2,5 yıldır tutuklu olduğu Afyon Cezaevinde pankreas kanserine yakalanan gazeteci Mevlüt Öztaş hayatını kaybetti. Öztaş’ın ölüm haberini kızı Büşra Öztaş duyurdu.
BOLD – Beş ay önce kanser teşhisi konulan ve 23 Haziran 2020’de tahliye edilene kadar birçok hak ihlaline uğrayan Mevlüt Öztaş, tedavi gördüğü Afyon Devlet Hastanesinde bugün hayatını kaybetti.
BUGÜN DEFNEDİLECEK
Babasının vefatını sosyal medya hesabından kızı Büşra Öztaş, “Babamı kaybettik. Cenazesi bugün Afyonkarahisar Çay İlçesi Karacaören Kasabasında ikindi namazından sonra yapılacak.” dedi. Mevlüt Öztaş tahliye olduğunda çocuklarıyla böyle buluşmuştu.
ŞARTLI TAHLİYE İÇİN DEFALARCA DİLEKÇE VERDİ
Kapatılan Cihan Haber Ajansı’nın (CHA) Uşak Muhabiri olarak 8 yıl gazetecilik yapan Mevlüt Öztaş, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla Şubat 2018’de tutuklandı. Önce Uşak Cezaevine konuldu, daha sonra Afyon’a sevk edildi. Şubat 2019’da Uşak 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 9 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Öztaş, Nisan 2020’de cezaevinde pankreas kanserine yakalandı. Teşhis konulmadan önce ve sonra birçok hak ihlaline uğradı.
Öztaş tutuklu bulunduğu süre içinde önce fıtık, sonra safra kesesi ameliyatı oldu. Cezaevi şartlarından dolayı böbrek ve karaciğer yetmezliği, hipertansiyon ortaya çıktı. Astım hastalığı ilerledi. Sağlık durumunu gerekçe göstererek defalarca şartlı tahliye etmesine rağmen dilekçeleri kabul edilmedi. Nisan 2020’de kansere yakalandı. Afyon’dan Ankara’ya kaldırıldığı süreçte ailesi kendisinden 3 hafta haber alamadı.
Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılan Mevlüt Öztaş, hastanenin bodrum katında demir parmaklıklı bir odaya hapsedildi. Kanser hastası olmasına rağmen yatağa kelepçelendi. Bu şekilde kemoterapi yapıldı. Bu süre içinde ailesiyle bir kez bile görüştürülmedi. Kızı Büşra Öztaş, babasının tahliye edilmesi için günlerce hastane ve cezaevi arasında git gel yaşadı. Cezaevinde kalamaz raporuna rağmen 4. evre kanser hastası bir insan 1 Haziran 2020’de taburcu edilip tekrar cezaevine gönderildi.
ÖLÜME TERK EDİLDİ
Tutukluluğunun devam kararına Öztaş ailesi itiraz etti ancak tahliye talebi İzmir Bölge Adliye Mahkemesi tarafından reddedildi. Büşra Öztaş babasının ölüme terk edildiği şu ifadelerle duyurmuştu: “10 Haziran 2020 tarihinde İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, korona virüs tehdidinin geçmediği, üzerine cezaevlerine virüsün bulaştığı iddiaları olduğu bir dönemde birçok kronik rahatsızlığı ve pankreas kanseri olan babamı ölüme terk etti.”
Karar tekrar itiraz edildi. Tahliye olması için gerekli olan adli tıp raporu korona sebebiyle de çok geç çıktı. Öztaş, 23 Haziran 2020’de tahliye edildiğinde kanser bağırsağına, karaciğerine, lenf bezlerine kadar yayıldı. Yaklaşık 2 aydır Afyon Devlet Hastanesinde ayakta kemoterapi alan Öztaş, 10 gün önce ağırlaşınca hastaneye yatırıldı. Bu süreçte böbrekleri tamamen iflas etti. Doktorlar, vücudu kaldıramayacağını için kemoterapiyi kesme kararı aldı.
Mevlüt Öztaş, cezaevinde yaşadığı hak ihlallerini tahliye olduktan sonra kızına şöyle anlatmıştı:
“Koğuştayken gözleri sararmış, arkadaşları kötü göründüğünü söylemişler. Sonra lavaboya gitmiş. Kan geldiğini görmüş babam. Hemen gardiyanlara haber vermişler. Bir süre gelmeyince arkadaşları kapıları yumruklamış. Revire çıkarmamışlar. Koronadan dolayı götüremeyiz, bu riski göze alamayız demişler. Babam iç kanama geçirdiğini, burada ölürse bunun da risk olduğunu ve bunu da göze alıp alamayacaklarını söyleyince götürmüşler. Ankara’da ilk Şehir Hastanesine gitmişler. Mahkum odası olmadığı için Dışkapı’ya gönderilmiş. Ama o geçiş saatlerinde 2 gün doğru dürüst yemek yiyememiş, aç kalmış. Hastalığın etkisiyle halsizleşmiş. Sonra bir ekmek bir çorba vermişler. Nasıl yiyeceğim diye bakmış yemeklere. Sonra zorla birer kaşık Bu Büşra için, Bu Elif için, Rabia için diye yudumlamış. Zorlamış kendini. Ben herhalde burada öleceğim diye düşünmüş, Allahım bana biraz zaman ver diye dua etmiş.”
İki gün önce çocuklarını tanıyamayacak hale gelen Öztaş, bugün hayatını kaybetti. Mevlüt Öztaş’ın cezaevinde yaşadığı tüm süreçler ayrıntılarıyla aşağıdaki linklerden okunabilir.
[Bold Medya] 19.8.2020
İhraç Kurmay Binbaşı Gülmez: Ulusalcı askerler 15 Temmuz’da TSK’ya tuzak kurdu
15 Temmuz’dan sonra TSK’dan ihraç edilen Deniz Kurmay Binbaşı İsmail Gülmez, 15 Temmuz darbe girişiminin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne tuzak kuran ulusalcılar tarafından tertiplendiğini söyledi.
TSK’dan ihraç edilen Deniz Kurmay Binbaşı İsmail Gülmez, 15 Temmuz’a giden yolda ordu içindeki Ulusalcı-NATO’cu savaşını, ‘darbe girişimi’ gecesi yaşananları, üst düzey komutanların kendi silah arkadaşlarına neden ve nasıl işkence talimatı verdiğini Kronos’tan Selahatin Sevi’ye anlattı.
TSK içinde o gece gerçekten neler yaşandı? Dava dosyalarına ve kamuoyuna yansıyan, darbe faaliyetleri olarak nitelenen eylemler askeri terminoloji açısından ne anlama geliyor? Bir ordunun üst düzey komutan ve kurmay subay düzeyindeki silah arkadaşları neden bu denli kanlı bir hesaplaşmaya girişti? Türk ordusunun içindeki en üst düzey komutanlar neden ve nasıl oldu da başka üst düzey komutanlara işkence yaptırdı? 15 Temmuz, Ergenekon ve Balyoz’un rövanşı mıydı?
İsmail Gülmez, eşi Nurayet Gülmez ve oğlu Ekrem Eren Gülmez ile Temmuz 2013’te Kurmay Yüzbaşı olarak İstanbul’daki Deniz Harp Akademisi (yeni adıyla Enstitüsü) mezuniyet töreninde.
İzlediği politikalarla yedi düvele “meydan okuyan” bir iktidar için böylesi parçalı bir TSK ne kadar caydırıcı olabilirdi?
Kronos’tan Selahattin Sevi, bütün bu soruları o gece muvazzaf olan bir rütbeli askerle, Kurmay Binbaşı İsmail Gülmez ile konuştu.
Paylaştığı bir sosyal medya hesabının DM’sine yazarak iletişim kurulan Gülmez o gece yaşadıklarını, öğrencilikten kıta görevine kadar kariyerini, ailesini ve çevresini de anlatarak bir döneme ışık tuttu.
15 Temmuz’un dördüncü yılında o gece yaşananlarla ilgili yüzlerce davada binlerce ayrıntı var. Fakat belki de bu ayrıntılar o klişe tabirle ‘büyük resmi’ gölgeliyor. O resme baktığınız 15 Temmuz sizce nedir? Bir darbe girişimi, tuzak, istihbarat operasyonu… hangisi sizce?
Büyük resimde tuzak görünüyor. İstihbarat da var tabii işin içinde. İstihbarat, öncelikle tuzağın psikolojik altyapısının hazırlanmasında rol aldı. Psikolojik altyapıdan kastım şu: 15 Temmuz’a gelen süreçte, askeri birliklere terör saldırısı olabileceğine inandırılmıştık. Son bir yılda Hava Kuvvetleri karargahının arkası, Atatürk Havalimanı, askeri araçlar, polis araçları, karakollar dahil güvenliği yüksek pek çok yere saldırı olmuştu. Gemilere de saldırı olacağına dair MİT’ten ihbarlar geliyordu. Dolayısıyla psikolojik olarak terör saldırısı olacağına inandırılmıştık.
MİT SAHTE İHBARLARLA HEPİMİZİ TERÖR SALDIRACAĞINA İNANDIRDI
MİT’in ‘terör saldırısı ihbarlarına’ karşı birliklerde önlemler alınıyor muydu?
Evet, 1 Temmuz Kabotaj Bayramı için TCG FATİH ile İstanbul’a gittik. Ben 12 yıllık subaydım, gemilerde bu kadar yoğun güvenlik tedbiri alındığını görmedim, duymadım. Sabotaja Karşı Korunma dediğimiz, gemiye botla, dalgıçla, dronla vs. bir saldırı olursa, karşı koyma konusunda 3-4 saat toplantı yapmıştık. O nedenle, o gece terör saldırısı denince hiç şaşırmadık, beklediğimiz bir durumdu. Şimdi geçmişe bakınca o sahte ihbarlarla MİT’in bizi terör saldırısı olacağına inandırdığını düşünüyorum. Bunu göz önüne alınca Temmuz 2016 ve öncesi son bir yıldaki terör saldırılarında da aynı odakların parmağı olabileceği akıllara geliyor.
Askeri terminolojiyi bilmeyen okuyucular için teknik detaylara çok girmeden anlatır mısınız? Ne yaşadınız o gün? 15 Temmuz günü, neler oldu?
Evet, belki de detaylar büyük resmi gölgeliyor. Detaylardan arındırarak anlatayım ben de. O gece Marmara’da gemide, seyirdeydim. Biz o gün Heybeliada’da bir törene katıldık, akşam geri dönüyorduk. Başımızdaki komodor dediğimiz Komutan Levent Kerim Uça dedi ki: Gölcük’te terör saldırısı var, Marmara’ya geri dönüyoruz. Saat 21.30 civarı. 15 Temmuz. Ben açıkçası hiç şaşırmadım, terör saldırısı bekliyorduk zaten. Limandaki gemiler de aynı gerekçeyle seyre çıktılar. Burada çok ayrıntı var, ama şu an girmiyorum. Gölcük’te bunlar olurken, Türkiye’nin başka yerlerinde de benzer şekilde terör saldırısı nedeniyle birlik dışına çıkan askerler oldu.
ASKERİ BİRLİKLER, GEMİLER, OFSAYT TAKTİĞİ İLE TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜ
Askerlerin birlik dışına çıkarılmasının amacı neydi?
Terör saldırısı var denilerek askerlerin harekete geçmesi sağlandı. Askerlerin birliklerinden çıkmaları tamamlandıktan sonra, Binali Yıldırım’dı sanırım, TV’ye çıktı ve “Bu TSK içindeki bir grubun kalkışmasıdır.” dedi. Doğal olarak kimse üstüne alınmadı. Çünkü, biz terör saldırısı kapsamında harekete geçmiştik. Herhangi bir grupta da değildik. Benim o anki düşüncem, köprü kapatıldı, bir şeyler oluyor, kalkışma deniyor. Ama biz bunun içinde değiliz, çünkü bize böyle bir emir verilmemişti. Biz gemimizi korumak için seyre devam ediyoruz. Hatta bizim kuvvet komutanı, CNN’e çıkıp “Biz bu kalkışmanın içinde yokuz” deyince, ben gittim yattım. O derece. Buralarda da çok detaylar var. O gece Gölcük limanında denizde yüzen şüpheli şahıslar, yapılan anonslar, komutanların net emir vermemesi. CNN’e bağlanan kuvvet komutanı bize terör saldırısı yok, geri dönün demedi, televizyondan bile diyebilirdi. Yani bu tür girdilerle gemilerin seyre çıkmaları ve istenen bir zamana kadar da denizde kalmaları sağlandı. Sonra da dendi ki: Darbeye destek olmak için çıktılar.
TUZAĞI PLANLAYANLAR MİT, SADAT, GENELKURMAY BAŞKANI, PERİNÇEK EKİBİ….
15 Temmuz’un tuzak olduğunu söylediğiniz. Biraz daha açar mısınız, nasıl tuzak kuruldu?
Ben 15 Temmuz’u, futboldaki ofsayt taktiğine benzetiyorum. Tam serbest vuruş yapılacakken, önceden plan kurmuş olan rakip takım, aynı anda ileri doğru koşmaya başlar. Tam topa vurulduğunda diğer takım oyuncuları ofsaytta kalır. Gol de atsalar sayılmaz, masum da olsalar artık hakem düdüğü çalmış, iş işten geçmiştir. Ofsayta düştünüz. Darbecisiniz. Benzer şekilde terör saldırısı nedeniyle asker gemilerine, birliklerine çağrıldı. Olayı bilenler gitmedi. Bir arkadaşımın babası emekli asker, o gece babası arıyor ve sakın seyre çıkma diyor. Tuzağın planlamasında emekli askerler de var muhtemelen, o gece görevdeki askerlerle birlikte toplanan emekliler, sözde birbirinden habersiz SAT Komutanlığına giden emekliler. Daha henüz açığa çıkmamış kimler var kim bilir?
Bulunduğunuz bölgede seyre çıkarılan tüm gemiler çağrıya uyarak döndü mü?
Bir gemi komutanı var, o da gemisi ile bizimle aynı görevden dönüyordu, bir geminin demiri deniz dibine takılı kaldı, 40 dakika onu çıkarmaya çalıştı, o yüzden Gölcük’e dönüşümüz gecikti, normalde bizden önce akşam 9 civarı limana yanaşmaları gerekiyordu. Ama görev uzayınca Gölcük’e 10 dakika mesafeleri kalmıştı ki, onlara da yine aynı Komutan Levent Kerim Uça, terör saldırısı var, geri dönün, Marmara’ya intikal edin emrini verdi. Bu komutan ısrarla Albay Uça’yı aradı, başka kişileri aradı, terör saldırısı olduğundan şüphelerim var diyordu. Muhtemelen kulağına gelmişti tuzak kurulacağı, seyirde olanlara darbeci denileceği. Geminin demiri takılmasa ne güzel limana yanaşacak, kurtulacaktı. Ama limanda terör saldırısı var denince, denizde kalmıştı. Sonra o gece psikolojisi bozuldu, gemideki personele tabanca ile ateş etti, sonrasında da kendisini kamaraya kilitledi, tabancası vardı, intihar edeceğinden korkuldu, gemi görevinden alındı.
KOSKOCA GENERALLER NE HİKMETSE HEP CUMA GÜNÜ DÜĞÜN YAPMIŞ!
Tuzak olduğunu ya da olabileceğini bilenler mi vardı yani?
Evet, tuzağa düşürülecekler birliklerine giderken, haberi olanlar gitmedi, bu ihbardan şüphelendiler nedense. Tuzağı bilen general, amirallerin çoğu Cuma günü olmasına rağmen düğünlere gittiler. Ben bile üsteğmenken evlendim, Cuma günü uzaktan gelenler için zor olur diye düğün salonuna ekstra para vererek Cumartesi günü düğün yaptım. Koskoca generaller ne hikmetse hep Cuma günü düğün yapmış. Siyasete atıldı şimdi biri. Taa Ekim 2015’te düğün salonu bakmaya başlıyorlar. Cumartesi istiyorlarmış ama, Cumartesi günleri kulüp üyelerine ayrıldığı için Cuma gününe almışlar. Üyelik şartlarına baktım, nüfus cüzdanı fotokopisi vs. istiyor. Aidatı yatıran herkes üye olabiliyor, 10 bin TL civarı. Bir Korgeneral için para değil. Ama yine de düğünü Cuma günü yapmayı tercih ediyorlar. Tabii hiçbiri birliklerine gitmediler. Tuzaktan habersiz gidenler, tuzağa düştü. Darbeci oldular bir anda. Sonrasında ise, yapacaklarını sorgusuz sualsiz yapabilmek, OHAL ilan etmek için cinayetler işlendi, bombalamalar yapıldı. Kamuoyunu darbeyi bir grubun yaptığına inandırabilmek için derdest etmeler yapıldı ve saire. Bunları da aynı odakların yaptığını, yaptırdığını düşünüyorum. Bunlarla ilgili aksini düşünmeye mahal vermeyecek çok ciddi deliller var. Cinayetlerin askerler tarafından işlenmediğine dair. Bombaların uçaklar tarafından atılmadığına dair. 15 Temmuz’un rüzgarını arkalarına alıp 20 Temmuz gerçek darbesini yaptılar diye düşünüyorum.
TSK’ya ve TSK içindeki askerlere bu tuzağı kim kime karşı kurdu ve neden kurdu?
