Sadakat ve Sabır [Mehmet Ali Şengül]

Kainat ağacının meyvesi insandır. İnsanın olmadığı bu dünyanın ve kainatın kıymet ve değeri yoktur. Varlık aleminin çekirdeği ve islamiyet ağacının en mükemmel meyvesi olan Hz.Muhammed (sav) alemin hem ruhu, hem aklı, hem de andelibi yani bülbülüdür.

Böylesine kainatın yaratılış vesilesi ve insanlığın iftihar tablosu, Efendimiz Hz. Muhammed (Aleyhissalatü Vesselam) yirmi üç yıllık nübüvvet hayatında rahat yüzü görmemiş ve hiçbir zaman rahat bırakılmamış; ama Allah‘ın en son nübüvvetle şereflendirdiği Nebiler Sultanı, en ağır şartlar altında bile vazifesini terk etmemiş, ye’se düşmemiş, gece gündüz hakka muhtaç gönüllere gizli-açık davasını anlatmaya çalışmıştır.  

Maide Suresi 67. ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et!  Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz.” 

(Bu âyet, Kur’ân’ın mûcizelerindendir. Risâlet görevini yerine getirme süreci içinde Efendimiz (a.s.m.)’ın düşmanları gittikçe artmıştı. Mekke müşriklerine, hicretten sonra Medine’deki kalabalık Yahudi kabileleri, Hıristiyanlar ve başka kabîleler de eklenmişti. Hele münâfıklar  ve onların Yahudilerle işbirliği yaparak kışkırttıkları Medine dışındaki kabileler de hayli fazla idi. Bunca düşmanlıkların ve fiilen defalarca suikast girişimlerinin ona zarar verememesinin, bu âyette müjdelenen ilahî koruma ile olduğunda hiç şüpheye yer yoktur.)

Rabbimiz Enbiya suresi 35. ayette, “Her nefis ölümü tatmaya mahkumdur. (ve dolayısıyla) bir gün onu mutlaka tadacaktır. Sizi, gerçek değeriniz nedir ortaya çıksın diye şerler ve hayırlar arasında imtihan ediyoruz. Zaten bize dönme yolundasınız ve neticede huzurumuza getirileceksiniz.” buyurmaktadır. Dünya bir imtihan yurdu olması itibariyle insanlığın iftihar tablosu Efendimiz (sav) de, “Dünyada rahat yoktur” buyurmuşlardır.

Hz. Adem’den (as) saadet asrına, o günden günümüze kadar gerçek inananların, Allah’a başkaldırıp isyan eden ve hakka karşı çıkan, dünyayı gaye-i maksat yapan insanların muhalefetleri yüzünden dünyada yüzleri gülmemiştir.

Fakat inananlar yaptıkları vazifelerinin şuurunda oldukları müddetçe; şartlar ne kadar ağır olursa olsun kalbleri hep huzur ve itminan içinde olmuş, ruhen Allah’a daha yakın bulunmuşlardır.

Ne zaman inandıkları halde İslam’dan uzaklaşmışlar veya uzaklaştırılmışlar, dünyadaki asli vazifelerini ihmal etmiş ve Allah’la olan irtibatları  ve bağlılıkları zaafa uğramış, birlik ve beraberliklerini koruyamamış, dünyayı ahirete tercih etmişler ise, o zaman hep ezilmişler, zillet ve sefalete mahkum hale gelmişlerdir.

Bu asırda ölmüş ruhları ihya adına kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış Hz.Üstad’ın, bir ömür boyu hapishanelerde,  çilehanelerde, talebeleriyle beraber çekmediği ceza, görmediği eza kalmamıştır. Kendisine yapılanlar karşısında, ‘Eğer Said’in imanı müsaade etseydi şimdiye kadar yapılanlar karşısında çoktan toprak olup gitmişti’ diyerek davası adına çektiği ızdırapları böyle dile getirmiştir.

Ve yine ‘Milletimin imanını selamette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Cesedim yanarken (Hz.İbrahim gibi), gönlüm gül gülistan içinde olur’ ifadeleriyle temsil ettiği davaya dikkatleri çekmiştir.

Görülüyor ki, Cenab-ı Hak davasına gönül verenler için dünyayı rahat ve ücret yeri değil; hizmet, imtihan ve sabır yeri olduğunu bildirmiş, muvakkaten değişik musibet ve sıkıntılarla imtihan etmek suretiyle, kullarının davaya sadakatlerini, sabır ve sebatlarını ölçerek, neticede vadettiği mükafatlara kavuşturmayı murad etmiştir.

“Zeval-i lezzet elem olduğu gibi, zeval-i elem dahi lezzettir.” (13.Söz). İnsanın başına gelen musibetler, karşılaştığı zorluklar geçince yerini lezzete bırakır. Lezzetlerin izalesi de hüzün verir. Herkes bilir ki, hayatın en sıkıntılı anları unutulmaz. Gelecek nesillere bir yad-ı cemil olarak bırakılır.

Bakara suresi 155, 156 ve 157.ayetlerde Rabbimiz (cc):

“Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!”  

“Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.”

“İşte Rab’leri tarafından bol mağfiret ve rahmete mazhar olanlar onlardır.  Hidâyete erenler de ancak onlardır.”  buyurmaktadır. 

İnandığımız, hak bildiğimiz yolda zerre kadar şüphe ve tereddüdümüz olmadığına göre; Cehennemi bize hatırlatacak, yağmur gibi tepemize musibetler yağsa da, -Allah’ın izniyle- inandığımız bu yoldan dönmeme azim ve kararlılığı içinde vazifemizi ifa etmeye, yangından neslimizi kurtarmaya devam edecek, Rabbimize verdiğimiz sözden dönmeyeceğiz.

[Mehmet Ali Şengül] 2.1.2017 [Samanyolu Haber]

Mert"in babası çıkmış -1 [Zeynep Zâhide]

Benim duymadığımı zannederek, arkadaşlarından öğrendiği haberi bana anlatmak için oyunu bırakıp koşarak geldiğinde nefes nefese kalmıştı. 

Kelimeleri ardı ardına öyle heyecanla sıralıyordu ki; duyduğu şeylerin bir çırpıda dudaklarından dökülmesini, meramını bana anlatıp, aylardır ayrı kaldığı babasına kavuşma fırsatının doğduğunu düşünerek bunu banden teyit etmemi istiyordu adeta. 

Kapıyı hızlı kızlı vurarak, bir an evvel açmamı isteyen oğlumu daha evvel hiç böyle görmemiştim. Kapıyı açtığımda ayakkabılarını çıkarıp, içeriye girmeyi beklemeden anlatmaya başladı. Diğer zamanlar; binanın merdivenlerinde, kapı önlerinde yüksek sesle konuşulmayacağını bilen ve buna dikkat eden oğlum bu kuralları unutmuştu.

"Anne çıkmış çıkmış" diye nefes nefese anlatmaya başladı.

"Oğlum içeri gir" dedim. "İçeride sakin sakin anlatırsın"  Ama sakinleşeceğe benzemiyordu. İçeri aldım koltuğa oturtup ben de dizinin dibine yere oturup gözlerimi oğlumun babasının gözlerine benzer gözlerine diktim; "Haah" dedim "Şimdi anlat bakalıım" 

"Benim babam da çıkar değil mi anne" diye;  gözlerime bakıp, kendi düşüncesini destekler mahiyette cevap vermemi bekliyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece sustum ve sıkı sıkı sarıldım yavruma. Anlattığı haberi biliyordum. Duymaması için de uğraştım ama olacağa çare yoktu. Hem ne kadar gizleyebilirdim ki. 

"Anne, Mert'in babası çıkmış hapisten" dedi. ''Benim babam da çıkar değil mi anne" diye de ekledi. 

Allah'ım, öyle bir deyişi vardı ki bu sözü. Onun sevincine ortak olduğumu göstermek istiyordum ama; bir şeyi ona izah etmem lazımdı. Beynimde fikirler zikzaklar çizerek dudağa gelecek kelimelere yol ararken; öyle çaresizdim ki. Onun bir tebessümüne neler verirdim. Ama hakikati anlatmam lazımdı. Sırf oğlumun sevinci kursağında kalmasın diye onu yapmacık hareketlerle oyalayamazdım. Hem nereye kadar. Hakikatin er-geç anlaşılması gibi bir huyu var ki; Hz. Adem'den kıyamete kadar bu huyu değişmeyecekti. "Hakikati söyleyip kurtulmak varken insanlar er-geç ortaya çıkacak yalanları niye söyler ki" derdim hep. Yalan öyle kötü bir illet ki; yalanın anlaşılmaması için ilk yalandan daha büyük bir yalan, sonra onun için ondan daha büyük bir yalan söylenir. Ve bu iş öyle bir hal alır ki, dönüp baktığınızda geri, keşkeler çoğalmış, nedamet üstüne nedamet katlamış. Belki dünya kazanılmış ama ahiret kaybedilmiş oluyor.  İşte şimdi böyle bir imtihanla karşı karşıyaydım. Düşüncelerime tamamen zıt bir şeyi uygulayamazdım. "Beş yaşındaki bir çocuk bunları anlar mı ki" diye beynimde fikirler çatışırken. Anlayacağını umarak oğluma durumu izah etmeye karar verdim. 

Ellerini ellerimin içine alıp önce doyasıya koklayıp öptükten sonra. 

"Benim aslan oğlum" diye söze girdim. "Biliyorum Mert'in babasını salmışlar" Daha sözümü bitirmeden;
"Benim babamı da salarlar" dedi. İçimden "Allah'ım ne olur yavruma bir travma daha yaşatma" diye inledim. İçimde hakikat adeta çırpındıkça çırpınıyordu "Sal beni" der gibiydi.

"Evet" dedim. Salacaklar. "Ama bu hemen değil"

Bir anda ciddileşti. Allah'ım babasına ne kadar benziyordu. Gözlerini gözlerime dikti.

"Niye ki" dedi. "Mert'in babası da babamla aynı okuldalardı. Mert de benimle aynı kreşe gidiyordu. Benim babamı da salarlar" Defalarca yutkundum. Dudaklarımı ısırıp, kaçırdım gözlerimi yavrumdan
"Anneciğim bak! Sen artık büyüdün. Babanın yokluğunda evimizin erkeği sen oldun. Onun için evin erkeği bazı şeyleri bilmesi gerek ki; evin reisliğinin hakkını verebilsin. Şimdi beni iyi dinle Yusuf Bey" diye, bir beyefendiye hitap eder tarzda ciddiyetle anlatmaya devam ettim.

"Sana anlatacağım şeyler hoşuna gitmeyebilir ama, bilmen lazım. Yalnız bu anlattıklarımız burada kalsın. Arkadaşlarınla bunları sakın paylaşma.''

"Niye ki" dedi yine. Benim masum meleğim.

"Anneciğim, babana ve her içeri girene oradaki görevliler kötü davranarak itirafçılık adı altında iftiracılık yapmaya zorluyorlar, dediklerini yapmaları durumunda oradan kurtulacaklarını söylüyorlarmış" 

"İtirafçı olmak ne anne. Kötü birşey mi" 

"Evet kötü bir şey ama, görevliler içerideki o insanlara çok kötü davrandıklarından oradan belki kurtulabiliriz diye, o görevlilerin bilmediği, dışarıdaki sohbet arkadaşlarının ismini istemeyerek veriyorlar. Bundan dolayı bu sefer dışarıda olanları da tutukluyorlar. Buna itirafçılık deniyor annem. Onun için bunları arkadaşlarınla paylaşma ki Mert ve ailesi utanıp zor durumda kalmasın" 

"Hıı" dedi bir tanem. 

"Şimdi Mert'in babasına çok kötü davranmışlar. O da hasta olduğu için dayanamamış sohbet arkadaşlarının ismini vermiş. Yani kendisi çıktı ama bu sefer de dışarıda olan on iki arkadaşı daha içeri girdi" 

"Anne" dedi. "Babama söyleyelim ne olursa olsun itirafçı olmasın. İtirafçılık çok kötüymüş. Şimdi Hasan'ın, Emre'nin ve bir sürü arkadaşımın da babası hapse girdi. Onlar da benim gibi babasına hasret kaldılar. Daha fazla arkadaşım babasına hasret kalmasın"

O zamana kadar gizlemeye çalıştığım gözyaşlarıma hakim olamadım. Sarıldım sıkı sıkı. Saldım gözyaşlarını bitevi.

"Erkeğim benim! Biliyordum senin ne kadar büyüdüğünü. Aslan oğlum benim. İşte şimdi tam erkek oldun. Babasının oğlu. Canım oğlum" 

"Ağlama anne" dedi. "Ben beklerim babamı. Yeter ki başka arkadaşlarım da babasız kalmasın" dedi, geçti her akşam babasının eve geliş saatinde beklediğimiz pencerenin önüne. Daldı uzun uzun hayallere. Neler hayal ediyordu bilmiyordum. 

"Annem sana kurabiye yaptım yer misin" dedim. Beni duymadı bile. Ben de hayallerini bölmemek için odama geçip iki rekat namaz kılmak istedim. Namazımı bitirdim açtım ellerimi. 

"Ey kapısına gelenleri boş çevirmeyen, Rahmeti sonsuz Rahman, Rahim, Kerim Settar, Cebbar Allah'ım! Kapına geldik rahmetine iltica ediyoruz Rabbim. Senin her şeye gücün yeter. Sen her şeye kâdirsin. Hizmet-i İmaniye ve Kur'aniye davasına gönül vermiş, öğrencisinden öğretmenine, memurundan esnafına, polisinden doktoruna, her türlü meslekten oğullarımızı kızlarımızı, kardeşlerimizi, abilerimizi ablalarımızı, Hocamızı ve hocalarımızı, Sen her türlü bela ve musibetten, kâfirlerin ve zâlimlerin, İslam adına fitne ve fesat şebekelerini fütursuzca kullanan siyasetçilerin, dost görünen düşmanların, mü'min görünen münafıkların şerrinden muhafaza eyle" diye duaya başlamıştım ki arkadan bir hıçkırık sesi duydum. Baktım ki yavrum ellerini açmış dua dua yalvarıyor. 

Kabul et Ya Rab, kabul et Ya Rab... 

[Zeynep Zâhide] 2.1.2017 [Samanyolu Haber]

Korkak, pesimist, omurgasız ama hayatından memnun! [Kadir Gürcan]

Sistem arayışlarını bir kenara bırakmış ve demokrasinin nimetlerinden doyasıya istifade eden ülkeler gelişmişlik kalitelerini artırmakla meşguller. Bu ülkeler basın özgürlüğü ve düşünce hürriyetini demokrasinin “Koruyucu meleği” sayıyorlar. Sıradan vatandaşların haklarını korumaya yönelik demokratik hakları, anayasanın değişmez, temel maddeleri temin ediyor.

Siyaset bilimcileri, tam aksine, “Olgunlaşmış demokrasilerde, özgür basın ve düşünce hürriyeti, demokrasinin koruyucu kanatları altındadır.” pasajında ısrarlılar. Yumurta-tavuk mihverindeki bu akademik tartışma, her iki unsurun da birbirine yaslanarak gelişmesi gerçeğini kuvvetlendiriyor.

Ülkesi ve vatandaşları üzerinde hegemonya kurup, diledikleri gibi hüküm sürmeye niyetli despot idarelerin işe basın camiasından başlamaları rastlantı değil. Tutuklanan her basın mensubu ve tepesine kayyım indirilen her medya kuruluşu, demokrasiden kopuşun en önemli kanıtı. Hapisteki gazeteci-yazar, muhabir ve basın mensubu sayısının rekor seviyeye ulaştığı ülkelerde demokrasiden bahsedilmiyor. 

Geçen hafta içinde Türkiye’de mahkemeye çıkarıldıktan sonra tutuklanan gazetecilerin ardından, sırada altı yüz basın mensubuna da aba altından sopa gösteriliyor. Demek ki liste kabarık. İktidar sözcüsünün Saray’dan ödünç aldığı anti-demokratik rol gereği sarf ettiği “Bazı gazeteciler ayağını denk alsın!” tehdidi boşuna değilmiş. 

Eski ABD Başkanı’nın 2003’de, yani ABD askerlerinin Irak’a girmelerinden üç hafta önce yaptığı konuşma, Union Speech, Halka Sesleniş,  “Sixteen Words” (On altı kelime) olarak isimlendiriliyor. Bush bu konuşmasında, Irak’a yapılacak askeri bir müdahalenin stratejik ve mantıki gerekliliğini izah ediyor. Bush’a göre, Irak lideri Saddam’ın Nükleer silah yapımı için, gizli anlaşmalarla Afrika Ülkelerinden uranyum ithal etmesi, askeri müdahalenin en güçlü motivasyonu. Kabinenin güçlü isimleri, Cheney, Rice, Powell’ da Başkan’ın arkasında duruyorlar.

Irak’a askeri müdahalenin ardından, işler beklendiği gibi gitmiyor. ABD Başkanı ve ekibinin Irak’ın nükleer silah ürettiği iddiasına inandırıcı delillere ulaşamaması herkesin neşesini kaçırıyor. 

Bush’un Irak saplantısına, kurma bahaneler aradığını düşünen bir kaç köşe yazarı ve gazeteci işin peşini bırakmıyor. Robert Novak, Judith Miller ve Chris Matthews (Google’den bu isimlere rahat ulaşabilirsiniz! İlk’i hariç diğerleri hala hayatta.) ciddi takip ve araştırmalarla Irak’ın nükleer silah üretme iddialarının aslı-astarının olmadığını ortaya koyuyorlar. Basın ve düşünce hürriyeti semeresini veriyor. Gazeteciler Amerikan Halkına “ABD Başkanı, Irak konusunda sizi aldatıyor!” uyarısını yapıyorlar. Basın, vatandaşlarına karşı vazifesini bihakkın yerine getirmiş oluyor.

Gerçekten, aradan geçen bunca zamana rağmen Irak’ta nükleer silah yapıldığına dair mukni delillere ulaşılamıyor. Kabinenin en güçlü ismi Powell, emekli olduktan sonra yazdığı hatıralarında, mesleki kariyer hayatının en büyük yanılgısını ve  Bush Hükümeti’nin bu affedilemez hatasını itiraf ediyor. 

Bu anekdotu, bizdeki gazeteci-yazar takımının ne halde olduğunu takdir edesiniz diye aktardım. Geçen hafta,  önüne konanları tüketmekten bıkan bizdeki beslemelerden birisi, ümitsiz, yorgun “Yeni yapılan Anayasa konusunda neden kimse bir şey yazmıyor/yazamıyor?” diye soruyor. Herkes gibi o da, yapılan Anayasa’nın şu an gücü elinde bulunduranlara daha fazla kudret, dokunulmazlık ve kirlenen sicilleri için iyi bir tezkiye kurnası vazifesi göreceğini çok iyi biliyor. Anlayacağınız, 15 Temmuz’dan sonra çıkarılan KHK’ler kanunlaşacak, o kadar. Dolayısıyla, ‘Yeni Anayasa’ diye hazırlanan metin, basına, halka ve özgür düşünceden gizlenerek imal ediliyor. 

Arada sırada mesleğini hatırlayıp of-puf ederek vicdanlarını rahatlatanların yanında, “Omurgasızım ama, hayatımdan memnunum!” diyerek aynı sektörden köşeyi dönenlerin sayısı az değil?.

Neredeyse bir asırdır, gerçek demokrasi ve basın ile bir türlü tanışamamamız boşuna değilmiş? Neylersiniz, kader.

[Kadir Gürcan] 2.1.2017 [Samanyolu Haber]

Can yeleği aldınız mı? [Tarık Ziya]

Hukuku rafa kaldıranlar ortaya çıkan güven buhranından kendilerinin de zarar göreceğini bilmiyor olamaz. 2010'a kadar 10 senelik planların konuşulduğu Türkiye'de şimdilerde bir gün sonrasını tasavvur etmek mümkün değil. 

Mülkiyet hakkı bir adamın iki dudağı arasına sıkışmışsa orada ne yatırım olur ne de kalkınmadan bahsedilebilir. Türkiye 2017'ye tam bir tükeniş sendromu ile girdi. Beyin felci vak'alarında nasıl beyin uzuvlara söz geçiremiyorsa Türkiye de o vaziyette. 

Korku imparatorluğunun mimarlarını durdurmak isteyen kalmışsa bile artık çok geç. Sistem, bin küsur odalı Saray'ın kontrolüne geçi. Mahkemelerin, TBMM'nin, muhalefetin, medyanın, sivil toplumun, seçimlerin hükmü kalmadı. Tek adam rejiminin tescili için referandum kılıfı kullanılacak. Şunun şurasında birkaç ay sonra Türkiye tipi faşizmin ete kemiğe bürünmüş halini bütün dünya müşahede edecek.    

TARİHÎ FIRSAT HEBA EDİLDİ

Hukuk azaldıkça adaletsizlik ve fakirlik çoğalacak. Ortalığa saçılan cerahatin kökünün kurutulması adına 17/25 Aralık 2013 tarihî bir fırsattı. O fırsat Reza Zarrab'ın önüne yatan bakanlar ve sıfırlanamayan paralar yüzünden heba edildi. 

Hukuk sisteminin temellerinden yıkılmasını 'cemaat-AKP kavgası' gibi telakki edip gazetecilerin, siyasetçilerin, işadamlarının, hatta ev kadınlarının tevkif edilmesine ve şirketlere el konulmasına seyirci kalanları da içine alacak bir girdabın merkezine doğru ilerliyor Türkiye.  

EKONOMİ BU ŞARTLARDA DÜZELMEZ

Böyle bir atmosferde 2017'de ekonominin düzeleceğini beklemek hoş bir hayalden ibaret. 2016 temmuz-eylül döneminde yüzde 2,7 daralan ekonomi, sene sonunu da ekside kapatabilir. Bu durgunluğun 2017'ye bulaşma ihtimali hayli fazla. 

En sonda telaffuz edeceğimi burada ifade edeyim: Maalesef 2017, Türkiye için parlak bir sene olmayacak. Siyasî belirsizlikler, Suriye eksenli çok boyutlu riskler ve giderek derinleşen ekonomik kriz 2016'dan daha zor günlerin habercisi. ABD'de faizlerin artacak olması sebebiyle sermaye Türkiye gibi ekonomileri terk etmeye devam edecek. 

'Dolarını bozdur, TL'ye sahip çık' kampanyasının ne kadar rağbet gördüğü ortada. Ne dolar ne Euro düştü. Bankalarda döviz mevduatı artıyor. Ekonomiden bahis açılan en küçük mecliste 'doların artışı sürecek mi?' suâline cevap aranıyor. 

HERKES 3,50'YE RAZI, LAKİN DOLAR DURMAZ

Dikkat ederseniz Saray müşavirleri 'almayın yanarsınız' deseler de vatandaş doların düşmeyeceğini kabullenmiş. 3,50 civarında kalsa buna bile razı herkes. 

Doların nerede duracağı meçhul iken büyüme, enflasyon, cari açık ve dış borç gibi kalemlerde sıhhatli bir hesap yapılamaz. Bunun içindir ki 'ekonominin seyri ne olur?' suâline cevap vermek Türkiye'nin atmosferi dikkate alındığında hiç kolay değil. Nokta atış yaparak 'ekonomi coşacak' diyenlere itimad edilmemeli.

YİNE TERÖR YİNE GÖZYAŞI

Miladî 2017 senesine, eğlence mekânı Reina'yı hedef alan terör saldırısının şoku ile adım attık. ABD'nin Türkiye'deki vatandaşları için 22 Aralık'ta yaptığı 'yılbaşında eğlence mekânlarından uzak durun' ikazının ciddi istihbarata dayandığı anlaşıldı. 

İnsanların sokakta, evinde, alışverişte, okulda, tiyatroda, iş yerinde, otobüs durağında kendisini güvende hissetmediği topraklarda yarına hele hele ekonominin yarınına dâir tahminde bulunulabilir mi?

5-10 sene sonrasının planlarını yapan ekonomiler elbette var. 

Onların sokaklarında iki haftada bir bombalar patlamıyor. 

Gazetecileri, edebiyatçıları fikirlerinden ötürü hapse atmıyorlar. 

İmzasız ihbarları kale alıp sektörünün lideri holdingleri TMSF'ye devretmiyorlar. 

On binlerce kişinin hesaplarını bloke etmiyorlar. 

Millî gelirin artmadığı hallerde formülü değiştirerek bir gecede yüzde 20 zenginleşmeyi hiç bilmiyorlar. 

Sanayi tesislerini yıkıp yerine AVM / rezidans dikmiyorlar. 

Köprüden geçiş ücretini yılbaşı gecesi yüzde 48 zam yapmıyorlar. 

15 milyonluk şehirlerini kış ortasında 48 saate yakın karanlıkta mum ışığına mahkum etmiyorlar. 

NE KADAR DEMOKRASİ O KADAR REFAH

Demokrasiyi bir endeks olarak kabul edelim. Bu endeks ne kadar yüksek seviyede ise refah da o ölçüde artıyor. Türkiye'nin demokrasi endeksi yükselmiyor, günden güne geriliyor. Endeks düştükçe fakirleşeceğiz. Çöküşün bu sene son bulacağına dâir fazla ümit kırıntısı görünmüyor. 

TÜİK'in masa başı oyunları bile bu fakirleşmeyi saklamaya yetmiyor. İki hafta önce '1,8 küçüldük' diyen TÜİK, Alman Commerzbank analistlerinin 'Türkiye'de gerçek küçülme 4,4' raporundan sonra 'pardon 2,7' açıklaması yaptı. Varın açıklanan diğer verilerin halini siz hesap edin.

Siz siz olun, Saray bezirganlarına kanıp can yeleği almadan 2017 gemisine binmeyin.

[Tarık Ziya] 2.1.2017 [Samanyolu Haber]

Sonsuz Nur ışığında umre [Abdullah Aymaz]

Hizmet Hareketi, ülkemizde, boşluğu doldurulamayacak çok hayırlı faaliyetler sergiledi. En başta eğitim kalitemizin yükselmesinde… “Bizden adam olmaz” düşüncesinin verdiği ümitsizlik kültürünü, matematik-fizik olimpiyatlarında dünya çapında birincilikler alan öğrencilerle… Pek çok proje yarışmasındaki birinciliklerle de… Bu gayretler dış dünyada ülkemizin adını duyururken, içeride herkese ümit pompaladı. Böylece Hizmet Okullarının dışındaki özel okullar, devlet okullarımız harekete geçti. Bütün bunlar kim tarafından yapılırsa yapılsın, EĞİTİM  ÇITAMIZIN  YÜKSELMESİ  demekti. Abant toplantılarıyla her anlayıştan insanlarımızı bir araya getirip ortak kararlar alma geleneğini başlattı. Laik ve anti laik kavgalarının önünün alınmasında, Alevî-Sünnî, Türk-Kürt  çatışmalarının önlenmesinde inkâr edilemez mesafeler alındı. Diğer din mensupları ile yapılan diyalog görüşmeleri bütün dünyadaki ülkemiz hakkındaki  menfî düşüncelere paratöner oldu. Bu süreç başlayıncaya kadar gerçek bu idi…

Öbür taraftan Ebedî Risalet Sempozyumları ile de Peygamber Efendimiz (S.A.S.) siyer konularının uzmanları tarafından güzelce tanıtılmış oldu. Bu atılmış olan önemli adım, daha sonra Diyanet ve İslamî  Cemaatler tarafından da benimsendi ve sâhip çıkıldı. Her ne kadar bu güzelliklerin fikir babası olan Hizmet bu süreçte, dışlanmaya, hatta unutturulmaya çalışılsa da, asla zihinlerden silinemez, hele hele Levh-i Mahfuz’dan asla ve kat’a…

Hizmet, Cenab-ı Hakkın verdiği imkanlarla yine faaliyetlerine devam etmektedir. Bir budanma geçirdiği ortadadır ama bu kış, sonra gelecek bahar için yepyeni fidanlar ve sürgün verecek dallar için bir hazırlıktır. Kastamonu Lâhikasında Üstad Hazretlerinin genişçe üzerinde durduğu “Ümmetimden bir tâife, kıyamete kadar zâhirane ve gâlibâne faaliyetleri ile hep varlığını devam ettirecektir.” (Buhari) mealindeki Hadis-i Şerifin müjdesi ile, bu büyük, umumî ve kudsî olan vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniyenin hiçbir kimse tarafından asla önü alınamayacaktır…

Peygamber Efendimizi (S.A.S.) tanıtmak için senelerdir ülkemizde yapılan Sonsuz Nur yarışmaları bilindiği gibi çoktan ülkemizin dışına taşmış, bilhassa Hindistan’da rekor seviyede yüzbin üzerinde insanın bir yarışmasına dönüşmüştür. İşin garip tarafı katılanların bir kısmı, Müslüman bile değildir. Yani böylece pek çok Hindû önde geleni, Efendimizi (S.A.S.) ve İslamiyeti doğru olarak tanıma imkanı bulmuştur.

Evet, bu süreç şiddetli bir karakış gibi Hizmetin karşısına çıksa da, bu karda ve kışta bile Hizmet kardelenlere benzeyen güzellikleri karlar –buzlar altından sökün ettirme gayretlerini göstermiştir.

Amerika’da Peygamber Yolu Vakfı tarafından 2015 Eylülünde “Muhammed Aleyhisselam Kimdir?” diye bir siyer yarışması için adım atılmış. O tarihte de müracaatlar hemen başlamıştır… Bu on bir müracaatçı, sanki üniversitenin son sınıfını başarı ile bitirme gayretleriyle Sonsuz Nur ve diğer siyer kitaplarından ciddi bir çalışma içine girmişlerdir. Nisan 2016’da yapılan imtihanda ise, bunlar arasından  33 kişi Umre hakkı, 33 kişi Ipad hakkı, 33 kişi de Amazondan alınacak  hediye kartı kazanmıştır. Toplam 99 kişi ama… Gerçekte, bu yarışmanın asla kaybedeni yoktur. Çünkü herkes Efendimizin (S.A.S.) hayatını öğrenmiştir. 

