TBB: İstanbul hala Vuhan’a benziyor

Türk Tabipleri Birliği, Sağlık Bakanı Koca'nın dün açıkladığı verilerin bakanlığın önceki açıklamaları ile çeliştiğini belirtip, şeffaf olma çağrısı yaptı.

KRONOS 18 Haziran 2020 GÜNDEM

Türk Tabipleri Birliği yaptığı açıklamada, ‘kendilerinin ve ilgili uzmanların tüm uyarılarına karşın başlatılan erken yeniden açılmanın sonuçlarının alarm verdiğini’ belirtti. Açıklamada, Türkiye’deki koronavirüs vakalarının yaklaşık yüzde 60’ının bulunduğu İstanbul, salgının yoğunluk merkezi olduğu belirtilerek virüsün başladığı yer olan ‘Vuhan’a benzetildi.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 17 Haziran 2020 tarihinde düzenlediği basın toplantısında paylaştığı verileri değerlendiren TTB Merkez Konseyi, konuyla ilgili yazılı basın açıklaması yaptı. Sağlık Bakanlığı’nın Kovid-19 pandemisi ile ilgili epidemiyolojik verileri açıklamaktan kaçındığına yer verilen açıklamada, Türkiye’de doğrulanmış olgu sayılarındaki artışın alarm verdiği belirtilerek, “Sağlık Bakanlığı’nın elindeki verileri açıklaması halinde illere göre hastalanma ve ölüm hızlarının hesaplanması, karşılaştırılması ve daha etkili önlemler alınması mümkün olabilecektir” denildi.

Açıklamada, pandemiyle mücadelenin bireylerin sorumluluğunu aşan bir kamusal irade ve duyarlılık gerektiğine dikkat çekildi.

Türkiye’de 18 Mayıs – 17 Haziran 2020 tarihleri arasındaki son bir ayda Sağlık Bakanlığı tarafından bildirilen toplam doğrulanmış olgu sayısının 33 bin 292, gün başına ortalama bin 74 doğrulanmış olgu düştüğünün hatırlatıldığı açıklamada şunlar kaydedildi:

“Sayın Bakan’ın dün gerçekleştirdiği basın toplantısında ‘Son bir ayda günlük ortalama vaka sayısı’ olarak 10 kente ilişkin verdiği günlük olgu sayıları toplandığında günlük ortalama olgu sayısının 1.099 olması anlaşılamamıştır. Bu sayı Bakanlığın her gün açıkladığı olgu sayılarının ortalamasından yüksek olduğu gibi, yalnızca 10 ile ait olması, geriye kalan 71 ildeki olgu sayıları açısından da bir tartışmayı gündeme taşımaktadır. Bakanlığın bu konudaki hatayı açıklaması beklenmektedir.

Sayın Bakan’ın açıklamasından bu 10 ilde;

– son bir haftada günlük ortalama olgu sayısının 1.193 olduğu ve günlük olgu sayısında Türkiye ortalamasının (1.384 olgu) yüzde 86,20’sini oluşturduğu,

– son üç günde ise günlük ortalama olgu sayısının 1.293’e yükseldiği ve günlük olgu sayısında Türkiye ortalamasının (1.496 olgu) yüzde 86,43’ünü oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Sayın Bakan’ın geriye kalan 71 il hakkında da açıklama yapması, kafalardaki soru işaretlerini gidermesi bakımından önem taşımaktadır.”

İSTANBUL’A BİR GÜNDE YÜZDE 7’LİK ARTIŞ

İstanbul’un hâlâ salgının yoğunluk merkezi olduğu belirtilerek ‘Vuhan’ benzetmesi yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Sağlık Bakanı’nın dün yaptığı basın toplantısında bazı illere ilişkin vermiş olduğu bilgilere göre; son bir ayda olguların yüzde 60,80’ni İstanbul’dan bildirilmiştir. Türkiye nüfusunun yüzde 18,66’sının yaşadığı İstanbul’dan halen olguların yüzde 60’dan fazlasının bildiriliyor olması, kentin ‘Vuhan’ gibi bir yoğunluk merkezi olarak nitelendirilmesinin sürdüğünü göstermektedir.

Ankara, Bursa, Kocaeli, Konya ve Diyarbakır Bakan’ın Türkiye nüfusu içerisindeki oranına göre son bir ayda ortalama olarak daha yüksek oranda doğrulanmış olgu bildirilen iller arasındadır.

Bakanın yaptığı açıklamaya göre, son bir hafta içerisinde Ankara ve İstanbul’da günlük olgu sayılarında son bir aya kıyasla azalma gözlenirken, diğer bütün illerde artış gözlenmiştir. Son üç günde artış gözlenmeyen tek il İstanbul olurken, son gün İstanbul’da da son bir aya göre yüzde 7,20 artış gözlenmiştir. Son gün son bir aya göre Diyarbakır’da yüzde 72,41 ve Konya’da yüzde 143,90 artış gözlenmiştir.”

Açıklamanın devamında şunlar kaydedildi:

“Türkiye’de doğrulanmış olgu sayılarındaki artış alarm vermektedir. Sağlık Bakanlığı’nın elindeki verileri açıklaması halinde illere göre hastalanma ve ölüm hızlarının hesaplanması, karşılaştırılması ve daha etkili önlemler alınması mümkün olabilecektir.

MÜCADELE İÇİN KAMUSAL İRADE VE DUYARLILIK LAZIM

Sınırlı verilerle yapılan değerlendirmeler bile ülkemizde başta İstanbul olmak üzere illerde pandeminin etkisi ve yükü açısından farklılıklar olduğunu açık olarak ortaya koymaktadır. Bu farklılıklara yol açan etmenlerin ivedi olarak ayrıntılı analiz edilmesi ve ortadan kaldırılması için çaba harcanması halk sağlığı açısından bir zorunluluktur.

Pandemi, gerekçeleri bilinmeyen yönetsel kararlarla değil, şeffaf olarak sağlanan veriler üzerinden yapılan bilimsel değerlendirmelere dayanan, şehir ve koşullar arasındaki farkı gözeten kararlarla geriletilip, halkın sağlık içinde yaşaması sağlanabilecektir.

Pandemiyle mücadele bireylerin sorumluluğunu aşan bir kamusal irade ve duyarlılık gerektirir.

Pandemiye karşı mücadele Sayın Bakan’ın açıklamasında yaygın bir biçimde görüldüğü üzere tek başına bireylerin sorumluluğuna indirgenmeden, ivedi olarak toplumsal hareketliliği azaltacak önlemlerle yürütülmelidir.

Sağlık Bakanlığı’nı – bir kez daha- epidemiyolojik verileri açıklamaya ve karar verme süreçlerini sağlık meslek örgütlerinin katılımına açmaya çağırıyoruz.”

[Kronos.News] 18.6.2020

‘Zaten ölüyüz maskeye ne gerek’ diyen vatandaş para cezasını duyunca…

Neden maske takmadığı sorusunu “Zaten yaşayan ölüyüz, maskeye ne gerek var? Virüs kapsak ne olur” diyerek cevaplayan vatandaş para cezasını duyunca çark etti

BOLD- Koronavirüs vaka sayılarının yeniden yükselişe geçmesi yüzünden Sağlık Bakanlığı yeni tedbirler almak zorunda kaldı. İstanbul, Ankara ve Bursa’da maske takma zorunlu hale getirildi. Maske takmayanlara da idari para cezası kesileceği belirtildi.

HAYATTAN KOPMUŞUZ

Sosyal medyada dolaşıma giren, maske takma yasağına ilişkin bir röportajda, mikrofon uzatılan bir vatandaş ilginç sözler sarf etti. Muhabirin ‘neden maske takmıyorsunuz?’ sorusuna vatandaş, “Zaten yaşayan ölüyüz, maskeye ne gerek var? Hayattan kopmuşuz, virüs kapsak ne olur?” ifadelerini kullandı. Vatandaş maskeyi, sadece maskesiz binmesine izin vermedikleri metroda taktığını söyledi.

PARA CEZASINI DUYUNCA ÇARK ETTİ

Muhabirin, maske takmayanlara uygulanan para cezasını hatırlatmasına üzerine şaşıran vatandaş, ceza kesileceğine ikna olduktan sonra “Çok özür dilerim devletimizden” diyerek maskesini taktı.

[Bold Medya] 18.6.2020

Mealim aleyhinde koparılan fırtına [Prof. Dr. Suat Yıldırım]

YORUM | Prof. Dr. SUAT YILDIRIM

Kurʹan-ı Hakim ve Açıklamalı Meali eserimiz 1998-2015 döneminde yedi yüz bin nüshadan fazla basıldı. Okuyucuların ilgisine mazhar oldu. Tefsir akademisyenlerinin yılda bir yapılan bazı toplantılarında, İlahiyat Fakülteleri  öğrencilerinin en çok  başvurdukları meal olduğu, anket sonucunda dile getirildi (Diyanet İşleri Başkanlığı ve D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi, Kurʹan Mealleri Sempozyumu, 24-26 Nisan 2003,  Prof. Dr. L.C.nin bildirisi). İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 2005-2015 arasında ʺKurʹan Tercüme Teknikleriʺ dersini veren bir hocamız bu ihtisas dersini alan öğrencilerin Meallere  ilgilerini  on yıl boyunca  periyodik anketlerle ölçüp sonunda bu incelemesinin sonuçlarını kırk sayfa halinde FSM Üniversitesi İlmî Araştırmalar dergisinde 2015 yılında yayınladı ( Prof. Dr. H.A. Yaygınlık bakımından meallerimiz ve mealler üzerinde istatistiksel bir değerlendirme, yıl:2015, sayı:5, s.109-147).  Dersi veren öğretim üyesi, öğrencilerle yüz küsur ayete verilen mealleri  beraber müzakere sonucunda bir tespite gittiklerini bildiriyor. Türkçeye yapılmış meal sayısının iki yüz kadar olduğunu tespit etmiş. Meal dersi alan öğrencilerin en çok başvurduğu eser Suat Yıldırımʹın meali olduğunu belirlemiş. Bu sonuçtan ötürü Rabbime şükür, okuyan öğrencilerimize de teşekkür ederim. Gayem, övünmek değil.  İslamʹın esası olan Kurʹan meali, Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi hakkında uydurulmuş yalanları iptal etmektir.  Bu vecibeyi ifa etmeden vefat edersem ahirette bunun hesabını veremem diye düşündüğüm için  açıklama yaparak  bu vebalden kurtulmak istiyorum. Beyanımın doğruluğuna inandırmak elimde değil, ama vazifem sadece doğruyu , belgeye dayanarak dile getirmektir.

Fethullah Gülen Hocaefendiʹnin bu eserdeki rolünü belirteyim. Birinci basımı 1998ʹde yayınlanan Mealimin önsözünde bunu şöyle ifade ettim: 1978 yılından beri bir meal hazırlamaya beni  tekrar tekrar teşvik eden Fethullah Gülen Hocaefendiʹye teşekkür ediyorum. ʺOnun teşviklerine başka temenniler de eklenince bu çalışmayı hazırladım. Fakat muhterem Hocaefendiʹnin şartları müsait olmadığından inceleme fırsatı bulamadı. Bu sebeple maalesef onun görüşlerinden yararlanamadım.ʺ

Beni ilk teşvik ettiği 1978 yılında diğer din mensuplarıyla diyalog konusunda beyanat ve girişimde bulunmamıştı. Bunu 90’lı yıllardan sonra yaptı, Papa ile de 1998’de görüştü. Ben Mealimi 1997’de tamamladım,1998’de yayınlandı. Bu ayrıntıya girmemin sebebi şudur:       “Güya Muhterem Fethullah Gülen, Papa ile görüşmesinde bu kabil atıfları içeren bir Meal hazırlatma sözü vermiş, sonra da benim hazırlamamı istemiş!” Oysa ben şunu da yazdım: “Aslında hazırlarken ara ara kendileriyle istişare edip değerli teklif ve irşatlarından yararlanmak istemiştim. Fakat Allah Teala onu, beşer takatinin üstünde denilecek bir meşguliyetle imtihan –daha doğrusu imtinan- ettiğinden, bir sefer bile teklif edecek bir ortam bulamadım. Dolayısıyla, hazırlamama vesile olduğu bu eseri aleni eleştirme hak ve vazifesi de, öncelikle Fethullah Gülen Hocaefendinindir”. Bundan kasd edileni herkesin anladığını zannediyorum. O da şudur: Eseri hazırladığım –yaklaşık üç sene içinde, Meal konusunda bir kere bile görüşünü alma fırsatı bulamadım. Şu halde kitapta yazılanlarda hiçbir sorumluluğu yoktur. Hoca efendi ile münasebetimi bilenlerin, Kitabımı onun onayladığı zannına kapılmamaları gerektiğini, o düşünce ile okumamalarını böylece vurgulamak istemiştim. Meğer bu uyarı suizanda bulunanlar için de gerekiyormuş. Gerçekten, Önsözde yazdığım gibi, ne hazırlama döneminde, ne de yayın sırasında görüşünü alma imkânı olmadı.