Erdoğan ve Ulusalcılar tuzağın baş kurucuları gibi görünüyor. Askerlerden o gece tuzağı bilenlerin çoğu Ulusalcı diye bilinen, Perinçek ile irtibatlı kişiler, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Fuhuş, Poyrazköy vb davalarda yargılanıp, bazıları hüküm giyip, Erdoğan’ın hapisten çıkardığı kişiler. MİT, SADAT, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları, bazı generaller, subaylar yine tuzakta rol alıyorlar gibi görünüyor. Kime karşı kuruldu derseniz, şu an cezaevinde olanlara bakmak yeterli olur derim. Neden kurulduğuna gelince, 20 Temmuz 2016 KHK rejimi ve sonrasında başkanlık sistemi ile hep kınadığımız Baas tipi bir rejimimiz oldu. Türkiye, malum AKP’nin ilk yıllarında demokratikleşme yönünde adımlar attı. Bünyesindeki çetelerden kurtulma adımları attı. O dönemde bu adımları savunan Erdoğan, bir süre sonra bu çetelere kumpas kurulmuş demeye başladı. Yolsuzlukları meydana çıkınca geçenlerde Can Dündar’ın dediği gibi Fethullah Gülen’i şeytanlaştırarak, Cemaate açıktan savaş ilan etti. Çeteleri hapisten çıkarttı ve 15 Temmuz tuzağını gerçekleştirdiler.
ERGENEKON VE BALYOZ SANIKLARI OLMASA ERDOĞAN TSK’YI TUZAĞA ÇEKEMEZDİ
Neden Ergenekon, Balyoz sanıklarına ihtiyaç duydu Erdoğan?
Çünkü o askerler hapisten çıkmadan TSK’yı tuzağa çekemezdi. Tuzağa düşen TSK mensuplarına da aynı gruba aitler diyerek, Gülencileri darbeci ve terör örgütü ilan etti. Demokrasi, özgürlük, insan hakları, adalet, hukuk gibi; kendilerinin Suriye’ye girmek gibi, Libya’ya girmek gibi, rasyonel olmayan, şahsi, keyfi isteklerine karşı duran ve durabilecek tipte, istedikleri gibi at koşturmalarına engel olabilecek her şeyden kurtulmak için bu tuzağı kurdular diye düşünüyorum. Bir filmdeydi galiba, bir kurumda herkes rüşvet alıyor, yeni biri tayin oluyor. Ama dürüst biri. Önce onu da rüşvete alıştırmaya çalışıyorlar, olmuyor, hatta bunların işlerini de bozmaya başlıyor. Sonra rüşvetçiler hep birlikte o dürüst adamı işten attırmaya çalışıyorlar. Bunun gibi bir şey bence 15 Temmuz da.
ULUSALCILAR İRAN VE RUSYA’YA ‘TÜRKİYE’Yİ NATO’DAN ÇIKARACAĞIZ’ SÖZÜ VERMİŞ OLABİLİR
Neden Ulusalcılar diye bilinen gruplar, -Perinçek gibi- Türkiye kendi bünyesinden NATO’yu çıkardı diyorlar. Bu sözleri nasıl okuyorsunuz, sizce amaç neydi?
NATO’nun demokrasi, eşitlik, özgürlükler gibi temel değerleri var. Özellikle tasfiye edilen yüksek rütbeli askerlere baktığımızda Türkiye’nin sorunlarının bu değerler çerçevesinde çözülmesi gerektiğini düşünenler olduğunu görüyoruz. Siz bu değerleri ortadan kaldırıp, ülkeyi demir yumrukla yönetecekseniz, o değerler sisteminden uzaklaşıp, otoriter ülkelerin yer aldığı kampa yaklaşmanız ve bu değerleri benimseyenleri de tasfiye etmeniz gerekiyor.
Bir de Perinçek o sözü İran basınına verdiği bir demeçte söylemişti sanırım. Onu özellikle İranlı yöneticilerin güvenini kazanmak için söylediğini düşünüyorum. Türkiye’de İran etkisi AKP döneminde çok arttı. Bu etki halen devam ediyor sanırım. AKP’de ideolojik olarak İran’a sempati duyan, ikinci vatanımız diyen çok kişi var. İran da yaklaşık bu 20 yıllık süreçte muhtemelen zafiyet noktaları üzerinden siyasete etki elde edebilecek imkanlara sahip olmuştur. Dolayısıyla AKP İran’a bir nevi bağımlı gibi geliyor bana. Ulusalcılar, ortak oldukları ama normalde doku uyuşmazlıkları olan AKP’ye karşı ileride kullanmak için, İran’ı yanlarına almak da istemiş olabilirler. Türkiye’nin NATO’dan çıkması İran’ın da işine gelecektir. Ulusalcılar, İran’a Türkiye’yi NATO’dan çıkaracağız sözü vermiş olabilirler. Birkaç defa NATO’da görevli Balyoz, Askeri Casusluk ve Fuhuş davalarında yargılanan personelin NATO ile kriz çıkartabilecek davranışları oldu. En son Fransız gemisinin atış kontrol radarıyla aydınlatılması iddialarını MSB yalanladı gerçi ama gerçek olup yalanlanan veya yalan olup gerçek diye dayatılan başta 15 Temmuz olmak üzere o kadar çok şeye şahit olduk ki acaba o olay da Ulusalcıların Türkiye’nin NATO’dan çıkartılması planı kapsamında mıydı diye düşünmeden edemiyor insan. Çünkü sonrasında Fransa bu konuyu NATO gündemine getirdi.
RUS FIRKATEYNİ BİZİ UZUN SÜRE TRAKLADI, KOMUTAN NEDENSE RUS GEMİSİNİ TRAKLATMADI
Siz TSK içinde NATO karşıtı ve Rusya yanlısı subaylar, komutanlarla sık sık muhatap oldunuz mu?
Size bununla ilgili bir anımı anlatayım. 15 Temmuz’da yetkili olmasına rağmen gemilere “Geri dönün” emri vermeyen, sonrasında “Terör saldırısı var diye seyre mi çıkılır? Darbeye destek verdiniz.” diye akıllara zarar bir tutum sergileyen Tümamiral İskender Yıldırım ile ilgili. Bu arada gemiye terör saldırısı yapılacaksa, gemi açık denize çıkar. Çünkü liman bu tür saldırılar açısından geminin en zayıf olduğu yerdir.
15 Temmuz öncesi, Nisan ayında Karadeniz’de Deniz Yıldızı tatbikatında Harp Filosu Komutanı İskender Yıldırım’ın TCG SALİHREİS gemisinde kurulan tatbikat kontrol karargahında görevliydim. O dönemde, uçak düşürme hadisesi sonrası Rusya ile ilişkiler gergindi. Rus gemileri taciz maksatlı olarak az önce bahsettiğim Fransız gemisinin aydınlatılması gibi bizim gemilerimizi atış kontrol radarlarıyla traklıyorlardı. Hedefe kilitlenme diyebiliriz. Başbakanlık tarafından “Tacize tacizle karşılık verme” angajman kuralı birlik komutanı inisiyatifine bırakılmıştı. Yani bu tip bir tacize maruz kalan geminin, aynı şekilde traklama yapması birlik komutanının inisiyatifine bırakılıyordu. Prestij meselesiydi bu. Sizin askeri geminize taciz yapılırken, siz sessiz kalırsanız, bu hem personelin moralini bozar hem de karşı tarafı daha da cesaretlendirir. Nitekim o dönemde pek çok gemimiz, Rus gemilerinin traklamasına karşılık vermişlerdi. Hatta tuzağa düşen komutanlardan Önder Öngör 500 tonluk 62 metrelik hücumbotla, 12.500 tonluk 186 metrelik Rus kruvazörünü traklatmıştı. İskender Yıldırım’ın komutasında katıldığımız tatbikatın ilk safhası bitince Ukrayna Odesa’da liman ziyareti yaptık. Liman ziyareti sonunda gece tekrar Karadeniz’e intikal ederken, Sivastopol açıklarında bulunan bir Rus fırkateyni, bizi çok uzun süre trakladı. Ancak, normalde her şeye köpüren, asabi, fevri bir komutan olan İskender Yıldırım, Rus gemisini traklatmadı. Üst makamlara da olayı sanki çok önemli bir hadise olmamış gibi yumuşatarak aktardı. Ne için böyle yaptı? 15 Temmuz sonrası yakınlaşacağımızı biliyordu, o yüzden ileride Rusya ile ters düşmesine neden olacak bir davranışı olsun istemedi mi? Sadece temkinli mi hareket etti? Öyleyse olayı neden olduğu gibi aktarmadı? Bilemiyorum. İskender Yıldırım da İzmir Askeri Casusluk davasında soruşturma geçirmişti.
DARBECİ DEDİĞİNİZ SAT KOMANDOLARINA TEK TABANCA İLE Mİ DİRENDİNİZ?
Türk Ordusundaki ‘silah arkadaşları’ arasında hemen o gece işkenceye dönüşen düşmanlığın nedeni ne sizce? Özellikle bugün daha soğukkanlı baktığınızda ne görüyorsunuz?
Bu nefretin sebebi neydi? Ben de anlamlandıramıyorum. 15 Temmuz’da muhtemelen darbe yapacaklardı da biz bastırdık demek ve sonrasında 15 Temmuz Kahramanı olabilmek amacıyla mavi turunuzu o tarihte hiçbir fırtına, şiddetli rüzgâr olmamasına rağmen eşimin midesi bulandı deyip yarıda kesecek, Gölcük’e gelip 15 Temmuz’un olmasını bekleyeceksiniz.
Darbeciler halka ateş açmak için silah ambarındaki bütün silahları almış deyip, hem de SAT Komutanlığına tek bir tabanca ile gireceksiniz. Halka ateş açacak, sözde sizin hapse girmenizi sağlayan belki de TSK’da en iyi silah kullananlardan SAT komandosu darbecilerin ağır silahlarıyla size hiçbir şey yapmayacağından emin olacaksınız. 15 Temmuz’da nereye baksam tuzak görüyorum. Önceleri inkâr etmezken şimdi işkence yaptığını inkâr etmeye başladı.
BAŞÖRTÜLÜLERE KARA FATMA DİYEN KOMUTAN ‘REİS, ARKANDAYIZ’ DİYE TWEET ATTI!
Bu düşmanlığa anlam veremiyorum. Hapse girmelerini dışarıdakilere, hapse girmeyenlere mal ettiklerini söylüyorlar şimdi. Tayyip Erdoğan ilk iktidara geldiği zamanlar türbanlıları kastederek “Bu kara Fatmaları Pinochet’in yaptığı gibi stadyuma dolduracaksın, sonra ateşe vereceksin” diyen yarbaylar vardı. Benim de ailemde akrabalarımda pek türbanlı yok ama düşman da değilim, herkes istediği gibi giyinsin. Ancak bu zihniyette komutanlarımız vardı. Aynı kişi, emekli oldu, baktım 15 Temmuz olduktan sonra “Reis, arkandayız” diye tweet atmış.
Ondan sonra “Kürt sorunu nasıl çözülür biliyor musun İsmail? Kapıyı çalacaksın, açınca Ta ta ta ta ta! Tarayacaksın. Sonra öbür kapı, Ta ta ta ta ta!” diyen kişi amiral oldu. Sonradan Balyoz davası sonucu emekli edildi. Aynı kişi 2007-2008 yıllarında tatbikatlarda eğitim gereği birbirine düşman iki farklı grubun silahlarının karşılaştırmasını yaparak yüzde kaç ihtimalle kimin galip geleceğini hesaplayan yabancı bir program kullanarak, tatbikatın analizini yapıyordu. 15 Temmuz’da Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Bülent Bostanoğlu, Harp Filosu Komutanıyken kendisinin amiri olmasına rağmen, bu kişiden o analizleri hangi programla yaptığını göstermesini istedi. Ve bu şahıs göstermedi. O amir de hiçbir şey diyemedi.
Yani Deniz Kuvvetlerinde kendisinden olmayana düşman olan, başına buyruk hareket eden, ordu içinde ordu, Ulusalcı bir yapı vardı. Yine 15 Temmuz öncesi, İzmir Askeri casusluktan yargılanan gemi komutanımız, o dönemde hapse girmemiş bir üst komutan kendisine emir verdiğinde ağırdan alıyor, mazeretler sunuyor, devletin işini baştan savma şekilde yapıyordu. Mesela bana güvenmiyordu. Benim de onun üstlerine yaptığı gibi kendisini satacağımı, yarı yolda bırakacağımı sanıyordu. Halbuki ben onun işini değil, devletin işini yapıyordum. Ve kim emir verirse versin en iyi şekilde yapmaya çalışıyordum.
ULUSALCILAR, NATO İLE KRİZ ÇIKARABİLECEK KUVVETLERDE ETKİN HALE GELDİLER
Neden öncelikle Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri özellikle hedef alındı sizce?
Bu iki kuvvet dış dünya ile daha fazla temas halinde olduğu için olabilir. Uçak düşürme hadisesi, gemimizin NATO ülkesine ait bir gemiyi aydınlatması, kara suları, hava sahası, münhasır ekonomik bölge, NAVTEX ilanı gibi başka ülkelerle ve NATO ile kriz çıkarabilecek kuvvetler bu ikisi. Ulusalcılar bu açıdan kritik bu kuvvetlerde çok daha etkin konuma gelmek istemiş olabilirler.
Ergenekon ve Balyoz davaları sanıkları bu operasyonun neresinde sizce?
Tam göbeğindeler. Onlar olmasa bu kumpas kurulamazdı. Hem öncesinde ortamın psikolojik olarak hazırlanması, hem olay sırasında askerlerin nasıl davranacaklarını bildikleri için tuzağın devam ettirilmesinde en büyük rol onlarındı.
GEMİLERİMİZ ESKİDEN GÖZÜ KAPALI GEÇİLEN İZMİT KÖRFEZİ’NDE KARAYA OTURUYOR
TSK ve Deniz Kuvvetleri’nin bu yargılamalar nedeniyle bugün zaaf içinde olduğu söylenebilir mi?
Hem de çok ciddi zafiyet içinde. Deniz Kuvvetleri 15 Temmuz öncesi 2014’te Osmanlı zamanından beri ilk defa Afrika’nın etrafında dolaşmış, hiç bilinmeyen kilometrelerce uzunlukta dar su yollarından Afrika gibi bir yerde onlarca zorlu liman giriş çıkışını kazasız yapmışken, şimdi gemilerimiz eskiden neredeyse gözü kapalı geçilen Marmara Denizi’nde İzmit Körfezi’nde karaya oturuyor. Çünkü o gemide hiç görev yapmamış, yıllarca karada çalışmış kişiyi Gemi Komutanı yapıyorsunuz, seyir subayı yapıyorsunuz. Yüzlerce pilot ihraç edildi. Yıllar önce emekli olmuş, yaşlı pilotların savaş uçağı ile savaşabileceğini mi sanıyorsunuz? 15 Temmuz öncesinde bile mevcut personel kadro ihtiyacını karşılamıyordu. Şu an hem sayıca hem de nitelik olarak çok büyük zafiyet var. Umarım ciddi bir savaşa girilmez.
Eğer öyleyse yakın coğrafyalarda çatışmalara giren, yedi düvele ‘meydan okuyan’ iktidar ve TSK komuta kademesi bu zaafın doğurabileceği sonuçlar için hazırlıklı mı?”
Bence değil. Rasyonel hareket edildiğini düşünmüyorum. Hatırlarsınız belki bir teknik direktör takımda 10 numara ile oynayan teknik kapasitesi yüksek bir futbolcu ile tartışmış ve onu takıma almamıştı. Bir veya iki maç kaybedince, gelen tepkileri de dikkate alıp mecburen tekrar takıma aldı. TSK komuta kademesinin mantıklı hareket etmesi için bir iki maç kaybetmemiz mi gerekiyor bilmiyorum.
19.8.2020 [TR724]
TSK’dan ihraç edilen Deniz Kurmay Binbaşı İsmail Gülmez, 15 Temmuz’a giden yolda ordu içindeki Ulusalcı-NATO’cu savaşını, ‘darbe girişimi’ gecesi yaşananları, üst düzey komutanların kendi silah arkadaşlarına neden ve nasıl işkence talimatı verdiğini Kronos’tan Selahatin Sevi’ye anlattı.
TSK içinde o gece gerçekten neler yaşandı? Dava dosyalarına ve kamuoyuna yansıyan, darbe faaliyetleri olarak nitelenen eylemler askeri terminoloji açısından ne anlama geliyor? Bir ordunun üst düzey komutan ve kurmay subay düzeyindeki silah arkadaşları neden bu denli kanlı bir hesaplaşmaya girişti? Türk ordusunun içindeki en üst düzey komutanlar neden ve nasıl oldu da başka üst düzey komutanlara işkence yaptırdı? 15 Temmuz, Ergenekon ve Balyoz’un rövanşı mıydı?
İsmail Gülmez, eşi Nurayet Gülmez ve oğlu Ekrem Eren Gülmez ile Temmuz 2013’te Kurmay Yüzbaşı olarak İstanbul’daki Deniz Harp Akademisi (yeni adıyla Enstitüsü) mezuniyet töreninde.
İzlediği politikalarla yedi düvele “meydan okuyan” bir iktidar için böylesi parçalı bir TSK ne kadar caydırıcı olabilirdi?
Kronos’tan Selahattin Sevi, bütün bu soruları o gece muvazzaf olan bir rütbeli askerle, Kurmay Binbaşı İsmail Gülmez ile konuştu.
Paylaştığı bir sosyal medya hesabının DM’sine yazarak iletişim kurulan Gülmez o gece yaşadıklarını, öğrencilikten kıta görevine kadar kariyerini, ailesini ve çevresini de anlatarak bir döneme ışık tuttu.
15 Temmuz’un dördüncü yılında o gece yaşananlarla ilgili yüzlerce davada binlerce ayrıntı var. Fakat belki de bu ayrıntılar o klişe tabirle ‘büyük resmi’ gölgeliyor. O resme baktığınız 15 Temmuz sizce nedir? Bir darbe girişimi, tuzak, istihbarat operasyonu… hangisi sizce?
Büyük resimde tuzak görünüyor. İstihbarat da var tabii işin içinde. İstihbarat, öncelikle tuzağın psikolojik altyapısının hazırlanmasında rol aldı. Psikolojik altyapıdan kastım şu: 15 Temmuz’a gelen süreçte, askeri birliklere terör saldırısı olabileceğine inandırılmıştık. Son bir yılda Hava Kuvvetleri karargahının arkası, Atatürk Havalimanı, askeri araçlar, polis araçları, karakollar dahil güvenliği yüksek pek çok yere saldırı olmuştu. Gemilere de saldırı olacağına dair MİT’ten ihbarlar geliyordu. Dolayısıyla psikolojik olarak terör saldırısı olacağına inandırılmıştık.
MİT SAHTE İHBARLARLA HEPİMİZİ TERÖR SALDIRACAĞINA İNANDIRDI
MİT’in ‘terör saldırısı ihbarlarına’ karşı birliklerde önlemler alınıyor muydu?
Evet, 1 Temmuz Kabotaj Bayramı için TCG FATİH ile İstanbul’a gittik. Ben 12 yıllık subaydım, gemilerde bu kadar yoğun güvenlik tedbiri alındığını görmedim, duymadım. Sabotaja Karşı Korunma dediğimiz, gemiye botla, dalgıçla, dronla vs. bir saldırı olursa, karşı koyma konusunda 3-4 saat toplantı yapmıştık. O nedenle, o gece terör saldırısı denince hiç şaşırmadık, beklediğimiz bir durumdu. Şimdi geçmişe bakınca o sahte ihbarlarla MİT’in bizi terör saldırısı olacağına inandırdığını düşünüyorum. Bunu göz önüne alınca Temmuz 2016 ve öncesi son bir yıldaki terör saldırılarında da aynı odakların parmağı olabileceği akıllara geliyor.
Askeri terminolojiyi bilmeyen okuyucular için teknik detaylara çok girmeden anlatır mısınız? Ne yaşadınız o gün? 15 Temmuz günü, neler oldu?
Evet, belki de detaylar büyük resmi gölgeliyor. Detaylardan arındırarak anlatayım ben de. O gece Marmara’da gemide, seyirdeydim. Biz o gün Heybeliada’da bir törene katıldık, akşam geri dönüyorduk. Başımızdaki komodor dediğimiz Komutan Levent Kerim Uça dedi ki: Gölcük’te terör saldırısı var, Marmara’ya geri dönüyoruz. Saat 21.30 civarı. 15 Temmuz. Ben açıkçası hiç şaşırmadım, terör saldırısı bekliyorduk zaten. Limandaki gemiler de aynı gerekçeyle seyre çıktılar. Burada çok ayrıntı var, ama şu an girmiyorum. Gölcük’te bunlar olurken, Türkiye’nin başka yerlerinde de benzer şekilde terör saldırısı nedeniyle birlik dışına çıkan askerler oldu.
ASKERİ BİRLİKLER, GEMİLER, OFSAYT TAKTİĞİ İLE TUZAĞA DÜŞÜRÜLDÜ
Askerlerin birlik dışına çıkarılmasının amacı neydi?
Terör saldırısı var denilerek askerlerin harekete geçmesi sağlandı. Askerlerin birliklerinden çıkmaları tamamlandıktan sonra, Binali Yıldırım’dı sanırım, TV’ye çıktı ve “Bu TSK içindeki bir grubun kalkışmasıdır.” dedi. Doğal olarak kimse üstüne alınmadı. Çünkü, biz terör saldırısı kapsamında harekete geçmiştik. Herhangi bir grupta da değildik. Benim o anki düşüncem, köprü kapatıldı, bir şeyler oluyor, kalkışma deniyor. Ama biz bunun içinde değiliz, çünkü bize böyle bir emir verilmemişti. Biz gemimizi korumak için seyre devam ediyoruz. Hatta bizim kuvvet komutanı, CNN’e çıkıp “Biz bu kalkışmanın içinde yokuz” deyince, ben gittim yattım. O derece. Buralarda da çok detaylar var. O gece Gölcük limanında denizde yüzen şüpheli şahıslar, yapılan anonslar, komutanların net emir vermemesi. CNN’e bağlanan kuvvet komutanı bize terör saldırısı yok, geri dönün demedi, televizyondan bile diyebilirdi. Yani bu tür girdilerle gemilerin seyre çıkmaları ve istenen bir zamana kadar da denizde kalmaları sağlandı. Sonra da dendi ki: Darbeye destek olmak için çıktılar.
TUZAĞI PLANLAYANLAR MİT, SADAT, GENELKURMAY BAŞKANI, PERİNÇEK EKİBİ….
15 Temmuz’un tuzak olduğunu söylediğiniz. Biraz daha açar mısınız, nasıl tuzak kuruldu?
Ben 15 Temmuz’u, futboldaki ofsayt taktiğine benzetiyorum. Tam serbest vuruş yapılacakken, önceden plan kurmuş olan rakip takım, aynı anda ileri doğru koşmaya başlar. Tam topa vurulduğunda diğer takım oyuncuları ofsaytta kalır. Gol de atsalar sayılmaz, masum da olsalar artık hakem düdüğü çalmış, iş işten geçmiştir. Ofsayta düştünüz. Darbecisiniz. Benzer şekilde terör saldırısı nedeniyle asker gemilerine, birliklerine çağrıldı. Olayı bilenler gitmedi. Bir arkadaşımın babası emekli asker, o gece babası arıyor ve sakın seyre çıkma diyor. Tuzağın planlamasında emekli askerler de var muhtemelen, o gece görevdeki askerlerle birlikte toplanan emekliler, sözde birbirinden habersiz SAT Komutanlığına giden emekliler. Daha henüz açığa çıkmamış kimler var kim bilir?
Bulunduğunuz bölgede seyre çıkarılan tüm gemiler çağrıya uyarak döndü mü?
Bir gemi komutanı var, o da gemisi ile bizimle aynı görevden dönüyordu, bir geminin demiri deniz dibine takılı kaldı, 40 dakika onu çıkarmaya çalıştı, o yüzden Gölcük’e dönüşümüz gecikti, normalde bizden önce akşam 9 civarı limana yanaşmaları gerekiyordu. Ama görev uzayınca Gölcük’e 10 dakika mesafeleri kalmıştı ki, onlara da yine aynı Komutan Levent Kerim Uça, terör saldırısı var, geri dönün, Marmara’ya intikal edin emrini verdi. Bu komutan ısrarla Albay Uça’yı aradı, başka kişileri aradı, terör saldırısı olduğundan şüphelerim var diyordu. Muhtemelen kulağına gelmişti tuzak kurulacağı, seyirde olanlara darbeci denileceği. Geminin demiri takılmasa ne güzel limana yanaşacak, kurtulacaktı. Ama limanda terör saldırısı var denince, denizde kalmıştı. Sonra o gece psikolojisi bozuldu, gemideki personele tabanca ile ateş etti, sonrasında da kendisini kamaraya kilitledi, tabancası vardı, intihar edeceğinden korkuldu, gemi görevinden alındı.
KOSKOCA GENERALLER NE HİKMETSE HEP CUMA GÜNÜ DÜĞÜN YAPMIŞ!
Tuzak olduğunu ya da olabileceğini bilenler mi vardı yani?
Evet, tuzağa düşürülecekler birliklerine giderken, haberi olanlar gitmedi, bu ihbardan şüphelendiler nedense. Tuzağı bilen general, amirallerin çoğu Cuma günü olmasına rağmen düğünlere gittiler. Ben bile üsteğmenken evlendim, Cuma günü uzaktan gelenler için zor olur diye düğün salonuna ekstra para vererek Cumartesi günü düğün yaptım. Koskoca generaller ne hikmetse hep Cuma günü düğün yapmış. Siyasete atıldı şimdi biri. Taa Ekim 2015’te düğün salonu bakmaya başlıyorlar. Cumartesi istiyorlarmış ama, Cumartesi günleri kulüp üyelerine ayrıldığı için Cuma gününe almışlar. Üyelik şartlarına baktım, nüfus cüzdanı fotokopisi vs. istiyor. Aidatı yatıran herkes üye olabiliyor, 10 bin TL civarı. Bir Korgeneral için para değil. Ama yine de düğünü Cuma günü yapmayı tercih ediyorlar. Tabii hiçbiri birliklerine gitmediler. Tuzaktan habersiz gidenler, tuzağa düştü. Darbeci oldular bir anda. Sonrasında ise, yapacaklarını sorgusuz sualsiz yapabilmek, OHAL ilan etmek için cinayetler işlendi, bombalamalar yapıldı. Kamuoyunu darbeyi bir grubun yaptığına inandırabilmek için derdest etmeler yapıldı ve saire. Bunları da aynı odakların yaptığını, yaptırdığını düşünüyorum. Bunlarla ilgili aksini düşünmeye mahal vermeyecek çok ciddi deliller var. Cinayetlerin askerler tarafından işlenmediğine dair. Bombaların uçaklar tarafından atılmadığına dair. 15 Temmuz’un rüzgarını arkalarına alıp 20 Temmuz gerçek darbesini yaptılar diye düşünüyorum.
TSK’ya ve TSK içindeki askerlere bu tuzağı kim kime karşı kurdu ve neden kurdu?
Erdoğan ve Ulusalcılar tuzağın baş kurucuları gibi görünüyor. Askerlerden o gece tuzağı bilenlerin çoğu Ulusalcı diye bilinen, Perinçek ile irtibatlı kişiler, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Fuhuş, Poyrazköy vb davalarda yargılanıp, bazıları hüküm giyip, Erdoğan’ın hapisten çıkardığı kişiler. MİT, SADAT, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları, bazı generaller, subaylar yine tuzakta rol alıyorlar gibi görünüyor. Kime karşı kuruldu derseniz, şu an cezaevinde olanlara bakmak yeterli olur derim. Neden kurulduğuna gelince, 20 Temmuz 2016 KHK rejimi ve sonrasında başkanlık sistemi ile hep kınadığımız Baas tipi bir rejimimiz oldu. Türkiye, malum AKP’nin ilk yıllarında demokratikleşme yönünde adımlar attı. Bünyesindeki çetelerden kurtulma adımları attı. O dönemde bu adımları savunan Erdoğan, bir süre sonra bu çetelere kumpas kurulmuş demeye başladı. Yolsuzlukları meydana çıkınca geçenlerde Can Dündar’ın dediği gibi Fethullah Gülen’i şeytanlaştırarak, Cemaate açıktan savaş ilan etti. Çeteleri hapisten çıkarttı ve 15 Temmuz tuzağını gerçekleştirdiler.
ERGENEKON VE BALYOZ SANIKLARI OLMASA ERDOĞAN TSK’YI TUZAĞA ÇEKEMEZDİ
Neden Ergenekon, Balyoz sanıklarına ihtiyaç duydu Erdoğan?
Çünkü o askerler hapisten çıkmadan TSK’yı tuzağa çekemezdi. Tuzağa düşen TSK mensuplarına da aynı gruba aitler diyerek, Gülencileri darbeci ve terör örgütü ilan etti. Demokrasi, özgürlük, insan hakları, adalet, hukuk gibi; kendilerinin Suriye’ye girmek gibi, Libya’ya girmek gibi, rasyonel olmayan, şahsi, keyfi isteklerine karşı duran ve durabilecek tipte, istedikleri gibi at koşturmalarına engel olabilecek her şeyden kurtulmak için bu tuzağı kurdular diye düşünüyorum. Bir filmdeydi galiba, bir kurumda herkes rüşvet alıyor, yeni biri tayin oluyor. Ama dürüst biri. Önce onu da rüşvete alıştırmaya çalışıyorlar, olmuyor, hatta bunların işlerini de bozmaya başlıyor. Sonra rüşvetçiler hep birlikte o dürüst adamı işten attırmaya çalışıyorlar. Bunun gibi bir şey bence 15 Temmuz da.
ULUSALCILAR İRAN VE RUSYA’YA ‘TÜRKİYE’Yİ NATO’DAN ÇIKARACAĞIZ’ SÖZÜ VERMİŞ OLABİLİR
Neden Ulusalcılar diye bilinen gruplar, -Perinçek gibi- Türkiye kendi bünyesinden NATO’yu çıkardı diyorlar. Bu sözleri nasıl okuyorsunuz, sizce amaç neydi?
NATO’nun demokrasi, eşitlik, özgürlükler gibi temel değerleri var. Özellikle tasfiye edilen yüksek rütbeli askerlere baktığımızda Türkiye’nin sorunlarının bu değerler çerçevesinde çözülmesi gerektiğini düşünenler olduğunu görüyoruz. Siz bu değerleri ortadan kaldırıp, ülkeyi demir yumrukla yönetecekseniz, o değerler sisteminden uzaklaşıp, otoriter ülkelerin yer aldığı kampa yaklaşmanız ve bu değerleri benimseyenleri de tasfiye etmeniz gerekiyor.
Bir de Perinçek o sözü İran basınına verdiği bir demeçte söylemişti sanırım. Onu özellikle İranlı yöneticilerin güvenini kazanmak için söylediğini düşünüyorum. Türkiye’de İran etkisi AKP döneminde çok arttı. Bu etki halen devam ediyor sanırım. AKP’de ideolojik olarak İran’a sempati duyan, ikinci vatanımız diyen çok kişi var. İran da yaklaşık bu 20 yıllık süreçte muhtemelen zafiyet noktaları üzerinden siyasete etki elde edebilecek imkanlara sahip olmuştur. Dolayısıyla AKP İran’a bir nevi bağımlı gibi geliyor bana. Ulusalcılar, ortak oldukları ama normalde doku uyuşmazlıkları olan AKP’ye karşı ileride kullanmak için, İran’ı yanlarına almak da istemiş olabilirler. Türkiye’nin NATO’dan çıkması İran’ın da işine gelecektir. Ulusalcılar, İran’a Türkiye’yi NATO’dan çıkaracağız sözü vermiş olabilirler. Birkaç defa NATO’da görevli Balyoz, Askeri Casusluk ve Fuhuş davalarında yargılanan personelin NATO ile kriz çıkartabilecek davranışları oldu. En son Fransız gemisinin atış kontrol radarıyla aydınlatılması iddialarını MSB yalanladı gerçi ama gerçek olup yalanlanan veya yalan olup gerçek diye dayatılan başta 15 Temmuz olmak üzere o kadar çok şeye şahit olduk ki acaba o olay da Ulusalcıların Türkiye’nin NATO’dan çıkartılması planı kapsamında mıydı diye düşünmeden edemiyor insan. Çünkü sonrasında Fransa bu konuyu NATO gündemine getirdi.
RUS FIRKATEYNİ BİZİ UZUN SÜRE TRAKLADI, KOMUTAN NEDENSE RUS GEMİSİNİ TRAKLATMADI
Siz TSK içinde NATO karşıtı ve Rusya yanlısı subaylar, komutanlarla sık sık muhatap oldunuz mu?
Size bununla ilgili bir anımı anlatayım. 15 Temmuz’da yetkili olmasına rağmen gemilere “Geri dönün” emri vermeyen, sonrasında “Terör saldırısı var diye seyre mi çıkılır? Darbeye destek verdiniz.” diye akıllara zarar bir tutum sergileyen Tümamiral İskender Yıldırım ile ilgili. Bu arada gemiye terör saldırısı yapılacaksa, gemi açık denize çıkar. Çünkü liman bu tür saldırılar açısından geminin en zayıf olduğu yerdir.
15 Temmuz öncesi, Nisan ayında Karadeniz’de Deniz Yıldızı tatbikatında Harp Filosu Komutanı İskender Yıldırım’ın TCG SALİHREİS gemisinde kurulan tatbikat kontrol karargahında görevliydim. O dönemde, uçak düşürme hadisesi sonrası Rusya ile ilişkiler gergindi. Rus gemileri taciz maksatlı olarak az önce bahsettiğim Fransız gemisinin aydınlatılması gibi bizim gemilerimizi atış kontrol radarlarıyla traklıyorlardı. Hedefe kilitlenme diyebiliriz. Başbakanlık tarafından “Tacize tacizle karşılık verme” angajman kuralı birlik komutanı inisiyatifine bırakılmıştı. Yani bu tip bir tacize maruz kalan geminin, aynı şekilde traklama yapması birlik komutanının inisiyatifine bırakılıyordu. Prestij meselesiydi bu. Sizin askeri geminize taciz yapılırken, siz sessiz kalırsanız, bu hem personelin moralini bozar hem de karşı tarafı daha da cesaretlendirir. Nitekim o dönemde pek çok gemimiz, Rus gemilerinin traklamasına karşılık vermişlerdi. Hatta tuzağa düşen komutanlardan Önder Öngör 500 tonluk 62 metrelik hücumbotla, 12.500 tonluk 186 metrelik Rus kruvazörünü traklatmıştı. İskender Yıldırım’ın komutasında katıldığımız tatbikatın ilk safhası bitince Ukrayna Odesa’da liman ziyareti yaptık. Liman ziyareti sonunda gece tekrar Karadeniz’e intikal ederken, Sivastopol açıklarında bulunan bir Rus fırkateyni, bizi çok uzun süre trakladı. Ancak, normalde her şeye köpüren, asabi, fevri bir komutan olan İskender Yıldırım, Rus gemisini traklatmadı. Üst makamlara da olayı sanki çok önemli bir hadise olmamış gibi yumuşatarak aktardı. Ne için böyle yaptı? 15 Temmuz sonrası yakınlaşacağımızı biliyordu, o yüzden ileride Rusya ile ters düşmesine neden olacak bir davranışı olsun istemedi mi? Sadece temkinli mi hareket etti? Öyleyse olayı neden olduğu gibi aktarmadı? Bilemiyorum. İskender Yıldırım da İzmir Askeri Casusluk davasında soruşturma geçirmişti.
