Mevlüt Öztaş’ın cezaevi günlükleri: Bir gazetecinin gün gün ölüme gidişi

Geçen ay hayata veda eden gazeteci Mevlüt Öztaş cezaevinde tuttuğu günlüklerde ve notlarda ihmal yüzünden yavaş yavaş ölüme gidişini yazmıştı. Bir gazeteci hiçbir suç gösterilmeden nasıl hapiste tutuldu? Nasıl sistemli psikolojik işkenceye uğradı? Kansere yakalandığını nasıl öğrendi? Bütün bu soruların cevabı Öztaş'ın kendi satırlarında...

KRONOS 28 Eylül 2020 KRONOS ÖZEL

Mevlüt Öztaş cezaevinde tuttuğu günlük ve notlarla gün gün ölüme gidişini tarihe not düştü

Gazeteci Mevlüt Öztaş, KHK ile kapatılan Cihan Haber Ajansı’nın Uşak muhabiri olarak çalıştığı için ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla 1 Şubat 2018’de tutuklanmıştı. Cezaevine girdiğinde sağlıklı olan Öztaş’ın önce böbrekleri çalışamaz duruma geldi, ardından hipertansiyon hastalığı ortaya çıktı. Mevlüt Öztaş cezaevinde son olarak pankreas kanserine yakalandı. Tahliyesi için verilen uzun uğraşlar sonuçsuz kalan Öztaş, 4. evreye ulaşan kanser bütün vücuduna yayılınca 23 Haziran’da tahliye edildi. Fakat tedavi için artık çok geç kalınmıştı. Mevlüt Öztaş tahliyesinden 57 gün sonra, 19 Ağustos 2020 tarihinde hayata veda etti.

Öztaş cezaevinde yaşadıklarını not defterine kaydetmiş, bir günlük tutmuştu. Mevlüt Öztaş’ın kendisini ölüme götüren 874 güne tanıklık eden günlüğünü yayımlıyoruz.

Üç bölüm halinde yayımlanacak bu günlüklerde bir gazetecinin hiçbir suç gösterilmeden nasıl hapiste tutulduğunun, uğradığı sistemli psikolojik işkencenin, cezaevine girdikten sonra türlü hastalıklarla mücadelesinin, pankreas kanserine yakalanışının ve maalesef gün gün ölüme gidişinin hikâyesini bulacaksınız. İşte Mevlüt Öztaş’ın cezaevi günlükleri:

 ‘Tutukluyum ama hiçbir suç gösterilmiyor’

‘MASAK SUÇSUZLUĞUMU İSPAT EDİYOR’

15 MART 2018 (mahkemeye verdiği dilekçeden) – MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) raporu, suçsuzluğumu ispat etmektedir. Çünkü orada belirtildiği üzere, ben sadece Uşak Gazeteciler Cemiyeti ve Uşak Yayıncılar Birliği’ne üyeyim. Bunun haricinde herhangi bir örgüte üyeliğim bulunmamaktadır.

OĞLUNDA KONUŞMA PROBLEMİ ORTAYA ÇIKTI

İki kızım üniversitede bir kızım da lisede okumaktadır. Üç buçuk yaşında bakıma muhtaç bir oğlum var. [Öztaş’ın oğlu Ali Yekta’da, babasının cezaevine konulmasından sonra konuşma problemi baş gösterdi.] Eşime 2013’te Hepatit teşhisi konuldu. Eşim rahatsızlığı sebebiyle herhangi bir işte çalışmaması gerekirken, hem ailemizin hem de benim ihtiyaçlarım için, iş bulabilirse gündelik işlerde çalışmaktadır. Bu sıkıntılı günlerinde onlara destek olmak istiyor ve tahliyemi talep ediyorum.

‘AİLE BÜTÜNLÜĞÜMÜZ BOZULDU’

10 TEMMUZ 2018 – 160 gündür tutukluyum. Evli ve dört çocuk babasıyım. Eşim hasta. Ailemin bir geliri yok. Aile bütünlüğümüz bozuldu. Çocuklarımı uzun zamandır göremediğim için psikolojileri bozuldu.

12 TEMMUZ 2018 – Rahatsızlığım sebebiyle doktora gittim.

26 TEMMUZ 2018 – Doktora gittim ve tahlil için kan örneği verdim.

‘HASTA MAHREMİYETİNE SAYGI DUYULMADI’

27 TEMMUZ 2018 – Rahatsızlıklarım sebebiyle göz, üroloji ve nefroloji doktorlarında muayene oldum. Muayene sırasında kelepçelerimin çıkarılması ve doktor-hasta mahremiyeti gereğince doktorla yalnız görüşme taleplerim reddedildi.

‘AMELİYAT OLMAK İSTEMİYORUM’

30 TEMMUZ 2018 – Hastalıklarımın teşhisi için kan ve idrar numuneleri verdim ve ultrason çektirdim.
Cezaevi şartları çok kötü. Sular sık sık kesiliyor, koğuş hijyenik değil. Sıcak su, günlük sadece 45 dakika akıyor ve koğuştaki 21 kişi bu kadar sürede banyo yapmak zorunda. 8 kişinin kalabileceği koğuşta 21 kişi kalıyoruz. Tuvalet ihtiyacı için bir saat sıra bekliyoruz. Kıyafetlerimi ve şahsi eşyalarımı koyabilecek bir dolabım yok. Koğuşta toplam beş dolap var.
Doktor sol kasığımdaki fıtık sebebiyle ameliyat olmam gerektiğini söyledi. Fakat aynı koğuşta kaldığımız bir arkadaşım, hastane şartlarının çok kötü olması sebebiyle, ameliyat sonrası enfeksiyon kaptığını ve felç olma tehlikesi olduğunu beyan etti. Bu endişe ve korku sebebiyle ameliyat olmak istemiyorum.

‘SAĞ BÖBREĞİM İŞLEVİNİ YİTİRDİ’

1 KASIM 2018 – Kronik böbrek yetmezliği ve hipertansiyon hastalığı teşhisi konuldu. Sağ böbreğim işlevini yitirdi, sol böbreğim ise yüzde 87 kapasite ile çalışmakta.

2 KASIM 2018 – Doktora gittim. Yarın tekrar gelmemi ve diyetisyene sevk edeceğini söyledi. Bunu talep ettiğim zaman cezaevi sağlık görevlisi Turgay isimli kişi tedaviye gitmemi engelledi ve beni doktora göndermedi.

17 OCAK 2019 – Doktora gittim. Tansiyon ve mide ilacı aldım.

1 ŞUBAT 2019 – Rahatsızlığım sebebiyle doktora gittim. Ürikoliz ilacı verildi.

14 ŞUBAT 2019 – Tansiyon için doktora gittim. Tansiyon ve demir ilacı aldım.

28 ŞUBAT 2019 – Rahatsızlığım sebebiyle doktora gittim. Tansiyon: 11/6, Kilo: 69.

7 MART 2019 – Rahatsızlığım sebebiyle doktora gittim.

14 MART 2019 – Doktora gittim. Tansiyon: 90/50, Kilo: 72. Mide ilacı aldım.

28 MART 2019 – Doktora gittim. Kasık fıtığı ameliyatı için Afyon Kocatepe Üniversitesi’ne sevk edildim.

‘TUTUKLUYUM AMA HİÇBİR SUÇ GÖSTERİLEMİYOR!’

10 HAZİRAN 2019 – ‘Silahlı terör örgütü üyeliği’ suçlamasıyla tutukluyum. Fakat bu suçlamaya delil oluşturabilecek silah, mermi, teçhizat, örgüt şeması, yaptığım bir silahlı terör eylemi, bilerek işlediğim bir suç gösterilememiştir. Çünkü yoktur. Çalıştığım Cihan Medya valilik, belediye, emniyet müdürlüğünün protokol listesinde bulunan ve sürekli basın daveti ve bilgilendirme gönderilen, Turkuaz Medya, Doğan Medya ve Demirören Medya gibi ‘yasal’ bir kuruluştu.

30 EYLÜL 2019 – Rahatsızlığım sebebiyle doktora gitmek istiyorum. (Not: Talebime cevap verilmedi.)

 
‘SUÇUM GAZETECİLİK YAPMAK!’

30 EKİM 2019 – Hakkımdaki iddialar şunlar: 1) Haber amaçlı yaptığım görüşmeler. 2) Cihan Medya’da çalışmış olmam. 3) Hükümete karşı muhalif haber yapmam. 4) Haber amaçlı, adliye önündeki protesto eylemini takip etmem. 5) Yaptığım haberlerin sosyal medyada paylaşılması. 6) Hazırladığım bazı eğitim haberleri. 7) Haber amaçlı yaptığım telefon görüşmeleri. 8) Çalışmamın karşılığı olarak maaşımın, devlet onaylı bir banka olan, Bank Asya’ya yatırılması.

 
‘DİLEKÇELERİME CEVAP VERİLMİYOR’

1 KASIM 20019 – Kurum müdürüne yazdığım ve cevap alamadığım dilekçelerim: 3 Aralık 2018 tarihli battaniye talep dilekçesi, 25 Mart 2019 tarihli dilekçe, 13 Mayıs 2019 tarihli dilekçe, 22 Mayıs 2019 tarihli dilekçe, 11 Temmuz 2019 tarihli dilekçe, 18 Ekim 2019 savunmamın aileme verilmesiyle ilgili dilekçe, 31 Ekim 2019 battaniye talep dilekçesi.

11 KASIM 2019 – Yönetimden mahkeme savunmamın çıktısını yazıcıdan alabilmek için 17 Eylül, 20 Eylül, 2 Ekim ve 10 Ekim 2019 tarihlerinde olmak üzere dört kere dilekçe verdikten sonra çıktı alabildim. Lakin bu da işe yaramadı çünkü savunmamı gönderdiğim zaman hakkımda karar verilmişti bile.

YARIN:

“TEK KİŞİLİK HÜCREYE KONULDUM”

28.9.2020 [Bold Medya]

14 aylık Bahar bebeğe 14 gün anne sütü yok! [Sevinç Özarslan]

“Süt görüşü” için cezaevinden haber bekleyen Bahar bebeğe onay çıkmadı. Dün tutuklanan Sultan Ataş, karantina nedeniyle 14 gün çocuğunu emziremeyecek.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Dün akşam tutuklanıp Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine gönderilen Sultan Ataş’ın 14 aylık bebeği Bahar, anne sütü için bugün cezaevine götürüldü. Ancak koronavirüs karantinası nedeniyle içeri alınmayan Bahar bebek, 14 gün anne sütünden mahrum kalacak.

BOLD ÖZEL | “Süt görüşü” için cezaevinden haber bekleyen Bahar bebeğe onay çıkmadı.

Biri 14 aylık, diğeri 3 yaşında olmak üzere 2 bebeği bulunan Sultan Ataş dün gece tutuklandı. Dört gün İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında tutulduktan sonra hapse gönderilen Ataş’ın kızı Bahar anne sütüyle besleniyor.

Annesinden tamamen ayrılmak zorunda kalan Bahar bugün süt için cezaevine götürüldü. Korona salgını nedeniyle içeri gidip girmeyecekleri belli olmadığı için yetkililerden onay bekleyen Bahar bebeğe onay çıkmadı. Aile yakınlarından alınan bilgiye göre 14 aydır anne sütünden başka bir şeyle beslenmeyen Bahar, hazır mama yemek istemiyor, mama mecburen çocuğa verilmeye çalışılıyor.

ADİL OLMAYAN YARGI ÇOCUKLARI DA VURUYOR

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu öncülüğünde Bahar’ın annesinin tahliye olması için #SultanAtaşTahliyeOlmalı etiketiyle Twitter’da kampanya başlatıldı. Adil olmayan yargının çocukları da vurduğunu söyleyen Gergerlioğlu, “1 ve 3 yaşlarında iki çocuklu Sultan Ataş kocası İbrahim Ataş ile birlikte tutuklandı Çocuklardan küçüğü daha süt yaşında. Adil olmayan yargı çocukları da vuruyor!” dedi.

İKİ KÜÇÜK BEBEĞE BABAANNE BAKIYOR

Annesinin yaşadığı sıkıntılar nedeniyle hem hamilelik döneminde hem de doğumdan sonra gelişemeyen Bahar 14 aylık olmasına rağmen doktorların ifadesine göre 6 aylık gibi görünüyor. Sultan Ataş’ın 3 yaşındaki kızı Vildan Nazlı’yı ise dede ve babaannesi oyalıyor. Babaanne astım, dede ise kalp ve tansiyon hastası.

Bebekli annelere yapılan hukuksuzluk bitmediği gibi anne-baba tutukluların devam etmesi aileleri zorda bırakıyor. Sultan Ataş ile birlikte eşi İbrahim Ataş da tutuklandı ve Silivri Cezaevine gönderildi. 56 yaşındaki babaanneleri ile 64 yaşındaki dedelerinin yanında kalan iki kız kardeş bir anda hem annesiz babasız kaldı.

BANKAYA 1800 TL YATIRDIĞI İÇİN SORGULANDI

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan İbrahim Ataş (34), 672 sayılı KHK ile ihraç edilen bir fen bilgisi öğretmeni. Sultan Ataş kapatılan dershanelerde biyoloji öğretmeni olarak görev yaptı. İbrahim Ataş, Bank Asya hesabı ve kapatılan bir derneğe üye olduğu için, eşi ise kapatılan dershanede sigortası bulunduğu için örgüt üyesi oldukları iddiasıyla yargılanacaklar.

Sultan Ataş’a ifadesinde 2015 yılında Bank Asya’ya yatırdığı 1800 TL de soruldu. “Hakan Şükür 1 TL dahi olsa para yatırın dedikten 2 ay sonra 1800 TL yatırmışsınız. Bunun örgütle bir ilgisi var mı” denildi.

[Sevinç Özarslan] 28.9.2020 [Bold Medya]

Dijital dünyayı nasıl kullanmalı, ne kadar vakit ayırmalı? [Levent Eroğlu]

YORUM | LEVENT EROĞLU (UZMAN PSİKOLOG) 

İnternet, sosyal medya ve dijital materyal kullanımı psikoloji biliminde son yıllarda üzerinde en çok araştırılma yapılan konulardan birisi. Akıllı telefonların çıkması, internet kullanımını yaygınlaştırdı. Buna paralel olarak çeşitli sosyal medya platformları ortaya çıktı. İnternetin olduğu her evde en az bir bireyde bağımlılık diyebileceğimiz semptomlar görülmeye başlandı.

Psikolojide bir şeye bağımlılık diyebilmemiz için bazı kriterlere bakmamız gerekir. Bireyin günlük yaşam aktivetelerini aksatan, ikili ve sosyal ilişkilerine zarar veren, ruh sağlığını olumsuz etkileyen ve kişinin kontrol edemediği kullanımlara psikolojide bağımlılık denilmektedir.

Bir bağımlılıktan söz ediyorsak bireyin her konudaki kişisel performansında gerileme görülür, kişisel ve sosyal yaşamında sorunlar görülür, ikili ve sosyal ilişkileri bozulur. Ayrıca, bağımlılığın yan etkisi olarak fiziksel sağlıkta da kötüleşme görülür.

İnternetin hayatı kolaylaştırdığı elbette ki bir gerçek. Lakin, yaşam bize şunu söylüyor:

Her şeyin bir ölçüsü var!

Ölçüyü kaçırdığımız zaman olumsuz yan etkiler de kaçınılmaz olur. İnternet bağımlılığı bireylerin ve özellikle çocukların fiziksel, sosyal ve psikolojik sağlığını ciddi anlamda tehdit etmektedir.

İnternet ve dijital materyallerin artık bağımlısıyız ve onlarsız yapamıyoruz. Bu bağımlılıktan kendimizi ve ailemizi korumak aslında bizim elimizde. İnternet ve dijital materyalleri ihtiyaç durumunda kullanılan araçlar yapmak bizim elimizde. Aşağıda bahsedilen basit önerilere dikkat ederek kendimizi ve aile bireylerimizi bir nebze de olsa bağımlılıktan koruyabiliriz:

— Akşamları evde televizyon, telefon, tablet ve bilgisayarla zaman geçiren ve iki yabancı gibi konuşmadan evde oturan bir aile olmaktan uzak durun. Evde akıllı telefonlarınızı vestiyere bırakın. Sizi aramadıkları sürece telefonunuzu elinize almayın. Akıllı telefonların zamanınızı çok fazla çaldığını ve aile bireylerini birbirinden uzaklaştırdığını bilin.

— İnternet ve dijital materyaller konusunda katı kuralları ve yasakları olan eş veya ebeveyn olmaktansa, kontrollü kullanıma teşvik eden ve bu konuda rol modeli olan eş ve ebeveyn olun.

— Çocuğunuzun TV, bilgisayar, tablet ve akıllı telefonda her filmi, videoyu ve çizgi filmi izlemesine kesinlikle müsaade etmeyin. Aşırı ölüm sahnelerinin olduğu, şiddet, korku, argo ve cinsel içerikli filmleri ve videoları izlemesine müsaade etmeyin. Çocuklarınızın yanında siz de bu tür filmleri ve videoları izlemeyin. Birlikte video veya film izleyeceğiniz zaman çocuklarınızın yaşını göz önünde bulundurup tercih yapın.

— Çocuklarınızın sağlıklı gelişimi için ve aile ruh sağlığınız için TV’de gündüz kadın kuşağı programlarını ve TV dizilerini izlemeyin, çocuklarınızın da izlemesine müsaade etmeyin.

— Evinizde kullandığınız internette mutlaka (zararlı içeriklerden koruması amacıyla) internet filtresi kullanın.

— Çocuğunuz ilköğretim ve altı eğitim seviyesi yaşlarındaysa, günlük 1,5 saatten fazla dijital materyalleri (oyun konsolu, bilgisayar, tablet, telefon) kullanmasına müsaade etmeyin. Dijital materyaller ile vakit geçirme şu şekilde olabilir: Sabahtan öğlene kadar 30 dakika, öğlenden akşama kadar 30 dakika, akşamdan yatana kadar 30 dakika. Okul olduğu günlerde ise sadece 1 saat zaman geçirmesine müsaade edin. Zaman geçirme şu şekilde olmalıdır: Okuldan geldikten sonra akşama kadar 30 dakika, akşamdan yatana kadar 30 dakika. Günlük 1,5 saatten fazla TV’de çizgi film, video vb. izlemesine müsaade etmeyin. İzleme şu şekilde olmalıdır: Sabahtan öğlene kadar 30 dakika, öğlenden akşama kadar 30 dakika, akşamdan yatana kadar 30 dakika. Okul olduğu günlerde ise 1 saat zaman geçirmesine müsaade edin. İzleme şu şekilde olmalıdır: Okuldan geldikten sonra akşama kadar 30 dakika, akşamdan yatana kadar 30 dakika. Çocuğunuzun bilgisayarda yapılması gereken okul ödevleri bu saatlere dahil olmayabilir. Çocuğunuz ödevini bitirene kadar bilgisayarı kullanmasına izin vermelisiniz.

— Ergen çocuklarda ise cep telefonunu okuldan gelince kendisine verin ve akşam yemeğinden önce tekrar alın. Telefonunu günlük bu şekilde kullanmasına izin verin. Okulunu ve sorumluluklarını aksatmadığı, sosyalliğini olumsuz etkilemediği sürece internet ve dijital materyal kullanımını ergen çocuğunuzun inisiyatifine bırakın (cep telefonu hariç).

— Evinizde her gün mutlaka ailenizle geçireceğiniz internetsiz ve dijital materyalsiz bir saatiniz olmalıdır. Akşam yemeğinden sonra her gün mutlaka evinizde (en az bir saat) bir çay saatiniz olsun. Bu aile etkinliğinde mutlaka çocuklarınız da olmalıdır. Önemli olan ailenin bir araya gelmesidir. Birbirinizle konuşun, konuşanın gözlerine bakın, başınızla onu onaylayın. Ailenizdeki her bireyi önemsediğinizi gösterin ve bunu hissettirin. Elinizden geldiği kadar çocuğunuzla-eşinizle sohbet etmeye ve karşılıklı konuşmaya çalışın. Unutmayın! İnternet ve dijital materyaller faydalı araçlardır ama kontrollü kullandığımızda. Kontrolün olmadığı yerde bağımlılık vardır. Bağımlılığın olduğu yerde ise insana ait her şey tehlike altındadır.

[Levent Eroğlu] 28.9.2020 [TR724]

Erdoğan’ın faiz inadı, 110 milyar dolara mal oldu [Yusuf Dereli]

Merkez Bankası (MB), son toplantıda aldığı faizi iki puan artırma kararıyla aslında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘faiz-enflasyon’ teorisinin de iflasını ilan etti. Erdoğan’a göre faiz sebepti, enflasyon ise sonuç! Faiz düşürülünce, enflasyon da düşecek, TL değer kazanacaktı. 

Kendi açıklamasına göre, ‘laf dinlemediği’ yani ‘faizleri düşür’ talimatını yerine getirmediği için eski Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı görevden aldı, yerine Murat  Uysal’ı getirdi. Birçok konuşmasında eleştirmişti Çetinkaya’yı Erdoğan. Görevden aldıktan aylar sonra yaptığı bir konuşmada, “Merkez Bankası bağımsızdır derken, milletime hesabı Merkez Bankası mı ödeyecek, sandığa Merkez Bankası’nın başkanı mı gidiyor?” ifadelerini kullanmıştı. 





Söz konusu tarihte dolar 5,60 seviyelerindeydi.

SONUÇ: HÜSRAN!

Murat Uysal’ın ilk yaptığı iş tıpkı Erdoğan’ın istediği gibi faizleri düşürmek oldu. Yüzde 24’lerde olan politika faizi, üst üste 9 toplantıda düşürülerek yüzde 8,25’e çekildi. Sonuç; TÜİK’in tartışmalı verilerine göre bile enflasyon geçtiğimiz ay yüzde 11.77 olarak ölçüldü. Enflasyonun altında faiz uygulaması nedeniyle insanlar birikimlerini dövizde tutmaya başladı. Rejim bu kez doları tutmak için MB’nin rezervlerini boşalttı. 110 milyar dolar buhar oldu! Peki dolar yerinde durdu mu? Hayır; TL sadece 14 ayda dolar karşısında yüzde 37 değer kaybetti. 

ZORAKİ FAİZ ARTIRIMI 

Ve MB geçtiğimiz hafta politika faizini yüzde 2 artırmak zorunda kaldı. Ardından BDDK’nın SWAP kararı geldi. Ancak hiçbiri fayda etmedi. Faiz indiriminden önce 7.70’e tırmanan dolar, kısa süreli bir düşüş sonrası yeniden 7.66’nın üzerine çıktı. Olan MB’nin rezervlerine, Türkiye’nin birikimlerine oldu. Şimdi herkes Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan bir açıklama bekliyor… Madem faizleri artıracaktınız, bunca zaman neden beklediniz? TL’nin değer kaybetmesi ‘rekabet gücünü’ artırıyor idiyse, doları tutmak için 2 yılda 110 milyar doları neden heba ettiniz? 110 milyar dolarlık hesabı kim ödeyecek?

AKP rejimi hata üzerine hata yaparak Türkiye ekonomisini içinden çıkılmaz bir hale soktu. Rakamlarla gidelim… Geçtiğimiz yıl sonunda Merkez Bankası’nın net rezervi 40 milyar dolar seviyelerindeydi. Temmuz ayında rakam 26,5 milyar dolara geriledi. Eylül’de ise 12,2 milyar dolara indi. Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın deyimiyle kasa tamtakır! Bu arada MB’deki 41 milyar dolar “ihtiyat akçesi” de geçtiğimiz yıl temmuz ayında Hazine’ye aktarıldı. O da bitti! Bu arada işsizlik fırladı. TÜİK’in tartışmalı ve hiç bir inandırıcılığı kalmayan verilerine göre bile geniş tanımlı işsiz sayısı 9 milyona dayanmış durumda. İnsanların gelirleri eridi.

ERDOĞAN: EKONOMİNİN SORUMLUSU BENİM!

Peki bütün bunların sorumlusu kim? Bizzat Erdoğan’ın kendisi… Öyle demişti 7 Haziran seçimleri öncesinde yaptığı bir mitingdeki konuşmasında: “Türkiye ekonomisinin sorumlusu benim ben. Şu anda devletin başında kim var? Tayyip Erdoğan var.”

Damadını Hazine ve Maliye Bakanlığı koltuğuna oturtan da oydu, eski Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı, ‘talimatlarını yerine getirmediği için’ görevden alan da… 24 Ekim 2019’da yaptığı konuşmada, “Merkez Bankası bağımsızdır derken, milletime hesabı Merkez Bankası mı ödeyecek, sandığa Merkez Bankası’nın başkanı mı gidiyor?” ifadelerini kullanmıştı. Erdoğan’a göre halka o hesap verdiği için, MB başkanı da onun talimatlarını harfiyen ve sorgulamaksızın yerine getirmek zorundaydı… 5 Kasım 2019’daki konuşmasında ise “Ülkemize döviz kuru, faiz ve enflasyon üçgeninde kurulan oyunu bozduk. Merkez Bankası’nı görevden aldık, çünkü laf dinlemiyor adam. Yeni arkadaşımıza ‘faizi düşüreceğiz’ dedik, düşürdük.” demişti.

EKSİ FAİZİN SONU: DOLARİZASYON!

‘Laf dinlemeyen’ Murat Çetinkaya’nın görevden alınmasının üzerinden 14 ay geçti. Dolar söz konusu tarihde 5,60 seviyelerindeydi. Yerine getirilen Murat Uysal, yüzde 24’lerde aldığı politika faizini ardı ardına 9 toplantıda düşürerek, 8,25’e kadar çekti. Faizlerin enflasyonun bile altına çekilmesi sonrası insanlar birikimlerini değerlendirmek için döviz ve altına koştu. Temmuz 2019’da 185 milyar dolar seviyelerinde olan vatandaşların bankalardaki döviz mevduat hesapları, bugün 220 milyar dolara dayanmış durumda.  Döviz hesaplarının toplam mevduat içindeki payı ise yüzde 57’ye çıktı. Söz konusu oran bundan 6 yıl önce yaklaşık yüzde 36’lardaydı.

VE ÇARK!

Faizleri artırmadan doların yükselmesini engellemek için MB’nin rezervleri hesapsızca harcandı. Sadece 2 yılda 110 milyar dolar rezerv eritildi. Üç hafta kadar önce net rezerv ise 15.9 milyar Dolar civarındaydı. Geçtiğimiz hafta rakam 12,2 milyar dolara geriledi. Swaplar hariç net rezerv ise (4 ay-1 yıl hariç) eksi (-) 16,5 milyar dolar seviyelerinde. 1 yıl vadeli swapları da dahil ettiğinizde rezerv miktarı eksi (-) 40,7 milyarı buluyor. Kısaca, kasa ‘tamtakır.’ Peki sonuç; dolar yükselmeye devam etti. Başkanlık sistemine geçilmeden hemen önce 4.60 civarında olan dolar 7.70’lere tırmandı. TL’nin iki yıldaki değer kaybı yüzde 67!

ARZOVA: ACİL YAPILMASI GEREKENLER….

Ve MB iki yıl aradan sonra zoraki de olsa faizi 2 puan artırarak 10,25’e çıkarttı. Kar etmeyince BDDK devreye girdi ve Swap kararını açıkladı. Ancak o da kar etmedi ve etmeyecek. MB’nin faiz kararı öncesinde 7,70’e kadar tırmanan dolar, kısa süreli küçük çaplı düşüşün ardından yeniden 7.66’ya tırmandı. Peki neden? Çünkü ekonomi yönetimine güven kalmadı. Ekonomistlerin, “Faiz artışı 1 ay zaman kazandırır.” tezi bile çöktü. Yapısal reformlar hayata geçirilmediği sürece dolardaki yükselmenin durdurulması mümkün gözükmüyor.

Prof. Dr. Prof. Dr. Burak Arzova’ya göre ‘ekonomide normalleşme adımları pazartesi gününden itibaren devam etmeli. Arzova, acil yapılması gerekenleri ise şöyle sıralıyor: “1. #BDDK aktif rasyosu saçmalığına son vermeli. 2. Kambiyo vergisi kalkmalı.”

ÇIKIŞIN REÇETESİ: DEMOKRASİ VE HUKUK

Gelecek Partisi Hazine ve Maliye Politikaları İzleme Kurulu Başkan Yardımcısı Kerim Rota ise çıkış reçetesi olarak şunları sıralıyor: “Kısa vadede “mahçup” faiz artışlarından vazgeçilmeli. İkincisi dövizle oynamak, kurda seviye belirleme işinden acil olarak vazgeçilmeli. Dövizi dövizle tutma hevesinden vazgeçmeli. Üçüncüsü bankacılık sistemine ve özerk kurumlara müdahaleden vazgeçilmesi ve buralara liyakatli kişilerin atanması gerekiyor. Dördüncü olarak gerçekçi bir bütçe revizyonu yapılmalı. Son olarak devletin nerede ne kadar tasarruf edeceğinin ortaya konulması gerekiyor. Tabi Türkiye’nin gerçek bir demokrasisi ve bağımsız yargısı olmadıkça bu söylediklerimiz sadece kısa vadeli kazanımlar sağlayacaktır ve geçici pansuman olacaktır.”

[Yusuf Dereli] 28.9.2020 [TR724]

Bir korku üretim merkezi olarak yargı [Nevin Erdem]

YORUM | NEVİN ERDEM – İhraç Hakim @WomanJudgeTr

Korku insan varlığının ayrılmaz, doğal bir parçasıdır. Acı çekmekten, aşağılanmaktan, boyun eğmekten, yaralanmaktan, saldırıya uğramaktan, kaybolmaktan, cezalandırılmaktan, asimile olmaktan, işkenceye maruz kalmaktan, yok olmaktan ve daha birçok şeyle birlikte kuşkusuz, ölümün bizatihi kendisinden korkar insan.

Geçmişten getirilen birikimler, kötü tecrübeler, yaşanılan andaki davranışları şekillendirirken geleceği korkuyla beklemeye yol açar.

Tarih boyunca, bireylerin ve toplumların hayatlarına yön veren korkudan daha baskın bir duygu olmuş mudur?





Bu baskınlık, korku duygusunun özellikle politikacı ve toplum liderleri tarafından suiistimal edilmesine yol açmıştır. Otoriter rejimlerin kurulmasında ve devamında başat rol oynayan duygu, korkudur.

Korku duygusunu bir yönetme tarzı olarak kullanan otoriter rejimlerin korkutma araçları yere, zamana ve topluma göre değişmektedir.

Yaslandığı taban “din elden gidiyor” sloganıyla büyümüş Türkiye’deki mevcut siyasi iktidar, ‘korku’ duygusunu çok yaygın ve etkin bir şekilde kullanmaktadır.

AKP iktidarı tarafından yönetilen Türkiye bugün, işkence eden, Transporter’larla insan kaçıran, helikopterden atan, çırılçıplak aramalar yaparak onur kıran, gözaltına alan, tutuklayan, yakınlarınız öldüğünde cenazesine katılmanıza dahi izin vermeyen, yıllarca hücrede tutan, işten atan, pasaportunuzu iptal ederek yurtdışına çıkışınızı engelleyen, her an hayatınıza müdahale etme potansiyeline sahip bir korku devleti olarak gözükmektedir.

İktidarın elinde ‘istenmeyenleri’ baskılayan bir saldırı aracına dönüşen yargı, adeta ‘korku üretim merkezi’ gibi çalışmaktadır.

Bir ‘korku üretim merkezi’ olarak yargı iki yönlü kullanılmaktadır:

Birincisi; bireye karşı işlenen suçlarla ilgili soruşturma açmamak ya da ceza vermemek suretiyle, birey hukuki güvenceden yoksun bırakılmakta, suçu işleyenler yargısal koruma altına alınarak suç işlenmesi teşvik edilmektedir. Böylelikle birey korkutulmaktadır.

İkincisi; ‘istenmeyen’ kişiler, herhangi bir suç işlememiş olsalar dahi, haklarında açılan soruşturmalarla, gözaltı kararlarıyla, tutuklamalarla ve mahkumiyetlerle korkutulmaktadırlar.

Örneğin, 11 Eylül’de Van’da askerler tarafından gözaltına alınan iki köylünün, Osman Şiban ve Servet Turgut, helikopterden aşağı atıldıkları iddiası var. 11 Eylül’de her iki kişinin askerler tarafından sağlam bir şekilde helikoptere bindirildiklerini gören tanıklar var. Doktor raporlarında her iki mağdurun vücudunda kırıklar, darp ve cebir izleri olduğu belirtiliyor. Osman Şiban’a ait hasta epikrizinde ‘yüksekten düşme’ kaydı yazılı. Tanıklardan birisi, Osman’ın kendisine helikopterden atıldıklarını söylediğini söylüyor.

Hamile ve yeni doğum yapmış kendi meslektaşlarını, evlerine sabah saat 5’te baskınlar yaparak gözaltına alan savcılar, helikopterden atılma iddialarına ilişkin etkin bir soruşturma için neyi bekliyorlar?

Olayın üzerinden iki hafta geçti. Kaç gözaltı, kaç tutuklama var?

Bir de kısıtlılık kararı almışlar. Tanık beyanları ve raporlar internette yayında iken neyi gizliyorlar?

Kısacası, bir taraftan iki vatandaşı helikopterden atarak korku salan güç, diğer taraftan bu suçun faillerini korumaktadır.

Bu olayı duyan, normal bir muhakeme yeteneğine sahip olan bir kişinin, iktidarın oluşturduğu bu korku atmosferinden etkilenmemesi mümkün mü?

Hukukçu, gazeteci Taha Akyol’un telefonla dolandıranların eline düşmesinin, oğlu aracılığı ile 320 bin lirasını gidip teslim etmesinin nedeni bu korku atmosferi değil mi?

Kimse güvende değil!

25 Eylül’de aralarında eski milletvekillerinin ve mevcut belediye başkanlarının da bulunduğu HDP’li siyasetçilere bir operasyon daha yapıldı, 82 kişi gözaltına alındı.

Gerekçe, 2014 yılında gerçekleştirilen Kobani eylemleri!

İyi de, eylemin üzerinden 6 yıl geçmiş. Neyin gözaltısı bu? Davetiyeyle çağırdınız da gelmedi mi bu insanlar?

Gerekçesiz gözaltına almak, keyfiliktir. Suçtur. 6 yıl önce işlendiği iddia edilen bir suçun soruşturmasında gözaltı kararı için çok makul bir gerekçe göstermek zorundasınız.

Gözaltı kararını veren makam Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı! Geçen yazımda da belirtmiştim: Hani şu memur maaşıyla geceliği 10 bin liraya otele helikopterle tatile giden Yüksel Kocaman’ın başsavcı olduğu yer.

Ekleme yapayım: 19 Eylül günü nikahı yaptıktan sonra Saray’a çıkıp, Erdoğan’la ailecek hatıra fotoğrafı çektirdiler, hediyelerini aldılar.

Keskin Cezaevi’nde işkence gören Yargıtay üyesi Hüsamettin Uğur, ısrarlı taleplerine rağmen cezaevi savcısıyla görüşemezken, Erdoğan cezaevindeyken Pınarhisar Cezaevi Savcısı olan ve cezaevinde Erdoğan’la mangal partisi dahi yapan Yüksel Kocaman’ın Erdoğan’la geliştirdiği ilişki ilginç değil mi?

İşte bu Ankara Başsavcılığı, iki hafta önce 50 civarında avukat hakkında gözaltı kararı verdi. Bu hafta ise 82 HDP’li siyasetçi hakkında.

Avukatlar meslekleri gereği müvekkillerini savundukları için, HDP’li siyasetçiler ise, siyaset yaptıkları için gözaltına alındılar. Amaç, iktidarın kendi kitlesini konsolide etmek, ‘istenmeyen’lere gözdağı vermek, korku iklimini yaymak.

Yargı eliyle oluşturulan bu korku ikliminde 5 bin civarında meslektaşları ihraç edilen, tutuklanan yargı mensuplarının kendileri dahi korku içindeler. Nasıl korku içinde olmasınlar ki?

Her ne kadar korku ikliminin oluşmasında başrol oyuncu iseler de, senaryoyu yargı mensupları yazmıyorlar. Sadece, yazılmış senaryoyu yönetmenin direktifleri doğrultusunda oynuyorlar. Senaryo dışına en küçük bir çıkış, sonu sürgünle, ihraçla ve hatta cezaevi hücresiyle bitecek bir yolculuğun başlangıcı haline dönüşebiliyor.

Nitekim 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 23 Eylül tarihindeki bir duruşmada, sanık vekilinin yurtdışı çıkış yasağının kaldırılması talebine karşılık mahkeme başkanı, “Terör dosyalarında daha önce adli kontrolü ve yurt dışı çıkış yasağını kaldıran birçok hakimle ilgili soruşturma başlatıldı” diyerek yargı mensuplarının hukukun gereklerine göre değil, korkularının etkisi altında, kendilerine verilen senaryo metnine göre hareket ettiklerini bir kez daha teyit etti.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da, senaryonun dışına çıktığını düşündüğü Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ı, senaryoya göre rolünü oynaması için geçtiğimiz hafta gözdağı vererek uyardı.  Soylu, Barış Akademisyenleri hakkında Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali kararı nedeniyle, “AYM Başkanı, Polis Akademisi Başkanı’ydı. Aldığı komiser yardımcılarının yüzde 41’ini FETÖ’den ben ihraç ettim” demek suretiyle Arslan’a da böyle bir suçlama yöneltilebileceğini ima ederek, onu tehdit etti.

İnsan varlığının ayrılmaz parçası olan korku duygusu, otoriter zihinler tarafından suiistimal edilmeye devam ediyor.

Böylesi ağır bir korku ikliminde tek tek bireylerin kahramanlıklarıyla korku duvarlarının yıkılmasını beklemek gerçekçi değildir. Fikir ayrılıklarının bir tarafa bırakılarak, birlikte hareket edilmesi gerekir. Birlikte hareketin ortak zemini ise, insanlık ailesinin yüzyıllar içinde geliştirdiği, kişiden kişiye, toplumdan topluma değişmeyen modern, evrensel değerlerdir.

[Nevin Erdem] 28.9.2020 [TR724]

Derbide gol yok, sıkı mücadele var [Hasan Cücük]

Geçen sezon aradığını bulamayan iki takımın mücadelesinden beklenti, her zaman olduğu gibi “şanlı tarihlerine” yakışan mücadeleydi. Galatasaray son dönemde evinde yenmekte zorlandığı Fenerbahçe’yi bu sezon da galip gelemeden uğurladı. Fenerbahçe’de ise duygular karışıktı. 21 yıl aradan sonra ilk kez geçen sezon Kadıköy’de mağlup olduğu rakibini yenip yaşadığı düşüşten çıktığını göstermek istiyordu. 90 dakika sonunda skor tabelası başladığı gibi bitti. Mücadele üst düzey geçti, Fenerbahçe gelecek adına umut verdi.

Seyircisiz maç oynamanın gazı kaçmış gazoz içmek gibi olduğunu söyleyelim. Yayıncı kuruluşun verdiği seyirci efekti oldukça suni. Sit-com dizilerindeki yerli yersiz gülmeler gibi. Tribündeki taraftar pozisyona göre heyecanlanır, tepki verir, sonunda hayal kırıklığı ya da sevinç yaşar. Yapay seyirci efektinde ise tekdüze bir tezahürat var. Zaman geçtikçe itici hâle geliyor. Umarım pandemiyi çabucak atlatırız. Seyircisiz futbol, oyuncular için olduğu gibi televizyondan seyreden için de keyifsiz.

Maç yorumuna geçmeden bir parantez de statların zemini için açmalıyım. 1980’li yıllarda ne statlarımız ne zeminleri Avrupa kalitesindeydi. Avrupa kupaları için ülkemize gelen ekiplerin yorumu “patates tarlası gibi” olurdu. Kışın sahalar çamur deryasına dönerdi. 2000’li yıllarda Fenerbahçe ile başlayan yeni stat furyası diğer takımlara da uğradı. AKP, Anadolu takımlarına stat hediye ederken, karşılarında kendilerine hiç ses çıkarmayan yönetimler oluşturdu. Modern statlara kavuştuk ama zemin konusunda hâlâ karnemiz kötü.

Dün akşamki derbide de zeminin ne denli kötü olduğunu gördük. Daha sezonun 3. haftası ama berbat bir zemin var. Daha burada onlarca maç oynanacak ve kış ayları geçirilecek. 1980’li yılların zeminlerine dönersek şaşırmayın. Ve bu problem sadece Türk Telekom Stadı’na özgü değil, 21 Süper Lig ekibinin hepsinin sahası bu şekilde.

Gelelim maça… Ligin ilk iki haftasında oynadığı futbolla derbinin favorisi sarı-kırmızılı takımdı. Fenerbahçe hem deplasmanda oynayacaktı, hem de yeni kadrosu henüz oturmamıştı. Sahaya çıkan ilk 11’de geçen sezondan sadece 4 oyuncu var. Altay, Ozan, Deniz Türüç ve Luiz Gustavo. Bir başka deyişle yepyeni bir Fenerbahçe’ydi karşımızdaki. Oyuncular birbirine alışmamıştı ama Süper Lig tecrübesi vardı. Gökhan Gönül, Jose Sosa, Caner Erkin ve Thiam yeni Fenerbahçe’de Türkiye ligini iyi bilen oyuncular.

Hem ligin ilk haftaları olduğu için hem de önemli bir maç olduğu için, iki ekip de ilk dakikadan itibaren stratejilerini gol yememe üzerine kurdu. Derbide ilk golü bulanın psikolojik üstünlük sağladığının farkındalardı. Kenar yönetimleri, rakiplerinin etkili oyuncularını kilitleme yolunu seçti. Sahada boşluk kalmayınca mücadele gücü yüksek bir maç ortaya çıktı.

Galatasaray’ın gollük pozisyonlarında ise kaleci Altay geçit vermedi. İkinci devre oyuna hâkim olmasına rağmen Fenerbahçe gol pozisyonu bulmada sıkıntı yaşadı. Valencia ve Samatta gol yollarında henüz Vedat Muriqi’nin boşluğunu doldurabilmiş değil. Ancak özellikle Valencia, sonraki haftalarda önemli işlere imza atacağı izlenimi verdi. Samatta içinse yorum yapmak için çok erken. İlk kez formayı giydi. Premier Lig tecrübesini Süper Lig’e taşırsa, Fenerbahçe’nin adına tezahüratlar besteleyeceği bir oyuncuya dönüşür.

Fatih Terim ve Erol Bulut’un iki ilginç tercihi vardı. Terim, sol bekte sağ ayaklı Martin Linnes’i, Erol Bulut da sağ açıkta sol ayaklı Denir Türüç’ü oynattı. Linnes, alışık olmadığı pozisyonda sarı-kırmızılı takımın en iyisi olurken, Deniz Türüç kumarı pek tutmadı. Kayda değer tek hareketi uzaktan çektiği şutun kale direğini yalayıp geçmesi oldu. Ferdi Kadıoğlu yerine Deniz tercihi sürprizdi. İki yıldır stoper sıkıntısı çeken Fenerbahçe’nin bu problemi Tisserand-Lemos ikilisiyle çözmüş olduğunu gördük. Özellikle Lemos, yerinde müdahaleleriyle güven verdi.

Galatasaray cephesinde kaleci Fatih’e pek iş düşmedi. Göbekte oynayan Marcao-Luyindama ikilisi hatasızdı. Hava toplarında rakiplerine göz açtırmadılar. Belhanda ve Feghouli’nin sahada gezindiği derbide Arda Turan istekliydi. Arda’nın uzun zamandır futboldan uzak kalmış olması, oyun içinde konsantrasyon ve istikrar problemi oluşturuyor. Hırslı ancak 33 yaşındaki bir oyuncunun sadece bu özelliği ile öne çıkması çok zor. Falcao yeterli desteği göremeyince ilk iki haftadaki performansından uzak kaldı.

Sessiz derbi, yapay da olsa gol sesi çıkamadan bitti. Yenilenen Fenerbahçe, ilerisi için umut verdi. Galatasaray oturmuş kadrosuyla bu sezon daha da iyi olacağını gösterdi. Hakem Ali Palabıyık sarı kartlarda cömert davrandı ama sonucu etkileyecek bir kararı olmadı. Herhalde uzun bir aradan sonra gol olmasa da sadece futbolun konuşulduğu bir derbi yaşadık.

[Hasan Cücük] 28.9.2020 [TR724]

Mağdurlar, mazlumlar ve yeniden evlilik [Ahmet Kurucan]

Kim derdi ki: “10 yıl sonra siz bu ülkede kadınıyla, erkeğiyle, çoluğuyla, çocuğuyla terörist ilan edilecek; yüz binlerce insanınız, sırf cemaate iltisak, sebebiyle hapislere atılacaksınız!”

Kim derdi ki: “Şu gül gibi yuvalarınız dağılacak, kocanız size düşman olacak, karınız sizi terk edecek, komşularınız, akrabalarınız hatta anne ve babalarınız bile size ve torunlarına sırtını dönecek!”

Şimdi, “Kim derdi ki?” diye başlayıp onlarca yüzlerce örnek sıralayabilirim.

Arife işaret kâfidir.

Evet, kim diyebilirdi bunları?

Diyelim ki dedi, biz inanır mıydık?

Sanırım kimse demezdi, dese de inanmazdık. Ama ne çare ki kimsenin demediği, dese de inanmayacağımız bu gerçeklerle içli-dışlı bir hayat yaşıyoruz şu an dünyanın dört bir yanında.

Çok sevdiğim bir tespitte “acıları yarıştırmayalım” denir. Gerçekten acıları yarıştırmayalım. Herkesin acısı biricik ve kendine has. Dışarıdan bakıldığında ve başka acılarla mukayese ettiğinizde “Seninki de acı mı, dert mi, ıstırap mı, keder mi Allah aşkına?” diyeceğiniz şey, o insanın nezdinde sizin mukayese ettiğiniz ve daha derin gördüğünüz diğer acılardan daha acıdır, kim bilir? Hâsılı, zor zamanlardan geçiyoruz, vesselam.

Cemaate yönelik kitlesel sosyal soykırım ve kolektif cezalandırmalara başlanalı 5 yılı geçti. Hala da bitmiş değil. Bu süreçte gerek düşünce farklılığı gerek uzayıp giden ve ne zaman biteceği belli olmayan fiziki ayrılık gerek maziden bugüne uzanan geçimsizlik, gerek her iki tarafın ailelerinin ya da yetişkin çocuklarının devreye girmesi ve daha başka nedenlerle birçok aile parçalandı.

Çekirdek aile özelinde ifade edecek olursak, nice boşanmalar gerçekleşti. Zamanın ilerlemesine bağlı olarak da taraflar bu durumu kabullenip maddi düzlemde kendi hayatlarına bakmak zorunda kaldı. Bazıları yeni hayat düzenlerini kurdu, bazıları kurmaya çalışıyor, bazıları “öfke var derman yok” sözünde denildiği gibi kurmaya çalışsa da kuramıyor, bazıları da yaşadıkları travmayı atlatamayıp pes etmiş durumda.

Sanırım yazının başlığı ve şu ana kadar okuduğunuz paragraflardan tahmin ettiğiniz gibi sözü “yeniden evlilik” meselesine getirecektim. İşte getirdim. Evet, yurt dışında yaşadığım için kendi gözlem alanına giren noktada, yasal statülerini tamamlayan, tamamlama aşamasına gelen, meslek edinen, meslek edinmese bile geçimini temin edecek ölçüde maddi gelire sahip olan/olmaya başlayan, belli seviyede dil öğrenen, boşanmış veya eşi ölmüş kadınıyla, erkeğiyle birçok insanımız sanki hayatını yalnız geçirme gayreti içinde. Hatta bazıları ömrünün geri kalan kısmını yalnız geçirmeyi gaye edinmiş durumda. Oysa bana göre hem kadın hem de erkek bireyler bu fikirden uzak olmalı. Hayatın olağan akışı içinde kendine bir yol çizenler için artık sırada evlilik var. Bu eksende birkaç hususu nazarlarınıza arz etmek istiyorum.

BİR 

Bir daha evlenmeme ve hayatına yalnız olarak devam etme isteğinde bulunan herkesin tercihine saygı göstermek gerekir. Tercih nedenleri ne olursa olsun ister travma sonrası stres bozukluğu ister maddi hayat şartları ister çocukları, isterse bu çerçevede sıralanabilecek onlarca-yüzlerce neden, hiç fark etmez, son tahlilde karar elbette ilgili kişilere aittir.

Bu noktada sadece bir hatırlatmada bulunmak isterim: Fıtratla savaş olmaz. İlk insandan beri insan fıtratı ve sosyal hayatın düzeni adına Allah’ın koymuş olduğu kevnî kurallara muhalefet insanı hayatın dışına iter ve atar. Ama bunun idraki içinde bulunup yine de evlenmeme kararı veren insanların kararına da saygı duymaktan öte ne benim ne de üçüncü şahıs sayılacak kişilerin yapabileceği bir şey var.

İKİ

Kişi, evlenmeye karar vermiş, karşısına çıkacak bir aday beklentisi içinde ise bu kararını mutlaka yakın çevresi ile paylaşmalı diye düşünüyorum. Cinselliğin adeta bir tabu olduğu bir kültürün çocuklarıyız. Dolayısıyla yeniden evlilik düşüncesi, bu tabudan hareketle, cinsellikle özdeşleştirilir endişesi insanların düşünce dünyasına hâkim olabilir, etrafına açılamayabilir, muhatabına söyleyemeyebilir. Fakat bunları aşmak lazım. Unutmamalı, evliliğin hiç şüphesiz cinsellik boyutu vardır, hatta evlilik hayatının en önemli boyutlarından birini teşkil eder ama evlilik cinsellikten ibaret değildir. 

ÜÇ 

Karşımıza çıkan adaylarda seçicilik. Gördüğüm kadarıyla insanlarımızın en çok zorlandığı alan burası. Müşahhas örnekler vermek istemem ama bir tane misal vereyim, gerisini siz hayal dünyanızda canlandırın. Yaşı 50’ye gelmiş, boyunu aşkın çocukları olan bir adam, “30-35 yaş aralığında tercihan bekâr, dul olduğu takdirde de çocuksuz birisi” diyor ve başka bir şey demiyor. Bu ikisi haricinde bütün tercihlere kapalı.

Neden?

Ne istiyor, ne bekliyorlar evlilikten?

Evleneceği kadın ne cahil olsun ne de çocuklu; ne kadının gençlik heyecanı ile yorulsun ne de çocuklarının sorumluluğu ile. Elini bir taşın altına koymasın hatta mümkünse elini altına koymak zorunda kalacağı bir taş olmasın. Evlilik limanına demir atacaksa o limana ne fırtına ne de rüzgâr uğramasın.

Peki, kadınlarımızı böylesi bir tercihe erkekler kadar layık görüyor muyuz?

Boşanmış, çocuklu bir kadın tercihen bekâr ya da çocuksuz bir erkekle evlenmek istediğini dile getirebilir mi?

Sizin cevabınız nedir bilmem. Ama benim bildiğim daha doğrusu tespit ettiğim bir durum var, onu da sizinle paylaşmak isterim.

Kadınlar evlenmeye bile layık görülmüyorlarken bunu hayal bile edemezler.

Burada hemcinslerime bir soru sormak isterim, bu istekler hangi ölçüde makul?

Evlilikte eş seçimi yaparken hissiyatın rolü inkâr edilemez. Ama hissiyat kadar akıl ve mantık da önemli değil midir?

Ortak paydaların çokluğunun mutluluğu hem belirleyen hem de etkileyen bir unsur olduğunu biliyoruz. O zaman meseleye ergen psikolojisini terk edip başından evlilik geçmiş olgun bir insan olarak bakmak ve aranan özellikler parantezini daha da genişletmek gerekmez mi?

