyenlerin, esnafların çoluk çocuğuna sahip çıkmaya çalışıyor. Elde kalan malını mülkünü satıp kardeşlerinin ihtiyaçlarına harcayan az insan yok! Türkiye’de yaşayıp, baskıya maruz kalıp bir de mağdurlara sahip çıkmak fevkalade zor; ama çok değerli. Bu fırtınalı zamanlar bağrında ne yiğitlikler, ne kahramanlıklar saklıyor! Ama toplum sonra öğrenecek, belki gelecekte destanlaştırılacak!

HEP AKLIMIZIN BİR KÖŞESİNDE…

Mağduriyet o kadar geniş ve ağır ki tek tek insanların derdine çare bulmak mümkün olmuyor. Pek çok insan doktora gidemiyor, sağlık güvencesi yok. Hastaneye gitse başına ne geleceğini bilmeyenler var. Yığınla hukuksuzluk var ama insanlar hukuki yardım alamıyor, avukat tutamıyor. Vicdan ve insaf sahibi avukatların çoğu zaten tutuklu. İmkanı olmayana avukat temin etmesi gereken Barolar bırakın hak müdafaasını işkenceyi savunuyor. Barolar Birliği Başkanı hukuku savunacağı yerde adam kaçırmak için Kosova’ya kulis yapmaya gidiyor. Memlekette hayatın her alanı çökmüş, herkes teslim bayrağını çekmiş. İşte bu ortamda bir grup doktor çıkıyor ve mağdurlara telefon üzerinden de olsa tıbbi destek vermeye çalışıyor. Avukatlar internet üzerinden hukuki yardım vermeye uğraşıyor; görüşler-raporlar hazırlayıp hizmete sunuyorlar.

Bir yılı aşkındır bazılarını tanıdığım bir grup psikiyatr-psikolog travma yaşayan insanlara internetten-mektupla-telefonla psikolojik destek veriyor. Yurt dışında pizza dağıtıp, lokantalarda bulaşık yıkayıp Türkiye’deki ihtiyaç sahiplerine destek gönderen az değil. Üç kuruş biriktirip mağdurlara gönderebilir miyim diye temizliğe giden, lokantalara pasta-börek yapan ablalar var. Kendisi yurt dışında inşaatlarda çalışan, ailesiyle bir göz odada yaşayan ama Türkiye’de kalan tek mülkü arsasını satıp muavenete veren abiler var. Kredi kartını, ihtiyacını karşılasın diye Türkiye’de bir mağdur aileye gönderen cebri muhacirler var. Fakat kıyım kitlesel ve zulüm büyük olduğu için daha duyarlı olmaya, daha çok destek vermeye ve Türkiye’de yaşayan insanları her daim hatırlamaya ihtiyaç var.

İHTİYAÇTAN KURUMLAR ORTAYA ÇIKTI

Yardımlaşma, paylaşma, dertlenme ve dertlere çözüm üretme insan olmanın, kardeş olmanın gereği. Hassasiyeti yitirmeden bunların artarak devam etmesi lazım. Fakat öte yandan yeni açılımlara, hizmet yöntemlerine, insanlara ulaşacak yeni yollara ihtiyaç var. Dershanecilikten, okulculuğa, Kimse Yok Mu’dan GYV’ye kadar önemli misyon gören pek çok kurum/yapı ihtiyaçlardan ve bir boşluğu doldurma mülahazasından ortaya çıktı. Türkçe olimpiyatları gibi amatör başlayan pek çok faaliyet daha sonra profesyonelleşti ve büyük açılımlara vesile oldu. Hizmet esasında çağın sosyal, beşeri problemlerini/ihtiyaçlarını görme ve onlara çözüm arayışıdır. Ürettiğiniz şey ihtiyaçsa kendi piyasasını oluşturacak ve satacaktır. Sosyal konularda da sağlıklı tespit ve o tespite uygun çözümler geliştirmek bir projenin tutmasında, kabul görmesinde çok önemlidir. Bazen de ihtimal verilmeyen şeyler tutabilir, fark edilmemiş ihtiyaçlar olabilir. O nedenle yeniliklere fırsat vermek, küçük maliyetlerle denemelerde bulunmak yararlıdır. Proje yarışmalarında yüzlerce proje olur, pek çoğu uygulanabilir değildir. Ama içinden çıkan bir tane bazen hayatı değiştirir, her şeye değer. O nedenle fikirleri, projeleri dikkate almak, tatbik fırsatı tanımak gerekir.

ABD’DE HOME SCHOOL PROJESİ

Pek çok örnek vardır ama ben dikkate değer bulduğum iki projeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. İlki Home School Projesi. ABD’nin farklı eyaletlerinde 3-4 yıldır başarıyla uygulanan bu proje globalleşen dünyada eğitim adına ciddi açılımlar getiriyor, ümit vadediyor. Bunun için ülke mevzuatının müsait olması önemli. Lise çağında çocuğu olan bazı aileler bir araya geliyorlar ve çocuklarının Batı’da aldıkları eğitime ilave Arapçayı, İslami ilimleri de öğrenmelerini istiyorlar. İlk denemeyi yaptıklarında 5-6 aile çocuklarını 1 yıllığına Arapça konuşulan bir ülkeye gönderiyorlar. O ülkede Arapça ve İslami ilimleri öğrenebilecekleri, aynı zamanda kültürü coğrafyayı keşfedebilecekleri, eğlenceli hale de getirilmiş bir program yapıyorlar. Bahsi geçen ülkeden çocuklara öğretmenler ve belletmenler ayarlıyorlar. Bir yılın sonunda zaten kapasitesi de iyi olan çocuklar Arapçayı çok iyi derecede öğreniyor, temel İslami konularda dersler alıyorlar. Aynı zamanda başka bir ülkede yaşayarak her yönüyle o ülkeyi, kültürü tanıyorlar. İçlerinden hafızlık çalışanlar çıkıyor. Matematik fen gibi diğer dersleri dışarıdan aldırıp sınavları geçmesini sağlıyorlar.

İlk yılki denemede veliler tedirgin olsa da sonuç iyi olunca diğer yıl daha çok talep geliyor ve genişliyor. Proje giderek sistematik hale geliyor ve yaygınlaşıyor. Bir ihtiyaçtan doğan mezkur proje pekala global manada uygulanabilir ve çeşitli programlarla zenginleştirilebilir. Farklı ülkelerde benzer düzenekler kurularak öğrenciler mübadele edilebilir. Batıda yaşayan bir öğrenci dünyanın başka bir ülkesinin dilini, kültürünü, coğrafyasını öğrenme imkanı elde ederken, farklı coğrafyalardan gençler batıda eğitim alma, bir batı lisanı öğrenme imkanı bulabilir. Böylece büyük yatırımlar yapmadan, mevcut insan unsuru değerlendirilerek gençlerimize yeni eğitim fırsatları tanıma, global ufuklar açma imkanı olabilir. Proje kurumsallaştırılabilir, markalaşabilir ve piyasaya açılarak ciddi bir istihdam ve ekonomik kaynak oluşturabilir. İlave bir masrafa girmeden pek çok ülkede bunu yapma imkanı olduğunu düşünüyorum.

LİSE ÖĞRENCİLERİNİN PROJESİ

Bir diğeri 7-8 lise öğrencisinin geliştirdiği bir proje. Yine batı ülkelerinden birisinde gelişen proje bir babanın ‘çocuk’lara güvenmesinden ve onlara mentörlük yapmasından doğmuş. 15-18 yaşlarında bir grup göçmen çocuğu genç giderek yükselen nefret suçu ve ayrımcılıkla mücadele için bir şeyler yapmaya niyetlenirler. Büyükler çocuklara: “dünyayı siz mi kurtaracaksınız”, “hadi ordan”, “icat çıkarmayın!”, “başımıza iş açarsınız” demezler ve onları cesaretlendirirler. Sorumluluğu, yetkiyi onlara bırakarak destek olurlar. Gençler bir web sayfası yapar, sosyal medya hesapları oluştururlar. Nefret suçuyla mücadele için önemli insanlardan randevular alır, mülakatlar yaparlar. Yaşlarının küçüklüğü ve cesaretleri beklediklerinin aksine avantajları olur; insanlarda umut ve heyecan uyarır. Proje ve çalışmaları umduklarının ötesinde destek bulur. Tamamen amatör başlayan proje batıda en önemli problemlerden biri haline gelen ve giderek yükselen nefretle mücadele için çözümler geliştirmektedir. Kendilerinin yaşları tutmadığı için şu sıralar babalarının üzerine bir vakıf kurmayı ve buradan faaliyetleri için bağış da almayı planlamaktadırlar. Kanaatimce, bu gençlerin projeleri kadar, kendilerinin dikkate alınması ve cesaretlendirilmeleri önemli. Eğer gençlerimize güvenip alan açmaz, inisiyatif tanımazsak hızla değişen dünyada yeni açılımlar yapamayız!

YENİ BİR DOĞUM AREFESİ

Hizmet başka gruplarla ve oluşumlarla kıyaslanmayacak kadar çok proje geliştirdi. Bu projeleri realize etti, hayata tatbik etti ve çok güzel sonuçlar aldı. Allah’ın izniyle çağın ihtiyaçlarını gördü, zamanı okudu ve ona göre çözümler üretti. Bu nedenle dünyanın her yerinde kabul gördü, başarılı oldu. Şu sıralar  ciddi baskılara maruz, büyük badirelerle uğraşıyor. Aynı zamanda kısmen tıkanmışlık var. Yaşadığımız olaylar kurulu düzenimizi bozdu, alışkanlıklarımızı değiştirdi. Hayat bizi yeni keşiflere, arayışlara, projelere zorluyor. Daha global değişimlere hazırlıyor. Sanki yeni bir doğum arefesindeyiz. Bu doğum için sancı çekmeye, fikir-proje üretmeye, arayışa girmeye, potansiyelimizi, kabiliyetlerimizi aktive etmeye ihtiyacımız var.

Güzel şeyler oluyor ama yetersiz. Gençlerdeki enerji ile birikmiş tecrübeyi bir araya getirerek sinerji oluşturmalı, yeni çıkışlar bulmalı, yaşadığımız ülkelerin ihtiyaçlarına göre yeni hizmet modelleri geliştirmeliyiz.

[Mahmut Akpınar] 6.4.2018 [TR724]

Miraç: Müjde ve hediyeler gecesi [Cemil Tokpınar]

Önümüzdeki Cuma’yı Cumartesiye bağlayan gece mübarek Miraç Kandilidir. Aslında bu haftaki yazımızda Miraç Gecesini işlemek erken zannedilebilir. Fakat bir sonraki yazımız öbür Cuma yayınlanacağı için geç olabilir diye bugün Miraç Gecesini işlemeyi uygun bulduk. Çünkü tavsiyelerimizi önceden yapalım ki, öncesinde oruç tutmak ve geceye iftarla başlayıp hakkıyla ihya için bir hazırlık ve program yapılabilsin.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret etmesinden bir buçuk sene önce, Recep ayının 27. gecesinde en büyük mucizelerden biri olan İsra ve Mirâc mucizeleri gerçekleşti. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) eşi Hatice Validemiz (r.a.) ile amcası Ebu Talib vefat ettikten sonra miraç mucizesinin gerçekleşmesi çok manidardı. Rabbimiz âdeta Efendimizi (s.a.v.) huzuruyla şereflendirmiş, onu teselli etmiş, rahmetin en yücesine mazhar etmişti.

O gece Cebrail (a.s.) geldi ve Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Mescid-i Haram’dan alıp Burak ile Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’ya götürdü. Oradan da, gökyüzündeki harika icraat ve Cenâb-ı Hakkın kudretine işaret eden âyet ve delillerin gösterilmesi için göklere çıkarıldı. Sema tabakalarında bulunan bütün peygamberlerle görüştürüldü.

Bundan sonra “imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan” makama çıktı. Kendilerine birçok harika ve acayip şeyler gösterildi. Hakikî mahiyetini bilemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir şekilde mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakkın kelâmını işitti ve nihayetsiz güzellikteki cemâlini müşahede etti. Miraç, bizim zaman kavramımıza göre o kadar kısa sürdü ki, aynı gece hâne-i saadetine teşrif etti.

İşte önümüzdeki Cuma’yı Cumartesiye bağlayan gece, Miraç mucizesinin yıl dönümüdür. Bu gece, Rabbimizin Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) ruhen ve bedenen huzuruna kabul edip görüştüğü, konuştuğu ve sayısız nimetlere ve müjdelere mazhar ettiği muhteşem bir gecedir.

Kur’an’da İsra ve Mîraç

Miraç mucizesinin ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâ’ya kadarki bölüm Kur’an’da şöyle anlatılır:

“Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.” (İsra sûresi, 17:1)

Miracın ikinci merhalesi de Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Mescid-i Aksâ’dan başlayarak semanın bütün tabakalarından geçip İlâhî huzurla müşerref olmasıdır. Bu kısım da Necm Sûresinde şöyle ifade edilir:

“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi onun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakikî suretinde gördü. Sidre-i Müntehâ’da gördü. Ki, onun yanında Me’vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin ayetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm sûresi, 53: 7-18)

İnsanlık tarihinin en muazzam buluşması olan bu gecede Peygamber Efendimize (s.a.v.) üç büyük nimet verilmiştir. Bunlar beş vakit namaz, Âmenerresûlü ismiyle bilinen Bakara Sûresinin son iki ayeti ve ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların affedileceği nimetleridir. (Müslim, Îman: 279)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde, “Namaz mü’minin miracıdır” buyurarak, namazın bir anlamda Cenab-ı Hak ile buluşmak, görüşmek ve konuşmak olduğuna işaret etmiştir.

Namaz Miraç’tan önce de vardı

İslâmın beş şartından birisi olan namaz ilk defa Miraç Gecesinde farz kılınmış değildir. Namaz Miraçtan önce, hatta peygamberliğin ilk gününden beri vardı. Ancak Miraç Gecesinde beş vakit olarak sabitlenmiştir.

Bununla ilgili en meşhur örnek, Hz. Ali Efendimizin (r.a.) on yaşında iken namaz vesilesiyle Müslüman olmasıdır.

Bir gün Hz. Ali Efendimiz (r.a.) Resûl-i Ekrem Efendimizi (s.a.v.) Hazret-i Hatice (r.a.) ile namaz kılarken gördü. Hayran hayran seyredip namaz bitince:

“Nedir bu?” diye sordu. Resûl-i Ekrem:

“Ey Ali, bu Allah’ın seçtiği, beğendiği dindir. Ben seni bir olan Allah’a îmân etmeye davet eder, insana ne faydası ne de zararı dokunmayan Lât ve Uzza’ya tapmaktan sakındırırım.” dedi.

Hz. Ali, bu teklif karşısında bir an durakladı. Sonra şöyle dedi:

“Benim şimdiye kadar görmediğim, işitmediğim bir şey bu. Babam Ebû Talib’e danışmadan bir şey diyemem.”

Fakat Peygamber Efendimiz, henüz davasını açıkça ilân etme emrini almış değildi. Bu sebeple Hz. Ali’yi ikaz etti:

“Ey Ali!” dedi. “Eğer söylediklerimi yaparsan yap. Yok, eğer yapmayacak olursan, gördüğünü ve işittiğini gizli tut. Kimseye bir şey söyleme!”

Hazret-i Ali, bu ikaz üzerine sırrını muhafaza edeceğine söz verdi. O geceyi düşünerek geçirdi. Şafak aydınlığı ile birlikte gönlüne de aydınlık doğdu. Resûlullahın huzuruna giderek:

“Allah, beni yaratırken Ebû Talib’e sormadı ki, ben de Ona ibâdet etmek için gidip kendisine danışayım.” dedi ve Müslüman oldu.

Görüldüğü gibi henüz İslâmın ilk günleriydi ve hidayetine vesile olan ibadet namazdı. İlginç bir tevafuktur ki, İslâm’la şereflenmesine namazın vesile olduğu Hz. Ali Efendimizin (r.a.) namaz hassasiyeti, namaz aşkı ve namazdaki huşuu da muhteşemdi.

Âmenerrasûlü dualarla süslüdür

Yine Miraç Gecesinin hediyelerinden olan ve Âmerrasûlü diye bilinen Bakara Suresinin son iki ayetinin fazileti üzerinde de kısaca duralım.

Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Bakara sûresinin sonunda iki ayet vardır. Kim bunları okursa (dünya ve âhiret maksatları için veya o gecede okuyacağı Kur’ân için) ona yeterlidir.” (Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân:10)

Bazı âlimlerimiz burada geçen “yeterlidir” ifadesini “geceyi ihya etmek” şeklinde açıklamışlardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka hadiste ise, bu iki ayeti öğrenip öğretmenin önemi üzerinde durmuştur:

“Yüce Allah Bakara sûresine iki âyetle nihayet vermiştir. Onları okuyana mükâfatını Arş-ı Âlâdaki hazinesinden verecektir. Onları öğrenin, hanımlarınıza ve çocuklarınıza öğretiniz.”

Demek ki bunu öğrenip öğretmek Efendimizin (s.a.v.) emridir. Bu hususta ailemiz ve yakın çevremizi uyarmak, öğrenmeye teşvik etmek gerekir. Ne acıdır ki, küçük çocukların bile kolayca ezberleyebildiği bu iki ayeti yaşı ilerlediği halde ezberlemeyen Müslümanlar vardır.

Yine muhteşem bir hadiste şu müjdeler verilir:

“Cenab-ı Hak yeri ve göğü yaratmazdan bin sene önce bir kitap yazdı. O kitaptan iki âyet indirdi. O âyetlerle Bakara sûresine nihayet verdi. O âyetler bir evde üç gece okunursa, o eve şeytan yaklaşmaz.” (Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 4)

Geceyi ibadetle, gündüzü oruçla ihya etmeli

Her ne kadar Miraç Gecesinin gündüzü ertesi gün olan Cumartesi ise de, öncesi ve sonrasını ihya etmek için Cuma, Cumartesi ve Pazar olmak üzere üç gün oruç tutmak çok faziletlidir. Bir engeli olan sadece Cuma ve Cumartesi günleri, buna da güç yetiremeyen hiç değilse Cumartesi günü oruç tutarak bunun faziletinden mahrum olmamalıdır.

Cumayı Cumartesiye bağlayan geceyi ise mutlaka Kur’an, salavat, tövbe-istiğfar, namaz ve dua ile ihya etmek gerekir. Bunun için önceden hazırlık yapmak, ihya grupları ve planları oluşturmak lâzımdır.

Bediüzzaman Hazretleri talebeleriyle birlikte Afyon Hapishanesinde iken yazdığı bir mektupta bu gecede yapılacak ibadete şöyle dikkat çeker:

“Leyle-i Miraç, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket-i mâneviye sırrıyla, inşallah her biriniz kırk bin dille tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisanla bu kıymettar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz.” (14. Şua)

Bu muhteşem fırsatları kaçırmamak için âdeta idam mahkûmunun bir af müjdesini ümit ve heyecanla beklediği gibi, bu gecelerin yolunu ümit, sevinç ve heyecanla beklemek, hakkıyla değerlendirmek için aile ve arkadaş çevresiyle programlar yapmak, dolu dolu ihya etmek gerekir.

[Cemil Tokpınar] 6.4.2018 [TR724]

Sağlıklı kemikler için 6 öneri

Vücudunuzun kalsiyum dengesini sağladığı için kemiklerinizi sağlıklı tutmak, genel vücut sağlığı açısından çok önemli. Kadınlarda da erkeklerde de görülen başta kemik hastalıklarına karşı kemiklerin güçlü tutulması gerektiğine dikkat çeken Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Özsoy, 6 önemli tavsiyede bulunuyor.

Günde 2 su bardağı süt ve süt ürünü tüketin: Kalsiyum kemiklerin en önemli yapı taşıdır. Kalsiyum alımı için günde en az iki su bardağı kadar süt ve süt ürünü tüketilmesi gerekir. Eğer kişi süt ve süt ürünleri tüketemiyorsa doktoru tarafından önerilen kalsiyum desteklerini almalıdır.

D vitamini alımına özen gösterin: Aldığımız kalsiyumun vücudumuzda etkin hale gelebilmesi için mutlaka D vitamini almak gerekir. Güneşli günlerde en az 20 dakika kollarımızı ve yüzümüzü güneşe tutabilecek şekilde güneş almak gerekir. Eğer yeterli güneş alınmıyorsa mutlaka D vitamini seviyesine bakılıp eksik ise takviye edilmelidir.

Egzersiz yapın: Egzersiz için mutlaka zaman ayırmak gerekir. Yapılan en büyük hata “İşimizden zaman ayıramıyoruz” diyerek hareketsiz bir hayat yaşamaktır. Çünkü bunun acısı ileri yaşlarda hastalık olarak çıkar. Onun için genç yaşta

Sigara içmeyin ve içilen ortamlarda bulunmayın: Sigara vücudumuzun ve kemiklerimizin en önemli düşmanıdır. Sigara içenlerde kemik erimesinin çok daha fazla görüldüğünü biliyoruz. Sigara içenlerde kemikler çok geç iyileşir. Erken yaşta kemik erimesi görülür ve kemik erimesine bağlı basit kırıklarda sigara içenlerde daha fazla görülür. Bu yüzden sigara kesinlikle içilmemelidir.

İdeal kilonuzu koruyun: Obezite kemiklerin en büyük düşmanıdır. Çünkü kemiklerimizin taşıyabileceği belli bir yük vardır. Vücut kemiklerine aşırı yüklenmek özellikle diz, ayak bileği ve kalça eklemlerinde erken kireçlenmeye ve erken aşınmaya yol açar. Onun dışında kemik erimesi yapan en önemli nedenlerden biri de aşırı kilodur. Bunu atmanın en önemli yollu kilonun kontrol altına alınması olmalıdır.

Kemik taraması yaptırmayı ihmal etmeyin: Kemik taraması kemik hastalıklarının erken teşhisi ve tedavi için çok önemlidir. Bu yüzden kadınlarda menopoz sonrası mutlaka kemik erimesine yönelik tetkik yapılmalıdır. Kemik erimesi yoksa 2 yılda bir, kemik erimesi varsa yılda 1 defa tarama yapılmalıdır. Erkeklerde de 65 yaşından sonra 2 yılda 1 defa kemik taraması yapılmalıdır.

[TR724] 6.4.2018