Bugünler de Geçecek -3 Bu Hayatta İmtihanlar Da Var! [Güler Orhan]


Nezarette üçüncü gün. Dört saatlik yolculuktan sonra, mahkememizin olacağı şehire getirildik. Yerim sıcak. Temiz bile denilebilir. Askerin verdiği battaniye yumuşatıcı kokuyor. Karanlık! Dikdörtgen şeklinde ama içerisinde tuvalet de var.

Bu saatlerin en güzel dakikaları, doktor kontrolü. Günde bir kere. Polis önce eşimi alıyor, sonra jandarmadan beni. Yarım saat sürmeyecek şekilde de olsa, karanlıktan ayrılıyor, ışığı görebiliyorum. Ve tabii ki eşimi de…

Yolculuk hala aklımda. Üç polis gelmişti. Eşimle bana aynı kelepçe takılı halde yolculuk yaptık. Eşimin tespiti ise ilginç.

‘Ya hanım; hayat arkadaşım oldun, iş arkadaşım oldun ama kelepçe arkadaşı olacağımız hiç aklıma gelmemişti, evliliğimizin bir tescili daha olsun.’

Ellerimizde, evliliğimizin bağlarından bir tane daha varken, beni güldürmeyi başardı. Yolculuk esnasında uzun uzun çevreye baktım. Tepeler, ağaçlar hatta kaldırımlar bile farklıydı. Güneş ve toprağı örten kar, ne kadar da yakışmıştı. Hiç beraber olmazlar sanıyordum. Biri beyaza bürümüşken her yeri, diğeri ferahlatan bir berraklık vermişti. Aslında yol, her zaman gidip geldiğimiz yoldu. Bilmiyorum. Özgürlük giderek benden uzaklaştığı için mi, bu kadar güzeldi her şey?

Ramazan Bayramı için veda ettiğim bu yerlere, bir suçlu gibi dönmek nasip olmuştu. Hüzün iyiden iyiye sarmıştı her yanımı. Birkaç damla gözyaşı süzülürken yanaklarımdan, ‘ne kadar da özlemişim!’ dedim içimden.

Karakolda beni karşılayan komutan, babacan bir adamdı. Günler sonra ismimin yanına ‘hanım!’ ibaresi eklenince tuhaf oldum. Rütbesini bilemiyorum ama sözü dinlenir biri olduğu kesin. Askerler çekiniyor.

Esas alicenaplığı, beni nezarete getirdiklerinde yaptı. Eksi ikinci kata indiğimizde, komutanın bizzat kendisi nezaret odasının temizliğini kontrol etti. Sonra bana dönerek;

 “Seslendiğinizde duyacak bir asker görevlendirdim. Tesettürlüsünüz, kamera var dikkat edin. Üç öğün yemeğiniz emniyetten temin edilecek. Başka bir ihtiyacınız var mı?”

Kıblenin yönünü sordum. Bilmiyormuş. İki kat yukarı çıktı, kıbleyi öğrendi. Tekrar gelince seccademi serdi ve başka bir isteğimin olup olmadığını sordu. Nezaretteki üçüncü günümdü ama kendimi insan gibi hissettiğim ilk andı. Komutan giderken, sesim titreyerek teşekkür ettim. Sonra da tutamadım kendimi… Komutan demir parmaklıklara kilit vururken yine aynı babacan tavrıyla bana şöyle dedi:

‘Kızım buraya her zaman suçlular gelmez. Sen inançlı bir insana benziyorsun. Bu hayatta imtihanlar da var. Üzülme!’

Komutanın o sözleri bildiğim sözlerdi ama o anda bana ilaç gibi geldi.

Her yer siyah. Bir sarı ışık. Burada nasıl vakit geçireceğim. En iyisi düşünmemek. Ama bir şeyler yapmak lazım. Kaza namazlarım var. En iyisi onları kılmak…

10 GÜN SONRA

Karanlık odamdaki rutin hayatım devam ediyor. Bugün Emniyete ifade vermeye gittim. Yaklaşık iki saat sürdü. Birkaç güne mahkemeye çıkarız inşallah.

Konuşmak ihtiyaçmış. Yeni anladım. Bu bitmeyen gece, beni hayata bağlayan damarı kopardı sanki.
Beni, o dört duvardan çıkaran şey, namazlarım oldu. Oysa ne kadar da zor gelirdi. Berzah aleminde, insanın ibadetlerinin onun yanında olacağını duymuştum. Daha ölmedim. O zaman burası benim için bir kabir miydi? Yoksa kabire bir alıştırma mı?

Dün bir zehirlenme tehlikesi atlattım. Kaldığım yerin yan tarafı kalorifer kazanı. Asker, kazana attığı kömürü tutuşturmadan gitmiş. Yanmayan kömürden, sızıntı meydana gelmiş. Uyuyordum. Hiç fark edemedim. Asker beni uyandırdığında, içim zehirli gazla dolmuştu. Ölüm ne kadar yakınmış. ‘Dışarı çıkarın beni, temiz hava alayım!’ dedim. Yasakmış!

Bugün doktor kontrolü sırasında eşim, belirgin şekilde kilo verdiğimi söyledi. Yani, on üç gün oldu.
Kızımı aklımdan çıkaramıyorum. Hele babam ve kız kardeşime teslim ettiğim an, hala gözümün önünde. Çok şükür ki kızım teyzesini çok seviyor ve ona gideceği için de mutluydu. Ben bırakmak istemezken o, hemen ayrılmak istiyordu. Yanağına kondurduğum son öpücüğü uzun tutmak istedim ama çaresi yoktu. O an son bulmalı, kızım gitmeliydi. Babam kızımı çekip aldı. Annesinin prensesi gerçekten mutluydu. Öyle trajedik bir an, kızımın feryatlarıyla daha büyük bir krize dönüşebilirdi. Öyle olmadı.

Eşimle kızımızı teslim edip emniyetten içeri girdik. Yanımızda birkaç polis. Eşim, elimi sıkı sıkı  tutmuştu.

İnsan sevdiğinin elini, çok defa tutar. Sevgisini paylaşmak için, huzur duymak için, mutluluğun resmini hafızalara kazımak için…

Peki elini tutmakla acı paylaşır mı insan?

Canının yanması yarıya iner mi?

Soğuk bir nezarete gelip, uzun bir bilinmezliğe yelken açarken, bir el insana güç verebilir mi?


[Güler Orhan] 16.8.2018 [thecrcl.ca]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder