ATİNA – New York Knicks forması altında ortaya koyduğu performansla göz dolduran Enes Kanter, Yunanistan’da meydana gelen büyük yangın felaketinden etkilenenler yararına başlattığı yardım kampanyasıyla Yunan medyasından büyük övgü ve alkış aldı. Kampanyanın bugün duyulmasının ardından sporseverler başta olmak üzere Yunan halkı, Kanter’e bu insani davranışı sebebiyle teşekkür etti.
Dünya genelinde gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk ve yardım projeleriyle sık sık gündeme gelen NBA’in genç basketbolcusu Enes Kanter, bu defa Yunanistan’da gündem oldu. Pazartesi günü ülke tarihinin en büyük felaketlerinden biri olarak tarihe geçen ve en az 84 kişinin canına mal olan Attika yangınına kayıtsız kalmayan Kanter, dün twitter hesabından duyurduğu yardım kampanyasıyla, Atina ve Selanik’teki Türk mültecilerin ardından komşu Yunan halkının acısını paylaşan ilk Türk vatandaşlarından biri oldu. Bu girişimiyle Kanter, daha şimdiden Yunan vatandaşlarının gönlüne girmeyi başardı.
Attika’daki yangınzedelere 50 bin dolar toplanması hedefiyle başlanan yardım kampanyasında, ilk 24 saatte yaklaşık 5 bin dolar bağış toplandı. Her geçen saat katkıda bulunanların sayısı artarken, Türk ve Yunanların yanısıra farklı milletlerden insanlar kampanyaya para gönderiyor.
YUNAN MEDYASI: BÜYÜK OYUNCU, BÜYÜK ADAM
Yardım kampanyasının bugün öğlen saatlerinde duyulmasının ardından Yunan medyasının da ilgisini çekti. Gazetelerin internet sayfaları, haber portalları ve spor siteleri, Enes Kanter’in Yunan halkının acısını paylaştığı mesajını İngilizce ve Yunanca çevirisiyle yayınladı. Övgü dolu cümlelerle Enes Kanter’in yardım çağrısını duyuran Yunan medyası, Kanter’in iyi bir sporcu ve yardımsever olarak tanındığını ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’a muhalefetiyle de gündeme geldiğini hatırlattı.
‘KALBİ BÜYÜK İNSAN UMURSAMAYABİLİRDİ’
Basketblog.gr’da kaleme haber-yorumda Stefanos Siriggas ise “Enes Kanter’den Yunanistan için sarsıcı yardım çağrısı” başlıklı haberinde, Kanter’i övgüler yağdırdı: “Acı, hüzün ve insani trajedinin sınırı yok. Irk, yaşam biçimi ve kültüre göre de değişmiyor. Herkes için aynı. O anlarda insanların hepsi benzer şekilde davranıyor. Her nerede yada hangi ülkeden olursa olsunlar.
Türk ve NBA’in büyük ismi Enes Kanter, bunu tüm insancıl yüzü ve kalbinin büyüklüğü ile gösterdi. Ülkemizin ölümcül yangınla yaşadığı büyük trajediyi umursamayabilirdi. Kurbanların acıları onu rahatsız etmeyebilirdi. Bakışlarını başka yöne çevirebilir ve görmeyebilirdi. Hayatına devam edebilirdi. İlgilenmeyebilirdi. Ancak hiçbirini yapmadı. New York’un ortasaha oyuncusu, yangın kurbanlarının yaşadığı büyük acıyı umursamakla kalmadı aynı zamanda bunu çok mükemmel bir şekilde gösterdi.
Kanter, Gofundme.com sitesinde yıkıcı yangının kurbanlarını desteklemek için bir kampanya başlattı. Toplayacağı paraları, Doğu Attika’daki büyük felaket kurbanlarına gönderecek. Hedefi acilen 50 bin doları toplayarak Yunanistan’a ulaştırmak.”
ELEFTEROS TYPOS: KANTER’DEN EN MÜKEMMEL HAREKET
Elefteros Typos gazetesi, internet sitesindeki habere, “NBA’in Türk oyuncusu Enes Kanter’den büyük girişim” başlığını kullandı. “Bazı Yunanlar, Türk ve Makedonlar’ın yaşanan trajediye ilişkin duydukları acı ve geçmiş olsun mesajlarını görmezden geliyorlar. Buna rağmen, komşu Türkiye ve Makedonlar, Yunanistan’ı desteklemekten vazgeçmiyorlar.” yorumunda bulunan gazete, “New York’lu Türk oyuncu Enes Kanter, mükemmel hareketlerden en mükemmelini yaptı.” değerlendirmesinde bulundu.
‘AKTİVİST KANTER ERDOĞAN İLE ÇARPIŞIYOR’
Enes Kanter’in aktivist kişiliği ve Erdoğan’ın otoriter rejimiyle çarpışmasıyla tanındığını yazan Elefteros Typos, “gofundme” aracılığıyla yardım kampanyası başlattığını ve toplanacak 50 bin doları yangından etkilenen insanların ihtiyaçları ve ölenlerin defin masrafları için kullanılacağını belirtti. Gazete, kampanya çerçevesinde 50 bin dolar toplanamaması durumunda geri kalan rakamın Kanter tarafından tamamlanacağı tahmininde de bulunmayı ihmal etmedi.
AEK356: MAĞDURLAR İÇİN YARDIM TOPLUYOR
AEK365.com sitesi, “Kanter: Bağışta bulunun Yunanistan’daki mağdurlar için yardım toplayayım!” başlıklı haberinde Enes Kanter’in yardım kampanyasına ilişkin detaylı bilgi verdi. Siteye yorum bırakan kullanıcılardan “Mitsos”, “Layık!” derken, “Kefas213” isimli kullanıcı ise “Büyük oyuncu; Devasa insan!, Hadi ileri!” ifadelerini kullandı.
FWS: MUAZZAM KAMPANYA
“Büyük Kanter, yangın mağdurlarına yardım topluyor!” başlıklı haberinde Fws.gr, “İyi sporcu olmasının dışında aynı zamanda harika bir insan olan Enes Kanter, yangından etkilenenler yararına muazzam bir kampanya başlattı.” ifadeleriyle girişimi övdü.
RUM SPORTIME: ÖRNEK DAVRANIŞ
Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nden yayın yapan sportime.com.cy, Enes Kanter’in yardım kampanyasına geniş yer verdi ve örnek bir davranış sergilediğini vurguladı. Kısa sürede 1250 dolar topladığını aktardı.
ONSPORT: İNSANİ YÖNÜYLE DE AYRICALIKLI BİRİ
Onsport sitesi ise “Enes Kanter, gerek NBA ve New York’taki kariyeri gereksede siyasi görüşü ve Tayyip Erdoğan’a muhalefeti ile oldukça tanıdık bir isim.” ifadelerini kullandı. Onsport, New York Knicks’li yıldızın, Attika yangın mağdurlarına ulaştırmak için başlattığı yardım kampanyasıyla insani yönden de ayrıcalıklı biri olduğunu yazdı.
NBA HELLAS SPORT: KANTER’DEN DUYGULANDIRICI GİRİŞİM
Nba.sport24.gr, Attika’daki yangının Kanter’i de duydulandırdığını belirttiği haberinde, yardım kampanyasına geniş yer verdi ve “50 bin dolar toplamayı hedefliyor” ifadelerini kullandı.
GAZETTA: ELLERİ BAĞLI SEYRETMEDİ
Gazetta.gr haber portalı da kötü haberin tüm dünyada hemen duyulduğunu ancak Enes Kanter’in elleri bağlı seyretmek yerine harekete geçerek 50 bin dolar toplama hedefiyle bir yardım kampanyası başattığını belirtti. Gazetta, “Doğu Attika’daki yangın felaketi ve masum canların kaybı, basketbol dünyasını da etkiledi!”
YUNANLARDAN ONLARCA TEŞEKKÜR MESAJI
Enes Kanter’in twitter adresinden yaptığı yardım çağrısını duyuran onlarca haber portalındaki ilgili haber, okurlar tarafından binlerce kez paylaşıldı. Kanter’in twitter mesajına da özellikle Yunan takipçileri tarafından çok sayıda teşekkür mesajı bırakıldı. Sotiris adlı takipçi, “Teşekkürler Enes. Artık Yunan vatandaşları için NBA’in en çok sevilen oyuncularından birisin.” yorumunda bulundu. Billaras21 ise “Büyük oyuncu, büyük adam!!!” ifadelerini kullandı. Utsi Hrisa adlı kadın kullanıcı ise “Merhaba arkadaşım Enes!” ifadelerini Türkçe olarak “Teşekkür ederim” sözleriyle tamamladı.
[Ufuk Yardımcı] 27.7.2018 [Kronos.News]
At pazarlığından rehine takasına: Trump daha kaç kere aldanır? [Emir Korkmaz]
İşte, sabahına kalmadı. ABD Başkanı Trump ve yardımcısının kısa aralıklarla yaptıkları çıkışın arka planı ortaya çıkmaya başladı. Washington Post, “Trump, İsrail’de tutuklu bulunan Ebru Özkan’a karşılık Brunson’un serbest bırakılması için bir pazarlık yapmıştı. Özkan’ın serbest bırakılmasına karşılık Brunson’un ev hapsine alınması, Trump’ı kızdırdı ve aldatılmış hissi yaşattı.” diye yazdı. Başka kaynaklar da, haberini doğruladı. Gerçekten de, İsrail, Trump’ın isteği üzerine Ebru Özkan’ı serbest bırakmış. Aylardır biriken öfkenin üzerine son manevra köprülerin atılmasına kadar varan süreci tetiklemiş.
Oysa bu tam da Erdoğan’ın ‘okyanus ötesi’ müttefkiyle süregelen ilişki biçimi. Şimdi neden şaşırıyorlar anlamak mümkün değil.
AKP’nin iktidara gelmesinin üzerinden daha çok geçmemişti. Dönemin ABD Başkanı George Bush, ‘tüm kötülüklerin anası’ olarak gördüğü Irak lideri Saddam Hüseyin’i devirmek için büyük bir operasyona hazırlanıyordu. Devasa askeri operasyonun önemli ayaklarından birisinin de Türkiye toprakları olması planlanmıştı.
KAÇIRILMAZ FIRSAT
Ekonomik krizin pençesinde kıvranan Ankara, bu fırsatı kaçırmadı. ABD’den önemli maddi karşılık talep etti. Washington, terörle mücadele kapsamında yapacağını ilan ettiği operasyona Türkiye’nin ‘ancak para karşılığında destek vermeyi kabul etmesini’ bir türlü anlayamıyordu. Amerikan medyasında Ankara’yı ‘at pazarlığı yapan Ortadoğu ülkesi’ şeklinde nitelemeler çıkınca, Türkiye’de büyük tepki doğdu.
Ayları bulan ‘al-ver’ müzakare sürecine rağmen sonuçta mecliste bir oyçokluğu marifetiyle tezkere reddediliverdi. En büyük şoku önerinin sahiplerinden Erdoğan yaşadı.
HERŞEY ‘AL-VER’E DAHİLDİR
Çok zaman geçmeden yine ABD’de Kıbrıs müzakereleri başladı. ‘Annan Planı’ olarak bilinen ve çok detaylı bir anlaşma içeren uzlaşma metni gündeme geldi. Dönemin KKTC lideri Denktaş’ın karşı çıkmasına rağmen Ankara süreci çoktan ‘al-ver’ şekline dönüştürmüştü. Türkler planı onayladı ama Rumlar’ın reddetmesiyle süreç akim kaldı.
O günlerde Birleşmiş Milletler’de görev yapan ve Türkiye’yi de yakından takip eden çok tecrübeli bir diplomat, müstehzi bir ifadeyle, ‘’Bu yeni hükümetiniz tüm meselelere ticaret gibi bakıyor. Başbakanınızın diplomasi bilmediği aşikar ama galiba ticaretten iyi anlıyor’’ yorumu yapmıştı.
TÜCCAR BAŞBAKAN
Uzmanlık alanı Rusya olan bu diplomatın yorumunu nasıl değerlendireceğimi bilememiştim. Biraz da şaşkınlıkla ‘Bunu bir tarafa yazayım’ demiştim. 12 yıl önce yapılmış bu yorum, defalarca test edildi, onaylandı. Özellikle de 15 Temmuz darbe girişiminden sonra…
Avrupa başta dünyanın tüm demokratik ülkeleri darbe girişimi sonrasında Türkiye’de uygulamaya konan antidemokratik uygulamalara karşı çıktılar. Bunları da sesli bir şekilde, en yüksek perdeden seslendirdiler.
BÜYÜMENİN ALTIN KURALI
Erdoğan, ticarette büyümenin altın kuralını çok iyi öğrenmişti. Rakip firmayla baş edemiyorsan onu satın al! Böylece rekabetten kurtul. İç politikada Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Yalçın Topçu, Mustafa Destici vs. bilimum particik liderlerini ilginç bir şekilde bünyesine katıverdi. Aynı taktiği 15 Temmuz’dan sonra yabancı ülkelere karşı uyguladı. Fransa sert eleştirilerde mi bulunuyor, git milyar dolarlık bir anlaşma imzalayıver. Trump’ı etkilemek mi istiyorsun, milyarlarca dolarlık satın alma taahhüdünde bulun. Bunların önemli bir kısmı da çalıştı. Sonuçta paranın açamayacağı kapı yoktu.
PARAN YETMEZSE REHİNE BUL
Paranın yetmediği yerlerde ise ‘rehine’ yöntemi devreye girdi. Yabancı ülke başkentleri ticaretle susabiliyordu ama onun da bir limiti vardı. Almanya’da olduğu tahmin edilen bazı isimlerle değiş tokuş için bula bula adı-sanı Türk, ama Alman vatandaşlığı da olan bir gazeteciyi buldular. Sudan bir sebeple hapse tıkıp, bir yıl içeride tuttular. Sonra da mahkemeye bile gerek görmeden bir anda salıverdiler. Deniz Yücel şimdi Almanya’da ama o bile nasıl bırakıldığını bilmiyor.
Erdoğan’ın ABD’den de almak istediği isimler vardı. Takas için bu sefer İzmir’de 23 yıldır papazlık yapan, Türk istihbaratının yıllardır ayakkabı numarasına kadar bildiği bir adamı buldular. Çoğu deli saçması iddialarla adamı hapse atıp, ardından da açıkça ‘siz bize istediğimizi verin, biz de onu bırakalım’ deyiverdiler.
BAĞIMSIZ YARGIYI KÜLAHIMA ANLAT
Bu sefer baltayı biraz sert taşa vurmuşlardı. Trump, en büyük destekçisi grupların sevdiği Rahip Brunson’ın şartsız şurtsuz bırakılmasını istiyordu. Dahası, başkan yardımcısı Pence, mahpus Brunson ile aynı kilisenin üyesiydi. İkisi de konuyu adeta kişisel mesele haline getirdiler. Her görüşmelerinde Erdoğan’dan Brunson’un bırakılmasını istediler. Erdoğan, ‘yargı bağımsızdır ben karışamam’ dedikçe de ‘sen bunu külahıma anlat’ karşılığını verdiler.
KAÇINCI TUTULMAYAN SÖZ
Ankara asıl istediğini alamayacağını anlayınca bu sefer takas listesinde ikinci sıradaki isme geçti. Halkbank yolsuzluğundan ABD’de hüküm giyen Hakan Atilla’yı istedi. Brunson karşılığında Atilla’nın bırakılması ve Halkbank’a verilmesi beklenen cezanın düşürülmesini şart koştu. Anlaşmaya varılmıştı. Ama geçen hafta mahkemesi olan Brunson salınmadı.
Washington şoktaydı. Twitter’a sarılan Trump gözünü yumup, ağzını açtı. Kongre hemen F35 uçaklarına yönelik bir ambargoyu gündemine aldı. El sıkıştıktan sonra şartları değiştirmenin derdindeki tüccar Ankara, mesajı anladı. Bir hafta önce duruşmada bırakmadığı papazı, aynı Deniz Yücel de olduğu gibi bir anda gerekçesiz hapisten salıverdi. Ama ev hapsi şartıyla…
Washington bir şaşkınlık daha yaşıyordu. Erdoğan yine sözünü tutmamıştı. Anlaşmada ev hapsi falan yoktu. Bu sefer önce Trump, ardından Pence açık açık tehdit ettiler. ‘Bu adamı hemen bırakmazsanız, ekonomik yaptırım uygularız’ dediler.
TEPKİLER FORMALİTEDEN
Saray kaleminden Kalın, Dışişleri ulaklarından Çavuşoğlu tepki vermekte gecikmedi ama inanın sadece yapılan açıklamalar sadece zevahiri kurtarmak için… Washington’da herkes burnundan soluyor, ‘anlaşmamız böyle değildi’ diyor. Bu açıklamaların da pazarlığı sürdürmek için yapıldığının farkında.
At pazarlığından vazgeçmeyen Saray, ‘ne koparırsam kar’ mantığında. Çok geçmez, Brunson’un ev hapsi kaldırılır, ülkeden çıkış yasağı da iptal edilir. Birkaç hafta sonra da, aynı 2001’de Cavit Çağlar pazarlığında olduğu gibi, Hakan Atilla (varılan anlaşmanın gereği) cezasının kalanını çekmek üzere Türkiye’de bir hapishaneye gönderilir. Geriye müzakerecilerinin ana ilkesi olan, ‘ebedi dostluklar da düşmanlıklar da yoktur, sadece çıkarlar vardır’ vecizesi kalır. Kalmayan ise Türkiye’nin itibarı olur…
[Emir Korkmaz] 27.7.2018 [Kronos.News]
Oysa bu tam da Erdoğan’ın ‘okyanus ötesi’ müttefkiyle süregelen ilişki biçimi. Şimdi neden şaşırıyorlar anlamak mümkün değil.
AKP’nin iktidara gelmesinin üzerinden daha çok geçmemişti. Dönemin ABD Başkanı George Bush, ‘tüm kötülüklerin anası’ olarak gördüğü Irak lideri Saddam Hüseyin’i devirmek için büyük bir operasyona hazırlanıyordu. Devasa askeri operasyonun önemli ayaklarından birisinin de Türkiye toprakları olması planlanmıştı.
KAÇIRILMAZ FIRSAT
Ekonomik krizin pençesinde kıvranan Ankara, bu fırsatı kaçırmadı. ABD’den önemli maddi karşılık talep etti. Washington, terörle mücadele kapsamında yapacağını ilan ettiği operasyona Türkiye’nin ‘ancak para karşılığında destek vermeyi kabul etmesini’ bir türlü anlayamıyordu. Amerikan medyasında Ankara’yı ‘at pazarlığı yapan Ortadoğu ülkesi’ şeklinde nitelemeler çıkınca, Türkiye’de büyük tepki doğdu.
Ayları bulan ‘al-ver’ müzakare sürecine rağmen sonuçta mecliste bir oyçokluğu marifetiyle tezkere reddediliverdi. En büyük şoku önerinin sahiplerinden Erdoğan yaşadı.
HERŞEY ‘AL-VER’E DAHİLDİR
Çok zaman geçmeden yine ABD’de Kıbrıs müzakereleri başladı. ‘Annan Planı’ olarak bilinen ve çok detaylı bir anlaşma içeren uzlaşma metni gündeme geldi. Dönemin KKTC lideri Denktaş’ın karşı çıkmasına rağmen Ankara süreci çoktan ‘al-ver’ şekline dönüştürmüştü. Türkler planı onayladı ama Rumlar’ın reddetmesiyle süreç akim kaldı.
O günlerde Birleşmiş Milletler’de görev yapan ve Türkiye’yi de yakından takip eden çok tecrübeli bir diplomat, müstehzi bir ifadeyle, ‘’Bu yeni hükümetiniz tüm meselelere ticaret gibi bakıyor. Başbakanınızın diplomasi bilmediği aşikar ama galiba ticaretten iyi anlıyor’’ yorumu yapmıştı.
TÜCCAR BAŞBAKAN
Uzmanlık alanı Rusya olan bu diplomatın yorumunu nasıl değerlendireceğimi bilememiştim. Biraz da şaşkınlıkla ‘Bunu bir tarafa yazayım’ demiştim. 12 yıl önce yapılmış bu yorum, defalarca test edildi, onaylandı. Özellikle de 15 Temmuz darbe girişiminden sonra…
Avrupa başta dünyanın tüm demokratik ülkeleri darbe girişimi sonrasında Türkiye’de uygulamaya konan antidemokratik uygulamalara karşı çıktılar. Bunları da sesli bir şekilde, en yüksek perdeden seslendirdiler.
BÜYÜMENİN ALTIN KURALI
Erdoğan, ticarette büyümenin altın kuralını çok iyi öğrenmişti. Rakip firmayla baş edemiyorsan onu satın al! Böylece rekabetten kurtul. İç politikada Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Yalçın Topçu, Mustafa Destici vs. bilimum particik liderlerini ilginç bir şekilde bünyesine katıverdi. Aynı taktiği 15 Temmuz’dan sonra yabancı ülkelere karşı uyguladı. Fransa sert eleştirilerde mi bulunuyor, git milyar dolarlık bir anlaşma imzalayıver. Trump’ı etkilemek mi istiyorsun, milyarlarca dolarlık satın alma taahhüdünde bulun. Bunların önemli bir kısmı da çalıştı. Sonuçta paranın açamayacağı kapı yoktu.
PARAN YETMEZSE REHİNE BUL
Paranın yetmediği yerlerde ise ‘rehine’ yöntemi devreye girdi. Yabancı ülke başkentleri ticaretle susabiliyordu ama onun da bir limiti vardı. Almanya’da olduğu tahmin edilen bazı isimlerle değiş tokuş için bula bula adı-sanı Türk, ama Alman vatandaşlığı da olan bir gazeteciyi buldular. Sudan bir sebeple hapse tıkıp, bir yıl içeride tuttular. Sonra da mahkemeye bile gerek görmeden bir anda salıverdiler. Deniz Yücel şimdi Almanya’da ama o bile nasıl bırakıldığını bilmiyor.
Erdoğan’ın ABD’den de almak istediği isimler vardı. Takas için bu sefer İzmir’de 23 yıldır papazlık yapan, Türk istihbaratının yıllardır ayakkabı numarasına kadar bildiği bir adamı buldular. Çoğu deli saçması iddialarla adamı hapse atıp, ardından da açıkça ‘siz bize istediğimizi verin, biz de onu bırakalım’ deyiverdiler.
BAĞIMSIZ YARGIYI KÜLAHIMA ANLAT
Bu sefer baltayı biraz sert taşa vurmuşlardı. Trump, en büyük destekçisi grupların sevdiği Rahip Brunson’ın şartsız şurtsuz bırakılmasını istiyordu. Dahası, başkan yardımcısı Pence, mahpus Brunson ile aynı kilisenin üyesiydi. İkisi de konuyu adeta kişisel mesele haline getirdiler. Her görüşmelerinde Erdoğan’dan Brunson’un bırakılmasını istediler. Erdoğan, ‘yargı bağımsızdır ben karışamam’ dedikçe de ‘sen bunu külahıma anlat’ karşılığını verdiler.
KAÇINCI TUTULMAYAN SÖZ
Ankara asıl istediğini alamayacağını anlayınca bu sefer takas listesinde ikinci sıradaki isme geçti. Halkbank yolsuzluğundan ABD’de hüküm giyen Hakan Atilla’yı istedi. Brunson karşılığında Atilla’nın bırakılması ve Halkbank’a verilmesi beklenen cezanın düşürülmesini şart koştu. Anlaşmaya varılmıştı. Ama geçen hafta mahkemesi olan Brunson salınmadı.
Washington şoktaydı. Twitter’a sarılan Trump gözünü yumup, ağzını açtı. Kongre hemen F35 uçaklarına yönelik bir ambargoyu gündemine aldı. El sıkıştıktan sonra şartları değiştirmenin derdindeki tüccar Ankara, mesajı anladı. Bir hafta önce duruşmada bırakmadığı papazı, aynı Deniz Yücel de olduğu gibi bir anda gerekçesiz hapisten salıverdi. Ama ev hapsi şartıyla…
Washington bir şaşkınlık daha yaşıyordu. Erdoğan yine sözünü tutmamıştı. Anlaşmada ev hapsi falan yoktu. Bu sefer önce Trump, ardından Pence açık açık tehdit ettiler. ‘Bu adamı hemen bırakmazsanız, ekonomik yaptırım uygularız’ dediler.