DARBECİ DEDİĞİNİZ SAT KOMANDOLARINA TEK TABANCA İLE Mİ DİRENDİNİZ?
Türk Ordusundaki ‘silah arkadaşları’ arasında hemen o gece işkenceye dönüşen düşmanlığın nedeni ne sizce? Özellikle bugün daha soğukkanlı baktığınızda ne görüyorsunuz?
Bu nefretin sebebi neydi? Ben de anlamlandıramıyorum. 15 Temmuz’da muhtemelen darbe yapacaklardı da biz bastırdık demek ve sonrasında 15 Temmuz Kahramanı olabilmek amacıyla mavi turunuzu o tarihte hiçbir fırtına, şiddetli rüzgâr olmamasına rağmen eşimin midesi bulandı deyip yarıda kesecek, Gölcük’e gelip 15 Temmuz’un olmasını bekleyeceksiniz.
Darbeciler halka ateş açmak için silah ambarındaki bütün silahları almış deyip, hem de SAT Komutanlığına tek bir tabanca ile gireceksiniz. Halka ateş açacak, sözde sizin hapse girmenizi sağlayan belki de TSK’da en iyi silah kullananlardan SAT komandosu darbecilerin ağır silahlarıyla size hiçbir şey yapmayacağından emin olacaksınız. 15 Temmuz’da nereye baksam tuzak görüyorum. Önceleri inkâr etmezken şimdi işkence yaptığını inkâr etmeye başladı.
BAŞÖRTÜLÜLERE KARA FATMA DİYEN KOMUTAN ‘REİS, ARKANDAYIZ’ DİYE TWEET ATTI!
Bu düşmanlığa anlam veremiyorum. Hapse girmelerini dışarıdakilere, hapse girmeyenlere mal ettiklerini söylüyorlar şimdi. Tayyip Erdoğan ilk iktidara geldiği zamanlar türbanlıları kastederek “Bu kara Fatmaları Pinochet’in yaptığı gibi stadyuma dolduracaksın, sonra ateşe vereceksin” diyen yarbaylar vardı. Benim de ailemde akrabalarımda pek türbanlı yok ama düşman da değilim, herkes istediği gibi giyinsin. Ancak bu zihniyette komutanlarımız vardı. Aynı kişi, emekli oldu, baktım 15 Temmuz olduktan sonra “Reis, arkandayız” diye tweet atmış.
Ondan sonra “Kürt sorunu nasıl çözülür biliyor musun İsmail? Kapıyı çalacaksın, açınca Ta ta ta ta ta! Tarayacaksın. Sonra öbür kapı, Ta ta ta ta ta!” diyen kişi amiral oldu. Sonradan Balyoz davası sonucu emekli edildi. Aynı kişi 2007-2008 yıllarında tatbikatlarda eğitim gereği birbirine düşman iki farklı grubun silahlarının karşılaştırmasını yaparak yüzde kaç ihtimalle kimin galip geleceğini hesaplayan yabancı bir program kullanarak, tatbikatın analizini yapıyordu. 15 Temmuz’da Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Bülent Bostanoğlu, Harp Filosu Komutanıyken kendisinin amiri olmasına rağmen, bu kişiden o analizleri hangi programla yaptığını göstermesini istedi. Ve bu şahıs göstermedi. O amir de hiçbir şey diyemedi.
Yani Deniz Kuvvetlerinde kendisinden olmayana düşman olan, başına buyruk hareket eden, ordu içinde ordu, Ulusalcı bir yapı vardı. Yine 15 Temmuz öncesi, İzmir Askeri casusluktan yargılanan gemi komutanımız, o dönemde hapse girmemiş bir üst komutan kendisine emir verdiğinde ağırdan alıyor, mazeretler sunuyor, devletin işini baştan savma şekilde yapıyordu. Mesela bana güvenmiyordu. Benim de onun üstlerine yaptığı gibi kendisini satacağımı, yarı yolda bırakacağımı sanıyordu. Halbuki ben onun işini değil, devletin işini yapıyordum. Ve kim emir verirse versin en iyi şekilde yapmaya çalışıyordum.
ULUSALCILAR, NATO İLE KRİZ ÇIKARABİLECEK KUVVETLERDE ETKİN HALE GELDİLER
Neden öncelikle Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri özellikle hedef alındı sizce?
Bu iki kuvvet dış dünya ile daha fazla temas halinde olduğu için olabilir. Uçak düşürme hadisesi, gemimizin NATO ülkesine ait bir gemiyi aydınlatması, kara suları, hava sahası, münhasır ekonomik bölge, NAVTEX ilanı gibi başka ülkelerle ve NATO ile kriz çıkarabilecek kuvvetler bu ikisi. Ulusalcılar bu açıdan kritik bu kuvvetlerde çok daha etkin konuma gelmek istemiş olabilirler.
Ergenekon ve Balyoz davaları sanıkları bu operasyonun neresinde sizce?
Tam göbeğindeler. Onlar olmasa bu kumpas kurulamazdı. Hem öncesinde ortamın psikolojik olarak hazırlanması, hem olay sırasında askerlerin nasıl davranacaklarını bildikleri için tuzağın devam ettirilmesinde en büyük rol onlarındı.
GEMİLERİMİZ ESKİDEN GÖZÜ KAPALI GEÇİLEN İZMİT KÖRFEZİ’NDE KARAYA OTURUYOR
TSK ve Deniz Kuvvetleri’nin bu yargılamalar nedeniyle bugün zaaf içinde olduğu söylenebilir mi?
Hem de çok ciddi zafiyet içinde. Deniz Kuvvetleri 15 Temmuz öncesi 2014’te Osmanlı zamanından beri ilk defa Afrika’nın etrafında dolaşmış, hiç bilinmeyen kilometrelerce uzunlukta dar su yollarından Afrika gibi bir yerde onlarca zorlu liman giriş çıkışını kazasız yapmışken, şimdi gemilerimiz eskiden neredeyse gözü kapalı geçilen Marmara Denizi’nde İzmit Körfezi’nde karaya oturuyor. Çünkü o gemide hiç görev yapmamış, yıllarca karada çalışmış kişiyi Gemi Komutanı yapıyorsunuz, seyir subayı yapıyorsunuz. Yüzlerce pilot ihraç edildi. Yıllar önce emekli olmuş, yaşlı pilotların savaş uçağı ile savaşabileceğini mi sanıyorsunuz? 15 Temmuz öncesinde bile mevcut personel kadro ihtiyacını karşılamıyordu. Şu an hem sayıca hem de nitelik olarak çok büyük zafiyet var. Umarım ciddi bir savaşa girilmez.
Eğer öyleyse yakın coğrafyalarda çatışmalara giren, yedi düvele ‘meydan okuyan’ iktidar ve TSK komuta kademesi bu zaafın doğurabileceği sonuçlar için hazırlıklı mı?”
Bence değil. Rasyonel hareket edildiğini düşünmüyorum. Hatırlarsınız belki bir teknik direktör takımda 10 numara ile oynayan teknik kapasitesi yüksek bir futbolcu ile tartışmış ve onu takıma almamıştı. Bir veya iki maç kaybedince, gelen tepkileri de dikkate alıp mecburen tekrar takıma aldı. TSK komuta kademesinin mantıklı hareket etmesi için bir iki maç kaybetmemiz mi gerekiyor bilmiyorum.
19.8.2020 [TR724]
Melek Çetinkaya NOS’ta: ‘O evladının hakkını arayan tutuklu bir anne’ [Basri Doğan]
15 Temmuz darbe girişiminin ardından müebbet hapis cezası alan askeri okul öğrencisi oğlunun hakkını arayan Melek Çetinkaya’nın tutuklanması Hollanda Devlet Televizyonu NOS’ta gündeme geldi.
Hollanda Develet Televizyonu NOS Eenvandag programında, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından darbe gecesi yaşananlarla ilgili olarak askeri okul öğrencileri “darbeye teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığını dava ele alındı. 259’u hava harp okulu, 26’sı kara astsubay meslek yüksekokulu, 70’i de kara harp okulu olmak üzere toplamda 355 öğrenciye müebbet hapis cezası verildiğini belirtildi.
Askeri okul öğrencilerinin adil yargılanması için dört yıldır eylem yapan anne Melek Çetinkaya’nın eylemleri ekranlara taşındı. Oğlu Furkan Çetinkaya’ın serbest bırakılması için tek başına direnen Melek Çetinkaya’nın Akit TV’de ifade ettiği sözlerden sonra tutuklandığı kaydedildi. Çetinkaya’nın, ”Hiçbir askeri öğrenci ya da er daha önce darbeden yargılanmadı. Hulusi Akar önceki darbede üsteğmendi, Binali Yıldırım asteğmendi. Hani darbeye katılan vatan haini oluyordu? Neden Hulusi Akar bakan oldu, Binali Yıldırım Başbakan oldu?” dediği aktarıldı.
‘HAKLI BİR EYLEM TERÖRİST EYLEM OLARAK GÖSTERİLDİ’
Hollanda Devlet Televizyonu NOS’ta Eenvaandag programına bir yıl aradan sonra ikinci defa konuk olan eski Albay Halis Tunç, Melek Çetinkaya’nın oğlunun hapisten çıkarılması için sokaklarda eylem yapmasının haksızlıklara karşı mücadelesinin gayet normal olmasına rağmen, hakkında soruşturma başlatılarak, tutuklandığını söyledi. Tunç “Bir ev kadınının haklı bir eylemini terörist bir eylem olarak gösterilerek tutuklandı.” dedi.
[Basri Doğan] 19.8.2020 [TR724]
Hollanda Develet Televizyonu NOS Eenvandag programında, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından darbe gecesi yaşananlarla ilgili olarak askeri okul öğrencileri “darbeye teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığını dava ele alındı. 259’u hava harp okulu, 26’sı kara astsubay meslek yüksekokulu, 70’i de kara harp okulu olmak üzere toplamda 355 öğrenciye müebbet hapis cezası verildiğini belirtildi.
Askeri okul öğrencilerinin adil yargılanması için dört yıldır eylem yapan anne Melek Çetinkaya’nın eylemleri ekranlara taşındı. Oğlu Furkan Çetinkaya’ın serbest bırakılması için tek başına direnen Melek Çetinkaya’nın Akit TV’de ifade ettiği sözlerden sonra tutuklandığı kaydedildi. Çetinkaya’nın, ”Hiçbir askeri öğrenci ya da er daha önce darbeden yargılanmadı. Hulusi Akar önceki darbede üsteğmendi, Binali Yıldırım asteğmendi. Hani darbeye katılan vatan haini oluyordu? Neden Hulusi Akar bakan oldu, Binali Yıldırım Başbakan oldu?” dediği aktarıldı.
‘HAKLI BİR EYLEM TERÖRİST EYLEM OLARAK GÖSTERİLDİ’
Hollanda Devlet Televizyonu NOS’ta Eenvaandag programına bir yıl aradan sonra ikinci defa konuk olan eski Albay Halis Tunç, Melek Çetinkaya’nın oğlunun hapisten çıkarılması için sokaklarda eylem yapmasının haksızlıklara karşı mücadelesinin gayet normal olmasına rağmen, hakkında soruşturma başlatılarak, tutuklandığını söyledi. Tunç “Bir ev kadınının haklı bir eylemini terörist bir eylem olarak gösterilerek tutuklandı.” dedi.
[Basri Doğan] 19.8.2020 [TR724]
Büyük yük İnter’in omuzunda [Hasan Cücük]
Avrupa futbolunun kalbi 1980’li yıllarda İtalya Serie A’da atıyordu. Juventus, İnter, Milan, Parma ve Napoli ile yıldız futbolcuların gözdesi olan Serie A ekipleri Avrupa kupalarında da başarılı bir grafik çizdi. Özellikle Silvio Berlusconi’nin Milan’ı Avrupa’nın tozunu attırdı. Milan, Juventus, İnter, Napoli ve Parma ile Avrupa’da kupa kaldıran İtalyan takımlarının başarısı mazide kaldı. Avrupa’da kupa kaldıran son İtalyan ekip olan İnter, UEFA Avrupa Ligi’nde adını finale yazdırarak, 10 yıl sonra yeniden kupa kaldırmanın eşiğine geldi.
UEFA Avrupa Ligi yarı finalinde Ukrayna ekibi Shakhtar Donetsk ile karşılaşan İnter, tarihi bir skora imza atarak adını finale yazdırıp, Sevilla’nın rakibi oldu. Ukrayna ekibini 5-0’lık sonuçla bozguna uğratan İtalyanlar, 1998’den sonra ilk kez, toplamda ise 5. kez adını UEFA Avrupa Ligi finaline yazdırdı. İnter, Avrupa futbolunun kulüpler düzeyindeki iki numaralı turnuvasında yarı finalde S. Donetsk karşısında aldığı 5-0’lık sonuçla da tarihi geçti. Serie A devinin bu maçta elde ettiği 5-0’lık zafer, Kupa 2 tarihinde bir yarı final maçında elde edilen en farklı galibiyet oldu. İnter’in son kez 1998’de kazandığı UEFA Kupası’nı, Ukrayna ekibi Shakhtar Donetsk ise 2009’da Mircea Lucescu yönetiminde müzesine taşımıştı.
Şimdilerin UEFA Avrupa Ligi, o yılların ise UEFA Kupası’nda 1989 – 1999 arasında İtalyan fırtınası esmişti. 11 yılda 8 kez kupanın sahibi İtalyanlar oldu. 1989’da Napoli ile kupayı kazanan İtalyanlar, takip eden iki sezonda ise Juventus ve İnter’le kupayı kimseye bırakmadı. 1993’te bu kez Juventus’la Kupa 2’yi kazanan İtalyanlar, takip eden iki sezonda yine kupayı Çizme’ye İnter ve Parma ile taşıdı. 1998’de sahneye yine İnter çıkarak kupayı müzesine taşıdı. Ertesi sezon bir başka İtalyan ekip Parma, UEFA Kupası’nı kaldırmayı başardı. 11 yılda 8 kez UEFA Kupası’nı kazanan İtalyan ekipleri, Avrupa kupalarında en başarılı dönemlerine imza attılar. İnter’in 1998’de kupayı kazanmasından sonra Kupa 2’de İtalyanların sessizliği başladı.
1999’da Parma ile UEFA Kupası’nı kazanan İtalyanlar bir daha Kupa 2’de final görmedi. 1989-99 arasında kurduğu hegomanyası yıkılan İtalyanlar, İspanyol ve İngiliz kulüplerinin başarısını uzaktan seyretmekle yetindi. İnter kulüp adına 22, İtalya adına ise 21 yıl aradan sonra Kupa 2’de finale adını yazdırdı. Çeyrek asra yaklaşan kupa hasretini dindirmek için önünde sadece Sevilla engeli var. İnter daha önce çıktığı 4 finalin 3’unde sahadan mutlu sonla ayrıldı. Rakibi Sevilla ise Kupa 2’yi en fazla kazanan ekip. İspanyol ekibi daha önce çıktığı 5 finalin tamamından mutlu sonla ayrılmayı başardı.
Kupa 2’yi en son 21 yıl önce kazanan İtalyanlar’ın, Kupa 1 (Şampiyonlar Ligi) hasreti ise 10 yılı geride bıraktı. Kupa 1’i Milan’la 7 kez kazanan İtalyanlar, İnter’le 3 ve Juventus’la 2 kez mutlu sona ulaştı. Kupa 1’deki en başarılı ekipleri Milan, son kez kupayı 2007’de müzesine taşıdıktan sonra sessizliğe büründü. Serie A’yı son 9 yılda üst üste şampiyon tamamlayan Juventus için ise Şampiyonlar Ligi kabus olmaya devam ediyor. Kupa 1’de 9 kez adını finale yazdıran Juventus sadece ikisinden kupayla ayrıldı. Son 5 yılda iki kez finale kadar gelen Juve, ikisinde de İspanyollar’a boyun eğidi. Juventus, 2015’te Barcelona’ya, 2017’de ise Real Madrid’e kaybetti.
İtalyanlar adına Kupa 1’i kazanan son ekip İnter oldu. Jose Mourinho yönetiminde 2010’da finale kadar gelen İnter’in rakibi Bayern Münih’ti. Real Madrid’in ünlü stadı Santiago Bernabeu’da oynanan finalde İnter rakibini 2-0 yenerek kupayı müzesine taşıdı. Bu İtalyanlar’ın, Avrupa arenasında kazandığı son kupa olarak kayıtlara geçti.
Avrupa’da kupa kaldıran son İtalyan ekip olan İnter, 10 yıl sonra bu kez Kupa 2’yi müzesine götürmenin mücadelesini verecek. İnter kazanırsa uzun bir aradan sonra Avrupa’dan bir kupa İtalya’ya gitmiş olacak.
[Hasan Cücük] 19.8.2020 [TR724]
UEFA Avrupa Ligi yarı finalinde Ukrayna ekibi Shakhtar Donetsk ile karşılaşan İnter, tarihi bir skora imza atarak adını finale yazdırıp, Sevilla’nın rakibi oldu. Ukrayna ekibini 5-0’lık sonuçla bozguna uğratan İtalyanlar, 1998’den sonra ilk kez, toplamda ise 5. kez adını UEFA Avrupa Ligi finaline yazdırdı. İnter, Avrupa futbolunun kulüpler düzeyindeki iki numaralı turnuvasında yarı finalde S. Donetsk karşısında aldığı 5-0’lık sonuçla da tarihi geçti. Serie A devinin bu maçta elde ettiği 5-0’lık zafer, Kupa 2 tarihinde bir yarı final maçında elde edilen en farklı galibiyet oldu. İnter’in son kez 1998’de kazandığı UEFA Kupası’nı, Ukrayna ekibi Shakhtar Donetsk ise 2009’da Mircea Lucescu yönetiminde müzesine taşımıştı.
Şimdilerin UEFA Avrupa Ligi, o yılların ise UEFA Kupası’nda 1989 – 1999 arasında İtalyan fırtınası esmişti. 11 yılda 8 kez kupanın sahibi İtalyanlar oldu. 1989’da Napoli ile kupayı kazanan İtalyanlar, takip eden iki sezonda ise Juventus ve İnter’le kupayı kimseye bırakmadı. 1993’te bu kez Juventus’la Kupa 2’yi kazanan İtalyanlar, takip eden iki sezonda yine kupayı Çizme’ye İnter ve Parma ile taşıdı. 1998’de sahneye yine İnter çıkarak kupayı müzesine taşıdı. Ertesi sezon bir başka İtalyan ekip Parma, UEFA Kupası’nı kaldırmayı başardı. 11 yılda 8 kez UEFA Kupası’nı kazanan İtalyan ekipleri, Avrupa kupalarında en başarılı dönemlerine imza attılar. İnter’in 1998’de kupayı kazanmasından sonra Kupa 2’de İtalyanların sessizliği başladı.
1999’da Parma ile UEFA Kupası’nı kazanan İtalyanlar bir daha Kupa 2’de final görmedi. 1989-99 arasında kurduğu hegomanyası yıkılan İtalyanlar, İspanyol ve İngiliz kulüplerinin başarısını uzaktan seyretmekle yetindi. İnter kulüp adına 22, İtalya adına ise 21 yıl aradan sonra Kupa 2’de finale adını yazdırdı. Çeyrek asra yaklaşan kupa hasretini dindirmek için önünde sadece Sevilla engeli var. İnter daha önce çıktığı 4 finalin 3’unde sahadan mutlu sonla ayrıldı. Rakibi Sevilla ise Kupa 2’yi en fazla kazanan ekip. İspanyol ekibi daha önce çıktığı 5 finalin tamamından mutlu sonla ayrılmayı başardı.
Kupa 2’yi en son 21 yıl önce kazanan İtalyanlar’ın, Kupa 1 (Şampiyonlar Ligi) hasreti ise 10 yılı geride bıraktı. Kupa 1’i Milan’la 7 kez kazanan İtalyanlar, İnter’le 3 ve Juventus’la 2 kez mutlu sona ulaştı. Kupa 1’deki en başarılı ekipleri Milan, son kez kupayı 2007’de müzesine taşıdıktan sonra sessizliğe büründü. Serie A’yı son 9 yılda üst üste şampiyon tamamlayan Juventus için ise Şampiyonlar Ligi kabus olmaya devam ediyor. Kupa 1’de 9 kez adını finale yazdıran Juventus sadece ikisinden kupayla ayrıldı. Son 5 yılda iki kez finale kadar gelen Juve, ikisinde de İspanyollar’a boyun eğidi. Juventus, 2015’te Barcelona’ya, 2017’de ise Real Madrid’e kaybetti.
İtalyanlar adına Kupa 1’i kazanan son ekip İnter oldu. Jose Mourinho yönetiminde 2010’da finale kadar gelen İnter’in rakibi Bayern Münih’ti. Real Madrid’in ünlü stadı Santiago Bernabeu’da oynanan finalde İnter rakibini 2-0 yenerek kupayı müzesine taşıdı. Bu İtalyanlar’ın, Avrupa arenasında kazandığı son kupa olarak kayıtlara geçti.
Avrupa’da kupa kaldıran son İtalyan ekip olan İnter, 10 yıl sonra bu kez Kupa 2’yi müzesine götürmenin mücadelesini verecek. İnter kazanırsa uzun bir aradan sonra Avrupa’dan bir kupa İtalya’ya gitmiş olacak.
[Hasan Cücük] 19.8.2020 [TR724]
Bize ne kardeşim? [M.Nedim Hazar]
Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın pir-u pak edildiği Ahmet Hakan ile yaptığı program hakkında çok şey yazıldı çizildi. Hürriyet’in artık bir medya organı olmaktan çoktan çıktığının teyidinden bakanın jest ve mimiklerinden ruh sağlığının yerinde olmadığına kadar yığınla tespit yapıldı.
Ama bence bir konu “es” geçildi.
Hem de söyleşinin en meşhur kısmındaki bir nokta ıskalandı diye düşünüyorum.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Şöyle sormuştu Hakan;
“Kur yükselince telaşlanıyorum, endişelenmeli miyiz?”
Cevabı hatırlayacaksınız:
“Dolarla mı maaş alıyorsunuz? Dolar borcunuz mu var? Tabi Türkiye 80’li yıllardan itibaren serbest piyasa ekonomisine geçtiğinden beri, kur algısıyla ekonomiyi ölçmeye yönelik bir psikolojiye girmiş.”
Soruyu kamu adına sorması gereken bir gazeteci cevabın kişiselleştirilmesine belki de refleks olarak “hayır” dedi ama bu aslında AKP iktidarının ve mevcut Türk halkının durumu açısından muazzam bir durumun net şekilde su yüzüne çıkmasıydı.
Şunu demek istiyor sayın bakan:
“Tamam da size ne oluyor ki?”
Öyle ya, bu anlayışa göre kendilerine dokunmadıkça hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktu olan bitenin.
Hani bir maliye bakanının aklımızla alay edercesine hele hele bizim gibi gırtlağına kadar döviz borçlu olan bir ülke için dolar ile işiniz yoksa sizi ilgilendirmez gibisinden bir defans yapmasının tuhaflığı bir yana aslında mevcut Türk halkının ruh halini ve mevcut iktidarın bu psikolojiye sırtını yaslayarak daha epeyce yol alabileceğinin kanıtı gibi bu cümleler.
Hatırlar mısınız İş Bankası müdürü bir ara söylemişti; “Dövizden Ayşe teyzeye ne ki?”
Sokağa çıkıp yüz kişiye sorsanız 80’den fazlası “Benim dolarla işim olmaz, dolayısıyla bana ne” diyecektir emin olun.
Hani şimdi kalkıp aslında sizinle öyle bir ilgisi var ki, diyerek art arda örnekler vermek mümkün.
Köprülerin geçiş garantisini bile dolarla garanti eden bir iktidarın döviz ile halkın işi olmaz gibi bir algıda muvaffak olması Türk milletinin bana dokunmayan yılan bin yaşasın psikolojisini şahane olarak kullanmasıdır sevgili okur.
Ahmet Altan’ın meşhur Ey Kavmim şiirini hatırlayalım:
“Ey Kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler sen başka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdelena’yı fahişe diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çalışırsın.
Ey Kavmim… Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine
Lut Kavmi’nden de değilsin, hazdan olmayacak mahvın.
Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer kederle solar tenleri ama onları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden.
Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrı’ya inanır ama firavunlara taparsın.
Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen…
Ey Kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin…”
Diyeceğim o ki sadece döviz, dolar, enflasyon filan değil kavmimizin umursamadığı.
Yapılan zulümlerin ucu kendilerine dokunmadıkça suskunlukla beraber desteklememizin de itirafıydı bu cümleler.
Haksızlıkların, hukuksuzlukların, aptallıkların hepsine kendisine dokunmadıkça “sıkıntı yok” dercesine rıza gösteren bir milletin bakanıydı ekranda konuşan.
Her kuytuluğunda bin bir zulüm, günah, adaletsizlik işlenirken umursamayan bir milletin dolarla ne işi olabilir ki!
KHK ile hayatları paramparça edilen yüzbinler bu sebeple kimsenin umurunda değil.
Korona denilen bir virüs tüm dünyayı kasıp kavuruyor.
Virüsten ziyade algıyla uğraşan ilgililer ise rakamları gizlemeyi marifet sayıyorlar.
Kendimize yakın kimse ölmedikçe inanıyoruz bu rakamlara.
Korona testinin en çok yapıldığı yerler ise Saray ve AKP teşkilatı.
Üç günde bir test yapmak zorunluymuş buralarda.
Semptomlar baş gösterdikçe hastaneye koşup, test olmak yerine “eve git dışarı çıkma” nasihati ile yetinen kitle elbette doları umursamayacaktır.
Peki ne zamana kadar?
Galiba ateşin herkese dokunacağı güne kadar beklemek zorunda zulmü haykıranlar.
O zaman geriye ne kalırsa artık!
[M.Nedim Hazar] 19.8.2020 [TR724]
Ama bence bir konu “es” geçildi.
Hem de söyleşinin en meşhur kısmındaki bir nokta ıskalandı diye düşünüyorum.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Şöyle sormuştu Hakan;
“Kur yükselince telaşlanıyorum, endişelenmeli miyiz?”
Cevabı hatırlayacaksınız:
“Dolarla mı maaş alıyorsunuz? Dolar borcunuz mu var? Tabi Türkiye 80’li yıllardan itibaren serbest piyasa ekonomisine geçtiğinden beri, kur algısıyla ekonomiyi ölçmeye yönelik bir psikolojiye girmiş.”
Soruyu kamu adına sorması gereken bir gazeteci cevabın kişiselleştirilmesine belki de refleks olarak “hayır” dedi ama bu aslında AKP iktidarının ve mevcut Türk halkının durumu açısından muazzam bir durumun net şekilde su yüzüne çıkmasıydı.
Şunu demek istiyor sayın bakan:
“Tamam da size ne oluyor ki?”
Öyle ya, bu anlayışa göre kendilerine dokunmadıkça hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktu olan bitenin.
Hani bir maliye bakanının aklımızla alay edercesine hele hele bizim gibi gırtlağına kadar döviz borçlu olan bir ülke için dolar ile işiniz yoksa sizi ilgilendirmez gibisinden bir defans yapmasının tuhaflığı bir yana aslında mevcut Türk halkının ruh halini ve mevcut iktidarın bu psikolojiye sırtını yaslayarak daha epeyce yol alabileceğinin kanıtı gibi bu cümleler.
Hatırlar mısınız İş Bankası müdürü bir ara söylemişti; “Dövizden Ayşe teyzeye ne ki?”
Sokağa çıkıp yüz kişiye sorsanız 80’den fazlası “Benim dolarla işim olmaz, dolayısıyla bana ne” diyecektir emin olun.
Hani şimdi kalkıp aslında sizinle öyle bir ilgisi var ki, diyerek art arda örnekler vermek mümkün.
Köprülerin geçiş garantisini bile dolarla garanti eden bir iktidarın döviz ile halkın işi olmaz gibi bir algıda muvaffak olması Türk milletinin bana dokunmayan yılan bin yaşasın psikolojisini şahane olarak kullanmasıdır sevgili okur.
Ahmet Altan’ın meşhur Ey Kavmim şiirini hatırlayalım:
“Ey Kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler sen başka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdelena’yı fahişe diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çalışırsın.
Ey Kavmim… Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine
Lut Kavmi’nden de değilsin, hazdan olmayacak mahvın.
Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer kederle solar tenleri ama onları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden.
Utancı bilir ama utanmazsın. Tanrı’ya inanır ama firavunlara taparsın.
Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen…
Ey Kavmim… Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin…”
Diyeceğim o ki sadece döviz, dolar, enflasyon filan değil kavmimizin umursamadığı.
Yapılan zulümlerin ucu kendilerine dokunmadıkça suskunlukla beraber desteklememizin de itirafıydı bu cümleler.
Haksızlıkların, hukuksuzlukların, aptallıkların hepsine kendisine dokunmadıkça “sıkıntı yok” dercesine rıza gösteren bir milletin bakanıydı ekranda konuşan.
Her kuytuluğunda bin bir zulüm, günah, adaletsizlik işlenirken umursamayan bir milletin dolarla ne işi olabilir ki!
KHK ile hayatları paramparça edilen yüzbinler bu sebeple kimsenin umurunda değil.
Korona denilen bir virüs tüm dünyayı kasıp kavuruyor.
Virüsten ziyade algıyla uğraşan ilgililer ise rakamları gizlemeyi marifet sayıyorlar.
Kendimize yakın kimse ölmedikçe inanıyoruz bu rakamlara.
Korona testinin en çok yapıldığı yerler ise Saray ve AKP teşkilatı.
Üç günde bir test yapmak zorunluymuş buralarda.
Semptomlar baş gösterdikçe hastaneye koşup, test olmak yerine “eve git dışarı çıkma” nasihati ile yetinen kitle elbette doları umursamayacaktır.
Peki ne zamana kadar?
Galiba ateşin herkese dokunacağı güne kadar beklemek zorunda zulmü haykıranlar.
O zaman geriye ne kalırsa artık!
[M.Nedim Hazar] 19.8.2020 [TR724]
Cambaza bak ‘Biden’ [Bülent Korucu]
İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması’nda Türkiye’de sağ ve sol kavramlarının tam ters içerikte olduğunu yazmıştı. Ya bugünleri yaşasa ve muhalefet etmeden muhalif olmayı başaran partileri; ülkeyi 17 yıl tek başına yönettikten sonra her halukârda zeytinyağı gibi üstte kalabilenleri görseydi… Herhalde bu durumu analiz etmekte aciz kalıp kitaplarını yakar ve kabzımallığa filan başlardı. En azından Naci Bostancı’nın düştüğü çukura düşmez; “Haklarında delil olmadığından berat etmiş olabilirler ama devletin şüphesi sürdüğü için KHK’lılarla çalışmak istemiyor” demezdi. Söylediğinin hukuk açısından savunulamazlığı bir yana, siyaset bilimci olarak nasıl bu kadar saçmalayabildiğine hayret ediyorum. Yargı erkini soyutlayıp dışarıda bırakan bir devlet tanımı yapabilmek için nasıl bir metamorfoz yaşamış olabilir! Onun ihtisas alanı sosyal dönüşümler; teorik birikimini bireysel dönüşümüne dayanak yaparak vs vs…
Neyse boşuna uğraşmayayım; ben Bostancı kadar saçmalayamam. Zaten asıl konumuz o değildi. Muhalefet etmeyen muhalefet, kendi icraatlarından yakınan iktidarı konuşacaktık. Söz, yargısız devlet tanımı yapabilen bilim adamına kaydı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
“Denizlerimizin kenarlarında orman alanlarında buraları betona toprağa çevirme gayreti içerisinde olanlar var. Şu para var ya nelere muktedir. Şu kapitalizm nelere muktedir. Orman, morman ne var ne yok kesiyor atıyor götürüyor. Ha oraya ben bir dikey mimari yapayım, oradan da malı götüreyim. Yapılan iş bu. Yani doğa şöyle olmuş, böyle olmuş umurunda değil.” Şu cümleleri bir muhalif kursaydı helal olsun derdik; ülkeyi 17 yıldır tek başına yöneten Cumhurbaşkanı Erdoğan söyleyince afallayıp kalıyoruz. Üçüncü havaalanını yapmak için ağaçları kim kesti, gölleri kim kuruttu: Kapitalizm! Yassıadayı kim imara açtı, İstanbul’daki yeşil alanlara onlarca katlı binalar dikte: Kapitalizm. Karadeniz’i kim HES çılgınlığına teslim etti; Uzungöl’ü betongöl yaptı: Kapitalizm. Ah şu hain kapitalizm olmasa o zaman görecektiniz Erdoğan ne yaman bir çevreci lidermiş. Ne yapsın kapital gördü mü dayanamıyor!
Bu yine şükürlük. Joe Biden tartışmasında AKP sözcülerinin takındıkları tavır hepten zihinsel devreleri yakacak cinsten. Muhalefete bilhassa da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na “7 ay boyunca neden sustunuz? Niye sesinizi çıkarmadınız?” diye soruyorlar. Kılıçdaroğlu ve Ahmet Davutoğlu başta olmak üzere neredeyse herkes İletişim Başkanı Fahrettin Altun’u “Uyan da balığa gidelim. Aklın başına yeni mi geldi?” türü alaycı bir tavırla sorguladı. Kılıçdaroğlu’nun, “7 ay önce yapılan açıklama ortada dururken bu ülkenin Cumhurbaşkanı kimdi? Bu ülkenin sarayında kim oturuyordu? Dışişleri Bakanı kimdi? Bütün bunlardan vazgeçtim. Perguleci Fahrettin neredeydi? 7 aydır tepki vermediler. Neden şimdi tepki veriyorlar?” Sözleri çok dokunmuş olacak, doğrudan onu hedef alan açıklamalar geliyor.
Altun ve Mahir Ünal ağız birliği etmişçesine ‘asıl siz neyi beklediniz’ diyerek üste çıkmaya çalıştı. Pişkinliğin bu kadarı artık pes dedirtiyor. Altun aynen şunları söyledi: “Hep bir ağızdan “7 ay niye beklediniz” diye soruyorlar. Sizi bekledik.” Yakında AKP sözcülerinden diğer partilere ‘enflasyonu niye düşürmediniz? İşsizliği, döviz şokunu neden çözmediniz?’ salvosu gelirse şaşırmayacağım.
ABD Başkan adayı Biden’in 7 ay önce bir soruya verdiği cevap, AKP’nin bir kaç günlük ‘cambaza bak’ ihtiyacını karşıladı. Hem ‘dıj güçler bizi devirmek istiyor’ mavrasına malzeme çıktı hem de ‘muhalefet dış güçlerin maşası’ ateşine körük.
Kemal Kılıçdaroğlu’nu uzun süredir Erdoğan’ın her girişimine ‘karşı çıkarsak polemik oluşur, o karlı çıkar’ stratejisiyle cevap veriyor. Erdoğan’ın Meclis ve devletteki ezici üstünlüğünden dolayı ‘zaten yapacağı şeyleri bir de büyük zafer havasına sokmayalım’ yaklaşımı ilk etapta doğru gibi görünüyor. Ancak son tahlilde Erdoğan bir mevziyi daha düşürmüş oluyor. Ayrıca denersen bazı şeyleri engelleme ihtimalin olabilir; denemezsen hiç şansın yok.
Biden haklı galiba muhalefeti biraz cesaretlendirmek lazım…
[Bülent Korucu] 19.8.2020 [TR724]
Neyse boşuna uğraşmayayım; ben Bostancı kadar saçmalayamam. Zaten asıl konumuz o değildi. Muhalefet etmeyen muhalefet, kendi icraatlarından yakınan iktidarı konuşacaktık. Söz, yargısız devlet tanımı yapabilen bilim adamına kaydı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
“Denizlerimizin kenarlarında orman alanlarında buraları betona toprağa çevirme gayreti içerisinde olanlar var. Şu para var ya nelere muktedir. Şu kapitalizm nelere muktedir. Orman, morman ne var ne yok kesiyor atıyor götürüyor. Ha oraya ben bir dikey mimari yapayım, oradan da malı götüreyim. Yapılan iş bu. Yani doğa şöyle olmuş, böyle olmuş umurunda değil.” Şu cümleleri bir muhalif kursaydı helal olsun derdik; ülkeyi 17 yıldır tek başına yöneten Cumhurbaşkanı Erdoğan söyleyince afallayıp kalıyoruz. Üçüncü havaalanını yapmak için ağaçları kim kesti, gölleri kim kuruttu: Kapitalizm! Yassıadayı kim imara açtı, İstanbul’daki yeşil alanlara onlarca katlı binalar dikte: Kapitalizm. Karadeniz’i kim HES çılgınlığına teslim etti; Uzungöl’ü betongöl yaptı: Kapitalizm. Ah şu hain kapitalizm olmasa o zaman görecektiniz Erdoğan ne yaman bir çevreci lidermiş. Ne yapsın kapital gördü mü dayanamıyor!
Bu yine şükürlük. Joe Biden tartışmasında AKP sözcülerinin takındıkları tavır hepten zihinsel devreleri yakacak cinsten. Muhalefete bilhassa da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na “7 ay boyunca neden sustunuz? Niye sesinizi çıkarmadınız?” diye soruyorlar. Kılıçdaroğlu ve Ahmet Davutoğlu başta olmak üzere neredeyse herkes İletişim Başkanı Fahrettin Altun’u “Uyan da balığa gidelim. Aklın başına yeni mi geldi?” türü alaycı bir tavırla sorguladı. Kılıçdaroğlu’nun, “7 ay önce yapılan açıklama ortada dururken bu ülkenin Cumhurbaşkanı kimdi? Bu ülkenin sarayında kim oturuyordu? Dışişleri Bakanı kimdi? Bütün bunlardan vazgeçtim. Perguleci Fahrettin neredeydi? 7 aydır tepki vermediler. Neden şimdi tepki veriyorlar?” Sözleri çok dokunmuş olacak, doğrudan onu hedef alan açıklamalar geliyor.
Altun ve Mahir Ünal ağız birliği etmişçesine ‘asıl siz neyi beklediniz’ diyerek üste çıkmaya çalıştı. Pişkinliğin bu kadarı artık pes dedirtiyor. Altun aynen şunları söyledi: “Hep bir ağızdan “7 ay niye beklediniz” diye soruyorlar. Sizi bekledik.” Yakında AKP sözcülerinden diğer partilere ‘enflasyonu niye düşürmediniz? İşsizliği, döviz şokunu neden çözmediniz?’ salvosu gelirse şaşırmayacağım.
ABD Başkan adayı Biden’in 7 ay önce bir soruya verdiği cevap, AKP’nin bir kaç günlük ‘cambaza bak’ ihtiyacını karşıladı. Hem ‘dıj güçler bizi devirmek istiyor’ mavrasına malzeme çıktı hem de ‘muhalefet dış güçlerin maşası’ ateşine körük.
Kemal Kılıçdaroğlu’nu uzun süredir Erdoğan’ın her girişimine ‘karşı çıkarsak polemik oluşur, o karlı çıkar’ stratejisiyle cevap veriyor. Erdoğan’ın Meclis ve devletteki ezici üstünlüğünden dolayı ‘zaten yapacağı şeyleri bir de büyük zafer havasına sokmayalım’ yaklaşımı ilk etapta doğru gibi görünüyor. Ancak son tahlilde Erdoğan bir mevziyi daha düşürmüş oluyor. Ayrıca denersen bazı şeyleri engelleme ihtimalin olabilir; denemezsen hiç şansın yok.
Biden haklı galiba muhalefeti biraz cesaretlendirmek lazım…
[Bülent Korucu] 19.8.2020 [TR724]
15 Temmuz’un Amerika ayağı bulundu! [Adem Yavuz Arslan]
Konu malum.
Demokrat Parti’nin başkan adayı Joe Biden’in 8 ay önce New York Times gazetesinin yayın kurulunda söyledikleri Türkiye’de yeni gündem oldu.
Hem de öyle böyle değil.
Havuz medyası -tepeden tırnağa- Biden’a savaş açmış durumda. AKP yönetimi kınama yarışında.
İktidar öyle güçlü bir rüzgar estirdi ki muhalefet partilerine mensup isimler bile ‘ey Biden’ deme ihtiyacı hissetti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Okyanusun bu tarafında kimsenin umurunda değil ama Türkiye’ye medyasına bakarsanız Türk donanması Akdeniz görevini bırakıp Atlas Okyanusu’na açılmak üzere!
Peki ne oluyor? 8 ay önceki bir yayından kopartılan bu fırtına neden?
En yalın haliyle anlatmaya çalışacağım;
Önce ABD boyutuna bakalım.
Joe Biden bu konuşmayı 8 ay önce yapıyor. Mekan New York Times’in yayın kurulu. Türkiye’de artık hayal bile edilemiyor ama ABD’de başkan adayları yayın kurullarına gidip tecrübeli-saygın gazetecilerin önüne çıkıyor.
Röportajlarda ise “bu performansınızı neye borçlusunuz” gibi zorlayıcı sorular (!) sorulmuyor. ABD’li meslektaşlar kelimenin tam anlamıyla muhataplarını haşlıyorlar.
İşte Biden böyle bir toplantıda konuşuyor. 2 saatlik bir yayının son birkaç dakikası Türkiye ile ilgili.
Özetle şunları söylemiş;
-Erdoğan’a karşı muhalefeti desteklemeliyiz. Erdoğan’ı mağlup etmeleri için cesaretlendirebiliriz.
-(Yönetim değişikliği) darbe ile değil seçimle olmalı
-Türkiye Rusya’ya bağımlı olmamalı
-Kürt nüfusunun entegrasyonunu sağlamalıyız
-(S-400 ile ilgili) yaptıklarının bedelini ödemeliler.
Bu sözler içerisinde daha önce hiç duymadığınız bir şey var mı ? Şahsen benim yok. Dahası Washington’ta bunlardan çok daha ağırlarını duydum.
ABD medyasında Biden’in sözlerinden daha sert yorumlar çıktı. Dört yüzden fazla düşünce kuruluşunun olduğu ABD başkentinde daha neler söylendi neler !
Hem ABD’nin seçim yarışında son düzlükte olması hem de benzeri ifadelerin sıklıkla dile getirilmesi nedeniyle Biden’in açıklamaları kimsenin gündemine giremedi.
Özetle Erdoğan rejimi aradığı ‘dış mihraklar’ı buldu ama olay burası için rutin sayılır.
Aslında Biden gibi 8 yıl başkan yardımcılığı yapmış, 50 küsür yıllık bir siyasetçinin bu sözleri söylememesi gerektiğini bilmesi gerekirdi.
Ancak Biden’dan bahsediyoruz. Gafları ile meşhur bir siyasetçi ve bütün kariyeri tartışmalı ifadelerle dolu.
İkincisi bu konuşma 16 Aralık 2019’da yapılmış. 17 Ocak 2020’de New York Times’ta yayınlanıyor.
Daha o tarihte Erdoğan rejiminin haberi var.
Zaten olmaması düşünülemez. Kaldı ki Anadolu Ajansı Biden’in konuşması üzerine mayıs ayında İngilizce analiz yayınladı.
Neden aylarca bekletip şimdi servis ettiler sorusu haklı ve makul bir soru. Oyun Saray’dan kurulduğu için soruya verilebilecek cevaplar da Erdoğan’ın ajandası ile ilgili.
Erdoğan rejimi yakıtsız kalan gemi gibi. Bütün petrolü, kömürü ve yakılabilecek her şeyi tüketti şimdi güvertenin tahtalarını yakarak ilerliyor.
Biden üzerinden kopartılan fırtına da böyle.
Olayın iç siyasete bakan boyutu daha ağır basıyor ve bildiğimiz, klasik “dış mihraklar bize operasyon çekiyor” söylemiyle safları sıklaştırma telaşındalar.
Aynı şeyi daha önce Trump için de yaptılar.
Trump’ın İstanbul’daki kulesini bile diline dolayan Saray rejimi bir yandan da ABD’de ‘arka kapı diplomasisi’ yürüttü.
Gerçi bu daha çok ‘paralel diplomasi’ şeklinde oldu ama sonuçta kamuoyunda saldırdıkları isme perde gerisinden ‘çiçek attı’lar.
Erdoğan ile Trump’ın frekans uyumu ikili arasındaki ilişkiyi büyüttü.
Nitekim kendi ulusal güvenlik bürokratlarını değil Erdoğan’ı dinleyerek karar alan bir ABD başkanı var bugün Beyaz Saray’da.
Erdoğan ekibinin tüm umudu Trump’ın yeniden seçilmesi. Ama olurda Biden seçilirse diye oraya da ciddi yatırım yaptıklarından şüpheniz olmasın.
Ben Biden’e karşı tekmili birden atağa kalkmalarını da bu stratejinin parçası olarak görüyorum. Nasıl ki Yunanistan ile yaşanan gerginliğin hem iç politikaya bakan hem uluslarası ilişkilere bakan yönü vardı, Biden olayı da böyle.
İçeride safları sıklaştırmayı hedeflerken ABD ile olan ilişkilerde de gerginliği tırmandırıp oyun bozarak muhataplarını masaya çekmeye çalışıyor.
Eğer Biden tarafı geri adım atar ve özür dilerse ‘zafer kazanmış komutan’ olarak yelkenlerini şişirir. Tersi olursa da Erdoğan için sorun değil çünkü ‘dış mihrak’lar söyleminin alıcısı var.
Bir de Biden seçilirse Başkan Yardımcısı Kamala Harris olacak ve Harris’in Erdoğan’ın başını ağrıtacağı kesin.
Bu kez ne Halkbank dosyalarını, ne yaptırımları ne de Erdoğan ailesinin şahsi servetinin araştırılması gibi kararları engelleyecek bir Trump olmayacak Beyaz Saray’da.
Yani Erdoğan Biden’e karşı Cemaat’e karşı yaptığını yapıyor.
Hırsızlık yaparken suçüstü yakalandığını fark edince dersane tartışması açıp operasyon başlayınca da ‘bakın dersaneleri kapanacak diye yolsuzluk operasyonu yaptılar’ söylemini ortaya attı.
Bunda da başarılı oldu.
Benzer bir durumu ABD ile ilişkilerde yürütüyor. Rahip Brunson olayında olduğu gibi rehine politikası güdüyor. Amerikan düşmanlığını körükleyecek açıklamalar yapıyor.
ABD tarafı ise “Türkiye’yi Rusya’ya kaptırmayalım” diye alttan alan taraf oluyor. Erdoğan’ın bu kumarda şu ana kadar kazanan taraf olduğu aşikar.
Sorun bu kumarın Biden ve Harris ikilisinde işe yarayıp yaramayacağı.
Gelelim olayın bir başka boyutuna.
Biden’in fikirleri aslında Erdoğan rejimi için yeni değil. Çünkü Biden 50 küsür yıldır siyasette.
Dahası onlarca yıl Senato Dış İlişkiler Komiyonu ve Adalet Komisyonu başkanlıkları yaptı.
Yunan lobisinin etkin olduğu Delaware’den siyasete atıldığı için Kıbrıs konusunda Ankara ile uyuşmuyor. Ermeni soykırım iddialarını desteklemiş bir isim. Başkan yardımcılığı döneminde 4 kez Türkiye’ye geldi ve Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret eden ilk ABD Başkan yardımcısı oldu.
2016’da yaptığı ziyarette o dönem tutuklu olan Can Dündar’ın ailesi ile görüşmesi nedeniyle iktidar medyasının tepkisini çekmişti.
Biden’in 2014 Ekim’inde Harvard Kennedy School’da yaptığı konuşma Ankara ile Washington’un arasını açmıştı.
Biden o konuşmada Türkiye’nin Ortadoğu’daki en büyük sorunlarından birisi olduğunu, Türkiye’nin İŞİD militanlarının sınırı geçmesine göz yumduğunu söylemişti.
Biden daha sonra Erdoğan’ı arayıp yanlış anlaşıldığını ifade etmişti.
Bu olayları hatırlatmamın nedeni şu;
Biden Ankara için bilinmez-yeni bir siyasetçi değil. Herşey bir yana 2014 sonbaharında söyledikleri yenir yutulur şeyler değil.
Ancak Erdoğan rejimi bütün bunlara rağmen 2016 sonbaharında Biden ailesinin kapısını çaldı.
Hem de ne çalma !
İki ülke ilişkilerinde ve diplomaside pek benzeri görülmemiş olay Washington Post’un tecrübeli yazarı David Ignatius tarafından şöyle yazıldı;
“Erdoğan’ın Sarraf’ın serbest bırakılması için yürüttüğü kampanya sıradışı. 21 Eylül 2016’da dönemin başkan yardımcısı Joe Biden ile özel görüşmesinde hem Sarraf’ın bırakılmasını hem de [davanın o dönemki savcısı olan] Preet Bharara’nın kovulmasını istedi. Amerikalı yetkililer, 90 dakika süren bu görüşmenin yarısında Sarraf’ın konuşulduğunu söylüyor. Erdoğan’ın eşi de o gece aynı şeyi Jill Biden’dan talep etti. O dönem adalet bakanı olan Bekir Bozdağ Ekim ayında Adalet Bakanı Loretta E. Lynch’le yaptığı görüşmede davanın ‘kanıtlara dayanmadığını’ savunarak Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi.”
Erdoğan’ın Zarrab için elinden geleni ardına koymadığını herkes biliyordu ama bu konuya eşini de dahil edip -tüm diplomatik teamülleri çiğneyerek- Biden’in eşinden Zarrab’ı istemeleri unutulmamalı.
Zarrab Erdoğan için o kadar önemliydi ki ‘benim için artık bitmiştir’ dediği Biden’in eşine Emine Erdoğan’ı elçi yollamıştı.
Erdoğan girişimlerinde başarısız olunca Zarrab savcıyla anlaştı ve bildiklerini anlattı, delilleri ABD makamlarıyla paylaştı.
O sebeple Türk Amerikan ilişkilerine dair yapılacak analizler de Zarrab faktörünü unutmamak gerekiyor.
Gelelim başlıktaki 15 Temmuz boyutuna.
Uzunca bir zamandır ‘dış mihrak’ arayışında olan iktidar ve yandaşları Biden’in açıklamaları üzerine ‘bakın 15 Temmuz’un ardında olduklarını itiraf ettiler’ korosu kurdular.
Hatta Nedim Şener “Biden darbeyle yapamadığını tamamlamaya geliyor” başlığında ilginç bir yazı kaleme aldı.
Bu söylemin iktidar kalemlerince satın alındığı görülüyor. Böylece ’15 Temmuz’un Amerika ayağı’ bulunmuş oldu.
Eğer bu söylemi veri kabul edersek Ankara’nın acilen yapması gereken bir şey var. Biden’in sözlerinin dökümünü alıp, video kaydını cd’ye basıp ABD Adalet Bakanlığı’na ’15 Temmuz delili’ olarak yollamalılar.
Çünkü aradan geçen 4 yıl içerisinde 15 Temmuz ve Gülen ilişkisine dair delil sunamadılar. Hatta ABD tarafı, Türkiye’nin gönderdiği ve çoğunluğu gazete küpürlerinden oluşan kolilere karşı Ankara’ya uzman ekip yollayıp ‘dosya nasıl hazırlanır?’ dersi vermişti.
Temmuz 2019’da Alexandria-Virginia mahkemesinde görülen ve kamuoyunda ‘Gülen’i kaçırma davası’ olarak bilinen mahkemede bu konuya dair çok önemli veriler vardı.
Sanık Bijan Kian’dı ama dosyada kısa bir dönem Trump’ın ulusal güvenlik danışmanlığını yapan Michael Flynn’da vardı. Bir diğer isim ise Türk işadamı Ekim Alptekin’di.
Mahkemeye sunulan bilgi ve belgelere göre eski Başbakan Binali Yıldırım, Bakanlar Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve Nihat Zeybekçi de “çevrilen ve çevrilmeye çalışılan dolaplara” dahil olmuş.
Virginia Bölge Savcısı John Gibbs, davayı anlatan sunum yaptıktan sonra kürsüye ABD Adalet Bakanlığı Dış İlişkiler Ofisi’nden Jeffrey Olson’u çıkarmıştı.
Özetle Olson, Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından Gülen’in “önlem olarak tutuklanması”na dair bir talep gönderdiğini ancak herhangi bir delil ve talebi destekleyen bir kanıt olmadığını, dolayısıyla da ret cevabı verildiğini anlattı. Olson Türkiye’nin 23 Temmuz 2016’da Dışişleri Bakanlığı üzerinden Türkiye’ye iade talebi yolladığını ancak bu talep yazısında da delil mahiyetli belge olmadığını, talebin 15 Temmuz’la değil “paralel devlet yapılanması” iddiası ile ilgili olduğunu söyledi.
Bu arada ilginç bir detay daha öğrendik. Meğerse Türkiye’nin “80 koli evrak yolladık” dediği dosyaların çoğu Havuz medyasından derlenmiş kupürlermiş. Daha da ilginç olanı birçoğu Türkçe yollanmış. ABD heyeti oturmuş bu dosyaları incelemiş. Olson “çok sayfa vardı ama kanıt yoktu” dedi.
Olson’un anlatımlarına göre bu durum Türk hükümeti yetkililerine defalarca iletilmiş. Hatta bir adım daha atıp “delil nasıl toplanır, iade dosyası nasıl hazırlanır” diye anlatmak için Türkiye’ye heyet gönderildiğini anlattı. Olson, “Ağustos 2016’da Ankara’ya uzmanlardan oluşan bir ekip yolladık. Pek çok sorumuz vardı. Bize tatmin edici cevaplar sunabilmeleri için çok uğraştık. Bu kez Eylül 2016’da darbeyle alakalı bir ‘önleyici tutuklama talebi’ gönderdiler. Ancak muhtemel şüphe için yine yeterli delil yoktu” dedi.
Havuz medyasına göre aranan delil bulunmuş oldu. Olmaz demeyin, Biden’in açıklamalarını 15 Temmuz’un Amerika ayağı olarak sunarlar.
Sonuçta “Ekonominizi mahvederim” diye tweet atan “aptal olma, akıllı ol” diye mektup yazan, televizyona çıkıp “Erdoğan benim sözümü dinler, iki etmez” diyen Trump tekrar seçilsin diye dua ediyorlar.
Pekala Biden’i de 15 Temmuz’un Amerika ayağı diye ilan edebilirler!
[Adem Yavuz Arslan] 19.8.2020 [TR724]
Demokrat Parti’nin başkan adayı Joe Biden’in 8 ay önce New York Times gazetesinin yayın kurulunda söyledikleri Türkiye’de yeni gündem oldu.
Hem de öyle böyle değil.
Havuz medyası -tepeden tırnağa- Biden’a savaş açmış durumda. AKP yönetimi kınama yarışında.
İktidar öyle güçlü bir rüzgar estirdi ki muhalefet partilerine mensup isimler bile ‘ey Biden’ deme ihtiyacı hissetti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Okyanusun bu tarafında kimsenin umurunda değil ama Türkiye’ye medyasına bakarsanız Türk donanması Akdeniz görevini bırakıp Atlas Okyanusu’na açılmak üzere!
Peki ne oluyor? 8 ay önceki bir yayından kopartılan bu fırtına neden?
En yalın haliyle anlatmaya çalışacağım;
Önce ABD boyutuna bakalım.
Joe Biden bu konuşmayı 8 ay önce yapıyor. Mekan New York Times’in yayın kurulu. Türkiye’de artık hayal bile edilemiyor ama ABD’de başkan adayları yayın kurullarına gidip tecrübeli-saygın gazetecilerin önüne çıkıyor.
Röportajlarda ise “bu performansınızı neye borçlusunuz” gibi zorlayıcı sorular (!) sorulmuyor. ABD’li meslektaşlar kelimenin tam anlamıyla muhataplarını haşlıyorlar.
İşte Biden böyle bir toplantıda konuşuyor. 2 saatlik bir yayının son birkaç dakikası Türkiye ile ilgili.
Özetle şunları söylemiş;
-Erdoğan’a karşı muhalefeti desteklemeliyiz. Erdoğan’ı mağlup etmeleri için cesaretlendirebiliriz.
-(Yönetim değişikliği) darbe ile değil seçimle olmalı
-Türkiye Rusya’ya bağımlı olmamalı
-Kürt nüfusunun entegrasyonunu sağlamalıyız
-(S-400 ile ilgili) yaptıklarının bedelini ödemeliler.
Bu sözler içerisinde daha önce hiç duymadığınız bir şey var mı ? Şahsen benim yok. Dahası Washington’ta bunlardan çok daha ağırlarını duydum.
ABD medyasında Biden’in sözlerinden daha sert yorumlar çıktı. Dört yüzden fazla düşünce kuruluşunun olduğu ABD başkentinde daha neler söylendi neler !
Hem ABD’nin seçim yarışında son düzlükte olması hem de benzeri ifadelerin sıklıkla dile getirilmesi nedeniyle Biden’in açıklamaları kimsenin gündemine giremedi.
Özetle Erdoğan rejimi aradığı ‘dış mihraklar’ı buldu ama olay burası için rutin sayılır.
Aslında Biden gibi 8 yıl başkan yardımcılığı yapmış, 50 küsür yıllık bir siyasetçinin bu sözleri söylememesi gerektiğini bilmesi gerekirdi.
Ancak Biden’dan bahsediyoruz. Gafları ile meşhur bir siyasetçi ve bütün kariyeri tartışmalı ifadelerle dolu.
İkincisi bu konuşma 16 Aralık 2019’da yapılmış. 17 Ocak 2020’de New York Times’ta yayınlanıyor.
Daha o tarihte Erdoğan rejiminin haberi var.
Zaten olmaması düşünülemez. Kaldı ki Anadolu Ajansı Biden’in konuşması üzerine mayıs ayında İngilizce analiz yayınladı.
Neden aylarca bekletip şimdi servis ettiler sorusu haklı ve makul bir soru. Oyun Saray’dan kurulduğu için soruya verilebilecek cevaplar da Erdoğan’ın ajandası ile ilgili.
Erdoğan rejimi yakıtsız kalan gemi gibi. Bütün petrolü, kömürü ve yakılabilecek her şeyi tüketti şimdi güvertenin tahtalarını yakarak ilerliyor.
Biden üzerinden kopartılan fırtına da böyle.
Olayın iç siyasete bakan boyutu daha ağır basıyor ve bildiğimiz, klasik “dış mihraklar bize operasyon çekiyor” söylemiyle safları sıklaştırma telaşındalar.
Aynı şeyi daha önce Trump için de yaptılar.
Trump’ın İstanbul’daki kulesini bile diline dolayan Saray rejimi bir yandan da ABD’de ‘arka kapı diplomasisi’ yürüttü.
Gerçi bu daha çok ‘paralel diplomasi’ şeklinde oldu ama sonuçta kamuoyunda saldırdıkları isme perde gerisinden ‘çiçek attı’lar.
Erdoğan ile Trump’ın frekans uyumu ikili arasındaki ilişkiyi büyüttü.
Nitekim kendi ulusal güvenlik bürokratlarını değil Erdoğan’ı dinleyerek karar alan bir ABD başkanı var bugün Beyaz Saray’da.
Erdoğan ekibinin tüm umudu Trump’ın yeniden seçilmesi. Ama olurda Biden seçilirse diye oraya da ciddi yatırım yaptıklarından şüpheniz olmasın.
Ben Biden’e karşı tekmili birden atağa kalkmalarını da bu stratejinin parçası olarak görüyorum. Nasıl ki Yunanistan ile yaşanan gerginliğin hem iç politikaya bakan hem uluslarası ilişkilere bakan yönü vardı, Biden olayı da böyle.
İçeride safları sıklaştırmayı hedeflerken ABD ile olan ilişkilerde de gerginliği tırmandırıp oyun bozarak muhataplarını masaya çekmeye çalışıyor.
Eğer Biden tarafı geri adım atar ve özür dilerse ‘zafer kazanmış komutan’ olarak yelkenlerini şişirir. Tersi olursa da Erdoğan için sorun değil çünkü ‘dış mihrak’lar söyleminin alıcısı var.
Bir de Biden seçilirse Başkan Yardımcısı Kamala Harris olacak ve Harris’in Erdoğan’ın başını ağrıtacağı kesin.
Bu kez ne Halkbank dosyalarını, ne yaptırımları ne de Erdoğan ailesinin şahsi servetinin araştırılması gibi kararları engelleyecek bir Trump olmayacak Beyaz Saray’da.
Yani Erdoğan Biden’e karşı Cemaat’e karşı yaptığını yapıyor.
Hırsızlık yaparken suçüstü yakalandığını fark edince dersane tartışması açıp operasyon başlayınca da ‘bakın dersaneleri kapanacak diye yolsuzluk operasyonu yaptılar’ söylemini ortaya attı.
Bunda da başarılı oldu.
Benzer bir durumu ABD ile ilişkilerde yürütüyor. Rahip Brunson olayında olduğu gibi rehine politikası güdüyor. Amerikan düşmanlığını körükleyecek açıklamalar yapıyor.
ABD tarafı ise “Türkiye’yi Rusya’ya kaptırmayalım” diye alttan alan taraf oluyor. Erdoğan’ın bu kumarda şu ana kadar kazanan taraf olduğu aşikar.
Sorun bu kumarın Biden ve Harris ikilisinde işe yarayıp yaramayacağı.
Gelelim olayın bir başka boyutuna.
Biden’in fikirleri aslında Erdoğan rejimi için yeni değil. Çünkü Biden 50 küsür yıldır siyasette.
Dahası onlarca yıl Senato Dış İlişkiler Komiyonu ve Adalet Komisyonu başkanlıkları yaptı.
Yunan lobisinin etkin olduğu Delaware’den siyasete atıldığı için Kıbrıs konusunda Ankara ile uyuşmuyor. Ermeni soykırım iddialarını desteklemiş bir isim. Başkan yardımcılığı döneminde 4 kez Türkiye’ye geldi ve Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret eden ilk ABD Başkan yardımcısı oldu.
2016’da yaptığı ziyarette o dönem tutuklu olan Can Dündar’ın ailesi ile görüşmesi nedeniyle iktidar medyasının tepkisini çekmişti.
Biden’in 2014 Ekim’inde Harvard Kennedy School’da yaptığı konuşma Ankara ile Washington’un arasını açmıştı.
Biden o konuşmada Türkiye’nin Ortadoğu’daki en büyük sorunlarından birisi olduğunu, Türkiye’nin İŞİD militanlarının sınırı geçmesine göz yumduğunu söylemişti.
Biden daha sonra Erdoğan’ı arayıp yanlış anlaşıldığını ifade etmişti.
Bu olayları hatırlatmamın nedeni şu;
Biden Ankara için bilinmez-yeni bir siyasetçi değil. Herşey bir yana 2014 sonbaharında söyledikleri yenir yutulur şeyler değil.
Ancak Erdoğan rejimi bütün bunlara rağmen 2016 sonbaharında Biden ailesinin kapısını çaldı.
Hem de ne çalma !
İki ülke ilişkilerinde ve diplomaside pek benzeri görülmemiş olay Washington Post’un tecrübeli yazarı David Ignatius tarafından şöyle yazıldı;
“Erdoğan’ın Sarraf’ın serbest bırakılması için yürüttüğü kampanya sıradışı. 21 Eylül 2016’da dönemin başkan yardımcısı Joe Biden ile özel görüşmesinde hem Sarraf’ın bırakılmasını hem de [davanın o dönemki savcısı olan] Preet Bharara’nın kovulmasını istedi. Amerikalı yetkililer, 90 dakika süren bu görüşmenin yarısında Sarraf’ın konuşulduğunu söylüyor. Erdoğan’ın eşi de o gece aynı şeyi Jill Biden’dan talep etti. O dönem adalet bakanı olan Bekir Bozdağ Ekim ayında Adalet Bakanı Loretta E. Lynch’le yaptığı görüşmede davanın ‘kanıtlara dayanmadığını’ savunarak Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi.”
Erdoğan’ın Zarrab için elinden geleni ardına koymadığını herkes biliyordu ama bu konuya eşini de dahil edip -tüm diplomatik teamülleri çiğneyerek- Biden’in eşinden Zarrab’ı istemeleri unutulmamalı.
Zarrab Erdoğan için o kadar önemliydi ki ‘benim için artık bitmiştir’ dediği Biden’in eşine Emine Erdoğan’ı elçi yollamıştı.
Erdoğan girişimlerinde başarısız olunca Zarrab savcıyla anlaştı ve bildiklerini anlattı, delilleri ABD makamlarıyla paylaştı.
O sebeple Türk Amerikan ilişkilerine dair yapılacak analizler de Zarrab faktörünü unutmamak gerekiyor.
Gelelim başlıktaki 15 Temmuz boyutuna.
Uzunca bir zamandır ‘dış mihrak’ arayışında olan iktidar ve yandaşları Biden’in açıklamaları üzerine ‘bakın 15 Temmuz’un ardında olduklarını itiraf ettiler’ korosu kurdular.
Hatta Nedim Şener “Biden darbeyle yapamadığını tamamlamaya geliyor” başlığında ilginç bir yazı kaleme aldı.
Bu söylemin iktidar kalemlerince satın alındığı görülüyor. Böylece ’15 Temmuz’un Amerika ayağı’ bulunmuş oldu.
Eğer bu söylemi veri kabul edersek Ankara’nın acilen yapması gereken bir şey var. Biden’in sözlerinin dökümünü alıp, video kaydını cd’ye basıp ABD Adalet Bakanlığı’na ’15 Temmuz delili’ olarak yollamalılar.
Çünkü aradan geçen 4 yıl içerisinde 15 Temmuz ve Gülen ilişkisine dair delil sunamadılar. Hatta ABD tarafı, Türkiye’nin gönderdiği ve çoğunluğu gazete küpürlerinden oluşan kolilere karşı Ankara’ya uzman ekip yollayıp ‘dosya nasıl hazırlanır?’ dersi vermişti.
Temmuz 2019’da Alexandria-Virginia mahkemesinde görülen ve kamuoyunda ‘Gülen’i kaçırma davası’ olarak bilinen mahkemede bu konuya dair çok önemli veriler vardı.
Sanık Bijan Kian’dı ama dosyada kısa bir dönem Trump’ın ulusal güvenlik danışmanlığını yapan Michael Flynn’da vardı. Bir diğer isim ise Türk işadamı Ekim Alptekin’di.
Mahkemeye sunulan bilgi ve belgelere göre eski Başbakan Binali Yıldırım, Bakanlar Berat Albayrak, Mevlüt Çavuşoğlu ve Nihat Zeybekçi de “çevrilen ve çevrilmeye çalışılan dolaplara” dahil olmuş.
Virginia Bölge Savcısı John Gibbs, davayı anlatan sunum yaptıktan sonra kürsüye ABD Adalet Bakanlığı Dış İlişkiler Ofisi’nden Jeffrey Olson’u çıkarmıştı.
Özetle Olson, Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından Gülen’in “önlem olarak tutuklanması”na dair bir talep gönderdiğini ancak herhangi bir delil ve talebi destekleyen bir kanıt olmadığını, dolayısıyla da ret cevabı verildiğini anlattı. Olson Türkiye’nin 23 Temmuz 2016’da Dışişleri Bakanlığı üzerinden Türkiye’ye iade talebi yolladığını ancak bu talep yazısında da delil mahiyetli belge olmadığını, talebin 15 Temmuz’la değil “paralel devlet yapılanması” iddiası ile ilgili olduğunu söyledi.
Bu arada ilginç bir detay daha öğrendik. Meğerse Türkiye’nin “80 koli evrak yolladık” dediği dosyaların çoğu Havuz medyasından derlenmiş kupürlermiş. Daha da ilginç olanı birçoğu Türkçe yollanmış. ABD heyeti oturmuş bu dosyaları incelemiş. Olson “çok sayfa vardı ama kanıt yoktu” dedi.
Olson’un anlatımlarına göre bu durum Türk hükümeti yetkililerine defalarca iletilmiş. Hatta bir adım daha atıp “delil nasıl toplanır, iade dosyası nasıl hazırlanır” diye anlatmak için Türkiye’ye heyet gönderildiğini anlattı. Olson, “Ağustos 2016’da Ankara’ya uzmanlardan oluşan bir ekip yolladık. Pek çok sorumuz vardı. Bize tatmin edici cevaplar sunabilmeleri için çok uğraştık. Bu kez Eylül 2016’da darbeyle alakalı bir ‘önleyici tutuklama talebi’ gönderdiler. Ancak muhtemel şüphe için yine yeterli delil yoktu” dedi.
Havuz medyasına göre aranan delil bulunmuş oldu. Olmaz demeyin, Biden’in açıklamalarını 15 Temmuz’un Amerika ayağı olarak sunarlar.
Sonuçta “Ekonominizi mahvederim” diye tweet atan “aptal olma, akıllı ol” diye mektup yazan, televizyona çıkıp “Erdoğan benim sözümü dinler, iki etmez” diyen Trump tekrar seçilsin diye dua ediyorlar.
Pekala Biden’i de 15 Temmuz’un Amerika ayağı diye ilan edebilirler!
[Adem Yavuz Arslan] 19.8.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Pes! Devletin Korona testi alımında büyük vurgun
Kovid-19 da yolsuzluk için kullanılmaya başlandı. 9 TL’lik koronavirüs tespit kitine 60 TL verildiğini iddia eden CHP’li milletvekili Murat Emir, devletin zararının 100 milyon TL’yi geçtiğini vurguladı.
CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, yerli Kovid-19 test kitlerine ilişkin tartışmaların yaşandığı dönemde kitlerin bakanlığa 4 ay arayla 6 kat fiyat farkıyla satıldığını belirtti. Sağlık Bakanı’nın Devlet Malzeme Ofisi (DMO) ihalesiyle alınan kitlerin fiyatını açıkladığını ancak mart ayında USHAŞ’tan alınan aynı kitin fiyatından bahsetmediğini ifade eden Emir, “9 TL’lik kitin 9 dolara yani o dönem ki kurla yaklaşık 60 TL’den alındığını duyuyoruz. Bu iddia doğruysa devletin 100 milyon TL’ye yakın zararı olabilir” dedi.
9 TL’LİK TEST KİTİ, 9 DOLARA ALINMIŞ
Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’ya konuşan Emir, Sağlık Bakanı’nın test kitlerinin tanesinin 9.8 TL’den alındığını açıkladığını hatırlatarak, ancak bunun temmuz ayında 2 milyon kit alımı için yapılan DMO’nun ihale fiyatı olduğuna dikkat çekti. Emir, “Biz de zaten bunu soruyoruz. Temmuz ayında tanesine 9.8 TL verdiğiniz aynı kiti bundan dört ay önce USHAŞ’tan neden çok daha pahalıya aldınız. 9 TL’lik kitin o dönem yaklaşık 9 dolardan yani o günkü kurla 60 TL’den alındığını duyuyoruz. Bu iddia doğruysa 2 milyonun üzerinde kitin yaklaşık 6-7 katlık bir fiyat farkıyla alınmış olduğu ve devletin burada 100 milyon TL’ye kadar zarara uğramış olabileceği ortaya çıkıyor” dedi.
BAKANLIK İDDİALARA SESSİZ
Emir, test kitinin alım sürecine yönelik iddiaların halen yanıtsız kaldığını ve bu konuda defalarca soru önergesi vermiş olmasına karşın, bakanlığın ısrarla bu konuda yanıt vermediğine dikkat çekti. Pandemi sürecinin başında Türkiye’nin Çin’den test kiti ithal ettiğini, daha sonra Bioeksen firmasının ürettiği test kitlerinin kullanılmaya başlandığını hatırlatan Emir, “Bioeksen firmasının ürettiği kiti, USHAŞ aracılığıyla Sağlık Bakanlığı’na satılmış ancak o dönem kitin kaç paradan alındığı açıklanmamıştı. Biz de neden tek bir firmada ısrar edildiğini, USHAŞ’ın Bioeksen’den kitin tanesini kaç paraya aldığını ve bakanlığa kaç paraya sattığını sormuştuk” dedi.
[Samanyolu Haber] 19.8.2020
CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, yerli Kovid-19 test kitlerine ilişkin tartışmaların yaşandığı dönemde kitlerin bakanlığa 4 ay arayla 6 kat fiyat farkıyla satıldığını belirtti. Sağlık Bakanı’nın Devlet Malzeme Ofisi (DMO) ihalesiyle alınan kitlerin fiyatını açıkladığını ancak mart ayında USHAŞ’tan alınan aynı kitin fiyatından bahsetmediğini ifade eden Emir, “9 TL’lik kitin 9 dolara yani o dönem ki kurla yaklaşık 60 TL’den alındığını duyuyoruz. Bu iddia doğruysa devletin 100 milyon TL’ye yakın zararı olabilir” dedi.
9 TL’LİK TEST KİTİ, 9 DOLARA ALINMIŞ
Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’ya konuşan Emir, Sağlık Bakanı’nın test kitlerinin tanesinin 9.8 TL’den alındığını açıkladığını hatırlatarak, ancak bunun temmuz ayında 2 milyon kit alımı için yapılan DMO’nun ihale fiyatı olduğuna dikkat çekti. Emir, “Biz de zaten bunu soruyoruz. Temmuz ayında tanesine 9.8 TL verdiğiniz aynı kiti bundan dört ay önce USHAŞ’tan neden çok daha pahalıya aldınız. 9 TL’lik kitin o dönem yaklaşık 9 dolardan yani o günkü kurla 60 TL’den alındığını duyuyoruz. Bu iddia doğruysa 2 milyonun üzerinde kitin yaklaşık 6-7 katlık bir fiyat farkıyla alınmış olduğu ve devletin burada 100 milyon TL’ye kadar zarara uğramış olabileceği ortaya çıkıyor” dedi.
BAKANLIK İDDİALARA SESSİZ
Emir, test kitinin alım sürecine yönelik iddiaların halen yanıtsız kaldığını ve bu konuda defalarca soru önergesi vermiş olmasına karşın, bakanlığın ısrarla bu konuda yanıt vermediğine dikkat çekti. Pandemi sürecinin başında Türkiye’nin Çin’den test kiti ithal ettiğini, daha sonra Bioeksen firmasının ürettiği test kitlerinin kullanılmaya başlandığını hatırlatan Emir, “Bioeksen firmasının ürettiği kiti, USHAŞ aracılığıyla Sağlık Bakanlığı’na satılmış ancak o dönem kitin kaç paradan alındığı açıklanmamıştı. Biz de neden tek bir firmada ısrar edildiğini, USHAŞ’ın Bioeksen’den kitin tanesini kaç paraya aldığını ve bakanlığa kaç paraya sattığını sormuştuk” dedi.
[Samanyolu Haber] 19.8.2020
Hasan Atıf Egemen [Safvet Senih]
Risale-i Nurların bir hizmetkârı ve değerli bit kâtibi olan Hasan Atıf Egemen Ağabeyimizle ilgili olarak Üstad Hazretleri Kastamonu Lâhikasında şöyle diyor:
“Sandıklı tarafında, kemâl-i şevk ile ve ciddiyetle faaliyette bulunan Hasan Atıf kardeşimizin bir mektubundan anladım ki, orada perde altında faaliyetini durdurmak için bazı hocaları, bir kısım tarikata mensup adamları vasıta edip fütur veriyorlar. Halbuki mesleğimiz, müspet hareket etmektir. Değil mübareze (çatışma), belki başkaları düşünmeyi de mesleğimiz müsâde etmiyor. Hem müşterileri aramaya mecbur değiliz. Müşteriler yalvarmalı. Hasan Atıf kardeşimiz, hakikaten halis ve tam sâdık. Kalemi gibi, kalbi, ruhu da güzel. Fakat birden herşeyi mükemmel ister, onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar, hem ihtiyat etsin hem de bidatçı hocalara çatışma kapısını açmasın. İnşaallah Cenab-ı Hak, onu muvaffak eder. O mıntıkada kendi gibi hâlis rükünleri bulur, belki de bulmuş. Biz başta onu ve onun etrafındaki Risale-i Nur talebelerini tebrik ediyoruz. Onların az hizmetlerine çok nazarıyla bakıyoruz. Ben buradan onlarla muhabere ve müşavere edemediğimden; sizler benim bedelime, o kardeşlerimize hem selamımızı söyleyin. Onlar hem mânevî kazançlarımıza haslar dairesinde, Atıf’ın rüfekası ünvanı altında dahildirler. Her sabah yanımızda bulunuyorlar.”
Üstad Hazretleri Atıf Ağabey ve arkadaşlarını ikaz ve ihtar için şöyle bir giriş yapıyor:
“Sizin kalemlerinizin yâdigârları ve Risale-i Nur’dan ayrılmamak ve sebat etmek senetleri olan yazılarınızı ve dinimizi dünyanın çok üstünde tutmanıza işaret veren dünya sureti üstündeki çizgilerinizi ve iman hizmetinde daima sebat etmenize vesikalar hükmündeki imzalarınızı kemâl-i memnuniyetle aldık, kabul ettik. Cenab-ı Hak, sizlere, rahmet hazinesinden onları harfleri adedince, amel defterinize haseneler yazsın. Âmin. Aziz kardeşlerim! Bu defa yazılarınızda İhlas Risalelerini gördüğüm için, sizi o gibi Risalelerin dersine havale edip, ziyade bir derse ihtiyaç görmedim. Yalnız bunu ihtar ediyorum ki: Mesleğimiz, ihlas sırrına dayanıp, imanî hakikatlar olduğu için; dünya hayatına, ictimaî hayata mecbur olmadan karışmamak, rekabet ve tarafgirliğe ve çatışmaya sevk eden hallerden sıyrılmaya mesleğimiz itibariyle mecburuz. Binlerce teessüf ki, şimdi müthiş yılanların hücumuna maruz bîçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısırması gibi cüzî kusurları bahane ederek birbirini tenkitle, yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyorlar. (…) Sizler de, o zatı ve onun gibileri münakaşa ve münazaraya sevk etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var. Hem elimizde Nur var, TOPUZ yok. Nur kimseyi incitmez, ışığıyla okşar. Bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enaniyeti de varsa, enaniyetlerini tahrik etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar “Eğer bir lağviyatla (boş söz ve işlerle) karşılaşırlarsa, kerem ve vakar sahibi olarak oradan ayrılıp giderler. (Furkan Suresi, 25/72) düsturunu rehber ediniz.
“Hem Hasan Avni ismindeki zât, madem evvelce Risale-i Nur’a girmiş ve yazısıyla de iştirak etmiş, o daire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Biz değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar şimdi bu acip zamanda imanı bulunan ve hatta dalâlet fırka ve gruplardan bile olsa, onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve âhireti de tasdik eden, Hıristiyan bile olsa, onlarla münakaşa vesilesi etmeyiniz; hem on acip zaman hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor. Ve Risale-i Nurun Âlem-i İslamda yayılmasına karşı ictimaî ve siyasî hayat cihetiyle maniler çıkmamak için, Risale-i Nur talebeleri sulh ile hareket etme vaziyeti almaya mükelleftirler. (…) Hem bir adam, kendi başına cesareti güzel olsa, bile bir dayanışma içinde olan cemaate girdikten sonra onların istirahatini ve sarsılmamalarını muhafaza etmek için, o şahsî cesareti kullanamaz. Sizler ‘En zayıfınızın yürüyüşüne göre adımlarınızı ayarlayıp yürüyünüz.’ Hadis-i Şerifinin sırrıyle hareket etmek, hem şimdilik, bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı olan hem hocaları ve siyasetçileri Risale-i Nur’a karşı cephe almaya ve saldırganlığa sebebiyet veren meseleler bahis mevzuu ve münakaşa vesilesi yapmamak lazımdır, ihtiyat etmek elzemdir ve mutedil davranmak vaciptir. Hatta sizde (Isparta’da) cüz’î bir ihtiyatsızlık buraya (Kastamonu’ya) kadar bize tesir ediyor.”
Bu Hizmet, iç içe daireler gibi cihan çapında hepsi de ayrı ayrı bile olsa, birisinde yapılacak bir hata bir kusur, hepsine mal edilebilir.
Çok dikkatli davranmak zorundayız.
[Safvet Senih] 19.8.2020 [Samanyolu Haber]
“Sandıklı tarafında, kemâl-i şevk ile ve ciddiyetle faaliyette bulunan Hasan Atıf kardeşimizin bir mektubundan anladım ki, orada perde altında faaliyetini durdurmak için bazı hocaları, bir kısım tarikata mensup adamları vasıta edip fütur veriyorlar. Halbuki mesleğimiz, müspet hareket etmektir. Değil mübareze (çatışma), belki başkaları düşünmeyi de mesleğimiz müsâde etmiyor. Hem müşterileri aramaya mecbur değiliz. Müşteriler yalvarmalı. Hasan Atıf kardeşimiz, hakikaten halis ve tam sâdık. Kalemi gibi, kalbi, ruhu da güzel. Fakat birden herşeyi mükemmel ister, onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar, hem ihtiyat etsin hem de bidatçı hocalara çatışma kapısını açmasın. İnşaallah Cenab-ı Hak, onu muvaffak eder. O mıntıkada kendi gibi hâlis rükünleri bulur, belki de bulmuş. Biz başta onu ve onun etrafındaki Risale-i Nur talebelerini tebrik ediyoruz. Onların az hizmetlerine çok nazarıyla bakıyoruz. Ben buradan onlarla muhabere ve müşavere edemediğimden; sizler benim bedelime, o kardeşlerimize hem selamımızı söyleyin. Onlar hem mânevî kazançlarımıza haslar dairesinde, Atıf’ın rüfekası ünvanı altında dahildirler. Her sabah yanımızda bulunuyorlar.”
Üstad Hazretleri Atıf Ağabey ve arkadaşlarını ikaz ve ihtar için şöyle bir giriş yapıyor:
“Sizin kalemlerinizin yâdigârları ve Risale-i Nur’dan ayrılmamak ve sebat etmek senetleri olan yazılarınızı ve dinimizi dünyanın çok üstünde tutmanıza işaret veren dünya sureti üstündeki çizgilerinizi ve iman hizmetinde daima sebat etmenize vesikalar hükmündeki imzalarınızı kemâl-i memnuniyetle aldık, kabul ettik. Cenab-ı Hak, sizlere, rahmet hazinesinden onları harfleri adedince, amel defterinize haseneler yazsın. Âmin. Aziz kardeşlerim! Bu defa yazılarınızda İhlas Risalelerini gördüğüm için, sizi o gibi Risalelerin dersine havale edip, ziyade bir derse ihtiyaç görmedim. Yalnız bunu ihtar ediyorum ki: Mesleğimiz, ihlas sırrına dayanıp, imanî hakikatlar olduğu için; dünya hayatına, ictimaî hayata mecbur olmadan karışmamak, rekabet ve tarafgirliğe ve çatışmaya sevk eden hallerden sıyrılmaya mesleğimiz itibariyle mecburuz. Binlerce teessüf ki, şimdi müthiş yılanların hücumuna maruz bîçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısırması gibi cüzî kusurları bahane ederek birbirini tenkitle, yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyorlar. (…) Sizler de, o zatı ve onun gibileri münakaşa ve münazaraya sevk etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var. Hem elimizde Nur var, TOPUZ yok. Nur kimseyi incitmez, ışığıyla okşar. Bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enaniyeti de varsa, enaniyetlerini tahrik etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar “Eğer bir lağviyatla (boş söz ve işlerle) karşılaşırlarsa, kerem ve vakar sahibi olarak oradan ayrılıp giderler. (Furkan Suresi, 25/72) düsturunu rehber ediniz.
“Hem Hasan Avni ismindeki zât, madem evvelce Risale-i Nur’a girmiş ve yazısıyla de iştirak etmiş, o daire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Biz değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar şimdi bu acip zamanda imanı bulunan ve hatta dalâlet fırka ve gruplardan bile olsa, onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve âhireti de tasdik eden, Hıristiyan bile olsa, onlarla münakaşa vesilesi etmeyiniz; hem on acip zaman hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor. Ve Risale-i Nurun Âlem-i İslamda yayılmasına karşı ictimaî ve siyasî hayat cihetiyle maniler çıkmamak için, Risale-i Nur talebeleri sulh ile hareket etme vaziyeti almaya mükelleftirler. (…) Hem bir adam, kendi başına cesareti güzel olsa, bile bir dayanışma içinde olan cemaate girdikten sonra onların istirahatini ve sarsılmamalarını muhafaza etmek için, o şahsî cesareti kullanamaz. Sizler ‘En zayıfınızın yürüyüşüne göre adımlarınızı ayarlayıp yürüyünüz.’ Hadis-i Şerifinin sırrıyle hareket etmek, hem şimdilik, bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı olan hem hocaları ve siyasetçileri Risale-i Nur’a karşı cephe almaya ve saldırganlığa sebebiyet veren meseleler bahis mevzuu ve münakaşa vesilesi yapmamak lazımdır, ihtiyat etmek elzemdir ve mutedil davranmak vaciptir. Hatta sizde (Isparta’da) cüz’î bir ihtiyatsızlık buraya (Kastamonu’ya) kadar bize tesir ediyor.”
Bu Hizmet, iç içe daireler gibi cihan çapında hepsi de ayrı ayrı bile olsa, birisinde yapılacak bir hata bir kusur, hepsine mal edilebilir.
Çok dikkatli davranmak zorundayız.
[Safvet Senih] 19.8.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)