AP vekillerinden Pak-Türk okullarını "terör örgütü" ilan eden Pakistan'a kınama mektubu

Avrupa Parlamentosu milletvekilleri Pakistan Anayasa Mahkemesi'nin 13 Aralık 2018 tarihinde Fethullah Gülen hareketine bağlı "Pak-Türk Uluslararası Çağ Eğitim Vakfı" kurumunu ve çalışanlarını "terörist" olarak ilan eden kararını sert bir dille kınadı.

Aralarında Rebecca Harms, Ana Gomes, Allessia Mosca ve Julie Ward'un da bulunduğu toplam 10 Avrupa milletvekilinin imzasını taşıyan kınama mektubu Pakistan Başbakanı İmran Khan'a ve Avrupa Birliği Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini'ye gönderildi.

"İnsan hakları ihlallerinden endişe duyuyoruz"
Mektupta "Türk yetkililerin sürece müdahil olduğu ve bu durumun Pakistan yargısının bağımsızlığının sorgulanmasına sebep olduğu" ifade ediliyor. Metinde belirtilen diğer bir nokta da personel ve çalışanların "aşırı derecede" baskı görmesi ve insan hakları ihlallerinin yaşanabileceği, Milletvekilleri, 'derin kaygı' oluşturan bu kararlardan dolayı yaşanabilecek insanlık dışı davranış ve insan hakları ihlallerinden endişe duyduklarını da belirtti.

"AB-Pakistan dostluğunun ruhuna aykırı bir karar"
Mahkeme kararının Avrupa Parlamentosu ve Pakistan arasında gerçekleşen ortak parlamenter toplantılarına ve AB-Pakistan Ortak Komisyonu'nun ruhuna aykırı olduğu ifade edildi. Söz konusu okulların birlikte yaşama ve eğitim açısından Avrupa Birliği genelinde ve Pakistan'da topluma büyük katkı sağladığını dile getiren milletvekilleri, bu okulların "Türk hükümetinin siyasi motivasyonları doğrultusunda mahkeme kararlarına tabi tutulmamasını" talep etti.

Pakistan'daki Avrupa Birliği Büyükelçisi Jean-François Cautain konu ile ilgili araştırmalarını sürdürdüklerini belirterek öğretmenlerin ve ailelerin bu kararla ilgili yaşayabileceği sıkıntıların farkında olduklarını söyledi.

Pakistan Başbakanı İmran Khan'a ve Mogherini'ye gönderilen mektubun altına imzasını atan Avrupa Milletvekillerinin isimleri şöyle:

Ana Gomes (Avrupa Parlamentosu Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı Grubu)
Alyn Smith (AP Yeşiller/Avrupa Serbest İttifakı Grubu)
Alessia Mosca (Avrupa Parlamentosu Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı Grubu)
Rebecca Harms (AP Yeşiller/Avrupa Serbest İttifakı Grubu)
Nessa Childers (Avrupa Parlamentosu Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı Grubu)
Margrete Auken (AP Yeşiller/Avrupa Serbest İttifakı Grubu)
Bart Staes (AP Yeşiller/Avrupa Serbest İttifakı Grubu)
Julie Ward (Avrupa Parlamentosu Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı Grubu)
Patricia Lalonde (Avrupa Liberal ve Demokratlar İttifakı)
Eva Kaili (Avrupa Parlamentosu Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı Grubu)

[https://tr.euronews.com] 1.2.2019

Hizmeti Neden Sevdim? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Hizmeti tercih etmem için şartlar, çevre çok da müsait değildi. Abim Milli Görüş kökeninden gelen bir cami imamıydı. İmam hatipte okudum. Doğal olarak Milli Görüşçü, siyasal İslamcı olabilirdim; olmadım. Ortaokul çağlarında Menzilden tövbe aldım, ama sürdürmedim. Yakın akrabalarımdan çok Menzilci var. Babam Mahmut Efendi’ye müntesipti, severdim, samimi bulurdum. Efendi Hazretlerinin elini de öptüm ama halkalarına katılmayı hiç düşünmedim. Süleyman Efendi Hazretleri bu ülkeye büyük hizmet etmiş  şahsiyetlerdendir. Bir ablam, eniştem ve pek çok yakınım onlara yakındır. Faaliyetlerini, çalışmalarını çok önemli ve gerekli görürüm. Ama o grubun parçası olmayı hiç aklıma getirmedim. Annem, babam, pek çok yakınım ehli tarikti, seydaların, şeyhlerin kerametlerini çok dinledim ama beni fazla cezbetmedi, etkilemedi.

Dindar bir çevrede büyüdüm ama ameli eksik, yaşantısı aksak, başına buyruk tarafları olan bir gençtim. Rahmetli babamın dindarlığını, takvasını, namaz, Kur’an hassasiyetini hep takdir ettim. Sarıklı cübbeli gezer, bütün namazlarını camide kılardı. Okuma-yazmayı askerde, Kur’an-ı Kerimi 40 yaşından sonra öğrendiği halde çok kitap okur, sürekli hatmederdi. Benden aynı camide, dizinin dibinde namaz kılmamı bekler, bazen zorlardı. Sırf o öyle istiyor diye onun camisine gitmezdim. Başka camiye gittiğimi ve o namazı kıldığımı söylemezdim. Babasının bile müdahalesinden hazzetmeyen, özgürlüğüne düşkün, serazat biriydim. İmam hatipte okurken bana “adam olmaz” diyen Milli Görüşçü Kur’an hocamız üniversitede Hareketle tanıştıktan bir kaç yıl sonra memlekete gittiğimde bende farkettiği müspet değişimi abime: “Mahmut nasıl bu hale geldi, inanamıyorum” diye anlatmış. Eğer yaşıyorsa muhtemelen beni şu anda “azılı bir terörist” olarak görüyordur. Aslında bendeki değişiklik büyük değildi. Ben zaten dindar bir çevrede ve mukaddesata saygılı, ama ibadeti zayıf biriydim. Ne var ki bu tür eğitimcilerin kafasında bazı gençlere karşı yıkılması zor bariyerler, ön kabuller, etiketlemeler vardı.

Hikayesi uzun; bazı yazılarda kısmen bahsettim. Oldukça düşük bir ihtimal gerçekleşti ve Hizmet Hareketinin içinde buldum kendimi. Lise yıllarında laf attığım, üst perdeden baktığım arkadaşların içinde yer almış ve ciddi bir değişim geçirmiştim. Hizmet pek çoğunun sandığı gibi üyelik kartı olan bir kulüp değil. Gizemli, zoraki bir yapılanma hiç değil. Rızanıza ve iradenize dayalı olarak yapılanları beğerniyorsanız faaliyetlere destek oluyor içinde yer alıyorsunuz. Ben de nefsimle ideallerim, kendi rahatım ile ülke ve insanlık için umutlarım arasında uzunca süre muhasebe yaptıktan sonra tamamıyla kendi irademle Hareketin içinde oldum.

Peki, Hizmetin neyini sevmiş ve neden tercih etmiştim?

· Ben Hareketin meşverete, makuliyete uygun yönünü sevdim. Dünyaya, insanlığa açık ufkunu sevdim. Laf etmekle, söz üretmekle oyalanmayıp iş yapmasını, adım atmasını, eyleme geçmesini, projeler uygulamasını sevdim.

· Dışlayıcı bir dilinin olmamasını, herkese kucak açmasını, “aç sineni açabildiğin kadar kalmasın el uzatmadığın bir mahsun gönül” demesini sevdim. “Gönlünde herkesin oturabileceği bir sandalye olsun” sözünün serlevha yapılmasını sevdim.

· Anadolu’nun her rengine değer verip onlar arasında köprü olmasını, Alevi, Sünni, Türk Kürt, sağcı solcu vb. aynı masada biraraya getirmesini sevdim.

· Bütün problemlerin cehaletten, fakirlikten kaynaklandığını ve çözümünün “eğitim” olduğunu söylemesini, enerjisini eğitime vermesini sevdim.

· İnsanların eline çantasını alıp idealleriyle bilinmezlere yelken açmasını sevdim. Arkadaşların cebindeki otobüs parasını, evindeki ekmeği paylaşmasını sevdim. Esnafının dilenciye verir gibi değil, canından verdiği bağışları, himmetleri sevdim.

· Hareketin bilime, araştırmaya, sorgulamaya önem vermesini, Müslümanların ve insanlığın temel problemlerine çağa uygun çözümler aramasını, yorumlar getirmesini sevdim. Eğitim kurumlarında dünya çapında bilimsel başarılara imza atmasını sevdim. Fedakarlığa, hasbiliğe dayalı eğtim modelini sevdim.

· Müspet hareket olmasını, ağır baskılara zulümlere rağmen en küçük şiddete tevessül etmemesini sevdim.

· Pek çok cemaat ve kesim onun aleyhinde konuşurken gıybete düşmeden, kimseye küsmeden, adam çalma uğraşına girmeden müsbet hareket etmesini sevdim. Kur’an ve Sünnet ölçülerinden sapmama konusundaki itinasını sevdim.

· Dindar ama tassuptan, saplantıdan, şiddetten uzak, eğitimli ve başarılı nesiller yetiştirmesini sevdim. Tüm Müslümanlar için misal olma potasiyelini sevdim. Anadolu insanına ufuk verip onlara yeni dünyalar açmasını sevdim.

· Yıllarca milyonlarca insanı en küçük bir suça, gayrımeşruluğa bulaştırmadan, provokasyonlara, maniplasyonlara getirmeden bir ideal çevresinde toplayabilmesini sevdim. Dindarları hertürlü radikalizmden uzak tutarak gerilimini, enerjisini olumlu, yapıcı, yararlı projelere, işlere yönlendirmesini sevdim.

· Üslubumuz namusumuzdur ilkesini sevdim. Güncel siyasetin bayağılıklarına karışmamasını, siyaset üstü ve aktüalite üstü kalabilmesini sevdim.

· Kadınlara, kız çocuklarına değer vermesini okutmasını, meslek sahibi kılmasını sevdim.

· Hareketi Risalei Nurların zamanın ruhuna uygun yorumlaması nedeniyle sevdim. İmansızlığın ateizmin, itikadi sarsılmaların yoğun yaşandığı, pozitivizmin pek çok soru ürettiği dönemde aklı ve kalbi doyuran, makul, mantıkılı izahatları nedeniyle sevdim.

· Hizmeti, Toktamış Ateş’le Abdurrahman Dilipak’ı, Taha Akyol’la Cengiz Çandar’ı aynı masada biraraya getirdiği için sevdim. Babaları birbirinin kanını dökmüş Boşnak, Sırp ve Hırvatı aynı okulda barış-huzur içinde ve arkadaşça yaşattığı için sevdim. Afganistan’da iç savaşa rağmen eğitim vermeye devam etmesi nedeniyle sevdim. Afrika’da açtığı su kuyuları nedeniyle, binlerce insana katarakt ameliyatları yapması nedeniyle sevdim. Irkçılık karşısında “biz renk körüyüz” dediği için sevdim.

· Özel hayatı dahi olmayan, dünya zevki bilmeyen Hoca Efendi’yi ülkeye, insanlığa, dine adanmış hayatı için sevdim. Eserlerindeki tutarlılık, derinlik ve entellektüel bakış için sevdim. Etiketleyen ötekileştiren değil, birleştiren, kaynaştıran yaklaşımları ve dili nedeniyle sevdim.

· Medreseden yetişmiş bir din adamı olan Hoca Efendi’nin Cumhuriyetin yetiştirdiği Kemalist, solcu bir üniversite hocası Toktamış Ateş’le el ele tutuşmasını sevdim. Sayın Gülen’in Cem Karaca’dan Barış Manço’ya Bülent Ecevit’e kadar çok farklı kişiliklerle konuşacak konular bulmasını ve memleket meselelerini her görüşten insanla konuşabilmesini sevdim. Bir vaizin, cami hocasının hücrenin yapıtaşlarından, entropiden, Kant’tan, Hegel’den, Weber’den, Comte’dan psikanalizden,  felsefeden sosyolojiden bahsetmesini sevdim. Gülen’in sahabe aşkından ve peygamber sevgisinden etkilendim. Geçmişe saygı duygusu verdiği aynı anda geleceği kucaklama motivasyonu aşılamasını sevdim. 

Maddeleri sıralamaya devam edebiliriz. Hizmet çok güzel işler yaptı ve pek çok insan dahi Hizmeti benzer sebeplerle sevdi; ömrünü verdi, çocuklarını teslim etti. Dünyanın heryerindeki insanlar 17-18 yaşındaki kızlarını 23-25 yaşındaki erkek öğretmenlere çekinmeden emanet etti; binlerce kilometre yola gönderdi. Esnaflar kan ter içinde kalarak kazandığı parasını arkasını sormadan bu güven nedeniyle verdi. İçindeki haset ve nefreti bastıramayanlar dahi “bunları sevmem, ama kızımı gönderebileceğim, oğlumu teslim edebileceğim daha güvenilir ve başarılı yer yok!” diye çocuklarını kurumlara kaydettirdi.

Bunlar devam ettiği sürece insanlar, dünya Hizmeti sever. Arızi duygu savrulmaları, geçici kafa karışıklıkları olsa, bazıları propagandalara kanıp şimdilik husumet beslese dahi eğer temel hasiyetlerini koruyabilirse Hizmet yeniden ilgi odağı olur. Fırtına bitip ortalık durulduktan, at iziyle it izi ayrıştıktan sonra karşı çıkan veya uzak duran insanlar bile yeniden severler. Siyasi çıkarları, ekonomik beklentileri nedeniyle şu anda zalime ve zulme destek olanlar, zalimler devrilip zulüm düzeni bitince mahçup şekilde de olsa yine destek verirler. Kaygıları, korkuları nedeniyle kenarda duranlar, güven ortamı geri gelince tekrar yerlerini alırlar.

Yeter ki Hizmet ve Hizmet insanları onları tanımlayan, lazımı gayrı müfariki olan özelliklerini yitirmesin. Zamanın eskittiği ideallerini tazelesin, ülfetin pörsüttüğü niyetlerini yenilesin. Uhuvvetini, safiyetini samimiyetini muhafaza etsin. Son dönem yaşadıklarını yeni bir bilincin, bilenmenin ve dirilişin kaynağı haline getirebilsin.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 1.2.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

El konulan okulda ‘cihatçı’ eğitimi veren lejyoner imam hatip lisesi [Cem Mora]

CHP Milletvekili Ali Akyıldız, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden hem salona hem de sesini duyurmak istediği Erdoğan’a, “Peygamberimiz bana bir irşat listesi verdi, Sivas da o illerin arasında” diyen din adamı kim” diye soruyordu 29 Mart 2018 günü.

Akyıldız, bir mahduma anlatır gibi tane tane anlattı o din adamını: “Sivas’ta yeni bir meczubumuz türedi. Rüyasında peygamber efendimizi görmüş ve peygamber efendimiz de bu meczuba A4 kağıdında irşat edecek illerin listesini vermiş. Bu hoca efendi de bu listede Sivas olduğu için gelip Sivas’ı irşat etmeye kalkmış. Sivas’ta yerel bir televizyon kanalında yapmıştı açıklamaları.”

Akyıldız’ın “Bu tür meczuplara prim vermeyelim diyorum…” dediği din adamı Abdullah Ağbektaş’tan başkası değildi.

Aynı yılın Kasım ayında Akyıldız’ın “prim vermeyelim” dediği o ‘meczup’la Erdoğan’ın boy boy fotoğrafları çıktı. Sivas’ta askeri ve mülki erkanla sıcak ilişkiler kuran ‘meczup’ Ağbektaş artık Saray katında da kabul görmüştü.

E, nasıl görmesin!

Çünkü Sivas’ı irşat dışında uluslararası cihatçı yetiştiren lejyoner okulunun başöğretmeniydi Abdullah Ağbektaş.

Kanun hükmünde kararname (KHK) ile el konulan ve içinde anadolu ve fen lisesi düzeyinde bilimsel eğitim verilen Sultan Murat Eğitim Kurumları artık dünyanın farklı ülkelerinden getirilen öğrencilere ‘çok özel’ eğitimin verildiği bir medreseye dönüştürülmüştü. Her ne kadar adı Sivas Uluslararası Şehit Münir Murat Ertekin Anadolu İmam Hatip Lisesi olsa da cihatçı eksenli özel bir müfredat uygulanıyordu bu okulda.

İrşat vazifesinin yanında ‘Bayırbucak Türkmenlerine’ adı altında Suriye topraklarına seferler yapan Ravza Derneği Başkanı Abdullah Ağbektaş’a da takkesi ve şalvarıyla ders vermek düşüyordu. Sosyal medya platformlarında canlı olarak da yayınlanan derste okul müdürü -isimdeki tesadüfe bakın- Abdülkadir Selvi tereddütsüz öğretmen masasına bir ‘meczup’u geçirmekte beis görmüyordu.

Oysa 2016’da Anadolu Ajansı’nın duyurduğu ve sonrasında tekrarlanan Bayırbucak Türkmenlerine yapılan o yardımların kokusu 4 Nisan 2018’de çıkacaktı.

Afrin’e bir TIR dolusu su gönderilmesi için düzenlenen kermesin geliri ‘bağış’ adı altında Ravza Derneği Başkanı Abdullah Ağbektaş’a aktarılması yerel basının gündemindeydi.

Sivas Valiliği hemen o günlerde konuyla ilgili soruşturma başlattı. ‘Afrin’e bir TIR su’ sloganıyla düzenlenen kermese, bir vali yardımcısı, öğrenci velileri ve çok sayıda kişi katılmıştı. Okul bahçesinde gerçekleşen kermesin 3 bin 902 lira 15 kuruşunu ‘meczup’ iç etmişti. Üstelik resmi yollardan, ‘bağış’ adı altında Ravza Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Abdullah Ağbektaş’a makbuz karşılığında kuruşuna kadar teslim edilmişti söz konusu meblağ.

Vali Davut Gül’ün konuyla ilgili başlattığı yasal süreç ne durumda bilinmez ama lejyoner okulundaki öğretmen masası onun.

Sırtını ‘ak tahta’ya dönmüş olarak konuşan Abdullah Ağbektaş önce kendini anlatıyor, ardından ‘eski dönem’in ne kadar kötü olduğunu hatırlatıyor Türkiye’ye gelmiş yabancı öğrencilere. 28 Şubat’ın önlerini kesmesinden dolayı ticarete atıldığını söylüyor. Peygamber ahlakından bahsederken gasp edilen bir özel okulun sınıfında konuştuğunu unutuyor. “Buralar bu milletin malı aslında” diyor. “O hainler” diye andığı okulu yaptıranlarla ilgili, “Onların elindeydi…” ifadelerini kullanıyor. Yıllar önce içinde olduğu okula gelen bir ilköğretim öğrencisini “türban takmaya zorlamadıkları” için kınıyor. Babasına telkinde bulunarak nasıl imam hatip okuluna kaydını aldırdığını aktarıyor alakasız çocuklara.

Bu teorik eğitimlerin aralarında ve ders saatleri dışında lejyoner okuluna dönüştürülen mekanda ‘sloganik’ militan yetiştirme pratikleri yapılıyor. Siyahi öğrenciler hep birlikte “Komando Yemini” ediyor: “Korku nedir bilmeyiz…” Ardından da “Komando nerede” sorusuna hep birlikte, Sivas’ta, Menbiç’te, Afrin’de, Afrika’da…” diye cevaplar veriliyor.

Asıl niyetler ise öğrencilerin yarım Türkçe ile öğrendikleri ifadelerinde: “Dünyaya güçlerimizi göstereceğiz inşallah…”

Liberya’dan gelen Osman adlı öğrenci, komandoların Afrin’de ümmet için gittiğini ve müslümanlar için savaştığını söylüyor.

Sonradan onlara pratik eğitimi verdiren eğitmen ise, ‘cihat yapan komandolar’ı anlatarak çocukların verilen harçlıklarından ‘cihat için toplanan yardım’a sözü getiriyor.

Bütün dünyanın gözleri önünde, Türkiye’nin ortasında aşırılıkları artıran, bütün dünyaya nefretle bakan, başka müslüman ülkelerle bile savaşı ‘cihat’ sayan ‘özel eğitim’ veriliyor. Hem de el konularak, sözde millete devredilen Gülen Cemaati öncülüğünde yaptırılan fen ve anadolu liseleri binalarında…

Okula yakından bakalım…Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Diyanet İşleri Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından başlatılan Uluslararası İmam Hatip Lisesi programı kapsamında 73 ülkeden Türkiye’ye gelen ve Kayseri, Konya, Bursa, Sivas ve İstanbul’daki Uluslararası Anadolu İmam Hatip liselerinde eğitim gören öğrenciler buradan aldıkları eğitimle ülkelerine gönderilmeyi amaçlıyor.

Sivas’taki imam hatip nasıl mı açıldı? 15 Temmuz’dan sonra Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan OHAL kararı ile birlikte Resmi Gazete’de ilk kanun hükmünde kararnameye göre sadece Sivas’ta 5 okul ve 7 dernek kapatıldı.

Sultan Murat Eğitim Kurumlarına gelen milli eğitim, maliye, milli emlak ve emniyet müdürlüğü ekipleri, kapatılan kurumlarda el koyma işlemi gerçekleştirdiğinde sadece 1 dolar ve kitaplar bulmuştu sıradan eğitim malzemeleri dışında.

İşte kapatılan ve gasp edilen o okullardan birinde, peygamberin bir A4 kağıdıyla kendisini Sivas’ı irşat ile görevlendirdiğini ileri süren ve Saray katında itibar gören bir baş-meczup, dünyanın dört tarafından getirilen öğrencilere komando marşı aralarında sözüm ona derslerde İslami eğitim adı altında bir tür IŞİD eğitimi veriyor…

Ha, Unutmadan… Kapatılan ve dönüştürülerek lejyoner okulu yapılan ve yandaş vakıflara peşkeş çekilen okulların ve kuruluşlar bu müessese ile sınırlı kalmıyor. Diğerleri, Sultan Murat Anadolu Lisesi, Özel Sultan Murat İlkokulu, Özel Sultan Murat Fen Lisesi, Özel Sultan Murat Ortaokulu, Özel Sultan Murat Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Zara Avcılık ve Atıcılık Kulübü Derneği, Mazi Çalışanlar Derneği, Dört Eylül Kültür ve Dayanışma Derneği, Sultan Murat Koleji Mezunları ve Mensupları Derneği, Sivas Eğitimciler Derneği, Ufuk Alevi Bektaşi Kültür Eğitim Derneği, Sivas Sultan Murat Amatör Spor Kulübü Derneği.

[Cem Mora] 1.2.2019 [Kronos.News]

Onlara Gıpta Edecekler [Fikret Kaplan]

İnsan, her şeye gücü yeten Ezel ve Ebed Sultanı Yüce Allah’ın kudret elinden halifelik libasını giyerek yeryüzüne inmiş ve O’nun sanatına ayinedarlık yapmaktadır. Zamanın ve mekanın hangi parçasında olursa olsun her akıl sahibi, O’nu bilme, sevme ve O’nun yolunda olma gayreti içerisinde bulunarak hem dünyasını hem de ahiretini mamur etmelidir. 

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Mesnevî-i Nuriye’de şöyle buyurur: “İnsan bir yolcudur. Sabâvetten (çocukluktan) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.” 

O, bu yolculuğu sırasında ‘göklerin yarılıp parçalanacağı, Cehennemin köpürüp alevleneceği ve kıyametten sonra bir kere daha üfürülen sûrla beraber bütün ölülerin diriltilip hesaba çekileceği müthiş bir günle karşılaşır.

Her ferdin, yalın ayak, başı çıplak bir vaziyette kendi sırasının gelmesini dehşet ve korkuyla bekleyeceği; kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacağı, kendi başının çaresine düşeceği; peygamberlerin dahi “Nefsî, nefsî!” diyeceği bir gün..

İşte böyle zor bir günde, Hz. Ömer'in (ra) rivayetine göre, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize şöyle bir grup insandan bahseder:

“Mutlaka Allah’ın kullarından bazı insanlar vardır ki, Onlar ne Peygamber ne de şehittirler. Fakat kıyamet gününde, Allah katındaki makamlarından dolayı nebiler ve şehitler onlara gıpta edeceklerdir.”

Sahabeler dediler:

“Ey Allah’ın Rasulü bize haber ver, Onlar kimlerdir?”

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):

“Onlar öyle bir topluluk ki, aralarında bir akrabalık, alıp verecekleri mal, mülk olmaksızın, Allah için birbirlerini severler. Hem, vallahi şüphesiz onların yüzleri pırıl pırıl nurdur. Şüphesiz onlar nur üzerindedirler. (İşleri nurdur) insanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar, halk mahzun olduğu zaman onlar mahzun olmazlar” (Mecma‘ût-Tefâsîr (Lubâbu’t-Te’vîl) III, 267; Hak Dini IV, 2731) buyurdu ve şu ayeti okudu:
“İyi bil ki, Allah’ın velilerine, sevdiklerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (Yunus Suresi, 62)

‘Onlar öyle bir topluluk ki, aralarında bir akrabalık, alıp verecekleri mal, mülk olmaksızın, Allah için birbirlerini severler.’

 İnsanlığın İftihar Tablosu’nun etrafında halelenen o ilkler gibi Allah’ın inayetiyle, dünyanın dört bir yanına ulaşan gönüllüler, aralarında hiçbir akrabalık bağı, ticaret, mal mülk, alışveriş olmaksızın sadece bir dava etrafında buluştular. Hatta bu uğurda ailelerini, sevdiklerini dahi terk etmek zorunda kaldılar. Yeni evlendiği eşini, ağlayan çocuğunu, kurulu düzenini ve maddi-manevi füyüzat hislerini arkada bırakan adanmışlar sadece Allah için yollara düştüler. Haksızlığa boyun eğmediler.

Allah Resûlü, Sahabeye dediği gibi bu yiğitlere de daima sesleniyor ötelerden:
‘Bugün sıkıntılar, meşakkatler zorluklar içindesiniz; ancak bir gün rahat edeceğiniz günler de gelecek. Fakat şimdilerde siz o günkü durumunuzdan daha hayırlısınız.’

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarif ettiği bu insanlar içinde olmayı arzu edenler, hizmet adına problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde küçük küçük meselelere takılıp olmayacak beklentilere girmemeli, bunların kavgalarını vermemeli. ‘Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi?’ deyip yoluna devam etmeli.

Yoksa, yangın etrafı sarmışken her meseleyi kalkıp kendine bağlarsa, beklentilere takılıp kalırsa ve başkalarına hayat hakkı tanımazsa inayet olmaz, bereket kesilir.

‘Hem, vallahi şüphesiz onların yüzleri pırıl pırıl nurdur.’

‘Yüzler vardır o gün pırıl pırıl... (O güzel ve Yüce) Rab'lerine bakakalır...’ (Kıyamet Suresi, 22-23)

Bu gönül insanlarını suçlu göstermek ya da zaaflarını ortaya çıkarmak için peşlerine kadın taktılar, türlü türlü iğrençliklere başvurdular, yalan dosyalar hazırladılar, parayla satın almaya çalıştılar. Ama onca çabalarına rağmen bir tek insanı bile dize getiremediler. Zira, onlar yüzlerine yansıyan gönüllerindeki nurla kimsenin boyunduruğuna girmediler. Daima gerilim, coşkunluk, tazelik içinde olup, günahlardan da koruyacağı için hep hizmete koştular, kabirlerini daha oraya girmeden gecenin feyziyle aydınlattılar. ‘Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l- münker’le irşad faaliyetinde bulundular. Bu vazife ve hizmetler kesildiği zaman hayatlarının bereketinin de kesileceğini idrak ettiler.

Şeytan onlara:

"Hey arkadaş! Gel, gel. Beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız sûretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim." dediğinde onlar:

"Eğer arkamdaki aslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def’ edip peşimdeki yolculuğu men edecek bir çare sende varsa, bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de, ’Gel keyfedelim.’ Yoksa sus, hey sersem!’ Tâ Hızır gibi bu zât-ı semâvî dediğini desin."  dediler.

‘İnsanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar, halk mahzun olduğu zaman onlar mahzun olmazlar.’

Hazreti Bediüzzaman’ın “Hücûmât-ı Sitte” adlı risalesinde şeytanın altı hücumu anlatılıyor. Bunlardan bir tanesi de korkudur.  Ehl-i dünya, bu korku damarından çok istifade etmektedir.

‘Kardeşlerim!

İnsanda en mühim ve esaslı hislerden biri korku hissidir. Aldatıcı zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedir. Onunla korkakları gemliyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve dalâlet yolundakilerin propagandacıları, avam tabakanın ve bilhassa âlimlerin bu damarından çok faydalanıyor. Onları korkutuyor, evhamlarını tahrik ediyorlar.

İşte ey kardeşlerim! Eğer dinsizlerin dalkavukları sizi korkutarak kutsî, manevî
cihadınızdan vazgeçirmek için hücum ederlerse onlara deyiniz ki: “Biz Kur’an ehliyiz! “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’an’ı biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr sûresi, 15/9) sırrıyla Kur’an’ın kalesindeyiz.

“Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” ( l-i İmran sûresi, 3/173) ayeti etrafımızda sağlam bir surdur. Binlerce ihtimalden bir ihtimal ile şu kısa, fâni hayata küçük bir zarar gelir korkusundan, bizi irademizle ebedî hayatımıza yüzde yüz binlerce zarar verecek bir yola sevk edemezsiniz!

Hem yine onlara deyiniz ki: “Yüzbinler ihtimalden bir ihtimal değil, yüzden yüz ihtimal ile bir helâket bile gelse; zerre kadar aklımız varsa, korkup, hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’yi bırakıp kaçmayacağız!”

Çünki mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülüyor ki: Büyük kardeşine veyahut üstadına tehlike zamanında ihanet edenlerin gelen bela, en evvel onların başında patlar. Hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış. Hem cesedi ölmüş, hem ruhu zillet içinde manen ölmüş. Onlara ceza verenler, kalblerinde bir merhamet hissetmemişler. Çünki derler: “Bunlar madem kendilerine sadık ve müşfik üstadlarına hain çıktılar; elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkire lâyıktırlar.” (Hücûmât-ı Sitte, 29. Mektup)

Bir insan, Allah’tan korkuyorsa, elli türlü korkma faktöründen kurtulmuş olur. Fakat insan, Cenâb-ı Hakk’a öyle bir “mehâbet” hissi ile, öyle bir “mehâfet” hissi ile yönelmemişse, akrepten korkar, yılandan korkar, tilkiden korkar, tavşandan korkar, elde ettiği şeyin gitmesinden korkar, önünün kesilmesinden korkar, saltanatının elden gitmesinden korkar, malının batmasından korkar, villalarının yıkılmasından korkar; korkar oğlu korkar!.. Elli türlü, yüz türlü şeyden korkar!.. Ve korktuklarına kul olur. Bin türlü şeye kul olur. Bin türlü şeye kul olmaktan kurtulmanın yolu, Allah’a kulluktan geçer!.. Allah’a kul olunca, elli türlü şeye kul olmaktan kurtulmuş olursunuz.

‘Halk mahzun olduğu zaman onlar mahzun olmazlar.’

Peygamber yolu olan hizmet yolundan insanları vazgeçirmek için, şeytanın dürtüleriyle hiç durmadan uğraştılar. Adeta bütün kuvvetlerini seferber edip onları yok etmek için gayzla bilendiler. Fakat bütün bunlar, adanmış gönüllerde katiyen bir sarsıntı meydana getiremedi. Yer yarılıp kendilerini yutacak hale gelse de onlar sevdalarından asla vazgeçmediler. Ümitsizliğe düşmediler.

"Mü'minler, düşman birliklerini gördükleri zaman: 'İşte bu, Allah ve Peygamberi'nin bize vaad ettiğidir. Allah ve peygamberi doğru söylemiştir.' dediler. Bu, onların ancak iman ve teslimiyetlerini artırdı." (Ahzâb sûresi, 22)

Yine, Sahih-i Buhari’de geçen bir rivayette Peygamber Efendimiz’in anlattığına göre; sırat köprüsünü geçip cennete giren salih mü’minler, köprüyü geçemeyip cehenneme düşen mü’min arkadaşları için o derece üzüleceklerdir ki dünyadaki hiç kimse herhangi bir dünyevî isteği için o kadar üzülemez. Daha sonra cennetteki bu bahtiyar mü’minler, ateşteki arkadaşlarının kurtulması için Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakaracak, Cenab’ı Hak ta arkadaşlarını cehennemden çıkarmaları için onlara izin ve yetki verecek, nihayet onlar gidip kalbinde zerre kadar imanı olan arkadaşlarını ateşten çıkaracaklardır.  (Sahih-i Buhari, Tevhid, 24)

İştirak-i âmâl-i uhrevî (ahirete ait hayırlı işlerde ortaklık) düsturuyla hareket eden bu salih kulların her birine, herkesin kazandığı kadar sevap verilmesi de Allah’ın (celle celâluhû) onlara bahşettiği ayrı bir lütuftur.

İşte önümüzde müthiş fırsatlar duruyor. Gıpta edilecek o insanlar içinde olmak varken kendimize takılıp kalmayalım. Sonra ‘Eyvah! Ah keşke!.. Keşke…’ (Furkan Suresi, 27) deyip parmaklarımızı ısırmayalım, ellerimizi dizlerimize vurmayalım.

[Fikret Kaplan] 1.2.2019 [Samanyolu Haber]

Efendimiz’in muhacir kızı Hz. Zeyneb [Ali Demirel]

Hz. Zeyneb, Allah Resûlü (s.a.s) ile Hz. Hatice’nin ilk kızıdır. Efendimiz kızı olduğu haberini alınca o günkü Arap erkeklerin aksine yüzünü asmayıp sevindi. Eşini tebrik edip kızını kucağına aldı. Öpüp koklayarak sevdi. Adını Zeyneb koydu. Doğumu ile evleri daha da şenlendi, mutlulukları bir kat daha arttı.
Hatice annemiz Hz. Zeyneb’i yedi gün emzirdi. Sonrasında, o günkü Arap âdetlerine uyarak kızının daha sağlıklı ve iyi büyümesi için uygun bir sütanne aramaya başladı. O bulununcaya kadar kızını Allah Resûlü’nün (s.a.s) halası Safiyye’nin cariyesi Selma Hanım’a verdi.

Sütanneye verildiği gün kızı için birçok özel ve güzel şeyler yapıldı. Önce akika kurbanı kesilip fakirlere ve dostlara ikram edildi. Sonra saçından bir tutam kesilerek ağırlığınca gümüş yoksullara dağıtıldı.

Hz. Zeynep’in doğumundan bir yıl sonra Kâsım vefat etti. Onun vefatı annesini ve Efendimizi çok üzdü. Akrabaları, eş ve dostları acılarını paylaşarak onları teselli etti. Kâsım vefat edince Hz. Zeyneb tek kaldı. İki yıl sonra Rukiyye adını verdikleri bir kız kardeşi oldu. Bir yıl sonra Ümmü Külsûm, ondan bir yıl sonra ise Fâtıma dünyaya geldi.

Diğer kardeşlerinin doğumu ile evde dört kız kardeş oldular. Zeyneb hepsine ablalık yaptı. Mutlu bir yuvada, huzur içinde büyüdüler.

Evlenmesi nasıl oldu?

Hz. Zeyneb’in dikkatini çektiği kişilerden başında Hz. Hatice’nin çok sevdiği kız kardeşi Hâle binti Huveylid geliyordu. Hâle, aklından geçenleri Mekke eşrafından olan oğlu Ebû’l- s b. Rebî’ye açınca onun da Zeyneb’i beğendiğini, hatta onunla evlenmek istediğini anladı.

Oğlunun duygularını öğrenen Hâle binti Huveylid, vakit kaybetmeden kız kardeşi ile görüştü. Uzun uzadıya konuştular. Hz. Hatice’nin kızının Ebû’l- s ile evlenmesine sıcak baktığını fark edince doğruca kendini heyecanla bekleyen oğlunun yanına gitti. Durumu anlatarak teyzesi ile birde kendisinin konuşmasını istedi.

Ebû’l- s, ticaret yapan, ahlaklı ve güvenilir bir gençti. Mekke’nin zengin eşrafındandı. Allah Resûlü (s.a.s) onu yakından tanıyordu. Hatta Peygamberimizin dostu ve arkadaşı denecek kadar samimiydiler. Yalnızca Ebû’l- s ile değil, onun bütün ailesi ile samimiydi. Zaman zaman annesi Hâle’nin evine gidip onu ziyaret ederdi.

Annesinin de teşviki ile bir gün düşüncelerini teyzesine açan Ebû’l- s, Zeyneb ile evlenmek istediğini bildirdi. Hz. Hatice, onun bu düşüncesine hemen “evet” demese de “hayır” da demedi. Düşünmek ve eşi ile konuşmak için zaman istedi. Ebû’l- s gittikten sonra Allah Resûlü’nün (s.a.s) fikrini almak için kendisiyle konuştu.

Efendimiz, kızlarının evlilik için biraz küçük olduğunu düşünse de yapılan teklifi uygun gördü. Eşinin rızasını aldıktan sonra kızı Zeyneb’e durumu anlatan Annemiz, Ebû’l- s’ın iyi bir insan ve evlilik için uygun bir eş olduğunu söyledi. Kızının evliliğe razı olduğunu fark edince, Ebû’l- s’a haber göndererek yanına çağırdı. Onunla konuşup evlenme teklifine “evet” dediklerini bildirdi.

Aldığı cevaba çok sevinen Ebû’l- s annesi ile görüşerek düğün hazırlıklarına başladı. Çok sevinçli olan Hz. Hatice, düğününün güzel olması için gereken bütün hazırlıkları yaptı. Nikâh kıyılınca gelen misafirlere deve kesen Ebû’l- s, onlara güzel bir düğün yemeği ikram etti. Hz. Hatice, düğün hediyesi olarak kızına bir gerdanlık taktı.

Hz. Zeyneb evlendikten sonra eşi ve çevresi ile çok güzel bir iletişim kurdu Bu sevgi dolu ilişkileri, hayatı boyunca aynı güzellikte devam etti.

Kızının mutluluğu ile mutlu olan Allah Resûlü (s.a.s) her fırsatta kızını ziyaret eder, onun ve eşinin hâl ve hatırlarını sorardı. Zaman zaman Hâle Hanım’ı da ziyaret eden Efendimiz, ona çeşitli ikramlarda bulunur, onu onurlandırmak için bazen evinde kaylûle uykusuna bile yatardı.

Eşi sık sık ticarî yolculuklara çıktığı için yalnız kalan Hz. Zeyneb, anne-babasının ziyaretlerine sıkça giderdi. Evlerinde kalır, sevinç ve tasalarını paylaşır, yardıma ihtiyaçları olduğunda elinden geldiğince destek olurdu.

Ne zaman ve nasıl Müslüman oldu?

Hz. Zeyneb baba ocağına bu gidiş gelişleri sırasında, Allah Resûlü’nün (s.a.s) peygamberlik sürecine, babasının yaşadıklarına yakından şahit oldu. Bu sayede vahyin gelişini ilk olarak öğrenen kişilerden olma şerefine nail oldu. Olanlara ilgisiz kalmadı. Ailesine destek olmak için büyük bir çaba gösterdi.

Babasının yaşadığı acılara şahit olan Hz. Zeyneb, zaman zaman endişeye kapılıp üzüldü. Babası ile ilgili endişelerini bir türlü üzerinden atamıyor, kimi zaman dayanamayıp endişesini dışa vuruyordu. Bunu fark eden Hz. Fâtıma henüz yedi yaşında bir çocuk olmasına rağmen bir gün ablasını:

- Bu ümmetin peygamberinin kızı olmak seni sevindirmiyor mu!? sözleri ile yaşının çok ötesinde bir feraset ve zekâ ile uyardı. Şaşıran Hz. Zeyneb:

- Elbette sevindirir ey Fâtıma! Bu hangi genç hanıma şeref kazandırmaz ki!? Hem bundan öte bir şeref mi var? Ancak benim endişem kendimle ilgili değil babamla ilgili. Dayımız Varaka b. Nevfel’in söylediklerini hatırlayınca endişeleniyorum. O anneme babamızın yalanlanacağını, işkenceye maruz kalacağını, memleketinden çıkarılacağını söylemiş. Bunlar aklıma gelince üzülüyorum, cevabını verdi.

Bu sözler Hz. Fatıma’yı da düşünceye sevk etti ama annelerinin Allah Resûlü’nü (s.a.s) teselli etmek için söylediklerini hatırlayınca ikisi de rahatladı.

Allah Resûlü (s.a.s), insanları İslam’a davetle görevlendirilince ona ilk olarak Hz. Hatice iman etti. Yalnızca iman etmekle kalmayıp, kızları ile konuşarak onları İslam’a davet etti. Annelerini dinleyen kızlar, hiç tereddüt etmeden Müslüman oldular. Zaten onlar vahyin geliş sürecini adım adım takip ediyor, neler olup bittiğine yakından şahit oluyorlardı.

Yuvası nasıl bozulmak istendi?

Allah Resûlü (s.a.s) insanları İslam’a davet etmeye başlayınca pek çok Mekkeli Müslüman oldu. İnsanların onu ciddiye aldığını gören müşrikler, sahabiler üzerinde büyük bir baskı kurmaya başladılar. Hz. Zeyneb yapılanları görüp duydukça uykuları kaçtı, çaresizlikten kıvranıp durdu.
Zalimler, Efendimizi rahatsız etmek için akıllarına gelen her tür maddî-manevî işkence aracını kullanıyorlardı. Hatta sırf Allah Resûlü’nü (s.a.s) üzmek için Rukiyye ve Ümmü Külsûm annelerimizin nişanlılarını kışkırtarak boşanmalarını bile sağlamışlardı.

Hz. Zeyneb, kardeşlerinin inançlarından dolayı nişanlarının atılmasına çok üzüldü. Ancak gözleri dönen müşrikler, inananları yıldırmak için hiçbir kötülükten sakınmıyordu. Bunun için kardeşlerinin boşanmasına ön ayak olanlar, şimdi onun eşinin yanına gitmişler:

- Muhammed’in kızını boşa! Seni Kureyşlilerden istediğin adamın kızıyla evlendirelim, diyorlardı.
Ancak, Ebû’l- s’ın ne Allah Resûlü’nü (s.a.s) üzmeye, ne de çok sevdiği eşinden ayrılmaya niyeti vardı. Bunun için müşriklerin yaptığı teklifi:

- Vallahi, bunu asla yapamam. Eşimden ayrılmam. Kureyşlilerden kimin kızı olursa olsun, onu eşimle değişmem, diyerek kesin bir dille reddetti.

Kureyşliler Ebû’l- s’ın çok kararlı olduğunu görünce, bir daha böyle bir teklif yapmadılar. Olayı duyan Hz. Zeyneb, Kureyşlilerin ellerini evliliğine kadar uzatmalarına, yuvasını dağıtmaya kalkışmalarına çok üzüldü. Eşinin cevabı onu sevindirse bile bundan sonra onlardan her türlü kötülüğün gelebileceğine inandı.


YARIN :
Annesinin vefatını nasıl karşıladı?
Zulümler karşısında nasıl dik durdu?

[Ali Demirel] 1.2.2019 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirelalidemirelshaber@gmail.com

Çin’in Doğu Türkistanlı çocukları tuttuğu toplama kampı görüntülendi

Anne ve babaları Çin yönetimi tarafından toplama kamplarına gönderilen Doğu Türkistanlı Uygur ve Kazak çocukların tutulduğu kampların görüntüleri ortaya çıktı.

Çin’deki insan hakları ihlalleriyle ilgili yayım yapan İtalya merkezli “Bitter Winter” isimli dergi, anne ve babaları toplama kamplarına gönderilen küçük çocukların kaldığı, “sevgi dolu kalp” anlamına gelen merkezlerden birini gizlice kayda aldı.


DIŞ DÜNYA İLE BAĞLANTI YOK; ANNE-BABALARIYLA AYDA 1 KEZ GÖRÜŞME!

Tam zamanlı olarak yoğun güvenlik önlemleri altında sadece Çince eğitimin verildiği merkezlerde tutulan çocukların dış dünyaya bağlantısı neredeyse yok. Ayrıca çocukların dışarı çıkmasına izin de verilmiyor.

Habere göre etrafı yüksek duvarlar ve dikenli tellerle çevrili söz konusu ‘okullar’ yoğun biçimde korunuyor.

Çocukların, ebeveynleriyle ayda sadece bir defa, görevlilerin nezaretinde görüntülü görüşmesine izin veriliyor.

Yurtdışında yaşayan Uygurların beyin yıkama ya da asimilasyon merkezleri olarak tanımladığı tesisler Doğu Türkistan genelinde birçok yerde bulunuyor.

Adının açıklanmasını istemeyen bir anaokulu öğretmeni, verdiği mülakatta, kamptaki çocukların ebeveynleriyle konuşmalarının ardından uzun süre ağladıklarını ve kendine gelemediklerini söyledi.

GÖZETLEME KULELERİ, DİKENLİ TELLER VE KAMERALAR…

İnsan hakları aktivistleri, Çin’in kamplara verdiği ‘sevgi dolu kalp’ adının dış dünyaya karşı göz boyamaktan ibaret olduğunu belirtiyor.

Bitter Winter, ebeveynleri toplama kamplarına götürülen çocukların tutulduğu tesislerden birine ait gizli çekilen bir video yayınladı.

Doğu Türkistan’ın Kazak vilayetindeki Çapçal kasabasında bulunan tesisin, ağustos ayında kayda alındığı belirtildi.

Ziyaretçiler, kapısında polis merkezi bulunan kampta kimlikleriyle kayıt yaptırarak girebiliyor ve binaya erişimin sağlandığı kapılarda şahsi eşyaların güvenlik kontrolünden geçirilmesi gerekiyor. Ayrıca giriş çıkışlar önceden alınacak izne tabi.

Tesise alınan çocukların Çince giriş kaydı evrakları üzerinde yer alan ifadelerde, hem anne hem babası kamplara alınan çocuklar için “çifte alıkonulmuş aile” tanımlaması yapılıyor.

Görüntülerde, büyük gözetleme direkleri, duvarlarda dikenli teller, her noktaya yerleştirilmiş kameralar dikkati çekiyor.

“BEN ÇİNLİYİM, ÜLKEMİ SEVİYORUM”

Ayrıca görüntülerde, tesisin girişinde bir odada toplumsal olaylara müdahalede kullanılan kask, kalkan gibi teçhizatın bulunduğu, askeri kamuflaj giymiş kişilerin çocuklara eğitim verdiği, çocukların tutulduğu yatakhanelerin girişinde Çin haritalarının asılı olduğu, duvarlarda “Ben Çinliyim ve ülkemi seviyorum” gibi propaganda sloganlarının yer aldığı görülüyor.

Pekin yönetimi, küçük çocuklara askeri eğitim vermesi için askerler de görevlendiriyor.

Söz konusu tesislerin, Birleşmiş Milletler raporlarına göre en az 1 milyon Uygur Türkünün alıkonulduğu toplama kamplarıyla benzerliği dikkati çekiyor.

[TR724] 1.2.2019

Osman Kavala: 458 gündür tutukluyum, bir savcı tarafından bile sorgulanmadım

İnsan hakları aktivisti, işadamı Osman Kavala, 1 Kasım 2017’den beri tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden bir mektup gönderdi. Hakkında bir iddianame olmadan 458 gündür cezaevinde tutulan Kavala, avukatları aracılığıyla dışarıya gönderdiği mektupta “Tutuklanmamın ve tutukluluğumun uzatılmasının ‘makul’ ve ‘yerinde’ olduğuna inanılıyor” dedi.

Haksız tutukluluğunu da dile getiren Kavala, “Bugüne kadar savcı tarafından sorgulanmadım, tahliye taleplerimiz 19 defa, beni dinlemeye gerek duyulmaksızın reddedildi” diye konuştu.

Osman Kavala’nın mektubu şöyle:

Ocak ayı sonunda Silivri’de 15. ayım tamamlanmış olacak. Hala iddianamenin hazırlanmasını bekliyorum. Bugüne kadar savcı tarafından sorgulanmadım, tahliye taleplerimiz 19 defa, beni dinlemeye gerek duyulmaksızın reddedildi. Bütün bunlar, tutuklanmamın ve tutukluluğumun uzatılmasının “makul” ve “yerinde” olduğuna inanıldığının, bu kararlardan kuşku duyulmadığının yansıması olarak görülebilir. 16 Kasım 2018 tarihli gözaltılarla ilgili, savcılığın basın açıklamasında yer alan, benim Gezi Olaylarını “finanse ve organize” ettiğimin “tespit edilmiş” olduğu ibareleri de bu durumu teyit eder mahiyette.

Tutukluluğumun ikinci ayında Anayasa Mahkemesi’ne, sekizinci ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduk. AİHM, dosyanın öncelikli olarak değerlendirilmesi talebimizi kabul etti ve Adalet Bakanlığı’ndan tutuklanmamla ilgili savunma talep etti. Savunmanın gönderilme süresinin 10 Ocak 2018’de sona ermesinin ardından, Adalet Bakanlığı’nın AİHM’den ek süre aldığını öğrendik.

Bu süreç içinde, benim Silivri’de iddianame bekleyerek 15 ay geçirmemin yargısız infaz niteliği taşıdığı düşünülebilir. Bununla birlikte, AİHM’den ek süre istenmesi, tutuklama ve tutuklamanın uzatılması kararlarının Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) normlarına uygunluğu konusunda birtakım tereddütler olduğunu düşündürüyor. Bana yöneltilen “Anayasal düzeni değiştirmek” ve “hükümeti devirmek” suçlamaları, savcılığın basın açıklamasında ifade edildiği kadar net ve kesin bulgulara dayansaydı, herhalde bugüne kadar iddianame hazırlanmış ve AİHM’e de savunma gönderilmiş olurdu.

Adalet Bakanı yargıdaki ciddi sorunlardan söz ederken ve “temel hak ve özgürlüklere orantısız müdahalelerin, bazı haklı eleştirilere neden olabildiğini, yine bu tür müdahalelerin, yargısal tasarrufların meşruiyetine ve yargıya olan toplumsal desteğe de zarar verdiğini” ifade ederken, sanırım aklında benim tutuklanmama benzeyen vakalar da vardı. Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan ve önümüzdeki günlerde açıklanması beklenen Yargı Reformu Strateji Belgesi, özgürlüğün en temel insan hakkı olduğunu teyit ederek masumiyet karinesine saygı göstermenin hayati önemde olduğunu vurgularsa, yargısal tasarrufların Anayasa ve AİHS normlarına uygun hale gelmelerinin yolunun açılabileceğini düşünüyorum. Aksi takdirde sağlam gerekçelere dayanmayan suçlamalar ve tutuklamalar, benim gibi başkalarının da bireysel hak ve özgürlüklerini kısıtlamaya devam edecek.

[Tr724] 1.2.2019

Gazeteci Aytav araştırdı: Halime Gülsu öğretmenin cezaevinde ölümündeki ihmaller….

Gazeteci Erkam Tufan Aytav, 30 Dakika Programı’nda Mersin’de ev baskınlarında gözaltına alınıp, hastalandığı halde tedavi edilmediği için hapishanede hayatını kaybeden Halime Gülsu öğretmenin uğradığı zulmün izini sürdü. Aytav, öğrencilere yardım  için içli köfte yapıp satan ev hanımlarıyla birlikte Halime Gülsu’nun Mersin Emniyeti tarafından 5 Şubat’ta terör suçlusu olarak gözaltına alındığını ve 20 Şubat’ta tutuklandığını aktardı.

Aytav,  28 Nisan 2018’de vefatına kadar süren dönemde yaşanan ihmalleri, üstü kapatılan soruşturmaları masaya  yatırdı.  Hapishanede göz göre göre öldürülen Halime Gülsu ile ilgili açılan soruşturmalar, AKP iktidarı ve Adalet Bakanlığı eliyle kapatılmıştı.

Gazeteci Aytav’ın dosya haberi ve programının tamamı şöyle:


[TR724] 1.2.2019

ABD’den, Maduro’yu destekleyen Türkiye’ye yaptırım uyarısı

Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin Venezuela ile ticaretini incelediğini ve yaptırımların ihlal edildiğinin tespit edilmesi halinde Washington’un harekete geçeceğini duyurdu. ABD’li yetkili, Türkiye ile Venezuela arasındaki ticari ilişkileri incelediklerini ve ABD’nin Venezuela’ya yönelik yaptırımlarının delinip delinmediğine bakıldığı uyarısında bulundu.

ERDOĞAN ‘DİK DUR MADURO KARDEŞİM!’ MESAJI GÖNDERMİŞTİ

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, 24 Ocak’ta yaptığı açıklamayla Tayyip Erdoğan’ın Maduro’yu arayarak, “Maduro kardeşim! Dik dur, yanındayız’ dediğini duyurmuştu.

AFP ve Reuters’e konuşan üst düzey bir Amerikalı yetkili, “ABD, NATO müttefiki Türkiye ile Venezuela arasındaki ticareti izliyor ve herhangi bir yaptırımın ihlal edildiğine karar verirse harekete geçecek.” dedi.

ABD, Venezuela’nın altın satışlarını durdurmak için 3 ay önce yeni yaptırımlar getirdi. 2018’de Türkiye’ye Venezuela’dan 20 tondan fazla altın ithal etti.

ABD’nin terörizmin finansmanıyla mücadeleden sorumlu Hazine Bakan Yardımcısı Marshall Billingslea’nın, cuma günü Ankara’da Türk yetkililerle yapacağı görüşmede, Türkiye ile İran arasındaki gaz ticareti konusunun yanı sıra Venezuela yaptırımlarının da masaya yatırılacağı belirtildi.

‘TÜRKİYE WASHİNGTON’U HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATTI’

ABD’li üst yetkili, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Nicolas Maduro’ya verdiği desteğin Washington yönetimini hayal kırıklığına uğrattığını açıkladı.

Yetkili “Venezuela meselesinde Türk ve diğer hükümetlerle yaptığımız konuşmada Maduro rejiminin meşruiyetini kabul etmediğimizi belirttik. Ayrıca bu konuda bize katılmalarını istedik, ama bu güne kadar Türkiye’den olumlu bir cevap gelmedi.” diye konuştu.

MADURO’YU HANGİ ÜLKELER DESTEKLİYOR?

Venezuela’da muhalefet ve iktidar yanlılarının 23 Ocak Çarşamba günü düzenlediği mitingler, ülke ve bölge açısından son derece önemli gelişmelere yol açmıştı.

AP GUAİDO’YU TANIDI

Venezuela’da çoğunluğu muhalefetin elindeki Ulusal Meclisin Başkanı Juan Guaido, muhaliflerin mitinginde kendini “geçici devlet başkanı” ilan etmiş ve başta ABD olmak üzere birçok ülke tarafından tanınmıştı.
 Son olarak Avrupa Parlamentosu (AP) perşembe aynı yönde adım attı.

Öte yandan Türkiye, Meksika, Rusya, Küba, Çin ve Bolivya ise Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro hükümetine desteklerini yinelemiş, Maduro da gelişmeler üzerine ABD ile diplomatik ve politik ilişkileri kestiğini ancak ticari ilişkinin süreceğini duyurmuştu.

Kalın, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Venezuela’da Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido’nun kendisini “geçici devlet başkanı” ilan etmesine ilişkin paylaşımda bulundu.

23 TON ALTIN İHRAÇ EDİLDİ

Deutche Welle’de yer alan haberde ise ABD’li yetkilinin şu ifadelerine yer verildi: “Türkiye ve Venezuela’nın ticari faaliyetlerinin doğasına bakıyoruz ve eğer yaptırımlarımızın ihlal edildiğini tespit edersek elbette harekete geçeceğiz.”

ABD Hazine Bakan Yardımcısı Marshall Billingslea bugün (Cuma) Ankara’da temaslarda bulunacak. İran’a yönelik Washington’ın yaptırımlarının ele alınacağı görüşmede Venezuela konusunun da ele alınma ihtimali var.

Resmi veriler, Venezuela’nın geçen yıl Türkiye’ye 900 milyon euro değerinde 23 tondan fazla altın ihracatı gerçekleştirdiğini gösteriyor. Ocak ayının ortasında Türkiye ve Venezuela arasında altın rafine işlemlerini artırmak için anlaşma sağlanmıştı.

[TR724] 1.2.2019

JİTEM davasının gizli tanığı yok oldu; Ankara derin devlet davalarını bir bir bitiriyor

AKP hükümetinin 17-25 Aralık sürecinden sonra güdümlü yargı eliyle Ergenekon ve Balyoz davalarını aklayan tavrı  faili meçhuller dosyası olarak bilinen JİTEM davalarına da sıçradı. 1993-96 yılları arasında Ankara ve çevresinde 19 kişinin öldürülmesine ilişkin ‘Ankara JİTEM davası’ dün görüldü. Mahkemeye Emniyet Genel Müdürlüğü’nden gönderilen yazıda davanın en önemli tanıklarından, gizli tanık Ayışığı’nın yokolduğu, bulanamadığı bildirildi. Mahkeme heyeti de değiştirildi.

DAVANIN KİLİT TANIĞIYDI

1993-1996 yılları arasında Ankara ve çevresinde 19 kişinin öldürülmesine ilişkin açılan, kamuoyunda “Ankara JİTEM Davası” olarak bilinen davanın 18’inci duruşması dün Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, duruşmaya müşteki avukatlarından Nuray Özdoğan, Yusuf Alataş, Levent Kanat, Sertaç Kamil Ekinci ile İsveç’ten gelen müşteki yakını İbrahim Candan yanı sıra sanık avukatları duruşma salonunda hazır bulundu.

MAHKEME HEYETİ DE DEĞİŞTİRİLDİ

Duruşmaya Ankara Adliyesi’nin en küçük salonlarından biri tahsis edildi.  Salonunun küçük olmasından kaynaklı avukatların bir kısmı sanık sandalyelerine oturdu. Mahkemede heyetin değiştiği görüldü.

Sanık Mahmut Yıldırım (Yeşil) hakkında yakalama kararının devam ettiğinin aktarıldığı mahkemede sanıklardan Alper Tekdemir’in ana dosya ile ilgili savunmasının alındığı, birleşen dosyada maktül Abdulmecid Baskın’ın öldürülmesine ilişkin ifadesinin alınmadığı yine sanıklardan Yusuf Yüksel’in özel yetkili mahkemece ifadesinin alındığı CD ve CD çözümlerinin dava dosyasında bulunduğu belirtildi.

JİTEM, adı altında Kürt işadamlarına, vatandaşlara, siyasilere yönelik 1990’lı yıllarda işlenen onlarca fail-i meçhul cinayetin aydınlatılması için Ankara ve Diyarbakır’da süren davalar, AKP’nin güdümlü yargısı eliyle kapatılıyor. Asit kuyularına atma, işkencele ile infaz, Beyaz Toroslar ile yapılan adam kaçırma ve fail-i meçhul olayların aydınlatılmasının, faillerin yargılanmasının önüne geçiliyor.
“AYIŞIĞI ORTADA YOK DAVANIN KAPATILMASI İÇİN HERŞEY YAPILACAK”

Zabıtlarda suça konu olaylarla ilgili olarak kullanılan silah ile irtibatlı olabilecek Ankara Fevzi Çakmak Sokak’taki olay ile ilgili olarak soruşturmanın akıbetinin de araştırılmadığı ifade edildi. Mahkeme heyeti, Emniyet Genel Müdürlüğü’nden gizli tanıklardan Ayışığı’nın bulunmadığı yönünde bir yazı geldiği belirtildi.

Söz alan müşteki avukatlarından Yusuf Alataş,“Biz Ayışığı’nın olmadığına dair belgeyi dosyada görmedik. Zaten gizli tanığın bulunamayacağından eminiz çünkü bu davanın kapatılması için her şey yapılacak” diyerek tepki gösterdi.

‘GİZLİ TANIK BULUNAMIYORSA FAİL DEVLETİN TA KENDİSİDİR’

“Gizli tanık nasıl bulunmaz?” diyerek tepkisini sürdüren Alataş, şöyle devam etti: “Bir tanığa gizli tanık statüsü vermiş ise nasıl bulunamıyor. O zaman sahte belge mi düzenlendi? Ne zaman ki yargılamada muhalifler müşteki ise gizli tanık muhaliflerin lehine ise kayboluyor. Aleyhine ise bulunuyor. Bu yüzden itirazım var. Bir insan nasıl kaybolabilir. Biz bu ülkede yaşıyoruz. Biz biliyoruz ki bu davanın asıl faili devletin ta kendisidir. Bir numaralı sanık AKP’nin yanında çıkıyor ama biz gizli tanığı bulamıyoruz.”

Söz alan müşteki avukatlarından Sertaç Kamil Ekinci de “Mahkeme gizli tanığın kimlik bilgilerini isteyebilir. Madem bu tanığın beyanları dosyada var. Mutlaka kayıtlarda bilgisi vardır” dedi.

SANIK AVUKATINDAN İTİRAF

Söz alan sanık avukatları da “Bu ülkede siyasi süreçlerin önemi herkes bilir. Muhtemelen tanık yurtdışındadır” diye yanıt verdi.

Söz alan müşteki avukatı Levent Kanat da, “Ayışığı isimli gizli tanığın beyanları dosyaya konulmuş. Devletin görevlileri bunu arşivde tutmak zorundadır. Nerede tutulduğu, kaybolmuşsa da en azından kaybolduğuna dair bilgi kayıtlarda var mı ? Bunun sorulması gerekir” diye konuştu.

Ardından ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, sanık Alper Tekdemir’in maktül Abdülmecid Baskın’ın öldürülmesi ile ilgili olarak SEGBİS yolu ile savunmasının alınmasına, sanık Yusuf Yüksel’in de SEGBİS yolu ile savunmasının alınmasını karar altına alındı. Mahkeme heyeti ayrıca gizli tanık Ayışığı’na dair dosyaya gelen belgenin bir sonraki celse okunmasını ve müşteki avukatlarının taleplerinin de o celsede karar altına alınmasına karar verdi.

