Muzaffer Özcengiz Hoca’yı 1990’ların başında İzmir Balçova’daki Uğur Yurdu'ndan hatırlarım. Oranın müdürüydü. Tiril tiril giyinir, misafirlerini yurdun girişinde tebessümle karşılardı. Onun idaresindeki yurt başka yurtlarda göremeyeceğimiz kadar temiz, tertipli, düzgün olurdu. Misafirleriyle tek tek ilgilenirdi.
Beraber bazı toplantılara katılırdık. Söz almadan önce kendisini toparlar cümlelerini nezaketle tasarlar, kimsenin hakkına tecavüz etmemek için sağına soluna bakarak söz alır ve öyle konuşurdu. Söz aldıktan sonra da düşüncelerini özenle seçilmiş cümlelerle açıklardı. Birilerini kırmak, birilerine kabalık etmek en çok korktuğu şeydi. Ortada olan işleri sahiplenir, kim var denilmeden ve sağına soluna bakmadan “ben yapabilirim” diyerek sorumluluk alırdı. Aldığı işleri titizlikle takip etmeye çalışır; işle ilgili konunun her seviyedeki muhataplarını bilgilendirirdi.
Yıllar sonra Ankara'da bir kaç defa daha görüştük. Nezaketinden, tebessümünden, temiz ve iyi giyimli halinden bir şey kaybetmemişti. Fedakar, vefalı, kaliteli bir eğitimci, beyefendi, gayretli bir kişilikti. 15 Temmuz’dan sonra tutuklamışlar. "Darbe"yle, "terör"le uzaktan yakından alakası olamayacak Muzaffer öğretmene “darbeci”, "terörist" demişler. Yüksek tansiyonuna, hastalıklarına rağmen 2.5 yıl hücrede tutmuşlar, adeta ölüme sürüklemişler. Sonunda Çorum cezaevinde tek kisilik hücrede kalp krizi geçirmiş ve yüreği bu zulme, tecride daha fazla dayanamayıp durmuş.
Güzel insanları diri diri betonlara gömüyorlar. Betonlar değil, betonlaşmış kalpler öldürüyor onları. İnsanların hissizliği, ilgisizliği, adam sendeciliği, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" tutumu öldürüyor duyarlı insanları.
Güzel insaların yüreği tahammül edemiyor yaşananlara, yapılanlara. Taşıyamıyorlar bu ağır yükü. Ve birer birer göçüyorlar baki aleme.
Muzaffer hocama Allah rahmetiyle muamele etsin. Mekanı cennet olsun. Geride kalanlara, dostlarına sabırlar versin.
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 27.4.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]
Kosova Cumhurbaşkanı kaçırılan öğretmenler için hesap verdi
Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Thaçi, Mart 2018 tarihinde 6 Gülen cemaati üyesinin gözaltına alındıktan sonra Türkiye’ye sınır dışı edilmesini araştırmak üzere oluşturulan Kosova Meclis Soruşturma Komisyonu’nun karşısına çıktı. Thaçi, komisyon raporunu hazırlayanların kimliklerinin gizli tutulmasına tepki göstererek, bunların açıklanması gerektiğini söyledi.
Thaçi, şeffaflık nedeniyle komisyonun çalışmalarına medyanın katılması ve canlı yayın yapılması önerisini kabul etti.
Komisyonun sorularını yanıtlamak istemediğini söyleyen Thaçi, “Siz komisyon olarak siyasi irade yanı sıra Kosova Meclisi’nin herhangi bir hukuk ofisinden görüş aldınız mı?” diye sordu.
“RAPORU KİMLER HAZIRLADI, İSİMLER SAKLI KALMAMALI”
Soruşturma Komisyonunun, Gülen cemaati sınır dışı edilmesiyle ilgili raporu, uzman bir heyetin hazırladığını söylemesi üzerine Thaçi, bu uzman heyetin kimlerden oluştuğunu bilmek istediğini söyledi. Thaçi, raporu hazırlayan heyetin kimliklerinin açıklanması gerektiğini; gizli kalmasının doğru olmadığını söyledi. Meclis Soruşturma Komisyonu Başkanı Celal Sveçla ile Thaçi arasında sık sık tartışma yaşandı.
Cumhurbaşkanı Thaçi ile komisyon üyeleri arasında da zaman zaman tartışmalar yaşanırken, bir komisyon üyesi, “Türk vatandaşlarına karşı düzenlenen operasyon öncesinde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile telefon görüşmesi gerçekleştirdiniz mi?” sorusunu yöneltti. Thaçi bu soruyu yanıtlamak istemediğini söyledi ve soruşturmanın önümüzdeki günlere ertelenmesini istedi. Thaçi’nin bu önerisi karşısında soruşturma komisyonu, toplantıyı erteledi.
[Kronos.News] 26.4.2019
Thaçi, şeffaflık nedeniyle komisyonun çalışmalarına medyanın katılması ve canlı yayın yapılması önerisini kabul etti.
Komisyonun sorularını yanıtlamak istemediğini söyleyen Thaçi, “Siz komisyon olarak siyasi irade yanı sıra Kosova Meclisi’nin herhangi bir hukuk ofisinden görüş aldınız mı?” diye sordu.
“RAPORU KİMLER HAZIRLADI, İSİMLER SAKLI KALMAMALI”
Soruşturma Komisyonunun, Gülen cemaati sınır dışı edilmesiyle ilgili raporu, uzman bir heyetin hazırladığını söylemesi üzerine Thaçi, bu uzman heyetin kimlerden oluştuğunu bilmek istediğini söyledi. Thaçi, raporu hazırlayan heyetin kimliklerinin açıklanması gerektiğini; gizli kalmasının doğru olmadığını söyledi. Meclis Soruşturma Komisyonu Başkanı Celal Sveçla ile Thaçi arasında sık sık tartışma yaşandı.
Cumhurbaşkanı Thaçi ile komisyon üyeleri arasında da zaman zaman tartışmalar yaşanırken, bir komisyon üyesi, “Türk vatandaşlarına karşı düzenlenen operasyon öncesinde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile telefon görüşmesi gerçekleştirdiniz mi?” sorusunu yöneltti. Thaçi bu soruyu yanıtlamak istemediğini söyledi ve soruşturmanın önümüzdeki günlere ertelenmesini istedi. Thaçi’nin bu önerisi karşısında soruşturma komisyonu, toplantıyı erteledi.
[Kronos.News] 26.4.2019
Halime Gülsu’nun annesi: Kızımı öldürdüler Allah da onları tüketsin [Sevinç Özarslan]
Halime Gülsu, 15 Temmuz’dan sonra cezaevinde hayatını kaybeden sembol isimlerden biri oldu. Yaşadıkları ne bugün ne de yarın unutulacak gibi değil. Annesi de zaten “Yazın, dünya duysun, tarihe geçsin” diyor.
Gülsu’nun ölümüme sürüklenişi ile ilgili 400 sayfalık bir dosya hazırlandı. Avukatları Tarsus Cezaevi yönetimine ve diğer sorumlulara dava açmaya hazırlanıyor. Bunun için MAZLUMDER Adana Şubesi’nin 4 Mayıs’ta açıklayacağı rapor bekleniyor. Tarsus Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma ise 1 yıl geçmesine rağmen hala sonuçlanmadı.
Tutuklandığında kızının yanında olmayan, cenazesine de gidemeyen annesi Zeynep Gülsu (66) olan biteni Kanada’dan izliyor. Bir yandan üzülüyor, bir yandan acısını sahiplenen insanların varlığıyla teselli buluyor. İngilizce öğretmeni Halime Gülsu’yu vefatının birinci yıldönümünde annesi anlattı.
Röportajı, Halime Gülsu’nun vefatından bir-iki hafta önce Tarsus 3 No’lu Kadın Kapalı Cezaevi’nde çekilen Bold Medya’nın ulaştığı son karesi ve annesi ile birlikte 2017 yazında ziyaret ettikleri Mısır fotoğraflarıyla yayınlıyoruz.
Ne zamandır Kanada’da yaşıyorsunuz?
21 Ocak 2018’de Kanada’ya oğlumun yanına gelmiştim. Hâlâ buradayım. Gelinim hastalanmıştı, zatürre geçiriyordu. Oğlum ‘anne eşim hasta, iki çocuk var, gelebilir misin’ dedi. Karar verdik geldik. Bir daha da gitmedim. Şimdilik buradayım. Dönmeyi de düşünmüyorum. 82 yaşında hasta ablam var. Dün onunla konuştum. Gelmiyor musun diye soruyor. Ülkemi çok seviyorum ama özlemiyorum artık. Kırgınım çok.
Kaç çocuğunuz var?
Dört tane. Üç erkek bir kız. İrfan, Sinan, Zübeyir ve Halime. Halime en küçüğümdü. Beş de torum var, altıncısı yolda.
Vefatından bir-iki hafta önce Tarsus 3 No’lu Kadın Kapalı Cezaevi’nde çekilen son fotoğrafı…
Kızınızın vefatını nasıl öğrendiniz?
27 Nisan’da vefat etti kızım, bana 28 Nisan’ın sabahında söylediler. Buradaki oğlum öğrenince anneme ben diyemem demiş. Sabah kalktım, evde bir gariplik var. Saat 9-10 gibi bir adam börek alıp gelmiş. Pikniğe mi gidecekler diye düşünüyorum ben. Sonra kızkardeşim aradı, abim aldı telefonu eline. Öyle öğrendim. Ben zaten söylemiştim ‘Benim kızım çıkamaz oradan’ diye. Ağlayıp bağırma çağırma bizde olmaz zaten kızım. Dilimden dökülen ilk cümle ‘Kızımı öldürdüler, Allah da sizi tüketsin’ oldu.
Mersin’de birlikte mi yaşıyordunuz?
Evet, biz birlikte kalıyorduk. Eşim 14 Eylül 2015’te vefat etti. Abileri evli, Halime benim yanımdaydı. Mersin’deki oğlum Sinan, Halime cezaevine girince telefon etti, ‘Anne gelme evde yalnız kalamazsın, sen biraz daha orada dur’ dedi. Sonra sığınma hakkı istedik burada. Tutuklandığında da kızımın yanında yoktum, görüşlerine de cenazesine de gidemedim (ağlıyor)…
Zeynep ve Halime Gülsu, vefatından 7 ay önce Mısır’da yaşayan abisini ziyarete gitmişti.
Hakkınızı helal edin sizi üzdük, acınızı tazeledik.
Yok kızım, sen sor ki, dünya duysun, tarihe yazılsın. Ben bir yıldır unutamıyorum. Bizimle bir olan, acımızı paylaşan herkesten Allah razı olsun. Son mektubunu okumuşsunuzdur. Ben de her şeyi mektubundan öğrendim. Çok üzülüyordum, çocuğun bir şeyinden haberim yok diye. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’ndan da Allah razı olsun. Ona da çok dua ediyorum. O ilgilendi, mektuplarını her şeyi ortaya döktü.
Koğuş arkadaşlarıyla görüşme imkanınız oldu mu?
İki kişiyle görüştüm. Biri Adanalı bir hanımdı. Kızımın hastalandığını herkese bu hanım haber veriyor. 20 kişilermiş koğuşta, nöbetleşe baktık dedi. Ağrım yok ama çok halsizim diyormuş. Adı gibi halim selimdi, ne şikayet etti, ne sesini çıkardı dediler. Üst kattaymış Halime. Hastalanmış. Sedye istemişler. Kapıyı da açmamışlar. ‘Bir sürü varsınız, tutun götürün’ demişler. Bunları herkes bilsin, duysun…
En son ne zaman görüşmüştünüz?
20 Şubat 2018’de gözaltına aldılar. Herhalde bundan kısa bir süre önce görüşmüştük. Tam da hatırlamıyorum. Ben zaten Mersin’e dönmek için hazırlanıyordum. ‘Anne iyiyim, beni merak etme’ demişti. Cezaevine girince hiç görüşemedik. 25 Nisan’da abisi açık görüşe gitti. 30 dakika görüştüler. O gün geldiğinde Halime’nin durumu iyi değil eski haline dönmüş demişti. Doktor raporlarına kayıp dediler. Polise verilmiş rapor kayıp olur mu? Abisi tekrar aldı, götürdü. Yine kayıp dediler. Çok haksızlık yaptılar kızıma. Zulüm altında öldü. Koğuştaki arkadaşları hiç ilaç içmediğini söylüyor.
8 yaşından beri hastaydı kızınız. Hastalığı nasıl ortaya çıkmıştı?
Çocukken toprak yerdi, kansız diyordu doktorlar. Liseyi bitirdikten sonra çok hastalandı. Kan tahlilleri yaptılar. O kadar kötü bir hastalık ki, hemen perişan ediyor. Komaya girdi. Mersin’de ilk götürdüğümüz devlet hastanesi artık bizim yapacağımız bir şey kalmadı deyince fakülte hastanesine yatırdık. Doktor Burak Akçay üç yıl takip etti kızımı.
Sonra abisi İrfan (Gülsu), Gaziantep’te Mesut Onat diye bir doktor buldu ona. O doktor Elhamdülillah kızımı iyi tedavi etmişti. Bayağı iyileşmişti. Hatta ben buraya gelmeden önce ‘kızım git bir muayene ol’ dedim. Halime gitti, kontrollerini yaptırdı. Doktor bir ilacı daha kesmiş, durumun çok iyi demişti. Gerçekten de öyleydi. Biz de seviniyorduk. Ben de öyle gelebildim buraya. Tam Mersin’e döneceğim zaman tutuklandı. Geldiler gece yarısı kızımı, sıcak yatağından almışlar, evimi de öyle dağıtmışlar ki hiç hakkımı helal etmiyorum. Zirveden zırvasına kadar hiç kimseye…
Nasıl bir çocuktu Halime Gülsu?
Aktif bir çocuktu. Çok saygılıydı bize. Zekiydi. Beni gezdirirdi. Eşim öldü evim yıkılmadı ama kızım öldü evim yıkıldı. Evlat acısı çok zor. Allah kimseye göstermesin. Ama ben mutluyum. Elhamdülillah dini uğruna öldü evladım. Onunla teselli oluyorum.
Nerede, nasıl büyüttünüz…
Eşim Mersin’in Tarsus ilçesinin Pirömerli Köyü’nde imamdı. 1975’te evlendik. 2002’ye kadar aynı köyde kaldık. 27 sene. Halime de o köyde doğdu, büyüdü. İlkokulu bitirince Halime’yi İmam Hatip Ortaokulu’na gönderdik. Hastalanınca okulu bitiremeden Malatya’ya kansızlık tedavisi için gitti. Sonra Malatya’da süper liseye geçti. En son Mersin Dumlupınar Lisesi’nden mezun oldu. Üniversite imtihanlarına girdi ama hastalığından dolayı iki-üç sefer kazanamadı. Sürekli hastanelerdeydik çünkü.
Sonra İngilizce öğretmeni oldu…
Önce iki yıl İlahiyat okudu kızım. Ama daha sonra Gaziantep Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü okudu. İngilizce Öğretmeni’ydi. Gaziantep Sunguroğlu Lisesi’nde ancak bir yıl öğretmenlik yapabildi. 15 Temmuz’dan sonra eve gelmişti. O gün de kızımla birlikte evimizdeydik. Herkes gibi biz de ilk defa televizyondan duyduk.
Öğretmen olmak hayali miydi?
Öğretmen olmadan önce komşumuzun çocuklarını çalıştırırdı, herkes çok severdi onu. ‘İnşallah Halime ablamız öğretmen olur. Ne kadar güzel anlatıyor’ derlerdi. Gerçekten de çok iyi bir öğretmendi. İşine bağlıydı ve işini severdi. Okulu kapanınca Mersin’de mağdur ailelerin çocuklarına ders verdi, onlarla ilgilendi.
‘Birkaç kez gitme, yapma dedim. Anneyim, endişeleniyorum. ‘Yok anne, hiç bana mani olma, ben o çocuklara yardım etmem lazım’ demişti. Anne babası cezaevinde olan lise çağında genç bir kızdan bahsetmişti. Çocukla aileden kimse ilgilenmemiş, perişan halde. Psikolojisi bozulmuştu. ‘Anne nasıl ilgilenmeyeyim bu çocuklarla. Bak ne haldeler’ demişti. Ben de o zaman razı olmuştum.
Halime Gülsu Mersin Güneykent Mezarlığı’na defnedildi. Babasının da mezarlığı orada bulunuyor.
ZÜBEYİR GÜLSU (ABİSİ): TEK DÜŞÜNDÜĞÜ ZOR DURUMDAKİ ÖĞRENCİLERİYDİ
“Annem ile Halime en son 5 Temmuz 2017’de Mısır’a gelmişti. Eşim hamileydi o zaman. Doğum için geldiler. Gelmeden önce 4-5 aylık bir bilet almalarını söylemiştim. Bir yere göndermek istemiyodum. Ama ancak bir buçuk ay kaldılar. Halime’yi o zaman bayağı söylemiştim, biletini uzatalım, sen burada kal diye. İstemedi, aklında hep zor durumdaki öğrencileri vardı. Öyle deyince ben de zorlamadım.
Normalde Halime’nin hakkında hiçbir arama soruşturma yoktu. Buradan gittikten 3-4 ay sonra bir öğrencisini teknik takibe almışlar. Onun evine gidince Halime’yi de orada görünce o da teknik takibe alınmış sanırım. Halime takip edildiğini fark etmişti ve bana söylemişti. Abi bizi takip ediyorlar, fotoğrafımı çekiyorlar demişti. Hatta bir ara ‘Mersin’deki Muğdat Camii’ne gittik namaz kılmak için, yukarı çıktık. Temizlikçi kılığında biri bizi namazı bitirene kadar bizi seyretti sonra gitti demişti. Birkaç kez parkta da aynı şeyi yaşamışlar.
Kardeşimin tek düşüncesi annesi babası hapse düşmüş çocuklardı. Onları düşünür, üzülür, elinden geldiğince onlara yardım ederdi. Yaptığı bundan başka bir şey değildi. Kardeşimi bu yüzden öldürdüler. Kendini öğrencilerine adamıştı. Biz de kararına her zaman saygı duyduk, destekledik. Bizim tek üzüntümüz, acımız onu bir daha göremeyecek olmak.”
İRFAN GÜLSU (ABİSİ) 28 NİSAN 2018’DE BOLD MEDYA’YA ÖZEL RÖPORTAJ VERMİŞTİ
HALİME GÜLSU’NUN ÖLDÜRÜLME SÜRECİ
32 yaşındaki Halime Gülsu 8 yaşında yakalandığı sistemik Lupus hastalığıyla yıllardır mücadele ediyordu. Cezaevine girmeden önce son kontrollerini yaptırmış, doktoru iyi durumda olduğunu söylemişti. Fakat cezaevinde ilaçları verilmediği ve tedavisi ihmal edildiği için hayatını kaybetti. Tarsus Cezaevi yönetimine defalarca dilekçe vermesine, vefatından 4 gün önce Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)’e mektup yazmasına rağmen kimseye sesini duyuramadı ve 27 Nisan 2018’de cezaevinde hayatını kaybetti.