TEPKİLER FORMALİTEDEN
Saray kaleminden Kalın, Dışişleri ulaklarından Çavuşoğlu tepki vermekte gecikmedi ama inanın sadece yapılan açıklamalar sadece zevahiri kurtarmak için… Washington’da herkes burnundan soluyor, ‘anlaşmamız böyle değildi’ diyor. Bu açıklamaların da pazarlığı sürdürmek için yapıldığının farkında.
At pazarlığından vazgeçmeyen Saray, ‘ne koparırsam kar’ mantığında. Çok geçmez, Brunson’un ev hapsi kaldırılır, ülkeden çıkış yasağı da iptal edilir. Birkaç hafta sonra da, aynı 2001’de Cavit Çağlar pazarlığında olduğu gibi, Hakan Atilla (varılan anlaşmanın gereği) cezasının kalanını çekmek üzere Türkiye’de bir hapishaneye gönderilir. Geriye müzakerecilerinin ana ilkesi olan, ‘ebedi dostluklar da düşmanlıklar da yoktur, sadece çıkarlar vardır’ vecizesi kalır. Kalmayan ise Türkiye’nin itibarı olur…
[Emir Korkmaz] 27.7.2018 [Kronos.News]
Bu kez şapkada tavşan yok [Harun Odabaşı]
Geçen hafta Merkez Bankası faizleri artırmayacağı ve bu kararında ısrarlı olacağını açıklayınca yabancı sermayenin canı sıkıldı, tepkisini kur fiyatını yükselterek ve borsayı düşürerek verdi.
Ardından Rahip Brunson’un ev hapsine alınması kuru düşürdü borsayı yükseltti. Birkaç sene öncesine kadar piyasalar bu tarz verileri çok sakin karşılardı. Bir rahibin ev hapsine alınması kur üzerinde etkili olabiliyorsa kırılganlık derinlik kazanıyor ve boyut değiştiriyor demektir. Para piyasaları 2000’lerdeki sakinliğini 1990’lardaki fırtınalı günlere bırakmış dersek haksızlık etmiş olmayız.
Normalde kısa vadeli bir şahlanış getirmesi beklenen OHAL’in kalkmasına ise para ve sermaye piyasalarının tepkisi nötr oldu. Zira Saray tarafından çıkarılan yeni kararnameler, OHAL kağıt üzerinde kalktığını fiilen devam ettiğini gösteriyor. Güvenlikçi politikaların demokrasi ve insan haklarının önüne geçmesinden TÜSİAD da çok rahatsızdı. Bu rahatsızlık maalesef tam giderilmiş olmadı.
Erdoğan’ın yeni kabinede ekonominin başına damadını getirmesi soğuk duş etkisi yaptı. Ekonomik göstergelerin alarm verdiği bir dönemde yüksek profilli piyasaya güven veren bir isim yerine akraba kontenjanından ve deneyimsiz bir ismin bakan yapılması riskliydi, ama Erdoğan’ın tercihi bu yönde oldu.
Piyasaların faizleri yükseltme baskısının devam edeceği gözleniyor. Yıllık enflasyon yüzde 15,39’a tırmanmışken ve 2018 sonunda bu oranın yüzde 18’i aşacağı tahmin edilirken sıcak paranın gelmesi daha cazip bir faiz oranını gerekli kılıyor. Ama daha üç ay önce MB ilk planda 3 puan ardından 1,25 puan olmak üzere toplamda faizleri yüzde 4,25 puan artırmıştı. Rekor denecek seviyedeki bu artış kur üzerinde istenen etkiyi yapmadığı gibi yeni bir faiz artırma isteği dile getirilmeye başlandı. Bazı ağrılı hastalıklarda morfinle hissedilen acıyı azaltmak mümkün ama hastalık belli bir eşiği geçtikten sonra morfinde fayda etmiyor. Faizleri artırarak piyasaları normalleştirme eşiğini aşalı epey oldu. Bu açıdan MB’nı acıkan aslanlara et atmamakla doğru yapmış kabul edebiliriz. Ama genel yanlışların içinde doğru hamlelerde yanlış sayılıyor. Bu ülkenin ekmeğini yiyen hiç kimsenin faizleri yüzde 20’lerde görmekten hoşnut olacağını sanmıyorum. Fakat para politikasının ucu kaçınca istemediğiniz pek çok şeyi yapmak zorunda kalıyorsunuz.
Piyasalar ile Erdoğan hükümeti arasında ilginç bir bilek güreşi var. Kısaca işin özeti şu: Ekonomi yönetimi caydırıcılığını kaybedince ipleri piyasalar ele almak istiyor. Erdoğan ve Merkez Bankası “patron biziz” demekte ısrar etse de günün sonucunda piyasaların dediği oluyor. Erdoğan’ın İngiltere’de fon yöneticilerine yaptığı absürt “enflasyonun sebebi faizdir” çıkışının ardından faizlerin artırılması bunun bir göstergesiydi.
AKP, piyasaların geçmişte Doğruyol ve Anavatan partilerine yaptığı gibi kendisine işini öğretmesine çok içerliyor. Hatta bunu onuruna yediremiyor. Ama artık hava değişti. Dedikleri yapılmadığı anda piyasa döviz ve borsa ile anında karşılık veriyor.
Peki bu kavgada kimin eli güçlü. Erdoğan geçenlerde “emin konuşuyorum dolar düşecek” demişti. Benzer cümleleri 2014’ten beri çok kurmuş ama dediklerinin tersi yaşanmış, döviz satanlar büyük zarara uğramıştı. AKP elini şapkanın içine daldırarak şapkada tavşan var izlenimi veriyor. Ama bu sefer şapkada tavşan yok. Yoksa var mı?
[Harun Odabaşı] 27.7.2018 [Kronos.News]
Ardından Rahip Brunson’un ev hapsine alınması kuru düşürdü borsayı yükseltti. Birkaç sene öncesine kadar piyasalar bu tarz verileri çok sakin karşılardı. Bir rahibin ev hapsine alınması kur üzerinde etkili olabiliyorsa kırılganlık derinlik kazanıyor ve boyut değiştiriyor demektir. Para piyasaları 2000’lerdeki sakinliğini 1990’lardaki fırtınalı günlere bırakmış dersek haksızlık etmiş olmayız.
Normalde kısa vadeli bir şahlanış getirmesi beklenen OHAL’in kalkmasına ise para ve sermaye piyasalarının tepkisi nötr oldu. Zira Saray tarafından çıkarılan yeni kararnameler, OHAL kağıt üzerinde kalktığını fiilen devam ettiğini gösteriyor. Güvenlikçi politikaların demokrasi ve insan haklarının önüne geçmesinden TÜSİAD da çok rahatsızdı. Bu rahatsızlık maalesef tam giderilmiş olmadı.
Erdoğan’ın yeni kabinede ekonominin başına damadını getirmesi soğuk duş etkisi yaptı. Ekonomik göstergelerin alarm verdiği bir dönemde yüksek profilli piyasaya güven veren bir isim yerine akraba kontenjanından ve deneyimsiz bir ismin bakan yapılması riskliydi, ama Erdoğan’ın tercihi bu yönde oldu.
Piyasaların faizleri yükseltme baskısının devam edeceği gözleniyor. Yıllık enflasyon yüzde 15,39’a tırmanmışken ve 2018 sonunda bu oranın yüzde 18’i aşacağı tahmin edilirken sıcak paranın gelmesi daha cazip bir faiz oranını gerekli kılıyor. Ama daha üç ay önce MB ilk planda 3 puan ardından 1,25 puan olmak üzere toplamda faizleri yüzde 4,25 puan artırmıştı. Rekor denecek seviyedeki bu artış kur üzerinde istenen etkiyi yapmadığı gibi yeni bir faiz artırma isteği dile getirilmeye başlandı. Bazı ağrılı hastalıklarda morfinle hissedilen acıyı azaltmak mümkün ama hastalık belli bir eşiği geçtikten sonra morfinde fayda etmiyor. Faizleri artırarak piyasaları normalleştirme eşiğini aşalı epey oldu. Bu açıdan MB’nı acıkan aslanlara et atmamakla doğru yapmış kabul edebiliriz. Ama genel yanlışların içinde doğru hamlelerde yanlış sayılıyor. Bu ülkenin ekmeğini yiyen hiç kimsenin faizleri yüzde 20’lerde görmekten hoşnut olacağını sanmıyorum. Fakat para politikasının ucu kaçınca istemediğiniz pek çok şeyi yapmak zorunda kalıyorsunuz.
Piyasalar ile Erdoğan hükümeti arasında ilginç bir bilek güreşi var. Kısaca işin özeti şu: Ekonomi yönetimi caydırıcılığını kaybedince ipleri piyasalar ele almak istiyor. Erdoğan ve Merkez Bankası “patron biziz” demekte ısrar etse de günün sonucunda piyasaların dediği oluyor. Erdoğan’ın İngiltere’de fon yöneticilerine yaptığı absürt “enflasyonun sebebi faizdir” çıkışının ardından faizlerin artırılması bunun bir göstergesiydi.
AKP, piyasaların geçmişte Doğruyol ve Anavatan partilerine yaptığı gibi kendisine işini öğretmesine çok içerliyor. Hatta bunu onuruna yediremiyor. Ama artık hava değişti. Dedikleri yapılmadığı anda piyasa döviz ve borsa ile anında karşılık veriyor.
Peki bu kavgada kimin eli güçlü. Erdoğan geçenlerde “emin konuşuyorum dolar düşecek” demişti. Benzer cümleleri 2014’ten beri çok kurmuş ama dediklerinin tersi yaşanmış, döviz satanlar büyük zarara uğramıştı. AKP elini şapkanın içine daldırarak şapkada tavşan var izlenimi veriyor. Ama bu sefer şapkada tavşan yok. Yoksa var mı?
[Harun Odabaşı] 27.7.2018 [Kronos.News]
ABD baraj kapaklarını açtı! [Adem Yavuz Arslan]
Türkiye ile ABD arasındaki Rahip Andrew Brunson krizi Perşembe sabahı itibariyle yeni bir aşamaya geçti. Ankara, Rahip Brunson’un 18 Temmuz’daki duruşmada ev hapsine alınmasıyla ABD’den gelen baskının azalmasını bekliyordu fakat tam tersi oldu.
Brunson’un serbest kalmasını bekleyen ABD yönetimi, ev hapsi kararını ‘olumlu’ ama ‘yetersiz’ bularak üst üste çok sert açıklamalar yaptı.
Önce başkan yardımcısı Mike Pence çok sert bir açıklama ile “Brunson’un serbest kalmaması halinde Türkiye’ye ağır yaptırımların uygulanacağını” söyledi.
Pence, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Türk Hükümeti’ne sesleniyorum, Amerika Başkanı adına bir mesajım var: rahip Andrew Brunson’ı serbest bırakın ya da sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlanın” dedi ve bu sonucun Türkiye’ye yönelik ağır yaptırımlar olacağını kaydetti.
Benzer bir tweet başkan Trump’tan geldi ve onun da üslubu hayli sertti.
Hem Trump’ın hem de Mike Pence’in açıklamalarında ‘hemen serbest kalmalı’ açıklaması Washington’da ki havayı yansıtması bakımından önemli.
Zira uzun zamandır Amerikan Kongresi rahip Brunson’un serbest kalmaması halinde Türkiye’ye yönelik yaptırımlar üzerine çalışıyordu.
Beyaz Saray ise ‘Türkiye ile uzlaşılabileceğini, yakında rahip Brunson’un serbest bırakılacağını beklediğini’ söylüyordu. Hatta kulislere göre Türkiye tarafı 18 Temmuz’daki duruşmada Brunson’un tahliye edileceği sözünü de vermişti.
Son duruşmada rahip Brunson tahliye edilmeyince ABD tarafında tabiri caizse ‘bardak taştı’. Beyaz Saray artık Kongre’yi dizginleyemeyeceğini açıklamalarla göstermiş oldu.
Nitekim Amerikan Kongresi’de Trump ve Pence’nin açıklamalarından kısa bir süre sonra ilk adımı attı. Senato Dış İlişkiler Komisyonu Türkiye Karşıtı Tasarıyı Onayladı. Kabul edilen yasa tasarısı Türkiye’nin uluslararası mali kuruluşlardan kredi almasını kısıtlıyor.
Tasarıda Türkiye’den, aralarında rahip Andrew Brunson’ın da bulunduğu Amerikan vatandaşlarının ve Amerikan diplomatik temsilciliklerinin yerel çalışanlarının “adil olmayan şekilde” tutuklu kalmalarına son vermesi isteniyor. Tasarı, bu kişiler serbest kalana kadar, uluslararası kredi kuruluşlarının Türkiye’ye kredi vermesine kısıtlamalar getiriyor.
ABD cephesinden gelen açıklamalara Türkiye tarafından tepki gecikmedi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Kimse Türkiye’ye dayatmada bulunamaz” derken Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın “ABD tehditle netice alamaz” dedi.
ABD’NİN TEPKİSİ NEDEN SERT?
ABD tarafından gelen sert açıklamalar aslında ‘bardağın taşması’ durumu. Çünkü Washington Brunson’un haksız yere tutuklandığını ve şantaj malzemesi olarak kullanılmak istendiğini düşünüyor. ABD iki yıldır farklı yöntemlerle Brunson’u kurtarmaya çalıştı. Önce insan hakları boyutundan yaklaşıp arka kapı diplomamisi yürüttü. Fakat Ankara’nın Brunson’u ‘politik rehine’ olarak kullanması üzerine ABD ‘rehine diplomasisi’ne geçti.
Ancak rehine diplomasisinden de sonuç alınamadı. Bu süre zarfında Amerika yönetimi hem doğrudan hem dolaylı olarak Brunson’un tutukluğuna yönelik tepkilerini dile getirdi.
ABD Kongresi uzun zamandır yaptırımları tartışıyordu. Hatta çok sayıda senator Türkiye’ye yönelik Magnitsky Yasası’nın uygulanmasını da talep etti. Her defasında Beyaz Saray ‘stratejik çıkarlarımız var, biz bir şekilde çözeceğiz’ söylemiyle Kongre’yi dizginlemişti.
Nitekim Türkiye ile ABD arasında yapılan görüşmeler sonrasında Rahip Brunson’un 18 Temmuz’daki duruşmada tahliye edileceği beklentisi yükseldi. Ancak son duruşmada tahliye gerçekleşmeyince ABD tarafında bardak taşmış oldu.
Başkan Trump ve Başkan Yardımcısı Pence ile Dışişleri Bakanı Pompeo’nun üst üste yaptığı açıklamalar artık yeni bir aşamaya geçildiğinin ilanı oldu.
Dün itibariyle ABD, Türkiye’ye karşı ‘tehdit diplomasisi’ni yürürlüğe koydu. Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri nedeniyle ABD Kongresi ve kamuoyunda zaten ciddi bir tepki var. Dolayısıyla ABD yönetimi, Türkiye’ye karşı yaptırımlar konusunda güçlü bir motivasyona sahip.
MASADA NELER VAR?
ABD yönetimi ilk adımı Senato Dış İlişkiler Komisyonu’nda Türkiye Karşıtı Tasarıyı Onaylayarak attı. Kabul edilen yasa tasarısı Türkiye’nin uluslararası mali kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan bir yasa tasarısı.
ABD’nin ajandasında Halkbank’a verilecek cezadan Zarrab üzerinden Erdoğan ve AKP yönetiminden isimlere yönelik yeni davalar açılmasına kadar çeşitli seçenekler var.
Washington’da konuşulan seçenekler arasında kapsamlı ambargolar da var. F-35 uçaklarının Türkiye’ye tesliminin engellenmesi de ilk akla gelen yaptırımlardan birisi.
Erdoğan rejiminin en çok çekindiği konu ise İran ambargosunun delinmesi suçlaması ile New York’ta görülen davayı takip eden başka davaların açılması.
ANKARA NE YAPABİLİR?
Bu aşamada Ankara’nın elinde Brunson’u serbest bırakmak ya da ABD ile gerginliği tırmandırmak gibi iki seçenek var. Erdoğan rejiminin bu konjonktürde ABD ile çatışmaya girmesi düşük bir ihtimal. Türkiye’nin hem ekonomik hem de güvenlik riskleri var. ABD’nin uygulayacağı yaptırımlar ilk etapda ekonomiyi vuracaktır. Türkiye’nin ‘bizde bağımsız yargı var, yargıya karışamayız’ söyleminin inandırıcılığı olmadığı için Rahip Brunson’u serbest bırakıp özel uçakla ABD’ye yollaması kuvvetle muhtemel.
[Adem Yavuz Arslan] 27.7.2018 [TR724]
Brunson’un serbest kalmasını bekleyen ABD yönetimi, ev hapsi kararını ‘olumlu’ ama ‘yetersiz’ bularak üst üste çok sert açıklamalar yaptı.
Önce başkan yardımcısı Mike Pence çok sert bir açıklama ile “Brunson’un serbest kalmaması halinde Türkiye’ye ağır yaptırımların uygulanacağını” söyledi.
Pence, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Türk Hükümeti’ne sesleniyorum, Amerika Başkanı adına bir mesajım var: rahip Andrew Brunson’ı serbest bırakın ya da sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlanın” dedi ve bu sonucun Türkiye’ye yönelik ağır yaptırımlar olacağını kaydetti.
Benzer bir tweet başkan Trump’tan geldi ve onun da üslubu hayli sertti.
Hem Trump’ın hem de Mike Pence’in açıklamalarında ‘hemen serbest kalmalı’ açıklaması Washington’da ki havayı yansıtması bakımından önemli.
Zira uzun zamandır Amerikan Kongresi rahip Brunson’un serbest kalmaması halinde Türkiye’ye yönelik yaptırımlar üzerine çalışıyordu.
Beyaz Saray ise ‘Türkiye ile uzlaşılabileceğini, yakında rahip Brunson’un serbest bırakılacağını beklediğini’ söylüyordu. Hatta kulislere göre Türkiye tarafı 18 Temmuz’daki duruşmada Brunson’un tahliye edileceği sözünü de vermişti.
Son duruşmada rahip Brunson tahliye edilmeyince ABD tarafında tabiri caizse ‘bardak taştı’. Beyaz Saray artık Kongre’yi dizginleyemeyeceğini açıklamalarla göstermiş oldu.
Nitekim Amerikan Kongresi’de Trump ve Pence’nin açıklamalarından kısa bir süre sonra ilk adımı attı. Senato Dış İlişkiler Komisyonu Türkiye Karşıtı Tasarıyı Onayladı. Kabul edilen yasa tasarısı Türkiye’nin uluslararası mali kuruluşlardan kredi almasını kısıtlıyor.
Tasarıda Türkiye’den, aralarında rahip Andrew Brunson’ın da bulunduğu Amerikan vatandaşlarının ve Amerikan diplomatik temsilciliklerinin yerel çalışanlarının “adil olmayan şekilde” tutuklu kalmalarına son vermesi isteniyor. Tasarı, bu kişiler serbest kalana kadar, uluslararası kredi kuruluşlarının Türkiye’ye kredi vermesine kısıtlamalar getiriyor.
ABD cephesinden gelen açıklamalara Türkiye tarafından tepki gecikmedi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Kimse Türkiye’ye dayatmada bulunamaz” derken Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın “ABD tehditle netice alamaz” dedi.
ABD’NİN TEPKİSİ NEDEN SERT?
ABD tarafından gelen sert açıklamalar aslında ‘bardağın taşması’ durumu. Çünkü Washington Brunson’un haksız yere tutuklandığını ve şantaj malzemesi olarak kullanılmak istendiğini düşünüyor. ABD iki yıldır farklı yöntemlerle Brunson’u kurtarmaya çalıştı. Önce insan hakları boyutundan yaklaşıp arka kapı diplomamisi yürüttü. Fakat Ankara’nın Brunson’u ‘politik rehine’ olarak kullanması üzerine ABD ‘rehine diplomasisi’ne geçti.
Ancak rehine diplomasisinden de sonuç alınamadı. Bu süre zarfında Amerika yönetimi hem doğrudan hem dolaylı olarak Brunson’un tutukluğuna yönelik tepkilerini dile getirdi.
ABD Kongresi uzun zamandır yaptırımları tartışıyordu. Hatta çok sayıda senator Türkiye’ye yönelik Magnitsky Yasası’nın uygulanmasını da talep etti. Her defasında Beyaz Saray ‘stratejik çıkarlarımız var, biz bir şekilde çözeceğiz’ söylemiyle Kongre’yi dizginlemişti.
Nitekim Türkiye ile ABD arasında yapılan görüşmeler sonrasında Rahip Brunson’un 18 Temmuz’daki duruşmada tahliye edileceği beklentisi yükseldi. Ancak son duruşmada tahliye gerçekleşmeyince ABD tarafında bardak taşmış oldu.
Başkan Trump ve Başkan Yardımcısı Pence ile Dışişleri Bakanı Pompeo’nun üst üste yaptığı açıklamalar artık yeni bir aşamaya geçildiğinin ilanı oldu.
Dün itibariyle ABD, Türkiye’ye karşı ‘tehdit diplomasisi’ni yürürlüğe koydu. Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri nedeniyle ABD Kongresi ve kamuoyunda zaten ciddi bir tepki var. Dolayısıyla ABD yönetimi, Türkiye’ye karşı yaptırımlar konusunda güçlü bir motivasyona sahip.
MASADA NELER VAR?
ABD yönetimi ilk adımı Senato Dış İlişkiler Komisyonu’nda Türkiye Karşıtı Tasarıyı Onaylayarak attı. Kabul edilen yasa tasarısı Türkiye’nin uluslararası mali kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan bir yasa tasarısı.
ABD’nin ajandasında Halkbank’a verilecek cezadan Zarrab üzerinden Erdoğan ve AKP yönetiminden isimlere yönelik yeni davalar açılmasına kadar çeşitli seçenekler var.
Washington’da konuşulan seçenekler arasında kapsamlı ambargolar da var. F-35 uçaklarının Türkiye’ye tesliminin engellenmesi de ilk akla gelen yaptırımlardan birisi.
Erdoğan rejiminin en çok çekindiği konu ise İran ambargosunun delinmesi suçlaması ile New York’ta görülen davayı takip eden başka davaların açılması.
ANKARA NE YAPABİLİR?
Bu aşamada Ankara’nın elinde Brunson’u serbest bırakmak ya da ABD ile gerginliği tırmandırmak gibi iki seçenek var. Erdoğan rejiminin bu konjonktürde ABD ile çatışmaya girmesi düşük bir ihtimal. Türkiye’nin hem ekonomik hem de güvenlik riskleri var. ABD’nin uygulayacağı yaptırımlar ilk etapda ekonomiyi vuracaktır. Türkiye’nin ‘bizde bağımsız yargı var, yargıya karışamayız’ söyleminin inandırıcılığı olmadığı için Rahip Brunson’u serbest bırakıp özel uçakla ABD’ye yollaması kuvvetle muhtemel.
[Adem Yavuz Arslan] 27.7.2018 [TR724]
Epeydir görüntülenemeyen isim görüntülendi [Tarık Toros]
Bin kere tecrübe ettik yine hatırlatalım:
Türkiye çıkışlı haberler her zaman teyide muhtaçtır.
Hele ki…
Kaynak Anadolu Ajansı (AA), TRT ise kesinlikle çarpıtılmış ve üretilmiştir.
Kestirmeden, YALANDIR.
**
AA bir zırva geçiyor.
Birgün, Cumhuriyet, Duvar, Diken, T24, Evrensel vs aynı anda “havuza” atlıyor.
Lafa gelince…
AA’nın nasıl manipülatif haber yaptığını, seçim gecesi sonuçları çarpıtıp masa başı veri geçtiğini yazarlar.
Çok tuhaftır ama…
Aynı AA’nın yalan haberini alıp, araştırmadan aynı başlıkla basarlar.
**
Yahu…
Güvenilirliği tartışmalı, kötü niyeti defalarca test edilmiş bir ajansı veya TRT’yi mesela…
Halen ne demeye ciddiye alır, üstüne abonelik için yüzbinlerce TL ödersiniz?
Anlamak mümkün değil gerçi de…
Ben anlıyorum:
İktidarın ürettiği “ortak düşman” söz konusu ise…
AA, TRT fark etmiyor. “Vur abalıya” diyorlar.
Değilse…
TRT’nin mesela, elektrik faturası katkısından başlayarak milyarlarca liralık kamu kaynağını nasıl çar çur ettiğini yazıp duruyorlar.
Bu öyle ikiyüzlülük ki…
Gazetecilik okullarında ders olarak dahi okutulmaz.
Tıpkı, malum yargı uygulamalarının ders olamayacağı gibi.
Hukuk fakültesinde “zorbalık” dersi olacaksa, belki.
**
Onun için…
Kusura bakmasınlar, Türkiye çıkışlı medyanın tamamının Ankara’ya ipotekli olduğunu savunuyorum.
Ülkede medyanın yüzde 90’ı filan değil, yüzde yüzü Saray kontrolünde.
**
İçeridekiler topyekün havuza bağlandı tamam da…
Yurt dışında tufaya düşenler çok tuhaf.
Sözcü gazetesi bir haber geçiyor.
Arkadaş, aynı başlıkla tweet atıyor.
Önüne arkasına bakmadan.
Twitter’da karşılıklı takipleştiğimiz de var.
Hakkımızda bir şey çıkıyor, bir sor değil mi ama.
Sözcü’nün prangalı olduğunu ben mi söyleyeceğim sana.
**
Buraya kadar yazdıklarım “gazeteciliğin” alanına giriyordu.
Buradan sonrası olsa olsa “casusluğun” alanına girer.
Çokça belgesel, polisiye, film izlemişliğim var.
Buna rağmen ajanlık ahkâm keseceğim bir alan değil.
Ve fakat…
Neyin gazetecilik neyin ajanlık olduğunu söyleyebilirim.
**
Ankara, ülke içinde yürüttüğü cadı avını yurt dışına taşıyalı çok oluyor.
Yığınla insan, “işbirliği” yapan ülkelerden “paketlendi.”
Çoğunlukla rüşvet çalıştı tabi.
Ankara, bu konuda camileri, restoranları, çeşitli dernekleri kullanmaktan çekinmiyor.
Haber uçuranlar “ödüllendiriliyor.”
Bu yolla fişlemeler yapılıp takibe geçiliyor, insan kaçırma ve ötesi planlanıyor.
Almanya mesela, şimdilerde bu konuya uyandı ve gayrıresmi ajanların peşine düştü.
Bir de resmi ajanlar var.
Bir ülkeye “Milli İstihbarat” kimliği ile casus sokamıyorsunuz belki ama…
Resmi bir kartvizitle, yasal çalışma izinleriyle yapabiliyorsunuz bunu.
Ankara, epeydir bu yöntemi uyguluyor ve resmi olarak bağlı yurt dışı bürolarda haddinden fazla personel görevlendiriyor.
Sadece konsolosluk, elçilik, düşünce kuruluşları, enstitüler değil.
Misal…
3-5 kişinin yeteceği bir Anadolu Ajansı veya TRT bürosunda 50 ila100 kişi görebiliyorsunuz.
Bu personel, “gazeteci” kimliği taşıyor lakin görevi, sorumluluk alanı başka.
Bunu, gittiği ülkedeki makamlar da biliyor elbette.
Kimin niye orada olduğunu takip ediyor, şimdilik ses etmiyorlar.
10 kişi olması gereken bir büroda 8-10 katı personel…
100-150 bin dolar bütçesi olması gereken bir temsilciliğin birkaç milyon dolar harcaması mı olur?
Oluyor işte.
**
Gazeteci görünümlü bu ajanlar, kimi zaman su yüzüne çıkıyor.
İhbarlar veya ajanlık faaliyeti ile tespit edilen kimi insanların üzerine salınıyorlar.
Omuzlarında kamera, ellerinde mikrofon var ama ağızları trol köpüğü saçıyor.
Casus kameralarla farklı kimlik veya gerekçe icat edip bürolara, ofislere dalıyor, görüntü tespit edip bunu merkeze geçiyorlar.
**
Zurnanın zırt dediği yer ise…
Çekilen görüntünün “vakti gelince” AA mahreçli servis edilmesi…
Sonra bunun aynı başlık ve görselle alınıp kullanılması.
Bunu Türkiye çıkışlı medya yaptığı gibi…
Yurt dışında örgütlü medya da yapıyor.
Kriter şu:
Bizim mahalleli mi, değil mi?
Değilse daya gitsin.
**
Örnek mi?
İsimlerini andıklarım kusura bakmasın.
Can Dündar, Almanya’da görüntülendi mi, bunu Cumhuriyet’te göremiyorsunuz.
Söz konusu kişi Akın İpek olunca…
Önüne arkasına bakmadan “ajan kameralarıyla” tespit edilmiş görüntüyü bas gitsin!
**
Öyle kayırmacılık var ki…
Melek İpek’in 40 yıllık evinden tahliye kararı ilginç gelmiyor bu arkadaşlara.
Zararsız konular…
Misal, Nusret’in Kapalıçarşı’daki tabelasının sökülmesi, bir haftadır gündem olabiliyor.
**
Bu hamur çok su kaldırır.
Tam da şu zamanda değinmeden geçmek olmazdı.
**
Son not:
Üretilip yayılan yalan haber öylece kalıyor.
“Ev hapsinde” veya “gözaltında” diye yalan haber servis ediliyor.
Bunu alıp kullanıyorlar.
Muhatabı, “Yok öyle şey” deyip selfie çekip paylaşıyor, onca gazeteciye açıklama yapıyor.
“Arama” tuşuna basın, halen “gözaltında” veya “ev hapsinde” görünüyor.
**
Alışmayın bunlara.
Asıl alışırsanız, tükendiğinizin, tükendiğimizin resmidir.
Allah korusun.
**
Yazıda buraya kadar geldiniz ama başlıktaki isim kimdi, halen düşünüyorsanız…
Aynaya bakın.
Her an sizin de başınıza gelebilir.
[Tarık Toros] 27.7.2018 [TR724]
Türkiye çıkışlı haberler her zaman teyide muhtaçtır.
Hele ki…
Kaynak Anadolu Ajansı (AA), TRT ise kesinlikle çarpıtılmış ve üretilmiştir.
Kestirmeden, YALANDIR.
**
AA bir zırva geçiyor.
Birgün, Cumhuriyet, Duvar, Diken, T24, Evrensel vs aynı anda “havuza” atlıyor.
Lafa gelince…
AA’nın nasıl manipülatif haber yaptığını, seçim gecesi sonuçları çarpıtıp masa başı veri geçtiğini yazarlar.
Çok tuhaftır ama…
Aynı AA’nın yalan haberini alıp, araştırmadan aynı başlıkla basarlar.
**
Yahu…
Güvenilirliği tartışmalı, kötü niyeti defalarca test edilmiş bir ajansı veya TRT’yi mesela…
Halen ne demeye ciddiye alır, üstüne abonelik için yüzbinlerce TL ödersiniz?
Anlamak mümkün değil gerçi de…
Ben anlıyorum:
İktidarın ürettiği “ortak düşman” söz konusu ise…
AA, TRT fark etmiyor. “Vur abalıya” diyorlar.
Değilse…
TRT’nin mesela, elektrik faturası katkısından başlayarak milyarlarca liralık kamu kaynağını nasıl çar çur ettiğini yazıp duruyorlar.
Bu öyle ikiyüzlülük ki…
Gazetecilik okullarında ders olarak dahi okutulmaz.
Tıpkı, malum yargı uygulamalarının ders olamayacağı gibi.
Hukuk fakültesinde “zorbalık” dersi olacaksa, belki.
**
Onun için…
Kusura bakmasınlar, Türkiye çıkışlı medyanın tamamının Ankara’ya ipotekli olduğunu savunuyorum.
Ülkede medyanın yüzde 90’ı filan değil, yüzde yüzü Saray kontrolünde.
**
İçeridekiler topyekün havuza bağlandı tamam da…
Yurt dışında tufaya düşenler çok tuhaf.
Sözcü gazetesi bir haber geçiyor.
Arkadaş, aynı başlıkla tweet atıyor.
Önüne arkasına bakmadan.
Twitter’da karşılıklı takipleştiğimiz de var.
Hakkımızda bir şey çıkıyor, bir sor değil mi ama.
Sözcü’nün prangalı olduğunu ben mi söyleyeceğim sana.
**
Buraya kadar yazdıklarım “gazeteciliğin” alanına giriyordu.
Buradan sonrası olsa olsa “casusluğun” alanına girer.
Çokça belgesel, polisiye, film izlemişliğim var.
Buna rağmen ajanlık ahkâm keseceğim bir alan değil.
Ve fakat…
Neyin gazetecilik neyin ajanlık olduğunu söyleyebilirim.
**
Ankara, ülke içinde yürüttüğü cadı avını yurt dışına taşıyalı çok oluyor.
Yığınla insan, “işbirliği” yapan ülkelerden “paketlendi.”
Çoğunlukla rüşvet çalıştı tabi.
Ankara, bu konuda camileri, restoranları, çeşitli dernekleri kullanmaktan çekinmiyor.
Haber uçuranlar “ödüllendiriliyor.”
Bu yolla fişlemeler yapılıp takibe geçiliyor, insan kaçırma ve ötesi planlanıyor.
Almanya mesela, şimdilerde bu konuya uyandı ve gayrıresmi ajanların peşine düştü.
Bir de resmi ajanlar var.
Bir ülkeye “Milli İstihbarat” kimliği ile casus sokamıyorsunuz belki ama…
Resmi bir kartvizitle, yasal çalışma izinleriyle yapabiliyorsunuz bunu.
Ankara, epeydir bu yöntemi uyguluyor ve resmi olarak bağlı yurt dışı bürolarda haddinden fazla personel görevlendiriyor.
Sadece konsolosluk, elçilik, düşünce kuruluşları, enstitüler değil.
Misal…
3-5 kişinin yeteceği bir Anadolu Ajansı veya TRT bürosunda 50 ila100 kişi görebiliyorsunuz.
Bu personel, “gazeteci” kimliği taşıyor lakin görevi, sorumluluk alanı başka.
Bunu, gittiği ülkedeki makamlar da biliyor elbette.
Kimin niye orada olduğunu takip ediyor, şimdilik ses etmiyorlar.
10 kişi olması gereken bir büroda 8-10 katı personel…
100-150 bin dolar bütçesi olması gereken bir temsilciliğin birkaç milyon dolar harcaması mı olur?
Oluyor işte.
**
Gazeteci görünümlü bu ajanlar, kimi zaman su yüzüne çıkıyor.
İhbarlar veya ajanlık faaliyeti ile tespit edilen kimi insanların üzerine salınıyorlar.
Omuzlarında kamera, ellerinde mikrofon var ama ağızları trol köpüğü saçıyor.
Casus kameralarla farklı kimlik veya gerekçe icat edip bürolara, ofislere dalıyor, görüntü tespit edip bunu merkeze geçiyorlar.
**
Zurnanın zırt dediği yer ise…
Çekilen görüntünün “vakti gelince” AA mahreçli servis edilmesi…
Sonra bunun aynı başlık ve görselle alınıp kullanılması.
Bunu Türkiye çıkışlı medya yaptığı gibi…
Yurt dışında örgütlü medya da yapıyor.
Kriter şu:
Bizim mahalleli mi, değil mi?
Değilse daya gitsin.
**
Örnek mi?
İsimlerini andıklarım kusura bakmasın.
Can Dündar, Almanya’da görüntülendi mi, bunu Cumhuriyet’te göremiyorsunuz.
Söz konusu kişi Akın İpek olunca…
Önüne arkasına bakmadan “ajan kameralarıyla” tespit edilmiş görüntüyü bas gitsin!
**
Öyle kayırmacılık var ki…
Melek İpek’in 40 yıllık evinden tahliye kararı ilginç gelmiyor bu arkadaşlara.
Zararsız konular…
Misal, Nusret’in Kapalıçarşı’daki tabelasının sökülmesi, bir haftadır gündem olabiliyor.
**
Bu hamur çok su kaldırır.
Tam da şu zamanda değinmeden geçmek olmazdı.
**
Son not:
Üretilip yayılan yalan haber öylece kalıyor.
“Ev hapsinde” veya “gözaltında” diye yalan haber servis ediliyor.
Bunu alıp kullanıyorlar.
Muhatabı, “Yok öyle şey” deyip selfie çekip paylaşıyor, onca gazeteciye açıklama yapıyor.
“Arama” tuşuna basın, halen “gözaltında” veya “ev hapsinde” görünüyor.
**
Alışmayın bunlara.
Asıl alışırsanız, tükendiğinizin, tükendiğimizin resmidir.
Allah korusun.
**
Yazıda buraya kadar geldiniz ama başlıktaki isim kimdi, halen düşünüyorsanız…
Aynaya bakın.
Her an sizin de başınıza gelebilir.
[Tarık Toros] 27.7.2018 [TR724]
Düşen bıçağı tutmak [Semih Ardıç]
Türk Lirası’nın hal-i pür melaline dair her gün yeni bir teşbihten haberdar oluyoruz. En son teşbihi BNY Mellon’un kıdemli para birimi uzmanı Neil Mellor yaptı: “Türk Lirası satın almak, düşen bir bıçağı tutmak gibi.”
Türkiye’de iktisatçı ve gazeteciler Saray’ın davetlerinden mahrum kalmaktansa gözlerini hakikate kapamayı tercih ettiğinden yabancı yatırımcının tedirginliğini, hatta öfkesini kimse dillendirmiyor.
Sıhhatli bilgi almaktan mahrum vatandaş da ekonominin iyiye gittiğine inanmak istiyor. İnsanlar duyması lazım geleni değil, duymak istediğini duyuyor.
Medya propaganda vasıtasına dönüşünce tek taraflı bilgilendirme ile kitleler mefluç düşüyor.
Ekmeğe yüzde 15 zam gelse bile bu hatada ısrar ediyor.
KOÇ VE SABANCI NİYE O TOPLANTIDA YOKTU?
Artık her seviyede kategorileştirme var. “Bizden değilsen ne halin varsa gör!” zihniyeti içtimaî ahengi bozuyor, gerilim ve kutuplaşma huzuru tehdit ediyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanı unvanı ile İstanbul Dolmabahçe’de Cumhurbaşkanlığı çalışma ofisinde ağırladığı iktisatçı ve işadamları arasında tek kadın olmadığı gibi toplantılarda “körler sağırlar birbirini ağırlar” diyaloğundan öteye geçilemedi.
O toplantılarda hâzirûnda Ömer Koç ve Güler Sabancı gibi en büyük iki holdingin yönetim kurulu başkanının olmaması da şayan-ı dikkattir.
Mevzu bahis olan “ekonomi ve borç krizine çare arayışı” ise masanın etrafında Koç ve Sabancı adına bir temsilci yoksa diğerleri ne arıyor orada?
Bakan Albayrak’ın her iki ismin üzerini çizdiği iddiası kulislerde dolaşıyor ki bu doğru ise son derece vahim.
Damat Berat’a ve müşavirlerine bir kere daha hatırlatmakta fayda var: Koç ve Sabancı’yı çıkardığınız vakit ekonomiden geri ne kalır?
İhracatın yüzde 15’ine imza atan on binlerce insanı istihdam eden sanayinin devlerine dış kapının mandalı muamelesi yapanların maksadının üzüm yemek olmadığı aşikâr.
BİLDİĞİNİ OKUDU
Albayrak tek tek seçtiği misafirlerine izzet ü ikramda bulundu, bol bol konuştu, az dinledi. Akabinde yine bildiğini okudu.
Damat Berat Albayrak ne dediyse Merkez Bankası’nın 24 Temmuz toplantısında tam aksi kararlar alındı.
Piyasadaki iniş ve çıkışların sertliği binlerce işletmeye zarara uğratıyor.
İthal mal alıp iç pazara satan firmalar başta olmak üzere hemen her şirket birkaç ay sonrası için verilen siparişlerin fiyat tespitinde zorlanıyor. Yanlış hesap iyi durumdaki firmalarda bile büyük zararlara sebebiyet verebilir.
TL’NİN YARIN NE OLACAĞINI BİLEN VAR MI?
Türkiye’de kur tahmininde bulunmak Nobel iktisat ödülüne namzet gösterilecek kadar zor hale geldi. TL’nin 1, 3 ya da 6 ay sonra hangi seviyelere geriyeceğini kimse bilmiyor. Aylar sonrasından vazgeçtik yarın ne olacağını bilen var mı?
Gün içinde yüzde 2-3, 6 ayda yüzde 25 eriyen bir parayla ticaret yapanların halinden ancak damdan düşenler anlar.
TL’nin erimeye devam edeceği kati, oranı ya da müddeti tam bir muamma.
ABD BAŞKANI TRUMP ALENEN TÜRKİYE’Yİ TEHDİT ETTİ
ABD Başkanı Donald Trump ile ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in peşi sıra gelen beyanları gösterdi ki ayyuka çıkan hukuk ihlalleri yüzünden Türkiye’nin batı nezdinde Kuzey Kore’den farkı kalmadı.
Bu yüzden sermaye gelmiyor, bankalarımız yurtdışından para bulamıyor. Ekonomi de harici şoklara karşı en zayıf günlerini yaşıyor.
ABD Başkan Yardımcısı Pence konuşmasından kısa bir bölümün yer aldığı videoyu ilave ettiği tweeti ile isim vermeden Erdoğan’a, “Rahip Brunson’ı derhal bırakın, yoksa ağır müeyyide tatbik ederiz.” mesajı verdi.
Trump da daha sert bir tonda Türkiye’ye yüklenmeye devam etti.
Anlaşılan geçen hafta tutukluluğunun devamına karar verilen Brunson’ın dün alelacele ev hapsine alınması bile Beyaz Saray’ı teskin etmemiş.
Beyaz Saray en üst perdeden adeta, “Bizimle dalga mı geçiyorsunuz? Suçsuz bir din adamına iki seneye yakın bir müddettir acı çektirmeniz yetmedi mi?” cevabını verdi.
DENİZ YÜCEL GİBİ BRUNSON DA REHİNEYDİ, ZORU GÖRÜNCE BIRAKACAKLAR
ABD’nin beyanlarına cevap da denilemez. Başkan Trump ve yardımcısının attığı tweetlerin, “Sana üç gün müddet, ben yapacağımı bilirim.” manasına geliyor ki Türkiye’nin kredi verilmesini yasaklayan düzenlemenin ABD Senatosu’ndan geçtiği bildirildi.
Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun sözleri laf ü güzaf. O sözlerin idare-i maslahattan ibaret kaldığını hep beraber müşahede edeceğiz.
Die Welt Muhabiri Deniz Yücel’in şubatta İstanbul Silivri Cezaevi’nden nasıl tahliye edildiğini hatırlayın. Hakkında tutukluluğa devam kararı verildiği gün Gazeteci Yücel özel uçakla Almanya’ya uçurulmuştu.
Yücel gibi Brunson’ın hürriyetine kavuşmasından daha tabii ne olabilir!
Arkalarında kendilerini yalnız bırakmayan iki büyük devlet olmasa kaç senede zindandan çıkacaklarına Erdoğan’ın vicdandan mahrum, hukuktan bînasip hâkimleri karar verecekti.
HİZMET HAREKETİ’NİN ARKASINDA ABD YA DA ALMANYA OLSAYDI…
Akla ziyan suçlamalarla Erdoğan’ın rehine siyaseti yüzünden hayatlarından aylar, seneler çalınan Yücel ve Brunson’ın gibi on binlerce insanı da unutmamak lazım.
Gazeteci, öğretmen, hâkim, savcı, doktor, mühendis, avukat, asker, polis, iş adamı ve ev kadını 50 bine yakın insan darbeye, teröre ya da şiddete bulaştıklarına dair tek delil gösterilmeksizin iki senedir zindanlarda.
Bilvesile şunu ifade etmeliyim: “Hizmet Hareketi’nin arkasında ABD ve Almanya gibi ülkeler var.” diyenler şu olup bitenleri vicdanlarına nasıl kabul ettirebiliyor?
İddia ettikleri gibi ABD ya da Almanya, Hizmet Hareketi’ni destekleseydi Mustafa Ünal, Fevzi Yazıcı, Mümtazer Türköne, Büşra Erdal, Nazlı Ilıcak, Vahit Yazgan ve Ali Ünal gibi Zaman ve Bugün gazetelerinin yazarları mahpus kalır mıydı?
DENİZ YÜCEL GAZETECİ DE DİĞER MAHPUSLAR NE?
İçeride gazeteci yazar kimse kalmasın. İfadesinden, düşüncesinden ve yazıp çizdiklerinden dolayı kimse hapse atılmasın. İdeal bir cümle ve ehl-i vicdan herkes altına imza atar.
Gelin görün ki Hizmet Hareketi’ne mensup insanlara eşi görülmemiş bir zulüm reva görülüyor. Bütün bunlar medeni batının gözü önünde cereyan ediyor. Herkes kendi adamını kurtarıyor Türkiye cehenneminden.
Üç vakte kalmaz Rahip Brunson da ABD’ye döner. Tarih Erdoğan kadar onun hukuk cinayetlerine göz yuman Avrupa Birliği (AB) liderleri ile ABD Başkanı Trump’ı da zulme verdikleri pasif destek sebebiyle pek de hayırla yad etmeyecek.
İKİ YÜZLÜ SİYASETÇİLER
Karşısındakine diş geçiremeyeceğini anladığında tükürdüğünü yalayabilecek kadar zelil hale düşen iki yüzlü siyasetçilerin hak ve adalet anlayışı insanlık için en büyük tehdittir.
Cumhuriyet Gazetesi’nden Büyükada Davası’na, Deniz Yücel’den Rahip Brunson’a kadar onlarca davada Erdoğan evvela masum insanları “en azılı terörist” diye hedef gösterdi, sonra da hiç o sözleri sarfetmemiş gibi tahliyeleri için mahkemelere talimat verdi.
Erdoğan’a destek verenler de bir gün çıkıp “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!” diyemedi.
Adalet kavramının bir kişinin iki dudağı arasına sıkıştığı bir memlekette her iş yolundaymış gibi gösterilebilir. Makyajlı Türkiye altı üstü üç-beş kova boyaya bakıyor.
Amma velakin ekonomi, kısaca para kül yutmaz. Para kendisini emniyette hissetmediği yerde durmaz.
Yabancı yatırımcıların Türkiye ve TL için ne düşündüğünü makaleye girizgâh yaparken yazmıştım.
Tekrar etmekte mahsur yok: “Bugün Türk Lirası almak, düşen bıçağı tutmak gibi.”
[Semih Ardıç] 27.7.2018 [TR724]
Türkiye’de iktisatçı ve gazeteciler Saray’ın davetlerinden mahrum kalmaktansa gözlerini hakikate kapamayı tercih ettiğinden yabancı yatırımcının tedirginliğini, hatta öfkesini kimse dillendirmiyor.
Sıhhatli bilgi almaktan mahrum vatandaş da ekonominin iyiye gittiğine inanmak istiyor. İnsanlar duyması lazım geleni değil, duymak istediğini duyuyor.
Medya propaganda vasıtasına dönüşünce tek taraflı bilgilendirme ile kitleler mefluç düşüyor.
Ekmeğe yüzde 15 zam gelse bile bu hatada ısrar ediyor.
KOÇ VE SABANCI NİYE O TOPLANTIDA YOKTU?
Artık her seviyede kategorileştirme var. “Bizden değilsen ne halin varsa gör!” zihniyeti içtimaî ahengi bozuyor, gerilim ve kutuplaşma huzuru tehdit ediyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanı unvanı ile İstanbul Dolmabahçe’de Cumhurbaşkanlığı çalışma ofisinde ağırladığı iktisatçı ve işadamları arasında tek kadın olmadığı gibi toplantılarda “körler sağırlar birbirini ağırlar” diyaloğundan öteye geçilemedi.
O toplantılarda hâzirûnda Ömer Koç ve Güler Sabancı gibi en büyük iki holdingin yönetim kurulu başkanının olmaması da şayan-ı dikkattir.
Mevzu bahis olan “ekonomi ve borç krizine çare arayışı” ise masanın etrafında Koç ve Sabancı adına bir temsilci yoksa diğerleri ne arıyor orada?
Bakan Albayrak’ın her iki ismin üzerini çizdiği iddiası kulislerde dolaşıyor ki bu doğru ise son derece vahim.
Damat Berat’a ve müşavirlerine bir kere daha hatırlatmakta fayda var: Koç ve Sabancı’yı çıkardığınız vakit ekonomiden geri ne kalır?
İhracatın yüzde 15’ine imza atan on binlerce insanı istihdam eden sanayinin devlerine dış kapının mandalı muamelesi yapanların maksadının üzüm yemek olmadığı aşikâr.
BİLDİĞİNİ OKUDU
Albayrak tek tek seçtiği misafirlerine izzet ü ikramda bulundu, bol bol konuştu, az dinledi. Akabinde yine bildiğini okudu.
Damat Berat Albayrak ne dediyse Merkez Bankası’nın 24 Temmuz toplantısında tam aksi kararlar alındı.
Piyasadaki iniş ve çıkışların sertliği binlerce işletmeye zarara uğratıyor.
İthal mal alıp iç pazara satan firmalar başta olmak üzere hemen her şirket birkaç ay sonrası için verilen siparişlerin fiyat tespitinde zorlanıyor. Yanlış hesap iyi durumdaki firmalarda bile büyük zararlara sebebiyet verebilir.
TL’NİN YARIN NE OLACAĞINI BİLEN VAR MI?
Türkiye’de kur tahmininde bulunmak Nobel iktisat ödülüne namzet gösterilecek kadar zor hale geldi. TL’nin 1, 3 ya da 6 ay sonra hangi seviyelere geriyeceğini kimse bilmiyor. Aylar sonrasından vazgeçtik yarın ne olacağını bilen var mı?
Gün içinde yüzde 2-3, 6 ayda yüzde 25 eriyen bir parayla ticaret yapanların halinden ancak damdan düşenler anlar.
TL’nin erimeye devam edeceği kati, oranı ya da müddeti tam bir muamma.
ABD BAŞKANI TRUMP ALENEN TÜRKİYE’Yİ TEHDİT ETTİ
ABD Başkanı Donald Trump ile ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in peşi sıra gelen beyanları gösterdi ki ayyuka çıkan hukuk ihlalleri yüzünden Türkiye’nin batı nezdinde Kuzey Kore’den farkı kalmadı.
Bu yüzden sermaye gelmiyor, bankalarımız yurtdışından para bulamıyor. Ekonomi de harici şoklara karşı en zayıf günlerini yaşıyor.
ABD Başkan Yardımcısı Pence konuşmasından kısa bir bölümün yer aldığı videoyu ilave ettiği tweeti ile isim vermeden Erdoğan’a, “Rahip Brunson’ı derhal bırakın, yoksa ağır müeyyide tatbik ederiz.” mesajı verdi.
Trump da daha sert bir tonda Türkiye’ye yüklenmeye devam etti.
Anlaşılan geçen hafta tutukluluğunun devamına karar verilen Brunson’ın dün alelacele ev hapsine alınması bile Beyaz Saray’ı teskin etmemiş.
Beyaz Saray en üst perdeden adeta, “Bizimle dalga mı geçiyorsunuz? Suçsuz bir din adamına iki seneye yakın bir müddettir acı çektirmeniz yetmedi mi?” cevabını verdi.
DENİZ YÜCEL GİBİ BRUNSON DA REHİNEYDİ, ZORU GÖRÜNCE BIRAKACAKLAR
ABD’nin beyanlarına cevap da denilemez. Başkan Trump ve yardımcısının attığı tweetlerin, “Sana üç gün müddet, ben yapacağımı bilirim.” manasına geliyor ki Türkiye’nin kredi verilmesini yasaklayan düzenlemenin ABD Senatosu’ndan geçtiği bildirildi.
Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun sözleri laf ü güzaf. O sözlerin idare-i maslahattan ibaret kaldığını hep beraber müşahede edeceğiz.
Die Welt Muhabiri Deniz Yücel’in şubatta İstanbul Silivri Cezaevi’nden nasıl tahliye edildiğini hatırlayın. Hakkında tutukluluğa devam kararı verildiği gün Gazeteci Yücel özel uçakla Almanya’ya uçurulmuştu.
Yücel gibi Brunson’ın hürriyetine kavuşmasından daha tabii ne olabilir!
Arkalarında kendilerini yalnız bırakmayan iki büyük devlet olmasa kaç senede zindandan çıkacaklarına Erdoğan’ın vicdandan mahrum, hukuktan bînasip hâkimleri karar verecekti.
HİZMET HAREKETİ’NİN ARKASINDA ABD YA DA ALMANYA OLSAYDI…
Akla ziyan suçlamalarla Erdoğan’ın rehine siyaseti yüzünden hayatlarından aylar, seneler çalınan Yücel ve Brunson’ın gibi on binlerce insanı da unutmamak lazım.
Gazeteci, öğretmen, hâkim, savcı, doktor, mühendis, avukat, asker, polis, iş adamı ve ev kadını 50 bine yakın insan darbeye, teröre ya da şiddete bulaştıklarına dair tek delil gösterilmeksizin iki senedir zindanlarda.
Bilvesile şunu ifade etmeliyim: “Hizmet Hareketi’nin arkasında ABD ve Almanya gibi ülkeler var.” diyenler şu olup bitenleri vicdanlarına nasıl kabul ettirebiliyor?
İddia ettikleri gibi ABD ya da Almanya, Hizmet Hareketi’ni destekleseydi Mustafa Ünal, Fevzi Yazıcı, Mümtazer Türköne, Büşra Erdal, Nazlı Ilıcak, Vahit Yazgan ve Ali Ünal gibi Zaman ve Bugün gazetelerinin yazarları mahpus kalır mıydı?
DENİZ YÜCEL GAZETECİ DE DİĞER MAHPUSLAR NE?
İçeride gazeteci yazar kimse kalmasın. İfadesinden, düşüncesinden ve yazıp çizdiklerinden dolayı kimse hapse atılmasın. İdeal bir cümle ve ehl-i vicdan herkes altına imza atar.
Gelin görün ki Hizmet Hareketi’ne mensup insanlara eşi görülmemiş bir zulüm reva görülüyor. Bütün bunlar medeni batının gözü önünde cereyan ediyor. Herkes kendi adamını kurtarıyor Türkiye cehenneminden.
Üç vakte kalmaz Rahip Brunson da ABD’ye döner. Tarih Erdoğan kadar onun hukuk cinayetlerine göz yuman Avrupa Birliği (AB) liderleri ile ABD Başkanı Trump’ı da zulme verdikleri pasif destek sebebiyle pek de hayırla yad etmeyecek.
İKİ YÜZLÜ SİYASETÇİLER
Karşısındakine diş geçiremeyeceğini anladığında tükürdüğünü yalayabilecek kadar zelil hale düşen iki yüzlü siyasetçilerin hak ve adalet anlayışı insanlık için en büyük tehdittir.
Cumhuriyet Gazetesi’nden Büyükada Davası’na, Deniz Yücel’den Rahip Brunson’a kadar onlarca davada Erdoğan evvela masum insanları “en azılı terörist” diye hedef gösterdi, sonra da hiç o sözleri sarfetmemiş gibi tahliyeleri için mahkemelere talimat verdi.
Erdoğan’a destek verenler de bir gün çıkıp “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!” diyemedi.
Adalet kavramının bir kişinin iki dudağı arasına sıkıştığı bir memlekette her iş yolundaymış gibi gösterilebilir. Makyajlı Türkiye altı üstü üç-beş kova boyaya bakıyor.
Amma velakin ekonomi, kısaca para kül yutmaz. Para kendisini emniyette hissetmediği yerde durmaz.
Yabancı yatırımcıların Türkiye ve TL için ne düşündüğünü makaleye girizgâh yaparken yazmıştım.
Tekrar etmekte mahsur yok: “Bugün Türk Lirası almak, düşen bıçağı tutmak gibi.”
[Semih Ardıç] 27.7.2018 [TR724]
Mesut Özil’in üzerindeki gölge [Alper Ender Fırat]
Batı toplumları, Şark toplumlarına göre geçmişte yaşanan kötü olaylardan ders almayı çok daha iyi beceriyor.
Geçmiş kötü olaylardan ders çıkarabildiği için de yenilenmeyi, gelişmeyi, kötü olanı terk etmeyi, iyiye doğru ilerlemeyi, doğuya göre çok daha başarılı yapıyor. Bu yüzdendir ki Şark yüzyıllardır aynı fasit dairede dönüp dururken, Batı ilerliyor.
Evet; Batı geçmişte ırkçılık konusunda büyük hatalar yaptı, Avrupa kentleri milyonlarca insanın hayatına mal olan travmalara sahne oldu. Ama hepsinden ders çıkararak insan hakları ve hukuk konusunda çok büyük ilerleme kaydettiler. Aynı acıların bir daha yaşanmaması için yaptıkları hatalarla cesaretle yüzleşip dersler çıkardılar ve çıkarmaya da devam ediyorlar.
Bütün bunlara rağmen Avrupa’da ırkçılık ve insan hakları konusunda hala yanlış tutumlar, yanlış anlayışlar varlığını sürdürebiliyor. Ama yanlış giden işlerle ilgili aklı başında eleştirilere kulak veren, itibar eden ve yanlışlardan geri dönebilen büyük kitleler varlığını sürdürüyor ve yönetimlere sonuç alıcı baskılar kurabiliyor.
Mesut Özil’in anlattığı şeyleri bizzat kendisinin yaşamış olması ve bu yaşadıklarının içinde büyük yaralar oluşturması elbette mümkün. Bir toplumsal rahatsızlığı dile getirirken, bunu son yılların en kötü imajını arkasına alarak yapması çok büyük bir hata. Bir Alman futbolcunun arkasına Hitler’in fotoğrafını alarak söylediği herhangi bir meselede haklı olabilme ihtimali var mıdır? Mussolini’ye sempati beslediğini söyleyen bir İtalyan futbolcusunun toplumla ilgili söyleyeceği sözün kıymeti olabilir mi? Kimse ne söylüyor diye dönüp bakmaz bile. Mesut Özil’in konuşurken önünde durduğu görüntünün, onu Batı kamuoyunda mutlak haksız konuma sokması kaçınılmaz.
Türkiye’de toplumu en az iki parçaya bölmüş, kendinden olmayan herkesi dışlamakla, yok saymakla kalmamış, Hizmet hareketi ve Kürtler’e karşı tam anlamıyla soykırım uygulayan Recep T. Erdoğan’ı arkana alarak ırkçılıktan söz edersen; aklı başında herkes sana güler. Yakın tarihin en büyük faşistini, en ırkçı figürünü arkasına alarak konuşmak haklı eleştiri ve yakınmaları çöpe atıyor.
Bunu bilerek yapıyorsa, Batı’da Türklerin maruz kaldığı bir problemi çözmek, bu konuda toplumsal duyarlılığı artırmak değil tribünlere oynayıp başka bir faşist yönetimin eline koz vermekten başka bir gayesi yok demektir. Bu da Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk’ün problemlerini daha da çözümsüz hale getirecektir.
Eğer Mesut Özil bu açıklamaları kamuoyunda imajı Hitler’e yakın bir ismin gölgesinde yapmasaydı, böylesine dünya çapında bir oyuncunun söyleyecekleri bir problemi çözmek için toplumsal duyarlılığı artıracak ve kendisinden sonra geleceklerin yolunu aydınlatacaktı.
Ama öyle yapmadı, yarayı iyileştirme, onu tedavi etme yerine, benzin döküp ateşe vermeyi tercih etti. Şüphesiz bu sadece burada kalmayacak gelecekte her tartışmada olumsuz bir örnek olarak referans olacaktır.
Mesut Özil’in başarıları Almanya’da Türklere duyulan sempatiyi arttıran en önemli işlerden birisiydi. Türklerin, Müslümanların da Almanya da, Avrupa’da ‘değer’ üretebildiğini gösteriyordu. Onun Türklerin imajına yaptığı katkıya paha biçilmezdi. Ama müflis bir siyasetçinin minnacık bir imaj çalışmasına heba etti her şeyi.
Yazık çok ama çok yazık!
[Alper Ender Fırat] 27.7.2018 [TR724]
Geçmiş kötü olaylardan ders çıkarabildiği için de yenilenmeyi, gelişmeyi, kötü olanı terk etmeyi, iyiye doğru ilerlemeyi, doğuya göre çok daha başarılı yapıyor. Bu yüzdendir ki Şark yüzyıllardır aynı fasit dairede dönüp dururken, Batı ilerliyor.
Evet; Batı geçmişte ırkçılık konusunda büyük hatalar yaptı, Avrupa kentleri milyonlarca insanın hayatına mal olan travmalara sahne oldu. Ama hepsinden ders çıkararak insan hakları ve hukuk konusunda çok büyük ilerleme kaydettiler. Aynı acıların bir daha yaşanmaması için yaptıkları hatalarla cesaretle yüzleşip dersler çıkardılar ve çıkarmaya da devam ediyorlar.
Bütün bunlara rağmen Avrupa’da ırkçılık ve insan hakları konusunda hala yanlış tutumlar, yanlış anlayışlar varlığını sürdürebiliyor. Ama yanlış giden işlerle ilgili aklı başında eleştirilere kulak veren, itibar eden ve yanlışlardan geri dönebilen büyük kitleler varlığını sürdürüyor ve yönetimlere sonuç alıcı baskılar kurabiliyor.
Mesut Özil’in anlattığı şeyleri bizzat kendisinin yaşamış olması ve bu yaşadıklarının içinde büyük yaralar oluşturması elbette mümkün. Bir toplumsal rahatsızlığı dile getirirken, bunu son yılların en kötü imajını arkasına alarak yapması çok büyük bir hata. Bir Alman futbolcunun arkasına Hitler’in fotoğrafını alarak söylediği herhangi bir meselede haklı olabilme ihtimali var mıdır? Mussolini’ye sempati beslediğini söyleyen bir İtalyan futbolcusunun toplumla ilgili söyleyeceği sözün kıymeti olabilir mi? Kimse ne söylüyor diye dönüp bakmaz bile. Mesut Özil’in konuşurken önünde durduğu görüntünün, onu Batı kamuoyunda mutlak haksız konuma sokması kaçınılmaz.
Türkiye’de toplumu en az iki parçaya bölmüş, kendinden olmayan herkesi dışlamakla, yok saymakla kalmamış, Hizmet hareketi ve Kürtler’e karşı tam anlamıyla soykırım uygulayan Recep T. Erdoğan’ı arkana alarak ırkçılıktan söz edersen; aklı başında herkes sana güler. Yakın tarihin en büyük faşistini, en ırkçı figürünü arkasına alarak konuşmak haklı eleştiri ve yakınmaları çöpe atıyor.
Bunu bilerek yapıyorsa, Batı’da Türklerin maruz kaldığı bir problemi çözmek, bu konuda toplumsal duyarlılığı artırmak değil tribünlere oynayıp başka bir faşist yönetimin eline koz vermekten başka bir gayesi yok demektir. Bu da Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk’ün problemlerini daha da çözümsüz hale getirecektir.
Eğer Mesut Özil bu açıklamaları kamuoyunda imajı Hitler’e yakın bir ismin gölgesinde yapmasaydı, böylesine dünya çapında bir oyuncunun söyleyecekleri bir problemi çözmek için toplumsal duyarlılığı artıracak ve kendisinden sonra geleceklerin yolunu aydınlatacaktı.
Ama öyle yapmadı, yarayı iyileştirme, onu tedavi etme yerine, benzin döküp ateşe vermeyi tercih etti. Şüphesiz bu sadece burada kalmayacak gelecekte her tartışmada olumsuz bir örnek olarak referans olacaktır.
Mesut Özil’in başarıları Almanya’da Türklere duyulan sempatiyi arttıran en önemli işlerden birisiydi. Türklerin, Müslümanların da Almanya da, Avrupa’da ‘değer’ üretebildiğini gösteriyordu. Onun Türklerin imajına yaptığı katkıya paha biçilmezdi. Ama müflis bir siyasetçinin minnacık bir imaj çalışmasına heba etti her şeyi.
Yazık çok ama çok yazık!
[Alper Ender Fırat] 27.7.2018 [TR724]
Bir şiir denemesi: Ahh Gardaş! [Erhan Başyurt]
Bugün sizlerle bir yazı değil, şiir paylaşmak istiyorum.
Şair değilim. Nadiren kalemimi şiir kullandım.
Tamamen amatör ve kendimde saklı.
Ama Türkiye’de öyle bir zulüm var ki, öyle acılar yaşanıyor ki, benim gibi bir kabiliyetsize bile şiir yazdırıyor.
Affınıza sığınarak, sizlerle paylaşıyorum…
***
Ahh gardaş!
Ahh gardaş darda mısın?
Gözde yaş
gönülde firak,
terki terkte
gözden ırak,
bitmez gaybta mısın?
Yardan ayrı
yavruna uzak,
kör kuyuda
hain bir tuzak,
derdinden hasta mısın?
Asarı çalınmış
aşı alınmış,
binbir iftiradan sarhoş,
rızadan hoş,
yoksa arafta mısın?
Kara kışta yolda,
azgın suda botta,
dümensiz yatta,
bir kampta şokta,
gurbette yasta mısın?
Bir selam sal hayatta mısın?
[Erhan Başyurt] 27.7.2018 [TR724]
Şair değilim. Nadiren kalemimi şiir kullandım.
Tamamen amatör ve kendimde saklı.
Ama Türkiye’de öyle bir zulüm var ki, öyle acılar yaşanıyor ki, benim gibi bir kabiliyetsize bile şiir yazdırıyor.
Affınıza sığınarak, sizlerle paylaşıyorum…
***
Ahh gardaş!
Ahh gardaş darda mısın?
Gözde yaş
gönülde firak,
terki terkte
gözden ırak,
bitmez gaybta mısın?
Yardan ayrı
yavruna uzak,
kör kuyuda
hain bir tuzak,
derdinden hasta mısın?
Asarı çalınmış
aşı alınmış,
binbir iftiradan sarhoş,
rızadan hoş,
yoksa arafta mısın?
Kara kışta yolda,
azgın suda botta,
dümensiz yatta,
bir kampta şokta,
gurbette yasta mısın?
Bir selam sal hayatta mısın?
[Erhan Başyurt] 27.7.2018 [TR724]
Pes etmek ırkçıları sevindirir [Hasan Cücük]
Mesut Özil’in Almanya milli takımını bırakırken sarfettiği ‘kazandığımızda Alman’ım, kaybettiğimizde ise göçmen.’ sözleri etkisini devam ettiriyor. 92 kez giydiği Alman milli formasıyla 23 gole imza atan Mesut Özil, yaptığı asistlerle de başarıda pay sahibi olmuştu. Mesut Özil’in vedası, göçmen kökenli futbolculrın yaşadığı ayrımcılıkları gündeme getirdi. Bir çok ünlü isim ‘ben de benzer durum’ yaşadım dedi.
Avrupa’ya 1960’lı yıllardan itibaren gelen göçmenler için bulunan uygun isim ‘misafir işçi’ olmuştu. Ekonomik gerekçelerle Avrupa’nın yolunu tutan bu insanların uzun vadeli bir planı yoktu. Kısa sürede geldikleri topraklara geri dönme niyetindeydiler. Kısa süre sonra dönmeyi planladıkları için eilerini ve çocuklarını getirmeden ‘bekar’ olarak gelmişlerdi. Ancak aradan geçen yıllar planları değiştirdi. Geçici gelenler kalıcı oldu. Eş ve çocuklarını getirdiler. Misafir işçilikten göçmenliğe daha sonra ise yabancı kökenliğe terfi ettiler. Bazen bulundukları ülkeye göre isimlerinin başına ‘yeni’ kelimesi eklendi; Yeni Danimarkalı, Yeni Alman vs.
Misafirlikten kalıcılığa terfi eden göçmenler için hayatın her alanında tutunma ve başarılı olma süreci başlıyordu. İlk nesilin geldiği şartlar ve eğitim durumundan dolayı mecburi istikametleri fabrika işçiliğiydi. Küçük yaşta gelenlerin önüne açılan fırsatlar vardı. Ancak anne-babasının durumundan dolayı topluma tam uyum sağlamaları kolay olmuyordu. İki farklı dünya arasında yetişiyorlardı. Ne geldikleri ülkenin ne de yaşadıkları ülkenin özelliklerini taşıyorlardı. Kendilerini ispat etmenin en iyi yollarının başında spor geliyordu. Spor denince ise akıllara futbol geliyordu.
1980’li yıllarda Türkler arasından Erhan Önal, İlyas Tüfekçi ve Erdal Keser Almanya’da profesyonel futbolcular oldu. Stuttgart ve Dortmund formalarıyla adından söz ettiren bu isimler parladıktan sonra kariyerlerini İstanbul takımları Fenerbahçe ve Galatasaray’da sürdürdü. Bu isimler arkadan gelen bir nesile rol model oldular. Küçük bir fark vardı; gurbetçi olarak tabir edilen bu futbolcular biraz yıldızını parlatınca gözünü Türkiye’den gelecek tekliflere çeviriyorlardı. Yolunu Türkiye’ye çevirmeyip Almanya’da top koşturan Yıldıray Baştürk gibi isimlerde oluyordu. Altıntop kardeşler Hamit ve Halil ise ancak kariyerinin sonlarına doğru rotasını Türkiye’ye çeviriyordu.
Bulunduğu ülkenin milli formasını giyen ilk Türk kökenli Kubilay Türkyılmaz oluyordu. Milli tercihini İsviçre’den yana kullanan Kubilay Türkyılmaz’ın izinden önce Yakın kardeşler Murat ve Hakan gidiyor sonra Eren Derdiyok ve Gökhan İnler takip ediyordu.
Bazı Avrupa ülkeleri eski sömürgelerinden gelenleri ‘yabancı’ olarak görmeyip, milli takıma alıyordu. Surinamlılar Hollanda milli takımında boy gösteriyordu. Portekiz’in en büyük yıldızı Eusebio Mozambik asıllıydı. Ancak göçmen tabir edilen insanların milli takımlarda boy göstermesine Fransa öncülük ediyordu. Fransızlar 1998 Dünya Kupası’nda şampiyonluğa ulaşırken, takımın iskeletini göçmenler oluşturuyordu. Özellikle Cezayir asıllı Zinedine Zidane kupaya damga vurmakla kalmayıp, Fransa’nın yıldızı olarak öne çıkıyordu. ‘Sefil göçmenler’ Fransa ile tarih yazarken, başarıyı kabullenmek istemeyenlerde vardı. Bunların başında ırkçı Ulusal Cephe geliyordu. Ulusal Cephe’nin lideri Jean- Marie Le Pen’e göre, Fransa milli marşını bilmeyenler milli formayı giyiyordu. Fransa’nın başarısı diğer Avrupa ülkelerininde gözünü göçmenlere yöneltmesini sağladı. Polonyalıları ‘göçmen’ olarak görmeyen Almanlar, ilk kez kadrolarına Afrika asıllı bir oyuncuyu aldı. Gerard Asamoah, Almanya milli formasını giyen ilk siyayi oyuncu oluyordu. Podolski, Klose gibi Polonyalı asılllardan sonra Sami Khedira, Mesut Özil, Jerome Boateng, İlkay Gündoğan gibi göçmen çocukları Almanya için ter dökmeye başlıyordu. Belçika ve İsviçre milli takımında artık göçmen çocukları ağırlığı vardı. Hatta İsviçre milli takımında İsviçreli bulmak zorlaşıyordu. Kosova ve Arnavutluk kökenliler takımın iskeletini oluşturuyordu.
Göçmenler milli takımın başarısı için ter dökmesine karşılık, toplumun bir kesimi tarafından kabullenmiyprlardı. Sadece ‘ırkçı’ çevreler değil, spor basını içinde ‘ikinci sınıf’ olmaya devam ediyorlardı.
Mesut Özil’in ‘Kazandığımızda Alman’ım, kaybettiğimizde ise göçmen.’ sözlerinin benzerini Karim Benzema, Ruud Gullit, Romelu Lukaku ve Mario Balotelli gibi yıldız isimlerde dile getiriyor. Cezayir kökenli Fransız futbolcu Karim Benzema, 2014 yılında yaptığı açıklamada “Gol atarsam Fransızım, atamazsam Arap” demişti. 1980’lerin sonunda dünyanın en iyi futbolcularından biri olarak gösterilen Surinam asıllı Gullit, kendi neslinin de ırkçılığa maruz kaldığını belirterek, ‘O zamanlar kimse bize destek çıkmıyordu. Ben de kendi kendime ‘Herhalde farklı göründüğüm için böyle şeyler oluyor’ diyordum. İyi oynadığım zaman kabul gördüğümü hissediyordum. Dış görünüşüm farklıydı ama iyi oynadığımda itibar kazanıyordum.’ diyordu. Keza Belçika’nın ünlü forveti Lukaku, ’İşler iyi gittiğinde gazetelerde benim hakkımda ‘Belçikalı forvet’ diye yazdıklarını okudum. İşler kötü gittiğinde ise bana ‘Kongo asıllı Belçikalı forvet’ diyorlardı.’ diye dert yanıyordu.
Maalesef yeşil sahalarda ayrımcılık hala devam ediyor. FİFA yıllarca ’ırkçılığa hayır’ kampanyası yapmasına karşılık özellikle Afrika kökenli oyunculara yönelik ırkçı sözlerin ardı arkası kesilmiyor. Peki çare nedir? Çare daha çok göçmen kökenlinin milli takımlarda yer almasıdır. 1998’de olduğu gibi 2018’te de Fransa göçmenlerin sayesinde Dünya Kupası’nı kaldırdı. Göçmenlerin başarıyı katkısı devam ettikçe ırkçıların sesleri daha az çıkacak, ayrımcılık yapanlar daha büyük tepki öekecek. Mesut Özil, kolay olanı seçip milli takımı bıraktı. Keşke mücadele edip Alman milli formasını giymeye devam etseydi.
[Hasan Cücük] 27.7.2018 [TR724]
Avrupa’ya 1960’lı yıllardan itibaren gelen göçmenler için bulunan uygun isim ‘misafir işçi’ olmuştu. Ekonomik gerekçelerle Avrupa’nın yolunu tutan bu insanların uzun vadeli bir planı yoktu. Kısa sürede geldikleri topraklara geri dönme niyetindeydiler. Kısa süre sonra dönmeyi planladıkları için eilerini ve çocuklarını getirmeden ‘bekar’ olarak gelmişlerdi. Ancak aradan geçen yıllar planları değiştirdi. Geçici gelenler kalıcı oldu. Eş ve çocuklarını getirdiler. Misafir işçilikten göçmenliğe daha sonra ise yabancı kökenliğe terfi ettiler. Bazen bulundukları ülkeye göre isimlerinin başına ‘yeni’ kelimesi eklendi; Yeni Danimarkalı, Yeni Alman vs.
Misafirlikten kalıcılığa terfi eden göçmenler için hayatın her alanında tutunma ve başarılı olma süreci başlıyordu. İlk nesilin geldiği şartlar ve eğitim durumundan dolayı mecburi istikametleri fabrika işçiliğiydi. Küçük yaşta gelenlerin önüne açılan fırsatlar vardı. Ancak anne-babasının durumundan dolayı topluma tam uyum sağlamaları kolay olmuyordu. İki farklı dünya arasında yetişiyorlardı. Ne geldikleri ülkenin ne de yaşadıkları ülkenin özelliklerini taşıyorlardı. Kendilerini ispat etmenin en iyi yollarının başında spor geliyordu. Spor denince ise akıllara futbol geliyordu.
1980’li yıllarda Türkler arasından Erhan Önal, İlyas Tüfekçi ve Erdal Keser Almanya’da profesyonel futbolcular oldu. Stuttgart ve Dortmund formalarıyla adından söz ettiren bu isimler parladıktan sonra kariyerlerini İstanbul takımları Fenerbahçe ve Galatasaray’da sürdürdü. Bu isimler arkadan gelen bir nesile rol model oldular. Küçük bir fark vardı; gurbetçi olarak tabir edilen bu futbolcular biraz yıldızını parlatınca gözünü Türkiye’den gelecek tekliflere çeviriyorlardı. Yolunu Türkiye’ye çevirmeyip Almanya’da top koşturan Yıldıray Baştürk gibi isimlerde oluyordu. Altıntop kardeşler Hamit ve Halil ise ancak kariyerinin sonlarına doğru rotasını Türkiye’ye çeviriyordu.
Bulunduğu ülkenin milli formasını giyen ilk Türk kökenli Kubilay Türkyılmaz oluyordu. Milli tercihini İsviçre’den yana kullanan Kubilay Türkyılmaz’ın izinden önce Yakın kardeşler Murat ve Hakan gidiyor sonra Eren Derdiyok ve Gökhan İnler takip ediyordu.
Bazı Avrupa ülkeleri eski sömürgelerinden gelenleri ‘yabancı’ olarak görmeyip, milli takıma alıyordu. Surinamlılar Hollanda milli takımında boy gösteriyordu. Portekiz’in en büyük yıldızı Eusebio Mozambik asıllıydı. Ancak göçmen tabir edilen insanların milli takımlarda boy göstermesine Fransa öncülük ediyordu. Fransızlar 1998 Dünya Kupası’nda şampiyonluğa ulaşırken, takımın iskeletini göçmenler oluşturuyordu. Özellikle Cezayir asıllı Zinedine Zidane kupaya damga vurmakla kalmayıp, Fransa’nın yıldızı olarak öne çıkıyordu. ‘Sefil göçmenler’ Fransa ile tarih yazarken, başarıyı kabullenmek istemeyenlerde vardı. Bunların başında ırkçı Ulusal Cephe geliyordu. Ulusal Cephe’nin lideri Jean- Marie Le Pen’e göre, Fransa milli marşını bilmeyenler milli formayı giyiyordu. Fransa’nın başarısı diğer Avrupa ülkelerininde gözünü göçmenlere yöneltmesini sağladı. Polonyalıları ‘göçmen’ olarak görmeyen Almanlar, ilk kez kadrolarına Afrika asıllı bir oyuncuyu aldı. Gerard Asamoah, Almanya milli formasını giyen ilk siyayi oyuncu oluyordu. Podolski, Klose gibi Polonyalı asılllardan sonra Sami Khedira, Mesut Özil, Jerome Boateng, İlkay Gündoğan gibi göçmen çocukları Almanya için ter dökmeye başlıyordu. Belçika ve İsviçre milli takımında artık göçmen çocukları ağırlığı vardı. Hatta İsviçre milli takımında İsviçreli bulmak zorlaşıyordu. Kosova ve Arnavutluk kökenliler takımın iskeletini oluşturuyordu.
Göçmenler milli takımın başarısı için ter dökmesine karşılık, toplumun bir kesimi tarafından kabullenmiyprlardı. Sadece ‘ırkçı’ çevreler değil, spor basını içinde ‘ikinci sınıf’ olmaya devam ediyorlardı.
Mesut Özil’in ‘Kazandığımızda Alman’ım, kaybettiğimizde ise göçmen.’ sözlerinin benzerini Karim Benzema, Ruud Gullit, Romelu Lukaku ve Mario Balotelli gibi yıldız isimlerde dile getiriyor. Cezayir kökenli Fransız futbolcu Karim Benzema, 2014 yılında yaptığı açıklamada “Gol atarsam Fransızım, atamazsam Arap” demişti. 1980’lerin sonunda dünyanın en iyi futbolcularından biri olarak gösterilen Surinam asıllı Gullit, kendi neslinin de ırkçılığa maruz kaldığını belirterek, ‘O zamanlar kimse bize destek çıkmıyordu. Ben de kendi kendime ‘Herhalde farklı göründüğüm için böyle şeyler oluyor’ diyordum. İyi oynadığım zaman kabul gördüğümü hissediyordum. Dış görünüşüm farklıydı ama iyi oynadığımda itibar kazanıyordum.’ diyordu. Keza Belçika’nın ünlü forveti Lukaku, ’İşler iyi gittiğinde gazetelerde benim hakkımda ‘Belçikalı forvet’ diye yazdıklarını okudum. İşler kötü gittiğinde ise bana ‘Kongo asıllı Belçikalı forvet’ diyorlardı.’ diye dert yanıyordu.
Maalesef yeşil sahalarda ayrımcılık hala devam ediyor. FİFA yıllarca ’ırkçılığa hayır’ kampanyası yapmasına karşılık özellikle Afrika kökenli oyunculara yönelik ırkçı sözlerin ardı arkası kesilmiyor. Peki çare nedir? Çare daha çok göçmen kökenlinin milli takımlarda yer almasıdır. 1998’de olduğu gibi 2018’te de Fransa göçmenlerin sayesinde Dünya Kupası’nı kaldırdı. Göçmenlerin başarıyı katkısı devam ettikçe ırkçıların sesleri daha az çıkacak, ayrımcılık yapanlar daha büyük tepki öekecek. Mesut Özil, kolay olanı seçip milli takımı bıraktı. Keşke mücadele edip Alman milli formasını giymeye devam etseydi.
[Hasan Cücük] 27.7.2018 [TR724]
Dört Lider ve Transatlantik İlişkilerin Geleceği [Ebubekir Işık]
İkinci dünya savaşı sonrasında savaşın galipleri biri bölgesel diğeri küresel olmak üzere farklı ve birbirini destekleyen iki uluslararası kurumsallaşma sürecine gittiler.
Bir tarafta, küresel savaşların önüne geçmesi umudu ile kurulan Milletler Cemiyeti İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda yerini Birleşmiş Milletler’e bırakırken, diğer tarafta ekonomik ve ticari ilişkileri uluslararası hukuk normları etrafında kurumsallaştırmak adına Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu gibi global ölçekte faaliyet gösteren kurumlar uluslararası sistemin önemli birer parçası haline getirildi.
Tüm bu yeni beynelmilel kurumlara rağmen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi dışında uluslararası güvenliğin kaotik yapısını uluslararası hukuk normları ile perçinleyecek ve daha öngörülebilir bir hale getirecek uluslararası ve uluslar-üstü kurumlar malesef küresel sistemin içerisinde kendilerine varlık alanı bulamadılar.
Global ölçekte bu süreçler bunlar yaşanırken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupalılar ve Amerikalılar özellikle güvenlik ve ekonomi boyutunu ön planda tutularak Avrupa ve Amerika’yı birbirine daha fazla bağımlı hale getirecek NATO ve Avrupa Birliği gibi bir takım bölgesel kuruluşların kurulması noktasında ellerini çabuk tuttular. Bu ve benzeri kurumlar Atlantik Okyanusu’nun iki tarafını yalnızca güvenlik ve ekonomik anlamda bir biri ile entegre etmediler, ayrıca Transatlantik ilişkiler şeklinde tanımlanan bu ilişkilerin yaslandığı değerler olan demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü şeklinde özetlenebilecek normların Atlantik okyanusunun her iki yakasında da tekamülü için güçlü bir sinerji ve işbirliği oluşturdular.
Fakat, gerek İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan küresel ekonomik yapı gerekse de NATO’yu da içine alan Transatlantik ilişkiler özellikle Trump’ın ABD başkanı olmasından bu tarafa son derece ciddi tehditlerle karşı karşıya.
Trump Faktörü
İlk kez 2017 yılında yapılan NATO zirvesinde Transatlantik ilişkilere dair fikirlerini muhataplarına açıkça ifade etme şansı bulan Trump, daha bu ilk uluslararası toplantısında Avrupalı müttefiklerinin ABD için birer yük olduğunu, bütçelerinden savunma ve güvenlik için yeterince pay ayırmadıklarını ifade etmişti. İlerleyen aylarda Trump yönetiminde ki ABD, sırasıyla imza koyduğu Paris İklim Sözleşmesinden, UNESCO ve BM İnsan Hakları Konseyi’nden (UNHRC) üyeliklerini geri çekmişti.
Geçtiğimiz haftalarda yapılan 2018 NATO Zirvesi’nde de benzer tavır ve ifadelerini sürdüren Trump, Avrupa Birliği’nin Amerika’nın düşmanı olduğu (The EU is a foe) şeklinde duyanları hayrete düşüren bir ifade daha kullandı. Trump’ın bu ifadesine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk çok sert bir cevap vererek, Trump’ın bu sözlerini yine kendi ifadesi ile ‘yalan haber (Fake News)’ şeklinde nitelendirmişti.
AB-ABD ilişkilerinde daha önce yaşanmamış olan bu gerilim, geçtiğimiz haftalarda Trump’ın Avrupa otomativ sektörüne yönelik bir takım korumacı tedbirler alacağına dair ifadeler kullanması ile taraflar arasında ki mevcut gerginlik bir üst seviyeye taşındı.
Bu sebebe istinaden bu hafta Çarşamba günü AB Komisyon başkanı Jean-Claude Juncker gerginleşen ilişkilerin seyrini bir nebze olsun düşürmek için Beyaz Saray’a bir ziyarette bulundu. Bu toplantıda her iki tarafın ‘sıfır gümrük’ şeklinde betimlenebilecek bir model üzerinde çalışmak suretiyle 1 trilyonu aşan AB-ABD ticaretini daha da arttırmak istedikleri ve bu konuda bir mütabakatın oluştuğu ifade edildi. Fakat buna rağmen, onlarca uzman Trump liderliğinde ki ABD’nin okyanusun iki yakasını bir birinden uzaklaştıracak beyanatlara ve fiillere gerek karakteri gerekse de populist siyaset tarzından ötürü devam edeceği kanaatinde.
Keza, bu öngörüyü doğrulayan en somut örneklerden biri Trump’ın 2018 NATO zirvesinden hemen sonra İngiltere’ye yaptığı ziyaret. Bu ziyarette, İngiltere’yi Brexit süreci ile AB’den ayıracak olan referanduma övgüler yağdıran Trump, benzer süreçlerin başka AB ülkelerince de takip edilmesi gerektiğini kamuoyu ile açıkça paylaşmıştı.
Trump gibi bir liderin Transatlantik ilişkilerin adeta ‘’Brütüsü’’ olma yolunda ki bu azmi okyanusun her iki yakasındaki birçok kesimi rahatsız etmenin ötesinde, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan küresel sistemle sorunu olan Xi Jinping, Putin ve Erdoğan gibi liderlerin de elini her zamankinden daha fazla güçlendirmekte.
Xi Jinping, Putin ve Erdoğan
Bu üç liderin Küresel sistem ve Transatlantik ilişkilerle temelde bir takım ortak sorunları olsa da, bu ilişkilere verdikleri zarar ve yaklaşım tarzları birbirlerinden bir kaç hususta ayrılmakta.
Çin ile başlayalım. Belki de bugün küresel liberal düzeni ekonomik olarak en sahici tehdit etme kapasitesi olan ve bu niyetini diplomatik ve askeri gücü ile yıllarca destekleyebilecek ABD dışında ki tek süper güç. Dünya Ticaret Örgütü’ne kabulünden bu tarafa liberal ekonomik küresel sistemin ve kurumlarının sunduğu esnek yapıdan son derece iyi yararlanan Çin, özellikle son yirmi yılda yarım milyara yakın insanı ekonomik olarak orta sınıf refah düzeyine kavuşturdu. Şüphesiz, bu ekonomik zıplamanın dünyanın gelişmiş ekonomileri ve orta sınıfları üzerinde olumsuz etkileri oldu.
Diğer taraftan, Çin’in agresif bir jeoplolitik ajanda takip ederek, başta Afrika olmak üzere, Latin Amerika ve Güney Doğu Asya gibi coğrafyalara devasa yatırımlar yapması, AB ve ABD’de bir takım kaygıların oluşmasın neden oldu. Bu sebeple, bu hafta Çarşamba günü Juncker-Trump buluşmasında üzerinde varılan mutabakatlardan biri de Çin’in bu agresif ekonomik yayılmasını engellemek niyetiyle Dünya Ticaret Örgütü’nün mevcut yapısının reforme edilmesi oldu.
Rusya’ya gelirsek, ekonomik büyüklüğü itibariyle İtalya kadar bir yeküne sahip olsada, nükleer bir güç olması, Ortadoğu ve Doğu Avrupa’da ki varlığı ile Transatlantik ilişkilerin zinde kalması noktasında öteden beri hep en başat faktör olmayı başardı. 2013 yılında Kırım’ın ilhak edilmesinde, Suriye’de Beşar Esad yönetimine desteğinde, Brexit gibi hayati referendum ve seçimlere siber anlamda müdahale ettiği iddiası ve muhtemel sonuçları etkilemesi noktasında, Rusya Transatlantik ilişkiler için hep bir tehdit unsuru olarak kabul edilegeldi. Son yıllarda ise, Avrupa Birliği’nde yükselişte olan populist siyasal partileri desteklemesi nedeniyle Rusya özellikle Avrupa Birliği için büyük baş ağrıları oluşturmakta.
Son olarak, Transatlantik ilişkileri Erdoğan bağlamında ele aldığımızda aslında karşımıza yine Putin çıkıyor. Göreve geldiği ilk yıllardan bu tarafa NATO içerisinde bir çatlak oluşturma gibi bir siyaset tarzı izleyen Putin, bu işi deruhte etmek için Erdoğan yönetimi ile son derece yakın çalışıyor. 2015 Temmuz darbe girişimi sonrası sayıları binleri bulan NATO yanlısı askeri personelin görevlerinden uzaklaştırılması ve yerlerine Avrasyacı şeklinde tanımlanabilecek isimlerin getirilmesinden tutunda, Türkiye’nin Rusya’dan NATO teamüllerine aykırı olarak S-400 füzelerini satın alması ve Suriye’de Rusya ile son derece yakın askeri ve istihbari ilişkiler kurması; Transatlantik ilişkilerin lokomotifi olan NATO’nun etkisi ve işlerliği üzerinde son derece olumsuz etkiler oluşturmakta.
[Ebubekir Işık] 27.7.2018 [TR724]
Bir tarafta, küresel savaşların önüne geçmesi umudu ile kurulan Milletler Cemiyeti İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda yerini Birleşmiş Milletler’e bırakırken, diğer tarafta ekonomik ve ticari ilişkileri uluslararası hukuk normları etrafında kurumsallaştırmak adına Dünya Ticaret Örgütü ve Uluslararası Para Fonu gibi global ölçekte faaliyet gösteren kurumlar uluslararası sistemin önemli birer parçası haline getirildi.
Tüm bu yeni beynelmilel kurumlara rağmen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi dışında uluslararası güvenliğin kaotik yapısını uluslararası hukuk normları ile perçinleyecek ve daha öngörülebilir bir hale getirecek uluslararası ve uluslar-üstü kurumlar malesef küresel sistemin içerisinde kendilerine varlık alanı bulamadılar.
Global ölçekte bu süreçler bunlar yaşanırken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupalılar ve Amerikalılar özellikle güvenlik ve ekonomi boyutunu ön planda tutularak Avrupa ve Amerika’yı birbirine daha fazla bağımlı hale getirecek NATO ve Avrupa Birliği gibi bir takım bölgesel kuruluşların kurulması noktasında ellerini çabuk tuttular. Bu ve benzeri kurumlar Atlantik Okyanusu’nun iki tarafını yalnızca güvenlik ve ekonomik anlamda bir biri ile entegre etmediler, ayrıca Transatlantik ilişkiler şeklinde tanımlanan bu ilişkilerin yaslandığı değerler olan demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü şeklinde özetlenebilecek normların Atlantik okyanusunun her iki yakasında da tekamülü için güçlü bir sinerji ve işbirliği oluşturdular.
Fakat, gerek İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan küresel ekonomik yapı gerekse de NATO’yu da içine alan Transatlantik ilişkiler özellikle Trump’ın ABD başkanı olmasından bu tarafa son derece ciddi tehditlerle karşı karşıya.
Trump Faktörü
İlk kez 2017 yılında yapılan NATO zirvesinde Transatlantik ilişkilere dair fikirlerini muhataplarına açıkça ifade etme şansı bulan Trump, daha bu ilk uluslararası toplantısında Avrupalı müttefiklerinin ABD için birer yük olduğunu, bütçelerinden savunma ve güvenlik için yeterince pay ayırmadıklarını ifade etmişti. İlerleyen aylarda Trump yönetiminde ki ABD, sırasıyla imza koyduğu Paris İklim Sözleşmesinden, UNESCO ve BM İnsan Hakları Konseyi’nden (UNHRC) üyeliklerini geri çekmişti.
Geçtiğimiz haftalarda yapılan 2018 NATO Zirvesi’nde de benzer tavır ve ifadelerini sürdüren Trump, Avrupa Birliği’nin Amerika’nın düşmanı olduğu (The EU is a foe) şeklinde duyanları hayrete düşüren bir ifade daha kullandı. Trump’ın bu ifadesine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk çok sert bir cevap vererek, Trump’ın bu sözlerini yine kendi ifadesi ile ‘yalan haber (Fake News)’ şeklinde nitelendirmişti.
AB-ABD ilişkilerinde daha önce yaşanmamış olan bu gerilim, geçtiğimiz haftalarda Trump’ın Avrupa otomativ sektörüne yönelik bir takım korumacı tedbirler alacağına dair ifadeler kullanması ile taraflar arasında ki mevcut gerginlik bir üst seviyeye taşındı.
Bu sebebe istinaden bu hafta Çarşamba günü AB Komisyon başkanı Jean-Claude Juncker gerginleşen ilişkilerin seyrini bir nebze olsun düşürmek için Beyaz Saray’a bir ziyarette bulundu. Bu toplantıda her iki tarafın ‘sıfır gümrük’ şeklinde betimlenebilecek bir model üzerinde çalışmak suretiyle 1 trilyonu aşan AB-ABD ticaretini daha da arttırmak istedikleri ve bu konuda bir mütabakatın oluştuğu ifade edildi. Fakat buna rağmen, onlarca uzman Trump liderliğinde ki ABD’nin okyanusun iki yakasını bir birinden uzaklaştıracak beyanatlara ve fiillere gerek karakteri gerekse de populist siyaset tarzından ötürü devam edeceği kanaatinde.
Keza, bu öngörüyü doğrulayan en somut örneklerden biri Trump’ın 2018 NATO zirvesinden hemen sonra İngiltere’ye yaptığı ziyaret. Bu ziyarette, İngiltere’yi Brexit süreci ile AB’den ayıracak olan referanduma övgüler yağdıran Trump, benzer süreçlerin başka AB ülkelerince de takip edilmesi gerektiğini kamuoyu ile açıkça paylaşmıştı.
Trump gibi bir liderin Transatlantik ilişkilerin adeta ‘’Brütüsü’’ olma yolunda ki bu azmi okyanusun her iki yakasındaki birçok kesimi rahatsız etmenin ötesinde, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan küresel sistemle sorunu olan Xi Jinping, Putin ve Erdoğan gibi liderlerin de elini her zamankinden daha fazla güçlendirmekte.
Xi Jinping, Putin ve Erdoğan
Bu üç liderin Küresel sistem ve Transatlantik ilişkilerle temelde bir takım ortak sorunları olsa da, bu ilişkilere verdikleri zarar ve yaklaşım tarzları birbirlerinden bir kaç hususta ayrılmakta.
Çin ile başlayalım. Belki de bugün küresel liberal düzeni ekonomik olarak en sahici tehdit etme kapasitesi olan ve bu niyetini diplomatik ve askeri gücü ile yıllarca destekleyebilecek ABD dışında ki tek süper güç. Dünya Ticaret Örgütü’ne kabulünden bu tarafa liberal ekonomik küresel sistemin ve kurumlarının sunduğu esnek yapıdan son derece iyi yararlanan Çin, özellikle son yirmi yılda yarım milyara yakın insanı ekonomik olarak orta sınıf refah düzeyine kavuşturdu. Şüphesiz, bu ekonomik zıplamanın dünyanın gelişmiş ekonomileri ve orta sınıfları üzerinde olumsuz etkileri oldu.
Diğer taraftan, Çin’in agresif bir jeoplolitik ajanda takip ederek, başta Afrika olmak üzere, Latin Amerika ve Güney Doğu Asya gibi coğrafyalara devasa yatırımlar yapması, AB ve ABD’de bir takım kaygıların oluşmasın neden oldu. Bu sebeple, bu hafta Çarşamba günü Juncker-Trump buluşmasında üzerinde varılan mutabakatlardan biri de Çin’in bu agresif ekonomik yayılmasını engellemek niyetiyle Dünya Ticaret Örgütü’nün mevcut yapısının reforme edilmesi oldu.
Rusya’ya gelirsek, ekonomik büyüklüğü itibariyle İtalya kadar bir yeküne sahip olsada, nükleer bir güç olması, Ortadoğu ve Doğu Avrupa’da ki varlığı ile Transatlantik ilişkilerin zinde kalması noktasında öteden beri hep en başat faktör olmayı başardı. 2013 yılında Kırım’ın ilhak edilmesinde, Suriye’de Beşar Esad yönetimine desteğinde, Brexit gibi hayati referendum ve seçimlere siber anlamda müdahale ettiği iddiası ve muhtemel sonuçları etkilemesi noktasında, Rusya Transatlantik ilişkiler için hep bir tehdit unsuru olarak kabul edilegeldi. Son yıllarda ise, Avrupa Birliği’nde yükselişte olan populist siyasal partileri desteklemesi nedeniyle Rusya özellikle Avrupa Birliği için büyük baş ağrıları oluşturmakta.
Son olarak, Transatlantik ilişkileri Erdoğan bağlamında ele aldığımızda aslında karşımıza yine Putin çıkıyor. Göreve geldiği ilk yıllardan bu tarafa NATO içerisinde bir çatlak oluşturma gibi bir siyaset tarzı izleyen Putin, bu işi deruhte etmek için Erdoğan yönetimi ile son derece yakın çalışıyor. 2015 Temmuz darbe girişimi sonrası sayıları binleri bulan NATO yanlısı askeri personelin görevlerinden uzaklaştırılması ve yerlerine Avrasyacı şeklinde tanımlanabilecek isimlerin getirilmesinden tutunda, Türkiye’nin Rusya’dan NATO teamüllerine aykırı olarak S-400 füzelerini satın alması ve Suriye’de Rusya ile son derece yakın askeri ve istihbari ilişkiler kurması; Transatlantik ilişkilerin lokomotifi olan NATO’nun etkisi ve işlerliği üzerinde son derece olumsuz etkiler oluşturmakta.
[Ebubekir Işık] 27.7.2018 [TR724]
Fransa DİTİB’i konuşuyor: ‘Erdoğan’ın imamlarının çevirdiği dümenler’
Fransız haftalık haber dergisi Le Point son sayısında Fransa’da Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Fransa DİTİB teşkilatındaki yolsuzluklara dair geniş bir dosya haber yayınladı.
DİTİB’in diplomatik yazışmalarına ve banka hesaplarına ulaşan Le Point dergisi, Fransa’da 264 camiyi yöneten DİTİB’in iç işleyişini, vatandaşların ve memurların nasıl ihbar edildiğini, Ankara’dan atanan diplomatların yolsuzluklarını ifşa etti. Clement Petreault imzalı haberin başlığı ” Erdoğan’ın din adamlarının çevirdiği dümenler.”
İşte, Fransa’da çok konuşulan haberin tam çevirisi;
Bu haber dijital bir sızıntıyla ortaya çıkan rezaletin hikayesi. Le Point Fransa’daki Türkiye Büyükelçiliği Din İşleri Ataşeliği ve DİTİB’e ait yüzlerce diplomatik yazışmayı inceledi. Bu yapı Fransa çapında Ankara tarafından gönderilen 202 imamı ve Fransa’nın dört bir yanına yayılmış 264 camiyi yönetiyor. Sayısız diplomatik yazışma, banka dekontları ve personel atamaları karşımıza paranın gölgesinde kalmış, mevcut muhasebe standartlarından uzak ve Ankara’dan gelen siyasi talimatlarla yönetilen bir kurum çıkarıyor. Bu dini kurumun adı Diyanet. Devletin din adamlarını yöneten güçlü bir kamu kurumu. Bu kale 1924’ten bu yana üst düzey bir bürokrat tarafından yönetiliyor. Diyanet Fransa’da dahil olmak üzere dünyanın her yerine diplomatlar gönderiyor. Din hizmetlerinde geçirilen bir kariyerin ödülü olarak Türk bürokrasisinin elitleri Paris’teki din işleri ateşeliğine gönderiliyor. Fransa’daki cami yapılanmasını bu elitler yönetiyor.
DİTİB ‘NAKİT PARA’ CENNETİ
Bu belgelerde büyük bir şaşkınlık içinde Fransa’daki ‘Konsolosluk İslamı’nın iç yüzünü görebiliyoruz. Büyük miktarlarda nakit para dönüşümü, çalışanlar arasındaki küçük anlaşmalar, diplomatların maceraları, her gün yaşanan ihanetler. Aynı zamanda endişe duyduğumuz gibi Türk diplomatların Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arzusunu yerine getirerek vatandaşlarını takip eden siyasi polise dönüşmekten çekinmediklerini görüyoruz.
Bu belgeler aynı zamanda yaygın bir kanaati de tasdik ediyor. Fransa da tıpkı Avrupa’nın geri kalanında olduğu gibi Erdoğan’ın Türk diasporasını ele geçirmek için başlattığı büyük şantiyenin bir parçası. Almanya’da, İsveç’te, Hollanda’da, İsviçre’de ve Balkan ülkelerinde olduğu gibi, güçlü bir Türk milliyetçiliği ve İslamcılık otokratik bir iktidarın emrindeki Türk memurlar tarafından bu ülkede yayılıyor.
Bu belgelerin gerçekliğini teyit etmek, çevirmek ve İslamın prensiplerinden pek uzak olan bu dini sistemi analiz etmek için haftalarca Avrupa’nın dört bir tarafındaki Türkçe bilen akademisyenlerle ve gazetecilerle birlikte çalıştık. Onların güvenliğini sağlayabilmek için kimlik bilgilerini saklamayı tercih ettiler.
1.belge: 22 Kasım 2013’te İzzet Er’in imzasını taşıyan bir havale. Elçiliğin hesabından DİTİB derneğinin hesabına 50 bin euro miktarında bir çek aktarılmış. 2. belge Mekke’ye giden hacıların para yatırdığı hesabın dekontu : 26-29 Eylül 2011’de 2 milyon 713 bin 752 euro yatırılmış
Eğer resmi Türk İslamı bir şirketi olsaydı onu bir nakit para basan bir makina olarak tasvir etmek gerekirdi. Sayısız banka dekontunun gösterdiği gibi, Ankara ile Paris arasında büyük bir nakit para akışı var. Bu nakit akışının tamamı yasadışı değil. Ancak, bazı rakamlar göze çarpıyor. 2012’de hacca giden Fransalı Türklerden toplanan para. 3 milyon 628 bin 400 euro. Paris Din İşleri Ataşeliği’nin bu işten karı 505 bin 434 euro. 1 milyon 942 bin 220 euro ise Ankara’daki Diyanet İşleri Başkanlığı’na gönderiliyor. Fransa’daki Türklerin cömertliğine sık sık başvurulduğunu ve çok büyük nakit para toplandığını görüyoruz. 2013 yılında 53 bin 490 Diyanet takvimi satışından 240 bin 705 euro nakit para toplanıyor.
DİTİB’İN KARA KUTUSU CENAZE FONU
Bunlara ilaveten Paris Ditib, Lyon ve Strasbourg’daki yerel temsilcilikler tarafından yönetilen cenaze fonu var. Cenaze fonu akıl almaz bir finansal akış sağlıyor. Sünni Türkler arasında son derece popüler olan bu fon Fransa’da vefat eden Türklerin cenazesinin Türkiye’de defnedilmesini sağlıyor. 2014’teki bir diplomatik yazışma Paris’te Cenaze fonuna 45 bin 190 üye olduğunu gösteriyor. Strasbourg’da 37 bin 626 ve Lyon’da 65 bin 320 üye var. Toplamda 148 bin 136 aylık aidat ödeyen üye. Bu dönemde, aylık aidat ücreti kişi başı 20 euro. Diyanet’i yakından tanıyan bir kaynak, « Ditib yılda 150’den fazla cenaze taşımıyor. Bir cenazenin Türkiye’ye taşınması ve defni 3500 euro tutuyor. Siz gerisini hesaplayabilirsiniz. » Biz de bu hesabı yapıyoruz. Paris’te 903 bin 800 euro toplanıyor. 525 bin euro maliyet ve geriye kalan 380 bin euro kar DİTİB Paris’e kalıyor. Sürekli sosyal hizmetlerden ve yardımlaşmadan bahseden bir dernek için hiç te fena bir kar değil. Diyanet’in Fransız ayağı taradından 2012’de kurulan sosyal yardım ve yardımlaşma derneği faaliyet alanını « müslüman mezarlığı alınması, Türkiye’ye cenazelerin transferi, imamların formasyonu, fransızca dil kursu, Türkçe dil kursu, bilgisayar kursu, dikiş kursu, Kuran kursu, zekat toplanması, kurbanlık koyun organizasyonu, öğrencilere burs dağıtılması, hac organizasyonu, kitap basımı, seccade satımı, insanı yardım kampanyaları, hapisteki insanlara yardım edilmesi » olarak tanımlıyor. Bu dernek, kuruluşundan bu yana yıllık bilançosunu hiç açıklamadı. Bu dindarları suistimal eden ücretlere karşı yereldeki dernekler kendi cenaze fonlarını oluşturuyor. DİTİB bu karşı hamleler karşısında fiyatlarını düşürmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla, üyeler bu sene birebir aynı hizmetleri almak için üyeler 12 euro ödüyor.
DİTİB’İN KASASINDAN PARİS’İN LÜKS SEMTİNDE DAİRE
DİTİB’in Fransa başkanı artık memurluk aristokrasisine katıldığı için çok iyi bir maaşa ve diplomatik pasaporta sahip. Tabi ki, iş arkadaşlarının onu nasıl kıskandığını yazışmalarda görebiliyoruz. Din İşleri Ataşesinin hem Boulogne’daki konsolosluk binasına, hem Bagnolet’deki DİTİB’in merkezinde bürosu bulunuyor. Hatta arada uğradığı Passy’deki 17. yüzyıl mimarisine sahip harika Türk Büyükelçiliği binasında da bir bürosu var. Paris’in lüks semti Neuilly’de DİTİB’in bütçesinden alınan bir lojmanı da bulunuyor. DİTİB adına bu evi satın alan SCI DİTİB şirketi 2007’de kurulmuş ve 2014’te iflas ettirilmiş. Amatörlüğün zirvesi bir hamleyle şirketin sahipleri bu binadaki miraslık haklarından şu yazıyla vazgeçmiş : « Biz bu arada ölürsek varislerimizin bu mülk hakkında hiç bir hakkı yoktur. Sadece satın alma işlemini hızlandırmak için şirkete ortak olmuştuk. »
Bu görevi ifa eden diplomatlar Diyanet’e sadık Türk toplumundaki tartışmalarda da hesap vermek zorunda kalıyor. Bazı dini ataşeler Diyanet’e gönderdiği resmi yazışmalarda açıkça halkın arasında konuşulan DİTİB’le ilgili yolsuzluk söylentilerinden bahsediyor. Eski Din İşleri Ataşesi Gencağa Sayan’ın yazışmalarından Türkiye Büyükelçisi’nin de DİTİB’e mesafeli durduğu anlaşılıyor. 7 Mayıs 2015’de Ankara’ya gönderdiği bir mektupta kendisinin canını sıkan bir olaydan bahsediyor. 2012’de DİTİB’le ilgili yolsuzluk iddiaları çok konuşulunca dönemin Büyükelçisi Tahsin Burcuoğlu’nun bu iddialara inandığını üzüntüyle Ankara’ya bildiriyor.
ATAŞEDEN ANKARA’YA MEKTUP: DAVA AÇARSAK DİTİB’İN USÜLSÜZLÜKLERİ ORTAYA ÇIKAR
Paris’e 2014’te atanan yeni büyükelçi Hakkı Akıl da pek DİTİB’e sıcak bakmıyor gibi. Kamuya açık ilk buluşmada Sayan’ı aşağılıyor. Din İşleri Ataşesi Sayan bu anları şu satırlarla raporunda anlatıyor : « Büyükelçi tüm dernek başkanlarının önünde bana sordu ‘ Nasıl oluyor da DİTİB hakkında bu kadar şikayet olabiliyor ? Neden DİTİB insanlara baskı yapıyor ? ‘ Elçinin DİTİB’e karşı önyargılarının olduğunu hissettim. Daha sonra anladım ki bu hislerimde yanılmamışım. » Din İşleri Ataşesi pek de dindar olmayan bu büyükelçinin çıkışı karşısında kendisini savundu. « Haftasonlarını derneklere ziyaretle geçiren, tatillerini yollarda şöförsüz geçiren ben nasıl böyle bir fitne çıkarabilirim ? » Soyadının hakkını veren (Sayan türkçeden « hesap yapan, sayı sayan » anlamına gelir) Ataşe Gencağa Sayan Paris’te Temmuz 2016’ya kadar görevde kaldı. Ankara ile yazışmalarında DİTİB’in kusursuz olmaktan çok uzak mali yönetimini itiraf etti. Kiracısının PKK üyesi olduğundan şüphelendiği bir Diyanet binasının sözleşmesinden bahsederken dava açmaktan çekindiğini söylüyor. « Eğer bu kiracıyı mahkeme karşısına çıkarırsak, DİTİB’in usulsüzlükleri ifşa olur ve mali kontrole tabi tutulur. » Bu Türk diplomat yazışmalarında Erdoğan’ın dilini kullanmaktan da hiç çekinmiyor. Mesela, 2013’te Erdoğan rejimini desteklemeyen DİTİB üyelerini Gülen sempatizanları için kullanılan « paralel yapı » üyeleri olarak fişliyor ve şikayet ediyor.
KADIN TACİRİ İMAMI İHBAR EDİYOR
15 Temmuz 2016’da Türkiye’de darbe girişimi yaşandığında Erdoğan tarafından başlatılan cadı avına Fransa’da destek veriyor. Bu şekilde, Fransa’nın doğusunda yaşayan Türk imam M.O büyük bir bedel ödüyor. Temmuz 2016’da Türkiye’ye staja giden Fransa’da görevli bu imam önce kendisini uzaktan tanıyan birisi tarafından ihbar ediliyor. Önce Fransa’ya dönmesini engellemek için yurtdışı yasağı konuluyor. Daha sonra Şubat 2017’de tutuklanıyor. Türk imam, « Bütün devlet kurumları sanki bana karşı harekete geçti. Mayıs 2017’de Samsun’da Gülen hareketine üye olma suçlamasıyla -ki kendisi bunu inkar etmiyor- hakim karşısına çıkıyor. Tutuklanmasına sebep olan kesin deliller kendi aleyhine Fransa’da Strasbourg Din İşleri Ataşesi Fevzi Hamurcu tarafından toplanmış ifadelerden oluşuyor. (Hamurcu, daha sonra Fransa DİTİB’in başına geçti.) Bu pek yaygın olmayan ifade alma metodu, uluslararası ilişkilerden tanınan bir derogasyon nedeniyle yasadışı değil. Ancak, Din İşleri Ataşesi’nin tanıkların ifadesini alırken siyasi polis rolü oynadığını görüyoruz. İmam M.O’nun tutuklanmasına sebep olan tanıklar arasında Fransa’da Erdoğan’ın destekçileri tarafından kurulan UETD derneğinin aktif üyesi Mustafa C.nin ismini görüyoruz. Mustafa C. ifadesinde M.O’yu bizzat tanımadığını ancak bizzat bu imamın komşularını ve onu tanıyanları sorguladığını belirtiyor. Mustafa C. b Strasbourg’da 1999’da « şiddet ve zorlama yoluyla kadınları fuhuşa zorladığı ve kadın tacirliği yaptığı» gerekçesiyle 6 yıl hapis yatan Mustafa C. bu imamı Gülen hareketi üyesi olduğu gerekçesiyle hapise mahkum ettiriyor.
Savcıya dönüşen eski kadın tacirinin tanıklığı M.O.’nun savunmasına üstün geliyor. Samsun’da mahkeme M.O’yu 6 yıl 3 ay hapse mahkum ediyor. Daha sonra adli takip şartıyla salıverilen imam bu fırsattan istifa ederek Türkiye sınırını yürüyerek geçiyor ve Fransa’daki ailesine kavuşuyor.
Sahte tanıklık ve ağır iftira suçlamasıyla Fransa’da ihbarcılarına dava açan eski imam yaşadığı korkuyu « Bu olaydan sonra işimi kaybettim. Evimden mümkün olduğunca az çıkıyorum. Çocuklarım evin önünde oyun oynamaya dahi cesaret edemiyor. » sözleriyle açıklıyor.
Fransa’nın doğusunda görev yapan M.O’nun hakkında hazırlanan ihbar belgesi. 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum olan M.O’nun aleyhindeki ifadeyi kadın tacirliği yaptığı için 6 yıl ceza alan Mustafa C. veriyor. Sorguyu gerçekleştiren kişi ise Fransa Ditib’in başına gelen Fevzi Hamurcu.
AVA GİDERKEN AVLANAN ATAŞE
Meğerse ava giden avlanırmış. « Gülenizm » suçlamasını rakiplerini veya altında çalışanlarını ekarte etmek için etkili bir yöntem olarak kullanan Din İşleri Ataşesi Gencağa Sayan kendisini de kısa bir süre sonra aynı konumda buluyor. Sayan’ın düşüşü 21 Temmuz 2016’da resmi yazışmalarda tüm detayıyla anlatılıyor. Bu mektup sözleşmeli imam Yusuf Özcan tarafından Ankara’ya gönderiliyor. Özcan, mektubunda « vatandaşlık görevini » yerine getirdiğini belirterek tanık olduğu anları anlatıyor.
19 Temmuz’da DİTİB’in kantininde patronu Gencağa Sayan’la sohbet ederken onun endişeli olduğunu farkediyor. Sayan yüksek sesle « Diyanet 492 çalışanını ihraç etmiş. İçlerinde bir ataşe de var. Acaba o ihraç edilen ataşe ben miyim ? » diyor.
Ertesi gün yine kantinde Özcan, Sayan’la konuşuyor. Özcan, Sayan’a ihraç edilen memurların mahkeme karşısına çıkarılmayacağını anlatıyor. Sayan, düşünceli bir şekilde « Öyle mi ? Peki ihraç edilenlerin maaşı yatırılmaya devam edecek mi ? » Özcan, mektubunda bu tepkiye çok şaşırdığını söylüyor : « Ben onun hainlerin cezalandırılması gerektiğini söylemesini beklerken onun maaştan bahsetmesi beni şaşırttı. » Özcan’ın şaşkınlığı burada son bulmuyor. Akşam üstü Din İşleri Ataşesi Sayan’ın resmi belgeleri kağıt öğütücüden geçirdiğini görüyor. Belli ki, temizlik yapıyor. Bu mektubun ardından Türkiye’ye geri çağırılan Sayan rütbesi düşürülerek Ordu’da düz imamlığa atanıyor.
Vatandaşlık bilinciyle yerinde duramayan imam Yusuf Özcan ise bugün Anadolu Ajansı’nın Paris bürosunda muhabir olarak çalışıyor. Takıntıları onu terketmemiş gibi görünüyor. Zira haberlerinde sık sık hala Gülenci temizliği yapmayan Fransız şehirlerini ihbar etmekten geri durmuyor. Demek ki, bazı imamlar sadece tanrıya ve cemaatlerine hizmet etmiyormuş. Le Point’in irtibata geçtiği Büyükelçilik ve DİTİB sorularımıza cevap vermedi.
Gencağa Sayan, vatandaşlarını ihbar etmek söz konusu olduğunda hiç bir fırsatı kaçırmıyor. Yukarıdaki resimde yer alan resmi yazışmalarda DİTİB’e ait bir lokali kiralayan işletmecinin PKK üyesi olduğu iddiasını Ankara’ya bildiriyor.
MERCEDES SEVEN İMAM
Durkheim’in çevirisini yapan akademisyen İzzet Er Paris’e 2011’de atanıyor. Diyanet Başkan yardımcılığını yaptıktan sonra Paris’e gelen Er’i tanıyanlar onun çok mesafeli biri olduğunu söylüyor. İzzet Er, bu dünyanın büyük hayalperest ve idealistlerinden birisi değil. 40’lı yaşlarındaki bu diplomat Jakoben Türk bürokrasisinin en iyi temsilcilerinden birisi. Tabi bu yapısı, onun arabalara olan gizli sevdasına engel olmuyor.
8 Kasım 2013’te DİTİB’in kasasından kendisine siyah lake renginde Mercedes-Benz C180 limuzin model bir araba satın alıyor. Faturaya göre bu arada 44 bin 541 euro 70 cent tutuyor. Bu paranın 33 bin 851 euro’su havale yapılıyor. Ancak, geri kalan 10 bin 700 euro paranın hiç bir muhasebe kaydı yok. Mercedesli imam 2012’de Almanya DİTİB’in başına atanıyor. Temmuz 2014’e kadar Almanya DİTİB’in başında görev yapan İzzet Er, Fransa DİTİB’i de yakından kontrol etmeye devam ediyor. Almanya’da DİTİB kontrolündeki 800 camiyle en güçlü yapılardan birisi.
Din İşleri Ataşesi DİTİB’in hacı adaylarından topladığı parayla kendisine 44 500 euro bedelinde bir Mercedes makam aracı satın almış.
BÜYÜKELÇİLİK TAZMİNAT ÖDEMEMEK İÇİN DİTİB’İ İFLASI ETTİRDİ
Resmi olarak Elçiliğe bağlı Din İşleri Ataşeliğinin banka hesapları ile DİTİB derneğinin hesapları ayrı. Ancak 19 Şubat 2013 tarihli DİTİB teftiş kurulu raporu bu iki hesaptaki usülsüzlükleri tespit ediyor : « DİTİB ile Din İşleri Ataşeliğinin muhasebe kayıtları ve kararları sık sık birbirine karışıyor. Bunun engellenmesi için gerekli adımların hızlıca atılması gerekiyor. » Bu iyi niyetli talep tabi ki duyulmuyor. 9 Eylül 2014’te Gencağa Sayan Büyükelçiliğin bankasına şu talimatı geçiyor : « Personel maaşları, cenaze fonu ve diğer faturalar için gerekli ödemelerin yapılması amacıyla 130 bin euroluk havalenin DİTİB’in hesabına geçilmesini talep ediyorum. » Bazen bunun tam tersi de yaşanıyor.
2015’te Gencağa Sayan Ankara’daki üstlerine yazdığı mektupta DİTİB derneğini kasıtlı şekilde nasıl iflasa sürüklediğini övünerek anlatıyor. DİTİB derneği eski bir çalışanına 60 bin euro tazminat ödemeye mahkum olunca hesaptaki paraları elçilik hesabına aktarıyor. « Bizim rızamız olmadan bu paranın tazminat olarak çekilmesi endişesiyle, DİTİB’in hesabındaki paraların tamamını elçiliğin diplomatik hesabına aktardır. Zira, mahkeme bankaya haciz mektubu göndermişti. Haciz memurları DİTİB’in hesaplarına göz dikmişti. Ancak, elleri boşta kaldı. » Ataşe bu hamlesiyle övünürken, Elçiliğin avukatı Selçuk Demir’i de bu davayla ilgilenmediği için eleştiriyor.
HAC HESABINDAN ”MÜTEFERRİK HARCAMALAR» İÇİN 320 BİN 912 EURO
DİTİB’in diplomatik hesapları yerinden oynatılamaz bir konuma sahip sekreter İbrahim Karaoğlu’ndan sorulur. Bu sistem adamı 16 yıl boyunca DİTİB’in başına atanan ataşeleri izledi ve kurumun bütün inceliklerini biliyor. Ondan hiç bir şey kaçmaz. İsmi azımsanmayacak sayıda banka dekontu ve finansal dökümanda geçiyor. Eylül 2007 ve Aralık 2014 arasındaki tüm banka dekontları incelediğimizde, Karaoğlu’nun « Hac » diplomatik hesabından 110 bin euro nakit para çektiğini görüyoruz. Bu hesap resmi kayıtlara bakarsak normalde hacca giden vatandaşların masrafları kullanılıyor. Karaoğlu, aynı zamanda diğer diplomatik hesaplarda da oldukça aktif. Aynı süre zarfında Paris’teki İş Bankası şubesinden 320 bin 912 euro nakit para çekiyor. Bordrolarda bu nakit paraların genelde «müteferrik harcamalar» için çekildiğini öğreniyoruz.