Mahkeme heyeti bir sonraki duruşmayı 5 Nisan 2019 tarihine erteledi.

‘EVRAKLAR HURDALIKTA BURADA TİYATRO OYNANIYOR’

Duruşma sonrasında Mezopotamya Ajansı’na (MA) konuşan müşteki İbrahim Candan, “Duruşma için İsveç’ten geldim. İçerİdeki evrak hurdalığının alış veriş sepetine konulduğunu gördüğümde buradan bir şey çıkmayacağını anladım. Burada yapılan bir tiyatro. Aradan 25 yıl geçti. 25 yıldır bu olayı takip ediyorum. 8 yıldır mahkeme açılmış ama 8 arpa boyu yol alınmamış. Kürt olduğumuz için dışlanıyoruz. Burada horlanıyoruz. Hakkımızı vermiyor mahkemeyi savsaklıyorlar. Devletin kanunlarına gölge düşürüyorlar” dedi.

[TR724] 1.2.2019

Seçimleri kazanmak çok kolaymış [Yavuz Altun]

Geçenlerde Buzzfeed haber sitesinde yayınlanan kapsamlı bir dosya, “Acaba bu otoriter liderlerin ajandaları neden birbirine bu kadar benziyor?” diye sorup duran benim için bir hayli ufuk açıcı oldu. Sizinle de paylaşayım.

Arthur Finkelstein, Ağustos 2017’de hayata gözlerini yumduğunda, Times of Israel gazetesindeki haberin başlığı şöyle: “Netanyahu’yu iktidara taşıyan stratejist 72 yaşında öldü.”

1996 İsrail parlamento seçimleri, Filistin’le barış görüşmelerinde bir hayli mesafe alan Başbakan İzak Rabin’in radikal bir Yahudi tarafından öldürülmesinin gölgesinde başlamıştı. Hemen herkes, İsrail’in kurucuları arasında yer alan Şimon Perez’in yeni başbakan olacağını düşünürken, ilk anketlerde yüzde 20’lerde bile görünmeyen genç aday Benjamin Netanyahu seçim sonucunda ipi göğüsleyecekti.

İsrail medyasına göre seçimim en etkili kampanyası, “Perez, Kudüs’ü bölecek” afişleriydi. Bu kampanya o kadar etkili oldu ki, öldürülen Rabin gibi barış yanlısı olan Perez’e bir TV tartışma programında sorulmuş, böylece tuzağa düşmesi sağlanmıştı. Zira böyle bir iddia, hem barış fikrini kökünden dinamitlemek, hem de Perez savunmaya geçse bile akılda şüpheler uyandırmayı sağlamak gibi avantajlara sahipti.

Kampanyada Finkelstein’in tarzını en iyi yansıtan slogan ise şuydu: “Netanyahu, Yahudiler için iyidir.” Jerusalem Post gazetesinden bir yazara göre bu slogan, birkaç gizli anlam barındırıyordu: Eğer Netanyahu’ya oy vermiyorsan Yahudilerin iyiliğini istemiyorsun, yani düşmansın. Bir diğeri, “Araplar (Filistinliler) için kötüdür.”

Sonuç: Netanyahu yüzde 50.5’le yeni başbakan oldu.

Elbette yalnızca birkaç iyi slogan değil mesele. Finkelstein, 1960’lardan bu yana Amerika’da Cumhuriyetçi Parti için çalışan, muazzam network’e sahip önemli bir politika danışmanı. Seçmenleri, siyaseti ve medyayı çok yakından tanıyor. Asıl işi “pollster guy” (siyasetçilere kampanya döneminde anket sağlamak) olarak tanımlansa da, onu diğerlerinden ayıran şey, bu rakamları çok iyi analiz etmesi ve buna uygun kampanyalar geliştirebilmesi. 1972’de Richard Nixon’ın yeniden ABD Başkanı seçildiği çalışmada genç yaşta yer alabilmesinin sebebi de bu. (Nixon’ın 68’deki kampanyasında çalışan önemli bir isim de Fox News’in kurucusu Roger Ailes’ti.)

1970’ler Finkelstein’ın en parlak dönemi. Onlarca milletvekili ve senatörle çalışıyor. Genelde başarı kazanıyor. 1980’de ise Ronald Reagan’ın başkanlık kampanyasına yardım ediyor. Reagan, Beyaz Saray’a girdiğinde ise onun danışman ekibinde dolaylı olarak dâhil oluyor.

Finkelstein’ın “başarısı” kurguladığı stratejide gizli: Seçim için adaylar açıklandığı gün seçmenlerin kime oy vereceğini kararlaştırdığını düşünen Finkelstein, seçmeni diğer adaya ikna etmektense, karşı taraftaki seçmenin moralini bozmanın daha kolay bir kazanma yöntemi olduğunu düşünüyor. Onunla çalışanlar, anket sonuçlarını ve toplumsal eğilimleri görmekte onun gibisini tanımadıklarını ve bunları bir silah gibi kullanabildiğini anlatıyor.

Bunun için de kampanyada özellikle kutuplaştırıcı argümanlara dikkat çekiyor. Politikacıların bu fay hatları üzerinde siyaset yapmasının ve bu arada rakibini demoralize etmesinin önemini vurguluyor.

Henüz 25 yaşındayken Nixon’a verdiği tavsiye şöyle: “Asıl tehlike, solculardan geliyor gibi gösterilmeli.” Ona göre, ilk saldırıyı yapamayan kaybedecektir. Her seçim kampanyasının kişiselleştirilmesi ve rakibin “bir an önce def edilmesi gereken bir düşman” gibi işlenmesi önem arz etmektedir.

Amerikan muhafazakârları arasında “liberal” sözcüğünün hakaret gibi kullanılmasının da sorumlularından biridir Finkelstein. 1996’daki başkanlık seçimlerinde Bill Clinton’la yarışan Cumhuriyetçi Parti adayı Bob Dole’un bütün kampanya konuşmalarında Clinton’a “liberal” diye hitap etmesinde bile etkili olduğu yazılıp, çizilir.

Asıl uzmanlığı Amerikan siyaseti konusunda olsa da, İsrail’deki başarı onun yurt dışında başka işler de yapmasını sağlamış. Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda çalışmış, Azerbaycan’da bile imzası olan kampanyalar varmış.

Aslında Finkelstein adının şu sıralar ABD medyasında sık zikredilmesinin sebeplerinden biri, 2016’daki başkanlık seçimi kampanyasında Donald Trump’ın da benzer yöntemler kullanmasıydı. Nitekim Trump’ın seçim ekibinde, “Finkelstein’ın çocukları” denilen isimlerden çok sayıda kimse vardı. Rusya merkezli internet operasyonunun odağında da Demokrat Parti seçmenini sandıktan uzaklaştırmak yatıyordu.

***

2002 ve 2006’daki seçimlerden sonra muhalif parti olarak kalan Fidesz’in başındaki Victor Orban, 2008’de iktidara gelmek için kolları sıvadığında, Haaretz’e göre, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu onu arayarak Finkelstein ve öğrencisi George Birnbaum’u önermiş. Hemen işe koyulmuşlar.

Küresel finansal krizden ciddi yara alan Macaristan’da “düşman” üretmek kolay olmuş nispeten. Finkelstein’ın Orban’a ilk tavsiyesi, bürokratları ve IMF, Dünya Bankası gibi “yabancı sermaye”yi suçlamasıymış. 2010’daki seçimlerde Orban oyların üçte ikisini alarak kazanınca, karşılarına daha büyük bir problem çıkmış: Düşmanların hepsini yendik, sırada ne var?

Birnbaum, Macaristan’da kurguladıkları “düşman siyaseti”ni şöyle anlatıyor: “Arthur (Finkelstein) her zaman, savaşın Nazilere değil Adolf Hitler’e karşı verildiğini söylerdi. El Kaide’ye değil, Usame bin Ladin’e karşı.”

Bu sebeple de hem Orban’ın kitlesini sürekli tetikte tutacak hem de seçim günü geldiğinde “sandığa gidilerek def edilecek” bir yüz arayışına başlarlar. Bu esnada Orban da ülkesinde yeni bir “Macar kimliği” kurgulamakla meşguldür. Finkelstein, komplo teorisyenlerinin çok sevdiği George Soros’u düşünür, çünkü Soros Macaristan kökenlidir ve Doğu Avrupa’da sivil toplum faaliyetleri ile biliniyordur.

Politikacı olmayan birini “düşman” ilan etmek başlangıçta pek mantıklı görünmemektedir ama Soros isminin çok geniş bir bilinirliği vardır ve “sol, liberal” kelimeleriyle çok kolay şekilde bir araya getirilebilir.

Orban fikre hemen ikna olur ve anti-Soros kampanyayı yürürlüğe sokar. Genç bir politikacıyken parti çalışmaları için Soros’un vakfından yardım almasına, Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nden burs almış 15,000 öğrenciden biri olmasına rağmen Orban, Soros’u hem Macaristan’da hem de bütün Doğu Avrupa’da “liberalizmi” yaymak için oyunlar kuran bir “kumpasçı” olarak etiketlemeyi başarır. Zaten hâlihazırda Soros üzerine devasa bir komplo külliyatı da var.

2013’te, seçimlerden dokuz ay önce bir gazetede yayınlanan ve “Soros’a yakın” sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili şüphe uyandıran bir makale, kampanyanın işaret fişeğidir.

Orban, göç karşıtlığı, Avrupa Birliği eleştirisi ve sol düşmanlığı gibi ajandasındaki bütün konularla ilgili Soros’a saldırır. Bu, nüfuzu altındaki ülkelerde paranoyakça “renkli devrim” bekleyen Moskova’nın da işine gelen bir kampanyadır. Sonunda, Budapeşte’deki en iyi üniversitelerden biri olan Central European, kapatılır. Açık Toplum Vakfı’nın ülkedeki bütün faaliyetleri durdurulur.

2017’de Macaristan sokaklarında “Soros’un son gülen olmasına izin vermeyin” yazılı bir reklam afişi sergilenecektir.

Sadece Moskova değil çevre ülkeler de bu Soros kampanyasından hoşlanmış görünüyor. Mesela Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Osman Kavala davasını götürüp “meşhur Macar Yahudisi” dediği Soros’a kadar götürdü.

Birnbaum, Soros’un “mükemmel düşman” olduğu görüşünde. Çünkü politikaya girip rakibini alt etme şansı yok. En fazla yapabileceği şey AİHM’e giderek vakıfları için mücadele etmek. Bu da yıllarca sürecektir. Bu arada seçimler çoktan bitmiş olur.

Gelgelelim, Soros’a karşı bir kampanya yürütmek, aynı zamanda toplumda anti-Semitik, Yahudi karşıtı dalganın da yükselmesine sebep olmak anlamına geliyor. Buzzfeed’deki dosyanın yazarı, Soros gibi Yahudi olan Birnbaum’a bunu sorduğunda, ikilinin hiçbir zaman bununla ilgilenmediğini ve “politik olarak yapılması gerekeni yaptıkları” cevabını alıyor.

***

Bu cevaptan ve hikâyenin genelinden ne anlıyoruz? Kabaca anlatayım.

1) Eğer siyasetçinin tek amacı “kazanmak” ise, orada ideoloji, fikir, görüş ya da din gibi kavramlar sadece ikincil durumdadır.

2) Demokrasinin köşe taşı saydığımız seçimler, aslında algı yönetimi ve kitle psikolojisini yönlendirme çabasına dönüşebiliyor. Teknoloji arttıkça, imkânlar artıyor.

3) Toplumlar, kutuplaştırma ile oy toplayan siyasetçilerin hiçbir problemi çözemediklerini, bilakis çözmeyip o problemlerden beslenmeyi sürdürdüklerini görmek durumdadır.

4) Düşman yaratma, siyasetçinin gözünde yalnızca bir “seçim taktiği” ama sıradan insanların zihin dünyasında bir hayli yıkıcı etkileri oluyor. Komplolar da aynı işlevi görüyor. Üstelik sadece “düşman saflar” değil, “iktidara destek verenler” de bu boş retorik yüzünden hayatının seyrini değiştirebiliyor.

5) Bu sebeple de yarattığınız düşmanın toplumsal etkilerini aslında siz belirlemiyorsunuz. Trump’ın Amerika’sında Sinagog ve gazete binalarına yapılan silahlı saldırılar bunun en çarpıcı örnekleri.

6) Gayriahlakî yöntemlerle nasıl seçim kazanılacağı konusunda yaygın bir tecrübe mevcut ve bu tecrübe ülkeden ülkeye, otokrattan otokrata aktarılıyor. Keşke, tersi de mümkün olsa.

7) Modern, seküler dünyada siyasetin, geçmişte dinin işlevi olan, kitleler için “kimlik ve anlam” üretme meselesini ele geçirdiğini söylüyor siyaset bilimci Shadi Hamid. Belki de dini, siyasetten ayırdığımız gibi, siyaseti de kişisel, özel hayatımızdan ayırmamız gereklidir artık.

[Yavuz Altun] 1.2.2019 [TR724]

Teslimiyetin bedeli [Semih Ardıç]

Statüko kuvveti elinde bulunduran şahıs ya da müesseselerin değişime, umumun menfaatine ve çoğulculuğa karşı tahakkümü olarak ifade edilebilir.

Kuvvet ile iktidar birbirinin ikizidir. Siyasî iktidar kadar malî iktidar da elde ettiği imtiyazı, kazançları kaptırmaktan imtina eder.

İktidar sahiplerinin kendi ikballeri uğruna ne kadar tehlikeli olabileceklerini gösteren sayısız misal tarihin ibretlik devirlerini teşekkül ettirmiştir. “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” mutlu azınlığın en değişmeyen taktiğidir.

PARA ASLA UYUMAZ

Dünyada mali iktidarı elinde tutan piyasalar ve onların beyaz yakalılarının ne kadar iki yüzlü ve menfaatperest olduğuna dair Hollywood yapımı onlarca film var.

Michael Douglas ve Oliver Stone’un başrollerini paylaştığı 2010 yapımı “Para Asla Uyumaz (Money Never Sleeps)” filmi bunlardan sadece biri… O filmde “Wall Street” diye bilinen New York Borsası’nda dönen dolaplar, küçük yatırımcının “Aç gözlülük iyidir.” ahlaksızslığı ile nasıl sömürüldüğü anlatılır.

İlki 1987’de çekilen o film, kapitalizmi ahlaka davet etse de 2008 krizinden bu yana piyasalarda statükonun hükümranlığı aynen devam ediyor.

KRİZİN FÂİLLERİ BEDEL ÖDEMİYOR

Mütemadiyen yüzde 1’in dediği oluyor. Yüzde 1 zarar edecek diye kalan yüzde 99’a en ağır vergiler ve 10 senede bir tekerrür eden krizler reva görülüyor.

Krizi çıkaranlar şaşaalı hayatlarını değiştirme ihtiyacı bile duymazken sıradan insanlar daha da fakirleşiyor.

Başlıktaki teslimiyetin son adresine gelince… Amerikan Merkez Bankası (Fed) 30 Ocak’ta yüzde 1’e teslim oldu.

Fed daha evvel ilan ettiği faiz artış takviminde sürpriz bir şekilde geri adım attı. Gösterge faizini yüzde 2,25-2,50 bandında sabit bırakan Fed’in Başkanı Jerome Powell erken havlu attı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın “Artık faiz artışına son vermeliler.” tweeti ile Fed’in piyasacılara boyun eğmesi arasında birebir irtibat var.

2008 KRİZİ DE BÖYLE ÇIKMIŞTI

2008 krizinin sebebi neydi? Batık mortgage kredilerini borsada allayıp pullayan, hepsine “A+++” notu veren akıl hocaları ve sanal gelirler üzerinden servetine servet katan broker imparatorluğunun başının altından çıkmıştı o kriz.

Hepsi şık elbiseleri ve kadife eldivenleri ile ABD ekonomisini uçurumdan aşağı atmıştı. 640 milyar dolar aktif büyüklüğü ile yatırım bankası Lehman Brothers, 3A notu ile battığında herkesin birbirine hayal sattığı anlaşılmıştı.

Kriz ABD’de patladı, artçıları dünyanın her tarafında yıkıma sebeb oldu. Yunanistan, İtalya ve İspanya hâlâ belini doğrultamadı. Bütün dünya borsacıların düşürdüğü uçurumdan çıkabilmek için 10 senedir tırmanıyor.

ÖDÜNÇ VERİLEN PARALAR

Merkez bankalarının bankalara ödünç verdiği trilyon dolarlar ile ekonomiler toparlandı, araba hızlanmaya başladı.

Mamafih aynı statükocular ödünç paraları vermeye yanaşmıyor. Faiz arttıkça hisse senetleri düşüyor, Türkiye gibi kısa vadeli yüksek kazanç elde edilen pazarlarda bavulu toplamak mecburiyeti hasıl oluyor.

El kesesinden borsacılığa alıştılar bir kere.

Oysa ABD aynı hataya bir daha düşmemeliydi. Enflasyon yeniden tırmanırken varlık fiyatları irrasyonel artarken Fed’in paranın maliyetini artırması elzemdi. Zaten böyle taahhütte bulunmuştu.

Faizler 2013’ten bu yana yüzde 0,25’ten yüzde 2,50’ye kadar gelmişti. İktisatçıların ekseriyeti mevcut şartlarda en az 3 faiz artışında ittifak ediyordu. Fed Başkanı Powell Trump ve Wall Street cenahından gelen tazyike boyun eğerek ekonomiyi yine ateşe attı.

TÜRKİYE İÇİN KISA VADEDE İYİ HABER

Faiz seviyesi krediye erişimi ve tüketim harcamalarını belirleyen en önemli faktördür.

Piyasaya verilen trilyon dolarların yüzde 1’in elinde kalmasının reel ekonomiye faydadan ziyade zarar getirdiğini 2008 krizinde herkes esefle müşahede etti. Şimdi aynı düzen devam edecek.

2008 krizini çıkaran da banknot matbaalarını çalıştıran da borsacılar. Mevcut tabloda nefes alan sıcak para, Türkiye gibi döviz borcu yüksek pazarlara akacak.

Yine gittikleri memleketlerin borcu yükselecek, üretmek yerine ucuza ithal etmek tercih edilecek. Hamburger menüsüne 250 dolar ödeyen borsacılar için milyonlarca işçi saatlerce madende, atölyede veya tarlada ter dökecek.

APPLE ERİDİKÇE FED’İN DİZLERİNİN BAĞI ÇÖZÜLDÜ

Fed Başkanı Powell muhtemelen Apple gibi teknoloji devinin piyasa değerinin 4 ayda 430 milyar dolar erimesinden korktu. Dünya ekonomisinde büyüme tahminleri aşağı çekilirken hafif gaza basmanın mahsuru yok diye düşündüler.

Trump’ın ticaret harbi ile tetiklediği yavaşlamaya karşı müdafaa hattı kurmaya Fed gönüllü oldu. Yeni kriz sopası gösterildi Fed’e ve bu taktik tuttu.

Oysa fiyat istikrarı ekonominin sigortasıdır. Türkiye’de bizzat 2018 senesi ağustos ayında müşahede edildi ki merkez bankaları vazifesini ifa etmediğinde kur ve faiz kontrolden çıkıyor, enflasyon tahminlerine 4-5 katına yükseliyor…

Sıcak paraya yahut casino ekonomisine teslim olmuş bir dünya için 2008 krizi statükoyu değiştirmek adına tarihi bir fırsat sunmuştu. Maalesef o fırsattan istifade edilme gayreti de akim kalacak gibi…

AKP SICAK PARAYI SEVER

Fed ekonominin seyrine dair tespitleri ile bir evvelki toplantıdaki çizgiyi takip ederken muslukları gevşetmeye karar vererek kendisini inkâr etti.

Piyasanın zımni tehdidine boyun eğildiği için Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde kısa vadeli bahar rüzgârları esebilir.

Türkiye hem lehte hem de aleyhte neticeleri olabilecek bir kavşakta.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) “vur-kaç” için gelen sermayeye dünden razı olduğu için yine tüketimi yine inşaatı fonlayacaktır.

Dış borç AKP’nin iktidara geldiği 2002’den bugüne 430 milyar dolara, millî gelirinh yüzde 53’üne nasıl çıktıysa bundan sonra da aynı seyri sürdürecektir.

Sıcak para ile seçim rüşvetleri dağıtılacak, kronik rahatsızlıkların tedavisi tehir edilecek. Haliyle krizden çıkış tarihi daha uzun vadeye yayılacaktır.

FIRSATA ÇEVRİLEBİLİR Mİ?

Tulumbadaki su muvakkaten bir miktar artacak. Sıcak para temayülü fırsata çevrilebilir mi? İstenirse niye olmasın!

Keşke mülkiyet hakkı, ifade hürriyeti, kuvvetler ayrılığı ikame edilse, otoriterliğe son verilse, böylece istihdamı artıran katma değerli ve kalıcı yatırımların zemini tesis edilebilse… Maalesef hoş temennilerin memlekette artık karşılığı yok.

Fed günü kurtarmak için nasıl statükoya teslim olduysa Türkiye de istikbalini Recep Tayyip Erdoğan’ın tek adamlığına teslim etti.

Teslimiyetin bedeli herkes için ağır olacak…

[Semih Ardıç] 1.2.2019 [TR724]

Hizmet erlerinde tarafgîrlik, adam kayırma ve ekipçilik var mı? (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Yıllarca planlı bir şekilde beslenen tarafgirlik hastalığı ile yoğrulan kitlelerin, günümüzde en büyük mağdurlarının Hizmet Hareketi mensupları olduğu görülmektedir. Partilerine ve cemaatlerine körü körüne bağlılık ve Hizmet’in başarılarına karşı biriken haset ateşinin tesirinde, Hizmet Hareketi mensuplarına uygulanan her türlü zulüm caiz kabul edilmiş, malları ve mülkleri ganimet olarak kabul edilmiş, bulundukları her imkandan mahrum edilerek, açlık ve susuzluktan ölmeleri için şartlar oluşturulmuş ve değil sadece kendileri, aynı zamanda aile fertlerinin her birisi için de aynı zulümler reva görülmüştür.

Peki, zulmü yapanlarla aynı kültür ortamından neş’et etmiş Hizmet erleri de bu mağduru oldukları tarafgirlik, adam kayırma, çekememezlik, ekipcilik… gibi hastalıklardan etkilenmişler midir? Bu soruya hayır demek herhalde realiteyi inkar etmek anlamına gelir. Doğal olarak aynı mikroplara maruz kalan bünyelerin bu hastalıklara yakalanma tehlikesi altında olmaları veya en azından hadislerde beyan edildiği gibi mü’min’lerin de bu hastalıklardan etkilenmeleri beklenir. Üstad Hazretleri ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu hastalıklara karşı cemaatlerini korumak adına çok büyük bir gayretle tedbirler aldıklarını ve önemli ölçüde tahşidatta bulunduklarını görüyoruz.

Tarafgirlik, inat ve haset mikrobu!…

Alınan bu tedbirlerin ve yapılan telkinlerin etkisiyle bu hususta önemli mesafeler alınmış ama maalesef problemin tamamen üstesinden gelinememiştir. Malumdur ki hayırlı işlerin çok muzır manileri olur ve şeytan, hizmetin hadimleri ile her zaman daha çok uğraşır. Şeytan ve nefis ittifakı, bu Hizmet Hareketi içerisinde de, bu hastalığın yol açtığı menfezlerden istifade ederek kendi hesaplarına önemli başarılar elde edebilmişlerdir.

Üstad Hazretleri, Uhuvvet Risalesi’nde bu tehlikeye şöyle dikkat çeker: ”Müminlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe.. ve hikmetçe.. ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’çe.. ve hayat-ı şahsiyece.. ve hayat-ı içtimaiyece.. ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.”

Aynı eserde tehlikeyi şu ifadelerle açıklar: ”Tarafgirlik eğer hak nâmına olsa, haklılara melce olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik; haksızlara melcedir ki, onlara nokta-yı istinad teşkil eder. Çünkü garazkârâne tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona –hâşâ– lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.”

O zaman, “bu hastalık sadece hizmet dışındaki insanlarda var ve biz de yoktur” diye düşünürsek çok büyük bir yanlış yapmış oluruz. Hastalığın farkında olmadığımız için de tedavi yoluna gidemeyecek, bir daha tedavisi mümkün olmayan, bütün vücudu saran kötü huylu öldürücü bir kansere davetiye çıkarmış olacağız.

İdare edenlerde tarafgirlik, adam kayırma ve ekipcilik…

Öncelikle kendisine bir vazife tevdi edilen kişiler (maddi veya manevi-müdür, başkan, abi, abla, daire başkanı…), vazifenin gerektirdiği maddi ve manevi bütün vasıflarla donanmış insanlar değillerdir. Bu insanlar, bazen eldeki mevcutlar arasından daha uygun olduğu düşünülenlerden, bazen de hüsnü zanların etkisiyle, liyakatı olmadığı halde atanmışlardan olabilmektedir. Eksikleri vardır, neş’et etmiş oldukları ortamlardaki hastalıklarla da az ya da çok malül olmuş insanlardır. Bir insana, abi veya abla denince,  o abi veya abla, bütün eksik ve kusurlarından birden arınarak kutsilerden bir varlık haline gelmez, gelemez. Eksikleri, kusurları, zaafları, maddi ve manevi bir takım hastalıkları vardır. Zaten, kendilerinin böyle olmadığını düşünen ve iddia edenler ise geçmişte birer “tirancık” haline gelmişler ve gelecekte de firavun ve tiran adayları olmaya namzettirler. Hem idare edenler, hem de idare edilenler, bu realitenin farkında olmalıdırlar ki idare edenlerde firavunlaşma, tiranlaşma olmasın ve idare edilenlerde de hayal kırıklıkları yaşanmasın ve bu zulmedenlere bakıp da davaya küsmeler meydana gelmesin.

Hak cephesinde de olsa etraflarında mabeyni humayun oluşan insanlar, yanlış telkinlerin etkisiyle gerçekleri göremeyecekler ve böylece hem kendileri aldanacaklar, hem de etraflarındaki insanları aldatacaklardır. İdare edilenler, bu realitenin farkında olarak, yöneticilerin yanlış yapabilecekleri, kararlarında isabetli olamayabileceklerini düşünerek onlara yardımcı olmalı, kendi fikirlerini, doğru bildikleri hakikatleri uslubuna riayet ederek, çok rahat ifade edebilmelidirler.

Takdir edilme, eleştirilmeme arzusu

Takdir edenleri sever, eleştirenleri ise beğenmeyiz. Yaptıklarımıza methiyeler döktüren insana karşı içimizde bir sevgi oluşur ve bu sevgi onlara daha hoşgörülü olmayı, fikirlerine daha çok değer vermemizi netice verir. Büyük yanlışlar yapsalar bile onları korur ve kollarız. Adeta aşık ve maşuk arasındaki ilişkide olduğu gibi hatalarını görmezlikten geliriz. Üstadımızın tespitini hatırlayalım:  “garazkârâne tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak.“ Dolayısıyla bizi tenzih eden ve bize alkış tutan insanları kayırır ve onlardan müteşekkil ekipler oluşturarak işlerimizi yapmaya başlarız. Sonuç olarak etrafımızda oluşturduğumuz insanlara, hak ettikleri mülahazasıyla da, makamdan kaynaklanan imkanları sunarız.

Eleştiren insanlara karşı ise açık veya gizli olarak bir nefret oluşmaya başlar. Bunların fikirlerine karşı daha hoşgörüsüz ve tahammülsüz olur ve hakikat dahi olsa, fikirlerini dinlemek istemeyiz.  En ufak hatalarında bile onları acımasızca yargılar ve bu küçük hataları, onları bitirme adına kullanmak isteriz. Hizmet adına samimi ortaya koydukları gayretleri bile fitne unsuru olarak algılar ve onları itaat etmeyen, muhalifler olarak niteleriz. Üstadımızın tespitiyle: “garazkârâne tarafgirlik eden bir adama mukabil tarafa, melek gibi bir adam gelse, ona –hâşâ– lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.”  Yine Emirdağ Lahikası’nda yapılan enfes bir diğer tespit: “Tarafgirlik damarı ihlâsı kırar, hakikati değiştirir.” Bu problemin temel sebebi, açık veya gizli enaniyetlerimiz, gururlarımız ve kendimizi beğenmişliğimizdir.

Çatışmalar sonucu zayıflayan kesimler zararlı unsurlarla ittifak etmek zorunda kalacaklardır…

Bunun sonucunda hakikat cephesinde gruplaşmalar meydana gelir. Asli vazifelerini bir kenara bırakıp birbirleri ile mücadele etmeye başlarlar. Önceki yazıda bahsedildiği gibi, bu çatışmalardan dolayı her kesim, kuvvetini kaybedip zayıflayacak, davaya bir faydaları olmadığı gibi, dışarıdan da kendilerine destek olabilecek zararlı unsurlarla ittifak etmek zorunda kalacaklar  ve bu unsurlara maddi ve manevi çok tavizler verilecektir. Bu zararlı unsurlar, fırsattan istifade ederek bünyeye sızacaklardır ve bunlar, davaya zarar vermede kullanabilecekleri insanları elde etme imkanı bulacaklardır. Elhak, hem uzak geçmişte, hem de çok yakın geçmişimizde hep böyle olagelmiştir. Hakikat cephesinde en önemli mağlubiyetler, hep bu cepheden gelen saldırılar karşısında yaşanmıştır.

İnşaAllah bir sonraki yazıda devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 1.2.2019 [TR724]

Taht Oyunları sezon finali [Naci Karadağ]

Düşmanlarınızla anlaşma imzalayabilirsiniz, dostlarınızla değil…”
(Tyrion Lannister)

Bu topraklarda dini inanç daima küçümsendi. Seküler kesimi kontrol etmek isteyenler kendi taht oyunlarını uygulamakta zorluk çektikleri an devreye siyasal İslamcıları koydular hep.

Dün böyleydi, bugün de böyle oldu. Yarın?

Kim bilir?

28 Şubat’ta Kur’an kurslarını muhafazakâr bir iktidara kapattıran, zorunlu eğitim adı altında dindar kesimi baskı altına alınan tüm kararları dini bir şal olarak kullanan dinci siyasete uygulattırıldı. Hizmet Hareketi’ni de cuntacıların ve onların medya tetikçilerini kullanarak bitireceklerini düşünenler bunu 1999’da Ali Kırca gibileri kullanarak yapmayı denedi. Ancak başaramadılar çünkü henüz rüşvet, haram, hırsızlık, ahlaksızlık batağına girmemiş Müslümanlar top yekûn direnç göstermişti buna. Siyasal İslamcılar haramın, lüksün, şatafatın tadına varmamıştı henüz!

Ergenekon sürecinde bunu kendilerinin yapamayacağını anlayanlar AKP’yi besleyip büyüttüler.

