İnsan Hayatında Temel Esaslar [Mehmet Ali Şengül]

Kaderini yüksek ve kutsî bir hizmete adayanlarla uğraşmayın.. Çünkü onlar, Hâkimler Hâkimi Allah huzurunda zerre kadar hayır ve şerrin hesabının sorulacağı mahkeme-i Kübrâ’ya, mâdele-i ulyâya inanmakta ve hayatlarını ona göre tanzim etmektedirler.

Onlar, adımlarını Allah ve Resulüllah’ın razı olacağı istikamet üzere atar, nefeslerini ona göre alıp verirler. Onların  dünyanın hiçbir şeyinde gözleri yoktur. Kimsenin malında, canında, namusunda, makam ve şöhretlerinde gözleri olmadığı gibi, ölümle sona erecek dünyanın fâni, geçici metâına da  tenezzül ve tevessül etmezler. Meşrû ve helâl dâirede hayatlarını sürdürmenin yanında, iktisat yaparak muhtaç olanlara da yardımda bulunmak en büyük idealleridir.
 
Bununla beraber, Hakk’a gönül veren bu kahramanların meşru hakları ellerinden alınmakta, şakîler gibi yollarına tuzaklar kurulmaktadır. Bu insanların Allah’ın rızasından başka, insanlığa hizmet etmenin dışında hiçbir dertleri ve talepleri yoktur. Mâsum yavrular, kadınlar ve diğer aile fertleri birbirine düşman haline getirilip, hayallerinde bile olmayan suçlamalarla dünyalarını zindana çevirmektedirler. Değişik bahanelerle hapishanelere atılıp hayvanlara bile yapılmaması gereken işkence ve eziyetlere mâruz bırakılmaktadırlar.

Hayâtını nefis ve nesillerinin dünya ve âhiret saâdetini kazanmalarına adayan bu insanların, yaptıkları ve yapacakları hayırlı hizmetlerine engel olunmaya  çalışılmakta, yalancı dünya cennetleri adına korkunç tuzaklarla tehdit edilmektedirler.
 
Bütün bu yapılanları gören, duyan, büyük küçük isnat ve iftirâları, zulümleri kayıt altına alan ve bir gün bunların mutlaka mahkeme-i Kübrâ’da hesâbını soracak olan Rabb-ül âlemin (cc) vardır.

İnanan, inanmayan her insan biliyor ki, dünya fânîdir, kimse yerinde durdurulmamaktadır. Hani nerede Hz.Âdem’den (as) bugüne kadar dünyâya gelenler? Hani nerede dünyâlara sığmayan, şu anda sesi soluğu çıkmayıp toprağın altında yatanlar? Bir sineğe, bir karıncaya mağlup olan Firavun ve Nemrudlar..
 
Bir ülkede kul hakkına, mala, cana, nâmusa saldırı varsa, orada adâlet yoktur. Adâletin olmadığı yerde, merhamet ve şefkat, huzur ve güven de yoktur. Bunların olmadığı yerde zulüm vardır. Allah (cc) zâlimlerden,  mazlumların hakkını bir gün mutlaka alacak ve mutlak adâlet gerçekleşecektir.
 
Milletimizi ve neslimizi, ‘İslâm’ın en büyük düşmanı olan’ cehâletten, kafaları ilimle aydınlatıp, îman ve ahlâkla gönülleri donatarak  kurtarmaya çalışan, böylece ülkeyi  milletin fedakarlığı ile açılan eğitim, sağlık ve yardım kurumlarıyla dünya kamuoyuna tanıtarak itibarını yükselten  bu fedakâr insanlara, tarihte eşi menendi az olan korkunç bir zulüm yapılmaktadır.
   
Milyonları diyalog hizmetleriyle ülkeye taşıyarak hem hava trafiğini, hem de ekonomisini güçlendiren, hayatlarını Allah’ın rızasına kilitleyerek kendilerini milletine adayan, hem ülkemizde hem de dünya kamuoyunda barışa katkıda bulunma niyetiyle insanları birbiriyle tanıştırıp sevdirme gayreti içinde olan, gece gündüz koşturan bu kahraman insanlar kendilerine yapılanları hiç bir zaman  hak etmemişlerdir.
 
Milleti ve evlatlarını şefkat ve merhametle bağrına basarak milyonlarca kadın erkek gençlerin topluma kazandırılmasına vesile olan, dünyada acından ölen binlerce insanın hayata tutunmalarını sağlayacak yardımlarıyla hizmet vermeye çalışan bu masum insanlara darbe ve terör isnadıyla suçlamak;  hasta, yaşlı, kadın, çocuk, binlerce insanı hapse atıp işkencelere maruz bırakmak ve onların yakınlarını sokağa dökmek isteyenler,  -İnşaallah- bu kötü niyetlerinde başarılı olamayacaklardır.
   
Nifak ve ihânet şebekeleri, ilk dönemler itibariyle demokrasiyi kullanarak, daha sonra da müslüman kimliğiyle, müslüman milletleri yanıltmışlardır. Bu isnat ve iftiralarını yavaş yavaş milletimiz ve dünya kamuoyu anlamaya başlamışlardır. Böylece her geçen gün itibarlarını kendi elleriyle sıfırlamaktadırlar.
 
Dünyanın bir çok yerinde karakter zaafı içinde olan bazı insanları kullanarak, bulundukları ülkelerde yıllardan beri eğitim hizmeti veren, bu yolla dünya barışını sağlamaya gayret eden bay- bayan fedakâr bu masum öğretmen ve idarecileri  zor durumda bırakmakta ve o ülkelerde yaşama haklarına mâni olmaktadırlar.
   
Nice müslümanım diyen, Allah ve Resulullah’ın adını dilinden düşürmeyen, “Öyle (ehl-i nifak) insanlar vardır ki, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler; oysa iman etmemişlerdir” (2/8)

“Ne zaman onlara; ‘ülkede fesat çıkarmayın!’ denilse, ‘Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!’ derler” (2/11)

“Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin şuurları yok, farkında değiller” (2/12)
“Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları vakit, ‘Biz de mü’miniz’ derler. Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında da: ‘Emin olun biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz’ derler”(2/14)
(Münafıkların alay etmesine mukabil) “Allah da kendileriyle alay eder ve azgınlıklarında onlara mühlet verir; böylece onlar bir müddet başıboş dolaşırlar” (2/15)

Gerçek insan olmak için sağlam, şüphe götürmeyen îman gerekir. Kalbte îman yoksa veya zâfa uğramışsa, ahlâk ve vicdan da sükût etmişdir. O zaman isimler, kimlikler, yanıltıcı bir maske olmaktan ileri gidemez.
   
İslam dîni (zarûriyat-ı hamse’yi) bir toplum ve insanlık için beş temel esas olarak kabul etmiştir. Yânî; can, din, akıl, nesil ve malın korunması, onları ihlâl ve ifsât edecek zararları defetmek, dini ahkâmın temel gâyesidir. Aslında bütün semâvî dinler, zarûriyât-ı hamse denilen bu beş esası ve kişinin hürriyetini muhâfazayı hedefler.

Evet, korunması gereken değerlerin başında insanın nefsinin, canının muhâfazası gelir. Mâsum bir insanın öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesine, bir insanın ihyâsı da yine bütün insanlığın ihyâ edilmesine denk tutulmuştur.

6/151-(Habibim) “De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyup açıklayayım:
“O’na hiçbir şeyi ortak yapmayın, anneye babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren Biz’iz. Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın!  Allah’ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın!’  İşte aklınızı kullanırsınız diye Allah size bunları emrediyor.”

17/33- Haklı bir gerekçe olmaksızın Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse onun velîsine (mirasçısına) bir yetki vermişizdir; artık o da kısas hususunda aşırı davranmasın, meşrû hakla yetinsin. Zâten kendisine yetki verilmekle gerekli destek sağlanmıştır.

81/8-9-“Diri diri gömülen kız çocuğuna” ,“Hangi suçtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman...”

25/68- “Onlar, Allah’la beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürmezler. Zinâ etmezler. Kim de bunları yaparsa günahının cezâsını bulur.”

5/32- “İşte bundan dolayı İsrail oğullarına kitapta şunu bildirdik: ‘Kim kâtil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayâtını kurtarırsa sanki, bütün insanların hayâtını kurtarmış gibi olur. Resullerimiz onlara açık âyetler ve deliller getirmişlerdi. Ne var ki, onların çoğu bütün bunlardan sonra, hâlâ yeryüzünde fesat ve cinâyette aşırı gitmektedirler”

Mezkûr âyetlerde görüldüğü gibi, bir insanın suç işlediği delil ile sâbit olmadıkça o kimse mâsumdur. Suçlunun yerine bir başkası; onun âilesi, yakınları, dostları, tanıdığı, selâm verdiği kimseler kesinlikle cezâlandırılamaz.

6/164- “De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir Rab mı ararım? Herkesin kazandığı, yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Sonunda hep dönüp Rabbinizin huzuruna varacaksınız. O da içinde bulunduğunuz ihtilâfın içyüzünü, işin gerçeğini size bildirecek”

17/15- “Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhinde sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezâlandırmayız.”

35/18- “Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez. Eğer çok ağır bir yük altında ezilen biri, taşıma işinde başkasını yardıma çağırırsa, yükünden az bir kısmını bile taşımayı kabul etmez. İsterse yardıma çağırdığı onun yakın bir akrabası olsun! Sen ancak Rab’lerini görmedikleri halde O’nu tâzim eden ve namazlarını hakkıyla îfâ edenleri uyarırsın (yani senin uyarman, peşin hükümlü inatçılara değil, ancak böyle yapmaya yatkın olanlara fayda verir). Kim günahlarından temizlenir, arınırsa kendi lehine olarak arınır. Hepinizin dönüşü Allah’adır.”
   
Dinin korunması, Îman, İslâm ve İhsân’ın muhâfazası demektir. Bu değerlerin doğru anlatılması ve temsil edilmesinin yanında, müslümanın inanç ve akîdesini bozacak, ifsât edecek, tahrip edecek yorum ve davranışlardan korunması demektir ki, bu da müslüman kimlik ve şahsiyetinin muhâfazası mânâsına gelmektedir.
 
Malın muhâfazası, helâl yollarla nemâlandırılması, telef ve zâyî olmaktan korunması demektir. İslâm; hırsızlık, rüşvet, gasp gibi gayr-i meşru yollarla mal edinmeyi, ganimet malından aşırmayı, kamu malından gizlice bir şeyler almayı, devlet malında suistimalde bulunmayı haram kılmış, bir müslümanın başkasının malını batıl yollar ile yemesini de yasaklamıştır.
 
5/41- “Ey Peygamber! Kalpleri Îman etmediği halde ağızlarıyla “iman ettik” diyen münâfıklarla, Yahudilerden kâfirlikte yarışanlar seni üzmesin. Zîrâ onlar yalancılık etmek için dinlerler. Senin yanında olmayan bir grup hesâbına casusluk için dinlerler. Kelimeleri konuldukları yerlerden çıkarıp tahrif ederler. “Size şu fetvâ verilirse onu kabul edin, o verilmezse kabul etmekten geri durun” derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun lehinde Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onların kalplerini arındırmak istememiştir. (Kendi irâdeleri ile fıtratlarına muhalefet etmelerinden dolayı) Onların hakkı dünyada rüsvaylık olduğu gibi, âhirette de müthiş bir cezâdır.”

