Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi yaşayan Uygur halkının insan hakları için mücadele eden Uygur aktivist Rabia Kadir’in yeğeni Kuzzat Altay, kendisini hedef alan Aydınlık gazetesine verdiği cevapta, “Tanıdığım insanlara asla terörist demem. Allah katında yalan şahitlik etmem” dedi.
KRONOS 28 Temmuz 2020 GÜNDEM
ANKARA - Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Aydınlık Gazetesi, Çin’in zulmü altında ezilen Uygur Türkleri hakkında sık sık ‘bölücü Uygurlar’ diyerek, baskı ve toplama kamplarını inkar eden haberlere imza atıyor. Bununla da yetinmeyen gazete, dünyada Uygurların gördüğü zulümleri en çok dile getireni, seslerini duyuran insan hakları aktivisti Rabia Kader’i de ‘yeğeni’ üzerinden sık sık hedef alıyor. Kadir’in yeğeni Kuzzat Altay’ın ABD’deki Gülen cemaati içerisinde yer almasını sık sık haberleştiren Aydınlık gazetesine, cevap yine Kuzzat Altay’dan geldi.
“TANIDIĞIM İNSANLARA ASLA TERÖRİST DEMEM”
Altay, “Bana ‘Fetö’ diyorlar. Birçok insan duruşumu merak ediyor. Çin’den korkmamışım, kimden korkacağım? ABD’de birçok mensuplarını tanıyorum. Onlardan iyilik gördüm zerre kadar kötülük görmedim. Tanıdığım insanlara ASLA terörist demem. ALLAH katında yalan şahitlik etmem” dedi. “Adamlığı babamdan öğrendim. Rüzgar tersine döndü diye bir ceket çıkarma rahatlığında bu insanlara saldıramam” diyen Kuzzat Altay, şöyle devam etti: “Çocuklarımız gitti namaz kılmayı, Kuran okumayı öğrendi. ALLAH’ı, Efendimizi sevmeyi öğrendi. Terörist olduğunu bilsem önce yüzüne bir tükürür sonra FBI’a ihbar ederdim.”
“ONLARDAN AYRILDIM, GÖRÜŞMÜYORUM”
Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimini hatırlatan Altay, “O lanet olaydan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Uygurlara olan tutumunu, özellikle yüzbinlerde Uygur’un hayati meselesini göz önünde bulundurarak onlardan ayrıldım. O gün bugün görüşmüyorum. Türkiye cumhuriyeti Uygurlara ikamet ve vatandaşlık veriyor. Buna göz yummak, inkar etmek te nankörlüktür. Siyasetin toksik havası zaten bir nefes için can veren Uygurlar çok ağırdır. Yeryüzünde daha acı durumda bırakın insan, hayvanlar topluluğu varsa onlara yardım edelim ama Uygurların acısını KHK’la, Türkiye’de haksızlığa uğrayan başkalarıyla karşılaştırmak hem yanlış hem insafsızlıktır. Sizler bizlerin durumumuza düşmediğiniz için ALLAH’a şükürler olsun” ifadelerini kullandı.
“KAFAM SIKSANIZ TERÖRİST DEMEM”
Gülen cemaati mensuplarının terörist olduğuna inansaydı, yüzlerine tükürüp FBİ’ya şikayat edeceğini kaydeden Kuzzat Altay, “Evet, onlar terörist olsaydı, yüzüne tükürür FBİ’a şikayet ederdim. Çoğu benden daha takva insanlar. Kafama sıksanız terörist demem. Şimdi beni takibinizden atabilirsiniz. Rabbim ALLAH’tır, vesselam!” dedi.
[Kronos.News] 28.7.2020
İnsan Hakları İzleme Örgütü: Sosyal medya yasası sansürü artıracak
İnsan Hakları İzleme Örgütü, AKP_MHP ortaklığının sosyal medyayı kontrol etmek amacıyla yeni yetkiler edinme çabasının, ‘ülkenin ifade özgürlüğü ile ilgili zayıf karnesi de göz önüne alındığında, çevrimiçi sansürcülüğü büyük ölçüde artıracağı’nı açıkladı.
KRONOS 28 Temmuz 2020 DÜNYA
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), TBMM’de görüşülen sosyal medya yasasını eleştiren, sansürün artacağına dikkat çeken bir açıklama yaptı.
Hükümetin, Türkiye’nin internet yasasında değişiklik yapan bir kanun tasarısını, meclis yaz tatiline girmeden evvel, alelacele meclisten geçirmeye çalıştığı belirtilen açıklamada, “Söz konusu kanun değişikliği tasarısı Twitter, Facebook ve YouTube gibi platformları, Türkiye hükümetinin belli içeriklerin engellenmesi veya kaldırılması yönündeki taleplerini yerine getirmeye zorlamak amacını taşıyan bir hamle niteliği taşıyor” denildi.
“BİREYSEL KULLANICILAR KEYFİ ŞEKİLDE HEDEF ALINACAK”
Açıklamada, İnsan Hakları İzleme Örgütü program direktörü yardımcısı Tom Porteous’un “Yeni yasa meclisten geçerse, hükümetin sosyal medya üzerinde kontrol tesis etmesine, arzu edilen içeriklerin kaldırılmasına, bireysel kullanıcıların keyfi bir şekilde hedef alınmasına imkan verecek” dediği de aktarılarak, “Haberlere ulaşmak için sosyal medyayı kullanan bir çok insan için, sosyal medya bir cankurtaran halatı niteliği taşıyor, dolayısıyla bu yeni yasa çevrimiçi sansürcülüğün hakim olduğu yeni bir karanlık döneme işaret ediyor” dediği vurgulandı. Porteous, “Medyayı ve eleştirel sesleri susturarak otokrosi tesis edilmeye çalışılan bir ülkede bu yeni kısıtlamaların ne büyük zararlar verebileceğini, ifade özgürlüğüne değer veren ve savunan herkesin anlaması gerekiyor” dedi. Porteous “Sosyal medya şirketleri, Türkiye’den bu yasayı düşürmesini yüksek sesle ve hiç bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde talep etmeli, AB de kararlılıkla bu talebin arkasında durmalıdır” şeklinde konuştu.
“ENDİŞE EDİYORUZ”
HRW’nin açıklaması şöyle devam etti: “Kanun tasarısı, bir milyonun üzerinde kullanıcısı olan sosyal medya şirketlerinin Türkiye’de ofis açmalarını öngörüyor. Buna uymayan şirketlere para ve bant genişliklerinin daraltılması gibi cezalar verilecek ki bu söz konusu platformların işlemez hale gelmesi demek. Türkiye’de ofis açan şirketler hükümetin belli içeriklerin engellenmesi veya kaldırılması yönündeki taleplerine uymak veya ağır para cezaları ödemek zorunda kalacaklar. Yasa tasarısı kullanıcı bilgilerinin de yerel olarak muhafaza edilmesini öngördüğünden, İnsan Hakları İzleme Örgütü içerik kaldırma taleplerine uymanın, bireysel kullanıcıların kişisel bilgilerinin de, mahkeme kararıyla paylaşılması anlamına geleceğinden endişe ediyor.”
“İNSAN HAKLARI STANDARTLARI HİÇE SAYILIYOR”
“Türkiye’nin Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı bu yasa değişikliğini bir kaç aydır meclisten geçirmeye çalışıyor. Yasa değişikliği ilk olarak Nisan ayında Covid-19 ile ilgili ekonomik önlemlerin yer aldığı bir kanun tasarısında dolaşıma sokulmuş, ancak sonra bu paketten çıkartılmıştı. Son değişiklik teklifi, Nisan ayındaki ilk tasarının biraz değiştirilmiş bir sürümü. Tasarının bu son sürümüne içeriğin tamamen kaldırılmasına imkan veren yeni hükümler eklenmiş ve bu yöndeki taleplere uymayan sosyal medya şirketlerine verilecek cezalar da artırılmış. Cumhurbaşkanı’nın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile onunla ittifak yapan aşırı sağcı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) mecliste çoğunluğa sahip oldukları için, söz konusu kanun tasarısı insan hakları standartlarını hiçe saymasına rağmen meclisten kolayca geçerek yasalaşabilir.”
[Kronos.News] 28.7.2020
KRONOS 28 Temmuz 2020 DÜNYA
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), TBMM’de görüşülen sosyal medya yasasını eleştiren, sansürün artacağına dikkat çeken bir açıklama yaptı.
Hükümetin, Türkiye’nin internet yasasında değişiklik yapan bir kanun tasarısını, meclis yaz tatiline girmeden evvel, alelacele meclisten geçirmeye çalıştığı belirtilen açıklamada, “Söz konusu kanun değişikliği tasarısı Twitter, Facebook ve YouTube gibi platformları, Türkiye hükümetinin belli içeriklerin engellenmesi veya kaldırılması yönündeki taleplerini yerine getirmeye zorlamak amacını taşıyan bir hamle niteliği taşıyor” denildi.
“BİREYSEL KULLANICILAR KEYFİ ŞEKİLDE HEDEF ALINACAK”
Açıklamada, İnsan Hakları İzleme Örgütü program direktörü yardımcısı Tom Porteous’un “Yeni yasa meclisten geçerse, hükümetin sosyal medya üzerinde kontrol tesis etmesine, arzu edilen içeriklerin kaldırılmasına, bireysel kullanıcıların keyfi bir şekilde hedef alınmasına imkan verecek” dediği de aktarılarak, “Haberlere ulaşmak için sosyal medyayı kullanan bir çok insan için, sosyal medya bir cankurtaran halatı niteliği taşıyor, dolayısıyla bu yeni yasa çevrimiçi sansürcülüğün hakim olduğu yeni bir karanlık döneme işaret ediyor” dediği vurgulandı. Porteous, “Medyayı ve eleştirel sesleri susturarak otokrosi tesis edilmeye çalışılan bir ülkede bu yeni kısıtlamaların ne büyük zararlar verebileceğini, ifade özgürlüğüne değer veren ve savunan herkesin anlaması gerekiyor” dedi. Porteous “Sosyal medya şirketleri, Türkiye’den bu yasayı düşürmesini yüksek sesle ve hiç bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde talep etmeli, AB de kararlılıkla bu talebin arkasında durmalıdır” şeklinde konuştu.
“ENDİŞE EDİYORUZ”
HRW’nin açıklaması şöyle devam etti: “Kanun tasarısı, bir milyonun üzerinde kullanıcısı olan sosyal medya şirketlerinin Türkiye’de ofis açmalarını öngörüyor. Buna uymayan şirketlere para ve bant genişliklerinin daraltılması gibi cezalar verilecek ki bu söz konusu platformların işlemez hale gelmesi demek. Türkiye’de ofis açan şirketler hükümetin belli içeriklerin engellenmesi veya kaldırılması yönündeki taleplerine uymak veya ağır para cezaları ödemek zorunda kalacaklar. Yasa tasarısı kullanıcı bilgilerinin de yerel olarak muhafaza edilmesini öngördüğünden, İnsan Hakları İzleme Örgütü içerik kaldırma taleplerine uymanın, bireysel kullanıcıların kişisel bilgilerinin de, mahkeme kararıyla paylaşılması anlamına geleceğinden endişe ediyor.”
“İNSAN HAKLARI STANDARTLARI HİÇE SAYILIYOR”
“Türkiye’nin Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı bu yasa değişikliğini bir kaç aydır meclisten geçirmeye çalışıyor. Yasa değişikliği ilk olarak Nisan ayında Covid-19 ile ilgili ekonomik önlemlerin yer aldığı bir kanun tasarısında dolaşıma sokulmuş, ancak sonra bu paketten çıkartılmıştı. Son değişiklik teklifi, Nisan ayındaki ilk tasarının biraz değiştirilmiş bir sürümü. Tasarının bu son sürümüne içeriğin tamamen kaldırılmasına imkan veren yeni hükümler eklenmiş ve bu yöndeki taleplere uymayan sosyal medya şirketlerine verilecek cezalar da artırılmış. Cumhurbaşkanı’nın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile onunla ittifak yapan aşırı sağcı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) mecliste çoğunluğa sahip oldukları için, söz konusu kanun tasarısı insan hakları standartlarını hiçe saymasına rağmen meclisten kolayca geçerek yasalaşabilir.”
[Kronos.News] 28.7.2020
AYM’den emsal karar: ‘KHK’lı avukatlar çalışabilir’
Anayasa Mahkemesi (AYM) emsal bir karara imza attı: 'KHK ile ihraç edilen avukatların avukatlık yapamaması hak ihlalidir."
KRONOS 28 Temmuz 2020 GÜNDEM
Adalet Bakanlığı, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kanun hükmünde kararname ile kamudaki görevinden çıkartılan hukuk fakültesi mezunlarının avukatlık yapmasına karşı çıktı. Bu kapsamda Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nda iletişim uzmanı olarak görev yapan Tamer Mahmutoğlu ile savcılıktan ihraç edilen Mehmet Bayhan’ında avukatlık yapmaları engellendi. Mahkeme kararıyla avukatlık yapmaları engellenen iki isim haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
AYM: ÇALIŞAMAMALARI HAK İHLALİDİR
Cumhuriyet’ten Alican Uludağ’ın haberine göre, Bayhan ve Mahmutoğlu’nun başvurusunu karara bağlayan Anayasa Mahkemesi iki başvurucunun da haklarının ihlal edildiğine karar verdi. AYM, ihlalin ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılması amacıyla kararın bir örneğini idare mahkemesine gönderecek. İhlal kararında, her iki ismin herhangi bir ceza almamasının etkili olduğu öğrenildi.
[Kronos.News] 28.7.2020
KRONOS 28 Temmuz 2020 GÜNDEM
Adalet Bakanlığı, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kanun hükmünde kararname ile kamudaki görevinden çıkartılan hukuk fakültesi mezunlarının avukatlık yapmasına karşı çıktı. Bu kapsamda Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nda iletişim uzmanı olarak görev yapan Tamer Mahmutoğlu ile savcılıktan ihraç edilen Mehmet Bayhan’ında avukatlık yapmaları engellendi. Mahkeme kararıyla avukatlık yapmaları engellenen iki isim haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
AYM: ÇALIŞAMAMALARI HAK İHLALİDİR
Cumhuriyet’ten Alican Uludağ’ın haberine göre, Bayhan ve Mahmutoğlu’nun başvurusunu karara bağlayan Anayasa Mahkemesi iki başvurucunun da haklarının ihlal edildiğine karar verdi. AYM, ihlalin ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılması amacıyla kararın bir örneğini idare mahkemesine gönderecek. İhlal kararında, her iki ismin herhangi bir ceza almamasının etkili olduğu öğrenildi.
[Kronos.News] 28.7.2020
“Babam, abim, eşim içeride, ben yeni çıktım, ailemiz darmadağın” [Sevinç Özarslan]
Cemaat soruşturmaları kapsamında 4 yıldır hapiste olan Hüseyin Yüce (61), cezası bittiği halde tahliye edilmiyor. Oğlu ve damadıyla aynı cezaevinde yatan Yüce’nin kızı yaşananlara tepki gösterdi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 15 Temmuz’dan sonra tutuklanıp 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan birçok kişinin cezasının hapiste olan kısmı bittiği halde tahliye edilmiyor. 46 aydır Burdur E Tipi Cezaevinde tutuklu olan Hüseyin Yüce’nin de 13 Mayıs 2020’de cezasının hapishane kısmı bitti. Denetimli serbestlik hakkı geldiği halde 2,5 aydır bekletiliyor. Yüce’nin hapisten çıkan kızı bu duruma isyan ederek yetkililerden çözüm istedi.
“LÜTFEN GÖREVİNİZİ YERİNE GETİRİN”
Hüseyin Yüce’nin kızı Vesile Cingöz, “İsteğimiz sadece gerekli mercilerin görevini yapması ve 61 yaşında yaklaşık 4 yıldır içeride olan birinin dosyasını incelemeleri. Oğlu, damadı içeride. Ben içeriden yeni çıktım. Ailemiz darmadağın. Lütfen görevinizi yerine getirin. Ve babamın dosyasını inceleyin” dedi.
Babasıyla bugün haftalık telefon görüşmesi yaptığı belirten Cingöz “Babam bir gelişme var mı, haber var mı diye soruyor. Babamın cezasını İstinaf onayladıktan sonra Yargıtay da onadı. Ancak Yargıtay savcısının itirazı üzerine karar bozuldu. Tekrar işleme alınmadı. Dosyası şimdi ceza genel kurulunda beklemekte. Cezası infaz olunmuş bir hükümlü dosyası görüşülmedi diye hapishanede bekliyor.” diye konuştu.
TARHANA DÜKKANINDA ÇALIŞIYORDU
Burdur’un Bucak ilçesinde esnaflık yapan Yüce, kendi iş yerini sattıktan sonra tarhana dükkanında çalışıyordu. Tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Hüseyin Yüce, dini sohbetlere gittiği için örgüt üyesi olmak iddiasıyla yargılandı.
“PARAMPARÇA HALDEYİZ”
Ailesinde sadece babasının değil, abisinin ve eşinin tutuklu olduğunu, kendisinin de yeni çıktığını söyleyen Vesile Cingöz ailece maruz kaldıkları haksızlıkları şöyle anlattı:
“Babamın yatması gereken süreyi bitirdiği halde hala çıkmaması en büyük üzüntümüz. Babam 61 yaşında, annem Hafize Yüce 60 yaşında ve biz paramparça haldeyiz. Babam benim düğünümden iki hafta önce tutuklandı. Düğünüme katılamadı, bu hem bizi hem onu çok üzdü.
“YÜZ FELCİ GEÇİRDİ”
Abim Yusuf Yüce de aynı cezaevinde 17 aydır tutuklu. 8 yıl 9 ay hüküm özlü olarak. Kendisi doktordu. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Hastanesinde dahiliye doktoruydu. uzmanlığını anlamasına dört ay kala tutuklandı. Eşi Nurten Yüce abim girdikten sonra 4 yaşındaki oğlu ile maddi manevi zorluk yaşadı, yüz felci geçirdi. Ben de 5 ay tutuklu kaldım. Ailemde çok tutuklu bulunduğundan hükümle bırakıldım. Matematik öğretmeni olan eşim de Burdur Cezaevinde, 29 aydır hükümlü.
“ANNEM PSİKOLOJİK İLAÇ KULLANIYOR”
Çekirdek ailemde eşimle birlikte 3 kişi içeride. Şimdi ailemin yaralarını sarmaya ve annemin yanında olmaya çalışıyorum. Babamın bu durumu annemi çok yıprattı. 4 yıldır psikolojik ilaçlar kullanıyor. Bel fıtığı var. Kendi işini yapmaya zorlanıyor. Ben İzmir’de, abim bir dönem Bolu’da, babam Burdur’da tutukluydu. Şehir şehir hapishanelere gitmek onu çok etkiledi. Defalarca dilekçeler verdik. Farklı avukatlarla görüştük. Ama hala dosyayı incelemediler.”
[Sevinç Özarslan] 28.7.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 15 Temmuz’dan sonra tutuklanıp 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan birçok kişinin cezasının hapiste olan kısmı bittiği halde tahliye edilmiyor. 46 aydır Burdur E Tipi Cezaevinde tutuklu olan Hüseyin Yüce’nin de 13 Mayıs 2020’de cezasının hapishane kısmı bitti. Denetimli serbestlik hakkı geldiği halde 2,5 aydır bekletiliyor. Yüce’nin hapisten çıkan kızı bu duruma isyan ederek yetkililerden çözüm istedi.
“LÜTFEN GÖREVİNİZİ YERİNE GETİRİN”
Hüseyin Yüce’nin kızı Vesile Cingöz, “İsteğimiz sadece gerekli mercilerin görevini yapması ve 61 yaşında yaklaşık 4 yıldır içeride olan birinin dosyasını incelemeleri. Oğlu, damadı içeride. Ben içeriden yeni çıktım. Ailemiz darmadağın. Lütfen görevinizi yerine getirin. Ve babamın dosyasını inceleyin” dedi.
Babasıyla bugün haftalık telefon görüşmesi yaptığı belirten Cingöz “Babam bir gelişme var mı, haber var mı diye soruyor. Babamın cezasını İstinaf onayladıktan sonra Yargıtay da onadı. Ancak Yargıtay savcısının itirazı üzerine karar bozuldu. Tekrar işleme alınmadı. Dosyası şimdi ceza genel kurulunda beklemekte. Cezası infaz olunmuş bir hükümlü dosyası görüşülmedi diye hapishanede bekliyor.” diye konuştu.
TARHANA DÜKKANINDA ÇALIŞIYORDU
Burdur’un Bucak ilçesinde esnaflık yapan Yüce, kendi iş yerini sattıktan sonra tarhana dükkanında çalışıyordu. Tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Hüseyin Yüce, dini sohbetlere gittiği için örgüt üyesi olmak iddiasıyla yargılandı.
“PARAMPARÇA HALDEYİZ”
Ailesinde sadece babasının değil, abisinin ve eşinin tutuklu olduğunu, kendisinin de yeni çıktığını söyleyen Vesile Cingöz ailece maruz kaldıkları haksızlıkları şöyle anlattı:
“Babamın yatması gereken süreyi bitirdiği halde hala çıkmaması en büyük üzüntümüz. Babam 61 yaşında, annem Hafize Yüce 60 yaşında ve biz paramparça haldeyiz. Babam benim düğünümden iki hafta önce tutuklandı. Düğünüme katılamadı, bu hem bizi hem onu çok üzdü.
“YÜZ FELCİ GEÇİRDİ”
Abim Yusuf Yüce de aynı cezaevinde 17 aydır tutuklu. 8 yıl 9 ay hüküm özlü olarak. Kendisi doktordu. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Hastanesinde dahiliye doktoruydu. uzmanlığını anlamasına dört ay kala tutuklandı. Eşi Nurten Yüce abim girdikten sonra 4 yaşındaki oğlu ile maddi manevi zorluk yaşadı, yüz felci geçirdi. Ben de 5 ay tutuklu kaldım. Ailemde çok tutuklu bulunduğundan hükümle bırakıldım. Matematik öğretmeni olan eşim de Burdur Cezaevinde, 29 aydır hükümlü.
“ANNEM PSİKOLOJİK İLAÇ KULLANIYOR”
Çekirdek ailemde eşimle birlikte 3 kişi içeride. Şimdi ailemin yaralarını sarmaya ve annemin yanında olmaya çalışıyorum. Babamın bu durumu annemi çok yıprattı. 4 yıldır psikolojik ilaçlar kullanıyor. Bel fıtığı var. Kendi işini yapmaya zorlanıyor. Ben İzmir’de, abim bir dönem Bolu’da, babam Burdur’da tutukluydu. Şehir şehir hapishanelere gitmek onu çok etkiledi. Defalarca dilekçeler verdik. Farklı avukatlarla görüştük. Ama hala dosyayı incelemediler.”
[Sevinç Özarslan] 28.7.2020 [Bold Medya]
Rahip Brunson’a suikast planı netleşiyor: O isim Mustafa Ali Eren! [Cevheri Güven]
Çete lideri Serkan Kurtuluş’un, Rahip Brunson’a suikast düzenleyip başarılı olamayan ve Gürcistan’dayken yeni suikastı görüştüğü ortağının kimliği netleşti: Mustafa Ali Eren!
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – Arjantin’de tutuklu bulunan çete lideri Serkan Kurtuluş’un “Ortağım, Rahip Brunson’a suikast düzenledi ama başarılı olamadı” dediği kişinin Mustafa Ali Eren olduğu ortaya çıktı. Eren, Serkan Kurtuluş adına uzun yıllar tahsilatçılık yaptı.
Türkiye’den kaçtıktan sonra Gürcistan’da gözaltına alınıp tutuklanan, ardından gizemli biçimde tahliye edilip Arjantin’e geçen Serkan Kurtuluş, Interpol’ün devreye girmesiyle yakalanıp tekrar tutuklandı. Kurtuluş Arjantin’de Infobae Gazetesi‘nden Federico Fahsbender’e konuşmuş ve “AKP’nin üst düzey yöneticileri benden Rahip Brunson’u öldürmemi istediler. Suç FETÖ’ye yüklenecekti” demişti.
Infobae Gazetesi’nin “Bu açıklamalarında iktidar gücünün kendine muhalif/tehlike arz eden her kesimi yok etmek için hiç çekinmeden tetikçi kiraladığını gözler önüne seriyor” şeklinde yorumladığı olayda, Kurtuluş’un “Brunson’u öldürmeye çalışıp başarılı olamayan ortağımla Gürcistan’da buluştuk” sözleri dikkat çekmişti.
SUİKASTÇI ORTAK: MUSTAFA ALİ EREN
Kurtuluş’u Gürcistan’da ziyaret eden isim Mustafa Ali Eren. Eren’in geçmişine bakıldığında 1 Nisan 2011’de Rahip Brunson’a suikast girişiminden yargılandığı görülüyor.
Söz konusu suikast girişimi, Alsancak 1469 Sokak’taki Diriliş Kilisesi’nin önünde meydana geldi. Kilise önüne gelen Mustafa Ali Eren, Diriliş Kiliseleri Derneği vaizi Andrew Craig Brunson’un kapı girişinde olduğu sırada önce kuru sıkı tabancayla 5-6 el ateş etti. Ardından Eren, poşet içerisinde sakladığı tek kırma av tüfeğini çıkartıp Brunson’a doğru ateş etmek isterken, kendisine müdahale edilmesi sonucu silah havaya doğru ateşlendi. Etkisiz hale getirilen Mustafa Ali Eren olayın ardından yargılanarak ceza aldı.
Eren tahliye olduktan sonra Serkan Kurtuluş’la beraber silahlı suç örgütü faaliyetlerine başladı. Çok sayıda iş insanından haraç alınması gibi olaylara karışan ikili son olarak FETÖ Borsası olarak bilen organizasyonun İzmir ayağını oluşturdu.
GÜRCİSTAN’DAN NASIL SERBEST KALDI
Serkan Kurtuluş, Türkiye’den kaçtıktan sonra önce Gürcistan’a geçti. Gürcistan’da ilk olarak ticari faaliyetlere başlayan Kurtuluş, iş adamı B.D’ye Mustafa Ali Eren’i göndererek Gürcistan’da bir kafe açması ve Kurtuluş’u da ortak yapması için baskı kurdu. B.D. teklife geri dönmeyince Eren tekrar ziyaret ederek “Serkan abi sana 80 bin dolar ceza kesti” dedi ve tehdit etti. Bu parayı ödeyen B.D. haraç isteklerinin sonu gelmeyince savcılığa giderek şikayetçi oldu. Bu bilgiler savcılık dosyasına girdi.
GÜRCİSTAN’DA SERBEST BIRAKILMASI
Bu sırada Kurtuluş, Tiflis’te gözaltına alınarak tutuklandı. Tiflis Büyükelçisi olan istihbarat kökenli Fatma Ceren Yazgan da devreye girdi. Kurtuluş gizemli biçimde serbest bırakıldı. Ardından Arjantin’e kaçtı.
Kurtuluş ile Mustafa Ali Eren arasındaki görüşme trafiği Gürcistan’dayken sıklaştı. Kurtuluş’un Gürcistan’da serbest bırakılması ve Arjantin’e kaçışına izin verilmesinde “Brunson suikastı teklifiyle ilgili elimde evraklar var” dediği dönem aynı tarihe denk geliyor.
Serkan Kurtuluş, ifadelerinde “Whatsap yazışmaları elimde” dediği iki kişi, dönemin İzmir Başsavcısı Okan Batu ve İzmir İstihbarat Şube Müdürü Kudret Dikmen.
Kurtuluş, söz konusu iki kişiyle Brunson suikastı hakkında yazıştığını belirtiyor. Kurtuluş’un Gürcistan’dan serbest bırakılması da bu döneme denk geliyor.
YARIN: FETÖ Borsası’ndaki iş adamları listesini Serkan Kurtuluş’a kim verdi? İş adamlarının başına neler geldi?
[Cevheri Güven] 28.7.2020 [Bold Medya]
CEVHERİ GÜVEN
BOLD ÖZEL – Arjantin’de tutuklu bulunan çete lideri Serkan Kurtuluş’un “Ortağım, Rahip Brunson’a suikast düzenledi ama başarılı olamadı” dediği kişinin Mustafa Ali Eren olduğu ortaya çıktı. Eren, Serkan Kurtuluş adına uzun yıllar tahsilatçılık yaptı.
Türkiye’den kaçtıktan sonra Gürcistan’da gözaltına alınıp tutuklanan, ardından gizemli biçimde tahliye edilip Arjantin’e geçen Serkan Kurtuluş, Interpol’ün devreye girmesiyle yakalanıp tekrar tutuklandı. Kurtuluş Arjantin’de Infobae Gazetesi‘nden Federico Fahsbender’e konuşmuş ve “AKP’nin üst düzey yöneticileri benden Rahip Brunson’u öldürmemi istediler. Suç FETÖ’ye yüklenecekti” demişti.
Infobae Gazetesi’nin “Bu açıklamalarında iktidar gücünün kendine muhalif/tehlike arz eden her kesimi yok etmek için hiç çekinmeden tetikçi kiraladığını gözler önüne seriyor” şeklinde yorumladığı olayda, Kurtuluş’un “Brunson’u öldürmeye çalışıp başarılı olamayan ortağımla Gürcistan’da buluştuk” sözleri dikkat çekmişti.
SUİKASTÇI ORTAK: MUSTAFA ALİ EREN
Kurtuluş’u Gürcistan’da ziyaret eden isim Mustafa Ali Eren. Eren’in geçmişine bakıldığında 1 Nisan 2011’de Rahip Brunson’a suikast girişiminden yargılandığı görülüyor.
Söz konusu suikast girişimi, Alsancak 1469 Sokak’taki Diriliş Kilisesi’nin önünde meydana geldi. Kilise önüne gelen Mustafa Ali Eren, Diriliş Kiliseleri Derneği vaizi Andrew Craig Brunson’un kapı girişinde olduğu sırada önce kuru sıkı tabancayla 5-6 el ateş etti. Ardından Eren, poşet içerisinde sakladığı tek kırma av tüfeğini çıkartıp Brunson’a doğru ateş etmek isterken, kendisine müdahale edilmesi sonucu silah havaya doğru ateşlendi. Etkisiz hale getirilen Mustafa Ali Eren olayın ardından yargılanarak ceza aldı.
Eren tahliye olduktan sonra Serkan Kurtuluş’la beraber silahlı suç örgütü faaliyetlerine başladı. Çok sayıda iş insanından haraç alınması gibi olaylara karışan ikili son olarak FETÖ Borsası olarak bilen organizasyonun İzmir ayağını oluşturdu.
GÜRCİSTAN’DAN NASIL SERBEST KALDI
Serkan Kurtuluş, Türkiye’den kaçtıktan sonra önce Gürcistan’a geçti. Gürcistan’da ilk olarak ticari faaliyetlere başlayan Kurtuluş, iş adamı B.D’ye Mustafa Ali Eren’i göndererek Gürcistan’da bir kafe açması ve Kurtuluş’u da ortak yapması için baskı kurdu. B.D. teklife geri dönmeyince Eren tekrar ziyaret ederek “Serkan abi sana 80 bin dolar ceza kesti” dedi ve tehdit etti. Bu parayı ödeyen B.D. haraç isteklerinin sonu gelmeyince savcılığa giderek şikayetçi oldu. Bu bilgiler savcılık dosyasına girdi.
GÜRCİSTAN’DA SERBEST BIRAKILMASI
Bu sırada Kurtuluş, Tiflis’te gözaltına alınarak tutuklandı. Tiflis Büyükelçisi olan istihbarat kökenli Fatma Ceren Yazgan da devreye girdi. Kurtuluş gizemli biçimde serbest bırakıldı. Ardından Arjantin’e kaçtı.
Kurtuluş ile Mustafa Ali Eren arasındaki görüşme trafiği Gürcistan’dayken sıklaştı. Kurtuluş’un Gürcistan’da serbest bırakılması ve Arjantin’e kaçışına izin verilmesinde “Brunson suikastı teklifiyle ilgili elimde evraklar var” dediği dönem aynı tarihe denk geliyor.
Serkan Kurtuluş, ifadelerinde “Whatsap yazışmaları elimde” dediği iki kişi, dönemin İzmir Başsavcısı Okan Batu ve İzmir İstihbarat Şube Müdürü Kudret Dikmen.
Kurtuluş, söz konusu iki kişiyle Brunson suikastı hakkında yazıştığını belirtiyor. Kurtuluş’un Gürcistan’dan serbest bırakılması da bu döneme denk geliyor.
YARIN: FETÖ Borsası’ndaki iş adamları listesini Serkan Kurtuluş’a kim verdi? İş adamlarının başına neler geldi?
[Cevheri Güven] 28.7.2020 [Bold Medya]
Melek Anne’nin evine icra gönderdiler, kapısını kırıp eşyalarını gasp ettiler
TMSF, Ankara’da Melek Anne olarak tanınan hayırsever Melek İpek’in evine icra gönderdi.
Polis zoruyla kapısı kırılan İpek’in evi ve içindeki eşyalar haczedildi. Akın İpek, annesinin evine hacze gidilmesine sert tepki gösterdi: “TMSF’nin başka işi kalmamış, yaşlı bir kadının üzüntüden canını çıkartmak için uğraşıyor!”
Sosyal medya hesabından TMSF’ye ve icra emrini başlatan avukatına tepki gösteren Akın İpek, “Aranızda insan evladı kalmadı mı?” tepki gösterdi.
Sosyal medya hesabından TMSF avukatının Ankara 24. İcra Müdürlüğünden aldığı icra emrini paylaşan Akın İpek, “TMSF, Melek İpek in sahip olduğu İpek Holding adına, her şeyine el koyduğu yaşlı hanıma icra takibi yapıyor. Tam TMSF ye göre avukat” ifadesini kullandı.
Akın İpek, sosyal medya hesabından şu paylaşımları yaptı:
TMSF, YAŞLI BİR KADININ ÜZÜNTÜDEN CANINI ÇIKARTMAK İÇİN UĞRAŞIYOR
TMSF, Melek İpek in sahip olduğu İpek Holding adına, her şeyine el koyduğu yaşlı hanıma icra takibi yapıyor. Tam TMSF ye göre avukat…
TMSF, sizin derdiniz ne… Neden halen yaşlı bir kadını taciz ediyorsunuz. Zaten her şeyini almışsınız, zevk mi alıyorsunuz yaşlı insanlara eziyet etmekten. Polis zoru ile kapı kırıp hacze gelmek nedir??? Meselenin artık para olmadığı da ortada? Aranızda insan evladı kalmadı mı? Tam TMSF ye göre avukat…
TMSF’nin yeni avukatları, TMSF’nin en son geldiği noktayı iyi ortaya koymuş. Deliler gibi gözü dönmüş bir halde; Yalnız, yaşlı bir kadına saldırmak… Bunu neden mi yapıyoruz diyorlar??? Para için yapıyorlarmış… Söyledikleri bu.
TMSF’nin başka işi kalmamış, yaşlı bir kadının üzüntüden canını çıkartmak için uğraşıyor… Polis zoru ile, kapı kırarak.
TMSF; Bu akıl tutulmasından cinnete dönüşen halin sebebi nedir??? Bir sebebi olmalı???
TMSF’nin yeni avukatı, annemin ilgisiz alakasız komşularına da hacze gitmiş… Ortalık ayağa kalkmış. Rezillik diz boyu. Şimdi de hapiste olan Tekin İpek in evine gidecekmiş. Tam TMSF ye göre bir avukat..
HUKUKUN UZANDIĞI HİÇBİR YERDE RAHAT EDEMEYECEKSİNİZ
Bugün bu yapılanları destekleyen, bu yapılanlara suskun kalanlara şunu söyleyeyim… Bugünler geçer geçmesine, fakat sizin boyandığınız o kapkara lekeler ebediyen çıkmayacak…
Siz, kamu gücünü kullanarak, insanların hayatını, varlıklarını zorla ellerinden aldınız. Bu işlerden doğrudan veya dolaylı menfaat elde ediyorsunuz; Şu an keyfiniz yerinde gibi. Size şunu söyleyeyim; Dünyada, hukukun uzandığı hiç bir yerde rahat edemeyeceksiniz…
TMSF… Hiç bir ahlaki, vicdani, insani sınırınız yok mu??? Ne yapacaksınız??? İnsanları öldürüp, etlerini mi yiyeceksiniz??? Doyacak mısınız o zaman??? Rahatlayacak mısınız???
Öyle bir hal aldı ki her şey, artık kim nereden ne koparabilir ise kar diye bakıyor. TMSF her damlanın kapışıldığı pazar yerine dönmüş. Akıl, insanlık, ahlak gitmiş, yerine gözü dönmüş hırsından çatlayan, çok daha acımaz yeni bir ekip gelmiş. TMSF, sizin derdiniz ne???
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Polis zoruyla kapısı kırılan İpek’in evi ve içindeki eşyalar haczedildi. Akın İpek, annesinin evine hacze gidilmesine sert tepki gösterdi: “TMSF’nin başka işi kalmamış, yaşlı bir kadının üzüntüden canını çıkartmak için uğraşıyor!”
Sosyal medya hesabından TMSF’ye ve icra emrini başlatan avukatına tepki gösteren Akın İpek, “Aranızda insan evladı kalmadı mı?” tepki gösterdi.
Sosyal medya hesabından TMSF avukatının Ankara 24. İcra Müdürlüğünden aldığı icra emrini paylaşan Akın İpek, “TMSF, Melek İpek in sahip olduğu İpek Holding adına, her şeyine el koyduğu yaşlı hanıma icra takibi yapıyor. Tam TMSF ye göre avukat” ifadesini kullandı.
Akın İpek, sosyal medya hesabından şu paylaşımları yaptı:
TMSF, YAŞLI BİR KADININ ÜZÜNTÜDEN CANINI ÇIKARTMAK İÇİN UĞRAŞIYOR
TMSF, Melek İpek in sahip olduğu İpek Holding adına, her şeyine el koyduğu yaşlı hanıma icra takibi yapıyor. Tam TMSF ye göre avukat…
TMSF, sizin derdiniz ne… Neden halen yaşlı bir kadını taciz ediyorsunuz. Zaten her şeyini almışsınız, zevk mi alıyorsunuz yaşlı insanlara eziyet etmekten. Polis zoru ile kapı kırıp hacze gelmek nedir??? Meselenin artık para olmadığı da ortada? Aranızda insan evladı kalmadı mı? Tam TMSF ye göre avukat…
TMSF’nin yeni avukatları, TMSF’nin en son geldiği noktayı iyi ortaya koymuş. Deliler gibi gözü dönmüş bir halde; Yalnız, yaşlı bir kadına saldırmak… Bunu neden mi yapıyoruz diyorlar??? Para için yapıyorlarmış… Söyledikleri bu.
TMSF’nin başka işi kalmamış, yaşlı bir kadının üzüntüden canını çıkartmak için uğraşıyor… Polis zoru ile, kapı kırarak.
TMSF; Bu akıl tutulmasından cinnete dönüşen halin sebebi nedir??? Bir sebebi olmalı???
TMSF’nin yeni avukatı, annemin ilgisiz alakasız komşularına da hacze gitmiş… Ortalık ayağa kalkmış. Rezillik diz boyu. Şimdi de hapiste olan Tekin İpek in evine gidecekmiş. Tam TMSF ye göre bir avukat..
HUKUKUN UZANDIĞI HİÇBİR YERDE RAHAT EDEMEYECEKSİNİZ
Bugün bu yapılanları destekleyen, bu yapılanlara suskun kalanlara şunu söyleyeyim… Bugünler geçer geçmesine, fakat sizin boyandığınız o kapkara lekeler ebediyen çıkmayacak…
Siz, kamu gücünü kullanarak, insanların hayatını, varlıklarını zorla ellerinden aldınız. Bu işlerden doğrudan veya dolaylı menfaat elde ediyorsunuz; Şu an keyfiniz yerinde gibi. Size şunu söyleyeyim; Dünyada, hukukun uzandığı hiç bir yerde rahat edemeyeceksiniz…
TMSF… Hiç bir ahlaki, vicdani, insani sınırınız yok mu??? Ne yapacaksınız??? İnsanları öldürüp, etlerini mi yiyeceksiniz??? Doyacak mısınız o zaman??? Rahatlayacak mısınız???
Öyle bir hal aldı ki her şey, artık kim nereden ne koparabilir ise kar diye bakıyor. TMSF her damlanın kapışıldığı pazar yerine dönmüş. Akıl, insanlık, ahlak gitmiş, yerine gözü dönmüş hırsından çatlayan, çok daha acımaz yeni bir ekip gelmiş. TMSF, sizin derdiniz ne???
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Türkiye doları düşürmek için iki günde 2 milyar dolar harcadı
Türk Lirası son günlerce ciddi kayıplar yaşıyor. Hükümetin müdahalesine rağmen Euro 8.20 TL'nin üzerine çıkarak tüm zamanların rekorunu kırdı. Dolarda da 7 TL sınırına gelindi.
Dolar tüm dünyada düşüş göstermesine rağmen Türk Lirası karşısında değer kazandı. Ekonomistler ise Merkez Bankası'nın rezervlerinin hızla eridiğine dikkat çekiyor.
Financial Times ise dikkat çeken bir habere imza attı. Haberde Türkiye'nin doları dizginlemek için sadece iki günde iki milyar dolar harcadığı aktarılıyor.
FT'de Laura Pitel ve Eva Szalay imzalı haber şöyle:
Türk lirası, ikinci gününde dolar karşısında dört ayın en düşük seviyesine geriledi, ancak yetkililer ağır satıştan kurtulmak için yaklaşık 2 milyar dolar harcadı.
Para birimi, Salı günü yüzde 1,6 oranında düşerek dolar karşısında 6,97'ye geriledi. Keskin düşüş Pazartesi günü geç saatlerde yaşanan ani düşüşün ardından oynaklığın yeniden toparlanmasını temsil etti.
Yetkililer daha önce Haziran ortasından bu yana lirayı 6,85 TL civarında tutmayı başardı. Kargaşa, Türkiye'nin devlet bankalarından gelen güçlü direnişe meydan okudu.
Londra merkezli bir analist, borç verenlerin para birimini savunmaya çalışırken Pazartesi günü tek başına yaklaşık 1.2 milyar dolar sattıklarını söyledi.
Londra Salı günü sabah saat 8.30'a kadar 600 milyon dolar daha satmışlardı. Adının verilmemesini isteyen uluslararası bir fon yöneticisi, bankaların her gün yaklaşık 1 milyar dolar sattığını tahmin ediyordu.
Merkez bankası, bu hafta yapılacak müdahaleye ilişkin yorum talebine derhal yanıt vermedi. Daha önce para biriminin belirli bir seviyeyi hedeflediğini ve yalnızca oynaklığın yumuşak bir şekilde oynandığını söyleyerek reddetti.
Birçok ekonomist ve yatırımcı, yetkililerin lirayı dolara karşı belirli bir seviyede etkili bir şekilde sabitlemeye çalıştıklarını söylüyor. Müdahale Türkiye için büyük bir maliyet getirerek ülkenin döviz rezervlerini aşındırdı.
Yatırım bankası Goldman Sachs'ın tahminine göre, Türkiye bu yıl para birimi müdahalelerine yaklaşık 60 milyar dolar harcadı.
Rabobank'ta yükselen bir piyasa para birimi stratejisti olan Piotr Matys, Türkiye'nin doların zayıfladığı bir zamanda lirayı dolar karşısında savunmak için savaşmak zorunda kaldığını söyledi. “Dolar yumuşak ve yine de lira hiç fayda görmüyor” dedi.
TL'ye verilen destek, ülkenin zaten düşük olan döviz stokları üzerinde ağır bir yük aldı. Brüt rezervler bu yıl 17 milyar dolar, altın dahil 89,5 milyar dolara düştü.
Müdahaleyi finanse etmek için merkez bankası, Türk mevduat sahiplerinin yerli bankalardaki döviz tasarruflarını borçlandırmaya dayanmaktadır.
Salı günü açıklanan yeni rakamlar, bu kısa vadeli borçlanmanın Haziran ayında 31,3 milyar dolar rekor seviyeye ulaştığını gösterdi. Merkez bankasının takas anlaşmaları yoluyla toplam borçlanması da geçen ay 54.4 milyar dolara yükselerek yeni bir zirveye ulaştı.
Sonuç olarak, borç para ve diğer borçlar düşüldükten sonra döviz savaş sandığında ne kadar para tuttuğunu gösteren merkez bankası net rezervleri, brüt rakamlardan daha da ağır bir darbe aldı.
Financial Times hesaplamalarına göre, net yabancı varlıklar - net rezervler için bir ölçüt - Haziran sonunda kabaca negatif 32 milyar dolardı.
Sayın Matys, Türkiye'nin rezervlerinin durumunun “gerçekten endişe verici” olduğunu ve ülkenin “ince buz üzerinde yürüdüğünü” söyledi. “Oldukça yoğun bir şekilde müdahale ediyorlar. Ve soru, bunu ne kadar süre yapabildikleri. ”
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Dolar tüm dünyada düşüş göstermesine rağmen Türk Lirası karşısında değer kazandı. Ekonomistler ise Merkez Bankası'nın rezervlerinin hızla eridiğine dikkat çekiyor.
Financial Times ise dikkat çeken bir habere imza attı. Haberde Türkiye'nin doları dizginlemek için sadece iki günde iki milyar dolar harcadığı aktarılıyor.
FT'de Laura Pitel ve Eva Szalay imzalı haber şöyle:
Türk lirası, ikinci gününde dolar karşısında dört ayın en düşük seviyesine geriledi, ancak yetkililer ağır satıştan kurtulmak için yaklaşık 2 milyar dolar harcadı.
Para birimi, Salı günü yüzde 1,6 oranında düşerek dolar karşısında 6,97'ye geriledi. Keskin düşüş Pazartesi günü geç saatlerde yaşanan ani düşüşün ardından oynaklığın yeniden toparlanmasını temsil etti.
Yetkililer daha önce Haziran ortasından bu yana lirayı 6,85 TL civarında tutmayı başardı. Kargaşa, Türkiye'nin devlet bankalarından gelen güçlü direnişe meydan okudu.
Londra merkezli bir analist, borç verenlerin para birimini savunmaya çalışırken Pazartesi günü tek başına yaklaşık 1.2 milyar dolar sattıklarını söyledi.
Londra Salı günü sabah saat 8.30'a kadar 600 milyon dolar daha satmışlardı. Adının verilmemesini isteyen uluslararası bir fon yöneticisi, bankaların her gün yaklaşık 1 milyar dolar sattığını tahmin ediyordu.
Merkez bankası, bu hafta yapılacak müdahaleye ilişkin yorum talebine derhal yanıt vermedi. Daha önce para biriminin belirli bir seviyeyi hedeflediğini ve yalnızca oynaklığın yumuşak bir şekilde oynandığını söyleyerek reddetti.
Birçok ekonomist ve yatırımcı, yetkililerin lirayı dolara karşı belirli bir seviyede etkili bir şekilde sabitlemeye çalıştıklarını söylüyor. Müdahale Türkiye için büyük bir maliyet getirerek ülkenin döviz rezervlerini aşındırdı.
Yatırım bankası Goldman Sachs'ın tahminine göre, Türkiye bu yıl para birimi müdahalelerine yaklaşık 60 milyar dolar harcadı.
Rabobank'ta yükselen bir piyasa para birimi stratejisti olan Piotr Matys, Türkiye'nin doların zayıfladığı bir zamanda lirayı dolar karşısında savunmak için savaşmak zorunda kaldığını söyledi. “Dolar yumuşak ve yine de lira hiç fayda görmüyor” dedi.
TL'ye verilen destek, ülkenin zaten düşük olan döviz stokları üzerinde ağır bir yük aldı. Brüt rezervler bu yıl 17 milyar dolar, altın dahil 89,5 milyar dolara düştü.
Müdahaleyi finanse etmek için merkez bankası, Türk mevduat sahiplerinin yerli bankalardaki döviz tasarruflarını borçlandırmaya dayanmaktadır.
Salı günü açıklanan yeni rakamlar, bu kısa vadeli borçlanmanın Haziran ayında 31,3 milyar dolar rekor seviyeye ulaştığını gösterdi. Merkez bankasının takas anlaşmaları yoluyla toplam borçlanması da geçen ay 54.4 milyar dolara yükselerek yeni bir zirveye ulaştı.
Sonuç olarak, borç para ve diğer borçlar düşüldükten sonra döviz savaş sandığında ne kadar para tuttuğunu gösteren merkez bankası net rezervleri, brüt rakamlardan daha da ağır bir darbe aldı.
Financial Times hesaplamalarına göre, net yabancı varlıklar - net rezervler için bir ölçüt - Haziran sonunda kabaca negatif 32 milyar dolardı.
Sayın Matys, Türkiye'nin rezervlerinin durumunun “gerçekten endişe verici” olduğunu ve ülkenin “ince buz üzerinde yürüdüğünü” söyledi. “Oldukça yoğun bir şekilde müdahale ediyorlar. Ve soru, bunu ne kadar süre yapabildikleri. ”
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Salgın kışın nasıl bir seyir izleyecek?
Özellikle yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgınında ikinci dalganın sonbaharla beraber başlayacağı öngörüsü, salgının özellikle kuzey yarımkürede kış mevsiminde nasıl bir seyir izleyeceğini gündeme getiriyor.
Koronavirüs’lü bir kış öngörüsünde bulunmak oldukça karmaşık ve bazı belirsizlikler hakim olsa da hem endişelendirecek hem de iç rahatlatacak bazı nedenler var. Kuzey yarımkürede kışın ne kadar kötü geçeceği sadece koronavirüse değil, kışın beliren diğer virüslere, kendi davranışlarımıza ve hükümet politikalarına bağlı olacak.Bir virüsün yol açtığı enfeksiyonun bir diğerini engellediğine dair yeni bilimsel veriler de var; ancak bunun Koronavirüs açısından nasıl işleyeceği henüz tam olarak bilinmiyor.
BBC Sağlık ve Bilim Muhaberi James Gallagher bu konuyu masaya yatırdı. Şunları söyledi:
Koronavirüs kışın daha fazla mı yayılacak?
Bu soru hala yanıtlanmamış olsa da diğer virüsler hakkındaki bilimsel göstergeler “evet” yönünde.
Kovid-19’a yol açan yeni Koronavirüs dışında, bildiğimiz nezle semptomlarına neden olan dört farklı Koronavirüs türü daha var. Bunlar kışın daha kolay yayılıyor. Bunun dışında influenza, rinovirüs ve solunum yollarını etkileyen RSV virüsü kışın yaygınlaşıyor.
Londra Hijyen ve Tropikal Hastalıklar Fakültesi’nden Dr. Rachel Lowe, “Kışın zirve yapan diğer virüslere bakarsak mevsimsel etki söz konusu olabilir. Ama bunun nedeni, hava koşullarından mı yoksa insan davranışından mı kaynaklandığı tam bilinmiyor” diyor.
Tüm virüsler hava soğukken insan vücudu dışında daha uzun süre canlı kalabiliyor. İngiltere’de hükümetin bilimsel tavsiye grubu (Sage), Koronavirüs için en elverişli sıcaklığın 4 santigrat derece olduğunu belirtiyor. Ayrıca virüsün aktifliğini azalttığı sanılan mor ötesi (ultraviyole) güneş ışınları kışın daha az.
Kışın kapalı ortamda daha fazla bulunuyoruz; pencereler kapalı olduğundan havalandırma da daha az. Tüm bu faktörler Koronavirüsün yayılmasına neden oluyor.
İngiltere Tıp Bilimleri Akademisi raporuna göre, kötümser bir tahminle bu kış ülkede 250 bini aşkın ölüm olabilir.
Virüs taşıyan bir kişinin bunu kaç kişiye bulaştırdığını ifade eden R katsayısının bunda etkili olduğu belirtiliyor. Şu an 1.0’in altında olan R’nin kışın 1.7’ye yükseleceği tahmin ediliyor. Kısıtlamalar öncesinde R sayısı 3.0 civarındaydı.
Ancak R katsayısında daha küçük bir artış vaka sayısının da daha az artmasına yol açacaktır.
Londra’daki Imperial College’dan Prof. Wendy Barclay “İnsanlar makul ve haklı olarak kaygılılar” diyor. “İkinci bir dalga olması ihtimali yüksek; sürü bağışıklığı seviyesine ulaşmadığımız açık ve ikinci dalga için kış elverişi bir zaman. Şu an büyük bir bilinmezle karşı karşıyayız ve süreç kötü gelişebilir.”
Bugüne dek İngiltere nüfusunun yüzde 5’inin koronavirüse yakalandığı, yani yüzde 95’in virüse karşı hiçbir bağışıklığının olmadığı biliniyor. Virüsün kontrolü elden kaçtığında vaka sayılarının nasıl arttığını ABD örneğinde görüyoruz.
Grip gibi diğer kış virüsleri sorun olur mu?
Kışın koronavirüste ikinci dalganın yanı sıra grip enfeksiyonlarının da yaygınlaşması yönünde endişeler var.
Ancak bu konuda net bilgi yok ve normal kuralların ne kadarının geçerli olacağı henüz bilinmiyor.
Koronavirüs salgını nedeniyle alınan önlemler (sık el yıkama, maske, sosyal mesafe, evden çalışma vs.) diğer virüslerin yayılmasını da etkileyecektir. Hong Kong’da salgın sırasında uygulanan kısıtlamalar nedeniyle grip salgınının da azaldığı, şu an kış mevsimini yaşayan Avustralya’da grip salgınının neredeyse hiç olmadığı veya normalden geç başlayacağı görülüyor.
Şili ve Güney Afrika gibi diğer güney yarımküresi ülkelerinde de grip ve diğer kış virüsleri bakımından benzer bir tablo söz konusu.
Ancak kuzey yarımkürede de aynı şeyin olacağı beklentisine girmek tehlikeli olur. Grip mevsiminde uygulanan kısıtlamalar, okulların kapatılması ve uçuşların sınırlanması grip salgınında etkili olurdu. Ancak şu an kuzey yarımkürede birçok ülke kısıtlamaları gevşetmiş bulunuyor.
Prof. Barclay, “Sosyal mesafe grip vakalarını azaltmış olabilir, ama buna bel bağlayamayız” diyor.
Koronavirüs semptomlarına benzer ateş ve öksürüğe yol açan kış virüsleri yüksek seviyede seyrederse çok daha fazla insanın test olması gerekecek.
Liverpool Üniversitesi’nden Prof. Julian Hiscox, “İkinci dalgaya hazırlıklı olmalı ve sosyal mesafe ve el hijyeni konusunda tedbiri elden bırakmamalıyız, aksi halde ikinci dalga gelecektir” diyor.
“Hazırlıklı olmamız gereken bir konu, semptomların benzerlik gösterdiği üç-dört solunum yolu enfeksiyonu arasında teşhisi kolaylaştıracak testleri geliştirmek olabilir. Bu durumda hastanın Kovid mi yoksa grip olduğu hemen tespit edilebilir.”
Bu nedenle İngiltere’de test kapasitesinin günlük 500 bine çıkarılması ve mümkün olduğunca fazla kişiye grip aşısı yaptırılması hedefleniyor.
Virüsler karıştığında ne olur?
Bilim çevrelerinde en çok merak edilen konulardan biri Sars-CoV-2 adı verilen yeni koronavirüsün kışın diğer virüslerle ne şekilde etkileşim göstereceği sorusu.
Solunum yollarını etkileyen virüsler vücutta aynı bölgeleri enfekte etmek üzere programlanmış: Burun, boğaz ve akciğer hücreleri. Bu durum virüsler arasında rekabete yol açabilir.
Araştırmalar, bir viral enfeksiyonun bir diğerini devre dışı bıraktığını gösteriyor. Örneğin, 2009’da yayılan bir rinovirüsün Avrupa’da domuz gribini geciktirmiş olabileceği düşünülüyor.
Zira bir enfeksiyona karşı bağışıklık sisteminin geliştirdiği tepki bir diğerini de engelleyebiliyor.
Glasgow Üniversitesi’nden Dr. Pablo Murcia, “Bir virüs kişiyi enfekte ettiğinde doğal bağışıklık sistemi tepki veriyor ve enflamasyona yol açıyor, bu ilk tepki ise bir süreliğine bazı virüslere karşı koruma sağlayabiliyor” diye açıklıyor.
Ancak aynı araştırmalar bazı virüslerin aynı anda birlikte yayılabildiğini de gösteriyor. Peki yeni koronavirüs bu karmaşık tabloda nasıl hareket ediyor olacak?
