Asker bakışıyla Türkiye ve TSK’nın hal-ü pür melali… [Akif Umut Avaz]

Erdoğan’ın kontrolünde, MİT ile komuta kademesinin koreografisinde gerçekleştiği her geçen gün biraz daha netleşen, başarısızlığı garantilenmiş 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminin Türk tarihi boyunca sahnelenmiş en büyük ihanet komplosu olduğundan artık kimsenin şüphesi yok. Bizzat devletin ve ordunun başındakilerin, daha fazla güç ve iktidar hırsıyla kendi ülkesine, kendi devletine, kendi milletine ve kendi ordusuna ihanetinden bahsediyorum.

Milleti millet yapan bütün müşterekleri altüst eden, toplumun sosyal dokusunu ve kimyasını bozan, bütün değer ve ilkelerin altını oyan bu büyük ihanetin vurduğu darbenin ağır faturasını devlet ve millet yıllarca ödemek zorunda kalacak. Ama, şurası çok açık ki, faturanın en büyüğü Türk Ordusu’nun önünde duruyor. Çünkü 15 Temmuz, son birkaç yıla kadar demokratikleşme yolunda ilerleyen Türkiye’nin bu hedeflerine samimiyetle inanan ve bu hedeflere uyum gösterme çabasına girişmiş modern, demokratik, özgürlükçü ve milli Türk Ordusu’nu resmen bitirilme miladı oldu.

Mesela, çok özel nitelikteki adayların uzun yıllar sıkı eğitimini gerektiren savaş pilotlarından 700’ünün tasfiye edildiği, 200-300’nün uçurulmadığı bir ortamda sadece 200-300 pilota mahkum bırakılan Türk Hava Kuvveleri’nin fiilen bitirildiğini söylemek bir abartı olmaz sanırım. Aynı şekilde, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki 364 generalden 160’tan fazlasının tasfiye edildiği, çoğunun ağır işkenceler altında hapsedildiği bir ordunun ordu olabilme vasfının kaldığı da söylenemez.

Hal böyleyken, son haftalarda başlayan darbe duruşmaları vesilesiyle, darbecilikle suçlanan birçok komutan, mahkemelerde yaptıkları çarpıcı ifşaatlarla 15 Temmuz’un üzerindeki sis perdesini aralamakla kalmıyor, Erdoğan ve avanelerinin bu işin ta göbeğinde olduğunu da gözler önüne seriyorlar. Hiç şüphesiz ki, yaşanan darbe teşebbüsünün, topluma empoze ettikleri tutarsızlıklarla dolu kendi söylemlerinden çok farklı cereyan ettiğinin en fazla Erdoğan ve avaneleri farkında. Onun içindir ki, mahkeme salonlarında yapılan her açıklamayla yalan surlarından birinin büyük bir gümbürtüyle yıkıldığını görüyor ve panik içerisinde öfke nöbetleri geçiriyorlar. Öyle ki, tamamen kendi kontrollerindeki mahkemelerden çıkacak haksız, hukuksuz ve adaletsiz kararlarla bile yetinemiyor, kolayca dolduruşa getirebildikleri şuursuz kalabalıkları, çoğu temelsiz suçlamalarla yargılanmakta olan askerleri linç etmeye kışkırtacak kadar alçalmayı göze alabiliyorlar.

Öte yandan, yargılanan askerlerin darbe konusundaki ifşaatlarının halka ulaşmaması, yalandan ördükleri duvarların yıkılmaması için ellerinden gelen her türlü karartmayı yapıyorlar. Normalde canlı yayınlanması gereken bu kadar tarihi nitelikteki duruşmaların, gizli saklı, kimsenin ruhunun duymayacağı bir şekilde yapılması için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Ama yine de olmuyor, beceremiyorlar. Hakikatlerin keskin ışığı bulduğu her aralıktan, her çatlak ve delikten karartma ve sansürün karanlığını delip tarumar ediyor.

Mahkeme salonlarından sızarak Erdoğan’ın yalan surlarını tek tek yerle bir eden bu tarihi ifşaatlar kadar, askerlik mesleğini hayat tarzı edinmiş subayların açıklamaları da Erdoğan’ın tepesinde bulunduğu ihanet şebekesinin kirli çamaşırlarını ortalığa saçıyor. Bunun son örneği, NATO Karargâhı’nda görevliyken darbecilik suçlamasıyla ordudan atılan 5 subay’ın Brüksel’den yayın yapan Vocal Europe’a verdikleri söyleşi oldu. İyi eğitimli, demokrat, özgürlükçü olmalarının yanısıra NATO ve Batı eğilimli olduklarını bizzat kendileri söyleyen bu 5 subayın verdiği uzun söyleşide Türkiye ve TSK’nın hal-ü pür melali tüm çıplaklığıyla sergileniyor.

Söyleşide, NATO’nun radikaller ve Selefilerle dolu bir üye ülke ordusuyla karşı karşıya kalma riskinden bahseden SHAPE ve NATO karargâhlarında görev yapmış karacı, havacı ve denizci üst düzey 5 subay, Erdoğan’ın Türk ordusunun savaşma kapasitesini nasıl yok ettiğini uzun uzadıya anlatıyor. Madde madde özetleyecek olursak, sözkonusu üst düzey 5 subayın çarpıcı tespitleri şöyle:

15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNE ASKERLERİN BAKIŞI

“Her askeri darbe, demokratik kazanımlar açısından, Türkiye’yi en az 10 yıl geriye götürmüştür,” diyen subaylar, tasfiye edilen ya da tutuklanan bütün ordu mensuplarını tanımamakla birlikte, tutuklananlar arasında tanıdıklarının çoğunun asla bir askeri darbe düşüncesinde olmadıklarını bildiklerini söylüyorlar.

Siyasetçilerin insanların hayatına, milletin ağır bedeller ödemesine yol açan büyük hataları olmasına rağmen, Erdoğan’ın eylemleri karşısında en büyük hayal kırıklıklarına uğradıkları zamanlarda bile hükümete karşı bir darbeyi kimsenin düşünmediğini söylüyorlar. “Bu hiçbir zaman bir seçenek olmadı,” diyorlar.

Tasfiye edilen general ve subay sayısının 8 bini aştığına değinen subaylar, tüm bu subaylar ve 324 generalden 160’ı iddia edildiği gibi gerçekten bir darbe planlamış olsalardı o darbenin mutlaka başarılı olacağının altını çiziyorlar.

ERDOĞAN, 15 TEMMUZ DARBESİNİ BİLİYORDU

Darbeden iki hafta önce Erdoğan yanlısı bazı sosyal medya hesaplarında bir darbe hazırlığından bahsedildiğini söyleyen subaylar, kendilerinin hiçbir fikrinin olmadığı ve çok şaşırdıkları 15 Temmuz askeri darbe girişiminin Erdoğan tarafından kesinlikle bilindiğini ifade ediyorlar. Subaylar, daha önce Erdoğan tarafından kaldırılan askerin şehirlerde görev almasına imkân veren EMASYA protokolünün, darbeden sadece bir ay önce yeniden uygulamaya konulmasının tuhaflığına da dikkat çekiyor.

Görüştükleri yüksek rütbeli meslektaşlarından, kendilerinden bir terör tehdidine karşı kışladan çıkmalarının ve polise destek olmalarının istendiğini, kışladan çıkınca da toplanan halkla karşı karşıya getirildiklerini aktarıyorlar. Subaylardan biri, 15 Temmuz gecesi görüştüğü ve bu yönde bilgi aldığı üst düzey bir komutandan daha sonra hiç haber alamadığını, eşinin de kocasının başına ne geldiğini bir türlü öğrenemediğini ve belki Erdoğan’ın silahlı milisleri tarafından öldürülmüş olabileceğini söylüyor.

DARBE DURUŞMALARINDAKİ İFŞAATLAR YALAN SURLARINI YIKIYOR

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük olayı olarak niteledikleri darbe duruşmalarının canlı yayınlanmasına ve uluslararası gözlemcilere müsaade edilmemesini Erdoğan’ın 15 Temmuz ile ilgili gerçeklerin su yüzüne çıkmasını ve bu gerçeklerin kamuoyu tarafından bilinmesini istememesine bağlayan subaylar, bu sorunun AB temsilcileri ve Batılı ülkeler tarafından Türk hükümetine sorulması gerektiğinin altını çiziyorlar.

Mahkemelerdeki ifşaatlar karşısında hükümet yanlısı hâkimlerin ve Erdoğan’ın en fanatik destekçilerinin bile hükümetin darbe girişimine dair resmi söylemleri konusunda şüphe duymaya başladığını söyleyen subaylar, bu şartlarda hükümetin duruşmaların canlı yayınlanmasına ve uluslararası gözlemcilere müsaade etmesinin hayal bile edilemeyeceğini kaydediyorlar.

DARBE SONRASI YAŞANANLAR DA ÇELİŞKİLERLE DOLU

Darbe sonrası yaşananların da çelişkilerle dolu olduğuna dikkat çeken subaylar, Meclis Darbe Araştırma Komisyonu’nun insanların nasıl öldürüldüğünü ya da kurşunların nereden geldiğini araştırmak yerine 15 Temmuz’da hayatını kaybedenlerin yakınlarını dinlemeyi tercih ettiğinin altını çiziyor. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın komisyona davet edilmemesinin ve dinlenmemelerinin tuhaflığına dikkat çekiyorlar.