5/42- “Yalan dinlemeye çok meraklı, haram yemeye pek düşkündürler.  Sana gelirlerse ister aralarında hükmet, istersen hükmetmekten geri dur! Geri durursan onlar sana aslâ bir zarar veremezler. Şâyet hükmedersen, aralarında adâletle hükmet! Çünkü Allah âdilleri sever”

3/161- “Emânete hıyânet etmek, bir peygamberin yapacağı bir iş değildir. Her kim hıyânet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyâmet gününe o vebâlini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfat veya cezâsı eksiksiz ödenir. Ve onlar aslâ haksızlığa uğratılmazlar.”

2/188 – “Bir de, birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin. Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, rüşvetlerle hâkimlere koşmayın.”
 
İnsan aklının, neslinin, ırz ve nâmusunun korunması da, olmazsa olmaz temel değerlerdir. Bu beş esasa hürriyet de ilâve edilmiştir. Zira hürriyet olmadan canın, dinin, aklın, neslin ve malın korunması mümkün değildir. Zikredilen bu değerlerin korunması ancak insanın hür olmasına bağlıdır.
 
Kainâtın kurulu düzeninde temel varlık insandır. A’dan Z’ye bütün varlıklar  insan için yaratılmış, ona hizmet vermektedirler. Bu gerçek, bütün semâvî dinlerde ve fıtrata uygun bütün hukuk sistemlerinde yer almaktadır.
   
İnsan; vahye istinad ederek, Resulullah’ı (sav) örnek alarak fıtratına uygun bir hayat sürdürürse, yaratılış gayesine uygun hareket etmiş, kendinden bekleneni, kendine yakışanı yerine getirmiş  ve böylece mes’uliyetten kurtulmuş olacaktır.
 
Gerçek mânâda hak ve hakikate gönül vermiş ehl-i îman hiçbir Allah kulunun cehenneme gitmesini arzu etmez ama, ne var ki birileri Kur’an ve îman hâdimi müslümanların dünyasını cehenneme çevirmek için çalışırlar. Halbuki, ameller niyetlere göredir. Allah (cc), kullarına niyetlerine göre muâmele edecektir. 

[Mehmet Ali Şengül] 10.11.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Ya Rabbena! [Bârân]

GURBET ELDE GARİPLERİZ, BEKLİYORUZ KURBETİNİ. 
BUNCA CEFA ÇEKMİŞKEN BİZ, İMDAT EYLE NUSRETİNİ.

MURADIMIZ SENİN RIZAN, ÇEKME BİZDEN HİMMETİNİ.
YARDIMINDAN DÛR EYLEME, VER BİZLERE İZZETİNİ.

İHSANIN ÇOKTUR BİLİRİZ, GÖSTER BİZE ŞEFKATİNİ.
BAŞKASINA EL AÇMADIK, HEP BEKLEDİK HİKMETİNİ.

SANA İLTİCA EDENLER, DAİM GÖRÜR RE’FETİNİ.
SEN ÖYLE BİR İLÂH’SIN Kİ, KULLAR BEKLER NİMETİNİ.

ESMANI YÂD EDİYORUZ, UMUYORUZ HILLETİNİ.
VERECEKSEN SEN VERİRSİN, FİRDEVS DENEN CENNETİNİ.

ŞEFAATÇI KIL BİZLERE, GÖNDERDİĞİN HABİBİNİ.
BİZİM GİBİ ACİZLERDEN, ESİRGEME KEREMİNİ.

BEKLİYORUZ LÜTFUNU BİZ, COŞTUR BİZE RAHMETİNİ.
TUT ELLERİMİZDEN BİZİM, EKSİLTME İNAYETİNİ.

SEN Kİ RAHMAN VE RAHİM’SİN, ÖYLE BİLDİK BİZ HEP SENİ.
ÜMİT KESMEYİZ KATİYYEN, İSTERİZ HİDAYETİNİ.

 VUSLATINI BEKLİYORUZ, YAŞATMA HİÇ FİRKATİNİ.
CENNETİNDE BİZE GÖSTER, CEMAL-İ BÂ KEMALİNİ.           

[BÂRÂN] 10.11.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

‘Ergenekon bir melekti yavrum’lu günler… [Adem Yavuz Arslan]

‘Kaşıya kaşıya’…

Bu manşeti bir çoğunuz hatırlamaz.

17 Mayıs 2006’da Danıştay 2. Dairesi’ni basan Alparslan Arslan, daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürmüş, aralarında daire başkanı Mustafa Birden’in de yer aldığı dört üyeyi ise yaralamıştı.

‘Laiklik’ hassasiyetinin zirve yaptığı bir dönemde yaşanan bu olay ‘yeni bir dönemin’ kapısını aralamıştı.

Saldırıdan bir gün sonra Hürriyet’in attığı ‘Kaşıya kaşıya’ manşeti tam da ‘o dönemin ruhuna’ uygundu.

AKP hükümeti ‘saldırının müsebbibi’ gösterilirken o dönemin medyası hep bir ağızdan ‘Rejimin 11 Eylül’ü’ söylemini köpürtmüştü.

Olayların sıcaklığı ile ‘büyük resim’ o günlerde anlaşılamamıştı fakat yaşanan olaylar Danıştay saldırısının da, takip eden günlerdeki başka kanlı olayların da ‘tesadüf’ olmadığını gösteriyordu.

KANLI GÜNLER ÇABUK UNUTTURULDU

Yıllar sonra o günleri hatırlatmamın bir nedeni var.

Bugünlerde Gülen Cemaati’ni ‘günah keçisi’ ilan etmek, yerli yersiz ne kadar kusur ya da hata varsa hepsini Cemaat’e mal etmek moda.

Üstelik bu öyle bir hale geldi ki, hızını alamayan ‘yandaşlar’ ya da ‘gizli yandaşlar’ açık seçik ortada olan gerçekleri bile çarpıtmaktan ahlaki bir kaygı duymuyorlar.

Aynı şey Ergenekon Davaları için de geçerli.

Düne kadar ‘Türkiye’nin arınma süreci’ veya ‘darbelerle hesaplaşma dönemi’ yazıları yazanlar bugün bütün bu davaların ‘Cemaatin kumpası’ olduğunu iddia ediyorlar.

Bu noktada Hürriyetçilerin hakkını yememek lazım.

Dava sürecinde de operasyonları sulandırmak için yoğun çaba sarf etmişlerdi. Şimdi de ‘fırsat bu fırsat’ deyip tüm Ergenekon sürecini ‘Adalet tarihimizin en vicdansız kumpası’ olarak tanımlıyorlar.

Peki gerçekte neydi Ergenekon süreci?

Ergenekon gibi kapsamlı bir başlığı köşe yazısına sığdırmak kolay değil. (Bu konuda detaylı bilgileri Dink Cinayeti’ne dair yazdığım Bi Ermeni Var’da anlattım. Kitabın yazarı olarak bana 2 kez müebbet isteniyor ama okurlar için bir risk yok. Bulup okuyabilirsiniz. Ayrıca tr724’teki şu yazıma göz atabilirsiniz.)

O yüzden kısa hatırlatmalar yapacağım.

Mesela AKP henüz iktidara gelmişken, 18 Aralık 2002 günü Ankara’da Necip Hablemitoğlu öldürüldü.

Bu ‘yeni dönemin’ ilk işaret fişeğiydi.

MGK toplantılarında ‘irtica’ başlıklı gündemlerin yerini ‘misyonerlik’ ve ‘yabancılara satılan topraklar’ alırken Türkiye ‘İslamcı AKP iktidarının eliyle Hristanlaştırılıyor’ söylemi yayıldı.

O dönem yazılanlara ve ifade edilenlere bakarsanız bir anda ‘yer gök Kilise’ olurken, ‘yüzbinlerce genç Hristiyanlaştırıldı!’

GÜNLÜKLER, DARBE PLANLARI, CİNAYETLER

Bu haberler ‘ortamın ısıtılması’ sürecinin köşe başlarıydı. Ardından da Türkiye’nin dört bir yanı Kuvayi Milliye dernekleriyle donatıldı.

İşte o dönem internet kafelerden tetikçi toplanan günlerdi.

Aynı zamanda kudretli generallerin ‘Ayışığı’, ‘Yakamoz’, ‘Eldiven’ ve ‘Balyoz’ darbe planlarını yaptıkları zamanlar.

‘Ergenekon kumpastı’ demek bütün bunların olmadığını iddia etmekten başka bir şey değil.

Devam edelim…

Eğer ‘yandaşların’ mantığından hareket edersek yani ‘Ergenekon diye bir örgüt yok’ ve ‘her şey Cemaatin kumpası’ ise ne Atabeyler Çetesi gerçekti ne Danıştay saldırısı oldu ne de Dink ve Malatya Cinayetleri…

Cumhuriyet Mitingleri ile siyaset dizayn edilmeye çalışılmadı. TSK’da oluşturulan illegal yapılanmalar, andıçlar, eylem planları yoktu!

Cumhuriyet gazetesi üç kez bombalanmadı, Ümraniye’de bir sandık dolusu (üstelik Cumhuriyet’e atılanlarla aynı seriden) el bombası ele geçirilmedi!

Sanıklardan Alevilere, azınlıklara, Orhan Pamuk gibi yazarlara suikast planları da çıkmadı! Ermeni Cemaatine yöneli eylem planları, krokiler bulunmadı!

Darbeye zemin hazırlayacak kaotik eylemlere dair belgeler de yoktu. Hatta darbe sonrası kurulacak ‘milli mutabakat hükümeti’ listeleri de gerçek değildi!

El konulacak gazeteler, azınlık malları, tutuklanacak -yararlanılacak siyasiler, gazeteciler listeleri de sahteydi!

TOPRAKTAN FIŞKIRAN SİLAHLAR

Ya cephanelikler?

Binbaşı Fikret Emek’ten çıkan silahlar, eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in Ankara Gölbaşı’nda çıkan cephaneliği, Yarbay Mustafa Dönmez’in Sapanca’daki çiftlik evinde çıkan silahlar, Ankara Zir Vadisi’nde bulunan cephanelikler de mi gerçek değildi?

Bedrettin Dalan’a ait İstek Vakfı’nın arazisinde çıkan Law Silahları gerçekten ‘boru’ muydu yoksa?

İddianameden alıntılayacak olursam: “89 el bombası, 12 bubi tuzaklı bomba, 13 tüfek bombası, 17 LAW silahı, 8 otomatik tüfek, 57 ruhsatsız tabanca, 11 kilo C-3 bomba, 21 TNT kalıbı, 820 gram plastik patlayıcı, 58 muhtelif bomba…”

Bu kadar silahla neler yapılabileceğini varın siz düşünün…

AKP’YE KAPATMA DAVASI DA AÇILMAMIŞTI ZATEN…

Ya AKP’ye açılan kapatma davası?

Erdoğan ve AKP’liler o günleri çabuk unuttu. (Hatta Erdoğan o günlerin aktörlerini Saray’da ağırlıyor şimdilerde.)

Sanıklardan Albay Levent Bektaş’ın Ankara’daki ofisinde çıkan meşhur 51. No’lu DVD’de yer alan notları ne yapacağız mesela?

Yargıya ait notları, fişleme bilgilerini, ‘kapatma davasına dair’ yol haritasını?

13 bin kişilik ölüm listesi hazırlayıp bayrak üstüne yemin ettiren Fikri Karadağ’ları ne çabuk unuttuk! O görüntüler de mi kumpasın parçasıydı?

Veli Küçük’leri, Kemal Kerinçsizleri, Sevgi Erenerolları…

Peki İlhan Selçuk’un Jandarma Genel Komutanlığı Plan Prensipler Başkanı Tuggeneral Kadir Ali Esener ile (bu toplantıların Şener Eruygur’un talimatı ile yapıldığı da ortaya çıkmıştı) düzenli toplantılar yapıp süreci yönetmesini nasıl izah edeceğiz?

Mustafa Balbay günlüklerini yok mu sayacağız?

‘Mağdur’ diyerek ‘kahraman’ yaptığınız Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin Hizbuttahrir üyeleri ile buluşmasını ‘normal’ mi sayacağız?

Bu nasıl bir organizma ki, pilot bir teğmen istihbarat görevi olmamasına rağmen ‘istihbarat toplama amacıyla’ (27 Eylül 2010 tarihli duruşma tutanağında söylüyor) Hizbuttahrir üyeleri ile buluşuyor.

Emekli bir bankacı, Hizbuttahrir üyeleri, bir teğmen, askeri okul öğrencileri ve bir avukat düzenli bir araya geliyor. Bu nasıl bir tesadüftür!

Dönemin kudretli generalleri Şener Eruygur ve Hurşit Tolun’dan ele geçirilen Cumhuriyetçi Çalışma Grubu yapılanmasına dair evraklar neydi mesela?

İlker Başbuğ’un tutuklanmasına yol açan ‘internet andıcı’nı nereye koyacağız? Genelkurmay’da bir birim kurup hükümet aleyhine kara propaganda siteleri yönetmek de mi Cemaat’in organizasyonuydu?

Bu nasıl bir Cemaat ki, Genelkurmay bünyesinde ekip kurup kendi kendini bitirtecek eylem planları yaptırıyordu!

‘Susurluk Paşası’ olarak bilinen, ‘Jitem’i ben kurdum’ diyen Veli Küçük ile bir mafya lideri olan Nuri Ergin’in ne tür bir ilişkisi olabilirdi ki, Nuri Ergin, Uşak cezaevi isyanında pencereye çıkıp “Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü. Ben öldürttüm, Veli Abiyi ara, Veli Küçük’ü ara, bizi sor” diye bağırıyordu.

Balyoz Darbe Planı’nın gerçek olduğunu sağır sultanın bile duyduğu gerçeğini ne yapacağız? Balyoz’da ‘sınırların aşıldığı’ raporunun altında imzası olan generalin sonra Genelkurmay Başkanı olduğu gerçeğini yok mu sayacağız?

Ya da MİT’in Ergenekon ile ilgili olarak Başbakanlığı daha 19 Kasım 2003’te bilgilendirdiği detayını göz ardı mı edeceğiz?

Uzatmama adına burada bitireyim.

‘Zamanın ruhu’na kendini kaptırıp ‘Ergenekonun sözcülüğü’ne soyunanların dediği gibi ‘Ergenekon operasyonları adalet tarihimizin en büyük yüz karası’ değildi.

Bilakis uzun yıllar Türkiye’yi kana bulayan derin ve karanlık odakların ortaya çıkarılması sürecidir.

Sizin ‘Ergenekon bir melekti yavrum’ söylemleriniz ‘zamanın ruhuna’ uygun olabilir ama tarihi gerçeklerle uyuşmuyor.

[Adem Yavuz Arslan] 10.11.2017 [TR724]

Risale-i Nur’u nasıl okumalıyız? [Cemil Tokpınar]

Bir fuarda kitaplarımı imzalıyordum. Yaklaşık 25 yaşlarındaki bir genç Risale-i Nur’u Okuma ve Anlama Teknikleri isimli kitabımı imzalatıyordu.

“Risale-i Nur okuyor musun” diye sordum.

“Yıllar önce biraz okumuştum. Bir şey anlamayınca bıraktım,” cevabını verdi.

Kıyafetinden ve çantasından öğrenci olduğunu tahmin ettim.

“Nerede okuyorsun” dedim.

“Matematik bölümü üçüncü sınıftayım,” demesin mi?

“Peki, üniversite sınavını çok mu kolay kazandın?”

“Kazanmak için çok uğraştım. İki yıl dershaneye gittim ve ikinci yıl kazanabildim. Asıl istediğim mühendislikti, ama matematiği de seviyorum.”

“Haklısın, Risale-i Nur’u anlamak kolay değil. Ancak bu iman ve İslâm hazinesini tanıdığımız hâlde okumazsan, şu soruların cevabını düşünmen gerekmeyecek mi? Yıllardır okuduğun yabancı dil, fizik, kimya ve bilhassa matematik konularını bir roman okur gibi kolay mı anladın? Risale-i Nur’un sana kazandıracağı mükemmel iman, matematiğin sana vereceğinden daha mı önemsiz ve değersiz?”
Delikanlıya çok yüklenmiştim. Çok saygılı ve mütebessim hâline bakılırsa pek kırılmışa benzemiyordu. Bir şeyler öğrenmek isteyen bir tavrı vardı. Fuar sakin olduğu için bir müddet sohbet ettik. Vedalaşırken Risaleleri okumak için daha fazla zaman ayıracağını söyledi.

Bugüne dek şu yaşadığım olayın binlercesine şahit oldum. Neredeyse hepsinin ana fikri aynıydı:
“Risale-i Nur’un kelimeleri, üslûbu ve muhtevası çok ağır ve zor anlaşılıyor. Okumaya çalışıyoruz, ama anlayamıyoruz. Anlamak için nasıl okumalıyız, neler yapmalıyız?”

Ne yazık ki, bu eserlerin zor anlaşıldığı konusuna hep yüzeysel yaklaşıldı. Oysaki konuya dört başı mamur baktığımızda meselenin birkaç yönü olduğunu görüyoruz.

Risale-i Nur’u anlamak için “niçin okumalıyız ve okumakla ne kazanacağız, ne zaman, ne kadar ve nasıl okumalıyız?” sorularının cevabını vermek gerekiyor.

Niçin Okumalıyız?

Dünyaya kendi irademizle gelmediğimiz gibi kendi isteğimizle de çıkmıyoruz. Rabbimiz hikmeti gereği bizi bir imtihan yerine gönderiyor ve belirlediği süre içinde bizden “hakkıyla iman ve ibadet” istiyor. Tıpkı bir binanın temeline veya bir ağacın köküne benzeyen imanımızın tam ve mükemmel olması için gece gündüz çırpınmamız şart. Zira temelsiz ev, köksüz ağaç olmadığı gibi, sağlam ve güçlü iman olmadan dinimizi yaşamamız da imkânsızdır.

Mükemmel imanı elde etmek, başta namaz olmak üzere tüm ibadetlerin ve güzel ahlâkın, Kur’anî hâl ve tavırların elektrik üretim santralini kurmak gibidir. Çünkü iman tıpkı elektrik gibi bütün ibadetleri harekete geçiren güçtür. Sanki bir arabanın motoru gibidir.

Öte yandan imanımızın icmalî (toptan) değil, tafsilî (geniş ve detaylı) olması, dinimizi yaşamamız ve imanla kabre girmemiz için çok önemlidir. Bir mümin, eğer ömrü varsa, imanını Kur’an’ın anlattığı şekilde ayrıntılarına varıncaya kadar geliştirmelidir.

Ne acı ki, günümüz Müslümanları, iman konusunda çok az bilgiye sahip oldukları gibi, “Allah’ı tanıma bilgisi” dediğimiz marifetullah konusunda da çok yetersizdir. Bırakın dinî eğitimden hiç nasibi olmayanları, dindar ailelerde yetişen Müslümanlara dahi, “Bana Allah’ı anlatır mısın? İslâmı araştıran birisine Allah’ı tanıtmak gerekirse ne kadar konuşabilirsin?” diye sorsak alacağımız cevap çok üzücü olacaktır. Çünkü Müslümanların büyük bir çoğunluğu, Allah hakkında beş dakika bile konuşamaz. Günlük olaylar, siyaset, spor, moda, müzik, sinema, araba ve cep telefonu markaları hakkında ise saatlerce konuşabilirler. Oysa Allah’a inanan bir mümin, Onun hakkında saatlerce, hatta günlerce konuşabilmeli değil midir? Rabbimizi Kur’an ve hadislerde anlatıldığı gibi isim, sıfat ve şuunatıyla öğrenmemiz gerekmez mi?

Bir müminin en büyük gayesi, iki dünya hayatını da ışıklandıran imanını, ilmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn mertebelerine çıkarmak için çırpınmak olmalıdır. Çünkü zayıf imanla geçen ömür, günahlarla dolu bir ömür olduğu gibi, ölüm anında da ebedî hayatımızı riske atabilecektir. Allah korusun, en büyük dava olan Cehennemden kurtulup Cenneti kazanma davasını kaybeden bir mümin, boşa yaşamış ve her şeyini kaybetmiş demektir.

İşte Risale-i Nur, Kur’an’daki imanî ayetleri çok geniş ve detaylı bir şekilde tefsir ederek, mükemmel bir imanı kazanmamıza vesile oluyor. Uçsuz bucaksız bir okyanus olan iman tefekkürünü, bir plan, program dâhilinde ve muhteşem bir metotla yapmaya imkân veriyor. Kur’an ayetlerini aklî ve mantıkî delillerle öyle bir ispat ediyor ki, hiçbir şüpheye yer bırakmıyor.

Bunun için bu eserleri anlayarak defalarca okumak hem bir tefekkür ibadeti, hem de imanî bir genişlik ve derinlik kazandırıyor.

Nasıl Okumalıyız?

Öncelikle bu kitapları okumanın zor olduğu düşüncesini kafamızdan atalım. Bu eserleri anlamak sanıldığından kolaydır. Tek yapacağımız, önem verip zaman ayırmak ve bir yöntem belirleyip ısrarla uygulamaktır.

Bir kere Risale-i Nur, herhangi bir kitap değildir. Kelâm, akaid ve tefsir ilminde kullanılan binlerce terimle süslenmiş, çok veciz bir şaheserdir. Bir roman ve hikâye kolaylığında anlayamayız elbette. Ancak her gün az da olsa meşgul olarak bir merdivenin basamaklarını tırmanmak gibi her geçen gün daha çok anlarız. Bazı kelimeleri anlayamamak çok önemli bir sorun değildir. 1930’ların Türkçesiyle yazıldığı için elbette o günün kelimelerini ve ilgilendiği alanın terimlerini kullanacaktır.
Şöyle düşünelim:

Acaba Risale-i Nur’un kelimeleri mi zor anlaşılır, yoksa hiç bilmediğimiz yabancı bir dilde yazılan kitabın kelimeleri mi zor anlaşılır?

Elbette ki yabancı dilde yazılan bir eseri anlamak daha zordur. Onun dilini öğrenmek, derinleşmek ve okuyup anlamak için belki yıllarca uğraşmak gerekir. Ne acıdır ki, yabancı bir dil için yıllarca kursa giden, para ve zaman harcamayı normal ve doğru gören insanlar, Risale-i Nur’u anlamak için onun onda birini harcamayı zahmet görebiliyorlar.

Üstelik şu anda sayfa altında kelimeleri olan kitaplardan tutun cep telefonlarına yükleyebileceğimiz kelime anlamlı Risale-i Nur eserlerine kadar birçok öğretici vasıta var. Bunlardan her gün az da olsa okuduğumuzda kelime hazinemiz zenginleşecek, giderek sözlüğe daha az bakar hâle gelmekle birlikte Kur’an ve hadislerdeki kelimelerin bir kısmını bile anlamaya başlayacağız.

Hangisinden Başlamalıyız?

Eğer ilk kez başlıyorsak Risale-i Nur’un ve Bediüzzaman Hazretlerinin özelliklerini tanımak için önce Sözler’in sonunda bulunan Konferans’ı okumamız gerekir. Daha sonra Sözler’den ilk dokuz sözü, Lem’alar’dan birinci ve ikinci lem’ayı, arkasından Mektubat’tan 19. Mektub’u okumak uygun olur. Bunlar bitince Tarihçe-i Hayat baştan sona okunabilir. Bu sırada daha önce okuyan birisi rehberlik ederse güzel olur. Arkasından Sözler, Mektubat, Lem’alar ve Şualar’la birlikte bütün külliyat okunabilir.

Külliyatın tamamını okuyabilmek için her gün az da olsa bir miktar okumak çok önemlidir. Bu eserleri on yıldır tanıdıkları hâlde daha Sözler, Mektubat gibi büyük bir kitabı bile bitirmeyenler vardır. Oysa her gün iki sayfa okuyan on yılda 7300 sayfa okuyarak külliyatı bir kere bitirip ikincisine başlamış olur.

“Günde en az ne kadar okumalıyız?” sorusuna cevap olabilecek şu ifadeler, aynı zamanda bize çok güzel müjdeler vermektedir:

“Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç dört zât birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i Nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir.” (Emirdağ Lâhikası-2, s. 104)

Okuma Tarzı Nasıl Olmalı?

Risale-i Nur’u okumanın veya dinlemenin birçok çeşidi var. Bilhassa kendi başına okumak, toplu derslerde dinlemek, birkaç kişiyle müzakere etmek, okuma programına katılmak ve başkalarına ders yapmak bunlardan en bilinenleri.

Risale-i Nur’u anlamak ve öğrenmek isteyen bir kimse bu beş çeşit okuma ve öğrenme faaliyetinin hepsini de uygulamalıdır. Çünkü her birinin ayrı ayrı özellikleri ve kazanımları vardır.

Şahsî okumak, belirli bir sürede, hiçbir bölümü atlamadan tümünü okumak imkânını verdiği gibi, kişinin kendi kendine tefekkür etmesini, imkânı ölçüsünde daha fazla yararlanmasını, kendi nefsini muhatap ederek okumasını sağlar.

Toplu derslerde dinlemek, ömrünü bu eserleri okumakla geçirmiş tecrübeli ve bilgili yüzlerce insanın zengin ve renkli birikimlerinden yararlanma imkânı verir. Böylece onların büyük zaman vererek elde ettiği bilgilere siz kolayca ulaşırsınız.

Birkaç kişiyle müzakere ederek okursanız, kelime ve terimleri detaylı bir şekilde irdeler, konuları daha farklı açılardan ele alır, tam bir iman ve tefekkür denizine dalarsınız.

Eğer birkaç gün veya birkaç hafta süren bir okuma programına katılırsanız âdeta uhrevî ve ruhanî bir havaya bürünür, istifadenizi kat kat artırırsınız.

Sayısı kaç kişi olursa olsun başkalarına ders yaparsanız, beyniniz anlamak ve anlatmak için kendini zorlayacağı için büyük ve orijinal açılımlar keşfedersiniz.

Ders Çalışır Gibi Okumak

Maalesef tek başına okunurken yer, zaman ve tarz olarak seçici almadığımız için istifademiz de yetersiz oluyor. Söz gelişi, uyumadan önce şöyle bir göz gezdirmek, koltuğa gömülüp okumaya başlamak ve sonunda uyumak şeklinde olunca büyük neticeler elde edemiyoruz. Elbette insan bazen zamanı az ve sıkıntılı durumlarda böyle de okuyabilir.

Ancak tam istifade edebilmek için Risale-i Nur’u tıpkı bir ders çalışır gibi, sanki bir üniversite imtihanına hazırlanır gibi okumalıyız. Bunun için bir masa başında, yardımcı kitap, CD, sözlük ve internet sitelerinden yararlanarak okumalıyız.

Hem tek başımıza, hem de topluca okuyup dinlerken, mutlaka elimizde kalem defter olmalı ve not tutmalıyız. Böylece ne derece önemsediğimizi göstermiş olacağımızdan bütün duygularımız ve öğrenme yeteneklerimiz topluca harekete geçmiş olacak, uyuklamak yerine meseleye odaklanacağız.
Risale-i Nur’u anlamak için para, çaba, imkân, zaman harcamaktan çekinmemek gerekir. Bilhassa telefon, televizyon ve bilgisayarın esiri olmadan haftada birkaç kez Risale derslerine gitmek, her gün bir iki sayfa da olsa okumak önemlidir.

Unutmayalım ki, okuduğumuz kitap adeta geçmiş asır âlimlerinden Sa’d-ı Taftazânî’lerin, Mâturidî’lerin, Fahreddin-i Râzî’lerin ders kitabıdır. Yani onların yaşadığı asırda Risale-i Nur olsaydı onlar hararetle okur, eğer onlar bu asırda yaşasaydı yine öğrenmek için çırpınırlardı, diye tahmin ediyorum. Zaten günümüzde de dünyaca ünlü Mısır’daki el-Ezher Üniversitesi’nde ders kitabıdır. Adına sempozyumlar düzenlenen, binlerce doktora tezine konu olan, hatta kendi yazarı Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin bile defalarca okuduğu Risale-i Nur’u anlamak, elbette biraz gayret ve dikkat ister; elbette onun işlediği Kur’anî iman ve tefekkürü anlayıp yaşabilmek hayatımızın çok önemli bir işi olmalıdır.

[Cemil Tokpınar] 10.11.2017 [TR724]

Secde ne büyük imkân! [Faik Can]

Secde başla ayakların aynı noktada buluştuğu tevazu edalı azametli duruşun adı ve kulun hiçliğini idrakinin unvanıdır. Sonsuz karşısında sıfır olmanın, aczi, fakrı ve kusuru iliklerine kadar hissetmenin tezahürüdür. İnsana hakiki insanlık yolunu açan sırlı koridor, onu âlây-ı illiyyîne çıkaracak nurlu helezondur, secde… Secde, insanı ebedi saadete ulaştıran geniş caddedir.

İlmihallerin tariflerindeki secde, olması gerekenin asgarisidir. Hakiki secde Nebi’nin dilinde “Kulun Rabbi’ne en yakın olduğu ân” dır… Secdeden murad, o kurbiyeti (yakın olmayı) yakalamaktır; yakalayıncaya kadar çabalamaktır. O yakınlığı duymuyorum diye ye’se düşmek, secdede daha güzeli aramaktan vazgeçmek doğru değildir. Zira kulluk, vazgeçmemektir. Israr ve istikrar, hedefe ulaştıran iki kanat gibidir. Bu yüzden, insan seccadede ne kadar çok vakit geçirirse, hedefe doğru o kadar mesafe almış demektir.

Secde üç defa “sübhâne rabbiye’l-a’lâ” diyerek tamamladığımız herhangi bir ritüel değildir. Hele, “tavuğun yemi gagalaması misali” hızlıca geçiştirilecek şuursuz bir davranış hiç değildir. O, bize gerçek kimliğimizi kazandıran, Hak nezdinde itibar sağlayan muhteşem bir buluşmadır. “Secde edenlerin arasında, secdede nasıl kıvrım kıvrım kıvrandığını (ve o secde edenlerin iyi birer kul olmaları için nasıl gayret sarfettiğini) Allah görüyor” (Şuara/219) ayeti, böyle bir secdeye ilahi iltifat olarak nazil olmuştur.

Kulun Allaha en yakın olduğu an secde ise, Allah’ın da en ziyade hoşnut olduğu amel secde olsa gerektir. Öyleyse secde, O’nun hoşnutluğuna mazhar olacak, sahibini O’na yaklaştıracak bir nitelikte ve dolulukta olmalıdır. Secde abd ile Ma’bud arasında, içine hiçbir şeyin sızamadığı/sızmaması gereken dupduru bir konuşmadır. Kulun Rabbine içini döktüğü, halini arz ettiği bir muhaveredir. Kimsenin bilmediği sırlarını, başkasına açmaktan korktuğu günahlarını, mahcup olmaktan endişe ettiği kusurlarını sadece O’na açtığı bir bağışlanma kurnasıdır. Çünkü bilir ki kul, O’ndan gizli kalabilecek hiçbir şeyi yoktur ve yine bilir ki, bütün kusurlarını örtecek, günahlarını bağışlayacak, ihtiyaçlarını giderecek yegâne merci O’dur. Öyleyse bir insan için secdeden uzak durmak, bütün feyizlerin, bereketlerin kaynağından mahrum kalmak demektir.

Arz-ı hal için en müsait zemin secdedir. Tevbe için en güzel vesile secdedir. İç dökmek, ihtiyaç dile getirmek; çaresizliğini, yalnızlığını, güçsüzlüğünü ve yetmezliğini haykırmak için en iyi imkân secdedir. Secdenin en güzeli, yalnızken ve kimse görmezken sahibine arz edilendir. Derinden bir âh ve iç çekişe gözyaşlarının eşlik etmesi secdeye tarifsiz bir derinlik katar.

Dilin sussa da kalp konuşur

Secdeyi sadece kendisi için yapmaz/yapmamalı insan. Kardeşlerinin ızdırabına tercüman olmak için fırsat bilmelidir o vuslat anını. Beyaz dilekçesinin ilk satırlarına mahpusları, mağdurları, mevkufları, mehcurları koymalıdır. Mahpus damlarından semaya yükselen âh u enînlerin beyaz kanatlarına takmalıdır yakarışlarını. Gri duvarlarda yankılanan bebek seslerini katmalıdır araya. Yaşlı amcaları, anneleri, iftiraya uğramış yüzbinleri yâd etmelidir. Binlerce masumun adını tek tek sayamasa da onların ızdırabı hafakanlar halinde dökülmelidir gönlünden seccadesine.

İşte secde bunun için Rabbin kula en büyük ihsanıdır. Bunları söylemek için secdeye gidilir. Bu duyguyu dökmek için secde edilir. Ama dile getirilen meselelerin ağırlığı, arz-ı halde bulunulan makamın Yüceliği bazen insanı çaresiz bırakır. Böyle anlarda susar insan secdede ve içinden konuşur. Dili, haline ve olan bitene tercüman olmaya yetmemektedir zira. Bazen,  dilini döndürmeye çalışır hissiyatını ortaya koymak maksadıyla ama heyhat; kelimeler yürekte birikeni ifadede yetersiz kalır. Bunun için Kur’an’dan medet ister veya Nebi’nin lâl ü güher niyazlarını şefaatçi yapar kendine. Bir başka zaman, kalbi hüşyar, marifeti engin, neyi nasıl isteyeceğini bilen hak dostlarının iniltileri yetişir imdadına. Onların dediklerinin, kendi demek istedikleriyle örtüştüğünü görür ve sımsıkı sarılır o nurani zincire, kabule karin olur ümidiyle. Takılır peşlerinden ve yürür onlarla birlikte aydınlık ufuklara.