Dr. Murcia, “Elimizdeki veriler gribe yol açan influenza virüsünün diğer virüslerle aynı anda enfeksiyonu çok ender durumlarda görülüyor, bu yüzden sanırım Sars-CoV-2 ile influenzanın birlikte enfeksiyonu pek söz konusu olmayacak” diyor.
Her iki virüsle aynı anda enfekte olmuş az sayıda vakaya rastlandığı ve virüslerin tek başına yol açtığı enfeksiyondan çok daha ağır sonuçlar görüldüğü belirtiliyor.
Dr. Murcia, diğer koronavirüs türlerinin RSV, adenovirüs ve bazı parainfluenza virüsleri ile aynı anda enfeksiyona yol açtığını söylüyor. Murcia, “Bugün ve gelecek konusunda kaygılarım var” diyor.
[TR724] 28.7.2020
Koronavirüs’lü bir kış öngörüsünde bulunmak oldukça karmaşık ve bazı belirsizlikler hakim olsa da hem endişelendirecek hem de iç rahatlatacak bazı nedenler var. Kuzey yarımkürede kışın ne kadar kötü geçeceği sadece koronavirüse değil, kışın beliren diğer virüslere, kendi davranışlarımıza ve hükümet politikalarına bağlı olacak.Bir virüsün yol açtığı enfeksiyonun bir diğerini engellediğine dair yeni bilimsel veriler de var; ancak bunun Koronavirüs açısından nasıl işleyeceği henüz tam olarak bilinmiyor.
BBC Sağlık ve Bilim Muhaberi James Gallagher bu konuyu masaya yatırdı. Şunları söyledi:
Koronavirüs kışın daha fazla mı yayılacak?
Bu soru hala yanıtlanmamış olsa da diğer virüsler hakkındaki bilimsel göstergeler “evet” yönünde.
Kovid-19’a yol açan yeni Koronavirüs dışında, bildiğimiz nezle semptomlarına neden olan dört farklı Koronavirüs türü daha var. Bunlar kışın daha kolay yayılıyor. Bunun dışında influenza, rinovirüs ve solunum yollarını etkileyen RSV virüsü kışın yaygınlaşıyor.
Londra Hijyen ve Tropikal Hastalıklar Fakültesi’nden Dr. Rachel Lowe, “Kışın zirve yapan diğer virüslere bakarsak mevsimsel etki söz konusu olabilir. Ama bunun nedeni, hava koşullarından mı yoksa insan davranışından mı kaynaklandığı tam bilinmiyor” diyor.
Tüm virüsler hava soğukken insan vücudu dışında daha uzun süre canlı kalabiliyor. İngiltere’de hükümetin bilimsel tavsiye grubu (Sage), Koronavirüs için en elverişli sıcaklığın 4 santigrat derece olduğunu belirtiyor. Ayrıca virüsün aktifliğini azalttığı sanılan mor ötesi (ultraviyole) güneş ışınları kışın daha az.
Kışın kapalı ortamda daha fazla bulunuyoruz; pencereler kapalı olduğundan havalandırma da daha az. Tüm bu faktörler Koronavirüsün yayılmasına neden oluyor.
İngiltere Tıp Bilimleri Akademisi raporuna göre, kötümser bir tahminle bu kış ülkede 250 bini aşkın ölüm olabilir.
Virüs taşıyan bir kişinin bunu kaç kişiye bulaştırdığını ifade eden R katsayısının bunda etkili olduğu belirtiliyor. Şu an 1.0’in altında olan R’nin kışın 1.7’ye yükseleceği tahmin ediliyor. Kısıtlamalar öncesinde R sayısı 3.0 civarındaydı.
Ancak R katsayısında daha küçük bir artış vaka sayısının da daha az artmasına yol açacaktır.
Londra’daki Imperial College’dan Prof. Wendy Barclay “İnsanlar makul ve haklı olarak kaygılılar” diyor. “İkinci bir dalga olması ihtimali yüksek; sürü bağışıklığı seviyesine ulaşmadığımız açık ve ikinci dalga için kış elverişi bir zaman. Şu an büyük bir bilinmezle karşı karşıyayız ve süreç kötü gelişebilir.”
Bugüne dek İngiltere nüfusunun yüzde 5’inin koronavirüse yakalandığı, yani yüzde 95’in virüse karşı hiçbir bağışıklığının olmadığı biliniyor. Virüsün kontrolü elden kaçtığında vaka sayılarının nasıl arttığını ABD örneğinde görüyoruz.
Grip gibi diğer kış virüsleri sorun olur mu?
Kışın koronavirüste ikinci dalganın yanı sıra grip enfeksiyonlarının da yaygınlaşması yönünde endişeler var.
Ancak bu konuda net bilgi yok ve normal kuralların ne kadarının geçerli olacağı henüz bilinmiyor.
Koronavirüs salgını nedeniyle alınan önlemler (sık el yıkama, maske, sosyal mesafe, evden çalışma vs.) diğer virüslerin yayılmasını da etkileyecektir. Hong Kong’da salgın sırasında uygulanan kısıtlamalar nedeniyle grip salgınının da azaldığı, şu an kış mevsimini yaşayan Avustralya’da grip salgınının neredeyse hiç olmadığı veya normalden geç başlayacağı görülüyor.
Şili ve Güney Afrika gibi diğer güney yarımküresi ülkelerinde de grip ve diğer kış virüsleri bakımından benzer bir tablo söz konusu.
Ancak kuzey yarımkürede de aynı şeyin olacağı beklentisine girmek tehlikeli olur. Grip mevsiminde uygulanan kısıtlamalar, okulların kapatılması ve uçuşların sınırlanması grip salgınında etkili olurdu. Ancak şu an kuzey yarımkürede birçok ülke kısıtlamaları gevşetmiş bulunuyor.
Prof. Barclay, “Sosyal mesafe grip vakalarını azaltmış olabilir, ama buna bel bağlayamayız” diyor.
Koronavirüs semptomlarına benzer ateş ve öksürüğe yol açan kış virüsleri yüksek seviyede seyrederse çok daha fazla insanın test olması gerekecek.
Liverpool Üniversitesi’nden Prof. Julian Hiscox, “İkinci dalgaya hazırlıklı olmalı ve sosyal mesafe ve el hijyeni konusunda tedbiri elden bırakmamalıyız, aksi halde ikinci dalga gelecektir” diyor.
“Hazırlıklı olmamız gereken bir konu, semptomların benzerlik gösterdiği üç-dört solunum yolu enfeksiyonu arasında teşhisi kolaylaştıracak testleri geliştirmek olabilir. Bu durumda hastanın Kovid mi yoksa grip olduğu hemen tespit edilebilir.”
Bu nedenle İngiltere’de test kapasitesinin günlük 500 bine çıkarılması ve mümkün olduğunca fazla kişiye grip aşısı yaptırılması hedefleniyor.
Virüsler karıştığında ne olur?
Bilim çevrelerinde en çok merak edilen konulardan biri Sars-CoV-2 adı verilen yeni koronavirüsün kışın diğer virüslerle ne şekilde etkileşim göstereceği sorusu.
Solunum yollarını etkileyen virüsler vücutta aynı bölgeleri enfekte etmek üzere programlanmış: Burun, boğaz ve akciğer hücreleri. Bu durum virüsler arasında rekabete yol açabilir.
Araştırmalar, bir viral enfeksiyonun bir diğerini devre dışı bıraktığını gösteriyor. Örneğin, 2009’da yayılan bir rinovirüsün Avrupa’da domuz gribini geciktirmiş olabileceği düşünülüyor.
Zira bir enfeksiyona karşı bağışıklık sisteminin geliştirdiği tepki bir diğerini de engelleyebiliyor.
Glasgow Üniversitesi’nden Dr. Pablo Murcia, “Bir virüs kişiyi enfekte ettiğinde doğal bağışıklık sistemi tepki veriyor ve enflamasyona yol açıyor, bu ilk tepki ise bir süreliğine bazı virüslere karşı koruma sağlayabiliyor” diye açıklıyor.
Ancak aynı araştırmalar bazı virüslerin aynı anda birlikte yayılabildiğini de gösteriyor. Peki yeni koronavirüs bu karmaşık tabloda nasıl hareket ediyor olacak?
Dr. Murcia, “Elimizdeki veriler gribe yol açan influenza virüsünün diğer virüslerle aynı anda enfeksiyonu çok ender durumlarda görülüyor, bu yüzden sanırım Sars-CoV-2 ile influenzanın birlikte enfeksiyonu pek söz konusu olmayacak” diyor.
Her iki virüsle aynı anda enfekte olmuş az sayıda vakaya rastlandığı ve virüslerin tek başına yol açtığı enfeksiyondan çok daha ağır sonuçlar görüldüğü belirtiliyor.
Dr. Murcia, diğer koronavirüs türlerinin RSV, adenovirüs ve bazı parainfluenza virüsleri ile aynı anda enfeksiyona yol açtığını söylüyor. Murcia, “Bugün ve gelecek konusunda kaygılarım var” diyor.
[TR724] 28.7.2020
Kazakistan’daki Bilim İnovasyon Lisesi öğrencisi, Fizik Olimpiyatları’nda altın madalya kazandı
Bu yıl düzenlenen Avrupa Fizik Olimpiyatı 2020’de (EuPHO 2020) Kazaksitan’daki Demet Bilim İnovasyon Lisesi öğrencisi Rasul Mağavin altın madalya kazandı.
Yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle 20-26 Temmuz 2020 tarihleri arasında uzaktan yapılan olimpiyatların kapanış töreni dün Zoom üzerinden gerçekleşti.
Olimpiyatlara 57 ülkeden 250 öğrencisi katıldı. Kazakistan Milli Takımı olimpiyatlarda 1 altın, 2 gümüş, 1 bronz madalya kazandı.
Demet Bilim İnovasyon Lisesi öğrencisi Rasul Mağavin, Kazakistan takımında altın madalyaya alarak ülkesini onurlandırdı.
[TR724] 28.7.2020
Yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle 20-26 Temmuz 2020 tarihleri arasında uzaktan yapılan olimpiyatların kapanış töreni dün Zoom üzerinden gerçekleşti.
Olimpiyatlara 57 ülkeden 250 öğrencisi katıldı. Kazakistan Milli Takımı olimpiyatlarda 1 altın, 2 gümüş, 1 bronz madalya kazandı.
Demet Bilim İnovasyon Lisesi öğrencisi Rasul Mağavin, Kazakistan takımında altın madalyaya alarak ülkesini onurlandırdı.
[TR724] 28.7.2020
Katliam ‘fetö’ diye diye gelmiş… | #Ayaküstü
Eskişehir’de 4 akademisyeni odalarında katleden Volkan Bayar’ın irtibatlarında yeni bilgilere ulaşıldı. Levent Kenez ve Bülent Korucu, AKP’li Metin Külünk ayrıntısından sonra Emniyet Müdürü Engin Dinç detayı masaya yatırıyor.
Program’da YAŞ kararlarının satır araları da irdeleniyor. ‘Or’ yapılan Metin Gürak ve emekliye sevk edilen Zekai Aksakallı ile Metin Temel’in tasfiyesini nasıl okumak gerekir?
Levent Kenez ve Bülent Korucu ile #AYAKÜSTÜ
[TR724] 28.7.2020
Program’da YAŞ kararlarının satır araları da irdeleniyor. ‘Or’ yapılan Metin Gürak ve emekliye sevk edilen Zekai Aksakallı ile Metin Temel’in tasfiyesini nasıl okumak gerekir?
Levent Kenez ve Bülent Korucu ile #AYAKÜSTÜ
[TR724] 28.7.2020
Halkbank 4 ayrı suçlamayla yargılanacak!
İran’ın petrol gelirlerinin Halkbank’a aktırıldığı, Halkbank’ın İran adına aracı banka olarak hareket ettiği, bu işlemlerden haksız kazanç elde ettiği iddia ediliyor. Direk olmasa da dolaylı yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne de bir suçlama var.
Geçtiğimiz cuma günü dört aydır gizli tutulduktan sonra açıklanan, İran terörünün mağduru olduğunu öne süren 252 kişinin, New York Güney Bölge Mahkemesi’nde Halkbank aleyhine açtığı tazminat davası sürüyor.
Halkbank’ın avukatları aracılığıyla önümüzdeki günlerde davaya itiraz etmesi bekleniyor. New York’ta 10 Eylül’de yapılacak ilk ön duruşmada şikayetçilerin jürili mahkeme talebi değerlendirilecek.
New York Barosu avukatı Cahit Akbulut, yeni Halkbank davasında müştekilerin, Rıza Sarraf ve Hakan Atilla’nın yargılandıkları davalarda suçlu bulunmasından cesaret aldıklarını söyledi. Akbulut, dört ay gizlilik kararı olan davayla ilgili görüşlerini VOA Türkçe’ye anlattı.
Avukat Akbulut, “Halkbank aleyhine açılan yeni tazminat davasının dilekçesi 26 Mart 2020 tarihinde imzalanmış ve mahkemeye sunulmuş. Mahkemenin bu dava dilekçesini açıkladığı tarih ise 24 Temmuz. Bu dosyayla ilgili dört ay gizlilik alınıp geçtiğimiz cuma gününe kadar sürdürülmüş. Bu davayı dört ay saklamalarının nedeni hem eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın temyiz davasının sonucunu beklemek, ayrıca Halkbank aleyhine açılan diğer dava dosyasındaki gelişmeleri bekleme niyeti olabilir. Bu iki davadaki kararlara etki etmesin diye gizli tutulmuş olabilir. Bunlar hep teknik şeyler, tam ayrıntılarını, ne düşündüklerini bilemeyiz.” dedi.
HALKBANK’A YÖNELİK 4 AYRI SUÇLAMA VAR
Halkbank’ın dört ayrı suçlamayla yargılanacağını belirten Avukat Akbulut, “Dava dilekçesine baktığınızda 252 kişi, İran’ın sorumlu tutulduğu dört ayrı saldırı olaylarında zarar görenlerin aileleri tarafından açılmış. İki milyar dolarlık bir tazminden bahsediliyor. Amerikan mahkemelerinde, bu saldırılarda zarar gören kişilere İran’ın maddi tazminat ödemesi kararı alınmış ancak İran bu kişilere şimdiye kadar hiçbir ödeme yapmamış. Müştekiler, ABD’nin yasaklarına rağmen Halkbank’ın İran ile yaptığı işlemlerden bir menfaat sağladığını belirterek bu elde edilen gelirin kendi zararlarını tazmin edebileceğini iddia ediyorlar. Halkbank, dört ayrı maddeyle suçlanıyor, hemen hemen birbirine benzer suçlamalar. İran’ın petrol gelirlerinin Halkbank’a aktırıldığı iddia ediliyor. Halkbank’ın İran adına aracı banka olarak hareket ettiği ve bu işlemlerden haksız kazanç elde ettiği iddia ediliyor.” diye konuştu.
SARRAF VE ATİLLA DAVALARINDAN YOLA ÇIKILMIŞ
Müştekilerin, iki ayrı davada Sarraf ve Atilla’nın suçlu bulunmasından cesaret alıp bu yeni davayı açtığını kaydeden Akbulut, “Müştekiler, şikayetlerini New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde hakkındaki tüm suçlamaları kabul eden Rıza Sarraf ve 32 ay hapis cezası alan Hakan Atilla davalarına dayandırıyor. Bu davalarda alınan tarafların, İran’a yönelik Amerikan ambargosunu delmekten suçlu bulunduklarına gönderme yapıyor. Bu değişik bir dava, sıradan bir dava değil ne tür bir karar çıkar şimdiden öngörmek pek mümkün değil. Ayrıca müştekiler, şikayetlerinde Türkiye Cumhuriyeti’ne de göndermede bulunuyor. Halkbank’ın yüzde 51’inin devlete ait Varlık Fonu’na ait olduğu belirtiliyor. Direk olmasa da dolaylı bir yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne de bir suçlamada bulunuyorlar. Bir hayli uzun sürecek bir dava olacak arada tebligat süreçleri işleyecek.” dedi.
28.7.2020 [TR724]
Geçtiğimiz cuma günü dört aydır gizli tutulduktan sonra açıklanan, İran terörünün mağduru olduğunu öne süren 252 kişinin, New York Güney Bölge Mahkemesi’nde Halkbank aleyhine açtığı tazminat davası sürüyor.
Halkbank’ın avukatları aracılığıyla önümüzdeki günlerde davaya itiraz etmesi bekleniyor. New York’ta 10 Eylül’de yapılacak ilk ön duruşmada şikayetçilerin jürili mahkeme talebi değerlendirilecek.
New York Barosu avukatı Cahit Akbulut, yeni Halkbank davasında müştekilerin, Rıza Sarraf ve Hakan Atilla’nın yargılandıkları davalarda suçlu bulunmasından cesaret aldıklarını söyledi. Akbulut, dört ay gizlilik kararı olan davayla ilgili görüşlerini VOA Türkçe’ye anlattı.
Avukat Akbulut, “Halkbank aleyhine açılan yeni tazminat davasının dilekçesi 26 Mart 2020 tarihinde imzalanmış ve mahkemeye sunulmuş. Mahkemenin bu dava dilekçesini açıkladığı tarih ise 24 Temmuz. Bu dosyayla ilgili dört ay gizlilik alınıp geçtiğimiz cuma gününe kadar sürdürülmüş. Bu davayı dört ay saklamalarının nedeni hem eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın temyiz davasının sonucunu beklemek, ayrıca Halkbank aleyhine açılan diğer dava dosyasındaki gelişmeleri bekleme niyeti olabilir. Bu iki davadaki kararlara etki etmesin diye gizli tutulmuş olabilir. Bunlar hep teknik şeyler, tam ayrıntılarını, ne düşündüklerini bilemeyiz.” dedi.
HALKBANK’A YÖNELİK 4 AYRI SUÇLAMA VAR
Halkbank’ın dört ayrı suçlamayla yargılanacağını belirten Avukat Akbulut, “Dava dilekçesine baktığınızda 252 kişi, İran’ın sorumlu tutulduğu dört ayrı saldırı olaylarında zarar görenlerin aileleri tarafından açılmış. İki milyar dolarlık bir tazminden bahsediliyor. Amerikan mahkemelerinde, bu saldırılarda zarar gören kişilere İran’ın maddi tazminat ödemesi kararı alınmış ancak İran bu kişilere şimdiye kadar hiçbir ödeme yapmamış. Müştekiler, ABD’nin yasaklarına rağmen Halkbank’ın İran ile yaptığı işlemlerden bir menfaat sağladığını belirterek bu elde edilen gelirin kendi zararlarını tazmin edebileceğini iddia ediyorlar. Halkbank, dört ayrı maddeyle suçlanıyor, hemen hemen birbirine benzer suçlamalar. İran’ın petrol gelirlerinin Halkbank’a aktırıldığı iddia ediliyor. Halkbank’ın İran adına aracı banka olarak hareket ettiği ve bu işlemlerden haksız kazanç elde ettiği iddia ediliyor.” diye konuştu.
SARRAF VE ATİLLA DAVALARINDAN YOLA ÇIKILMIŞ
Müştekilerin, iki ayrı davada Sarraf ve Atilla’nın suçlu bulunmasından cesaret alıp bu yeni davayı açtığını kaydeden Akbulut, “Müştekiler, şikayetlerini New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde hakkındaki tüm suçlamaları kabul eden Rıza Sarraf ve 32 ay hapis cezası alan Hakan Atilla davalarına dayandırıyor. Bu davalarda alınan tarafların, İran’a yönelik Amerikan ambargosunu delmekten suçlu bulunduklarına gönderme yapıyor. Bu değişik bir dava, sıradan bir dava değil ne tür bir karar çıkar şimdiden öngörmek pek mümkün değil. Ayrıca müştekiler, şikayetlerinde Türkiye Cumhuriyeti’ne de göndermede bulunuyor. Halkbank’ın yüzde 51’inin devlete ait Varlık Fonu’na ait olduğu belirtiliyor. Direk olmasa da dolaylı bir yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne de bir suçlamada bulunuyorlar. Bir hayli uzun sürecek bir dava olacak arada tebligat süreçleri işleyecek.” dedi.
28.7.2020 [TR724]
Hindular Babri Mescidi’ni tapınak yapıyor Reis! [Cumali Önal]
Geçtiğimiz Cuma günü Ayasofya görkemli bir törenle yeniden ibadete açıldı. Hepimizin gözleri yaşardı, İstanbul yeniden fethedilmiş gibi hissettik!
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kur’an okudu, namazda en ön saftaki yerini aldı. Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından gelen ve getirilen onbinlerce kişi meydanları doldurdu.
Ama açılış törenine ne muhalefetten, ne de uluslararası camiadan ciddi bir destek gelmedi. Yunanistan dışında önemsenecek bir tepki gösteren de olmadı. Erdoğan ve AKP kurmayları Ayasofya’nın Türkiye’nin bir iç meselesi olduğunu belirterek sağdan soldan gelen cılız tepkileri de anında ademe mahkum etti.
Ayasofya’nın dünya medyasında gündem olmasını fırsat bilen Hindistan da hazır konu açılmışken Babri Mescidi defterini kapatma kararı aldı!
1992 yılında Hindu fanatikler tarafından yıkılan Babri (Babür) Mescidi’nin yerine Hindu tapınağı inşa edilmesi için 5 Ağustos’ta temel atma töreni yapılacak. Törene katılacak olan ülkenin milliyetçi Başbakanı Narendra Modi ilk taşı temele yerleştirecek. Caminin yerine tapınak inşa edilmesine Hindistan Mahkemesi geçtiğimiz yıl Kasım ayında karar vermişti. Mahkemenin aldığı karara göre kentin başka bir yerinde de cami inşa edilecek.
İslam ümmetinin umudu, herkesin derdiyle dertlenen AKP iktidarı Babri Mescidi’nin yerine tapınak inşa edilmesine ses çıkarır mı?
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Attıkları adımlardan ses çıkarmayacaklarını anlıyoruz.
Türkiye’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Şakir Özkan Torunlar 16 Temmuz’da ülkenin en büyük gazetesi The Hindu’ya gönderdiği bilgilendirme notunda bunun işaretlerini veriyor.
Notun amacı, Danıştay’ın Ayasofya ile ilgili aldığı karardan hemen sonra Hint medyasında çıkan aleyhte yazılara cevap vermekti.
Torunlar bilgi notunda, “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, ülkenin laik değerleri için büyük bir engel oluşturmuyor. Ülkenin en yüksek idari mahkemesi Danıştay’ın dairelerinden birinin oybirliğiyle aldığı bir karardı, Hindistan Yüksek Mahkemesi’nin Babri Mescidi / Ayodhya Tapınağı davası hakkında oybirliğiyle aldığı karardan çok farklı değildi…” diyor.
Yani Ayasofya ile Babri Mescidi’nin yıkılması arasında bir fark görmüyor AKP hükümeti.
Babri Mescidi ülkenin kuzeyindeki eyaletlerden Uttar Pradeş’in Ayodhya kentinde bulunuyor. Hindular, dünyaca ünlü Tac Mahal’i de inşa eden Türk-Moğol Babür İmparatorluğu’nun kurucusu Babür Şah’ın emriyle komutanlarından Mir Baki’nin 1528’de Hindu tapınağını yıkarak kalıntıları üzerine cami inşa ettiğini öne sürüyor.
Camiden önce bir tapınak olup olmadığı yönünde farklı görüşler bulunsa da, 2003 yılında Hindistan Arkeolojik Araştırma adlı kuruluş tarafından hazırlanan bir rapora göre caminin inşa edildiği yerde daha önce bir tapınak olduğuna dair kalıntılar bulduklarını öne sürdü. Ancak Müslümanlar bu iddiayı reddediyor.
Konu biraz da Müslümanlarla Yahudiler arasındaki Süleyman Mabedi tartışmasına benziyor. Yahudiler Kudüs’de Süleyman Tepesi adını verdikleri yerde Mescid-i Aksa’nın Hz. Süleyman Mabedi’nin üzerine inşa edildiğini iddia ediyor.
Bundan dolayı Mescid-i Aksa’nın altını tünellerle oyan ve sürekli araştırmalar yapan İsrail devleti, mabede ait kalıntılar bulmaya çalışıyor. Ancak şu ana kadar tatmin edici belgelere ulaşılmış değil.
İşin ilginci Ayasofya’nın açılışından sonra Pakistan Başbakanı İmran Han Erdoğan’a bir tebrik mesajı göndermişti. İmran Han aynı desteği şimdi Türkiye’den bekleyecek.
Tapınağın inşa edilmeye başlanmasından sonra olaylar büyürse Türkiye zor durumda kalacak ve mecburen bir tarafı destekleyecek.
Türkiye daha önce Keşmir konusunda Pakistan’ın yanında durunca Hindistan’dan çok sert tepkiler gelmişti. Ankara gelen sert tepkilerden sonra tutumunu yumuşatmak zorunda kalmıştı.
AKP hükümeti Ayasofya’yı camiye çevirerek, dünya genelinde meydana gelebilecek dinler arası gerginliklerde söz söyleme ya da arabulucu olma hakkını da bir şekilde kaybetmiş oluyor.
Çünkü sembollerden hareket ederek insanlığın kültür mirası Ayasofya’yı cami yaptılar. Hem de bir kılıç kalkan oyunu sahnelenerek. Halbuki mevcut kimlikte bırakılarak diyalog ve hoşgörünün sembolü haline getirilebilirdi.
[Cumali Önal] 28.7.2020 [TR724]
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kur’an okudu, namazda en ön saftaki yerini aldı. Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından gelen ve getirilen onbinlerce kişi meydanları doldurdu.
Ama açılış törenine ne muhalefetten, ne de uluslararası camiadan ciddi bir destek gelmedi. Yunanistan dışında önemsenecek bir tepki gösteren de olmadı. Erdoğan ve AKP kurmayları Ayasofya’nın Türkiye’nin bir iç meselesi olduğunu belirterek sağdan soldan gelen cılız tepkileri de anında ademe mahkum etti.
Ayasofya’nın dünya medyasında gündem olmasını fırsat bilen Hindistan da hazır konu açılmışken Babri Mescidi defterini kapatma kararı aldı!
1992 yılında Hindu fanatikler tarafından yıkılan Babri (Babür) Mescidi’nin yerine Hindu tapınağı inşa edilmesi için 5 Ağustos’ta temel atma töreni yapılacak. Törene katılacak olan ülkenin milliyetçi Başbakanı Narendra Modi ilk taşı temele yerleştirecek. Caminin yerine tapınak inşa edilmesine Hindistan Mahkemesi geçtiğimiz yıl Kasım ayında karar vermişti. Mahkemenin aldığı karara göre kentin başka bir yerinde de cami inşa edilecek.
İslam ümmetinin umudu, herkesin derdiyle dertlenen AKP iktidarı Babri Mescidi’nin yerine tapınak inşa edilmesine ses çıkarır mı?
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Attıkları adımlardan ses çıkarmayacaklarını anlıyoruz.
Türkiye’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Şakir Özkan Torunlar 16 Temmuz’da ülkenin en büyük gazetesi The Hindu’ya gönderdiği bilgilendirme notunda bunun işaretlerini veriyor.
Notun amacı, Danıştay’ın Ayasofya ile ilgili aldığı karardan hemen sonra Hint medyasında çıkan aleyhte yazılara cevap vermekti.
Torunlar bilgi notunda, “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, ülkenin laik değerleri için büyük bir engel oluşturmuyor. Ülkenin en yüksek idari mahkemesi Danıştay’ın dairelerinden birinin oybirliğiyle aldığı bir karardı, Hindistan Yüksek Mahkemesi’nin Babri Mescidi / Ayodhya Tapınağı davası hakkında oybirliğiyle aldığı karardan çok farklı değildi…” diyor.
Yani Ayasofya ile Babri Mescidi’nin yıkılması arasında bir fark görmüyor AKP hükümeti.
Babri Mescidi ülkenin kuzeyindeki eyaletlerden Uttar Pradeş’in Ayodhya kentinde bulunuyor. Hindular, dünyaca ünlü Tac Mahal’i de inşa eden Türk-Moğol Babür İmparatorluğu’nun kurucusu Babür Şah’ın emriyle komutanlarından Mir Baki’nin 1528’de Hindu tapınağını yıkarak kalıntıları üzerine cami inşa ettiğini öne sürüyor.
