Bugünler de Geçecek -3 Bu Hayatta İmtihanlar Da Var! [Güler Orhan]


Nezarette üçüncü gün. Dört saatlik yolculuktan sonra, mahkememizin olacağı şehire getirildik. Yerim sıcak. Temiz bile denilebilir. Askerin verdiği battaniye yumuşatıcı kokuyor. Karanlık! Dikdörtgen şeklinde ama içerisinde tuvalet de var.

Bu saatlerin en güzel dakikaları, doktor kontrolü. Günde bir kere. Polis önce eşimi alıyor, sonra jandarmadan beni. Yarım saat sürmeyecek şekilde de olsa, karanlıktan ayrılıyor, ışığı görebiliyorum. Ve tabii ki eşimi de…

Yolculuk hala aklımda. Üç polis gelmişti. Eşimle bana aynı kelepçe takılı halde yolculuk yaptık. Eşimin tespiti ise ilginç.

‘Ya hanım; hayat arkadaşım oldun, iş arkadaşım oldun ama kelepçe arkadaşı olacağımız hiç aklıma gelmemişti, evliliğimizin bir tescili daha olsun.’

Ellerimizde, evliliğimizin bağlarından bir tane daha varken, beni güldürmeyi başardı. Yolculuk esnasında uzun uzun çevreye baktım. Tepeler, ağaçlar hatta kaldırımlar bile farklıydı. Güneş ve toprağı örten kar, ne kadar da yakışmıştı. Hiç beraber olmazlar sanıyordum. Biri beyaza bürümüşken her yeri, diğeri ferahlatan bir berraklık vermişti. Aslında yol, her zaman gidip geldiğimiz yoldu. Bilmiyorum. Özgürlük giderek benden uzaklaştığı için mi, bu kadar güzeldi her şey?

Ramazan Bayramı için veda ettiğim bu yerlere, bir suçlu gibi dönmek nasip olmuştu. Hüzün iyiden iyiye sarmıştı her yanımı. Birkaç damla gözyaşı süzülürken yanaklarımdan, ‘ne kadar da özlemişim!’ dedim içimden.

Karakolda beni karşılayan komutan, babacan bir adamdı. Günler sonra ismimin yanına ‘hanım!’ ibaresi eklenince tuhaf oldum. Rütbesini bilemiyorum ama sözü dinlenir biri olduğu kesin. Askerler çekiniyor.

Esas alicenaplığı, beni nezarete getirdiklerinde yaptı. Eksi ikinci kata indiğimizde, komutanın bizzat kendisi nezaret odasının temizliğini kontrol etti. Sonra bana dönerek;

 “Seslendiğinizde duyacak bir asker görevlendirdim. Tesettürlüsünüz, kamera var dikkat edin. Üç öğün yemeğiniz emniyetten temin edilecek. Başka bir ihtiyacınız var mı?”

Kıblenin yönünü sordum. Bilmiyormuş. İki kat yukarı çıktı, kıbleyi öğrendi. Tekrar gelince seccademi serdi ve başka bir isteğimin olup olmadığını sordu. Nezaretteki üçüncü günümdü ama kendimi insan gibi hissettiğim ilk andı. Komutan giderken, sesim titreyerek teşekkür ettim. Sonra da tutamadım kendimi… Komutan demir parmaklıklara kilit vururken yine aynı babacan tavrıyla bana şöyle dedi:

‘Kızım buraya her zaman suçlular gelmez. Sen inançlı bir insana benziyorsun. Bu hayatta imtihanlar da var. Üzülme!’

Komutanın o sözleri bildiğim sözlerdi ama o anda bana ilaç gibi geldi.

Her yer siyah. Bir sarı ışık. Burada nasıl vakit geçireceğim. En iyisi düşünmemek. Ama bir şeyler yapmak lazım. Kaza namazlarım var. En iyisi onları kılmak…

10 GÜN SONRA

Karanlık odamdaki rutin hayatım devam ediyor. Bugün Emniyete ifade vermeye gittim. Yaklaşık iki saat sürdü. Birkaç güne mahkemeye çıkarız inşallah.

Konuşmak ihtiyaçmış. Yeni anladım. Bu bitmeyen gece, beni hayata bağlayan damarı kopardı sanki.
Beni, o dört duvardan çıkaran şey, namazlarım oldu. Oysa ne kadar da zor gelirdi. Berzah aleminde, insanın ibadetlerinin onun yanında olacağını duymuştum. Daha ölmedim. O zaman burası benim için bir kabir miydi? Yoksa kabire bir alıştırma mı?

Dün bir zehirlenme tehlikesi atlattım. Kaldığım yerin yan tarafı kalorifer kazanı. Asker, kazana attığı kömürü tutuşturmadan gitmiş. Yanmayan kömürden, sızıntı meydana gelmiş. Uyuyordum. Hiç fark edemedim. Asker beni uyandırdığında, içim zehirli gazla dolmuştu. Ölüm ne kadar yakınmış. ‘Dışarı çıkarın beni, temiz hava alayım!’ dedim. Yasakmış!

Bugün doktor kontrolü sırasında eşim, belirgin şekilde kilo verdiğimi söyledi. Yani, on üç gün oldu.
Kızımı aklımdan çıkaramıyorum. Hele babam ve kız kardeşime teslim ettiğim an, hala gözümün önünde. Çok şükür ki kızım teyzesini çok seviyor ve ona gideceği için de mutluydu. Ben bırakmak istemezken o, hemen ayrılmak istiyordu. Yanağına kondurduğum son öpücüğü uzun tutmak istedim ama çaresi yoktu. O an son bulmalı, kızım gitmeliydi. Babam kızımı çekip aldı. Annesinin prensesi gerçekten mutluydu. Öyle trajedik bir an, kızımın feryatlarıyla daha büyük bir krize dönüşebilirdi. Öyle olmadı.

Eşimle kızımızı teslim edip emniyetten içeri girdik. Yanımızda birkaç polis. Eşim, elimi sıkı sıkı  tutmuştu.

İnsan sevdiğinin elini, çok defa tutar. Sevgisini paylaşmak için, huzur duymak için, mutluluğun resmini hafızalara kazımak için…

Peki elini tutmakla acı paylaşır mı insan?

Canının yanması yarıya iner mi?

Soğuk bir nezarete gelip, uzun bir bilinmezliğe yelken açarken, bir el insana güç verebilir mi?


[Güler Orhan] 16.8.2018 [thecrcl.ca]

İrem Barajına musallat olan fare [Safvet Senih]


M. Fethullah Gülen Hocaefendinin 1980 öncesi vaazlarında, çocuk terbiyesi aktarılıp tashihten geçirildikten sonra “Çocuk Terbiyesi” namıyla neşredilen kitabına takdim yazan merhum İbrahim Canan Hocamızın tesbitlerini aktarmak istiyorum…

Canan Hocamız bu kitaba “yurdumuzda istikbale matuf, uzun vadeli projelere göre adım atan, aksiyon ortaya koyan, muhaliflerini hep reaksiyon planında tutma başarısını gösteren bir şahsiyetin eseri olarak bakarsak” diye önce bize bir bakış açısı kazandırmaya çalışıyor. Sonra devam ediyor: “Bu çerçevede, eseri, en az Türkiye çapında yeni bir aksiyonun, yeni bir başlangıcı startı olarak görmek mübalağa olmaz. Nitekim müellifin müteakip ifadeleri arasında şu cümlelere de rastlayacağız: ‘ÂİLE, cemiyetin en önemli rüknüdür. Bu rüknün sağlamlığı millet ve devletinde sağlamlığı demektir. Öyleyse milletin ve devletin bu temel rüknü katiyyen projesiz ve plansız bırakılmamalıdır. (…)  Eserin sistematiği de dikkat çekici. Terbiye hâdisesi, belli yaşa gelmiş çocukların eğitilmesi gibi hayatın bütününden   kopuk münferit bir vak’a olarak algılanmaz. Bilakis, âyet ve hadislerde yer verildiği üzere anne olarak seçilecek kadında aranacak evsaftan başlatılıp ölünceye kadar safha safha devam eden uzun bir vetire olarak telakki edilir. Bu anlayışın gereği olarak, Giriş’te okuyucuyu, terbiye meselesinin ehemmiyeti, vüsati gibi hususlarda ikna etmek üzere, umumî meselelere yer verilir. Sözgelimi ‘Ahlâk anlayışımız’ diye başlayan bu kısımda ‘milletlerin yıkılışı’,  ‘Öğretmen peygamber’,  ‘Dünya hayatının ziynetleri’,  ‘A’lâ-yı illiyyîn-i insaniyet’ v.s. şeklinde biri diğerinden uzak gibi görünen başlıklar altında mümin kişiyi iknâ edici âyet ve hadis ağırlıklı delillerle terbiyenin ehemmiyeti üzerine birbirini tamamlayıcı bilgiler sunulur. Sonra terbiye vetiresinin safhaları ve meseleleri içerisinde yer alan ‘Evlilik’,  ‘Aile’,  ‘Terbiyede hassasiyet’,  ‘Çocuğun dini eğitimi’, ‘Nasıl anlatmalı?’  ‘Terbiyenin buudları’,  ‘Kur’anî ve Kur’an dışı terbiyenin mukayesesi’ gibi birbirinden ehemmiyetli ve bir o kadar da ilgi çekici yedi konu işlenir.

“Muhterem Hocaefendiye göre, terbiye deyince akla ilk gelen şey ÂİLE’dir. Çünkü aile ‘Talim ve terbiyede en birinci ocak, en birinci mektep, en birinci medresedir.’  ‘Terbiye, yuvadan başlamalı ki, kalıcı olsun. Yuva terbiye esasları üzerine kurulmamışsa, cemiyetin terbiyeli olması da düşünülemez. (…) Çünkü ideal nesiller için herşeyden önce ideal bir yuvaya ihtiyaç var. ‘Aile, cemiyetin en önemli rüknüdür. Bu rüknün sağlamlığı, millet ve devletin de sağlamlığı demektir. (…) Aile reisinin ilk sorumluluğu ‘sâlihât, müslimât, kanitât (itaatkâr), hâşiât ve sâdıkâttan’ bir hayat arkadaşı seçmektir. İdeal ailede, anne-baba, birer terbiye ustası olmalıdırlar. Çocuğun terbiyesinde gerekli olan sorumluluk duygusuna, bilgilere sahip olmalıdırlar. ‘Anne-baba olmak isteyen herkes belli bir seviyede psikoloji, pedegoji veya en azından Kur’an’ın bu mevzudaki mücmel (güzel özetlenmiş) prensiplerini bilmeli… insan, mutlaka iyi nesiller yetiştirmenin yollarını öğrenmelidir.

“Esere ikna edici bir yön kazandıran husus, okuyucuya hep  tefekkürü, muhakemeyi, niçin, neden, sebep aramayı teklif etmesidir. ‘Terbiyeden önce düşünmek! Neyi iyi, neyi kötü görüyoruz… Çocuklarımızın nasıl yetiştirilmesini düşünüyoruz?.. Gece geç vakitlere kadar şurada burada vakit geçirmesine nasıl bakıyoruz… Hangi saat evimize gelirse gelsin, kapımızı açacak ve sinemize basacak mıyız? (…) Bunları hiç sormadıysak veya sorulunca düşünmeden verilecek cevabımız hazır değilse, kendimizde bir eksiklik yok mudur? Bu laçkalığın  uyarısı çarpıcı: Tabiat boşluğu sevmez. Sizin boş bıraktığınız gönlü başkaları doldurur ve siz ‘hiç farkına varmadan mürted babası olabilirsiniz.’  (…)  ‘Evet sözler, insanın iç âlemine, ledûdiyatına, davranışlarına tercüman olursa, duyduğumuz, düşündüğümüz, intikalini kararlaştırdığımız şeyler, rahatlıkla muhatabımızda makes bulur.’  (…)  ‘Müsbetlerde örnek olunduğu gibi menfilerde, yasaklarda da hassas olunmalıdır.’
“Bir kısım çevrelerin, insanın en çok yönlendirilmeye muhtaç olduğu bir safhayla  ve zamanımız gibi başıboşlara köşe başı tuzakların kurulduğu bir ortamda sistemli olarak, her Allah’ın günü ‘Çocuklara, gençlere müdahale edilmemesi’, ‘karışılmaması’, ‘onların serbest bırakılması gibi propagandaların yapıldığı ve bunun tesiriyle anne babaların ne yapacağını şaşırdığı bir hengamda, Hocaefendi gibi ilmiyle, ihlasıyla güvenilir bir zatın bu uyarısı çölde yolunu yitirene bir pusula ve âb-ı hayat hükmüne geçecektir.”

“Kitabın insaf ve hassasiyetle okunacağını umarım. Şüphesiz böyle olduğu takdirde, geleceğimizi kuran dinamiklerden  birisi olacağı muhakkaktır.”

Merhum İbrahim Canan Hocamız, ÇOCUK  TERBİYESİ kitabını tavsiye ederken gerçekten çok can alıcı noktalara dikkatleri çekmiştir. M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “Geçmiş medeniyetlere bir göz atıldığında, hemen hepsinin çöküşü, İREM  BARAJINA  MUSALLAT  OLAN  FARE  gibi, AHLAKKΠ BİR  KEMİRİCİYE  bağlanabilir.” İfadeleriyle bugün gençliğimize musallat olan farelere dikkat edersek, meselenin dehşetini daha iyi anlayabiliriz. Bunun çaresi de tâ baştan itibaren çok dikkatli olmaya bağlıdır. Zaten bu kitapta da mesele çok temelden ve çok derinden ele alınmaktadır. Zaman gazetemizin hediyesi olarak okuyucularımıza verdiğimiz bu esere yeniden bir daha göz atmanızı, hatta cümlelerin altlarını çize çize okumanızı istirham ediyorum.


[Safvet Senih] 16.8.2018 [Samanyolu Haber]

Proje hakimler Yargıtay’da [Çağrı Gümüşer]


HSK’nın Temmuz ayındaki kararnamesiyle 3 bin 320 yargı mensubu Yargıtay’a atandı. Kararnamede göze çarpan en önemli husus terfi kararlarında objektif kriterlere yer verilmemesi. AKP genel başkanının ‘bir projemiz var’ planına hizmet eden yandaş hâkim-savcılar yükseltilirken, liyakat, tecrübe, başarı ve kıdem gibi kriterleri taşıyanlar adeta cezalandırıldı. Görevde yükselmeler objektif ölçütlere bağlanmadığı için siyasal iktidar tarafından hâkim-savcılar üzerinde baskı kurmak için bir araç olarak kullanılma riski taşıyor. AKP genel başkanının ‘bir projemiz var’ planına hizmet eden yandaş hâkim-savcılar yükseltilirken, liyakat, tecrübe, başarı ve kıdem gibi kriterleri taşıyanlar adeta cezalandırıldı.

Kimler yok ki!…

Yargıtay üyeliği seçimleri yürütme erkinin HSK üzerindeki etkisini ve görevde yükselme için siyasi iktidara yakın olmanın veya iktidarın siyasi çıkarlarına ve amaçlarına uygun karar vermenin bir ölçüt olarak nazara alındığını göstermesi açısından dikkat çekici ayrıntılar içeriyor. 16 Temmuz 2018 tarihli kararla ilgili olarak Devletin haber ajansı Anadolu Ajansı “FETÖ ile mücadele edenler yüksek yargıç oldu” başlığıyla konuyu haber yaparken, haber içeriğinde; “Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından Yargıtay’a seçilen yeni üyeler çoğunlukla, Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) ve darbe girişimine yönelik soruşturma ve kovuşturmalarda yoğun görev alan isimlerden oluştu” ifadelerini kullandığı görülmektedir. Anadolu Ajansı’nın “FETÖ ile mücadele ettikleri için” Yargıtay üyesi seçilen hâkim ve savcıların hangi dava veya soruşturmada görev aldığını da belirtmek suretiyle verdiği bir kısım isimler şunlar: Serdar Coşkun, Velihattin Eldemir, Tekin Küçük, Aytekin Cenikli, Mehmet Odabaşı, Ergün Şahin, Cafer Aşık, Numan Kılıç, Turhan Kök, Muhammed Yavuz, Mustafa Çorumlu, Abdullah Özer, Abdurahman Orkun Dağ, Ali Doğan, Ali Öztürk, Fikret Demir, Hulusi Pur, Necip Topuz, Kenan Zeybek.

Şüphesiz bu isimlerden en dikkat çekici olanı İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Abdurrahman Orkun Dağ. AB 2018 Türkiye İlerleme Raporunda da eleştiri konusu yapıldığı üzere Hâkim Dağ, Anayasa Mahkemesinin Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile ilgili kararını uygulamayı reddeden heyetin başkanı. Aynı mahkeme Cumhuriyet Gazetesi davasına da bakmış ve gazetecilere “terör örgütüne yardım” suçundan dolayı değişen miktarlarda hapis cezası vermesi eleştiri konusu yapılmıştı. Yine 17 Aralık operasyonunda tutuklanan eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ile Reza Zarrab’ın adamı Abdullah Happani’nin aralarında bulunduğu 6 kişiyi tahliye eden, piyanist Fazıl Say’a Ömer Hayyam şiirini paylaştığı için 10 ay hapis cezası veren Hâkim Hulusi Pur’un ismi de dikkat çeken isimler arasında. Hâkim Pur en son İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak görev yapıyordu ve darbe girişimi davalarında da görev alan hâkimlerden birisi idi. Yine Twitter üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerini paylaşan ve Erdoğan’ı birçok kez kez retweet ettiği görülen Cengiz Turhan da Yargıtay üyesi seçilenler arasında. Öte yandan Cumhuriyet Gazetesi soruşturmasını yürüten başsavcı vekili Mehmet Akif Ekinci‘nin geçen yıl Erdoğan tarafından HSK üyeliğine atandığını, Ekinci’nin bu atamalarda imza sahibi olduğunu da belirtelim.

HSK bağımsız mı?

Yargıtay üyeliğine seçilen isimler incelendiğinde seçimlerdeki en önemli kriterin “FETÖ ile mücadele etmek” olduğu, siyasi iktidara yakın olanların, iktidar ile aynı dünya görüşünü paylaşan kişilerin veya siyasi iktidarın çıkar, amaç ve hedeflerine uygun hareket edenlerin isimlerinin seçimde ön plana çıktığı görülüyor. Gerçekten de bu atamalarda kıdem, başarı, tecrübe ve liyakat gibi objektif kriterlerin dikkate alındığını söyleyebilmek mümkün değil.

Öte yandan bu atamalar ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun bağımsızlığı tartışmaları yeniden alevlendi. Hâkimler ve Savcılar Kurulunun yeniden yapılandırılması ile ilgili olarak Nisan 2017 referandumu sonrasında kabul edilen Anayasa değişiklikleri Mayıs 2017’de yürürlüğe girmiştir. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun üye sayısı 22’den 13’e düşürülmüştür. Kurulun dört üyesi Cumhurbaşkanı tarafından atanırken, yedi üye TBMM tarafından nitelikli çoğunlukla atanmaktadır. Bu üyelerin dokuzu hâkim ve savcı olmasına rağmen, artık hiçbiri yargı tarafından seçilmemektedir. Geriye kalan iki koltuk ise, Cumhurbaşkanlığı sistemi yürürlüğe girdiğinde Cumhurbaşkanı tarafından atanacak olan Adalet Bakanına ve Müsteşarına re’sen hasredilmiştir.

HSK’nın yapısı ile ilgili olarak Anayasanın 159. maddesinde “Kurulun Başkanı Adalet Bakanı’dır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir” denilmektedir. 2 Temmuz’da yayımlanan 703 sayılı KHK ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu’ndaki “müsteşar” ibareleri “bakan yardımcısı” olarak değiştirilmiş, yine KHK ile yasaya eklenen ek madde ile de; “Mevzuatta Hâkimler ve Savcılar Kuruluna ilişkin olarak Adalet Bakanlığı Müsteşarına verilen görevlerin, Adalet Bakanlığı’nın bu işlerle görevlendirilen bakan yardımcısına verilmiş sayılacağı” hükmü getirilmiştir. 24 Haziran 2018’de yapılan Cumhurbaşkanı ve milletvekili genel seçimleriyle birlikte Cumhurbaşkanlığı sisteminin yürürlüğe girmesinin ardından Cumhurbaşkanı tarafından Adalet Bakanı ve Bakan Yardımcıları ataması yapılmış, 3 bin 320 hâkim ve savcının yer değişikliğini içeren kararnamenin görüşüldüğü HSK’nın 1. Dairesi’nde yapılan toplantılara Bakan Yardımcısı sıfatıyla Cumhurbaşkanı tarafından atanan Selahattin Menteş de katılarak kararnameye imza atmıştır. Adalet Bakanlığı Müsteşarının Kurulun tabiî üyesi olduğuna ilişkin Anayasa hükmünde bir değişiklik yapılmadığı halde, Cumhurbaşkanı tarafından atanan bir ismin “Bakan Yardımcısı” sıfatıyla Kurul toplantılarına katılması Kurulun bağımsızlığı konusundaki kaygıları artırmış, yapılan atamaların geçerliliğini tartışmalı hale getirmiştir.

Üyelerin atanma usulüyle ilgili olanlar başta olmak üzere, Kurula ilişkin değişiklikler, Kurulun yürütme erkinden bağımsızlığı konusunda ciddi endişeler uyandırmaktadır. HSK daire başkanları ile başkan vekilinin seçilmesi ve farklı dairelere üyelerin atanması süreçleri herhangi bir ikincil mevzuat olmaksızın yürütülmektedir. HSK üyeliğine aday olan bazı kişilerin, iktidar partisi ve hükûmet ile yakın bağları olduğu algısı, yargının daha fazla siyasileştirilmesi konusunda ihtilafa yol açmaktadır.

Son atama kararnamesi yargı sisteminin bağımsızlığına büyük darbe vurdu

Sonuç olarak; Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun Temmuz ayında gerçekleştirdiği Yargıtay üye seçimi ve 3 bin 320 yargı mensubunun yer değişikliğini içeren atama kararnamesi ile Türk yargı sisteminin bağımsızlığına büyük bir darbe daha vurulmuştur. Hâkim-savcılar görev süreleri dolmadan, talepleri bulunmadığı halde ve önceden bilgilendirilmeksizin yer değişikliğine tabi tutulmuşlardır. Hâkimlik teminatına rağmen ve temel tasfiye edilemezlik ilkesine aykırı olarak verilen bu kararlar hâkim-savcıların yürütme erki ve HSK karşısında hiçbir güvencelerinin bulunmadığını gösteriyor. Söz konusu yer değiştirmeler, yargı genelinde caydırıcı bir etki meydana getirmiş ve hâkim ve savcılar arasında yaygın bir oto sansür riskini de beraberinde getirmiştir.

Diğer taraftan gerek Yargıtay üyeliği seçimlerinde, gerekse atama kararnamesine konu terfi kararlarında görevde yükselmeler için objektif kriterlerin kullanılmadığı görülüyor. Siyasal iktidara yakın veya yandaş olanların, siyasi iktidarın çıkar, amaç ve hedeflerine uygun hareket edenlerin yükseltilmeleri, liyakat, tecrübe, başarı ve kıdem gibi kriterleri taşıdıkları halde diğer hâkim-savcıların yükseltilmemeleri veya tenzili rütbeye tabi tutulmaları yargı içi dengeleri bozmanın yanı sıra yargı bağımsızlığını da zedeler nitelikte.

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını, kuvvetler ayrılığını ve hukukun üstünlüğünü ciddi bir şekilde zedeleyen bu kararlar HSK’nın yapısı ve yürütme erkinin HSK üzerindeki etkisinin ve kontrolünün de bir sonucu şüphesiz. AB 2018 Türkiye İlerleme Raporunda da belirtildiği üzere; yürütme erkinin HSK üzerindeki rolünün ve etkisinin sınırlandırılması ve hâkimlerin görev yerlerinin kendi istekleri dışında değiştirilmesine karşı etkili güvencenin sağlanması; HSK’nın itibarının yanı sıra kamuoyunda yargıya güvenin yeniden tesis edilebilmesi için de Kurulun şeffaflığının artırılması, yürütmeden tamamen bağımsız olması ve Avrupa standartları ile uyumlu usullere sıkı bir şekilde bağlı kalması gerekmektedir.


[Çağrı Gümüşer] 16.8.2018 [TR724]

Çaya davet var, gitmesek olmaz! [Kadir Coşkun]


Alparslan Kuytul Hoca’yı yakinen tanımam. Saray’ın gazabına uğrayıp, nihai durağı hapishane olanlardan. Türkiye’de yaşanan zulme karşı, ayak direyen, şahsiyet ortaya koyan ve kendisine vaad edilen dünyevi tekliflere yüz çevirenlerden olduğu anlaşılıyor. Öyle olmasaydı, şu an için Saray Korosuna girip, yüksek sesle “Padişahım çok yaşa!” tempo tutardı. Hüsn-i zannı çok idareli kullandığımız şu dönemde, insan avının hedefi haline gelen Kuytul Hoca için cömert davranabiliriz.

Kuytul’un sevenleri, geçtiğimiz haftalarda kulağa hoş gelen bir direnme tarzı teklif ettiler; “Haksızlıkları çay ve kahve içerek protesto!”. Çay ve kahve tiryakileri için bundan daha güzel davet ve fırsat olabilir mi? Sonra, böyle samimi ve gıl u gış’tan uzak davetlere icabet, mümin nezaketinden sayılır. Müslüman camianın şimdiye kadar akıl edebildiği, uygulamaya koyduğu, kırmadan, dökmeden, slogan atmadan, İran ve benzeri, müslüman görünümlü ülkelerin tesiri altında kalmadan yapabilecekleri ve gelecek vaad eden bir direniş tarzı bu. Nezaket ve incelik çerçevesinde hem müslümanca hem de modern, demokratik ve serapa sivil bir direniş. “Yerli malı kullanalım!” saçmalığı kadar banal ve demode de değil.

Herkesin merak ve ilgisi doğrultusunda takip ettiği yıllık ürün rekolteleri tablosunda gözünü o yılın çay rekoltelerine diken tiryakilerin Alparslan Kuytul için başlatılan demokratik protestoya yakın alakaları garip bulunmamalı. Ortalığa zarar vermeden, dost, ahbab, mürid, takipçi ve bizim gibi tiryakilik çerçevesi içindeki protestolar gelecek vadediyor, bilesiniz. “Çay Meclisi!” deyip hafife almayın. ABD’de demokratik bir refleks olarak ortaya çıkan bir oluşum bile var; Tea Party. Detaylarını Google’den araştırmanız gerekiyor.

Bandajlı Lejyonerlere Aldanmayın!

Bu satırların yazarı, alınlarına bandaj takıp, üzerine kelime-i şehadet’i yazan ürkütücü, terörist görünümlü ve müslümanları dünyaya rezil eden tiplerden oldu olası rahatsızlık duyar. Geçtiğimiz son on yıllar bu tür ithal-terörist tiplerin geriye bıraktığı kötü hatıralarla dolu. Bu ithal ve her yerinde terörist insiyaklar barındıran hareketler, İslam ve müslümanlara ait kirletmedik müessese, yıpratmadık ıstılah ve kavram bırakmadılar. Gül gibi “Şehadet, şehidlik, Allah yolunda yollara revan olma!” gibi mübarek kavramların düşürüldüğü hale bir bakın.

Muhafazakarlık ve modernizm arasında sıkışan bazı iyi niyetli insanlar bile, geçtiğimiz on yılların yorgunluğunu, farkında olmadan Kur’an-ı Kerim’in hususi manalar yüklediği kavram ve müesselerden rüşvet vererek savuşturmaya çalışıyorlar. Halbuki, asıl mesele, dini mukaddesleri harcamaktansa, müslüman-despot idarelerin ürettiği gözü dönmüş partizanların zihniyet köklerini kurutma ihtiyacında düğümleniyor. Şu an devlet malı ile semiren parti ideoloğu, militan ve ithal teröristlerin, müslüman ülkelerde insan avına çıkmış yabancı lejyoner ve maceraperestlerden hiç farkları yok. Şakaklarına bağladıkları bandajlarda kelime-i şehadet yazılı olması yaptıkları melanetleri meşrulaştırmıyor. Terörist başka, devrim muhafızı olmak başka. Şehid ve şehadet bambaşka. Pireye kızıp yorgan yakmaya gerek yok. Allah yolunda şehadet’in, milliyet, ırk, parti  ve taraftarlık barındıran cahili tutkulardan çok farklı olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mı?

Bizim siyasilerin, iktidar periyotlarında nükseden garip hastalıkları var. Aldıkları oyların, işledikleri bütün cürmleri örtebilecek güce ulaştığını zannetmeleri nihai yanılgılarından. Yıllar önce insaflı bir siyasetçi “Bu millet, devlet malı ile hovardalık yapılmasına müsade etmez!” demişti. Bilmem kaç dönemdir, milletin gözünün içine bakarak Lale Devri yaşayan Saray Camiası işi biraz fazla abartmıyor mu? Başkan’ın son bir kaç yıldır Dolar için yüz suyu dökmesine partili taraftarlardan bile cevab-ı sevab çıkmadı. Millet de bıkmış olmasın? İçin için herkes, “Yahu biz bu Saray Beslemeleri’ne daha ne kadar bakacağız?” demeye başladı bile. Aynı mümin duyarlılığının, Dolar bozdurmayı, farz-ı ayn kategorisine sokan bir başka Saray Şarlatanına da feraset ve irfan ile karşılık vereceğini ümid ediyoruz.

Despot rejimlerin baskılarına karşı demokratik talep ve ısrarların ne netice vereceğini önceden kestirmek mümkün değil. Önemli olan zamanında bu refleksleri verebilecek zihin yapısını oluşturmak. Dolar’ın piyasayası kasıp kavurduğu bir ortamda, döviz bozduruyor numarası yapan aktör takımının milliyetçilik riyakarlıkları demokratik bir tavır değil. İflas eden devlet işleyişini hamasi çeşnilerle kurtarma şansınız yok. “Dolar bozdurana, ekmek bedava!” gülünçlükleri bu yüzden işe yaramıyor. Hatta Dolar’a kızıp, kahvedeki çay fiyatlarını yarıya indirenler, çay içmek için bahane arayan züğürt tiryakileri dahi ikna etmedi. Elinde dolar bulunduranlar bir hafta sonraki yükselişten sonra bir kaç yıllık ekmek ve çay paralarını çıkarıyorlar. Alemin akıllısı bir siz misiniz, divaneler.

Geçtiğimiz haftalarda meczup Adnan Hoca’nın mal varlıklarına çöken haramilerin ne denli zavallı olduklarına da dikkat çekmiştik. Hazret’in müntesipleri, yetiştikleri muhit itibariyle, köy kahvesi, mahalle kıraathanesi (Aynı hizmeti veriyorlar ama, şehre inince kahve, kıraathaneye terfi ediyor!) çay ocağı, sabahçı kahvehaneleri gibi Türk Milleti ile et-tırnak ahengi oluşturan sosyal gerçekliği sadece ucuz köy romanlarında okumuşlardır. Nedense, o ısmarlama romanlarda, Anadolu İnsanı’nın ne derece geri kaldığı, dini tercihleri ile harmanlanarak verilir. Adnan Hoca’nın etrafını alan muhibban kesimi de köy dindarlığından “Hem dindarız, hem moderniz, hem de hayattan kam alıyoruz, ayol!” bahanesiyle kurtuluyorlar (!). Eğer onlar  da, Türk toplum yapısı ile doku uyumu sağlamış, makul bir direniş sahiline yanaşmış olsalardı, en az Alparslan Kuytul Hoca kadar sempati toplayabilirlerdi. Ala mer’en ve mesmein’n-Nas, herkesin gözü önünde işledikleri gayr-ı ahlaki cürmlerin hesabı bizi ilgilendirmiyor.

Protesto, hem demokratik hem “Teklif-i Yutak” olmalı!

Kuytul Hoca için yapılacak protesto, menfi tarafından yapılıp-İslami camia daha çok öylesini tercih eder. Zira menfiliğin, mazoşist eğilimleri tatmin eden bir tarafı vardır. Daha kahramanca olduğu vehmedilir- “Çay içmeyi protesto edelim!” şeklinde olması da mümkün idi. İşe, tiryakilerin de nefes alabileceği bir atmosfer ile başlamak bu açıdan oldukça isabetli olmuş. Eskilerin ifadesiyle Terkü’l adat, mine’l-mühlikat, alışkanlıkları terketmek, (helakete götüren) neşeleri kaçıran teşebbüslerdendir.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu, hapishanede, arkadaşlarının bir tavrını, bir kaç yıl-beş yıl- çay içmeyi terk ederek protesto etmiş. Hazret hayatta olsa ve şimdi onun mirası üzerinden siyaset yapan silik ve karakter problemli insanları görseydi, kimbilir ne kadar hicran yaşardı. Merhum’un adına konuşmuş olmayalım ama, yalnızlık ve kederin masum bir itiyadı olan çay’ı terk etmektense Kuytul Hoca sempatizanlarının içten davetlerine icabeti daha makul bulabilirdi.

Türkiye’de yaşanan siyasi kaosun insanlara pompaladığı “Herkesin yaptığını yapıyor!” olma güvencesi dini açıdan da mahzurlu. Maişet ve can derdiyle dinin hassasiyetlerini Dolar karşılığında bozduran, maaşlı din adamları da buna dahil. Ne Saray Eşrafı ne iç ve dış avluyu dolduran Saray Korosu, mukadder akibetten kendilerini kurtaramayacaklar.

Dolar’ın ittiği akibetten mi bahsediyoruz? Yok canım, bizim bahsettiğimiz daha uzun vadeli; Hasan-ı Basri’nin: “Allah(cc) insanlarin, benzer günahı işlemedeki kalabalık ve çokluguna bakıpta aldanmayan kullarına merhamet edecek, onları koruyacak ve onlara özel muamele edecektir. Ey Ademoglu! Sen tek başına öleceksin! Tek başına kabre gireceksin ve tek başına dirileceksin. Sorgu sualin de tek başına olacak.” diye dikkat çektiği o, kaçışı olmayan akibetten…

Alparslan Kuytul Hoca özelinde, suçsuz yere zulme maruz kalan binlerce masum mümin için, çay protestosuna dahil olanlar hem halkayı geniş tutsunlar hem de suyun altını söndürmesinler. Bir de, iktidarın bedava dağıttığı “Kek ve pasta!” ulufelerinden mümkün olduğunca uzak kalmaya baksınlar. Masumane başlayan bu demokratik reflekse yapılacak en büyük kötülük, işin içine haram kek ve pasta sokmak olur. Zaten orta yaşın üzerinde olanlar, kilo yapmasın diye çaylarını şekersiz içiyorlar. Gasp ve hırsızlık karışmış “Kek ve Pasta” mı? Allah saklasın! Şekerden kaçarken, karbonhidrattan zehirlenmeyelim.


[Kadir Coşkun] 16.8.2018 [TR724]

Kısa, öz ama sitemkâr [Süleyman Sargın]


Bu hafta, içinde bulunduğumuz Zilhicce’nin ilk on gününe dair bir şeyler yazmak niyetindeydim. Birkaç gün önce telefonuma gelen kısa bir not bana daha önemli geldi ve onu paylaşmaya karar verdim. Not Hocaefendi’nin sürece dair bazı değerlendirmelerini ve bize sitemlerini içeriyor. Kendileri bunları, talebeleriyle her gün devam ettiği sabah dersinde ifade etmişler.

İçinden geçtiğimiz ifritten sürecin ne zaman biteceği, nereye evrileceği hepimizin ortak merakı. Hocaefendi’nin siteminde bu soruların da zımni cevabı var. Kendisine sorulan bir soru üzerine “Kalbimin yarasına tuz basıldı” diyerek başlıyor ve devam ediyor:

“Bugün her zamankinden ziyade  -Üstad da buyuruyor- vifak ve ittifaka ihtiyacımız var. Üstad bunun için koca uhuvvet risalesini yazmış. Ben orada da ihlas risalelerinde de esasen meslek adına ölesiye bir çırpınış görüyorum. Ölesiye bir çırpınış! Zannediyorum, dediği şeylere kanaat etmemiş. Bünyan-ı marsûsu korumak adına daha neler denir diye çırpınmış durmuş.

Cennet kapısında bile kardeşlerini tercih etmektir mesleğimiz. Bugün Müslümanlar olarak başımıza gelen şeyler, şefkat tokatlarıdır. Müslümanlar arasında vahdet-i rûhiyeyi, birlik ruhunu çok göremiyorum. Bundan çok rahatsızım.

Olumsuz duyguları iman kardeşlerimize değil, zalimler, fasıklar, facirler çok, onlara karşı kullanın. Olumsuz duyguların size tesirleri olacaksa o tesirleri kıracak setler oluşturun. Kendinize bir değer biçmek yerine ‘Benim de aklım almıyor ama bu nurani halkanın içinde nasıl bulunuyorum’ diye şükür tefekküründe bulunun.

Kur’an’ın “kardeş-karındaş” olarak tesmiye buyurduğu iman ehlini birlik şuuru ve ruh bütünlüğü içinde görmüyorum. Çok yaralıyım. Kalbimin yarasının sadece az bir menfezini açtım size. En önemli meselemiz kenetlenme, kenetlenme, kenetlenme… Kardeşlerinden ayrı bir Cennet’e gitmeyi bile kerih görecek, Cennet’in kapısında ‘arkadaşlarım nerede’ diye gözleriyle etrafı arayacak derecede bir kenetlenme.

Bu yolda elbette tekmeler yiyebilirsiniz, sarsılabilirsiniz ama bu ölçüde bir kardeşliği tesis ederseniz Allah’ın izniyle yıkılmazsınız. Bu ölçüde inanmış bir gönül sarsılsa da devrilmez. İlelebet kapaklanmaz. Devrilse de kalkar, doğrulur ve hizmetine dimdik devam eder. Bu duyguya sahip olduktan sonra bu işin başına bela ve musibet adına ne gelirse gelsin yıkılmaz. Aksi halde, ne kadar şatafatlı da olsa, devrilir.

İnsanlığın sulhu ve selameti adına yapılan hizmetleri kendinize mâl ederek ‘ben yaptım, ben ettim’ der, kendinizi ıslahçı gibi görürseniz o zaman beş kuruş etmez, dolar karşısında eriyen TL’ye benzersiniz. Ah bu enaniyet asrı, canımıza okudu!

Meseleyi bir daha gözden geçirmek lazım. Herkes kendini gözden geçirir, içe dönük yaşar, kendini sorgularsa.. Tamamiyeti olmasa bile belli bir vahdet oluşabilir. Su-i zan etmek istemiyorum ama kendine Müslüman diyen insanların arasında, tavırlarından hazımsızlık akanlar var. Bazı kişilerde adanmışlık ruhu göremiyorum. İman kardeşinin yanına koşarak oturup ‘o kardeşimden bir sinerji alırım’ diyen insanları göremiyorum. İnanan insanlar arasındaki kardeşliğin kuvveti adına çok hüsnü zan etmek istiyorum, kendimi zorluyorum ama hüsnü zan edemiyorum.

Oysa ki her irşad eri, dava düşüncesini herhangi bir beklentiye girmeden tam bir adanmışlık ruhu içinde ölesiye bir gayretle hemen her zeminde mırıldanıp duran köprü insandır. O, ödüllere, bedellere, ücretlere kapalı kalır. Şayet kendisine talepsiz olarak bazı maddi manevi bir kısım ihsanlar gelirse onu da çevresindeki kardeşlerinin gayretine bağlar ve hep onları nazara verir. Her irşad eri Hak karşısında her zaman düz durur. Çünkü yürüdüğü yol peygamberler yoludur ve bu yolun bir kısım adap ve erkânı vardır.

Unutun! Hayır-hasenat adına yaptıklarınızı unutun! Fakat kardeşlerinizin yaptığı en ufak iyilikleri bile unutmayın, onları nazara verin, kardeşlerinizle iftihar edin.”

Tam burada Hocaefendi’ye şöyle bir soru soruluyor: “Mü’minler arasında vahdet-i ruhiyenin olamaması bu süreçte yaşanan bazı zorlukların tesiri ile mi alakalıdır?”

Cevap yine aynı sitemkâr tonda geliyor: “Hayır, Müslümanlar olarak bu başımıza gelenler birlik şuurunun zedelenmesinin bir neticesidir. Bir kere, Allah’la aramızdaki münasebet açısından vifak ev ittifak tevfîk-i ilâhînin vesilesidir; onu kaybediyoruz. Bir de günaha giriyoruz bu mevzuda. Bir de belki farkına varmadan birilerini İslâm’dan uzaklaştırıyoruz. Ama ne olur yani kardeşlerimizin kusurlarına karşı gözlerimizi yumsak. Enerjimizi o mevzuda kullanmasak!

Evet, her gün biraz daha anlıyorum ki insan olmak çok zor ve hakiki insan olmadan da Müslüman olma adına kapılar açılmıyor, aralanmıyor. Kalplerdeki isler, paslar silinmeyince, zihinlerimizden de bakış kirliliği atılmayınca gerçek insani çizgi elde edilemiyor. Oysaki İslâmî şehraha ancak o insanî çizgiyle ulaşılabilir.

Allah herkese ihlası hazmedecek lütufta bulunsun. Bu işte ihlas mendup değil, farzdır. Üstad demiyor mu, ihlas ve uhuvvet risalelerini en az on beş günde bir okuyun diye! Kendisi kendi yazdığı ihlas risalesini yüz kere okumuş…”

Bu notlardan hepimizin alacağı çok ders var…


[Süleyman Sargın] 16.8.2018 [TR724]

İlk feda edilen Türk Telekom oldu [Semih Ardıç]


Demek isteyince oluyormuş. İki senedir 4,75 milyar dolar kredi borcunu ödemeyen Türk Telekom’un sahibi Ojer Telekomünikasyon AŞ’nin (OTAŞ) yüzde 55’lik payı alacaklı 29 bankaya geçiyor.

Rekabet Kurumu ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) onayları biter bitmez Türk Telekom’un yeni patronu alacaklı bankalar olacak.

BDDK ONAY ŞARTI KALKTI

Bankaların bir şirkete ortak olma, hisse devri ya da satın alınması gibi işlemlerde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tensip şartı dün itibarıyla kalktı.

Herkesin anlayabileceği lisanla ifade edeyim: Banka alacağını tahsil edemediği şirkete el koyacak. Kredi taksiti 3 ay aksadığında hisseler bankaya devredilecek.

Alacak tutarı, hisse fiyatı ve hisselerin ne kadarının devredileceği gibi teknik safahat her kredinin şartlarına göre değişecektir.

Türk Telekom’dan devam edelim… Kredi borcunun tahsil edilememesi yılan hikâyesine dönmüştü. tr724.com okurları hatırlayacaktır. Münhasıran bu mevzuyu birkaç defa kaleme almıştım.

HÜKÛMET İKİ YILDIR NİYE BEKLEDİ?

2016 senesinden beri bankaların haklı taleplerine kulak asmayan hükûmet bir anda fikir değiştirdi. Sebebi malum.

Dolar 7 TL’yi üç günde aşınca Ankara’da birilerinin aklı başına geldi. O kibirli hallerinden eser kalmadı.

BDDK bir günde üç beş yönetmeliği birden değiştirdi. Maksat bankaların kapısından içeri giren krizi bir yerde durdurabilmek, en azından hasarı azaltabilmek.

Ortalık toz duman ve bankacılık otoritesi tek taraflı alelacele kararlar alarak yangını söndüreceğini zannediyor.

Bankaların batık kredileri haliyle artıyor. BDDK’nın aklına halının altı geldi ve bankalara “Peşinen onay verdim, borçlu şirketleri devralın.” diyor.

Ruhsatı alan 29 banka da vakit kaybetmeden BTK’nın kapısını çaldı. Edindiğim bilgiye göre BTK ve Rekabet Kurumu onayları perşembe veya cuma gününe yetişecek.

OTAŞ’IN PAYLARI BANKALARA DEVREDİLECEK

Akabinde Türk Telekom’un ekseriyet hissesine OTAŞ’ın elindeki paylar kredi veren bankaların kuracağı girişim şirketine devredilecek.

Böylece Akbank, Garanti Bankası ve İş Bankası başta olmak üzere 29 banka telekomünikasyon sektörüne adım atmış olacak. Artık bankalar Turkcell ve Vodafone ile aynı ligde top koşturacak.

Bankalar alacaklarını tahsil edebilmek için çok uğraştı. Amma velakin Türkiye’de netice alabilmek için kanuna riayet etmek kâfi gelmiyor. Yazılı olmayan kurallar var.

Masada tarafların kabul ettiği planlar her seferinde Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a takıldı.

TELEKOM’U BATIRANLAR ERDOĞAN’IN A TAKIMINDA

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Saray müşaviri Yiğit Bulut, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga ve TRT Genel Müdürü İbrahim Eren gibi isimlerden müteşekkil Türk Telekom yönetim kurulu Erdoğan’ın bu tavrının verdiği pervasızlıkla borçları ödemedi.

Bankaların da işlem yapmasına müsaade edilmedi. Hatta bankalarla dalga geçer gibi bilanço dönemlerinde kâr rakamları açıklayan idareciler, “Kâr varsa borcunuzu ödeyin.” denildiğinde de kulaklarının üstüne yattı.

2005 senesinde 6,55 milyar dolara 21 seneliğine OTAŞ’a devredilen Türk Telekom’un bu hale düşürülmesi için hususî bir gayret sarfedilmesi lazımdı.

“BAŞARISIZLIK HİKÂYESİ” DİYE OKUTULMALI

Yönetim kurulu ve icra kurulu kendileri ile ne kadar iftihar (!) etse azdır. Akmaz-kokmaz ve nakit akımı en kuvvetli bir işte gelinen nokta işletme derslerinde “başarısızlık hikâyesi” olarak okutulacak kadar ibretlik.

Türk Telekom sabit telefon ile TTnet ile geniş bant internet altyapısında hâkim mevkide oynarken batırıldı. Cep telefonu işletmecisi Avea da o bünyede faaliyet gösteriyor.

Dün “Bankaları kurtarmak için şirketleri feda edecekler” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/bankalari-kurtarmak-icin-sirketler-feda-edilecek/) ima ettiğim ilk şirket Türk Telekom idi. Bu kadar süratli işlem yapmalarını beklemiyordum.

Mutfaktaki krizin hangi seviyede olduğunu hükûmetin Telekom telaşından anlamak mümkün.

29 banka Telekom dosyasında talihli sayılır. Alacaklarına mukabil masada Türk Telekom gibi bir şirketin hisseleri vardı.

ORTADA ŞİRKET KALMAMIŞSA…

Pekâlâ kocaman hafriyat çukurundan başka malı-mülkü-nakiti kalmamış inşaat şirketlerinden alacaklarını nasıl tahsil edecekler?

Bankacılar, telekomculuktan sonra inşaatçılığa mı soyunacak?

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali’nin, “Ayşe Teyze’nin dolarla ne işi var?” suâlini hatırladım.

O kadar da değil… Bankacıların demir ve çimentoyla ne işi var? İnce hesap yapılacak safhayı çoktan geçtik.

SIRA BİRKAÇ BÜYÜK LOKMAYA GELDİ

Hükûmet mecburen bankalara yol verdi. Onlar da en iyi bildiği işi yapacak. Güneşli havada açtıkları şemsiyeyi yağmurda kapatacak, sanayicinin sandalyesine kadar el koyacaklar.

Saray gazeteleri de krizde sanayicinin, esnafın ve işçinin silindir gibi ezilmesini değil “Bankalara BDDK dopingi” yalanını manşete çekecek. A Haber ve TRT’ye mahkum edilmiş vatandaşın zaten haberi olmayacak.

Krizde bankalara ilk feda edilen Türk Telekom oldu. Sırada birkaç büyük lokma daha var…


[Semih Ardıç] 16.8.2018 [TR724]

Erdoğan’ın kötülük hipnozu ve “öteki” [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]


Pastör Brunson vakası konusuna önceki yazılarımda değinmiş ve başına gelen hukuksuzlukları dilim döndüğünce anlatmaya çalışmıştım. Bu dramın ve hukuk katliamının kimseyi şaşırtmaması, herkesin Brunson’ın başına gelenleri “normal” kabul etmesi ve kanıksaması anlamına geliyor ki, esas tehlikeli olan budur. Faşizm, kendi “normalini” oluşturabildiği sürece başarılı oluyor. 1930’lu yılların Almanya’sında Hitler ve rejimi önce antisemitizmi normalleştirdi, kitlelerin bu konudaki etik ve dini direncini kırdı. Anaokulu çocuklarından başlayarak tüm eğitim kademelerinde antisemitizmin çocuklar ve gençler tarafından “normal” kabul edilmesini sağladı. Antisemitizmin yanında daha birçok şey de aynı stratejiyle dönemin Alman toplumuna benimsetildi. Örneğin daha “iyi bir ırk” yaratmak için engellilerin kısırlaştırılması veya öldürülmesi, ırklar arası gelişmişlik skalası yapılması ve Almanların (Germenlerin) üstün ırk olarak gösterilmesi, ırk ayrımı bazlı savaşların meşrulaştırılmasında kullanıldı ve İkinci Dünya Savaşı’nın meşrulaştırılmasında ve Hitler’e “tarihi bir misyon” yüklenmesinde enstrümentalize edildi. Bugün Türkiye’de de şovenizm ve Batı nefretinin hukuksuzluğa eklemlenmesi ile beraber, Türkiye’nin radikalleşmesi süreci muhalefet de dâhil tüm Türkiye toplumuna öyle ya da böyle kabul ettirildi. Böylelikle faşizm önemli bir aşama kat etti, konsolide oldu. Bu yazı, yukarıdaki hipoteze dayanarak Türkiye’nin iç ve dış siyasetindeki bazı önemli olaylara ışık tutmayı amaçlıyor.

Öncelikle tespit edelim ki, cumhuriyet döneminden beri “yabancı unsurlar” olarak kabul edilen toplum kesimleri, “asli unsur” olarak görülen bir halka karşı derin ve sistematik bir ayrımcılığa tabi tutuluyor. Esasında bu, Osmanlı devletinin son döneminden kalma bir miras. İşin içinde özellikle 1915 Ermeni Soykırımı var. 1915 yılında Türkiye topraklarında sistematik takibata, yersiz-yurtsuzlaştırmaya, katliam ve işkencelere maruz bırakılan Ermeniler, sadece bir soykırıma uğramadı. Aynı zamanda mallarına ve mülklerine çöreklenen bir üst yapı etnik Türk yönetici (tercih edilen vatandaş) sınıf, aniden zenginleşerek, İttihatçıların hedefi olan yerli (buna siz milli tabirini de ekleyin ki bugünkü yerli-milli söylemi ile ne kadar örtüştüğü görülsün!) burjuvazi oluşturma hedefi gerçekleştirildi. Bu faşist tutum, bir düzenlilik içeriyor (süreklilik içermese de) ve zaman zaman devletin bu genleri aniden ortaya çıkıyor. 6/7 Eylül olayları gibi, Varlık Vergisi gibi, farklı yollardan, ama aynı şemayı takip ederek, ötekileştirdiklerinin “ortadan bir şekilde kaldırılması” ve onlardan geriye kalan mala-mülke çöreklenme şeklinde bir mantık izliyor. Fakat asıl üzerinde durmak istediğim mesele bu değil. Önemli olan devletin bunu yapması değil. Her devlet bunu yapabilir. Fakat sonraki nesiller, bu elim olayla hesaplaşır, tarihlerinden ders çıkararak “öğrenir” ve uygarlık seviyesi olarak ilerlemede bulunur. Almanya’da Yahudi Soykırımı, ABD ve Kanada’da Kuzey Amerika yerli halklarının başına gelenler, Katolik Engizisyonu gibi tarihsel olarak arkasında durulamayacak dramatik hadiseler, adı geçen toplum veya grupların geçmişleriyle hesaplaşmaları sonrası ders kitaplarında genç kuşaklara anlatılan ibretlik tarihsel olgular olarak modern insan organizasyonlarına (devletler, mezhepler vs.) eklemlendi. Oysa Türkiye ne Ermeni Soykırımı ile, ne Varlık Vergisi ile, ne de Dersim Katliamı veya 6/7 Eylül olayları ile hesaplaştı.

Yeniden işin özüne dönelim

Tüm bu hadiselerde iç güvenliği tehdit eden bir “öteki” var resmi anlatıda. Bu diskur sayesinde, halkın mağdur olan toplumsal kesimlerin başına gelenleri kabul etmesi sağlanıyor. Hitler de aynı yöntemi kullandı ve savaş sonunda ABD silahlı kuvvetleri esir alınmış olan Alman askerlerine toplama kamplarındaki korkunç katliamların film ve fotoğraflarını izlettirince “kara büyü” veya “kötülük hipnozu” son buldu. Almanlar, yaşanan canavarlıkların yol açtığı benlik ve kimlik hasarını nesiller boyu atlatamadı. Ama pes etmeden geçmişle yüzleşmeyi sürdürdü, hala da sürdürüyor. Türkiye’de ise Ermeni Soykırımı terinden hala toplumun önemli bir bölümü rahatsız oluyor. İnkar kültürü o kadar sofistike ki! Ermeniler sanki buhar olup yok oldu! Bu konu gündeme geldiğinde, dönemin İttihatçı hükümetini savunmaya geçmek tüm ideolojik pozisyonlardan bağımsız bir genel geçer tutum. Aynı sistematik bugün finans lobisi, ekonomik savaş, işgal girişimi, 15 Temmuz’un arkasındaki güçler, Yahudi lobisi, afedersiniz Ermeni türü bir patolojik bilinçaltını kusuyor. Papaz derken ağız dolusu küfür ediyormuş gibi, hatta bıyık altından gülerek, adeta yapılan yamyamlıktan mazoşist bir haz alırmış gibi bahsediliyor Brunson’dan. Sabah kanalizasyonundan ulusalcı çakma muhalif Sözcü’ye, Akkoyunlu toplumu propaganda makinesinde Pastör Brunson’dan casus, “FETÖ” ve PKK’ya çalışan, darbeci, PYD komutanı gibi gayet de ciddiye alınan sıfatlarla bahsediliyor. “Kötü Batılı” ve “CIA casusu” olduğundan artık kimse şüphe bile etmiyor.

Bu tablo düşündürücüdür. ABD, NATO, AB ve Batı ile değerler evreninde tüm bağları koparan bir rejim var Türkiye’de! Ve bu rejim, yaptığı adaletsizliğin mağduru olan bir Pastör üzerinden tüm ülkeyi adeta efsunlayarak şovenizmi radikal dinci bir ideoloji ile gerdeğe sokup, İslamofaşist bir nasyonalizm icat etti ve bunu “resmi ideoloji” haline getirdi. Artık masumiyet karinesinin olmadığı bu anayasasız rejim, arkasındaki Avrasyacı derin yapının da gayet memnun biçimde izlediği bir yeni-İttihatçı irredantizme ve temelsiz bir güç sarhoşluğuna toplumu inandırıyor. Tuzlu su içerek aklını kaybeden kazazede tayfalar gibi, Türkiye toplumu giderek gerçeklerden kopuyor, irrasyonel (akıldan ve mantıktan uzak) iç ve dış politika hamlelerini tıpkı Hitler’i 1930’larda alkışlayan kitleler gibi, “Batı’yla savaşa” kendisini hazırlıyor. Bu hazin ve tehlikeli durumu gören ve eleştiren kim varsa, ötekileştiriliyor ve hain ilan ediliyor. Hukuk kalmadığından, rejimin bu yaptıklarını denetleyecek ve vatandaşın anayasal haklarını savunabilecek bir merci de yok.

Zaten derin devletin planı da bu değil miydi?

Her kim ki olan biteni eleştirir, o “reis” tarafından “mankurt” ilan edilir ve “yargıda şeyi yapılır”! Yargıda “şeyi yapılan” Enis Berberoğlu içerde çürüye dursun, partisi CHP bu rejimin mağduru olan Brunson’a sahip çıkan ABD’ye karşı farklılıkları bir kenara bırakarak iktidara desteğe çağırır! Hemen Kurtuluş Savaşı yoklukları, fedakârlıklar ve “çılgın Türkler” diskuru aktive edilir. Sosyal genlerde yer alan İttihatçı proto-nasyonalist vandallık tezahür eder. Artık doların Türk Lirası karşısında değer kazanması bir operasyondur, bu bir saldırıdır, başta kimin olduğuna bakılmaksızın Türk ulusu devletine sahip çıkmalıdır. O devlet, veli nimetleridir çünkü. Mazlumdan aldığını zalime verme makinesi, etno-arıtıcı, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” son durağında seküleriyle İslamcısının buluştuğu bir merhale! Türkiye’nin zift bilinçaltına hoş geldiniz!

Büyük olmak istiyor, Türk’ün “cihan hâkimiyeti mefkûresi” yolunda ilerlemesine karşı çıkan “alçak Batılı” senaryosu üzerinden bugün “ekonomik savaşa” şartlandırılıyor toplum – kutuplaşmış toplumun nasyonalist meydan okuma ve ötekinden nefret üzerine kurulu birleştirme ve “Voltran’ı oluşturma” stratejisi. Nasyonalist soslu İslamcılık, nasyonalizmin sosunun yemeğin tüm tadını değiştirmesinden dolayı sekülerleri bile Erdoğan’ın rejimine eklemlemeyi başardı. Zaten derin devletin planı da bu değil miydi? Toz duman arasında Kürt politikalarını 1990’lara geri götürelim, Cemaati bitirelim, liberalleri topyekûn sistemden çıkaralım türünden hedefleri İslamcı Erdoğan maşasına benimsettiler – o da bunu büyük bir görev bilinciyle, hakkını vererek yaptı! Voltran’ı oluşturduktan sonra (yani vücudu birleştirmenin ardından) kafayı değiştirmek nasılsa önemsiz bir ayrıntı olacak!

Andrew Brunson, tüm vücuduyla Türkiye’deki radikal Batı düşmanlığının nefret imgesi oldu. Deniz Yücel, Meşale Tolu, Serkan Gölge, liberal değerleri savunanlar, demokratlar ve insan hakları savunucuları, Cemaat – karşılarına kim çıkarsa çıksın sistem dışına itilecek. Hapsedilecek, mesleği yaptırılmayacak, hain ilan edilecek, mankurt “Batı köpeği alçak” olarak görülüp, sosyal linçe maruz bırakılacak. Bu rejimin en büyük başarısı, bu korkunç patolojiyi topluma kabul ettirmeyi başarması. Bu nedenle Hitler’in en büyük hedefi “ein Reich, ein Volk!” (tek imparatorluk, tek halk), NAZİ devletinde eyleme geçirildi. Sonunda Almanya ikiye bölünerek, on yıllar sürecek bir zafiyet dönemi ve aşağılamaya maruz kalmak durumunda kaldı. Bir gün bu yapılan ağır hataların bedelini ödeme günü geldiğinde, “haberimiz yoktu!” mazeretinin arkasına maalesef saklanmak mümkün olmayacak. Faşizmin vandallığının faturasını her zaman halk ödüyor!


[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.8.2018 [TR724]

Fenerbahçe’de sendromlar bitmez! [Hasan Cücük]


Dünyanın bir numaralı kulüp turnuvası olan Şampiyonlar Ligi’ne katılma mücadelesi veren Fenerbahçe, Portekiz’in Benfica kulübünün engeline takıldı. 3. ön elemede ilk maçı deplasmanda 1-0 kaybeden sarı-lacivertli ekip rövanşta bu kez sahadan 1-1 berabere ayrılıp Devler Ligi defterini bu sezonda erken kapattı. Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi hasreti böylece 10 yıla çıkarmış oldu. Artık Fenerbahçe’nin bir Şampiyonlar Ligi sendromu var.

Fenerbahçe ve sendrom denince akla ilk Türkiye Kupası gelirdi. 1962-63 sezonunda start alan Türkiye Kupası’nı, Fenerbahçe ilk kez 1968’de kazandı. 1983’te Mersin İdman Yurdu’nu yenip kupayı müzesine götüren Fenerbahçe’nin kupa hasretide başlamış oluyordu. Finale kadar geliyordu ama bir türlü kupayı kazanamıyordu. Bu süreçte tam 7 kez adını finali yazdırıyordu. Türkiye Kupası, Fenerbahçe için artık ulaşılmaz bir hedef haline geliyordu.

Yılların hasretini bitiren isim; Aykut Kocaman

2011-12 sezonunda Fenerbahçe, yine Türkiye Kupası’nda finale kalıyordu. Rakibin adı Bursaspor’du. 4-0 gibi açık bir farkla rakibini yenen Fenerbahçe hem yılların hasretine hem de kupayı kazanamama sendromuna son veriyordu. Ertesi sezon yine finale kalan Fenerbahçe, bu kez Trabzonspor’u 1-0 yenip üst üste ikinci yıl Türkiye Kupası’nı müzesine götürüyordu. Son 5 yılda Fenerbahçe, Türkiye kupası’nda 2 kez finale kalmasına rağmen, kupayı kazanamadı. 2016’da Galatasaray’a, bu yıl da Akhisaspor’a kaybetti. Henüz son kupayı kazanmasının üzerinden yıllar geçmediği için şimdilik bir sendromdan söz etmek için erken.

1992-93 sezonunda Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası yerine start alan Şampiyonlar Ligi’ne Fenerbahçe ilk kez 1996-97 sezonunda katıldı. Hani şu meşhur Manchesyer United galibiyetinin geldiği yıl. Daha sonra sırasıyla 2001-2002, 2004-2005, 2005-2006, 2007-2008 ve 2008-2009 sezonlarında devler arenasında yer aldı. Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’nde en büyük başarısını teknik patron Zico’nun öncülüğünde 2007-08 sezonunda elde etti. Şampiyonlar Ligi’nde 1. turda yer aldığı G Grubu’nu 3 galibiyet, 2 beraberlik ve 1 yenilgiyle 11 puanla 2. sırada tamamlayarak 2. tura yükseldi. İkinci turda İspanya’nın Sevilla takımını geçen sarı-lacivertliler, çeyrek finale yükseldiği Chelsea’ye elendi. Fenerbahçe, elde ettiği bu başarıyla kendi tarihinde bir ilke imza atmıştı.

Fenerbahçe, 1995-96 yılında Maccabi Tel-Aviv, 2000-01 yılında Glasgow Rangers, 2007-08 yılında Anderlecht, 2008-09 yılında da Partizan’ı eleyip adını gruplara yazdırmıştı. Son 20 yılda ise Feyenoord, Spartak Moskova, Young Boys, Arsenal, Dinamo Kiev, Shakhtar Donetsk ve Monaco, Fenerbahçe’nin geçemediği rakipler olmuştu. Bu yıl bu rakiplere Benfica eklendi. Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’nde ön eleme turlarını en fazla geçemeyen Türk takımı olma özelliğini elinde bulunduruyor. Ön eleme turlarında 8 kez başarısız olan Fenerbahçe’yi, Beşiktaş 3, Trabzonspor 2, Galatasaray, Sivasspor ve Başakşehir ise birer kez elenerek takip etti. Şampiyonlar Ligi hasretini 10 sezona çıkaran Fenerbahçe, 2 defa da UEFA’dan aldığı ceza nedeniyle organizasyonun dışında kaldı. Sarı-lacivertliler,  2011-2012 ve 2014-2015 sezonlarında gruplara doğrudan katılmaya hak kazansa da 3 Temmuz 2011’deki şike iddialarına yönelik soruşturma kapsamında UEFA’dan aldığı cezalar nedeniyle Şampiyonlar Ligi’nin dışında bırakıldı.

Fenerbahçe’nin ön elemeyi geçip adını Şampiyonlar Ligi gruplarına yazdıramaması, Devler Ligi’ne direk katılan Türk takımına büyük katkı anlamına geliyor. Fenerbahçe’nin elenmesiyle bu sezon Galatasaray’ın kasasına ekstradan 9 milyon Euro girecek. Sarı-kırmızılı takım, ön eleme turunu geçemeyen sarı-lacivertli takımın yüzde 45 (9 milyon Euro) olan yayın payını da kasasına koyacak.

Şampiyonlar Ligi sadece prestij değil aynı zamanda kulüpler içinde önemli bir gelir kaynağı konumunda bulunuyor. Gruplara adını yazdıran takımlara UEFA katılım payı olarak 15 milyon 250 bin Euro ödeme yapıyor. Yayın geliri ve alınan puanlar için yapılan ödemeleride eklediğimizde katılımcı kulübün kasasına hatırı sayılır bir rakam giriyor. Örneğin Beşiktaş, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde geçen sezon yaklaşık 44 milyon Euro  gelir elde etti. Şampiyonlar Ligi’nde gruplarda mücadele ettiği için 12 milyon 700 bin Euro alan Beşiktaş, 13 milyon Euro da performans primi kazandı. Siyah-beyazlı takım, yayın gelirlerinden de yaklaşık 18 milyon Euro’yu kasasına koydu. Fenerbahçe tam 10 yıldır bu gelirlerden mahrum. Kulübün içine düştüğü borç batağının bir nedeni de Şampiyonlar Ligi sendromudur.


[Hasan Cücük] 16.8.2018 [TR724]

MEYLÜ’R - RAHAT CELLÂDI [Safvet Senih]


Üstad Hazretleri “Altıncı Desîse-i Şeytaniye” de sahtekârların sinsi hilelerinden birisini de şöyle izah ediyor: “Şeytan taraftarlarının sinsi  hilekârlıklarından birisi de şudur ki: İnsandaki TEMBELLİK ve TEN-PERVERLİK  ve  VAZİFEDARLIK damarından istifade etmek… Evet, insî ve cinnî şeytanlar her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metin kalbli, sadakatı kuvvetli, niyeti ihlaslı, himmeti âlî gördükleri vakit başka noktalardan hücum ederler.

“Şöyle ki; işimize sekte ve hizmetimize fütur vermek için, onların tembelliklerinden ve ten-perverliklerinden ve vazifedarlıklarından istifade ederler.

“Onlar, öyle desise ve sinsi hilelerle onları Kur’anî Hizmetten alıkoyuyorlar ki, haberleri olmadan bir kısmına fazla iş buluyorlar, tâ ki, Kur’anî Hizmete vakit bulmasın. Bir kısmına da, dünyanın cazibedar şeylerini gösteriyorlar ki; hevesi uyanıp, Hizmete karşı bir gaflet gelsin.. Ve benzeri şeyler.. Bu hücum yolları uzun çeker. Bu uzunlukta kısa keserek, dikkatli anlayışımıza havale ederiz.

“Ey kardeşlerim dikkat ediniz! Vazifeniz kudsîdir, hizmetiniz ulvîdir. Her bir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!..” (Yirmi Dokuzuncu Mektup, 6. Risale)

Üstad Hazretleri, ilk baskısı 1911’de yapılan Münazarat Risalesinde atâlet, betâlet ve tembellik hapisanesine düşmemizin sekiz sebebini anlatıyor. Bunlar tamamen sübjektif engeller. Yani kendimize ait  şeyler… Halbuki bu altı “Desise-i Şeytaniye’ ise dıştan gelen tuzak ve engeller… En sonuncu engel ise tenperverlik damarı, zevkli bir hayat yaşama arzusu… Koskoca Endülüs’ü, sekiz yüz senelik bir devleti kaybetmenin yegâne sebebi… Buna meylü’r-rahat celladı diyor.

Yeni öğrendiğim bir misali de vermek istiyorum. Abdurrahman Nursî Ağabeyimiz Amcasıyla beraber 1922’de Ankara’ya geliyor… Meclis Başkanı onun zekâsını ve cesaretini keşfediyor. Dehâ derecesinde bir zekâya sahip, Amcasının yerine geçecek bu Nurs’luyu halası Hatice hanımın hüsn-i cemâle sahip torunu Nimeti hanımla evlendiriyor. Mecliste yazman yaptığı Abdurrahman Ağabeyi kendisine akraba ediyor. Sonra Sağlık Bakanlığında ona iş buluyor. 1928’de bir oğlu dünyaya geliyor: Vahdeti Suad… Papağan ve Pardon dergilerinde karikatürler çiziyor. Vahdeti Fuad ile Abdülmecid Nursî Ağabeyin oğlu Nihad Üstad Kastamonu’da iken ziyaretine gidiyorlar… Abdurrahman Ağabeyin torunu Abdurrahman Selçuk Sipahîoğlu bir profesör, hem de tanbûrî… Gerçekten de bir tanbûr  ustası, üstadı…

Merhum Abdurrahman Ağabeyin, Üstadımız Barla’da iken yazdığı bir mektup var. Diyor ki: “Onuncu Söz” Risalesini Tahsin Efendi vasıtasıyla aldım, çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhalefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itabınıza (azarlamanıza) müstehak olmuş isem de, bu da mukadder imiş. Cenab-ı Hakkın emriyle ve iradesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu. Binâenaleyh ben cehalet sâikasıyla bir kusur yaptım ve belasını da çektim. Bundan sonra çekmemek için afvınızı rica eder duanızı dilerim.”
Altı –yedi senelik bir irtibatsızlıktan sonra bu mektup Üstadımızı çok sevindirmiş ve ümitlendirmişti. Ama iki ay sonra Abdurrahman Ağabeyin vefatı da çok üzmüştü. Bazı yorumlara göre, bu ani ölüm, belki de onun Üstad ile irtibata geçişinin fark edilmesiyle bazılarının harekete geçmelerinin neticesiydi. Allahü a’lem…

Şimdi bu altı hücum yollarını gösterdikten sonra şu anda yaşadığımız süreçte yapılanlara da bakıyor, devirler değişse de cevirlerin değişmediğini görüyoruz. İmtihan dünyasındayız ve Yolun Kaderi de bu… Âmennâ…

Üstad Hazretlerinin de yer yer üzerinde durduğu gibi altı sınıfa ayrılan insanlarımızın her bölümüne mutlaka Hizmetimizin ciddi faydaları olmuştur. Günümüze gelince, ben liselerde de öğretmenlik yapmıştım. 27 Mayıs 1960’da Kur’an Kursunda öğrenci idim. 1971’de üniversite öğrencisi iken 12 Mart Muhtırası ile Risale okumaktan dolayı hapse boyladım. 12 Eylül 1980’de de öğretmenlik yaptığım okulda sınıfta ders anlatılırken alınıp göz altında tutuldum… Toplum mühendisliği yapan derinlerin planlamasıyla sunî kavgalar ve sağ-sol çatışmaları yaptırılıyor. Sabah bir sağcının katlinde kullanılan silah, aynı gün akşam üzeri veya hemen öbür gün bir solcunun katlinde kullanılmış oluyordu. Azmettirenler hep aynı idi. Ama cinayet âletleri maalesef devletin kasasında saklanıyordu. Milli Eğitim Bakanlığını elde eden sağ ve sol iktidarlar HIZLANDIRILMIŞ EĞİTİM kamuflajı altında 45 günde güya öğretmen yetiştiriyorlardı. Bir buçuk ayda dört senenin eğitim-öğretimi nasıl verilebilir. Affedersiniz bu kısa zamanda salatalık yetiştiremezsiniz. Mesele eğitim değildi, her taraf militan yetiştiriyordu. Onun için eğitimimiz yerlerde sürünüyordu. Hizmet, dünya çapında olimpiyatlara ve proje yarışmalarına öğrenci gönderip başarılar ortaya koyunca, üniversite giriş imtihanlarında birinciler çıkarınca özel okullar kolejler ve devlet liseleri harekete geçti ve güzel bir yarış başladı. Bilhassa güneydoğudaki okullarıyla ve üniversiteleriyle, bilhassa ücretsiz okuma salonlarıyla Hizmet çok güzel işler başardı. Hiçbir şey yapmasa idi bile bunlar yeterdi. Ayrıca dünya markası olan kolejleriyle ülkemizi dünyaya tanıttı… İçte yapacağını yaptı, ülkeyi ayakta tutacak sütunları dikti. Bugün anlaşılmazsa da yarın bunlar mutlaka anlaşılacak ve saygıyla yâd edilecektir…


[Safvet Senih] 15.8.2018 [Samanyolu Haber]