Onun içindir ki “bu eseri aleni eleştirme hak ve vazifesi öncelikle onundur” diyorum. Onun sorumlu olmadığını daha nasıl anlatabilirim, bilmiyorum? Umarım, hiç değilse bu uzun sayılabilecek tavzihimden sonra, Mealimden Fethullah Gülen’i sorumlu tutan kimse çıkmaz. Tarih de, belge de ortada: Meali 1997 sonlarında tamamladım. Elimle yazdığım metni temize çekme işini, yani dizgiye hazırlamayı ben yapamazdım. Yardımcı olan bir arkadaşa ben okuyordum, o da bilgisayarla yazıyordu , bazen kendisi okuyup yazmaya çalışıyordu. Sonra tashih ediyordum. Basım konusunda çabuklaştırmayı gereken bir durum yoktu. Onun için, diğer işlerimiz arasında zaman ayarlayarak bu işe devam ediyorduk. 1998 Mart sonlarında basıma hazır çıktı alıp Fethullah Gülen hocamızın sekretaryasına bıraktım. Müsait olma halinde incelemesini rica ettiğimi söyledim. 1997 ortalarından beri Malezya Uluslararası İslam Üniversitesine öğretim üyesi olarak tayin edilme sürecim başlamıştı. 1998 başında  o prosedür tamamlanıp oranın programına alındım. Temmuz başında oraya gidip göreve başladıktan iki ay sonra şöyle bir gelişme olmuş. Zaman gazetesi 98 sonunda başlayacak Ramazan başına yetiştirmek ve abonelerine promosyon olarak  Kurʹan meali hediye etmeyi planlayarak benden izin istedi. Önsözümü Malezyaʹdan gönderdim. Gazete ekibi Almanyaʹda bir matbaa ile anlaşarak dört yüz bin küsur bastırıp Ramazana yetiştirdiler. Bu dokümanter ayrıntıyı beyan etmemin önemli sebebi var: Bu eserin Gülen-Papa görüşmesinden sonra hazırlanıp yayınlanmış olması imkansızdır. Bu yalanı çıkaran, kılıfını hazırlayamamıştır. Çünkü bu görüşme, 9 Şubat 1998ʹde oldu. Oysa üç yıl kadar süren bir çalışmadan sonra ben 1997 sonunda tamamlayıp 98 Mart sonunda basıma hazır hale getirmiştim. Varsayalım ki böyle bir söz verilmiş olsun. Ama bu eser ancak üç yılda ortaya çıkabilir. Bir yalan uydurma değil ki üç günde, hem de kılıf bulamaksızın çıkarılsın!

Mealimiz hakkında ikinci iftira şudur: ʺAmerika BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) başlattı. Onun için, İslam dünyasında bu projeye destek verecek ılımlı İslamʹa partnerler bulmak istedi. Gülen Hizmet Hareketi bu işi üstlendiği için Amerika gayesine hizmet edecek bu Kurʹan mealini hazırlattıʺ. Bu yalan 2006ʹda ortaya atıldı. Vaktiyle bunun tarihen mümkün olmayan ve  asılsızlığı meydanda olan bir iftira olduğunu yayınlamıştım.  Fakat internet ortamı müsait olduğundan yalanı , yeni yayınlanan bir program gibi göstermek kolaylıkla yapılan bir iş.  (Mesela yakında  A Haber 22. Ağustos 2016 tarihli Kadraj programında Merdan Yanardağʹın, üç  Nurcu ile bu konuda programına rastladım. Ömürleri boyunca zıt tarafta bulundukları bu sunucu ile Kurʹan mealimiz aleyhinde birleşmeleri aslında kendi kendilerini inkâr. Konu da: Tevrat ve İncilleri Kurʹanʹda geçen bazı meselelerde delil göstermem. 70 yıldan beri talebesi olmakla övündükleri Üstad Bediüzzaman Mektubat eserinde bu kitaplardan yüz kadar cümle bulup Risale-i Hamîdiyye eserinde nakl eden Hüseyin Cisrîʹdenʹden takdirle bahs ediyor. Kendisi de bunlardan bir kısmını iktibas ediyor. İmdi  nurculuğu tekellerinde gören o kişileri itham ediyor ve soruyorum: Buna ne diyeceksiniz? Sunucu bu yalanı dile getirdi, diğerleri de benim Mealimde bin kadar böyle yanlışın olduğunu söyledi. Onların 600 küsur sayfa kitabımızdan on sayfa bile okumadıkları bence  kesin. Aslında tanıştığımız kimseler. Ama bir muhalif rüzgara kapılmış gidiyorlar.  Mesela bir müstehab olan, takkesiz namaz kılmayı caiz görmezken iyi tanıdıkları bir mümini İslam dışı göstermeyi caiz sanıyorlar. Bunu beş kişilik bir ortamda değil, milyonların işitip göreceği bir ortamda yaparak veballerine milyonlarca şahit tutuyorlar. Ayet buyuruyor: ʺSiz bunu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allahʹın nazarında pek büyük bir vebaldiʺ(Nur sûresi, 15). Yarın mahşerde ben dâvacı olmasam da milyonlarca şahit aleyhlerinde ikrar edecek. İsimlerini vermiyorum. Merak edenler program adresinden kolayca öğrenebilir. Mealimʹin 2007ʹden sonraki basımlarının Önsözünde, yaptığım bu işin matlup bir ilmî çalışma olduğunu basın yolu ile açıklayan bir çok tanınmış hocamızın isimlerini verip onlara teşekkür ettim).

Şimdi bu BOP meali iddiasının da, küçük bir çocuğu bile kandıramayacak bir yalan olduğunu şöylece ispatlayayım:    11 Eylül 2001ʹde New yorkʹta üç bin kadar insanın ölümüne sebep olan terör saldırısından sonra ABD yönetimi, Müslümanları kontrol altına alma çalışmalarını artırmaya yöneldi. Büyük Ortadoğu projesi bu süreçte dile getirildi. ʺIlımlı İslamʺ tabiri dillendirildi. Türk devleti, bu nitelendirmeden hoşlanmadığı için, onun hakkında ʺdemokratik ortakʺ tabiri kullanıldı. İstanbulʹda yapılan 28-29 Haziran 2004 Nato Zirvesinde BOP vurgulandı. Mealimiz ise , bu tarihten altı yıl önce 1998ʹde yayınlandı.

Mealde zaman zaman,  aynı konuya yer veren mevcut Tevrat ve İncil metinlerine atıfta bulundum. O kitaplardan nakilde bulunup Kurʹan ayetini onlara göre tefsir etme kesinlikle söz konusu değildir. Sadece aynı konunun o kitaplarda nasıl geçtiği hakkında karşılaştırma yapmak isteyen okuyucuya, bölüm ve cümle numarasıyla  adres vermiş oldum. Bundaki gerekçemi Mealin Önsözünde ve başka makalelerimde yaptığımdan ötürü, bu makalemi uzatmamak için oraya havale ediyorum. Bunda bilimsel fayda olduğundan M. Reşid Rıza, Tahir İbn Âşur, Elmalıʹlı Muhammed Hamdi Yazır, Seyyid Kutub (Fi  Zılaliʹl-Kurʹan), Mevdudî (Tefhimuʹl-Kurʹan), Muhammed Hamidullah vb. tefsirciler de nakil yapıp karşılaştırmalar yapmışlardır. Burada bu işin caiz olup olmadığı konusuna girmeyeceğim. Şunu vurgulayacağım: Elmalıʹlı Tefsiri 1942ʹden ,  Mevdudîʹnin Tefhimuʹl-Kurʹanʹı 1986ʹdan, Muhammed Esedʹin ʺKurʹan Mesajıʺ 1996ʹdan, Muhammed Hamidullahʹın meali 2000ʹden, Diyanet İşleri Başkanlığıʹnın ʺKurʹan Yoluʺ Meali 2003ʹten beri yayın piyasasında bulunup   Tevrat ve İncilʹe çokça atıfta bulunan yaygın eserlerdir. Bunlar varken ve  bizim Mealimiz de yayınlandıktan sekiz sene geçmesine rağmen bu konuyu tenkid eden görülmedi. 2006ʹda tenkit başladı. Bildiğimiz kadarıyla önce Aydınlık gibi İslamî değerleri savunma gibi bir meselesi olmayan bir gazetenin  işaret vermesi ve Hulki Cevizoğluʹnun devam ettirmesi ile konu gündeme getirildi. Bu şunu gösteriyor: Normalde mesele dindarları rahatsız etmezken, din konusunda hassasiyeti olmayan çevrenin tahriki işe karışmıştır. Yaşar Nuri Öztürk gibi birkaç ilahiyat profesörü de, dinî duyarlıklarını bu çevreden öğreniyorcasına kendilerini bu dalgaya kaptırmış, ʺBu Meal, Büyük Ortadoğu Projesi İslamına mukaddes kitap hazırlamadırʺ demişti (Cumhuriyet Gazetesi, 24 Şubat 2006).

Değerli muhataplarım! Tarihli ve belgeli bu açıklama ile ben sorumluluktan kurtuldum. Demek ki Kurʹan -ı Hakîm ve Açıklamalı Meali eserimizʹden  Muhterem Fethullah Gülen sorumlu değildir, eksikler bana aittir. Onun Papa ile görüşmesi veya Büyük Ortadoğu Projesi ile de bu eserin ilişkisi, tarihî açıdan mümkün değildir. Ben gerçeği duyurdum, işiten işitmeyene duyursun.  Şahid ol ya Rabbî!

[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 16.6.2020 [TR724]

Allah affetsin Ali Hocam: 5 yıldızlı otele 6 saat için 100 bin lira

Diyanetin israfına koronavirüs de engel olamadı. Yerleşkesinde 332 kişilik salonu bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı, 200 kişilik toplantı için 5 yıldızlı otel kiraladı.

BOLD – Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), Din İşleri Yüksek Kuruluna aday üyeleri belirlemek için Ankara’da bir toplantı düzenledi. Toplantıya 200 davetli katıldı. The Green Park Hotel’de gerçekleştirilen 6 saatlik yemekli toplantı için otele yaklaşık 100 bin lira ödendiği öğrenildi.

DİYANET’E ÇOK UYGUNA GELDİ

Diyanet’in, salgın döneminde 200 kişinin katıldığı toplantı için yerleşkesinde bulunan 332 kişilik eğitim merkezi yerine 5 yıldızlı The Green Park Hotel’i kiralaması tepki çekti. Toplantıyı organize eden Mice Turizm Organizasyon firması yetkililerine ulaşan Sözcü gazetesi firmanın, toplantının piyasa koşullarına göre çok indirimli bir fiyata yapıldığını söylediğini yazdı.

ÇOĞU TOPLANTILARI 5 YILDIZLI OTELLERDE

Devasa 11.5 milyar lira bütçeli Diyanet yaptığı harcamalarla sürekli kamuoyunun gündeminde. Çoğu toplantısını 5 yıldızlı otellerde gerçekleştiren DİB bu sebeple eleştirilerin odağında. Başkanlığın 15 Ocak’ta “Murakıplar Semineri”, 27-30 Ocak tarihleri arasında “Eğitim Görevlileri Semineri”, 18-24 Ocak ve 26 Ocak-1 Şubat tarihleri arasında da “4-6 Yaş Grubu Kur’an Kursu Öğreticilerine Yönelik Hizmet İçi Eğitim Semineri” adlı organizasyonların tamamını Antalya’daki 5 yıldızlı WOME Deluxe, Alan Xafira, Silence Beach Resor otellerinde gerçekleştirdi.

ALİ ERBAŞ’IN ARABA SEVDASI

Diyanet İşleri Başkanlığındaki israf bununla da bitmiyor. Eski Başkan Mehmet Görmez’in zırhlı Mercedes’inin ardından Ali Erbaş da lüks araç tutkunu çıkmıştı. AKP döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesinin (İBB) 1,5 milyon TL’ye satın aldığı lüks araç, kentteki müftülerin kullanması amacıyla İstanbul İl Müftülüğüne tahsis edildi. Audi A8 Long marka aracı, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın da İstanbul seyahatlerinde kullandığı belirtildi. İddiaya göre, değeri 1,5 milyon TL olan aracı çok beğenen Diyanet İşleri Başkanı Erbaş, aracın Ankara’ya getirilmesini istedi. Diyanet kaynaklarından edinilen bilgiye göre sivil plakalı araç, Erbaş’ın Ankara içi gezilerinde ve memleketi Sakarya’yı ziyaretlerinde kullanıldı. 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nin ardından göreve gelen Ekrem İmamoğlu, aracı Erbaş’tan geri istedi. Diyanet yetkilileri, belediyeye teslim edilen aracın sadece İstanbul’da havalimanına gidiş geliş için kullanıldığını savundu.

[Bold Medya] 18.6.2020

15 santim büyüklüğündeki kistle cezaevinde yaşıyor [Sevinç Özarslan]

Denizli’de tutuklu biyoloji öğretmeni Zeynep Türkan’ın yumurtalığında 15 santim büyüklüğünde kist oluştu. Acil ameliyat olması gerekiyor. Türkan’ın annesi, “Kızım hapse girdiğinde hiçbir şeyi yoktu” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Evlilik hazırlığı yaparken tutuklanıp Denizli T Tipi Cezaevine gönderilen biyoloji öğretmeni Zeynep Türkan’ın yumurtalığında kist oluştu. 5 aylık hamileymiş gibi görünen Türkan’a doktor, kistin hemen alınması gerektiğini ve riskli bir ameliyat olacağını söyledi. 29 yaşındaki genç kızın anne olamama ihtimali bulunuyor.

ÇIPLAK ARAMAYA MARUZ KALDI

Manisa’da özel bir yurdun müdürlüğünü yaptığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında 28 Ekim 2016’da gözaltına alınan Türkan, 20 gün kaldığı gözaltında çıplak aramaya maruz kaldı. Yaşadığı bu olaydan çok etkilenen, annesinin ifadesiyle “bunu nasıl yaparlar diye çıldıran” Türkan, iki yıl önce hapiste hastalandı. Koğuşta bayılınca hastaneye kaldırılan Türkan’ın yumurtalığında kist teşhis edildi. O günden beri hapishane koşullarında iyi bir sağlık hizmeti alamadığı için kistin boyutu gün geçtikte büyüdü. Şu an 15 santim olmuş durumda.

Zeynep Türkan’ın kistten dolayı karnında oluşan şişkinlik 6 Mart 2020’de yapılan son görüşte çekilen bu fotoğrafta belirgin bir şekilde görülüyor. Zeynep Türkan annesi Reyhan Koca: “Kızımı dört aydır da görmedik. Telefon görüşünde karnım daha da büyüdü anne dedi.”

İKİ KEZ KURULA ÇIKTI

İki kez kurula çıkan Türkan’ın ceza infaz talebi, heyetin verdiği ‘ameliyata gerek yok’ raporları nedeniyle reddedildi. En son 9 Haziran 2020’de doktora görünen Türkan’ın ameliyat olması gerekiyor. Bold Medya’ya konuşan Zeynep Türkan’ın annesi Reyhan Koca, “Kızım hapse girdiğinde hiçbir şeyi yoktu. Sıkıntıdan hastalandı. Zayıflıyor orada ama karnım hiç erimiyor anne diyor. Doktor derhal alınması lazım dedi, ameliyat riskliymiş. Rahmi de alınması gerektiği söylendi. Kızım ben daha evlenmedim diyor. Biz üzülmeyelim diye pek bir şey de anlatmıyor. 20 gün gözaltında tuttular kızımı. Kapalı spor salonunda taşlarda yattı. Çıplak arama yaptılar. Kızım çıldırmıştı bunu yaparsınız diye.” ifadelerini kullandı.