An gelir, secdenin hakkını veren bir gönül erine rast gelir insan. Duaların, niyazların o kutlu ağızdan inci gibi dökülüşüne şahit olur. Önce kulağını verir iniltiyle karışık gelen sese, sonra gönlünü de katar o nurdan ırmağa… Semadan inen ilham yağmurlarıyla banyo yapmış gibi olur adeta… Derken en arka saflardan bile duyulabilecek iniltiler, dilden dökülen nağmelerden daha tesirli vurur gönül imbiğine… Secdeden kalkmak istemeyen, dünyanın en lezzetli sofrasından kâm alırcasına dilini dudağını yalayan o adamın haline bakar. Seccadesinde gözyaşlarının oluşturduğu nurani adacıkları temaşa eder… Yanında oluşunun şükrüyle, bir türlü olamayışının hüznü karışır birbirine… Kendi yetersizliğine, bir türlü olamayışına, düşe kalka yürüyüşüne ağlar. Utanır kendinden, bomboş geçen yıllarından. Konuştuğu kadar olamayışından, anlattıklarını yaşamayışından; dilini kalbine tercüman edemeyişinden. Yaşarmayan gözlerinden utanır ve ürpermeyen gönlünden…

Utanır, dünyaya meylinden. Korkuya prim verişinden, içini güve gibi kemiren istikbal endişesinden… Utanır, terk edemediği fâniyattan, bel bağladığı sahte sevgililerden… Utanır, günü birlik yalancı mutluluklardan, ahiret adına hiçbir şey vaad etmeyen oturup kalkmalardan… Utanır, hep başkasının kusurları peşinde koşmaktan ve kendini kusursuz zannetmekten… Utanır, içi günah dolu heybesiyle yüzü kızarmadan her gün huzura çıkmaktan… Utanır halinden ve bir türlü yola koyamadığı yanlış ahvalinden… Sonra tekrar döner, seccadesinde gözyaşlarından lekeler oluşturan adama bakar… Derin bir iç geçirir ve “biz unutmuşuz böyle secdeleri” diye hayıflanır. Ama ümitsiz değildir; zira bilir ki unutmanın (sehiv) bile telafisi yine secde iledir!

[Faik Can] 10.11.2017 [TR724]

Çocukları ihtiyarlatan günler [Emine Eroğlu]

Betül Seda Özcan’ın tertemiz hatırasına…

Bediüzzaman, Müzemmil Suresi, on yedinci ayetteki “çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek bir gün” ifadesini hatırlatarak, “Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır.” der.

Bunu söylerken henüz kırklı yaşlarındadır. Fakat Rus esareti ile şartlar o denli ağırlaşmıştır ki, kendini seksen yaşında hisseder.

Ona göre, herkesin bu dünyada “biricik” yaratılmış olmasından kaynaklanan özel, koca bir dünyası vardır. Aile ve toplumsal bağlar, sevgi, şefkat, ihtiyaç gibi sebeplerle birbirinin içine girmiş dünyalardır bunlar. Fakat herkesin hususi dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit birileri o direği yıksalar hususi dünyamız çöker, kıyametimiz kopar.



MAĞDUR HİKÂYELERİ

Zannediyorum her gün bir yenisini yaşadığımız, onlarcasını okuyup dinlediğimiz, iliklerimize kadar işleyen mağdur hikâyelerinin “yaşlandırmadığı” bir ehl-i vicdan kalmamıştır.

Mağduriyetlerden biri bile insanın belini bükecek, saçlarına ak düşürecek kadar dehşetliyken binlercesine şahitlik ediyoruz.

Biliyoruz ki, hikâyeleri bize ulaşanlardan daha çok ulaşmayanlar var.

Mahpusların mahkemelerde kendi eşleri, anne baba önünde anlatamadıkları hikâyeler.

Kelimelere dökülemediği için ruhlarda iz bırakan çocuk hikâyeleri, sâmit infiallerle (suskun kabullenişlerle) geçiştirilen hasta hikâyeleri, ölürsek unutabileceğimiz lohusa kadın, emzikli anne hikâyeleri…

Ölmemek, sağlığımızı yitirmemek, yana yana kül olmamak için dinlemekten ve anlatmaktan kaçındığımız işkence ve taciz hikâyeleri.

Bir kelime ile bile olsun kalplerini kırmaktan sakındığımız muhteremlerin dünyalarını başlarına yıkan, bastıkları toprağı gözlerimize sürme diye çekeceğimiz azizelerin kıyametlerini koparan mazlumiyet hikâyeleri…

Doğum tarihlerimizin hükmü yok artık.

Hükmü yok çocukluğumuzun, gençliğimizin.

Değil mi ki, demir parmaklıkların arkasından bakıyoruz dünyaya.

Yüreğimizdeki acıyla uyuyup uyanıyoruz.

Hepimiz ihtiyarız…

ASHAB-I UHDUT

Kur’an’ın bize Uhdut ashabını yer, zaman ve fâillerini belirtmeden anlatmasının sebebi, benzer mağduriyetlerin tüm asırlarda yaşanabileceğine dikkat çekmek olsa gerek.

Sahabe-i Kiram Efendilerimiz de, gördükleri işkence ve zulümleri Buruc Suresi’nin satırları üzerinden geçerek anlamlandırmışlardı.

“Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de sonra tövbe etmeyen” (Buruc,10) Ashab-ı Uhdud’un hikâyesinin üzerinden…

Dönemin zalim muktediri, tekili “hadd”, çoğulu “uhdûd” olarak adlandırılan uzunlamasına ve derin hendekler, çukurlar, kanallar kazdırmış ve içlerine büyük ateşler yaktırmıştı.

Allah’a inananları kendi sapık anlayışına döndürmek için eziyet ederdi. Allah’a imanda ısrar edenleri işkenceden geçirtir, sonra da ateşe attırırdı.

Zalim ve çevresi, insanlıktan öylesine uzaklaşmışlardı ki, hendeğin etrafına oturur, bu vahşeti zevkle seyrederlerdi.

Ashâb-ı Uhdûd, inananları ateş dolu hendeklere atıp cayır cayır yakarken, biri kucağında, ikisi de eteklerinden tutmuş üç çocuklu bir kadının getirildiği ve dininden dönmezse çocuklarıyla beraber ateşe atılmakla karşı karşıya bırakıldığı da rivayet edilir.

Kahraman kadın, imanı uğruna çocuklarıyla birlikte ölümü çoktan göze almıştır. İşkencelere rağmen dinini terk etmez. Bunun üzerine önce büyük çocuğu, sonra diğeri gözlerinin önünde ateşe atılır.

Yüreği parçalanan anne, gözyaşı yerine yanaklarından kan akıtır ama ilahi rızayı kazanmak uğruna sabreder.

Sıra kendisine geldiğinde bir an tereddüt yaşar. Kucağındaki masum yavrusunu düşünür. Annenin halinde imandan gelen bir vakar, metanet ve sükûnet vardır. Fakat içinden kopan feryat, Arş-ı Ala’yı titretir.

İşte o zaman Cenâb-ı Hakk kundaktaki bebeği konuşturur:

“Sabret anneciğim! Dininde sebat göster ve bırak kendini ateşe. Çünkü sen Hakk üzerinesin, Allah seninle beraber!..”

ATEŞİN BAŞINA OTURANLAR

Müminler affetseler de, dine ve imana dokunanların affolunmayacaklarını işaret edercesine Kur’an “kutile” sözüyle “Kahroldular, kahrolsunlar, canları çıksın, lanete uğrasınlar!” diyor o zalimler için.

Ashab-ı Uhdut da, o kahraman kadın da, anneleriyle birlikte ateşe atılan “etekteki çocuklar” da, “kundaktaki bebek” de birer prototip yalnızca. Zaman değişir, firavunlar ve işkence yöntemleri değişir. Ateşin başına oturanlar, yani “tuzak kuranlar” değişir. Ama zulüm sahnesi değişmez.

Gün gelir kurulan tuzağın adı “15 Temmuz Darbe tiyatrosu” olur. İftira kuyuları kazılır, kin ve nefret ateşleri tutuşturulur. Yüzbinlerce insan masumiyetlerine bakılmadan çoluk çocukları ile birlikte o ateşin içine atılır. Kuyular yeni iftiralarla derinleşir, ateş akla hayale gelmeyen zulümlerle harlanır. Hendek diğer ülkelere doğru uzatılır. Ateşin başında oturan seyirciler çoğalır…

Ve yine gözlerinden yaş yerine kan akıtan o yiğit kadınlar ateşe yürür. İçlerinden Arş-ı Âlâ’yı titretecek feryatlar kopar. Çocuklar şahitlik ettikleri acılarla yaşlanır.

İlahi beyanda şahid ile meşhuda (şahit olunana) kasem edilir (Buruc, 3).

Nefisler susar, vicdan burçlarında “kahrolası ashâb-ı Uhdut” ayeti yankılanır:

“Müslümanlara komplo kuranlar, işkence edenler, hapishane hapishane dolaştıranlar, ölmeden mezara koymaya uğraşanlar kahrolsunlar!”

Ve kahrolmuşlardır da… “Ne yaparlarsa yapsınlar, Allah’ın hükmünden kaçamazlar. Zira Allah, ilmi ve kudretiyle onları arkalarından kuşatmıştır” (Buruc, 20).

[Emine Eroğlu] 10.11.2017 [TR724]

Şeddeli mi Şeddesiz mi? Faşist mi Faşşist mi? [Ekrem Dumanlı]

Bir CHP Milletvekili Erdoğan için “Diktatör değil şeddeli diktatördür” demişti.

Yani katmerli bir diktatör demek istiyor. İlginç bir yaklaşım, akıllarda kalacak bir terim.

Asıl ilgimi çeken konu, bu iddiaya verilen cevapta. Erdoğan’ın şeddeli bir diktatör olmadığını savunurken adaletten nasibini almamış ama adaleti temsil ettiğini sanan bir bakan kıvrım kıvrım kıvranıyor. Diyor ki, “O diktatör olsaydı sen böyle konuşamazdın!”

Dün Saray’da muhtarlara yaptığı konuşmada Erdoğan’ın, “Diktatörlük olsaydı adamı alıp götürürlerdi. Konuşturmazlardı” dediği haberlere konu oldu. Aynen öyle oluyor. Türkiye’de ve bazı üçüncü dünya ülkelerinde masum insanlar evlerinden alınıp götürülüyor, günlerce akıbetlerinden haber alınamıyor.

Ya! İşte böyle!

Peki bu cümle size de tanıdık geliyor mu?

Vaktiyle Türkiye’de basın özgürlüğü olmadığını, sivil diktatörlüğe doğru mesafe alındığını söyleyenlere karşı da, “Eğer basın özgürlüğü olmasaydı siz böyle konuşabilir miydiniz; böyle yazabilir miydiniz!” deyip rüzgârı tersine çeviriyordu iktidar. Hatta bir ara Ahmet Davutoğlu coşkun bir yorum bile yaptı basın özgürlüğü üzerine tarihe geçecek bir laf bile etti: “Eğer muhabirler soru soruyor ve evine sağ salim dönebiliyorsa basın özgürlüğü var demektir.”

Yazık vallahi!

Koskoca bir profesöre yakışan bir laf mı bu!

AKP’nin entelektüel Başbakanı’nın basın özgürlüğünden anladığı buymuş meğer! Bir zaman sonra Yalı Çetesi tarafından delik deşik edilerek, alavere dalavere ile iktidar koltuğundan alaşağı edilen Sabık Başbakan, basın özgürlüğünün bir gün kendisine de lazım olacağını hatırlamış mıdır acaba?

‘DİKTATÖR MÜ’ TARTIŞMASI ASLINDA BİTTİ

Neyse biz bugüne dönelim.

Manzara aynen şu: Çok uzun bir zamandır Erdoğan’ın “sivil diktatör” olup olmadığı tartışılıyor. Erdoğan’ı savunmak isteyenler “O diktatör olsaydı siz bunları gazetelerde yazamazdınız, televizyonlarda ifade edemezdiniz.” diyor.

Şimdi ise “diktatör mü değil mi” aşamasını geride bırakıp diktatörün şeddeli mi şeddesiz mi olduğunu tartışıyoruz. Neden? Çünkü “diktatör olsaydık böyle yazamazdınız, konuşamazdınız” dedikleri bütün gazetecileri susturdular. Yüzlerce gazeteci ya hapiste ya sürgünde. Çalıştıkları gazete ve televizyonlara el konuldu. Demek ki neymiş? Kapatılan medya organları neyin ispatıymış?

Şimdi mevzu şeddeli mi değil mi tartışmasına indirgenmiş durumda.

AK Parti’nin kuruluş aşamasına, verdiği sözlere dönmeden bugünkü manzarayı doğru analiz etmek mümkün değil. O dönemde AK Parti, Türkiye’nin demokratikleşmesini, AB üyeliği yolunda ciddi reformlar yapılmasını, devletin yok edici ağırlığının azaltılıp temel insan haklarının kuvvetlendirmesini vs. savunuyordu. 2010’a kadar bu konularda ciddi adımlar da attı. Hemen her kesimden destek almasının sebebi de buydu. O dönemlerde derin yapılarla mücadele ediyor, özgürlükçü adımlar atıyordu. Ta ki 2010 referandumundan sonrasına, 2013’teki Gezi olaylarına ve 2013 sonunda büyük yolsuzluk hadisesi ortaya çıkana kadar.

Kuvvetler ayrılığı prensibi rafa kalktı, tek adam rejimine doğru kaydı koca ülke. O kadar ki parti kurucuları bile sıfırlana sıfırlana bütün yetkiler tek bir kişiye devredildi. Bunun adı tedrici rejim değişikliğinden başka bir şey değildi. Sahneler o kadar ağır çekimle ve ters açılarla sunulmuştu ki seyirciler tepetaklak edilmiş darbeyi anlamadı bile. Cumhurbaşkanlığı makamı yetmezmiş gibi Erdoğan’a bir de parti başkanlığı verilerek ‘tarafsızlık’ ilkesi alt üst edildi. Yargı bağımsızlığı çöpe atıldı.

15 Temmuz ‘kontrollü’ darbesinden sonra durum daha da feci bir hale geldi, Meclis tamamen devre dışı kaldı, OHAL kararlarıyla insanlar işlerinden edildi ve en temel haklarından mahrum bırakıldı. Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması üzerine HDP genel başkanları ve milletvekilleri tutuklandı. Pek çok belediye başkanı hapse atıldı, belediyelere kayyum atandı.

DİKTATÖR PORTRESİNİ KENDİ ELLERİYLE ÇİZDİ

Yeni bir aşama yaşıyor Türkiye. Halktan aldığı milyonlarca oya rağmen muhalefeti zincire vuran ‘Erdoğan rejimi’ şimdi AKP’li belediyelere musallat olmuş durumda. AKP’li belediye başkanları somut sebep gösterilmeden istifaya zorlanıyor. Nerde kaldı milli irade? Bir zamanlar Erdoğan tarafından kutsandıkça putlaştırılan ‘milli irade’ çoktan askıya alındı. Herkesi çürüten ‘Metal yorgunluğu’ ne menem bir şeyse sadece ‘tek adam’ın kılına dokunamıyor. Biri de çıkıp, “Yahu birader, en eski sen, en gelgit yasayan sen, en başarısız sen…” diyemiyor. ‘Metal yorgunluğu’, tek adamlığın kaldırım taşlarına dönüşmüş durumda.

150 binden fazla insanın işinden gücünden edildiği, 60 bin insanın hapishanelerde çürütüldüğü, 150 civarında medya kuruluşunun kapatıldığı, 5 bine yakın hâkimin meslekten çıkarılarak hapse atıldığı, 8 bin akademisyenin kapının önüne konulduğu Türkiye’de, her şey tek adama bağlı. Kim tutuklanacak, kim serbest bırakılacak, hepsine bir kişinin karar verdiği bir ülkeden “Diktatör” portresinin yükselmesi kaçınılmaz hale gelir. Nitekim öyle de olmuştur.

YURT DIŞINDA FOTOĞRAF ÇOK DAHA NET

Daha kötüsü, yurt dışından çok daha net bir Erdoğan fotoğrafı görünmekte. Sandığı kendi ikbaline basamak yapan, bulduğu ilk fırsatta Anayasa’yı askıya alan, yasaları takmayan, yargı bağımsızlığını yerle bir eden, medyayı susturan siyasetçi portresi, Batı’nın yabancısı olmadığı bir konu. Örnekleri saymakla bitmez. Mussolini ve Hitler ile başlayan, demokrasiyi zîr u zeber eden diktatör prototipini en iyi Batı biliyor. Orta Doğu ve Asya’da çok sayıda örneği bulunan diktatör tipine ve icraatına cuk diye oturan bir tablo sergiledi Erdoğan. Bugün dünyanın dört bir yanında diktatör olarak biliniyor. Bunun asıl ve tek sorumlusu bizzat kendisidir. Bir zamanlar ‘model ülke’ diye anılan ve alkışlanan Türkiye’nin o gün takdir toplayan lideri Erdoğan’dı. Dünya tarihine “Müslüman demokrat” olarak geçecek iken, tarihi fırsatı tepti ve yakınlarına yöneltilen yolsuzluk suçlamasının ardından girdiği yolda kendine ‘diktatör’ kelimesinin sözlük anlamını karşılayacak duruma geldi.

Dünya artık Erdoğan’ı diktatör olarak görüyor. Sebebi de bizzat kendisidir. Anayasayı/yasaları ayaklar altına alıp OHAL hukuksuzluğunu hukukun yerine ikame etmeseydi bu algı oluşmayacak, Türkiye işkencelerin zulümlerin merkezi olarak bilinmeyecekti. Hal böyle olduktan sonra şeddeli mi şeddesiz mi olduğunun bir anlamı kalmıyor. Keşke demokrasi bu kadar katledilmese, adalet bu kadar boğazlanmasa; ülke ‘tek adam’ görüntüsüne bu kadar mahkûm edilmeseydi…

NOT: Onca zulme avuçları çatlarcasına alkış tutan bir belediye başkanı görevde zorla istifa ettirilince metal yorgunluğu kavramına sataştı ve ‘faşo’ tabirini kullandı. Faşist demek istedi aslında. Şeddeli diktatör lafının telaffuz sorunu var. İlla da şeddeli bir laf söylenecekse koltuk sevdasını adalet duygusuna çoktan feda etmiş Balıkesir’in devrik başkanının yol açtığı ilham üzerinden şeddeli faşist kullanılmalı. Hem okunuşu da daha okkalı olur. ‘Faşşist’! Bak ne dolu dolu oturdu öfke dolu o ağızlara…

[Ekrem Dumanlı] 10.11.2017 [TR724]

Vaka-yı Vakkas örneğinde MİT’leştirilen gurbetçiler! [Naci Karadağ]

Başta Ruşen Çakır gibi, kinini mesleğinin altına gizlemekte profesyonel olan kadim Cemaat düşmanlarının iddiası şuydu: “Cemaatin üst düzeyindeki insanlar yurt dışına kaçtı oralarda himmet paralarını iç ediyorlar, garibanlar da burada hapishanede sürünüyor!”

Gerçi kendileri de öyle olmadığını biliyor. Yani istiyorlar ki, yeni doğmuş bebekten 90 yaşındaki adama kadar, kim varsa Cemaat’ten Erdoğan eli ve Ergenekon yargısı ile hepsi zindana atılsın, hapislerde çürüsün.

Hatırlayın, “Çoluk çocuk acımayacağız” diye intikam yemini eden cuntacıları.

Şimdi kucaklarına oturttukları hırsız siyasal dinciler aracılığıyla hedeflerine ulaşıyorlar.

Adım adım…

Hırsızlar akıl almaz bir iştahla devleti yağmalarken, çaldıklarını yiyemeyeceklerinin farkında bile değil. Ülke, son sürat bir Siyasal dinci ile Ergenekon cuntacı çarpışmasına doğru ilerliyor… Hırsızlarla darbecilerin hesaplaşmasının çok sert, hatta kanlı geçeceğini her iki kesimin de psikopatları açık açık yazıp çiziyor.

HANİ BİR ELİ YAĞDA, BİR ELİ BALDAYDI?

Neyse gelelim iddiaya…

Yakın zaman önce sosyal medyada bir aklı evvel, kendince ‘aferin’ almak için video yayınladı.

Amerika’da dondurmacılık yapan bir Türk’ü taciz eden birkaç AKP fanatiği, kendisine yapılan tacize ‘gık’ı bile çıkmayan dondurmacıya, “Siyonist köpeği” de dahil etmedik hakaret ve tehdit bırakmıyor.

Reislerinden öğrendiklerini uyguluyorlar, şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan, bu eylemi yapan çakalların havuz medyasında “gurbetçi genç” olarak lanse edilmesi.

Üstelik onlar tehdit eden değil, edilen gençlermiş meğerse. Dondurmacı ise ‘Kaliforniya imamı’ imiş!

Eee, hani bunlar yurtdışında bir eli yağda bir eli balda himmet paralarını eziyorlardı?

İşin bir yönü bu ama daha mühim bir yönü var, daha vahim hem de!

Adının Vakkas Doğantekin olduğunu öğrendiğimiz ve ilk etapta ekmeğini AKP yalakalığından kazandığını düşündüren bu şahsın kimliğini biraz kurcaladığımızda ortaya çok enteresan bir tablo çıkıyor.

Saldırı olayını gerçekleştirene kadar sosyal medya ‘bio’sunda kendini yazar olarak, üstelik havuzun Amerika kolu olan Daily Sabah Yazarı olarak sunan Vakkas, saldırıdan sonra ani bir kararla künyesinden Sabah ismini çıkarıyor.

Artık nereden, ne tür bir talimat aldığı bilinmez.

Ama AKP aklı bir yere kadar malum.

BASIN VE NGO PARAVANI…

Vakkas’ın Daily Sabah’taki her satırı düşmanlık, nefret ve yalan dolu yazılarını silmeyi unutuyor havuzun yöneticileri.

Havuz medyasını artık hiç kimse takip etmiyor. Bizzat kendileri bile. Saray’ın bunları nasıl fırçaladığını herkes biliyor. Beş kuruşluk ehemmiyetleri yok kendi nazarlarında bile!

O yüzden Vakkas’ı kimse tanımıyor uluslararası bir medyada yazmasına rağmen trollük yaparak ses getirmeye, sahiplerine yaranmaya çabalıyor.

Daily Sabah sayfalarında gezinince öğreniyoruz ki, Vakkas iktidarın ABD’deki pek çok organizasyonunda baş aktör.

Mesela Gülen’in ikamet ettiği mekânı basan beş on kişiyi yönlendiriyor, ardından oturup bunun yazısını kaleme alıyor.

Her satırı yalan, dolan, nefret ve ajitasyon dolu bir gazete yazısından ziyade istihbarat eylem metni. (buyurun buradan okuyun: https://www.dailysabah.com/op-ed/2017/07/24/how-to-battle-feto-in-the-us)

Bu nedenle Vakkas önemli bir vaka.

Ülke dışındaki her Türk vatandaşının nasıl bir potansiyel istihbarat elamanına dönüştürüldüğünün çarpıcı örneğidir Vakkas Doğantekin. İstihbarat teşkilatı organizasyonlarında aktif görev almaları, şiddete varan eylemlerde hep başı çekmeleri ve daha sonra kendilerine verilen ‘gazeteci’ kimliğiyle itibar kazanmaya çalışmaları.

Doğru düzgün, lise bir seviyesinde bile dil bilgisi, yazım yeteneği yok Vakkas’ın.

Ama havuzun Amerikan gazetesinde köşe veriyorlar elemana.

Çünkü başka işlerde kullanırken işe yarayacak basın kimliği.

MİT’in yolladığı bültenlere isim koyarak yayınlamaktan başka görevi yok aslında. (Buyrun örneğine bakalım: https://www.dailysabah.com/op-ed/2017/09/08/should-muslims-in-europe-support-communist-parties) Bu ‘titr’e bir de uyduruk bir NGO titri ekleyince istihbaratçı kimliğinin gizlenebileceğini düşünüyor sanırım istihbarat birimleri.

Örneğin Amerika’daki medar-ı iftiharımız Dr. Mehmet Öz’ün linç girişiminde başı çekiyor ve aklı sıra ironiyle karışık hedef gösteriyor. Yazısının başlığı şu. “Dr. Öz şaşırma sabrımızı taşırma!”

YENİ NESİL LEŞKERLER

Vakkas ve onun gibi onlarca isim MİT tarafından benzer şekilde kullanılırken, işe yaramaz bir portalda kin, nefret ve ayrımcılık kusuyor.

Vakkas üstlendiği vazifeyi daha ne kadar götürür, kendisine verilen görevi ne zamana kadar yapar, eylemlerini ne zaman tamamen şiddete dönüştürür bilemiyorum; AKP iktidarında istihbarat teşkilatımızın gurbetteki pek çok Türk’ü benzer şekilde devşirip istihbarat eylem elemanı yaptığını artık çok net olarak görüyoruz.

Test etmek çok basit, iktidarın herhangi bir yurt dışı gezisinde organizasyonlardaki tiplere bakın, hepsinin ortak yönlerini göreceksiniz.

Hasılı; Vaka-yı Vakkas istisna değil!

Yurt dışında AKP adına maraza çıkaranlara bakın, hepsinde birer Vakkas tipolojisi göreceksiniz. Onları kimi zaman doğrudan istihbaratçı gibi (https://istihbaratsahasi.wordpress.com/tag/vakkas-dogantekin/) kimi zaman devletin yemlediği kültür sanat festivalcisi gibi (http://www.tafcouncil.org/about/our-team/) kimi zaman da “öfkeli Türk genci” (!) gibi (http://www.aksam.com.tr/guncel/fetocu-hainler-turk-genci-hedef-aldi/haber-677242) göreceksiniz. Şaşırmayın, bunlar MİT’in son dönem devşirme modelinin piyasaya sürdükleri yeni nesil leşkerlerdir.

[Naci Karadağ] 10.11.2017 [TR724]

‘Tuzağa düşürdüklerimize acımayın!’ [Erhan Başyurt]

Bazen kısacık cümleler o kadar çok şeyler anlatıyor ki, onlarca satır yazsanız ve sayfalarca itirafta bulunsanız bu kadar etkili olmaz…

***

‘Acırsanız acınacak hale gelirsiniz…’

Bu cümle, söylenmeyen o kadar çok şeyi anlatıyor ki…

Zulüm zirveye çıktı ama zulüm ettiklerimizin acınacak hallerine acımayın!

Hamile kadınları, yeni doğum yapmış bebekli anneleri, bakıma muhtaç yaşlıları, ev hanımlarını hapse atıyoruz, işkence ediyoruz, mallarını gasp ediyoruz…

Ancak merhamet ederseniz, hukukun üstünlüğüne dönerseniz, adaletin elinden kurtulmanız mümkün olmaz…

Siz şimdi gücü elinde bulunduruyor olmanıza karşın o zaman hesap veremezsiniz ve acınacak hallere düşersiniz…

***

‘Biz meydanlarda çocuklarınızı bunların okullarından alın, paranızı bunların bankalarına yatırmayın diye haykırdığımız zaman bunları boşuna yapmadık… Bak akıllı olanlar terk edip gitti, aklı yetmeyenler burada tuzağa düştü…’

Bu cümlenin satır aralarına saklanan ama söylenmeyen şeyler o kadar çok ki…

Hukukun ne dediği değil, bizim dediğimiz kanundur.

‘Biz çocuklarınızı yasal faaliyet gösteren okullara göndermeyin, yasal izin ve denetime tabi bankaya para yatırmayın’ diyorsak, sözlerimiz hukuktan üstündür.

Bunların hiçbirisi suç değil, işlendiği sırada suç olmayan eylemler sonradan suç da ilan edilemez ama biz bunları suç ilan ettik. Kanun da biziz, mahkeme de…

Vatandaşa bal gibi tuzak kurduk.

Devlete ve hukukun üstünlüğüne güvenenleri öyle bir tuzağa düşürdük ki, tarihte emsallerine çok nadir rastlanır.

Keşke tuzak işlemeye başlamadan bir kısım insanlar da yurt dışına çıkmamış olsalardı, ne güzel onları da hapse atacaktık!

Kimse de bu zulümleri dünyaya duyuramayacaktı!

***

Kısacık cümleler o kadar çok söylenmeyen sözü bağrında gizliyor ki, insanın bu itirafları tarihe not düşmekten başka bir şey yazası gelmiyor…

Tarihe zalimin ağzından şu cümle not düşülsün:

KURDUĞUMUZ TUZAĞA DÜŞEN MASUM İNSANLARA SAKIN ACIMAYIN!

[Erhan Başyurt] 10.11.2017 [TR724]

Anlaşılan o ki belediyelere para lazım [Semih Ardıç]

Bütçeyi har vurup harman savuran hükûmetin 50 milyar liralık ilave vergi paketinin cari olacağı 1 Ocak 2018’e kadar beklemeye tahammülü yok. Kamuda israfa son vermeye, lüks harcamaları kısmaya gelince ağırdan alınıyor. Amma velakin vatandaştan para istemeye gelince gece gündüz mesai yapılıyor, tekeden süt sağılıyor.

Şu ana dek hiç konuşulmayan bir kalemde sürpriz maliyetler kapıda. Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki bina inşaatlarında her daire için bir oto park şartı getirileceğini söyledi. Daha evvel dört daireye bir otopark yeri gösterilmesi kâfiydi.

BELEDİYE VE MÜTEAHHİT MUTLU, VATANDAŞ MAĞDUR

Özhaseki demek istiyor ki belediyeler bundan böyle inşaat firmalarına ruhsat vermek için daha fazla otopark arası alacak. Zira sistem şöyle işliyor: 1994’ten beri Otopark Yönetmeliği’nde özel durumlar için getirilen bir kolaylık belediyeler namına gelir kapısına dönüştü.

Yönetmeliğin 9. maddesine göre otopark yapılması mümkün olmayan hallerde belediyeye taşıt başına rayiç bir bedel (şehir ve ilçeye göre farklılık arzediyor) üzerinden harç ödenmesi halinde otopark mecburiyeti ortadan kalkıyor. Yönetmelikte bu istisnanın şartı var: Belediyeler topladıkları paralarla o bölgede halka ücretsiz otopark yapacak.

12 DAİRELİ APARTMAN İÇİN 52 BİN LİRA OTOPARK HARCI

Ancak mücbir haller için getirilen kolaylık müteahhit-belediye işbirliği ile suiistimal ediliyor. İstanbul’da belediyeler 2017’de taşıt başına 13 bin lira civarında harç tahsil ediyor. 12 dairelik bir apartman projesinde müteahhit binanın altına dört adet araba parkı yapmak yerine (13.000×4) 52 bin lira harç ödemeyi tercih ediyor. Böylece aynı projede fazladan iki daire ya da üç-dört dükkân alanı elde ediliyor.

Aynı binanın Özhaseki’nin bahsettiği değişikliği müteakip inşa edildiğin farz edelim. Otopark külfetinden kurtulmak isteyen müteahhit, belediyeye (13.000×12) 156 bin lira ödeyecek. Otopark yerine inşa ettiği daire ya da dükkanların satışından otopark harcının en az üç-dört katını kazanacak. Belediye ve müteahhit kazanırken vatandaş cadde ve sokaklarda arabasını park edebileceği yer derdine düşecek. Arabasının çalınması, başka bir sürücünün çarpıp kaçması, boyasının çizilmesi, yan aynalarının kırılması, lastiğinin patlatılması gibi riskler de cabası.

EVİN ÖNÜNDE BİLE PARK PARASI!

Özhaseki’nin sözleri, vatandaşın otopark çilesi bitmediği halde mevzuattaki istisnayı teamüle dönüştüren belediyelere ‘vatandaşı soymak için bildiğinizi okumaya devam edin’ demekten farksız. 23 senelik tecrübeyle sabit ki belediyeler aldıkları otopark paralarını kendi harcamalarında kullanıyor. Tek ücretsiz kapalı otopark yapılmadığı gibi artık mahalle aralarında evlerin önünden park parası isteniyor.

İstanbul’daki İSPARK modeli Anadolu’da en ücra beldeye kadar uzandı. Otopark yapmayan belediyeler havadan para kazanıyor. Dolayısıyla Bakan Özhaseki böyle bir emrivakiye imza atmadan Otopark Yönetmeliği muvacehesinde 23 senedir belediyelerin tahsil ettiği para tutarını halka açıklamalıdır. İlaveten yönetmeliğin ‘ücretsiz otopark’ hükmüne niçin riayet edilmediğini de izah etmelidir.

HİZMET ETMEK YERİNE HÜKMETMEK

Dönüp dolaşıp vatandaşın cebine göz dikmek yerine sistemi adil ve şeffaf hale getirmek elzemdir. İktidar hizmet etmek yerine hükmetmeyi tercih etmişse meseleleri hüsnü niyetle tarif etmek bir mânâ ifade etmiyor. Zira Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) maşeri vicdandan yükselen itirazları hayli vakitten beri kale almadığı sır değil.

Bildiklerini okuyorlar. Harcamanın hesabını vermedikleri gibi vergi ve harçları diledikleri gibi artırıyorlar. Sayıştay süs bitkisine dönüştürüldü. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) hükûmetin noter kâtipliğine döndü. Muhalefet göstermelik, medya tek sesli. Vatandaşın tensibine müracaat etmek akıllarına bile gelmiyor.

Yeni otopark harç düzenlemesinde ne müteahhidin ne de belediyenin kaybı olacak.

Fatura yine vatandaşa kesilecek.

[Semih Ardıç] 10.11.2017 [TR724]

İyi ki gurbetçi oyuncular var [Efe Yiğit]

Mircea Lucescu’nun A Milli Takımın başına geçtikten sonra tek gündemi var: Yabancı sayısı. Rumen hoca her milli maç öncesi veya ne zaman mikrofon uzatılsa bu konuyu gündeme getirip, dert yanıyor. ‘Aynı takımda birlikte oynayan 2-3 oyuncu yok’ diyen Lucescu uzun uzun bu konuyu gündemde tutuyor. Neden Türkiye’de futbolcu yetişmiyor sorusuna cevap aramak yerine, yabancı sayısına takılı kalıyor. Acı ama gerçek, Türkiye’de futbolcu yetişmiyor. İyi de milli takım ve ligdeki Türk oyuncuların kaynağı neresi diye sorarsanız cevabım hazır: Avrupa’daki gurbetçiler!

HIRVATİSTAN MAÇININ YILDIZLARI

Lucescu döneminde akıllarımızda kalan tek başarı Hırvatistan’ı 1-0 yendiğimiz maç oldu. Sahaya çıkan ilk 11’in 5’i Avrupa’da doğmuş oyunculardan oluşuyordu: Hakan Çalhanoğlu, Cenk Tosun, Oğuzhan Özyakup, Nuri Şahin, Kaan Ayhan… Yedekler arasında da Ömer Toprak, Emre Mor ve Yunus Mallı oturuyordu. Oğuzhan’ın şutunda kaleciden dönen topu Cenk Tosun’un tamamlamasıyla yıldızlar topluluğu Hırvatistan’ı 1-0 yeniyorduk.

Ardından gelen İzlanda mağlubiyeti sonrası aniden gündemimize yabancı sayısı girecekti. Mesele 14 yabancıdan öteydi. Türk futbolunun yıllarca altyapıyı ihmal etmesinin faturasıydı. Avrupa’daki 5 milyon Türk’ten çok kaliteli futbolcular çıkarken, 80 milyonluk ülkeden 24 oyuncu çıkaramıyorduk. Lucescu’nun Romanya ve Arnavutluk kadrosuna çağırdığı 5 yeni futbolcudan 4’ünün Avrupa doğumlu olması aslında her şeyi anlatmaya yetiyor.

YÜZDE 41 YERLİ OYUNCU AMA…

Bu sezon Süper Lig’de toplam 499 futbolcu top koşturuyor. Bunların 239’u yabancı. Yani yüzde 47,9’u. Geriye kalan 260 futbolcudan 52’si ise başta Almanya olmak üzere diğer ülkelerde yetişmiş Türk oyuncular. Yani yüzde 20’si. Türkiye’de yetişen yerli oyuncuların sayısı ise 208. Bu da tüm oyuncuların yüzde 41,6’sı demek. İlk bakışta ‘Türkiye’den yetişmiş baya oyuncu var’ dedirten bu rakam sizi yanıltmasın. Zira bu oyuncuların çoğunun 21 kişilik kadrolarda dolgu malzemesi olmaktan öteye gidemediğini, ilk 11’de banko oynayacak şekilde kendilerini geliştirmiş oyuncular olmadığını görebiliriz.

Ecelin ne zaman geleceği belli olmadığı gibi ligimizdeki teknik adamlarında ne zaman kovulacağı da belli değil. Kovulmaz denen hocaların bileti kötü giden birkaç maç sonunda kesilebiliyor. Sürekli diken üstünde olan hocalar kısa yoldan başarılı olmak isterken, altyapısı sorunlu Türkiye’de yetişen oyuncularla vakit kaybetmek istemiyorlar. Yabancılar ve Avrupalı Türkler ilk tercihleri oluyor. Tüm takımların ilk 11’lerine bakın, Türk oyuncuların çoğunluğu Euro Türklerdir.

BAŞARIDA EN BÜYÜK PAY SAHİBİ EURO TÜRKLER

Galatasaray’da bu sezon kadronun değişmez tek Türkü Tolga Ciğerci bir Euro Türk. Yine Galatasaray kadrosunda yer alan Yasin Öztekin, Koray Günter, Sinan Gümüş, Eren Derdiyok ve Tarık Çamdal gurbette doğup, futbola ülke sınırlarımız dışında başlayan isimler. Galatasaray kadrosundan bu isimleri çıkardığımızda ilk 11’de oynayacak Türk oyuncu bulmak imkânsız gibi.

Beşiktaş’ın kaptanı Oğuzhan Özyakup, Gökhan Töre, Tolgay Arslan ve golcüsü Cenk Tosun Avrupa doğumlu. Gökhan Töre sakatlığından dolayı aylardır takımdan uzak ama diğer 3 oyuncuyu çıkardığımızda şampiyon Beşiktaş’ın kadrosunda neredeyse yerli oyuncu kalmıyor. Son iki yılın şampiyonu Beşiktaş’ın kapısını Avrupa kulüplerinin sadece Oğuzhan ve Cenk için çalıyor olması Türkiye’den futbolcu yetişmediğinin bir başka göstergesi oluyor.

Fenerbahçe’de Hasan Ali Kaldırım ve Mehmet Ekici, Tranzonspor’da Olcay Şahan, Başakşehir’den Tunay Torun, Alparslan Erdem, Mevlüt Erdinç, Gökhan İnler, Kerim Frei gurbette doğmuş isimler. Bu isimleri çıkardığımızda Fenerbahçe, Trabzonspor ve Başakşehir’in ciddi güç kaybı yaşayacağı ortada. Diğer Anadolu takımlarının da başarılı Türk oyuncularına bakın büyük ihtimalle Avrupa doğumludur.

ALTINORDU MODELİNİ BENİMSEMEK ŞART

Bir de gurbetçi olup da bulunduğu ülkenin milli takımını tercih eden Mesut Özil, İlkay Gündoğan, Kerem Demirbay, Serdar Taşcı gibi isimler var. Gurbetçi kökenli futbolculara baktığımızda sorun net bir şekilde ortaya çıkıyor. Kulüplerimizin Altınordu’yu örnek alıp altyapıya yatırım yapmaları gerekir. Yoksa Lucescu her mikrofon uzatıldığında yabancı sayısından dem vurup başarısızlığa kılıf arar, olan Türk milli takımına olur.

Sözü Lucescu ile açtık Lucescu ile bitirelim. Malum Rumen Hoca 2004-15 arasında Ukrayna’nın Shakhtar Donetsk takımını çalıştırdı. Ukrayna Ligi’nde Dinamo Kiev efsanesini yıkıp, Shakhtar’ı Avrupa’nın sayılı takımlarından biri yapan Lucescu bu başarıya Ukraynalı oyuncularla ulaşmadı elbette. Shakhtar Donetsk’te Elano, Fernandinho, Luiz Adriano, Willian, Douglas Costa, Alex Teixeira, Henrikh Mkhitaryan, Taison, Ismaily, Bernard, Fred, Facundo Ferreyra, Marlos gibi Ukrayna dışından oyuncular asıl başarıyı getiren isimlerdi. Şimdi aynı Lucescu yabancı oyuncuların sayısının fazla olmasının zararlarından bahsediyor.

[Efe Yiğit] 10.11.2017 [TR724]

Her kelimenin aslında mantıklı bir açılımı var! [TR724]

Diller arası etkileşim yüzyıllardır sürüyor. Farklı dillerden kelimeler dilimize yerleşmeye devam ediyor. Türk Dil Kurumu (TDK) yabancı dillerden dilimize gelen kelimelere karşılık bulurken zaman zaman polemiklerin ortasında kalabiliyor. Son tartışma ‘kendi fotoğrafını çekmek’ anlamına gelen ‘selfie’ kelimesine Türkçe karşılık bulununca yaşanmıştı. Bu kelimeye otofoto, çekinti, fotoben, kendingör, kendinçek, haletiben, özbiçem gibi 530 öneri gelmiş ancak TDK selfie’ye ‘özçekim’ demekte karar kılmıştı. Bu karşılık ‘Azerice karşılık vermişiz’, ‘hangi ailenin soyismi’ diye ti’ye alınsa da özçekim dolaşıma girdi.

Benzer tartışma farklı kelimeler için de oldu. Mesela otopsi-ölü açımı, refleks-tepke, dezenfeksiyon-bulaşsavma, migren-yarım baş ağrısı, halüsinasyon-varsanım, anestezi-uyuşturum, deterjan-kirgiderir şeklinde isimlendirildi. TDK terimlerin daha anlaşılır olması için bunları yaptığını savunsa da gribe paçavra, astıma yeprik, epilepsiye tutarık demek pek de anlaşılır olmuyor. Zira eczaneye gidince paçavra hastalığı için kim yeprik spreyi ister ki… Ya da Otopsi için hangimiz ölü açımı deriz?

Türkçe Sözlük’te 111 bin 27 kelime yer alıyor fakat toplumun yükünü çeken kelime sayısı 200-250 arasında. Bu açıdan bakıldığında Türkçeye giren kelimelere verilen karşılıklar aslında sözlükte kalıyor. Meselenin bir diğer yanına bakınca da salında Türkçeye hemen her kelimenin TDK’nınkine benzer mutlaka mantıklı bir açıklaması var.

-Lahmacun: Arapçada lahm, et; acin ise yoğrulmuş manasına geliyor. Yoğrulmuş et anlamına gelen lahm-i acin tamlaması dilimize lahmacun olarak geçmiş.

-Çerçeve: Farsçada çehar, dört; çub ise çubuk anlamını taşıyor. Dört çubuk anlamına gelen çeharçub, dilimize ‘çerçeve’ şekliyle yerleşmiş.

-Çamaşır: Farsçada câme, giysi; şûr yıkamak, temizlemek anlamına geliyor. Yıkanan giysi manasını taşıyan câmeşûr, zamanla çamaşıra dönüşmüş.

-Nankör: Bu kelime sözlükte ‘iyilikbilmez’ olarak tanımlanıyor ki nankör de iki kelimenin birleşiminden oluşuyor. Nan, ekmek; kör ise görmeyen demek. Nankör, kendisine verilen nimetleri görmeyen kişi olarak lügate yerleşmiş.

-Şeftali: Farsça şaft, kalın; âlû ise erik demek. Erikten daha sulu ve iri olan bu meyveye eriğe benzerliğinden dolayı şeftali (kalın erik) deniliyor.

-Tezgâh: Farsça kökenli bu kelime, dest ve gâh sözcüklerinin birleşiminden oluşuyor. Dest, el; gâh ise yer manasında. Üzerinde el ile iş yapılan zemine ‘el yeri’ anlamına gelen destgâh deniyor. Bu da zamanla tezgâh kelimesine dönüşmüş.

-Peygamber: Farsçada paygam, haber; bâr ise taşıyan demek. Peygamber ise haber taşıyan anlamına geliyor.

-Tarçın: Bu baharatın kökü dar-i Çini’ye (Çin ağacı) dayanıyor. Çünkü tarçın, Güney Asya’da yetiştirilen bir ağacın kabuğundan elde ediliyor.

-Tuhafiye: Sizin sandığınız gibi ‘tuhaf eşyalar satan yer’ anlamına gelmiyor. Arapçada tuhfe, hediye anlamına geliyor. Tuhaf ise onun çoğul hali (hediyeler).

-Pijama: Farsçada pây, ayak; câme de giysi demek. Ayak giysisi denilen paycame zamanla pijamaya dönüşmüş.Tahterevalli: Bu kelime, aslında taht-ı revan yani yürüyen taht anlamına gelen bir tamlamadan oluşuyor.Serbest: Ser, baş; best ise bağlı demek. ‘Başı bağlı’ anlamına gelen ‘serbest’ sözcüğü, Osmanlı döneminde evli erkekler için kullanılırdı. İstanbul’dan çıkış izni, geri dönmesine kesin gözüyle bakılan evli erkeklere verilirdi. Bu sözcük de ‘seyahat özgürlüğünü’ ifade ederdi.

[TR724] 10.11.2017