DİTİB 264 CAMİYİ KONTROL EDİYOR
Din İşleri Ataşesi Türkiye Paris Büyükelçiliği’ne bağlı. Bu din işleri görevlisi diplomat statüsüne sahip ve Türk devletindeki memur statüsündeki imamlar da Fransa’da « sosyal asistan » statüsüyle oturum alıyor. Ataşe, aynı zamanda DİTİB Fransa’nın dernek başkanı. Doğrudan 70 camiye sahip ve toplam 264 camiyi yönetiyor. Bu dernek, 1986’da kuruldu ve teoride Fransız hukukuna uygun şekilde din hizmetleri vermesi gerekiyor. Fransa’daki konsolosluklara bağlı 4 din işleri ataşesi bulunuyor. Paris’te Hüseyin Avni Böge, Strasbourg’da Fevzi Hamurcu, Lyon’da Ahmet Saçıntı ve Bordeaux’da henüz atama yapılmadı.
Orijinal Haber: http://www.lepoint.fr/societe/les-combines-des-religieux-d-erdogan-18-07-2018-2237379_23.php#xtor=CS2-282
[TR724] 27.7.2018
DİTİB’in diplomatik yazışmalarına ve banka hesaplarına ulaşan Le Point dergisi, Fransa’da 264 camiyi yöneten DİTİB’in iç işleyişini, vatandaşların ve memurların nasıl ihbar edildiğini, Ankara’dan atanan diplomatların yolsuzluklarını ifşa etti. Clement Petreault imzalı haberin başlığı ” Erdoğan’ın din adamlarının çevirdiği dümenler.”
İşte, Fransa’da çok konuşulan haberin tam çevirisi;
Bu haber dijital bir sızıntıyla ortaya çıkan rezaletin hikayesi. Le Point Fransa’daki Türkiye Büyükelçiliği Din İşleri Ataşeliği ve DİTİB’e ait yüzlerce diplomatik yazışmayı inceledi. Bu yapı Fransa çapında Ankara tarafından gönderilen 202 imamı ve Fransa’nın dört bir yanına yayılmış 264 camiyi yönetiyor. Sayısız diplomatik yazışma, banka dekontları ve personel atamaları karşımıza paranın gölgesinde kalmış, mevcut muhasebe standartlarından uzak ve Ankara’dan gelen siyasi talimatlarla yönetilen bir kurum çıkarıyor. Bu dini kurumun adı Diyanet. Devletin din adamlarını yöneten güçlü bir kamu kurumu. Bu kale 1924’ten bu yana üst düzey bir bürokrat tarafından yönetiliyor. Diyanet Fransa’da dahil olmak üzere dünyanın her yerine diplomatlar gönderiyor. Din hizmetlerinde geçirilen bir kariyerin ödülü olarak Türk bürokrasisinin elitleri Paris’teki din işleri ateşeliğine gönderiliyor. Fransa’daki cami yapılanmasını bu elitler yönetiyor.
DİTİB ‘NAKİT PARA’ CENNETİ
Bu belgelerde büyük bir şaşkınlık içinde Fransa’daki ‘Konsolosluk İslamı’nın iç yüzünü görebiliyoruz. Büyük miktarlarda nakit para dönüşümü, çalışanlar arasındaki küçük anlaşmalar, diplomatların maceraları, her gün yaşanan ihanetler. Aynı zamanda endişe duyduğumuz gibi Türk diplomatların Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arzusunu yerine getirerek vatandaşlarını takip eden siyasi polise dönüşmekten çekinmediklerini görüyoruz.
Bu belgeler aynı zamanda yaygın bir kanaati de tasdik ediyor. Fransa da tıpkı Avrupa’nın geri kalanında olduğu gibi Erdoğan’ın Türk diasporasını ele geçirmek için başlattığı büyük şantiyenin bir parçası. Almanya’da, İsveç’te, Hollanda’da, İsviçre’de ve Balkan ülkelerinde olduğu gibi, güçlü bir Türk milliyetçiliği ve İslamcılık otokratik bir iktidarın emrindeki Türk memurlar tarafından bu ülkede yayılıyor.
Bu belgelerin gerçekliğini teyit etmek, çevirmek ve İslamın prensiplerinden pek uzak olan bu dini sistemi analiz etmek için haftalarca Avrupa’nın dört bir tarafındaki Türkçe bilen akademisyenlerle ve gazetecilerle birlikte çalıştık. Onların güvenliğini sağlayabilmek için kimlik bilgilerini saklamayı tercih ettiler.
1.belge: 22 Kasım 2013’te İzzet Er’in imzasını taşıyan bir havale. Elçiliğin hesabından DİTİB derneğinin hesabına 50 bin euro miktarında bir çek aktarılmış. 2. belge Mekke’ye giden hacıların para yatırdığı hesabın dekontu : 26-29 Eylül 2011’de 2 milyon 713 bin 752 euro yatırılmış
Eğer resmi Türk İslamı bir şirketi olsaydı onu bir nakit para basan bir makina olarak tasvir etmek gerekirdi. Sayısız banka dekontunun gösterdiği gibi, Ankara ile Paris arasında büyük bir nakit para akışı var. Bu nakit akışının tamamı yasadışı değil. Ancak, bazı rakamlar göze çarpıyor. 2012’de hacca giden Fransalı Türklerden toplanan para. 3 milyon 628 bin 400 euro. Paris Din İşleri Ataşeliği’nin bu işten karı 505 bin 434 euro. 1 milyon 942 bin 220 euro ise Ankara’daki Diyanet İşleri Başkanlığı’na gönderiliyor. Fransa’daki Türklerin cömertliğine sık sık başvurulduğunu ve çok büyük nakit para toplandığını görüyoruz. 2013 yılında 53 bin 490 Diyanet takvimi satışından 240 bin 705 euro nakit para toplanıyor.
DİTİB’İN KARA KUTUSU CENAZE FONU
Bunlara ilaveten Paris Ditib, Lyon ve Strasbourg’daki yerel temsilcilikler tarafından yönetilen cenaze fonu var. Cenaze fonu akıl almaz bir finansal akış sağlıyor. Sünni Türkler arasında son derece popüler olan bu fon Fransa’da vefat eden Türklerin cenazesinin Türkiye’de defnedilmesini sağlıyor. 2014’teki bir diplomatik yazışma Paris’te Cenaze fonuna 45 bin 190 üye olduğunu gösteriyor. Strasbourg’da 37 bin 626 ve Lyon’da 65 bin 320 üye var. Toplamda 148 bin 136 aylık aidat ödeyen üye. Bu dönemde, aylık aidat ücreti kişi başı 20 euro. Diyanet’i yakından tanıyan bir kaynak, « Ditib yılda 150’den fazla cenaze taşımıyor. Bir cenazenin Türkiye’ye taşınması ve defni 3500 euro tutuyor. Siz gerisini hesaplayabilirsiniz. » Biz de bu hesabı yapıyoruz. Paris’te 903 bin 800 euro toplanıyor. 525 bin euro maliyet ve geriye kalan 380 bin euro kar DİTİB Paris’e kalıyor. Sürekli sosyal hizmetlerden ve yardımlaşmadan bahseden bir dernek için hiç te fena bir kar değil. Diyanet’in Fransız ayağı taradından 2012’de kurulan sosyal yardım ve yardımlaşma derneği faaliyet alanını « müslüman mezarlığı alınması, Türkiye’ye cenazelerin transferi, imamların formasyonu, fransızca dil kursu, Türkçe dil kursu, bilgisayar kursu, dikiş kursu, Kuran kursu, zekat toplanması, kurbanlık koyun organizasyonu, öğrencilere burs dağıtılması, hac organizasyonu, kitap basımı, seccade satımı, insanı yardım kampanyaları, hapisteki insanlara yardım edilmesi » olarak tanımlıyor. Bu dernek, kuruluşundan bu yana yıllık bilançosunu hiç açıklamadı. Bu dindarları suistimal eden ücretlere karşı yereldeki dernekler kendi cenaze fonlarını oluşturuyor. DİTİB bu karşı hamleler karşısında fiyatlarını düşürmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla, üyeler bu sene birebir aynı hizmetleri almak için üyeler 12 euro ödüyor.
DİTİB’İN KASASINDAN PARİS’İN LÜKS SEMTİNDE DAİRE
DİTİB’in Fransa başkanı artık memurluk aristokrasisine katıldığı için çok iyi bir maaşa ve diplomatik pasaporta sahip. Tabi ki, iş arkadaşlarının onu nasıl kıskandığını yazışmalarda görebiliyoruz. Din İşleri Ataşesinin hem Boulogne’daki konsolosluk binasına, hem Bagnolet’deki DİTİB’in merkezinde bürosu bulunuyor. Hatta arada uğradığı Passy’deki 17. yüzyıl mimarisine sahip harika Türk Büyükelçiliği binasında da bir bürosu var. Paris’in lüks semti Neuilly’de DİTİB’in bütçesinden alınan bir lojmanı da bulunuyor. DİTİB adına bu evi satın alan SCI DİTİB şirketi 2007’de kurulmuş ve 2014’te iflas ettirilmiş. Amatörlüğün zirvesi bir hamleyle şirketin sahipleri bu binadaki miraslık haklarından şu yazıyla vazgeçmiş : « Biz bu arada ölürsek varislerimizin bu mülk hakkında hiç bir hakkı yoktur. Sadece satın alma işlemini hızlandırmak için şirkete ortak olmuştuk. »
Bu görevi ifa eden diplomatlar Diyanet’e sadık Türk toplumundaki tartışmalarda da hesap vermek zorunda kalıyor. Bazı dini ataşeler Diyanet’e gönderdiği resmi yazışmalarda açıkça halkın arasında konuşulan DİTİB’le ilgili yolsuzluk söylentilerinden bahsediyor. Eski Din İşleri Ataşesi Gencağa Sayan’ın yazışmalarından Türkiye Büyükelçisi’nin de DİTİB’e mesafeli durduğu anlaşılıyor. 7 Mayıs 2015’de Ankara’ya gönderdiği bir mektupta kendisinin canını sıkan bir olaydan bahsediyor. 2012’de DİTİB’le ilgili yolsuzluk iddiaları çok konuşulunca dönemin Büyükelçisi Tahsin Burcuoğlu’nun bu iddialara inandığını üzüntüyle Ankara’ya bildiriyor.
ATAŞEDEN ANKARA’YA MEKTUP: DAVA AÇARSAK DİTİB’İN USÜLSÜZLÜKLERİ ORTAYA ÇIKAR
Paris’e 2014’te atanan yeni büyükelçi Hakkı Akıl da pek DİTİB’e sıcak bakmıyor gibi. Kamuya açık ilk buluşmada Sayan’ı aşağılıyor. Din İşleri Ataşesi Sayan bu anları şu satırlarla raporunda anlatıyor : « Büyükelçi tüm dernek başkanlarının önünde bana sordu ‘ Nasıl oluyor da DİTİB hakkında bu kadar şikayet olabiliyor ? Neden DİTİB insanlara baskı yapıyor ? ‘ Elçinin DİTİB’e karşı önyargılarının olduğunu hissettim. Daha sonra anladım ki bu hislerimde yanılmamışım. » Din İşleri Ataşesi pek de dindar olmayan bu büyükelçinin çıkışı karşısında kendisini savundu. « Haftasonlarını derneklere ziyaretle geçiren, tatillerini yollarda şöförsüz geçiren ben nasıl böyle bir fitne çıkarabilirim ? » Soyadının hakkını veren (Sayan türkçeden « hesap yapan, sayı sayan » anlamına gelir) Ataşe Gencağa Sayan Paris’te Temmuz 2016’ya kadar görevde kaldı. Ankara ile yazışmalarında DİTİB’in kusursuz olmaktan çok uzak mali yönetimini itiraf etti. Kiracısının PKK üyesi olduğundan şüphelendiği bir Diyanet binasının sözleşmesinden bahsederken dava açmaktan çekindiğini söylüyor. « Eğer bu kiracıyı mahkeme karşısına çıkarırsak, DİTİB’in usulsüzlükleri ifşa olur ve mali kontrole tabi tutulur. » Bu Türk diplomat yazışmalarında Erdoğan’ın dilini kullanmaktan da hiç çekinmiyor. Mesela, 2013’te Erdoğan rejimini desteklemeyen DİTİB üyelerini Gülen sempatizanları için kullanılan « paralel yapı » üyeleri olarak fişliyor ve şikayet ediyor.
KADIN TACİRİ İMAMI İHBAR EDİYOR
15 Temmuz 2016’da Türkiye’de darbe girişimi yaşandığında Erdoğan tarafından başlatılan cadı avına Fransa’da destek veriyor. Bu şekilde, Fransa’nın doğusunda yaşayan Türk imam M.O büyük bir bedel ödüyor. Temmuz 2016’da Türkiye’ye staja giden Fransa’da görevli bu imam önce kendisini uzaktan tanıyan birisi tarafından ihbar ediliyor. Önce Fransa’ya dönmesini engellemek için yurtdışı yasağı konuluyor. Daha sonra Şubat 2017’de tutuklanıyor. Türk imam, « Bütün devlet kurumları sanki bana karşı harekete geçti. Mayıs 2017’de Samsun’da Gülen hareketine üye olma suçlamasıyla -ki kendisi bunu inkar etmiyor- hakim karşısına çıkıyor. Tutuklanmasına sebep olan kesin deliller kendi aleyhine Fransa’da Strasbourg Din İşleri Ataşesi Fevzi Hamurcu tarafından toplanmış ifadelerden oluşuyor. (Hamurcu, daha sonra Fransa DİTİB’in başına geçti.) Bu pek yaygın olmayan ifade alma metodu, uluslararası ilişkilerden tanınan bir derogasyon nedeniyle yasadışı değil. Ancak, Din İşleri Ataşesi’nin tanıkların ifadesini alırken siyasi polis rolü oynadığını görüyoruz. İmam M.O’nun tutuklanmasına sebep olan tanıklar arasında Fransa’da Erdoğan’ın destekçileri tarafından kurulan UETD derneğinin aktif üyesi Mustafa C.nin ismini görüyoruz. Mustafa C. ifadesinde M.O’yu bizzat tanımadığını ancak bizzat bu imamın komşularını ve onu tanıyanları sorguladığını belirtiyor. Mustafa C. b Strasbourg’da 1999’da « şiddet ve zorlama yoluyla kadınları fuhuşa zorladığı ve kadın tacirliği yaptığı» gerekçesiyle 6 yıl hapis yatan Mustafa C. bu imamı Gülen hareketi üyesi olduğu gerekçesiyle hapise mahkum ettiriyor.
Savcıya dönüşen eski kadın tacirinin tanıklığı M.O.’nun savunmasına üstün geliyor. Samsun’da mahkeme M.O’yu 6 yıl 3 ay hapse mahkum ediyor. Daha sonra adli takip şartıyla salıverilen imam bu fırsattan istifa ederek Türkiye sınırını yürüyerek geçiyor ve Fransa’daki ailesine kavuşuyor.
Sahte tanıklık ve ağır iftira suçlamasıyla Fransa’da ihbarcılarına dava açan eski imam yaşadığı korkuyu « Bu olaydan sonra işimi kaybettim. Evimden mümkün olduğunca az çıkıyorum. Çocuklarım evin önünde oyun oynamaya dahi cesaret edemiyor. » sözleriyle açıklıyor.
Fransa’nın doğusunda görev yapan M.O’nun hakkında hazırlanan ihbar belgesi. 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum olan M.O’nun aleyhindeki ifadeyi kadın tacirliği yaptığı için 6 yıl ceza alan Mustafa C. veriyor. Sorguyu gerçekleştiren kişi ise Fransa Ditib’in başına gelen Fevzi Hamurcu.
AVA GİDERKEN AVLANAN ATAŞE
Meğerse ava giden avlanırmış. « Gülenizm » suçlamasını rakiplerini veya altında çalışanlarını ekarte etmek için etkili bir yöntem olarak kullanan Din İşleri Ataşesi Gencağa Sayan kendisini de kısa bir süre sonra aynı konumda buluyor. Sayan’ın düşüşü 21 Temmuz 2016’da resmi yazışmalarda tüm detayıyla anlatılıyor. Bu mektup sözleşmeli imam Yusuf Özcan tarafından Ankara’ya gönderiliyor. Özcan, mektubunda « vatandaşlık görevini » yerine getirdiğini belirterek tanık olduğu anları anlatıyor.
19 Temmuz’da DİTİB’in kantininde patronu Gencağa Sayan’la sohbet ederken onun endişeli olduğunu farkediyor. Sayan yüksek sesle « Diyanet 492 çalışanını ihraç etmiş. İçlerinde bir ataşe de var. Acaba o ihraç edilen ataşe ben miyim ? » diyor.
Ertesi gün yine kantinde Özcan, Sayan’la konuşuyor. Özcan, Sayan’a ihraç edilen memurların mahkeme karşısına çıkarılmayacağını anlatıyor. Sayan, düşünceli bir şekilde « Öyle mi ? Peki ihraç edilenlerin maaşı yatırılmaya devam edecek mi ? » Özcan, mektubunda bu tepkiye çok şaşırdığını söylüyor : « Ben onun hainlerin cezalandırılması gerektiğini söylemesini beklerken onun maaştan bahsetmesi beni şaşırttı. » Özcan’ın şaşkınlığı burada son bulmuyor. Akşam üstü Din İşleri Ataşesi Sayan’ın resmi belgeleri kağıt öğütücüden geçirdiğini görüyor. Belli ki, temizlik yapıyor. Bu mektubun ardından Türkiye’ye geri çağırılan Sayan rütbesi düşürülerek Ordu’da düz imamlığa atanıyor.
Vatandaşlık bilinciyle yerinde duramayan imam Yusuf Özcan ise bugün Anadolu Ajansı’nın Paris bürosunda muhabir olarak çalışıyor. Takıntıları onu terketmemiş gibi görünüyor. Zira haberlerinde sık sık hala Gülenci temizliği yapmayan Fransız şehirlerini ihbar etmekten geri durmuyor. Demek ki, bazı imamlar sadece tanrıya ve cemaatlerine hizmet etmiyormuş. Le Point’in irtibata geçtiği Büyükelçilik ve DİTİB sorularımıza cevap vermedi.
Gencağa Sayan, vatandaşlarını ihbar etmek söz konusu olduğunda hiç bir fırsatı kaçırmıyor. Yukarıdaki resimde yer alan resmi yazışmalarda DİTİB’e ait bir lokali kiralayan işletmecinin PKK üyesi olduğu iddiasını Ankara’ya bildiriyor.
MERCEDES SEVEN İMAM
Durkheim’in çevirisini yapan akademisyen İzzet Er Paris’e 2011’de atanıyor. Diyanet Başkan yardımcılığını yaptıktan sonra Paris’e gelen Er’i tanıyanlar onun çok mesafeli biri olduğunu söylüyor. İzzet Er, bu dünyanın büyük hayalperest ve idealistlerinden birisi değil. 40’lı yaşlarındaki bu diplomat Jakoben Türk bürokrasisinin en iyi temsilcilerinden birisi. Tabi bu yapısı, onun arabalara olan gizli sevdasına engel olmuyor.
8 Kasım 2013’te DİTİB’in kasasından kendisine siyah lake renginde Mercedes-Benz C180 limuzin model bir araba satın alıyor. Faturaya göre bu arada 44 bin 541 euro 70 cent tutuyor. Bu paranın 33 bin 851 euro’su havale yapılıyor. Ancak, geri kalan 10 bin 700 euro paranın hiç bir muhasebe kaydı yok. Mercedesli imam 2012’de Almanya DİTİB’in başına atanıyor. Temmuz 2014’e kadar Almanya DİTİB’in başında görev yapan İzzet Er, Fransa DİTİB’i de yakından kontrol etmeye devam ediyor. Almanya’da DİTİB kontrolündeki 800 camiyle en güçlü yapılardan birisi.
Din İşleri Ataşesi DİTİB’in hacı adaylarından topladığı parayla kendisine 44 500 euro bedelinde bir Mercedes makam aracı satın almış.
BÜYÜKELÇİLİK TAZMİNAT ÖDEMEMEK İÇİN DİTİB’İ İFLASI ETTİRDİ
Resmi olarak Elçiliğe bağlı Din İşleri Ataşeliğinin banka hesapları ile DİTİB derneğinin hesapları ayrı. Ancak 19 Şubat 2013 tarihli DİTİB teftiş kurulu raporu bu iki hesaptaki usülsüzlükleri tespit ediyor : « DİTİB ile Din İşleri Ataşeliğinin muhasebe kayıtları ve kararları sık sık birbirine karışıyor. Bunun engellenmesi için gerekli adımların hızlıca atılması gerekiyor. » Bu iyi niyetli talep tabi ki duyulmuyor. 9 Eylül 2014’te Gencağa Sayan Büyükelçiliğin bankasına şu talimatı geçiyor : « Personel maaşları, cenaze fonu ve diğer faturalar için gerekli ödemelerin yapılması amacıyla 130 bin euroluk havalenin DİTİB’in hesabına geçilmesini talep ediyorum. » Bazen bunun tam tersi de yaşanıyor.
2015’te Gencağa Sayan Ankara’daki üstlerine yazdığı mektupta DİTİB derneğini kasıtlı şekilde nasıl iflasa sürüklediğini övünerek anlatıyor. DİTİB derneği eski bir çalışanına 60 bin euro tazminat ödemeye mahkum olunca hesaptaki paraları elçilik hesabına aktarıyor. « Bizim rızamız olmadan bu paranın tazminat olarak çekilmesi endişesiyle, DİTİB’in hesabındaki paraların tamamını elçiliğin diplomatik hesabına aktardır. Zira, mahkeme bankaya haciz mektubu göndermişti. Haciz memurları DİTİB’in hesaplarına göz dikmişti. Ancak, elleri boşta kaldı. » Ataşe bu hamlesiyle övünürken, Elçiliğin avukatı Selçuk Demir’i de bu davayla ilgilenmediği için eleştiriyor.
HAC HESABINDAN ”MÜTEFERRİK HARCAMALAR» İÇİN 320 BİN 912 EURO
DİTİB’in diplomatik hesapları yerinden oynatılamaz bir konuma sahip sekreter İbrahim Karaoğlu’ndan sorulur. Bu sistem adamı 16 yıl boyunca DİTİB’in başına atanan ataşeleri izledi ve kurumun bütün inceliklerini biliyor. Ondan hiç bir şey kaçmaz. İsmi azımsanmayacak sayıda banka dekontu ve finansal dökümanda geçiyor. Eylül 2007 ve Aralık 2014 arasındaki tüm banka dekontları incelediğimizde, Karaoğlu’nun « Hac » diplomatik hesabından 110 bin euro nakit para çektiğini görüyoruz. Bu hesap resmi kayıtlara bakarsak normalde hacca giden vatandaşların masrafları kullanılıyor. Karaoğlu, aynı zamanda diğer diplomatik hesaplarda da oldukça aktif. Aynı süre zarfında Paris’teki İş Bankası şubesinden 320 bin 912 euro nakit para çekiyor. Bordrolarda bu nakit paraların genelde «müteferrik harcamalar» için çekildiğini öğreniyoruz.
DİTİB 264 CAMİYİ KONTROL EDİYOR
Din İşleri Ataşesi Türkiye Paris Büyükelçiliği’ne bağlı. Bu din işleri görevlisi diplomat statüsüne sahip ve Türk devletindeki memur statüsündeki imamlar da Fransa’da « sosyal asistan » statüsüyle oturum alıyor. Ataşe, aynı zamanda DİTİB Fransa’nın dernek başkanı. Doğrudan 70 camiye sahip ve toplam 264 camiyi yönetiyor. Bu dernek, 1986’da kuruldu ve teoride Fransız hukukuna uygun şekilde din hizmetleri vermesi gerekiyor. Fransa’daki konsolosluklara bağlı 4 din işleri ataşesi bulunuyor. Paris’te Hüseyin Avni Böge, Strasbourg’da Fevzi Hamurcu, Lyon’da Ahmet Saçıntı ve Bordeaux’da henüz atama yapılmadı.
Orijinal Haber: http://www.lepoint.fr/societe/les-combines-des-religieux-d-erdogan-18-07-2018-2237379_23.php#xtor=CS2-282
[TR724] 27.7.2018
Kahramanlar geçidi [Cemil Tokpınar]
Üstad Bediüzzaman Hazretlerine talebe olmuş, birlikte hapiste yatmış, yıllarca hizmet etmiş ve canını hizmet yolunda koştururken Rabbine takdim etmiş, adeta hizmetle geçen ömrünü şehadetle taçlandırmış Bayram Yüksel Ağabey, günümüzdeki hadiselere rehber olup ışık tutacak bir hatıra aktarır.
Konya’dan Nur Talebelerinden iki grup gelip Üstadımızı ziyaret ederler. Bir grup diğer grubu şikâyet eder. “Tedbirli hareket etmiyorlar, camide ders yapıyorlar” derler. Diğer grup da öbür grubu şikâyet eder. Bunun üzerine Hazret-i Üstad şöyle der:
“Kardeşim, sizin hizmetinize ihtiyaç yoktur. Aranızda tesanüdünüze ihtiyaç vardır. Sizler ara sıra İhlas ve Uhuvvet ve Hücumat-ı Sitte risalelerini mabeyninizde beraber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalâde sebat ve metanet ve tesanüd ve ittifakınız bu memlekete medar-ı iftihar olacak.”
Hizmet hareketinin en büyük gücü mal mülk, bina, okul vs. değil, asıl gücü yetişmiş ve kaliteli “insan potansiyeli”dir. Bu insan gücünü yok etmek veya zaafa uğratmanın en kestirme yolu da, birbirini candan seven kardeşler arasına fitne atmak, tesanüdü, birliği beraberliği bozmaktır.
Epeydir bir fitne ateşi tutuşturulmaya çalışılıyor. Gidenler-kalanlar, imkânı olmayanlar-tuzu kurular ve başka adlarla birliğimiz yıpratılmaya çalışılıyor. Zalimler istiyorlar ki, birlik bozulsun, keyfini çıkara çıkara zulmedebilsinler, cemaat kenetlenmesin, birbiriyle yardımlaşmasın, birbirine düşsün.
Hamdolsun, bunların hiçbiri olmadı, olmayacak da. Yeryüzünü barış, kardeşlik ve huzur cennetine çevirmeye ahd ü peyman eden bu topluluk, bu zor günlerde de kardeşliği, dayanışmayı, birbirini sevmeyi, yardımlaşmayı cihana gösterecek ve sahabe-misal destanlar yazacaktır.
Bugün örnek olarak şiir gibi iki mektup paylaşacağım sizlerle. Daha önce yurt dışına hicret etmiş ve kardeşlerine yardım gönderen Zehra Betül Hanımefendiye ve arkadaşlarına hitaben yazılmış mektuplar. Duygulanarak okurken, “Şükürler olsun Rabbim, benim işte böyle kardeşlerim var” dedim ve hissettiklerimi sizin de hissetmeniz için paylaşmak istedim.
Evet, birinci mektubu sunuyorum:
Kabil’in hançeri, Habil’in merhameti
Zahiren uzakta, hakikatte en yakın arkadaşlarım, kardeşlerim!
Size bu satırları vatanın en ortasından, vatansızlığın kalbinden yazıyorum. Teşekkür etmek istedim size kendi kelâmım, kendi yüreğimle. Dertleşmek istedim, derdimi bilenlerle. Simalarınızı bilmem ama tanırım sizleri. Ben sizi aylardır iaşenizden arttırıp buraya gönderdiğiniz lokmadan, dualarımdaki amin’lerinizden, kan bağından değil can bağından tanırım. Sizdeki fedakârlığı bir kaçak gibi yaşadığım memleket toprağındaki ayak izinizden, hasretlerinizden tanırım.
Buralardan haber edeyim sizlere. Çoğumuz bir koğuşta Ebu Bekir’lere yoldaş, Ömer’lere sırdaş, kimimizse yakalanmadan hizmet etme gayretinde, kimimiz perde ardında alnı secdede, kimimizse anlamasını çoktan beklemeyi bıraktığımız halkın içinde gurbette.
Size güzel bir müjde vereyim; belki annesiz, babasız, vatansız kaldık ama abisiz, ablasız kalmadık, belki düştük ama kirlenmedik, kırıldık ama dökülmedik, ateşlere attılar da geri durmadık. Yılmamayı, kerameti, pes etmemeyi sizden görmüştük yıllarca, sizin hikâyelerinizle büyümüştük. Her bahar beklerdik çiçeklerinizi, öyle bir iftihar vesilesiydiniz ki… Şimdilerdeyse sıra bizde. Bugünlerde hüzünlü buralar. Binalarımızı yıksalar da hakikat insan imiş, insanlar vefasızsa da ‘dost’ olan ‘sadık’lar imiş. Eskisi gibi belki milyonlar değiliz ama bin kuvvetinde bir’leriz. Bir bitirseler bin diriliriz. Kırk bin kere kış olsa baharı bekleriz.
Gönderdikleriniz bazen ocak yanmayan evlerimize yemek, bazen Yusuf’ların evlatlarına harçlık, bazen de bir aileye Meriç’ten açılan kapı oldu. Sizler orada ‘savaş’ yangınında bizler burada ‘barışı isteme cezası’nda. Siz ‘ensar’ başkalarının vatanında, bizlerse ‘muhacir’ öz yurdumuzda.
“Gitme”lerle yazdığınız destanı “kalarak” yazmaya çalışıyoruz burada. Öyle güzel örneklemişsiniz ki sadakati, zorlanmıyor değiliz ufkunuza ulaşmakta.
Ümidimizi yitiriyoruz bazen, bazense kardeş dediğimiz insanların hançerleriyle ölüyoruz. Kabil’in hançerlerine Habil’lerin merhametini gönderen Rabbimize hamd olsun. Mevlânâ gibi deriz biz de:
“Gerçeği öğrendik bir gün. Ve gerçeğin acı olduğunu. Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendik.”
Ve biz bugün yeni bir şey öğrendik. Kardeşsiz yenen yemeğin doyurmayacağını, çayın hizmetsiz dem tutmayacağını öğrendik. Her gece kapımız çalmasın diye dualar ederken, bayrama uyanma ümidiyle yastığa koyuyoruz başımızı. Kâh yerin dibindeyiz, kâh göklerin hayalinde. Bir hasret yetermiş yanmaya da, bizler bin hasrete meftunuz. Vuslatsa mazidekinden bile yakın. Ne güzelsin sen ey dost, kirlenmeyen elinle selamla bizleri. Vicdanı kirlenmeyenlerle buluşmayı bekle. Aynı semanın altında aynı duadayız.
Vatan sensin, senin olduğun yer toprak. Ellerinin değdiği yer bereket. Teşekkür ederim bizden ümitlerinizi kesmediğiniz için. “Her canlı ölümü tadar da, sadece bazıları hayatı tadarmış.”
Çok yaşa sen ey dost! Çok yaşa!
İkinci mektup ise, bir Yusuf eşinden, dört çocuk annesinden geliyor. O da en az birincisi kadar güzel ve anlamlı.
Muhacirlikle birlikte ensarlığı omuzlayanlar
Gülen gözlerimiz vardı bizim, unutulmaz sözlerimiz. Bastığımız her toprakta bıraktığımız izlerimiz. Sinesi aynı heyecanla çarpan insanlardık biz. Bir çaydanlıkla koyulaşan muhabbetlerimiz. Ufkumuz hep bahardı, koşturmaktan, karı, ayazı bile hissetmezdi yüreklerimiz. Bahtımıza kış düştü sonra. Kara bulutlara sevdalı karanlık ruhlularca darp edildik. Dövdüler, sövdüler. Kırılgan ruhlarımızla oynadılar.
Evimizden olduk önce, eşimizden, çocuklarımızın gülücüklerinden. Kaç bayram geçti bilmiyorum çocuklarımıza şöyle içten bir sarılmayalı. Dışardakiler içerdekilerden utandı çocuklarını okşarken, içerdekiler dışardakileri teselli etti hep. Babasını soran çocuk karşısında yutkunan anne olduk kimi zaman. Çocuğunun istediği şekeri alamayan baba olduk bazen. Halimiz Yüce Yaratıcıya şikâyet olur mu diye dillendiremedik utancımızdan. Çünkü verdiğine de razıydık, vermediğine de.
Söz vermiştik Allah’a bu dikenli yollara çıkarken. Ne olursa olsun dönmeyecektik. “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara uğramadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” demişti ya Rabbim. Biz de sabrın hakkını vermeliydik.
Eskiden Tuna boyu şehitlerini dinlerdik bir destan gibi. Şimdi Meriç şehitleriyle davayı omuzlama zamanıydı. Eskiden hayatını bir bavula sığdırarak meçhule koşanlara imrenirdik. Şimdi bir bavul dahi alamadan yollara düşme zamanıydı. Tohum lazımdı çorak dünyanın bağrına. Âtiye emanet deyip her birimiz olduğumuz yere kök salmaya baktık.
Ya geride kalanlar… Her gidenin ardından payına ağlamak düşenler. Cenderenin tam ortasında, öz yurdunda, mübarek Anadolu toprağı kendisini sıktıkça sıkanlar. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen kendisine dar gelenler. İffetine, ismetine, izzetine, mukaddesine uzanılanlar…
Kalanın mı kalbi daha kırık, boynu bükük, yoksa mecbur gidenin mi? Kalbi dostlarının acısıyla çarpanlar. Ekmeğini yarıya bölüp kardeşine verenin mi sofrası daha mutlu, yavrusunun önüne bir lokma koyabildiğine sevinen annenin mi? O ekmeğin içine kalbini de koyanlar…
Ensar mı daha babayiğit, muhacir mi? Muhacirliğe ilk adım attığı gün, ensarlığı da omuzlayanlar… Kardeşi sıkıntı çekmesin diye gece gündüz dağları yüklenenler… Ne yiğitlerin varmış Anadolu. Bağrın ensarlar, muhacirler dolu. Öyle ya, yol Allah yolu. Minnet bu yolu sevdirene, yolu gösterene, yolun sahibine, yegâne hâmimize. O razı olsun da gerisi boş, çok şükür halimize. Ben bu sürecin annelerindenim. Dört çocuğumla sabretmek düştü bana da.
Beni ortada bırakmayan, eşimin mahpusluğunu hissettirmemeye çalışan abilerim, ablalarım var benim. Huzurluyum. Çünkü elimi boşluğa uzattığımda bir tutan olacağını biliyorum. Allah’ım elimizden tutanın elinden tut. Gönlümüzden tutanın gönlünü Sana aç. Bu sınavdan yüz akıyla çıkmayı bizlere nasip eyle. Minnet Ona, şükran Ona. Ve çok değerli ablalarım, arkadaşlarım, hocalarım. Ben de gösterdiğiniz bu büyük destek için size Hocamızın dediği gibi “Vallahi Allah sizi seviyor, billahi Allah sizi seviyor, tallahi” diyorum. Çünkü unutmadınız biz kardeşlerinizi. Siz de bizim dualarımızdasınız, zalimin eli size ulaşmasın, ulaşamasın. O’nu duyurmak için yola çıkmış sizlerin yolu her daim açık olsun.
Cennete kadar inşallah
Ne dersiniz? Siz de böyle kardeşlerin içinde olmaktan dolayı şükretmediniz mi? Sevinçten uçmadınız mı?
Haydin dostlar! Kahramanlar ve fedakârlar geçidi var. Kimi mahpus kimi gaib… Kimi mahrum kimi meçhul… Kimi muhacir kimi ensar… Kimi yaralı kimi şehid… Kimi onulmaz hasta kimi çaresiz… Kimi boynu bükük bekleyen kimi parçalanmış aile… Kimi malı gasp edilmiş kimi kendini intihara mecbur zannetmiş… Kimi kelle koltukta hizmet yolunda, kimi gözü yaşlı dua kahramanı…
Gelin geride kalmayalım… Gelin seyirci olmayalım… Tutalım ucundan, hayır eksik söyledim, çepeçevre kuşatalım, dört elle sarılalım, canımızı acıtalım, rahatı bırakalım, asla pes etmeyelim, hizmet aşkıyla yanalım, gayret şevkiyle coşalım, Allah yolunda koşalım…
Nereye kadar mı? Cennete kadar inşallah…
[Cemil Tokpınar] 27.7.2018 [TR724]
Konya’dan Nur Talebelerinden iki grup gelip Üstadımızı ziyaret ederler. Bir grup diğer grubu şikâyet eder. “Tedbirli hareket etmiyorlar, camide ders yapıyorlar” derler. Diğer grup da öbür grubu şikâyet eder. Bunun üzerine Hazret-i Üstad şöyle der:
“Kardeşim, sizin hizmetinize ihtiyaç yoktur. Aranızda tesanüdünüze ihtiyaç vardır. Sizler ara sıra İhlas ve Uhuvvet ve Hücumat-ı Sitte risalelerini mabeyninizde beraber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalâde sebat ve metanet ve tesanüd ve ittifakınız bu memlekete medar-ı iftihar olacak.”
Hizmet hareketinin en büyük gücü mal mülk, bina, okul vs. değil, asıl gücü yetişmiş ve kaliteli “insan potansiyeli”dir. Bu insan gücünü yok etmek veya zaafa uğratmanın en kestirme yolu da, birbirini candan seven kardeşler arasına fitne atmak, tesanüdü, birliği beraberliği bozmaktır.
Epeydir bir fitne ateşi tutuşturulmaya çalışılıyor. Gidenler-kalanlar, imkânı olmayanlar-tuzu kurular ve başka adlarla birliğimiz yıpratılmaya çalışılıyor. Zalimler istiyorlar ki, birlik bozulsun, keyfini çıkara çıkara zulmedebilsinler, cemaat kenetlenmesin, birbiriyle yardımlaşmasın, birbirine düşsün.
Hamdolsun, bunların hiçbiri olmadı, olmayacak da. Yeryüzünü barış, kardeşlik ve huzur cennetine çevirmeye ahd ü peyman eden bu topluluk, bu zor günlerde de kardeşliği, dayanışmayı, birbirini sevmeyi, yardımlaşmayı cihana gösterecek ve sahabe-misal destanlar yazacaktır.
Bugün örnek olarak şiir gibi iki mektup paylaşacağım sizlerle. Daha önce yurt dışına hicret etmiş ve kardeşlerine yardım gönderen Zehra Betül Hanımefendiye ve arkadaşlarına hitaben yazılmış mektuplar. Duygulanarak okurken, “Şükürler olsun Rabbim, benim işte böyle kardeşlerim var” dedim ve hissettiklerimi sizin de hissetmeniz için paylaşmak istedim.
Evet, birinci mektubu sunuyorum:
Kabil’in hançeri, Habil’in merhameti
Zahiren uzakta, hakikatte en yakın arkadaşlarım, kardeşlerim!
Size bu satırları vatanın en ortasından, vatansızlığın kalbinden yazıyorum. Teşekkür etmek istedim size kendi kelâmım, kendi yüreğimle. Dertleşmek istedim, derdimi bilenlerle. Simalarınızı bilmem ama tanırım sizleri. Ben sizi aylardır iaşenizden arttırıp buraya gönderdiğiniz lokmadan, dualarımdaki amin’lerinizden, kan bağından değil can bağından tanırım. Sizdeki fedakârlığı bir kaçak gibi yaşadığım memleket toprağındaki ayak izinizden, hasretlerinizden tanırım.
Buralardan haber edeyim sizlere. Çoğumuz bir koğuşta Ebu Bekir’lere yoldaş, Ömer’lere sırdaş, kimimizse yakalanmadan hizmet etme gayretinde, kimimiz perde ardında alnı secdede, kimimizse anlamasını çoktan beklemeyi bıraktığımız halkın içinde gurbette.
Size güzel bir müjde vereyim; belki annesiz, babasız, vatansız kaldık ama abisiz, ablasız kalmadık, belki düştük ama kirlenmedik, kırıldık ama dökülmedik, ateşlere attılar da geri durmadık. Yılmamayı, kerameti, pes etmemeyi sizden görmüştük yıllarca, sizin hikâyelerinizle büyümüştük. Her bahar beklerdik çiçeklerinizi, öyle bir iftihar vesilesiydiniz ki… Şimdilerdeyse sıra bizde. Bugünlerde hüzünlü buralar. Binalarımızı yıksalar da hakikat insan imiş, insanlar vefasızsa da ‘dost’ olan ‘sadık’lar imiş. Eskisi gibi belki milyonlar değiliz ama bin kuvvetinde bir’leriz. Bir bitirseler bin diriliriz. Kırk bin kere kış olsa baharı bekleriz.
Gönderdikleriniz bazen ocak yanmayan evlerimize yemek, bazen Yusuf’ların evlatlarına harçlık, bazen de bir aileye Meriç’ten açılan kapı oldu. Sizler orada ‘savaş’ yangınında bizler burada ‘barışı isteme cezası’nda. Siz ‘ensar’ başkalarının vatanında, bizlerse ‘muhacir’ öz yurdumuzda.
“Gitme”lerle yazdığınız destanı “kalarak” yazmaya çalışıyoruz burada. Öyle güzel örneklemişsiniz ki sadakati, zorlanmıyor değiliz ufkunuza ulaşmakta.
Ümidimizi yitiriyoruz bazen, bazense kardeş dediğimiz insanların hançerleriyle ölüyoruz. Kabil’in hançerlerine Habil’lerin merhametini gönderen Rabbimize hamd olsun. Mevlânâ gibi deriz biz de:
“Gerçeği öğrendik bir gün. Ve gerçeğin acı olduğunu. Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendik.”
Ve biz bugün yeni bir şey öğrendik. Kardeşsiz yenen yemeğin doyurmayacağını, çayın hizmetsiz dem tutmayacağını öğrendik. Her gece kapımız çalmasın diye dualar ederken, bayrama uyanma ümidiyle yastığa koyuyoruz başımızı. Kâh yerin dibindeyiz, kâh göklerin hayalinde. Bir hasret yetermiş yanmaya da, bizler bin hasrete meftunuz. Vuslatsa mazidekinden bile yakın. Ne güzelsin sen ey dost, kirlenmeyen elinle selamla bizleri. Vicdanı kirlenmeyenlerle buluşmayı bekle. Aynı semanın altında aynı duadayız.
Vatan sensin, senin olduğun yer toprak. Ellerinin değdiği yer bereket. Teşekkür ederim bizden ümitlerinizi kesmediğiniz için. “Her canlı ölümü tadar da, sadece bazıları hayatı tadarmış.”
Çok yaşa sen ey dost! Çok yaşa!
İkinci mektup ise, bir Yusuf eşinden, dört çocuk annesinden geliyor. O da en az birincisi kadar güzel ve anlamlı.
Muhacirlikle birlikte ensarlığı omuzlayanlar
Gülen gözlerimiz vardı bizim, unutulmaz sözlerimiz. Bastığımız her toprakta bıraktığımız izlerimiz. Sinesi aynı heyecanla çarpan insanlardık biz. Bir çaydanlıkla koyulaşan muhabbetlerimiz. Ufkumuz hep bahardı, koşturmaktan, karı, ayazı bile hissetmezdi yüreklerimiz. Bahtımıza kış düştü sonra. Kara bulutlara sevdalı karanlık ruhlularca darp edildik. Dövdüler, sövdüler. Kırılgan ruhlarımızla oynadılar.
Evimizden olduk önce, eşimizden, çocuklarımızın gülücüklerinden. Kaç bayram geçti bilmiyorum çocuklarımıza şöyle içten bir sarılmayalı. Dışardakiler içerdekilerden utandı çocuklarını okşarken, içerdekiler dışardakileri teselli etti hep. Babasını soran çocuk karşısında yutkunan anne olduk kimi zaman. Çocuğunun istediği şekeri alamayan baba olduk bazen. Halimiz Yüce Yaratıcıya şikâyet olur mu diye dillendiremedik utancımızdan. Çünkü verdiğine de razıydık, vermediğine de.
Söz vermiştik Allah’a bu dikenli yollara çıkarken. Ne olursa olsun dönmeyecektik. “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara uğramadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” demişti ya Rabbim. Biz de sabrın hakkını vermeliydik.
Eskiden Tuna boyu şehitlerini dinlerdik bir destan gibi. Şimdi Meriç şehitleriyle davayı omuzlama zamanıydı. Eskiden hayatını bir bavula sığdırarak meçhule koşanlara imrenirdik. Şimdi bir bavul dahi alamadan yollara düşme zamanıydı. Tohum lazımdı çorak dünyanın bağrına. Âtiye emanet deyip her birimiz olduğumuz yere kök salmaya baktık.
Ya geride kalanlar… Her gidenin ardından payına ağlamak düşenler. Cenderenin tam ortasında, öz yurdunda, mübarek Anadolu toprağı kendisini sıktıkça sıkanlar. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen kendisine dar gelenler. İffetine, ismetine, izzetine, mukaddesine uzanılanlar…
Kalanın mı kalbi daha kırık, boynu bükük, yoksa mecbur gidenin mi? Kalbi dostlarının acısıyla çarpanlar. Ekmeğini yarıya bölüp kardeşine verenin mi sofrası daha mutlu, yavrusunun önüne bir lokma koyabildiğine sevinen annenin mi? O ekmeğin içine kalbini de koyanlar…
Ensar mı daha babayiğit, muhacir mi? Muhacirliğe ilk adım attığı gün, ensarlığı da omuzlayanlar… Kardeşi sıkıntı çekmesin diye gece gündüz dağları yüklenenler… Ne yiğitlerin varmış Anadolu. Bağrın ensarlar, muhacirler dolu. Öyle ya, yol Allah yolu. Minnet bu yolu sevdirene, yolu gösterene, yolun sahibine, yegâne hâmimize. O razı olsun da gerisi boş, çok şükür halimize. Ben bu sürecin annelerindenim. Dört çocuğumla sabretmek düştü bana da.
Beni ortada bırakmayan, eşimin mahpusluğunu hissettirmemeye çalışan abilerim, ablalarım var benim. Huzurluyum. Çünkü elimi boşluğa uzattığımda bir tutan olacağını biliyorum. Allah’ım elimizden tutanın elinden tut. Gönlümüzden tutanın gönlünü Sana aç. Bu sınavdan yüz akıyla çıkmayı bizlere nasip eyle. Minnet Ona, şükran Ona. Ve çok değerli ablalarım, arkadaşlarım, hocalarım. Ben de gösterdiğiniz bu büyük destek için size Hocamızın dediği gibi “Vallahi Allah sizi seviyor, billahi Allah sizi seviyor, tallahi” diyorum. Çünkü unutmadınız biz kardeşlerinizi. Siz de bizim dualarımızdasınız, zalimin eli size ulaşmasın, ulaşamasın. O’nu duyurmak için yola çıkmış sizlerin yolu her daim açık olsun.
Cennete kadar inşallah
Ne dersiniz? Siz de böyle kardeşlerin içinde olmaktan dolayı şükretmediniz mi? Sevinçten uçmadınız mı?
Haydin dostlar! Kahramanlar ve fedakârlar geçidi var. Kimi mahpus kimi gaib… Kimi mahrum kimi meçhul… Kimi muhacir kimi ensar… Kimi yaralı kimi şehid… Kimi onulmaz hasta kimi çaresiz… Kimi boynu bükük bekleyen kimi parçalanmış aile… Kimi malı gasp edilmiş kimi kendini intihara mecbur zannetmiş… Kimi kelle koltukta hizmet yolunda, kimi gözü yaşlı dua kahramanı…
Gelin geride kalmayalım… Gelin seyirci olmayalım… Tutalım ucundan, hayır eksik söyledim, çepeçevre kuşatalım, dört elle sarılalım, canımızı acıtalım, rahatı bırakalım, asla pes etmeyelim, hizmet aşkıyla yanalım, gayret şevkiyle coşalım, Allah yolunda koşalım…
Nereye kadar mı? Cennete kadar inşallah…
[Cemil Tokpınar] 27.7.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)