Çok iyi biliyorlardı ki ahlakı ve eğitimi çekip alınmış bir kadroya istediklerini yaptırabileceklerdi.

Yapılacak şey çok basitti. Şekilde dindar ama içi boş, kof bir kitle yetiştirmek. Bunları kullanarak istedikleri an yok edebilecekleri bir siyasi güce önce eğitimli kadroları biçtirmek gerekiyordu.

Dershane, 17/25 filan hep bunlar içindi.

Ancak yine de cemaati kriminalize edemiyorlardı.

Hatırlayın cemaate yakın eğitim kurumları ve diğer kurumları mevcut kanunlarla sıkıştırmaya kalktıkları dönemi. Yok efendim çöp kutunuz küçük, tabelanız sarkık, öğretmen odasında akvaryum var filan gibi soytarılıklarla kurum kapatmayı denedi Nabi Avcı’nın bakanlığı.

Terörist diyemedikleri için Paralel ve Haşhaşi gibi uyduruk terimlerle sıkıştırmak bir süre sonra netice vermeyince. Cumhuriyet tarihinin en sinsi tezgâhına kurgulamaya başladılar. 15 Temmuz bir günlük ya da bir aylık bir kurgu değildi asla. Sadece uygulama aşaması en az üç yıllık derinlikli bir çalışmaydı.

Medyası, cemaatin içinden adam devşirilmesi, Gülerce, Mahçupyan, Latif, Taşgetiren  gibi (Ve belki hala onlarcası deşifre olmamış) isimlerin ayarlanması kolay olmadı.

Kayyum süreci filan, hep bir olgunlaştırma sürecinin aşamalarıydı.

Taht Oyunları’nın senaristleri kullandıkları siyasal dincileri çok kolay alt edeceklerini biliyorlardı. Hırsızın, ahlaksızın ipini çekmek kolaydı zira. Zor olan dürüst, namuslu insanları bitirebilmekti!

Cemaat topluma mal olduğu için önce itibarsızlaştırmayı denediler.

Olmayınca darbe kurgusuyla siyasi iktidara bunu yaptırdılar.

Cübbeli Ahmet gibi figürlerin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Dediğim gibi bunları alt etmek kolaydı. Zor olan, eğitimde, hukukta, bürokraside aktif olan, demokrasiyi içselleştirmiş, vicdanlı ve inançlı kadrolardı. Bunları ayıklamak gerekiyordu ve OHAL bahanesiyle istediklerini maşa kullanarak yaptırdılar.

İslam’a verilen en büyük zararın maşasının ismidir Tayyip Erdoğan.

Bunu İslam adına yaptırması ise Müslümanların ayrı bir trajedisidir.

Cemaat medyası seçimlerde manipülasyonun önündeki en büyük engeldi.

Ergenekon sürecinde bir takım yanlışlar yapmış olsa da hala uluslararası düzlemde ciddiye alınan en önemli referans kaynağıydı.

Bunlar yok edildi.

Hem de yandaş medyanın göbek atıp, alkışlamalarıyla. Cemaat medyasında çalışabilecek kadar yeterli donanım ve kabiliyette olmadığı için irili ufaklı İslamcı medyada yer alan tüm yetersizler alkış tuttular bu kıyıma.

Bank Asya da bu düşünceyle kapatıldı, binlerce eğitim müessesesi de…

Cemaati taklit eden yüzlerce imitasyon kifayetsiz kurum pırtladı birkaç yıl içinde.

İHH gibi maskeli yardım kurumları etkinleştirildi ancak uluslararası mahfillerde bu tür yapıların aynı zamanda terör destekçisi olduğu çok iyi bilindiği için ön plana çıkarılmamaya özen gösterildi. Ensar’ın yaptıklarını okuyoruz her gün.

Cemaati taklit eden organizasyonlar, kurumlar, yapılar üretildi ama çakma değirmenler taşıma su ile dönemezdi. Trilyonlar harcasalar bile kadro problemi yaşadıkları için hedeflerine ulaşamayacaklarını anladılar.

Sadece taciz, tecavüz, hırsızlık yüzdesi arttı bu çakma kurumlar sayesinde. Baskın esnasında hırsızlık yapan polis de, erkek çocuklarına tecavüz eden öğretmen de bu sürecin peydahladığı neticelerdi.

Onlar da dindar görünümlü Anadolu insanının nasıl kolay kanabileceğini çok iyi biliyordu. Hamaset ve tüm dünya bizi kıskanıyor gazlaması hep işe yaramıştı.

Memleket ekonomik ve idari anlamda uçurumdan aşağı yuvarlanma pahasına cemaate yüklendiler ve başardılar da.

FETÖ isimli bir öcü hortlatmayı başardı oyunu kurgulayanlar.

Pek çok kof cemaat ve tarikat yaralı ceylana üşüşen sırtlan gibi üşüştü cemaatin tepesine. Acı olan ise içlerinde kendilerine “Nurcu” denilen zavallıların da oluşuydu. Hayır, Ahmet Akgündüz gibi tüccar akademik çakallardan bahsetmiyorum. Tayyip Erdoğan ve avanesinin günahı kadar sevmediği ama Gülen cemaati’ni bitirmek adına yüzlerine güldüğü irili ufaklı onlarca Risale-i Nur kolundan bahsediyorum.

Tam bir yağma dönemi yaşandı son birkaç yıl içinde.

Ensar’ından TÜGVA’sına kadar yüzlerce, binlerce Tarikat/Cemaat oluşumu vakıf dernek adı altında yapıştı cemaatin damarlarına ve kanını emdi. Bakın sadece İstanbul belediyesi bir yılda bunlara bir milyar dolara yakın para akıtmış.

Ne için olduğu belli olmadığı gibi, bu ‘cash’ para, bir de arazisi, binası binbir türlü ayrı kıyağı bu rakama dahil değil.

Son dönemde yaşanan tarikat ve cemaatlerin içinin bizzat iktidar tarafından boşaltılması hırsızlar güruhunun kullanılmasından başka bir şey değil. Aslında büyük bir taht oyununun dindar görünümlü, siyasal dinciler maşasıyla uygulanmasıdır.

Buradaki hedef ise çok açık; ilk olarak hem memleketin yüz yıllık okumuş dindar kesiminin dinci ama ahlak açısından zayıf, iktidarı için her türlü üçkâğıdı, dalavereyi mubah olarak görenler tarafından yok edilmesi hedeflenmekteydi.

Elhak başardılar…

Şimdi parazitleri temizleme ve hasılatı toplama zamanı.

Taht Oyunlarını kurgulayanların cirolarına bakma vakti geldi sanırım. Esas zor kısmı başarmanın verdiği bir coşku ile beraber yine de tedbiri de elden bırakmadıkları açık. Bu sebeple Menzil Şeyhi’nin torunu türü haberleri ‘intikam’ amacıyla diğer tarikatlar yapıyormuş gibi gösteriyorlar. Bunu yiyen de olacak.

Nasıl ki, cemaate muhabbeti olan subayları “bu darbeye katılmazsanız zaten 30 Ağustos’ta işinizi bitirecekler” motivasyonuyla ikna ettilerse, şu anda Menzilcileri de benzer gazlamalarla yönlendirdikleri tetikçi tarikat kadrolarına yok ettiriyorlar.

Zor kısmı bitti oyun kurucuları için. Kolay kısmı kaldı ama görüldüğü kadarıyla biri de elden bırakmıyorlar.

Bu sebeple sevinmeyin tarikatçıların bu tür seviyesizliklerini, ezikliklerini, gösteriş budalalıklarını teşhir ettiklerinde.

Oh da demeyin…

Bir maşa temizliği yaptıklarını bilin.

Elbette kısa sürer maşaların ömrü.

Çünkü kısadır ömrü maşalığın.

Tayyip Erdoğan uzun süre iktidarda kalmış gibi görünebilir. Ama maşa vazifesini kabul etmesi ya da buna zorlanması en fazla 5 yıllık bir hikayedir. Öncesini bilemiyorum; belki kendi halinde bir para koleksiyoncusu, günah almayalım şimdi.

Bir sürü dindar görünümlü küçük vurguncu var piyasada.

Tabir yanlış oldu, ülkenin neredeyse tamamı çıkarcı, yankesici…

Hem inancı çarpıyorlar el çabukluğuyla hem devleti hacılıyorlar.

Menzilciler bunların en önde geleni.

Cemaatin 40 yıllık emeğine çökerek abad olacağını zannetti, belki hala da öyle zannediyor.

Ancak Tayyip ve avenesi def olup gittiğinde koskoca 500 yıllık gelenek mundar olmuş olacak.

Anlatacağım sabır.

Bugün ülkenin hiç de küçümsenmeyecek bir kısmı kendi geleceklerini harcadıklarını fark ettiğinde artık iş işten çoktan geçmiş olacak.

Bu nedenle Doğu Perinçek zihniyeti bugün zil takıp oynuyor.

Cumhuriyet tarihinin bu en büyük Taht Oyunu’nda yeni bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz.

Final sekansı başladı başlayacak.

Malum, finalde kozlar paylaşılır ve ortalık toz dumana olur. En büyük kötü en sona kalır tüm büyük filmlerde.

Cemaatin artık tamamen öldüğüne kanaat getirenler, yeni aşamayı başlatmış görünüyor.

Çok ağdalı bir dil kullanmadan olabildiğince basitleştirerek anlatmaya çabalıyorum sevgili okur.

Daha düne kadar devleti, otoriteyi süfyan, tuğyan olarak görenler bugün en büyük devletçi kesilmesinin temel nedeni açlıklarıydı şüphesiz.

Ezik Anadolu insanının, küçük hesaplı şark kurnazlarının paraya, makama, lükse olan zaaflarını çok iyi kullandı bu işi planlayanlar.

Afrika’ya ait ünlü bir söz vardır bilir misiniz?

Şöyle der Afrika’nın yerlileri “Batılı misyonerler gelmeden önce bizim topraklarımız onların İncil’leri vardı, şimdi onların toprakları bizim ise İncil’imiz var!”

Efendimiz’in (asm) yattığı hasırın baldırında iz bıraktığını anlatır hadis kaynakları..

Ülkemizdeki çoğu tarikat ehli de böyle yaşıyordu çok yakın zamana kadar.

AKP iktidarı ile birlikte Erdoğan bu tarikatların kimyalarını bozdu, dokularını değiştirdi.

Aslında cemaat ile kavgasının temel sebeplerinden biri de buydu. “Ne istediniz de vermedik?” serzenişinin altında da bu yatıyordu.

“Dileyin benden ne dilerseniz, benim dünya lideri olmam için de sizden istediklerimi yapın!” diye bir isteği vardı ama cemaat buna yanaşmadığı gibi karşı çıkıyordu. Cemaatin özellikle yurt dışındaki okullarını Avrupa’daki diyanet teşkilatı gibi kullanmak istedi ama olumsuz cevap aldı. Bu cevap çıldırttı tabi Erdoğan’ı…

Oysa ülkedeki bir iki cemaat ve tarikat dışında herkes onun dediğini yapıyor onun arzusu dışında tek adım atmıyordu.

Ödüllerini de alıyorlardı. Tayyip Bey devlet kesesinden onlara dağıtırken çok cömertti açıkçası.

Onlar da karşılık veriyorlardı, ‘AKP’ye oy vermeyen cehenneme gider’den, en son Diyanet’in hazırladığı rapora kadar, Tayyip bey onlar ne istediyse verdiği gibi, Tayyip bey ne istediyse onlar da verdi.

Menzil tarikatı örneğin…

Daha birkaç yıl öncesine kadar küçük bir Anadolu köyüydü Menzil. Mütevazıydı her şey. Şeyh Efendi Hazretleri’ni ziyarete gelenler yerde yatıyor, her öğün en fazla iki kap yemek yiyebiliyorlardı ve menü genelde bulgur pilavı ve çorba oluyordu. Sigarayı çok severdi tarikat ehli hemen hepsi Maltepe içerdi vaktiyle.

Tayyip Bey ranzalar yolladı, bol bol inşaatlar yapıldı, catering ile anlaşmalar yapıldı. Makam arabaları alındı plakalar GVS idi; yani GAVS Hazretleri. Muazzam bir yeni camii yapıldı, büyük, süslemeler müthiş…

Şimdi ambulans uçakları bile vardı tarikatın.

Şeyhin ailesi muazzam zenginlikteydi. Adıyaman’daki tarlaların haddi hesabı yoktu, üstelik müritler parasız çalışıyordu tarlalarda.

Ürünü ise devlet alıyordu zaten.

Pek çok yerde yurt, kurs açmaya başladılar. Cemaatin çökülen kurumlarını afiyetle iç ettiler ortaklaşa.

Şeyhin torunları 5 yıldızlı villaların havuzlarında çektikleri selfileri paylaşıyorlar sosyal medyada. “Zikirhanede havuz keyfi!”

Menzil bir tanesiydi sadece. Kadirisi de, Rufaisi de aynıydı. Hepsi beraberce çöreklendiler devlete ve cemaatin malına mülküne.

Tayyip Erdoğan, kendisine bağlı tarikat ve cemaatlerin bir dediğini iki etmeyeceklerini biliyordu. Aksi durumda para musluğunu kısar, olmadı iki cümle ile bitirirdi. Hem ülkenin en büyük, güçlü ve organize olmuş cemaatini yok etmiş bir kahramandı o. Gülen cemaatini yok eden adama tarikat mı dayanır?

Hapisteki yüzbinlerin bir sebebi de buydu; diğerlerine örnek oluşturması. Bakınız akıbetiniz aynı olur, tehdidi!

Taht Oyunları’nı kurgulayanlar şimdi sezon finali için düğmeye basmış görünüyor.

Menzilci şeyhin, torunlarının yaşadığı debdebeyi yeni mi öğrendiler zannediyorsunuz?

Elbette hayır…

Sadece vakti geldiği için torunun sünnet fotoğrafları, şatafatlı makam arabaları düştü internete. Tarikat ehli bunu biraz geç fark etti, çığlığı basıyor ama çok anlamı yok.

Muhtemelen bir faydası da olmayacak.

Gördükleri şatafat rüyası erken bitecek.

40 yılılk cemaat, yetişmiş kadrosuyla yerli yabancı herkese parmak ısırtan, belki İslam tarihinin en yüksek profile sahip cemaati bile zokayı yutup, kendisi için açılan her kuyuya özenle düştüğüne göre Menzilcilerin ya da irili ufaklı bir dolu tarikatın yapabileceği çok şey yok korkarım ki!

En fazla enselerinden tutulup atılırken bir lokma daha mideye indireyim telaşına düşerler.

Onlara göre erken sayılabilir ama bana göre geç bile kalındı bu sürecin başlaması.

Sadece cemaatin tam olarak öldüğünden emin olamadılar.

Gerçi öyle bir paranoyaklaşmışlar ki hala da korkuyorlar cemaatten.

İt gibi tırsıyorlar hem de…

Lafı dağıtmak istemiyorum. Öz eleştiri bilmem ne diyenler gibi değil ama ‘cemaat bu duruma nasıl düştü’yü ciddi anlamda konuşmak lazım bir gün.

Ama bugün değil eminim.

Bir sürecin, kanlı ve hayasız bir sürecin tam ortasındaydık şimdi finale doğru yüzüyor gemi. Bir fırtına ortasında zar zor filikaya çıkmış kazazedeler gibiyiz. Üstelik fırtına tam şiddetiyle devam ediyor. Daha da ağırlaşabilir hatta. Filikada sırılsıklam haldeyken,’ ulan bu gemiyi kim batırdı bana gösterin’ demenin ne kadar anlamı varsa, bunları bugün tartışmanın o kadar anlamı olacaktır!

Mevzumuza dönelim sarkıyor konular çünkü.

Diyeceğim o ki;

Menzilcilere operasyon çekilecek yakında. Kediciklere yaptıkları gibi.

Haydarcılar’a yaptılar yapacaklar sanki.

İskender, şudur budur hepsi ardı ardına gelecek. Nurcusu, Akgündüz’ü kara gecesi kalmayacak alayı girecek o çuvala.

Aslında onlardan rahatsızlık duydukları için değil, çünkü çok basit ve sıradan talepleri var. Nasıl derler düşük profilli vurguncu hepsi. Üç beş kuruşa tamah yetiyor. Hadi AKP’nin kapalı kapılar arkasında söyledikleri gibi söyleyelim: Bu tarikatların hepsi kanaatkar harami!

Oyunu kurgulayanlar çok iyi biliyor zarar veremeyeceklerini.

Şimdi olan tam da budur. Kurucular yine saray ve MİT orijinini kullanarak planın aşamalarından birini uyguluyorlar. Bir yandan da daha büyük bir hesaplaşmaya bir adım daha atıldığı anlamına geliyor bu.

Bıçaklar bileniyor, uzun bıçaklar!

Bizzat Saray ve MİT organize ediyor bu algı operasyonlarını. Kedicikler, Menzilciler, haydarcılar suçluyu başka yerde aramasın. Kendilerini kullanarak dini, dindarı itibarsızlaştırıyor birileri. Yoksa Menzil tarikatının içi çoktan boşalmış durumdaydı zaten. İhale takip eden Gavs mı olur be?

Suçu da devlete yerleştirdikleri diğer tarikatlara atacakları kesin.

Sonrasında sırayla hepsini teker teker boğacaklar.

Kirli bir Utanç Mezarlığı kalacak geriye belki.

Sonunda AKP ve Erdoğan’ın da ipini çekecek gizli eller.

Perinçek’in çıktığı her programda “Üç kasetlik canları var” demesi boşuna mı sanıyorsunuz.

Türkiye genelinde bin oy bile alamayan bir sapkın zihniyetin şu anda adalette, askeriyede, emniyette tüm kontrolü eline alması nasıl oldu zannediyorsunuz?

Diyeceğim o ki, Taht Oyunları’nda sezon finaline doğru hızla yol alıyoruz sanki.

[Naci Karadağ] 1.2.2019 [TR724]

Kürtlerin konumunu yeniden düşünmek [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Barometresi Kürtlerdir Türkiye’nin, Ermenilerden sonra. Ermeniler artık sayıca yok kadar az Anadolu’da. Radikal ve ırkçı bir millet konseptinin sonucudur bu. Ve Osmanlı’nın 20. yüzyılında peydahlanan, buram-buram Osmanlı dışı Türkîlerin etkisi altında gelişen bu hastalıklı millet konsepti cumhuriyet Türkiye’si tarafından da devralınmıştır. Osmanlı ve İslami ümmet kimliklerinin iflasını gören Osmanlı elitleri, dört elle sarıldılar ırk temelli Türklük konseptine. Arnavutları, Boşnakları, bakiyede mevcut ne kadar asimile olmaya müsait potansiyel etnisite, halk, grup varsa, Türkleştirmeyi, bir beka meselesi addettiler. Sadece ocuların veya bucuların kullandığı bir strateji değildi nasyonalizm. Yani ulusalcı Kemalistler, Atatürk milliyetçiliği altında bir taraftan “ne mutlu Türküm diyene” üzerinden sözde kapsayıcı ve birleştirici anayasal milliyetçilik yaptıklarını söylerlerken, diğer taraftan “dış Türkler” diye bir şey her zaman var olmaya devam etti. Bu cumhuriyet, Uygurları, Bulgaristan Türklerini, Kıbrıs Türklerini, Irak Türkmenlerini, Suriye Türkmenlerini, Azerileri, Orta Asya Türkî toplumlarını külliyen Türk saydı, Türkiyelilerle eş tuttu. Türkiye’de Boşnak, Çerkez, Arnavut, Arap, Süryani, kalan az sayıda Ermeni ile Rum, Laz, Yahudi, ne kadar kültür varsa ya dil-kültür alanını daralttıkça daraltmak zorunda kaldı, ya da eridi gitti. Direnene kapı gösterildi. Ya sev ya terk et dendi. Tek Kürtler direndi, direnmeye devam ediyor. Hazmı zordu sayıları çok olduğundan. İşin tuhafı, gerçek rakamını bile bilemiyoruz Türkiye’deki Kürt nüfusun.

Kürtler azınlıktır Türkiye’de. Uzun yıllar varlığı bile reddedilen, hatta dili yok sayılan, 12 Eylül’de “karda yürürken çıkan kart-kurt seslerinden çıkmış” bir terim diye aşağılanan, 1980’lere dek Türkiye’nin batısında yaşayanların varlığını bile bilmediği milyonluk bir halktır. İsmail Beşikçi’nin “devletlerarası sömürge” olarak gördüğü, 4 ülke arasında paylaştırılmış olan Kürdistan coğrafyası, Osmanlı dönemindeki kullanıldığı şekliyle coğrafi manada bile Kemalist elitleri öyle korkutmuştur ki, Kürt ve Kürtçe dilinden öcü gibi korkan bu zihniyetin temel fobisi Kürtler olmuştur. Türkiye Kürtlerin hakkını hukukunu gasp etmiştir sistematik olarak. Elbette burada “rahat mı battı kardeşim, ne eksiği vardı Kürtlerin benden” diyen Türk çoğunluk mensuplarının sesini duyar gibiyim. İş bulabilmek, çocuğunu okula gönderebilmek, ev sahibi olabilmek, var olmak kısaca bu topraklarda, bir lütuf değildir, bir hak değildir ama! Gasp edilen kimlik olunca empati yapmakta zorlanıyor bazıları. Şöyle söyleyeyim o zaman. Bulgaristan oradaki etnik Türklere 1980’lerde asimilasyon politikası uygularken, Komünist Parti Genel Sekreteri Todor Jivkov Türklerin adlarını, yerleşim birimlerinin, köylerinin kasabalarının yüzlerce yıllık isimlerini bile zorla değiştirtirken, Türk aydınları ve elitleri haklı olarak bu asimilasyon politikasını yüksek sesle eleştirmişler, hatta Türkiye Özal döneminde sınırlarını açmış, kitlesel olarak Bulgaristan Türklerine sığınma hakkı vermiştir. Bulgaristan Türklerinin haklarını savunmada şampiyonluk yapan Türkiye, Jivkov’un asimilasyon politikalarının beterini Kürtlere yapmıştır oysa. Hatta trajikomiktir, Bulgaristan Türkleri Türkiye’ye kaçarken, Türkiye’de Kürtler çocuklarına istedikleri isimleri verememekteydi! Yerleşim birimlerinin adları ise çoktan Türkçeleştirilmişti bile! Jivkov Bulgaristan Türklerine b.k yedirdi mi bilmiyorum da, Türkiye Kürtlere b.k yedirdi birader! Onu biliyorum net olarak! Hatta Türkiye’den “profesör unvanlı” tipler çıkıp b.k yedirmenin çok da kötü bir şey olmadığını söylemeye cesaret edebildi!

Kürtlerin başına gelenler korkunçtur! Ermenilere “kılıç artığı” diyen kafatasçı zihniyet, dünyadan çekinmese Kürtlere de Ermenilere yaptığının aynını yapacaktı herhalde. Ancak sosyal soykırım manasında, soykırımcı politikalar 1920’lerdeki erken dönem cumhuriyet yönetimlerinden beri uygulanmakta! Milyonlarca Kürt ekonomik gerekçelerle Batı’ya göçmüş, orada dilini konuşmak ve dilinde eğitim gibi temel azınlık haklarından mahrum olduğundan, bir nesil sonra linguistik manada (dillerinin ölmesi bakımından) tümüyle asimile olmuştur. Bu sosyal soykırımdır. İsteyen BM soykırım tanımına bakabilir. Rahatsız edici evet, değil mi? Ama gerçekler acıdır. Korkunç olanı, ülkede hakim olan faşizan iklim ve ırkçı endoktrinizasyon nedeniyle, çoğu Türk kökenli Kürtlerin yaşamak durumunda kaldıkları dramı kavrayamamış, onları “yerinde rahat duramayan” bir halk olarak algılamıştır. Dahası, Osmanlı’nın bölünüp yok olması travması, haşin ve hunhar radikal milliyetçi politikaları meşrulaştırıyor, haklı çıkartıyor gibi bir algı, en “sol” elitlerde bile belirgin bir savunma refleksi ola gelmiştir. Bu durum, bugünün “seküler-Kemalistlerinde” çok yaygındır.

Yüzlerce belediye başkanı zindanda

Kürtler devamlı günah keçisiydiler! 1980’lerde eylemlere başlayan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) adlı illegal yapılanmaya kadar Türk ve dünya kamuoyunun da Kürtlerle pek bir alakası yoktu açıkçası. Elbette terörizmi metot olarak benimsemiş Marksist-Leninist silahlı bir örgütün kanlı saldırıları Türkiye toplumunda haklı tepkilere yol açmıştır. Bu satırların yazarı da dâhil, terörizmin yol olmadığı, her türlü yasa dışı eylemin kınanması gerektiği açıktır. Ama bir de dürüst olmakta yarar var: Kürtlerin 1980’lerde haklarını savunabilecekleri meşru kanalları var mıydı? Bugüne bakarak o günleri daha iyi anlayabiliriz. 2019 yılındayız! Kürtlerin meşru seçilmiş temsilcileri, Selahattin Demirtaş ve onlarca Kürt milletvekili bugün haksız olarak hapisteler! Yüzlerce belediye başkanı (bazıları %70’lerin üzerinde oyla seçilmiştir) keza zindandalar. Sayısız HDP’li zulüm görüyor. Kürt siyasetinin üzerindeki baskı, Türk siyasi tarihinde hiçbir parti üzerinde kurulmamış korkunç bir seviyededir! Kürtlerden “uslu durmaları” isteniyor. Ama düdüklü tenceredeki basıncı dışarı tahliye edebilecek bir ventilasyon imkânı yok! Kürtlerden sessizce asimile olmaları bekleniyor. Çocukları Kürtçe öğrenmesin, Kürtçe okumasın, Kürtçe müzik dinlemesin! Kürtlerin edebiyatı, folklorü olmasın! Bugünkü politikalar bunu dayatıyor! Kürtler yerel seviyede dahi öz yönetim olanaklarına kavuşmasın, Kürtçe eğitim verilmesin – ne ala memleket! Bunun adı bal gibi asimilasyondur! Ben Kürt olsam, bundan büyük rahatsızlık duyardım! Kürt olmadan bile rahatsızlık duyduğuma göre, kim bilir ortalama bir Kürt insanı neler hissediyordur!

Bu asimilasyon politikası faşizandır ve ırkçıdır! Bu durum, tüm etnik Türklerin alnında bir lekedir! Dahası, terörün sebebi bu bataklıktır! 19. yüzyılın ilkel ırkçılığını yansıtan, insanların etnik kökeninin reddini dayayan, kaderlerine razı olmalarını bekleyen, ana-babaların çocuklarına verecekleri isme kadar baskı ve zulüm yapan bir sistem, terör bataklığının ortamından başka bir şey değil ki!

Kürt olsaydınız ne yapardınız?

Kürt olsaydınız ne yapardınız bu durumda? Sorun kendinize bu soruyu! Yıllar önce Ahmet Altan “Atakürt” başlıklı bir yazı yazmıştı. Bu yazıda, cumhuriyeti kuran hâkim unsurun Türkler değil de Kürtler olduğu bir senaryoyla yüzleştirmişti okuru ve sormuştu; biz olsak ne yapardık Kürtlerin yerinde! Atatürk’ün adı Atakürt olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti’nin adı Kürdistan Cumhuriyeti olsaydı, “ne mutlu Kürdüm diyene” dense ve bu Batı’da dağa taşa yazılsa, çocukların beyni böyle yıkansaydı? Türk ailelerin çocuklarına Kürtçe isimler vermeleri dayatılsa, Türk isimleri yasaklansa, Ege’de ve Karadeniz’de yerleşim birimlerinin adları Kürtçe isimlerle değiştirilse! Türk tarihi, Türk dili, hatta Türk kelimesi reddedilse, varlığından bahsetmek bile yasaklansa? Bu politikalara reddedenlere b.k yedirilse? Aynadaki aksinizle yer değiştirin, tahlil edin ve gerçekleri görün diyordu Ahmet Altan! Bugün, on yıllarca sonra o yazıdan, yine aynı tas aynı hamam! Selam olsun Ahmet Altan’a ve tüm aydınlara, kala-kala bir avuç eleştirel insan kaldı zaten – o da ayrı mesele, ayrı kanayan yara!

Bugün gelinen nokta itibarıyla Kürlerin haklarını meşru bir zeminde savunmalarının imkânı kalmış mıdır? Meral Akşener, Iğdır’da seçimlere sokmayacakmış partisini! Sebebi de, HDP’nin seçimi kazanmasına nazaran, orada AKP-MHP ittifakının adayının seçimi kazanması daha ehvenmiş, Hanımefendi böyle buyuruyor. Esasında bunu buyuran Akşener değil, bir zihniyettir! Yüz yıl öncesinin kafatasçı, retçi, faşist geçmişini kusmuş Akşener’in ağzı! Yani yeter ki seçimi Kürt kimliğini reddetmeyen, cesurca mertçe “Kürdüm lan, ne var!” diyen biri kazanmasın, bir “Türk” kazansın! Sonra da kalkıp PKK’yı bölücülükle suçlar bu kafa! Bu sadece Akşener’le sınırlı değil! Bugün Kürt olmak değil ama, Kürdüm demek, kimliğini reddetmeden, dilini unutmadan, çocuğuna Kürt kültürünü aktarmak isteyen kim varsa, potansiyel olarak bu kafa, bu zihniyet tarafından bir kaşık suda boğulmaya çalışılıyor! Hiçbir yaşam hakkı yok Kürt kimliğinin. Asimile ol, Türkçe konuş, Türkçe müzik dinle – otur oturduğun yerde! Ben bu tutumu, bu ırkçı asimilasyoncu kafayı, bu dinozor diskuru ve onun hunhar politik sonuçlarını reddediyorum.

Bu şartlarda Türkiye üniter yapısının, aşırı merkeziyetçi ırkçı/etnik milliyetçi mirasın üzerine inşa edilen bugünün faşizan rejiminin, rejim mümessilleri ve muhalefeti ile beraber külliyen sorunun ta kendisi olduklarını söylüyorum! Gelecekte varsa bir umut, hukuk devletine ve insan hak-özgürlüklerinin garanti altına alındığı bir demokrasiye dair, bu umudun üniter değil federal bir Türkiye doğurmak zorunda olduğunu görüyorum. Merkeziyetçi değil, ademi merkeziyetçi, üniter değil, federal bir Türkiye! Merkezin değil, yerelin ön planda olduğu, yerinden yönetimin demokrasinin sigortalarından biri olacağı, eğitim, sağlık, kültürel politikalar gibi alanların yerelle merkez arasında paylaştırılacağı bir Türkiye’nin “eşitlikte birlik” manasında, ülkenin gerçek bölünmez bütünlüğüne götüreceğine inanıyorum. Her türlü ırkçılığa, etnik milliyetçiliğe, dışlayıcı ve asimilasyoncu politikaya karşı olmak, bugünkü rejimin gitmesi, anayasal hukuk devletinin (yeniden) inşası bakımından yaşamsal önemdedir. Bir toplumun geçmişiyle hesaplaşmadan geleceğe yelken açması olanaksız!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.2.2019 [TR724]