İÇLİ KÖFTE YAPIP SATMASI SUÇ SAYILDI
Halime Gülsu, cemaat operasyonları kapsamında 20 Şubat 2018’de Tarsus terörle mücadele polisleri tarafından yapılan ev baskınlarında gözaltına alındı. Mersin 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından 3 Mart 2018’de silahlı terör örgütüne üye olmak ve finanasal yardım sağlamak iddiasıyla tutuklandı. Yaptıkları iş, içli köfte yapıp satmak ve kendisi gibi KHK ile mağdur olan ailelere yardım etmekti.
[Sevinç Özarslan] 27.4.2019 [MedyaBold.com]
Gülsu’nun ölümüme sürüklenişi ile ilgili 400 sayfalık bir dosya hazırlandı. Avukatları Tarsus Cezaevi yönetimine ve diğer sorumlulara dava açmaya hazırlanıyor. Bunun için MAZLUMDER Adana Şubesi’nin 4 Mayıs’ta açıklayacağı rapor bekleniyor. Tarsus Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma ise 1 yıl geçmesine rağmen hala sonuçlanmadı.
Tutuklandığında kızının yanında olmayan, cenazesine de gidemeyen annesi Zeynep Gülsu (66) olan biteni Kanada’dan izliyor. Bir yandan üzülüyor, bir yandan acısını sahiplenen insanların varlığıyla teselli buluyor. İngilizce öğretmeni Halime Gülsu’yu vefatının birinci yıldönümünde annesi anlattı.
Röportajı, Halime Gülsu’nun vefatından bir-iki hafta önce Tarsus 3 No’lu Kadın Kapalı Cezaevi’nde çekilen Bold Medya’nın ulaştığı son karesi ve annesi ile birlikte 2017 yazında ziyaret ettikleri Mısır fotoğraflarıyla yayınlıyoruz.
Ne zamandır Kanada’da yaşıyorsunuz?
21 Ocak 2018’de Kanada’ya oğlumun yanına gelmiştim. Hâlâ buradayım. Gelinim hastalanmıştı, zatürre geçiriyordu. Oğlum ‘anne eşim hasta, iki çocuk var, gelebilir misin’ dedi. Karar verdik geldik. Bir daha da gitmedim. Şimdilik buradayım. Dönmeyi de düşünmüyorum. 82 yaşında hasta ablam var. Dün onunla konuştum. Gelmiyor musun diye soruyor. Ülkemi çok seviyorum ama özlemiyorum artık. Kırgınım çok.
Kaç çocuğunuz var?
Dört tane. Üç erkek bir kız. İrfan, Sinan, Zübeyir ve Halime. Halime en küçüğümdü. Beş de torum var, altıncısı yolda.
Vefatından bir-iki hafta önce Tarsus 3 No’lu Kadın Kapalı Cezaevi’nde çekilen son fotoğrafı…
Kızınızın vefatını nasıl öğrendiniz?
27 Nisan’da vefat etti kızım, bana 28 Nisan’ın sabahında söylediler. Buradaki oğlum öğrenince anneme ben diyemem demiş. Sabah kalktım, evde bir gariplik var. Saat 9-10 gibi bir adam börek alıp gelmiş. Pikniğe mi gidecekler diye düşünüyorum ben. Sonra kızkardeşim aradı, abim aldı telefonu eline. Öyle öğrendim. Ben zaten söylemiştim ‘Benim kızım çıkamaz oradan’ diye. Ağlayıp bağırma çağırma bizde olmaz zaten kızım. Dilimden dökülen ilk cümle ‘Kızımı öldürdüler, Allah da sizi tüketsin’ oldu.
Mersin’de birlikte mi yaşıyordunuz?
Evet, biz birlikte kalıyorduk. Eşim 14 Eylül 2015’te vefat etti. Abileri evli, Halime benim yanımdaydı. Mersin’deki oğlum Sinan, Halime cezaevine girince telefon etti, ‘Anne gelme evde yalnız kalamazsın, sen biraz daha orada dur’ dedi. Sonra sığınma hakkı istedik burada. Tutuklandığında da kızımın yanında yoktum, görüşlerine de cenazesine de gidemedim (ağlıyor)…
Zeynep ve Halime Gülsu, vefatından 7 ay önce Mısır’da yaşayan abisini ziyarete gitmişti.
Hakkınızı helal edin sizi üzdük, acınızı tazeledik.
Yok kızım, sen sor ki, dünya duysun, tarihe yazılsın. Ben bir yıldır unutamıyorum. Bizimle bir olan, acımızı paylaşan herkesten Allah razı olsun. Son mektubunu okumuşsunuzdur. Ben de her şeyi mektubundan öğrendim. Çok üzülüyordum, çocuğun bir şeyinden haberim yok diye. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’ndan da Allah razı olsun. Ona da çok dua ediyorum. O ilgilendi, mektuplarını her şeyi ortaya döktü.
Koğuş arkadaşlarıyla görüşme imkanınız oldu mu?
İki kişiyle görüştüm. Biri Adanalı bir hanımdı. Kızımın hastalandığını herkese bu hanım haber veriyor. 20 kişilermiş koğuşta, nöbetleşe baktık dedi. Ağrım yok ama çok halsizim diyormuş. Adı gibi halim selimdi, ne şikayet etti, ne sesini çıkardı dediler. Üst kattaymış Halime. Hastalanmış. Sedye istemişler. Kapıyı da açmamışlar. ‘Bir sürü varsınız, tutun götürün’ demişler. Bunları herkes bilsin, duysun…
En son ne zaman görüşmüştünüz?
20 Şubat 2018’de gözaltına aldılar. Herhalde bundan kısa bir süre önce görüşmüştük. Tam da hatırlamıyorum. Ben zaten Mersin’e dönmek için hazırlanıyordum. ‘Anne iyiyim, beni merak etme’ demişti. Cezaevine girince hiç görüşemedik. 25 Nisan’da abisi açık görüşe gitti. 30 dakika görüştüler. O gün geldiğinde Halime’nin durumu iyi değil eski haline dönmüş demişti. Doktor raporlarına kayıp dediler. Polise verilmiş rapor kayıp olur mu? Abisi tekrar aldı, götürdü. Yine kayıp dediler. Çok haksızlık yaptılar kızıma. Zulüm altında öldü. Koğuştaki arkadaşları hiç ilaç içmediğini söylüyor.
8 yaşından beri hastaydı kızınız. Hastalığı nasıl ortaya çıkmıştı?
Çocukken toprak yerdi, kansız diyordu doktorlar. Liseyi bitirdikten sonra çok hastalandı. Kan tahlilleri yaptılar. O kadar kötü bir hastalık ki, hemen perişan ediyor. Komaya girdi. Mersin’de ilk götürdüğümüz devlet hastanesi artık bizim yapacağımız bir şey kalmadı deyince fakülte hastanesine yatırdık. Doktor Burak Akçay üç yıl takip etti kızımı.
Sonra abisi İrfan (Gülsu), Gaziantep’te Mesut Onat diye bir doktor buldu ona. O doktor Elhamdülillah kızımı iyi tedavi etmişti. Bayağı iyileşmişti. Hatta ben buraya gelmeden önce ‘kızım git bir muayene ol’ dedim. Halime gitti, kontrollerini yaptırdı. Doktor bir ilacı daha kesmiş, durumun çok iyi demişti. Gerçekten de öyleydi. Biz de seviniyorduk. Ben de öyle gelebildim buraya. Tam Mersin’e döneceğim zaman tutuklandı. Geldiler gece yarısı kızımı, sıcak yatağından almışlar, evimi de öyle dağıtmışlar ki hiç hakkımı helal etmiyorum. Zirveden zırvasına kadar hiç kimseye…
Nasıl bir çocuktu Halime Gülsu?
Aktif bir çocuktu. Çok saygılıydı bize. Zekiydi. Beni gezdirirdi. Eşim öldü evim yıkılmadı ama kızım öldü evim yıkıldı. Evlat acısı çok zor. Allah kimseye göstermesin. Ama ben mutluyum. Elhamdülillah dini uğruna öldü evladım. Onunla teselli oluyorum.
Nerede, nasıl büyüttünüz…
Eşim Mersin’in Tarsus ilçesinin Pirömerli Köyü’nde imamdı. 1975’te evlendik. 2002’ye kadar aynı köyde kaldık. 27 sene. Halime de o köyde doğdu, büyüdü. İlkokulu bitirince Halime’yi İmam Hatip Ortaokulu’na gönderdik. Hastalanınca okulu bitiremeden Malatya’ya kansızlık tedavisi için gitti. Sonra Malatya’da süper liseye geçti. En son Mersin Dumlupınar Lisesi’nden mezun oldu. Üniversite imtihanlarına girdi ama hastalığından dolayı iki-üç sefer kazanamadı. Sürekli hastanelerdeydik çünkü.
Sonra İngilizce öğretmeni oldu…
Önce iki yıl İlahiyat okudu kızım. Ama daha sonra Gaziantep Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü okudu. İngilizce Öğretmeni’ydi. Gaziantep Sunguroğlu Lisesi’nde ancak bir yıl öğretmenlik yapabildi. 15 Temmuz’dan sonra eve gelmişti. O gün de kızımla birlikte evimizdeydik. Herkes gibi biz de ilk defa televizyondan duyduk.
Öğretmen olmak hayali miydi?
Öğretmen olmadan önce komşumuzun çocuklarını çalıştırırdı, herkes çok severdi onu. ‘İnşallah Halime ablamız öğretmen olur. Ne kadar güzel anlatıyor’ derlerdi. Gerçekten de çok iyi bir öğretmendi. İşine bağlıydı ve işini severdi. Okulu kapanınca Mersin’de mağdur ailelerin çocuklarına ders verdi, onlarla ilgilendi.
‘Birkaç kez gitme, yapma dedim. Anneyim, endişeleniyorum. ‘Yok anne, hiç bana mani olma, ben o çocuklara yardım etmem lazım’ demişti. Anne babası cezaevinde olan lise çağında genç bir kızdan bahsetmişti. Çocukla aileden kimse ilgilenmemiş, perişan halde. Psikolojisi bozulmuştu. ‘Anne nasıl ilgilenmeyeyim bu çocuklarla. Bak ne haldeler’ demişti. Ben de o zaman razı olmuştum.
Halime Gülsu Mersin Güneykent Mezarlığı’na defnedildi. Babasının da mezarlığı orada bulunuyor.
ZÜBEYİR GÜLSU (ABİSİ): TEK DÜŞÜNDÜĞÜ ZOR DURUMDAKİ ÖĞRENCİLERİYDİ
“Annem ile Halime en son 5 Temmuz 2017’de Mısır’a gelmişti. Eşim hamileydi o zaman. Doğum için geldiler. Gelmeden önce 4-5 aylık bir bilet almalarını söylemiştim. Bir yere göndermek istemiyodum. Ama ancak bir buçuk ay kaldılar. Halime’yi o zaman bayağı söylemiştim, biletini uzatalım, sen burada kal diye. İstemedi, aklında hep zor durumdaki öğrencileri vardı. Öyle deyince ben de zorlamadım.
Normalde Halime’nin hakkında hiçbir arama soruşturma yoktu. Buradan gittikten 3-4 ay sonra bir öğrencisini teknik takibe almışlar. Onun evine gidince Halime’yi de orada görünce o da teknik takibe alınmış sanırım. Halime takip edildiğini fark etmişti ve bana söylemişti. Abi bizi takip ediyorlar, fotoğrafımı çekiyorlar demişti. Hatta bir ara ‘Mersin’deki Muğdat Camii’ne gittik namaz kılmak için, yukarı çıktık. Temizlikçi kılığında biri bizi namazı bitirene kadar bizi seyretti sonra gitti demişti. Birkaç kez parkta da aynı şeyi yaşamışlar.
Kardeşimin tek düşüncesi annesi babası hapse düşmüş çocuklardı. Onları düşünür, üzülür, elinden geldiğince onlara yardım ederdi. Yaptığı bundan başka bir şey değildi. Kardeşimi bu yüzden öldürdüler. Kendini öğrencilerine adamıştı. Biz de kararına her zaman saygı duyduk, destekledik. Bizim tek üzüntümüz, acımız onu bir daha göremeyecek olmak.”
İRFAN GÜLSU (ABİSİ) 28 NİSAN 2018’DE BOLD MEDYA’YA ÖZEL RÖPORTAJ VERMİŞTİ
HALİME GÜLSU’NUN ÖLDÜRÜLME SÜRECİ
32 yaşındaki Halime Gülsu 8 yaşında yakalandığı sistemik Lupus hastalığıyla yıllardır mücadele ediyordu. Cezaevine girmeden önce son kontrollerini yaptırmış, doktoru iyi durumda olduğunu söylemişti. Fakat cezaevinde ilaçları verilmediği ve tedavisi ihmal edildiği için hayatını kaybetti. Tarsus Cezaevi yönetimine defalarca dilekçe vermesine, vefatından 4 gün önce Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)’e mektup yazmasına rağmen kimseye sesini duyuramadı ve 27 Nisan 2018’de cezaevinde hayatını kaybetti.
İÇLİ KÖFTE YAPIP SATMASI SUÇ SAYILDI
Halime Gülsu, cemaat operasyonları kapsamında 20 Şubat 2018’de Tarsus terörle mücadele polisleri tarafından yapılan ev baskınlarında gözaltına alındı. Mersin 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından 3 Mart 2018’de silahlı terör örgütüne üye olmak ve finanasal yardım sağlamak iddiasıyla tutuklandı. Yaptıkları iş, içli köfte yapıp satmak ve kendisi gibi KHK ile mağdur olan ailelere yardım etmekti.
[Sevinç Özarslan] 27.4.2019 [MedyaBold.com]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Sporun trajikomik fıkraları [Murat Aydın]
Yıl 1998; 28 Şubat’ın en hararetli zamanlarında, asker en güçlü olduğu zamanları yaşıyor. Benjamın Toshack da o zamanlar Beşiktaş’ın teknik direktörü. Bir gün Oktay Derelioğlu’nu antrenmanda göremiyor ve nerede olduğunu soruyor. Sakatlandı diyorlar. Nasıl yani en son gördüğümde sağlamdı, nasıl sakatlandı diye sorunca, askerde eğitim sırasında sakatlandığını öğreniyor. Neye uğradığını şaşıran Toshack’ın cinleri tepesine çıkıyor. ‘Nasıl ya’ diyor ‘Burası Sovyet Rusya mı? Bu laf bir anda gündeme oturuyor, Beşiktaş ile Genelkurmay arasında büyük bir devlet krizi çıkıyor.
O zaman Genelkurmay için -rütbeli askerler hariç- ülkedeki her erkek eşit olduğu için, sürünme eğitimini Oktay Derelioğlu’nun da mutlaka yapması gerekiyor. Derelioğlu’nun futbol borsasında milyonlarca dolarlık değerinin olması, Avrupa çapında izlenen bir oyuncu olması, en değerli oyuncularından birinin sakatlanmasının Beşiktaş’ın borsadaki değerini etkileyecek olması gibi şeylerin hiçbir önemi yoktur onlar için. Herkes askerde sürünüyorsa o da sürünecektir. Devletin istediğine karşı herkesin boynu kıldan ince olması gerekir haliyle.
O gün bir devlet krizine sebep olan olay bugün her anlatıldığında da kahkahalarla gülünen bir trajikomik fıkra olarak kaldı aklımızda.
Bunun gibi her dönemin kendine ait trajikomik halleri eksik olmuyor Türkiye gibi ülkelerde. Bugün de farklı trajikomik fıkralar kendiliğinden yazılıp tarihe kayıt oluyorlar. Mesela Hakan Şükür Türk futbol tarihinin en büyük golcüsüdür ama bugünkü Türk televizyonlarına göre böyle bir futbolcu hiç yaşamamış, hiç var olmamış, o golleri de hayaletler atmıştır. Türk Futbol tarihi konuşuyorlar, dünya 3.lüğümüz, Dünya Kupası tarihinin en hızlı atılan golü, Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğu vs ama dönemin en önemli yıldızı sanki sahada hiç olmamış gibi muhabbet ediliyor. Hakan Şükür’ü Türk futbolundan çıkardığınızda hiç bir saçmalıkla dolduramayan koskocaman bir boşluk oluşuyor. Yani doldurabilirseniz doldurun ve ağalar istemediği için ismini hiç zikretmeyin. Ama öyle kocaman bir adam ki onsuz futbol konuşmanız mümkün değil. Kazara birisi ağzından kaçırsa sosyal medyada olay oluyor. Hakan Şükür’ün gollerini konuşmak memleketi temelden yıkacak bir terör eylemi sanki.
Ama bu aralar asıl Enes Kanter üzerinden komik fıkralar yaşanıyor. Türk televizyonları Enes’in oynadığı maçları yayınlamıyor. Bir basketbol maçının ya da bir adamın topu bir sepetin içinden geçirmesinin ülke güvenliğiyle ne alakası olabilir? Yani siyasi içerikli bir konuşma olur, yönetimle ilgili mesajlardan çekinir yayınlamazsınız bu düşünce özgürlüğüyle bağdaşmaz ama anlaşılır bir tarafı vardır. Ancak söz konusu olan sadece ve sadece bir basketbol maçı, o maçta onlarca oyuncu oynuyor. Hükümete muhalif oyuncu bir basket atınca hükümet mi devrilir. Aldığı her ribaunt ile hükümetin temellerine bir darbe mi vurmuş olur? Milli birliğe en çok muhtaç olduğumuz şu günde yaptığı asistler birliğimizi mi bozar? Enes her top çalmada hükümetin çalmasını mı insanların aklına getirir?
Ama bence en komik fıkra Kaan Kural’ın onun adını anmadan Portland maçını anlatmasıdır. Neticede NBA kocaman bir lig ve bir sürü takım ve bir sürü oyuncudan oluşuyor. İyi bir basketbol gözlemcisi olan Kaan Kural’ın Enes Kanter’i oyuncu olarak beğenmiyor olabilir, beğenmediği çin de anmaya değer bulmuyor olabilir yani bu anlaşılabilir. Ama 2016’dan beri play-off’larda maç kazanamayan Portland’ın Oklohama ile oynadığı maçı anlatıyorsun. Portland maçı kazanıyor, sahanın en iyisi Enes Kanter ve sen maç boyunca onun adını bir kere anmadan bitiriyorsun. Üstelik ABD’de Twitterın TT listesinin en üstünde Enes var.
