Azerbaycan ile Dağlık Karabağ Ermenileri arasında sıcak çatışma haberlerinin gelmesinin ardından, Azeri birliklerinin yerleşim yerlerini bombaladıkları bilgileri sosyal medyaya düşmeye başladı. Türkiye’nin, bu meydana gelen olaylarda resmi olarak Ermenistan’ı suçlamasının yanında, Azerbaycan ile “iki devlet, tek millet” diye özetlenen dış politika tutumunu sürdürdüğünü gözlemliyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan Ermeni halkına yaptığı çağrıda, Ermeni yönetimine karşı ayaklanmalarını tavsiye ediyor. Ermenilerin “bölgede barışın ve huzurun önündeki en büyük tehdit olduğunu” söylüyor, “Türk milleti her zaman olduğu gibi bugün de Azerbaycanlı kardeşlerinin yanındadır” diyor. Muharrem İnce, yaptığı sosyal medya paylaşımında “Kalbim, ruhum, dualarım Azerbaycan ile birlikte. Ermenistan’ın bölgenin istikrarını tehdit eden saldırganlığını şiddetle kınıyorum. Türkiye Cumhuriyeti, Ermenistan’ın hukuksuz işgali ve saldırganlığı karşısında kardeş Azerbaycan’ın yanındadır, daha fazla [yanında] olmalıdır” diye yazıyor. Özgür Özel, “Ermenistan tarafından Azerbaycan’a yapılan saldırıyı şiddetle” kınıyor. Ekrem İmamoğlu Twitter’da, “Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’da yaptığı ve sivillerin hayatlarını kaybetmesine yol açan saldırıyı kınıyorum. Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Dost ve kardeş ülke Azerbaycan ve Azerbaycan Türklerine başsağlığı, bölgeye barış ve huzur diliyorum” paylaşımı yapıyor. Meral Akşener “Her zaman olduğu gibi Azerbaycan’ımızın yanındayız” diyor.
İktidarıyla ve muhalefetiyle, dış politikanın “mezhepçilik” ve “budunculuk” arasında bir yerlerde sıkışıp kalmış olması, düşündürücü. Erdoğan ve arkasındaki derin yapının aldığı her dış politika pozisyonunu desteklemek için yarışa giren bir “muhalefet” ile karşı karşıyayız. Dahası, basında da enteresan bir “birlik-beraberlik” havası var. Havuz’un İslamcı kanadından İbrahim Karagül gibi tipler, “Erivan’ın tam merkezine füze düşmeli!” diye sağda solda yazıp çizebiliyor. Solumsu ve merkez sağımsı “basın-yayın ve medya” kuruluşlarında da Ermenistan ve Ermenilerden yana tavır alan yazılar ve mesajlar gırla gidiyor. Burada Ermenilerin savaşkan taraflardan biri olarak eleştirilmesi veya uyarılmasının çok ötesinde bir yaklaşım var. Sorunda iki taraf olmasına karşın, Türkiye ve Türkler sanki Türkiye bu sorunun doğrudan veya dolaylı bir tarafıymışçasına Azerbaycan’dan yana, Azeri saldırılarını destekler nitelikte bir tutum sergiliyorlar. Bu arada Garo Paylan’ın haklı olarak dikkat çektiği üzere, dünyada salt Ankara bu savaşa destek veriyor. Diğer ülkelerin tümü ateşkes çağrısı yapıyorlar. Nedense gerek iktidar ve muhalefet, gerek medya, gerek sivil toplum ve Türk sosyal medya kullanıcılarının büyük bir bölümü, Ermeni ve Ermenistan nefreti kusarken, Azerbaycan ve Azerileri mutlak surette, kayıtsız şartsız haklı görüyor. Oysa medyaya yansıyan raporlardan anladığıma göre, saldırıları başlatan taraf Azerbaycan. Sivillerin yaşadığı yerleşim birimlerine ağır silahlarla saldıran da Azerbaycan! Ermenilerin haklı veya haksız olması meselesini tartışmıyorum. Azerilerin suçlu veya suçsuz olma meselesini de! Fakat tartışmaya açtığım, Türkiye ve Türklerin neden bu ikili mevzuda bu kadar taraf olmaya meraklı oldukları sorunsalı.
Benzeri bir durum daha önce özellikle Sırp-Boşnak savaşında yaşanmıştı. Sadece sağdan değil, ulusalcı cenahtan da bazı tipler bu savaşa fiilen katılmışlardı. Bunun dışında ciddi bir tarafgirlik, bir tür “Müslüman tepkiselliği” ile konuya yaklaşılmıştı. Oysa bu tür uluslararası sorunlara dünya böyle yaklaşmıyor. Mesela siz Hristiyan retorikler kullanılarak Ortadoğu veya Afrika’da yaşanan bir gerginliğe bu kadar kafa göz yararak giren bir ileri demokratik ülke gördünüz mü? Diyelim ki taraflardan birini suçlayacaklar. Bu suçlamanın salt “diğer taraf Müslüman ki zaten! Neden onlara destek olayım!” gibi biz zemine oturduğuna tanıklık edeniniz var mı? Etnik, ırksal, dinsel veya mezhepsel gerekçelerle dış politikada pozisyon almak, diplomasi tarihinde 20. ve 21. yüzyılda artık görülmüyor. Devletler ve hükümetler zaten bunu yapmıyor da, herhangi bir “diplomatik olma zorunluluğu bulunmayan” Batı medyası nasıl hareket ediyor? Herkes şapkasını önüne koysun ve doğruyu söylesin! Bugün Batı’da medya, “ötekinin” hakkına ve hukukuna son derece samimi bir biçimde sahip çıkıyor. İstisnaları olduğunda ise, mutlaka ki yeknesak bir tutum değil, marjinal bir aşırı sağ pozisyon olabiliyor. O da olursa, zaten o ülkenin diğer medya kuruluşları ve gazetecileri gereken refleksleri gösteriyor.
Türk dış politikasında Ermenistan, Yunanistan ile birlikte iki kötüden – ya da “öteki” imajından – biridir. Modern Türk kimliğinin inşasında Ermeni ve Yunan nefreti ciddi anlamda araçsallaştırılmıştır. Bu arada her ikisi de hem dış, hem de iç ötekilerdir. Yani sadece ulusal sınırların dışında anlam ifade etmekle kalmazlar, içeride de “safların sıklaştırılması” görevini yerine getirirler. Bu nedenle Azerbaycan ile olan sorunları bahane ederek “Ermenilere çakmak”, ya da Yunanistan ile olan doğu Akdeniz kaynakları mücadelesini fırsat bilip, “Rumlara sövmek” tipik reflekslerdir. Türkiye’de bu tür refleksleri kararlılıkla eleştiren ve iktidarın yüzüne vuran bir muhalefet yok. Türk solcusu ulusalcı (nasyonalist) bir üretimden geçtiği için, bu Atatürkçü Kemalofaşizan tornaya ihanet etmez. Türk sağcısı İslamcı-cihat güzellemecisi ya da Turancı-ırkçı bir tornadan çıktığı için, benzer güdülerle tavır takınır. Sonuçta “vur Ermeni’ye” ve “vur Rum’a”, hem içeride hem de dışarıda iyi prim getiren, garantili pozisyonlardır Türkiye’de.
Ancak bu tutum her zaman böyle değildi. Daha önceki analizlerimde de altını çizmeye çalıştığım üzere, 1950’lerden sonra Osmanlı-İslam-Orta Asya gibi mitler üzerinden, cumhuriyetin kodlarıyla oynayan bir merkez sağ, tüm Türkiye iç siyasetini dönüştürdü. Erbakan’ın “mücahit”, Ecevit’in “Kıbrıs fatihi” unvanlarını almasından sonra, artık geleneksel Osmanlı’dan alıntılanan “biz ve onlar” paradigması, Türk siyasal kültürünün ayrılmaz bir parçası halini aldı. Artık Yunan ve Rum, Ermeni, hatta Avrupa, açıktan açığa öteki ilan edilebiliyordu. Milli ya da Avrupa kupaları futbol maçlarında bile “Avrupa, Avrupa, duy sesimizi! İşte bu Türklerin ayak sesleri!” gibi bir tezahürat, artık normalleşmişti. Dış politika, bu gidişata uzunca bir süre direndi. Mülkiye ekolü, Türkiye’nin bölgesinde bu Osmanlı-İslam-Türk vurgusu ile değil, rasyonel çıkarlar doğrultusunda, ayakları yere basan bir dış politika yönelimine sahip olmasını tercih ediyordu. Ancak erozyon devam etti. Özellikle Soğuk Savaş’ın sonundan itibaren, ip koptu. “Artık Adriyatik’ten Çin seddine” bir “Türk dünyasından”, daha sonraları ise “Osmanlı etki alanından” bahseden liderler ve siyasetçiler çıkacaktı. Ermeniler ve Yunanlılar, bu tür duyguları oluşturmada çok elverişli bir zemin oluşturuyordu.