Umre hakkı kazananlar 17 Kasım 2016’da umre yolculuğuna çıkmış, dört gün  Mekke’de, dört gün de Medine’de kalmışlardır. Sonsuz Nur’da okudukları yerleri gözleriyle gören bu talihlilerin 9 tanesi Türk’tür. Diğerleri, Mısır, Lübnan, Somali, Pakistan ve Kazakistan’dır. İçlerinde dört tane de genç hafız vardır… 

[Abdullah Aymaz] 2.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Mumlu günler Türkiye [Haber-İnceleme: Semih Ardıç]

AKP hükümeti, vatandaşa her kış aynı karanlık filmi tekrar tekrar seyrettiriyor. 5 santimetre bile kar yağmadı, İstanbul’un tamamına yakını başta olmak üzere Trakya saatlerce karanlıkta kaldı. Bazı şehirlerde, semtlerde 30 saatten fazla elektrik yolu gözlendi.

Elektrikler kesildiği için evlere, iş yerlerine su verilemedi, kombiler çalıştırılamadı. Sanayinin kaybı hemen hesaplanamayacak kadar külfetli. “Karanlığa küfretmek yerine mum yakalım” diyen ahali, bakkalda-markette mum bile bulamadı.

Buz kesen evlerde bebekler, hasta ve yaşlılar battaniyeye sarıldı. Fabrikalarda vardiya mecburen ‘paydos’ edildi. Saatlik kayıp 2 milyon dolar oldu. Lokanta, berber, toptancı ve marketler jeneratör takviyesi ile açık kalmaya çalıştı. Lakin jeneratörler de mazot ve benzin olmadan çalışmıyordu.

Elde bidon akaryakıt istasyonlarına yollanan çırak ve kalfalar gitti de gelmez oldu. Genç çırakların şaşkınlığı tarife sığmaz. Zira 1980 evvelinde kaldığı zannedilen, Kemal Sunal filmlerinin dram yüklü sahnelerindeki benzin kuyruklarının aynısı 2016’da İstanbul’un göbeğinde yeniden yaşanıyordu. 5 litrelik bidonu doldurup gelmek saatleri buldu.

BENZİN VE MUM KUYRUĞU

O kadar numarayı nasıl ve kimin tensibi ile temin ettiği bilinmeyen AKP, cep telefonlarına gece-gündüz, yerli-yersiz mesaj göndermekte mahirdir. AKP yönetimi, bin bir maniyi aşarak mum bulabilenlerin sevincine anında iştirak etmeyi unuttu.

AKP’den şöyle bir mesaj yollaması beklenirdi: Mumlu günler Türkiye… Amma velakin parti ambleminde ampul olması münasebetiyle ‘komik vaziyete düşmek endişesi’ mesajdan el çektirmiş olabilir.

MÜCBİR SEBEP YOK, ABONENİN TAZMİNAT HAKKI VAR

15 milyonluk İstanbul’un karanlığa gark olması Damat Berat Albayrak’a bağlı Enerji Bakanlığı’nın iddia ettiği gibi ne arızalar ne de siber saldırı hezeyanı ile izah edilebilir. Bakanlık elektrik krizinde ‘mücbir sebep’ varmış gibi gösterip abonenin tazminat davası açmasının önünü alma derdine düştü.

İleri demokrasilerde planlı kesintiler günler önce ilan edilir. Kesintinin ne vakit başlayacağı hangi saatte sona ereceği belirtilir. İstanbul gibi nüfusun beşte birinin ikamet ettiği, ekonominin yarısını sırtlayan şehirde saatlerce elektriksiz bırakılmaz. Bırakılırsa kıyameti koparırlar. Bunun haricinde kesintilerden kaynaklanan zararların tazmîni belediye ya da ilgili idareye aittir.

Enerji Bakanlığı’nın halka özür ve zararları tazmin borcu var. Bunu yapmak yerine ‘siber saldırı’ hezeyanına sarılmaları acziyetin itirafıdır. Bakanlığın yazılı beyanatının enerjide iflasın fiilen ilanından başka bir mânâsı yok.

YANDAŞIN YATIRIM MASRAFI ABONEYE

İhale alırken verilen sözlerin üzerine çizgi çekildi. Kaçak elektrik kullanımını azaltmak yerine dürüst aboneden bunun ücretini de ‘diğer’ başlığı altında tahsil etmek hepsinin kolayına geldi.

Enerjinin kaymağını yiyen ve her nasıl oluyorsa yirmi büyük kamu ihalesinden on sekizini alan Cengiz, Limak, Ciner, Kolin, Kalyon, Kiler, Albayrak, Eksim ve Çalık gruplarına dokunan yanar. Onlara kimse ilişemez. İktidar, halkı avutma vazifesini üstlenen medyanın kirli havuzuna para akıttıkları müddetçe hepsini mazur görecek. Geriye dönük bütün elektrik ihaleleri incelendiğinde görülecektir ki verilen taahhütlerin hiçbiri tutulmadı. Enterkonnekte sistem, özelleştirilmeden önce yapılan son iyileştirmelerle ayakta duruyor. Trafo arızaları, nakil hattında kopma ve direk devrilmesine karşı yapılan yatırım yandaş firmalar döneminde ‘yok’ denecek kadar az.

Dağıtım şirketleri, ihale şartnamesinin aksine yapacakları yatırımın maliyetini de abonenin sırtına yüklediler. Çarpıklık bununla da bitmedi. Aboneden yapılmayan yatırımın bedelini ‘diğer’ başlığı altında son kuruşuna kadar alan dağıtım şirketleri enerji nakil hatlarına el sürmedi. Arızaları, teknik kayıpları en aza indirmek üzere hatlar yer altına alınacaktı, kimse oralı değil.

ESAS SEBEP DOĞALGAZIN YETMEMESİ

Elektriklerin bu kadar geniş bir bölgede bu kadar uzun süre kesilmesi sadece arızalarla izah edilemez. Bir bölgede kesinti sebebi olarak gösterilen arıza giderildiği halde farklı bölgelerin elektriksiz kalması kesintilerin semt semt gezdirildiğini gösteriyor. Esasında hatlarda arıza olmasa da bahse konu kesintiler kaçınılmaz. Zira Türkiye’nin karanlıkta kalmaması Rusya ve İran’dan gelecek gaza bağlı.

Türkiye enerjide dışa bağımlı. Elektrik ihtiyacının yarıya yakınını ithal doğalgaz (yüzde 32,6) ve ithal kömürden (yüzde 17,5) temin edebiliyor. Dolardaki artış bu kalemlerin ithalatını pahalı hale getiriyor. Kış aylarında haneler kombiye yüklenince doğalgaz yetmiyor. Doğalgaz istediğiniz anda getirebileceğiniz bir emtia değil.

Boru hattınız, bütün altyapınız hazır olsa bile tedarikçilerle uzun vadeli mukaveleler imzalandığı için, hele hele kış ortasında belirtilen miktarların haricinde gaz temin etmek mümkün değil.

YILAN HİKÂYESİ: TUZ GÖLÜ’NE DEPO

BOTAŞ yaz aylarında tüketim düştüğünde mukaveleye göre almak mecburiyetinde olduğu gazı depolayabilse bu sıkıntılar büyük ölçüde azalacak. Yine pompa istasyonlarındaki eksikler ikmal edilmedi. Hatların kapasitesi artırılmadığı gibi yılan hikâyesine dönen ‘Tuz Gölü’ne gaz deposu’ devreye alınamadı. Silivri’deki depo da birkaç günlük gaz ihtiyacını ancak karşılayabiliyor.

BOTAŞ senelerin ihmalini örtmek için çareyi santrallerin ve sanayinin gazını kesmekte buluyor. Gazın toptancısı olduğu için sıkıştığında kendi lehine hazırlanmış sözleşmelerin avantajını kullanıyor. Ancak her kış rutine dönen karanlık günler gösteriyor ki bu manevraların nihai aboneye faydası yok.

AKFEL’E KAYYIM GAZPROM’U VURDU

Türkiye’nin doğalgaz ihtiyacının yüzde 20’sini tek başına karşılayan Akfel’in, keyfî gerekçelerle kayyıma, akabinde TMSF’ye devredilmesinin doğalgaz temininde, dolayısı ile enerji üretiminde nasıl bir aksaklığa yol açtığını henüz bilmiyoruz. Şirketlere kayyım kıyımının diğer sektörlerde ekonomiye nasıl zarar verdiğini gün be gün esefle müşahede eden Türkiye enerjide de acı hakikatle yüzleşecek.

Akfel’in Ortağı Rus Gazprom’un CEO’su Alexi Miller, en kârlı şirketlerine bu şekilde el konulmasından duyduğu rahatsızlığı son Moskova temasları esnasında Başbakan Binali Yıldırım’a iletmişti. Rus gazeteleri Yıldırım’ın verdiği cevapları Gazprom yetkililerin ikna edici bulmadığına yer vermişti.

KABARIK FATURALARIN TEŞEKKÜRÜ BU MU?

Hülasa doğalgaz santralleri devre dışı kaldığı için su ve kömürden (termik) elde edilen elektrik, soğuk havalarda zirveye çıkan enerji talebini karşılayamıyor. Hazırlıksızlığın, plansızlığın, yandaş işadamlarının daha fazla para kazanmasına odaklanmış enerji yönetiminden mütevellit beceriksizliklerin bedeli yine aboneye ödettiriliyor.

Kabarık elektrik ve doğalgaz faturalarını vaktinde ödeyen vatandaş en fazla ihtiyaç duyduğu esnada elektriksiz, doğalgazsız, susuz kalıyor.

SİSTEM 31 MART 2015’TEKİ GİBİ ÇÖKEBİLİR

Elektrik Mühendisleri Odası ufuktaki başka bir krize dikkat çekti. Büyük ölçekli doğalgaz santralleri daha ziyade batı illerinde. Bunlar devre dışı kaldığı için elektrik talebi Doğu’daki hidro elektrik santrallerinden karşılanıyor. Bu esnada Doğu’daki enerji nakil hatlarına fazla yük bindiğinden yük tevzii bozulabilir ve sistem 31 Mart 2015’te olduğu gibi tamamen çökebilir.

Zira enterkonnekte sistemde küçük ya da büyük fark etmeksizin bütün elektrik santralleri birbirine paralel bağlıdır. Mesela Keban Hidroelektrik Santrali’nde (HES) büyük bir arıza meydana gelmesi halinde Atatürk HES sistemi dengeler. Böylelikle üretim ve tüketim her an dengede tutulur. Enerji arzının günü birlik yönetilmesi bu dengeyi tehdit edecek boyutlara geldi.

Seçim akşamı elektriklerin kesilmesini ‘trafoya kedi girdi’ pişkinliği ile geçiştiren hükümet o günden beri, Türkiye’nin tamamını elektrikten mahrum bırakan çökmenin sebebini tam olarak tahkik edip icap eden tedbirleri almadı.

ENERJİNİN 31 MART VAK’ASI HÂLÂ NİYE KARANLIK?

“Enerjinin 31 Mart vak’ası niye açıklığa kavuşturulmadı?” suâlini dillendirecek gazete ve televizyon kalmadı. Hükümette bunun verdiği rahatlık var. Mahdut tenkitleri umursamadıkları dikkatten kaçmıyor. Mahkemelere, Millet Meclisi’ne, vatandaşa hesap verme lüzumu görmediklerinden şimdi de iki sene evvelki gibi ‘siber saldırı’ yalanı ile şu karanlık günlerin müsebbibi başkalarıymış gibi gösteriyorlar

Kış ortasında kendi evinde üşüyen ve karanlıkta kalan milyonlarca abone bunu da sineye çekiyor.

Türkiye miladî takvimde 2017 senesine karanlıkta girdi. Teşbihte hata aranmaz. Yarı şaka yarı ciddi bir söz var: “Yeni seneye nasıl girerseniz bütün sene o minvalde geçermiş.”

Karanlık günlere son verene dek mumlu günler Türkiye…

ELEKTRİK ÜRETİMİNİN KAYNAK DAĞILIMI*

                  MİKTAR    PAY (Yüzde)

Doğalgaz    243.264.750    32.64

İthal Kömür    131.045.410    17.59

Hidrolik    130.220.700    17.47

Kömür**    126.820.220    17.02

Rüzgar    83.135.430        11.16

Jeotermal    13.525.920        1.82

Fuel-Oil, Nafta10.997.070    1.48

Biyogaz    6.175.580        0.83

Güneş     –            –



(*) 30.12.2016 Cuma günü 745 milyon 185 bin 80 kilovatsaat elektrik üretimi gerçekleştirilmiştir.

(**) Yerli taş kömürü ve linyit.

[Semih Ardıç] 2.1.2017 [TR724]

Asıl tehdit kitlesel radikalleşme [Haber-Analiz: Sefer Can]

Türkiye’de İslami hareketler iki ana damar üzerinden yürüdü: dindarlar ve İslamcılar. Dindarlar daha çoğul/heterojen bir mozaikti. İslamcılarla temel fark siyasetle aralarındaki ilişkiydi. Siyasal İslamcılar, Diyaneti ve cemaatleri ‘müslümanları uyuşturan’ mekanizmalar olarak niteliyordu. Mücadele için radikalleşmeyi olmazsa olmaz görüyorlardı. Kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları en tehlikeli düşman biliyorlardı.

İslamcılar için siyaset başlangıçta bir araçtı, fakat zaman içinde amaçla araç bütünleşti. Araç da amaç gibi kutsandı. İslam’ın yegane gayesini bir din devleti inşası olarak görenler, ‘hedefe giden her yol mübah’ noktasını aşıp araçların kutsallığına vardı. Onun için belli partilere oy vermek ibadet, aksi ise günah olarak sunuldu. Fakat AKP’ye gelinceye kadar bu zararsız bir sapma gibi göründü. Zaten marjinal İslamcılar tağut düzeninin kuralları içinde oynamayı da küfür sayıyordu. Tayyip Erdoğan “Gerekirse papaz elbisesi bile giyerim” sözleriyle olaya yeni bir boyut kazandırmakla kalmadı, radikallerin de umudu haline geldi.

DİNÎ TOPLULUKLARIN İKTİDARLA 15 YILI

Erdoğan’ın 15 yıllık iktidarı, din eksenli toplumsal öbeklenmelerde köklü savrulmalara sebep oldu. İslam’la ilişkisini tanımlarken siyasetten uzak duran ve ‘geleneksel Müslüman’ diye aşağılanan büyük kitle radikalleşmeye yöneldi. Cami cemaati denilen ve Diyanet eliyle siyasetle arasına bariyer konulan kalabalıklar, ‘başarılı’ psikolojik harp operasyonlarıyla harekete geçirildi. Bunun için ilk adım Diyanet Teşkilatının AKP’ye angaje edilmesiydi. Ezilmişlik psikolojisi içindeki imamlara hem özgüven aşılandı hem de maddi imkanları artırıldı. İfrat ve tefrit diye özetleyebileceğimiz şey gerçekleşti. Önceden tamamen hayattan kopuk olmakla eleştirilen Diyanet, AKP ile birlikte siyasi tartışmaların tarafı haline geldi. Artık Cuma hutbeleri Erdoğan’ın Salı nutuklarının tekrarına dönüştü.

Kitleleri dönüştürmek için kullanılan diğer etkili araç medya. Erdoğan’ın bazen günde ikiyi, üçü bulan nutuklarını canlı yayınlayan televizyonlar, bütün haberleri o söylevlerle paralel duruma getirdi. Her devrin psikolojik harp aparatı olan Kurtlar Vadisi devşirildi. Yetmedi yüksek bütçeli başka diziler devreye sokuldu. TRT bu konuda koçbaşı görevi yaptı. Diriliş gibi diziler Diyanet’in boş bıraktığı noktaları dolduruyor. Önce partiler düşmanlaştırıldı. AKP ve Erdoğan’ın karşısında aday olmak bile ihanet haline getirildi. Öyle ki Ekmelettin İhsanoğlu gibi dindarlığı belli ve İslam Kültürünün korunmasına hizmet etmiş biri cumhurbaşkanı adayı olduğuna pişman edildi.

Dindar Müslümanlığın diğer kolu cemaat ve tarikatlar üzerine ise özel proje çalışıldı. Daha önce siyasal İslam ve onun bir türevi olan parti İslam’ına uzak duran yapılar mesafeyi kaldırmak zorunda kaldı. Bir kısmı iktidar nimetleriyle ikna edildi. Bir kısmı da korkutularak çizgiye çekildi.

RADİKALLEŞMEYİ NE YAPACAĞIZ?

IŞİD saldırılarının güvenlik boyutu az da olsa tartışılıyor. Fakat toplumdaki radikalleşmenin sosyolojik ve psikolojik yönü neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Terörün vurduğu bir ülke olmanın ötesinde bir yerlerde olduğumuzu gözden kaçırıyoruz. Batı ülkeleri bireysel ve marjinal radikalleşme tehdidini konuşuyor. Bizdeki durum daha vahim. Radikalizmin kitleselleşmesi riskiyle karşı karşıyayız. Ve bu devlet eliyle yapıldığı için önlenmesi de kolay değil. Dün Reina gece kulübünde 39 kişinin hunharca katledilmesinden önemlisi, öncesindeki kışkırtıcı ortam ve sonrasındaki sevinç çığlıklarıydı.

Eski derin devletin ideolojisi laikçilikti. Dayatmacıydı ve toplumundan kopuktu. Yeni derin devletin ideolojisi İslamcılık. Öncekinin kitleselleşme riski hiçbir zaman olmadı. Halk yığınlarında karşılığı yoktu ve medya hiçbir zaman bu kadar susturulamadı. İslamcı radikalleşmenin önünde bariyer olan Diyanet ve cemaatler de isteyerek ya da sopa korkusuyla siyasal İslamcıların aparatına dönüştü.

Erdoğan’ın Hizmet Hareketini yok etme motivasyonu sadece 17-25’ten kaynaklanmıyor. Toplum projesi ve kariyer planı önünde engel olarak görüyordu. “500 bin kişi cemaat eliyle Hristiyan yapıldı” manşetleriyle, Noel Baba maketini sünnet edip parçalayan zihniyet aynı işe yarıyor. Hizmet Hareketi şeytanlaştırılırken, onun temsil ettiği iletişime açık dindarlık suç haline getiriliyor. Hristiyanları anlamaya çalışan herkes gizli misyoner damgası yiyor/yiyecek. Böylece radikalizm alternatifsiz kalacak.

Eskiden duvarlara ‘Tek yol İslam’ yazarlardı. Aslında söylemek istedikleri ‘Tek yol İslamcılık’tı. Şimdi bunu devlet gücüyle söylüyorlar.

[Sefer Can] 2.1.2017 [TR724]

2016’da dünyada terör eylemleri yüzde 400 arttı: İlk 3’teyiz [Haber-İnceleme: Hasan Cücük]

2016’nın son gününde İstanbul Boğazı’ndaki eğlence mekânı Reina’ya yönelik terör saldırısında 39 kişi hayatını kaybetti. Bu saldırı, dünya genelinde 2016’nın tam 1776. terör eylemi olarak kayıtlara geçti. Yıl boyu ardı arkası kesilmeyen bu saldırılarda 15,876 kişi hayatını kaybetti. 2015’te bütün dünyada 401 silahlı terör eylemi gerçekleşmişken 2016’daki bu radikal artış önümüzdeki yıl adına da, çeşitli ülkelerdeki toplumlara, maalesef, ümitsizlik ve korku pompalıyor.

Irak, Afganistan, Türkiye

Terör saldırılarının en çok yaşandığı ülkelerin başında Irak geliyor. 2003’te ABD’nin müdahale ederek Saddam’ı devirmesinden bu yana terör örgütlerinin hedefi hâline gelen Irak’ta 521 silahlı/bombalı saldırı yaşanırken bu eylemlerde 6,965 kişi hayatını kaybetti. 5,614 kişinin yaralandığı saldırıların faili olduğu tespit edilen 475 kişi facia esnasında yahut sonraki asker/polis operasyonlarında öldürüldü.

Terör eylemlerinin yoğun yaşandığı bir diğer ülke Afganistan. Ülkenin önemli kısmında etkin bulunan terör örgütleri, 115 saldırı gerçekleştirirken 970 kişinin ölümüne sebep oldu.

Irak ve Afganistan’ın hemen arkasından, maalesef, Türkiye geliyor. 2016’da 100’e yakın terör saldırısı yaşayan Türkiye’de 509 kişi bu olaylarda hayatını kaybetti. 1,905 kişi yaralandı. Bu yaralanmaların önemli bir kısmı vatandaşlarda kalıcı hasarlar bıraktı. Birçok terör saldırısı, toplumun gündemini daha fazla ‘güvenlik ihtiyacına’ çevirdi.

Avrupa’da terör Müslümanları vurdu

2016’da terör örgütlerinin, özellikle IŞİD’in, en çok eylemlilik gösterdiği yer Avrupa oldu. Buralarda yaşayan nüfustan ‘militan’ devşiren IŞİD, Avrupa başkentlerini kana buladı. 2015’te Avrupa’da 31 terör eylemi gerçekleşmişken, 2016’da bu sayı 191’e yükseldi. Özellikle Fransa ve Almanya, 2016 kara günler yaşadı. Fransa’da 12 terör saldırısında 89 kişi hayatını kaybederken, Almanya’da 11 saldırıda 16 kişi öldü.

Bu ülkelerde terörün en büyük sonuçlarından birisi, özellikle Müslüman göçmenlere karşı nefretin artması oldu. Göçmen karşıtı siyasî partiler ve figürler yükseliş yaşarken, Müslümanlara yönelik ‘güvenlik taramaları’ arttırıldı.

Dünyanın en önemli gündemi

Şiddetin yoğun bir şekilde hissedildiği 2016 yılında Ortadoğu ülkelerinde toplam 841 terör saldırısı gerçekleşirken, bu bölgede 10,340 kişi hayatını kaybetti. IŞİD ve El Kaide’nin bu bölgedeki hareketliliği hiç olmadığı kadar arttı. Müslüman toplumlar, radikal İslamcı saldırılardan en çok etkilenen gruplar oldu.

Türkiye ve Rusya’nın da dâhil olduğu Avrupa’da 191 terör eylemi gerçekleşti. 710 kişinin öldüğü bu saldırılar, günlük hayatı etkilediği kadar politik söylemleri ve siyasî yönelimleri etkiledi. Boko Haram saldırılarıyla sarsılan Nijerya’nın dâhil olduğu Afrika’da 355 saldırı yaşanırken, 2,906 kişi terörden can verdi.

Önceki gece yaşanan Reina vakasına benzer şekilde Orlando şehrinde bir gece kulübüne terör saldırısı yaşayan ABD’nin yer aldığı Amerika kıtasında 43 saldırı gerçekleşti ve 89 kişi öldü. ABD’de 2016 aynı zamanda bireysel silahlı saldırıların da yoğun yaşandığı bir yıldı ve bu başkanlık seçimlerine de yansıdı. ABD’de giderek artan Müslüman karşıtlığının temelinde terör saldırıları yatıyor.

Suriye ise istatistiklerde yer almıyor zira terör olaylarının ‘kaynağı’ hâline gelen Suriye’de ölenler iç savaş zayiatı olarak kayda geçiyorlar, maalesef.

Terörün en çok vurduğu ülkeler

Irak    521 saldırı    6,965 can kaybı        5,614 yaralı

Afganistan    115 saldırı    970 can kaybı        1,913 yaralı

Türkiye    100 saldırı    509 can kaybı        1,905 yaralı

Somali    72 saldırı    506 can kaybı        410 yaralı

Pakistan    63 saldırı    494 can kaybı        1,013 yaralı

Mısır    60 saldırı    217 can kaybı        189 yaralı

Nijerya    59 saldırı    698 can kaybı        467 yaralı

Tayland    44 saldırı    59 can kaybı        221 yaralı


Kıtalara göre dağılım

Ortadoğu: 841 saldırı, 10,340 can kaybı

Afrika: 355 saldırı, 2,906 can kaybı

Asya: 344 saldırı, 1,833 can kaybı

Avrupa: 191 saldırı, 710 can kaybı

Amerika: 43 saldırı, 86 can kaybı

Avustralya: 2 saldırı, 1 can kaybı

[Hasan Cücük] 2.1.2017 [TR724]

Putin’in aklıyla alay etmek! [Vehbi Şahin]

“Putin’in çok zeki olduğunu her zaman biliyordum.”

Kim söylüyor bu sözleri?

20 Ocak’ta Beyaz Saray’daki koltuğuna oturmaya hazırlanan 45’inci ABD Başkanı Donald Trump…

Neden Putin’in zekasına şapka çıkarıyor?

Rus liderin, hiçbir Amerikalı diplomatı sınır dışı etmeme kararından dolayı…

Kafanız karıştı muhtemelen.

Kısa bir özet geçelim hemen…

RUSYA SEÇİMLERE MÜDAHALE ETTİ Mİ?

Amerikan istihbarat kuruluşları, 8 Kasım’da yapılan ve Trump’ın Başkan seçildiği seçimlere Rusya’nın siber saldırı düzenlediğini savunuyor.

Bu iddialar kanıtlanmış olmalı ki ABD Başkanı Barack Obama, giderayak çok önemli bir karara imza attı geçen hafta.

Washington ve San Francisco’da görevli 35 Rus diplomatın 72 saat içinde ülkeyi terk etmesini istedi.

Ayrıca, Maryland ve New York eyaletlerindeki Rus hükümetine ait iki yerleşkenin boşaltılmasını da talep etti.

Yaşanan büyük bir kriz aslında…

Kimine göre 1961’deki Küba bunalımından bu yana şahit olunan en ciddi problem…

Kimine göre de yeni bir Soğuk Savaş’ın işaret fişeği…

BEKLENMEDİK ÜÇ HAMLE

Dünya, bu karara Moskova nasıl bir tepki verecek diye beklerken Rusya Devlet Başkanı Putin hemen herkesi şaşırttı.

Ne yaptı?

1) Obama imzalı yaptırım kararına misillemede bulunmayacaklarını, ABD’nin Rusya’da görev yapan diplomatlarını sınır dışı etmeyeceklerini açıkladı.

2) Rusya’da akredite olan tüm Amerikalı diplomatların çocuklarını Kremlin’deki yılbaşı ve Noel ağacını ziyaret etmeye davet etti.

3) Başkan Obama’nın ve ailesinin yeni yılını tebrik ettiğini söyledi.

Bu kadar…

Herkes savaş tamtamları çalarken; hatta Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un “Putin’e 35 Amerikalı diplomatı sınır dışı edelim teklifi yaptık” açıklaması ortada dururken Putin’in üç hamlesi bir anda tansiyonu düşürdü.

Tabii bir şartla…

Putin o şartı ise şöyle açıkladı:

“Karşılık verme hakkını saklı tutuyoruz. Rus-Amerikan ilişkilerinin yeniden tesisine yönelik adımları ABD Başkanı seçilen Donald Trump’ın tutumuna göre belirleyeceğiz.”

KRİTİK İKİ HAFTA

İşte Trump, Kremlin’den gelen bu pası gole çevirmekte zorlanmadı.

“Putin’den erteleme konusunda harika bir hamle. Onun çok zeki olduğunu her zaman biliyordum.” sözleriyle mesajını aldım dedi Rus lidere..

Ayrıca, yaptırım kararı alan Obama’ya ve “seçimlere Ruslar müdahale etti” diyen istihbarat kurumlarına dolaylı bir cevap da vermiş oldu böylece…

Peki, bundan sonra ne olur?

Putin, ilişkilerin seyrini Trump’ın izleyeceği politikalara bağlayarak beklemeye başladı.

Washington’daki “establishment” ise başkanlığa aday olduğu günden itibaren kendisine hep şüpheyle yaklaştığı Trump’a itimat edilemeyeceğini bu kararla hissettirdi.

Yeni Başkan’ın bir çılgınlık yapmaması için daha koltuğa oturmadan ayağına pranga vurmaya kalktı.

Bakalım 20 Ocak’ta Trump, görevi Obama’dan devralabilecek mi yoksa önümüzdeki iki haftada başka sürpriz gelişmeler mi olacak bunu hep birlikte göreceğiz.

4 ŞEHİT ASKER UNUTULDU

Rusya ile ABD arasındaki diplomatik satrancı izlerken Erdoğan’ın son dönemde uyguladığı politikalar geldi aklıma.

Özellikle de Washington’ı kıskandırmak için Moskova ile yaptığı siyasi flört mesela…

Asıl dikkatimi çeken konu ise Trump’ın övgüsüne mazhar olan Putin’in zekasını Ankara’nın çok hafife alması…

Biliyorsunuz Türkiye, 24 Kasım 2015 tarihinde bir Rus savaş uçağını düşürdü.

Cumhurbaşkanlığı olayı ilk duyuran devlet kurumu oldu. Dönemin Başbakanı Davutoğlu, “Emri ben verdim” dedi.

Rusya ekonomik yaptırımlar uyguladı ve Erdoğan, Putin’den özür diledi.

İlişkiler tekrar düzelmeye başladığı sırada ilginç bir gelişme yaşandı.

Uçak düşürme olayının birinci yıl dönümünde yani 24 Kasım 2016’da 4 askerimiz Suriye’de düzenlenen bir hava saldırısında şehit düştü.

Genelkurmay, saldırıyı Suriye uçaklarının yaptığını açıkladı. Ama AKP hükümeti ve Erdoğan, Şam’ın arkasındaki esas güç olan Rusya’ya asla yüksek sesle bir tepki göstermedi.

Hemen her gün şehit edebiyatı yapanların 4 Mehmetçik’i unutması oldukça manidar değil mi sizce?

KREMLİN’E ESİR DÜŞENLER

Daha ilginci ise uçak düşürme olayının birinci yıldönümü olan 25 Kasım 2016 tarihinden sadece 25 gün sonra, 19 Aralık 2016’da Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’un bir Türk polisi tarafından öldürülmesi…

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir yabancı diplomat Türkiye topraklarında suikasta kurban gitti.

Kısacası…

Dünyanın iki süper gücünden biri olan Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş döneminde başına gelmeyen iki önemli olayı Rusya, son bir yılda Türkiye ile yaşadı.

Önce savaş uçağı düşürüldü, ardından parlak bir diplomatı katledildi.

Her iki olay da Rusya için bugün ABD ile yaşanan krizden daha önemsiz değil yani…

Peki Putin ne yaptı?

Tıpkı Washington ile yaşanan problemde olduğu gibi soğukkanlı davrandı.

İntikam için acele etmedi.

ABD ve AB ile kriz yaşayan Erdoğan ve onun peşinden giden AKP hükümetinin zaafını iyi değerlendirdi ve akıllı hamlelerle onları adeta esir aldı.

SELVİ’NİN AKLIYLA KUYUYA İNENLER

Putin’e karşı Erdoğan ve AKP iktidarı ne yaptı?

Hiçbir şey…

Delil mi?

Sadece, Karlov suikastını Cemaat’in üzerine yıkmaya çalışma gayretlerine bakmak yeterli.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş, İçişleri Bakanı Soylu, hükümet üyeleri ve Melih Gökçek gibi önde görünen AKP’liler, her gün aksi deliller ortaya çıktığı halde ısrarla elçiyi katleden polisi Cemaat mensubu göstermeye çalıştılar, çalışıyorlar.

Daha dramatik olanı ise Erdoğan ve ekibinin borazanlığını yapan Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi’nin içine düştüğü durum olsa gerek…

Olay gecesi CNN Türk canlı yayınında polisin El Nusra örgütüne mensup olduğunu açıklayıp sonra bunu düzeltmek için yazı üstüne yazı yazan Selvi, her makalesinde ortaya attığı iddialar çürüyünce bu kez meseleyi polisin bir Rus kadınla olan ilişkisine getirdi.

Can alıcı soru şu:

– Bütün bu gayretler özelde Putin’in zekası, genelde Rusya’nın devlet aklı ile alay etmek anlamına gelmez mi?

– Ankara’nın olayı Cemaat’e yıkmaya çalışması, Putin gibi istihbarat kökenli bir liderin dikkatinden kaçmış mıdır sizce?

TÜRKLER BİLGİ PAYLAŞMIYOR

Kaçmadığı Al Monitor’da Maxim A. Suchkov tarafından kaleme alınan yazıda dile getiriliyor zaten.

“Rusya büyükelçi suikastına nasıl bakıyor?” başlıklı yazıda isimleri açıklanmayan Rus yetkililerin görüşlerine yer veriliyor.

“Rus karar vericiler, Türk makamlarının bildikleri her şeyi Rus tarafıyla paylaşmadıklarından kaygılılar. Onlara göre Türkiye’nin ortaya koyduğu tüm savlar, suikasta ilişkin kapsamlı ve açık bir soruşturmadan ziyade Türk liderliğinin kendi muhalifleriyle, yani Gülenciler ve Kürtlerle savaşında Moskova’yı yanına çekme çabasını yansıtıyor” deniliyor.

Sonuç olarak Türkiye’yi 15 yıldır yöneten Erdoğan ve AKP iktidarı kendini akıllı, tüm dünyayı da kendisine oy veren AKP seçmeni gibi düşünüp ona göre günlük politika geliştiriyor.

Ama Putin, Erdoğan’ın şark kurnazlığı yaparak ABD ve AB’ye karşı Rusya’yı kullanma oyununu ustaca bozdu ve Türkiye’yi yönetenleri kendine bağımlı hale getirdi.

İşte bu nedenle Erdoğan, 4 Mehmetçik için Moskova’ya tek laf edemedi.

TRUMP ERDOĞAN’I DURDURABİLİR Mİ?

Bunun yerine ABD’deki seçim dönemini fırsat görüp her fırsatta Washington’ı hedef tahtası haline getirdi.

Şimdi 20 Ocak’tan sonra Trump liderliğindeki ABD’den de Putin’in yaptığı Ankara’ya yönelik yeni “akıllı” hamleler gelirse kimse şaşırmasın.

29 Aralık’ta National Review’de çıkan yazının başlığı bu açıdan oldukça manidar:

“Trump, Amerika Birleşik Devletleri ile oynayan Erdoğan’ı nasıl durdurabilir?”

Ne demiş atalarımız…

– Bin tane ahmak dostun olacağına bir tane akıllı düşmanın olsun.

Sanırım Türkiye’nin birden fazla akıllı düşmanı var ama 15 yıldır ülkeyi tek başına yönetenler sadece kendilerini akıllı sanıyor!

[Vehbi Şahin] 2.1.2017 [TR724]

Polisi ABD Elçiliğine bağlayın terör bitsin! [Veysel Ayhan]

Her eylemden sonra “polis niye yok”, “istihbarat niye yok”, “sorumlular nerede” gibi cümleler tekrarlanıyor. İnsanlar hâlâ şunu anlamıyor: Türkiye’de artık polis yok. Bitti. MİT ise artık Saray’ın özel dedektif teşkilatı.

Madem bizimkiler yok, tek çözüm kalıyor: ABD ve Alman büyükelçiliklerine 200’er polis bağlayın İstanbul’da terör biter!

ACI GERÇEK: POLİS 3 KISIMDAN İBARET

1- Evrak ve büro memuruluğu yapıp, suya sabuna dokunmadan meslekte kalmaya çalışanlar.

2- Mesleki yetkinlik sahipleri. Bunlardan hâlâ kaldıysa terör gibi kritik yerlerde tutulmayıp hepsi trafik kontrolü ve koruma memurluğuna veriliyor. Bunlar biraz yetkinlik gösterse, az kımıldasa ertesi sabah “Cemaatten olma” iftirasıyla hapse girer. Mesleki olarak iyi durumda bir polisin atılmamak için yapması gereken iki şey var: “Cemaat ispiyonculuğu” ve “Salla başı al maaşı”

3- Ve son 4 yılda alınanlar. Polis akademisi görmemiş, polis okulunda okumamış, mesleki eğitim almamış büyük kitle. Bunların 40 bin civarı olduğu biliniyor.

BUNLAR ASLINDA KİM?

Türkiye’nin güvenliği yukarıdaki 3. gruba emanet! Bunların ortak özelliği: Liseyi zor bitirmiş, üniversitede açık öğretimi bile kazanamamış KPSS’ye girmeden mülakatla, AKP il-ilçe başkanlıklarının referansıyla alınmış olmak.

Kaynak olarak 5’e ayrılıyorlar:

a- SADAT isimli AKP milis teşkilatına bağlı özel güvenlik şirketlerinde çalışıp dikey geçişle polis olanlar.

b- Nurettin Yıldız gibi El Kaide sempatizanlarının eğitiminden geçmiş, derslerine iştirak etmiş olanlar. Rus büyükelçiyi öldüren polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş gibi.

c- Pek çok terör eylemi ile anılan İBDA-C takipçileri. Liderleri Salih Mirzabeyoğlu 16 yıl hapis yattıktan sonra geçen yıl serbest bırakıldı. Sonrasında Haliç Kongre Merkezinde basına kapalı Erdoğan’la görüştü.

d- IŞİD’in Türkiye’nin her yanında örgütlenmiş hücre-evlerinde ideolojik eğitim almış olanlar ve sempatizanlar. Bunların arasında Suriye’de eğitim alıp geri gelmiş olanlar var.

e- Sedat Peker ve diğer mafya yapılanmalarıyla iltisaklı kadrolar.

Evet, tüm bu gruplar polis yapıldı.

ŞUNU ANLAYIN ARTIK: TÜRKİYE’DE POLİS YOOOK!

İstihbaratı alınmayan bir terör eylemi yoktur. Yabancı ülkeler kendi vatandaşlarını terör eylemlerine karşı uyarıyor. Hatta “geri dönün” diyor. Türkiye’de polis istihbaratı ve polis olsaydı 2 yıl içinde yüzlerce patlama olmaz binlerce insan ölüp veya sakat kalmazdı.

Şimdiye kadar olan tüm patlamalarda yabancı elçilikler istihbarat alıp uyarı yaptı. Madem başka çözüm yok. İroni yapmıyorum. O zaman Amerika ve Alman büyükelçilikleri 200’er polisi eğitip kadrosuna alsın da İstanbul’da terör eylemi olmasın.

POLİS’İN TERÖRÜ ÖNLEME GÖREVİ YOK!

Daha çarpıcı olan şu: Polisin terörü önleme gibi bir görevi yok. Hükümetin, iktidarın polisten beklediği tek bir iş var: “Cemaate yapılan cadı avında tetikçilik etmek”. Eğer bir polis müdürü bunu yapıyorsa en başarılı personel oluyor. Saray’da ödüllendiriliyor. Terfi ediyor, taltifler alıyor.

İşte o nedenle artık “Niye polis yok?” falan gibi sözler tamamen boş.

Siz siz olun ne polisten yardım isteyin ne de polise güvenin. Sırtınızı dayayacağınız o kıyafetin altından her an bir Saray trolü veya IŞİD’çi; bir En Nusra militanı veya Sadat üyesi çıkabilir.

[Veysel Ayhan] 2.1.2017 [TR724]

Göstere göstere katliam [Haber-İnceleme: Erman Yalaz]

Saat 01.15. Türkiye, 2016’yı yeni uğurlamış, 2017’nin ilk saatleri. Terör, İstanbul’un göbeğinde, Ortaköy’deki en bilindik eğlence mekanlarından birini, Reina’yı  kana buladı. Tanıkların anlatımına göre, saldırı anında içeride yılbaşını kutlayan 800 civarında insan vardı. Eğlence mekanının en kalabalık saatleriydi. Saldırgan eğlence mekanının girişindeki bir polisi ve güvenlik görevlilerini vurarak içeriye girdi. İçeride bulunduğu yaklaşık 7 dakikada, uzun namlulu silahla rastgele ateş açarak 39 kişinin öldüğü 65’ten fazla kişinin yaralandığı terör saldırısını gerçekleştirdi. Sonrasında saldırgan üstünü değiştirerek ve elini kolunu sallayarak olay yerinden uzaklaştı.

‘AMERİKA İSTİHBARATI BUNUN BİLGİSİNİ VERDİ’

İstanbul Emniyeti’nin yılbaşı tedbirleriyle ilgili yaptığı açıklamaya göre 25 bin polis görevliydi gece boyunca. Ancak kapıda şehit edilen sadece 21 yaşındaki Burak Yıldız oldu. Terör saldırısı sonrasında ilk sıcak açıklama, Reina’nın sahibi Mehmet Koçarslan’dan geldi. Koçarslan, “Amerikan istihbaratı bunun bilgisini vermişti” dedi. Koçarslan, Hürriyet’e yaptığı açıklamada, “İçeri giren şerefsizler Kalaşnikoflarla taramışlar. Amerikan istihbaratı bunun bilgisini vermişti. 1 hafta 10 gün süreyle buralarda deniz dahil güvenlik önlemleri alındı. Sonra ne oldu? Göz göre göre bu saldırı meydana geldi” cümlelerini kullandı.

İKTİDAR YANDAŞLARININ FAİLİ GİZLEME TELAŞI

Saldırının sürdüğü belki de saldırganın Reina’da olduğu daha ilk dakikalarda iktidar yanlısı sosyal medya hesapları olayın failini bulmuştu. Saldırganın Noel Baba kıyafetiyle içeriye girdiği iddiaları gündeme geldi. Samanyolu TV’de yıllar önce yayınlanmış bir dizide geçen sahneleri olaya yamayan A Haber ve Sabah gazetesinden Ferhat Ünlü, konuyu çarpıtıp Hizmet Hareketi’ne suç atmaya kalktı.

BAKANIN AÇIKLAMALARIYLA TROLLER HEDEFİ ABD YAPTI

Takip eden açıklamalar önce İstanbul Valisi Vasip Şahin sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Dolmabahçe güvenlik zirvesinden sonra Başbakan Binali Yıldırım tarafından yapıldı. Soylu, saldırganın bir kişi olduğunu girerken mont ve pantolonlu olduğunu, çıkarken kılık değiştirmek istediğini anlattı. Başbakan Yıldırım, “Teröristin ‘Noel Baba’ kılığına girdiği iddialarının aslı astar yok. Silahlı bir terörist” dedi.

İlerleyen saatlerde, sosyal medya propaganda ekibi AK Troller, saldırganın IŞİD’li olması ihtimali artınca, hedef değiştirip IŞİD’i ABD’nin beslediğini, saldırının ardında Obama’nın olduğunu söylemeye başladı.

SALDIRGAN TEK KİŞİ Mİ, ÜÇ KİŞİ Mİ?

İstanbul Valisi Vasip Şahin gece yarısı olay yerindeki açıklamasında, “Bir terörist uzun namlulu silahla önce kapı önünde bekleyen polis memurumuzu şehit ederek, sonra bir vatandaşımızı şehit ederek içeri girmesi sonucu maalesef içeride çok vahşice, acımasızca, orada sadece yılbaşını kutlamak ve eğlenmek üzere gelmiş masum insanların üzerine çok acımazca kurşun yağdırarak maalesef bugünkü olayı meydana getirmiştir” dedi. Oysa görgü tanıkları içeride başka teröristlerin de olduğunu söylüyor. Görgü tanığı Sinem Uyanık “Eşim 3 yerinden vuruldu. Üzerimden insanları sıyırıp çıktım. Çok korkunçtu. Birisi tarıyordu. İki kişi silahla ateş ediyordu” ifadelerini kullandı.

Hastaneye getirilen bir başka yaralı ise, “Herkesi taradılar. 3-4 kişi taramalarla taradı. Sağ olan herkesin kafasına sıktılar içeride” diye dehşet anını anlattı. Bu durumda İstanbul sokaklarında şu sıralarda birden fazla teröristin cirit attığını söyleyebiliriz.

REİNA DA KORUMA ZAFİYETİ Mİ YAŞANDI?

Saldırı göz göre gelmesine rağmen engellenemedi. Bir düzine soru ve ihmaller zinciri var ortada. O gece İstanbul’da 25 bin polis görevlendirilmişti ancak hem hayli yakınında bir polis merkezi olan, hem de böyle bir saldırıda en çok akla gelebilecek mekân olan Reina’nın etrafında belli ki ‘olağanüstü önlemler’ alınmamıştı? Üstelik OHAL şartlarındayız güya.

Mekân sahibi Koçarslan’ın sözlerini İçişleri Bakanı Soylu da doğruladı. Bakan Soylu, “Gerek DEAŞ, PKK, DHKP-C; içinde bulunduğumuz durumda gerek yabancı servislerden gerekse de kendi istihbarat örgütlerimizden bu tip ihbarlar gelmektedir” dedi. İstihbarat olmasına rağmen Reina’nın bu kadar zayıf korunması ihmal mi, kasıt mı?

AÇIK İSTİHBARATI BİLE DEĞERLENDİRİLEMEDİ

IŞİD ve benzeri radikal örgütlerin eylem yapmak isteyeceği bir nevi açık istihbarat seviyesinde kamuoyuna yansımıştı. Amerikan Büyükelçiliği, Reina saldırısından bir hafta önce Türkiye’deki vatandaşlarını aldığı istihbarat doğrultusunda uyarmıştı. 22 Aralık’ta yayınlanan açıklamada, “2016’nın sonuna yaklaşırken, Amerikan vatandaşları Noel tatili ve yeni yıl kutlamaları için kalabalık yerlere giderken bu durumu göz önünde bulundurmalı.” denilmişti.

Buna rağmen saldırının engellenmemesi hem terör hem asayiş açısından büyük zafiyet göstergesi. Örneğin Avrupa, Almanya saldırılarından sonra yılbaşı gecesi kutlama yapılması muhtemel meydanları tam bir güvenlik koridoru içine aldı. Fransa, Almanya, Belçika gibi Avrupa ülkelerinde sıkı güvenlik tedbirleri ajansların ve gazetelerin haberlerine yansıdı.

IŞİD’IN AVRUPA VE ABD’DEKİ EYLEMLERİ GİBİ ‘KOPYA SALDIRI’

Olayı bir de Türkiye’deki IŞİD saldırıları açısından değerlendirmek gerekiyor. Saldırının IŞİD’in bugüne kadar gerçekleştirdiği canlı bomba, bombalı araç ve sınır saldırıları dışında bir karakteristiği var. Saldırılar daha önce IŞİD’ün üstlendiği Fransa ve ABD’deki eğlence mekanlarına baskınlara benziyor. Fransa’nın  başkenti Paris’te Bataclan Tiyatrosu baskınında (13 Kasım 2015) üç ayrı mekanla birlikte 130 kişi öldü, yüzlercesi yaralandı; yine ABD’nin Orlando kentinde (12 Haziran 2016) silahlı baskında 50 kişi öldü 53 kişi yaralandı. IŞİD, bütün dünyada kopya eylemler yapan/yapabilen bir örgüt. Buradaki saldırı da benzer şekilde gerçekleşmiş.

SALDIRGAN PROFESYONEL VE SOĞUK KANLI

Saldırganın profesyonel, soğuk kanlı ve kararlı şekilde terör saldırısını yapması, şarjör değiştirerek kalabalığa ateş etmesi, iddiaya göre bir el bombası patlatması, üstünü değiştirerek kaçmaya çalışması gibi ayrıntılar, saldırganın ‘eğitimli bir terörist’ olduğunu düşündürüyor. Yani bir ‘yalnız kurt’ saldırısı değil.

Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov suikastında da benzer şekilde bir çevik kuvvet polisinin El Nusra marşı söyleyerek soğuk kanlı şekilde kameralar önünde suikast gerçekleştirmesi Türkiye’de son aylarda radikal terör örgütlerinin ‘daha rahat’ hareket ettikleri şüphesi doğuruyor.

TERÖR AKLI VE UZMANLARI TASFİYE EDİLDİ

Bir başka önemli nokta IŞİD ve El Nusra gibi örgütlerle mücadeledeki yetersizlik. Bugüne kadar Türkiye’deki IŞİD ve benzeri terör örgütlerinin Türkiye sorumlularına gözaltına geçirdikleri birkaç gün dışında dokunulmadı. Ayrıca 2000’lerin başından bu yana süregelen radikal militanlaşma eğilimini takip edecek, terörle mücadele hafızasını etkili olarak kullanacak kimseler güvenlik bürokrasisinden budandı.

RADİKAL ÖRGÜTLERİN YENİ HEDEFİ TÜRKİYE

Bunun yanı sıra Türkiye, hem Avrupa ve batı ülkeleri hem de Ortadoğu, Orta Asya, Pakistan, Afganistan gibi bölgelerden gelen radikal savaşçı ve cihatçıların geçiş güzergahı oldu. Sınır güvenliğinin sağlanmaması, bu örgütlere silah, insan ve sağlık alanlarında tolerans gösterilmesi ve himaye edilmesi gibi girift ilişkilere girildi. Neticede Suriye-Türkiye sınırı fiili olarak ortadan kalkmış durumda. Bu örgütler ve militanları için Türkiye, sınır güvenliği olmadığı için çat kapı eylem yapılan, lojistik destek alınan bir arka bahçe haline geldi.

IŞİD’TEN TEHDİT : TÜRKİYE’Yİ İŞGAL EDİN!

Bununla birlikte Türkiye’nin Suriye politikasındaki zikzakları, cihatçı örgütlerle yürüttüğü ‘girift ilişkiler’, Rusya’yla yakınlaşma siyaseti çerçevesinde hayli tehlikeli hâle gelmeye başladı. 3 Kasım’da IŞİD’in yayın organlarında, örgütün lideri Ebubekir el Bağdadî’ye ait olduğu söylenen bir ses kaydında Türkiye’ye açık tehditler yöneltildi.

Reuters’in bütün dünyaya duyurduğu 31 dakikalık bu kayıt örgüte yönelik Irak-ABD’nin yaptığı Musul operasyonundan sonra ortaya çıkmıştı.  Musul operasyonunun başarısız olacağından emin olunduğunu söylenen kayıtlarda IŞİD üyelerine ‘Türkiye’yi işgal edin’ deniliyordu.

Bu örgütler, doğrudan Türkiye’yi hedef almasa bile, Rus Büyükelçi suikastında olduğu gibi Türkiye topraklarında ‘eylemlere’ girişecekler.

‘TÜRK ASKERLERİNİN YAKILMASI’ HALA CEVAPSIZ

Türkiye’nin AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın inisiyatifi ile Rusya ile Suriye sorununun çözümünde yakın temas içinde aks değiştirmesi de IŞİD ve El Nusra gibi radikal örgütlerin terör saldırılarını Türkiye’ye yönlendirmesinde etkili oluyor. Türkiye’nin Rusya ve İran ile Suriye 20 Aralık’ta ortak bildiriye imza atmasının akşamında IŞİD’in daha önce kaçırdığını duyurduğu iki Türk askerinin yakarak şehit ettiğine dair görüntüler yayınlandı. Hükümet olayı TSK üzerine yıkarak açıklamayı onların yapmasını istedi. Ancak yapılan açıklamalar, tatmin edici değil.

[Erman Yalaz] 2.1.2017 [TR724]