Kuşkusuz bu olayı ileride trajikomik fıkra olarak anlatılıp anlatılıp gülecekler. Portland tur atlamaya ve Enes Kanter formanın hakkını vermeye devam ettikçe fıkralar da çoğalacak.
Kaan Kural’ın Enes Kanter ile bir problemi olduğunu sanmıyorum. Ama Kaan Kural gibi bir ismin Enes çok iyi performans gösteriyor diye bir twit atmayacak kadar mevcut sisteme abapte olmuş olması, hakikaten Türkiye için düşündürücü bir fıkradır.
[Murat Aydın] 27.4.2019 [TR724]
O zaman Genelkurmay için -rütbeli askerler hariç- ülkedeki her erkek eşit olduğu için, sürünme eğitimini Oktay Derelioğlu’nun da mutlaka yapması gerekiyor. Derelioğlu’nun futbol borsasında milyonlarca dolarlık değerinin olması, Avrupa çapında izlenen bir oyuncu olması, en değerli oyuncularından birinin sakatlanmasının Beşiktaş’ın borsadaki değerini etkileyecek olması gibi şeylerin hiçbir önemi yoktur onlar için. Herkes askerde sürünüyorsa o da sürünecektir. Devletin istediğine karşı herkesin boynu kıldan ince olması gerekir haliyle.
O gün bir devlet krizine sebep olan olay bugün her anlatıldığında da kahkahalarla gülünen bir trajikomik fıkra olarak kaldı aklımızda.
Bunun gibi her dönemin kendine ait trajikomik halleri eksik olmuyor Türkiye gibi ülkelerde. Bugün de farklı trajikomik fıkralar kendiliğinden yazılıp tarihe kayıt oluyorlar. Mesela Hakan Şükür Türk futbol tarihinin en büyük golcüsüdür ama bugünkü Türk televizyonlarına göre böyle bir futbolcu hiç yaşamamış, hiç var olmamış, o golleri de hayaletler atmıştır. Türk Futbol tarihi konuşuyorlar, dünya 3.lüğümüz, Dünya Kupası tarihinin en hızlı atılan golü, Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğu vs ama dönemin en önemli yıldızı sanki sahada hiç olmamış gibi muhabbet ediliyor. Hakan Şükür’ü Türk futbolundan çıkardığınızda hiç bir saçmalıkla dolduramayan koskocaman bir boşluk oluşuyor. Yani doldurabilirseniz doldurun ve ağalar istemediği için ismini hiç zikretmeyin. Ama öyle kocaman bir adam ki onsuz futbol konuşmanız mümkün değil. Kazara birisi ağzından kaçırsa sosyal medyada olay oluyor. Hakan Şükür’ün gollerini konuşmak memleketi temelden yıkacak bir terör eylemi sanki.
Ama bu aralar asıl Enes Kanter üzerinden komik fıkralar yaşanıyor. Türk televizyonları Enes’in oynadığı maçları yayınlamıyor. Bir basketbol maçının ya da bir adamın topu bir sepetin içinden geçirmesinin ülke güvenliğiyle ne alakası olabilir? Yani siyasi içerikli bir konuşma olur, yönetimle ilgili mesajlardan çekinir yayınlamazsınız bu düşünce özgürlüğüyle bağdaşmaz ama anlaşılır bir tarafı vardır. Ancak söz konusu olan sadece ve sadece bir basketbol maçı, o maçta onlarca oyuncu oynuyor. Hükümete muhalif oyuncu bir basket atınca hükümet mi devrilir. Aldığı her ribaunt ile hükümetin temellerine bir darbe mi vurmuş olur? Milli birliğe en çok muhtaç olduğumuz şu günde yaptığı asistler birliğimizi mi bozar? Enes her top çalmada hükümetin çalmasını mı insanların aklına getirir?
Ama bence en komik fıkra Kaan Kural’ın onun adını anmadan Portland maçını anlatmasıdır. Neticede NBA kocaman bir lig ve bir sürü takım ve bir sürü oyuncudan oluşuyor. İyi bir basketbol gözlemcisi olan Kaan Kural’ın Enes Kanter’i oyuncu olarak beğenmiyor olabilir, beğenmediği çin de anmaya değer bulmuyor olabilir yani bu anlaşılabilir. Ama 2016’dan beri play-off’larda maç kazanamayan Portland’ın Oklohama ile oynadığı maçı anlatıyorsun. Portland maçı kazanıyor, sahanın en iyisi Enes Kanter ve sen maç boyunca onun adını bir kere anmadan bitiriyorsun. Üstelik ABD’de Twitterın TT listesinin en üstünde Enes var.
Kuşkusuz bu olayı ileride trajikomik fıkra olarak anlatılıp anlatılıp gülecekler. Portland tur atlamaya ve Enes Kanter formanın hakkını vermeye devam ettikçe fıkralar da çoğalacak.
Kaan Kural’ın Enes Kanter ile bir problemi olduğunu sanmıyorum. Ama Kaan Kural gibi bir ismin Enes çok iyi performans gösteriyor diye bir twit atmayacak kadar mevcut sisteme abapte olmuş olması, hakikaten Türkiye için düşündürücü bir fıkradır.
[Murat Aydın] 27.4.2019 [TR724]
Diagne ‘çevresiyle’ golcü! [Hasan Cücük]
Galatasaray’ın büyük umutlarla Kasımpaşa’dan renklerine kattığı Süper Lig’in en çok gol atan forveti Mbaye Diagne, sarı-kırmızılı forma ile beklentilerin altında kalmaya devam ediyor. Senegalli forvet Kasımpaşa formasıyla ligin ilk devresinde 20 gol atarak dikkatleri üzerine çekmişti. Sarı-kırmızılı forma ile attığı 8 golün 5’inin penaltıdan gelmesi Diagne’nin kalitesini tartışmaya açtı.
Galatasaray, Türkiye Kupası’nda adını finale yazdırırken, deplasmanda Yeni Malatyaspor’a gol olup yağdı. Sahasında berabere kaldığı maçın rövanşında sahadan 5-2 galip ayrılan Galatasaray’da gözlerin aradığı isim Mbaye Diagne oldu. Linnes, Feghouli, Onyekuru (2) ve Mitroglou golleriyle sarı-kırmızılıları finale taşıyan isim oldu. Diagne gol atmadı ancak iki asist yaptı. Maçın 81. dakikasında yerini Mitroglou’ya bıraktı. 81 dakika oyunda kalan Diagne gol atamazken, Yunan oyuncu Mitroglou oyuna girdikten sadece 2 dakika sonra golünü attı.
Ligde 28 gole imza atan Diagne, bu gollerin 11’ini penaltıdan attı. Kasımpaşa ile 6 penaltı golü atan Senegalli, Galatasaray’da 5 kez beyaz noktadan topu ağlarla buluşturdu. Trabzonspor, Bursaspor, Yeni Malatyaspor (2) ve Kayserispor karşısında beyaz noktada topun başına hep Diagne geçti. Özellikle Yeni Malatyaspor’a atacağı ikinci penaltı öncesi Belhanda ile yaşadığı tartışma ise hafızalarda kaldı. İkinci penaltı için topu almak isteyen Belhanda’nın bu isteğini Diagne geri çevirdi.
Senegalli golcü, Kasımpaşa’daki performansıyla, şampiyonluk mücadelesi veren ve gol yollarında sıkıntı yaşayan Galatasaray tarafından 10 milyon Euro bonservis bedeliyle transfer olduğunda doğal olarak beklentiler yüksekti. Sarı-Kırmızılı formayla çıktığı ilk 3 maçta beklenen performansı bir türlü gösteremedi. Eleştiri oklarının üzerine yöneldiği Diagne, 21. haftadaki Trabzonspor maçında penaltıdan bir gol kaydetse de bu, eleştiri oklarının yönünü değiştirmeye yetmedi. 22, 23 ve 24. haftalarda da gol atamayan Diagne, 5-0 kazandıkları Antalyaspor maçının son dakikalarında kaleciden dönen topu kafayla tamamlayarak Galatasaray formasıyla ikinci golünü attı.
26.haftada Bursaspor’u deplasmanda 3-2 yendikleri maçta penaltıdan bir gol daha kaydeden Diagne, yeni formasına biraz daha alışıyordu. Diagne, 27. haftada Yeni Malatyaspor ile oynanan Süper Lig maçında ise hat-trick yaptı. Bu gollerden ikisini penaltıdan atan Diagne, diğerinde ise Emre Akbaba’nın kafa vuruşunda top istemsiz bir şekilde Senegalli oyuncunun göğsüne çarpıp ağlara gitti.
Ligin 29. haftasında Galatasaray sahasında Kayserispor’u konuk ederken, skorda 3-1 üstünlük sağladı. Gollerin ikisinin altında Diagne’nin imzası vardı. Yine biri penaltıdan geldi. Diğer gol ise Fernando’nun ceza sahası dışından çektiği şut kaleciden dönüp, Diagne’nin önüne gelince boş kaleye topu göndermek zor olmadı.
Diagne’nin Galatasaray formasıyla attığı gollerin ya penaltıdan ya da tesadüf eseri olması akıllara bu oyuncuya asist yapılmıyor mu sorusunu getirdi. Zira, Kasımpaşa’da ilk devre 20 gole imza attığında Diagne’ye asist yapan Trezequet ve Özgür Çek vardı. Her iki oyuncuda topu ayağına aldığında gol bölgesinde bulunan Diagne’yi golle buluşturuyorlardı. Galatasaray’da henüz ona asist yapan bir oyuncu yok. Galatasaray’daki gollerini ya penaltıdan, ya kaleciden dönen topu tamamlayarak ya da meşin yuvarlağın kazara kendisine çarpmasıyla kaydetti. Maç içinde fazla beslenemeyen ve dolayısıyla etkili olamayan Diagne’nin Galatasaray’a yâr olabilmesi için kanat oyuncularının ve Belhanda, Feghouli, Emre Akbaba gibi merkezde oynayan isimlerin katkısına ihtiyacı var.
Nitekim Kasımpaşa teknik direktörü Mustafa Denizli, Diagne’nin başarılı olması için ‘çevresine’ dikkat çekiyordu. Denizli, ‘Diagne’nin Galatasaray’daki çalışma temposu belki bizden daha fazla. Ama bu durum, kendisinin başarılı olma şansını artırmıyor. Futbolda futbolcunun performansını bireysel olarak değerlendirdiğiniz zaman doğru sonuçlara varamazsınız. Futbolcuyu çevresiyle beraber değerlendirmeniz gerekir. Sağı, solu, arkası, önü, bu gibi ilişkiler yumağı futbolcuyu farklı kılar. Bizdeki ortamı Galatasaray’da bulamadı. Diagne bunun sıkıntısını yaşıyor.’ açıklamasını yaptı.
Diagne, sezonu gol kralı olarak tamamlayacaktır. Rakipleriyle arasında kapanması çok zor bir fark var. Ancak krallık tacını giymesine rağmen Galatasaray performansı tartışılacaktır. Ya iyi bir teklif gelirse satma yoluna gidecek ya da Diagne’yi gol yollarında besleyecek Tezeguet gibi bir oyuncuyu yanına monte edecek. Yoksa hüsranın adı Diagne olur. Akıllarda penaltıdan ve tesadüfen gol atan bir forvet olarak kalır.
[Hasan Cücük] 27.4.2019 [TR724]
Galatasaray, Türkiye Kupası’nda adını finale yazdırırken, deplasmanda Yeni Malatyaspor’a gol olup yağdı. Sahasında berabere kaldığı maçın rövanşında sahadan 5-2 galip ayrılan Galatasaray’da gözlerin aradığı isim Mbaye Diagne oldu. Linnes, Feghouli, Onyekuru (2) ve Mitroglou golleriyle sarı-kırmızılıları finale taşıyan isim oldu. Diagne gol atmadı ancak iki asist yaptı. Maçın 81. dakikasında yerini Mitroglou’ya bıraktı. 81 dakika oyunda kalan Diagne gol atamazken, Yunan oyuncu Mitroglou oyuna girdikten sadece 2 dakika sonra golünü attı.
Ligde 28 gole imza atan Diagne, bu gollerin 11’ini penaltıdan attı. Kasımpaşa ile 6 penaltı golü atan Senegalli, Galatasaray’da 5 kez beyaz noktadan topu ağlarla buluşturdu. Trabzonspor, Bursaspor, Yeni Malatyaspor (2) ve Kayserispor karşısında beyaz noktada topun başına hep Diagne geçti. Özellikle Yeni Malatyaspor’a atacağı ikinci penaltı öncesi Belhanda ile yaşadığı tartışma ise hafızalarda kaldı. İkinci penaltı için topu almak isteyen Belhanda’nın bu isteğini Diagne geri çevirdi.
Senegalli golcü, Kasımpaşa’daki performansıyla, şampiyonluk mücadelesi veren ve gol yollarında sıkıntı yaşayan Galatasaray tarafından 10 milyon Euro bonservis bedeliyle transfer olduğunda doğal olarak beklentiler yüksekti. Sarı-Kırmızılı formayla çıktığı ilk 3 maçta beklenen performansı bir türlü gösteremedi. Eleştiri oklarının üzerine yöneldiği Diagne, 21. haftadaki Trabzonspor maçında penaltıdan bir gol kaydetse de bu, eleştiri oklarının yönünü değiştirmeye yetmedi. 22, 23 ve 24. haftalarda da gol atamayan Diagne, 5-0 kazandıkları Antalyaspor maçının son dakikalarında kaleciden dönen topu kafayla tamamlayarak Galatasaray formasıyla ikinci golünü attı.
26.haftada Bursaspor’u deplasmanda 3-2 yendikleri maçta penaltıdan bir gol daha kaydeden Diagne, yeni formasına biraz daha alışıyordu. Diagne, 27. haftada Yeni Malatyaspor ile oynanan Süper Lig maçında ise hat-trick yaptı. Bu gollerden ikisini penaltıdan atan Diagne, diğerinde ise Emre Akbaba’nın kafa vuruşunda top istemsiz bir şekilde Senegalli oyuncunun göğsüne çarpıp ağlara gitti.
Ligin 29. haftasında Galatasaray sahasında Kayserispor’u konuk ederken, skorda 3-1 üstünlük sağladı. Gollerin ikisinin altında Diagne’nin imzası vardı. Yine biri penaltıdan geldi. Diğer gol ise Fernando’nun ceza sahası dışından çektiği şut kaleciden dönüp, Diagne’nin önüne gelince boş kaleye topu göndermek zor olmadı.
Diagne’nin Galatasaray formasıyla attığı gollerin ya penaltıdan ya da tesadüf eseri olması akıllara bu oyuncuya asist yapılmıyor mu sorusunu getirdi. Zira, Kasımpaşa’da ilk devre 20 gole imza attığında Diagne’ye asist yapan Trezequet ve Özgür Çek vardı. Her iki oyuncuda topu ayağına aldığında gol bölgesinde bulunan Diagne’yi golle buluşturuyorlardı. Galatasaray’da henüz ona asist yapan bir oyuncu yok. Galatasaray’daki gollerini ya penaltıdan, ya kaleciden dönen topu tamamlayarak ya da meşin yuvarlağın kazara kendisine çarpmasıyla kaydetti. Maç içinde fazla beslenemeyen ve dolayısıyla etkili olamayan Diagne’nin Galatasaray’a yâr olabilmesi için kanat oyuncularının ve Belhanda, Feghouli, Emre Akbaba gibi merkezde oynayan isimlerin katkısına ihtiyacı var.
Nitekim Kasımpaşa teknik direktörü Mustafa Denizli, Diagne’nin başarılı olması için ‘çevresine’ dikkat çekiyordu. Denizli, ‘Diagne’nin Galatasaray’daki çalışma temposu belki bizden daha fazla. Ama bu durum, kendisinin başarılı olma şansını artırmıyor. Futbolda futbolcunun performansını bireysel olarak değerlendirdiğiniz zaman doğru sonuçlara varamazsınız. Futbolcuyu çevresiyle beraber değerlendirmeniz gerekir. Sağı, solu, arkası, önü, bu gibi ilişkiler yumağı futbolcuyu farklı kılar. Bizdeki ortamı Galatasaray’da bulamadı. Diagne bunun sıkıntısını yaşıyor.’ açıklamasını yaptı.
Diagne, sezonu gol kralı olarak tamamlayacaktır. Rakipleriyle arasında kapanması çok zor bir fark var. Ancak krallık tacını giymesine rağmen Galatasaray performansı tartışılacaktır. Ya iyi bir teklif gelirse satma yoluna gidecek ya da Diagne’yi gol yollarında besleyecek Tezeguet gibi bir oyuncuyu yanına monte edecek. Yoksa hüsranın adı Diagne olur. Akıllarda penaltıdan ve tesadüfen gol atan bir forvet olarak kalır.
[Hasan Cücük] 27.4.2019 [TR724]
Eleştiri kültürü üzerine [Ramazan Faruk Güzel]
“Sözü süz de söyle, gönlü bulandırmasın.
Diz de söyle, kulağa inci diye takılsın.
Sözü yüze söyle, gıybet olup utandırmasın.”
– Şems-i Tebrizi
Eleştiri, Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, “Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit.” demek.
Araplar ‘tenkit’ diyor, İngilizler ‘criticize’, Türkler ise “eleştiri” demiş…
Eleştiri ve kritik; toplumların ve bireylerin gelişmesinde çok önemli bir argüman, bunlarla kendini düzeltme imkânı olur. “Zengin seçenekleri dinlerken siz de muhayyilenizi, eleştiri bilincinizi bilemiş olurdunuz.” (H. Taner.)
Nitekim “Yapıcı bir tenkit, akıllı insanları güçlendirir. Ahmakları öfkelendirir.” (Napolyon)
Gelişmiş ve yerleşmiş toplumlarda “Eleştiri kültürü” çok hayati ve fonksiyonel. Etik değerlerin tam oturmadığı, eğitim ve gelişmişlik konusunda homojenliğin olmadığı toplumlarda (Ortadoğu ve bizim ülkemizde) çok yıkıcı da olabilir bu eleştirisellik…
..
BİRAZ EMPATİ!
Avukatlık yıllarımda bir çok hakaret davasına vekil sıfatıyla dâhil olmuştum. Hakimliğe geçince de yargıç sıfatıyla bu tür davalara bakmıştım.
Hatta bu eleştiri tahammülsüzlüğü doğuya doğru gittikçe trajik bir şekilde artış göstermekte. Eleştiriyi hazmedemediği için babasını, kardeşini, evladını vuranları, öldürenleri bile gördüm. Eleştiriyi, onur- gurur meselesi yapma asabiyeti doğu toplumu marazı.
..
Burada yaşanan en büyük sıkıntının, “empati eksikliği” olduğunu görmüştüm. İnsanlar önce kendisine saygı duysa, aynı saygıyı kıyasen başkalarına da uygulasa, kendisini karşısındakinin yerine koysa, bütün meseleler ortadan kalkacak gibi…
Altını çizerek söylüyorum ki, empati ve saygı olsa insanlarda; yeryüzünde ne ihtilaf kalır, ne niza.
HATALARI HATIRLATMAK
Hatalarımın, yanlışlarımın hatırlatılmasından, düzeltilmesinden şahsen çok memnunum: “Üzerimdeki akrebi hatırlatana rahmet!”
Tabi ki hakaret ve aşağılamaya girmeden… neticede hepimiz nefis taşıyoruz.
Şunu da belirtmekte fayda var ki, en güzel hatırlatma “özelden” yapılanı…
Genelden, kamuya açık şekilde yapılan nasihat da, hata düzeltme de bir noktada yapmaktan ziyade yıkmaya açıktık. Nitekim Hz. Ali’nin şu sözü de meseleyi çok güzel formülize ediyor:
“Bir insana başkaları yanında verilen öğüt , öğüt değil hakarettir.”
Açıktan eleştiri ve düzeltmelerin muhtemel sıkıntıları da var:
1- Eleştirilen için:
Gururu incinebilir, kendisini küçük düşmüş hissedebilir. Belli bir makamı vb temsil eden birisi ise o noktada yaralanmış hissedebilir de…
2- Eleştiren için:
Kalbine çelici duygular gelebilir, kendisini birilerinin hatalarının tashih mesabesinde olduğunu görmeye başlayıp kalbine fahir vb gelebilir. Bu tavrı alışkanlık haline getirdikçe başkaları nezdinde kırıcı ve itici görülmeye, dışlanmaya başlayabilir de…
3- Üçüncü kişiler için:
A- Dosta karşı:
Eleştirdiğiniz kişinin bir temsil boyutu varsa, ona hüsnüzan besleyen dostlarının kuvve-i maneyesi kırılabilir, hatta belki hüsn-i zannı bile zarar görebilir. (Eleştirilen kişi, dönüşü olmayan bir sapmış yolda ise, böyle bir eleştiri o yönden hayır dahi olabilir bu noktada, onun yanında olanlar uyanabilir böylelikle. Bu ise ayrı bir mesele.)
B- Düşmana karşı:
Bu eleştirilerle o kişinin yara alması durumunda o eleştirilen kişinin hasımları, düşmanları, çekemeyenleri sevinmiş olacaktır. Karşıda açılmış her bir gediği kâr bilecektir ona hasım olanlar…
Neticeten:
Eleştirilen, bu eleştiriyi sinesinde güzelce eritir, nefsini yenerse kazanır.
Ayrıca bir hatasını da düzeltme imkanına erişmiş olur. Her türlü kazanır.
Bunu kaldıramaz ve nefis meselesi yaparsa kaybeder.
Düzelten, eleştiren ise kalbine sahip olmazsa kaybetmiş olur. Bunu halis niyetlerle yaparsa ve bu duruşunu korumuş olursa sevap da kazanabilir Allah-u âlem.
..
Bu konuda ölçü şu hadis tavsiyesi olabilir:
“Kendi nefsin için istemediğini başkasına da yapma!”
Bunu hep hayatıma düstur edinmeye çalıştım.
(Haddi aştığım yerlerde Allah affetsin, Kuran Ahlakı sahibi (sav) şefaatini kesmesin, halsizlik ettiklerim de bağışlasın!)
Birisine bir şey diyeceğimde şunu soruyorum kendime:
” Başkası bunu bana deseydi ne hissederdim? İncinebilirdim belki de. Dur, o zaman şu şekilde ifade edeyim.”
Bir yolculuğa çıkmışken, uçağa binerken bazı polemikler görmüştüm, uçak havalandıktan sonra da mobil telefonumdan kısa notlar almıştım, kendime hatırlatma olsun babından… Onu da burada dostlarla paylaşayım dedim, bir haftasonu hasbihali olarak…
Herkese iyi bir haftasonu dileklerimle!
Ve son söz Edward Hubbard’dan:
“Eleştiriden kaçınmak istiyorsan;
Hiçbir şey yapma, hiçbir şey söyleme, hiçbir şey olma!”
[Ramazan Faruk Güzel] 27.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
İnsanlık dışı bir mühendislik çalışması [Alper Ender Fırat]
Milyonlarca Ermeni Erzurum’dan, Yozgat’tan, Sivas’tan, Adana’dan, Diyarbakır’dan toplanıp o dönemde yine Osmanlı toprakları olan Halep’e, Beyrut’a, Suriye’ye niye gönderilir? Adana ile Halep arasında sadece birkaç yüz kilometre var ve Halep Adana’dan çok da fazla güneyde değil.
Selanik neden tek bir kurşun sıkmadan teslim edilir ki? Nüfus olarak çoğunlukta olduğumuz, bugün Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarında kalan topraklar neden bu kadar kolay kaybedilir? O dönem Osmanlı’nın merkez toprakları sayılabilecek Selanik’i kolayca teslim eden İttihat Terakki çok sıkıntılı bir işe kalkarak Anadolu’dan milyonlarca Ermeni’yi niye başka bölgelere sürgün eder? Adana’dan çıkartıp birkaç yüz kilometre ötede Halep’e neden gönderir.
Öyle sanıyorum ki İttihat Terakki hükümeti daha savaş bitmeden Antep’in güneyini ruhunda gözden çıkarmış ve artık kendi toprağı olarak görmüyordu. Bütün Balkanlar ve Ortadoğu’dan çekilip Anadolu’ya sığınmış milliyet esasına dayalı bir ülke vardı kafalarında. Ermenileri Anadolu’dan temizleyerek dini, dili, milliyeti tek olan bir devlete yer açıyordu.
Oysa Osmanlı; birbirinden çok farklı din, dil, ırktan oluşan bir milletler topluluğuydu. Evet hakim güç Müslümanlar ve Türklerdi ancak yüzlerce farklı milletten gayrı müslim yaşıyordu. Üstelik te bu unsurlar imparatorluk içinde dağınık bir şekilde yaşıyordu. Ermeniler, Rumlar, Hıristiyan Araplar, Yahudiler Osmanlı devletinin birçok farklı bölgelerin varlıklarını sürdürüyordu. Yani Osmanlı’yı milletlere bölmek, onun içinden milli devletler çıkarmak bir hayli sıkıntılı bir konuydu. Osmanlı’nın hakim olduğu coğrafyaların homojen olmaması milli devletler projesini akamete uğratıyordu. Bunun için uzun ve zor bir yoldan geçmek gerekiyordu. Ama Yirminci yüzyılın yepyeni bir düzenle kurulabilmesi için buna değer diye düşenler vardı.
Birbirinden bağımsız gibi görünen bazı parçaları birleştirdiğinizde karşımıza Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesinin ve üzerinde onlarca milli devletin kurulmasının büyük bir mühendislik çalışması olduğu açık bir şekilde görülür.
Müslümanlar Balkanlardan dolayısıyla Avrupa’dan çıkarıldı, Anadolu’da tedricen gayrı Müslimlerden arındırıldı. Bu süreç Ermenilerin sürülmesi ile başladı, nüfus mübadelesiyle ve 6-7 Eylül olaylarıyla devam etti. Bu arada Türkiye’de çok da konuşulmayan başka bir konu daha var. O da yüzbinlerce Hristiyan Arap’ın Kuzey ve Güney Amerika’ya gitmesi (gönderilmesi) meselesi.
20.Yüzyıl başlarında Ortadoğu nüfusunun beşte birinden fazlası Hristiyanlardan oluşuyordu. Orta Doğu’da yaşanan krizlerde, Hıristiyanlar genellikle toparlanıp daha güvenlik ve huzurlu bir hayat kurabilecekleri yerlere gitmeyi tercih ediyorlardı. Hristiyan Arapların Ortadoğu’dan kitleler halinde ayrılmaları 19. Yüzyıl sonlarında, 20. Yüzyılın başlarında, bölgenin karışmasından hemen önceydi.
Bu tarihlerde kitleler halinde göç ederken ya Ortadoğu’nun karışacağını hissettiler ya da Ortadoğu’yu karıştıracak birileri onların önceden güvenli bölgeleri gitmesini sağladı. BBC’ Ortadoğu muhabiri Kevin Connolly 17 Aralık 2012 tarihinde yazdığı yazıda ‘’Hıristiyanların Orta Doğu’dan kaçış hikâyelerini anlatmanın zorluklarından biri de, hikâyenin zulümden öte, zekice tasarlanmış demografik etkenler üzerine kurulmuş olmasıdır.’’ Diyor.
Öyle zannediyorum ki Araplar haricindeki Müslümanları yine Türklerin ağabeyliğinde Anadolu’da toplamak, Anadolu’yu da Hristiyan unsurlardan temizlemek yıllar öncesinden başlamış bir çalışmaydı. Türkler için Gayr-i Müslim’den arındırılmış bir Anadolu projesi Kurtuluş Savaşından sonra Nüfus mübadelesiyle devam etti. Ermenilerin gönderilmesinden ya da katliama maruz bırakılmasından sonra Anadolu’da kalan yüz binlerce Rum da Balkanlardaki Türkler ve diğer Müslümanlar ile yer değiştirildi.
Bu mühendislik projesinin yerli ayakları olan uluslararası bir plan olduğu kanaatindeyim. Bu açıdan baktığınızda 1915 yılındaki Ermeni tehcir ve katliamlarının, mühendislik çalışmalarının birer sac ayakları olduğunu İttihat Terakki kadar Avrupalı devletlerin de bunda çok büyük günahlarının olduğunu düşünüyorum.
Olaylar bu doğrultuda cereyan etmiş olsa bile Ermeni katliamlarında bizim suçumuzu hiçbir şekilde hafifletmez o ayrı bir konu.
Osmanlı coğrafyasından milli devletler çıkarmak, masa başında üretilmiş ama içinde milyonlarca sahici acıyı barındıran insanlık dışı bir mühendislik çalışmasıdır.
[Alper Ender Fırat] 27.4.2019 [TR724]
Selanik neden tek bir kurşun sıkmadan teslim edilir ki? Nüfus olarak çoğunlukta olduğumuz, bugün Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarında kalan topraklar neden bu kadar kolay kaybedilir? O dönem Osmanlı’nın merkez toprakları sayılabilecek Selanik’i kolayca teslim eden İttihat Terakki çok sıkıntılı bir işe kalkarak Anadolu’dan milyonlarca Ermeni’yi niye başka bölgelere sürgün eder? Adana’dan çıkartıp birkaç yüz kilometre ötede Halep’e neden gönderir.
Öyle sanıyorum ki İttihat Terakki hükümeti daha savaş bitmeden Antep’in güneyini ruhunda gözden çıkarmış ve artık kendi toprağı olarak görmüyordu. Bütün Balkanlar ve Ortadoğu’dan çekilip Anadolu’ya sığınmış milliyet esasına dayalı bir ülke vardı kafalarında. Ermenileri Anadolu’dan temizleyerek dini, dili, milliyeti tek olan bir devlete yer açıyordu.
Oysa Osmanlı; birbirinden çok farklı din, dil, ırktan oluşan bir milletler topluluğuydu. Evet hakim güç Müslümanlar ve Türklerdi ancak yüzlerce farklı milletten gayrı müslim yaşıyordu. Üstelik te bu unsurlar imparatorluk içinde dağınık bir şekilde yaşıyordu. Ermeniler, Rumlar, Hıristiyan Araplar, Yahudiler Osmanlı devletinin birçok farklı bölgelerin varlıklarını sürdürüyordu. Yani Osmanlı’yı milletlere bölmek, onun içinden milli devletler çıkarmak bir hayli sıkıntılı bir konuydu. Osmanlı’nın hakim olduğu coğrafyaların homojen olmaması milli devletler projesini akamete uğratıyordu. Bunun için uzun ve zor bir yoldan geçmek gerekiyordu. Ama Yirminci yüzyılın yepyeni bir düzenle kurulabilmesi için buna değer diye düşenler vardı.
Birbirinden bağımsız gibi görünen bazı parçaları birleştirdiğinizde karşımıza Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesinin ve üzerinde onlarca milli devletin kurulmasının büyük bir mühendislik çalışması olduğu açık bir şekilde görülür.
Müslümanlar Balkanlardan dolayısıyla Avrupa’dan çıkarıldı, Anadolu’da tedricen gayrı Müslimlerden arındırıldı. Bu süreç Ermenilerin sürülmesi ile başladı, nüfus mübadelesiyle ve 6-7 Eylül olaylarıyla devam etti. Bu arada Türkiye’de çok da konuşulmayan başka bir konu daha var. O da yüzbinlerce Hristiyan Arap’ın Kuzey ve Güney Amerika’ya gitmesi (gönderilmesi) meselesi.
20.Yüzyıl başlarında Ortadoğu nüfusunun beşte birinden fazlası Hristiyanlardan oluşuyordu. Orta Doğu’da yaşanan krizlerde, Hıristiyanlar genellikle toparlanıp daha güvenlik ve huzurlu bir hayat kurabilecekleri yerlere gitmeyi tercih ediyorlardı. Hristiyan Arapların Ortadoğu’dan kitleler halinde ayrılmaları 19. Yüzyıl sonlarında, 20. Yüzyılın başlarında, bölgenin karışmasından hemen önceydi.
Bu tarihlerde kitleler halinde göç ederken ya Ortadoğu’nun karışacağını hissettiler ya da Ortadoğu’yu karıştıracak birileri onların önceden güvenli bölgeleri gitmesini sağladı. BBC’ Ortadoğu muhabiri Kevin Connolly 17 Aralık 2012 tarihinde yazdığı yazıda ‘’Hıristiyanların Orta Doğu’dan kaçış hikâyelerini anlatmanın zorluklarından biri de, hikâyenin zulümden öte, zekice tasarlanmış demografik etkenler üzerine kurulmuş olmasıdır.’’ Diyor.
Öyle zannediyorum ki Araplar haricindeki Müslümanları yine Türklerin ağabeyliğinde Anadolu’da toplamak, Anadolu’yu da Hristiyan unsurlardan temizlemek yıllar öncesinden başlamış bir çalışmaydı. Türkler için Gayr-i Müslim’den arındırılmış bir Anadolu projesi Kurtuluş Savaşından sonra Nüfus mübadelesiyle devam etti. Ermenilerin gönderilmesinden ya da katliama maruz bırakılmasından sonra Anadolu’da kalan yüz binlerce Rum da Balkanlardaki Türkler ve diğer Müslümanlar ile yer değiştirildi.
Bu mühendislik projesinin yerli ayakları olan uluslararası bir plan olduğu kanaatindeyim. Bu açıdan baktığınızda 1915 yılındaki Ermeni tehcir ve katliamlarının, mühendislik çalışmalarının birer sac ayakları olduğunu İttihat Terakki kadar Avrupalı devletlerin de bunda çok büyük günahlarının olduğunu düşünüyorum.
Olaylar bu doğrultuda cereyan etmiş olsa bile Ermeni katliamlarında bizim suçumuzu hiçbir şekilde hafifletmez o ayrı bir konu.
Osmanlı coğrafyasından milli devletler çıkarmak, masa başında üretilmiş ama içinde milyonlarca sahici acıyı barındıran insanlık dışı bir mühendislik çalışmasıdır.
[Alper Ender Fırat] 27.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Yağmurdan önce… [M.Nedim Hazar]
Sanki kupkuru ve devasa, binlerce yıllık bir ağacın en kalın dallarından biri kırılıp gövdeden kopmuş da başka dalları kopararak yere düşüyor gibi sesler geliyor gökyüzünden.
Hava ağır, havada kurşuni bir koyuluk…
Mevsimdendir, der geçeriz hep bu dönemlerde…
Denge; kâinatı ayakta tutan unsur… Dengesizlik kıyamet…
Yağmursuzluk büyük felaket, aşırı yağmur da…
Dengeliyse yazılıyor yağmura şiirler.
Sanırım en fenası da yağacakmış gibi olup yağmaması. Sinekler bile asabi olurmuş böylesi dönemlerde.
Öyle izlemiştim bir filmde. İsmi de: ‘Yağmurdan Önce’
Havanın en az kurşun gibi ağır olduğu bir devirde, oldukça koyu ve kasvetli bir coğrafyada kopacak fırtına öncesi gerilimi anlatıyordu Milcho Mahchevski. Öyle bir cinnet eşiğindedir ki toplum, yağmur yağmadan önceki tüm sıkıntı ve bunalımını insanlara yüklemiştir sanki.
Gök gürültülü sağanak yağış uyarısı yapıyor meteoroloji.
Kapkara bulutlar öfkeli ağaç dalları gibi sarmalıyor gökyüzünü. Şairin dediği gibi, ‘çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden’.
Kuşların çığlık çığlığa simsiyah gökyüzünde uçtuğu yazıyor filmin epigrafında ‘Derviş ve Ölüm’ün yazarı Meşa Selimoviç’e atıf yaparak: “İnsanlar sessiz, beklemek kanıma acı veriyor.”
Ölüm haberleri var her yerde. Ölene bakılıyor önce, sonra öldürene. Sonra acıyı paylaşanlar paylaşabiliyor. Ölüm bile insan yüreğini asli sınırlarına geri çekemiyorsa bir ülkede durup epey kötü demektir.
Yağmurlar başladı başlayacak. Yağmursuzluk sineklerin bile dengesini bozuyor. Denize bakan manastırın eteğindeki domates bahçesinde ensesinden ısırıyor sinekler genç keşişi. Yaşlı ustası ‘yağmadığı için böyle’ diyor karşı tepenin eteklerine bakarak; ‘bak orada yağmur başlamış’ bile.
Karşı tepede ise, kardeşinin öldürdüğü bir genç kız cesedi yatıyor kuru toprağın üzerinde… Yağmur cansız bedeni ıslatıyor donmuş kanı kuru toprağa akıtarak. Kadınları öldürüp soyarak sokağa atıyorlar başka bir zamanda ve başka ülkede.
Bizzat kuzeni mermi yağdırıyor barış isteyen fotoğrafçıya. Genç kız ölmeden önce, ensesinden ısırılan keşişe işaret parmağıyla ‘sus’ işareti yapıyor, zaten konuşmama yemini etmiş genç adam. Cesetlere ip bağlayıp arabaların ardından yerlerde sürüklüyorlar başka bir yerde. İnsanlık tarihi kadar eski gayr-i insanı sevinç naraları duyuluyor cansız beden asfaltta sürüklenirken.
Yağmur ile beraber ölüm yağıyor adeta. Binlerce yıl bir arada yaşamış insanlar birbirine mermi yağdırıyor yağan rahmete inat. Yağmurdan önce kan yıkıyor bedenleri. “Firavun ellerini kanla yıkar” diyor Sabah Kara bir şiirinde.
Manchevski gözünü kan bürümüş köyün erkeklerinin silahlarla donanmasını anlatıyor, binlerce yıllık dostlarını öldürmeyi kabul etmeyenlerin silahları delilerin ellerine veriliyor. Kilise damlarında oynayan kedileri öldürüyor kafayı yemiş kullanışlı deliler.
Büyük bir felaket önsezisiyle geriliyor toplum. Yağmurları haber veriyor haber bültenleri. Ve gök korkutucu bir aydınlık ve büyük tarrakalarla haykırıyor adeta. Gözlerimizde perde, kalplerimizde nasır, iğdiş edilmiş vicdanlarımızla çıkıyoruz insanlıktan hızla.
Yağmur öncesi havasızlığı boğuyor adeta ruhlarımızı.
Yağsa bir an önce, yağsa da rahatlasa, açılsa gökyüzümüz.
Allah’ım sen bu millete merhamet et!
Üşüyorum gözlerini ört!
Biliyorum, ‘sus payı’ydı gülüşün!
Yağsa yağmur, diyorum, daha çok yağsa; şehir arınsa.
Ağlasa insan, diyorum, daha çok ağlasa; ruhlar arınsa.
Üşüdüğümde atıyorum bir kaç tebessümünü hayalime,
ortalık kalorifer dairesi.
Ne zaman yağmur yağsa, hayalinle başım derde giriyor.
Bir titreme sarıyor benliğimi,
Bulutlar terliyor sonra…
Ve saçaklarından sulu sepken hıçkırıklar dökülüyor damların.
Sen yağıyorsun, şehir yalnızlaşıyor yine.
Üşüyorum gözlerini ört.
Üşüyen el kadardır kalbim.
Avuçlarına sığınıyorum.
Ne çok şey söyleyecektim,
yağmur susturdu beni!
[M.Nedim Hazar] 27.4.2019 [TR724]
Hava ağır, havada kurşuni bir koyuluk…
Mevsimdendir, der geçeriz hep bu dönemlerde…
Denge; kâinatı ayakta tutan unsur… Dengesizlik kıyamet…
Yağmursuzluk büyük felaket, aşırı yağmur da…
Dengeliyse yazılıyor yağmura şiirler.
Sanırım en fenası da yağacakmış gibi olup yağmaması. Sinekler bile asabi olurmuş böylesi dönemlerde.
Öyle izlemiştim bir filmde. İsmi de: ‘Yağmurdan Önce’
Havanın en az kurşun gibi ağır olduğu bir devirde, oldukça koyu ve kasvetli bir coğrafyada kopacak fırtına öncesi gerilimi anlatıyordu Milcho Mahchevski. Öyle bir cinnet eşiğindedir ki toplum, yağmur yağmadan önceki tüm sıkıntı ve bunalımını insanlara yüklemiştir sanki.
Gök gürültülü sağanak yağış uyarısı yapıyor meteoroloji.
Kapkara bulutlar öfkeli ağaç dalları gibi sarmalıyor gökyüzünü. Şairin dediği gibi, ‘çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden’.
Kuşların çığlık çığlığa simsiyah gökyüzünde uçtuğu yazıyor filmin epigrafında ‘Derviş ve Ölüm’ün yazarı Meşa Selimoviç’e atıf yaparak: “İnsanlar sessiz, beklemek kanıma acı veriyor.”
Ölüm haberleri var her yerde. Ölene bakılıyor önce, sonra öldürene. Sonra acıyı paylaşanlar paylaşabiliyor. Ölüm bile insan yüreğini asli sınırlarına geri çekemiyorsa bir ülkede durup epey kötü demektir.
Yağmurlar başladı başlayacak. Yağmursuzluk sineklerin bile dengesini bozuyor. Denize bakan manastırın eteğindeki domates bahçesinde ensesinden ısırıyor sinekler genç keşişi. Yaşlı ustası ‘yağmadığı için böyle’ diyor karşı tepenin eteklerine bakarak; ‘bak orada yağmur başlamış’ bile.
Karşı tepede ise, kardeşinin öldürdüğü bir genç kız cesedi yatıyor kuru toprağın üzerinde… Yağmur cansız bedeni ıslatıyor donmuş kanı kuru toprağa akıtarak. Kadınları öldürüp soyarak sokağa atıyorlar başka bir zamanda ve başka ülkede.
Bizzat kuzeni mermi yağdırıyor barış isteyen fotoğrafçıya. Genç kız ölmeden önce, ensesinden ısırılan keşişe işaret parmağıyla ‘sus’ işareti yapıyor, zaten konuşmama yemini etmiş genç adam. Cesetlere ip bağlayıp arabaların ardından yerlerde sürüklüyorlar başka bir yerde. İnsanlık tarihi kadar eski gayr-i insanı sevinç naraları duyuluyor cansız beden asfaltta sürüklenirken.
Yağmur ile beraber ölüm yağıyor adeta. Binlerce yıl bir arada yaşamış insanlar birbirine mermi yağdırıyor yağan rahmete inat. Yağmurdan önce kan yıkıyor bedenleri. “Firavun ellerini kanla yıkar” diyor Sabah Kara bir şiirinde.
Manchevski gözünü kan bürümüş köyün erkeklerinin silahlarla donanmasını anlatıyor, binlerce yıllık dostlarını öldürmeyi kabul etmeyenlerin silahları delilerin ellerine veriliyor. Kilise damlarında oynayan kedileri öldürüyor kafayı yemiş kullanışlı deliler.
Büyük bir felaket önsezisiyle geriliyor toplum. Yağmurları haber veriyor haber bültenleri. Ve gök korkutucu bir aydınlık ve büyük tarrakalarla haykırıyor adeta. Gözlerimizde perde, kalplerimizde nasır, iğdiş edilmiş vicdanlarımızla çıkıyoruz insanlıktan hızla.
Yağmur öncesi havasızlığı boğuyor adeta ruhlarımızı.
Yağsa bir an önce, yağsa da rahatlasa, açılsa gökyüzümüz.
Allah’ım sen bu millete merhamet et!
Üşüyorum gözlerini ört!
Biliyorum, ‘sus payı’ydı gülüşün!
Yağsa yağmur, diyorum, daha çok yağsa; şehir arınsa.
Ağlasa insan, diyorum, daha çok ağlasa; ruhlar arınsa.
Üşüdüğümde atıyorum bir kaç tebessümünü hayalime,
ortalık kalorifer dairesi.
Ne zaman yağmur yağsa, hayalinle başım derde giriyor.
Bir titreme sarıyor benliğimi,
Bulutlar terliyor sonra…
Ve saçaklarından sulu sepken hıçkırıklar dökülüyor damların.
Sen yağıyorsun, şehir yalnızlaşıyor yine.
Üşüyorum gözlerini ört.
Üşüyen el kadardır kalbim.
Avuçlarına sığınıyorum.
Ne çok şey söyleyecektim,
yağmur susturdu beni!
[M.Nedim Hazar] 27.4.2019 [TR724]
Türkiye toplumunu bir arada tutan ne? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye toplumu parçalanmanın acılarını yaşıyor. Sadece siyasal bir parçalanma değil bu. Ya da siyasal parçalanmanın toplumsal diğer düzlemlere de sıçramış olduğunu gözlemliyorum. Belki de toplumsal düzlemlerdeki parçalanmışlık hep vardı, bu son yıllarda daha görünür oldu. Ve siyasi kutuplaşmayla beraber katlanarak, ülkenin ve toplumun içinde bulunduğu süreci meydana getirdi. Bu süreçte oluşan paralel toplumlar, kendi grupları içinde mutlu, diğer grupları ötekileştiriyor, hatta kendilerini bu ötekileştiren gruplar üzerinden yeniden tanımlıyor. Ortak kamusal alanlarda diğer gruplarla – zorunluluktan – beraber olurken, özel yaşamlarında tümüyle kendi homojenimsi gruplarında varlıklarını sürdürüyorlar.
Paralel toplumların dayandıkları sosyal temeller farklılık arz ediyor. Ortak noktaları, kimliklerinin kendilerini ötekileştirilen gruplardan ayırması konusunda tüm gruplar arasında mevcut olan dinamik. Kimi paralel gruplar etnik ve ulusal temel üzerinden, kimileri dini, mezhepsel ve cemaatsel aidiyetler üzerinden, diğerleri bir önceki kategoriye karşıt olarak inşa edilen bir seküler pozisyon ile kendilerini tanımlıyorlar. Sosyoekonomik temelli veya kentsel-kırsal temelli ayrım hatları da unutmamak gerekir. Aynı şekilde kentsel alan içinde merkez-varoş ayrışması da belirgin kültürel-kimliksel bir diğer fay hattı. Elbette bu gruplar çoğaltılabilir. Çünkü kesişim noktalarında, ortak kümeler var. Böylece alt gruplar türetiliyor. Örneğin merkez-varoş fay hattının ürettiği kimlik içinde, Alevi-Sünni ya da Kürt-Türk hattında bir kırılma gözlemleniyor. Böylelikle bir kategoride (varoş kültürü) belirgin bir kategori oluşurken – çünkü bu merkezi kentsel kültüre ait olanlar tarafından belirgin bir dışlanmayı beraberinde getiriyor! – kendi içinde de birbirini ötekileştiren bir Kürt varoş kültürü ve Türk varoş kültürü gibi alt kimlikler belirginleşiyor. Dahası, örneğin merkezi kentliler içinde var olan farklı aidiyetlere göre, Kürt varoş aidiyetine karşı daha toleranslı veya toleranssız bir reaksiyon oluşabiliyor. Gerek ana yarılmalarda, gerekse de mikro grupsal parçalanmalarda, bu farklı kimlikler birbirinden farklı yaşam biçimleri, değerler, sosyal davranışlar ve normaliteler meydana getiriyor.
Bu tür farklılaşmalar, başka ülkelerin sosyal yapılarında da gözlemleniyor elbette. Burada kast ettiğim farklılık, bunların paralel toplumlar oluşturacak kadar güçlü olmalarıdır. Paralel toplumlar, ana akım bir kültürel ve yaşam biçimsel ortaklık zeminini yitiren ve birbirine yabancılaşan toplum kesimleri için kullanılan bir kavram. Örneğin Almanya’da Türkiyelilerin veya Rusların kendilerini paralel toplumlaştırdıkları, alt grupların ana damar kimlik üretim fabrikasına dönüştüğü, kendilerini diğer toplumsal büyük gruptan (Almanlardan) izole ettikleri üzerine tartışmalar var. Bu bağlamda, paralel toplum, ana akım kültürle bağ kurmayan, kendisini kültürel ve değersel düzlemde bilinçli veya bilinçsiz olarak izole eden, kendi içinde sosyal ilişkiler kurarken, diğer gruplarla bu sosyal ilişkileri minimal düzeyde tutan grup olarak tanımlanabilir. Türkiye’de bu paralel toplumlaşma Almanya’dakinden biraz daha farklı ve derin. Çünkü ana akım yaşam biçimi Türkiye’de tümüyle konturlarını yitirmiş, belirsizleşmiş durumdadır.
Elbette bu hep böyle değildi. Şehir kültürü hem Osmanlı döneminde hem de cumhuriyet döneminde belirgin bir asimilasyon potası oluşturuyordu. Bu durum 1960’lardan itibaren kırsal kesimden kentlere kitlesel göç akımının başlamasıyla, 1990’lara kadar kentlerin kültürel ana akım profilini büyük değişikliklere uğrattı. Adeta kentlerin kendi kültürünü koruma ve yeni gelenlere bu kültürü sosyalleştirerek verebilme yetisini felç etti. Böylece büyük kentlerdeki kitleler ana akım kent kültürüne yabancı kaldı ve zamanla ana akım kent kültürü, yeni gelenlerin kültürü içinde asimile olmaya başladı. Sosyal dinamiklerde iyi-kötü olmaz. Ancak bu değişimlerin siyasal ve sosyal etkileri olur. Türkiye toplumunda da öyle oldu, olmakta!
Ana akım kentsel kültür ve yaşam biçimi, cumhuriyetin (ve kısmen de Osmanlı’nın) elitlerini üreten, devlet yönetiminden sanat ve kültür yaşamına, basından üniversitelerine, spor kulüplerinden devlet bürokrasisine, birçok sahada ana akım yönelimi belirleyen dinamik olmuştu. Osmanlı’nın 1923’te cumhuriyete dönüşmesiyle beraber (sosyolojik anlamda dönüşüm kelimesi daha anlamlı), Fransızca bilen, Batılı eğitim almış, yaşam biçimiyle kozmopolitan ve küresel ana akım değerleri kendi toplumuna uyarlamaya istekli bir kültürel ve politik elit zümre, Türkiye’nin her seviyedeki bayrak taşıyıcı ana belirleyicileri oldu. Açmak gerekirse, cumhuriyet reformları gökten zembille inmedi. Osmanlı dönemindeki çok çeşitli etkenlerin tetiklediği dönüşümlerin devamcısı, yeni bayraktarı oldu. Bu yaşam biçiminde şapkanın dayatılması çok eleştirilir mesela, ama kimse daha önceki serpuş olan fesin altına giyilen takım elbiselerden veya takılan kravat ve papyonlardan söz etmez nedense. Çünkü nasıl ki Kemalist elitler Osmanlı imajını sakallı-cüppeli-çarıklı bir karikatürize etme stratejisi izledilerse, İslamcılar ve reform karşıtı diğer kesimler, şapkanın zorunlu kılınmasını “değerlere tecavüz” olarak lanse etti. Böylelikle olağan modernleşme sembolleri, mesela giysi, yaşam biçimi, cinsiyet eşitliği ve kadının daha etkin toplumsal katılım olanaklarına kavuşması gibi sosyal oldular, iki karikatür arasında kayboldu gitti. Kırsal kesimde yerel kültür varlığını devam ettirme şansı bulurken, şehirlerde sosyal mobilite paydaşı olan kırsal kesim kültürel olarak şehirlileşti. Türkiye bu dönüştürücü dinamiği 1960’lara dek korudu. Hatta 1970’lere dek, belki de. Fakat sonra, demografik ve ekonomik etmenlerle bu dönüştürücülük sonlandı, onun yerine yukarıda ele aldığım şehir kültürünün dönüşümü baş gösterdi. Böylece dönüştürme yetisini yitirmiş olan şehirler, dönüştürüldüler.
Bu durum ilk paralel toplum kırılmalarını meydana getirdi ve semtsel seviyede paralel toplumlar peyda oluverdi. Yeni gelenler periferiye gecekondulaşmayla yerleşti. Politik gerekçelerle sağlanan imar afları, sermaye birikimi sağlayarak, inşaat rantı üzerinden bu yeni gelenleri ekonomik olarak da daha güçlü konuma getirdi. Bunun siyasi yansıması, hem demografik üstünlüğün oya dönüşümü, hem de yeni sermaye birikiminin sağladığı belirleyici gücü siyasi iktidarlar üzerindeki etkisiyle, bir gecekondulaşma döngüsü oluşturdu. Siyasi elitler, kısa dönem beklentilerle kamu arazilerinin yeni gelenlere açılmasına göz yumdular. Ancak bu durum yerleşik mahallelerden uzaklarda oluyordu. Böylece mikro sahada bir merkez-periferi durumu oluştu. Kadıköy, Beşiktaş, Beyoğlu gibi bölgelerde kadim kent kültürü korunurken, buralarda yerleşik olanlar kendi içlerine kapanmaya başladı. Bunlar gibi semtlerde elit üretimi devam ederken, periferi kendi elitlerini üretmeye başladı.
1980’lerden itibaren hem merkezde hem de periferide Kürt realitesi (veya kimliği) üzerinden yeni bir kırılma baş gösterdi. Böylelikle kentlerde merkez şehirli kültür kendi arasında mikro kimlikler üzerinde ayrışmaya başladı. Aynı şey periferide de gerçekleşti. Etnik manada merkez Türk ve Kürt topluluğu, periferideki Türk ve Kürt topluluğundan ayrıştı. Kırsal kesimde ise, daha az dönüşümle, daha muhafazakâr ve yerel bir kültür, İslami kültürel kodlara daha fazla önem veriyordu. Nilli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi gibi Milli Görüşçü İslamcılar, Anadolu kırsalında kendilerine önemli bir taban buldu. 1990’lara kadar güçlü merkez sağ bu bölgelerdeki insanları absorbe edebilirken, 1990’lardan itibaren eriyip yok olan merkez sağın ardından, yeni Milli Görüşçü İslamcılar AKP üzerinden bu kitlelerin eğilim gösterdiği ana siyasi akım oldular. Dahası, kentlere göç etmiş periferide yaşayan Sünni Türkler de, yine merkez sağın çöküşünü müteakiben oluşmuş bulunan boşluğu dolduran AKP’ye kaydı. Böylece İslamcılar, kendi sosyolojik potansiyellerinin çok üzerinde bir başarı elde etti.
Birçok İslamcı cemaat için, bu sosyolojik tufanın sonrasında meydana gelen sosyo-politik durumda tek desteklenebilecek parti AKP oluyordu. Kültürel ve yaşam biçimsel fay hatları üzerinden yeni bir siyasi yönelim, 2000’lerde artık barizleşmeye başlamıştı. Böylece devlet ürerindeki belirleyici etkisini yitiren merkez sağ ve merkez sol taban eridi, sağ kanat tümden İslamcılara teslim olduğu için, büyük kısmı AKP’de kendine yer buldu. Bir kısmı MHP’ye ve CHP’ye kaydı. Bazıları merkez sağı yeniden diriltme mücadelesine kalkıştı, ama sosyolojik yel değirmenlerine saldırmak çok anlamlı değildi. Bunu fark edenler de sonrasında tutumlarını revize ve rasyonalize ederek, AKP’ye katıldılar. Çünkü AKP gücünü maksimize etmiş durumdaydı.
Fiziksel olarak olmasa da kültürel ve kimliksel olarak bölünen asimile olmamış Kürtler, kendi partilerini 1990’lardan beri zaten tercih etmekteydiler. Zaten başkaca da çareleri yoktu. Çünkü “Türk solu” Türk nasyonalizmini baş tacı eden bir gelenekten (Kemalizm’den) evrilmişti. Kürtlerin etnik ve kimliksel taleplerini kategorik olarak reddeden ana akım sol, böylelikle Kürt kimliğinden duyduğu derin parçalanma endişeleriyle radikalleşti ve sol olmaktan tümüyle çıkarak değişik bir nasyonalist-seküler siyasi dinamik halini aldı. Biz bu dinamiğe şu sıralar CHP diyoruz!
Şu an Türkiye’deki sosyal kırılmanın yarattığı paralel toplumlar, kendi toplumlarına sahip birer mikro kozmos. İç içe geçmiş, birbirinden kopuk ama birbiriyle kamusal seviyede halen etkileşimde bulunan (mesela aynı otobüse binen ya da işyerinde çalışan!) ama özel yaşamlarında birbirlerini öteki kabul ederek kendilerini bu ötekilerden ayıran (izole eden) kamplar var. Bunların ortak anayasası – kör topal da olsa – bir oyun kuralları düzlemi oluşturuyor, iyi-kötü bir ortak varoluş zemini sağlıyordu. Ancak 17 Aralık ve 15 Temmuz aşamaları ile, bu anayasa önce kısmen, sonra da tümden, fiili olarak iptal edildi. Bugün bu anayasal zeminin olmadığı yerde, paralel toplumların ve onların siyasal yönelimlerinin yansıması olan partilerin parçaladığı bir Türkiye var. Parçaları kaynaştırmak imkânsıza yakın seviyeye ulaştı. Ve şu an parçaları bir arada tutan bir rejim var. Türk nasyonalizminin, tüm paralel kesimlerin (Kürtler hariç) kalan son ortak ideolojik değeri olduğu anlaşılıyor.
Bu resme itiraz eden (ama alternatif üretemeyen) liberaller, demokratlar, bütünlük yanlısı Kürtler, Cemaat, CHP içinde bir sosyal demokrat azınlık ve bazı diğer ufak parçalar, rejim tarafından dışlanıyorlar. Ve böylelikle rejim bunları ötekileştirerek, geçici bir birleştirme sağlıyor, paralel toplumlara. İslamcılar, ülkücüler, ulusalcılar gibi gruplar, bu gruplara karşı oluşturulan (inşa edilen) rejim söylemi üzerinden (“Fetö”, bölücü, hain, vs.) paralel toplum olma özelliklerini kaybetmeden beraber mücadele veriyorlar. Rejimin sosyo-kültürel ve kimliksel arka planı bu. Şu an için bu paralel toplumu fiziksel olarak parçalanmaktan alıkoyan, rejim. Yani Türkiye’de tek bir toplum yok, toplumlar var! Fakat fırtına öncesi sessizliğidir bu kanımca!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.4.2019 [TR724]
Paralel toplumların dayandıkları sosyal temeller farklılık arz ediyor. Ortak noktaları, kimliklerinin kendilerini ötekileştirilen gruplardan ayırması konusunda tüm gruplar arasında mevcut olan dinamik. Kimi paralel gruplar etnik ve ulusal temel üzerinden, kimileri dini, mezhepsel ve cemaatsel aidiyetler üzerinden, diğerleri bir önceki kategoriye karşıt olarak inşa edilen bir seküler pozisyon ile kendilerini tanımlıyorlar. Sosyoekonomik temelli veya kentsel-kırsal temelli ayrım hatları da unutmamak gerekir. Aynı şekilde kentsel alan içinde merkez-varoş ayrışması da belirgin kültürel-kimliksel bir diğer fay hattı. Elbette bu gruplar çoğaltılabilir. Çünkü kesişim noktalarında, ortak kümeler var. Böylece alt gruplar türetiliyor. Örneğin merkez-varoş fay hattının ürettiği kimlik içinde, Alevi-Sünni ya da Kürt-Türk hattında bir kırılma gözlemleniyor. Böylelikle bir kategoride (varoş kültürü) belirgin bir kategori oluşurken – çünkü bu merkezi kentsel kültüre ait olanlar tarafından belirgin bir dışlanmayı beraberinde getiriyor! – kendi içinde de birbirini ötekileştiren bir Kürt varoş kültürü ve Türk varoş kültürü gibi alt kimlikler belirginleşiyor. Dahası, örneğin merkezi kentliler içinde var olan farklı aidiyetlere göre, Kürt varoş aidiyetine karşı daha toleranslı veya toleranssız bir reaksiyon oluşabiliyor. Gerek ana yarılmalarda, gerekse de mikro grupsal parçalanmalarda, bu farklı kimlikler birbirinden farklı yaşam biçimleri, değerler, sosyal davranışlar ve normaliteler meydana getiriyor.
Bu tür farklılaşmalar, başka ülkelerin sosyal yapılarında da gözlemleniyor elbette. Burada kast ettiğim farklılık, bunların paralel toplumlar oluşturacak kadar güçlü olmalarıdır. Paralel toplumlar, ana akım bir kültürel ve yaşam biçimsel ortaklık zeminini yitiren ve birbirine yabancılaşan toplum kesimleri için kullanılan bir kavram. Örneğin Almanya’da Türkiyelilerin veya Rusların kendilerini paralel toplumlaştırdıkları, alt grupların ana damar kimlik üretim fabrikasına dönüştüğü, kendilerini diğer toplumsal büyük gruptan (Almanlardan) izole ettikleri üzerine tartışmalar var. Bu bağlamda, paralel toplum, ana akım kültürle bağ kurmayan, kendisini kültürel ve değersel düzlemde bilinçli veya bilinçsiz olarak izole eden, kendi içinde sosyal ilişkiler kurarken, diğer gruplarla bu sosyal ilişkileri minimal düzeyde tutan grup olarak tanımlanabilir. Türkiye’de bu paralel toplumlaşma Almanya’dakinden biraz daha farklı ve derin. Çünkü ana akım yaşam biçimi Türkiye’de tümüyle konturlarını yitirmiş, belirsizleşmiş durumdadır.
Elbette bu hep böyle değildi. Şehir kültürü hem Osmanlı döneminde hem de cumhuriyet döneminde belirgin bir asimilasyon potası oluşturuyordu. Bu durum 1960’lardan itibaren kırsal kesimden kentlere kitlesel göç akımının başlamasıyla, 1990’lara kadar kentlerin kültürel ana akım profilini büyük değişikliklere uğrattı. Adeta kentlerin kendi kültürünü koruma ve yeni gelenlere bu kültürü sosyalleştirerek verebilme yetisini felç etti. Böylece büyük kentlerdeki kitleler ana akım kent kültürüne yabancı kaldı ve zamanla ana akım kent kültürü, yeni gelenlerin kültürü içinde asimile olmaya başladı. Sosyal dinamiklerde iyi-kötü olmaz. Ancak bu değişimlerin siyasal ve sosyal etkileri olur. Türkiye toplumunda da öyle oldu, olmakta!
Ana akım kentsel kültür ve yaşam biçimi, cumhuriyetin (ve kısmen de Osmanlı’nın) elitlerini üreten, devlet yönetiminden sanat ve kültür yaşamına, basından üniversitelerine, spor kulüplerinden devlet bürokrasisine, birçok sahada ana akım yönelimi belirleyen dinamik olmuştu. Osmanlı’nın 1923’te cumhuriyete dönüşmesiyle beraber (sosyolojik anlamda dönüşüm kelimesi daha anlamlı), Fransızca bilen, Batılı eğitim almış, yaşam biçimiyle kozmopolitan ve küresel ana akım değerleri kendi toplumuna uyarlamaya istekli bir kültürel ve politik elit zümre, Türkiye’nin her seviyedeki bayrak taşıyıcı ana belirleyicileri oldu. Açmak gerekirse, cumhuriyet reformları gökten zembille inmedi. Osmanlı dönemindeki çok çeşitli etkenlerin tetiklediği dönüşümlerin devamcısı, yeni bayraktarı oldu. Bu yaşam biçiminde şapkanın dayatılması çok eleştirilir mesela, ama kimse daha önceki serpuş olan fesin altına giyilen takım elbiselerden veya takılan kravat ve papyonlardan söz etmez nedense. Çünkü nasıl ki Kemalist elitler Osmanlı imajını sakallı-cüppeli-çarıklı bir karikatürize etme stratejisi izledilerse, İslamcılar ve reform karşıtı diğer kesimler, şapkanın zorunlu kılınmasını “değerlere tecavüz” olarak lanse etti. Böylelikle olağan modernleşme sembolleri, mesela giysi, yaşam biçimi, cinsiyet eşitliği ve kadının daha etkin toplumsal katılım olanaklarına kavuşması gibi sosyal oldular, iki karikatür arasında kayboldu gitti. Kırsal kesimde yerel kültür varlığını devam ettirme şansı bulurken, şehirlerde sosyal mobilite paydaşı olan kırsal kesim kültürel olarak şehirlileşti. Türkiye bu dönüştürücü dinamiği 1960’lara dek korudu. Hatta 1970’lere dek, belki de. Fakat sonra, demografik ve ekonomik etmenlerle bu dönüştürücülük sonlandı, onun yerine yukarıda ele aldığım şehir kültürünün dönüşümü baş gösterdi. Böylece dönüştürme yetisini yitirmiş olan şehirler, dönüştürüldüler.
Bu durum ilk paralel toplum kırılmalarını meydana getirdi ve semtsel seviyede paralel toplumlar peyda oluverdi. Yeni gelenler periferiye gecekondulaşmayla yerleşti. Politik gerekçelerle sağlanan imar afları, sermaye birikimi sağlayarak, inşaat rantı üzerinden bu yeni gelenleri ekonomik olarak da daha güçlü konuma getirdi. Bunun siyasi yansıması, hem demografik üstünlüğün oya dönüşümü, hem de yeni sermaye birikiminin sağladığı belirleyici gücü siyasi iktidarlar üzerindeki etkisiyle, bir gecekondulaşma döngüsü oluşturdu. Siyasi elitler, kısa dönem beklentilerle kamu arazilerinin yeni gelenlere açılmasına göz yumdular. Ancak bu durum yerleşik mahallelerden uzaklarda oluyordu. Böylece mikro sahada bir merkez-periferi durumu oluştu. Kadıköy, Beşiktaş, Beyoğlu gibi bölgelerde kadim kent kültürü korunurken, buralarda yerleşik olanlar kendi içlerine kapanmaya başladı. Bunlar gibi semtlerde elit üretimi devam ederken, periferi kendi elitlerini üretmeye başladı.
1980’lerden itibaren hem merkezde hem de periferide Kürt realitesi (veya kimliği) üzerinden yeni bir kırılma baş gösterdi. Böylelikle kentlerde merkez şehirli kültür kendi arasında mikro kimlikler üzerinde ayrışmaya başladı. Aynı şey periferide de gerçekleşti. Etnik manada merkez Türk ve Kürt topluluğu, periferideki Türk ve Kürt topluluğundan ayrıştı. Kırsal kesimde ise, daha az dönüşümle, daha muhafazakâr ve yerel bir kültür, İslami kültürel kodlara daha fazla önem veriyordu. Nilli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi gibi Milli Görüşçü İslamcılar, Anadolu kırsalında kendilerine önemli bir taban buldu. 1990’lara kadar güçlü merkez sağ bu bölgelerdeki insanları absorbe edebilirken, 1990’lardan itibaren eriyip yok olan merkez sağın ardından, yeni Milli Görüşçü İslamcılar AKP üzerinden bu kitlelerin eğilim gösterdiği ana siyasi akım oldular. Dahası, kentlere göç etmiş periferide yaşayan Sünni Türkler de, yine merkez sağın çöküşünü müteakiben oluşmuş bulunan boşluğu dolduran AKP’ye kaydı. Böylece İslamcılar, kendi sosyolojik potansiyellerinin çok üzerinde bir başarı elde etti.
Birçok İslamcı cemaat için, bu sosyolojik tufanın sonrasında meydana gelen sosyo-politik durumda tek desteklenebilecek parti AKP oluyordu. Kültürel ve yaşam biçimsel fay hatları üzerinden yeni bir siyasi yönelim, 2000’lerde artık barizleşmeye başlamıştı. Böylece devlet ürerindeki belirleyici etkisini yitiren merkez sağ ve merkez sol taban eridi, sağ kanat tümden İslamcılara teslim olduğu için, büyük kısmı AKP’de kendine yer buldu. Bir kısmı MHP’ye ve CHP’ye kaydı. Bazıları merkez sağı yeniden diriltme mücadelesine kalkıştı, ama sosyolojik yel değirmenlerine saldırmak çok anlamlı değildi. Bunu fark edenler de sonrasında tutumlarını revize ve rasyonalize ederek, AKP’ye katıldılar. Çünkü AKP gücünü maksimize etmiş durumdaydı.
Fiziksel olarak olmasa da kültürel ve kimliksel olarak bölünen asimile olmamış Kürtler, kendi partilerini 1990’lardan beri zaten tercih etmekteydiler. Zaten başkaca da çareleri yoktu. Çünkü “Türk solu” Türk nasyonalizmini baş tacı eden bir gelenekten (Kemalizm’den) evrilmişti. Kürtlerin etnik ve kimliksel taleplerini kategorik olarak reddeden ana akım sol, böylelikle Kürt kimliğinden duyduğu derin parçalanma endişeleriyle radikalleşti ve sol olmaktan tümüyle çıkarak değişik bir nasyonalist-seküler siyasi dinamik halini aldı. Biz bu dinamiğe şu sıralar CHP diyoruz!
Şu an Türkiye’deki sosyal kırılmanın yarattığı paralel toplumlar, kendi toplumlarına sahip birer mikro kozmos. İç içe geçmiş, birbirinden kopuk ama birbiriyle kamusal seviyede halen etkileşimde bulunan (mesela aynı otobüse binen ya da işyerinde çalışan!) ama özel yaşamlarında birbirlerini öteki kabul ederek kendilerini bu ötekilerden ayıran (izole eden) kamplar var. Bunların ortak anayasası – kör topal da olsa – bir oyun kuralları düzlemi oluşturuyor, iyi-kötü bir ortak varoluş zemini sağlıyordu. Ancak 17 Aralık ve 15 Temmuz aşamaları ile, bu anayasa önce kısmen, sonra da tümden, fiili olarak iptal edildi. Bugün bu anayasal zeminin olmadığı yerde, paralel toplumların ve onların siyasal yönelimlerinin yansıması olan partilerin parçaladığı bir Türkiye var. Parçaları kaynaştırmak imkânsıza yakın seviyeye ulaştı. Ve şu an parçaları bir arada tutan bir rejim var. Türk nasyonalizminin, tüm paralel kesimlerin (Kürtler hariç) kalan son ortak ideolojik değeri olduğu anlaşılıyor.
Bu resme itiraz eden (ama alternatif üretemeyen) liberaller, demokratlar, bütünlük yanlısı Kürtler, Cemaat, CHP içinde bir sosyal demokrat azınlık ve bazı diğer ufak parçalar, rejim tarafından dışlanıyorlar. Ve böylelikle rejim bunları ötekileştirerek, geçici bir birleştirme sağlıyor, paralel toplumlara. İslamcılar, ülkücüler, ulusalcılar gibi gruplar, bu gruplara karşı oluşturulan (inşa edilen) rejim söylemi üzerinden (“Fetö”, bölücü, hain, vs.) paralel toplum olma özelliklerini kaybetmeden beraber mücadele veriyorlar. Rejimin sosyo-kültürel ve kimliksel arka planı bu. Şu an için bu paralel toplumu fiziksel olarak parçalanmaktan alıkoyan, rejim. Yani Türkiye’de tek bir toplum yok, toplumlar var! Fakat fırtına öncesi sessizliğidir bu kanımca!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.4.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Duyarlı bir başka vatandaş [Levent Kenez]
Bir önceki yazıda Osman Amcanın yumruğunun şiddetini ayarlayarak nasıl bir provakasyonu önlediğini işlemiştik ve bir an önce serbest bırakılmasını talep etmiştik. Neyse ki o kadar süre özgürlüğünden mahrum bırakılmasına rağmen bu talebimiz gerçekleşti.
Şimdi başka bir duyarlı vatandaşın nasıl bir provokasyona yol açmamak için titiz davrandığını sizlere anlatmak istiyorum.
Tabii Kılıçdaroğlu’nun yediği yumruktan çok daha fazla hükümet medyasında mesele yapılmış olmasının elbette bir maksadı vardır. Savcıların re’sen harekete geçmiş olması bile her olaydan mağduriyet üretme makinasının çalışmaya başladığına işarettir ancak tahkikat neticesinde hanımefendinin titizliğinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Hatta yanda sesi duyulan “Ben olsaydım döverdim sizi böyle bir şey yapsaydınız” diyen kadının çok iyi araştırılması gerektiğini de düşünüyorum.
Şimdi evvelsi gün yaşanan olaylara dönersek.
Havuz medyamız bu olaya neden bu kadar ilgi göstermiştir. Funda Esenç’in laik, modern, şehir kadını imajı ile aslında bir CeHaPe zihniyetinin temsilcisi olduğu subliminal olarak işlenmektedir.
İşte bu CehaPe’liler böyle çirkef ve çirkin ve terbiyesiz insanlardır. Havaalanında 5 dakika bekleyince bunu yapan bir zihniyet 25 yıl beklediği seçimlerde neler neler yapmıştır. Hazır yakında İstanbul seçimlerinin iptali için oluşturulmaya çalışılan iklim için oldukça da fonksiyoneldir. CHP’yi sevmese de İstanbul seçimlerinin İmamoğlu’nun hakkı olduğunu düşünen bir kesim “Bu ne kardeşim ya bu ne şımarıklık. İstanbul’u alınca bu kadar şımaran demek iktidara gelse yine neler yapacak. Biz yine eskisi gibi aşağılanacağız diye düşünerek İmamoğlu’na verdiği zımni desteği çekecektir hesapta.
Olayı çok dikkatli incelediğimizde Funda Esenç adlı vatandaşın bütün hakaretlerini havaalanı görevlisi ile sınırlı tutarak ne kadar sorumluluk içerisinde davrandığını görebiliriz. Olayı zerre toplumsal ve ideolojik bir mecraya taşımamıştır. Şiddetle arasına kocaman bir hooooop çekmiştir. İki kişi arasında başlamış ve bitmiştir.
Allah korusun çatıştığı kişi başörtülü olsa idi şimdi neler olurdu neler! Söylemeye gerek yok, Funda Hanım önce tutuklanırdı. Sonra mağdur şahsı daha akşam olmadan Erdoğan arar “geçmiş olsun” derdi sonrasında Fahrettin saçma salak bir tweet atardı. Aileden sorumlu yarım dünya ziyarete giderdi ki ben de şimdi burada bir hakaret ederek Funda Hanım’ın davranışın ne kadar yanlış olduğunu bir de böyle göstermek istedim.
Bir de şunu da görmek lazım, Funda Hanım hiçbir kere “Vay efendim bu kadar büyük havaalanı yapıp paralarımızı çarçur edeceğinize uçakları zamanında kaldırın” demiyor. “Siz ancak inşaat yaparsınız demiyor”, “Bu kadar insan öldü daha onların ahı çıkacak” falan hiç demiyor. Dedikleri kabul edilemez olmakla birlikte gayet apolitik ve zerre miktar iktidarı hedef almayan şeylerdir. Kaldı ki Funda Hanım beki de AKP’ye oy vermiştir. Çünkü tavır ve davranışları son dönem AKP’lilerle birebir örtüşmektedir.