Camiden önce bir tapınak olup olmadığı yönünde farklı görüşler bulunsa da, 2003 yılında Hindistan Arkeolojik Araştırma adlı kuruluş tarafından hazırlanan bir rapora göre caminin inşa edildiği yerde daha önce bir tapınak olduğuna dair kalıntılar bulduklarını öne sürdü. Ancak Müslümanlar bu iddiayı reddediyor.
Konu biraz da Müslümanlarla Yahudiler arasındaki Süleyman Mabedi tartışmasına benziyor. Yahudiler Kudüs’de Süleyman Tepesi adını verdikleri yerde Mescid-i Aksa’nın Hz. Süleyman Mabedi’nin üzerine inşa edildiğini iddia ediyor.
Bundan dolayı Mescid-i Aksa’nın altını tünellerle oyan ve sürekli araştırmalar yapan İsrail devleti, mabede ait kalıntılar bulmaya çalışıyor. Ancak şu ana kadar tatmin edici belgelere ulaşılmış değil.
İşin ilginci Ayasofya’nın açılışından sonra Pakistan Başbakanı İmran Han Erdoğan’a bir tebrik mesajı göndermişti. İmran Han aynı desteği şimdi Türkiye’den bekleyecek.
Tapınağın inşa edilmeye başlanmasından sonra olaylar büyürse Türkiye zor durumda kalacak ve mecburen bir tarafı destekleyecek.
Türkiye daha önce Keşmir konusunda Pakistan’ın yanında durunca Hindistan’dan çok sert tepkiler gelmişti. Ankara gelen sert tepkilerden sonra tutumunu yumuşatmak zorunda kalmıştı.
AKP hükümeti Ayasofya’yı camiye çevirerek, dünya genelinde meydana gelebilecek dinler arası gerginliklerde söz söyleme ya da arabulucu olma hakkını da bir şekilde kaybetmiş oluyor.
Çünkü sembollerden hareket ederek insanlığın kültür mirası Ayasofya’yı cami yaptılar. Hem de bir kılıç kalkan oyunu sahnelenerek. Halbuki mevcut kimlikte bırakılarak diyalog ve hoşgörünün sembolü haline getirilebilirdi.
[Cumali Önal] 28.7.2020 [TR724]
İhtiyar golcü muradına erdi! [Hasan Cücük]
İngiltere Premier Lig’de sezonun nasıl şekilleneceği daha ilk haftalardan rengini belli etmişti. Liverpool’un 30 yıllık şampiyonluk hasretine son vereceği ‘o sezon bu sezon’ olacaktı ama kafalardaki cevap bekleyen soru, bitime kaç hafta kala şampiyon olacaktı? Bu sorunun cevabını sezonun bitimine 7 hafta kala aldık. Geriye gol kralı ve düşenler kim olacak sorusunun cevapları kalmıştı. Gol krallığında tahta çıkan isim Leicester City’nin forveti Jamie Vardy oldu. 23 gol atan Vardy, Premier Lig’de gol kralı olan en yaşlı isim oldu.
Premier Lig’de sezonu gol kralı olarak tamamlayan Jamie Vardy, kariyerinde ikinci kez bu sevinci yaşadı. Dünyanın bir numaralı liginde gol kralı olan Vardy’nin ilk krallığı için 2011-12 sezonuna gitmek gerekiyor. 2011-12 sezonunda Fleetwood takımının formasını giyen Vardy, 36 maçta attığı 31 golle sezonu kral olarak tamamladı. Takımının şampiyon olup, bir üst kümeye çıkmasında başrol oynadı. Kariyerinde ilk gol krallığını 5. Lig’de yaşayan Vardy, 2012 yılında şimdilerde top koşturmaya devam ettiği Leicester City’ye transfer oldu. Ödenen ücret ise sadece 1,24 milyon Euro oldu. 25 yaşında, 5. Lig’de oynayan bir oyuncu için fena sayılmayacak bir rakamdı.
Vardy, 2012-13 sezonuyla birlikte Leicester City formasını giymeye başladı. O yıllarda Championship’te (1.Lig) mücadele eden Leicester City formasıyla çıktığı 26 maçta 4 gol kaydetti. 5.Lig’den Championship’e gelmenin zorluğunu yaşıyordu. 2013-14 sezonunda formasına ve Championship’e alışan bir Vardy vardı. Sezon boyunca çıktığı 37 maçta 16 gol atarken, 10 da asist yaptı. Gol ve asistlerininde katkısıyla Leicester City, Premier Lig’e yükseliyordu. Vardy için er meydanı asıl şimdi başlıyordu.
Premier Lig’deki ilk sezonunda 34 maçta sahaya çıkan Vardy, 4 gol attı. Asist sayısının iki haneli rakama ulaşması tesellisi oldu. 2015-16 sezonu Leicester City için tarihi oluyordu. 132 yıllık kulüp tarihinde ilk kez şampiyonluk gelirken, Vardy attığı 24 golle başarıya katkı yaptı. Leicester City’nin şampiyon olduğu yılda krallık tacını Harry Keane giyerken, Vardy’den sadece bir gol fazla atıyordu.
Sonraki sezon beklenti Jamie Vardy’nin krallık yarışında yine olmasıydı. Ancak çıktığı 35 maçta sezonu 13 golle tamamlayıp, hayal kırıklığı yaşattı. 2017-18 sezonunu 20, 2018-19 sezonunu ise 18 golle tamamlayıp, krallık yarışında gerilerde kaldı. Muhammed Salah, Harry Keane gibi forvetlerin beklentilerin altında kaldığı bu sezon Jamie Vardy, 35 maçta attığı 23 golle sezonu gol kralı olarak tamamladı. 5. Lig’den sonra sadece İngiltere’nin değil, dünyanın da bir numaralı liginde gol kralı olmanın mutluluğunu yaşadı.
Jamie Vardy, 33 yaşında gol kralı olarak, Premier Lig’de altın ayakkabıyı alan en yaşlı futbolcu unvanını da elde etti. Bir dönem Galatasaray’da da ter döken Didier Drogba, 2009-10 sezonunda Chelsea ile 32 yaşında gol kralı olarak altın ayakkabıyı alan en yaşlı futbolcu unvanını elinde tutuyordu. Vardy’yi en çok gol atan futbolcular sıralamasında Arsenallı Pierre Emerick Aubameyang (22 gol), Southamptonlı Danny Ings (22 gol), Manchester Cityli Raheem Sterling (20 gol) ve Liverpoollu Muhammed Salah (19) takip etti. Sezonun son dönemecinde aldığı başarısız sonuçlarla Şampiyonlar Ligi biletini rakiplerine hediye eden Leicester City’nin tek tesellisi Vardy’nin gol kralı olması oldu. Leicester City sezonu 62 puanla 5. sırada tamamladı.
[Hasan Cücük] 28.7.2020 [TR724]
Premier Lig’de sezonu gol kralı olarak tamamlayan Jamie Vardy, kariyerinde ikinci kez bu sevinci yaşadı. Dünyanın bir numaralı liginde gol kralı olan Vardy’nin ilk krallığı için 2011-12 sezonuna gitmek gerekiyor. 2011-12 sezonunda Fleetwood takımının formasını giyen Vardy, 36 maçta attığı 31 golle sezonu kral olarak tamamladı. Takımının şampiyon olup, bir üst kümeye çıkmasında başrol oynadı. Kariyerinde ilk gol krallığını 5. Lig’de yaşayan Vardy, 2012 yılında şimdilerde top koşturmaya devam ettiği Leicester City’ye transfer oldu. Ödenen ücret ise sadece 1,24 milyon Euro oldu. 25 yaşında, 5. Lig’de oynayan bir oyuncu için fena sayılmayacak bir rakamdı.
Vardy, 2012-13 sezonuyla birlikte Leicester City formasını giymeye başladı. O yıllarda Championship’te (1.Lig) mücadele eden Leicester City formasıyla çıktığı 26 maçta 4 gol kaydetti. 5.Lig’den Championship’e gelmenin zorluğunu yaşıyordu. 2013-14 sezonunda formasına ve Championship’e alışan bir Vardy vardı. Sezon boyunca çıktığı 37 maçta 16 gol atarken, 10 da asist yaptı. Gol ve asistlerininde katkısıyla Leicester City, Premier Lig’e yükseliyordu. Vardy için er meydanı asıl şimdi başlıyordu.
Premier Lig’deki ilk sezonunda 34 maçta sahaya çıkan Vardy, 4 gol attı. Asist sayısının iki haneli rakama ulaşması tesellisi oldu. 2015-16 sezonu Leicester City için tarihi oluyordu. 132 yıllık kulüp tarihinde ilk kez şampiyonluk gelirken, Vardy attığı 24 golle başarıya katkı yaptı. Leicester City’nin şampiyon olduğu yılda krallık tacını Harry Keane giyerken, Vardy’den sadece bir gol fazla atıyordu.
Sonraki sezon beklenti Jamie Vardy’nin krallık yarışında yine olmasıydı. Ancak çıktığı 35 maçta sezonu 13 golle tamamlayıp, hayal kırıklığı yaşattı. 2017-18 sezonunu 20, 2018-19 sezonunu ise 18 golle tamamlayıp, krallık yarışında gerilerde kaldı. Muhammed Salah, Harry Keane gibi forvetlerin beklentilerin altında kaldığı bu sezon Jamie Vardy, 35 maçta attığı 23 golle sezonu gol kralı olarak tamamladı. 5. Lig’den sonra sadece İngiltere’nin değil, dünyanın da bir numaralı liginde gol kralı olmanın mutluluğunu yaşadı.
Jamie Vardy, 33 yaşında gol kralı olarak, Premier Lig’de altın ayakkabıyı alan en yaşlı futbolcu unvanını da elde etti. Bir dönem Galatasaray’da da ter döken Didier Drogba, 2009-10 sezonunda Chelsea ile 32 yaşında gol kralı olarak altın ayakkabıyı alan en yaşlı futbolcu unvanını elinde tutuyordu. Vardy’yi en çok gol atan futbolcular sıralamasında Arsenallı Pierre Emerick Aubameyang (22 gol), Southamptonlı Danny Ings (22 gol), Manchester Cityli Raheem Sterling (20 gol) ve Liverpoollu Muhammed Salah (19) takip etti. Sezonun son dönemecinde aldığı başarısız sonuçlarla Şampiyonlar Ligi biletini rakiplerine hediye eden Leicester City’nin tek tesellisi Vardy’nin gol kralı olması oldu. Leicester City sezonu 62 puanla 5. sırada tamamladı.
[Hasan Cücük] 28.7.2020 [TR724]
Osman Kavala [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Osman Kavala’nın tutukluluğunda 1000 gün sınırı da aşıldı. Kim bilir kaç kez Kavala için özgürlük çağrısı yaptım sosyal medya üzerinden! Dün, hapishanede geçirdiği bininci gün nedeniyle yeniden basının ilgi odağı oldu Kavala. Basının derken, yanlış anlaşılmasın. Bir avuç havuz dışı gerçek ve yürekli gazetecinin demek istedim. Ben en başından bu yana, tutukluları ideolojilerine ve dünya görüşlerine göre ayırmadım. Hepsinin haklarını savunmaya çalıştım. Osman Kavala politik yelpazenin solunda, ama liberal demokratik değerlerle ve insan-azınlık haklarıyla barışık bir insandır. Kendime her zaman yakın bulduğum bir çizgisi oldu.
Gezi Parkı’ndan önce de her zaman Kürtler başta, her türlü azınlığın ve ezilen kesimin kimlik haklarını ve sosyal eşitliğini savundu. Bunlar Türkiye gibi bir Ortadoğu ülkesinde Müslüman mahallesinde salyangoz saymaya benzeyen riskli uğraşlardır. Türkiye’de herkes muhalefetteyken özgürlükçüdür. Ama iktidara yaklaşınca, özellikle de muktedirleşince, özgürlükçülük hemen faşizan bir tutuculukla yer değiştirir. Kavala “Beyaz Türk” olarak nitelenen bir aydın olarak, istese kolaylıkla Atatürkçü-Ulusalcı çevrelerde kendine sağlam yer edinebilir, daha dertsiz ve tasasız bir yaşamı seçebilirdi. Öyle yapmadı. Türkiye’de Kürtlerin haklarını ve hukukunu savunmak gibi riskli sulara yelken açtı. Dahası, Gezi Parkı eylemlerine açık destek vererek, AKP’nin kin ve nefretine muhatap olma rizikosunu göze aldı. 15 Temmuz 2016 sonrasında AB yanlısı olması, Gezi’deki tutumu ve Kürt haklarını savunan solcu kimliği nedeniyle hedefe alındı, casuslukla, Gezi’yi finanse etmekle ve daha bilimum saçma sapan fabrikasyon gerekçeler bahane edilerek içeri alındı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Dünkü 1000inci gün, sembolik önemdedir. Kavala’nın uğradığı hukuksuzluk, bir özgürlük mücadelesinin sonucudur. Onurlu bir direnişçi, sembol bir isim, Kavala.
Bu yazıyı yazmamın nedeni, Kavala’ya ve kavala gibi rejim mağduru olanlara destek vermek değil ama. Bugün bu yazının konusu, sistemin nasıl teker-teker insanları kendi diskurunu kabule zorladığı meselesi! Kavala dün Silivri’de bir açıklama yaptı. Şöyle diyor: “FETÖ’cüler yargıya müdahalede ‘stabilize yol’ açmıştı; şimdi bu otoyol oldu!”.
Ben diskur ve rejim ilişkisini anlatan onlarca yazı yazdım bu güne dek. Rejimin neden rejim olarak nitelendiğini, diskurdan bağımsız izah etmek olanaklı değil. Bir iktidar (kötü yönetim) sorunu ile karşı karşıya değiliz. Bir rejim sorunu ile karşı karşıyayız. İktidarlar gelip gider. Kötü iktidardan sonra gelen iyi iktidarlar, geçmişin yaralarını sarar. Demokrasi güçlenerek bu hastalıkları atlatır. Direnci artar. Fakat biz bir kötü iktidar ile yüzyüze değiliz. Elbette önce mesele kötü iktidardı sadece. Ancak bu durum 17 Aralık 2013’ten sonra ciddi bir kötüleşme sürecine girdi. Anayasanın güçler ayrılığı ilkesinin fiilen ortadan kaldırılması olarak özetleyebileceğim bir sivil darbe gerçekleşti. Bu sivil darbeyi yapan seçilmiş iktidardı. Yolsuzluklara batmış bu sivil iktidar sahipleri, Yüce Divan’dan kurtulmak için yaptıkları sivil darbeyi daha kalıcı hale getirmek için ilerletmek ve derinleştirmek durumundaydılar. Tıpkı gitmekte olan bisikletin duramayacağı gibi, sivil darbe sonrası serbest düşüş de duramazdı. Bisiklet durursa denge bozulur, kere kapaklanırdı. Sivil darbe ilerletilmezse, normale dönüş gerçekleşebilirdi ve bu darbeci sivil iktidarın mümessilleri için ağır bir hukuki bedel ödemek anlamına gelirdi. İşte 15 Temmuz 2016’ya giden yolun taşları, bu açmaz içerisinde döşenmek durumunda kaldı. Denize düşen (daha doğrusu kendini denize atan!) AKP, başka güçlerle işbirliğine girerek ve onlara inanılmaz tavizleri altın tepside sunarak yoluna devam etmeyi seçti. Gezi Parkı, 17 Aralık ve 15 Temmuz yol taşları, bizi ve ülkeyi bu günlere getirdi. Rejim sorunu dediğim tam da bu!
Bu rejimin kurulmasında en önemli iki unsur, Kürt siyasi hareketini ve Cemaat’i sistem dışına itmekti. AKP’nin yeni ortakları olan MHP ve derin yapının beklentileri, Kürt açılımını sonlandırmak ve Cemaat’i illegal hale getirerek onu tümüyle tasfiye etmekti. Kürtlerin ve Cemaatin düşmanı çoktu. Her iki hareket de 2002-2015 yılları arasında AB reformlarına destek verdiler. Tıpkı liberaller gibi veya gerçek solcular gibi! Fakat rüzgar dönünce, hedef haline geldiler. Demokratikleşme sürecinde en önemli aşamalardan biri, vesayet sistemi denen, Türk Silahlı Kuvvetleri ve bürokrasinin sivil seçilmiş siyaset üzerindeki veto rejimini ortadan kaldırmaktı. II. Mahmut’tan bu yana siyaseti belirleyen ve şekillendiren sivil-asker ilişkileri, özellikle 1960 darbesi sonrası inşa edilen Milli Güvenlik Kurulu gibi sistem içi mekanizmalarla Türk demokrasisinin ayakları üzerinde durmasını engelledi. 1980 darbesi, bu vesayetçi yapıyı daha da kurumsallaştırdı. 2000’li yılların başında AB süreci dinamosu sayesinde, ordunun bu rolü azaltıldı. MGK sivilleştirildi. TSK’da Batı’cı ve AB yanlısı yeni bir subay jenerasyonu iş başına geldi. Bu süreçte Kürtler de Cemaat de, liberal ve gerçek solcular gibi, memleketin istikbali için bu süreçlere destek oldular. Bu arada mutlaka her gruptan kendi kişisel veya mikro grupsal çıkarları için bilinçli manipülasyon veya usulsüzlükler yapanlar olmuştur. Ama genel olarak demokratik güçler, bu süreçte AKP’ye destek oldular. Çünkü 2002-2008 arası AKP, bugünkünden çok farklıydı. Yetmez ama evet diyenler de gelecekte demokrasiyi ve insan haklarını çok daha iyi uygulayan bir Türkiye hayal ettikleri için bunu yaptılar.
Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi davalar bu süreçte askeriyenin darbeci ve vesayetçi kanadının hamlelerini engelleyen davalardı. Askerlerin bir kısmı, bürokratik ve bazı diğer elitleri yanlarına çekerek, bazı “siyasete müdahale” simülasyonları yaptılar. Bu ortaya çıkınca, davalar açıldı. Erdoğan o dönemlerde bu davaları açan savcılara makam aracını verecek ve sürecin savcısı olduğunu açık kameralar önünde söyleyecek kadar sürece destek verdi. Fakat 17 Aralık 2013’le beraber Türk Ordusuna Kumpas pozisyonuna geçen AKP, 17 Aralık’tan bir hafta kadar sonra, bu Ergenekon davalarından ceza alan tutukluları – Perinçek ve yakın çevresi de dâhil – hapishaneden çıkardı. O günden bu güne AKP, gerek MHP kanadından, gerek Ulusalcı kanattan, gerekse de doğrudan Avrasyacı derin yapılardan büyük destek görüyor. Kimin daha güçlü olduğu konusunda farklı fikirler de olsa, Türkiye siyasetini izleyen herkes, bugün Erdoğan-AKP ile derin devlet arasında bir pakt kurulmuş olduğunu söylüyor.
Bu paktın temel diskuru “FETÖ” kavramıdır. Önce Cemaat’i 17 Aralık 2013 ile ilişkilendirdiler. Cemaat’e Paralel Devlet Yapılanması (PDY) dediler. Ardından Cemaat’in üzerine kanun dışı ve mevzuata uygun olmayan yollarla giderek onu felce uğrattılar. Bu süreçte elde olan tüm basın-yayın organlarıyla Cemaat sürece direndi. 2015 Haziran seçimlerinin sonuçlarından sonra, Türkiye’nin her yerinde bir anda terör olayları meydana gelmeye başladı. Sanki bir düğmeye basılmıştı! Böylece Kasım’daki seçimlere kadar bir anda HDP’nin oylarını küçültmeyi ve AKP-MHP’ninkileri yükseltmeyi başardılar. İyi bir sosyal mühendislikle bunu yaptıktan sonra Erdoğan Davutoğlu’nun ipini çekti. 15 Temmuz 2016 kontrollü darbe girişimi sonrasında Paralel Devlet’i Ulusalcı ağzıyla FETÖ’ye (Ulusalcı yazarlar Fethullah Gülen’i aşağılamak için ona uzunca zamandır “Feto” diyorlardı), yani “Fethullahçı Terör Örgütü’ne dönüştürdüler. Bir örgüt düşünün, kendisine “FETO”, yani bilmemneci “terör örgütü” diyecek! Dünyada bunun bir başka örneği yok! Tamamen kurgusal ve hayali bir örgüt tasarlarılar, fabrike ettiler ve servis ettiler. Hiçbir silah veya şiddete işaret eden kanıt bulamadıkları halde 15 Temmuz ile Cemaat’i ilintili hale getirdiler. Kimse Adil Öksüz’ün nasıl serbest bırakıldığını sorgulamadı. Bir soru çalma suçlamasıdır gidiyor. Soru çalmak olmuş mu ben bilemem. Ama olmuş olsa bile, bu eğer organize bir suçsa, kanıtlarıyla beraber ortaya konur. Değilse bireysel bazda ele alınır, ilgili olan grup veya birey sorumlusu kimse adalete hesap verir. Ne olursa olsun, organize bir suçun terör suçuna yükseltilmesi mümkün değildir. Gülen Cemaati veya Hizmet Hareketi, “FETÖ” olarak nitelenemez. Bunu herkes yapsa bile bu doğru değildir.
Kavala’nın kullandığı “FETÖ” kavramı, bir sisteme biat manifestosudur. Bu bir ricattır. Bu rejimin galibiyetidir. Ben politik olarak liberal, ekonomi-politik olarak demokratik sosyalist dünya görüşlerine sahip biri olarak, Cemaat ile herhangi bir aidiyet ilişkim olmamasına karşın, bu doğruyu dile getirmeye devam edeceğim. Çünkü olması gereken ve doğru olan budur. Cemaat’ten olanların 15 Temmuz’da belli roller üstlenip üstlenmedikleri tartışmaları, bu gerçeği değiştirmiyor. Darbeye Kemalistlerden veya Fenerbahçe yönetiminden birileri katılsaydı, tüm Kemalistler veya tüm Fenerbahçeliler darbeci mi ilan edilecekti? Bir grup aidiyeti yüzünden suçun bireyselliği (şahsiliği) prensibi görmezden mi gelinecek? Cemaat’i yok etme şehveti nedeniyle kanunsuz suç olmaz hukuk ilkesi veya kanıtsız suç olmaz prensibi görmezden gelinebilir mi? Bunları aklıselim insanlar dile getirmezse, Türkiye nasıl normalleşir ve demokratikleşir?
Bu rejim ne kadar çok aydına “FETÖ” dedirtirse, ömrünün o kadar uzayacağının farkında! Bu diskuru ne zaman bırakacak ülke? Eğer Cemaat’ten birileri darbeye karışmışsa, bu kişiler yargılansın. Eğer Cemaat’ten birileri başka birilerini azmettirmişse veya onları uzaktan kontrolle emir-komuta zinciri içinde darbe girişimine yönlendirmişse, yönlendirenler de yönlenen maşalar da yargılansın. Fakat bunlar yukarıda değindiğim hukuksal prensipler çerçevesinde yapılsın. Bankada hesap açan, kermeste börek satan, okul yaptıran, kızını dershaneye, oğlunu koleje kaydettiren, cebinden bir dolar çıkan, ankesörlü telefondan telefon eden vs. kişilerin “iltisak” argümanı ile kanuna dayanmayan suçlamalarla takibata alınması ve yaşamlarının bitirilmesi kabul edilemez. İnsan olan ve hukuk talep eden herkesin bu asgari müşterekte birleşmesi gerekmez mi?
Osman Kavala “FETÖ” diyorsa, Türkiye’nin karanlıktan kurtulma şansı çok daha az demektir. Kavala bu rejimin ana hatlarına “fit olarak” bu rejimi daha da konsolide ettiğinin farkına varmalı. Bir kez daha anlaşılıyor ki, Ahmet Altan gibi olmadıkça bu rejim kazanacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.7.2020 [TR724]
Gezi Parkı’ndan önce de her zaman Kürtler başta, her türlü azınlığın ve ezilen kesimin kimlik haklarını ve sosyal eşitliğini savundu. Bunlar Türkiye gibi bir Ortadoğu ülkesinde Müslüman mahallesinde salyangoz saymaya benzeyen riskli uğraşlardır. Türkiye’de herkes muhalefetteyken özgürlükçüdür. Ama iktidara yaklaşınca, özellikle de muktedirleşince, özgürlükçülük hemen faşizan bir tutuculukla yer değiştirir. Kavala “Beyaz Türk” olarak nitelenen bir aydın olarak, istese kolaylıkla Atatürkçü-Ulusalcı çevrelerde kendine sağlam yer edinebilir, daha dertsiz ve tasasız bir yaşamı seçebilirdi. Öyle yapmadı. Türkiye’de Kürtlerin haklarını ve hukukunu savunmak gibi riskli sulara yelken açtı. Dahası, Gezi Parkı eylemlerine açık destek vererek, AKP’nin kin ve nefretine muhatap olma rizikosunu göze aldı. 15 Temmuz 2016 sonrasında AB yanlısı olması, Gezi’deki tutumu ve Kürt haklarını savunan solcu kimliği nedeniyle hedefe alındı, casuslukla, Gezi’yi finanse etmekle ve daha bilimum saçma sapan fabrikasyon gerekçeler bahane edilerek içeri alındı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Dünkü 1000inci gün, sembolik önemdedir. Kavala’nın uğradığı hukuksuzluk, bir özgürlük mücadelesinin sonucudur. Onurlu bir direnişçi, sembol bir isim, Kavala.
Bu yazıyı yazmamın nedeni, Kavala’ya ve kavala gibi rejim mağduru olanlara destek vermek değil ama. Bugün bu yazının konusu, sistemin nasıl teker-teker insanları kendi diskurunu kabule zorladığı meselesi! Kavala dün Silivri’de bir açıklama yaptı. Şöyle diyor: “FETÖ’cüler yargıya müdahalede ‘stabilize yol’ açmıştı; şimdi bu otoyol oldu!”.
Ben diskur ve rejim ilişkisini anlatan onlarca yazı yazdım bu güne dek. Rejimin neden rejim olarak nitelendiğini, diskurdan bağımsız izah etmek olanaklı değil. Bir iktidar (kötü yönetim) sorunu ile karşı karşıya değiliz. Bir rejim sorunu ile karşı karşıyayız. İktidarlar gelip gider. Kötü iktidardan sonra gelen iyi iktidarlar, geçmişin yaralarını sarar. Demokrasi güçlenerek bu hastalıkları atlatır. Direnci artar. Fakat biz bir kötü iktidar ile yüzyüze değiliz. Elbette önce mesele kötü iktidardı sadece. Ancak bu durum 17 Aralık 2013’ten sonra ciddi bir kötüleşme sürecine girdi. Anayasanın güçler ayrılığı ilkesinin fiilen ortadan kaldırılması olarak özetleyebileceğim bir sivil darbe gerçekleşti. Bu sivil darbeyi yapan seçilmiş iktidardı. Yolsuzluklara batmış bu sivil iktidar sahipleri, Yüce Divan’dan kurtulmak için yaptıkları sivil darbeyi daha kalıcı hale getirmek için ilerletmek ve derinleştirmek durumundaydılar. Tıpkı gitmekte olan bisikletin duramayacağı gibi, sivil darbe sonrası serbest düşüş de duramazdı. Bisiklet durursa denge bozulur, kere kapaklanırdı. Sivil darbe ilerletilmezse, normale dönüş gerçekleşebilirdi ve bu darbeci sivil iktidarın mümessilleri için ağır bir hukuki bedel ödemek anlamına gelirdi. İşte 15 Temmuz 2016’ya giden yolun taşları, bu açmaz içerisinde döşenmek durumunda kaldı. Denize düşen (daha doğrusu kendini denize atan!) AKP, başka güçlerle işbirliğine girerek ve onlara inanılmaz tavizleri altın tepside sunarak yoluna devam etmeyi seçti. Gezi Parkı, 17 Aralık ve 15 Temmuz yol taşları, bizi ve ülkeyi bu günlere getirdi. Rejim sorunu dediğim tam da bu!
Bu rejimin kurulmasında en önemli iki unsur, Kürt siyasi hareketini ve Cemaat’i sistem dışına itmekti. AKP’nin yeni ortakları olan MHP ve derin yapının beklentileri, Kürt açılımını sonlandırmak ve Cemaat’i illegal hale getirerek onu tümüyle tasfiye etmekti. Kürtlerin ve Cemaatin düşmanı çoktu. Her iki hareket de 2002-2015 yılları arasında AB reformlarına destek verdiler. Tıpkı liberaller gibi veya gerçek solcular gibi! Fakat rüzgar dönünce, hedef haline geldiler. Demokratikleşme sürecinde en önemli aşamalardan biri, vesayet sistemi denen, Türk Silahlı Kuvvetleri ve bürokrasinin sivil seçilmiş siyaset üzerindeki veto rejimini ortadan kaldırmaktı. II. Mahmut’tan bu yana siyaseti belirleyen ve şekillendiren sivil-asker ilişkileri, özellikle 1960 darbesi sonrası inşa edilen Milli Güvenlik Kurulu gibi sistem içi mekanizmalarla Türk demokrasisinin ayakları üzerinde durmasını engelledi. 1980 darbesi, bu vesayetçi yapıyı daha da kurumsallaştırdı. 2000’li yılların başında AB süreci dinamosu sayesinde, ordunun bu rolü azaltıldı. MGK sivilleştirildi. TSK’da Batı’cı ve AB yanlısı yeni bir subay jenerasyonu iş başına geldi. Bu süreçte Kürtler de Cemaat de, liberal ve gerçek solcular gibi, memleketin istikbali için bu süreçlere destek oldular. Bu arada mutlaka her gruptan kendi kişisel veya mikro grupsal çıkarları için bilinçli manipülasyon veya usulsüzlükler yapanlar olmuştur. Ama genel olarak demokratik güçler, bu süreçte AKP’ye destek oldular. Çünkü 2002-2008 arası AKP, bugünkünden çok farklıydı. Yetmez ama evet diyenler de gelecekte demokrasiyi ve insan haklarını çok daha iyi uygulayan bir Türkiye hayal ettikleri için bunu yaptılar.
Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi davalar bu süreçte askeriyenin darbeci ve vesayetçi kanadının hamlelerini engelleyen davalardı. Askerlerin bir kısmı, bürokratik ve bazı diğer elitleri yanlarına çekerek, bazı “siyasete müdahale” simülasyonları yaptılar. Bu ortaya çıkınca, davalar açıldı. Erdoğan o dönemlerde bu davaları açan savcılara makam aracını verecek ve sürecin savcısı olduğunu açık kameralar önünde söyleyecek kadar sürece destek verdi. Fakat 17 Aralık 2013’le beraber Türk Ordusuna Kumpas pozisyonuna geçen AKP, 17 Aralık’tan bir hafta kadar sonra, bu Ergenekon davalarından ceza alan tutukluları – Perinçek ve yakın çevresi de dâhil – hapishaneden çıkardı. O günden bu güne AKP, gerek MHP kanadından, gerek Ulusalcı kanattan, gerekse de doğrudan Avrasyacı derin yapılardan büyük destek görüyor. Kimin daha güçlü olduğu konusunda farklı fikirler de olsa, Türkiye siyasetini izleyen herkes, bugün Erdoğan-AKP ile derin devlet arasında bir pakt kurulmuş olduğunu söylüyor.
Bu paktın temel diskuru “FETÖ” kavramıdır. Önce Cemaat’i 17 Aralık 2013 ile ilişkilendirdiler. Cemaat’e Paralel Devlet Yapılanması (PDY) dediler. Ardından Cemaat’in üzerine kanun dışı ve mevzuata uygun olmayan yollarla giderek onu felce uğrattılar. Bu süreçte elde olan tüm basın-yayın organlarıyla Cemaat sürece direndi. 2015 Haziran seçimlerinin sonuçlarından sonra, Türkiye’nin her yerinde bir anda terör olayları meydana gelmeye başladı. Sanki bir düğmeye basılmıştı! Böylece Kasım’daki seçimlere kadar bir anda HDP’nin oylarını küçültmeyi ve AKP-MHP’ninkileri yükseltmeyi başardılar. İyi bir sosyal mühendislikle bunu yaptıktan sonra Erdoğan Davutoğlu’nun ipini çekti. 15 Temmuz 2016 kontrollü darbe girişimi sonrasında Paralel Devlet’i Ulusalcı ağzıyla FETÖ’ye (Ulusalcı yazarlar Fethullah Gülen’i aşağılamak için ona uzunca zamandır “Feto” diyorlardı), yani “Fethullahçı Terör Örgütü’ne dönüştürdüler. Bir örgüt düşünün, kendisine “FETO”, yani bilmemneci “terör örgütü” diyecek! Dünyada bunun bir başka örneği yok! Tamamen kurgusal ve hayali bir örgüt tasarlarılar, fabrike ettiler ve servis ettiler. Hiçbir silah veya şiddete işaret eden kanıt bulamadıkları halde 15 Temmuz ile Cemaat’i ilintili hale getirdiler. Kimse Adil Öksüz’ün nasıl serbest bırakıldığını sorgulamadı. Bir soru çalma suçlamasıdır gidiyor. Soru çalmak olmuş mu ben bilemem. Ama olmuş olsa bile, bu eğer organize bir suçsa, kanıtlarıyla beraber ortaya konur. Değilse bireysel bazda ele alınır, ilgili olan grup veya birey sorumlusu kimse adalete hesap verir. Ne olursa olsun, organize bir suçun terör suçuna yükseltilmesi mümkün değildir. Gülen Cemaati veya Hizmet Hareketi, “FETÖ” olarak nitelenemez. Bunu herkes yapsa bile bu doğru değildir.
Kavala’nın kullandığı “FETÖ” kavramı, bir sisteme biat manifestosudur. Bu bir ricattır. Bu rejimin galibiyetidir. Ben politik olarak liberal, ekonomi-politik olarak demokratik sosyalist dünya görüşlerine sahip biri olarak, Cemaat ile herhangi bir aidiyet ilişkim olmamasına karşın, bu doğruyu dile getirmeye devam edeceğim. Çünkü olması gereken ve doğru olan budur. Cemaat’ten olanların 15 Temmuz’da belli roller üstlenip üstlenmedikleri tartışmaları, bu gerçeği değiştirmiyor. Darbeye Kemalistlerden veya Fenerbahçe yönetiminden birileri katılsaydı, tüm Kemalistler veya tüm Fenerbahçeliler darbeci mi ilan edilecekti? Bir grup aidiyeti yüzünden suçun bireyselliği (şahsiliği) prensibi görmezden mi gelinecek? Cemaat’i yok etme şehveti nedeniyle kanunsuz suç olmaz hukuk ilkesi veya kanıtsız suç olmaz prensibi görmezden gelinebilir mi? Bunları aklıselim insanlar dile getirmezse, Türkiye nasıl normalleşir ve demokratikleşir?
Bu rejim ne kadar çok aydına “FETÖ” dedirtirse, ömrünün o kadar uzayacağının farkında! Bu diskuru ne zaman bırakacak ülke? Eğer Cemaat’ten birileri darbeye karışmışsa, bu kişiler yargılansın. Eğer Cemaat’ten birileri başka birilerini azmettirmişse veya onları uzaktan kontrolle emir-komuta zinciri içinde darbe girişimine yönlendirmişse, yönlendirenler de yönlenen maşalar da yargılansın. Fakat bunlar yukarıda değindiğim hukuksal prensipler çerçevesinde yapılsın. Bankada hesap açan, kermeste börek satan, okul yaptıran, kızını dershaneye, oğlunu koleje kaydettiren, cebinden bir dolar çıkan, ankesörlü telefondan telefon eden vs. kişilerin “iltisak” argümanı ile kanuna dayanmayan suçlamalarla takibata alınması ve yaşamlarının bitirilmesi kabul edilemez. İnsan olan ve hukuk talep eden herkesin bu asgari müşterekte birleşmesi gerekmez mi?
Osman Kavala “FETÖ” diyorsa, Türkiye’nin karanlıktan kurtulma şansı çok daha az demektir. Kavala bu rejimin ana hatlarına “fit olarak” bu rejimi daha da konsolide ettiğinin farkına varmalı. Bir kez daha anlaşılıyor ki, Ahmet Altan gibi olmadıkça bu rejim kazanacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
İlan [M.Nedim Hazar]
Toplara mesafe tanımaksızın vuran futbolcu kadar gözü pek, rakip oyuncu bir buçuk metre uzağından geçse bile ayağı kırılmış gibi faule maruz kalma rolü yapabilecek kadar oynak.
Tükürdüğünü yalama konusunda Ahmet Hakan kadar cevval, Cübbeli Ahmet kadar komik, Selvi kadar ciddiyetli rol kesen…
Meselenin ne olduğunu anlamasına gerek kalmadan topa girebilecek kadar fedai, Bahadıroğlu kadar yaşına başına bakmadan kendini maymun edebilen…
Cem Küçük kadar mide bulandırmayan, Fuat kadar omurgasız, İskender pala kadar vefasız, Taşgetiren kadar sessiz sedasız…
Fahrettin kadar hızlı, Varank kadar fısfıslı.
Her türlü algı operasyonunda kullanılmaya müsait, tek başına görev alabileceği gibi ekip çalışmasına da uygun, Pelikan ile sinerji oluşturabilen, Salih kadar bilmiş rolü çeken.
Ersoy kadar langır lungur, Yusuf kadar marazi, Akif Beki kadar arazi…
Kafası İbrahim’inki kadar çizik, Turgay gibi ezik… Nagihan kadar hoş, Mete ve Nedim kadar boş…
Perinçek kadar sinsi, Haşmet kadar kekremsi..
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Spordan tarıma, virüsten füzeye, uluslararası ilişkilerden hayvancılığa kadar her alanda fikir söyleyebilen
Aktif 3, stand-by 23 saatlik canlı yayın ömürlü…
Kalabalık katılımlı tartışma programları konusunda deneyimli..
Reis’in hoşuna gidebilecek şeyleri önceden tahmin edebilen, çıktığı canlı yayında verilecek cevaplara soru sorabilen.
Her mevzuyu fütöye bağlamada benzersiz kıvraklığa sahip.
Saniyede 100 kilometreye çıkabilen araba hızında fikir değiştirip, tiwit silebilen..
İcap ettiğinde kendi kendine bile gereğini yapabilecek esneklikte.
Köşe yazabilen, gerektiğinde tehdit ve aba altından muhtelif çap ve ebatta sopa gösterebilen.
Ofis programları kullanabilen… Gerektiğinde bayan ismiyle trol olabilecek.
Her fırsatta muhalefete sallayan, koyunun altında buzağı arayan.
İstenildiği an trenden inebilecek, ehil olursa uçağa girebilecek.
Prezantabl, Rantabl, ehil, girişken..
Yıpranmamış, biti kanlanmamış, cukkasını sağlama almamış.
Çok kullanılmış ikinci el yorumcu aranmaktadır.
Müracaat Pelikan ve İletişim başkanlığınadır.
Duyurulur…
[M.Nedim Hazar] 28.7.2020 [TR724]
Tükürdüğünü yalama konusunda Ahmet Hakan kadar cevval, Cübbeli Ahmet kadar komik, Selvi kadar ciddiyetli rol kesen…
Meselenin ne olduğunu anlamasına gerek kalmadan topa girebilecek kadar fedai, Bahadıroğlu kadar yaşına başına bakmadan kendini maymun edebilen…
Cem Küçük kadar mide bulandırmayan, Fuat kadar omurgasız, İskender pala kadar vefasız, Taşgetiren kadar sessiz sedasız…
Fahrettin kadar hızlı, Varank kadar fısfıslı.
Her türlü algı operasyonunda kullanılmaya müsait, tek başına görev alabileceği gibi ekip çalışmasına da uygun, Pelikan ile sinerji oluşturabilen, Salih kadar bilmiş rolü çeken.
Ersoy kadar langır lungur, Yusuf kadar marazi, Akif Beki kadar arazi…
Kafası İbrahim’inki kadar çizik, Turgay gibi ezik… Nagihan kadar hoş, Mete ve Nedim kadar boş…
Perinçek kadar sinsi, Haşmet kadar kekremsi..
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Spordan tarıma, virüsten füzeye, uluslararası ilişkilerden hayvancılığa kadar her alanda fikir söyleyebilen
Aktif 3, stand-by 23 saatlik canlı yayın ömürlü…
Kalabalık katılımlı tartışma programları konusunda deneyimli..
Reis’in hoşuna gidebilecek şeyleri önceden tahmin edebilen, çıktığı canlı yayında verilecek cevaplara soru sorabilen.
Her mevzuyu fütöye bağlamada benzersiz kıvraklığa sahip.
Saniyede 100 kilometreye çıkabilen araba hızında fikir değiştirip, tiwit silebilen..
İcap ettiğinde kendi kendine bile gereğini yapabilecek esneklikte.
Köşe yazabilen, gerektiğinde tehdit ve aba altından muhtelif çap ve ebatta sopa gösterebilen.
Ofis programları kullanabilen… Gerektiğinde bayan ismiyle trol olabilecek.
Her fırsatta muhalefete sallayan, koyunun altında buzağı arayan.
İstenildiği an trenden inebilecek, ehil olursa uçağa girebilecek.
Prezantabl, Rantabl, ehil, girişken..
Yıpranmamış, biti kanlanmamış, cukkasını sağlama almamış.
Çok kullanılmış ikinci el yorumcu aranmaktadır.
Müracaat Pelikan ve İletişim başkanlığınadır.
Duyurulur…
[M.Nedim Hazar] 28.7.2020 [TR724]
Toparlanın! Ya halife seçilecek ya tren devrilecek! [Erhan Başyurt]
Ayasofya’nın açılması ‘Atatürk Türkiyesi’ için tarihi kırılma noktasıdır.
Atatürk’ün imzasıyla Resmi Gazete’de yayınlanmadan ‘de facto’ yani fiili olarak müzeye dönüştürülen Ayasofya, Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayınlanarak ‘de jure’ yani hukuki olarak 86 yıl sonra yeniden Cami’ye dönüştürüldü.
CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Atatürk, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “vakıf senedine aykırı davrandığı için lanetlenmiş” olarak nitelendirildi.
Sonrasında aynı ifadeleri hutbede elinde kılıç Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş tekrarladığı için, o şu an dava edilmekle karşı karşıya…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ayasofya, 24 Temmuz’da “Türkiye’nin tapusu” denilen Lozan’ın yıldönümünde açıldı.
Ayasofya’nın açıldığı gün, Anıtkabir de ‘dezenfekte edildiği’ bahanesi ile ziyarete kapatıldı…
***
Atatürk devrimlerinin bir kısmı halen kanunlarda var ama uygulamada yok.
Mesela Şapka Devrimi… Kanunda erkeklere halen şapka takmak zorunlu… Kimse kaldıramıyor… Kimse de uygulamıyor…
Mesela tarikat ve medreseler kapatılmıştır, bazı unvanlar yasaklanmıştır ancak bugün bu yasalar kevgire dönmüş durumda…
Uygulanmayan Şapka Kanunu’nu bugün resmen ilga etmek, Ayasofya’yı açmak ile eş değer değil.
Ayasofya’nın açılması, yürürlükte olan Atatürk imzalı bir kararın kaldırılmasıdır.
Bir ‘partili tek adam’ tarafından halka danışılmadan alınan karar, 86 yıl sonra bir ‘partili tek adam’ yine halka danışılmadan ilga edildi.
***
Ayasofya, kimileri için ‘seküler Türkiye’nin simgesidir.
Nobel ödüllü Orhan Pamuk, kararın seküler Türkiye’nin sonu olduğunu iddia etmiştir.
İktidar yandaşları da kararı aynı şekilde okumaktalar.
Mesela Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagülle, “Bugün gerileme ve vesayet döneminin kapanmasının, yeni yükseliş döneminin başlamasıdır” diyor.
Tarihçi Mustafa Armağan, elinde kılıçla Diyanet İşleri Başkanı’nın kılıçlı hutbesini izah ettiği videosunda, “Bu Osmanlı’nın geri gelmesidir” diyor.
***
Atatürk devrimlerinin, ilk uygulandığı dönemde her kesim tarafından takdirle karşılanmadığı, hassaten dini grupların menfi etkilendiği bir gerçek.
Sadece kılık kıyafet ve harf devrimi değil, medreselerin kapatılması ve tarikatların yasaklanması, aşırıya kaçılıp bazı yerlerde Kur’an eğitimine bile müdahale edilmesi, Ezan’ın Türkçe’ye çevrilmesi…
Sonuçta, o dönem ezilen ve fikirleri yok sayılan bir kesim ya da düşünce bugün iktidarda…
Siyasal islamcı AKP, Milli Görüş gömleğinin üzerine giydiği kamuflajları artık çıkardı.
Aslında tam olarak Atatürk devrimleriyle hesaplaşmak değil dertleri, ancak Atatürk devrimlerinin yok ettiği hukuki ve siyasi şartların yeniden uygulama bulması gerektiğine inanıyorlar.
Bilinçli bir çatışma arzusu değil belki ama kaçınılmaz bir çatışma alanına doğru ilerleme söz konusu…
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, Ayasofya’nın ardından ekranda harf devrimini eleştirdi.
Yeni Şafak Gazetesi’nin eki Gerçek Hayat, “Artık Ayasofya ve Türkiye hür… Halifelik için toparlanın!” çağrısını kapak yaptı.
Siyasal islamcı AKİT TV’de de ‘halifelik’ çağrısı canlı yayında yapılmıştı…
***
2023 Cumhurbaşkanlığı seçim tarihi aynı zamanda Cumhuriyet’in ilanının 100’ncü yılı…
Atatürk Türkiyesi rafa mı kalkacak yoksa yeni bir rejimin kurulmasına engel mi olunacak?
AKP 18 yıldır iktidarda, ‘rejimin bekçileri’ tarafından yapılan bir çok bertaraf etme girişimini başarıyla savuşturduğu bir gerçek.
Artık yargıda da yasamada da, bürokraside de, TSK’da kısmen olmakla birlikte tüm Emniyet ve istihbarat birimlerine hakim görünüyorlar.
Erdoğan’ın kişisel karizması olduğu ve eridiği varsayılan haliyle bile AKP’nin halen birinci parti olmaya devam ettiği bir gerçek.
Yapacakları hamleleri gelişigüzel atmıyorlar.
Mesela, Ayasofya kararını veren Danıştay’ın ilgili dairesinin 3 üyesi de ‘sadık’ hakimlerden özel seçilerek atanmış.
Kararı Temmuz’da verecekleri aylar öncesinden belliydi.
Karşı gösteriler olmasın diye Anıtkabir kapatıldı ve Cumartesi Anneleri’ne bile izin verilmedi…
6 ay önceden Emniyet’e 1 milyon zırh delici mermi, 1 milyon plastik mermi, 100 bin göz yaşartıcı bomba, 5 bin taarruz bombası alındı…
***
Sonuç olarak iktidarın Ayasofya hamlesi, açılışın siyasi şova dönüştürülmesinden de anlaşılacağı gibi siyasi istismar amaçlı.
AKP, ekonomik kriz ve hukuk ihlalleri nedeniyle kaybettiği taban desteğini, yeni siyasi partiler nedeniyle çözülmeye başlayan tabanını birlikte ve diri tutmaya çalışıyor, bu hamleler ile…
‘Siyasal islamcı’ ajandasında yer alan bir maddeyi, TSK ve CHP’nin elini kolunu bağlayarak, MHP ve hatta Perinçek desteğinde “tereyağından kıl çeker gibi…” hayata geçirdiler.
Bundan sonra ki hamlelerinin de bu şekilde devam edeceğini hayal edebilirsiniz.
Harf devrimi belki bir ham hayal! Ancak hilafetin ilanı aynı değil…
Siyasal islamcıların, Ayasofya ile karşılaştırılmayacak kadar büyük yarasıdır Halifeliğin kaldırılması…
İslam dünyasının bugün içerisinde bulunduğu perişaniyeti buna bağlayanlar bile var…
İkincisi, halife seçilmek demek, bir daha seçime girmemek ve asla hesap sorulma riski yaşamamak demek…
Türk halkına, refah ve huzur vaat edemeyen bir iktidar, tüm ‘dikta’ yönetimleri gibi kaçınılmaz olarak dini ve milli duyguları istismara yönelecektir.
Halifelik, aslında Cumhuriyet rejiminde tam bir değişiklik değildir, nitekim 1924’e kadar eş zamanlı yaşamıştır.
Erdoğan’ın, CHP ve halihazırda iktidarda aynı safta yer alan ‘rejimin bekçileri’ni iknası ya da ellerini ve kollarını kamuoyu desteğiyle bağlaması da Ayasofya gibi mümkün gözüküyor…
***
Hakikatte, halifelik bugünün şartlarında İslam dünyasında birleştirici değil bölücü bir etki yapar.
İran mı, Suriye mi, Irak mı, Mısır mı, Suudi Arabistan mı, Fas mı tanıyacak sizi?
Belki ‘siyasal islamcı gruplar’ arasında destek bulabilir ama bu da Türkiye’ye daha fazla rejimle karşı karşıya getirir ve hatta ‘içişlerine müdahale potansiyeli’ nedeniyle bir çok ülkenin hassasiyetini tetikler ve Türkiye’yi hedef haline getirir.
Erdoğan’ın şahsı ve AKP’nin iktidarının bekasına yaramak dışında, hiçbir hayra vesile olmaz halifeliğin ilanı mevcut siyasi şartlarda…
İlan edilebilir mi? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz…
Erdoğan, Ayasofya’nın açılışında rejimin ruhuna da ‘Fatiha’ okudu.
Derin yapılarla “dini meselelerde çatışma”, Erdoğan’ın tabanını daha fazla kemikleştirmesine ve oy devşirmesine neden olacaktır.
Zaten istediği de, seçilmesini garantileyecek yüzde 50’nin üzerinde kemik oya yeniden ulaşmaktır.
Erdoğan, 27 Nisan Muhtırası ve Ergenekon ile mücadele sürecinde oylarını yüzde 50’nin üzerine taşımıştır, Cemaat ile kavga sürecinde ise gerilemiştir.
Erdoğan ya oylarını ‘derin yapılar’ın sessiz desteğinde Ayasofya’yı açmak gibi siyasal islamcı hamlelerle artıracak ya da aynı yapılarla kavga edip siyasal islamcı kitleleri kendi arkasında kenetleyip oylarını artıracaktır.
Cemaat’i bitirmesi için Erdoğan’a destek veren seküler ve derin yapılar, altlarından çekilen kırmızı halının farkında değil ya da inanılmaz bir açmaz ile karşı karşıyalar…
Cemaat’i bitirmesi karşılığında, Erdoğan’a rejimi vermek… Müthiş bir siyasi zekanın eseri olmalı!
Trenin istikameti ve bu raylar üzerinde nereye gideceği bellidir…
Bir ‘kaza’ olmazsa, yolun sonu bellidir…
Toparlanın! Ya halife seçilecek ya tren devrilecek!
[Erhan Başyurt] 28.7.2020 [TR724]
Atatürk’ün imzasıyla Resmi Gazete’de yayınlanmadan ‘de facto’ yani fiili olarak müzeye dönüştürülen Ayasofya, Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayınlanarak ‘de jure’ yani hukuki olarak 86 yıl sonra yeniden Cami’ye dönüştürüldü.
CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Atatürk, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “vakıf senedine aykırı davrandığı için lanetlenmiş” olarak nitelendirildi.
Sonrasında aynı ifadeleri hutbede elinde kılıç Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş tekrarladığı için, o şu an dava edilmekle karşı karşıya…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ayasofya, 24 Temmuz’da “Türkiye’nin tapusu” denilen Lozan’ın yıldönümünde açıldı.
Ayasofya’nın açıldığı gün, Anıtkabir de ‘dezenfekte edildiği’ bahanesi ile ziyarete kapatıldı…
***
Atatürk devrimlerinin bir kısmı halen kanunlarda var ama uygulamada yok.
Mesela Şapka Devrimi… Kanunda erkeklere halen şapka takmak zorunlu… Kimse kaldıramıyor… Kimse de uygulamıyor…
Mesela tarikat ve medreseler kapatılmıştır, bazı unvanlar yasaklanmıştır ancak bugün bu yasalar kevgire dönmüş durumda…
Uygulanmayan Şapka Kanunu’nu bugün resmen ilga etmek, Ayasofya’yı açmak ile eş değer değil.
Ayasofya’nın açılması, yürürlükte olan Atatürk imzalı bir kararın kaldırılmasıdır.
Bir ‘partili tek adam’ tarafından halka danışılmadan alınan karar, 86 yıl sonra bir ‘partili tek adam’ yine halka danışılmadan ilga edildi.
***
Ayasofya, kimileri için ‘seküler Türkiye’nin simgesidir.
Nobel ödüllü Orhan Pamuk, kararın seküler Türkiye’nin sonu olduğunu iddia etmiştir.
İktidar yandaşları da kararı aynı şekilde okumaktalar.
Mesela Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagülle, “Bugün gerileme ve vesayet döneminin kapanmasının, yeni yükseliş döneminin başlamasıdır” diyor.
Tarihçi Mustafa Armağan, elinde kılıçla Diyanet İşleri Başkanı’nın kılıçlı hutbesini izah ettiği videosunda, “Bu Osmanlı’nın geri gelmesidir” diyor.
***
Atatürk devrimlerinin, ilk uygulandığı dönemde her kesim tarafından takdirle karşılanmadığı, hassaten dini grupların menfi etkilendiği bir gerçek.
Sadece kılık kıyafet ve harf devrimi değil, medreselerin kapatılması ve tarikatların yasaklanması, aşırıya kaçılıp bazı yerlerde Kur’an eğitimine bile müdahale edilmesi, Ezan’ın Türkçe’ye çevrilmesi…
Sonuçta, o dönem ezilen ve fikirleri yok sayılan bir kesim ya da düşünce bugün iktidarda…
Siyasal islamcı AKP, Milli Görüş gömleğinin üzerine giydiği kamuflajları artık çıkardı.
Aslında tam olarak Atatürk devrimleriyle hesaplaşmak değil dertleri, ancak Atatürk devrimlerinin yok ettiği hukuki ve siyasi şartların yeniden uygulama bulması gerektiğine inanıyorlar.
Bilinçli bir çatışma arzusu değil belki ama kaçınılmaz bir çatışma alanına doğru ilerleme söz konusu…
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, Ayasofya’nın ardından ekranda harf devrimini eleştirdi.
Yeni Şafak Gazetesi’nin eki Gerçek Hayat, “Artık Ayasofya ve Türkiye hür… Halifelik için toparlanın!” çağrısını kapak yaptı.
Siyasal islamcı AKİT TV’de de ‘halifelik’ çağrısı canlı yayında yapılmıştı…
***
2023 Cumhurbaşkanlığı seçim tarihi aynı zamanda Cumhuriyet’in ilanının 100’ncü yılı…
Atatürk Türkiyesi rafa mı kalkacak yoksa yeni bir rejimin kurulmasına engel mi olunacak?
AKP 18 yıldır iktidarda, ‘rejimin bekçileri’ tarafından yapılan bir çok bertaraf etme girişimini başarıyla savuşturduğu bir gerçek.
Artık yargıda da yasamada da, bürokraside de, TSK’da kısmen olmakla birlikte tüm Emniyet ve istihbarat birimlerine hakim görünüyorlar.
Erdoğan’ın kişisel karizması olduğu ve eridiği varsayılan haliyle bile AKP’nin halen birinci parti olmaya devam ettiği bir gerçek.
Yapacakları hamleleri gelişigüzel atmıyorlar.
Mesela, Ayasofya kararını veren Danıştay’ın ilgili dairesinin 3 üyesi de ‘sadık’ hakimlerden özel seçilerek atanmış.
Kararı Temmuz’da verecekleri aylar öncesinden belliydi.
Karşı gösteriler olmasın diye Anıtkabir kapatıldı ve Cumartesi Anneleri’ne bile izin verilmedi…
6 ay önceden Emniyet’e 1 milyon zırh delici mermi, 1 milyon plastik mermi, 100 bin göz yaşartıcı bomba, 5 bin taarruz bombası alındı…
***
Sonuç olarak iktidarın Ayasofya hamlesi, açılışın siyasi şova dönüştürülmesinden de anlaşılacağı gibi siyasi istismar amaçlı.
AKP, ekonomik kriz ve hukuk ihlalleri nedeniyle kaybettiği taban desteğini, yeni siyasi partiler nedeniyle çözülmeye başlayan tabanını birlikte ve diri tutmaya çalışıyor, bu hamleler ile…
‘Siyasal islamcı’ ajandasında yer alan bir maddeyi, TSK ve CHP’nin elini kolunu bağlayarak, MHP ve hatta Perinçek desteğinde “tereyağından kıl çeker gibi…” hayata geçirdiler.