Mesela, bir camiaya aidiyet bağı ve mazlumiyet ortak paydasında birleştiğiniz birisini kader yurt dışında, aynı ülkede, aynı şehirde karşınıza çıkarmış. Çocuksuz olması hariç diğer özellikler de tamam diyelim. O çocuklara anne baba olma insanî, İslamî, ahlakî hangi açıdan bakarsanız bakın az bir şey midir? Eğer dini açıdan bakarsak, bu çerçevede yapılacak fedakârlıkların sevabı ahiret hayatımız adına kayda değer değil midir?

Burada inanç, rasyonel akıl ve empati duygusu karar aşamasında birlikte hareket etmeli. 

DÖRT 

“İslam’da,” ya da “İslam’a göre” diye başlayan ve “sahabe-i kiram nasıl yapıyordu” demeye kadar uzanan sorular var bu arada bana ulaşan.

— İslam’da eşi ölüp çocuğu ile hayat mücadelesinde olan kadınların hükmü nedir?

— Boşanan veya eşi ölen erkeğin tutumu Peygamber Efendimiz döneminde nasıldı?

— Şimdiki gibi kadınlar, “Boşanmış ya da eşi ölmüş” olmanın dezavantajını ötekileştirme ile mi yaşıyorlardı? Kadınlar ölen eşlerinin yasını tutup ahiret endeksli bir hayatı mı tercih etmeliler?

Son soruya tek cümle ile cevap verip diğerlerine geçeyim: Hayır, prensip olarak hayatın tabii akışı içinde mutlu olabilecekleri bir adayla ikinci evliliklerini yapmalılar. Ama herkesin kendine özgü ve özel şartları vardır. Bunlara göre nihai kararı kendileri verecektir.

Bu kararı verirken toplum baskısı ne denli etkili olur bilmem. Çünkü yıllardır içinde yaşadığımız toplum eşsiz erkeğe ikinci bir evliliği şart görürken, kadının dizini kırıp evinde oturmasını ister, muhtemel bir evliliği uygun görmez. Bu yanlış kanaati bir davaya ortak olmuş, aynı acı ve kederlerle yoğrulmuş, birçok ortak paydada buluşmuş kişilerin yıkması gerekmez mi?

Diğer sorulara gelince… Bu köşenin takipçileri bilir, ben İslam ile Müslümanların tarihsel tecrübelerinin birbirinden ayrı ele alınması gerektiğine inanıyor ve bunu her fırsatta vurguluyorum. “İslam’da,” ya da “İslam’a göre” denildiğinde kastedilen ve kast edilmesi gereken şey, Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in bağlayıcı beyan ve uygulamalarıdır. Bir başka zaviyeden metafizik ve ahlaki alandaki inançlar, ibadetler, genel, evrensel ve tarih üstü prensiplerdir. Bunların sosyal hayata yansımasına gelince burada beşer iradesi devreye girecek, siyasi, ekonomik, kültürel, askeri vb. arka plan şartlarına bağlı olarak yorumlar yapılacak, maksat doğrultusunda yeni formlar ortaya konacaktır.

İşte bu ikincisine “İslam’da” demek, “İslam’a göre” demek bana göre yanlıştır. O yaşanmışlıktır. Müslümanların tarih sahnesinde ortaya koyduğu tecrübelerdir. Bugünü konuşuyorsak, yaşanan hayattır.

Şimdi bir paragraf geriye dönüp “İslam’da” diye başlayıp sorulan o üç soruyu dikkatlice okursanız bağlayıcı dini naslardan değil, velev ki Peygamber Efendimiz dönemi bile olsa, Müslümanların tarihsel tecrübesinden söz ediliyor. Hem de İslam öncesi Arap toplumunun örf ve adetlerinin bazen aynen bazen ıslah edilerek kabul edildiği bir zemin merkeze konarak. Böyle olunca oradan bugüne birebir örnekleri taşımak hem çok zor hem de doğru değil. Zira bizim yaşadığımız toplum ve o toplumun şartları, telakkileri 14 asır önceki Mekke-Medine toplumundan çok farklı.

Bununla beraber şunu diyebilirim, Peygamber Efendimiz döneminde eşi ölen ya da eşinden boşanan kadınlar çok büyük oranda ikinci evliliklerini yapmışlar. İkinci bir evlilik yapmayıp hayatına yalnız devam etmek isteyen ya da zorunda kalan kadın ve erkekler hiçbir zaman sırf bu tercihlerinden dolayı toplumsal hayatın dışına itilmemiş ve ötekileştirilmemişlerdir.

Düşünün, Efendimiz ilk evliliğini kendisinden 15 yaş büyük ve başından iki evlilik geçmiş, ikisi kız biri erkek, 3 çocuklu bir dul olan Hz. Hatice ile yapmıştır.

Son bir husus… Bu süreçte kocalarının işkencelere maruz kalarak devlet eliyle öldürülmesi ya da Meriç’ten geçiş ve sonrasında hayata tutunuşları ile alakalı gösterdikleri cesaret ve insanüstü gayretlerden dolayı isimleri bayraklaşan ve bayraklaştırılan kadınlarımız var. Aldığım duyumlara göre yeniden evlilik söz konusu edildiğinde bayraklaştırılan bu isimler “İyi ama…” sözcükleri ile gündem dışı bırakılıyor. Aday arayışı içinde bulunan erkekler bu isimlere karşı bir çekingenlik içindeler.

Acaba isimleri bayraklaşan, hayatları ile bir tarihe damga vuran bu kadınları sahiplenememekten mi korkuyorlar?

Unutmayalım!

Kadınlar, sahip çıkılmak ister, sahiplenilmek değil.

Hatta bunu dile getiren kişinin ifadesinden anladığım kadarıyla bu isimler gündeme geldiğinde adeta kutsal bir kişiden söz ediyormuş gibi tavra bürünüyorlarmış. Hâlbuki diyor, “Onlar da insan. Onların da çocuklarının da hayatını yeniden düzenlemelerine, bir eşe, bir babaya ihtiyaçları var.” Doğru değil mi?

Geldiğimiz nokta itibariyle birbirimizle münasebet noktasında duvarlar örmeye değil köprüler inşa etmeye ihtiyacımız olduğu muhakkak. Aksi halde zaten yalnızlaşan insanımız gün geçtikçe daha çok yalnızlaşacak, travma ve sonrası görülen bozuklukları hayat boyu üzerinden atamayacak.

Bir ayetle ile bitireyim: “Onun sınırsız ilminin, iradesinin ve kudretinin göstergelerinden biri de iç dünyanızda huzur, sükûn ve meskenete kavuşasınız diye size kendi türünüzden eşler lütfedip aranıza sevgi, şefkat ve merhameti yerleştirmiş olmasıdır. Hiç şüphesiz bütün bunlarda sağduyuyla düşünen kimseler için dersler ve ibretler vardır,” (Rum-30/21).

[Ahmet Kurucan] 28.9.2020 [TR724]

Adalet sahnesi değil can pazarı [Av. Nurullah Albayrak]

Ceza yargılaması adı altında yapılanlar suçun, suçlunun tespit edildiği, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için çalışıldığı bir süreç değil avukatların bile ifadesiyle tam bir can pazarı.

Herkesin canını kurtarmak için çabaladığı, yaka paça emniyet binasına getirilen insanların “Suçlu değilim!” demesinin dahi suç kabul edildiği, yapılan hukuksuzluklara itiraz edebilmenin neredeyse imkansız hale geldiği bir can pazarı.

Bu sahnede savcıların zanlıdan istediği, kurguladıkları suçlamaları itiraz göstermeden kabul etmesi, “Evet, ben suçluyum!” demesi. Avukatlardan istediği ise hazırlanan ifade tutanaklarını sorgusuz sualsiz imzalaması, savcılığın yüklemek istediği suçu kabul etmeyen zanlıya suçunu kabul ettirmesi, zanlının suçu kabul etmesi için yapılan işkenceye de itiraz edilmemesi.

Hakimlerin tavrı da bu can pazarında farklı değil. “Suç işlemedim, haksızlık yapılıyor!” deme cesareti gösteren sanıklara bırakın hakimin, insan olanın yapmayacağı şekilde, “Israrla suçunu inkar etti!” denilerek üst seviyeden ceza veriliyor.

Avukatların dahi kendi haklarının peşine düşemediği, yapılan hukuksuzluklara karşı yasaların tanıdığı hakları bile talep edemedikleri bir süreç yaşıyoruz.

İki hafta içerisinde Ankara, İzmir ve Edirne savcılıkları tarafından 115 avukat hakkında gözaltı kararı verildi. Adil yargılanma hakkının en önemli garantilerinden olan avukatlar, sabahın 5’inde yüzlerce polis eşliğinde yapılan operasyonla gözaltına alındı.

Savcılık, avukatların evlerine yapılan operasyon öncesinde medyanın görüntü alması için haber vermeyi de ihmal etmedi! Yasada gözaltı süresinin ne kadar olduğu, nasıl uzatılacağı açıkça belli olmasına rağmen, savcılık kendi uyguladığı yasaya göre avukatların 12 gün gözaltında tutulacağına hükmetti. Gözaltının ilk 24 saatinde de kimsenin görüşmesine izin verilmedi.   

Gözaltına alınan avukatlara sorulan sorular ortaya çıktığında, bir kere daha kurdun kuzuyu yemeyi kafaya koyduğu anlaşılmış oldu. 

— Avukatlık stajınızı ne zaman nerede hangi avukatlık bürosunda yaptınız?

— Büro ortağınız olan başka avukat var mı?

— Başka bir avukatlık bürosunda çalıştınız mı?

— Bu zamana kadar ne tür davalarda avukatlık yaptınız

— Bu zamana kadar kaç dosyada avukat oldunuz? Avukat olduğunuz dosyaların kaç tanesi ‘FETÖ’ ile ilgilidir?

— Vekil olduğunuz dosyalarda müvekkilleriniz size nasıl ulaşmaktadır?

— Müvekkillerinizle sözleşme yapıyor musunuz?

— Bu zamana kadar kaç müvekkiliniz ile sözleşme yaptınız?

— Müvekkilleriniz size dava ücretlerinin ödemesini nasıl yapmaktadır?

— Yapılan ödemeye karşı müvekkilinize herhangi bir belge veriyor musunuz?

— Vekil olduğunuz dosyalarda aldığınız belirli bir ücret var mıdır? Ücreti neye göre belirliyorsunuz?

— Şu kişi ile ilişkiniz nedir? Neden ondan ücret almadınız?

— Müvekkilinizin ifadesini neden değiştirmek istiyorsunuz?

— Öğrenim hayatınız boyunca hangi dershane, kurslara, okullara gittiniz?

— Eşiniz ve çocuklarınız hangi dershane, kurs, okullara gitti?

— Sosyal medya hesaplarını kullanır mısınız?

— Kullanıyorsanız hangi sosyal medya ağlarını ne zamandan beri kullanırsınız ve ne tür paylaşımlarda bulunursunuz? 

Emniyette sorulan bu sorulardan da anlaşılacağı üzere avukatlara, tam anlamıyla avukatlık faaliyetlerinden dolayı terör soruşturması açıldı. Avukatlar, adil yargılanma hakkının en önemli unsuru olan savunma hakkı kapsamında gözaltına alınan kişilere hukuki destek verdiği için “terör şüphelisi” kabul edildi.

Gözaltına alınan avukatlardan 39’u gözaltı sürelerinin son günü olan 12. günde tutuklanmaları talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine gönderildi ve Ankara 3. Sulh Ceza Hakimliği, altı avukatın tutuklanmasına, 15 avukatın elektronik kelepçe takılarak ev hapsinde tutulmasına, 18 avukatın ise yurtdışı çıkış yasağı ile birlikte haftanın iki günü polis merkezine giderek imza atmasına karar verdi.

Savcılık bu kararı beğenmediği için itiraz etti ve başka bir Sulh Ceza hakimi 9 avukatın daha tutuklanmasına karar verdi. 26 Eylül sabahı avukatlar evlerine yapılan baskınla tekrar gözaltına alındı ve tutuklanarak cezaevine götürüldü.

İzmir’de başlatılan soruşturma kapsamında ise 24 avukat tutuklanmaları istemiyle sulh ceza hakimliğine gönderildi. 15 avukatın tutuklanmasına 9 avukatın ise adli kontrolle bırakılmasına karar verildi.

Avukatlara yapılan operasyonların sinyalini Cumhurbaşkanı Erdoğan adli yıl açılışında zaten vermişti. Bu sefer mesajın gereğini çok hızlı yaptılar. Mesajı alan diğer savcıların bu operasyonlara devam edeceğini söylemek kehanet olmaz.

Avukatların gözaltı kararı sonrasında, akademisyenler, doktorlar ve 2014 yılında meydana gelmiş bir olay gerekçesiyle 82 HDP’li siyasetçi de gözaltına alındı.

Evet, Türkiye’de gerçekten bir terör sorunu var. Hiç şüphesiz o da devlet terörü sorunudur.

[Av. Nurullah Albayrak] 28.9.2020 [TR724]

Türk dış politikasında Ermenistan [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Azerbaycan ile Dağlık Karabağ Ermenileri arasında sıcak çatışma haberlerinin gelmesinin ardından, Azeri birliklerinin yerleşim yerlerini bombaladıkları bilgileri sosyal medyaya düşmeye başladı. Türkiye’nin, bu meydana gelen olaylarda resmi olarak Ermenistan’ı suçlamasının yanında, Azerbaycan ile “iki devlet, tek millet” diye özetlenen dış politika tutumunu sürdürdüğünü gözlemliyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan Ermeni halkına yaptığı çağrıda, Ermeni yönetimine karşı ayaklanmalarını tavsiye ediyor. Ermenilerin “bölgede barışın ve huzurun önündeki en büyük tehdit olduğunu” söylüyor, “Türk milleti her zaman olduğu gibi bugün de Azerbaycanlı kardeşlerinin yanındadır” diyor. Muharrem İnce, yaptığı sosyal medya paylaşımında “Kalbim, ruhum, dualarım Azerbaycan ile birlikte. Ermenistan’ın bölgenin istikrarını tehdit eden saldırganlığını şiddetle kınıyorum. Türkiye Cumhuriyeti, Ermenistan’ın hukuksuz işgali ve saldırganlığı karşısında kardeş Azerbaycan’ın yanındadır, daha fazla [yanında] olmalıdır” diye yazıyor. Özgür Özel, “Ermenistan tarafından Azerbaycan’a yapılan saldırıyı şiddetle” kınıyor. Ekrem İmamoğlu Twitter’da, “Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’da yaptığı ve sivillerin hayatlarını kaybetmesine yol açan saldırıyı kınıyorum. Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Dost ve kardeş ülke Azerbaycan ve Azerbaycan Türklerine başsağlığı, bölgeye barış ve huzur diliyorum” paylaşımı yapıyor. Meral Akşener “Her zaman olduğu gibi Azerbaycan’ımızın yanındayız” diyor.

İktidarıyla ve muhalefetiyle, dış politikanın “mezhepçilik” ve “budunculuk” arasında bir yerlerde sıkışıp kalmış olması, düşündürücü. Erdoğan ve arkasındaki derin yapının aldığı her dış politika pozisyonunu desteklemek için yarışa giren bir “muhalefet” ile karşı karşıyayız. Dahası, basında da enteresan bir “birlik-beraberlik” havası var. Havuz’un İslamcı kanadından İbrahim Karagül gibi tipler, “Erivan’ın tam merkezine füze düşmeli!” diye sağda solda yazıp çizebiliyor. Solumsu ve merkez sağımsı “basın-yayın ve medya” kuruluşlarında da Ermenistan ve Ermenilerden yana tavır alan yazılar ve mesajlar gırla gidiyor. Burada Ermenilerin savaşkan taraflardan biri olarak eleştirilmesi veya uyarılmasının çok ötesinde bir yaklaşım var. Sorunda iki taraf olmasına karşın, Türkiye ve Türkler sanki Türkiye bu sorunun doğrudan veya dolaylı bir tarafıymışçasına Azerbaycan’dan yana, Azeri saldırılarını destekler nitelikte bir tutum sergiliyorlar. Bu arada Garo Paylan’ın haklı olarak dikkat çektiği üzere, dünyada salt Ankara bu savaşa destek veriyor. Diğer ülkelerin tümü ateşkes çağrısı yapıyorlar. Nedense gerek iktidar ve muhalefet, gerek medya, gerek sivil toplum ve Türk sosyal medya kullanıcılarının büyük bir bölümü, Ermeni ve Ermenistan nefreti kusarken, Azerbaycan ve Azerileri mutlak surette, kayıtsız şartsız haklı görüyor. Oysa medyaya yansıyan raporlardan anladığıma göre, saldırıları başlatan taraf Azerbaycan. Sivillerin yaşadığı yerleşim birimlerine ağır silahlarla saldıran da Azerbaycan! Ermenilerin haklı veya haksız olması meselesini tartışmıyorum. Azerilerin suçlu veya suçsuz olma meselesini de! Fakat tartışmaya açtığım, Türkiye ve Türklerin neden bu ikili mevzuda bu kadar taraf olmaya meraklı oldukları sorunsalı.

Benzeri bir durum daha önce özellikle Sırp-Boşnak savaşında yaşanmıştı. Sadece sağdan değil, ulusalcı cenahtan da bazı tipler bu savaşa fiilen katılmışlardı. Bunun dışında ciddi bir tarafgirlik, bir tür “Müslüman tepkiselliği” ile konuya yaklaşılmıştı. Oysa bu tür uluslararası sorunlara dünya böyle yaklaşmıyor. Mesela siz Hristiyan retorikler kullanılarak Ortadoğu veya Afrika’da yaşanan bir gerginliğe bu kadar kafa göz yararak giren bir ileri demokratik ülke gördünüz mü? Diyelim ki taraflardan birini suçlayacaklar. Bu suçlamanın salt “diğer taraf Müslüman ki zaten! Neden onlara destek olayım!” gibi biz zemine oturduğuna tanıklık edeniniz var mı? Etnik, ırksal, dinsel veya mezhepsel gerekçelerle dış politikada pozisyon almak, diplomasi tarihinde 20. ve 21. yüzyılda artık görülmüyor. Devletler ve hükümetler zaten bunu yapmıyor da, herhangi bir “diplomatik olma zorunluluğu bulunmayan” Batı medyası nasıl hareket ediyor? Herkes şapkasını önüne koysun ve doğruyu söylesin! Bugün Batı’da medya, “ötekinin” hakkına ve hukukuna son derece samimi bir biçimde sahip çıkıyor. İstisnaları olduğunda ise, mutlaka ki yeknesak bir tutum değil, marjinal bir aşırı sağ pozisyon olabiliyor. O da olursa, zaten o ülkenin diğer medya kuruluşları ve gazetecileri gereken refleksleri gösteriyor.

Türk dış politikasında Ermenistan, Yunanistan ile birlikte iki kötüden – ya da “öteki” imajından – biridir. Modern Türk kimliğinin inşasında Ermeni ve Yunan nefreti ciddi anlamda araçsallaştırılmıştır. Bu arada her ikisi de hem dış, hem de iç ötekilerdir. Yani sadece ulusal sınırların dışında anlam ifade etmekle kalmazlar, içeride de “safların sıklaştırılması” görevini yerine getirirler. Bu nedenle Azerbaycan ile olan sorunları bahane ederek “Ermenilere çakmak”, ya da Yunanistan ile olan doğu Akdeniz kaynakları mücadelesini fırsat bilip, “Rumlara sövmek” tipik reflekslerdir. Türkiye’de bu tür refleksleri kararlılıkla eleştiren ve iktidarın yüzüne vuran bir muhalefet yok. Türk solcusu ulusalcı (nasyonalist) bir üretimden geçtiği için, bu Atatürkçü Kemalofaşizan tornaya ihanet etmez. Türk sağcısı İslamcı-cihat güzellemecisi ya da Turancı-ırkçı bir tornadan çıktığı için, benzer güdülerle tavır takınır. Sonuçta “vur Ermeni’ye” ve “vur Rum’a”, hem içeride hem de dışarıda iyi prim getiren, garantili pozisyonlardır Türkiye’de.

Ancak bu tutum her zaman böyle değildi. Daha önceki analizlerimde de altını çizmeye çalıştığım üzere, 1950’lerden sonra Osmanlı-İslam-Orta Asya gibi mitler üzerinden, cumhuriyetin kodlarıyla oynayan bir merkez sağ, tüm Türkiye iç siyasetini dönüştürdü. Erbakan’ın “mücahit”, Ecevit’in “Kıbrıs fatihi” unvanlarını almasından sonra, artık geleneksel Osmanlı’dan alıntılanan “biz ve onlar” paradigması, Türk siyasal kültürünün ayrılmaz bir parçası halini aldı. Artık Yunan ve Rum, Ermeni, hatta Avrupa, açıktan açığa öteki ilan edilebiliyordu. Milli ya da Avrupa kupaları futbol maçlarında bile “Avrupa, Avrupa, duy sesimizi! İşte bu Türklerin ayak sesleri!” gibi bir tezahürat, artık normalleşmişti. Dış politika, bu gidişata uzunca bir süre direndi. Mülkiye ekolü, Türkiye’nin bölgesinde bu Osmanlı-İslam-Türk vurgusu ile değil, rasyonel çıkarlar doğrultusunda, ayakları yere basan bir dış politika yönelimine sahip olmasını tercih ediyordu. Ancak erozyon devam etti. Özellikle Soğuk Savaş’ın sonundan itibaren, ip koptu. “Artık Adriyatik’ten Çin seddine” bir “Türk dünyasından”, daha sonraları ise “Osmanlı etki alanından” bahseden liderler ve siyasetçiler çıkacaktı. Ermeniler ve Yunanlılar, bu tür duyguları oluşturmada çok elverişli bir zemin oluşturuyordu.

1915 sonrası ortaya çıkan retçi politik tutum, cumhuriyet döneminin belki de en uzun soluklu sürekliliğini oluşturuyor. “Azerbaycan’ı işgal eden Ermeniler” retoriği, bu yaranın en önemli merhemini oluşturuyor. Ermeni düşmanlığı salt bir kesimin meselesi değil, sosyolojik bir kanserdir. Ermenistan devletinden veya Karabağ Ermenilerinden bağımsız olarak, Ermeni’yi hedef alan bir tutumla karşı karşıyayız. Muhalefeti işte görüyorsunuz! CHP de İYİP de, Jöntürk-İttihatçı genlerin her an aktif hale gelebildiği siyasal akımlardır. Kemalist nasyonalizm, daha rasyonelleştirilmekle beraber, özünde İttihatçıların mitlerine dayanıyor. Bu memlekette halen Enver Paşa’nın “maceracılık” gibi “romantizmle ilintili” bir kabahat ile değerlendirildiği, onun ihanetini, saplantılarını, Turancılığını, yıkıcılığını vs. pek de sorun etmeyen, hatta ona gizliden öykünen bir ruh vardır. Bu İttihatçı ruh, her daim nerede Ermeni ve Rum konusu olsa devreye giriyor. Azerbaycan ve Azeriler “biz” oluyor. Ermeniler ise öteki!

Oysa uluslararası ilişkilerin hatları siyah ve beyaz diye kolayca ayrılamıyor. Farklı gri tonlardan oluşuyor. Azerbaycan ile olan ilişkilerde bunun en iyi örneği, Azerbaycan’ın KKTC’yi tanımamış olmasıdır.  Yani Azeriler kendi meseleleri için Türkiye’nin irrasyonel Türkçü tutumunu gözyaşları ile alkışlarken, Ankara’nın belki de en “milli meselesi” olan Kıbrıs konusunda, asla tarafsızlıklarından ödün vermiyorlar. Olması gereken de budur zaten. Yani onları eleştirmiyorum. Fakat mütekabiliyet söz konusu ise, Türkiye’nin de Azeri-Ermeni sorununda belli bir rasyonel, serinkanlı tutum benimsemesi gerekmez mi? Haydi, iktidar oy kaygısıyla veya başka popülist hedefler gözeterek bunu yapmıyor. Peki, muhalefete ne oluyor?

Elbette mesele şudur ki, bu rejimde muhalefet de rejimin bir taşıyıcı kolonudur. Ama bunun da ötesinde, Rum ve Ermeni “öteki”, son yüzyılın siyasi konfigürasyonunda bir tür kimliksel ve aidiyetsel belkemiğidir. Başka bir ifadeyle, onlara ne kadar vurursanız, içeride o kadar puan alırsınız. Bugün bu örüntüye en uygun iç düşman, “FETÖ” denen Cemaat’tir. Dikkat ederseniz, aynı manipülatif durum, aynı “hep bir ağızdan” refleksi, aynı “linççi” pozisyon, Cemaat’e yönelik olarak da uygulanıyor. Diğer bir benzerlik, Kürt siyaseti ile olanıdır. Kürtler de rejimin yeni Ermenileridir, yeni Rumlarıdır.

Mesele bu algıları normalleştirmektir. Oysa bu algıları normal sıradan vatandaşlarda da gözlemliyoruz. Hatta bırakın tuzu kuru olanları, Türkiye dışındaki rejimin mağduru olmuş diasporada bile bir “nasyonalist refleks” dimdik ayakta! Türkiye’nin hesaplaşacağı o kadar çok birikmiş mesele var ki! Sanırım çorap söküğü 1915 Ermeni Soykırımı ile başlayacak. Irkçılık, dincilik ve irrasyonel diğer kimlik politikaları çözülmeden diğer alanlarda da normalleşme olamaz.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.9.2020 [TR724]

Dolarda en kötü henüz gelmedi! [Turhan Bozkurt]

Türk Lirası (TL) tarihinin en değersiz seviyesine indi. Amerikan Doları 7,81 TL, euro 9,11 TL ile kendi rekorlarını kırarken, TL’nin günlük kaybı yüzde 2’yi aştı. 

İsviçre Frankı 8,47 TL, İngiliz Sterlini ise 10,07 TL oldu. Sadece önde gelen para birimlerine mukabil erimiyor TL. Bulgar Levası 4,65 TL, 1 Papu Yeni Gine Kinası 2,21 TL’ye yükseldi. 

Sene başında 5,94 TL olan dolar 28 Eylül’de 7,80 TL. Her fırsatta “yerli-millî” diyen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) devr-i iktidarının 2020 yılının 9 aylık kısmında milli para dolara mukabil yüzde 32 değer kaybetmiş. 

KRİZİN SEBEBİ HUKUK VE DEMOKRASİ AÇIĞI 

TL’nin mum gibi erimesinin en temel sebebi demokrasi ve hukuktan hızla uzaklaşılması ve ucube başkanlık sistemi ile “tek adam” rejiminin inşâ edilmiş olmasıdır. 

Temel hak ve hürriyetler çiğnendi, insanların mallarına el konuldu, sermaye ürktü, Türkiye’yi terk etti. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kılıfı altında Türkiye’nin yetişmiş nitelikli kadroları yurt dışına göçe mecbur edildi. Sadece 2018 yılında 350 bin kişi (yarıya yakını gençler) başka ülkelere göç etti.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) devre dışı bırakıldığı, akşamdan sabaha piyasa işleyişine müdahale edildiği bir dönemde yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını hiç hesapta yoktu. 

Zira karşılıksız para basarak, Katar ya da Venezuela’dan esrarengiz paralar getirerek döviz krizinden çıkılabileceği hesabı çarşıya uymadı. İmalat sektörünün ithalat bağımlılığına AKP döneminde tarım ve hayvancılık da eklendi. 

TURİZM ÇÖKTÜ, DÖVİZ AÇIĞI KATLANDI

Döviz geliri kaleminde ihracat ve turizm Korona salgınında ağır hasar gördü. Turizmde 35-40 milyar dolar civarındaki yıllık gelir bu sene 8-10 milyar dolara inecek. İhracat yıllardır 160 milyar dolar ila 180 milyar dolar arasında patinaj yapıyor. 

Döviz gelirleri dramatik bir şekilde azalırken, sırf inşaat lobisini ihya etmek için karşılıksız para basımına hız verildi. Oysa bu Türkiye ekonomisi için deniz suyundan farksızdı. İçtikçe susuzluğu artıracaktı.  

Son bir yılda 80 milyar TL’ye yakın ilave para basan Merkez Bankası’nın (TCMB) başkanı Murat Uysal talimatla faiz indirdi. Yüzde 24’ten yüzde 8,25’e kadar inen haftalık repo faizi aylardır -yüzde 2-3 bandında gidip geliyor. 

İthalatın ihracattan fazla olması sebebiyle yıllık en az 25 milyar dolar cari açık verilecek. Bu yetmezmiş gibi yabancı yatırımcı Borsa İstanbul’u (BİST) ve tahvil piyasasını terk ediyor. İlk 9 ayda 13,3 milyar dolar net çıkış oldu Türkiye’den. Döviz gelmiyor, bilakis gidiyor. 

EKSİ ENFLASYON DÖNEMİNDE BİLE TÜFE ÇİFT HANEDE

Enflasyon dünyada eksilerde seyrederken Türkiye’de encümen kararı ile bile yüzde 12’nin altına inmiyor. 

Hükûmet bütçedeki kara deliği (IMF tanımlı bütçe açığı 300 milyar TL’ye yakın) kapatmak için akaryakıt ve sigara başta olmak üzere elinin altında ne varsa zam üstüne zam (En son otomobillerden alınan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ile gümrük vergileri artırıldı) yapıyor. 

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “Faiz inince enflasyon iner” teorisinin peşinde koşan ekonomi kurmayları 100 milyar dolar döviz rezervi heba edildi. 

Dünyada değer kaybederken doların değer kazandığı ender para birimi olan TL için artık çok geç. Dolar başta euro olmak üzere bütün para birimlerine karşı yükselişe geçti. 

Vatandaş ekonomi yönetiminden daha fazla ekonomiden anlıyor. “Dolar alan yanar” sözlerine kanmadan tasarruflarını dövize çevirdi. Yerli yatırımcının bankalarda 200 milyar doları var. 

Mevduatın yüzde 53’ü döviz. Bir günde 20 kuruş eriyen TL’ye itimat etmek mümkün mü?

KORONA KRİZİNDE HERKES CAN DERDİNDE

TCMB’nin net rezervleri -50 milyar dolar. Emanet dövizler bile harcandı. 

Ekim ayından itibaren nisan ve mayıs aylarında talimatla indirimli faizden dağıtılan kredilerin ilk taksit ödemeleri başlıyor. Elde avuçta ne varsa gitti. 

Dünyada kimse kimseye kolay borç vermeye yanaşmıyor. Dünyanın dört bir yanını Korona kasıp kavuruyor. 

AKP krizi kabullenip çare için acı reçetiyi yudumlamayı göze almazsa 40 yıllık tesisi “yeni yatırım” ambalajına sararak bir günde 300 fabrika açıldığı yalanından çok daha büyük yalanlara mecbur kalabilir. 

Bugün itibarıyla politika faizi yüzde 14-15’e çıkarılmadıkça alınan her kararın etkisi saman alevi kadar tesirli olabilir. Kriz çok ağır. Batık çok derinlerde. 

Yolun sonu görünüyor... Sefalet, fakirlik, Kuzey Kore, İran, Libya...

[Turhan Bozkurt] 28.9.2020 [Samanyolu Haber]

Karakaçan'ın Modası Hiç Geçmiyor! [Kadir Gürcan]

Bırakın biraz ateşleri düşsün. İktidar ve Saray'ın heyheyleri üzerinde. Normaldir. Bu kaçıncı kaybediş. Bu kaçıncı geri çekiliş. Çöken ütopyaların enkazından kurtulmak için bazen bir kaç yüzyıl yetmeyebilir. “Nasıl asabiyim? Nasıl dayılanıyorum?” pozlarına biraz daha katlanmamız gerekecek. Üçüncü dünya ülke liderleri için, iç piyasayı ayakta tutmaya yönelik bu kadar dayılanmalar, diklenmeler ve üst perdeden tehditlere göz yumulur. 

Kolay değil. Bir kaç yıl içinde üretilen bütün hamaset, sonbahar dökümü gibi parmak uçlarına düşüverdi. Emevi Camii'nde Cuma namazı hayal oldu. Suriye ile arabulucuk için kullandıkları kim biliyor musunuz? Eski marksist döküntü. Esed'i ikna etmesi için gece karanlığında onu kullanıyorlar. 

Ortodoğu'da oyun kurucusu olacak iken, dış kapının mandalı olmak ne kötü. Libya sizlere ömür. 
Akdeniz'in Doğusu hayaline yeni bir isim bulamadan şimdilik o da renk ve heyecanını yitirdi. Kulağıma gelen bilgiye göre, ABD Sekreteri Pompei, Türkiye'siz bir Akdeniz Planı için bölgeye uğrayacakmış. Taşeron olarak sürüklendiğimiz bütün işlerde, hesabı ödemek yok mu, insana en çok dokunan o! Bir de ekonomi neden çöküyor diye sağda solda ağlaşıyorlar!

Ha bir de, Türk Parası'nı Dolar'a rakip haline getirip, bütün dünya piyasalarını altüst etme vardı. Cumhurbaşkanı'nın son açıklamasını da ilave edelim; “Mısır ile görüşmemizin önünde bir mani yok!”. Cümlenin ne kadar isteksizce kurulduğunu siz de fark ediyorsunuz. “Mısır ile görüşmeye mecburuz!” derse, rajonun bozulacağını iyi biliyor. Mursi vefat etti, Rabia işareti öldü ve hepsi unutuldu. Sisi'nin, Akdeniz Krizi konusunda kilit konumuna geleceğini kimse tahmin etmiyordu. Rahmetli Mursi'nin kemikleri sızlamıştır. Önümüzdeki yıllarda, eğer hükümetin ömrü olursa, Saray Meddahları'nın Sisi'ye methiyeler döktüreceklerini görürsünüz. Saray yumuşayınca, havuz medyası ucuz asfalt gibi eriyiverir, hiç merak etmeyin.

Saray'ın Türkiye'yi içine attığı maceralar iki tarafı kesen bıçak gibi. Hem operasyonlarda zarar gören biziz. Geri çekilmesini beceremeyip, daha büyük hasar ile dönüş yollarında zayi olan da...Son on yıldır, başarı ile çıkılan bir projeden bahsedilmiyor. Akdeniz'in Türk Gölü haline getirilmesi hayali şimdilik bir sonraki Saray sahibine kaldı. Savaş gemisi olarak Akdeniz Sularında yüzdürülen Oruç Reis sessiz sedasız, limana demirledi. Hayreddin Paşa ismini taşıyan da bir kaç haftaya kalmaz, meslektaşının yakınına çekilir. Öyle ya, son Akdeniz Macerasında birbirlerine anlatacakları çok şey olmalı.  

Bir kaç hafta önce, yeni bir Balkan Fethi bekleyenlerin, Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanelerinde Rehabilite edilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Eski Cumhurbaşkanı'nın akıl hocası olarak bilinen duayen yazar bile afalladığına göre, gerisini siz düşünün. Yunanistan ile Saray'ın girdiği it dalaşından “Yunanistan Savaş İstiyor!” sonucunu çıkarma ayıbı, bundan sonraki ömründe o akildaneye meslek ayıbı olarak yeter de artar. Eski Cumhurbaşkanı'nın neden başarısız olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Rehberi karga olanın haline ne kadar gülsek yeridir. 

Türkiye'nin farkında olmadan dokunduğu sinir uçları, tahminlerin ötesinde bir reaksiyon uyardı. ABD bölgeye savaş uçağı göndermekle kalmadı, Yunanistan ile ortak bir tatbikat yaparak, krizdeki tarafını belli etti. Türk tarafının Yunanistan ile can attığı sıcak çatışma hayali suya düştü. Belki buna, Rusya'nın iki Nato ülkesini kapıştırma stratejisi desek daha iyi olacak. Çünkü Türkiye'nin ne Libya, ne Akdeniz, ne Kıbrıs ne de Yunanistan ile alakalı en küçük bir stratejisi yok. Saray, günübirlik işlerde bile çuvallıyor. Bundan böyle taşeron işlerde bile ihale alamazsa şaşırmayın. 

Buraya kadar, Saray ve İktidarı orta sahaya gömen, altın vuruşa değinmedik; ambargo. Yaptırım, içinde bulunduğumuz coğrafyada, bir kaç on yıldır Rusya ve İran'ı dize getiren en etkili joker kelimedir. ABD daha bir kaç gün önce, İran'a karşı yeni bir ambargo paketi yayınladı. İran, eski yaptırımları delmeye çalışırken, şimdi bir de yenileri ile uğraşacak. ABD bir kaç ay önce, petrol yüklü dört İran gemisine Venezüella sularında el koydu. İran'dan tek bir açıklama gelmedi. Daha ne zaman, İran Petrol Bakanı “Petrol yüklü gemilerimiz Okyanus'ta dolaşıyor. Alıcı bulamıyoruz!” diye yakınmıştı. Bu ambargolar, Molla Takımı'nı kahrından öldürecek canım!

Avrupa birliği, Türkiye'nin Akdeniz'de  giriştiği agresif ve saldırgan tavırlara karşı ambargo kartını masaya sürme hazırlıkları yapıyor. Saray'ı burnundan tutup, Yunanistan ve Fransa ile anlaşmak üzere masaya oturtan, hatta diz çöktüren işte bu korku ve endişe. Bu düvel-i muazzama'da bırakmıyor ki, Kocaoğlan bağırsın, söylensin, Avrupa ve ABD'yi tehdit etsin. 

Son bir kaç haftadır, “Ceketimizi satar, Mehmetçik'e bakarız! Ambargo ve yaptırım'ı takmayız.” gibi ucuz hamaset söylentileri duymuyorsanız, bilin ki, Saray ve İktidar'ın canı çok sıkkın. Diğer bir petrol ülkesi olan Venezüella ABD ambargolarından dolayı, kendi ülkesinde bile petrolü verimli kullanamıyormuş. Halk, her ihtimale karşı yedekte tuttuğu karakaçanlar ile otoyolların tadını çıkarmaya başlamış. Nasreddin Hoca kabrinden başını kaldırıp bakabilseydi, çilekeş dostunun sürdüğü sefayı görmekten kimbilir ne kadar memnun olurdu?

Bu arada, Akdeniz'in yeni farkına varan, emekli Amiraller de, ABD'nin işe dahil olmasından sonra,  ortalarda görünmez oldular. Lise kitaplarındaki askeri bilgisiyle, ancak bu kadar olur, değil mi? Görevde iken ellerinden iş gelmeyen beceriksiz takımının, emekli olduktan sonra cihan fatihi kesilmelerine, sizi bilmem ama ben bir türlü katlanamıyorum. 

[Kadir Gürcan] 28.9.2020 [Samanyolu Haber]

Bergen Üniversitesi'ndeki Zülfikar [Abdullah Aymaz]

Osmanlıca bilen araştırmacı bir hanımefendi Norveç’in Bergen Üniversitesi Kütüphanesinde Bediüzzaman Hazretleri tarafından yazılan Zülfikar Risalesini buluyor ve çok heyecanlanıyor. Kitabın Rumî 1365, Miladi 1949’da yazıldığını tespit ediyor. Ama kitabın bu kütüphaneye nasıl getirildiğini merak ediyor. 

Biz, 13 Haziran 2015’te  Norveç’in Floro Bölgesinde neşredilen Fırda Gazetesinin Kur’an’ın Noveçceye tercümesiyle ilgili haberi öğrendikten sonra içimizde Kemaleddin Süslü, muhabirimiz Engin Tenekeci’nin de bulunduğu bir grupla Floro’ya gitmiştik. Oradan da Bergen’e geçmiştik.

Üstad Hazretleri Emirdağ’da bulunduğu tarihlerde Emirdağ Lâhikasında yazdığı bir mektupta, İsveç, Norveç ve Finlandiya’nın Kur’an ve İslamiyetle ilgilerinden bahsediyor. Hatta  Tarihçe-i Hayat’ta Finlandiya’da bulunan TAMPEREEN  İSLÂMİLAİSEN  SEVRAKUME  İMAMI  HABİBURRAHMAN  ŞÂKİR’e gönderilen, Mesnevi-i Nuriye, İhlas, Zeylü’l-Hubab Risalelerinden, Risale-i Nur hakkında Müellifine gönderilen bir mektuptan ve Risale-i Nur Hakkında Verilen bir Konferanstan bahsediliyor. Biz Finlandiya’ya giderek Habiburrahman Şakir’in kızı Hamide Hanımefendiyle görüştük. Bu kitapların muhafaza edildiği kütüphaneyi bizzat ziyaret ettik. Bundan da anlaşılıyor ki, Üstad Hazretleri bu üç ülkeye Risale-i nur Külliyatından bazı kitapları göndermiştir. Bergen Üniversitesi  Kütüphanesinde bulunan Zülfikar üzerindeki tashihler bizzat Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin kendi el yazısı ile yapılmış olduğu araştırmacı hanımefendinin yayınlanmış olduğu görüntülerden de net bir şekilde anlaşılıyor. 

1960’larda  Floro bölgesinde yaşayan ülkenin tanınmış çiftçilerinden Einar Seim, Kur’an-ı Kerimi yeni Noveçce’ye tercüme etmişti. İki cilt halinde hazırladığı esere ‘El Koran” ismini vermişti. O yıllarda bir gazeteye verdiği röportajda  “Biz Hz. Muhammed’e Haksızlık ettik”  demişti. Onun torunu Avukat Snorre Seim de 13 Haziran 2015 Cumartesi günü çıkan Fırda Gazetesindeki röportajında bunları genişçe anlatıyor. 

Bu gazetede çıkan haber üzerine Avukat Beyle temasa geçtik, bizi ofisine davet etti. Bizimle görüşürken yanında Norveç’in tanınmış İslam araştırmacılarından Nora Sunnira  Eggen de vardı. Eggen bu çevirinin öneminden bahsettikten sonra şöyle dedi:  “Bu olay, Müslümanlar ve İslam tarihi için de önemli. Zira 1960’larda bu çeviri, o zamanlar Batı’da İslam’a olan ilgiyi de gösteriyor.”

Arkadaşımız Kemaleddin Süslü, babası merhum Abdullah Süslü’nün ilk defa Norveç’in Floro bölgesine geldiğini söyledi. Kendisiyle Konya’da tanıştığım merhum Abdullah Süslü Ağabeyimiz Risale-i Nurları ilk defa Hüsrev Altınbaşak Ağabeyimizin ders halkası  içinde tanımış. Yani, Risaleleri Osmanlıca el yazısı ile devamlı yazan bu grubun içinde bulunmuş. Hüsrev Ağabeyle çok görüşmüş, hep destek olmuş. Sonra da M. Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışmış. Bu Osmanlıca yazılı Zülfikar kitabını Bergen Kütüphanesine Abdullah Süslü Ağabeyimiz  getirmiş olabilir mi diye de düşünüyorum. Tabii eğer hayatta olsaydı kendisine sorabilirdik… Ama görüyoruz ki, 1949-1960’lı yılların imkansızlıkları içinde bile böyle çok büyük gayretlerle bu mübarek eserlerin dünyaya tanıtılması için çok çalışılmış… 

[Abdullah Aymaz] 28.9.2020 [Samanyolu Haber]

Şakadan Evlilik Olur mu? [Prof. Dr. Suat Yıldırım]

Bu soruya "Olur!" diyen tek kişi çıkmaz. Ama evlendikten sonraki uygulamaları ile: "Niçin olmasın ki? Pek âla olabilir" diyen çok kişi çıkar. Bu tablo sadece şimdiki durumda değil, nesillerden beri halkımızın tarihî uygulamalarında da görüldü. Belki de evlilik kurumunu ciddiye almayan yaygın tutum, kadınlara yapılan haksızlıkları önlemek için ilahî takdire fetva verdi. Türkiye'de Cumhuriyetten sonra nikâh akdi, aile içinde bir odada yapılan, bir nevi saklı ve yaptırımı olmayan bir akit olmaktan çıkarıldı ve resmî Belediye nikâhı mecburiyeti yürürlüğe konuldu.

Fakat halkımız bu nikâhı dînen gerçek nikâh saymadı. Dînî yönden meşruiyet sağlamak için, sonraları "dînî nikâh" adı verilen nikâhı, mutlaka yapılması gereken bir akit saydı. Bu, resmiyet dışında bir uygulama idi. Ama vazgeçilmez, olmazsa olmaz bir şart görüldü. Çünkü Müslüman toplumda: "Dinî nikâh yaptırmadım, buna lüzum görmüyorum" diyen, böyle bilinmek isteyen tek aile bile bulamayız. 

Ama halkımız bir çelişki içine girdiğini pek fark etmedi. Halkımızın mutlaka şart gördüğü bu dinî nikâhın hükmünü uygulayıp  uygulamadığı konusu üzerine ciddiyetle eğilmek gerekir. Bu kanaatimin gerekçesini az sonra açıklayacağım. 

Dinî nikâhın üç rüknü vardır: 
1- Tarafeynin, Evlenecek karı ile kocanın kabulü 
2-Şahideynin, iki şahidin tanıklığı 
3-Mehr'in belirlenmesi. Mehir, nikâh akdi sırasında, kocanın  maddî imkânlarına göre karısına vermeyi üzerine borç aldığı hatırı sayılır bir maddî değerdir. 
Uygulama genellikle şöyle olur: Nikâhı kıyacak İmam efendi, gelin ile damadın babaları, iki şahit ile gelin ve damat adayı evlerindeki bir odada oturur. Bir çok durumda, gelinin akrabasından bir erkek onun vekili olarak onun yerine bulunur. Mehr-i müeccel (evlendikten sonra kocanın eşine vereceği mehir) belirlenir. İmam efendi duadan sonra gelin hanıma: "Allah Teala'ın emri , Peygamber Efendimiz (a.s.m)'ın sünneti üzerine ve aranızda belirlediğiniz (mesela 90 cumhuriyet altını) mehr-i mücceli alman şartı ile falanı koca olarak kabul ettin mi?" deyip ikrarını alır. Sonra damat beye: "Allah Teala'ın emri, Peygamber Efendimiz (a.s.m)ın sünneti üzere ve şu miktar (mesela 90 cumhuriyet altını) mehr-i müecceli karına vermen şartı ile falanı karı olarak kabul ettin mi?" diye ikrarını alır.  Sonra şahitlerin tanıklığını da aldıktan sonra, onları karı-koca ilan ederek hayır duası ile akit tamamlanır.  Birkaç dakika içinde cereyan eden bu sözlü akit, büyük ekseriyetle yazı ile kaydedilmez. Bir müddet sonra –iş ciddiye alınmadığından- mehir miktarı da unutulup gider.

Bir çok durumda nikâhtan önce ebeveynler şöyle bir temennide bulunurlar: "Resmî nikâh ileride olacak. Fakat nişanlılık döneminde adayların görüşmeleri haram olmasın diye nikâh istiyoruz". Benim onlara teklifim hep şu olmuştur:  "Dinî nikâhı resmî nikah tarihi belirlendikten sonra yapmanız iyi olur. Nişanlıların yalnız çıkmaları gerekmez. Nişanlı kızımızın kendi evindeki bir odada, yine yalnız oturup konuşabilirler". Çünkü resmiyeti olmadığından ciddiye alınmayan bu dinî nikâh, ileride mahzur çıkaracak bir uygulama olduğundan doğru değildir. İleride nişan bozulup evlilik gerçekleşmeyince yapılan evlilik akdi oyuncağa dönmekte, çok olumsuzluklar yaşanmaktadır.

Takriben kırk yıl içinde, ısrar üzerine kıydığım otuz-kırk kadar nikâh akdi olmuştur. Şöyle yapmaya çalıştım: İmkan nisbetinde iki aileden de yakın akrabalar bulunsunlar. Böylece yeterli asgarî bir aleniyet bulunsun. Evlenecek gelin hanımın vekili değil, akit sırasında bizzat kendisi bulunsun. Ona hitaben. "Mehr-i mu'acceli aranızda zaten uyguladınız, ama mehr-i müeccel'in miktarını istemek senin hakkındır. Damat adayımızın maddî imkânına göre teklifini  çekinmeden bildir" demişimdir. Böylece adaylar ve ebeveynler arasında bir pazarlık esprisi içinde mehir miktarı hazır bulunan kitle tarafından da hafızalarda kalacak şekilde belirlenmiş olurdu. Sonra bir kâğıda "Dinî Nikâh Akdi" başlığı atarak, gelin ile damadın kimliklerini, şahitlerin kimliklerini, ebeveynlerin kimliklerini, mehir miktarını yazarak, imzalarını, yer ve tarihi de belirterek hazırladığım belgeyi gelin hanıma verip "Bu senin evlilik senedindir". Bunun fotokopisini de bilahere unutmaması için de damat beye verirsin" derdim.

Demek ki mehir konusunda, aslında matlub olan şudur: Mehir, kocanın maddî imkânına göre üzerine almış olduğu bir borçtur.  Tamamını birden ödeyemiyorsa evlendikten sonra ödeme planı yaparak, eşinin bu hakkını gönül rahatlığı ile verip hem sevgisini artırmalı, hem de bu borçtan kurtulmanın rahatlığını yaşamalıdır. Ama öyleleri var ki borcu olduğunu hatırlamıyor bile. Daha az bir kısmı hatırlıyor, ama helal ettirmek için karısını zorluyor. Eğer rızası olmaksızın dil ucundan bu helalliği alırsa, ahirette o "esköteğin" hakkından kurtulamaz (Bu tabir "mazlum kadın" anlamındaki "eksik etek"in Güneydoğu ağzındaki kısaltılmışı olup, tam yerini bulduğu için kullandım).

Borcu ilk fırsatta ödemek gerekirken, maalesef uygulamada mehrin evlilik sonrasında ödendiği çok nadir. Benim tecrübelerim, ödeyenlerin yüzde beşi zor bulduğunu gösteriyor. Halbuki bu bir borç akdidir. Evlenme öncesinde, yazılmasa dahi, bir iki dakika içinde konuşulup 10-30 sene öncesinde uçup gitmiş bir laf değildir. Borcunu kabul ederek ödemiyorsa günah kazanır. Borçlu olduğunu inkâr ediyor, bu hakkı umursamıyor, bir nevi bu ilahî hükmü geçersiz sayıyorsa, imanı bile tehlikeye girer. Ayette Cenab-ı Allah, mehrin tamamını vermemek şöyle dursun, az bir şey eksiltmeyi bile haram kılmaktadır: "Boşadığınız eşinize, yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın. Boşamaya sebep uydurup göz göre göre günaha girerek bunu almanız hiç münasip olur mu?" (Nisa suresi, 20 Mealde "Yüklerle" diye açıklanan miktar ayette "kantar" olarak zikr edilir. Bazı tefsirlerde "kıntar" hakkında seksen bin dinar altın veya bir öküz derisi dolusu altın gibi miktarlar verilirse de  Fahreddin Razi gibi çok müfessirin tercihi  ile "sınırsız miktar, yüklerle" demek tercih edilebilir).

Hüküm bu olunca, mehir borcunu uygulamayan, birkaç istisna bile çıkmaması gerekir. Fakat Müslümanların yaşadığı gerçek durum şudur:  Kocanın yıllarca ödemeyi geciktirerek haksızlık yaptığı şöyle dursun, boşarken derhal vermesi gerekirken, hiçbir şey  vermemeyi kural haline getiren yüzlerce vak'a görüyoruz. Allah az bir şey eksiltmeyi bile haram kılarken, koca kılı kıpırdamadan tüm borcun üstüne yatıyor. Üstelik bunu dindar olanlar bile yapıyor. Adetâ ödeyenler istisna. Dinî nikahla evlenip mehir borçlarını ödemeyenlerin yapmaları gereken, dünyada ödeme fırsatı varken  eşlerine borçlarını vermeleri, tamamını ödeyemiyorlarsa taksit yapmalarıdır. Mehri iptalden başka evlilik konusunda irtikâb tehlikesi yoklanan, kaçamak aranılan bir başka haram da "muvakkat nikâh" yani "müt'a" nikâhıdır ki nasib olursa bir başka yazımda ele almaya çalışacağım.

[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 28.9.2020 [Samanyolu Haber]