Funda Hanım’ın tek işlediği suç Çingenelere yönelik nefret söylemidir. Ama zaten Çingeneler ya da Çingenelerin hakkı gibi bir kavram bizde yer almadığı için dikkat bile çekmemiş zaten. Çingeneleri tahrik ederek bir ayaklanma peşinde olmadığı da bellidir. Çingene vatandaşlarımız en son isyan ettiklerinde Sulukule’den kovularak kendilerini bir Toki mahallesinde bulmuşlardı.
Havaalanı çalışanı vesilesi ile emek ve emekçi söylemlerinin tavan yaptığı medyamızda ve sosyal mecralarda neredeyse tamamının maaşla geçinen insanlar olmasına rağmen bir başkası üzerinden yapılan emekçi diskuru bile ne kadar samimiyetsiz olduğunu göstermiyor mu?
Özetlersek Funda Hanım’ın tepkilerini şahsa indirgemesi, başörtülü bir çalışanı taciz etmemesi, ideolojik bir dil kullanmaması ve hoop hoop hooop nidalarıyla şiddete ve temasa karşı açıkça tavır alması sebebiyle kutlamak gerekir.
Ülkede herkes herkese sövmektedir. Funda Hanım kimseye “Kaçma lan İsrail dölü” dememiştir. “Ya sen nasıl bir gerizekalısın” dememiştir. “Zillet popolu” dememiştir. Kimsenin ananısını bacısını karıştırmamıştır. “Sen kız mısın, kadın mısın” gibi iğrenç laflar etmemiştir.
[Levent Kenez] 27.4.2019 [TR724]
Şimdi başka bir duyarlı vatandaşın nasıl bir provokasyona yol açmamak için titiz davrandığını sizlere anlatmak istiyorum.
Tabii Kılıçdaroğlu’nun yediği yumruktan çok daha fazla hükümet medyasında mesele yapılmış olmasının elbette bir maksadı vardır. Savcıların re’sen harekete geçmiş olması bile her olaydan mağduriyet üretme makinasının çalışmaya başladığına işarettir ancak tahkikat neticesinde hanımefendinin titizliğinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Hatta yanda sesi duyulan “Ben olsaydım döverdim sizi böyle bir şey yapsaydınız” diyen kadının çok iyi araştırılması gerektiğini de düşünüyorum.
Şimdi evvelsi gün yaşanan olaylara dönersek.
Havuz medyamız bu olaya neden bu kadar ilgi göstermiştir. Funda Esenç’in laik, modern, şehir kadını imajı ile aslında bir CeHaPe zihniyetinin temsilcisi olduğu subliminal olarak işlenmektedir.
İşte bu CehaPe’liler böyle çirkef ve çirkin ve terbiyesiz insanlardır. Havaalanında 5 dakika bekleyince bunu yapan bir zihniyet 25 yıl beklediği seçimlerde neler neler yapmıştır. Hazır yakında İstanbul seçimlerinin iptali için oluşturulmaya çalışılan iklim için oldukça da fonksiyoneldir. CHP’yi sevmese de İstanbul seçimlerinin İmamoğlu’nun hakkı olduğunu düşünen bir kesim “Bu ne kardeşim ya bu ne şımarıklık. İstanbul’u alınca bu kadar şımaran demek iktidara gelse yine neler yapacak. Biz yine eskisi gibi aşağılanacağız diye düşünerek İmamoğlu’na verdiği zımni desteği çekecektir hesapta.
Olayı çok dikkatli incelediğimizde Funda Esenç adlı vatandaşın bütün hakaretlerini havaalanı görevlisi ile sınırlı tutarak ne kadar sorumluluk içerisinde davrandığını görebiliriz. Olayı zerre toplumsal ve ideolojik bir mecraya taşımamıştır. Şiddetle arasına kocaman bir hooooop çekmiştir. İki kişi arasında başlamış ve bitmiştir.
Allah korusun çatıştığı kişi başörtülü olsa idi şimdi neler olurdu neler! Söylemeye gerek yok, Funda Hanım önce tutuklanırdı. Sonra mağdur şahsı daha akşam olmadan Erdoğan arar “geçmiş olsun” derdi sonrasında Fahrettin saçma salak bir tweet atardı. Aileden sorumlu yarım dünya ziyarete giderdi ki ben de şimdi burada bir hakaret ederek Funda Hanım’ın davranışın ne kadar yanlış olduğunu bir de böyle göstermek istedim.
Bir de şunu da görmek lazım, Funda Hanım hiçbir kere “Vay efendim bu kadar büyük havaalanı yapıp paralarımızı çarçur edeceğinize uçakları zamanında kaldırın” demiyor. “Siz ancak inşaat yaparsınız demiyor”, “Bu kadar insan öldü daha onların ahı çıkacak” falan hiç demiyor. Dedikleri kabul edilemez olmakla birlikte gayet apolitik ve zerre miktar iktidarı hedef almayan şeylerdir. Kaldı ki Funda Hanım beki de AKP’ye oy vermiştir. Çünkü tavır ve davranışları son dönem AKP’lilerle birebir örtüşmektedir.
Funda Hanım’ın tek işlediği suç Çingenelere yönelik nefret söylemidir. Ama zaten Çingeneler ya da Çingenelerin hakkı gibi bir kavram bizde yer almadığı için dikkat bile çekmemiş zaten. Çingeneleri tahrik ederek bir ayaklanma peşinde olmadığı da bellidir. Çingene vatandaşlarımız en son isyan ettiklerinde Sulukule’den kovularak kendilerini bir Toki mahallesinde bulmuşlardı.
Havaalanı çalışanı vesilesi ile emek ve emekçi söylemlerinin tavan yaptığı medyamızda ve sosyal mecralarda neredeyse tamamının maaşla geçinen insanlar olmasına rağmen bir başkası üzerinden yapılan emekçi diskuru bile ne kadar samimiyetsiz olduğunu göstermiyor mu?
Özetlersek Funda Hanım’ın tepkilerini şahsa indirgemesi, başörtülü bir çalışanı taciz etmemesi, ideolojik bir dil kullanmaması ve hoop hoop hooop nidalarıyla şiddete ve temasa karşı açıkça tavır alması sebebiyle kutlamak gerekir.
Ülkede herkes herkese sövmektedir. Funda Hanım kimseye “Kaçma lan İsrail dölü” dememiştir. “Ya sen nasıl bir gerizekalısın” dememiştir. “Zillet popolu” dememiştir. Kimsenin ananısını bacısını karıştırmamıştır. “Sen kız mısın, kadın mısın” gibi iğrenç laflar etmemiştir.
[Levent Kenez] 27.4.2019 [TR724]
Mahalle demokratı: Haşim Kılıç [Bülent Korucu]
Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Haşim Kılıç, yakın tarih yazılırken üzerinde en fazla kafa yorulacak figürlerden olacak. 1990 yılında rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından AYM üyeliğine atanırken kopan fırtınalar önündeki çeyrek asırda yaşayacaklarının habercisi gibiydi. Özal’ın, gerçek anlamda ilk sivil cumhurbaşkanı olarak koltuğa oturduğunda karşılaştığı direnişin benzerlerini yaşadı Kılıç. Özal, onu büyük mücadele sonunda ve devletin sahibi olduğu iddiasındaki bürokratik oligarşiye kafa tutarak atamıştı. Seçtiği üye Süleyman Aslan’ı göreve başlatmayan, odanın kilidini değiştirip adamı dışarıda bırakan mahkeme Başkanı Yekta Güngör Özden’i ters köşeye yatırarak attığı bir goldü. ‘Evinde televizyon yok’ diyenlere “Ben baktırdım, anten var, televizyon seyrediyor, hem de uydu yayını…” diye cevap vermişti Özal. Ve eklemişti: “aslında onu seçmeyecektim ama evinde uydu yayını seyretmesinden dolayı tercihim değişti.”
Bürokratik oligarşi yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, daha genç ve mücadeleci bir üyeyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Eşi Gönül Hanım da bu bilek güreşinde haksız yere hedef alınıp rencide edildi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın hakaretine maruz kalıp tazminat kazanmıştı. Başörtüsü gördüğünde çılgına dönen benzerleri gibi Savaş da bayan Kılıç’ı hedef tahtasına oturtmuştu. Güya bir kadın buluşmasında Savaş’ın eve gitmesi üzerine kendini yerlere atmış, halıyla başını örtmeye çalışmış ve başsavcı da sara nöbeti geçirdiğini sanarak az daha ambulans çağıracakmış.
Kılıç benzer infaz girişimlerine AKP döneminde de maruz kaldı. Bugünlerde yaptığı bir açıklama benzer bir dalgayla yeniden karşılaşmasına yol açacak; hatta ilk salvolar geldi bile. Şöyle demiş eski başkan: “Ne yazık ki önce ‘ahlak ve maneviyat’ diye iktidara gelen bu arkadaşlarımız, ne pozitif hukuk kuralları bıraktılar ne de ahlak. Dolayısıyla ne bir rekabet, ne bir şey söz konusu olamayacaktır.”
Bu ifadeler, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun AKP ve cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan çıkışıyla aynı günlere denk geldi. Bu ‘tesadüf’ karşı atağın şiddetini büyütecek. Yandaşlar ellerinde ‘hain’ yaftasıyla beklerken muhalifler de ‘geçti Bor’un pazarı..’ muhabbeti yapıyor. Açıkçası ben de içimdeki “kimse konuşmuyor diye yakınıyoruz ama konuşanı da pişman ediyoruz” karşı görüşüne rağmen yazıyorum.
Haşim Kılıç’ın AYM’deki görevi boyunca sevabının hatasından fazla olduğunu düşünenlerdenim. Zor günlerde ve çok göz önünde biri olarak bedel ödemeyi göze aldı. Genel olarak demokrasi ve hukuktan yana duruş sergiledi. Ancak ikircikli tavırları eleştiriyi hak ediyor. O tavırları sıralamak kolay, ben ise elimden geldiğince arkasındaki psikolojiyi anlamaya çalışıyorum.
Karşı mahallenin vesayetine direndi ama kendi mahallesinin otoriterleşmesine seyirci kaldı. ‘Ne şiş yansın ne kebap’ dengesi gözeteyim derken ülkenin yanmasına göz yumdu..
Kürt siyasi hareketinin Demokratik Toplum Partisi (DTP) onun başkanlığı döneminde oybirliği ile kapatıldı. Refah, Fazilet ya da AKP’nin kapatma davalarındaki demokratik duruşunu neden sergilemedi? Partiyi kapatmayı sağlamak için yapılmış gibi duran Reşadiye saldırısı mazeret olmaz. Zira saldırının amacı siyaseti devreden çıkarıp dağı tek adres göstermekti. Saldırı olmasa kamuoyunun beklentisi kapatmama yönündeydi. Bu tür tuzaklara teslim olmak bir sonrakine davetiye çıkarmak anlamına geliyor. Kılıç, Başkan sıfatıyla süreci iyi yönetemedi. Aynı eleştirileri Sosyalist Parti ve benzeri sol görüşlü partilerin kapatılması için de söyleyebiliriz. Bir konuşmasında ‘Ülkenin parti mezarlığına döndürülmesinden’ şikayet eden Kılıç’ın görev yaptığı dönemde 18 parti kapatıldı ve 14’ünde kabul oyu var. Hayır dediği partiler arasına Diriliş’i de eklediğimizde ‘demokrasi ama sadece benim gibi düşünenlere..’ Diye özetleyebileceğimiz milli hastalığımızı teşhis edebiliriz.
‘Haşim Kılıç’ın AYM’deki en zor dönemi hangisiydi?’ Sorusuna cevabım ‘tabii ki 2011’den sonraki AKP’ olur. En fazla türdeş üyeyle birlikte görev yaptığı, en güçlü olduğu dönemde en ağır sınavlara maruz kaldı ve maalesef geçer not alamadı. Karşı mahallenin vesayetine direndi ama kendi mahallesinin otoriterleşmesine seyirci kaldı. 1998’de Adli Yıl açılışında Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun yargının ‘vicdan ile cüzdan arasına sıkıştığını’ öne sürmüştü. Bence Kılıç da ‘şiş mi kebap mı’ tercihi arasında kaldı; hem şişi hem kebabı kurtarayım derken ülkeyi yakan yangında pay sahibi oldu. Mesela Erdoğan’ın yargıyı kendine bağlama projesi olan HSYK kanununu iptal ederek görüntüde hukuku kurtardılar. Ancak karar, geç kalmış ve uygulamayı önleyecek nitelikte olmadığı için işe yaramadı. Erdoğan atı alarak Üsküdarı geçti ve hâlâ geçmeye devam ediyor.
Kılıç’ın ‘İçeyim ama sarhoş olmayayım’ formülü tutmadı; o şimdi Erdoğan’ın günahlarının ortağı. Elbette Tayyip Erdoğan’ın hışmından çekindi. Yalnız bütün çelişkilerini korkuya bağlamak doğru değil; parti kapatmada olduğu gibi bir tarafgirliğin izlerini sürmek mümkün. Hem Erdoğan’ın bu kadar ileri gidebileceğini öngöremedi hem de kendisiyle özdeşleştirdiği bir iktidara zarar vermek istemedi. Gündeme bomba gibi düşen eleştirilerine ‘bu arkadaşlarımız’ diye başlaması bile o şuuraltının yansıması.
Her iki dönemde yaşadığı linç girişimlerinden söz etmiştim. İlk dönemdekilerin daha az insafsız olduğunu söylemek zorundayım. Eşinin yaşadığı başta olmak üzere rencide ediciydi fakat suç isnadı içermiyordu. Kılıç, ‘arkadaşları’ döneminde doğrudan darbecilikle suçlandı. Seçim barajı mı tartışılıyor, twitter kapatılması mı gündemde; boy boy fotoğraflarıyla manşetlere taşındı. 17-25 Aralık yolsuzlukları Meclis’te görüşülürken bile ‘Yüce Divan’la darbe girişimi’ manşetleri atıldı. AYM’nin aldığı her özgürlükçü kararı darbe olarak niteleyen Erdoğan ve yandaş medyanın psikolojik harbine boyun eğdi. Oysa mafya düzenlerinde bir kere boğun eğdin mi bir daha doğrulamazsın.
O hışmından çekindiği Erdoğan bir gün onun da kapısını çaldı; oğlu hakkında ByLock kullandığı iddiasıyla yakalama kararı çıkarıldı. Yüzbinlerce insan KHK’larla işinden edildi, 500 binden fazla insan tutuklandı. Bunlar karşısında ölü taklidi yaptı ve sadece o gün sesini duyduk. Oğlunu savunurken uzun uzun kendini anlattı. Oğlu üzerinden kendisinin hedef alındığının farkındaydı. Açıklamanın en dikkat çekici kısmı şuydu: “Görev sürem içinde, ‘Fetö’nün Balyoz, Ergenekon ve buna benzer davalarla kurduğu kumpasları, bireysel başvuru kararlarıyla tespit ederek etkisiz hale getiren Anayasa Mahkemesi’nin başkanı olarak oğluma yapılan bu suçlama, beni ve ailemi derinden üzmüştür.”
Söz konusu kararlarda Kılıç’ın imzası bile yok. Beş üyeden oluşan ve alt komisyon gibi çalışan kurulun oy birliği ile aldığı bir karardı. O kurulun başkanı da Alparslan Altan. Hani şu 15 Temmuz’dan sonra kurban edilen iki üyeden biri. Altan’a boş bir dosyadan 11 yıl hapis cezası verildi. Anayasa Mahkemesi bireysel başvurularını reddetti. Hukuk ne yazık ki yine Avrupa’da hatırlandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, tutuklama ve yargılama süreçlerinin hukuka aykırı olduğunu tespit edip Türkiye’yi Altan’a tazminat ödemeye mahkum etti.
Yüzde 97 özürlü çocuğuna babalık yapamayan Altan dahil ülkeyi esir alan bütün hukuksuzluklarda Kılıç’ın vebali var. Hadi Süleyman Demirel’in Evren’e sorduğu gibi soralım: “Bu arkadaşlar pozitif hukuku ve ahlakı yok ederken sen ne yapıyordun? Antalya’da topu kadastro müdürü müydün?”
[Bülent Korucu] 27.4.2019 [TR724]
Bürokratik oligarşi yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, daha genç ve mücadeleci bir üyeyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Eşi Gönül Hanım da bu bilek güreşinde haksız yere hedef alınıp rencide edildi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın hakaretine maruz kalıp tazminat kazanmıştı. Başörtüsü gördüğünde çılgına dönen benzerleri gibi Savaş da bayan Kılıç’ı hedef tahtasına oturtmuştu. Güya bir kadın buluşmasında Savaş’ın eve gitmesi üzerine kendini yerlere atmış, halıyla başını örtmeye çalışmış ve başsavcı da sara nöbeti geçirdiğini sanarak az daha ambulans çağıracakmış.
Kılıç benzer infaz girişimlerine AKP döneminde de maruz kaldı. Bugünlerde yaptığı bir açıklama benzer bir dalgayla yeniden karşılaşmasına yol açacak; hatta ilk salvolar geldi bile. Şöyle demiş eski başkan: “Ne yazık ki önce ‘ahlak ve maneviyat’ diye iktidara gelen bu arkadaşlarımız, ne pozitif hukuk kuralları bıraktılar ne de ahlak. Dolayısıyla ne bir rekabet, ne bir şey söz konusu olamayacaktır.”
Bu ifadeler, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun AKP ve cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan çıkışıyla aynı günlere denk geldi. Bu ‘tesadüf’ karşı atağın şiddetini büyütecek. Yandaşlar ellerinde ‘hain’ yaftasıyla beklerken muhalifler de ‘geçti Bor’un pazarı..’ muhabbeti yapıyor. Açıkçası ben de içimdeki “kimse konuşmuyor diye yakınıyoruz ama konuşanı da pişman ediyoruz” karşı görüşüne rağmen yazıyorum.
Haşim Kılıç’ın AYM’deki görevi boyunca sevabının hatasından fazla olduğunu düşünenlerdenim. Zor günlerde ve çok göz önünde biri olarak bedel ödemeyi göze aldı. Genel olarak demokrasi ve hukuktan yana duruş sergiledi. Ancak ikircikli tavırları eleştiriyi hak ediyor. O tavırları sıralamak kolay, ben ise elimden geldiğince arkasındaki psikolojiyi anlamaya çalışıyorum.
Karşı mahallenin vesayetine direndi ama kendi mahallesinin otoriterleşmesine seyirci kaldı. ‘Ne şiş yansın ne kebap’ dengesi gözeteyim derken ülkenin yanmasına göz yumdu..
Kürt siyasi hareketinin Demokratik Toplum Partisi (DTP) onun başkanlığı döneminde oybirliği ile kapatıldı. Refah, Fazilet ya da AKP’nin kapatma davalarındaki demokratik duruşunu neden sergilemedi? Partiyi kapatmayı sağlamak için yapılmış gibi duran Reşadiye saldırısı mazeret olmaz. Zira saldırının amacı siyaseti devreden çıkarıp dağı tek adres göstermekti. Saldırı olmasa kamuoyunun beklentisi kapatmama yönündeydi. Bu tür tuzaklara teslim olmak bir sonrakine davetiye çıkarmak anlamına geliyor. Kılıç, Başkan sıfatıyla süreci iyi yönetemedi. Aynı eleştirileri Sosyalist Parti ve benzeri sol görüşlü partilerin kapatılması için de söyleyebiliriz. Bir konuşmasında ‘Ülkenin parti mezarlığına döndürülmesinden’ şikayet eden Kılıç’ın görev yaptığı dönemde 18 parti kapatıldı ve 14’ünde kabul oyu var. Hayır dediği partiler arasına Diriliş’i de eklediğimizde ‘demokrasi ama sadece benim gibi düşünenlere..’ Diye özetleyebileceğimiz milli hastalığımızı teşhis edebiliriz.
‘Haşim Kılıç’ın AYM’deki en zor dönemi hangisiydi?’ Sorusuna cevabım ‘tabii ki 2011’den sonraki AKP’ olur. En fazla türdeş üyeyle birlikte görev yaptığı, en güçlü olduğu dönemde en ağır sınavlara maruz kaldı ve maalesef geçer not alamadı. Karşı mahallenin vesayetine direndi ama kendi mahallesinin otoriterleşmesine seyirci kaldı. 1998’de Adli Yıl açılışında Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun yargının ‘vicdan ile cüzdan arasına sıkıştığını’ öne sürmüştü. Bence Kılıç da ‘şiş mi kebap mı’ tercihi arasında kaldı; hem şişi hem kebabı kurtarayım derken ülkeyi yakan yangında pay sahibi oldu. Mesela Erdoğan’ın yargıyı kendine bağlama projesi olan HSYK kanununu iptal ederek görüntüde hukuku kurtardılar. Ancak karar, geç kalmış ve uygulamayı önleyecek nitelikte olmadığı için işe yaramadı. Erdoğan atı alarak Üsküdarı geçti ve hâlâ geçmeye devam ediyor.
Kılıç’ın ‘İçeyim ama sarhoş olmayayım’ formülü tutmadı; o şimdi Erdoğan’ın günahlarının ortağı. Elbette Tayyip Erdoğan’ın hışmından çekindi. Yalnız bütün çelişkilerini korkuya bağlamak doğru değil; parti kapatmada olduğu gibi bir tarafgirliğin izlerini sürmek mümkün. Hem Erdoğan’ın bu kadar ileri gidebileceğini öngöremedi hem de kendisiyle özdeşleştirdiği bir iktidara zarar vermek istemedi. Gündeme bomba gibi düşen eleştirilerine ‘bu arkadaşlarımız’ diye başlaması bile o şuuraltının yansıması.
Her iki dönemde yaşadığı linç girişimlerinden söz etmiştim. İlk dönemdekilerin daha az insafsız olduğunu söylemek zorundayım. Eşinin yaşadığı başta olmak üzere rencide ediciydi fakat suç isnadı içermiyordu. Kılıç, ‘arkadaşları’ döneminde doğrudan darbecilikle suçlandı. Seçim barajı mı tartışılıyor, twitter kapatılması mı gündemde; boy boy fotoğraflarıyla manşetlere taşındı. 17-25 Aralık yolsuzlukları Meclis’te görüşülürken bile ‘Yüce Divan’la darbe girişimi’ manşetleri atıldı. AYM’nin aldığı her özgürlükçü kararı darbe olarak niteleyen Erdoğan ve yandaş medyanın psikolojik harbine boyun eğdi. Oysa mafya düzenlerinde bir kere boğun eğdin mi bir daha doğrulamazsın.
O hışmından çekindiği Erdoğan bir gün onun da kapısını çaldı; oğlu hakkında ByLock kullandığı iddiasıyla yakalama kararı çıkarıldı. Yüzbinlerce insan KHK’larla işinden edildi, 500 binden fazla insan tutuklandı. Bunlar karşısında ölü taklidi yaptı ve sadece o gün sesini duyduk. Oğlunu savunurken uzun uzun kendini anlattı. Oğlu üzerinden kendisinin hedef alındığının farkındaydı. Açıklamanın en dikkat çekici kısmı şuydu: “Görev sürem içinde, ‘Fetö’nün Balyoz, Ergenekon ve buna benzer davalarla kurduğu kumpasları, bireysel başvuru kararlarıyla tespit ederek etkisiz hale getiren Anayasa Mahkemesi’nin başkanı olarak oğluma yapılan bu suçlama, beni ve ailemi derinden üzmüştür.”
Söz konusu kararlarda Kılıç’ın imzası bile yok. Beş üyeden oluşan ve alt komisyon gibi çalışan kurulun oy birliği ile aldığı bir karardı. O kurulun başkanı da Alparslan Altan. Hani şu 15 Temmuz’dan sonra kurban edilen iki üyeden biri. Altan’a boş bir dosyadan 11 yıl hapis cezası verildi. Anayasa Mahkemesi bireysel başvurularını reddetti. Hukuk ne yazık ki yine Avrupa’da hatırlandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, tutuklama ve yargılama süreçlerinin hukuka aykırı olduğunu tespit edip Türkiye’yi Altan’a tazminat ödemeye mahkum etti.
Yüzde 97 özürlü çocuğuna babalık yapamayan Altan dahil ülkeyi esir alan bütün hukuksuzluklarda Kılıç’ın vebali var. Hadi Süleyman Demirel’in Evren’e sorduğu gibi soralım: “Bu arkadaşlar pozitif hukuku ve ahlakı yok ederken sen ne yapıyordun? Antalya’da topu kadastro müdürü müydün?”
[Bülent Korucu] 27.4.2019 [TR724]
Kriz içinde kriz [Semih Ardıç]
Dolar 7,90 TL olabilir mi?
Böyle Merkez Bankası (TCMB) varken yabancıların kur saldırısına ne hacet! Piyasayı okumaktan aciz ve tedirginliği azaltacağına artırıyor.
25 Nisan toplantısı bir kere daha göstermiştir ki TCMB Başkanı Murat Çetinkaya, Saray’ın günü birlik taktikleri ile büyük bir harbi kazanacağını zannediyor.
O MÜDAHALE BOŞUNA DEĞİLMİŞ
Geçen hafta Genel Kurul’un onayına rağmen Banka Meclisi’nin iki üyesinin vazifeye başlamasına müsaade edilmemişti.
Kanun alenen çiğnenerek onların yerine Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a yakın iki isim Banka Meclisi’ne tayin edilmişti.
O üyelerle birlikte faiz kararlarının alındığı Para Politikası Kurulu tamamen hükûmetin emri altına girmiş oldu.
25 Nisan’da toplanan kurulun verdiği kararda hükûmetin faiz indirimi için Merkez Bankası’na yaptığı baskının ipuçları vardı.
KAMİKAZE DALIŞI
Toplantı zabıtlarında “ihtiyaç duyulması halinde ek sıkılaştırma yapılabilir” ifadesinin bu defa kullanılmadığı dikkati çekti.
Bu yüzden TL’nin dolar ve euroya mukabil kaybı iki gündür yeniden hızlandı. 26 Nisan Cuma gününün sonunda dolar 5,94 TL, euro 6,63 TL oldu. Bir ay evvel dolar 5,32 TL, euro 6,05 TL seviyesinde idi.
Piyasa metinden çıkarılan ibareyi faiz indiriminin işareti olarak tevil etti ki mevcut şartlarda bu kamikaze dalışından başka bir mana ifade etmez.
UMURSAMAYAN TAVIRLAR…
Merkez Bankası’nın olup bitene ne kadar bigane kaldığını göstermek için tek başına 25 Nisan kararı yeter da artar.
Doların 2019 sonunda 5,90 TL olacağını tahmin eden bir merkez bankası o seviyenin nisan bitmeden geçilmesine seyirci kalabiliyor.
Hukukî emniyet, teşebbüs ve sözleşme hürriyeti gibi yatırımın olmazsa olmaz şartlarını sağlamaktan bu kadar uzaklaşılmışken Türkiye’nin sıcak paraya bol faiz vermekten gayrı tek mermisi yok.
DOLAR 7,90 TL OLABİLİR Mİ?
Faizi indirme teşebbüsünü ele veren hamleler krizden hiç ibret alınmadığını gösteriyor. Dolar için artık 7,90 TL-8,90 TL aralığından bahsediliyor.
Yüksek gibi görünen seviyeler net döviz rezervlerinde bakiyenin eksiye düştüğü dikkate alındığında çok da uzak görünmüyor.
Son tırmanışa bigane kalan TCMB ve hâlâ bulutların üzerinde gezinen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, TL’nin erimesini ancak yüzde 30’dan fazla faiz vererek durdurabilecek.
Diğer gelişmekte olan ekonomilerin paralarıyla mukayese edildiğinde TL kayıpta ilk sırada. Son üç senedir değişmeyen bir tablo bu.
Mütemadiyen eksi rekoru kıran bir paraya sahip memleket için kısa vadede toparlanmadan bahsedilebilir mi?
TL YÜZDE 12,2, DİĞERLERİ YÜZDE 0,3 ERİDİ
“Kırılgan beşli” diye nitelenen ekonomilerin para birimleri 1 Ocak’tan bugüne geçen 4 ay zarfında dolara karşı yüzde 0,3 geriledi. Aynı dönemde TL’nin kaybı yüzde 12,2. “Dış mihraklar” diyerek geçiştirilemeyecek kadar bariz bir fark!
TL’nin kayıp rekoru kırmasının hem siyasi hem iktisadî hem de hukukî sebepleri var. Türkiye 24 Haziran 2018 tarihinde resmiyet kazanan tek adam rejiminin ağır maliyeti ile karşı karşıya kaldı.
Evveliyatı birkaç seneye dayanan ve yargı bağımsızlığını lağveden tek adam rejiminin ekonomide bahar havası yaşatabileceği yalanına kendisini inandıranlar derin bir hayal kırıklığı yaşıyor.
Alkış ve oyları ile yücelttikleri Recep Tayyip Erdoğan’ın hanedanlık kurmaktan başka bir derdinin olmadığını fark etseler de artık çok geç…
100 MİLYAR DOLAR BİLE YETMEZ
Türkiye bugün 100 milyar dolarlık define bulsa üç ay nefes alır o kadar. Türkiye’de karar alma mekanizması tamamen alt üst oldu. Herkes kararı en tepeden bekliyor.
En tepedekine gelince… Kendisi devleti içten içe çökerten garabetten ziyadesiyle memnun.
Ekonomide hatalı kararlarını yol açtığı hızlı bozulma ve büyük çöküşten kurtulabilmek senelerce sürebilir.
İşsizlik ve enflasyon yükselirken ekonomi küçülüyor. Tarım ve hayvancılık tamamen dışa bağımlı hale geldi. Mısır’dan patates ve soğan ithal ediyoruz.
Türkiye dört başı mamur bir sistem krizinin içinde iktisadî krizle boğuşuyor. İkisi de birbirini besleyen habis ur.
YABANCI SERMAYE ERDOĞAN’I İSTEMİYOR
Kaybettiği İstanbul seçimini Yüksek Seçim Kurulu marifeti ile iptal ettirme derdine düşen ve “yapısal reform” kavramının bile içini boşaltan bir iktidarın mevcudiyeti yabancı sermaye için kâfi derecede caydırıcıdır.
Yabancı Erdoğanlı bir formülün çare olmadığının farkında.
Bir başka mesele daha var ki ekonomi için fünyesi çekilmiş el bombası gibi…
Amerika Birleşik Devletleri’nin karşı çıktığı Rus S-400 füzelerinde geri adım atan taraf Erdoğan olmazsa dolar ve euroda yüzde 30’dan fazla artış tahminleri havada uçuşuyor.
Merkez Bankası da Erdoğan’ın günü kurtarma taktikleri ile tansiyonu artırmaktan öte gidemiyor. Bütün sebepler aleyhte ancak bu kadar ittifak edebilirdi.
Nisandayız… Kriz içinde krize maruz kalıyoruz.
Bu yaz çok sıcak geçecek…
[Semih Ardıç] 27.4.2019 [TR724]
Böyle Merkez Bankası (TCMB) varken yabancıların kur saldırısına ne hacet! Piyasayı okumaktan aciz ve tedirginliği azaltacağına artırıyor.
25 Nisan toplantısı bir kere daha göstermiştir ki TCMB Başkanı Murat Çetinkaya, Saray’ın günü birlik taktikleri ile büyük bir harbi kazanacağını zannediyor.
O MÜDAHALE BOŞUNA DEĞİLMİŞ
Geçen hafta Genel Kurul’un onayına rağmen Banka Meclisi’nin iki üyesinin vazifeye başlamasına müsaade edilmemişti.
Kanun alenen çiğnenerek onların yerine Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a yakın iki isim Banka Meclisi’ne tayin edilmişti.
O üyelerle birlikte faiz kararlarının alındığı Para Politikası Kurulu tamamen hükûmetin emri altına girmiş oldu.
25 Nisan’da toplanan kurulun verdiği kararda hükûmetin faiz indirimi için Merkez Bankası’na yaptığı baskının ipuçları vardı.
KAMİKAZE DALIŞI
Toplantı zabıtlarında “ihtiyaç duyulması halinde ek sıkılaştırma yapılabilir” ifadesinin bu defa kullanılmadığı dikkati çekti.
Bu yüzden TL’nin dolar ve euroya mukabil kaybı iki gündür yeniden hızlandı. 26 Nisan Cuma gününün sonunda dolar 5,94 TL, euro 6,63 TL oldu. Bir ay evvel dolar 5,32 TL, euro 6,05 TL seviyesinde idi.
Piyasa metinden çıkarılan ibareyi faiz indiriminin işareti olarak tevil etti ki mevcut şartlarda bu kamikaze dalışından başka bir mana ifade etmez.
UMURSAMAYAN TAVIRLAR…
Merkez Bankası’nın olup bitene ne kadar bigane kaldığını göstermek için tek başına 25 Nisan kararı yeter da artar.
Doların 2019 sonunda 5,90 TL olacağını tahmin eden bir merkez bankası o seviyenin nisan bitmeden geçilmesine seyirci kalabiliyor.
Hukukî emniyet, teşebbüs ve sözleşme hürriyeti gibi yatırımın olmazsa olmaz şartlarını sağlamaktan bu kadar uzaklaşılmışken Türkiye’nin sıcak paraya bol faiz vermekten gayrı tek mermisi yok.
DOLAR 7,90 TL OLABİLİR Mİ?
Faizi indirme teşebbüsünü ele veren hamleler krizden hiç ibret alınmadığını gösteriyor. Dolar için artık 7,90 TL-8,90 TL aralığından bahsediliyor.
Yüksek gibi görünen seviyeler net döviz rezervlerinde bakiyenin eksiye düştüğü dikkate alındığında çok da uzak görünmüyor.
Son tırmanışa bigane kalan TCMB ve hâlâ bulutların üzerinde gezinen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, TL’nin erimesini ancak yüzde 30’dan fazla faiz vererek durdurabilecek.
Diğer gelişmekte olan ekonomilerin paralarıyla mukayese edildiğinde TL kayıpta ilk sırada. Son üç senedir değişmeyen bir tablo bu.
Mütemadiyen eksi rekoru kıran bir paraya sahip memleket için kısa vadede toparlanmadan bahsedilebilir mi?
TL YÜZDE 12,2, DİĞERLERİ YÜZDE 0,3 ERİDİ
“Kırılgan beşli” diye nitelenen ekonomilerin para birimleri 1 Ocak’tan bugüne geçen 4 ay zarfında dolara karşı yüzde 0,3 geriledi. Aynı dönemde TL’nin kaybı yüzde 12,2. “Dış mihraklar” diyerek geçiştirilemeyecek kadar bariz bir fark!
TL’nin kayıp rekoru kırmasının hem siyasi hem iktisadî hem de hukukî sebepleri var. Türkiye 24 Haziran 2018 tarihinde resmiyet kazanan tek adam rejiminin ağır maliyeti ile karşı karşıya kaldı.
Evveliyatı birkaç seneye dayanan ve yargı bağımsızlığını lağveden tek adam rejiminin ekonomide bahar havası yaşatabileceği yalanına kendisini inandıranlar derin bir hayal kırıklığı yaşıyor.
Alkış ve oyları ile yücelttikleri Recep Tayyip Erdoğan’ın hanedanlık kurmaktan başka bir derdinin olmadığını fark etseler de artık çok geç…
100 MİLYAR DOLAR BİLE YETMEZ
Türkiye bugün 100 milyar dolarlık define bulsa üç ay nefes alır o kadar. Türkiye’de karar alma mekanizması tamamen alt üst oldu. Herkes kararı en tepeden bekliyor.
En tepedekine gelince… Kendisi devleti içten içe çökerten garabetten ziyadesiyle memnun.
Ekonomide hatalı kararlarını yol açtığı hızlı bozulma ve büyük çöküşten kurtulabilmek senelerce sürebilir.
İşsizlik ve enflasyon yükselirken ekonomi küçülüyor. Tarım ve hayvancılık tamamen dışa bağımlı hale geldi. Mısır’dan patates ve soğan ithal ediyoruz.
Türkiye dört başı mamur bir sistem krizinin içinde iktisadî krizle boğuşuyor. İkisi de birbirini besleyen habis ur.
YABANCI SERMAYE ERDOĞAN’I İSTEMİYOR
Kaybettiği İstanbul seçimini Yüksek Seçim Kurulu marifeti ile iptal ettirme derdine düşen ve “yapısal reform” kavramının bile içini boşaltan bir iktidarın mevcudiyeti yabancı sermaye için kâfi derecede caydırıcıdır.
Yabancı Erdoğanlı bir formülün çare olmadığının farkında.
Bir başka mesele daha var ki ekonomi için fünyesi çekilmiş el bombası gibi…
Amerika Birleşik Devletleri’nin karşı çıktığı Rus S-400 füzelerinde geri adım atan taraf Erdoğan olmazsa dolar ve euroda yüzde 30’dan fazla artış tahminleri havada uçuşuyor.
Merkez Bankası da Erdoğan’ın günü kurtarma taktikleri ile tansiyonu artırmaktan öte gidemiyor. Bütün sebepler aleyhte ancak bu kadar ittifak edebilirdi.
Nisandayız… Kriz içinde krize maruz kalıyoruz.
Bu yaz çok sıcak geçecek…
[Semih Ardıç] 27.4.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)