Genelkurmay Başkanı Akar’ın sık sık Erdoğan’ın yanı başında namaz kılarken görüntülerinin yayınlandığından bahseden subaylar, Akar’ın siyasi konuşmalar yapıp, Erdoğan’la birlikte iktidar partisi lehine siyasi mitinglere katılmasının da daha önce örneği olmayan tuhaflıklar olduğuna dikkat çekiyorlar. Yıllar önce ordudan uzaklaştırılmış AKP’yle ilişkili siyasal İslamcıların orduda yeniden kritik pozisyonlara getirildiğini söyleyen subaylar, bunların birçoğunun silahlı kuvvetler seçici komisyonlarında yer aldıklarını ve subay adaylarına namaz kılıp kılmadıklarını ve hatta oracıkta namaz kılmalarını istediklerini ifade ediyorlar. Daha da önemlisi, AKP’li bir yetkiliden referans mektubu getiren adayların sahip oldukları niteliklerin pozisyonun gereklerine uyup uymadığına bakılmaksızın görevlendirildiklerini ifade ediyorlar. Bunun ileride orduda büyük sıkıntılara yol açacağının altını çiziyorlar.

TÜRK ORDUSU HİÇBİR ZAMAN BU KADAR SİYASALLAŞMAMIŞTI

Bugüne kadar sadece komuta kademesinin tepesinde, o da nadiren rastlanan ordu içerisindeki siyasallaşmanın alt kademelere de sıçraması uzun erimli büyük sorunlara yol açacaktır. Bunun ilk örneği Fırat Kalkanı Operasyonu sırasında yaşanmıştır. 15 Temmuz tasfiyelerine rağmen ordunun dimdik ayakta olduğunu göstermek, yani tamamen gösteriş için, yapılan gerçek bir stratejiden ve askeri planlamadan mahrum bu operasyon, ciddi asker ve askeri ekipman kaybına rağmen tam bir kaos ile sonuçlanmıştır. Böylece, tecrübesiz emir komutasıyla Fırat Kalkanı, kısa sürede telafisi imkânsız yetişmiş insan kaynaklarının ordudan kitlesel tasfiyesinin yol açtığı uzun erimli sıkıntıların bir örneğini oluşturmuştur.

KIYIM VE TASFİYELER TÜRK ORDUSUNU BİTİRDİ

Yukarıda bahsini ettiğimiz bin civarındaki savaş pilotunun yerine yüksek ücretlerle yeniden Hava Kuvvetleri’ne alınan emekli pilotların tecrübe ve kabiliyetlerinin köreldiğine dikkat çeken subaylar, emekli bu pilotların vücut kondisyonları ve sağlıklarının savaş uçağı uçurmaya müsait olmadığına dikkat çekiyorlar.

Bu yüzden, TSK’nın Suriye’deki en küçük operasyonlar için bile ABD’den hava desteği istemek zorunda kaldığını ifade ediyorlar. Subaylar kendilerinin tasfiyeye hedef olmalarını ise, Batılı bir eğitim geçmişine sahip olmak, Erdoğan’ın temsil ettiği zihniyetle aynı çizgide olmamak, NATO’da çalışmış ya da çalışıyor olmak, ABD’de askeri eğitim ve derece almış olmak, liberal fikirlere ve Batılı düşünce yapısına sahip olmak gibi sebeplerle açıklıyorlar.

‘GÜLENCİ’ YAFTASI ERDOĞAN’IN ELİNDE ÇOK KULLANIŞLI BİR ARAÇ

Subaylar, “Gülenci” yaftasının Erdoğan’ın istediği herhangi birini tasfiye etmekte çok kullanışlı bir araç olduğuna dikkat çekerek, kimin “Gülenci” olup olmadığını belirleyecek herhangi bir kriterin bulunmadığına dikkat çekiyorlar. “Eğer liberalseniz, Batılı düşünce yapısındaysanız ya da Erdoğan’ı desteklemiyorsanız kesinlikle listedesinizdir,” diyorlar.

Subaylardan biri ise, “Gülenci nedir ve bir Gülenci’yi nasıl tanımlayacaksınız, sorusu üstesinden gelinmesi son derece sorunlu bir konu. Erdoğan’ın damadı mesela Gülenci mi? Bir Gülenci okuldan mezun olmasına rağmen Gülencilerin acımasız bir düşmanı durumunda. Ya da Cumhurbaşkanı Gülenci mi? Kendisi neticede Gülen’le kahvaltı yapmış olan biri… Bu yüzden bu Gülenci ya da Rus yanlısı gibi kategorizasyonlar bana göre bilimsel değil: Mantıksız ve anlamsız. Ordu, milletine ve Atatürk ilkelerine sadık tek tip bir subaya sahip.”

EMİR-KOMUTA BOZULDU, ÜST RÜTBELERE GÜVEN KALMADI

Kitlesel kıyımlar orduya ve emir komuta zincirine olan güveni sarsmış. Özellikle komutanlarının kendi şahsi ajandalarının peşinde olduklarını düşünmeye başlayan alt rütbedeki subaylarda üstlerine karşı ciddi güvensizlik oluşmuş. Öyle ki, pek çok subay gündelik rutinlerini bile yapmakta tereddüt eder hale gelmiş.

Subaylardan biri ordunun durumunu “Türk Ordusu vücudunun bazı uzuvları bırakılmış, bazı uzuvları kesilmiş, bakıldığında yaşıyor gibi gözüken ama aslında yaşamayan ölmüş bir adam gibi,” benzetmesiyle anlatıyor. Tasfiyelerden sonra ordu içerisindeki silah arkadaşlarının bile birbirlerine güveninin kalmadığını ifade ediyor.

KÜRT MESELESİNE DEMOKRATİK ÇÖZÜM İSTEYENLER TASFİYE EDİLDİ

Tasfiyelerde Kürt meselesine yaklaşımının da belirleyici olduğuna dikkat çeken subaylar, Erdoğan’ın Kürt meselesinin çözüm sürecini sona erdirmesinin kamuoyunda olduğu gibi ordu içerisinde de rahatsızlığa yol açtığını ifade ediyorlar. Hükümetin Kürt meselesindeki hataları yüzünden çok sayıda insanın öldüğünü söyleyen subaylar, “Tasfiye edilen generaller, uzun yıllardır bekleyen Kürt meselesinin çözümü konusunda liberal bakışa sahip olan ve bu sorunun askeri güç yerine demokratik yollardan çözümüne inananlardı,” diyor.

Subaylardan biri tutuklanan ve ağır işkence gören üst düzey bir komutanın sivil kayıplar yüzünden Diyarbakır’ın Sur ilçesinin bombardımanının durdurulması için üslerine yalvardığına şahit olduğunu ifade ediyor. Subay, Diyarbakır ve Şırnak operasyonlarının Erdoğan yanlısı generaller tarafından komuta edildiğini de sözlerine ekliyor. Subaylara göre, geride kalan generaller ve üst komuta kademesi Kürt meselesinde şahin olanlar. “Böylece Erdoğan sadece Kürt meselesini çözmek isteyen subayları tasfiye etmekle kalmadı, aynı zamanda Kürt meselesinin barışçıl yollardan çözüm fikrini de öldürdü,” diyorlar.

SELEFİLER VE RUS YANLISI SUBAYLARLA DOLU BİR NATO ORDUSU!

NATO’nun, birkaç yıl içerisinde dinci radikaller ve Selefilerle dolu bir ordusunun olacağı uyarısında bulunan subaylar, NATO’nun çekirdeğini oluşturan 5. Madde’nin gerektirdiği kolektif savunmaya ihtiyaç duyulması halinde yaşanacaklara da değiniyorlar. Böyle bir durumda “Erdoğan yanlısı Selefi askerlerin gelip Avrupa ülkeleri için savaşacağını bekleyenler büyük hata eder,” diyorlar. Erdoğanistlerin bu durumda “Bir Müslüman, kâfirlerin bir ülkesini neden başka kâfirlere karşı koruyacakmış?” diyeceklerini söylüyorlar. Bunun NATO’nun bütünlüğüne dair soru işaretleri doğuracağına dikkat çeken subaylar, şu an Türkiye’nin NATO pozisyonlarına Erdoğanist subayları ve generalleri ya da aşırı milliyetçileri görevlendirmesinin oluşturacağı risklerin de altını çiziyorlar.

Ordunun şu an Erdoğan yanlıları ile Rusya yanlıları arasında bölündüğünü ifade eden subaylar, Erdoğan ve Perinçek’in er ya da geç çatışacaklarının söylenmesine rağmen şu ana kadar oldukça başarılı bir koordinasyon içerisinde hareket ettiklerinin altını çiziyorlar.  Bundan böyle Türkiye’nin izleyeceği stratejinin tam bir fırsatçı olarak tanımladıkları Erdoğan’ın ihtirasları tarafından belirleneceğini ifade eden subaylar, Erdoğan’ın kitleleri hiç olmadığı kadar Batı karşıtlığına ve Batı düşmanlığına ittiğini ifade ediyorlar. Subaylar, bu durumun Avrupa’daki Türk diasporasını da zehirlediğini ve bunun geniş Türk topluluklarına sahip Avrupa ülkelerinde ciddi güvenlik sorunlarına yol açabileceğine vurgu yapıyorlar.

[Akif Umut Avaz] 13.6.2017 [TR724]

AİHM, KHK mağduru kararıyla hukuku değil kendini kurtardı [Mehmet Dinç, Strazburg]

AİHM dün karara bağladığı KHK mağduru öğretmen Gökhan Köksal kararıyla, Türkiye’de KHK mağduru yüzbinlerce insanın umudunu tüketirken, kendini kurtardı.  Sayıları yüzbinleri bulabilecek yeni dava dosyalarıyla sistemin bloke olacağını düşünen AİHM, Türkiye’de hukukun işlemediğini bile bile, davacıyı tekrar iç hukuka yönlendirdi. Daha önce öğretmen Zihni ve hakim Mercan kararında da aynı cevabı vermişti. AİHM’in kararı hukuk adına tam bir hayal kırıklığı oldu.

Strasbourg mahkemesi kararı oy birliği ile alarak Köksal’ı KHK komisyonuna yönlendirdi, yani emsal niteliğindeki kararla bundan sonra gelecek davaların önleri kesildi. Komisyonun kurulaması için alınan kararın üzerinden 6 ay geçmesine rağmen komisyon hala işlemiyor. AİHM özet olarak önce OHAL komisyonu, sonra temyiz için idari mahkemeler ardından Anayasa Mahkemesi yolunu göstererek, “bunları tüket sonra bana gel” dedi. Türkiye’de bağımsız yargının kalmadığının tespitini ise en son 15 gün önce AKPM insan hakları komitesi yayınladığı raporda Türkiye’de iç hukukun bittiğini, adaletin reddedildiği ifade etti. AİHM en hafif ifadeyle, ağır dava yükünden korktuğu için, (Mahkemesinin önünde sadece KHK ile ilgili binlerce dosya bekliyor) hukuku değil kendini kurtarmayı tercih etti.

AİHM, insanların umutlarıyla oynuyor

Kararda söz konusu komisyonun “adli bir organ” olmamasına rağmen, kararları yargı denetimine tabi tutulduğu ifadesi geçiyor fakat komisyonun işlemediği, 7 kişinin yüzbinlerce davaya iki yıl gibi kısa bir sürede nasıl bakacağından söz edilmiyor. AİHM yüzlerce kişilik kadrosuyla dava dosyalarından çekinirken, bağımsızlığı tartışılan 7 kişilik heyete yüzbinlerce davayı havale etmekten çekinmiyor. İsminde ciddi sorumlulukları olduğu hissi veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 47 ülkeden 820 milyon insan umudunun son noktası. AİHM aldığı bu karar tam bir hayal kırıklığı oluştururken, bir yandan da ciddi güven kaybı yaşamıştır. Zaten ağır aksak işleyen, aldığı kararları uygulatma sıkıntısı yaşayan mahkeme bu günden sonra daha da tartışılır hale geliyor. Türkiye’de başvurulabilecekleri herhangi bir bağımsız yargı yolu bulunmayan insanların belki de son umudu AİHM bu umudu da tüketti. Önüne gelen tarihi fırsatı değerlendiremedi.

OHAL Komisyonu ‘iç hukuku tükettirmeme’ amacı taşıyor

Strazburg’daki mahkeme Aralık 2016 tarihinde verdiği öğretmen Akif Zihni kararında “iç hukuk yollarını tüket gel” demişti. O tarihten bu yana 7 ay geçti Türkiye’de ne değişti. Yargı bağımsızlığı daha da yitirdi, KHK mağdurlarının davalara bakacağı iddia edilen OHAL komisyonu kurulmadı. Yüzbinlerce insan beklemede. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi ve anayasal konulardaki danışma organı Venedik Komisyonu gibi kurumlar Türkiye’de iç hukukun işlemediğini, bağımsız bir yargının olmadığını söylediler. AİHM davalara bakmak durumunda, ama ağır dosya yükü ve Türkiye’den gelecek yüzbinlerce dosya yükünden kurtulmak için top çeviriyor. Ne yazık ki olan mağdurlara oluyor. Hali hazırda görünen tabloya göre, mağdurlar Türk yargısı veya AİHM’den sonuç almak için en 15-20 yıl belki daha fazla zaman beklemek gerekecek. Bu çıkacak karara adalet denirse…

OHAL komisyonun makyaj olduğunu eski AİHM başkanı Jean Paul Costa ve Türkiye’nin eski AİHM yargıcı Rıza Türmen de ifade etmişti. KHK’ların çıkarılması başlı başına hukuk ihlali, KHK çıkarılırken meclis onayından geçmesi şartı var fakat mevcut iktidar buna gerek duymadan nerdeyse hiçbir KHK’yi meclise getirmeden yürürlüğe koydu. KHK’larin meşruiyeti tartışılır.

AİHM ‘benden uzak olun’ dedi

15 Temmuz’dan sonra Aralık sonuna kadar Strazburg’a binlerce yeni dosya ulaştı, bunun dışında birçoğu da usulden reddedildi.  Türkiye’nin dava artış hızı yüzde 300’lere dayandı. Mahkemenin halihazırdaki Türkiye yargıcı Işıl karakaş da “Strasbourg’a gelebilecek dosyalarla AİHM sisteminin tamamen bloke olabileceğini söyledi. Avrupa konseyi genel sekreteri de Thorbjorn Jagland ise Türkiye yargı sistemin işlemezse davalar Strasbourg’a sel gibi akacak ifadesinde bulunuştu. Bu korku Avrupa Konseyi’nin OHAL  komisyonuna sıcak bakmasına sebep oldu. İki taraf için de faydalı olarak görüldü. Türkiye’den AİHM’e dava gitmeyecek ve ağır tazminat yükü ile karşı karşıya kalmayacak. AİHM ise yüzbinlerce dava ile uğraşmayacak. Hakları ihlal edilen mağdur insanlar ise Türk yargısının sopasını yedikleri gibi birde AİHM’in sopasını yedikleriyle kalacaklar.

Davanın geçmişi

1978 doğumlu Gökhan Köksal Erzurum’daki “1071 Malazgirt” ilkokulunda öğretmenlik yapıyordu. 15 temmuz sözde darbe girişimi sonrasında çıkarılan ve KHK ile işinden edilen yüzbinlerce öğretmenden birisi.

25 temmuz ‘da görevinden alınan Köksal, devlete zarar verecek faaliyetlerde bulunmak, örgüt üyeliği gibi iddialarla suçlanıyordu. Karar göre diğer KHK mağdurları gibi Gökhan Köksal’da geri dönmemek üzere devlet memurluğundan men ve pasaportların iptal edilmesi kararı eklendi. 28 Eylül 2016 Anayasa mahkemesi bireysel başvuru yaparak karar itiraz etti fakat henüz cevap alamadı.

Köksal AİHS’nin 6.maddesinin ( adil yarılma hakkının ihlali) 1,2 ve 3. bendlerinin ihlal edildiği gerekçesi ile  Avrupa insan hakları mahkemesine başvuru yaptı. Bunun dışında 7. Madde (verilen cezanın yasalarda olması) 8.madde ( özel hayata saygı) 10 (ifade özgürlüğü) 11 (dernek kurma ve dernekleşme) 13 (etkili hukuk yollarına başvuru hakkı) ve 14 ( ayrımcılığın yasaklanması) gibi maddelerinde ihlal edilgini savunmasına ekledi.

[Mehmet Dinç] 13.6.2017 [TR724]

TÜİK yine şapkadan tavşan çıkardı! [Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), yılın ilk çeyreğine (Ocak-Mart) dair Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) verilerini açıkladı. Buna göre Türkiye aynı dönemde yüzde 5 büyüdü. Financial Times, TÜİK’in beyanatı karşısında duyduğu şaşkınlığı gizlemedi ve, ‘beklenmedik gelişme’ ifadesini kullandı.

Şaşırmamak elde değil! TÜİK ya başka bir gezegenden haber veriyor ya da Polit Büro istatistikçiliğinde kendini aştı. Birkaç defa GSYH hesaplama formülünü değiştiren TÜİK’in açıkladığı rakamların üzerinde kesif bir gölge duruyor. İnşaatta yüzde 10 büyüme nasıl hesaplandıysa artık!

Daha evvel yine TÜİK’in ocak-mart dönemini ihtiva eden bir başka verisine göre inşaat sektöründe istihdam yüzde 3,5, çalışılan saat yüzde 3,6 ve brüt ücret-maaş da yüzde 0,4 azalmıştı. Çift haneli büyüyen bir sektördeki bu daralmayı nasıl izah edeceğiz? Tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörlerindeki yüzde 10’u aşan büyümenin kaynaklarını insan hakikaten merak ediyor.

MADEM BÜYÜDÜK. İŞSİZ SAYISI NİÇİN 4 MİLYONA ÇIKTI?

TÜİK’in ‘yüzde 5 büyüdük’ dediği dönemde işsizlik ve enflasyon 2001 krizinden sonraki en yüksek seviyelere çıktı. İşsizlik ocakta yüzde 13’e yükseldi. Şubat’ta yüzde 12,6’ya gerilemiş gibi görünse de işsiz sayısı geçen senenin aynı dönemine göre 676 bin kişi arttı.

Kayıtlı işsiz sayısı 4 milyon olurken işsizlik maaşına müracaat adeta patlama yaşandı.

İş bulma ümidini kaybedenleri kale almayan TÜİK bu şekilde toplam işsiz sayısının 7 milyonu geçtiği hakikatinin de üzerini örtmüş oluyor. Ocak’a göre gerilemiş gibi görünen işsizlik 2016 Şubat ayına nazaran yüzde 1,6 daha yüksek.

Ocak’ta işsizlik maaşı almak isteyenlerin sayısı 2016’ya nazaran yüzde 23,5 arttı. Geçen yılın Ocak ayında 237 bin 656 kişi işsizlik maaşı talep etmişti. Bu yılın Ocak ayında ise başvuran kişi sayısı 293 bin 399 oldu. Şubat ve martta da benzer bir tablo mevcut.

ENFLASYON REEL GELİRLERİ SİLDİ SÜPÜRDÜ

Ocakta tüketici fiyatları (TÜFE) yüzde 2,46 arttı. Bir önceki seneye göre yüzde 9,22 yükselen TÜFE Mart sonunda yüzde 12’ye yükseldi. Üretici fiyatlarındaki artış yüzde 17’yi buldu. Bu kadar yüksek enflasyon ortamında reel gelir artışının sırrı da TÜİK de olmalı.

Ocak-Mart döneminde bankaların takipteki alacak tutarı, yani batık kredilerin toplamı 48 milyar liradan 61 milyar liraya çıktı. 322 bin KOBİ icralık oldu. Batan her KOBİ ile beraber 72 bin TL buharlaştı.

Ocak’ta kapanan şirket sayısı bir önceki aya göre yüzde 11,31, kooperatif sayısı yüzde 30,67 ve gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 31,14 arttı. Cümlenin sonundaki ‘arttı’ ibaresi hataya düşürmesin. Burada kapanan şirket ve kooperatif sayısındaki artış kastediliyor. Pekâlâ kepenk indirenlerin sayısı artarken ekonomi nasıl büyümüş?

TURİZM GELİRLERİ YÜZDE 17,1 AZALDI

Turizm geliri Ocak, Şubat ve Mart aylarından teşekkül eden birinci çeyrekte evvelki senenin aynı çeyreğine göre yüzde 17,1 azaldı. Otel fiyatları yüzde 30’a yakın gerilemesine rağmen doluluk oranları yüzde 60’u bulmadı. Geçen sene ekside kapatan bir sektörün yine ekside olması krizin bitmediğini, bilakis derinleştiğini teyit eder.

Büyümenin sıhhati hakkında ipucu verebilecek kalemlerin başında sanayi imalatı gelir. 2016’nın ilk üç ayında sanayi imalatı sırasıyla 5,5, 5,9 ve 3,0 oranında artmıştı. Türkiye’nin bu dönemde büyüme rakamı yüzde 4,5 olmuştu. 2017’nin aynı döneminde sanayi imalatı 2,6, 1,0 ve 2,8. Sanayide geçen senenin yarısına bile erişilememesine rağmen TÜİK millî gelir artışını bu sene için yüzde 5 olarak açıkladı.

Toplam kırmızı et üretimi bir önceki döneme göre yüzde 14,1, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 2,3 oranında azaldı. Sığır eti üretimindeki azalma yüzde 17’ye yaklaştı.

BÜTÇEDEKİ BİR AYLIK AÇIK 26 MİLYAR LİRA

TÜİK’in ilan ettiği büyüme içinde tek tutarlı veri kamu harcamalarındaki artış. Şaşırtıcı gelmedi bana. Zira hükümet 16 Nisan referandumu arefesinde kesenin ağzını açmış ve bütçe açığı martta rekor kırmıştı. Bütçe Mart’ta 19,5 milyar lira açık vermişti. Geçen sene aynı dönemde açık 6,6 milyar lira idi. Faiz dışı fazla kalemindeki 12,4 milyar liralık açık da ilave edildiğinde martta geçen seneye nazaran 26 milyar lira fazladan harcama yapıldığı neticesine varılacaktır.

Bir ayda bu kadar yüksek açığı icap ettirecek bir yatırım olmadı elbette. Tamamen referanduma dönük harcamalarda kullanıldı bu paralar. Marttaki kara delik bütçe gelirleri yüzde 9,9 artarken giderlerin yüzde 21,3 artmasından kaynaklandı.

DÜNYA BANKASI DA ‘SUNİ BÜYÜME’ İKAZI YAPTI

TÜİK’in açıkladığı yüzde 5 büyümenin reel karşılığını bulmak imkânsız. Gece yarısı formül değişikliklerine kadar gitmek lazım. Formül değişikliği bile ekonomideki tükenişi bir nebze örtbas edebildi.

Hadd-i zatında bütçede har vurup harman savurarak ve Hazine kefaleti ile kredi tahsisatını hızlandırarak bir yere kadar gidilebilir. Dünya Bankası Türkiye Direktörü Johannes Zutt’un dikkat çektiği gibi, “Türkiye’de kredi büyümesi görüyoruz, fakat bu büyüme Kredi Garanti Fonu (KGF) tarafından tetiklenen suni bir büyüme. Sıcak paraya aşırı maruz kalma durumu, bankacılık sektöründe bir takım kırılganlıklara sebep oluyor.”

Kredi Garanti Fonu’nun dağıttığı kredilerde takibe düşen alacak tutarı 10 milyar liraya yaklaştı. Bankalar bilançolarının bozulmaması için bu batıkları üç kuruşa varlık yönetim şirketlerine satıyor. Özel sektör yatırımları yok. Turizm gelirlerinin esamisi okunmuyor. Verimlilik artışı hak getire! Amma velakin büyümüşüz! Gel de inan!

KREDİ MALİYETİ KATLANIYOR

Türk Lirası’ndaki hızlı erime ve talep eksikliği sebebiyle bilançolarında ciddi zararlar yazan firmalar için geçici vergi indirimleri, yeniden yapılandırma imkânları ve teşvikler belli bir rahatlama sağladı. Buna mukabil mevduat faizleri yüzde 15’i aştı. Kredilerin mevduata oranı da yüzde 145 gibi tehlikeli hudutlarda geziniyor. Artık deniz tükendi. Hızlı kredi artışı ya da likidite bolluğu ile büyümenin sonuna gelindi. Tasarrufların millî gelire oranı tarihin en düşük seviyesinde. İster kredi artışı ister Merkez Bankası vasıtasıyla sağlansın, piyasaya sunulan likidite fazlası hep yüksek enflasyon olarak geri dönüyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, büyüme manşetlerini kurtarmak adına ekonominin kronik rahatsızlıklarını görmezden gelme alışkanlığında ısrar ediyor. TÜİK de gece yarısı formül değiştirerek günü kurtarma telaşına düşen hükümete payandalık yapıyor.

Esnaftan çiftçiye herkesin krizi derinden hissettiği ve zor günler geçirdiği 2017’nin üç aylık dönemi için yüzde 5 büyüme rakamı açıklayan TÜİK’e dair söylenecek söz bulamadım.

Neyse ki Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli hissiyatıma tercüman olmuş: “Ancak şapka çıkarılır.”

[Semih Ardıç] 13.6.2017 [TR724]

Parayı takip edin, o sizi faile götürür [Tarık Toros]

17 Aralık rüşvet-yolsuzluk soruşturması, titiz bir dosyaydı.

Muazzam bir polis dedektifliği, yığınla mahkemeden alınmış kararlarla yürütülen yasal takiplerle delillendirilmiş… Göreni hayretlere düşüren bir şebeke suçüstü yakalanmıştı.

Zaten siyasetin en tepelerinde yapılan yorum da oydu: Bittik!

Bu öyle Sayıştay raporlarının Meclis denetiminden kaçırılması gibi bir şey değildi.

O dönem AKP’nin üst düzey yöneticisi, “Sayıştay raporları açıklanırsa duman oluruz” demişti ya, hatırlayın.

Buna imkânları vardı. Muhalefete rağmen Meclis’ten kaçırdılar bunu.

O gün bugündür de hiçbir şey denetlenmiyor.

Fakat 17 Aralık’ta hesap etmedikleri şeyle yüzleştiler.

Onun için, bugünün başbakanı dâhil, bembeyaz suratla koltuklarına yığıldılar ve dudaklarından dökülen sadece ve sadece ‘bittik’ kelimesi oldu. 

***

Bakmayın siz Türkiye’de kapatılıp rafa kaldırıldığına, 17 Aralık fezlekesi orada duruyor.

Bugün ABD’de yürüyen Reza Zarrab davasının temel çıkış noktasını teşkil ediyor.

Türkiye’de “takipsizlik” verilse de, elin oğlu orada tespit ettiği bağlantıları geliştirerek dosyasını derinleştiriyor.

ABD’nin yaptığı basit, “İran merkezli, Türkiye şubeli” para hareketlerini takip etmek.

Esasen 17 Aralık soruşturmasının da iki ayağından biri buydu.

Organize Şube çeteye odaklanırken Mali Şube parayı takip etti, belgeledi. 

***

Allah rahmet eylesin, Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın global analizlerinin temel tezi, küresel sermaye odaklıdır.

Kitabını da yazmıştır: Para İmparatorluğu / Kontrol Kimin Elinde? (Truva yayınları, 2006)

Prof. Kaynak, o kitapta “Paraya sahip olanlar ne kadar hayatımızın içinde ve bizi nasıl yönetiyorlar? Tüm insanlık köle olduğunun farkında mı?” sorularına cevap arar.

Önermesi şudur:

“Dünya imparatorluğunu ayakta tutan güç paradır ve bu gücü kullanarak savaş çıkarmak, darbe yapmak, rejim değiştirmek geçmişte kullanılan metotlardan daha etkili ve işlevsel hale gelmiştir.” 

***

Dünya imparatorluğunu bilemem, Türkiye beyliğini yakından tanıyorum.

Yazının başlığını da bilerek ve inanarak attım:

Bugün, Türkiye’yi yöneten Saray ve Saray eşrafının para hareketlerine bakın, olan bitenin failini bulursunuz.

Katar’ı çözersiniz, İran olayını anlarsınız, Şangay Beşlisi’ne çok kafa yormazsınız. 

***

Katar, bizim Kıbrıs adası büyüklüğünde bir çöl ülkesi.

Arabistan yarımadasının Basra Körfezi’ne bakan doğu kıyılarına Kıbrıs adasını yapıştırın, Katar yarımada devleti o kadar işte.

Suudi Arabistan ile kara sınırı sadece 60 km.

Peki, neden, yüz binlerin koleradan kırıldığı, dün itibariyle 1000’e yakın kişinin bu salgından hayatını kaybettiği Yemen’le ilgilenmiyoruz da Katar için seferber olduk?

Yemen bir İslam ülkesi değil mi?

Cevabı yukarıda: Parayı takip edin, nedenini bulursunuz. 

***

Bugün Türkiye’ye egemen olan pragmatizm kadar, dünyanın başka coğrafyalarında örnek var mıdır bilmiyorum.

Pragmatizmin temel felsefesi şu:

Eğer bir bilgi günlük hayatta işe yarıyorsa o bilgi doğrudur. Değilse yanlıştır.

Örneğin yalan söylemek fayda getirecekse, orada en doğru hareket yalan söylemektir.

Akşam başka, sabah başka. 

***

Kendi soydaşlarımızı düşünsek Kırım’da, Doğu Türkistan’da olan bitene bir şey derdik.

Kendi dindaşlarımızı düşünsek, Filistin’e sırtımızı dönmez, Myanmar’a bakar, Bangladeş’teki Arakanlı Müslümanlar için dertlenirdik.

Ankara’daki egemenlerin dini imanı para, başka şey düşündüğü yok.

Bunu er veya geç, oy veren yüzde 50 de görecek, lakin çok geç olacak. Hatta oldu bile. 

***

Bugün Katar’ın kişi başı milli geliri 130 bin dolar, dünya birincisi.

350 milyar dolarlık fon yönetiyor (Bizim Borsa İstanbul’da şirketlerin toplam değerinin iki katı).

Finansbank Katar’ın.

Digitürk Katar’ın.

ABank Katar’ın.

Banvit Katar’ın.

BMC’nin yarısı, Boyner’in üçte biri Katar’ın.

Telekom’u, PTT’yi, Doğan Medya Grubu’nu istiyor.

18-19 milyar dolarlık yatırımı var. Ve bunun 200 milyar dolara çıkması hedefleniyor.

***

Diyeceksiniz ki, “Serbest piyasa, gelsin alsınlar, sıcak kaynak girişi işte, ne güzel!”

Kazın ayağı öyle değil maalesef.

Saray ve şürekâsı, 17 Aralık yolsuzluk dosyası ile bir kısmı ortalığa saçılan kara paranın kat be kat üstünde bir varlığı yönetiyor.

Kasa kişiler, kasa şirketler, kasa ülkeler var.

Katar üzerinden yapılan alımların büyük bölümü de bu para trafiği ile oluyor.

Yoksa, Katar’ın Digitürk’le ne işi var?

Ya BMC?

Katar, “Anam babam çocuklarım Erdoğan’a feda olsun” diyen Ethem Sancak’ın BMC’sine neden ortak olsun?

Ethem Sancak, Saray namına medyada patronluk yapan bir adam.

Akşam, Güneş, Star gazeteleri, 24 ve 360 TV onun.

Tümü zarar eden bu medyada maaşları kim ödüyor dersiniz? 

***

Katar sermayesi, Turkuvaz medya grubunun da ortağı.

Sabah, Takvim, ATV, AHaber, vesaire.. Onlarca gazete, TV, dergi, radyo…

Saray’a göbeğinden bağlı bir grup.

Medya operasyonunu Saray’ın damadı ve abisi götürüyor.

Digitürk’ü alan Katarlı beIN Media Group’un, en son Doğuş Grubu’yla ilgilendiği çıktı, NTV, Star, filan.

Haliyle, Türkiye’de çıkan gazeteler, açık kanallar, millete yalan söylüyor.

Tamamına yakını maaşını Katar’dan alıyor.

Bu hamur çok su kaldırır.

Onun için:

Katar’ı anlama kılavuzu aramayın, Ortadoğu’daki dengelerle meşgul olmayın.

Parayı takip edin, faili bulursunuz.

[Tarık Toros] 13.6.2017 [TR724]

Gerçek savcılar gerçek polisler nerede? [Erman Yalaz]

Başkan ve bürokrat başbaşa. Başkan soruyor
  • Çok iyi iş çıkarıyorsun. Görevde kalmak istiyor musun?

Bürokrat cevap veriyor
  • Tabi ki.

Diyaloglar farklı başlıklarda sürüyor. Başkan konuşmayı en hassas konuya getiriyor.
  • Umarım Flynn’in yoluna gitmesi için önündeki seçeneği görüyorsundur; o iyi bir adam, umarım bunun sona ermesine izin verirsin.

Bürokrat
  • Evet iyi adam. Ancak FBI ve Adalet Bakanlığı Beyaz Saray’dan bağımsız olmalı. Siyaseten taraf tutamam.

Başkan
  • Sadakate ihtiyacım var,  sizden sadakat bekliyorum

Bürokrat
  • Benden her zaman dürüstlük göreceksiniz

Başkan
  • İstediğim bu, dürüst sadakat

Bürokrat
  • Benden bunu  (dürüstlük) göreceksiniz

Konuşan Amerikan Başkanı Donald Trump, cevap veren Federal Soruşturma Bürosu (FBI) eski Direktörü James Comey. Trump, 2016 seçimlerinde Rusya’nın siber saldırı ve planlarla seçimi etkilediği iddialarını araştıran FBI başkanından Güvenlik Danışmanı Mikel Flynn’in peşini bırakmasını istiyor. Sadakat istiyor. FBI Başkanı Comey, benden sadece dürüstlük bulursunuz diyor. Yani dik duruyor. Hukuksuzluk isteğini cevapsız bırakıyor. Başkan, bir müddet sonra Comey’i görevinden alıyor.

BURASI AMERİKA…

Bir başka manzara.

Reza Zarrab soruşturmasını Amerika’da tekrar açan ve Türkiye kamuoyunun yakından takip ettiği New York Güney Bölge Savcısı Preet Bharara, bir televizyonda neden görevden alındığını anlatıyor. Görevden alınmadan önceki hafta Başkan Trump üç kez aramış, kendisine telefonla ulaşmaya çalışmış.Bharara,  “alışıldık bir durum olmadığını” söylüyor. Trump’ın telefonlarının “yürütme ile bağımsız yargı arasındaki olağan sınırı aştığını” hissettiğini ve ABD Başkanı’nın kendisini üçüncü arayışında da konuşmayı reddetmesinin ardından ardından kovulduğunu aktarıyor ve ekliyor:  “Obama’nın yedi buçuk yıl boyunca beni arama sayısı sıfırdır. Donald Trump’tan beklediğim telefon sayısı da sıfırdı çünkü bazı kişiler hakkındaki yasal süreçleri göz önünde bulundurursak, Trump ile mesafeli bir ilişkimiz olmalıydı.”

Gelişmiş ve yaşayan bir demokraside dünyanın en güçlü siyasetçisinin baskısına direnen bürokratların hikayesi bunlar. Amerika Birleşik Devletleri aylardır bu ve benzeri olayları tartışıyor. Başkan Trump’un bağımsız süren soruşturmalara müdahale edemeyeceğini, bunun azil (başkanlık görevinden alınma) gerekçesi olacağını tartışıyor. Konu Mecliste. Hukuk çerçevesine sığmayan taleplerin gerçekliği şahitleriyle araştırılıyor. Bürokratlar hukuk diyor.

YA YENİ TÜRKİYE?

Aynı günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan bir iftarda konuşuyor: “Milletimizin özellikle de şehit yakınlarımızın ve gazilerimizin gönülleri ferah olsun. Başdanışmanlarımın tamamıyla duruşmaları takip ediyorum. Yarısı Ankara, yarısı İstanbul olmak üzere duruşmaları takip ediyorlar, günbegün raporlarını alıyorum, ne oluyor, ne bitiyor takip ediyorum.”

Neyi takip ediyor? Mahkemeleri. Neyin raporunu alıyor? Davaların, duruşmaların. Ekibini bu işe seferber etmiş. 15 Temmuz darbe girişimi gerekçesiyle hapse attırdığı, KHK ile işsiz bıraktığı mazlum ve mağdurların davalarını.

Ateşli konuşmasının hedefinde darbe girişimiyle suçlanan askerlerin de olduğu anlaşılıyor. Daha spesifik laflar ediyor.  ‘Bu hainler helyum bombası attı’ diyor. Yeryüzünde icat edilmiş ve kullanılan böyle bir bomba yok!  (Balonlar üflenen helyum gazı var, onu mu kastediyor acaba? Bilinmiyor) Linç talimatları veriyor. ‘Hapisten çıksalar dahi halk gereğini yapacak!’ diyor. Topluluk alkışlıyor.

HER GÜN 1000 OCAĞA ATEŞ DÜŞÜRMEK, NE BÜYÜK ZULÜM!

Öğretmen, gazeteci, yargıç, avukat, akademisyen 50 binden fazla kişi tutuklu. Bir o kadarı ‘adli kontrol’ adıyla tarassut altında. 10 aylık zulmün dökümü yapılıyor. Günde 540 gözaltı yapılmış, ortalama 168 kişi tutuklanmış. Her gün. Her gün 1000 ocağa ateş düşürmüş. Suçsuz, kabahatsiz. Bir topluluğun ferdi oldukları iddialarıyla, trajikomik gerekçelerle tevkif edilmiş. KHK ile ihraç edilenler 160 binleri bulmuş. İş verilmiyor, açlık oruçları bile yasak. Sivil ölüme mahkum edilmiş herkes. Sağcı, solcu ayırmıyor. En çok ülkesine hizmet edenleri vuruyor.

Ankara ve İstanbul’daki darbe davalarında konuşan askerlerin mahkeme huzurundaki ‘işkencesiz, baskısız ifadeleri’ 15 Temmuz’un büyük bir oyun olduğunu gösteriyor. Aynı gece Ankara Valiliği, yüzlerce otomatik silah dağıtmış sağa sola. 12 Eylül gibi, ‘darbeyi yapan da silahı dağıtan da aynı el!’ Bir cinayet davasında askerin-polisin elindeki MP5 ile cinayet işleyen bir vatandaş olmasa gerçek ortaya çıkmayacak.

MİT Müsteşarı, seçilmiş askerlerden oluşan bir birliğe komuta eden Özel kuvvetler komutanı ile Genelkurmay başkanı ile darbe tezgahlıyor. Sokakta katliam yapılıyor. 249 şehit veriliyor.

Polisler, mazlumların peşinde. Doğumhane kapılarında nöbette suçlu arıyor! Hastane yatağından, lohusa haliyle gözaltına alınan tutuklanan, hapishaneden doğum yapan, parmaklıklar ardında bebek büyüten Haticeler, Ayşeler…

NEREYE GİDİYOR BU GEMİ?

Hukuk katledilmiş, insanlık ölmüş. Kanunlar, anayasa ayaklar altında! Vicdanlar kararmış! Dilde her şey; oruç da, namaz da. Dinin özü, bütün erdemleri, ahlaki değerleri her saniye bir başka cinayete kurban ediliyor! Neler oluyor? Nereye gidiyor bu gemi? Demokrasiye mi? İnsanlığa mı? Değil tabi ki.

Rotası zulüm bu düzenin. Yakıtı mazlum analar, babalar, oğullar, eşler, ihtiyarlar çocuklar, bebekler… Terörist diye yaftalanıyorlar, işkenceye uğruyorlar! İçlerinde canlı bomba yok, silahla karşılık veren, direnen, çatışan yok. Her şeye rağmen sabrediyorlar. Dilsiz şeytan olmuş dört bir yan. Onlara da sabrediyorlar.

Uzak değil, dört yıl önce; demokrasinin kırıntılarının olduğu bir dönemde bizim de hakikat ve adalet aşığı bürokratlarımız vardı.  Radikal terör örgütlerine silah götüren tırları durduran jandarmalar, milletin canı yanmasın bir bomba daha patlamasın diye uyumayan polisler, savcı, hakimler vardı.

HIRSIZA DUR DİYEN POLİSLER NEREDE?

16 Aralık’ta İstanbul emniyetinin toplantı salonunda operasyon öncesi cebinizdeki paraları çıkarın deyip, 50-60 lira ile ay sonuna getiren polis memurlarıyla, milyar dolarlık rüşvete bulaşmış bakanlara operasyon yapma cesaretini gösteren emniyet müdürleri, soruşturma açabilen savcılar vardı. Eşlerinden dinledik hep birlikte, aracının ayda bir yakıt deposunu cebinden fulleyen, devletin hakkı bize geçmesin diyenleri. Camlar kırılsın, canlara zarar gelmesin deyip ülkeyi iç savaştan alan polis müdürlernei, onların valilerine şahit olduk. Gezi’deki isyanı öfkeyle bastırmak yerine sahurda eylemci dinleyen İstanbul valilerini gördük. ‘Haram lokma yemedim, görevim hırsızı yakalamak’ deyip kelepçelere, parmaklıklara meydan okuyanları…

İzmir’de yolsuzluk (muhatabı şimdi Başbakan)  Adana’da MİT tırlarını soruşturmalarını (Muhatabı başkan, MİT Başkanı şimdi) telefonla arayan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın telefon tacizlerine ve baskılarına boyun eğmeyen yargıçlar vardı.

Nerede o polisler, yargıçlar?

Hapsi hapsedildi, sürgün edildi. Hücrelere konuldu. İşsiz bırakıldı. Onlar piyasadan çekildi. Paralel teranesini, Fetö yaptı utanmadan birileri.  Sonra bütün toplumun vicdanları söküldü adeta. Zulüm ve işkence altında inliyor  insanlar bir yıla yakındır. Ses çıkarmıyor kimse. Hapisten çıksalar bile linç edin talimatları alkışlanıyor oruç ağızlarla! İslami, insani, hukuki olmayan her şey, bu kitleye mübah olmuş!

Yerlerine kim mi geldi o polis ve yargıçların? Son dakika haberleri vermekten Hakim Savcı haklarını izlemeye vakit bulamayan başkanvekilleri, Mehmet Yılmazlar; çay toplamaya giden yüksek yargıçlar; Zerrin Güngör’ler, İsmail Rüştü Cirit’ler, Zühtü Arslan’lar geldi. Tak şak ‘saray davası’ açan İrfan Fidanlar… Bağımsızlık cübbelerine düğmeler dikildi. Yargı ‘hazır ol’ vaziyetinde. Hayat hırsızlığı, sermaye hırsızlığı, din bezirganlığı yapanlar iktidar oldu.

Sloganlarını atıp dini, ahlaki, erdemi askıya aldılar. Nutuk atmakla mahir bir  kişi, ‘Hırsızlığı yapan kızım Fatıma’da olsa cezasına razıyım’ diyemediği için, oğlunu, bakanlarını, eşrafını, kendini korumak adına, ülkeyi ateşe atıp yaktı.

Adalet, hukuk,  demokrasi mi, dediniz.

Bizde öldü. Onlar Amerika’da. Avrupa’da. Dik duran bürokratlara, savcılara sahip çıkıldığı için. Orada yaşıyor artık.

[Erman Yalaz] 13.6.2017 [TR724]

Darbe, akşam 20.30’a göre planlandı [Ahmet Dönmez]

“O bir 15 Temmuz ‘Merasim’i miydi?” başlıklı dünkü yazımı bitirirken bir soru ortaya atmıştım. 15 Temmuz akşamı Genelkurmay Karargâhı’nın darbeci askerlerce basılması ve komutanların derdest edilmesinin nasıl bir anlamı var? Bu sıradışı olay, 15 Temmuz’un büyük fotoğrafında nereye oturuyor? 5 ay önce Genelkurmay önünde 29 kişinin hayatını kaybettiği Merasim Sokak saldırısının bununla bağlantısı olabilir mi?

Kendimce bu sorulara cevap verirken şunu doğrudan ve en başta söylemek durumundayım: Darbe, 16 Temmuz sabaha karşı 03.00’e göre değil, 15 Temmuz akşamı 20.30’a göre planlanmıştı. Erkene çekme, ‘akamete uğratma’ diye bir şey yok; zaten planın kendisi bu şekildeydi. Gerekçelerimi sıraladıktan sonra yukarıdaki soruların da kendiliğinden cevabını bulacağını düşünüyorum.

EMNİYET MÜDÜRÜ: ‘AKŞAM 21.00’DE DARBEYE KALKIŞILMAZ’

Ancak oraya geçmeden önce çok önemli bir ifadeyi burada hatırlatmayı zaruri görüyorum. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, 1 Kasım 2016 tarihinde TBMM Komisyonu’na verdiği ifadede, “Akşam 21.00’de darbeye kalkışılmaz” demişti. Buradaki akıl dışılığın herkes farkında. Çalışkan, “Bizim bildiğimiz o meşhur darbeler, sabah 04.00’te, 05.00’te yapılan darbeler. O darbe olduğunda da Allah muhafaza, hiçbirimiz yerimizden kıpırdayamazdık” itirafında bulundu.

Darbecilerin neden akşam vakti harekete geçtiklerinin mantıklı bir izahı yok. Zaten Çalışkan da dönemin 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar da dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala da buna bir açıklama getiremiyor. Sadece panik hali ile izah etmeye çalışıyorlar.

Peki, bunun sebebi, aslında gerçeğin onların iddia ettiği gibi olmaması olabilir mi?

DARBENİN NASIL ERKENE ÇEKİLDİĞİNİ GÖSTEREN SOMUT BİR KANIT YOK

Öncelikle şuradan başlayalım: Kalkışmanın gece 03.00’ten 20.30’a alındığının delili ne?

Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler’in emir subayı Mehmet Akkurt’un evindeki ayakkabıdan çıktığı iddia edilen bir not. Bir de Hulusi Akar’ın eski yaveri Levent Türkkan’ın ifadesi. Ancak Akkurt o gece Genelkurmay’daki bir çatışmada hayatını kaybetti. O gece Karargâh’ta ölen tek darbeci Mehmet Akkurt’tu. Dolayısıyla suçlamalara cevap verebilecek durumda değil. Türkkan ise ifadesinin ağır işkence altında alındığını ve tamamını reddettiğini söyledi.

Bunun dışında ne var? 

İddianamelerde, bu kararın nerede, kimler arasında alındığına dair hiç bir somut bilgi ya da belge yok.

15 Temmuz çatı davası iddianamesine göre, saat 20.09’da darbeci olduğu iddia edilen Genelkurmay Personel Daire Başkanı Korgeneral İlhan Talu, General-Amiral Şube Müdürü Albay Cemil Turhan’a, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın binada olduğunu, Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın da Kara Havacılık Komutanlığı’na gittiğini söyledi. Bunun üzerine, daha önce saat 03.00 olarak belirlenen darbe faaliyeti erkene çekilerek 20.30’a alındı. İddianame aynen böyle söylüyor.

Talu ile Turhan’ın ayaküstü alabileceği bir karar mıdır bu? Bu kadar hayati bir kararı kim ya da kimler alır? Eğer iddia edildiği gibi Yurtta Sulh Konseyi’nin lideri Akın Öztürk ise herhalde bu kararı onun vermesi gerekir. En azından ona danışılması şart. Fakat bu saatlerde herhangi bir Konsey üyesinin Öztürk’ü aradığına ya da yan yana geldiklerine dair hiçbir veri yok. Ya da bu isimlerin kendi aralarında Bylock ve benzeri bir uygulama ile haberleştiklerine dair de bir bulgu yok. En azından iddianamelerde bulunmuyor. Bu durumda aylar, hatta yıllardır bu darbeye hazırlandığı iddia edilen cunta, bu kadar ölümcül bir kararı bu kadar kısa sürede, panik içerisinde, fevri bir şekilde, hiç yanyana gelip değerlendirmeden mi aldı?

HAYATINI KAYBEDEN TEK DARBECİ, GECENİN EN ÖNEMLİ TANIĞI

Peki, askeri birliklere geçilen darbe direktiflerinde imzası olan Cemil Turhan ne diyor? Turhan, savcıya verdiği ifadede, “2. Başkan Yaşar Güler’in emir subayı Binbaşı Mehmet Akkurt saat 20.00 sıralarında bana bir CD getirdi. Yaşar Güler’in emri olduğunu söyledi. İçerinde 5 adet mesaj ve sıkıyönetim direktifleri vardı. Bu mesajları göndermemi istedi. Saat 20.30 sıralarında ben bu mesajları gönderdim. Akabinde sıkıyönetim direktiflerinin benim alanımda olmadığını Mehmet Akkurt’a bildirdim. Bunun komutanın emri olduğunu, tekrar çekmem gerektiğini söylediğinde emri yerine getirerek ilgili askeri birliklere mesajı gönderdim.” dedi. Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen çatı davasındaki savunmasında da bu ifadeleri tekrarladı.

Mehmet Partigöç de o akşam saat 20.00 civarında Cemil Turhan’ın kendisini aradığını, Yaşar Güler’in emriyle Akkurt’un kendisine bazı direktifler getirdiğini söylediğini anlattı.

Görüldüğü gibi bütün yollar Mehmet Akkurt’a çıkıyor. Gecenin en önemli sanık ve de bir bakıma tanıklarından biri olan binbaşı, artık hayatta değil. Dolayısıyla hiç bir iddiaya cevap veremiyor. Fakat ilginçtir, Yaşar Güler de aylardır Turhan’ın bu iddiasına cevap vermiş değil.

ÖKK TİMİ, AKŞAM HAREKETE GEÇMEK ÜZERE KONUŞLANDIRILMIŞTI

Planlamanın gece 03.00’e göre yapılmadığının bir diğer işareti, bizatihi Genelkurmay Karargâhı’nın Özel Kuvvetler’e bağlı askerlerce basılıp komutanların derdest edilmesidir. Özel Kuvvetler’den Albay Fırat Alakuş, Albay Murat Korkmaz, Yarbay Halit Kazancı’ya o akşam Genelkurmay’a geçme görevi verilmişti. Emir bu yöndeydi. Bütün tim ve mühimmat hazırlıkları da buna göre yapılmıştı. Konuşlanmaları da buna göreydi. Yani planlama, gece 03.00’te hiç kimsenin olmadığı Genelkurmay binasını basacak şekilde değil, akşam oraya gidilecek şekildeydi.

33 kişilik timin başında bulunan Albay Fırat Alakuş, akşam saatlerinde Karargâh’a geçecek şekilde erkenden Akıncı Üssü’ne gidip beklemeye başlamıştı. İfadesinde, saat 18.00 sularında ÖKK Harekât Müdürü Albay Ümit Bak’ın kendisini arayıp Genelkurmay’a geçmesi talimatı verdiğini söylüyor. O dakika itibariyle daha bırakın darbecilerin paniğe kapılmasını, MİT Müsteşarı bile henüz Karargâh’a giriş yapmış durumda değil. Demek ki bir erkene alma da söz konusu değil. Her şey planlandığı gibi yürümüş.

MAK TİMLERİ, DAHA SABAHTAN DÜĞÜNÜ BASMAK ÜZERE GÖREVLENDİRİLDİ

Bir de o gecenin en önemli mekanlarından Moda Deniz Kulübü’ndeki düğünde yaşananlara bakalım. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal ve beraberindeki generallerin derdest edilip Akıncı Üssü’ne götürüldüğü yer.

Düğündeki komutanları Konya 3. Ana Jet Üssü’ne bağlı MAK timleri enterne etti. Operasyona katılan askerler o sabah Konya’dan yola çıkıp kara yoluyla İstanbul’a geçti. Timdeki askerlerin tamamı, o gün kendilerine Moda’daki düğünde bulunacak Hava Kuvvetleri Komutanı Ünal’ın can güvenliğini sağlamak amacıyla gidildiğinin söylendiğini bildirdi. Bazı askerler, daha İstanbul’a varmadan öğle saatlerinde bu şekilde bir görevle yola çıkıldığının söylendiğini dile getirdi.

Mesela Astsubay Ali Murat Karakaş, sabah saat 06.15 gibi yola çıktıklarını, 40 km kadar gittikten sonra kahvaltı için mola verdiklerini ve burada Astsubay Fatih Suçatı’nın kendilerine, “Arkadaşlar çıkma amacımız aslında tatbikat değil. Hava Kuvvetleri Komutanını korumaya gidiyoruz ve 17.00-20.00 saatleri arasında İstanbul Samandıra’da olmamız gerekiyor.” dediğini anlattı. Ayrıca kendilerine 10’ar tane plastik kelepçe dağıtıldığını söyledi.

Bu da demek oluyor ki daha sabah saatlerinde hedef, akşamki düğün ve orada bulunan Ünal ile diğer komutanlardı. Plastik kelepçeler bile dağıtılmıştı. Yani sabaha karşı 03.00’e göre değil, akşam saatlerine göre plan yapılmıştı. Madem ki akşam 20.30 sularında Genelkurmay’da bulunan generaller paniğe kapılarak saati erkene çekti; öyleyse Ünal ve beraberindeki paşaları düğünden alma görevini daha sabah saatlerinde kim verdi? O timi Konya’dan İstanbul’a kim gönderdi?

Buradaki en kritik soru bu: Akşam 20.30 sularında harekete geçecek şekilde hareket eden cuntacıları kim örgütledi? Bu kadar akıl dışı bir kalkışma planını kim hazırladı? Amaç neydi? Askeri eğitim tarzı ve kurmay zeka içerisinde böyle bir darbe planının mantığı nedir?

İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın bildiğini, gördüğünü koca koca paşalar, yılların deneyimli komutanları göremiyor muydu?

Başarılı olma şansı son derece düşük olan prime-time darbe girişimine kim, niye kalkışır? Gece 03.00’te darbe olacakmış gibi hareket edenleri nereye koyacağız?

Bütün bunların cevabını, ihbarcı Binbaşı O.K. etrafında bir sonraki yazıda vermeye çalışacağım.

[Ahmet Dönmez] 13.6.2017 [TR724]

Adamına göre adalet [Mehmet Yıldız]

Hizmet hareketini yok etmeye dönük operasyonlar hız kesmiyor. Artık gazeteler hava durumu ya da borsa bilgisi verir gibi Cemate dönük operasyon haberlerine özel bir yer ayırıyor.

Adalet Bakanlığı’nın son açıkladığı verilere göre bugüne kadar Cumhuriyet savcılıkları tarafından 161.752 kişi hakkında adli işlem yapılmış. Bu kişilerden 50.402’si tutuklanmış, 47.136 kişi hakkında adli kontrol kararı verilerek serbest bırakılmış, 13.497 kişi tutuklama veya adli kontrol olmaksızın emniyet veya adliyeden serbest kalmış, 7.969 kişi tutuklama sonrası yapılan itirazlar üzerine tahliye edilmiş. Halen de 7.605 kişi hakkında ise yakalama kararı bulunuyor.

15 Temmuz’dan sonra tutuklananların büyük bir kısmı 10 aydır, daha öncesinde tutuklananlarsa çok daha uzun bir zamandan beri iddianameleri düzenlenmediği için cezaevinde tutuluyor. Bırakın tahliyeyi, insanlar kendileri için istenen cezalara bile bakmadan sırf iddianamesi verildi diye sevinir hale geldiler. Savcıların bol keseden dağıttığı müebbet hapis cezaları bile bu durumu değiştirmiyor.

Bugüne kadar okuduğumuz iddianamelerin hiç birisinde ortaya konulmuş bir suç deliline rastlamadık. Delil diye yazılan saçmalıklar, “evinde 1 dolar bulundu, Bankasya’ya para yatırdı, çocuğunu cemaat okuluna verdi, gazete veya dergisine abone oldu, Digiturk aboneliğini iptal ettirdi, Bylock kullandı…” dan ibaret. Bunlardan biri veya bir kaçı sizde varsa ‘silahlı terör örgütü’ üyeliği veya yöneticiliğinden hapislerde çürümeniz işten değil.

HANGİ SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ?

Bildiğimiz kadarıyla iddia olunan yapının ‘silahlı terör örgütü’ olduğu konusunda verilmiş ve kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok. Ayrıca 15 Temmuz 2016 tarihine kadar şiddete başvurduğunu gösteren herhangi bir eylemi de tespit edilebilmiş değil.

Her ne kadar yetkisinde olmasa da, ilk defa 26 Mayıs 2016 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu, bu yapıyı terör örgütü olarak nitelendirmiş, bu karar 30 Mayıs 2016 tarihli Bakanlar Kurulunda kabul edilmiş. Bütün bunları Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş’un 30 Mayıs 2016 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz.

Anlaşılacağı gibi, 30 Mayıs 2016 tarihine kadar suçlamalara dayanak yapılan oluşumun terör örgütü olduğuna dair ne bir mahkeme kararı ne de kamuoyuna yapılmış açıklama var.

Her ne kadar kişi ya da grupların suçlu olup olmadığına sadece bağımsız ve tarafsız mahkemeler karar verebilirse de (AY m. 6, 9, 38/4), bu tarihten önce söz konusu yapının terör örgütü olduğunu gösteren ne bir silahlı eylemi, ne mahkeme kararı ne de benzer bir MGK ve Bakanlar Kurulu kararı bulunmadığı için kişilerin olmayan bir silahlı terör örgütüne üye olması da mümkün olamaz.

Zira hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkesinin gereği, kişiler sadece öngörebildikleri ve sonuçlarını bilebildikleri, kestirebildikleri iradi eylemlerinden sorumlu tutulabilir. Bir kimsenin önceden hangi eylemde bulunursa ne türden sonuçlarla karşılabileceğini bildiği rejimin adıdır, hukuk devleti.

Örneğin, 21 Temmuz 2016 tarihinde bir açıklama yapan Başbakan eski Yardımcısı ve MGK eski üyesi Bülent Arınç 15 Temmuz’u kastederek, bu yapının “silahlı terör örgütü olduğunu o gece öğrendim” demişti. O tarihe kadar onlarca MGK toplantısına ve Bakanlar Kuruluna katılmış olan Sayın Arınç, Temmuz 2016 ya kadar söz konusu yapının ‘silahlı terör örgütü’olduğuna inanmıyor/bilmiyormuş.

Benzer bir açıklama da Cumhurbaşkanı’nın Genel Sekreter Yardımcısı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın tarafından yapılmıştı. Kalın 19 Ağustos 2016 tarihinde TRT’nin Fransızca yayını için kaleme aldığı “Bruxelles a un probleme” başlıklı yazıda “Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren yeni bir terör örgütü ile karşı karşıyadır” demişti.

Şunu sormak gerekmez mi: Tüm gizli bilgilere vakıf olması beklenen Başbakan yardımcısı ve Cumhurbaşkanı’nın sözcüsü böyle bir örgütün varlığına inanmıyorlarsa, düz vatandaşların bu tarihten önce söz konusu yapının terör örgütü olduğunu bilmesine imkan var mı?

Hukuk devletinde bir oluşum, velevki sonrasında yasadışı yollara sapmış olsun, ‘silahlı terör örgütü’ olduğu kararlaştırılıncaya kadar ‘sivil toplum örgütü’dür. Yürürlükteki yasalara göre sivil toplum örgütlerine yardım etmek, okullarına çocuk göndermek, bankalarında hesap açmak, derneklerine bağış yapmak suç değildir. Ancak suç örgütü olduğu kararlaştırıldıktan sonra insanlar hareketlerini ona göre belirler ve sorumlu olacaklarını ancak bu andan sonra bilebilirler. “Bilerek ve isteyerek suç örgütüne üye olma ya da yardım etme suçu” ancak bu andan sonra oluşur.

Şidi bir soru daha: Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, meclis başkanları, bakanlar ve üst düzey bürokratların programlarında boy göstermek için yarıştıkları cemaat ne zaman terör örgütü ilan edildi?

Birkaç ay önce Tr724’te yayınlanan bir yazı  ‘Cemaat’ hangi tarihten itibaren ‘terör örgütü’ olarak kabul edilecek? sorusuna cevap aramıştı.

Yukarıdaki suç delillerine bakılacak olursa, başta karar veren hakim ve savcılar olmak üzere meclisin yarısından fazlası, bakanlar kurulunun tamamına yakını, iddia olunan ‘silahlı terör örgütü’ üyeliği veya yöneticiliğinden suçlanabilir.

Zira bir çoğunun çocukları ya cemaat dershanesine veya cemaat okuluna gitmiştir ya da bu okulların öğretmenlerinden özel ders almıştır. Çocuklarını cemaat öğretmenlerine teslim etmekte tereddüt etmeyen Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’dan, İstanbul Başsavcına, oradan da Ankara’da görülen Çatı davanın savcısından başlanabilir mesela. Ya da Bankasya’da parası olmak suçsa sıradan vatandaşın yatırdığı paralardan yalı kredisi alan Rasim Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı çiftinden başlayıp, AKP’li işadamlarına uzanabilir. Veya bugün kim tarafından hazırladığı belli olmayan Bylock listelerinde isimleri olduğu söylenen AKP’lileri gizlemeye çalışmanın anlamı yok, zira gerçeklerin er geç ortaya çıkma gibi bir huyu var. Hem bugün Bylock’tan adam tutuklarsanız 5 yıl sonra birilerinin de WhatsApp’tan tutuklamasının nasıl önüne geçeceksiniz?

AİHM KÖKSAL KARARI NE ANLAMA GELİYOR

AİHM dün (12 Haziran 2017 tarihinde) açıkladığı Köksal / Türkiye kararı ile “doğrudan bir KHK ile kamu görevinden çıkarılmış başvurucunun başvurusunu, kurulacak OHAL Komisyonuna başvurması ve bu yolu tükettikten sonra hala insan hakları ihlalleri devam ediyorsa AİHM”ye başvurabileceğine” karar verdi. AİHM Köksal kararının yorumunu TR724’te bulabilirsiniz.

Bu ne demek?

Öncelikli 685 no’lu KHK çerçevesinde kurulan OHAL komisyonunun görevi sadece KHK’larla ihraç edilen memurlarla, el konulan şirketler, kapatılan dernekler ve medya kuruluşlarıyla sınırlı.

Tutuklular ve KHK’lar haricinde kayyım atanan veya TMSF’ye devredilen şirketlerin komisyonla işi yok. Özellikle tutuklular her halükarda AİHM yolunu takip etmeliler. AİHM’in komisyon kararının onları ilgilendiren bir yönü yok.

[Mehmet Yıldız] 13.6.2017 [TR724]