Bundan sonra ki hamlelerinin de bu şekilde devam edeceğini hayal edebilirsiniz.
Harf devrimi belki bir ham hayal! Ancak hilafetin ilanı aynı değil…
Siyasal islamcıların, Ayasofya ile karşılaştırılmayacak kadar büyük yarasıdır Halifeliğin kaldırılması…
İslam dünyasının bugün içerisinde bulunduğu perişaniyeti buna bağlayanlar bile var…
İkincisi, halife seçilmek demek, bir daha seçime girmemek ve asla hesap sorulma riski yaşamamak demek…
Türk halkına, refah ve huzur vaat edemeyen bir iktidar, tüm ‘dikta’ yönetimleri gibi kaçınılmaz olarak dini ve milli duyguları istismara yönelecektir.
Halifelik, aslında Cumhuriyet rejiminde tam bir değişiklik değildir, nitekim 1924’e kadar eş zamanlı yaşamıştır.
Erdoğan’ın, CHP ve halihazırda iktidarda aynı safta yer alan ‘rejimin bekçileri’ni iknası ya da ellerini ve kollarını kamuoyu desteğiyle bağlaması da Ayasofya gibi mümkün gözüküyor…
***
Hakikatte, halifelik bugünün şartlarında İslam dünyasında birleştirici değil bölücü bir etki yapar.
İran mı, Suriye mi, Irak mı, Mısır mı, Suudi Arabistan mı, Fas mı tanıyacak sizi?
Belki ‘siyasal islamcı gruplar’ arasında destek bulabilir ama bu da Türkiye’ye daha fazla rejimle karşı karşıya getirir ve hatta ‘içişlerine müdahale potansiyeli’ nedeniyle bir çok ülkenin hassasiyetini tetikler ve Türkiye’yi hedef haline getirir.
Erdoğan’ın şahsı ve AKP’nin iktidarının bekasına yaramak dışında, hiçbir hayra vesile olmaz halifeliğin ilanı mevcut siyasi şartlarda…
İlan edilebilir mi? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz…
Erdoğan, Ayasofya’nın açılışında rejimin ruhuna da ‘Fatiha’ okudu.
Derin yapılarla “dini meselelerde çatışma”, Erdoğan’ın tabanını daha fazla kemikleştirmesine ve oy devşirmesine neden olacaktır.
Zaten istediği de, seçilmesini garantileyecek yüzde 50’nin üzerinde kemik oya yeniden ulaşmaktır.
Erdoğan, 27 Nisan Muhtırası ve Ergenekon ile mücadele sürecinde oylarını yüzde 50’nin üzerine taşımıştır, Cemaat ile kavga sürecinde ise gerilemiştir.
Erdoğan ya oylarını ‘derin yapılar’ın sessiz desteğinde Ayasofya’yı açmak gibi siyasal islamcı hamlelerle artıracak ya da aynı yapılarla kavga edip siyasal islamcı kitleleri kendi arkasında kenetleyip oylarını artıracaktır.
Cemaat’i bitirmesi için Erdoğan’a destek veren seküler ve derin yapılar, altlarından çekilen kırmızı halının farkında değil ya da inanılmaz bir açmaz ile karşı karşıyalar…
Cemaat’i bitirmesi karşılığında, Erdoğan’a rejimi vermek… Müthiş bir siyasi zekanın eseri olmalı!
Trenin istikameti ve bu raylar üzerinde nereye gideceği bellidir…
Bir ‘kaza’ olmazsa, yolun sonu bellidir…
Toparlanın! Ya halife seçilecek ya tren devrilecek!
[Erhan Başyurt] 28.7.2020 [TR724]
Çok yazık... Cevizin anavatanı Türkiye ceviz ithalatçısı oldu
Cevizin gen merkezi ve anavatanı olan Türkiye, dünyanın en çok ceviz ithal eden ülkesi oldu. Türkiye 2019 yılında, 129 milyon dolarlık ceviz ithalatı yaptı.
Türkiye kabuklu ceviz ithalatının yüzde 70'ini Şili, Ukrayna ve Amerika'dan yapıyor. Kabuksuz iç ceviz ithalatında ise yüzde 75’lik payla Ukrayna ve Hindistan önemli bir yere sahip. Ceviz ihracatı ise Kuzey Kıbrıs'a ve Suudi Arabistan'a yapılıyor.
Tarımdunyasi.net'ten Ali Ekber Yıldırım'ın haberine göre; 2014 yılında 34 bin ton ceviz ithalatı yapan Türkiye 2019 yılında ise 103 bin ton ceviz ithal etti. Türkiye kabuklu ceviz ithalatının yüzde 70'ini Şili, Ukrayna ve ABD'den yaparken, kabuksuz iç ceviz ithalatının yüzde 75'ini ise Ukrayna ve Hindistan'la yaptı.
Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü’nün Ceviz raporuna göre, Türkiye, dünyada en çok ceviz ithal eden ülke olurken, son 10 yılda ağaç başına verimde yüzde 39.4 azalma meydana geldi.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Türkiye kabuklu ceviz ithalatının yüzde 70'ini Şili, Ukrayna ve Amerika'dan yapıyor. Kabuksuz iç ceviz ithalatında ise yüzde 75’lik payla Ukrayna ve Hindistan önemli bir yere sahip. Ceviz ihracatı ise Kuzey Kıbrıs'a ve Suudi Arabistan'a yapılıyor.
Tarımdunyasi.net'ten Ali Ekber Yıldırım'ın haberine göre; 2014 yılında 34 bin ton ceviz ithalatı yapan Türkiye 2019 yılında ise 103 bin ton ceviz ithal etti. Türkiye kabuklu ceviz ithalatının yüzde 70'ini Şili, Ukrayna ve ABD'den yaparken, kabuksuz iç ceviz ithalatının yüzde 75'ini ise Ukrayna ve Hindistan'la yaptı.
Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü’nün Ceviz raporuna göre, Türkiye, dünyada en çok ceviz ithal eden ülke olurken, son 10 yılda ağaç başına verimde yüzde 39.4 azalma meydana geldi.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Türkiye'de 'belirti göstermeyen bulaştırıcılar'ın oranı verildi
Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, hastalık belirtisi taşımayan her on bin kişiden 25'inin virüsü taşıdığını ve bulaştırdığını belirterek, "Boş bulunmaya gelmez, risk büyük" uyarısında bulundu.
Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda hastalık belirtisi taşımayan her on bin kişiden 25'inin virüsü taşıdığını ve bulaştırdığını belirtirken, vatandaşları tedbirli olmaları konusunda uyardı.
'KARŞIMIZDAKİNİ TEK BİR KİŞİ OLARAK GÖRMEYİN'
Özlü, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, "Karşımızdaki insanı, tek bir kişi gibi görmeyelim. Biz onunla karşılaştığımızda, onun temas ettiği eşi, dostu, ailesi, yakınları, konu komşusu, işyeri arkadaşları, çarşı-pazarda veya toplu taşımada karşılaştığı yabancı kişilerle de karşılaşmış oluyoruz, aslında. O kişi, son on gün içinde temas ettiği herhangi birinden virüsü kapmış olabilir. O, çevresindeki kişilerin herhangi birisinden virüsü aldığında, biz de o virüsü almış oluyoruz. Son on günde tanıdık tanımadık kaç insanla, karşılaştığımızı düşünürsek, olayın vehametini anlarız." dedi.
VİRÜS BULAŞTIRANLARIN ORANINI VERDİ
"Bir kişiyle temas ettiğimizde, onun son on günde temas ettiği binlerce kişiyle de temas etmiş oluyoruz" diyen Özlü, hiçbir hastalık belirtisi belirtisi taşımayan her on bin kişiden 25'i virüsü taşıdığını ve bulaştırdığını ifade etti.
Bu anlamda vatandaşların büyük bir risk altında olduğunu belirten Özlü, paylaşımını şu şekilde sürdürdü:
'KARŞIMIZDA BİR DEĞİL, BİNLERCE KİŞİ VAR'
"Sahil ve plajlarda, kalabalık sokaklarda, park ve bahçelerde, hayvan pazarlarında, toplu taşımada, kurban kesim yerlerinde, Cuma ve bayram namazlarında, tatil beldelerinde, turistlik tesislerde, bayram ziyaretlerinde bunu unutmayalım. Karşımızda bir değil, binlerce kişi var.
Çaresiz değiliz, umutsuzluğa kapılmayalım, tedbirli olmak yeterli. Maske, mesafe ve hijyene tam uyarsak, bulaşma %100'e yakın önleniyor."
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda hastalık belirtisi taşımayan her on bin kişiden 25'inin virüsü taşıdığını ve bulaştırdığını belirtirken, vatandaşları tedbirli olmaları konusunda uyardı.
'KARŞIMIZDAKİNİ TEK BİR KİŞİ OLARAK GÖRMEYİN'
Özlü, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, "Karşımızdaki insanı, tek bir kişi gibi görmeyelim. Biz onunla karşılaştığımızda, onun temas ettiği eşi, dostu, ailesi, yakınları, konu komşusu, işyeri arkadaşları, çarşı-pazarda veya toplu taşımada karşılaştığı yabancı kişilerle de karşılaşmış oluyoruz, aslında. O kişi, son on gün içinde temas ettiği herhangi birinden virüsü kapmış olabilir. O, çevresindeki kişilerin herhangi birisinden virüsü aldığında, biz de o virüsü almış oluyoruz. Son on günde tanıdık tanımadık kaç insanla, karşılaştığımızı düşünürsek, olayın vehametini anlarız." dedi.
VİRÜS BULAŞTIRANLARIN ORANINI VERDİ
"Bir kişiyle temas ettiğimizde, onun son on günde temas ettiği binlerce kişiyle de temas etmiş oluyoruz" diyen Özlü, hiçbir hastalık belirtisi belirtisi taşımayan her on bin kişiden 25'i virüsü taşıdığını ve bulaştırdığını ifade etti.
Bu anlamda vatandaşların büyük bir risk altında olduğunu belirten Özlü, paylaşımını şu şekilde sürdürdü:
'KARŞIMIZDA BİR DEĞİL, BİNLERCE KİŞİ VAR'
"Sahil ve plajlarda, kalabalık sokaklarda, park ve bahçelerde, hayvan pazarlarında, toplu taşımada, kurban kesim yerlerinde, Cuma ve bayram namazlarında, tatil beldelerinde, turistlik tesislerde, bayram ziyaretlerinde bunu unutmayalım. Karşımızda bir değil, binlerce kişi var.
Çaresiz değiliz, umutsuzluğa kapılmayalım, tedbirli olmak yeterli. Maske, mesafe ve hijyene tam uyarsak, bulaşma %100'e yakın önleniyor."
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
ABD'deki yeni Halkbank davası neden dört ay çekmecede bekletildi?
Geçtiğimiz cuma günü dört aydır gizli tutulduktan sonra açıklanan, İran terörünün mağduru olduğunu öne süren 252 kişinin, New York Güney Bölge Mahkemesi’nde Halkbank aleyhine açtığı tazminat davası sürüyor. Halkbank’ın avukatları aracılığıyla önümüzdeki günlerde davaya itiraz etmesi bekleniyor. New York’ta 10 Eylül’de yapılacak ilk ön duruşmada şikayetçilerin jürili mahkeme talebi değerlendirilecek.
New York Barosu avukatı Cahit Akbulut, yeni Halkbank davasında müştekilerin, Rıza Sarraf ve Hakan Atilla’nın yargılandıkları davalarda suçlu bulunmasından cesaret aldıklarını söyledi. Akbulut, dört ay gizlilik kararı olan davayla ilgili görüşlerini VOA Türkçe’ye anlattı.
Avukat Akbulut, “Halkbank aleyhine açılan yeni tazminat davasının dilekçesi 26 Mart 2020 tarihinde imzalanmış ve mahkemeye sunulmuş. Mahkemenin bu dava dilekçesini açıkladığı tarih ise 24 Temmuz. Bu dosyayla ilgili dört ay gizlilik alınıp geçtiğimiz cuma gününe kadar sürdürülmüş. Bu davayı dört ay saklamalarının nedeni hem eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın temyiz davasının sonucunu beklemek, ayrıca Halkbank aleyhine açılan diğer dava dosyasındaki gelişmeleri bekleme niyeti olabilir. Bu iki davadaki kararlara etki etmesin diye gizli tutulmuş olabilir. Bunlar hep teknik şeyler, tam ayrıntılarını, ne düşündüklerini bilemeyiz” dedi.
Halkbank’a yönelik dört ayrı suçlama var
Avukat Akbulut, dört ayrı suçlamayla yargılanacağını belirterek, “Dava dilekçesine baktığınızda 252 kişi, İran’ın sorumlu tutulduğu dört ayrı saldırı olaylarında zarar görenlerin aileleri tarafından açılmış. İki milyar dolarlık bir tazminden bahsediliyor. Amerikan mahkemelerinde, bu saldırılarda zarar gören kişilere İran’ın maddi tazminat ödemesi kararı alınmış ancak İran bu kişilere şimdiye kadar hiçbir ödeme yapmamış. Müştekiler, ABD’nin yasaklarına rağmen Halkbank’ın İran ile yaptığı işlemlerden bir menfaat sağladığını belirterek bu elde edilen gelirin kendi zararlarını tazmin edebileceğini iddia ediyorlar. Halkbank, dört ayrı maddeyle suçlanıyor, hemen hemen birbirine benzer suçlamalar. İran’ın petrol gelirlerinin Halkbank’a aktırıldığı iddia ediliyor. Halkbank’ın İran adına aracı banka olarak hareket ettiği ve bu işlemlerden haksız kazanç elde ettiği iddia ediliyor.”
Sarraf ve Atilla davalarından yola çıkılmış
Müştekilerin, iki ayrı davada Sarraf ve Atilla’nın suçlu bulunmasından cesaret alıp bu yeni davayı açtığını kaydeden Akbulut, “Müştekiler, şikayetlerini New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde hakkındaki tüm suçlamaları kabul eden Rıza Sarraf ve 32 ay hapis cezası alan Hakan Atilla davalarına dayandırıyor. Bu davalarda alınan tarafların, İran’a yönelik Amerikan ambargosunu delmekten suçlu bulunduklarına gönderme yapıyor. Bu değişik bir dava, sıradan bir dava değil ne tür bir karar çıkar şimdiden öngörmek pek mümkün değil. Ayrıca müştekiler, şikayetlerinde Türkiye Cumhuriyeti’ne de göndermede bulunuyor. Halkbank’ın yüzde 51’inin devlete ait Varlık Fonu’na ait olduğu belirtiliyor. Direk olmasa da dolaylı bir yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne de bir suçlamada bulunuyorlar. Bir hayli uzun sürecek bir dava olacak arada tebligat süreçleri işleyecek” dedi.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
New York Barosu avukatı Cahit Akbulut, yeni Halkbank davasında müştekilerin, Rıza Sarraf ve Hakan Atilla’nın yargılandıkları davalarda suçlu bulunmasından cesaret aldıklarını söyledi. Akbulut, dört ay gizlilik kararı olan davayla ilgili görüşlerini VOA Türkçe’ye anlattı.
Avukat Akbulut, “Halkbank aleyhine açılan yeni tazminat davasının dilekçesi 26 Mart 2020 tarihinde imzalanmış ve mahkemeye sunulmuş. Mahkemenin bu dava dilekçesini açıkladığı tarih ise 24 Temmuz. Bu dosyayla ilgili dört ay gizlilik alınıp geçtiğimiz cuma gününe kadar sürdürülmüş. Bu davayı dört ay saklamalarının nedeni hem eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın temyiz davasının sonucunu beklemek, ayrıca Halkbank aleyhine açılan diğer dava dosyasındaki gelişmeleri bekleme niyeti olabilir. Bu iki davadaki kararlara etki etmesin diye gizli tutulmuş olabilir. Bunlar hep teknik şeyler, tam ayrıntılarını, ne düşündüklerini bilemeyiz” dedi.
Halkbank’a yönelik dört ayrı suçlama var
Avukat Akbulut, dört ayrı suçlamayla yargılanacağını belirterek, “Dava dilekçesine baktığınızda 252 kişi, İran’ın sorumlu tutulduğu dört ayrı saldırı olaylarında zarar görenlerin aileleri tarafından açılmış. İki milyar dolarlık bir tazminden bahsediliyor. Amerikan mahkemelerinde, bu saldırılarda zarar gören kişilere İran’ın maddi tazminat ödemesi kararı alınmış ancak İran bu kişilere şimdiye kadar hiçbir ödeme yapmamış. Müştekiler, ABD’nin yasaklarına rağmen Halkbank’ın İran ile yaptığı işlemlerden bir menfaat sağladığını belirterek bu elde edilen gelirin kendi zararlarını tazmin edebileceğini iddia ediyorlar. Halkbank, dört ayrı maddeyle suçlanıyor, hemen hemen birbirine benzer suçlamalar. İran’ın petrol gelirlerinin Halkbank’a aktırıldığı iddia ediliyor. Halkbank’ın İran adına aracı banka olarak hareket ettiği ve bu işlemlerden haksız kazanç elde ettiği iddia ediliyor.”
Sarraf ve Atilla davalarından yola çıkılmış
Müştekilerin, iki ayrı davada Sarraf ve Atilla’nın suçlu bulunmasından cesaret alıp bu yeni davayı açtığını kaydeden Akbulut, “Müştekiler, şikayetlerini New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde hakkındaki tüm suçlamaları kabul eden Rıza Sarraf ve 32 ay hapis cezası alan Hakan Atilla davalarına dayandırıyor. Bu davalarda alınan tarafların, İran’a yönelik Amerikan ambargosunu delmekten suçlu bulunduklarına gönderme yapıyor. Bu değişik bir dava, sıradan bir dava değil ne tür bir karar çıkar şimdiden öngörmek pek mümkün değil. Ayrıca müştekiler, şikayetlerinde Türkiye Cumhuriyeti’ne de göndermede bulunuyor. Halkbank’ın yüzde 51’inin devlete ait Varlık Fonu’na ait olduğu belirtiliyor. Direk olmasa da dolaylı bir yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne de bir suçlamada bulunuyorlar. Bir hayli uzun sürecek bir dava olacak arada tebligat süreçleri işleyecek” dedi.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
ABD'de 30 bin kişiyle korona aşısı testleri başlıyor
Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yeni tip Koronavirüs'e (Covid-19) karşı başlatılan aşı çalışmalarında son safhaya gelindi. Moderna ilaç firması 30 bin kişi üzerinde yapılacak üçüncü faz testlere geçildiğini açıkladı. Bu çerçevede ilk deneme aşısı dün bir gönüllüye yapıldı.
Amerikalı yetkililer ve şirket yetkilileri, aşının yıl sonuna kadar yaygın kullanıma hazır hale gelebileceğini söyledi.
Amerika hükûmetinden ekonomik destek alan Moderna, dünyada aşı geliştirme çalışmalarına ilk başlayan şirketler arasında yer alıyor.
Moderna, yılda 500 milyon aşı üretme planını koruyarak bu kapasiteyi 2021’de 1 milyar doza çıkarmayı planladığını bildirdi.
ABD hükümeti, 30 bin kişi üzerinde denenecek geniş kapsamlı son aşama için 472 milyon dolar kaynak ayırdığını bildirdi.
Ancak bu deneysel aşının da virüse karşı kesin bir koruma sağlayıp sağlamayacağı belirsiz.
Ulusal Sağlık Enstitüleri Direktörü Francis Collins, "2020 sonuna kadar güvenli ve etkili bir aşının dağıtımı zor bir hedef ama Amerikan halkı için doğru hedef." dedi.
FAUCI: DENEY SONUÇLARI KASIMDA BELLİ OLUR
Amerika'nın Sesi'nde yer alan habere göre Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Başkanı Anthony Fauci de, deney sonuçlarının Kasım ayı ya da hatta daha erken bir tarihte belli olabileceğini söyledi.
Aşının güvenilirliğini test etmek için insanlar üzerinde yapılan son deneme olan üçüncü aşamaya katılacak deneklerin yarısına aşı, diğer yarısına plasebo (test edilen aşının etkisinin anlaşılması için hiçbir etkisi olmayan madde) verilecek.
Gönüllüler gerçek aşı mı yoksa sahte olanını mı aldıklarını bilmeyecek. Denekler, özellikle virüsün hala yayılmaya devam ettiği alanlarda günlük aktivitelerine devam edecekler. Uzmanlar, denekler arasında daha fazla enfeksiyona maruz kalan grubu yakın takibe alacak.
ÇİN VE İNGİLTERE DE AŞI ÜZERİNDE ÇALIŞIYOR
ABD dışında Çin ve İngiltere de Corona virüsüne karşı etkili aşı geliştirme çalışmalarında önemli yol kaydeden ülkelerden. Bu aşılarda, Brezilya gibi salgından büyük darbe alan ülkelerde son faz denemelere geçildi.
Amerika’da ise insanlar üzerinde son faz denemelerin sadece ülke içinde yapılması öngörülüyor.
ABD hükümeti tarafından finanse edilen Covid-19 Önleme Ağı, sonbahar boyunca her ay öne çıkan bir aşı çalışmasını devreye sokacak. Her potansiyel aşı adayı 30 bin yeni gönüllü üzerinde denenecek.
Bu çalışma sadece aşıların işe yarayıp-yaramadığını değil, aşı güvenliğini de test edecek ve bilim adamlarına tüm potansiyel aşıları karşılaştırma şansı verecek.
Her şey planlandığı gibi giderse, ABD’de Ağustos ayında da Oxford, eylülde Johnson & Johnson, Novavax ise Ekim ayında geniş kapsamlı testlerine başlayacak. Pfizer ilaç firması ise üzerinde çalıştığı potansiyel aşıyı bu yaz 30 bin kişi üzerinde denemeyi planlıyor.
AŞI İÇİN 150 BİN KİŞİ GÖNÜLLÜ OLDU
Seattle’daki Kanser Araştırma Enstitüsü uzmanlarından Dr. Fred Hutchinson, son haftalarda yaklaşık 150 bin gönüllünün bu çalışmalara katılmak için form doldurduğunu söyledi.
Uzman, aşı deneylerinin ABD toplumundaki etnik çeşitliliği yansıtması gerektiğini vurguladı. Dr. Hutchinson bu nedenle özellikle virüsten en büyük darbeyi alan siyah ve Latin Amerika kökenli gönüllü sağlamanın önemine dikkat çekti.
Normal şartlarda sıfırdan aşı üretmek yıllar süren bir çalışma gerektiriyor. Ancak salgınla birlikte birçok ülkede ilaç firması ve bilim adamları adeta yarış halinde rekor hızda ilk ve ikinci faz denemelerinde umut vaat eden sonuçlar alındı.
Dünyanın dört bir yanında hükûmetler önde giden aşı adaylarını stoklamaya hazırlanıyor. Böylece birden fazla aşı onaylandığı takdirde anında kullanıma girmesi planlanıyor. Ancak stoklanan ilk dozlar, yüksek risk grubuna giren kişiler için ayrılacak.
Geçen hafta Kongre’de konuşan Moderna Genel Müdürü Dr. Dtephen Hoge, yıl sonuna kadar işe yarayacak bir aşı üretilmesi konusunda “ihtiyatlı iyimserliğe sahip olduğunu” söyledi.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Amerikalı yetkililer ve şirket yetkilileri, aşının yıl sonuna kadar yaygın kullanıma hazır hale gelebileceğini söyledi.
Amerika hükûmetinden ekonomik destek alan Moderna, dünyada aşı geliştirme çalışmalarına ilk başlayan şirketler arasında yer alıyor.
Moderna, yılda 500 milyon aşı üretme planını koruyarak bu kapasiteyi 2021’de 1 milyar doza çıkarmayı planladığını bildirdi.
ABD hükümeti, 30 bin kişi üzerinde denenecek geniş kapsamlı son aşama için 472 milyon dolar kaynak ayırdığını bildirdi.
Ancak bu deneysel aşının da virüse karşı kesin bir koruma sağlayıp sağlamayacağı belirsiz.
Ulusal Sağlık Enstitüleri Direktörü Francis Collins, "2020 sonuna kadar güvenli ve etkili bir aşının dağıtımı zor bir hedef ama Amerikan halkı için doğru hedef." dedi.
FAUCI: DENEY SONUÇLARI KASIMDA BELLİ OLUR
Amerika'nın Sesi'nde yer alan habere göre Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Başkanı Anthony Fauci de, deney sonuçlarının Kasım ayı ya da hatta daha erken bir tarihte belli olabileceğini söyledi.
Aşının güvenilirliğini test etmek için insanlar üzerinde yapılan son deneme olan üçüncü aşamaya katılacak deneklerin yarısına aşı, diğer yarısına plasebo (test edilen aşının etkisinin anlaşılması için hiçbir etkisi olmayan madde) verilecek.
Gönüllüler gerçek aşı mı yoksa sahte olanını mı aldıklarını bilmeyecek. Denekler, özellikle virüsün hala yayılmaya devam ettiği alanlarda günlük aktivitelerine devam edecekler. Uzmanlar, denekler arasında daha fazla enfeksiyona maruz kalan grubu yakın takibe alacak.
ÇİN VE İNGİLTERE DE AŞI ÜZERİNDE ÇALIŞIYOR
ABD dışında Çin ve İngiltere de Corona virüsüne karşı etkili aşı geliştirme çalışmalarında önemli yol kaydeden ülkelerden. Bu aşılarda, Brezilya gibi salgından büyük darbe alan ülkelerde son faz denemelere geçildi.
Amerika’da ise insanlar üzerinde son faz denemelerin sadece ülke içinde yapılması öngörülüyor.
ABD hükümeti tarafından finanse edilen Covid-19 Önleme Ağı, sonbahar boyunca her ay öne çıkan bir aşı çalışmasını devreye sokacak. Her potansiyel aşı adayı 30 bin yeni gönüllü üzerinde denenecek.
Bu çalışma sadece aşıların işe yarayıp-yaramadığını değil, aşı güvenliğini de test edecek ve bilim adamlarına tüm potansiyel aşıları karşılaştırma şansı verecek.
Her şey planlandığı gibi giderse, ABD’de Ağustos ayında da Oxford, eylülde Johnson & Johnson, Novavax ise Ekim ayında geniş kapsamlı testlerine başlayacak. Pfizer ilaç firması ise üzerinde çalıştığı potansiyel aşıyı bu yaz 30 bin kişi üzerinde denemeyi planlıyor.
AŞI İÇİN 150 BİN KİŞİ GÖNÜLLÜ OLDU
Seattle’daki Kanser Araştırma Enstitüsü uzmanlarından Dr. Fred Hutchinson, son haftalarda yaklaşık 150 bin gönüllünün bu çalışmalara katılmak için form doldurduğunu söyledi.
Uzman, aşı deneylerinin ABD toplumundaki etnik çeşitliliği yansıtması gerektiğini vurguladı. Dr. Hutchinson bu nedenle özellikle virüsten en büyük darbeyi alan siyah ve Latin Amerika kökenli gönüllü sağlamanın önemine dikkat çekti.
Normal şartlarda sıfırdan aşı üretmek yıllar süren bir çalışma gerektiriyor. Ancak salgınla birlikte birçok ülkede ilaç firması ve bilim adamları adeta yarış halinde rekor hızda ilk ve ikinci faz denemelerinde umut vaat eden sonuçlar alındı.
Dünyanın dört bir yanında hükûmetler önde giden aşı adaylarını stoklamaya hazırlanıyor. Böylece birden fazla aşı onaylandığı takdirde anında kullanıma girmesi planlanıyor. Ancak stoklanan ilk dozlar, yüksek risk grubuna giren kişiler için ayrılacak.
Geçen hafta Kongre’de konuşan Moderna Genel Müdürü Dr. Dtephen Hoge, yıl sonuna kadar işe yarayacak bir aşı üretilmesi konusunda “ihtiyatlı iyimserliğe sahip olduğunu” söyledi.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Koronavirüs kalbe de zarar veriyor
Almanya’da yapılan iki araştırma sonucunda, koronavirüsü atlatan veya bu hastalıktan ölen kişilerde kalp hasarı belirtileri bulundu. Koronavirüsün kişilere kalp kriziyle aynı zararı verdiği belirtildi.
Almanya’da Frankfurt Üniversite Hastanesi ve Hamburg Kalp ve Damar Merkezi tarafından yapılan iki ayrı araştırmada, koronavirüsün kalbe de zararlı olduğu tespit edildi. Hayatta kalanların yüzde 75’inden fazlasının kanında, kişide kalp krizi geçirdikten sonra görülen yüksek düzeyde protein olduğu tespit edildi. Koronavirüsten hayatını kaybedenlerin yüzde 60’ından fazlasının, kalp kaslarında ise virüs görüldü.
İYİLEŞENLER AYLARCA ZAYIF VE YORGUN
Koronavirüsün solunum organları, böbrekler ve beyine dahi saldırdığı daha önce tespit edilmişti. Yeni yapılan iki araştırma sonucunda, virüsün ayrıca kardiyovasküler sistemi de etkilediği ortaya çıktı. Uzmanların, hasarın ne kadar sürebileceği konusunda bilgi veremediği, ancak araştırmanın koronavirüsten iyileşenlerin neden haftalarca veya aylarca zayıf ve yorgun kaldığını açıklamaya yardımcı olduğu belirtildi. Araştırmacılar ayrıca koronavirüs sonrası hastaların, kardiyovasküler değerlerinin takip edilmesini tavsiye etti.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Almanya’da Frankfurt Üniversite Hastanesi ve Hamburg Kalp ve Damar Merkezi tarafından yapılan iki ayrı araştırmada, koronavirüsün kalbe de zararlı olduğu tespit edildi. Hayatta kalanların yüzde 75’inden fazlasının kanında, kişide kalp krizi geçirdikten sonra görülen yüksek düzeyde protein olduğu tespit edildi. Koronavirüsten hayatını kaybedenlerin yüzde 60’ından fazlasının, kalp kaslarında ise virüs görüldü.
İYİLEŞENLER AYLARCA ZAYIF VE YORGUN
Koronavirüsün solunum organları, böbrekler ve beyine dahi saldırdığı daha önce tespit edilmişti. Yeni yapılan iki araştırma sonucunda, virüsün ayrıca kardiyovasküler sistemi de etkilediği ortaya çıktı. Uzmanların, hasarın ne kadar sürebileceği konusunda bilgi veremediği, ancak araştırmanın koronavirüsten iyileşenlerin neden haftalarca veya aylarca zayıf ve yorgun kaldığını açıklamaya yardımcı olduğu belirtildi. Araştırmacılar ayrıca koronavirüs sonrası hastaların, kardiyovasküler değerlerinin takip edilmesini tavsiye etti.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
'Rahip Brunson'u öldürtüp suçu cemaate atacaklardı'
Arjantin'in Infobae gazetesi "silahlı suç örgütü kurma" suçlamasıyla aranan ve iltica başvurusu yapan Serkan Kurtulmuş'un çarpıcı iddialarına yer verdi: "AKP (Rahip Brunson) öldürtüp suçu cemaate atacaktı. Bir ajan, benim de dostumdu, onu öldürmek istedi ama başaramadı..."
Hizmet Hareketi'ne yakın kişileri kaçırarak şantaj yaptığı ve polis çetesiyle birlikte bu kişileri gözaltına aldırdığı/serbest bıraktırdığı bilinen suç örgütünün liderleri geçtiğimiz haftalarda kaçtıkları Arjantin'de Interpol tarafından başka suçlardan yakalanmıştı.
Silahlı suç örgütü liderleri Serkan Kurtuluş ve Lider Camgöz'ün Arjantin’de yakalanmalarının ardından Serkan Kurtuluş Arjantin’de Infobae gazetesinden Federico Fahsbender’e konuştu.
22 Temmuz’da yayımlanan söyleşide Kurtulmuş, ilginç ve önemli iddialarda bulunuyor.
Ülkemdeki bazı siyasetçiler benden cinayet işlememi istedi” başlığı ile yayımlanan söyleşisi ve öne sürdüğü iddialar: (Çeviri/Kronos- Mehmet Sığınır)
Geçtiğimiz günlerde yakalanan Serkan Kurtuluş Arjantin’den sığınma talep ettikten sonra sessizliğini Infobae için bozdu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Pastör Andrew Brunson’ın ölüm emrini vermekle suçladı. Sıradışı kaçış hikayesini ve hücresinde öldürülme korkusunu anlattı.
Interpol tarafından ‘silahlı ve tehlikeli’ uyarısıyla kırmızı bültenle 2016’dan beri 26 ayrı suçtan bütün dünyada aranıyordu. Hayatı favori silahı AK-47 ile şiddet eylemleri ve cinayetlerle geçiyordu. Adam öldürme, silahlı soygun, kundaklama, adam kaçırma ve hürriyetten mahrum bırakma, şantaj, iş insanlarını öldürmeye teşebbüs ve yine iş insanlarından tehditle para alma gibi suçlardan aranıyordu. Geçtiğimiz ay bir Türk gazetesi hakkındaki yeni suçlamayı şöyle duyurdu: 2019 Kasım ayında, Arjantin’e gelmeden bir ay önce, MHP İzmir yöneticilerinden birini öldürmesi için kiralanmış ve akabinde ortadan kaybolmuştu. Rus uçağının düşürülmesi ile ilgili de suçlandı, yargılandı ama bu iddia ispat edilemedi.
Çete lideri Serkan Kurtuluş, mafya lideri Alaattin Çakıcı'yı hapiste ziyaret etmiş
Daha sonra ortadan kayboldu, kaçmaya başladı. Suç ortağı ile beraber neredeyse bütün dünyayı dolaşıp Gürcistan, Azerbaycan, Ukrayna ve Kolombiya üzerinden sahte bir pasaportla Buenos Aires’e gelip yerleştiler. Seyahat boyunca kendisine eşlik eden Kolombiyalı sevgilisi sayesinde temel seviye İspanyolcayı öğrendi. Kadın onunla Buenos Aires’e kadar eşlik etti ama gerçekte kim olduğunu bilmiyordu. Bu azılı haydut Puerto Madera’nın Petrona Eyle Sokağında bol nakit para ile lüks bir binada gösterişli bir hayat sürmeye başladı.
1978 İzmir doğumlu Serkan Kurtuluş, bir yanda elindeki Premier Lig maçlarının bahis kuponları diğer yanda Kur’an ayetleri veya ateşli silahlarla Twitter ve Instagram’da yaptığı paylaşımlarla şatafatlı bir imaj oluşturmuştu kendine. Bazen de milliyetçi dediği insanlarla Cihatçıların bayrakları altında ve bilinmeyen yerlerde çadırlarda silahlarla poz veriyordu. Bugün Kurtuluş biliyor ki hayatta kalması için tek şansı konuşması ve görünür olması.
Şimdi hapiste, 11 Haziran’da Federal Polis’in Interpol Şubesi tarafından sokakta kıskıvrak yakalanarak tıkıldığı hırsızlar ve yankesicilerle dolu, kötü kokan Unidad 28 Hapishanesi’nde. Geçtiğimiz hafta Federal Temyiz Mahkemesi 2. Dairesi tahliye talebini reddetti.
Türkiye ise onlarca suçtan iadesini talep ediyor. Ancak ülkeden ayrılmasının önünde ciddi bir engel var. Kurtuluş ve suç ortağı Arjantin Devleti’nden resmen sığınma talep ettiler. Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyorlar zira kendilerinden daha korkunç bir yapı tarafından öldürüleceklerinden korkuyorlar.
Infobae izlerini sürdü, yakalanma ve tutuklanmalarını yayınladı. Ve neden korktuklarını sordu.
Kurtuluş, hapishaneden telefonla sorularımıza yanıt verdi, hem de İspanyolca konuşarak.
– Neden Arjantin’e kaçtınız?
– Güvenliğim için. Türkiye beni öldürtmek istiyor. Ben bir savaştaydım (Suriye), bu savaşta Türkiye Cumhurbaşkanı terörist bir gruba yardım etti. Çok şeye şahit oldum, çok şey biliyorum, bu yüzden Türkiye beni suçluyor. Siyasi cinayetlerle ilgi çok şey biliyorum. Ben de onlarla beraberdim, çok kötü şeyler gördüm ve artık onların yanında olmak istemiyorum. Gürcistan’da iken sığınma talep ettim ancak Türkiye’de öldürülme riskim olduğunu söylediler. Şimdi Türkiye beni hapiste öldürmek istiyor. Birçok siyasetçi beni ortadan kaldırmak istiyor.
– Arjantin’de bir sığınmacı olarak mı yaşamak istiyorsunuz?
– Burada bir sığınmacı olarak kalmak istiyorum. Belgelerim avukatımda. Dönmeyi asla düşünmüyoruz.
– Arjantin Hükümetinin size yardımcı olacağını düşünüyor musunuz?
– Evet, biz burada yaşamak istiyoruz, dönmek istemiyoruz. Kesinlikle bizi öldürürler.
– Sizi ortadan kaldırmak isteyenler çok mu?
– Evet, siyasetçiler beni öldürmek istiyor.
– Kaçmak için size parayı kim temin etti?
– Dostlarım.
Böylece Kurtuluş korktuğu şeyi açıklıyor: Türkiye’deki siyasi iktidar. Cumhurbaşkanı’ndan, Recep Tayyip Erdoğan idaresindeki Ak Parti’den bahsediyor.
Aynı zamanda bu iktidarın muhaliflerini öldürtmek için kendisini kiralık katil olarak tutmak istediğini de ekliyor.
Kurtuluş’un hikayesini anlamak için Türkiye’nin yakın dönemdeki çalkantılı siyasetine bakmak gerekiyor. En belirgin olay Erdoğan ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardında olmakla suçlanan Amerika’da yaşayan din adamı Fethullah Gülen arasındaki kavga.
Kurtuluş’u özellikle endişelendiren bir mesele var: 2019’da Ak Parti İzmir yöneticilerinden Ahmet Kurtuluş’un öldürülmesi hadisesi. Türk medyasına göre Ahmet Kurtuluş Serkan Kurtuluş’un suç örgütüne yardım ediyordu.
“Ahmet Kurtulmuş’u öldürdüler” diyerek bunun bir dost ateşi olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Birilerini ortadan kaldıracaklar ve suçu cemaate atacaklardı”.
Türkiye’den tanıdık başka bir ismi daha zikrediyor: İzmir’de bir Presbiteryen kilise kuran ve 2016 darbe girişiminde Gülen Hareketi'ne üye olduğu iddiasıyla yargılanıp ev hapsine alınan ve Erdoğan ile Trump arasından gerilime sebep olan Amerikalı Rahip Andrew Brunson.
– Brunson konusu nedir tam olarak?
– Ak Parti onu öldürtüp suçu cemaate atacaktı. Bir ajan, benim de dostumdu, onu öldürmek istedi ama başaramadı. Daha sonra biz bu arkadaşımla Gürcistan’da beraber bulunduk. Elimde çok sayıda belge var, birçok işte beraber çalıştık. Daha sonra bana dediler ki: “Andrew Brunson’ı öldürmen gerek”. Ben bu teklifi kabul etmedim. Bu iş için para da teklif etmemişlerdi. Ama biz beraberdik. Ak Parti kamuoyundaki imajını güçlendirmek istiyordu ve cemaat ile kavgası vardı. Bu yüzden benim gibi adamları kiralayıp savaşa göndermek istiyorlardı.
– Brunson’ı öldürmenizi sizden kim istedi?
– Ak Parti, Ak Parti istedi. İzmir’den önemli siyasetçiler.
Eğer Kurtuluş’un dedikleri doğruysa bir egemen devlet, uluslararası tanınan üst düzey profilli bir düşmanını kiralık katil aracılığıyla ortadan kaldırmak istedi; öyle bir devlet ki bu mafya lideri ile bir zamanlar ortak çalışmışlar.
– Peki siz burada hapiste öldürülmekten mi korkuyorsunuz?
– Olabilir. Türkiye çok şey yapabilir. Bizi burada hapiste öldürtebilir. Bir gün araçta gardiyanlardan biri bana telefonunu gösterip otomatik Türkçe çeviriyi dinletti. Diğer mahkumlar da dinliyordu ama bir şey anlamadılar. Ama biz anladık: “SİZ BURADA ÖLDÜRÜLECEKSİNİZ” diyordu.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Hizmet Hareketi'ne yakın kişileri kaçırarak şantaj yaptığı ve polis çetesiyle birlikte bu kişileri gözaltına aldırdığı/serbest bıraktırdığı bilinen suç örgütünün liderleri geçtiğimiz haftalarda kaçtıkları Arjantin'de Interpol tarafından başka suçlardan yakalanmıştı.
Silahlı suç örgütü liderleri Serkan Kurtuluş ve Lider Camgöz'ün Arjantin’de yakalanmalarının ardından Serkan Kurtuluş Arjantin’de Infobae gazetesinden Federico Fahsbender’e konuştu.
22 Temmuz’da yayımlanan söyleşide Kurtulmuş, ilginç ve önemli iddialarda bulunuyor.
Ülkemdeki bazı siyasetçiler benden cinayet işlememi istedi” başlığı ile yayımlanan söyleşisi ve öne sürdüğü iddialar: (Çeviri/Kronos- Mehmet Sığınır)
Geçtiğimiz günlerde yakalanan Serkan Kurtuluş Arjantin’den sığınma talep ettikten sonra sessizliğini Infobae için bozdu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Pastör Andrew Brunson’ın ölüm emrini vermekle suçladı. Sıradışı kaçış hikayesini ve hücresinde öldürülme korkusunu anlattı.
Interpol tarafından ‘silahlı ve tehlikeli’ uyarısıyla kırmızı bültenle 2016’dan beri 26 ayrı suçtan bütün dünyada aranıyordu. Hayatı favori silahı AK-47 ile şiddet eylemleri ve cinayetlerle geçiyordu. Adam öldürme, silahlı soygun, kundaklama, adam kaçırma ve hürriyetten mahrum bırakma, şantaj, iş insanlarını öldürmeye teşebbüs ve yine iş insanlarından tehditle para alma gibi suçlardan aranıyordu. Geçtiğimiz ay bir Türk gazetesi hakkındaki yeni suçlamayı şöyle duyurdu: 2019 Kasım ayında, Arjantin’e gelmeden bir ay önce, MHP İzmir yöneticilerinden birini öldürmesi için kiralanmış ve akabinde ortadan kaybolmuştu. Rus uçağının düşürülmesi ile ilgili de suçlandı, yargılandı ama bu iddia ispat edilemedi.
Çete lideri Serkan Kurtuluş, mafya lideri Alaattin Çakıcı'yı hapiste ziyaret etmiş
Daha sonra ortadan kayboldu, kaçmaya başladı. Suç ortağı ile beraber neredeyse bütün dünyayı dolaşıp Gürcistan, Azerbaycan, Ukrayna ve Kolombiya üzerinden sahte bir pasaportla Buenos Aires’e gelip yerleştiler. Seyahat boyunca kendisine eşlik eden Kolombiyalı sevgilisi sayesinde temel seviye İspanyolcayı öğrendi. Kadın onunla Buenos Aires’e kadar eşlik etti ama gerçekte kim olduğunu bilmiyordu. Bu azılı haydut Puerto Madera’nın Petrona Eyle Sokağında bol nakit para ile lüks bir binada gösterişli bir hayat sürmeye başladı.
1978 İzmir doğumlu Serkan Kurtuluş, bir yanda elindeki Premier Lig maçlarının bahis kuponları diğer yanda Kur’an ayetleri veya ateşli silahlarla Twitter ve Instagram’da yaptığı paylaşımlarla şatafatlı bir imaj oluşturmuştu kendine. Bazen de milliyetçi dediği insanlarla Cihatçıların bayrakları altında ve bilinmeyen yerlerde çadırlarda silahlarla poz veriyordu. Bugün Kurtuluş biliyor ki hayatta kalması için tek şansı konuşması ve görünür olması.
Şimdi hapiste, 11 Haziran’da Federal Polis’in Interpol Şubesi tarafından sokakta kıskıvrak yakalanarak tıkıldığı hırsızlar ve yankesicilerle dolu, kötü kokan Unidad 28 Hapishanesi’nde. Geçtiğimiz hafta Federal Temyiz Mahkemesi 2. Dairesi tahliye talebini reddetti.
Türkiye ise onlarca suçtan iadesini talep ediyor. Ancak ülkeden ayrılmasının önünde ciddi bir engel var. Kurtuluş ve suç ortağı Arjantin Devleti’nden resmen sığınma talep ettiler. Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyorlar zira kendilerinden daha korkunç bir yapı tarafından öldürüleceklerinden korkuyorlar.
Infobae izlerini sürdü, yakalanma ve tutuklanmalarını yayınladı. Ve neden korktuklarını sordu.
Kurtuluş, hapishaneden telefonla sorularımıza yanıt verdi, hem de İspanyolca konuşarak.
– Neden Arjantin’e kaçtınız?
– Güvenliğim için. Türkiye beni öldürtmek istiyor. Ben bir savaştaydım (Suriye), bu savaşta Türkiye Cumhurbaşkanı terörist bir gruba yardım etti. Çok şeye şahit oldum, çok şey biliyorum, bu yüzden Türkiye beni suçluyor. Siyasi cinayetlerle ilgi çok şey biliyorum. Ben de onlarla beraberdim, çok kötü şeyler gördüm ve artık onların yanında olmak istemiyorum. Gürcistan’da iken sığınma talep ettim ancak Türkiye’de öldürülme riskim olduğunu söylediler. Şimdi Türkiye beni hapiste öldürmek istiyor. Birçok siyasetçi beni ortadan kaldırmak istiyor.
– Arjantin’de bir sığınmacı olarak mı yaşamak istiyorsunuz?
– Burada bir sığınmacı olarak kalmak istiyorum. Belgelerim avukatımda. Dönmeyi asla düşünmüyoruz.
– Arjantin Hükümetinin size yardımcı olacağını düşünüyor musunuz?
– Evet, biz burada yaşamak istiyoruz, dönmek istemiyoruz. Kesinlikle bizi öldürürler.
– Sizi ortadan kaldırmak isteyenler çok mu?
– Evet, siyasetçiler beni öldürmek istiyor.
– Kaçmak için size parayı kim temin etti?
– Dostlarım.
Böylece Kurtuluş korktuğu şeyi açıklıyor: Türkiye’deki siyasi iktidar. Cumhurbaşkanı’ndan, Recep Tayyip Erdoğan idaresindeki Ak Parti’den bahsediyor.
Aynı zamanda bu iktidarın muhaliflerini öldürtmek için kendisini kiralık katil olarak tutmak istediğini de ekliyor.
Kurtuluş’un hikayesini anlamak için Türkiye’nin yakın dönemdeki çalkantılı siyasetine bakmak gerekiyor. En belirgin olay Erdoğan ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardında olmakla suçlanan Amerika’da yaşayan din adamı Fethullah Gülen arasındaki kavga.
Kurtuluş’u özellikle endişelendiren bir mesele var: 2019’da Ak Parti İzmir yöneticilerinden Ahmet Kurtuluş’un öldürülmesi hadisesi. Türk medyasına göre Ahmet Kurtuluş Serkan Kurtuluş’un suç örgütüne yardım ediyordu.
“Ahmet Kurtulmuş’u öldürdüler” diyerek bunun bir dost ateşi olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Birilerini ortadan kaldıracaklar ve suçu cemaate atacaklardı”.
Türkiye’den tanıdık başka bir ismi daha zikrediyor: İzmir’de bir Presbiteryen kilise kuran ve 2016 darbe girişiminde Gülen Hareketi'ne üye olduğu iddiasıyla yargılanıp ev hapsine alınan ve Erdoğan ile Trump arasından gerilime sebep olan Amerikalı Rahip Andrew Brunson.
– Brunson konusu nedir tam olarak?
– Ak Parti onu öldürtüp suçu cemaate atacaktı. Bir ajan, benim de dostumdu, onu öldürmek istedi ama başaramadı. Daha sonra biz bu arkadaşımla Gürcistan’da beraber bulunduk. Elimde çok sayıda belge var, birçok işte beraber çalıştık. Daha sonra bana dediler ki: “Andrew Brunson’ı öldürmen gerek”. Ben bu teklifi kabul etmedim. Bu iş için para da teklif etmemişlerdi. Ama biz beraberdik. Ak Parti kamuoyundaki imajını güçlendirmek istiyordu ve cemaat ile kavgası vardı. Bu yüzden benim gibi adamları kiralayıp savaşa göndermek istiyorlardı.
– Brunson’ı öldürmenizi sizden kim istedi?
– Ak Parti, Ak Parti istedi. İzmir’den önemli siyasetçiler.
Eğer Kurtuluş’un dedikleri doğruysa bir egemen devlet, uluslararası tanınan üst düzey profilli bir düşmanını kiralık katil aracılığıyla ortadan kaldırmak istedi; öyle bir devlet ki bu mafya lideri ile bir zamanlar ortak çalışmışlar.
– Peki siz burada hapiste öldürülmekten mi korkuyorsunuz?
– Olabilir. Türkiye çok şey yapabilir. Bizi burada hapiste öldürtebilir. Bir gün araçta gardiyanlardan biri bana telefonunu gösterip otomatik Türkçe çeviriyi dinletti. Diğer mahkumlar da dinliyordu ama bir şey anlamadılar. Ama biz anladık: “SİZ BURADA ÖLDÜRÜLECEKSİNİZ” diyordu.
[Samanyolu Haber] 28.7.2020
Yetiş Ey... [Abdullah Aymaz]
Gül Muştusu’nun mülhemundan olduğuna inandığım şairi Sezai Karakoç Bey hepimiz adına şöyle bir yakarışta bulunuyor:
Yetiş uluların imamı (S.A.S.)
Yetiş toprağın yeni doğuşuna
İnsanın yeniden
Dirilme süzülüşüne
Yetiştir toprak saçan ellerini
Tanrı gücünü görmeyen gözlere
Saçtığın topraklardan yetiştir bize
Ey gök yolcusu
Yolculuğunda meleğin kanadı
Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan
Yetiş bize kıyamet bildiricisi
Kıyametteki sevinç muştucusunu
Yetiş kabaran yeni toprağa
Kur’an tohumunu ekmek için
Gül tohumlarını saç bize
Gül bahçesi olan türbenden
Ve komşun Tanrıevi’inden
Ve sevgilin olan ve sevgilisi olduğun
Diri diriltici olanın (c.c.)
Acımasından bize
Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber (S.A.S.)
Yetiş her zaman diri olan varlığınla
Yetiş yak lambamızı
Yetiş aydınlat karanlığımızı
Yetiş yeşillendir çöllerimizi
Yetiş dirilt insanımızı
Seni sevenin ismiyle yetiş bize
Yetiştir bize
Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını
Verim yağmuru insin ülkemizde
Mekke’ye Medine’ye Şam’a
Kudüs’e Bağdat’a İstanbul’a
Semerkand’a Taşkent’e Diyarbekir’e
Yetiş Peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah’ın izniyle
Yetiştir erlerini
Diriliş bayraklarını taşıyan
Şehit gömleklerini peşin giymiş
Ateşten, sudan geçer gibi geçen
Allah önünde her varı yok gören
Dağların üstünde erip
Kentlere şafaklar gibi ağan
Küçük askerlerini
Gül diksinler diye yeni topraklarına
İnsanın ta gönlüne
Yetiştir erenlerini
Allah’ım
Âmin
Ve son olarak Dirilişin mübarek şairi Sezai Karakoç Bey, aynı zamanda bütün hizmet erbabına aslında Kur’an’dan beslenen herkese, hepimize bir misal olarak çok güzel bir mesaj sunuyor ve diyor ki:
Sen beni gönderdin
Gülün muştusunu vermek için
İsa’nın doğumunu yaz gibi
Yahya’nın sesini kış gibi
Zekeriya’nın ürpertisini
İnsanlara
Bir bahar aşısı gibi,
Taşımak için
Gülün muştusunu vermek için
Sen beni gönderdin
Kur’an meşalesini
Dikmek için karanlık dağlara
Işık saçmak için dört yana
Zeytine yağ
İncire bal vermek için
Gülün taşlara
Kuşlara balıklara mercana
İnsana
Beni gönderdin
Abdullah Aymaz
[Abdullah Aymaz] 28.7.2020 [Samanyolu Haber]
Yetiş uluların imamı (S.A.S.)
Yetiş toprağın yeni doğuşuna
İnsanın yeniden
Dirilme süzülüşüne
Yetiştir toprak saçan ellerini
Tanrı gücünü görmeyen gözlere
Saçtığın topraklardan yetiştir bize
Ey gök yolcusu
Yolculuğunda meleğin kanadı
Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan
Yetiş bize kıyamet bildiricisi
Kıyametteki sevinç muştucusunu
Yetiş kabaran yeni toprağa
Kur’an tohumunu ekmek için
Gül tohumlarını saç bize
Gül bahçesi olan türbenden
Ve komşun Tanrıevi’inden
Ve sevgilin olan ve sevgilisi olduğun
Diri diriltici olanın (c.c.)
Acımasından bize
Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber (S.A.S.)
Yetiş her zaman diri olan varlığınla
Yetiş yak lambamızı
Yetiş aydınlat karanlığımızı
Yetiş yeşillendir çöllerimizi
Yetiş dirilt insanımızı
Seni sevenin ismiyle yetiş bize
Yetiştir bize
Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını
Verim yağmuru insin ülkemizde
Mekke’ye Medine’ye Şam’a
Kudüs’e Bağdat’a İstanbul’a
Semerkand’a Taşkent’e Diyarbekir’e
Yetiş Peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah’ın izniyle
Yetiştir erlerini
Diriliş bayraklarını taşıyan
Şehit gömleklerini peşin giymiş
Ateşten, sudan geçer gibi geçen
Allah önünde her varı yok gören
Dağların üstünde erip
Kentlere şafaklar gibi ağan
Küçük askerlerini
Gül diksinler diye yeni topraklarına
İnsanın ta gönlüne
Yetiştir erenlerini
Allah’ım
Âmin
Ve son olarak Dirilişin mübarek şairi Sezai Karakoç Bey, aynı zamanda bütün hizmet erbabına aslında Kur’an’dan beslenen herkese, hepimize bir misal olarak çok güzel bir mesaj sunuyor ve diyor ki:
Sen beni gönderdin
Gülün muştusunu vermek için
İsa’nın doğumunu yaz gibi
Yahya’nın sesini kış gibi
Zekeriya’nın ürpertisini
İnsanlara
Bir bahar aşısı gibi,
Taşımak için
Gülün muştusunu vermek için
Sen beni gönderdin
Kur’an meşalesini
Dikmek için karanlık dağlara
Işık saçmak için dört yana
Zeytine yağ
İncire bal vermek için
Gülün taşlara
Kuşlara balıklara mercana
İnsana
Beni gönderdin
Abdullah Aymaz
[Abdullah Aymaz] 28.7.2020 [Samanyolu Haber]
İnsanın Değeri [Mehmet Ali Şengül]
İnsanın nezd-i Uluhiyetteki değeri çok büyüktür. Çünkü o; yaratılan varlıkların en kıymetlisidir. Allah (cc) insanı, parayla alınıp satılamayacak kadar harika duygu ve düşüncelerle donatmıştır.
İnsanların, dünyadan âhirete kaybetmeden kazanarak gidebilmeleri için, Allah(cc) yüzyirmidört bin peygamberi rehber olarak göndermiştir. En son nebiler sultanı Efendimiz’i (sav), hükmü kıyamete kadar devam edecek Kur’an-ı Mû’ciz-ül Beyan’la insanlığa rehber yapmıştır.
Allah Resûlü (sav), nübüvvet hayatında ümmeti için ağlamış, dertlenmiş, hayatının her anını çile ve ızdırabla geçirmiştir. İnsanlar inanmadıkları için kendini helak edecek kadar tehlike sınırlarına yaklaşmış, tam bu noktada Cenâb-ı Hakk Habîbi’ni vahiyle teselli etmiş; Şuara sûresi âyette, (Habibim!) “Onlar iman etmiyorlar diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.„ buyurmuştur.
İnsanlar; Efendimizin (sav) rehberliğinde gönül dünyalarını Kur’an nuruyla aydınlatır, akıllara durgunluk verecek sistem ve nizamları basiretleriyle okur, yaratılan varlıklar içinde yerini çok iyi tayin eder, Allah’ın rızâsını ve hoşnutluğunu kazanabilmek niyetiyle amellerini ihlas ile yerine getirirlerse, Allah Zülcelal hazretleri -inşâallah- hiçbir ameli boşa çıkarmayacak ve karşılıksız bırakmayacaktır.
Hazreti Üstad Lem’alar’da, “Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba ve fazla muvaffakiyetle değil„ diyor.
İnsanlar kendi mes’uliyetinin şuurunda olur, kimseyi suçlamaz, başa gelen hâdiselerde kaderin hissesini unutmaz, ciddi bir nefis muhâsebesi yaparlarsa; hayat ve enerjilerini israf etmemiş olurlar. Komşu, âile, akraba ve arkadaşlar arası moral bozukluğuna sebebiyet veren hâdiselere karşı sabırlı, hissî harekette bulunmadan olgun davranışı tercih ederek ve insanların yorumlarına göre değil, Allah’ın (cc) insana bakışına göre hayatlarını tanzim etmelidirler.
Hizmet-i îmaniye ve Kur’âniye’ye gönül veren insanların gaye ve hedefi; rızâ-yı İlâhiyi esas alıp dünya ve âhiret mutluluğunu paylaşarak, barış ve huzur içinde yaşamayı tercih edip, evrensel değerlere sahip çıkarak vahdet-i ruhiye’yi korumak sûretiyle, devletler ve milletler arası muvâzene unsuru olmayı temsil etmektir.
İnsanların yanlışlıklarını nezâketle ve irşadla tashih etmek, maddî-mânevî dertlerini ve ızdırablarını paylaşmayı da bir vazife bilmektir. Tenkide, münâkaşaya asla tevessül ve tenezzül etmeden, müsbeti tercih etmek ve kavl-i leyyinle, tatlı dil ve güler yüzle insanlara yaklaşmak, hatta kötülük yapana dahi -Allah(cc) için- dişini sıkıp iyilikle muâmele etmektir.
Mü’min aldanır ama aldatmaz. Meşrû hedefe meşrû yollarla gitmeyi, herkese adâletle muâmele etmeyi, zulümden ve -haklı bile olsa- başkalarına güç kazandıran doğrulardan vazgeçmelidir. Çünkü; “Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.”(22.Mektub)
Birileri bizim kalbimizi kırsa, kırılsak bile biz aynıyla mukâbelede bulunarak onların kalbini kırmayalım. Hissiyatın gâlip olduğu anda yapılan yanlışlıklar dâvâya zarar verdiği gibi, tamiri zor olan ayrılıklara da neden oluyor.
Bu gerçeklerin önemine binâen Hazreti Üstad; ihlas risâlesine dikkat çekip, ‘laakal en az on beş günde bir okumayı’ teşvik buyurmuşlar; aklımıza, îmanımıza, iz’ânımıza hitap ederek uhuvvet risalesini de bizlere emânet etmişlerdir. Ne kadar okuyor, ne kadar hayâtımıza tatbik ediyor ve yaşıyoruz? Bu hususu herkesin vicdânına ve mes’uliyet duygusuna bırakıyorum.
[Mehmet Ali Şengül] 28.7.2020 [Samanyolu Haber]
İnsanların, dünyadan âhirete kaybetmeden kazanarak gidebilmeleri için, Allah(cc) yüzyirmidört bin peygamberi rehber olarak göndermiştir. En son nebiler sultanı Efendimiz’i (sav), hükmü kıyamete kadar devam edecek Kur’an-ı Mû’ciz-ül Beyan’la insanlığa rehber yapmıştır.
Allah Resûlü (sav), nübüvvet hayatında ümmeti için ağlamış, dertlenmiş, hayatının her anını çile ve ızdırabla geçirmiştir. İnsanlar inanmadıkları için kendini helak edecek kadar tehlike sınırlarına yaklaşmış, tam bu noktada Cenâb-ı Hakk Habîbi’ni vahiyle teselli etmiş; Şuara sûresi âyette, (Habibim!) “Onlar iman etmiyorlar diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.„ buyurmuştur.
İnsanlar; Efendimizin (sav) rehberliğinde gönül dünyalarını Kur’an nuruyla aydınlatır, akıllara durgunluk verecek sistem ve nizamları basiretleriyle okur, yaratılan varlıklar içinde yerini çok iyi tayin eder, Allah’ın rızâsını ve hoşnutluğunu kazanabilmek niyetiyle amellerini ihlas ile yerine getirirlerse, Allah Zülcelal hazretleri -inşâallah- hiçbir ameli boşa çıkarmayacak ve karşılıksız bırakmayacaktır.
Hazreti Üstad Lem’alar’da, “Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba ve fazla muvaffakiyetle değil„ diyor.
İnsanlar kendi mes’uliyetinin şuurunda olur, kimseyi suçlamaz, başa gelen hâdiselerde kaderin hissesini unutmaz, ciddi bir nefis muhâsebesi yaparlarsa; hayat ve enerjilerini israf etmemiş olurlar. Komşu, âile, akraba ve arkadaşlar arası moral bozukluğuna sebebiyet veren hâdiselere karşı sabırlı, hissî harekette bulunmadan olgun davranışı tercih ederek ve insanların yorumlarına göre değil, Allah’ın (cc) insana bakışına göre hayatlarını tanzim etmelidirler.
Hizmet-i îmaniye ve Kur’âniye’ye gönül veren insanların gaye ve hedefi; rızâ-yı İlâhiyi esas alıp dünya ve âhiret mutluluğunu paylaşarak, barış ve huzur içinde yaşamayı tercih edip, evrensel değerlere sahip çıkarak vahdet-i ruhiye’yi korumak sûretiyle, devletler ve milletler arası muvâzene unsuru olmayı temsil etmektir.
İnsanların yanlışlıklarını nezâketle ve irşadla tashih etmek, maddî-mânevî dertlerini ve ızdırablarını paylaşmayı da bir vazife bilmektir. Tenkide, münâkaşaya asla tevessül ve tenezzül etmeden, müsbeti tercih etmek ve kavl-i leyyinle, tatlı dil ve güler yüzle insanlara yaklaşmak, hatta kötülük yapana dahi -Allah(cc) için- dişini sıkıp iyilikle muâmele etmektir.
Mü’min aldanır ama aldatmaz. Meşrû hedefe meşrû yollarla gitmeyi, herkese adâletle muâmele etmeyi, zulümden ve -haklı bile olsa- başkalarına güç kazandıran doğrulardan vazgeçmelidir. Çünkü; “Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.”(22.Mektub)
Birileri bizim kalbimizi kırsa, kırılsak bile biz aynıyla mukâbelede bulunarak onların kalbini kırmayalım. Hissiyatın gâlip olduğu anda yapılan yanlışlıklar dâvâya zarar verdiği gibi, tamiri zor olan ayrılıklara da neden oluyor.
Bu gerçeklerin önemine binâen Hazreti Üstad; ihlas risâlesine dikkat çekip, ‘laakal en az on beş günde bir okumayı’ teşvik buyurmuşlar; aklımıza, îmanımıza, iz’ânımıza hitap ederek uhuvvet risalesini de bizlere emânet etmişlerdir. Ne kadar okuyor, ne kadar hayâtımıza tatbik ediyor ve yaşıyoruz? Bu hususu herkesin vicdânına ve mes’uliyet duygusuna bırakıyorum.
[Mehmet Ali Şengül] 28.7.2020 [Samanyolu Haber]
Örgütsel Sağlık [Dr. Ömer Özdemir]
Örgüt, Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde, ‘’Ortak bir amacı veya işi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kişilerin veya kurumların oluşturduğu birlik, teşekkül, teşkilat.’’ olarak tarif edilir. Birçok yerde ‘‘organizasyon’’ olarak da adlandırılır.
Örgüt, ortak bir hedefi gerçekleştirmek için organize olmuş/edilmiş iki veya daha fazla kimseden oluşan sistemdir. Bu bağlamda, toplumun yapı taşı aile, şirketler, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, gönüllü kurumlar, belediyeler, dernekler, siyasi partiler, hükümetler vb. gibi toplululuklar örgüt olarak adlandırılabilir.
Örgütler; zararlı-zararsız, açık-kapalı, biçimsel-biçimsel olmayan, resmi-resmi olmayan, kâr amacı güden-kâr amacı gütmeyen örgütler vb. gibi farklı şekillerde sınıflandırılmakta ve birbirlerinden büyüklük, işleyiş ve yapı bakımından farklılık göstermektedirler.
Örgüt incelenmelerini her disiplin kendi açısından ele alır. En sade şekliyle ifade edilecek olursa, iktisatçı daha çok ekonomik alanlara, siyaset bilimci örgütteki güç dağılımına, sosyolog rol dağılımına, antropolog değerler sistemine, psikolog bireylerin motivasyon ve güdülenmesine yoğunlaşır.
Buna karşın işletme bilimi, özellikle yönetim ve organizasyon ile örgütsel davranış ana bilim dalları ise; örgüt yapısı, örgütte görev dağılımı, üyelerin motivasyonu, verimliliği, adanmışlığı, bağlılığı, sadakati, tükenmişliği ile örgütsel güven ve örgütsel sağlık gibi alanlara odaklanır.
Örgütlerin doğması, büyümesi, gelişmesi, olgunlaşması ve ölmesi yönüyle ele alacak olursak, onların da canlılık belirtisi gösterdikleri ifade edilebilir. Dolayısıyle örgütlerin de tıpkı insanlar gibi; ruhsal, psikolojik ve biyolojik yapılarından bahsedilebilir. Bu da örgütlerin sağlık açısından da ele alınmasının ve incelenmesinin gerekliliğini ortaya çıkarır.
Örgütsel Sağlık kavramı, Yunan göçmeni ABD’li Chris Argyris tarafından ilk kez 1950’li yılların sonlarında ortaya atılmıştır. O günden bugüne birçok bilim insanı kavramı ele almış, incelemiş ve yeni eklemelerle geliştirerek günümüze taşımışlardır. 60’lı yıllardan sonra da bu alandaki en esaslı çalışmaları Matthew B. Miles yapmıştır.
Örgütsel Sağlık Genel Sağlık kavramına benzetilirse, Örgüt Sağlığı da bir canlının sağlığında olduğu gibi tüm organlarının düzenli çalışması olarak ifade edilebilir. ‘‘Her işin başı sağlık’’ atasözü gereğince de sağlıklı kalınması, örgüt sağlığının iç ve dış zararlı etkenlerden korunması önemlidir.
Eğer ki, elde olmayan sebeplerden dolayı sağlıklı halin yitirilmesi durumunda ise insanlarda olduğu gibi hastalığı tedavi etme ruhsatına sahip hekimlere müracaat edilmesi akıllıca olanıdır. Burada ‘‘Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.’’ atasözü kulağa küpe olmalıdır.
Mütehassıs insanlar elbette hastalığın durumuna göre tedavi önereceklerdir. Bazı hastalıklar ayakta atlatılırken bazıları ise yatakta atlatıldığı ve hatta bazılarının ise cerrahi müdahaleyi zorunlu kıldığı bilinen bir gerçektir.
Peygamber Efendimiz (sav)‘in , beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilmemiz yönündeki öğütünde belirttikleri madddelerden birisi de ‘‘Hastalık gelmeden önce sağlığın kıymetinin bilinmesi’’dir.
Esas olan örgütün hastalıklardan korunması, hastalıklarla savaşarak ve çevre koşullarını iyileştirerek yaşam kalitesinin arttırılmasını ve nihayet ömrünün uzun olmasını amaçlamaktır.
Hastalıklarla mücadele etmenin en basit ve ucuz yolu, hastalığa yakalanmadan önce koruyucu önlemlerin alınmasıdır. Örgütün sağlıklı işleyişi, ritmik ve uyumlu işleyen bir denge ve savunma sistemi üzerine kuruludur.
Belirtilen bu denge ve savunma sistemi üç ana direk üzerine oturur:
-Açık, net, cesaretlendirici, teşvik edici ve güven odaklı ÖRGÜT KÜLTÜRÜ,
-Dolaylı veya dolaysız olarak üyelerce hissedilen ve onların duygularını, motivasyonlarını, bağlılıklarını, adanmışlıklarını, sadakatlerini, davranışlarını ve tutumlarını etkileyen ÖRGÜT İKLİMİ ve
-Eşitlik, bağımsızlık, sorumluluk, güven, bağlılık, doğruluk, dürüstlük, saygı, sevgi, hoşgörü, yardımseverlik gibi esaslarından oluşan ÖRGÜT DEĞERLERİdir.
Ayrıca, örgüt üyelerinin bağlılık, sadakat, adanmışlık ve güven duyguları, adalet algısı, kaygı, stres ve sessizlik düzeyi ölçümleri ile de örgütün denge durumu ve savunma direnci tespit edilmiş olur.
Sağlıklı ve Sağlıksız Örgütlerin Farkları
Kadir Ardıç ve Sema Polatcı’nın, Atatürk Üniversitesi İİBF Dergisi’nde yayınladıkları çalışmada, kavram ile ilgili araştırma yapan birçok bilim insanın tespitlerini aktardıkları görülüyor. Söz konusu çalışma esas alınarak ‘sağlıklı ve sağlıksız örgütlerin farkları’ aşağıdaki şekilde belirlenebilir. Ayrıca yine aynı çalışmada örgüt sağlığını artırmak için Matthew B. Miles’e ait beş yaklaşım nakledilmektedir:
Örgüt Sağlığını artırmak için Matthew B. Miles’e göre önemli olan beş yaklaşım ise;
1. Bireysel Gelişimi Desteklemek: Örgüt yöneticileri, üyenin başarısını takdir ederek ve onların örgüte olan bağlılıklarını arttırarak; üyelerin bireysel gelişimleri konusunda cesaretlendirebilir. Bu şekilde örgütün gelişim ve değişimine katkıda bulunulmuş ve örgüt sağlığı arttırılmış olur.
2. İletişime Önem Vermek: Üyelerin kendi aralarında ve yöneticileriyle, yöneticilerin de yine kendi aralarında ve ekipleriyle, son olarak da örgütün tüm çevre ile doğru ve kolay iletişimini sağlamak gereklidir.
Böylece her kesimle güçlendirilen iletişim, örgüt sağlığının oluşturulması ve arttırılması adına önemli bir etken olarak görülür.
3. Bilgi Akışını Güçlendirmek: Özellikle dikey bilgi akışının güçlenmesi ve geri beslemenin sağlanması örgüt sağlığı için çok önemlidir.
Sahip olunan veya yeni elde edilen tüm bilgilerin örgüt içerisinde doğru, çabuk ve engellemelere maruz kalmadan yayılması gerekmektedir.
Böylelikle bilgi akışının güçlendirilmesi örgüt sağlığını artırıcı bir diğer unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
4. Değişime Açık Bir Örgüt Kültürü Oluşturmak: Takım çalışmasına önem verip, bilgi akışını güçlendirerek değişime açık bir örgüt kültürü oluşturulmalıdır.
Gelişen teknoloji ve hizmet anlayışına uygun örgüt yapısını oluşturan, emeğe ve üyelere değer veren bir örgüt kültürü; üyelerin kendilerini örgüte ait hissetmelerine ve daha verimli çalışmalarına neden olacak aynı zamanda da maliyetleri azaltacaktır. Bu da örgüt sağlığını arttırmak için önemli bir adımdır.
5. Uzman Desteği: İşgörenler ve örgüt yapısı konusunda gerektiğinde içeriden veya dışarıdan konusunda uzman kişilerden danışmanlık hizmeti alınmalıdır.
Uzmanlar yardımıyla sorunlar ortaya çıkmadan önleyici tedbirler alınabilir. Uzmanların bilgisinden yararlanma; konuyu en iyi bilenlerden yararlanmanın vermiş olduğu faydanın yanı sıra farklı kültürlerin pozitif yönlerini örgüte uyarlama imkanını da sunacaktır.
Check Up Önemli
İnsanlarda olduğu gibi, zaman zaman örgüt sağlığının da Check Up’tan geçirilmesi önemlidir.
Örgütün güçlü ve zayıf yönleri tespit edilerek, zayıf yönlerinin güçlendirilmesi, güçlü yönlerinin ise geliştirilmesi gerekir.
Burada amaç elde edilen verilere göre tedavi ve iyileştirme planları hazırlamaktır.
Check Up’taki tespit ve teşhis işlemleri, alanında uzman insanlar tarafından yapılmalıdır. Tedavinin ve gerekirse cerrahi müdahalenin ise bizzat örgüt yöneticilerinin de ‘istekli’ destekleri ile deneyim sahibi, uzman ve maharetli eller tarafından yapılması çok önemlidir.
Tespit ve teşhisin mevcut durumun sorumluları tarafından yapılmasının gerçekçi değerlendirmeleri yansıtması ihtimali çok düşüktür. Söz konusu kişiler tarafından yazılan tespit ve teşhis raporunun özünü, daha çok geçmişin imkansızlıkları içinde gelinen noktanın kaçınılmaz olduğunu savunan görüşler oluşturacaktır. Uygulayacakları tedavi ve cerrahi müdahalenin ise durumu daha da kötüye götürme riski çok yüksektir.
Hâlbuki örgütün tekrar sağlığına kavuşabilmesi için bir fırsat olması ümidiyle hazırlanan bu rapor, başka şartlar altında değişim ve iyileştirme çalışmaları ile birlikte planlarını da kapsamalıydı.
Velhasılıkelam,
Sağlıklı Örgüt yapısının oluşturulması; örgüt yönetiminin, tüm üyelerin bireysel gelişimlerini desteklemekle birlikte karar ve faaliyetlere aktif katılımını sağlaması, iç ve dış çevre ile iletişime önem vermesi, örgüt içi sağlıklı bilgi akışını güçlendirmesi, değişime açık örgüt kültürü oluşturması ve uzman desteğine başvurması ile mümkün olacaktır.
Ancak, burada da örgüt yönetiminin kararlılığı ve örgüt yapısında gerek duyulan değişimi zamanında gerçekleştirmesi hayati önem taşır.
Bu ise, örgütün sağlığı ve ömrü adına lider ve kurmay ekibinin tarihi bir sorumluluğudur.
Bir sonraki yazıda görüşmek ümidiyle...
[Dr. Ömer Özdemir] 28.7.2020 [Samanyolu Haber]
Örgüt, ortak bir hedefi gerçekleştirmek için organize olmuş/edilmiş iki veya daha fazla kimseden oluşan sistemdir. Bu bağlamda, toplumun yapı taşı aile, şirketler, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, gönüllü kurumlar, belediyeler, dernekler, siyasi partiler, hükümetler vb. gibi toplululuklar örgüt olarak adlandırılabilir.
Örgütler; zararlı-zararsız, açık-kapalı, biçimsel-biçimsel olmayan, resmi-resmi olmayan, kâr amacı güden-kâr amacı gütmeyen örgütler vb. gibi farklı şekillerde sınıflandırılmakta ve birbirlerinden büyüklük, işleyiş ve yapı bakımından farklılık göstermektedirler.
Örgüt incelenmelerini her disiplin kendi açısından ele alır. En sade şekliyle ifade edilecek olursa, iktisatçı daha çok ekonomik alanlara, siyaset bilimci örgütteki güç dağılımına, sosyolog rol dağılımına, antropolog değerler sistemine, psikolog bireylerin motivasyon ve güdülenmesine yoğunlaşır.
Buna karşın işletme bilimi, özellikle yönetim ve organizasyon ile örgütsel davranış ana bilim dalları ise; örgüt yapısı, örgütte görev dağılımı, üyelerin motivasyonu, verimliliği, adanmışlığı, bağlılığı, sadakati, tükenmişliği ile örgütsel güven ve örgütsel sağlık gibi alanlara odaklanır.
Örgütlerin doğması, büyümesi, gelişmesi, olgunlaşması ve ölmesi yönüyle ele alacak olursak, onların da canlılık belirtisi gösterdikleri ifade edilebilir. Dolayısıyle örgütlerin de tıpkı insanlar gibi; ruhsal, psikolojik ve biyolojik yapılarından bahsedilebilir. Bu da örgütlerin sağlık açısından da ele alınmasının ve incelenmesinin gerekliliğini ortaya çıkarır.
Örgütsel Sağlık kavramı, Yunan göçmeni ABD’li Chris Argyris tarafından ilk kez 1950’li yılların sonlarında ortaya atılmıştır. O günden bugüne birçok bilim insanı kavramı ele almış, incelemiş ve yeni eklemelerle geliştirerek günümüze taşımışlardır. 60’lı yıllardan sonra da bu alandaki en esaslı çalışmaları Matthew B. Miles yapmıştır.
Örgütsel Sağlık Genel Sağlık kavramına benzetilirse, Örgüt Sağlığı da bir canlının sağlığında olduğu gibi tüm organlarının düzenli çalışması olarak ifade edilebilir. ‘‘Her işin başı sağlık’’ atasözü gereğince de sağlıklı kalınması, örgüt sağlığının iç ve dış zararlı etkenlerden korunması önemlidir.
Eğer ki, elde olmayan sebeplerden dolayı sağlıklı halin yitirilmesi durumunda ise insanlarda olduğu gibi hastalığı tedavi etme ruhsatına sahip hekimlere müracaat edilmesi akıllıca olanıdır. Burada ‘‘Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.’’ atasözü kulağa küpe olmalıdır.
Mütehassıs insanlar elbette hastalığın durumuna göre tedavi önereceklerdir. Bazı hastalıklar ayakta atlatılırken bazıları ise yatakta atlatıldığı ve hatta bazılarının ise cerrahi müdahaleyi zorunlu kıldığı bilinen bir gerçektir.
Peygamber Efendimiz (sav)‘in , beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilmemiz yönündeki öğütünde belirttikleri madddelerden birisi de ‘‘Hastalık gelmeden önce sağlığın kıymetinin bilinmesi’’dir.
Esas olan örgütün hastalıklardan korunması, hastalıklarla savaşarak ve çevre koşullarını iyileştirerek yaşam kalitesinin arttırılmasını ve nihayet ömrünün uzun olmasını amaçlamaktır.
Hastalıklarla mücadele etmenin en basit ve ucuz yolu, hastalığa yakalanmadan önce koruyucu önlemlerin alınmasıdır. Örgütün sağlıklı işleyişi, ritmik ve uyumlu işleyen bir denge ve savunma sistemi üzerine kuruludur.
Belirtilen bu denge ve savunma sistemi üç ana direk üzerine oturur:
-Açık, net, cesaretlendirici, teşvik edici ve güven odaklı ÖRGÜT KÜLTÜRÜ,
-Dolaylı veya dolaysız olarak üyelerce hissedilen ve onların duygularını, motivasyonlarını, bağlılıklarını, adanmışlıklarını, sadakatlerini, davranışlarını ve tutumlarını etkileyen ÖRGÜT İKLİMİ ve
-Eşitlik, bağımsızlık, sorumluluk, güven, bağlılık, doğruluk, dürüstlük, saygı, sevgi, hoşgörü, yardımseverlik gibi esaslarından oluşan ÖRGÜT DEĞERLERİdir.
Ayrıca, örgüt üyelerinin bağlılık, sadakat, adanmışlık ve güven duyguları, adalet algısı, kaygı, stres ve sessizlik düzeyi ölçümleri ile de örgütün denge durumu ve savunma direnci tespit edilmiş olur.
Sağlıklı ve Sağlıksız Örgütlerin Farkları
Kadir Ardıç ve Sema Polatcı’nın, Atatürk Üniversitesi İİBF Dergisi’nde yayınladıkları çalışmada, kavram ile ilgili araştırma yapan birçok bilim insanın tespitlerini aktardıkları görülüyor. Söz konusu çalışma esas alınarak ‘sağlıklı ve sağlıksız örgütlerin farkları’ aşağıdaki şekilde belirlenebilir. Ayrıca yine aynı çalışmada örgüt sağlığını artırmak için Matthew B. Miles’e ait beş yaklaşım nakledilmektedir:
Örgüt Sağlığını artırmak için Matthew B. Miles’e göre önemli olan beş yaklaşım ise;
1. Bireysel Gelişimi Desteklemek: Örgüt yöneticileri, üyenin başarısını takdir ederek ve onların örgüte olan bağlılıklarını arttırarak; üyelerin bireysel gelişimleri konusunda cesaretlendirebilir. Bu şekilde örgütün gelişim ve değişimine katkıda bulunulmuş ve örgüt sağlığı arttırılmış olur.
2. İletişime Önem Vermek: Üyelerin kendi aralarında ve yöneticileriyle, yöneticilerin de yine kendi aralarında ve ekipleriyle, son olarak da örgütün tüm çevre ile doğru ve kolay iletişimini sağlamak gereklidir.
Böylece her kesimle güçlendirilen iletişim, örgüt sağlığının oluşturulması ve arttırılması adına önemli bir etken olarak görülür.
3. Bilgi Akışını Güçlendirmek: Özellikle dikey bilgi akışının güçlenmesi ve geri beslemenin sağlanması örgüt sağlığı için çok önemlidir.
Sahip olunan veya yeni elde edilen tüm bilgilerin örgüt içerisinde doğru, çabuk ve engellemelere maruz kalmadan yayılması gerekmektedir.
Böylelikle bilgi akışının güçlendirilmesi örgüt sağlığını artırıcı bir diğer unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
4. Değişime Açık Bir Örgüt Kültürü Oluşturmak: Takım çalışmasına önem verip, bilgi akışını güçlendirerek değişime açık bir örgüt kültürü oluşturulmalıdır.
Gelişen teknoloji ve hizmet anlayışına uygun örgüt yapısını oluşturan, emeğe ve üyelere değer veren bir örgüt kültürü; üyelerin kendilerini örgüte ait hissetmelerine ve daha verimli çalışmalarına neden olacak aynı zamanda da maliyetleri azaltacaktır. Bu da örgüt sağlığını arttırmak için önemli bir adımdır.
5. Uzman Desteği: İşgörenler ve örgüt yapısı konusunda gerektiğinde içeriden veya dışarıdan konusunda uzman kişilerden danışmanlık hizmeti alınmalıdır.
Uzmanlar yardımıyla sorunlar ortaya çıkmadan önleyici tedbirler alınabilir. Uzmanların bilgisinden yararlanma; konuyu en iyi bilenlerden yararlanmanın vermiş olduğu faydanın yanı sıra farklı kültürlerin pozitif yönlerini örgüte uyarlama imkanını da sunacaktır.
Check Up Önemli
İnsanlarda olduğu gibi, zaman zaman örgüt sağlığının da Check Up’tan geçirilmesi önemlidir.
Örgütün güçlü ve zayıf yönleri tespit edilerek, zayıf yönlerinin güçlendirilmesi, güçlü yönlerinin ise geliştirilmesi gerekir.
Burada amaç elde edilen verilere göre tedavi ve iyileştirme planları hazırlamaktır.
Check Up’taki tespit ve teşhis işlemleri, alanında uzman insanlar tarafından yapılmalıdır. Tedavinin ve gerekirse cerrahi müdahalenin ise bizzat örgüt yöneticilerinin de ‘istekli’ destekleri ile deneyim sahibi, uzman ve maharetli eller tarafından yapılması çok önemlidir.
Tespit ve teşhisin mevcut durumun sorumluları tarafından yapılmasının gerçekçi değerlendirmeleri yansıtması ihtimali çok düşüktür. Söz konusu kişiler tarafından yazılan tespit ve teşhis raporunun özünü, daha çok geçmişin imkansızlıkları içinde gelinen noktanın kaçınılmaz olduğunu savunan görüşler oluşturacaktır. Uygulayacakları tedavi ve cerrahi müdahalenin ise durumu daha da kötüye götürme riski çok yüksektir.
Hâlbuki örgütün tekrar sağlığına kavuşabilmesi için bir fırsat olması ümidiyle hazırlanan bu rapor, başka şartlar altında değişim ve iyileştirme çalışmaları ile birlikte planlarını da kapsamalıydı.
Velhasılıkelam,
Sağlıklı Örgüt yapısının oluşturulması; örgüt yönetiminin, tüm üyelerin bireysel gelişimlerini desteklemekle birlikte karar ve faaliyetlere aktif katılımını sağlaması, iç ve dış çevre ile iletişime önem vermesi, örgüt içi sağlıklı bilgi akışını güçlendirmesi, değişime açık örgüt kültürü oluşturması ve uzman desteğine başvurması ile mümkün olacaktır.
Ancak, burada da örgüt yönetiminin kararlılığı ve örgüt yapısında gerek duyulan değişimi zamanında gerçekleştirmesi hayati önem taşır.
Bu ise, örgütün sağlığı ve ömrü adına lider ve kurmay ekibinin tarihi bir sorumluluğudur.
Bir sonraki yazıda görüşmek ümidiyle...
[Dr. Ömer Özdemir] 28.7.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