Zeynep Türkan annesiyle birlikte bir görüş gününde, Denizli T Tipi Cezaevi, 6 Mart 2020.

“BENİM KIZIM HARF ÖĞRETTİ ÖĞRENCİLERİNE”

Reyhan Koca, kızının tutuklanmasındaki sebeplere de inanamadığını belirtti: “Yurdun muhasebecisi adını verdiği için tutukladılar kızımı. 150 öğrencisi vardı, yanlış hatırlamıyorsam. Çocukların aileleri tabi ki Zeynep’e telefon ediyordu. Çocuğum geldi mi, gelmedi mi diye. ‘Bu adam seni niye aradı’ diye soruyorlar ifadesinde. Bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum diyorlar. Benim çocuğum harf öğretti öğrencilerine. Başka bir şey değil. Bylock dökümünü verdiler bize. ‘Kermese gidiyoruz, orada Kuran okuyacağız, burada kısır yiyeceğiz’, konuşmaları bu şekilde. Biz Bylock maylok kabul etmiyoruz. Kızımın hiçbir günahı, suçu yok.”

“BUNU NASIL YAPARLAR DİYE ÇILDIRMIŞTI”

Hastanelere kelepçe ile götürülen tutuklu hastaların yaşadığı sorunlardan biri de bazı doktorların muayene sırasında insanlara ‘hasta’ değil ‘suçlu’ gibi davranması. Zeynep Türkan da benzer tavırlarla karşılaştı. Reyhan Koca’nın verdiği bilgiye göre genç kız bir doktorun, “Sana rapor yazayım da git yine suç işle gel” ithamlarına maruz kaldı.

DOSYASI YARGITAY’DA

Ekim 2016’da nişanlanan Zeynep Türkan’ın nişanlısıyla görüşebilmek için cezaevindeyken resmi nikahı kıyıldı. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Türkan’ın dosyası  Yargıtay tarafından onaylandı.

[Sevinç Özarslan] 18.6.2020 [Bold Medya]

Sağlam Konsantrasyonla [Safvet Senih]

Bir önceki yazımızda Kur’an’dan âlimlerin asla doyamadığı konusu üzerinde durmuştuk. Bugün de bu konuya inşaallah devam edeceğiz: Bu hususta M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki:

“Eğer Kur’an-ı Kerim’i okuyan bir insan, bütünüyle kendisini ona verir ve SAĞLAM  BİR KONSANTRASYONA  girebilirse, o enbiya-i izamla (büyük peygamberlerle)  sohbet ediyor, hatta tabiat ötesinin sesini dinliyor gibi olur. Ben bazılarının bazı durumlarda ZAMAN ÜSTÜ bir hâl aldıklarına inananlardanım. Onların Kur’an sayesinde enbiya-i izâmla sohbet ettiklerini büyük sahabelerin meclisine girip oturduklarını, his ve şuur dünyalarında on dört asır önceye gittiklerini düşünür ve hallerine imrenirim. Buna farklı bir zaviyeden Üstad da işaret eder. Evet bazen insan, Cibril-i Emin’in soluklarını kulağının dibinde duyabilir. Bazen de ‘kemmiyetsiz- keyfiyetsiz’  Mütekellim-i Ezeli’yi (Ezelî Kelma Sahibi Cenab-ı Hakkı) dinliyor gibi olabilir. Binaenaleyhn Allah’tan dinleyen veya aradaki mükalemeye aynı zamanında şahit olan bir insan ondan nasıl doyar ki?

“Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de tarihi vakalar, karakteristik olarak öyle büyülü anlatılır ki, insan kendini çağlar ötesi âlemlerde dolaşıyor gibi hisseder. İşte bu yönüyle de Kur’an, doyulamayacak bir zenginlik sergiler.  Ben şahsen, Kur’an-ı Kerim’in bu yönüyle tam tahlil edildiği kanaatinde değilim. Benim görebildiğim kadarıyla, Kur’an’da değişik vakalar anlatılırken, anlatış tarzı ve verdiği KOORDİNATLARLA  o vaka kahramanlarını aynıyla hayallerinizde resmedebilirsiniz. Mesela o, Hz. Nuh’un kavmi ile alâkalı konularda konuşurken, (Hûd Suresi, 11/25-49; Müminûn Suresi, 23/23-30; Şuara Suresi, 26/105-121; Nuh Suresi, 71/1-128) âyetlerde o kavmin sesini, soluğunu duyuyor gibi olur ve onu diğer toplumların üslûb ve edâsından ayırt edebilirsiniz. Hz. Nuh’un kavmi ile konuşma tarzı, Hz. İbrahim’in kavmi ile konuşma (Bakara Suresi, 2/258; En’am Suresi, 6/74-83) âyetlerinin tarzından çok farklıdır. İkincisi size biraz daha medenî, biraz daha tarih berisinde yaşayan insanlar gibi gelir. Hz. Musa’yı kavmi ile aralarındaki muhâvere ve konuşmalarında (Bakara Suresi, 2/54-71), onlara inen âyetlerde ve kavminin beyanlarında veya Firavun’un konuşmalarının  dile getirilmesinde (Âraf Suresi, 7/103-141) âyetlerinde sımsıcak veya sopsoğuk o hissiyat farklılıklarını duyabiliriz; duyabilir ve bunların Hz. İbrahim ile Allah arasında geçen konuşmalara  (Bakara Suresi, 2/260)  hiç de  benzemediklerini hemen anlarız.

“Edebiyat tarihinde Şekspir belli ölçüde bu hususa kapı aralamış sayılabilir. Onu Hamlet’inde, Romeo-Julyet’inde takip ettiğiniz zaman âdeta mazinin hortlaklarının konuştuğunu duyar gibi olursunuz. O sizi üslûbunun sihriyle çeker tâ o dönemlere götürür ve hem konuşma tarzı, hem de üslubuyla sizi bilmediğiniz esrarlı âlemlerde gezdirir.

“Vicdanın zaman üstü ufkuyla Kur’an-ı Kerim’in bu derinliği her zaman sezilebilir. Ancak, onun bir de bu zaviyeden tahlile tabî tutulmasında zaruret vardır. Merhum Seyyid Kutub o kapıyı yer yer aralıyor gibi olsa da net bir şey yaptığı söylenemez.  “Fî Zılal” tefsirine bakıldığında yer yer bu tür tahlillere girdiği görülür, ancak ciddi olarak bu husus üzerinde durmadığı da bir gerçektir. Biraz edebiyat ufku olanlar, az da kelimelerin karakteristik yanlarıyla yerinde kullanılmasına vâkıf iseler, hem vakaî tarihine, hem kavimler tarihine, hem de peygamberler tarihine baktıklarında, zannediyorum geçmişe ait o sesi-soluğu, kendi karakteristik derinlikleriyle ve renkleriyle hissedebilir ve hiçbir edibin eserinde bulunmayan bir zevki duyabilirler.

“Kemâl-i samimiyetle arz etmeliyim ki, Kur’an’ın Türkçesinden bu hazzı almamız mümkün değildir. Şekspir, Goethe ve Tolstoy’un Türkçelerinde orijinal metinlerdeki ruh, mânâ ve zevki duymak mümkün olmayınca, Allah’ın kitabını Türkçe çeviriden duyup anlamamız nasıl mümkün olacaktı?!.

“Kur’an-ı Kerim’in lâfızları, Üstad’ın tabirine göre, bir urba değildir. O lâfızları cilttir, deridir. Onu soyduğunuzda, muvakkaten bir tazelik hissetseniz de, bu uzun sürmeyecek; sevimsiz bir hâl alacak, sizi ürkütecek, kaçıracak ve nazarınızda fevakalâde sevimsiz görünecektir. Hatta denebilir ki, tercüme meraklılarının gizli niyetlerinde, Kur’an-ı Kerim’in o sihirli derinliklerini  sığ göstermek ve bu kabil tercümelerle avamîleştirip milleti ondan soğutmak için bir kasıt, bir gayenin var olduğu her zaman söylenebilir. Kur’an, mealle ifade edilmesi şöyle dursun, Allame Hamdi Yazır’ın tefsiri gibi en müdakkikane eserlerde bile –hiç mübalâğa yapmadan söyleyeceğim. Kur’an’ın semâviliğinin yarısından çoğu gitmiştir. Bana göre bu yine de iyimser bir yaklaşımdır. Onun, doğrudan doğruya Allah kelimeleri ile ifade edilişinde, tarifleri aşan ve zevk edilip ama söylenemeyen öyle füsunlu bir boyutu vardır ki, ne zaman o kendi diliyle ifade edilse insan büyülenir.

“İşte bu enginlikteki Kur’an’a elbette ki, âlimlere doyamayacaktır. Hangi âlimler? Kur’an’ın dini ilimler ve müsbet fenlere taallukunu, zâhirini, bâtınını şucununu, güsununu (dallarını budaklarını), kalbin, vicdanın, sırrın; hafinin, ahfânın esrarını, eşyanın perde önünü, perde arkasını, mülkü, melekûtu bilecek ve nazarını şehadet âlemi ile gayb âlemi arasında gezdirebilecek âlimler…
“Bir de bu arada, eğer gerçekten tam bir KONSANTRASYON söz konusu ise –ki onu biz Kur’an kendisine inmiş gibi okumak şeklinde anlıyoruz- peygamberlik meselesine müteallik hususları müstesna kabul edip, o asliyete tebaiyet mülâhazası ve o muayyeniyete tecrit tavrıyla insan.

“Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar!’ (Müddesir Suresi, 74/1-2) âyetini, herkes kendine göre aynen duyabilir; duyabilir de, inancının, onun içinde renklendirdiği sözler karşısında: ‘Acaba bu ses tavandan mı duvardan mı yoksa, zeminden mi geldi, veya vicdanımdan mı yükseldi, yoksa Kur’an’ın derûnundaki kendi sesi midir bu?’ der ve hayretler yaşar. Evet insan, tam bir KONSANTRASYON ile kendini Kur’an’a verdiği zaman bunu açık duyabilir. Aksine âhizesi (almacı) iyi olmayan bir insan, gönderme ne kadar güçlü de olsa bir şey alamaz. Tabiî almacı olup da FREKANSI bulamayan da alamaz. Frekansı bulup da tam kalibrasyon yapamayan kimse de alamaz. Bir de havada şerâreler varsa ve bu almaç o şerarelerin altında ise yine onu alamaz. İnsan, sürekli bir bekleyişle, sürekli  volüm ayarlayarak O’nu yakalamaya çalışmalı ve hep ona yönelik bulunmalıdır. Unutmamak lazım  ki ancak ki ancak teveccühe teveccüh olur.. bakarsanız bakarlar size. Yani insan da tıpkı günebakanlar gibidir. Yüzü Ona yönelik olduğu sürece ondan istifade eder; eğer O’ndan gelen ŞUALAR kesilirse, O da kapanır. Ve kapanında da hiçbir şey alamaz. Rabbim hepimize O Kur’an’ın ruhuna mahsus derinliği, neşveyi duyursun, ibadetler üstü ibadetler sayılan O’nu okumaya karşı içlerimizi aşk ve şevkle coştursun!

[Safvet Senih] 18.6.2020 [Samanyolu Haber]

Askerler Lice’deki uyuşturucu trafiğini nasıl yönettiklerini itiraf etti

Lice Jandarma Komutanı’nın uyuşturucu çetesini yönetmekle yargılandığı davada, askerler bütün tezgahı itiraf etti. İşte devlet eliyle uyuşturucu ticareti haritası…

BOLD – Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 8 kilo 660 gram esrarla yakalanan uzman çavuş Ferhat Ö. ve onunla birlikte hareket ettikleri gerekçesiyle 29 Kasım 2019’da tutuklanan Lice Merkez İlçe Jandarma Komutanı Astsubay Hakan K, aynı karakolda görevli uzman çavuşlar Kemal T. ve Osman T. ile mahalle muhtarları Abdullah Y. ve Necat İ. hakkında yürütülen soruşturma tamamlandı.

Diyarbakır 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede, “Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama” ile “zimmet” suçlarından tutuklu olan 4 asker ile tutuksuz yargılanan iki mahalle muhtarının 10 ile 27 yıl arasında değişen hapisle cezalandırılmaları istendi.

İddianamede, tanık beyanları ve tutuklanan askerin itirafları, askerlerin hesap hareketleri, iletişim tespitleri, narkotik operasyonlarda PKK’nin “finans kaynağı” olarak gösterilip devletin el koyarak depoya koyduğu esrarın askerlerce nasıl piyasaya sürüldüğünü ve narkotik operasyonları öncesinde uyuşturucu tacirleri ve askerler arasındaki ilişkilere dair bilgiler yer alıyor.

MUHBİRLER İFADE VERDİLER

Soruşturmada “Y” ve “X” rumuzlu iki muhbirin verdiği ifadelerde, sanık olan askerlerin Lice İlçe Jandarma Komutanlığı yerleşkesinde bulunan adli emanet deposundaki uyuşturucu maddeleri yine aynı aracılar vasıtasıyla sattıkları şeklinde beyanda bulundu. Bu beyanlar üzerine uyuşturucu ticareti yapan, emanetteki esrarı zimmetine geçirdiği belirtilen 1’i karakol komutanı ve 3 asker ile esrar imalatı ve ticareti yaptığı iddia edilen A.Y ve N.İ. takibe alındı. Sanık uzman çavuş Ferhat Ö’nün uyuşturucu sevkiyatı yapacağı yönünde ihbarı alınması üzerine 26 Kasım 2019’da Mermer Karakolu’nda durdurulan aracında yapılan aramada aracın arka bagajındaki sırt çantası içinde 8 kilo 660 gram esrar bulundu. Aynı günü yapılan operasyonda diğer şüpheli askerlerde gözaltına alındı.

ETKİN PİŞMANLIKTAN YARARLANDI

Sanık Ferhat Ö, kollukta verdiği ifadesinde etkinlik pişmanlıktan yaralanmak istediğini belirterek, bu nedenle yaptığı uyuşturucu ticareti ile ilgili samimi itiraflarda bulanacağını söyledi. Araçta bulunan uyuşturucuyu Lice ilçe Jandarma Komutanlığındaki adli emanet deposundan aldığını ve Diyarbakır Merkezinde ikamet eden İbrahim adlı şahsa satmak için anlaştığını belirten Ferhat Ö. bu anlaşmadan Uzman Çavuş Kemal T. ve depo sorumlusu Osman T’nin bilgisinin olduğunu ifade etti. İfadesinin devamında içinde bulundukları uyuşturucu trafiğini anlatan Ferhat Ö., “Lice İlçe Jandarma Karakolu Komutanı Astsubay Hakan K. ile birlikte hareket ettiklerini söyledi. Ferhat Ö. “Bu uyuşturucu maddeler Lice ilçe Jandarma Komutanlığına tartım ve adli tahkikat için getirilmişti. Karakol Komutanı Jandarma Astsubay Hakan K. getirilen bu esrar maddelerinin sayım ve tartım işlemi bitip adli emanet deposuna götürülürken, içerisinden yaklaşık 5 kg toz esrar maddesini aldığını bana söyledi. Bu esrar maddesini daha önceden bağlantı kurduğu Lice ilçesi Tepe Köyünde ikamet eden köy muhtarı Abdullah Y. isimli şahsa Diyarbakır ilinde teslim etmem için bana verdi. Ben çuval içerisinde aldığım esrar maddesi ile Lice Merkez Karakolu önündeki yoldan Abdullah Y’ye ait olan plakasını bilmediğim Mavi renkli Volvo marka araca bindim. Abdullah Y ‘a çuval içerisinde yaklaşık 5 kg toz esrar maddesini verdim arabasına koydu. Bu aracı ben kullandım yol kontrol uygulama noktalarından geçerken Jandarma Kimliğimi göstererek geçtim, zaten bu esrar maddesinin bu şekilde nakli için Hakan K. bana vermişti. Diyarbakır şehir merkezinde ofis caddesinde ben araçtan indim. Hakan K. bu esrar maddesini Abdullah Y’ a 38 bin TL karşılığında verdi. Bu parayı Abdullah Y. bana teslim etti, ben de 11 bin TL kendim aldım, 27 bin TL’yi Hakan K’ye verdim” dedi.

ORGANİZATÖR KARAKOL KOMUTANI

Yapılan tüm uyuşturucu alışverişlerinin Karakol Komutanı Hakan K. ve Uzman Çavuş Kemal T. tarafından organize edildiğini ifade eden Uzman Çavuş Ferhat Ö. kendisinin maşa olarak kullanıldığını söyledi.

DEPO SORUMLUSU HER ŞEYİ İTİRAF ETTİ

Gözaltına alınan 25 ton uyuşturucunun bulunduğu depo sorumlusu Uzman Çavuş Osman T. ise iddianameye yansıyan kollukta ifadesinde, etkin pişmanlıktan yaralanmak istediğini belirterek, depodan bir çok kez uyuşturucunun çıkarılıp satıldığını belirtti. Osman T., “En son Lice bölgesinde yapılan operasyon neticesinde ele geçirilen 5 beş ton esrar maddesi sayım tartım işlemleri yapılarak Adli Emanet Deposuna konuldu. Depoya konulduktan bir gün sonra Ferhat Ö. yanıma gelip yakınlık göstererek bana hitaben ‘Bak beş ton esrar maddesi depoya gelmiş, millet buradan nemalanıyor’ dedi. Bir sonraki gün ve defalarca Ferhat Ö. yanıma gelerek yukarıda beyan ettiğim şekilde ‘depodan esrar maddesi alarak ben satacağım, sen işin içine girmeyeceksin’ diyerek ısrar etti. Bu rahat tavırlarını görünce sürekli Kemal T. ile birlikte gezdikleri için ‘bu işin içinde başkaları da var mı’ diye sordum. Ben ısrar edince Kemal T. ile birlikte müşterek hareket ettiklerini söyledi. Ferhat Ö. sabah yanıma geldi, ‘Şu işi halledelim, borcumuzu harcımızı kapatalım, herkes buradan yolunu buluyor, buraya gelenler borçlu geliyor, evini arabasını alıp dönüyor bak daha önceden burada görev yapan Uzman Jandarma Tunçay T., eski karakol komutanı Ramazan Başçavuş onlar yolunu buldu gitti’ diyerek beni ikna etmeye çalıştı. Bana hitaben yapılan konuşmalardan ikna oldum Ferhat Ö’nün bu talebini reddetmedim. Aynı gün saat 15.00 sıralarında Ferhat Ö. ile İlçe Jandarma içerisinde karşılaştık bana ‘Hadi depoya gidelim, esrar maddesi alalım’ dedi ve yanımdan ayrıldı. Bende deponun çalışma odasından depo anahtarını alarak onunla birlikte depoya gittim. Bana hitaben ‘hemen toz esrar maddesini alayım’ dedi bende kendisine ‘tamam al’ dedim. Ferhat Ö. yanında getirdiği sırt çantasına depo içerisinde bulunan bir çuvaldan paketlenmiş halde ele geçirilip depoya konulan toz esrar paketlerinden 3 ya da 4 dört paketini alarak çantasına koydu. Benim gördüğüm kadarıyla yedi 7 ya da 10 kg kadar toz esrar maddesini alarak hızlıca depodan çıktı. Ferhat Ö. akşam beni misafirhanedeki odasına çağırdı. Bende gittim o esnada Ferhat Ö. ve Kemal T. odada beraberlerdi içeri girdim Ferhat Ö. ‘Depodan aldığımız esrar güzel değildi bu nedenle depodan daha iyi daha güzel esrar maddelerini seçelim çünkü daha rahat satarız’ dedi. Bu esnada Kemal T. cebinden çıkardığı toplam bin ABD dolarını bana verdi bana hitaben ‘Bu parayı al harca biz hiçbir şey almadık’ dedi. Bende Kemal T’ ın verdiği bin ABD dolarını alarak cebime koydum aramızda başka konuşma geçmedi bende buradan ayrılarak kendi odama gittim. Ben sağlık raporu aldığım hafta Lice ilçesinde yapılan operasyonda (3) üç ton esrar maddesi yakalanarak depoya konulmuş. Ferhat Ö. yanıma gelerek ‘geçen hafta yakalanan üç ton esrar içerisinde 100 kg tohumsuz esrar var onu alalım’ dedi ve bu konuda sürekli bana ısrar etti fakat ben kabul etmedim. Bu konuşmadan iki gün sonra yaklaşık Kasım ayının ilk günleri hatırladığım kadarıyla 04 Kasım 2019 günü Ferhat Ö. yanıma gelerek ‘toz esrar çıkaralım, adam bekliyor parası hazır’ diye ısrarlı tavırlarına devam etti. Bu konuşmanın akşamında saat 17.00 sıralarında helikopter pistinin yanındaki ana adli emanet deposunun anahtarını aldım ben ve Ferhat Ö. deponun kapısını açarak içeri girdik. Ferhat Ö. depo içerisinde aynı yakalama olayına ait üç yada dört çuval içerisindeki üç 3 yada dört 4 paket yaklaşık 8 -10 kilogram toz esrar maddelerinden seçerek depo içerisinde yanında getirdiği karton koliye yerleştirdi ve depodan çıktı, kapıyı kilitleyerek bende depodan çıktım. Ben depodan çıkışımda İlçe Jandarma Karargâh binasının önünde Kemal T’yi gördüm bana hitaben ‘depodan aldığımız esrar maddesini kast ederek ne yaptınız o iş tamam mı’ dedi. Bende Kemal T’ye ‘Tamam’ dedim. Bu esrar maddesini bir müddet Ferhat Ö. ve Kemal T’nin birlikte kaldıkları misafirhanedeki odalarında sakladıklarını biliyorum. Bu toz esrar maddesini kimlere sattıklarını, nereye götürdüğünü bilmiyorum, bu esrar maddeleri karşılığında bana para vermediler.”

CEZAEVİNDEN ADAM ÇIKARMA 300 BİN TL

Karakolda görevli olan Uzman Çavuş Kemal T. ise İfadesinde, uyuşturucu yetiştirdikleri için tutuklanan iki kişiyi cezaevinde çıkarmak için kendilerine verileceği söylenen 300 bin TL’yi anlattı. Ferhat Ö’nün kendilerinden yardım isteyen şahıslarla Diyarbakır şehir merkezinde görüşeceklerini kendisine ilettiğini belirten Kemal T. şunları söyledi: “25 Kasım 2019 günü izinden döndüm ve akşam saat 17.00 sıralarında bu şahıslarla görüşmek için kendime ait araç ile Diyarbakır ili şehir merkezine gelirken yolda Ferhat Ö. ‘uyuşturucu imal ve ticareti suçundan cezaevinde olan A. B’nin cezaevinden 300 bin Türk Lirası karşılığında çıkarılması, ayrıca A.B. cezaevinden çıkarılmaz ise 300 bin Türk lirasının karşılığında Lice İlçe Jandarma Komutanlığı kışlasında bulunan adli emanet deposundan esrar maddesi vereceğimizi’ konuşmuş, bunu da bana söyledi. Beraber şehir merkezine gelip 75’inci cadde üzerinde bulunan ve ismini bilmediğim bir tatlıcıya gittik şahıslar bizi burada bekliyordu, bir masaya oturduk. Sohbet esnasında A.B’nin cezaevinden çıkarılması konusunda konuştuk yukarıda beyan ettiğim gibi bize bunun karşılığında (300.000) Üç yüz bin Türk Lirası vereceklerini söylediler. Ben ve Ferhat şahıslara on beş gün içerisinde A.B’nin cezaevinden çıkarılması için Hakan Başçavuş’ un uğraştığını söyledik.”

KARAKOL KOMUTANI: SUÇU İŞLEMEDİM

İddianamede, karakolda görevli olan 3 uzman çavuşun verdiği ifadeden organizatör olarak işaret ettikleri Jandarma Karakol Komutanı Hakan K., Ferhat Ö, Kemal T, ve Osman T’nin kendisine yönelik beyanları kabul etmeyerek üzerine atılı suçu işlemediğini iddia etti.

JANDARMA KİMLİĞİYLE NOKTALARDAN GEÇTİ

İddianamede, şüpheli Ferhat Ö, Kemal T. ve Osman T’nin beyanlarında geçen kişinin Abdullah Y. olduğu, mavi renkli 21 KP 566 plakalı Volvo marka aracın da kendisine ait olduğu kaydedildi. İddianamede, 3 Aralık 2019 tarihli PTS Kamera İnceleme ve Değerlendirme Raporu içeriğine göre, Ferhat Ö. isimli şahsın bahse konu 21 KP 566 plakalı mavi renkli Volvo marka araçla 8 farklı tarihte görüntüsünün olduğu, bu görüntülerden 7 farklı tarihte Abdullah Y. ile aynı araç içerisinde olduğu, bunun hayatın olağan akışına uygun düşmeyecek ve şüphe uyandıracak görüntüler olduğu ifade edildi. İddianamede, Ferhat Ö. isimli şahsın bahse konu aracın şoför koltuğunda oturarak uyuşturucu maddenin nakli esnasında yakalanmasını engellemek amacıyla yol kontrol noktalarında Jandarma Personel Kimliğini göstererek geçtiği belirtildi.

NE KADAR ESRAR KAYIP OLDUĞU TESPİT EDİLEMEDİ

İddianamede, şüphelilerin ele geçirilen maddeleri Lice İlçe Jandarma Komutanlığı Emanet Deposundan aldıkları hatırlatılarak, emanet deposundan zimmete geçirilen toplam miktarın yapılan çalışmalar sonucu, 25 ton esrarın ıslak olmasından kaynaklı tespit edilemediği belirtildi.

İddianamede, şüpheliler Hakan K, Ferhat Ö, Kemal T. ve Osman T. ile mahalle muhtarları Abdullah Y. ve Necat İ. hakkında “Zimmet ve uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama” suçlarından ayrı ayrı cezalandırılması isteniyor.

MEDYANIN SUÇLADIĞI MUHTARLAR TAKİPSİZLİK ALDI

Savcı, mahalle muhtarları Nazmi K. ve Fatih İ. hakkında ise aynı suçlamaya ilişkin takipsizlik kararı verdi.

Askerler hakkında açılan davanın ilk duruşması, 15 Haziran’da 12. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Sanık Ferhat Ö. savunmasında daha önceki ifadesini değiştirerek, ekonomik sıkıntılardan dolayı uyuşturucu ticareti yaptığını ve kendisinden başka kimsenin bu işle uğraşmadığını, tek başına uyuşturucuyu sattığını söyledi. Sanıklardan Osman T. ise daha önce verdiği ifadesinin aksine, esrar bulundurulan deponun anahtarını sadece bir seferliğine Ferhat Ö’ye verdiğini belirterek, uyuşturucu çıkarıldığından bilgisinin olmadığını öne sürdü. Yolçatı Mahallesi’nin eski muhtarı olan Necat İ. de herhangi bir uyuşturucu eyleminden haberinin olmadığını iddia etti.

ÖRGÜT LİDERİ OLMAKTAN YARGILANAN KOMUTAN TAHLİYE EDİLDİ

Savunmaların ardından mahkeme heyeti, Ferhat Ö, Kemal T. ve Osman T. hakkında kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması ve yargılamanın bu aşamasında adli kontrol tedbirinin yetersiz kalacağını belirterek, tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. Mahkeme heyeti, iddia makamının tutukluluk halinin devamını talep ettiği Karakol Komutanı Hakan K’yi ise tahliye etti. Mahkeme, tahliye kararına AİHM’nin uzun tutukluluk hali ihlali kararını gerekçe gösterdi. Sanık Abdullah Y. hakkında ise zorla getirme kararı çıkarıldı.

[Bold Medya] 18.6.2020

Yargıtay "15 temmuz Oscarlık senaryo" diyen adamı suçlu buldu

15 Temmuz'un ardından “Oscarlık bir senaryo, iktidar hırslı bir diktatör: IQ’su düşük bir toplum” şeklinde paylaşım yapan kişi beraat etti. Adalet Bakanlığı, davayı Yargıtay’a taşıdı. Karar Yargıtay'da bozuldu.

Uşak’ta yaşayan Ö.A., 15 Temmuz darbe girişiminden bir gün sonra sosyal medya hesabından, “Oscarlık bir senaryo, iktidar hırslı bir diktatör… IQ’su düşük bir toplum… Hiç uğruna ölen Mehmetçik… Uyumaya devam… Şimdi şov zamanı…” şeklinde paylaşım yaptı. Uşak Başsavcılığı’nca söz konusu paylaşımla ilgili soruşturma açıldı. Başsavcılık, Adalet Bakanlığı’ndan alınan kovuşturma izninin ardından Ö.A. hakkında, ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ suçundan dava açtı.

BERAAT KARARI VERİLDİ AMA…

havuz medyasına yansıyan olayda, Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada mahkeme, sanık hakkında suçun unsurları oluşmadığı gerekçesiyle beraat kararı verdi. İtiraz edilmeyen karar, 5 Şubat 2019’da kesinleşti.

Ancak Adalet Bakanlığı söz konusu kararı Yargıtay’a taşıdı. Bakanlık, 17 Temmuz 2019 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından sanık Ö.A. hakkında verilen beraat kararının kanun yararına bozulmasını talep etti. Yargıtay Başsavcılığı, bakanlığın kanun yararına bozma talebi doğrultusunda beraat kararının bozulması için Yargıtay 16. Ceza Dairesine başvurdu.

“SUÇU ÖVME” SUÇUNA ÇEVRİLDİ

Dosyayı inceleyen 16. Ceza Dairesi, Yargıtay Başsavcılığı’nın kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriğini yerinde görerek, Ö.A. hakkındaki beraat kararını oy birliğiyle bozdu. Kararda, “Eylemin, bütün halinde ve bağlamında değerlendirildiğinde, TCK’nın 215. maddesinde yer alan suçu övme suçunu oluşturacağı gözetilmeden dosya kapsamı ile de uyuşmayan, çelişkili ve yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi hukuka aykırıdır” denildi. Söz konusu karar, bu mahiyetteki ilk karar olması açısından emsal niteliği taşıyor.” ifadelerine yer verildi.

[Samanyolu Haber] 18.6.2020

Babacan: Seçim yapmazlar, eski oyları almaları mümkün değil

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, katıldığı televizyon programında erken seçim tartışmalarıyla ilgili soruya, “İktidara destek zayıflıyor, bugün seçim olsa eski oylarını almaları mümkün değil; ne AK Parti’nin, ne küçük ortakların, artık eski destekleri yok” şeklinde cevap verdi.

Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, TV5’te Mustafa Yılmaz ve Bünyamin Güler’in “Kulis Ankara” programında KHK’lıların durumundan erken seçime, kamu atamalarında ehliyet ve liyakatten başkanlık sistemine kadar gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Erdoğan’ın ‘İslam iktisadı’ açıklamasına da atıf yapan Babacan, “Eğer İslam ekonomisi diyorsak, burada öncelik güvendir, sözünde durmaktır, konuşurken doğruyu söylemektir, asla aldatan olmamaktır. Bu kadar sıradanlaştırmamak, günlük malzeme haline getirmemek lazım, gereğini yapmak lazım. Bugün İslam iktisadı deniyorsa, bir soru soruyorum ben burada; 2017’de devletin ödediği faiz 57 milyar TL, 2020’de faiz ödeneği 139 milyar TL. Ne oldu da 3 yılda 57 milyarlık faiz ödemesi bütçede 139 milyara çıktı?” şeklinde konuştu.

AKP’ye desteğin azaldığını kaydeden DEVA Partisi lideri, başkanlık sistemiyle koalisyonların biteceğini kaydeden AKP’nin koalisyona muhtaç hale geldiğini söyledi. Babacan, şöyle konuştu: “2017 referandum kampanyasında Anayasa değişikliği yapılırken en önemli argümanlardan birisi şuydu: Sistemi değiştireceğiz, başkanlık sistemine geçeceğiz ve artık koalisyon devri bitecek. Koalisyonu bırakın, şimdi önceden bir ittifak yapma, ondan sonra seçime girme tablosu oluştu. Dolayısıyla halkın ne kadar aldatıldığını o seçim kampanyasında, o referandum kampanyasında bugün açık bir şekilde görüyoruz.”

“BU SENE BASKIN SEÇİM İHTİMALİ ZAYIF”

Baskın seçim iddialarıyla ilgili soruya cevap veren Babacan, “İktidara destek zayıflıyor, bugün seçim olsa eski oylarını almaları mümkün değil; ne AK Parti’nin, ne küçük ortakların, artık eski destekleri yok. Daha İstanbul’un, Ankara’nın, Antalya’nın hatırası çok taze, Adana kaybedilmiş, Mersin kaybedilmiş, yerel yönetimlerde büyük şehirlerde en önemli illerde seçim kaybedilmiş. Dolayısıyla ben açıkçası bu sene böyle bir baskın bir seçim ihtimalini o açıdan zayıf görürüm” ifadelerini kullandı.

“KHK KANAYAN BİR YARADIR, ADALET EKSİKLİĞİDİR”

KHK’lılarla ilgili bir soru üzerine de Babacan, “KHK kanayan bir yaradır, adalet eksikliğidir. Burada önemli olan, gerçekten yargıyı iyi çalıştırmak, ama tarafsız ve bağımsız çalıştırmak ve varsa hak kayıpları bunları da acilen iade etmek. Biz parti programımızda bunu açık açık yazdık bu kapsamdaki KHK’lılarla ilgili mutlaka gereken yapılmalıdır dedik” ifadelerini kullandı.

“DİNİMİZİN KUTSALLARINI GÜNLÜK SİYASETE ALET ETMEYECEĞİZ”

Dini oy toplamak için kullanmayacaklarını kaydeden Ali Babacan, “Partimizin kuruluş gününde temel ilkelerimizi ve değerlerimizi açıkladık. Dedik ki, biz dinimizin kutsallarını günlük siyasete alet etmeyeceğiz, dinimizin kutsallarını siyasi amaçla asla kullanmayacağız. Dinimizin böyle siyasetin içerisine sokulmasına, oy toplamak için kullanmasına karşıyız.
İktidar partisinin yaptığı korkutarak oy toplamaya çalışmak. Ben daha iyisini yaparım diyemiyorlar artık. Bütün propaganda şu anda korkutma, elindekini kaybedersin korkutması. Biz diyoruz ki, hayır, hiç kimse elindekini kaybetmeyecek, tam tersine herkes kazanacak, herkesin kazandığı bir Türkiye bizi bekliyor ve biz onun için çalışacağız diyoruz, onun garantörü biziz diyoruz” dedi.

“ÜÇ İLKE: ADALET, EHLİYET LİYAKAT VE İSTİŞARE”

Babacan’ın açıklamaları şöyle devam etti: “Eskiden bir bakanlıkta bir genel müdür olabilmek için 12 yıllık bir devlet tecrübesi aranırdı, şimdi öyle bir şey yok. 5 yıllık herhangi bir tecrübe yetiyor. Devletin sürekliliği kopmuş durumda. Bir kişi atayabilmek için kural değiştiriliyor mevzuat değiştiriliyor o kişi atanıyor, o kişi atandıktan sonra tekrar mevzuat eski haline getiriliyor. Sırf o bir kişiyi atayabilmek için yapılıyor bunlar, çok yanlış yapılıyor. Türkiye 83 milyonluk bir ülke, insan mı yok ? Devlet yönetimiyle ilgili en önemli üç ilke adalet, ehliyet liyakat ve istişare; bu üçlü sacayağı çok önemli. Ehliyet liyakat şu an da kırılmış durumda. Onun için bu sistemin ayakta durması mümkün değil.”

“SERMAYE KUŞTAN DAHA ÜRKEKTİR”

“Ekonominin bir politika parametreleri vardır, bir de güven ve itibar boyutu vardır. Ekonomiyle ilgili kurumların ayağa kalkması 1 aydır. Ondan sonra ileriye doğru en az üç yıllık bir ekonomik program açıklarsınız. Ekonomik programla bu ülke toparlar diye kanaat oluştuğu anda zaten yatırım da gelmeye başlar piyasa canlanır. O güven ve ışığı bulduğu anda yatırımcı hemen yatırım yapmaya başlar. Yatırım başlar, istihdam başlar. Siyasetle bankacılık aynı ateşle barut gibidir. Eğer bankacılık siyasetin günlük rüzgarları içinde savrulmaya başlarsa Türkiye 2001 bankacılık krizinin olduğu günlere döner. 2001’de niye 19 tane banka bir gecede battı? Hep siyasetle bankacılığın iç içe girmesi sebebiyle. Siyasi amaç, bankaların kredilerine yansıdığı zaman orada zarar kaçınılmazdır. Bu dünyanın her yerinde böyledir, Türkiye’de de böyle olmuştur, şu anda ki bu iş eğer böyle giderse sonucu da öyle olur, Allah korusun 2001 gibi olur.”

[Samanyolu Haber] 18.6.2020

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü: 70 Koronavirüs vakası tespit edildi; 6 kişi hayatını kaybetti

Salgın sürecinde “Covid-19 Pandemi Sürecinde Ceza İnfaz Kurumları” başlıklı rapor hazırlayan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, cezaevlerinde 70 Koronavirüs vakası tespit edildiğini, 6 kişinin de hayatını kaybettiğini açıkladı.

Müdürlük, salgın döneminde “önleyici sağlık tedbirleri”, “kuruma ilk kabullerde alınan tedbirler”, “Covid-19 belirtisi gösteren hükümlü ve tutuklular hakkında alınan tedbirler”, “personelin izolasyonu” ile “izin, görüş ve nakil gibi uygulamaların durdurulması” olmak üzere 5 ana başlıkta birçok önlem alındığını iddia etti.

6 tutuklu hayatını kaybetti
Raporda, Ceza İnfaz Kurumlarında 70 Covid-19 vakası belirlendiği aktarıldı. Bunlardan 29 tutuklu ve hükümlünün ceza infaz kurumuna ilk kabul sırasında kontrol amaçlı yapılan PCR testinde pozitif olduğu anlaşıldı.

Bunun dışında iki yerde toplam 41 pozitif vaka tespit edildi. Toplam 70 vakadan 36’sı ilk tetkiklerinin ardından ceza infaz kurumlarında kendilerine ayrılan özel bölümlerde izole ediliyor, 34’ü de sağlık kurumlarında tedavi ve gözlem altında tutuluyor.

Hükümlü ve tutuklulardan solunum cihazına bağlı ya da yoğun bakımda tedavi gören hasta bulunmuyor. Salgının görüldüğü günden bugüne kadar sağlık raporlarına göre daha önce KOAH, böbrek yetmezliği, astım gibi kronik rahatsızlıklarının bulunduğu tespit edilen 6 hasta, tedavileri sürerken vefat etti.

[TR724] 18.6.2020

John Bolton: Trump sevdiği diktatörleri kayırdı; Türkiye ve Çin buna örnek

ABD Başkanı Donald Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın Salı günü satışa çıkacak “The Room Where It Happened” (Olayın Gerçekleştiği Oda) adlı kitap, henüz piyasaya çıkmadan amazon.com’da en çok sipariş edilen kitap oldu.

Bolton kitapta ABD Başkanı Donald Trump’ın “sevdiği diktatörleri kayırdığını” yazdı. Bolton, buna örnek olarak de Trump’ın Türkiye ve Çin’le ilişkilerini gösterdi.

BBC’nin aktardığı haberde, ABD’nin önde gelen gazeteleri, piyasaya çıkmadan edinip inceledikleri kitabın içeriğinin bir kısmını aktardı.

New York Times’a göre Bolton, Trump’ın Halkbank davasına müdahale etmek istediğini, bunu da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için yaptığını yazdı.

Washington Post ise şu ifadeleri kullandı:

“Bolton, Mayıs 2018’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’a bir not ileterek Halkbank’ın masum olduğunu söylediğini anlatıyor.

“Bolton ‘Trump Erdoğan’a bu meseleyle ilgileneceğini söyledi, davaya bakan savcıların kendisinin değil Obama’nın adamları olduğunu anlattı ve bu kişilerin yerine kendi adamlarının geçmesiyle sorunun çözüleceğini söyledi’ diyor.”

Kushner ve Albayrak arasında ‘damatlar hattı’
Washington Post’a göre Bolton, Trump’ın damadı ve başdanışmanı Jared Kushner’in, Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’la görüşmeyi planladığını da anlatıyor:

“(Dışişleri Bakanı Mike) Pompeo ve (Hazine Bakanı Steven) Mnuchin’e bu ‘damatlar hattı’ konusunda bilgi verdim.

“Pompeo çok öfkelendi. Kushner’in girmemesi gereken uluslararası ilişkiler alanına girdiğini düşünüyordu.”

Bolton kitapta Trump’ın yargıya müdahalesinin “bir yaşam tarzına dönüştüğünü” söylüyor.

Daha önce Trump yönetiminde daha alt kademelerde yer alan kişilerin kitapları da piyasaya çıkmıştı fakat Bolton, kitap yazan en üst seviye görevli oldu.

Trump yönetimi Bolton’ın kitabının baskısının durdurulması için dava açmıştı.

Bazı Trump karşıtları da Bolton’u, Trump’ın Kongre’de yargılanması sürecinde adım atmayarak sonradan 2 milyon dolarlık kitap anlaşması yaptığı için eleştirmişti.

Bolton Nisan 2018’de getirildiği Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini Eylül 2019’a kadar sürdürmüştü.

[TR724] 18.6.2020

11 ay önce Ankara’da kaçırılan Yusuf Bilge Tunç nerede?

Ankara’da yaklaşık 11 ay önce kaçırılan Sanayi Bakanlığı eski çalışanı KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un ailesinin endişeli bekleyişi sürüyor. Hiçbir devlet kurumundan Yusuf Bilge Tunç hakkında bilgi alamadıklarını belirten gözü yaşlı ailesi devlete ‘Yusuf Bilge Tunç nerede’ diye soruyor.

6 Ağustos 2019’da Ankara’da kaçırılan Sanayi Bakanlığı eski çalışanı KHK’lı Yusuf Bilge Tunç, olayın üzerinden 11 ay geçmesine rağmen halen ortaya çıkarılmadı. 3 çocuğu, eşi, anne ve babası yaşlı gözlerle Yusuf Bilge Tunç’un bulunmasını istiyor.

”VİCDAN SAHİPLERİNE SESLENİYORUM. TORUNLARIMIN BABASINI BULUN”

Yusuf Bilge Tunç’un babası torunların her gün babalarını sorduğunu belirterek, ‘‘Yusuf Bilge Tunç’un üç yaşındaki kızı akşam yatarken baba yine gelmedi, gel baba artık diyor.7 yaşındaki kızı ‘dede babamı çok özledim’ diyor.10 yaşındaki oğlu her gün defalarca babasını soruyor. Vicdan sahiplerine sesleniyorum. Bulun torunlarımın babasını.’’ diye devlete seslendi.

6 Ağustos 2019’da Ankara’da kaçırılan Yusuf Bilge Tunç’un arabası Ankara GIMAT’ta bulunmuştu. Ailesi hemen polisi çağırdı. Ancak polis “Arabayı bırakmış, kaçmıştır. Burada kameraları izleyin, gelir!” diyerek olayla ilgili soruşturma yapmamıştı.

[TR724] 18.6.2020

‘TES’ adıyla gasp! [İlker Doğan]

Hazine’de sıfırı tüketen AKP iktidarı, gözünü işçinin kıdem tazminatına dikti. Hükümet, Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) adı altında işçinin kıdem tazminatını fona devretmenin hesabını yapıyor. Mevcut sistemde işçinin kıdem tazminatı, 1 yıl için 30 günlük brüt ücret üzerinden hesaplanıyor ve çalışan işten ayrılırken tazminatını alabiliyor. Ancak hükümetin getirmeyi hazırlandığı sistemde işçinin kıdem tazminatının 11 günü fona devrediliyor. Somut örnek üzerinden anlatırsak; mevcut sistemle 15 yıl çalıştığı işyerinden ayrılan işçinin toplamda 75 bin lira kıdem tazminatı aldığını farz edelim. AKP’nin getirmeye hazırlandığı sistemle işçinin 75 bin liralık kıdem tazminatının 30 bin lirası TES’e yani fona devredilecek. Fona devredilen parayı alabilmek ise neredeyse imkansız!

İşçi sendikaları düzenlemeye tepkili. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, “Yıllardır kıdem tazminatını ‘fon’ adı altında gasp etmeye çalışıyorlar… Kıdem tazminatı hakkına sonuna kadar sahip çıkacağız.” diyor. Türkiye’nin her yerinde yeni düzenlemeye tepkiler var. Hükümetin geri adım atıp atmayacağı merak konusu.

Ekonomik olarak köşeye sıkışan hükümet, yine işçinin kıdem tazminatını gündemine aldı! AKP rejimi daha önce de kıdem tazminatının, oluşturulacak bir fona devriyle ilgili düzenlemeleri gündeme getirmiş ancak tepkiler üzerine geri çekmişti.

Kovid 19 pandemisi sürecinde sıfırı tüketen hükümet, işçilerin kazanılmış kıdem tazminatı hakkını budamak için yeniden harekete geçti. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, son kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’ni (TES) gündeme getirdi. Peki nedir bu TES? Mevcut sistemden farkları neler?

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre TES ile kıdem tazminatının fona dönüştürülmesi amaçlanıyor. Mevcut yasaya göre çalışanlar her yıl için bir brüt ücret (giydirilmiş) tutarında kıdem tazminatına hak kazanıyor. Ve yine yeni sistemde işçi işten çıkarılması durumunda söz konusu tazminatın tamamını alıyor. Bir işçinin aylık 5 bin lira brüt ücretle çalıştığını ve 15 yılın sonunda işten çıkarıldığını varsayalım. Söz konusu işçi her yıl için 5 bin lira kıdem tazminatı almaya hak kazanmış oluyor. Yani toplamda 75 bin lira kıdem tazminatını işten çıkarıldıktan hemen sonra alıyor.

KIDEM TAZMİNATININ ÜÇTE BİRİ FONA!

Ancak yeni sistemde söz konusu tazminatın üçte birden fazlası fona devrediliyor. İşçinin kıdem tazminatının aylık 11 günü ‘TES’ adı altında fona devrediliyor. Mevcut sistemde 15 yılın sonunda 75 bin lira kıdem tazminatı almaya hak kazanan işçi, AKP’nin getirmeyi planladığı yeni sistemde 45 bin lira alabiliyor. Geriye kalan 30 bin lira fona devrediliyor.

FONA DEVREDİLEN PARA GERİ ALINABİLİR Mİ?

Fona devredilen parayı alabilmek ise neredeyse imkansız! Çalışanlar, 60 yaşına gelince kıdem tazminatında biriken paranın sadece yüzde 25’ini çekebilecek. Geri kalan kıdem tazminatı ise ‘ek gelir’ adı altında emekli maaşına eklenecek. BES’in yerini alacak zorunlu TES ile 60 yaşından önce ise kıdem tazminatının sadece yüzde 10’u ağır hastalık, evlenme ve konut gibi durumlarda çekilebilecek.

ÇERKEZOĞLU: AKLINIZDAN BİLE GEÇİRMEYİN!

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, düzenlemeye tepkili. Çerkezoğlu, “Kıdem tazminatı bir işyerinde yıllardır çalışıyor olmaktan kaynaklı, işverende beklettiğimiz 13. ay ücretimizdir. İşverenin işçiye karşı sorumluluğudur. En temel iş güvencesi dayanaklarımızdan bir tanesidir. Bu hak gasp edilirse işverenler işçileri çok rahat işten çıkartacaktır. Bu hakkı ortadan kaldırmak demek, işçinin alın terine elini uzatmak demektir. Hele bu pandemi koşullarında bu kadar yoksulluk artmışken, işçinin deyim yerindeyse canı burnundayken bir de kıdem tazminatına el atılması kabul edilebilir bir şey değil, aklınızdan bile geçirmeyin! Kıdem tazminatı kırmızı çizgimizdir. Tüm gücümüzle tüm işçi arkadaşlarımıza, hakkımıza sahip çıkacağız.” diyor.

[İlker Doğan] 18.6.2020 [TR724]

Yeniden Çin-Hindistan gerilimi [Yüksel Durgut]

Asya’nın iki devi Hindistan ve Çin arasında yıllardır sessizliğini koruyan sınırdaki ihtilaf 20 Hint askerinin ölümü ile sonuçlandı. Bu iki devin 3 bin 500 kilometrelik sınırında yaşanan gerilime birlikte göz atalım.

Hindistan ve Çin arasında ki Ladakh bölgesinde yaşanan gerilim yıllardır askeri bir durgunluk sonucu ortaya çıktı. Sınırlar, iki bölgesel güç arasında bugüne kadar asla kabul edilmedi ve karşılıklı ihlal suçlamaları yapıldı. Ancak Pazartesi günü 20 askerin hayatını kaybettiği olay, 1975 yılından bugüne çatışmanın yaşandığı ilk olay olarak yerini aldı. Hindistan ordusu her iki tarafında kayıplar verdiğini açıklasa da, Çin ordusuna ait kayıplar Çinli yetkililer tarafından doğrulanmadı.

ANLAŞMAZLIĞIN TARİHİ

Dünyanın bilinen iki süper gücü 1975 yılından bugüne ilk ölüm ile sonuçlanan olayı oldu. 1967’den bugüne ise meydana gelen en ciddi çatışma olduğu belirtiliyor. Hindistan ve Çin, 1967’de Himalayalar’daki tartışmalı sınırlar için savaşmışlardı. Savaş, ateşkes ve ardından Fiili Kontrol Hattı (LAC) olarak bilinen bir sınırın oluşmasıyla sona erdi.Ancak son yıllarda bu gerginlik tırmanmaya başladı. Nükleer silahlı iki komşu ülke arasında ki gerginlik, Mayıs ayında Hindistan’ın Tibet’e komşu olan bölgesi Ladakh’da tırmandı.Çatışmalar, yüksek dağlarla çevrili Budist nüfusun yoğunlukta olduğu Tibet’i çevreleyen popüler bir turizm merkezi olan Ladakh’da meydana geldi.

KONTROL HATTI TARTIŞMASI

Line of Actual Control sınır hattı olarak bilinen ve Hint kontrolündeki bölgeyi Çin’den ayıran bir sınır çizgisidir. Hattın bölümlerinin, özellikle batı Ladakh bölgesinde konumu yıllardır hep tartışmalıdır. Hindistan medyasına göre, iki ülke arasındaki LAC’ı kesin konumunun son yirmi yıldır iki ülke arasında tartışıldığı yönünde.

Hintli yetkililer, son olaylarda ise Çinli askerlerin sınırı üç farklı noktadan geçerek çadır kurduklarını ve uyarılara rağmen sınır ihlalelerini sürdüklerini iddia ediyorlar. Hindistan’ın Kuzeydoğu eyaleti olan Sikkim’de ki sınırda 9 Mayıs’ta yaşanan sözlü, yumruklu ve taşlı saldırılarda ise her iki ülke askerlerinin de arasında olduğu birçok kişi yaralanmıştı.

Hintli yetkililer, yaşanan karşılıklı çatışmaların ardından geçtiğimiz haftalarda Çin’in batıdaki Ladakh bölgesinde sınır ihlallerinde bulunduğunu açıklayarak bölgeye birçok asker göndermişti. Yaşanan gerilimin çözümü için iki taraf da geçen hafta Fiili Sınır Kontrol Hattı (LAC)’ın Çin tarafındaki Maldo bölgesinde bir araya geldi. Hindistan Dışişleri Bakanlığı, iki tarafın “durumu çözmek ve sınır bölgelerinde barış ve huzur sağlamak için askeri ve diplomatik anlaşmaları sürdüreceğini” yapılan toplantı sonrası açıklamıştı. Çin de, Hindistan’ın diplomatik ve askeri kanallar aracılığıyla sınır gerilimlerini çözme konusunda “olumlu adımlar” attığını belirtmişti.

İKİ ÜLKE NE İSTİYOR

Çin ve Hindistan dünyanın en kalabalık iki nükleer güçleri. Her iki ülke de bölgeyi ağır bir askeri üs haline getirmiş durumda. Hindistan ve Çin bölgeye her türlü alt yapıyı kurarak (yollar, hava yolları, karakollar ve telefon hatları) tartışmalı sınırda düzenli olarak askeri devriye gezdiriyor. Çin, Himalayalar’ın doğusunda 90.000, batısında da 38.000 metrekareden fazla alanının kendi toprakları olduğunu iddia ediyor.

Ancak görüşmelerin ardından Pazartesi yaşanan olayın iki tarafın açıklamalarını da gerçeği yansıtmadığını ortaya koydu. Hindistan medyasında yer alan haberlere göre ise, Çin’in son haftalarda, özellikle Pangong Tso gölünün kuzey tarafının bazı kısımlarında ve her iki ülke için de stratejik önemi olan Galwan nehri bölgesini işgal ettiğine yer verdi. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zhao Lijian, Pazartesi günü Hindistan askerlerini iki kez sınırı geçtiğini ve birliklerini kışkırtarak saldırdıklarını bunun sonucunda da çatışmalar yaşandığını aktarmıştı.

[Yüksel Durgut] 18.6.2020 [TR724]

Reuters raporu, Habertürk vakası ve medyanın hâlleri [Yavuz Altun]

Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü, her yıl bir Dijital Haber Raporu yayınlıyor. Bu raporun amacı farklı ülkelerde toplumun medyaya bakışının yıllar içinde nasıl değiştiğini gözlemek ve dijitalleşmeyle birlikte medya sahasında nelerin ön plana çıktığını saptamak.

40 ülkeyi kapsayan 112 sayfalık raporun her sayfası, özellikle gazeteciler için önemli meslekî bilgiler barındırıyor. Fakat imkânı olan okurların, seyircilerin de bu raporu okumasını isterdim. O yüzden kabaca size rapordaki bilgilerden bahsedeceğim.

Bu yılın en önemli gündemi, malumunuz koronavirüs salgınıydı. Dünyayı kasıp kavuran salgın, insanların haber alma ihtiyaçlarını da arttırdı haliyle. Üstelik ana akım medyaya rağbet de bu süreçte yükseldi. Ama Reuters araştırmacılarına göre, bu artış geçici. Hastalık hayatımızdan çıktığında, medyayla ilişkilerimizi gözden geçireceğiz.

Rapor son yıllarda en çok “fake news” (yalan haber) tartışmalarına yaptığı katkıyla gündeme geliyor.

Haber medyasına güven, dünya genelinde yüzde 38 civarında. Geçen yıla oranla 4 puanlık düşüş var. Özellikle kutuplaşmanın arttığı ABD ve İngiltere gibi ülkelerde, ya da yakın zamanda toplumsal gerilimler yaşayan yerlerde, mesela Hong Kong’da ve Şili’de, haberler büyük kuşkuyla takip ediliyor. İngiltere’de medyaya güven yüzde 28’e kadar gerilemiş.

Bu sebeple de, “takip edilen haber kanallarına güven” şeklinde bir başka gösterge var raporda. Burada güven, yüzde 46’ya yaklaşıyor.

Buna mukabil, Türkiye’de inanılmaz bir şey olmuş ve 9 puanlık artışla toplumun yüzde 55’i haber medyasına güvendiğini söylemiş. Türkiye bu iyimserliğiyle 40 ülke arasında 3. sırada. İnsanlar sık takip ettikleri haber platformlarına ise yüzde 61 oranında güveniyor.

Kutuplaşmayla medya ilişkisi biraz tavuk-yumurta ilişkisine benziyor. Politikacılar ülkeyi kutuplaştırdıkça, fay hatlarına yüklendikçe, medya da bunun borazanı hâline geliyor. Medyanın oyuna dâhil olmasıysa, kutuplaşmayı geri dönülmez bir noktaya taşıyor.

Dünya genelinde yükselen bir trend de şu: İnsanlar git gide kendi düşündüklerini onaylayan medya platformlarına yöneliyorlar. Kutuplaşmanın yarattığı sosyal gerilim, insanları “güvenli limanlar” arayışına sürüklüyor.

Bu da, “yankı odası” dediğimiz, farklı görüşlerden azade, güvenli, konforlu medya alanlarının oluşmasına yol açıyor. Bu yöntem, daha çok “müşteri” kazandırdığı için de, yeni medyada özellikle bu tarafgirlik hissedilir oranda artmış durumda.

“Yalan haber” tartışmalarına dönersek, Reuters’in araştırmasına göre 40 ülkedeki medya tüketicilerinin yüzde 40’ı, yalan ve yanlış bilgilerin politikacılar tarafından yayıldığını düşünüyor. Özellikle Donald Trump fenomeninden sonra, ABD’de bu oran daha da yüksek.

Ancak burada ilginç bir bilgi de var. Çalışmaya katılanlara şu soru sorulmuş: “Eğer bir siyasetçi, yalan bilgiler içeren bir reklamı sosyal medya platformlarında yayınlamak istese, sosyal medya platformu bu reklama müdahale etmeli midir?”

Hemen her ülke ezici çoğunlukla, “Evet, sosyal medya platformu o reklamı kaldırmalı” derken, sadece Türkiye’de yüzde 50’den fazlası, “Karışmamalı” cevabını vermiş.

Ülkemizde sadece yolsuzluk değil, yalan da politikanın “olmazsa olmazı” görülüyor herhalde.

Bunların yanı sıra rapor, dünya genelindeki yeni trendlere, mesela Podcast yayınlarının artmasına ve dijital yayınların kendi iş modellerini oluşturma konusundaki başarılarına da değiniyor. Dediğim gibi, medya okuryazarlığını geliştirmek isteyenlerin de istifade edebileceği bilgilerle dolu rapor.

İsterseniz Türkiye özeline biraz daha yakından bakalım.

Reuters araştırmasında, “Haberi nereden alıyorsunuz?” sorusuna yüzde 85 oranında online mecralar cevabı verilmiş. Mobil teknolojilerin ve sosyal medyanın yaygınlaşması, artık insanların her şeyi cep telefonlarından takip etmelerine sebep oldu.

İnterneti, yüzde 68’le televizyon, yüzde 58’le sosyal medya, yüzde 42’yle basılı gazete takip ediyor.

2018’de yine Reuters Enstitüsü’nden yayınlanan Servet Yanatma’nın hazırladığı Türkiye özel raporunda, insanlara şu soru da sorulmuştu: “Peki asıl haber kaynağınız hangisi?” Yani hangi haber kaynağı sizin görüşlerinizi belirlemede  daha etkin? Bu soruya, yüzde 48 televizyon cevabını vermişti. Bu oran, merkez ya da sağ politik partilere oy verenler arasında yüzde 50 ile yüzde 59’a kadar çıkıyor.

Yani Türkiye’de haber alma hususunda televizyonun liderliği sürüyor diyebiliriz. Yine de internetin bu alandaki yükselişi sürüyor.

En çok takip edilen televizyonsa son iki senedir Fox TV. Onu CNN Türk takip ediyor. Yazılı basındaysa Hürriyet ve Sözcü arasında bir rekabet var. İnternette CNN Türk ve NTV’nin haber siteleri zirvede.

Çok takip edilen medyaya duyulan güven de o oranda yüksek. Fox TV’ye güvenenler yüzde 77’deyken, NTV’ye güven yüzde 74’te. Sözcü, Habertürk, Cumhuriyet ve CNN Türk de yüzde 70’in üzerinde güvene sahip medya organları.

OdaTV çok takip edilen yayınlardan biri değil ama güven sıralamasında yüzde 61’le aşağılarda kendine yer bulmuş. Ondan daha aşağıda olanlar Sabah ve Ahaber. Yandaş medya olarak adlandırılan bu iki yayın, 2018’deki raporda da diplerdeydi.

Diğer pek çok ülkede devlet televizyonlarına güven en üst sıralarda yer alırken, Türkiye’de TRT kendine ancak ortalarda yer bulabilmiş. 2018’de daha da aşağılardaydı üstelik.

Ancak dediğim gibi, Türkiye’de son yıllarda haber medyasına olan güven sürpriz şekilde tazelenmiş. 2018’deki çalışmada Türkiye’nin haberlere güven ortalaması yüzde 38’deydi. Açıkçası bu iki senede ne değişti pek çözebilmiş değilim. Nitekim Reuters raporu da bu yükseliş için, “görünür bir sebep olmadığı” notunu düşmüş.

Tabi rapora, çalışmanın doğasından ötürü, yansımayanlar da var. Mesela önceki gün başlayan ana akım televizyonlara HDP’li konuk çağırmama meselesi.

Habertürk’teki bir programda, Avukat Salim Şen, HDP’nin demokrasi yürüyüşü konuşulurken hiç HDP’li siyasetçi çağrılmamasını eleştirince, moderatör Didem Arslan Yılmaz ilginç ama bir o kadar da kendini ele veren bir çıkış yaptı ve şöyle dedi:

“Salim bey burası bir kamu televizyonu değil. Özel bir sektörüz. Bu bir tercihtir.”

Yine Habertürk’ten Veysi Ateş, AKP taraftarlarının çok sevdiği bir argümanla konuya yaklaştı: “Terör örgütleriyle araya mesafe koymayanları, kanlı eylemleri kına(ya)mayanları Habertürk ekranlarına davet etmiyoruz, etmeyeceğiz de…”

Bu açıklamalardan ikincisi, parti tarafgirliğini açık ettiği için önemli. “Terör örgütleriyle araya mesafe” meselesi, tıpkı pek çok siyasî yargılamada görülen “iltisak” meselesi gibi sübjektif ve anlamsız bir ifade. O mesafeyi kim nasıl ölçecek? HDP’yi Meclis’e kabul etmekte sorun yoksa, neden evlerimize de konuk etmeyelim?

Bu tür yeni gazeteciliğin bir diğer yanı, “ya bizdensin ya onlardan” retoriğini her durumda hâkim kılmaya çalışmaları. “Devlet mi, teröristler mi?” Soruyu böyle sorduğunuzda, aslında soru sormuyor, bir cevap dayatıyorsunuz fakat bunun idraki de uzun sürüyor. En son ana akım medyada, CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın programında, “PKK’ya terör örgütü der misiniz?” sorusuna muhatap olan Tahir Elçi’nin suikasta kurban gittiğini hatırlatalım.

Didem Yılmaz’ın açıklamasıysa, Türkiye’deki medya düzenini bir kez daha deşifre ettiği için anlamlı.

Ana akım medya, bir başka deyişle “patron medyası,” hükümetle bağlarını koparmayı ekonomik olarak göze alamadığı için hep “dikkatli bir dil” tercih eder. Bunun, objektiflikle karıştırılması, insanların mesela NTV’yi ya da CNN Türk’ü “çok objektif kanal” diye algılamalarına sebep oluyor.

Haberlerin sadece dili değil, seçkisi de önemli. Hangi haberi yayınlamadığınız, kime sağır olduğunuz, hangi yorumculara ağırlık verdiğiniz, sizin yayın politikanızı belirliyor. Hele ki, TV’ye çıkacak ve çıkmayacakların Ankara’dan belirlendiği bir dönemde, “Özel sektörüz, bu bir tercihtir” açıklaması yapmak, tercihin gazetecilikle değil de “sektörle” ilgili olduğunu gösteriyor.

Bu konuyla ilgili akademisyen Burak Bilgehan Özpek, TV’de çok iyi bir yorum getirdi: Medyanın asıl müşterisi toplum değil de devlet olduğu için, ona göre yayın yapmak zorunda hissediyor.

Öte yandan, Habertürk’ün yayına HDP’li çıkarmama tavrının, sadece Habertürk ve HDP’yle sınırlı olmadığı da Türkiye medyasının bir gerçeği. Habertürk’ü eleştiren gazetecilerin pek çoğu, ele aldığı konularla ilgili aktörlere hiç ulaşmadan tonlarca haber yayınlıyor, en ufak iddiaları bile muhataplarına sormadan haberleştirmekten çekinmiyor.

Nitekim “patron medyası” değil de daha çok okura, reklam gelirine ve bir takım uluslararası fonlara dayanarak gazetecilik yapıyorsanız, daha özgür oluyorsunuz. Ancak bu sefer de ideolojik kısıtlar ya da iyi medya okuryazarlığı olmayan ve daha kaliteli gazetecilik talep etmeyen okura hitap etmenin rahatlığı gibi etkenler gazeteciliğinizi baltalıyor.

Son yıllarda az çok eli yüzü düzgün haber için Deutsche Welle ya da BBC gibi yayınların Türkiye şubelerine mecbur olmak, Reuters gibi küresel medya organlarının Erdoğan ve çevresinden daha iyi haber alabiliyor olması, aslında medyanın mecbur bırakıldığı hâli de özetliyor.

İktidarın ana akıma uyguladığı sansür, can yakıcı boyutlarda. Sebebi de, seçmeninin en çok TV’ye güvenmesi. Sansürden bir şekilde muaf olanların bir kısmı da, tıpkı ülkedeki muhalefet partileri gibi, ezberleri tekrar etmekten öteye gitmiyor.

Bu tabloda, Erdoğan ve AKP’nin tesis etmeye çalıştığı muhalefet etme biçiminin de alıcısı var ne yazık ki. AKP’liler 2010’ların başında karikatürize edilen “endişeli laik” ya da “ulusalcı” tiplemesinden hoşnutlar. Seçmenlerine, “Bakın bu CHP’liler hep aynı” dedirtebildikleri sürece CHP’lilerden de şikayetleri yok.

HDP’nin terörle anılmasının ana akımda, üstelik Sözcü ve Cumhuriyet gibi gazeteler eliyle gerçekleşmesine de bayılıyorlar.

Son yıllarda otoriter rejimler üzerine yapılan çalışmalar, otoriter yönetimler kadar onların otoriterleşmesine çanak tutanlara da yoğunlaşıyor. Türkiye’de medyayı bu gözle yeniden okumanın zamanıdır belki de.

[Yavuz Altun] 18.6.2020 [TR724]

Zulmün heykelini diktiler! [Erhan Başyurt]

AKP iktidarı, Türkiye’yi 10 yıl önce hayal bile edilemeyecek bir noktaya sürükledi.

Zulmün heykelini diktiler.

Yapılamaz sanılan ne varsa, tarihin çöplüğünden çıkarıp hayata geçirdiler.

Sadece iktidarda kalmak, hukuk önünde hesap vermemek için, yüzbinlerce hayatı kararttılar.

***

Bebekleri, yeni doğum yapmış anneleri, hasta ve yaşlıları hapse attılar…

Normalleşmek yerine her geçen gün biraz daha zalimleşiyorlar.

“Uyanırlar, uçuruma sürüklenen ülkeyi kurtarmaya çalışırlar belki…” diye olan tüm umutları yok ettiler, etmeye de devam ediyorlar.

***

Kamuoyuna son düşen Mersin KOM Müdürlüğü’nün bir operasyonuna ait çok tartışılan fotoğrafa bir bakın!

İslamın en temel eserlerini almış ve suç unsuru olarak sergiliyorlar.

Müthiş bir iş başarmış gibi de basına dağıtmışlar.

Silah ve mermi yerine, terör örgütünün delili olarak sergiledikleri İslamın temel eserleri; Elmalılı Hamdi’nin Kuran Tefsiri, İbrahim Canan’ın Hadis Ansiklopedisi, Vehbe Zuheyli’nin Fıkıh Ansiklopedisi…

Bir de dua kitabı var suç unsuru olarak görülen; El-Kulübu’d Daria… İçerisinde Efendimiz’in, dört büyük halifenin, İmamı Azam’ın, Veysel Karani’nin, Abdulkadir Geylani’nin, İmam Nakşibendi’nin, İmam Şazili’nin, Mevlana’nın duaları ve salavatı şerifler var…

***

“Siyasal İslamcı AKP iktidarda, kuran okuyan, namaz kılan Cumhurbaşkanı’mız var…” diye birileri övünüyor, ancak iktidarının 18’nci yılında bin bir güvenlik soruşturması ve referansla atadığı polisler, Kur’an tefsirine, hadis ansiklopedisine, fıkıh kitabına, dua kitabına ‘suç unsuru’ muamelesi yapıyor.

***

Dindarlara bu kadar zulmü dillerine doladıkları, ‘Tek Parti’ bile yapmamıştı.

***

İki hafta önce, Adana’da bir başka trajik operasyon gerçekleştirildi. 

Tutukluların ailelerine yardım ettikleri için, 63 kişi terörle mücadele timleri tarafından gözaltına alındı.

Ailelerin suçu olmadığı gibi, hapisteki insanların ailelere yardımda bulunmak da suç değil…

Kanunsuz suç olmaz! Böyle bir suç da kanunlarda yok!

Sadece dinin temel eserlerini okumak değil, insan olmanın bir gereği olarak ‘hayır’ yapmak da suç!

AKP iktidarında, zekat vermek, ihtiyaç sahiplerine sadaka vermek de suç!

Polis, engelli dört yaşında çocuğu olan bir annenin evine, kameralar eşliğinde koç başı ile kapıyı kırarak girdi.

Güle oynaya, duvardan seyrede seyrede…

Onlar da biliyor ortada ne terör örgütü ne terörist var… Eğitim yapar gibi kendilerinden emin giriyorlar…

***

Masum insanlara Adana’da bu operasyonu yaptıran Emniyet Müdürü bir hafta içinde AKP tarafından ödüllendirildi.

Adana’dan alınıp İstanbul Emniyet Müdürü olarak atandı.

Üstelik, geçmişte ‘Telekulakçı’ olduğu ve yasadışı dinleme yaptığı sabit olduğu halde…

Daha da çarpıcı olanı, aynı Emniyet Müdürü ‘başmüfettiş’ olarak, 17/25 Aralık soruşturmalarını yapan polislerin ‘yasadışı dinleme yaptıkları’ raporunu da hazırlayan isim…

Kimse, “alttaki kadrolar tüm zulüm ve insan hakları ihlallerini iktidardan habersiz yapıyor” yalanına sarılmasın diye bu bilgileri veriyorum…

***

Adana polisi, Ramazan’da da sosyal mesafe kurallarına uygun şekilde açık havada topluca namaz kılan Alparslan Kuytul ve cemaatine saldırmıştı.

AKP iktidarında muhalif iseniz, toplu namaz kılmanız da suç!

***

İktidardaki ‘siyasal İslamcılar’a dindarları biçtiriyorlar. Kendi tabirleri ile ‘kırdırıyorlar’…

Suçüstü yapıldıkları için, hesap sorulmaması ve iktidarda kalmaları karşılığında, her türlü hukuksuzluk ve dindar düşmanlığına imza atıyorlar.

28 Şubat’ta yapalamayanları, perde arkasında derin güçlerin desteği ve yönlendirmesiyle, ’siyasal İslam’ eliyle fazlasıyla uyguluyorlar.

***

Yeni doğum yapmış anneyi tutuklayıp, 4 aylık bebeklerini babaya bırakıyorlar.

Anneyi tutuklayıp, 9 ve 19 aylık çocuklarını babaya bırakmak yerine Çoçuk Esirgeme Kurumu’na göndermeye çalışıyorlar.

Anneler, bebeklerinin rızkını lavaboya, toprağa sıkıyorlar…

Kanser hastası, “tek başına hapiste kalamaz” raporu olan gazeteci Mevlüt Öztaş’ı salıvermek bir yana, kemoterapiye kelepçe ile sokuyorlar.

***

Gururla ve son derece bilinçli hukuksuzluk ve insan hakları ihlalleriyle, zulmün heykelini dikiyorlar.

En hafifi “Yaşattıklarınızı yaşamadan ölmeyin!” şeklinde, çok ağır ahlar alıyorlar.

“Mazlamun ahı titretir arşı!” boşuna dememişler…

Bu kadar zulmün bumerang gibi gelip kendilerini de biçmeyeceğine, yaktıkları ateşin kendilerini de dokunmayacağını sanıyorlarsa yanılıyorlar.

Bilmediğimiz tek şey, gece karardıkça kararıyor ve tan yerinin o önlenemez ağarması ne zaman başlayacak!

[Erhan Başyurt] 18.6.2020 [TR724]

Hayatın amacı nedir? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hayatın amacı nedir? Eski Yunan’dan bu yana filozofların üzerlerinde uzlaştıkları temel amaçlardan biri şüphesiz ki insanın mutluluğudur. Mutluluk! Nazım Hikmet’in ressam Abidin Dino’ya yazdığı şiirindeki gibi: “Bana mutluluğun resmini yapabilir misin, Abidin?” diye soruyor, Nazım. Antik Yunan’dan bu yana bitmeyen bir mücadeledir, “mutluluğun resmini yapmak” elbette.

Çok öznel olmakla beraber, mutlulukla özgürlük arasında ilişki vardır. Altın kafesteki bülbülün özgürlüğünü araması gibi, insanlar mutlu olabilmek için özgürlüğe gereksinim duyar. Eski Yunan’dan itibaren bu konudaki düşünsel serüvene değinmemin nedeni, bugün tartışılagelen hemen her şeyin, eski Yunan’daki tartışmalara dayanmasıdır. Bazıları bunu anlamakta güçlük çekiyor.

Neden “kendi kültürümüzdeki kaynaklara başvurmadığım” sorgulanıyor. Her şeyden önce, mutluluk arayışı çok evrenseldir. Hiçbir kültürün kendine has bir mutluluk tanımı olamaz. Evrensel olan mutluluk “dürtüsü” belki de bize uygarlık öncesi dönemlerden miras kalan bir içgüdüdür. Ölmemiş olan son içgüdülerimizden biri, belki de! Ve Eski Yunan’da, İsa’nın doğumundan (milattan) 1000 yıl kadar önce, bu tür sofistike konular tartışılmaya başlandı. Şöyle bir örnek vereyim ki neden “öz kültürle” bu konuya yaklaşılamayacağı anlaşılsın. İlk yazılı Türkçe kaynaklar, bugünkü Moğolistan’da bulunan, milattan sonra 7. Yüzyıldan kalma Orhun Anıtları’dır. Eski Yunan’da mutluluk tartışmaları ile bu tarih arasında aşağı yukarı 15 asıdan (1500 yıldan!) daha fazla zaman var. Evrensel konulara milli kaynaklardan yaklaşamayız. Dahası, aynı şey İslami kaynaklar için de geçerli. İnsanlık bir yeknesak kadere sahip! Her türlü bölük pörçük ve birbirinden kopuk görünen kültürlere karşın, mesela her insan grubu birlikte oturup yemek yemeği seviyor veya başlarına kötü bir şey geldiğinde ağlıyor. Savaşlarda ölen veya yaralanan askerler arasında yapılan bir araştırma, dünyanın bütün ordularında ölmek üzere olan askerlerin son anlarında ağlayarak annelerini çağırdıklarını ortaya koyuyor. Dini veya ulusal aidiyetlerinin farklı olmasına karşın, ortak çok noktamız var. Nazım’ın Abidin Dino’ya hınzırca sorduğu soru, bizi bu hayatın temellerine doğru bir yolculuğa davettir.

Uzun süre yaşadığım ülkeyi değiştirmeye, dönüştürmeye çalıştım. Çünkü Türkiye doğrusu beni mutlu etmiyordu. 1980’lerde, on üç, on dört yaşlarımda okuduğum Yargılayan Savunma adlı bir kitap, 1980 askeri darbesinden sonra içeri alınan devrimcilerin nasıl işkencelere maruz kaldıklarını anlatıyordu. Erdal Öz’ün harika kitabı Gülünün Solduğu Akşam, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının dramının romanlaştırılmasıydı. Darbe sonrası dedemin, babamın “solcu kitaplarını” tavan arasına gizlemesi hala gözlerimin önünde! Mahallede zekâ engelli Erkan Ağabey ile yıllarca nasıl dalga geçildiği bugün dahi yüreğimi sızlatıyor. Taşmektep’te (Göztepe Pansiyonlu İlkokulu) öğrenciyken yediğimiz sıra dayakları, kızılcık sopalı işkenceler, müdür Turan Bey’in odasında kulaklarımdan ve favorilerimden tutup havaya kaldırdığında çektiğim acılar, çocuklarıma çok daha anlayışlı davranmamı sağlıyor. Lise’de matematik öğretmenim Orhan Varol’un pedagojik rolünü kötüye kullanarak bize derslerde matematik öğretmek yerine kendisinin matematik mühendisi olduğundan, Galatasaray-Fenerbahçe maçlarından ve karısının eczanesinin iyi para kazandığından falan bahsetmesi, öğrencilerim için daha iyi bir hoca olma çabamı kamçılıyor. Tüm bunlar benim. Ve ben tüm bunların ve sayısız başka denetimlerin ürünüyüm. Bu deneyimlerimin bende oluşturduğu izlenim, hep Türkiye’nin hasta olduğuydu. Türkiye de Türkiye toplumu da patolojikti. Ben bunu düzeltmeliydim. Erken gençlik dönemimde Marksist sosyalist bir toplumun zorla (kafasına vurarak!) bu hastalıklı yapıyı rehabilite etmesi gerektiğine inanıyordum. 1991’de üniversitede devrimci proleter diktasının tedavi olmadığını anlamaya başlayacaktım. Toplum mekanik değildi. Deniz çok büyüktü ve benim kayığım çok küçüktü! Yine de toplumu dönüştürme gerekliliği sabitti. Ve ben bu yolda mücadele etmeliydim. Üniversite hocası olmak ve akademik kariyer, benim mücadele biçimim olmalıydı.

Ülkeyi “tepeden tabana” dönüştürme düşüncesini bir kenara bırakmıştım. Çünkü artık bunun başarılı olmayacağını görüyordum. Hakiki dönüşümler, insanı hedef almalıydı. Bireyler dönüşürse toplum da dönüşürdü. Eğitim, aydınlanma, bilgi, ikna, rasyonel akıl… 1991’de, 19 yaşındayken Almanya’ya gidip üniversiteyi orada okumaya karar verdim. Peder çok açık görüşlü ve aydın adamdı. Destek oldu. Annemin Alman vatandaşı olması, ülke seçimimde en önemli etkendi. Bir de Alman akademik geleneği ve Alman Okulu!

Hayat çok kısa. Yaş ilerledikçe bende bu duygu hâkim oldu. 2005’te yabancı bir eş ve dokuz aylık bir kız evlatla, Türkiye’ye döndüm. Artık bir siyaset bilimi doktoruydum. Ve Almanya’da bir yıl ders deneyimi olan bir akademisyendim. Yardımcı doçentlik kısa sürdü. Bir buçuk yılda doçentlik sınavını geçtim. Hem Almanca hem İngilizce’den ÜDS puanım çok iyiydi. Birçok yayın, konferans, derler, idari görevler; en önemlisi de binlerce lisans ve yüksek lisans öğrencisi. Türkiye kanımca ben döndüğümde iyi yoldaydı. Ben de kendi mikro alanımda ülkemin gelişimine ve insanımın eğitimine ve aydınlanmasına hizmet ediyordum. Peder Bey dönmemi hiç desteklemedi, ama her zamanki saygılı tutumuyla sesini çıkartmadı. Dönmemi istememesinin nedeni, Türkiye’de insanların mutlu olmadığını görmesiydi. Her aydın gibi, küçük bir yaşamı, tasasız bir günlük hayatı özlüyordu. Oysa onun 45 yıllık mesleki denetiminde vardığı sonuç, Türkiye’nin insanını mutlu etmediği ve etmeyeceğiydi.

Makro değişimlere kendini adamak irrasyonel bir davranış! Bunu çok önceleri kavramıştım. Ama hala, kendi küçük kayığımın içinde dev okyanuslarda mücadele etmeyi normal addediyordum. Oysa en önemli değişim, kişinin kendisini değiştirmesi ve dönüştürmesi. Bunu kendi özelimde anlamış olsam da, pedagojik olarak insanların aydınlanmasına katkıda bulunmak, onların ufkunu açmak gibi hedeflerle bu makro hedefe doğru bir gayret içinde olduğumun farkında değildim. Veya bu gerçekle yüzleşmek istemiyordum.

Fakat bugün şunu net olarak kavrıyorum: Gerçek zorluk kimlikler ve kişilik. Bu iki şey, eğitimle (okulla, okulda öğrenmeyle) değişmiyor. Ve bilgi, kimlikleri ve kişilikleri her zaman doğru bir raya oturtmuyor. Makro ölçekte değişimler, mikro ölçekte değişimler zemininde gerçekleşir. Aksi halde değişim tutmaz. Demek ki bireyin gelişimi esastır. Ama bireyin değişmek için bir isteği ve motivasyonu olması gerekir. Oysa insanların birbirinden farklı değerleri var. Evet, beraber yemek yemeği seviyorlar veya savaşta ölürken anne diye ağlıyorlar. Fakat Türkiye’de çok ciddi bir fay kırığı vardı. İnsanlar beraber yemek yemekten hoşlanmıyorlardı. Birbirlerini ötekileştiriyorlardı. Devleti bu nefret yarışmasında bir araç olarak kullanmak hepsinin ortak hedefiydi.

Bizi özgürleştiren her şey iyidir. Bizim özgürlüğümüzü azaltan her şey kötüdür. Toplum Türkiye’de hiç özgürleşmedi. Çünkü özgür olmayı istemiyordu. Daha doğrusu özgürlüğün ne olduğunu bilmiyordu. Özgürlüğü kolektif olarak algılıyordu. Düşman ülkeden kovulmuştu, artık ülke özgürdü. Oysa özgürlük kolektif bir olgu değildi, bireyseldi. Kolektif özgürlük ideallerinin ardına sinsice saklanmış ideolojiler, insanı bir kalıba dökmeye çalışan sıvı gibi görüyorlardı. Seçme (tercih) hakkı çoğunlukla mahallelinin tepkisini çekiyordu. Sıradan olmanın dışında her şey tehditti. El ele tutuşan iki sevgili, başına başörtüsü takan öğrenci, dilini konuşmak isteyen Kürt hep bu dertten muzdaripti. Kendi tercihlerini yapan insanlara birileri devamlı yaptıklarının yanlış olduğunu söylüyordu. Devlet bu insanların kontrolünde, aynı özgürlük karşıtı tutumun sistematikleştirici aparatıydı. Bizi özgürleştiren her şey Türkiye’de kötüydü. Bizim özgürlüklerimizi azaltan her şey devletti.

Yaşadığınız ülkenin değişimi önemli. Her değişim iyi değildir. Özgürlükleri arttıran değişimler iyidir. Türkiye değişti. Ama özgürleşmedi. Türkiye toplumu özgürlüklerle bağ kurmakta zorlanıyor. Birey olmanın ne kadar önemli olduğunu birey olmadan anlamayacak olmak ne büyük paradoksmuş! Keşke birey olmanın gereğini öğretebilseydim! Bakın işte gene pedagojik arazım depreşti. Öğretmen olmayı devam ettirmek için başka bir motif bulmalı. Çünkü özgürlüğü öğretmek mümkün değil. Değişimin gerekliliğini öğretmek mümkün değil. Hangi değişimin iyi olduğunu öğretmek mümkün değil!

Adorno, Marcuse, Horkheimer gibi Frankfurt’lu eleştirel düşünce filozofları, bizi özgürleştiren her şeyin iyi olduğunu, otoriteryan ve faşizan her şeyin kötü olduğunu ileri sürer. Belki insanları Frankfurt Okulu okumaları yapmaya itmek, dolaylı olarak onlara bir değişim kapısı aralamak olur. İnsanlarımıza her değişimin iyi bir şey demek olmadığını nasıl öğretmeli? Olması gereken değişimin merkezine hangi değeri koymaları gerektiğini onlara nasıl göstermeli? Belki de böyle.

Mutluluk ve özgürlük birbiriyle bağlantılı! Bir süreliğine de olsa bırakın etrafınızda olanları bir kenara. Ve kendinize odaklanın azıcık, olmaz mı? Mutlu olmak için özgür olmaya ihtiyacımız var. Özgür ve mutlu olmak için tekil olmak (grup aidiyetleri dışında kendin olmak), birey olmak gerekli. Belki o zaman mutluluğun resmini yapabiliriz! Kolayına kaçmadan, kendimizce!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.6.2020 [TR724]