Hayatın amacı nedir? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hayatın amacı nedir? Eski Yunan’dan bu yana filozofların üzerlerinde uzlaştıkları temel amaçlardan biri şüphesiz ki insanın mutluluğudur. Mutluluk! Nazım Hikmet’in ressam Abidin Dino’ya yazdığı şiirindeki gibi: “Bana mutluluğun resmini yapabilir misin, Abidin?” diye soruyor, Nazım. Antik Yunan’dan bu yana bitmeyen bir mücadeledir, “mutluluğun resmini yapmak” elbette.

Çok öznel olmakla beraber, mutlulukla özgürlük arasında ilişki vardır. Altın kafesteki bülbülün özgürlüğünü araması gibi, insanlar mutlu olabilmek için özgürlüğe gereksinim duyar. Eski Yunan’dan itibaren bu konudaki düşünsel serüvene değinmemin nedeni, bugün tartışılagelen hemen her şeyin, eski Yunan’daki tartışmalara dayanmasıdır. Bazıları bunu anlamakta güçlük çekiyor.

Neden “kendi kültürümüzdeki kaynaklara başvurmadığım” sorgulanıyor. Her şeyden önce, mutluluk arayışı çok evrenseldir. Hiçbir kültürün kendine has bir mutluluk tanımı olamaz. Evrensel olan mutluluk “dürtüsü” belki de bize uygarlık öncesi dönemlerden miras kalan bir içgüdüdür. Ölmemiş olan son içgüdülerimizden biri, belki de! Ve Eski Yunan’da, İsa’nın doğumundan (milattan) 1000 yıl kadar önce, bu tür sofistike konular tartışılmaya başlandı. Şöyle bir örnek vereyim ki neden “öz kültürle” bu konuya yaklaşılamayacağı anlaşılsın. İlk yazılı Türkçe kaynaklar, bugünkü Moğolistan’da bulunan, milattan sonra 7. Yüzyıldan kalma Orhun Anıtları’dır. Eski Yunan’da mutluluk tartışmaları ile bu tarih arasında aşağı yukarı 15 asıdan (1500 yıldan!) daha fazla zaman var. Evrensel konulara milli kaynaklardan yaklaşamayız. Dahası, aynı şey İslami kaynaklar için de geçerli. İnsanlık bir yeknesak kadere sahip! Her türlü bölük pörçük ve birbirinden kopuk görünen kültürlere karşın, mesela her insan grubu birlikte oturup yemek yemeği seviyor veya başlarına kötü bir şey geldiğinde ağlıyor. Savaşlarda ölen veya yaralanan askerler arasında yapılan bir araştırma, dünyanın bütün ordularında ölmek üzere olan askerlerin son anlarında ağlayarak annelerini çağırdıklarını ortaya koyuyor. Dini veya ulusal aidiyetlerinin farklı olmasına karşın, ortak çok noktamız var. Nazım’ın Abidin Dino’ya hınzırca sorduğu soru, bizi bu hayatın temellerine doğru bir yolculuğa davettir.

Uzun süre yaşadığım ülkeyi değiştirmeye, dönüştürmeye çalıştım. Çünkü Türkiye doğrusu beni mutlu etmiyordu. 1980’lerde, on üç, on dört yaşlarımda okuduğum Yargılayan Savunma adlı bir kitap, 1980 askeri darbesinden sonra içeri alınan devrimcilerin nasıl işkencelere maruz kaldıklarını anlatıyordu. Erdal Öz’ün harika kitabı Gülünün Solduğu Akşam, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının dramının romanlaştırılmasıydı. Darbe sonrası dedemin, babamın “solcu kitaplarını” tavan arasına gizlemesi hala gözlerimin önünde! Mahallede zekâ engelli Erkan Ağabey ile yıllarca nasıl dalga geçildiği bugün dahi yüreğimi sızlatıyor. Taşmektep’te (Göztepe Pansiyonlu İlkokulu) öğrenciyken yediğimiz sıra dayakları, kızılcık sopalı işkenceler, müdür Turan Bey’in odasında kulaklarımdan ve favorilerimden tutup havaya kaldırdığında çektiğim acılar, çocuklarıma çok daha anlayışlı davranmamı sağlıyor. Lise’de matematik öğretmenim Orhan Varol’un pedagojik rolünü kötüye kullanarak bize derslerde matematik öğretmek yerine kendisinin matematik mühendisi olduğundan, Galatasaray-Fenerbahçe maçlarından ve karısının eczanesinin iyi para kazandığından falan bahsetmesi, öğrencilerim için daha iyi bir hoca olma çabamı kamçılıyor. Tüm bunlar benim. Ve ben tüm bunların ve sayısız başka denetimlerin ürünüyüm. Bu deneyimlerimin bende oluşturduğu izlenim, hep Türkiye’nin hasta olduğuydu. Türkiye de Türkiye toplumu da patolojikti. Ben bunu düzeltmeliydim. Erken gençlik dönemimde Marksist sosyalist bir toplumun zorla (kafasına vurarak!) bu hastalıklı yapıyı rehabilite etmesi gerektiğine inanıyordum. 1991’de üniversitede devrimci proleter diktasının tedavi olmadığını anlamaya başlayacaktım. Toplum mekanik değildi. Deniz çok büyüktü ve benim kayığım çok küçüktü! Yine de toplumu dönüştürme gerekliliği sabitti. Ve ben bu yolda mücadele etmeliydim. Üniversite hocası olmak ve akademik kariyer, benim mücadele biçimim olmalıydı.

Ülkeyi “tepeden tabana” dönüştürme düşüncesini bir kenara bırakmıştım. Çünkü artık bunun başarılı olmayacağını görüyordum. Hakiki dönüşümler, insanı hedef almalıydı. Bireyler dönüşürse toplum da dönüşürdü. Eğitim, aydınlanma, bilgi, ikna, rasyonel akıl… 1991’de, 19 yaşındayken Almanya’ya gidip üniversiteyi orada okumaya karar verdim. Peder çok açık görüşlü ve aydın adamdı. Destek oldu. Annemin Alman vatandaşı olması, ülke seçimimde en önemli etkendi. Bir de Alman akademik geleneği ve Alman Okulu!

Hayat çok kısa. Yaş ilerledikçe bende bu duygu hâkim oldu. 2005’te yabancı bir eş ve dokuz aylık bir kız evlatla, Türkiye’ye döndüm. Artık bir siyaset bilimi doktoruydum. Ve Almanya’da bir yıl ders deneyimi olan bir akademisyendim. Yardımcı doçentlik kısa sürdü. Bir buçuk yılda doçentlik sınavını geçtim. Hem Almanca hem İngilizce’den ÜDS puanım çok iyiydi. Birçok yayın, konferans, derler, idari görevler; en önemlisi de binlerce lisans ve yüksek lisans öğrencisi. Türkiye kanımca ben döndüğümde iyi yoldaydı. Ben de kendi mikro alanımda ülkemin gelişimine ve insanımın eğitimine ve aydınlanmasına hizmet ediyordum. Peder Bey dönmemi hiç desteklemedi, ama her zamanki saygılı tutumuyla sesini çıkartmadı. Dönmemi istememesinin nedeni, Türkiye’de insanların mutlu olmadığını görmesiydi. Her aydın gibi, küçük bir yaşamı, tasasız bir günlük hayatı özlüyordu. Oysa onun 45 yıllık mesleki denetiminde vardığı sonuç, Türkiye’nin insanını mutlu etmediği ve etmeyeceğiydi.

Makro değişimlere kendini adamak irrasyonel bir davranış! Bunu çok önceleri kavramıştım. Ama hala, kendi küçük kayığımın içinde dev okyanuslarda mücadele etmeyi normal addediyordum. Oysa en önemli değişim, kişinin kendisini değiştirmesi ve dönüştürmesi. Bunu kendi özelimde anlamış olsam da, pedagojik olarak insanların aydınlanmasına katkıda bulunmak, onların ufkunu açmak gibi hedeflerle bu makro hedefe doğru bir gayret içinde olduğumun farkında değildim. Veya bu gerçekle yüzleşmek istemiyordum.

Fakat bugün şunu net olarak kavrıyorum: Gerçek zorluk kimlikler ve kişilik. Bu iki şey, eğitimle (okulla, okulda öğrenmeyle) değişmiyor. Ve bilgi, kimlikleri ve kişilikleri her zaman doğru bir raya oturtmuyor. Makro ölçekte değişimler, mikro ölçekte değişimler zemininde gerçekleşir. Aksi halde değişim tutmaz. Demek ki bireyin gelişimi esastır. Ama bireyin değişmek için bir isteği ve motivasyonu olması gerekir. Oysa insanların birbirinden farklı değerleri var. Evet, beraber yemek yemeği seviyorlar veya savaşta ölürken anne diye ağlıyorlar. Fakat Türkiye’de çok ciddi bir fay kırığı vardı. İnsanlar beraber yemek yemekten hoşlanmıyorlardı. Birbirlerini ötekileştiriyorlardı. Devleti bu nefret yarışmasında bir araç olarak kullanmak hepsinin ortak hedefiydi.

Bizi özgürleştiren her şey iyidir. Bizim özgürlüğümüzü azaltan her şey kötüdür. Toplum Türkiye’de hiç özgürleşmedi. Çünkü özgür olmayı istemiyordu. Daha doğrusu özgürlüğün ne olduğunu bilmiyordu. Özgürlüğü kolektif olarak algılıyordu. Düşman ülkeden kovulmuştu, artık ülke özgürdü. Oysa özgürlük kolektif bir olgu değildi, bireyseldi. Kolektif özgürlük ideallerinin ardına sinsice saklanmış ideolojiler, insanı bir kalıba dökmeye çalışan sıvı gibi görüyorlardı. Seçme (tercih) hakkı çoğunlukla mahallelinin tepkisini çekiyordu. Sıradan olmanın dışında her şey tehditti. El ele tutuşan iki sevgili, başına başörtüsü takan öğrenci, dilini konuşmak isteyen Kürt hep bu dertten muzdaripti. Kendi tercihlerini yapan insanlara birileri devamlı yaptıklarının yanlış olduğunu söylüyordu. Devlet bu insanların kontrolünde, aynı özgürlük karşıtı tutumun sistematikleştirici aparatıydı. Bizi özgürleştiren her şey Türkiye’de kötüydü. Bizim özgürlüklerimizi azaltan her şey devletti.

Yaşadığınız ülkenin değişimi önemli. Her değişim iyi değildir. Özgürlükleri arttıran değişimler iyidir. Türkiye değişti. Ama özgürleşmedi. Türkiye toplumu özgürlüklerle bağ kurmakta zorlanıyor. Birey olmanın ne kadar önemli olduğunu birey olmadan anlamayacak olmak ne büyük paradoksmuş! Keşke birey olmanın gereğini öğretebilseydim! Bakın işte gene pedagojik arazım depreşti. Öğretmen olmayı devam ettirmek için başka bir motif bulmalı. Çünkü özgürlüğü öğretmek mümkün değil. Değişimin gerekliliğini öğretmek mümkün değil. Hangi değişimin iyi olduğunu öğretmek mümkün değil!

Adorno, Marcuse, Horkheimer gibi Frankfurt’lu eleştirel düşünce filozofları, bizi özgürleştiren her şeyin iyi olduğunu, otoriteryan ve faşizan her şeyin kötü olduğunu ileri sürer. Belki insanları Frankfurt Okulu okumaları yapmaya itmek, dolaylı olarak onlara bir değişim kapısı aralamak olur. İnsanlarımıza her değişimin iyi bir şey demek olmadığını nasıl öğretmeli? Olması gereken değişimin merkezine hangi değeri koymaları gerektiğini onlara nasıl göstermeli? Belki de böyle.

Mutluluk ve özgürlük birbiriyle bağlantılı! Bir süreliğine de olsa bırakın etrafınızda olanları bir kenara. Ve kendinize odaklanın azıcık, olmaz mı? Mutlu olmak için özgür olmaya ihtiyacımız var. Özgür ve mutlu olmak için tekil olmak (grup aidiyetleri dışında kendin olmak), birey olmak gerekli. Belki o zaman mutluluğun resmini yapabiliriz! Kolayına kaçmadan, kendimizce!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.6.2020 [TR724]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder