Bu imtihandır efendim [Bârân]

BU HAYATIN  BAŞI VARSA, SONU DA VARDIR EFENDİM.
DÜNYASI GENİŞ OLANIN, UKBASI DARDIR EFENDİM.

BURASI MÜMİNE ZİNDAN, KÂFİRE YÂRDIR EFENDİM.
ÖTELER MAZLUMA CENNET, ZALİME NÂRDIR EFENDİM.

VİCDANLAR SEZER AHVALİ, GAFLET ZİYANDIR EFENDİM.
SONUÇ HERKES İÇİN AYNI, TERK-İ DİYARDIR EFENDİM.

MUHACİRE LÂZIM OLAN, YOLA DEVAMDIR EFENDİM.
BAŞKA ŞEYE TAKILMADAN, RABBE VARMADIR EFENDİM.

HER YER MUSİBET KAYNASA, HİKMETİ VARDIR EFENDİM.
KADER KAZAYA DÖNÜŞTÜ, İMANLAR TAMDIR EFENDİM.

GERÇEK MÜMİN HEP KAZANIR, HER ŞEYİ KÂRDIR EFENDİM.
ÖMRÜ TÜKENMEZ SANANLAR, SONDA PİŞMANDIR EFENDİM.

BEDENDE RAHATI DEĞİL, RUHTA BULANDIR EFENDİM.
DIŞARLARDA DOLAŞANLAR, SEFİL OLANDIR EFENDİM.

RAHMAN’A BOYUN EĞENLER, GÖNLÜ HÜŞYÂRDIR EFENDİM.
KUL OLMAYI BİLMEYENLER, KÖLE KULLARDIR EFENDİM.

GAFİL ÖLÜNCE AYILIR, BU DA HÜSRANDIR EFENDİM.
ARİF OLAN ANLAR ELBET, BU İMTİHANDIR EFENDİM.

[BÂRÂN] 2.3.2018 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Sürgünde bir gün ve ‘Mustafa Ağa’ [Selahattin Sevi]

Stokholm’deki sahne ışıklarının üzerine çevrildiği genç kadının “Yaşlığıma toyalmadım / Men bu yerde yaşalmadım” sözleriyle hatırlattığı büyük trajedi yaşandığında henüz bir bebekti Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu. Kendisini tanıyanların ve sevenlerin ‘Mustafa Ağa’sı Kırımoğlu ata yurdu Kırım’da 13 Kasım 1943 yılında gözlerini dünyaya açtı. Çileli ömrünün ilk yılının yarısını bile doldurmadan sürgün vagonları Orta Asya’ya taşıdı kendisini ve ailesini.

Ülkesine 1989 yılında -gizlice- dönebildiğinde geride çileli bir hayat ve bitmeyen yurt özlemiyle birlikte büyük bir direniş öyküsü bırakmıştı. O sarışın, ufak-tefek adamın sevgi dolu yüreği devleşmiş, ‘hohlaya hohlaya’ soğuk savaşın buzlarını eritmiş, gösterdiği azim ve kararlılıkla demirperdenin kilidini açmıştı Kırım Tatarları’na…

Türkiye onun yıllar sonra dönebildiği Kırım’da iyi olduğunu Türk Dünyası’nın güzel insanı, başarılı gazeteci Kemal Çapraz sayesinde duymuştu. Bir spor karşılaşması için gittiği Kırım’da Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile ilk söyleşiyi yapan kişi olma onuruna kavuşmuştu genç yaşta yitirdiğimiz Çapraz.

1980 öncesi sağ sol çatışmalarında milliyetçi-muhafazakâr kesimin idolü olan Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu adına piyesler yazılmış, oyunlar sahnelenmişti. Sonraları kendisine de anlatılan oyunlardan birinde Kırımoğlu mahkemeye çıkıyor, hakkında yine hapis cezası veriliyor, tekrar hapishane hücresine konuluyor, o ise dar hücresinde ibrikle abdest alıyor, yere seccade serip namaz kılıyordu. Kırımoğlu her seferinde piyes yazarının bu sahnesini gülerek anlatıyor, “Kardeşim ne ibriği, ne seccadesi” diyordu: “Komünist diktatörlükte herkes ve her şey kontrol ediliyor, insanların aldığı nefesler bile sayılıyor.” Bu sözleriyle baskı döneminin Türkiye’de yeterince algılanmadığından yakınıyordu.

Mustafa Ağa ile özgür ve özerk Kırım’ın son yılında, Kırım Tatar Milli Meclisi’ndeki odasında gecenin bir vaktinde görüştüğümde sokaklarda yine Rus askerleri vardı. Üniformalarında herhangi bir işaret ve rütbe olmayan binlerce asker Kırım’a girdiğinde yerli paramiliter güçler de sarkık bıyıkları ve yabani tavırlarıyla etrafa korku saçıyordu. Türkiye ve basını ise neredeyse kayıtsızdı olan bitene. Az sayıda gazeteci ile Kırım’ın sesini dünyaya duyurmaya çalışıyorduk. Mustafa Ağa, gecenin bir vakti Zaman gazetesi adına beni kabul etme inceliğini göstermişti. Kalpağını masasına bırakarak sigara üstüne sigara yakıyor, yorgunluktan küçülen gözlerini televizyon ve bilgisayar ekranından ayırmıyordu.

Dünya kayıtsız, Türkiye çaresizdi. Ülkeyi yöneten iktidar her zaman olduğu gibi ‘kuzu’ ile ağlıyor gibi yapıyor, diğer tarafta ‘kurt’la iş tutuyor, ‘ayı’ ile dans ediyordu. Ne Afrin duyarlılığı vardı Kırım için, ne Münbiç iştahı…

O günlerde Kırım’da bulunan bir dostla yıllar sonra söyleşirken söz elbette Kırım’a ve Mustafa Ağa’ya geldi. Maalesef Türkiye tıpkı 80 öncesi o piyeste olduğu gibi her şeyi abartıyordu, ama somut ve gözle görülür tek icraat yapmıyordu. Zaten o dosta da vefadan yana dert yanıyordu: “Biz vatanımız Kırım’a döndükten sonra Türkiye’den yardım maksadıyla buraya bir çok insan ve kuruluş geldi. Hep çok şey vaat edip gittiler. Ne yalan söyleyeyim, Türkiye’den Türk okulları için geldiklerinde dinleyip geçtik. Bunlar da söz verip yapmayacaklar veya hiç geri dönmeyecekler, dedik. Fakat söz verdiklerinden fazlasını, hem de çok şamata olmadan yaptılar.”

Şimdi Mustafa Ağa hayatının ikinci baharında ikinci sürgününü yaşıyor. Doğduğu ve doyamadığı topraklarına uzak. O ‘vefalı Türkler’in Kırım’daki oturma izinleri iptal edildi. Döndükleri Türkiye’de kaderlerine ya hapis ya da sürgün kaldı.

Önceki sürgünü doğuda, Özbekistan’aydı Mustafa Ağa’nın, şimdi ise batıda, eşit bir parçası olduğu Ukrayna’da…

Önceki sürgününde Tatar Türklerinin ana vatana dönmesi ve davalarını dünya kamuoyuna duyurmak amacıyla 303 gün açlık grevi ile dünyada en uzun süre açlık grevi yapan kişilerden biri olan Kırımoğlu, bugün dünyanın her yerinde hem ‘sürgün’ünü yaşıyor hem de Kırım’ın haklı davasını anlatıyor.

Asıl adı Susana Cemaleddinova olan 35 yaşındaki caz şarkıcısı Jamala ise sürgünde 1983 yılında Kırgızistan’da doğdu. Eurovision’da Ukrayna’yı temsil ederken söylediği ‘1944’ gibi eserleriyle Kırım’a ses oluyor. Benim yıllar önce, doğduğu yıllarda üye olduğum değerli Hayati Bice’nin gayretleriyle hayata geçen Türk Dünyası Kaset Kulübü’nden sipariş ettiğim Kırım Türküleri’nde hayat bulan ‘sürgün’ ağıtlarını genç Jamala’dan dinliyorum.

Ahmet Altan, New York Times‘a hapishaneden yazdığı makalesinde ‘Yazdıklarımı yaşıyorum’ diyordu. Bense dinlediklerimi ve haberini yaptıklarımı yaşıyorum.

Büyükannesinin kendisine anlattığı hikâyeleri yaşamak için geldiği Kırım’dan ‘gençliğine doyamadan’ yeniden ayrılmak zorunda kalan Jamala’yı daha iyi anlıyorum.

Geçtiğimiz yaz Düsseldorf’ta Dil Festivali’nde ani bir sürprizle sahneye çıkan ve Kırım sürgünleri ve onlarla aynı kaderi paylaşan Türkiye’nin sürgünleriyle aynı ağıta eşlik etmek, uzak ülke için gözyaşı dökmek bir tesadüf olmasa gerek.

Yüreğiniz nerede? İnsanlık ayağa kalk
Siz kendinizi Allah sanıyorsunuz
Ama herkes ölür
Benim canımı yok etmeyin
Bizim canımızı yok etmeyin
Yaşlığıma (gençliğime) doyamadım
Ben bu yerde yaşamadım
aman!, amaan…
Vatanıma doyamadım



[Selahattin Sevi] 2.3.2018 [Kronos.News]

Ömer Gergerlioğlu: “Gökhan Açıkkollu’nun ölümü niye herkeste Tahir Elçi, Hrant Dink ölümü’ndeki vicdan sızısını oluşturdu?”

15 Temmuz sonrası 13 gün gözaltında tutulduktan sonra işkence sonucu öldürülen ve 19 ay sonra görevine geri iade edilen öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun durumunu yazan eski Mazlumder Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Gökhan Açıkkollu’nun eşi ve babasıyla konuştum”’Vicdanların kararı hep aynı şeyi söylüyor, vicdanlar sızlıyor, gözyaşları tutulamıyor. Gökhan Açıkkollu’nun ölümü niye herkeste Tahir Elçi, Hrant Dink ölümü’ndeki vicdan sızısını oluşturdu? Çok açık, bu ölümde de vicdanların kabul edemeyeceği çok şey var ve ve halen yargı sonuçları tatminkar değil.” dedi.

Gergerlioğlu’nun artigercek.com’da yayınlanan yazısı şöyle;

Gökhan Açıkkollu; yeni bir Hrant Dink vakası mı?

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, yazacağım ve herkesin bildiği bu vaka yeni bir Hrant Dink vakasıdır. Adım adım gelen bir ölüm var, ölüm öncesinde, sonrasındaysa vicdan sızlatan çok şey var.

Geçen akşam sosyal medyaya bir belge düştü, açığa alındıktan sonra gözaltında şüpheli bir şekilde ölen, hainler mezarlığından başka mezara gömülme izni verilmeyen, cenaze arabası verilmediği için bir arabanın arkasındaki tabutuyla eşinin köyüne götürülen, Diyanet emriyle cenaze namazı kıldırılmayan bir öğretmenin dosyasının kapatıldığına dair göreve iade kararıydı bu belge.

Bir anda Türkiye’nin gündemi bu olmuştu. Çünkü burada vicdanları çok sızlatan bir durum vardı. Çok trajik bir ölüm öyküsü ve 1.5 yıl sonra gelen bir dosya kapatma yazısı. Benim için çok acı bir anın tekrar yaşanmasıydı bu. Zira bu vicdanları kahreden acımasız süreci, OHAL ilanı sonrasında ne yaşanacağının ilk işareti olarak gören bir kişiydim. Bu olayı ilk olduğu anda şiddetle lanetlemiştim, ancak olayın olduğu ilk günlerde bu acımasız vaka için çok şey söylenemiyordu. Herkes yargısız infaz yapıyordu ve bu vakaları fazla önemsemiyordu. KHK mağdurlarının çok iyi tanıdığı bu acı, görmek istemeyenler için bile bir ateş gibi düştü yüreklere bugünlerde. Vicdansızlığın halı altına süpürülemeyeceğini çok söylemiştik ve kamu vicdanı buna tasdik ediyordu. O günkü gazetelerin “Darbeci, imamsız gömüldü’ başlığıyla verdiği ölüm sonrası gelişen olaylar, gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğunu, vicdanla vicdansızlığın ne olduğunu göstermişti bize.

Mümüne Açıkkollu, Gökhan hoca’nın eşi. KHK ile ihraç edilen eski din dersi öğretmeni. Kendisine ulaştım, sordum, anlattı. “15 Temmuz günü oğlumun doğum günüydü, bir kutlama partisi yaptık, çok mutluyduk, o günün hayatımın en kötü günü olacağını nereden bilebilirdim ki? Darbe sonrası 22 Temmuz günü ikimiz de açığa alındık ve birkaç gün sonra eşim tek başına evdeyken polisler evimize baskın yapmış, biz Konya’daydık. Site yöneticisi eşliğinde eve girmişler, 20, 25 polis, eşimi yere yatırıp ters kelepçe takıp ayaklarıyla sırtına basmışlar ve darp etmeye başlamışlar. Yöneticimiz “yapılanlara tepki gösterip, ben Alevi bir kişiyim, bu işlere beni bulaştırmayın, yapmayın” deyince “bunlar Alevilere de kurşun sıkar, ne diyorsun” demişler. Ardından götürüldüğü arabada da darp edilmiş, bunlar resmi raporlardaki eşimin ifadeleri. Gözlüğü çok kaliteli camdı, sıradan bir şekilde kırılmaz, gözaltındayken kırılmış, mutlaka çok sert bir darp vardır. Eşim ağır şeker hastasıydı, günde 4 kez insülin iğnesi vurulması gerekiyordu. 4 gün sonra ilaçlarını iletebildik, 100 insülün iğnesi verdik 14 gün sonra bize 96 tane geri verdiler, demek ki gözaltı sürecinde hemen hiç iğnesini yapamamış. Silivri cezaevinde ismini vermek istemediğim koğuş arkadaşı savcılığa dilekçe vererek soruşturmada Gökhan bey’in çok dayak yediğine dair ifade vermek istediğini söyledi, dayak olayına 5 kişinin şahit olduğunu belirtti, ancak aradan geçen 18 ayda ifadesi alınmadı, savcılık soruşturmayı kapattı, itirazımız üzerine Sulh cezada Temmuz 2017’de tekrar açıldı. Aradan geçen 8 ayda hiçbir ilerleme yok.”

Bu arada TİHV’in de değerlendirdiği resmi hastane raporlarına bakıyorum doktor gözüyle. Defalarca adli değerlendirmeler var ve bunlar sıkıntılı… 26. 07 2016 tarihli Haseki hastanesi doktor raporu “sırt bölgesinde bilateral ekimotik lezyonlar”dan bahsediyor ki bunlar darp şüphesi doğuruyor. Mesela 26 Temmuz Haseki Hastanesi raporu. “Yüzün sağ tarafına daha çok olmak üzere tokatlar yediğini, sağ göğüs dış yana tekme atıldığını, kafasının arkasından duvara vurulduğunu ve kendisine çok küfür edildiğini, uyuyamadığını, panik atağıyla baş edemediğini, kötü hissetiğini” belirten ifadeleri var. Muayene bulgularında yaygın hiperemi ve ekimoz bulguları ve kişide panik ve korku bulgularının gözlendiği belirtilmiş. Bu arada 2 ayrı gün bayılma nöbetleri yaşamış. Sonraki günkü muayene raporlarında “kabuslar gördüğünü, geceleri titreyerek uyandığını, ölüm korkusu şikayetleriyle ikili antidepresif tedaviye geçildiği” belirtiliyor.

Vefat ettiği zaman ki şekeri çok yüksek, 516… kalp enzimleri oldukça yüksek… bir kalp krizi tablosu var. Adli tıp 23-11-2016 raporu da “kalp krizi” diyor. TİHV başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın tüm bu raporlar, otopsi üzerinden yaptığı değerlendirme “çıplak gözle ve mikroskopta doğrulanan boyun ve sırt bölgesi kanamaları ve ekimozların yumruk, tekme, başın duvara çarpılması şeklindeki kaba dayakla uyumlu olduğu, ruhsal şikayetlerinin maruz kaldığı ruhsal ve fiziksel travmalarla uyumlu olduğu, kaba dayak, akut stres bozukluğu, ve yaralanmaların Dünya Sağlık Örgütü ICD10’da yer alan “işkence” tanımıyla uyumlu olduğu, stres ve travmanın kalp krizi nedeni olduğunun bilimsel çalışmalarla ispatlanmış olduğunu bildiriyor.” Bunu bilimsel bir kaynakla delillendiriyor. Kaynak (Beyond established and novel risk factors: lifestiyle risk factors for cardiovaskular disease. 2008; 117)

Zaman zaman ağlayan Mümüne hanım devam ediyor “Büyük şok yaşadık eşimin ölüm haberiyle, bu sefer yetkililer cenazenin ancak Pendik’teki “hainler mezarlığına” gömülebileceğini ve cenaze namazının kılınmayacağını söyledi. Büyük acılar içindeyken savcılık, TEM, mezarlıklar müd. arasında koşturup durduk. Sonunda “cenazemizi verin, bari köyümüzde gömelim”, dedik. Konya’ya gitmek için cenaze arabası verilmedi, cenazenin ilaçlanması gerekiyordu onu da vermediler, sonunda bir görevli acıdı, gizlice verdi, köyümüzde durum yine aynıydı, Belediye, mezar kazması için kepçe vermedi, kendi imkanlarımızla bulduk, defin sonrası kaymakam muhtarı azarlamış, “niye bizden habersiz defin oldu” diye. Gözaltı merkezindeki polisler hakkında yaptığımız suç duyurusuna kovuşturmaya yer olmadığı” cevabı geldi, Sulh Ceza’ya itiraz ettik, 8 aydır cevap yok.” diyor.

Ayhan Açıkkollu, Gökhan Açıkkollu’nun babası. Kendisiyle konuştum, karşımda 1.5 yıl geçmesine rağmen yaşadığı büyük acıyı unutmayan, ilk gün gibi hisseden acılı bir baba vardı. Medyada gündeme gelen göreve iade tebliğinden sonra babanın acısını ilk gün gibi yaşadığını söylüyordu yakınları. Sözleri, anlayan, hisseden için kurşun gibi ağırdı. “Bunu yapanlar, yaşadığımı yaşamadan ölmesin” diyordu ve ekliyordu, “orada bir ihmal oldu, sorumlular bulunsun, Allah yaşadığımı başkasına yaşatmasın”. Emniyet’in önünde günlerce bekledikten sonra ölüm haberini resmi yetkililerden değil, adli tıp’taki güvenlik görevlilerinden almışlar, buna çok üzülmüşler. “Çocuğum şeker hastasıydı ve doktora götürüldüğünde kötüydü, ona “nezarethanede kalabilir” diyen doktorun bulunmasını istiyorum.”

Adli tıp raporunda kalp krizi denmiş, oysa yükselen şekeriyle ilgili sorunları olduğunu düşünüyorlar. Gözlüğünün kırıldığını gören kayınbiraderine “bana bir şey yapılmadı” demiş, ama babası “o devletine toz kondurmazdı, yapılmış olsa bile bir şey dememiştir, belki de bizi üzmek istememiştir” diyor. “O, hep idare edenler önemli değil, devlet önemli” diyordu diye ekliyor.

“Gökhan selçuk üniversitesi Tarih mezunu, ilk önce Fem dersanelerine başvurdu, ilk görevi Konya’da yaptı, daha sonra Milli Eğitim’e geçti, 5 vakit namazını kılan, devletini özünden çok seven birisiydi, hayırlı bir evlattı, ben ondan memnundum, nur içinde yatsın” diyor babası.

Darbe gününü soruyorum. “Darbe günü evde oturuyorduk, ona telefon ettim, takıldım “seninkiler darbe yapmış” dedim, deli oldu, “ben deli miyim, devletime, milletime birşey yapar mıyım, yapanlardan olmam” dedi, darbenin olduğu gün Konya’daydı, tekrar İstabul’a geldi, gözaltına alındı, Vatan Emniyet’e gittik ama hiç haber alamadık, Baro avukatı pek ilgilenmedi, tuttuğumuz özel avukat ise “dosyada gizlilik kararı var” diyerek bize pek bir bilgi veremedi. ”

Ve evvelsi gün medyaya düşen bir resmi yazı, tüm vicdanlarda bomba etkisi oluşturuyordu. “Göreve iade” yazan resmi bir belgede Gökhan Açıkkollu’nun açığa alınma tedbirinin kaldırıldığı yazılıydı. Mümüne hanım açığa alınıp iade edilenlerin hepsine bu yazının verildiğini, “ölüm nedeniyle dosya kapatma” iddiasına inanmadığını söylüyor.

MEB müsteşarı Yusuf Tekin twitter’dan açıklama yaparak iadenin olmadığını, “ölüm nedeniyle dosya kapatma işlemi” olduğunu söylemiş. O zaman sormak gerek, 1.5 yıl neyi beklediniz, madem başsağlığı dileyecektiniz bu kadar süreyi mi beklediniz? “Suçsuz falan bulunmadı” diyen MEB müsteşarı, Savcı mı, Hakim mi? Hukuki karineleri neymiş? İlk önce infaz, sonra karar mı? Hukuktaki karine, masumiyet karinesidir. Bu nasıl bir üslup, soğuk, kaba, ruhsuz, duygusuz… Gözaltında şüpheli ölüm var ve sonraki olanlar dehşet verici, ne diyorsunuz siz? “Suçsuz” falan değil…” bu ifade bile lakaytlığı, ciddiyetsizliği, Türkiye’de hakim dilin sokak ağzı olduğunu çok net gösteriyor. Bürokrat böyle konuşuyor. Suçlu bile olsa gözaltında ölümü için hiçbir açıklama yapılmayan insandan bahsediyoruz ki ifadesi bile daha alınmadan ölmüş. Bu statükonun soğuk, taş kalplı dili böyle birşey işte, tüm vicdanları sızlatan gelişmelere işte böyle duygusuz, üstten, büyüklenen cevaplar veriliyor. Gökhan hoca’nın acılı anne babasının medyadaki feryatlarını izleyen tek bir ehli vicdan, bu hale isyan etmez mi?

Kimse yargılanmadan suçlu ilan edilemez, suçlu bile olsa kimse kötü muamele, işkence görmemelidir, bunlar değişmez hukuki kurallardır. Siyasete eklemlenerek olaylara bakarsanız, ne hukuk kalır ne de insanlık. Bu vak’ada vicdanların kararı hep aynı şeyi söylüyor, vicdanlar sızlıyor, gözyaşları tutulamıyor. Gökhan Açıkkollu’nun ölümü niye herkeste Tahir Elçi, Hrant Dink ölümü’ndeki vicdan sızısını oluşturdu? Çok açık, bu ölümde de vicdanların kabul edemeyeceği çok şey var ve ve halen yargı sonuçları tatminkar değil.

[TR724] 2.3.2018

Economist Dergisi: Türkiye’de medyanın ağzı bağlı, kimse savaşı doğru haberleştirmeye cesaret edemiyor

İngiliz Economist dergisi bu haftaki sayısında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de devam eden Afrin Harekatı’nın Türk medyasında nasıl yer aldığını inceleyen bir yazıya yer veriyor.

Makale “Medyanın ağzını bağlamak: Türkiye’de kimse Suriye’deki savaşı doğru olarak haberleştirmeye cesaret edemiyor” başlığını taşıyor ve “100’den fazla gazeteci hapisteyken, haberleştirmemenin daha ihtiyatlı bir davranış olduğu’ yorumu yapılıyor.

Economist’in yazısı, Afrin’deki harekatın başlangıcında, Başbakan Binali Yıldırım’ın bir sabah ülkenin önde gelen medya temsilcilerini toplayarak onlara operasyonu nasıl haberleştirmeleri gerektiğine dair talimatlar verdiği hatırlatılarak başlıyor.

“Bir katılımcının söylediğine göre muhabirlere ‘Türkiye’nin ulusal çıkarlarını akıllarından çıkarmamaları’ öğütlendi. Uluslararası medyada yayınlanacak olan haberlere, büyük olasılıkla ‘terör propagandasına’ platform oluşturacakları düşünülerek, dikkatli yaklaşılması gerektiği söylendi.”

Okuyuculara, sivillerin zarar görmemesi için ordunun azami dikkat ve özen gösterdiğinin hatırlatılması istendi. Haberlerde Türk askerlerinin IŞİD’e ek olarak Kürt güçlerle savaştığının söylenmesi gerektiği belirtildi – ancak Afrin’de IŞİD savaşçısı yok.”

“Kimse verilen sayıları sorgulamıyor”

Economist, birkaç basın kuruluşu dışında Türk medyasının hükümetin bu tavsiyelerine sadık kaldığını belirtiyor:

“Ana kanallar Türk ordusu tarafından alınan köyleri ve öldürülen YPG’lileri (Halk Savunma Birlikleri) ilk önce duyurabilmek için birbirleriyle yarışıyor.”

“Haberler, hükümet açıklamaları ve ordunun bilgilendirme notlarının harmanlanmasından öteye geçemiyor.”

Makalede, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’ye yönelik “Hiç Osmanlı tokadı yememiş oldukları belli” sözlerinin ertesi gün 16 gazetenin manşetinde olduğu hatırlatılıyor.

Economist, Türk medyasının resmi makamlardan yapılan açıklamaları başka kaynaklardan kontrol etmediğine de dikkat çekiliyor:

“Türk ordusu Afrin’de tek bir sivile bile zarar vermeden 2 binden fazla YPG’liyi ‘etkisiz hale getirdiğini’ savunuyor. Tek bir ana akım medya kuruluşu bile bu sayıları sorgulamadı.”

“Medya patronları, ekonomik çıkarlarını gözeten büyük iş adamları”
Economist Türkiye’de 100’den fazla gazetecinin cezaevinde olduğunu hatırlatıyor ve “Erdoğan bunu bu şekilde tutmakta kararlı. […] Tutuklamalar son silahları” diyor.

Makalede Türk medyasının ekonomik yapılanmasının, hükümetin istediği haberlerin yapılmasında rol oynadığına da dikkat çekiliyor:

“Türk hükümetinin istediği yayını alabilmesinin sağlayan şey aslında daha incelikli bir teşvik ve yaptırım sistemi. En büyük haber kuruluşlarının sahipleri aynı zamanda madencilik, inşaat ve gemi taşımacılığı gibi sektörlerde çıkarları olan büyük iş adamları. Kazançlı devlet ihalelerini kaybetmek istemiyorlar.”

“Hükümeti eleştiren uzmanlar ana haber kanallarına çıkarılmıyor. Hükümet baskısıyla işten çıkarılan muhabirler iş bulamıyor. Diğerleri ise davadan davaya sürükleniyor. Bir muhabir ‘Artık sansüre gerek yok. Gazeteciler kendilerinden ne istendiğini biliyor’ diyor.”

“Korku iklimi”

Dergi, “Türkiye’deki korku iklimi, sürmekte olan Olağanüstü Hal ve darbe girişimi ardından dizginlerini koparan milliyetçi fanatizm, Afrin’deki savaşı objektif olarak haberleştirmeyi imkansız kılıyor” yorumunu yapıyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) Türkiye temsilcisi Erol Önderoğlu dergiye yaptığı açıklamada “Gazetecilerin, vatan hainliği ile suçlanmadan eleştirel haber yapabilmesi mümkün değil” diyor.

Economist, sosyal medya üzerinden savaş karşıtı paylaşımlar yapan 800’den fazla kişinin gözaltına alındığını da belirtiyor.

“Gazeteler, Suriye rejiminin Guta ya da İdlib’deki saldırılarını haber yaparken kaynak olarak kullandıkları Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin (SOHR), Afrin konusundaki raporlarını görmezden geliyor. SOHR operasyon başladığından bu yana sınırın Suriye tarafında en az 112 sivilin öldüğünü, Türkiye’de ise atılan roketler nedeniyle 7 sivilin hayatını kaybettiğini söylüyor.”

Yazı, gazeteci Kadri Gürsel’in sözleriyle son buluyor: “Sivil ölümleriyle ilgili tüm haberler yalan haber ya da terör propagandası olarak kabul ediliyor.”

[TR724] 2.3.2018

Evet, ‘beşli çete’ diyorlardı [Semih Ardıç]

Merhum Necmettin Erbakan’ın başbakanlığındaki hükûmeti istifaya götüren son hamle 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu (MGK) bildirisiydi. O bildiri için kamuoyu Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı ve Fadime Şahin gibi esrarengiz isimlerin foto romanları ile fazlasıyla hazır hale getirilmişti. Askerlere sadece bitiş düdüğünü çalmak kalmıştı.

Her bir maddesi seçilmiş hükûmeti hiçe sayan maddeleri kaleme alan askerler, Ankara Sincan ile o günlerde mahdut tuttukları balans ayarının karşılığını kat be kat aldı. MGK muhtırasında, “laiklik için yasaların uygulanmalı, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kur’an kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irticai faaliyetler sebebiyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı.” deniliyordu.

28 ŞUBAT’IN O MADDELERİ İKTİDARDA

28 Şubatçıların o gün için hazırladığı antidemokratik maddelerin, hatta daha fazlasının 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde rahatlıkla tatbik edildiğini hatırlatıp mevzuya rücu ediyorum.

Post-modern darbeyi keşfeden Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ve silah arkadaşları, 27 Mayıs ve 12 Eylül’ün fâili darbeci üstatlarından farklı olarak mevzuyu oturdukları yerden halletmeyi tercih etti. Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nden müteşekkil Refahyol koalisyonun başındaki isim olan Erbakan istifasını 17 Haziran 1997’de devrin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e takdim ettiğinde kaybeden yine demokrasi, hak ve hürriyetler olmuştu.

ANKARA 5. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NDEKİ DAVA

O meşum günlerin muktedir generallerine hesap sorulmak üzere açılan dava Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor. Her seferinde siyasî pazarlıkların arenasına dönüştü bu dava. Gele gele bugüne kadar geldi.

İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir gibi 28 Şubat’ta komuta kademesinden vazife almış 103 kişi sanık olarak yargılanıyor. Esas hakkındaki mütalaasını veren savcı, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren düşürmeye, devirmeye iştirak’ suçundan sanıklar hakkında ağırlaştırılmış müebbet talep etmişti.

2012’den beri devam eden, yer yer Hizmet Hareketi’nin kumpası olduğu iddiaları ile itibarsızlaştırılmak istenen 28 Şubat davasında çıkacak karar Türkiye’nin geç de olsa askerî vesayetle ne kadar hesaplaşabileceğini gösterecek.

ERGENEKON VE BALYOZ DAVALARININ KUMPAS OLMADIĞI ANLAŞILACAK

Bunca acıya rağmen demokrasiden yana ümidini muhafaza edenler sabırla bekliyor. 28 Şubat davası ‘Hizmet Hareketi’nin tezgahı’ diyerek Ergenekon ve Balyoz davalarını itibarsızlaştıranların esas kumpası kuranlar olduğunun anlaşılmasına da katkı sağlayacak. Zira 28 Şubat davası birilerinin ‘cemaatçi’ diye yaftaladığı, hakikatte sadece vazifesini ifa eden cesur savcıların sayesinde açılabilmişti.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan beş günlük Afrika turu esnasında uçağına aldığı gazetecilere ‘28 Şubat’ın askerî ayağını müteakip medya, iş âlemi ve sivil toplum kuruluşlarına da hesap sorulacağını’ beyan etti. Önümüzdeki günlere dair en mühim işaret fişeği olarak telakki ettim o çıkışı. Erdoğan, ‘Neyi konuşuyorsa onu yapacaktır’ diye bir söz var…

KİRLİ İTTİFAKTA İLK ÇATLAK MI?

İhtiyat payı koymakla beraber böyle bir çıkışın devamının gelmesi halinde Türkiye’de son üç seneyi şekillendiren kirli ittifak, ciddi bir ihtilaf ve bölünmeye maruz kalabilir. Erdoğan şayet partili cumhurbaşkanlığı seçiminde karşısına tek bir aday çıkarılmasına mani olmak için hal-i hazırdaki müttefiklerine aba altında sopa göstermiyorsa önümüzdeki günlerde 28 Şubat’ın artçı sarsıntılarına şahitlik edeceğiz demektir.

Bunun için evvela emekli askerlerin muhakeme edildiği davadan çıkacak kararı beklenecektir. Dava göstermelik cezalarla geçiştirilirse sivil ayağına dair işlem yapılma ihtimali azalır. ‘Post-modern darbe’ diye nitelen 28 Şubat’ın fâillerinin hak ettiği cezayı alması halinde sivil kanat hakkında hazırlandığı belirtilen tahkikat dosyaları da işleme konulacaktır.

KOORDİNATLARI ERDOĞAN VERDİ

Her ne olacaksa koordinatları mahkemelerden evvel maalesef yine Erdoğan veriyor: “Sendikalar, medya, iş dünyası. O dönem ‘beşli çete’ mi ne diyorlardı? O süreçte neler yapıldığını benden çok daha iyi biliyorsunuz. Ama bunlara hiç mi hiç dokunulmadı şu ana kadar. Tamamen es geçildi. Şimdi muhtemelen bunlar da gündeme gelecektir.”

Erdoğan, savcıların dosyaları bir daha gözden geçirmesi talimatını şu satırların arasına serpiştiriyor: “Dosyalar okunurken gözden kaçmış olanlar veya görülmek istenmemiş unsurlar herhalde öne çıkıyor. Şimdi muhtemelen bunlar da gündeme gelecektir. Bizim tek arzumuz, adaletin tecelli etmesidir.”

GENELKURMAY’DAN BRİFİNG ALAN GAZETECİLER HÂLÂ YAZIYOR

Bugün Türkiye’de zulüm, işkence, baskı ve tutuklamalara göz yuman, hatta ‘o kadar da olacak’ diyecek kadar vicdandan mahrum makaleler kaleme alabilen gazetecilerin ekseriyeti 28 Şubat’ta Genelkurmay’da askerlerden brifing almıştı.

Her devrin anlı şanlı kalemşorları Erdoğan’ın şu sözlerini okuyunca muhakkak tedirgin olmuştur: “O zaman verilmiş kararlarla mağdur oldukları için haklarını arayan insanlar var. Bedel ödemesi gerekenler buyursunlar bedelini ödesinler. O süreçte, köşelerinden çok rahat indirenler, bindirenler vardı. Bizim muhtarlığımıza kadar uğraşanlar vardı. Biz adaletin tecellisinden başka bir şey istemiyoruz.”

Liste öyle hemen bitmiyor. Bir hesaplaşmadan bahsedilecekse demokrasi katledilirken o ağır cürme iştirak eden sermaye sahipleri de unutulmamalı.

DARBEYİ DESTEKLEYEN PATRONLAR

Erdoğan’ın darbeyi destekleyen patronları unutmadığı da anlaşılıyor. Şu sözler de Erdoğan’a ait: “Sendikalar, medya, iş dünyası. O dönem ‘beşli çete’ mi ne diyorlardı? O süreçte neler yapıldığını benden çok daha iyi biliyorsunuz. Ama bunlara hiç mi hiç dokunulmadı şu ana kadar.”

28 Şubat’ta işledikleri cinayetin dosyası açılmasın diye bugün kılıktan kılığa giren patronların kim olduğunu en azından savcılar biliyor. Onlara ‘beşli çete’ diyorlardı. O çetenin içinde Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu (TİSK), Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu (TESK), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) vardı.

Beşli çetenin başkanları, 28 Şubat 1997 tarihli MGK bildirisine tam destek veriyor, dindar insanlara reva görülen gayri hukukî işlemleri alkışlıyordu. Kara propaganda haberlerine mukabil medyaya milyonlarca dolar destek veriliyordu. ‘Ülker’ o devrin cadı avına maruz kalan mağdur on binlerden sadece biridir.

KOZMİK ODA KADAR HASSAS MİLİTARİST EKONOMİ

Erdoğan uçakta sarf ettiği sözleri Ankara’ya dönünce kendisine ait, ‘Bana mı sordunuz?’ repliği ile çöpe atmazsa Anadolu sermayesinin yağmalandığı, emekli generallerin banka ve holding yönetim kurullarında boy gösterdiği günlerde inkişaf eden militarist ekonominin kapısından içeri girilecek demektir.

O kapıdan içerisi en az Kozmik Oda kadar hassas bilgi, belge ve kasetlerle doludur.

28 Şubat sayesinde kimlerin zengin olduğu başlı başına bir dosyadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bu konu tahkik edilebilse ortalığa nelerin saçılacağını kimse tahmin edemez.

Türkiye’de demokrasiyi katleden bir iktidarın buna muvaffak olup olamayacağından ben de emin değilim.

Amma velakin kurtlar sofrasında ahlak, erdem, fazilet yoktur. Kurtlukta kanun düşeni yemektir. Belli ki yakında birileri düşecek, öteki veya öteki sofra arkadaşları da düşeni parçalayacak.

Kurtların derdi demokrasi olmasa da bu taht kavgasından hak ve hürriyetin hâkimiyetine geçilirse ne âlâ!

[Semih Ardıç] 2.3.2018 [TR724]

Köpek seni ısırdığında [Ahmet Dönmez]

Doğu Bey’imizin ‘babaları üstünde’, avaz avaz bağırıyor.

Köpek ısırmış diyorlar.

Kıyamam…

***

Kusura bakmayın, böyle lakayt bir şekilde girdiğim için yazıya. Ama Aydınlık’ın yayınlarını, Perinçek’in açıklamalarını okuyunca bunlar dökülüyor dudaklarımdan.

Aydınlık’ın bir süredir 28 Şubat davasıyla ilgili yaptığı yayınları dikkatle izliyorum. Acı acı gülüyorum.

Mesela dünkü manşeti, “Başbakan cezayı kesti” şeklindeydi. Binali Yıldırım’ın bir gün önceki “En ağır cezayı alacaklar” açıklamasına tepki gösteriyordu. Manşetin spotu da şöyleydi: “Hakim ve savcısının FETÖ’den tutuklandığı 28 Şubat davasında sona gelinirken, Başbakan Binali Yıldırım, karar öncesi adeta mahkemeye emir verdi: EN AĞIR CEZAYI ALACAKLAR!”

Yani ‘yargıya müdahale’ iması yapıyor Aydınlık. Büyük harflerle hem de… Yargının bağımsız olmadığına, iktidarın emri altında hareket ettiğine gönderme yapıyor.

Ah insanın içi nasıl da kıyılıyor!..

N’oldu, niye mızıkçılık yapıyorsunuz ki, bi ağız tadıyla altın çağımızı yaşayamayacak mıyız arkadaş! Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor şunun şurasında!

***

Bakın aynı haberin devamında başka ne var:

28 Şubat’ın Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın avukatı Erol Aras demiş ki; “Siyasal iradenin davayı istismar ettiğini, cemaatle beraber davayı yürüttüğünü, cemaat ortadan kalktıktan sonra da davadan elini çekmediğini düşünüyoruz”

“Aldatıldık” diyorsun yani?!

Oldu mu bu şimdi? Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı “Biz ne aldanan olacağız ne aldatan” dememiş miydi? Yalan mı söylüyor yani?

***

28 Şubat davası sanıklarından Çetin Doğan da aynı şekilde “Bir yargılama sürüyor ve ülkenin başbakanı çıkıp ‘ağır ceza alacaklar’ diyerek bir yerlere mesaj veriyor” diye yakınıyor.

Doğu Perinçek ise “Vatan savaşına zarar veriyorlar” buyurmuş.  Binali Yıldırım’ın sözlerine karşılık “Bu, yargıyı tamamen lekeleyen ve yargıya yapılan bir baskıdır. TSK’yı incitecek, Türk Ordusu’nun çok önemli komutanlarını hedef alan kararlar bu vatan savaşının amaçlarına aykırıdır” demiş.

Perinçek’in “TSK”, “Türk Ordusu” gibi ifadelerini ezelden beri “Bana bağlı askerler” olarak okumak gerekir. Yani muvazzafken Perinçek’e çalışan, emekli olur olmaz da soluğu onun partisinde alan askerler. Yoksa Doğu Bey’imizin gerçekten TSK diye, Türk Ordusu diye bir derdi olmadığını bilmez miyiz? Beka’a Vadisi’nden bilir, kırmızı güllerden tanırız kendisini.

Aksi olsa Türk Ordusu’nun şu anki içler acısı halini içine sindirebilir miydi?

Tam tersine, bu manzaranın mimarlarından, tertipçilerinden, hazırlayıcılarından birisi kendisi değil mi?

15 Temmuz’a katılan asker sayısı TSK’nın yüzde 1.5’ine tekabül etmesine rağmen generallerin yarısı tutuklanmış, harp okulları kapatılmış, binlerce masum askeri öğrenci zindanlara atılmış, neredeyse uçak kullanacak pilot kalmamış, koca koca paşalar erlere dövdürülmüş, teğmenlere tekmeletilmiş ama TSK incinmemiş, vatan savunmasına zarar gelmemiş de şimdi 28 Şubat davasında bazı emekli askerlere ceza çıkma ihtimali olunca TSK incinecekmiş. Öyle diyor Sayın Perinçek.

Koskoca eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk bütün askerlerin önünde çırılçıplak soyulmuş, yüksek bir yere çıkartılıp “Bu komutanınızın g.tü, bu komutanınızın …’sı diyerek alay edilip aşağılanmış, yoruluncaya kadar kendisini döven polisler daha sonra erleri çağırıp onlara dövdürmüşler ve TSK incinmemiş ama şimdi bazı eski 28 Şubatçı paşalara ceza ihtimali doğunca incinecekmiş Türk Ordusu…

Öyle diyor TSK İmamı Perinçek…

Darbeden sonra ilgili ilgisiz gözaltına alınan komutanlar bir spor salonuna toplanmış, Ankara Emniyeti’nden bir komiser, “Şimdi sizinle bir oyun oynayacağız. ‘Kim üsteğmen’ dediğimde üsteğmenler ayağa kalkıp, ‘ben orospu çocuğuyum’ diyecekler. ‘Kim astsubay’ dediğimde, astsubaylar ayağa kalkıp ‘ben orospu çocuğuyum’ diye bağıracaklar’… Şimdi soruyorum, ‘kim üsteğmen’…” diye bağırıyor ve TSK hiç incinmiyor, Türk Ordusu hiç rahatsız olmuyor da 28 Şubat’ın eski kudretli generalleri mahkemeden ceza alırsa Doğu Beyimizin Silahlı Kuvvetleri, Doğu Bey’imizin Ordusu yara alacakmış.

Ne güzel…

Bir de vatan savaşı zarar görecekmiş. ‘Vatan savaşı’ dediği de Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki binlerce masum insanın canına okumak. Sırf kendisinin ordusuna yazılmış değiller diye… Sırf kendisinin cephesinde savaşmıyorlar diye… Sırf Rusya’nın emperyalist hayallerinin önünde engeller diye… ‘Vatan savaşı’ dediği onların köküne kibrit suyu dökülmesi…

***

O yüzden bu ‘cin cücüğü gibi’ bağırmalar komik.

Telaşa gerek yok, daha durun bakalım, niye bozum oluyorsunuz hemen.

“Hukuk siyasetin köpeği” değil mi idi Sayın Doğu Bey’imiz?

“Biz burada bir savaşın merkezindeyiz. Yani Türk yargısına bir cesaret veriyoruz, kararlılık aşılamaya çalışıyoruz. ‘Devam edin, hukuku uyguluyorsunuz, yanınızdayız’ diyoruz. ‘Şimdi Türkiye’nin başına bela olan unsurlarla bir mücadele yürütüyorsunuz. Doğru yapıyorsunuz’ şeklinde bir tavır koyuyoruz.” diyordunuz.

Bu ne yaygara şimdi? Türk yargısının biraz daha cesarete, az biraz kararlılığa ihtiyacı var. Aşılasanıza! “Devam edin” desenize! Türkiye’nin başına bela olan unsurlar varmış, “Doğru yapıyorsunuz” desenize!

Şimdi niye taşlıyorsunuz köpeği?

Durun bakalım, köpek köpekliğini yapacak.

***

Şimdiye kadar o köpeğe ısırttığınız insanlara bakıp bakıp kahkaha atıyordunuz.

Bugün “Yargıya talimat veriyor” dediğiniz adamlar şimdiye kadar “yargıda şeyini” yaparken kıs kıs gülüyordunuz. Hatta sizin Yargı Kuvvetleri’nizin askerleri yapıyordu o “şeyini” çoğu zaman.

Emniyete isim listeleri gidiyor, gözaltılar oluyordu. Mahkemelere isim listeleri gidiyor, tutuklamalar çıkıyordu. “Doğru yapıyorsunuz” diyordunuz.

Kimin tutuklanacağı önceden belli. Mahkemeler tiyatro salonu. Hakimlerin belli tutuklama kotaları var. O gün o kotayı doldurmak zorunda. O yüzden de “Kusura bakma, senin suçsuz olduğunu biliyorum ama ceza vermek zorundayım” diye hükümler açıklanıyor. Kararlılık alkışlıyordunuz.

Trabzon Cumhuriyet Savcılığı, hakkında işkence suçlaması olan polislere takipsizlik veriyor, “OHAL’de olur böyle şeyler” diyordu. Cesaret aşılıyordunuz.

Mahkemenin tahliye kararı uygulanmıyor, sosyal medya linçleri ile karar veriliyor, tahliyeye hükmeden mahkeme heyeti görevden alınıp sürgüne gönderiliyordu. “Bir savaşın ortasındayız, olur böyle şeyler” diye teselli ediyordunuz.

Anayasa Mahkemesi gazeteciler için tahliye kararı veriyor, yerel mahkeme bu kararı takmıyor, uygulamıyordu. Hoşunuza gidiyordu.

“Anayasa Mahkemesi kararını tanımıyorum, saygı da duymuyorum” diyen adama diktatörlük yolunu açan Doğu Bey’imiz, “Yargı altın çağını yaşıyor” diye kandilli temennada bulunuyordu.

***

Memlekette hukuksuzluğun sinmediği tek bir metrekare kalmadı.

Mahkeme çatıları altında işlenen yargısız infazlarla binlerce insanın hayatı karardı. Kararmaya da devam ediyor.

Hayır, şimdi köpek sizi ısırınca niye bağırıyorsunuz ki!

Bu köpeği siz kudurtmadınız mı?

Sessizini çıkarmayın, vatan savaşı veriyoruz şurada!..

Hazır Erdoğanlar sizin çizginize gelmişken…

[Ahmet Dönmez] 2.3.2018 [TR724]

Bu yazı, hassaten Cemaat karşıtları için! Okuyun, okutun [Tarık Toros]

Sayfayı açtıysanız, hele Cemaat karşıtıysanız, öncelikle hoş geldiniz.

Cemaate karşı olabilirsiniz.

Bu ancak saygıdeğer bir görüştür.

Bu yazıda sizi buraya çağırmamın iki nedeni var.

Bu iki nedenin de Cemaatle ilgisi yok.

Uzaktan yakından Cemaate bir gönderme dahi içermiyor, içermeyecek rahat olun.

Yazıda bir daha bu kelime de geçmeyecek, paragrafı kapatalım.

***

Hafta başında iki mühim gelişme oldu.

Artık Türkiye çıkışlı tek haber kaynağım olan Twitter’a baktım, kimse oralı değil.

Ya bilmiyorlar.

Ya haberi okudular, anlamadılar.

Ya da üzerinde durmadılar.

Oysa konu çok mühim.

Hem kendileri hem de varsa evlatları için.

***

İlki ile başlayayım.

2013’ün akil insanı Celalettin Can tutuklandı.

Dile kolay, 19 sene 12 Eylül zindanlarında yatan bu adamı şimdi adeta ironi yaparcasına 19’uncu koğuşa koydular.

12 Eylül darbe mi?

Darbe.

Darbeci Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargılandı mı?

Yargılandı.

Mahkum oldular mı?

Herkes öyle biliyor.

Hatta, itibarsız gittiklerini, öyle de defnedildiklerini düşünüyor.

***

Hayır, maalesef.

12 Eylül davası, Evren ve Şahinkaya ölünce düştü!

4 Mayıs 2017’de.

***



Peki Celalettin Can neyle suçlanıp tutuklandı?

Mahkemenin bu kararını protesto ettiği için tutuklandı.

Kelimeleri değiştirip tekrar edeyim:

Celalettin Can, 12 Eylül karşıtı eylem ve söylemleri yüzünden tutuklandı.

Hakkında düzenlenen fezlekede, yaptıkları “devleti yıpratma faaliyeti” olarak geçiyor.

Yani…

Daha iyi anlaşılsın diye tane tane yazayım:

Bugün bu ülkede, 12 Eylül’ü eleştirmek artık suç kapsamında!

Eleştireni de eski hapis yıllarıyla dalga geçercesine 19’uncu koğuşa koyuyorlar.

***

İkinci mühim gelişme ise şu:

HDP milletvekili Ahmet Yıldırım’ın vekilliği düşürüldü.

Tek gerekçe var: Cumhurbaşkanı’na hakaret suçundan kesinleşmiş yargı kararı.

O da 1 yıl 2 ay hapis.

Peki hakaret ne:

Erdoğan’a “Padişah bozuntusu” demiş.

HDP’yi, Ahmet Yıldırım’ı, padişah bozuntusunu bir kenara bırakın.

Buz gibi siyasi eleştiridir bu.

***

Ama sıkı durun.

Daha bitmedi.

Bu laf yabancı değil.

4 Kasım 2014, TBMM CHP Grubu.

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu kürsüde.

Ne demiş Erdoğan’a:

“Padişah bozuntusu.”

İşlem var mı?

Yok.

Mahkeme?

Yok.

Fezleke?

Yok.

Oylama?

Yok.

Vekillik?

Devam.

***

Bir işlem de yapılmasın zaten.

İşlem yapmaya başlanırsa, önce TBMM’de lider kalmaz, sonra da vekil.

***

Kişileri çıkarın.

İki hadiseye dikkatli bakın.

Ve eğer şu sorular üşüşmedi ise zihninize…

Beni bağışlayın, vaktinizi israf ettiğim için kusuruma da bakmayın:

***

  1. Darbecileri yargı yolu açılmasını 12 Eylül 2010 referandumu ile AKP getirmedi mi?
  2. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın davası onlar ölünce düşmeli miydi?
  3. Dava düşünce, 12 Eylül mağdurlarının sorunlarına kim nasıl bakacak?
  4. Bir akil insanın, 12 Eylül’ü eleştiren söylemlerinden dolayı tutuklandığını AKP ve AKP’liler biliyor mu?
  5. 12 Eylül’ü, Kenan Evren ve arkadaşlarını kutsayan, onlara laf söyletmeyen bu anlayış sadece o mahkemeye mi mahsustur, değilse arkasında hangi irade vardır?
  6. Suç kapsamında olan nedir: “Padişah bozuntusu” demek mi? Diyen kişinin kimliği mi?
  7. Bu neviden bir hakaret suçlamasıyla 1 yıl 2 ay ceza ve vekilliğin düşmesi Parlamento’nun içine sinmiş midir?
  8. Kemal Kılıçdaroğlu hakkında 4 yıl sonra işlem yapılacak mıdır, zaman aşımına mı uğramıştır?
  9. Kemal Kılıçdaroğlu hakkında işlem yapılmayacaksa, Ahmet Yıldırım hakkındaki kararın tashih şansı var mıdır?
  10. Yine Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a “diktatör bozuntusu” demişti. Bu hakaret midir mesela?
  11. Evet hakarettir. 2016’da Ankara 17. Asliye Hukuk, Kılıçdaroğlu’nu tanesi 25 bin TL’den iki kere “diktatör bozuntusu” dediği için toplam 50 bin TL tazminata mahkum etmiştir.
  12. “Diktatör bozuntusu” demek 25 bin TL, “padişah bozuntusu” demek 1 yıl 2 ay hapis. Bu konuda emsal nedir?
  13. Türkiye’de böyle gelmiş böyle gidecek midir?

***

Buraya kadar geldiysen sevgili “karşıt” kardeşim.

Diyeceğim şu:

Asla kendini güvende hissetme.

Aklına mukayyet ol.

Canına malına sahip çık.

Zulüm kapını çaldığında…

“Ama ben onlardan değilim” filan şeyine girmeden…

Yukarıdaki 13 maddeyi düşün.

Sonra, zarfını aç.

[Tarık Toros] 2.3.2018 [TR724]

Avrupa dondu! [Basri Doğan]

Sibirya’dan gelen soğuk hava dalgasına Avrupa’da hayatı dondurdu. Baltık Denizi’nden Akdeniz’e kadar uzanan kuşak üzerinde sıfırın altında ısı rekorları kırıldı.

Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki bine yakın su kanalının tamamı buz tuttu. 7 santimetre kalınlıktaki buz, kanalları piste çevirince Hollandalılar buz pateni yaptı, buz hokeyi maçları düzenledi. Almanya’nın en yüksek dağı Zugspitze’de ise gece ısısı sıfırın altında -30,5 santigrat dereceye kadar düştü. Alman Meteoroloji Enstitüsü, şimdiye kadar böyle bir ölçme yapmadıklarını açıkladı.

Polonya, Fransa ve İtalya’da da hava buz kesti. Sıcaklığın yer yer -20 dereceye kadar düştüğü Belçika ve İsviçre yılın en soğuk dönemini yaşadı. Polonya’da 18, Çekya’da 6, Litvanya’da 5, Fransa’da 4, Slovakya’da 4, İtalya, Sıbristan, Romanya ve Slovenya’da 2’şer kişi, İtalya’da ise 1 kişi dondurucu soğuk sebebiyle öldü. Soğuk hava dalgası sonucu bir haftada hayatını kaybedenlerin sayısı 48’i buldu.

İngiliz basınının ‘Doğunun Canavarı’ diye adlandırdığı soğuk hava dalgası, Avrupa’nın büyük kısmını kar altında bıraktı. Roma ile Korsika ve Capri adaları beyaza büründü. Hırvatistan’ın Delnice kasabasında kar kalınlığı 1 metre 82 santimetreye ulaştı. Ayda 1.5 milyon yolcunun seyahat ettiği Cenevre havalimanı, belirsiz bir süreliğine hava trafiğine kapatıldı. İskoçya’daki Glasgow havalimanında da çoğu uçuş iptal edildi. Kosova, Arnavutluk, İngiltere, İtalya ve Portekiz’in büyük bölümünde fırtına nedeniyle okullar tatil edildi. Hırvatistan’da demiryolları karla kaplı olduğundan tren seferleri yapılamadı. Romanya’da üç liman ile Bulgaristan’ın Varna havalimanı kapatıldı. Tek iyi haber şu; Sibirya soğuklarının hafta sonu itibariyle Avrupa’nın büyük bir kısmında etkisini kaybetmesi bekleniyor.

Barınaklara gitmeyen evsizler gözaltına alındı

Havanın adeta buz kesmesi, geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalanlar için hayati tehlike oluşturuyor. Çok sayıdaki şehirlerde evsizler barınaklara yerleştirildi. Belçika’da barınakta yatmak istemeyen evsizler polis tarafından gözaltına alındı. Eksi 15 dereceleri gören Amsterdam ve diğer şehirlerde,  enerji şirketleri, evleri yeterince ısınmayan yaşlılar için elektrikli ısıtıcılar dağıttı.

Gaz kullanım rekoru

Üşüyen Avrupalılar kaloriferleri sonuna kadar açınca doğalgaz sevkiyatında rekor yaşandı. Rus doğalgaz şirketi Gazprom batıya yapılan doğalgaz sevkiyatında arka arkaya altı gün rekor kırıldığını duyurdu. Hollanda Gaz Şebekesi Gasunie yetkilileri, günlük 453 milyon metreküp gaz (4.4 TWh) nakledildiğini açıkladı. Bu enerji miktarı, Hollanda’nın on günlük elektrik tüketimine eşit.

[Basri Doğan] 2.3.2018 [TR724]

Atletico Madrid bir açıldı, pir açıldı! [Hasan Cücük]

İspanya La Liga yakın zamana kadar iki kutuplu bir ligdi. Bir tarafta Real Madrid, diğer tarafta Barcelona vardı. Şampiyonluk yarışı ikili arasında geçerdi. Zaman zaman araya başka takımlar girip şampiyon olsa bile heyecanın adresi hep bu iki kulüp olurdu. La Liga’nın bu 2 kutuplu haline son dönemde Atletico Madrid son vermeyi başardı. Başkentin devi Real’in gölgesinde kalan Atletico’nun makus talihi Diego Simeone’nin 2011’de göreve gelmesiyle döndü. Bu sezonun başında biraz tökezleyen Atletico Madrid, ilerleyen haftalarda toparlanıp şampiyonluk yarışında Barcelona’ya rakip oldu.

SEZONA PROBLEMLİ BAŞLADI

Diego Simeone’nin ilk sezonunda ligi 5. sırada bitiren Atletico Madrid, ilerleyen sezonlarda hep ilk 3’teydi. 2014’te Barcelona ve Real Madrid’i geride bırakıp La Liga şampiyonluğuna ulaştı. Avrupa arenasında artık rakiplerinin saygı duyduğu bir Atletico Madrid vardı. Şampiyonlar Ligi’nde 2014 ve 2016’da finale yükseldi ancak kupaya uzanmasına ezeli rakibi Real Madrid engel olacaktı. Artık İspanya’da şampiyonluk yarışı deyince akıllara iki takım değil, üç takım gelmeye başlıyordu.

Atletico Madrid bu sezona sorunlu başlamıştı. FİFA’nın transfer yasağından dolayı kadrosunu güçlendiremedi. Chelsea’de Antonio Conte tarafından kadro dışı bırakılan eski golcüsü Diego Costa’ya kavuşmak için transfer yasağının bitmesini ekledi. Ocak ayında 66 milyon Euro ödeyip Diego Costa’yı renklerine bağladı. Sevilla’dan 25 milyon Euro’ya aldığı Vitolo’yu da transfer yasağından dolayı Las Palmas’a kiralamak zorunda kaldı. İşte bu şartlarda yeni sezona başlayan bir Atletico Madrid vardı.

GOL YEMİYOR AMA GOL DE ATAMIYOR

İlk maçında Girona deplasmanında 2-2 beraberlik alarak sezona başlayan Atletico Madrid, uzun süre yenilgi görmeden yoluna devam etti ama beraberliklere abone bir takım olmuştu. Ligin ilk 12 haftası geride kalırken, 6 galibiyet ve 6 beraberlik aldı. En büyük sıkıntısı gol bulmaktı. Takımın gol yükü Fransız yıldız Antoine Griezmann’ın omuzlarına yüklenmişti. Takımın efsanesi Fernando Torres eski günlerinden çok uzak, Fransız forvet Kevin Gameiro da yetersiz kalınca 12 maçta rakip ağları sadece 16 kez sarsan bir Atletico Madrid ortaya çıktı. Gol atamıyordu ama kalesini de gole kapatmıştı. 12 maçta rakip forvetler sadece 6 kez kaleci Jan Oblak’ı geçebildi.

Asıl sürpriz Şampiyonlar Ligi’nde yaşandı. Roma, Chelsea ve Karabağ’la aynı grupta yer alan Atletico Madrid’den beklenen gruptan çıkmasıydı. Ancak grubun en zayıf halkası Karabağ’ı bile iki maçta yenemedi. Şampiyonlar Ligi’nde de beraberliklere abone olurken, sadece Roma’yı yenip, Chelsea’ye kendi sahasında yenilince grupta 3. olarak yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etti. Gruptan çıkmayı alışkanlık haline getiren Atletico uzun bir aradan sonra Avrupa’da taraftarlarını üzmüş oldu. UEFA Avrupa Ligi’nde ikinci turda FC Kopenhag’ı her iki maçta da yenip, adını bir üst tura yazdırarak en azından burada seyircisine tatmin sağladı.

SERİ GALİBİYETLER LEVANTE’DE BAŞLADI

Atletico Madrid 13. hafta deplasmanda oynadığı Levante maçını 5-0 kazanarak kendine geldi ve bu galibiyet serinin adeta başlangıcı oldu. Üst üste 4 maçını kazandıktan sonra Espanyol deplasmanından puansız dönerek sezonun şu ana kadarki ilk ve tek yenilgisini alacaktı. Galibiyet serisine devam eden Atletico, tıpkı sezonun ilk devresinin ilk maçında olduğu gibi Girona ile bu kez kendi sahasında berabere kaldı. Sonra oynadığı 6 maçı da kazanarak rakiplerini geride bırakıp şampiyonluk yarışında Barcelona’nın takipçisi oldu. Son 14 haftada 12 maçta sahadan 3 puanla, birer maçta ise beraberlik ve yenilgi ile ayrılan Atletico Madrid’de transfer yasağının sona ermesiyle Diego Costa ve Vitolo’nun takıma katılması seri galibiyetlerde önemli rol oynamıştı. Bu arada Simeone, pek beğenmediği oyuncuları Yannick Carrasco ve Nico Gaitan’ı geçtiğimiz günlerde Çin ligine satıp kasasına 48 milyon Euro koydu.

Fransız yıldız Antonine Griezmann attığı gollerle takımın en skorer ismi olurken, kaleci Jan Oblak 26 maçta rakip forvetlere sadece 11 kez geçit verdi. Böylece Atletico Madrid Avrupa’da en az gol yiyen takımlardan biri oluyordu. Real Madrid’in şampiyonluk yarışında havlu attığı La Liga’da Atletico Madrid yarışta Barcelona’nın tek rakibi oldu. Sezonun ilk devresinde 1-1 berabere kaldığı rakibiyle bu hafta deplasmanda karşılaşacak. Bu maç bir anlamda şampiyonluk yarışını şekillendirecek. 13. haftadan itibaren yükselişe geçen Atletico Madrid, Barcelona deplasmanından 3 puanla dönerse La Liga’da şampiyonluk yarışı yeniden başlayacak. İki takım arasında 4 puanlık bir fark var ve Barcelona’nın bir maçı eksik.

[Hasan Cücük] 2.3.2018 [TR724]

Ceylanpınar kime yaradı? [Sefer Can]

Son günlerde önemli ‘aklanma’ haberleri geliyor. Birincisi çok konuşuldu, 15 Temmuz’dan sonra gözaltına alındığının 13. günü hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkollu görevine iade edildi. İşkenceyle öldürüldüğü raporlarla tescil edilen Gökhan Öğretmen’in ölüsüne en az dirisi kadar işkence yapmışlardı. Mezar yeri, cenaze arabası ile imam verilmemiş ve hainler mezarlığına gömülmek istenmişti. Şimdi pardonla geçiştiriliyor. Diğer haberler de en azı bu kadar önemli. Çözüm sürecini bitiren iki olayın faili olarak aylardır tutuklu bulunan altısı çocuk 15 kişi hakkında beraat kararı verildi.

22 Temmuz 2015 günü Ceylanpınar’da iki polis, evinde başlarından vurularak öldürülmüştü. Dördü tutuklu dokuz sanığın suçsuzluğu ortaya çıktı. Aynı şekilde bir gün sonra öldürülen trafik polisi Tansu Aydın’ın cinayetiyle ilgili tutuklu bulunan 6 çocuk da beraat etti. Mahkeme, tek kanıtın yüzde 50 oranında zihinsel engelli olduğu anlaşılan A.Ç. adlı çocuğun anlatımlarından oluştuğunu, suçlanan diğer beş çocuğun olay anında şehrin başka noktalarında bulunduğunu belirterek, beraate kararını gerekçelendirdi. Oysa çok zor davalar değildi ve 10 kişi aylarca tutuklu yargılanmayabilirdi. Türkiye’deki hukuk kalitesini gösteren iki acı örnek daha. Ceylanpınar Davasında yargıçlar herhalde borçlu çıkmamak için cinayetten beraat verdiği sanıklara propagandadan  bir yıl altı ay ceza kesmiş. Dosyanın konusu olmayan ve sanıkların savunmalarının bile alınmadığı sosyal medya paylaşımları cezanın bahanesi olmuş.

Ceylanpınar Cinayeti tam bir komplo ve sabotaj örneği olarak kayıtlara geçti. Olayın serencamını kısaca hatırlayalım: Şanlıurfa Ceylanpınar’da iki polis evlerinde şehit edilmişti. İki gün önce Suruç’ta patlayan bomba, Kobani’ye yardım götüren sivilleri hedef almış ve katliam yaşanmıştı. Polisleri katleden komplike eylem PKK tarzına pek benzemiyordu. Dağ taş polis ile asker doluydu ve hepsi kolay hedefler olarak pusuya düşürülüyordu. Polislerin karşı dairesini kiralamak, çilingirle kapı açtırmak, infazı yapıp kayıplara karışmak… PKK pek bu tür şeylerle uğraşmazdı. Ama bir sürpriz oldu, PKK’nın yayın organı Fırat Haber Ajansı, HPG Basın İrtibat Merkezi’nden yapılan açıklamayı yayınladı. Açıklamada “22 Temmuz günü bir Apocu fedai timi, Suruç katliamına misilleme olarak bugün sabah 06.00 sularında Ceylanpınar’da DAİŞ çeteleriyle işbirliği içinde olan iki polise karşı bir cezalandırma eylemi gerçekleştirmiştir” deniliyordu. Yani PKK, basın açıklamasıyla olayı üstleniyor, ajansı da bunu duyuruyordu. Kamuoyu tepkileri üzerine KCK Dış İlişkiler Sözcüsü Demhat Agit “Bunlar PKK’dan bağımsız birimler. Bize bağlı olmayan, kendi içlerinde örgütlenmiş olan yerel güçlerdir.” Şeklinde düzeltme yapmak zorunda kaldı.

15 Temmuz’dan sonra tarih yeniden yazılırken Ceylanpınar saldırısı da muaf kalamazdı, başlıklar hazırdı “Ceylanpınar’da FETÖ şüphesi”. İlk sorgudan sonra şüphelileri tutuklayan hakim 16 Temmuz’da tutuklanan üç bine yakın yargı mensubundan biriymiş. İddianameyi hazırlayan savcı ise terfi alarak Ankara’ya Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Merkezi’ne atanmış. Onu FETÖ’ye nasıl bağlayacaklar? Görev yaptığı merkezde arama yapılmış! İhbarcı olduğu iddia edilen kişinin kardeşi de tutukluymuş. Kardeşinden ona ne diyebilirsiniz, adam mahkemede ihbarı yalanlamış ve bahsi geçen telefonun kendisine ait olmadığını söylemiş. Bitmedi, olayı kamuoyuna duyuran, konuyu Anayasa Mahkemesine taşıyan sanık avukatı bile FETÖ iddiasıyla gözaltına alındı. 1 Eylül 2016’da kaleme aldığım yazıyı “Geriye bir tek şehit polisler kaldı; yakında onların da FETÖ’cü olduğuna dair haberleri okuyabiliriz. Şehit olmak suretiyle hükümeti zor durumda bıraktıkları şüphe götürmez bir gerçek! Öyle değil mi!” diye bitirmiştim.

CEYLANPINAR’DAN SONRA NE OLDU?

Ceylanpınar saldırısının neden olduğunu çözmek için sonuçlarına bakmakta fayda var.

“Bu ülkenin yoksul evlatlarının ölümüne dur demek zorundayız. önceki gün Adıyaman’da yaşamını yitiren asker de bugün Ceylanpınar’da katledilen polisler de bu ülkenin ezilen insanların, ezilen halkın emekçilerin çocuklarıdır, hepimizin çocuklarıdır. Onlara da Allah’tan rahmet diliyorum. Yakınlarına başsağlığı diliyorum. Acılarını yürekten paylaştığımızı ifade etmek istiyorum. Biz başka türlü bu şiddet sarmalından çıkamayız. Barışı her koşulda savunmak dışında barışı ilkesel bir yaşam tarzı olarak savunmak dışında tutunabileceğimiz başka bir şey olamaz.” cümleleriyle çok sağduyulu bir açıklama yapan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş 142 yıl hapis talebiyle aylardır tutuklu yargılanıyor. Onun ‘seni başkan yaptırmayacağız’ dediği Tayyip Erdoğan ultra başkan yetkilerini her gün biraz daha genişletiyor. 7 Haziran seçimlerindeki kaybı 1 Kasımda telafi etti, savaşla başkanlık önündeki engelleri bertaraf etti. Dolmabahçe mutabakatına imza atan AKP kurmayları Efkan Ala ve Yalçın Akdoğan bakanlık koltuğunu kaybetti. Çözüm Sürecinin devam edeceğini ve İzleme Komitesinin kurulacağı belirterek Dolmabahçe Mutabakatından haberi olduğunu açıklayarak Erdoğan’la ters düşen Bülent Arınç milletvekili bile değil. O gün Arınç’ın ‘yetki onda’ diyerek savunduğu Ahmet Davutoğlu başbakanlıktan tart edildi. Sur, Cizre, Şırnak yıkıldı. Yüzlerce sivil kaybı ve binlerce zorunlu göç yaşandı. Ceylanpınar’ı üstlenen PKK’lı savaş lordları Kandil’de oturmaya devam ediyor.

[Sefer Can] 2.3.2018 [TR724]

Hocaefendi ve Hizmeti niçin destekledim? (2) [Cemil Tokpınar]

Geçen haftaki yazımda, pek az okuyucuya ulaşabilen ve kayyım gasbına kurban giden Hakperestlik İmtihanı isimli kitabımızın girişinden bir bölümü biraz güncelleyerek sunmuştuk. Bu hafta ikinci bölümünü paylaşacağız.

Ne yazık ki, beşinci yılına girdiğimiz bu süreçte bazı dinî cemaatlere mensup kişilerin iktidar tarafından yapılan baskı ve zulümleri sevinç ve memnuniyetle karşıladıklarını gördüm. Bu nasıl olabilirdi? Bir dinî cemaat, başka bir dinî cemaatin hizmetlerinden memnun olması gerekirken nasıl olurdu da kıskançlık, rekabet, üstün olma arzusuyla haksızlıkları hoş görebilirdi?

Maalesef dine hizmet eden gruplar arasında kıskançlık ve rekabet sebebiyle dedikodu ve gıybet olduğu gibi, başarılarından rahatsızlık duyan, tökezlemesinden de memnun olanlar bulunabiliyor. Oysa İhlâs Risalesindeki şu kural, bizi bu hâl ve düşüncelerden men ediyor:

“Hem ihlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa ‘Benden ders alıp sevap kazandırsınlar’ düşüncesi, nefsin ve enâniyetin bir hilesidir.” (Lem’lar, 20. Lem’a).

Çünkü dünya çok büyük, nüfus kalabalık, zaman dar. Hidayetine vesile olmak için gece gündüz çırpınacağımız milyarlarca insan var. Bu kadar çok hizmete bir cemaatin yetişmesi mümkün değildir. Hatta bütün cemaatler hizmetlerini on katına çıkarabilse bile yine dünyanın tümüne hakkıyla ulaşmamız çok zor. Gerçek böyle iken “Bu hizmetleri sadece benim cemaatim yapsın” düşüncesi, nefis ve şeytanın bir tuzağıdır.

“Bu hizmeti bizden başka kimse yapmasın” veya “Biz irşad edemiyorsak başkası da irşad etmesin” diye düşünmenin anlamı, “Biz dünyanın şurasındaki insanların hidayetine vesile olamıyorsak, hiç kimse olmasın, onlar küfürde kalıp ebedî cehenneme gitsinler” demektir ki, hiçbir mümin bunu kabul edemez. Ancak nefis ve şeytan farklı hile ve tuzaklarla insanı hiç kabul edemeyeceği hâllere düşürür.

Nasıl mı? Şeytan insana türlü türlü bahanelerle başka cemaatleri tenkit ettirir. Tarafgirlik hastalığıyla onlar hakkındaki zanlara, dedikodulara, iftiralara, hiç araştırmadan kolayca inandırır. Şeytanın bu tuzağına karşı, başta Hucûrat Suresindeki uyarılar olmak üzere ayet ve hadislerdeki gerçeklere uymak gerekir. Meselâ, bu süreçte dindar kimseler sadece şu ayetin gereğini yapsalardı durum çok farklı olurdu:

“Ey inananlar! Size fasık (yoldan çıkmış) bir adam bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat Suresi:6)

Ne yazık ki, farklı cemaatlere mensup insanlar tarafgirlik damarıyla birçok yalan ve iftiraya hemen inandıkları gibi bir de bunları çevrelerine yayarak günaha ortak oldular.

Şeytan ve nefis, başka cemaatlerin küçük kusurlarını büyük gösterir. Ayrıntıları ve ince noktaları o kadar önemsetir ki, onların hizmetlerini sıfıra indirmekle kalmaz, baştan sona şer ve ihanet gibi takdim eder. Lem’alar isimli eserinde şeytanın bu desisesine karşı ikazda bulunan Bediüzzaman Hazretleri şu gerçeği ifade eder:

“İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü’mine adâvet ederler.

“Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenâtı seyyiâta galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiâtını örter. Demek, bu dünyada o adalet-i İlâhiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar bir tek hasene ile çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lâzımdır.

“Hâlbuki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat âleti olur.” (13. Lem’a, 13. İşaret, 3. Nokta).

Hocaefendi ve inşa ettiği hizmet hareketine baktığımızda, iyiliklerinin hata ve kusurlarına binlerce kat galip geldiğini görürüz. Böyle bir cemaat, sevgiye, saygıya, dua ve desteğe lâyıktır. “Peki, hiç mi hata ve kusuru yok?” denilebilir. Böylesi zor bir zamanda, dünya çapında hizmet eden kişi ve kuruluşların elbette eksikleri ve hataları olabilir. Ancak bunları tesbit edip ikaz görevini yaparken hakperestlik, insaf, tevazu ve şefkati elden bırakmamak gerekir. Bunun için Uhuvvet Risalesi’nde, “Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır.” demiştir Üstad Hazretleri.

Maalesef son hadiselerde gördük ki, Risale-i Nur okuyan kimselerden bazıları bile Üstad Hazretleri’nin bu ikazlarını hiç nazara almadan Hocaefendi ve cemaatini insafsızca tenkide tabi tuttular, dava arkadaşlarını değil, siyaset ehline taraftar oldular.

Oysa Bediüzzaman Hazretleri, birçok eserinde siyasetle arasına mesafe koymuş, bunun hikmetini 13. Mektup’ta çok güzel bir şekilde açıklamıştır. Hatta Kastamonu Lahikası’nda, mü’minler ve bilhassa Risale-i Nur talebeleri arasında siyasî meselelerin tefrikaya sebep olmaması gerektiğini şu cümlelerle haykırmıştır:

“Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin, ‘El-hubbu fillâhi ve’l-buğzu fillâh’ (Allah için sevmek, Allah için buğz etmek) düstur-u Rahmânî yerine (el-iyazü billâh) ‘El-hubbu fissiyaseti ve’l-buğzu fissiyaset’ (siyaset için sevmek, siyaset için buğz etmek) düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve elhannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine mânen şerik eylemesin. Evet, bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî ruhları azap içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-i ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.”

Üstelik bu siyasetin hedefi, millete hizmet yerine makam, mevki, şan, şöhret ve menfaat olmuşsa durum daha da vahimdir. Bu hususta Üstad Hazretleri “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır. Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar.” demiştir.

Gariptir ki, son elli yılda Nur Talebeleri arasındaki ihtilâflarda siyaset büyük ölçüde etkili olduğu gibi, son hadiselerdeki tavır ve duruşlarda da büyük rol oynadı. Oysa bize yakışan, siyasete yaslanıp hizmet ehline saldırmak değil, cihana yayılan ve milyonlara ulaşan iman ve Kur’an hizmetine yardımcı olmaktır.

Bu süreçte vaktiyle Hocaefendi’nin yakınında yer alıp cemaat içinde hizmette bulunmuş bazı kimseler de siyaset ehlini destekleyip Hocaefendi ve hizmet aleyhine yazdılar ve konuştular. Maalesef onların o garip ve acınacak hâllerini ibretle izledim ve onlar adına üzüldüm. Ne yapalım, bu dünya imtihan dünyası. Hepimiz için kazanma kuşağında kaybetme ihtimali her zaman var. Rabbim hepimizi nefis ve şeytanın hile ve tuzaklarından korusun. Hizmet aleyhindeki bu kimselerin tenkitlerini tek tek ele alıp çürütmeye çalışmak yerine şu kadarını söyleyeceğim: Evet, birkaç kişi geçmişte takdir ettikleri Hocaefendi’nin ve hizmetin aleyhine geçti, ama binlerce talebesi vefadan ve sadakatten asla ayrılmayıp hak ve hakikati takdir ve teslim ettiler. Eğer şahısların beyanı delil olacaksa, birkaç kişiye mi inanayım yoksa binlerce yakın talebesine, on binlerce hizmet kahramanına ve milyonlarca cemaat mensubuna mı inanayım?

Bu süreçte gündeme getirilen hususlardan birisi de, Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri’nin yakın talebeleriyle Hocaefendi’nin arasını açma gayretleriydi. Benim tavır ve duruşumu uygun bulmayan bazıları, bu hususu hatırlatarak ağabeylere muhalefet ettiğimi iddia ettiler.

Öncelikle, ülkemizin en kara günlerini yaşadığı dönemlerde Üstada ve hizmete fedakârane sahip çıkan, her türlü hapis, sürgün, işkence ve mahrumiyete göğüs gererek hizmet eden ağabeylerimizin hepsi de bizim başımızın tacıdır. Yolumuz onların yolu, davamız onların davası olan iman ve Kur’an hizmetidir. Ben ağabeylerin hatıralarından Hocaefendi ve hizmeti hakkında hep takdirkâr ve müsbet ifadeler okuduğum gibi, bizzat dinlediklerimden de hep muhabbet ve medih dolu ifadeler duydum.

Ancak son hadiselerde bazı ağabeyler Hocaefendi’den farklı düşündüler, hatta aleyhinde bazı beyanlarda bulundular. Buna karşılık Hocaefendi ağabeyler hakkında hiçbir olumsuz ifade kullanmadı, kendisini sevenlerin kullanmasını da yasakladı.

Ben bu ihtilâfı, kısmen sahabe efendilerimizin aralarındaki anlaşmazlıklara benzettim. Ağabeyler arasında bu tür ihtilâflar geçmişte de oldu, bugün de olabilir. Fikir ayrılığı, temel meselelerle ilgili değil, daha çok hizmet usûlü ve aktüel konularla ilgilidir. Zamanla birçok gerçek ortaya çıkacaktır. Bu hususta Üstad Hazretleri’nin şu mektubunda istifade edilecek birçok düstur vardır:

“Lâ ya’lemü’l-gaybe illallâh” (Gaybı ancak Allah bilir) sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî hâlini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşere’nin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek, iki velî, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer bütün bütün zâhir-i şeriate muhalif ve hatâsı zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola.

“Bu sırra binaen ‘Ve’l-kâzımîne’l-gayza ve’l-âfîne ani’n-nâsi’ (‘Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler…’ Âl-i İmran Suresi:134) âyetindeki ulüvv-ü cenab düsturuna ittibaen ve avâm-ı mü’minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla, imanlarını sarsılmadan muhafaza etmek ve Risale-i Nur’un erkânlarının haksız itirazlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binaen ve ehl-i ilhadın iki taife-i ehl-i hakkın mabeynindeki husumetten istifade ederek, birinin silâhıyla, itirazıyla ötekini cerh edip ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütmekten içtinaben, Risale-i Nur şakirtleri, bu mezkûr dört esasa binaen, muarızlara hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bilmisille karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musalahakârâne, medâr-ı itiraz noktaları izah etmek ve cevap vermek gerektir.” (Kastamonu Lâhikası)

Risale-i Nur okuyan diğer cemaatlerle Hocaefendi ve Hizmet hareketinin arasını açmak için kullanılan hususlardan birisi de, eserlerin sadeleştirilmesi konusuydu. Maalesef bu konu gereğinden fazla abartıldı ve Risale-i Nur okuyanlara yakışmayacak bir üslûpla tartışıldı. Esastan ziyade usulle ilgili olan sadeleştirme meselesi, neredeyse derslerin ve sohbetlerin önemli bir gündem maddesi oldu.

Oysa sadeleştirme faaliyeti, dünyanın çeşitli ülkelerindeki okullarda Türkçe öğrenen milyonlarca talebe ile ülkemizdeki anlama güçlüğü çeken kimselerin Risale-i Nur okuyabilmesi için girişilen bir formüldü. Elbette ki önemli olan ve asıl hedef orijinalinden okumaktır. Ancak sadeleştirilmiş kitaplar, aslını anlamaya bir vesile ve araç konumundadır. Bir müddet sadeleştirilmişini okuyan bir genç, daha sonra aslından okuyabilecektir ki, bunun örneklerini ben bizzat gördüm ve bu hususu konuştum. Risale-i Nur birçok dünya diline çevrilirken neden sadeleştirilmesin? Yeter ki, orijinal muhafaza edilsin ve asıl gaye olsun, ıstılahlara dokunulmasın, anlamaya yönelik başka formüller ve faaliyetler de ihmal edilmesin.

Son olarak şu gerçeği beyan ederek bu faslı kapatmak istiyorum:

Bilhassa son beş yıldır Hizmet hareketinin davetiyle binlerce programa konuşmacı olarak katıldım. Başta Üstad ve Risale-i Nur, aile ve namaz olmak üzere birçok konuda lise ve üniversite öğrencilerine, hanımlara, beylere, meslek gruplarına konuştum. Bu programları organize eden ve dinleyen kimselere, vakıf, dernek, sendika, okul, üniversite ve benzeri kurumlara, iş bölümüne, tüm olumsuzluklara rağmen aşk ve şevkle çalışan insanlara hayran oldum, vesile olanları takdir edip dualarla yâd ettim. Maalesef şimdilik bu muhteşem kurumlar gasp edildi ve kapatıldı. Ama çok kısa bir zamanda eskisinden daha muhteşem bir şekilde belki on kat, yüz kat büyüyerek bütün dünyada hüsn-ü kabul göreceğine bütün kalbimle inanıyor ve Namık Kemal gibi diyorum:

Hakîr olduysa millet şanına noksan gelir sanma,
Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.

Unutmayalım ki, bir bahçenin veya bahçıvanın başarısını ve ağaçların kalitesini gösteren şey, elde edilen meyvelerdir. Acaba Hizmet hareketinin Türkiye ve dünyanın her yerine tesis ettiği okullar, yurtlar, dernekler, vakıflar, gazeteler, dergiler, radyo ve televizyonlar, sayısız faaliyetler, kurban ve yardım organizasyonları, istifade eden pırıl pırıl insanlar, idealist ve ahlâklı gençler, takva sahibi kimseler, insanlığın mutluluğu için çırpınan hizmet erleri, beklentisiz fedakâr kahramanlar ve adanmış ruhlar, bu hizmet bahçesinin ve bahçıvanının kıymet ve ehemmiyetini, fazilet ve kalitesini göstermiyor mu?

Belki de yaşadığımız bu süreçte diğer dinî cemaatler ve Risale-i Nur okuyan gruplarla Hizmet hareketinin arasını açmaya çalışan odaklar, hoşgörü ve kardeşlik ortamı içinde gerçekleştirilebilecek hizmetleri engellemek için kin ve düşmanlığı körüklediler.

Ben de her şeye rağmen af, anlayış, sevgi, kardeşlik, hoşgörü, birlik ve beraberlik diyorum.

Bu süreçte çok ağır hakaretlere ve tenkitlere uğrayan, yalan ve iftiralara maruz kalan, zulüm ve baskı gören hizmet ehli kardeşlerime de diyorum ki: Merak etmeyin! Allah var, gam yok! O isteyince her şey olur, istemezse yaprak bile kımıldamaz. İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz. Allah bize yeter, O ne güzel vekildir. O razı olduktan sonra cihan karşı çıksa, bir ehemmiyeti yoktur.

Buraya kadar özetlediğim gerekçeler sebebiyle beş yıla yakın bir zamandır, sosyal medya, gazete, televizyon, radyo vasıtasıyla doğru olduğuna inandıklarımı haykırdım, yazdım, paylaştım. Bunların büyük bir kısmını da hem tarihe not düşmek hem de benim gibi düşünenlerin eline belge vermek için toplayıp kitap hâline getirdim.

İnşallah Rabbim bu kitabımızı tekrar yayınlamayı nasip ederse işlediğim konuları daha geniş ve ayrıntılı bir şekilde sizlerle paylaşmış olacağım.

[Cemil Tokpınar] 2.3.2018 [TR724]

Elinin tersiyle itmek [Emine Eroğlu]

Milli Mücadele sonrasında Bediüzzaman Hazretleri’ne Şark vilayetleri umumi vaizliği görevi teklif edilir. Yanı sıra milletvekilliği ve 300 lira da maaş.

Şartlar çok cazip, vazife de ‘stratejik’tir evet, fakat oyun kirlidir. Milli mücadele birlikte kazanılmış olmasına ve verilen sözlere rağmen Kürtler, ulus devlet düşüncesinin önünde engel olarak görülmektedir. Plan, o engeli bertaraf etmek üzerine kurulmuştur. “Din adamları”nın nüfuzundan yararlanmak, Kürtleri hizaya sokmak için en elverişli yoldur. Üstelik Üstad da Kürt’tür ve sözü tesirlidir.

ŞERRE ALET OLMAMA

Bediüzzaman oyunu görür ve teklifi tereddütsüz reddeder.

Ondan önce, Afrika’da doğup gelişen Sünûsî Hareketinin liderlerinden Şeyh Sünûsî teklifi kabul etmiş, fakat bir süre Şark vilayetlerinde dolaşıp halkı dinledikten sonra, muhtemelen o da oyunu fark ettiği için, görevi bırakmıştır.

Aslında “görev” hakikatin vaz edilmesi değil, Kürtlere “yeni Türkiye”nin kabul ettirilmesidir. Nitekim arka arkaya isyanlar patlak verir ve binlerce masumun kanı dökülür.

Daha sonra, “büyük memurlardan birkaç zat” Üstad’ın neden vazifeyi kabul etmediğini merak eder. Memur bakışıyla, “Eğer kabul etse, isyanlar yüzünden katledilen yüz bin insanın hayatının kurtulması ihtimali var”dır. Ayrıca, kalan ömrünü sürgün ve hapislerde geçirmeyecek, iktisadın bereketi ile yaşamaya çalışmayacaktır. En nihayetinde kendisinden istenen hepi topu birkaç fetva değil midir?

Üstad, bu soruya cevaben,

“Eğer o teklifi kabul etseydim, hiçbir şeye alet ve tâbi olmayan ve ihlas sırrını taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi.” diyecektir.

Demek, şerre âlet ve tâbi olmak, ihlasla ortaya konulabilecek bütün semereleri iptal ediyor. Ve demek, “ahlaksız teklifler” böyle reddediliyor. Hapis ve sürgünler böyle göğüsleniyor…

Makam ve imkan karşısında bükülmeden durabilmek, dinin izzeti ile yaşamayı ve müstağni olabilmeyi gerektiriyor.

İman hakikatleri bu duruşla neşrediliyor.

GERÇEK SECDE

“Gerçek secde,” der Muhammed İkbal, “Allah’tan başkaları önünde eğilmekten alıkoyan secdedir.” Zira Allah’tan gayrısının önünde eğilenlerin kalbinde iman taht kuramaz.

Yol orada tıkanır, vâridat kesilir. Zaman tersine akmaya, düşüşler düşüşleri takip etmeye başlar. Eğilip bükülmek mizaç haline gelir. Ruhun temenna kavisleri derinleşir. Kölelik fıtrata yerleşir.

Herkes secde halinde yaşadığı için kimin kime secde ettiği anlaşılmaz olur. Tanrılar çoğaldıkça çoğalır.

Bunu ne “siyasî ahlak” denilen ahlaksızlık örter, ne hamaset, ne de alkış.

Kibir kendini saklayamadığı gibi zillet de saklayamaz.

Hazreti Mevlana’nın Fîhi Mâ Fîh’inde anlattığı, şifalar dağıtan Barsisa’nın darağacında şeytana secde etmesiyle nihayet bulan öyküsündeki gibi, yolculuğun durakları aşağı yukarı aynıdır. İkbalden idbara, izzetten zillete, varlıktan yokluğa, yakınlıktan uzaklığa…

Dünya ve iktidar tutkusu tek taraflı bir aşk olduğu için, sonu hüsranla bitmeye mahkûm bir baht oyunudur. Âşık, kendini sıkıştırdığı köşeden sağ çıksa da salim çıkamaz. “Murdardır” dediği ciğere el uzattığı için sefih olmaktan kurtulamaz.

Bildikleri bilmediklerine cevap olmaz. İnsan olmayı nerede bıraktığını unuttuğu için, yoluna kaldığı yerden devam edemez. Düne geri dönebileceğini zannetse de harap olmuş Basralar peşini bırakmaz.

Mazi ameli mazur göstermek, tarih yenilgiyi gizlemek için yeniden kurgulansa, sun’i kıyametler kopartılsa da gerçeğin üstü örtülmez.

NİFAK YOLU

“Yapmadıkları şeyleri söyleyenler”in dilindeki ezber hep aynıdır; “elimizin tersi ile ittik!” Oysa muktedirin elinin tersiyle ittiği makam mansıp ya da servet ü saman değildir. Nedense hep heves ve hırsların karşısına dikilenler kenara itilir. Şeref ve haysiyetin, hakikatin yanında durmakla kazanılacağının bilgisi bile, tüm insani değerlerle birlikte, el tersi arkasında yitip gider.

Çırak ustasından, talebe hocasından menfaatin kısa yollarını öğrenir. Zalime bağlılık yenimi etmeyene rahat yüzü yoktur artık. Mazlum olmayı taşıyamayacağını düşünen herkes zulmün arka safında kendine emniyetli bir yer arar. Denize düşmüşlük, yılana sarılma gerekçesi olarak gösterilir.

Sıddık Ebubekirlerin, adil Ömerlerin, iffetli Osmanların, velayetin ve mertliğin şahı Alilerin (radıyallâhu anhum ecmain) yolunda yüründüğü iddia edilse de, yüklenilen her sıfatla zalim Haccaclara, yalancı Müseylemelere, cehaletin babası Ebu’l Hakemlere yoldaş olunur. İbni Mülcemler, Ebu Lü’lüler sokaklarda kol gezmeye başlar.

CİZLAVET MARKA BİR ÇİFT LASTİK

Bediüzzaman, vefat ettiğinde üzerinde sadece 15 lira bozukluk vardır ve o da tereke tespit masrafına mahsub edilir. “Elimizin tersiyle ittik” dememiş, elinin tersiyle itmiştir. O, dünya malını bir sepete sığdırıp yanında dolaştırdığı için Üstad’dır. Dünyayı, İbn Arabi’nin yaklaşımıyla “taptıklarınız”ı, Cizlavet marka lastik ayakkabılarının altına aldığı için büyüktür. Çam dağını Yıldız Sarayı’na değişmediği için, hapis ve sürgünden korkmadığı için, hakikat-i imaniyeye feda olan başını zulüm karşısında eğmediği için otağını kalplerimize kurmuştur.

Ondan geriye kalan pamuklu bir hırka, iki eski gömlek (biri Frenk gömleği), bir tane eski iç gömlek, bir adet kırık gözlük, iki adet kalem…

Gerisi rızalık ve razılık!..

[Emine Eroğlu] 2.3.2018 [TR724]

Erdoğan’a operasyon mu çekiliyor? [Erkam Tufan Aytav]

Aklıma takılan iki büyük soru vardı gündeme getirmek istediğim.

Birincisi, nasıl oluyor da uluslararası büyük şirketler teker teker ülkeyi terk ederken, ülke bir kaosa giderken hala sıcak para gelebiliyor bu ülkeye?

Kaynağı, kimliği belirsiz bu paralar kimindir? Kim parasını kaybedeceği bir ülkeye sokar ki? Ekonomik bir kârlılık yoksa bu paraların sahiplerinin esas amacı nedir? Erdoğan’ın yurt dışına taşıdığı paralarla izah edilemeyecek bir durum var ortada.

İkinci soru da şu:

Erdoğan’a “Sen halifesin, Mehdisin, ahir zamanda Ortadoğu’da çıkacak olan büyük savaştaki İslam ordusunun halifesi, komutanı sensin” diyerek gaz verenler, ‘hadi koçum yürü, gir Suriye’ye’ diyenler kimler ve amaçları ne?

Bu sorulara cevap bulmak amacıyla, ‘30 Dakika’da peşi sıra iki program yaptım.

İlkinde konuğum Ekonomi yazarı Harun Odabaşı’ydı, ikincisi ise Armageddon kitabının yazarı Aydoğan Vatandaş’tı.

İki soruya da ‘önemli oranda’ cevap bulduğumu söyleyebilirim.

Erdoğan’ın çılgınca işler yapabilmesi için iki şeye ihtiyacı vardı. Birincisi paraya, ikincisi de motivasyona.

Sıcak para girişleri ile geçici de olsa ekonomik anlamda rahatlatılmış Erdoğan’a çılgınca adımlar attırmak mümkündü. Bu paralar ile bu sağlanmaktaydı.

Motivasyon olarak da kendisini Allah tarafından seçilmiş, Âlem-i İslam’ın ahir zamandaki kurtarıcısı, halifesi görmesi olarak belirlenmişti.

Büyük devletlerin araştırmalar yaparak liderlerin zaaflarını tespit edip istedikleri gibi yönlendirebildiklerini yayında Aydoğan Vatandaş çok güzel izah etti.

Geçmişten buna bir de örnek verdi. Enver Sedat’ın şişmiş egosuyla ABD’nin nasıl oynadığını detayları ile anlattı.

Benzer bir egoya Erdoğan da sahip. Bu kez oyunun, Enver Sedat’a yapıldığı gibi seküler şişirmeler ile değil, dini motifler ile oynandığını düşünüyorum.

Erdoğan’ın da zaten bu tür şişirmelere zihin yapısı ve karakteri ile müsait.

Daha 1990’lardan itibaren bu tür telkinlere açık bir yapısı vardı. “Beldetün Tayyibetün” hadisi ile İstanbul’a Belediye Başkanı olması arasında ilahi bir ilişkinin varlığı o dönemlerde de kendisine telkin edilirdi.

ERDOĞAN NASIL GAZA GELİYOR?

Ancak son birkaç yıldan bu yana bu telkinler yeni baştan hortladı. İnternette bunların pek çok örneği var.

“Halife Rum ordusu ile Şam’a savaşa gidecek.”

“Son savaş Türkiye’deki Halife’nin önderliğinde olacak.”

“Erdoğan’ın ortaya attığı 2023 Rabbi’nin bir işareti.”

“Muhyiddin-i İbni Arabi, Erdoğan’ı işaret ediyor.”

Özellikle bu sonuncusu tam bir komedi. Muhyiddin-i İbni Arabi’nin kaleme aldığı Şeceretül Numaniye kitabında Erdoğan’a işaret varmış.

Kitapta bahsi geçen cümleler şunlarmış:

“Onun ölümünden sonra (burada onun derken Necmettin Erbakan’a işaret varmış) hilafetin merkezinde büyük sarsıntılar olur ve diyarlar yerle yeksan olur. Kısa bir süre sonra da Müslümanların üzerine feci katliamların vukuu bulduğu savaş çıkar. Tam bu esnada Allah’ın izni ile necm eden adamın (yani Necmeddin Erbakan) öğretilerini üstlenen bir komutan Müslümanlardan bir ordu teşkil eder. Kudüs feth olunur.”

Elbette buradaki komutandan kasıt Erdoğan’mış.

Bu telkinlerin yapıldığı sitelerin MİT tarafından hazırlatıldığını düşünüyorum.

Bu telkinlerin hedef kitlesinin okumayacağı düşünülerek bir de seslendirme yapılmış. Seslendirmede kullanılan Osmanlıca kelimelerin yanlış telaffuz edilmesi dikkat çekici. Belli ki bu konulardan uzak psikolojik harekat uzmanları tarafından hazırlanıyor.

Peki Erdoğan bu gazı gerçekten yiyor mu?

Görünen o ki, bunlara inanıyor.

Bu iddiaları asla yalanlamıyor ve olumsuz tepki de vermiyor.

“Allah’ın bütün vasıflarını üzerine toplamış lider” ifadesine bile tepki vermemişti.

O gazla “Şam’a girip, Mehdi’nin ordusu ile Kudüs’ü alacak anlaşılan.”

Aydoğan Vatandaş ile yaptığım programın sonunda Diyanet İşleri Başkanlığına bir de soru sormuştum. Halife, Mehdi, Zeytin Dalı Operasyonu ile ahir zamanda çıkacak büyük savaş iddialara ne diyorsunuz diye. Hala bir cevap gelmedi.

Fethullah Gülen’i karalamak için saçma sapan iftiralarla dolu rapor hazırlayan Diyanet bu soruma cevap verebilecek mi bakalım.

Hülasatü’l hülasa:

Erdoğan’a operasyon çekiliyor, ülke iç savaş ve bölünmeye kadar gidebilecek bir felakete sürükleniyor.

Manzara, Bremen mızıkacısını ve peşinden gidenleri andırıyor.

Bu yazdıklarımı uçuk senaryolar olarak görebilirsiniz.

Ama başta sorduğum iki sorunun bendeki cevabı şimdilik böyle…

https://www.youtube.com/watch?v=w97xVsKDJMI

[Erkam Tufan Aytav] 2.3.2018 [TR724]