1915 sonrası ortaya çıkan retçi politik tutum, cumhuriyet döneminin belki de en uzun soluklu sürekliliğini oluşturuyor. “Azerbaycan’ı işgal eden Ermeniler” retoriği, bu yaranın en önemli merhemini oluşturuyor. Ermeni düşmanlığı salt bir kesimin meselesi değil, sosyolojik bir kanserdir. Ermenistan devletinden veya Karabağ Ermenilerinden bağımsız olarak, Ermeni’yi hedef alan bir tutumla karşı karşıyayız. Muhalefeti işte görüyorsunuz! CHP de İYİP de, Jöntürk-İttihatçı genlerin her an aktif hale gelebildiği siyasal akımlardır. Kemalist nasyonalizm, daha rasyonelleştirilmekle beraber, özünde İttihatçıların mitlerine dayanıyor. Bu memlekette halen Enver Paşa’nın “maceracılık” gibi “romantizmle ilintili” bir kabahat ile değerlendirildiği, onun ihanetini, saplantılarını, Turancılığını, yıkıcılığını vs. pek de sorun etmeyen, hatta ona gizliden öykünen bir ruh vardır. Bu İttihatçı ruh, her daim nerede Ermeni ve Rum konusu olsa devreye giriyor. Azerbaycan ve Azeriler “biz” oluyor. Ermeniler ise öteki!
Oysa uluslararası ilişkilerin hatları siyah ve beyaz diye kolayca ayrılamıyor. Farklı gri tonlardan oluşuyor. Azerbaycan ile olan ilişkilerde bunun en iyi örneği, Azerbaycan’ın KKTC’yi tanımamış olmasıdır. Yani Azeriler kendi meseleleri için Türkiye’nin irrasyonel Türkçü tutumunu gözyaşları ile alkışlarken, Ankara’nın belki de en “milli meselesi” olan Kıbrıs konusunda, asla tarafsızlıklarından ödün vermiyorlar. Olması gereken de budur zaten. Yani onları eleştirmiyorum. Fakat mütekabiliyet söz konusu ise, Türkiye’nin de Azeri-Ermeni sorununda belli bir rasyonel, serinkanlı tutum benimsemesi gerekmez mi? Haydi, iktidar oy kaygısıyla veya başka popülist hedefler gözeterek bunu yapmıyor. Peki, muhalefete ne oluyor?
Elbette mesele şudur ki, bu rejimde muhalefet de rejimin bir taşıyıcı kolonudur. Ama bunun da ötesinde, Rum ve Ermeni “öteki”, son yüzyılın siyasi konfigürasyonunda bir tür kimliksel ve aidiyetsel belkemiğidir. Başka bir ifadeyle, onlara ne kadar vurursanız, içeride o kadar puan alırsınız. Bugün bu örüntüye en uygun iç düşman, “FETÖ” denen Cemaat’tir. Dikkat ederseniz, aynı manipülatif durum, aynı “hep bir ağızdan” refleksi, aynı “linççi” pozisyon, Cemaat’e yönelik olarak da uygulanıyor. Diğer bir benzerlik, Kürt siyaseti ile olanıdır. Kürtler de rejimin yeni Ermenileridir, yeni Rumlarıdır.
Mesele bu algıları normalleştirmektir. Oysa bu algıları normal sıradan vatandaşlarda da gözlemliyoruz. Hatta bırakın tuzu kuru olanları, Türkiye dışındaki rejimin mağduru olmuş diasporada bile bir “nasyonalist refleks” dimdik ayakta! Türkiye’nin hesaplaşacağı o kadar çok birikmiş mesele var ki! Sanırım çorap söküğü 1915 Ermeni Soykırımı ile başlayacak. Irkçılık, dincilik ve irrasyonel diğer kimlik politikaları çözülmeden diğer alanlarda da normalleşme olamaz.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.9.2020 [TR724]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder