İşte doları yükselten grafik! [Gölge Bankacı]

Kamu bankalarının (Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank) Türkiye’de piyasaların kapalı olduğu gece saatlerinde Asya-Pasifik piyasalarında zararına 4,5 milyar ABD Doları satması da Türk Lirası’ndaki (TL) kan kaybını durdurmaya yetmedi.

DOLAR YENİDEN 6,10 TL

Dolar haftanın ilk işlem gününde (13 Mayıs Pazartesi)  yeniden yükselişe geçti. 10 Mayıs Cuma günü 5,99 TL’ye kadar gerileyen dolar bugün 6,10 TL’ye kadar tırmandı.

Euro 6,85 TL’ye çıkarken, TL’nin her iki para birimi karşısında kaybı yüzde 2’ye yaklaştı. Borsa İstanbul (BİST) 100 endeksi ise 88 bin destek noktasının da altına geriledi.



Kamu bankalarının zararına 4,5 milyar dolar satmasına rağmen dolar 13 Mayıs'ta yeniden yükselişe geçti.

DOLAR NİYE YÜKSELİYOR, DAHA DOĞRUSU TL NİYE ERİYOR?

Merkez Bankası’nın hamle üstüne hamle yapmasına ve kamu bankalarının gece yarısı piyasanın altında bir fiyattan döviz satmasına rağmen dolar/TL kurunda düşüş niçin sınırlı ve geçici oluyor?

TL’nin niçin bu kadar hızlı değer kaybettiğini gösteren verilerin başında 5 yıl vadeli kredi temerrüt takası (CDS) primi geliyor. Grafikte görüleceği üzere Türkiye’nin risk primini gösteren CDS bugün 500 baz puanın üzerini gördü.

CDS, Türkiye saati ile 10:43'te 500,4 baz puan 2018 yılı eylül ayından beri görülen en yüksek seviyeye çıktı.

Aynı tarihlerde Amerika Birleşik Devletleri ile pastör Andrew Brunson krizi patlak vermiş ve dolar, TL’ye mukabil yüzde 35 tırmanmıştı.


Türkiye'nin risk primi hukuk ihlalleri ve daha da ağırlaşan kriz şartları sebebiyle son 3 ayda ikiye katlandı.

CDS 4 ŞUBAT’TA 297’YE KADAR GERİLEMİŞTİ

Eylül ayında 570 puanı aşan risk göstergesi Merkez Bankası’nın faizleri yüzde 12’den yüzde 24’e çıkarmasının etkisi ile kademeli olarak azalarak 2019 yılı şubat ayında 297 seviyesine kadar gerilemişti. 4 Şubat’ta CDS 297 iken 1 ABD Doları 5,21 TL idi.

Şubattan bu yana bütçe açığı, enflasyon ve işsizlik gibi açıklanan her ekonomik göstergede her ay daha da kötüye gidildiğini gören yabancı yatırımcı Türk Lirası’ndan hızla uzaklaşmaya başladı.

Türkiye'nin 5 yıllık vadede CDS primi Bloomberg tarafından takip edilen 21 gelişen piyasa arasında 1.137 puanlık Arjantin'in ardından 2’inci sırada geliyor. Güney Afrika ise 186 puan ile 3’üncü sırada yer alıyor.

Almanya’nın aynı vadede CDS’i sadece 11,5.

PARA BULUTLARI TÜRKİYE’YE UĞRAMADI

Risk priminin 500 seviyesine kadar gelmesi “Yeni bir ağustos krizi mi?” diye endişe edenlerin haklılığını teyit ediyor.

ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faiz artışına ara vermesinin etkisi ile 2019’un ilk 4 ayında Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan piyasalara 35 milyar dolar sıcak para aktı.

Ancak Türkiye’yi ve TL’yi riskli bulan yatırımcılar 35 milyar dolardan 1 dolar bile Türkiye’ye yatırmadı.

Aynı dönem verilerine bakıldığında geçen yıla kıyasla ilave sermaye girişi olmadığı gibi net 1,7 milyar dolar tutarında sıcak para Türkiye’yi terk etti.

YSK’NIN SİYASİ KARARI YATIRIMCIYI ÜRKÜTTÜ

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) aynı zarftaki 4 pusuladan birini geçersiz saydığı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini kazanan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını iptal ettiği 6 Mayıs’tan bugüne dolar, euro 30 kuruştan fazla arttı.

Hazine’nin 2 yıllık borçlanma maliyeti de yüzde 18’den yüzde 25’e kadar yükseldi.

Anketlere göre İmamoğlu 23 Haziran’da sandıktan daha yüksek bir farkla yine 1’inci çıkma ihtimali var.

Ancak İmamoğlu’nun kazanmasını Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri  ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kabul etmeyebileceği iddia ediliyor.

Böyle bir tablo yeni bir malî kıyamet olabilir. Dolar ve euroda geçen sene ağustosta çıkılan zirvelerin de geçileceği anlamına gelir.

Döviz cephesinde yeni Formula 1 pisti dolarda 7,5 TL ve üzeri, euroda 8,5 TL ve üzeri olur. Krizdeki Türkiye için böyle bir ralliye TL’nin ne nefesi ne benzini yeter.   


Altın ve kamu mevduatı hariç net döviz rezervi 9 Mayıs'ta 10,5 milyar dolara geriledi. Söz konusu tutara yaklaşık 13 milyar dolarlık swap (dolar-TL takası) dövizi dahil. Bu tutar düşülünce rezerv eksiye iniyor.

MERKEZ BANKASI FAİZ ARTIRMAZSA…

Halihazırda piyasada net rezervleri eksi bakiye veren Merkez Bankası’nın haftalık repo faizini yüzde 24’ten yüzde 30’a çıkarmaması halinde doların 6,50 TL’yi geçeceğine dair tahminler giderek kuvvetleniyor.

Zira döviz talebi kamu bankalarının zararına döviz satarak durdurabileceği kadar sınırlı bir talep değil. 4,5 milyar dolar satışın kur üzerinde hemen hemen hiç tesirinin olmaması bunu teyit ediyor.

Sair vakitlerde böyle bir satışın akabinde kur 30-40 kuruşluk geri çekilirdi. 

TCMB Başkanı Murat Çetinkaya ya faiz artıracak ya da TL’nin mum gibi erimesini seyredecek.

CDS grafiğinin yönü Türkiye’de risklerin giderek arttığını ve dolarda yeni sıçramalara hazırlıklı olunması gerektiğini ortaya koyuyor. 

[Gölge Bankacı] 13.5.2019 [Samanyolu Haber]

Ru'yet-i Hilal (Hilalin Görülmesi) Meselesi - 5 [Dr. Ahmet Yılmaz]

Acaba Kureyb hadisinin metninden hareketle bir zaman tahdidi yapmak mümkün müdür? Evet, akla böyle bir soru geliyor. Acaba hadiste isimleri geçen ve Kureyb’in iletişim içinde olduğu şahıslardan, onların vefat vs. tarihinden, metindeki tarihi verilerden hareketle zikredilen ru’yet-i hilal hâdisesi için bir zaman tahdidi yapmak (tarih-i vürud da denilebilir buna) mümkün müdür sorusu akla gelmektedir. Zira eğer böyle bir zaman sınırlaması yapılabilirse, bir sonraki aşamada o yılların hilal gözlem haritaları çıkarılabilecektir. Bu gerçekleştirilebilirse de, Medine ve Şam arasında gerçekte ihtilâf-ı metâli‘in vuku bulup bulmadığı noktasında önemli mesafe kat edilmiş olacaktır.

Söz konusu rivâyetin metninde bazı şahısların isimleri zikredilmektedir. Bu şahıslar; Hz. Peygamber’in amcasının oğlu, tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite kabul edilen ve çok hadis rivâyet edenler arasında yer alan Abdullah b. Abbâs (ö. 68/687-88), aynı zamanda hadisin râvisi olan Ebû Rişdîn Küreyb b. Ebû Müslim el-Kuraşî el-Hâşimî (ö. 98 h.), Emevî hilâfetinin kurucusu, sahabeden Hz. Muâviye b. Ebû Süfyân el-Ümevî el-Kureşî (ö. 60/680) ve Hz. Peygamber’in amcası Hz. Abbâs’ın hanımı sahâbeden Ümmü’l-Fazl el-Kübrâ Lübâbe bint Hâris’dir (ö. ?).

Küreyb, Süleyman b. Abdülmelik b. Mervan’ın hilâfetinin son dönemlerinde Medîne’de 98/716-7 senesinde vefat etmiştir. Osman b. Affân’ın (ö. 35/656) hilâfet dönemine yetişmiş, Zeyd b. Sâbit’i (ö. 45/665 ?) görmüş, İbn Abbâs (ö. 68/687-88), Üsâme b. Zeyd (ö. 54/674), Muâviye b. Ebû Süfyân (ö. 60/680), el-Misver b. Mahreme (ö. 64/683), Hz. Âişe (ö. 58/678), Ümmü Seleme (ö. 62/681), Meymûne (ö. 51/671), Ümmü’l-Fazl Lübâbe bint el-Hâris gibi sahabelere kulak vermiştir. Osman b. Affân’a yetiştiğine göre 35/656 senesinde Küreyb de hayattadır. Muâviye 60/680’de vefat ettiğine göre Küreyb’in rivâyette söz konusu ettiği olay 60/680 senesinden önce gerçekleşmiştir.

Burada aynı zamanda Hz. Peygamber’in hanımı Meymûne’nin de (ö. 51/671) kardeşi olan Ümmü’l-Fazl’ın vefat tarihi önem kazanmaktadır. Ancak güvenilir kaynaklarda Ümmü’l-Fazl için vefat tarihi verilmemiş olmakla birlikte “Hz. Osman’ın halifeliği döneminde ve kocası Hz. Abbâs’tan önce vefat ettiği, hatta cenaze namazını Hz. Osman’ın kıldırmış olduğu” nakledilmektedir (bkz. İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 451). İbn Hacer el-İsâbe’de vermiş olduğu bu bilgiyi Tehzîbü’t-Tehzîb’te İbn Hibbân’a (Târîhu’s-sahâbe) isnat etmiştir (bkz. XII, 450).

Hz. Abbâs 32/653 tarihinde vefat ettiğine ve Ümmü’l-Fazl da ondan önce vefat ettiğine göre, onun Küreyb’i bu tarihten önce Şam’a gönderdiği katidir. Ümmü’l-Fazl’ın, Hz. Osman’ın halifeliği döneminde vefat ettiği söylendiğine göre Hz. Osman’ın hangi yıllar arasında halifelik yaptığı önem kazanmaktadır. Nitekim yukarıda Küreyb’in de Hz. Osman’a yetiştiği ifade edilmişti. Yani iki bilgi birbirini doğrular niteliktedir. Hz. Osman, 24/644-35/656 tarihleri arasında halifelik yapmıştır. Buna göre Hz. Abbâs’ın vefat tarihini de göz önünde bulundurarak Küreyb’in anlattığı hâdisenin 32/653 tarihinden önce ve Hz. Osman’ın hilâfeti döneminde gerçekleştiğini söylemek mümkündür.

Bir başka kesinlik kazanan husus, bu yıllarda Muâviye’nin henüz daha Şam valisi olduğudur.  Bu arada bazı kaynaklarda Küreyb rivâyetine işaret edilirken Muâviye’nin halife olduğu vurgulanmaktadır ki yanlışlık eseri olsa gerektir (örnek olarak bkz. İrfan Yücel, “Hilal”, DİA, XVIII, 3). Muâviye ilk olarak Hz. Ömer tarafından kardeşi Ebû Hâlid Yezîd b. Ebû Süfyân’ın (ö. 18/639) yerine Şam valisi olarak atanmıştır. Yezîd vefatından önce Dımaşk valiliğini kardeşi Muâviye’ye bırakmış, Hz. Ömer de bunu onaylamıştır. Muâviye’nin Dımaşk valiliği Hz. Ömer’in (ö. 23/644) vefatına kadar devam etmiştir. Bu arada Muâviye Şam bölgesindeki İslâmî fetihleri genişletmiş, Hz. Osman halife olmasının akabinde onu Şam bölgesi genel valisi olarak tayin etmiştir. Onun Şam valiliği Hz. Osman’ın şehit edilişine kadar (ö. 35/656) sürmüştür. Buna göre Muâviye’nin valilik döneminin 18/639-35/656 arasını kapsadığı görülmektedir. Ancak, Küreyb, Hz. Ömer’in hilâfet dönemini idrak edemediğine göre Muâviye’nin 18/639-23/644 arasındaki Dımaşk valiliği dönemini bu tarih aralığından çıkartmak gerekmektedir. Aynı şekilde Hz. Abbâs’ın vefat tarihi olan 32/653 senesi ve sonrasını da bu tarih aralığının dışında tutmak gerekmektedir.

Sonuç olarak Küreyb’in anlattığı hâdisenin 23/644-32/653 yılları arasında bir Ramazan ayında gerçekleştiği kesinlik kazanmış olmaktadır. İhtiyaten h. 23 ve 32 yıllarını da katacak olursak, Küreyb’in anlattığı hadisenin gerçekleşebileceği yıl aralığı ve bu yılların 1 Ramazanlarının miladi karşılıkları ifade eden tablo şu şekildedir:


Şer‘î gecenin, akşam vakti (güneşin batış vakti) ile imsak vakti arasında olduğu ve günün şer‘î gece ile başladığı bilinmektedir. Yani Küreyb’in hadiste bahsettiği “Cuma gecesi”, perşembeyi cumaya bağlayan gecedir. Buna göre Şamlıların oruca başladıkları günün 1 Temmuz 645 Cuma, 30 Mayıs 648 Cuma veya 5 Nisan 653 Cuma tarihlerinden birisi olması yüksek ihtimaldir. Geriye dönük olarak bu tarihlerin hilal gözlem haritaları çıkarılabilirse, bu haritalar üzerinden önemli sonuçlar çıkarmak mümkün olabilecektir. Bu arada güneş doğuş-batış ve ay-doğuş batış saatleri hesaplanırken ileri-geri saat uygulaması hesaba katılmamıştır. Bu tarihlerde ay ve güneşin Şam ve Medine’deki konumları ve batış zamanlarını astronomik veri olarak ifade etmek mümkündür.

Yukarıdaki verilerden hareketle hilal gözlem haritalarından istifade ederek Medine-Şam özelindeki astronomik tahlili bir sonraki yazımızda yapalım Allah nasip ederse..

[Dr. Ahmet Yılmaz] 13.5.2019 [Samanyolu Haber]

İyi Hazırlanın! [Kadir Gürcan]

Hindistan'daki seçimler üç ay sürecek diye dalga geçiyorduk. Adamlar haklıymış. Dünyanın ikinci büyük nüfusuna sahip ülkesinde o şartlarda üç ay az bile. İstanbul Belediye seçimlerini bitiremedik. Eğer Hindistan'daki siyasiler de koltuğu bırakmak istemezlerse, iptal edip en az bir altı ay daha vakit kazanabilirler. Biz öyle yapıyoruz. Her şeyi yanlış anladığımız gibi seçimleri de yanlış anlamışız. Demokrasilerde seçimler iyi idare edilmek için araçtır. Yoksa, zorba idarelerin memleketin asıl meselelerini örtbas etmek ya da ötelemek için yapılan milli sporlardan değil.

Bir çok kimsenin aksine, İstanbul'da seçimlerin iptaline sevinenlerden birisiyim. Oyunun dışında olsak da, gelişmeleri, çekirdek yiyerek ekran karşısında seyretmekten büyük haz alma lüksümüz hala var. 31 Mart Yerel Seçimlerinden sonra bütün sevinç ve umutlarını kaybeden İktidar ve Saray'ın aynı lezzet ve hazzı yakalayabileceklerine ihtimal vermiyoruz. Hayata ölümüne tutkun birisinin, bir anda ihtiyarladığını ve adam yerine konulmadığını anlaması gibi ciddi bir çöküntü içerisindeler.

Hep böyle kalacak zannediyorlardı. “İstenmiyorsun artık!” imaları daha yüksek sesle dile getirilince yüreklerine fena oturdu. Her ne kadar, İstanbul seçim sonuçları iptal edilse de, meydana getirdiği tahribatın telafisi çok zor. İktidarın yaşlı-başlı adamları “Damatları yaşındaki çocuğun elinden başkanlığı aldı” ağır töhmetinden ne yapsalar kurtulamayacaklar. Zü'l-cenaheyn oldular; hırsız ve gaspçı. Hele iktidar ve Saray'ın ite-kaka aday yaptığı eski meclis başkanının, başını kaldırıp konuşabilecek bir cesareti olacağından endişeliyiz. “Hayır! Ben istemiyorum!” diyebilecek bir hürriyeti bile yok.

Kaderin garip cilvesi, muhalefet hiç bir zaman bu kadar popüler ve avantajlı bir hale gelmemişti. Sadece İstanbul Borsası değil, dünya piyasalarını salladılar. Şu an itibariyle, dünya çapında medya yüzü olan bir aday ile, belediye başkanlığı seçimlerine bir kez daha katılıyorlar. Mağduriyet ve haksızlığa uğramış olma rüzgarı da arkalarında.

Mağduriyet deyip geçmeyin. Şu an iktidarı elinde bulunduranların en büyük sermeyasi bu idi onlar da bunu Saray ve Alman Mühendislik Harikası, özel üretim Audi ve Mercedesler'de harcadılar. Az otomobil piyasasından haberdar iseniz, bu tür pahalı oyuncakların işçi ve memur maaşı ile alınamayacağını bilirsiniz. Abdülhamid Cennet Mekan'ı pis siyasetlerinin tetikçisi haline getireceklerine, o döneme damga vuran “Yiyin beyler yiyin, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin!” sözünü ekleseler, yolsuzlukta milenyum'un ilk çeyreğine damga vurmakla tarihe geçerlerdi.

Bundan böyle her şey göze takılır. İstanbul Seçimleri'nin iptal edildiği gün, iki ayrı iftar vardı. Birisi, Saray'ın ev sahipliği yaptığı, şehit ailelerine verilen iftar. Basına kapalı olarak verilen iftarda, yemek öncesi deklanşöre yansıyan kareler ilginçti. Davetin ihtişamlı olacağı yemek masasının büyüklüğünden belliydi. “Saray büyük olunca, misafiri de eksik olmaz, biraz büyük tutalım!” demiş olmalılar ki, göz kararıyla, masa en az helikopter pisti kadar büyük görünüyordu. Masanın bu tarafında oturanların, bırakın iftar sahibini duymalarını, görmeleri bile neredeyse imkansız.

Oruç ağzımızla, menü de nelerin olduğunu merak etmedik ancak, bu masa sık sık kullanılıyorsa, Saray ve Saray Eşrafı'nın neden “İlle de itibar ille de itibar!” diye tutturmalarının sebebi biraz olsun anlaşılıyor. Aba u emcad işçi ailesinden gelenlerin bu tür debdebeli harcama kalemlerine parmak hesapları yetmez. Bizim anlayabildiğimiz, bu ihtişama beytü'l-mal'in pek fazla dayanamayacağı. Yok, eğer bu masa kullanılmıyorsa, milli, dini ve manevi hangi maslahatların gözetildiği konusunu sorma hakkına sahibiz. Malum, seçim arefesindeyiz. Şeytan, insanın aklına olmadık detayları işte bu netameli zamanlarda üflüyor.

Üzerimize vazife değil ama, aileyi bir kaç kişi çalışarak ancak ayakta tutabilen halk kesiminin, soğan, biber ve patatesi düşündüğü zamanda, bu tür Saray fantazilerinin herkesten çok iktidarın başını ağrıtacağını düşünmeden edemiyoruz. O iftar sofralarını usulüne uygun donatmak için harcanacak astronomik rakamlarla, Tanzim Satış kuyruğunda ucuz Ayşe Kadın Fasulyesi bekleyen yaşlı ve emeklilerin oylarını alamayabilirsiniz. “Biz almayacağız, çalacağız!” diyorsanız, hırsıza kilit dayanmaz!

Aynı gün, yani YSK'nın günlerdir düşünüp sonra İstanbul Seçimi iptale karar verdiğinin akşamı, elinden mazbatası alınan genç belediye başkan adayı da bir başka iftar yemeğindeydi. Saray'ın verdiği iftar yemeği basına kapalı ve duvarlar arkasında yapılırken, bu sıradan iftar, Türk Medyasına açıktı. Ama talihsiz Türk basını, içinden çıktığı halkı küçümseyerek, Saray Dış avlusunda ulufe beklemeye her zaman daha isteklidir. Sonra da “Bizden neden, gazeteci, yazar, fikir adamı, entelektüel çıkmaz!” diye de mazoşistlik edip mızmızlanırlar.

Muhalefetin İstanbul Belediye Başkan adayı, mağduriyetin yanında dünya çapında bir ilgi yakaladı. Seçimin tekrar edilmesi, kazansa da kaybetse de siyasi kariyeri açısından işine yarayacak gibi görünüyor.

Seçimin tekrar edilmesinin bir diğer faydası da, İstanbul'da oynanacak seçim oyununa dünya çapında seyirci çekecek olması. Avrupa ve ABD'den gelen mesajlar daveti kabul ettiklerini gösteriyor; bu maçı kaçırmayacaklar. Saray ve İktidar çok iyi hazırlansın. Topa el ile müdahale etmeye falan kalkmayın sakın! Yabancı hakemlerin gözü üzerinizde.

[Kadir Gürcan] 13.5.2019 [Samanyolu Haber]

Ezel ve Ebed Sultanı'nın Tahtına Yanaş [Abdullah Aymaz]

Üstadımızın ifadeleriyle “Muhabbet, şu kâinatın varlığının bir sebebidir, hem şu kainatın (zerre zerre, kürre kürre) râbıtasıdır (birbirine bağlayan bir bağıdır); hem şu kainatın nurudur, hem hayatıdır.” Muhabbet böyle olduğu gibi, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı Besmeleye dair Üçüncü Sırr’ında ifade edildiği üzere: “Şu hadsiz kâinatı şenlendiren bilmüşahede RAHMET’tir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, apaçık şekilde bilinmektedir ki, yine RAHMET’tir. Ve bu hadsiz  ihtiyaçlar içinde yuvarlanan mahlukatı terbiye eden âşikârdır ki, yine RAHMET’tir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle ve imkanları ile meyvesine yöneldiği gibi, bütün kâinatı insana yönelten ve her tarafta ona baktıran ve yardımına koşturan apaçıktır ki, RAHMET’tir. Ve bu hadsiz fezayı  boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, müşâhede ile sâbittir ki, RAHMET’tir. Ve bu fâni insanı ebede namzed eden, Ezelî e Ebedî bir ZÂT’a muhatap eden ve dost yapan, bedâhetle ortadadır ki, RAHMET’tir.

“Ey insan! Madem RAHMET böyle kuvvetli, câzibedar sevimli ve mededkâr bir sevimli hakikattır. Öyleyse, Bismillahirrahmanirrahim de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan (herşeyden korkma, ürkme ve yalnızlık çekmeden) ve hadsiz ihtiyaçların elemlerinden kurtul. Ve o Ezel ve Ebed Sultanının tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle, şefaatiyle ve şualarıyla o Sultan’a muhatap, halil ve dost ol!”

İşte Hz. Süleyman Aleyhisselam, Saba Kraliçesi Belkıs’e gönderdiği mektubuna Bismillahirrahmanirrahim ile başladı ve sonra da şöyle dedi: “Bana karşı kibirlenmeyin, itaat ve teslimiyet göstererek bana gelin” (Neml Suresi, 25-30 âyetler) dedi.

Mülk ve melekût konusunda büyük mazhariyet sahibi olan Hz. Süleyman Aleyhisselam, Belkıs daha huzuruna gelmeden onun meşhur tahtını yanına getirmek istedi: Cinlerden mağrur ve iddiacı bir İFRİT; ‘Ben, dedi, ‘sen makamından kalkmadan onu sana getiririm. Benim onu taşımaya gücüm yeter, hem de zâyi etmeden güvenilir tarzda getirecek emin bir kişiyim. Ama nezdinde kitaptan ilim olan zat da: ‘Ben, sen gözünü açıp kapamadan onu getirebilirim.’ der demez, Süleyman, Kraliçenin tahtının yanı başında durduğunu görünce, ‘Bu, Rabbimin lütuflarındandır. Bu, ben şükür mü edeceğim, yoksa nankörlerden mi olacağım diye beni sınamak içindir. Şükreden, sadece kendi lehine olarak şükreder. Nankörlük eden ise bilmelidir ki, Rabbim onun şükründen müstağnidir, şükrüne ihtiyacı yoktur, ihsan ve keremi boldur.” (27/ 39-40)

Belkıs’ın tahtının getirilmesinde, ledün ilmine mazhar veya celb ilmini bilen zâtın mazhar olduğu bir veya birkaç Güzel İlâhî isim olabilir. Bunlar Allah, Rahman ve Rahîm isimleri olabilir. Besmele zaten bunlardan meydana gelmektedir. Âyette geçen ‘tarf’ kelimesi, bakış mânasına geldiği gibi, görüntü mânasına da gelmektedir. Bu durumda âyet-i kerime, ‘Ben sana onu, gözünü açıp kapamadan getirebilirim” mânasına geleceği gibi “Görüntü sana ulaşmadan önce ben sana onu getiririm” anlamına da gelir. Görüntünün ışık hızıyla ulaştığı hatırlanacak olursa, âyetin mânâsı, “Ben sana onu ışıktan daha hızlı getiririm.” demek olur. Buradan da ışık hızından daha fazla hızların ve hızlıların bulunduğu da anlaşılır. Bilim dilinde bunlara TACYONLAR  denilir…

İbn-i Mesud’a göre, Hz. Süleyman Aleyhisselam'a tahtı İfrit’ten daha hızlı olarak getireceğini söyleyen Hızır Aleyhisselam'dır. İbn-i Abbas’ın meşhur görüşüne göre ise, Hz. Süleyman Aleyhisselam'ın veziri Âsaf bin Berhiya’dır ki, sıddık idi. Dua edildiğinde Allah’ın kabul edeceği İsm-i Âzamı bilmekteydi. Hz. Süleyman  Aleyhisselam'ın  bir mucizesi olarak veziri böyle bir keramet göstermiştir. Fahreddin Râzî ise, bu zâtın Hz. Süleyman Aleyhisselamın bizzat kendisi olduğunu bir çok cihetten uygun bulmuştur.

Muhyiddin İbn-i Arabî, Belkıs’in tahtının getirilmesiyle ilgili olarak: “Âsaf tahtın yapısında değişiklik yaptı da, onu bulunduğu yerde bırakıp, - her an meydana gelmekte olan YENİDEN YARATILMAK’ta olunduğunu bilen kimselerden başkasının aklının eremeyeceği bir şekilde - Hz. Süleyman Aleyhisselam'ın yanında meydana getiriverdi. Mevcut olduğu an, yok olup kaybolduğu ânın aynı idi. İkisi bir anda idi ve Âsaf’ın sözü zamanda fiilin aynı idi. Zira kâmil veliden çıkan söz, yüce Allah’ın ‘Kün’ yani ‘Ol’ sözü yerindedir. Bu tahtın oluşumu konusu, en zor konulardandır. Ancak bahsettiğimiz meydana getirme ve yerinde bırakmayı idrak eden kimseler  müstesnâ, ne bulunduğu yerden başka yere taşındı ve ne de yeryüzü onun için dürüldü veya yarıldı.” demektedir. Muhyiddin İbn-i Arabî’nin, “Hayır, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe etmektedir.” (Kâf /15) âyetinden anladığı YENİ  BİR  YARATILIŞ  konusu, son zamanlarda, Descartes felsefesine kadar geçmiş bir görüş, bir nazariyedir.

Yeni ve sürekli yaratılış konusunda, fizikçi İbrahim Gülsoy, kendisinin ortaya koyduğu Şuur Kesikliği Teorisi’nde, kainatın sürekli yaratılıp yok edildiğini, alternatif akımda saniyede 50-60 defa oluşan akım  yönünün değişimi (yanıp-sönme) gibi varlıktan-yokluğa ve yokluktan-varlığa bir gidiş-geliş söz konusu olduğunu söylüyor. Ayrıca bu oluşumların formüllerini de veriyor…

[Abdullah Aymaz] 13.5.2019 [Samanyolu Haber]

Bireysel başvurularda tazminat yolunun da tüketilmesi zorunlu mu? (1) [Aziz Kamil Can]

Demokrasi bilinci yerleşmemiş ülkelerde, siyasi iktidarlar kendi idarelerini devam ettirmek için, hukuktan ayrılmakta mahzur görmemiş, kendi emelleri için hukuk ve uygulayıcılarını bir silah olarak kullanmışlardır.

Bu silahın en çok kullanıldığı alan ise gözaltı ve tutuklama işlemleridir. Cumhuriyet Savcısının kararı veya talebi ile yerine getirilen bu hukuki tedbirlere, hukuk devletinin tam anlamıyla oluşmadığı Türkiye gibi toplumlarda, kanunun ruhuna ve amacına aykırı olarak oldukça sık başvuruluyor.

Türkiye’de de uzunca bir süredir ve özellikle de 15 Temmuz sonrasında, siyasilerin etkilerindeki hâkim ve savcıların bu kanuni yetkileri, toplumda muhalif olarak görülen kesimlerin başında her an ipi kesilecek giyotin gibi sallanmaktadır. Bu manada en küçük bir siyasi eleştirinin bile gözaltı ve tutuklamayla sonuçlandığı herkese gösterilmiş ve maalesef artık normalleşmiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne tutukluluk sürecinde yaşanan hak ihlalleriyle ilgili yapılan başvuruların neredeyse tamamına yakını kabul edilmezlik kararı verilerek reddedildi. AYM’nin bu kararlarında özellikle iki konu vurgulanıyor. Birincisi başvurucunun Gülen Cemaati ile irtibatının olup olmadığı, ikincisi ileri sürdüğü hak ihlalleriyle ilgili ilk derece mahkemelerinde tazminat davası açıp açmadığı. Yapılan başvuruların tamamına yakını bu iki gerekçeyle geri çevriliyor. TR724 yazarı hukukçu Aziz Kâmil Can bu konuyu kaleme aldı.

Bu normalleşmeye direnen mağdurlara da sürekli farklı engeller çıkarılmaktadır. Bu engellemelerin en önemli ayağını maalesef idarenin bir ofisi olarak çalışan Anayasa Mahkemesi oluşturmaktadır. Bilindiği gibi haksız gözaltı ve tutuklamalara neden olan yerel mekanizmaların kararlarına karşı gidilebilecek yegane hukuksal mekanizma bireysel başvuru yoludur. Ancak sıralı itiraz yolu kullanılıp kesinleşmesine rağmen, AYM bu kez başka yolların da tüketilmesini keyfi ve istikrarsız bir şekilde isteyebilmekte ve mağduriyetlerin katmerleşmesine sebebiyet verebilmektedir.

ÇELİŞKİLİ KARARLAR

İşte iki bölümden oluşan bu yazıda keyfi gözaltı ve tutuklamalarla ilgili Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan bireysel başvuruların, bu mahkemelerce nasıl çelişkili olarak ele alındığını irdeleyeceğiz.

Yazının kaleme alınmasındaki en önemli etken ise şüphesiz 5271 sayılı CMK’nın “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altındaki 141. maddesi ve uygulamalarıdır. Bu madde, haksız gözaltı ve tutuklamalar nedeniyle, olayın mağdurlarına belirli şartların varlığı halinde, bu durumun tespiti ve de tazminat ödenmesini hüküm altına almıştır. Fakat mağdurlara tanınmış bu imkân, kanun yollarında karşılarına çıkan en büyük sorunlardan biri haline getirilmiştir.

AYM’ye yapılan bireysel başvurularda, mağdurlar haksız gözaltı ve tutuklamalara karşı ilgili savcılığa, hâkime ve mahkemeye itiraz haklarını kullandıktan sonra iç hukuk yollarının son aşaması olarak AYM’ye gitmektedir.

ÇELİŞKİ DOĞURAN MADDE: CMK 141

Ancak özellikle son yıllarda bu başvurular, alternatif bir hukuk yolu olarak değerlendirilen ama aslında derinlemesine incelendiğinde başka bir hukuksal çare sunduğu görülen, tahliye imkanı sağlamayan, özellikle CMK 144’de düzenlenen istisnalarla çelişki doğuran CMK 141 nedeniyle, tazminat davanın açılmadığından bahisle reddedilmektedir. Benzer şekilde AİHM de bazı başvurularda, Türk hükümetinin 141’de gösterilen yolun tüketilmediği yönündeki matbu itirazına değer vermekte ve başvuruları reddedebilmektedir.

AYM’nin son zamanlarda verdiği Şahin Alpay, Mehmet Altan, Selahattin Demirtaş kararlarında söz konusu maddeye ve alternatif kanun yoluna atıf ve kısmi ret kararları yer almıştır. AİHM ise, 2012 yılında verdiği Şefik Demir kararı ile birlikte bu alternatif kanun yolunu, bazı şartların varlığı halinde, tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak kabul etmeye başlamıştır.

Oysa her ay yüzlerce kişinin gözaltına alındığı, sadece son 2,5 yılda 500 binden fazla kişi hakkında soruşturma açılarak 100 binden fazla kişinin tutuklandığı 250 bin civarında tutuklu ve hükümlünün bulunduğu Türkiye’de, haksız gözaltı ve tutuklamalara karşı kanun yolları çok ehemmiyet arz etmektedir.

Bu önemli konuyu, CMK 141 ile ilgili olarak kanun yollarında karşılaşılan sorunlar bağlamında, “uzun gözaltı/tutukluluk” ve “hukuksuz gözaltı/tutukluluk” başlıkları altında incelemekte fayda gördük.

UZUN SÜRELİ GÖZALTI VE TUTUKLAMALARA KARŞI CMK 141 ŞARTI

5271 sayılı CMK’nın “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altındaki 141. madde metnine göre gözaltı ve tutukluluk sırasındaki farklı hak kayıpları nedeniyle tazminat istenebileceği kabul edilmiştir. Bununla birlikte taraf olduğumuz AİHS’in “Özgürlük Ve Güvenlik Hakkı” başlıklı 5. maddesinin 3. ve 5. fıkraları da “makul süreyi” aşan bu mağduriyetler için tazminat hakkı sağlamaktadır.

CMK’nın “Tazminat İstemi Koşulları” başlıklı 142. maddesinde söz konusu davayı açabilmek için başlayacak süre, mahkeme kararının kesinleşmesine bağlanmıştır. Ancak, Yargıtay içtihatlarında, mevcut dava sonucunun kesinleşmesi beklenmeden de tazminat davasının açılabileceği kabul edildiği için (12. Ceza Dairesinin 2014/23346 E.-2015/10032 K. v.b. kararlarında olduğu gibi) hem AYM hem de AİHM özellikle uzun gözaltı veya tutuklulukla ilgili başvurularda bu davayı tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmeye başlamışlardır.

AYM 2014 öncesi verdiği birçok kararında CMK 141’i tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmezken, 2016 yılındaki İrfan Gerçek başvurusunda, CMK 141’in tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmediğine yönelik içtihadından döndüğünü belirtmiştir.

Uzun süreli gözaltı veya tutukluluk başvurularında aranan CMK 141 şartında, özellikle AİHM’in dikkat ettiği diğer önemli bir husus ise, sadece hüküm tarihi itibariyle başvuranın gözaltı veya tutukluluk halinin sona ermiş olması kabulüdür. Yani uzun tutukluluk itirazlarında,  başvuru tarihinde başvurucunun gözaltı/tutukluluk halinin devam ediyor olmasını (istinaf/Yargıtay) ve de bu kanun yolunun öngörülebilir olmaması her iki yüksek mahkemede ne yazık ki önemli görülmemektedir.

ŞEFİK DEMİR KARARI

Özellikle AİHM’in bu konudaki tutumu çelişkilerle doludur. Ve yakın zamanda verdiği kararlarda farklı tutumlar sergilediği vakidir. CMK 141 konusundaki ilk karar olan Şefik Demir kararı incelendiğinde bu durum daha fazla göze çarpıyor. Şefik Demir, 2007 yılında AİHM’e başvurduğunda 2000 yılından itibaren 7 yıldır tutuklu bulunmaktaydı. Hakkında 2006 yılında müebbet hapis cezası verilmişse de karar 2008 yılında bozulmuş ve nihayet 2009 yılında kesinleşmiştir. Yani Demir, AİHM’e başvuru tarihi itibariyle “hüküm özlü” olarak tanımlansa da tutukluluk hali devam ediyordu. Yargıtay incelemesinde tahliye edilme hatta beraat etme ihtimali de vardı.

Her ne kadar CMK 141’de belirtilen kanun yolu 2005 yılında düzenlenmiş olsa ve 2012 yılına kadar Yargıtay, AYM veya AİHM bunu tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmemişse de AİHM 2012 yılında verdiği ret kararında şu kabullerini açıklamıştır:

– “Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. paragrafı anlamında tutukluluk süresiyle ilgili bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için, söz konusu yolu kullanan kişiye, özgürlükten yoksun bırakılmasına bir son verme imkânı sunması gerekir.

– AİHM, tutukluluk hali sona erdiğinde olayın seyrinin başka türlü ilerleyebileceği kanısındadır.

– Tutukluluk sona erdiğinde, ilgilinin, tutukluluk süresinin makul olmadığının kabul edilmesini ve buna bağlı olarak bir tazminat ödenmesini isteyebileceği bir başvuru yoluna sahip olması halinde bu yolu genel anlamda kullanması gerekir.

– Hükümet’in, başvuranın durumuna benzer bir durumda, bu hükmün başarıyla uyguladığını gösteren emsal davalar sunmadığı da bir gerçektir. Bununla beraber hiçbir durum, yerel yargı organları tarafından uygulanacak olan denetimin, böyle bir hukuk yolunun etkinliği hakkında şüphelenebilmeyi ve kesinlikle başarısız olacağını iddia edebilmeyi ortaya koymamaktadır.”

Bu kabulün ilk cümlesinden anladığımız kadarı ile eğer başvuranın tutukluluk durumu devam ediyor olsaydı, CMK 141’i etkili bir iç hukuk yolu olarak görmeyecekti. Çünkü AİHS’in 5/3 fıkrası bağlamında etkili bir hukuk yolundan bahsedebilmek için kararda da dendiği gibi “özgürlükten yoksun bırakılmasına bir son verme imkânı sunması” gerekecekti.

AİHM’e göre sözleşmenin 5/3 maddesi buna elverişli olsa da CMK 141 değildir. Başvuran da karar tarihi itibariyle artık tutuklu olmadığı için yapabileceği sadece tutukluluğunun uzun sürdüğünün tespiti ile tazminat talebidir. Bu iki talep yönünden ise CMK 141 zaten yeterli olduğu için öncelikle onun tüketilmesi gerekir. Hâlbuki başvuru tarihi itibariyle karar kesinleşmediği için başvurucunun tutukluluk hali devam etmekte olup AİHM’e yapılacak başvurunun kabul edilmesiyle kişinin her an serbest kalma ihtimali söz konusudur. Fakat bu ihtimal anlaşılmaz biçimde görmezden gelinmiştir.

Bunun dışında, Türk hükümeti her savunmasında olduğu gibi CMK 141 yönünden “etkili iç hukuk yolu” itirazında bulunmuş ise de bununla ilgili iç hukuktan tek bir olumlu örnek gösterebilmiş değildir. Oysa AİHM farklı davalarda bu konudaki kabulünü şu cümlelerle açıklamıştır;

“Taraf devletler, tazminat yolunun mevcut olduğunu, içtihatlar sunmak suretiyle ve yeterli kesinlikte gösterebilmelidir. Bu bakımdan örneğin sadece Sözleşme’nin iç hukuk düzeyinde Anayasal yerine işaret etmek veya soyut olarak bazı hükümlerin varlığına dikkat çekmek yeterli sayılmayacaktır”, “Çünkü mahkeme, sadece normun lafzına bakmamakta, mahkemelerin iç hukuk normunu nasıl uyguladığını da dikkate alarak bir sonuca ulaşmaktadır (Ciulla v. İtalya, Sevgin ve İnce v. Türkiye, Mitev v. Bulgaristan).

AİHM, hak ihlalinin varlığını kabul ettiği Mergen/Türkiye başvurusunun gerekçesinde ise, Türk hükümetinin örnek dava sunamadığına yönelik eleştirisini şu cümlelerle yapmıştı;

“Hükümetin, delil unsurları ışığında kişinin suç işlediğine dair hakkında şüphelenilmesini gerektiren inandırıcı sebeplerin bulunup bulunmadığının tespit edilmesine imkân sağlayacak şekilde, ulusal mahkemelerin özgürlükten yoksun bırakmanın yasaya uygun olup olmadığını inceledikleri bir davada CMK’nın 141. maddesinin e) bendinin başarılı bir şekilde ileri sürüldüğü davalara ilişkin herhangi bir örnek sunmadığını kaydetmektedir”

Son olarak ise haksız gözaltı/tutuklamanın hukuka aykırı olan kısmı ile ilgili olsa da AİHM’in tutarsız tavrını göstermek için şu örneklere de değinmek gerekir. Hukuka aykırı tutuklamanın konu edildiği Lütfiye Zengin v. Türkiye kararında AİHM, CMK 141 yolunun tüketilmesine gerek olmadığına karar verirken gerekçelerinden biri olarak “hükümetin, kanuna aykırı tutuklamalarda tazminat verildiğine dair içtihat sunmamış olmasını” göstermişti. Ne var ki aynı dönemde verdiği ve aynı konudaki Mustafa Avcı v. Türkiye kararında, söz konusu eksikliği bu kez görmezden gelerek CMK 141 yolunun tüketilmesinin gerekliliğini aramıştı.

Öte yandan AYM, gözaltı/tutukluluk süresinin uzun olması nedeniyle yapılan başvurularda AİHM’e göre CMK 141 yolunu daha geniş yorumlamakta ve gözaltı/tutuklulukla ilgili birçok hak ihlaliyle ilgili başvuruda, olumlu bir örnek olmamasına rağmen, bu kanun yolunu etkili görmeye devam etmektedir.

Gelecek yazımızda iki mahkemenin hukuksuz tutuklama iddialarına yönelik başvurularda, CMK 141-tazminat yolunun tüketilmesine yönelik yaklaşımlarını ele alacağız.

[Aziz Kamil Can] 13.5.2019 [TR724]

AKP’yi ipten alan adam [İlker Doğan]

Tartışmasız 2001’den bu yana Türkiye siyasetine yön veren en önemli figürlerden biri MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli. 2002’de yaptığı ‘erken seçim’ çağrısıyla Türkiye’yi AKP’yle tanıştıran Bahçeli’den başkası değildi. Başkanlık sistemine en ağır eleştirileri yaptıktan sonra Erdoğan’ı o koltuğa taşıyan da, Erdoğan’ın iktidarı kaybettiği 2015 seçimlerinden sonra yaptığı erken seçim çağrısıyla AKP rejimini dirilten de o idi. Daha birkaç yıl önce, “İmralı’ya ancak yağlı urganla giderim!” diyen Bahçeli, önceki gün ise ‘Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesi gerektiğini’ söyleyiverdi!

AKP, 2001 yılındaki ekonomik krizin de etkisiyle gelmişti iktidara. Ve iktidara geldiği 2002’den bu yana en büyük destekçisi Başbuğ Alparslan Türkeş’in vefatının ardından 1997’de MHP’de genel başkanlık koltuğuna oturan Devlet Bahçeli oldu. 1999 genel seçimlerinde siyasi hayatının rekorunu kırarak yüzde 18’e yakın oy topladı. Seçimlerin ardından rahmetli Bülent Ecevit’in başında bulunduğu DSP ve ANAP’la kurulan koalisyon hükümetinde ‘başbakan yardımcısı’ olarak görev aldı.

HEP AYNI SENARYO: SEÇİME GİDELİM!

Öcalan yaklaşık 2 ay kadar önce yakalanarak Türkiye’ye getirilmişti. Ve koalisyonda ilk kriz Öcalan’a idam tartışmalarıyla patlak verdi. Ancak asıl kriz dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatmasıyla yaşandı. 2001 ekonomik krizi koalisyonu dağıttı. Ecevit’in artan sağlık sorunları da işin tuzu biberi oldu. İşte tam bu günlerde, 7 Temmuz 2002’de Devlet Bahçeli sahne aldı ve 2 Kasım 2002’de ‘erken seçim’ yapılmasını istedi. Talep kabul gördü ve 31 Temmuz 2002’de TBMM’de onaylandı. Ve AKP, 2002 seçimlerinden sonra iktidara geldi.

7 HAZİRAN’DA AKP’Yİ İPTEN ALDI

Devlet Bahçeli, AKP rejimine en büyük desteği 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından verdi. 7 Haziran seçimleri AKP için tam bir hezimet olmuş ve Erdoğan 13 yıllık iktidarını kaybetmişti. AKP, ilk kez tek başına hükümet kuracak oy oranına ulaşamamıştı. Ancak Bahçeli, daha seçim gecesi bütün koalisyon taleplerine kapıları kapattı, hiç bir hükümet formülünde yer almayacağını açıkladı. Daha da ileri giderek ‘gerekirse erken seçim’ yapılmasını istedi.

KAOS, AKP’Yİ İKTİDARA TAŞIDI

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun hükümet kurma girişimleri ya da muhalefeti oyalama taktikleri haftalarca sürdü. Doğal olarak sonuç alınamadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP’ye hükümeti kurma görevi bile vermedi. Geçici hükümet kurularak 1 Kasım 2015’te erken seçim kararı alındı. Oluşturulan ‘kaos’ ortamı ve gelen şehitlerin ardından yapılan seçimlerde ‘güven’ arayan Türkiyeli seçmen yüzde 49,5 oyla AKP rejimini bir kez daha tek başına iktidara getirdi.

BAHÇELİ: ERDOĞAN, ‘SULTAN’LIK PEŞİNDE KOŞMAKTADIR

Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan’ın dile getirdiği ‘Türk tipi başkanlık’ sistemini en ağır ifadelerle eleştirenlerin başında geliyordu. “Öcalan canisiyle başkanlık sistemini kurma hedefine sabitlenen Erdoğan..” ifadeleriyle başlayan cümleler kuruyor ve “Erdoğan ve Öcalan başkanlık sisteminde söz kesmiş, bölücü çevrelerden gelen mesajlar bunu doğrulamıştır. Recep Tayyip Erdoğan, aslında Türk tipi değil ‘Tayyip tipi’ başkanlık hayalleri kurmaktadır. Bütün yetkilerin kendisinde toplandığı, yargının kendisine bağlandığı, yasama organı Meclis’in kendi kontrolüne sokulduğu, denge, denetim ve fren sistemi olmayan, tek adam diktatörlüğü, tahtsız ve taçsız sultanlık peşinde koşmaktadır.” diyordu.

ERDOĞAN’I ‘SULTAN’ YAPTI!

15 Temmuz sözde darbe girişiminin ardından ‘iktidara koşulsuz destek’ vereceğini açıkladı. Başkanlık sistemi konusunda da fikri değişmişti! 11 Ekim 2016’da partisinin grup toplantısında, “Fiili duruma hukuki boyut kazandırmak gerek.” diyerek başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini söyledi. ‘Türk tipi başkanlık sistemi’ni içeren Anayasa değişikliği Ocak 2017’de TBMM’den geçti. Bahçeli, anayasa referandumunda ‘Evet’ diyeceklerini açıkladı. 16 Nisan 2017’de halk oylaması yapıldı. Yüzde 51,4’le değişiklik kabul edildi. 2015’de AKP’yi yeniden iktidara taşıyan Bahçeli, Türkiye’nin yönetim sisteminin değişmesinde de kilit bir rol üstlenmiş oldu.

BİR ERKEN SEÇİM ÇAĞRISI DAHA!

Devlet Bahçeli, daha 2 yıl önce, “AKP, PKK terör örgütüne boyun eğmiştir. AKP’nin PKK ile kurduğu ihanet, melanet ve rezalet ortaklığı tüm yönleriyle deşifre olmuştur.” diyerek yerden yere vurduğu Erdoğan’a son kıyağını ise 17 Nisan 2017’de yaptı. Erken seçim çağrısı yaptı. 24 Haziran’da gerçekleşen erken seçimle Erdoğan, Türkiye’nin ilk yürütme yetkisine sahip cumhurbaşkanı seçildi. MHP 49 vekil çıkardı. Cumhur İttifakı TBMM’de çoğunluğu sağladı. Ancak AKP’nin sandalye sayısı 291’de kaldı. Bu AKP’nin çoğunluğu kaybetmesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla Erdoğan, MHP’ye muhtaç hale geldi.

31 MART’TAN SONRA DA ‘KURTARICI’ ROLÜNDE

Daha önce yaptıkları ve yapmadıklarıyla AKP’ye can suyu olan Bahçeli, bugün de ittifak ortağının en büyük destekçisi. 31 Mart’ta İstanbul, Ankara ve Antalya gibi büyükşehirleri kaybeden AKP’ye en büyük destek yine Bahçeli’den geldi. İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi gerektiği en yüksek perdeden defalarca dile getirdi. Seçimlerin iptali halinde ‘İstanbul’a mitili atacağını’ bile söyledi. Sonuç olarak; YSK hiçbir somut delil göstermeksizin İstanbul’da seçimin yenilenmesi kararı aldı.

BAHÇELİ: ÖCALAN AVUKATLARIYLA GÖRÜŞMELİ

İstanbul’daki Kürtlerin oyunu isteyen AKP ile Öcalan arasında görüşme trafiği yeniden başladı. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine 8 yıl sonra izin verildi. Konu Bahçeli’nin de gündemindeydi. Daha birkaç yıl önce, “Biz İmralı’ya sadece yağlı urganı caninin boynuna takmak için gideriz.” diyen kendisi değilmiş gibi, “Bana sorarsanız avukatıyla görüşsün.” dedi. Bu arada, tıpkı AKP’nin iktidarı kaybettiği 7 Haziran’da olduğu gibi büyük bir hezimete uğradığı 31 Mart’tan sonra da şehit haberleri gelmeye başladı…

[İlker Doğan] 13.5.2019 [TR724]

Bahçeli, Cem Yılmaz ve hırsızın üstünü örten! [Engin Tenekeci]

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, geçtiğimiz günlerde katıldığı bir iftar yemeğinde  Cem Yılmaz’a yönelik çıkışlarıyla gündeme geldi.

Bahçeli’nin Cem Yılmaz’a yüklenme nedeniyse hekesin malumu. Zira Cem Yılmaz, Tarkan ve bir çok  ünlü isim “#herşeyçokgüzelolacak” etiketiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu’na yönelik desteğini deklare etmiş ve YSK’nın seçim kararına tepki göstermişti.

Bahçeli açıklamalarında,  Cem Yılmaz ‘Bey’i herkesin  sevdiğini ve güldüğünü söyledi, kendisinin ise onu  görünce önce bir elbisesini değiştirmesi gerektiğini  dile getirdi ve şöyle devam etti: “Kravat tak, hatta takma başka bir şeyler yap. Belediye seçiminde oy vereceksen git ver ama sana yönelmiş sevgiyi siyaseten istismar edip hepimizin alerjisini toplamaya vesile olma. Yüzde 49’u sevebilirsin ama yüzde 51’e de saygı duy. Ben, Cem Yılmaz’ı bundan sonra sevemem.”

Cem Yılmaz ise Bahçeli’nin açıklamalarına Twitter hesabından şu cevabı verdi: ”Sevgili dostlar, ben bir halk kahramanı değilim, bir komedyenim, haddim hududum belli.. Benim memleketimle ilgili hayalim herkes herkesi sevsin, sevmeyen gayret etsin,şeklindedir.. Nevşehir belediyesindeki dostumuz da ne zaman Nevşehire bir faydam dokunacaksa çağırsın gelirim :)”

Peki Bahçeli’nin hem de iftar sofrasında şu açıklamaları size neyi hatırlattı: “28 bin oydan 13 bin oya düşerken bu kadar çalınan oyun nereden çalındığının üzerinde mutabakat kuracakları yerde hırsızın üstünü örtmenin bir manası yok.” Bu satırlarda bütün sır, “hırsızın üstünü örtmenin bir manası yok” cümlesinde gizli. Bahçeli burada, yine siyasi retoriğin tılsımlı, büyüleyici gücünü kullanıyor ve psikolojik harp güdüyor.

Peki gerçekte hırsızın üstünü örten kim? Bir zamanlar AKP’nin hırsızlıkları, yolsuzluklarına dair “hesap sormazsam şerefsizim” diyen Bahçeli, kol kola girdiği AKP’nin yolsuzluklarını ve hırsızlıklarını şu an kendisi örtüyormüyor mu? İstediği kadar saklasın. Hakikatler elbette bir gün ortaya çıkacak, taban bunun farkına varacak. Belirtileri gün yüzüne çıkmaya başladı bile. Geçenlerde mikrofan uzatılan bir vatandaş, kendisinin MHP’li olduğunu ancak Bahçeli’nin ismini anmaktan utandığını aktarmıştı.

Siyaset işte: Yeri gelince “meleği şeytan, şeytanı melek görüyor, gösteriyor”. Bahçeli, daha önce Muharrem İnce’ye, Cem Yılmaz üzerinden mesaj göndermemiş miydi? O zaman Cem Yılmaz iyi idi peki neden şimdi kötü oldu? Öte yandan Bahçeli dolaylı olarak Cem Yılmaz’a sarfettiği sözleri aynı zamanda İmamoğlu’na destek veren diğer tüm sanatçılar için de söylemiş oluyor. Yani tabanına, “Tarkan’ı, Şebnem Ferah’ı, Gülse Birsel’i… bundan sonra sevmem.” mesajını veriyor; böylelikle kutuplaşmanın dozunu yükseltmiş oluyor.

Tam da burada akıllara  İngiliz hümanizmin babası H.J. Blackham’ın, ‘Altı Varoluşçu Düşünür’ isimli eserinde ünlü Danimarkalı varoluşçu Søren Kierkegaard’dan alıntı yaptığı şu satırlar geliyor: “Her çağın kendine göre bir ahlaksızlığı vardır…” Evet, bu çağda, Türkiye özellikle siyaset, medya hayatı ahlaksızlığının çarkları; yalan, hırsızlık, zulüm; makam, mansıp, çıkar, akraba kayırma, iftira üzerine dönüyor. Aynı zamanda Türkiye politikasında yaşanan tüm bu ahlaksızlıklar, Bediüzzaman hazretlerinin “Siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınırım.” sözünde ne kadar isabetli olduğunu da ıspat etmiş oluyor.

[Engin Tenekeci] 13.5.2019 [TR724]

Barcelona’da temizlik zamanı [Hasan Cücük]

La Liga’da sezonun bitimine 3 hafta kala 26. şampiyonluğunu ilan eden Barcelona’da yüzler gülmüyor. Şampiyonluğun tadını kaçıran Şampiyonlar Ligi’nde Liverpool’a farklı mağlup olup, final biletini kaptırmak oldu. Devler Ligi’ni son olarak 4 yıl önce kazanan Barcelona’nın son iki sezonda evinde farklı kazandığı maçın rövanşını farklı kaybedip, Şampiyonlar Ligi’ne veda etmesi gelecek sezona büyük bir temizlikle girilmesinin yolunu açtı. Neredeyse bir takım oluşturacak oyuncuyla yollar ayrılacak.

Liverpool karşısında alınan 4-0’lık tarihi hezimet Barcelona’nın önümüzdeki yıl planlarını yeniden yapmasının yolunu açtı. Ünlü altyapısı La Masia’dan son yıllarda oyuncu gelmemesinden dolayı sıkıntılı bir döneme giren Barcelona milyonlarca Euro ödeyip kadrosuna kattığı bazı isimlerden de yeterli verimi alamadı. Orta sahada Xavi ve İniesta’dan doğan boşluk bir türlü dolmuyor. Süperstar Messi’nin 30’lu yaşları geride bırakması, Barcelona’yı yeni arayışlara itti. Kadroya ilk katılan isim Ajax’dan Frenkie de Jong olacak. 75 milyon Euro ödenen De Jong sezonun bitimiyle Barcelona kadrosunda yerini alacak. Ajax formasıyla muhteşem bir sezon geçiren Hollandalı yıldızın, Barcelona orta sahasına yeni bir dinamizm getirmesi bekleniyor. Bonservisi ödenip sezon sonunda kadroya katılacak bir diğer isim de Brezilyalı sağ bek Emerson olacak. Brezilyalı genç yetenek içinde 12 milyon Euro ödendi.

Bir taraftan kadroyu güçlendirme planları yapan Barcelona diğer taraftan kadroda yük olan oyuncularla yollarını ayırmayı planlıyor. Sözleşmesi biten oyuncularla masaya oturulmayacak. Kiralık gönderilen bazı isimler ise satılacak. Yine kadroda olupta beklentilere cevap veremeyenlerle de yollar ayrılacak. Liste uzun kaleden başlayıp, forvete kadar ilerleyelim.

Alman kaleci Marc-Andre ter Stegen’in arkasında yedek kulübesine mahkum olan Hollandalı Jasper Cillessen’e artık yol verilecek. 30 yaşındaki Cillesen’in bir çok talibi var. En iyi ücreti veren Hollandalı kaleciyi renklerine katacak. Defansta müzmin sakat Thomas Vermaelen’in sözleşmesi sezon sonunda bitiyor. Bittiği gün Vermaelen’in Barcelona defteri kapatılacak. Kadroda kiralık olarak bulunan Kevin Prince Boateng ve Jeison Murillo da sezonun bitimiyle sözleşmelerinin devam ettiği Sassoulo ve Valencia’ya geri dönecek.

Sakatlanmasıyla formasını Lenglet’e kaptıran Fransız savunmacı Samuel Umtiti içinde Barcelona günlerinde geri sayım başlamış oldu. Barcelona’nın defans için düşündüğü isim Ajax’ın kaptanı De Ligt. Hollandalı oyuncunun da gelmesiyle Umtiti için kadroya yer bulmak çok zor olacak. Böylece Fransız oyuncu satılacaklar listesinde yerini almış oldu. Kadroya giremeyen bir başka defans oyuncusu Jean Clair Tobido’da içinde Barcelona formasına veda vakti geldi.

Sezon başında Bordeaux’dan 41 milyon Euro’ya kadroya katılan Malcon, bu sezon sadece 13 maçta forma şansı buldu. Vasatın çok altında kalan Brezilyalı oyuncu satılacak listesinde yerini aldı. Malcon, yeni transferler için kaynak oluşturma adına olduğu kadar takıma katkısının olmamasından dolayı da satış listesine kondu. Orta sahanın önemli ismi Hırvat Ivan Rakitic adı da gidecekler listesinde bulunuyor. Geçen yıl PSG’nin 100 milyon Euro’luk teklifini geri çeviren Barcelona yönetimi, Hırvat yıldızı 50 milyon Euro bedelle satmanın planlarını yapıyor. İnter’in Hırvat yıldızı kadrosuna katmak için 50 milyon Euro’yu gözden çıkardığı basında yer aldı. Bu transfer gerçekleşirse Rakitic’in 5 yıllık Barcelona dönemi sona erecek. Ocak 2018’de İnter’e kiralanan orta sahanın bir diğer ismi Rafinha sezon başında Barcelona’ya geri dönmüştü. Bu sezon sadece 5 maçta forma şansı bulan Rafinha’nın sözleşmesi 2020’de sona eriyor. Barcelona, bedava gitmemesi için iyi bir teklif verene Rafinha’yı satma planı var.

La Liga tarihinin en pahalı transferi olan Philippe Coutinho da Barcelona’nın yük olarak gördüğü oyuncular listesine girmeyi başardı. Liverpool karşısında sahanın en kötüsü olan Coutinho, 130 milyon Euro’luk bonservisin altında ezilen bir futbol ortaya koydu. Ne Barcelona Coutinho’ya, ne de Coutinho Barcelona’ya uyum sağladı. Sezon sonunda gelecek ayrılık sürpriz değil, beklenen olacak.

Bir de başka takımlarda kiralık olarak oynayan oyuncular var. Arsenal’den Denis Suarez, Everton’dan Andre Gomes ve Dortmund’dan Paco Alcacer sezonun bitimiyle yeniden Barcelona kadrosunda yerlerini alacak. Ancak her 3 oyuncunun kadroda kalıcı olması beklenmiyor. Ya kiralık ya da iyi bir teklifle gelene bonservisleriyle birlikte satılmaları bekleniyor.

[Hasan Cücük] 13.5.2019 [TR724]

Krater ağzında seyre dalmak [Hakan Zafer]

Çoğunlukla, aklı reddederken etkin kullanıyoruz zannetsek de aslında aklın en temel işlevi, kabul etmektir. Ve kabul etmek ya da kabullenmek öyle kolay bir iş değildir.

Doğruyu, yanlışı; bilmeyi, cehaleti; hakkı, batılı; hayrı, şerri; yenilgiyi, muvaffakiyeti…

İlginçtir, Hitler “Kavgam”da Tanrıyı insanlardan ayıran özelliğin “kandırılamamak” olduğunu, Tanrının kandırılamadığı için üstün, insanın kandırılabildiği için zayıf kabul edilmesi gerektiğini söylüyor. Hatta insanın, ısrarla söylenen bir yalana kalbinin köşesinde mutlaka müsait bir yer ayıracağını, kandırmayı meslek edinmiş kimselerin, ayrılmış bu yeri herkesten önce kapma konusunda pek mahir olduklarını ekliyor. Maksadım istemeden de olsa Hitler’i referans göstermek değil elbet, bahsettiği kandırıcıların önde koşanlarından biri de kendisi olduğu için, kandırmanın alt yapısına dair verdiği ipucunu önemsemek.

Kandırmanın tersi, uyarmak olmalı.

Tıpkı kabul etmek gibi uyarmak da zor iş.

Toplumun veya toplulukların haddini aşan iyimser tutumlarına rağmen ortamın kaldırmakta zorlanacağı çıkışları yapmak, sadece bilgi değil aynı zamanda cesaret de isteyen bir meseledir.

Çağdaşı diğer düşünürler gibi Hitler’den çok çekmiş Erich From; kendine yakın dönemden Marx, Nietzsche ve Freud gibi isimleri örnek verip bu isimlerin en önemli vasıflarını, faşizmin volkanı patlamadan önce halkı krater ağzına kadar çıkarıp fokurdamayı göstermek olarak tarif ediyor.

Hakikati apaçık ortaya koyma karşılığında ücret istememenin, istisnasız bütün Peygamberler için sayılan ortak özelliklerden olmasına bir de bu açıdan bakmakta yarar var galiba.

Ne ücreti artırsın diye ikazın şiddetini artırmak, ne de ücret almak uğruna ikaz etmekten vaz geçmek. Kendilerine neye mâl olursa olsun, işin sonunda kaybettiklerini ücret cinsinden tartmamak.

Hz. Nuh(as)’un, onu yalanlayan kavmi karşısındaki mağlubiyeti sonrası iç döküşünü (Kamer Suresi 10), coşkulu ortamlarda ne de güzel duamızın arasına sıkıştırıyoruz. Hele o itirafın gök kapılarını, yerin kapalı pınar kapaklarını bir anahtar gibi açıp koparttığı tufanı anlatırken zihnimizdeki ihtişam…

Ama “mağlup oldum” deme sırası bize gelince…

*****

Kandırmakla şevke getirmek arasındaki uçurumu hesaplayamayınca sonuca odaklanıyor insan. Söylediğinin en kavî mümini kendiymiş duruşuyla, karşısındakileri en azından bir süreliğine yetecek kadar yüreklendirebiliyorsa, “Neden olmasın, fena mı oldu?” diyen biri için dert, sonuç dururken süreç mi olur?

Yetinmeyip manzarayı tersten okutur, bir de “Yo, her şey  yolunda gidiyor aslında” türünden ancak bir deterjan reklamının kaldıracağı kadar güçlü iknaıyla ısrar ederse, biz “inanası gelenlere” bilinmeze savrulmak kalır.

Ne olabilir sebebi?

Ya muayeneye, “Neme lazım, doktor durduk yere başımıza iş çıkarır şimdi” diye gitmemek kabilinden korkudan,

ya da “Hoşuma gidiyor, nasıl yalan olabilir!” diye inanma ihtiyacını gerçek olmayanla gideren hevâdan.

Her ne sebeple olursa olsun, benzer durumlarda aklın, akıllı davranmanın emaresi, kabul etmek veya kabullenmektir.

İşte böyle…

Faili olduğu suçtan kaynaklı yargılamaya kendini hâkim atayacak kadar işin işinden sıyrılabilen maharetli kimseyi, kendi suçunu başkası işlemiş gibi yargılamaktan kim geri tutabilir!

Maden öyle…

Ölüler, dirilerin hep helva yediğine dair suizanlarını terk etsinler diye beklemek kısa sürmeyecek bir iştir.

[Hakan Zafer] 13.5.2019 [TR724]

Yeni başlayanlar için ‘Havuz’da yüzme dersleri! [Naci Karadağ]

“Havuz” tabirini ilk kim kullandı bilmiyorum ama deyim yerindeyse “cuk” oturan bir ifade.

Çökülen, çökertilen, kapatılan, çalışanları aç bırakılan, hapse atılan, tecrit edilen medya ve mensuplarını çıkardığınızda geriye kalanlara deniyor Havuz.

Ruhunu güce kiralamaya teşne bir avuç müptezelin dışında ne kadar kifayetsiz, yeteneksiz, iki cümleyi bir araya getiremeyen varsa onların devri bu devir. Hemen hepsi kapağı attı bir havuza.

Merhum Necip Fazıl, “Piliçliklerine bakmadan horoz taklidi yapanlar” derdi bu tayfa için.

Bırakınız gazeteci, yazar vesaire olmayı, okey kahvesinde dördüncü olamayacak zat-ı muhteremler her akşam arz-ı endam ediyorlar havuz ekranlarında. Muhalif tek ses, karşı tek görüş filan yok. Sallamak, uçmak, üfürmek bedava bu ülkede.

Tabii durum böyle olunca çok cazip hale geldi kapağı havuza atmak.

Ancak, kolay değil, kulvarları tutanlar öyle kolay kolay gözü doyabilecek kişiler değil. Bir Salih Tuna, bir Hilal Kaplan, bir Cem Küçük kolay yetişmiyor nihayetinde.

Yine de insanlık bizde kalsın dedik ve sevabına havuza girmenin, iktidar havuzunda yüzmenin yöntemlerini anlatalım istedik.

Bu kıyağımız unutulmasın.

Ey havuz yolcusu arkadaş, şunları unutma:

Havuzda iyi bir yüzücü olmayı aklınıza koyduysanız bunun için yapmanız gerekenler var.

Önce kulvarda kendinize bir yer belirleyin. Unutmayın bu işi çok iyi yapan usta yüzücüler var, onların arasında ezilip boğulma tehlikesi yaşama ihtimaliniz var. O nedenle işe iddialı başlamayın, kenardan kenardan girin havuza… Kimseyi ürkütmeyin.

İki yöntem takip edebilirsiniz, bunlardan ilki risksiz olanıdır; dikkat çekmeden kıyıdan köşeden yapın hakaretlerinizi, pardon hareketlerinizi.

İkincisi ise en baştan büyük artistik figürler ile doğrudan hedefe yüzmeniz. Unutmayın bunu yaparken rezil olma ihtimaliniz de vardır.

Havuza atladığınızı en tepeye hissettirin, o nedenle her yazınızda “Başkan Erdoğan”, her yorumunuzda “Reis, fitö, füto” gibi kelimeleri bol bol kullanın. Unutmayın Reis görmese de bir yalakası illa farkedecektir eninde sonunda!

Kendiniz için değil, vatan millet için yüzdüğünüzü belli edin. Her kulacınız milletiniz için olsun… izleyenler ‘vay be vatan millet için nasıl da çırpınıyor’ desin…

Eliniz ayağınız boş durmasın, sürekli çırpının, vurun, canınız yanıyor gibi zannedebilirsiniz ama unutmayın daha çok can yakmak için atın kulaçlarınızı.

Sizin gibi pek çok yalapşap yüzücü olduğunu göreceksiniz, hatta bazılarını tanıyacak, ‘yuh be bu da mı?’ filan diyeceksiniz ama sakın aynı kulvardaki diğer yüzücülerle uğraşmayın, antipatik olursunuz. Sizi seyredenlerden çok, gözüne gireceğini kişi ve kişileri düşünün. Onlar birbirinizle uğraşmanızdan rahatsız olacak, bir süre sonra sizi havuz dışına çıkartabilecek güçtedir.

Madalya için yüzmüyormuş imajı verin. ‘benim için önemli olan adına yarıştığım davam’ hissiyatını ne kadar güçlü verirseniz getirisi o kadar büyük olacaktır. Hem unutmayın bazen namınızın yürümesi, ödülden çok daha önemlidir.

Kaldı ki ödüller de bir süre sonra yağmaya başlayacaktır. Daha önce görmediğiniz kadar çok ödüle boğulacağınız günlerin hayali bir süre size yetmelidir.

İçinde yüzüp çırpındığınız ortamın havuz olduğunu inkar edeceksiniz bittabi. ‘Ben vatanım için değil havuzda, leğende bile ne artistik hareketler yaparım’ havası oluşturmalısınız. Unutmayın, nihayetinde içinde yüzdüğünüz havuzun eni boyu bellidir ve rakibiniz çok fazladır. Üstelik imkan ve ödüller cazip olduğundan sürekli yeni rakipler gelecektir. Bu nedenle sürekli yüzmeniz, sizi izleyenlere hep aktif olduğunuzu göstermeniz gerekecektir.

Bazen risk alın; misal dipten, derinlerden gitmeyi deneyin. Suyun altında yüzemiyorsunuz bile batmayı deneyin, kimse derinlerde yaptıklarınızla ilgilenmez, ‘vay be ne acayip batıyor’ havası afilidir ve daima iş görür. Göreceksiniz, siz yüzmek istemesiniz bile hep davet alacaksınızdır, ‘hele bir de gel burada hünerlerini sergile’ diye.

Rüştünüzü ispatladıktan sonra, aldığınız ödül ve imkanlar sizi atalete sevk etmesin, heyecanı yitirmeyin, çabuk unutulursunuz. Bu nedenle yaşınız kaç olursa olsun mücadeleci bir görüntü sergileyin. Sizden önceki göğüs kılları kadayıf olmuş ustalarınıza bakın, nasıl canhıraş çırpındıklarını görüp onları örnek alın, durmayın el, kol ayak, girişin!

Doğru strateji, kendini feda eden görüntü, boğulmayı göze alarak nerelere dalıyormuş hissiyatı vermek mühim. Böyle olursanız vazgeçilmezsiniz ve havuz su ile dolu kaldığı sürece size hep ihtiyaç duyulur. Hadi, bırakın uyuşukluğu başlayın hemen…

Hadi kolay gelsin…

[Naci Karadağ] 13.5.2019 [TR724]

Kızım Fatıma bile olsa elini keserdim [Ahmet Kurucan]

Dikkat; aşağıda okuyacağınız yazı Maide suresi 38 ve 39. ayette geçen hırsızlığın cezasının tefsirini ya da tarih boyunca hukukçuların ve siyasilerin başrol oynadığı müzakereleri ve uygulamaları konu edinmemektedir. Yazıda yapmak istediğim şey, bir hadise verilen iki ayrı tercümeyi merkeze koyarak zihniyet tahlili yapmaktır.

Hadis adaletin tesis ve temini adına hiçbir ayrımcılığın yapılmaması gerektiğini ifade eden bir hadis. İslam öncesi Arap toplumunda ayrıcalıklı bir yeri olan Mahzumoğulları kabilesinden bir kadın hırsızlık yapar. Suç, el kesme cezasının verileceği ölçüde sabit olmuş ve karar verilmiştir. Bu arada o kabileden bazıları İslam öncesi uygulamalardan hareketle bu cezanın Mahzumoğulları fertlerine tatbik edilmemesi gerektiğini düşünürler. Ama son tahlilde bir kayırmacılığı netice verecek olan bu teklifi Hz. Peygamber’e yapacak cesareti kendilerinde bulamaz ve Efendimizin çok sevdiği, sevgide torunları Hasan ve Hüseyin’den ayırt etmediği Üsame b. Zeyd’i gönderirler. Üsame Peygamber Efendimizin hürriyetine kavuşturduğu Zeyd b. Harise’nin oğludur. Teklif kendisine yapıldığında Allah Resulü çok kızar, oldukça sert bir tavır takınır ve “Sen Allah’ın koyduğu had cezalarından birisinin uygulanmaması için bana şefaatçi mi oluyorsun?” der. Ardından minbere çıkıp cemaate şunları söyler: “Sizden evvelkiler soylu, itibarlı bir kimse hırsızlık yaptığında suçluyu bırakırlar, soy itibariyle daha zayıf bir kavme mensup  insan çaldığında ise haddi tatbik ederlerdi ve onlar bu yüzden helak oldular. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapmış olsaydı…” (Ebu Davud, Hudud, 4)

Dikkatlerini toplamanızı sağlamak için son cümleyi tamamlamadım. Çünkü iki ayrı tercüme dediğim husus cümlenin geride kalan kısmı için yapılıyor. O kısımda Efendimizin ağzından çıkan kelimeler şöyle; “le kata’tu yedehe.”  İlkokul seviyesinde Arapçaya vakıf herkesin mana verebileceği sadelikte ve netlikte olan bu cümleye yapılan birinci tercüme şöyle: “Elbette onun da elini keserdim.” Lafzi tercüme bu ve metinle yüzde yüz mutabakat içinde. Sözünü ettiğim ve bu yazının yazılmasına sebep teşkil eden ikinci tercüme ise şöyle: “adaletten ayrılmazdım; tarafsız davranırdım, cezasını verirdim.”

İnsan burada ister istemez şu soruyu soruyor; neden? Neden “elini keserdim” yerine “adaletten ayrılmazdım, tarafsız davranırdım, cezasını verirdim” deniliyor. Yorum mu? Yorum olsa denilenler doğru olabilir. Peygamber kızı bile olsa hiç kimseye ayrıcalık tanınmayarak haddin uygulanması, adaletin sağlanması, tarafsız davranılması ve cezanın verilmesi yorumları yapılabilir. Ama söz konusu olan yorum değil ki. Ortada var olan bir Peygamber beyanını Arapça’dan Türkçe’ye tercüme ediyor, manasını veriyorsunuz. Lafzi tercümenin anlamı daha zorlaştıracağı çok anlamlı kelimeler de yok ortada. Olsa bu türlü durumlarda yapıldığı gibi mananın doğru anlaşılması için parantez içinde bu ilaveleri yapabilirsiniz. Halbuki tercümeyi direkt olarak böyle yapıyorsunuz.

Şimdi bu temel üzerine zihniyet tahlili dediğim hususa geçeyim. Son söyleyeceğim cümleyi baştan ifade edeyim; modernite ile geleneğin çatışması, bu çatışma içinde arada kalma, tercihini tam yapamama, yapsa da izahta zorlanma ya da aklını ikna kalbini tatmin eden izahı paylaşacak cesareti bulamama.

Şöyle ki; hırsıza verilen el kesme cezası nüzul toplumu şartlarında uygulanan bir cezaydı ve Allah bu ceza şeklini  Maide Suresi 38. ayeti ile tasdikledi. İslam tarihinin erken dönemlerinde bu ceza en üst sınır olarak kabullenildi, uygulandı ve geleneğimiz içinde yerini aldı.

Ama modern dönemlere geldiğimizde hukuk geleneğimiz içinde yerini alan bu ceza şekli çok şiddetli biçimde sorgulanmaya tabii tutulmaya başlandı. Aslında bu sorgulama tarih boyunca vardı ve yapıldı. El kesme cezasının gerek mal gerekse hırsız üzerinde aranan şartları nelerdir, hırsızın tövbe etmesi af edilmesini gerektirir mi, zaruret sebebiyle mal çalmanın hükme tesiri nedir, el kesme yerine hapis ve sürgün gibi başka cezalar verilemez mi, suçta hafifletici unsurların yer alması cezanın el kesme olarak değil de başka şekillerde icrasını gerektirmez mi vb. sorular ekseninde konu hep tartışıldı ve dönemin siyasi, sosyal, hukuki, ekonomik şartlarına göre karara bağlandı. Fakat günümüzdeki sorgulamalar hâkim batı paradigmasının etkisi ile daha ileri boyutlara taşındı. Kaldı ki böylesi sorgulamalar çok eşlilikten, kocanın karısını dövmesine, dinden dönenin öldürülmesinden mirasa kadar birçok meselede kendisi gösterdi ve hala gösteriyor.

İşte bu zemin karşımıza üç grup insan çıkardı. Birinci grup “gelenekselciler” dediğimiz ortodoksi bir anlayışı savunan ve değişen, gelişen, farklılaşan hayat şartlarını hiç kaale almaksızın Kur’an ve sünnette yer alan ceza şeklinin aynen uygulanması gerektiğini düşünen ve savunan kişilerden oluşuyor. İkinci grup modernist denilen el kesme cezasının nüzul toplumu şartlarında geçerli olduğu, bundan böyle kesinlikle başka bir ceza şeklinin uygulanması gerektiği ve bu konuda nihai kararı hukukçuların teklifi, siyasilerin yasa haline getirmesi ile yapılacağı görüşüne sahip olanlar. Üçüncü grup ise “muhafazakar” adını verdiğimiz geleneksel değerlerin modern tecrübe ile uyumunu, uzlaştırılmasını ve yapılacak terkipler ile yeniden inşayı savunan kişiler. Bu grupta yer alanlar söz konusu ceza şeklini tespit ederken Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in dışlanmasını kabul etmiyor. Nüzul toplumu hayat şartlarının devam ettiği mekanlarda soruna çözüm teşkil ettiği müddetçe aynı cezanın uygulanabileceğini, etmediği yerlerde ise bu iki ana kaynaktaki ilkeler doğrultusunda yeniden yasamanın(taknin) yapılabileceğini savunuyorlar.

Şimdi tekrar hadise dönelim; gelenekselciler ve modernistler hadisin üzerinde durduğumuz kısmına “Eğer Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapsa elini keserim” manasını veriyorlar. Sözü hiç eğip bükmeden, hiçbir zorlanmaya girmeden lafzi tercümeyi yapıyorlar. Zira izahını yapamayacakları bir şey yok. Yukarıda ifade ettiğimiz yaklaşımlarına göre gelenekselciler el kesme bugün de uygulanmalı, modernistler de tam aksine uygulanmamalı diyorlar.

“Eğer Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapsa adaletten ayrılmazdım; tarafsız davranırdım, cezasını verirdim” diye mana verenler yukarıda çerçevesini çizdiğimiz ve tanımlamasını yapmaya çalıştığımız muhafazakarlar. Bunlar bana göre iki grup arasında bir yerde duruyorlar. Tarihi olan ile İslami olanın arasında farkın farkında olan bu zümre toplumsal değişimlerin kendilerini modern ile gelenek, yeni ile eski, dün ile bugün ve yarın arasında sıkıştırdığını biliyorlar ve çıkış yolu arıyorlar. Batı’nın “Tanrısız bir modernleşme” diye adlandırabileceğimiz aşkın olanla ilişkisini kopararak yürüttüğü modernleşme, sekülerleşme ve dünyevileşmesini almak istemiyorlar ama modernitenin ürettiği zihniyetin tesirinden de kurtulamıyorlar.

Burası işin aslına bakılacak olduğunda tam bir yol ayrımı. Durulan yer de çok doğru bir yer. Aşkın olanla münasebeti koparmadan İslam’ın güncellenmesi diyebileceğimiz açılımların yapılabileceği ve bu çerçevede yeni okumaların, anlamaların, yorumlamaların ve uygulamaların ortaya konulabileceği bir zemin. Fakat bunun için de gerçekten günümüz şartları içinde karşılaştığımız sorunlarla yüzleşmeye, o sorunlara cevap üreten metodolojiler üretmeye, fikri tutarlılığa ve bunu samimiyetle, candanlıkla, içtenlikle yapabilecek bir iman ve cesarete ihtiyacımız var. Yalnız hemen ilave edelim, bunların hepsinin bir arada olması gerekiyor. İman var, samimiyet var ama metodoloji yoksa, metodoloji var cesaret yoksa, cesaret var ama fikri tutarlılık yoksa günümüz insanını tatmin edecek, gelecek nesillerin önünü açacak bir netice ortaya çıkmıyor. Çıkan şey hadise verilen manada görüldüğü gibi kaçamak güreşmek oluyor.

Dikkat uyarısı koyarak yazıya başlamıştım; onu tekrar ederek bitiriyorum. Bu yazı hırsızlık cezasına verilen el kesme cezasını ele almadı. Sadece Hz. Peygamberin (sas) Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma dahi hırsızlık yapsa elini keserim” dediği hadise “adaletten ayrılmazdım, tarafsız davranırdım, cezasını verirdim” tercümesini yapmanın zihni arka planını ele almaya çalıştı.

Son bir not: Hadise böyle mana verme hadisi tahrif ve tahrip midir? Hiç şüphesiz tahrif ve tahriptir. Bunu yapanın niyeti öyle olmayabilir. Ama ortaya çıkan sonuç budur ve bu Hz. Peygamber’e söylemediği bir şeyi isnat manası taşır.

[Ahmet Kurucan] 13.5.2019 [TR724]

Tanzim çadırında kiloyla demokrasi! [Semih Ardıç]

Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden mesul üyesi Johannes Hahn, Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının Yüksek Seçim Kurulu (YSK) marifetiyle iptal edilmesini ve 23 Haziran’da yeniden sandığa gidilecek olmasını “güldürü” diye nitelendirdi.

Elhak öyle!

Hahn’ın “güldürü” dediği kararı Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) “kaygı verici” bulmuştu. Sen misin YSK’nın sipariş kararını tenkit eden?

Saray ve müttefikleri dört koldan yaylım ateşine tutuyor TÜSİAD’ı, isim vermeden Koç Holding’i.

O BİLDİK TEHDİTKÂR ÜSLUP!

Evvela Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan, TÜSİAD’a haddini bildirdi.

Erdoğan’ın, “İş adamıysan sen işini yap. Seçim yargısının bu noktada verdiği karara adeta müdahale mahiyetinde açıklamalar yaparsanız sizin de nerede olduğunuzu ortaya koyar, bizim de size bakış açımız değişecektir.” satırlarının aralarına serpiştirilmiş “Size gününüzü gösteririm.” tehdidini görmemek için safderun olmak lazım.

Erdoğan üç hafta evvel demiri soğutmaktan bahsediyordu.

YSK kararına iki gün kala, “Artık tahammülüz kalmadı. İstanbul seçimi iptal edilmelidir.” dediği için YSK’ya yapılan itirazı kendisine isyan kabul ediyor.

MEMUR CÜBBESİ GİYMİŞ AKP ZABITALARI

Kafasını bozmaya gelmez. Dediği dedik çaldığı düdük. Devlet zaten emrine âmâde. İki zabıtaya, bir vergi müfettişine bakar…

Talimata bile lüzûm yok. Erdoğan kürsüde işareti verdiği an memur cübbesi giymiş parti zabıtaları kapıda bitiverir.

Beş sene geriye doğru bütün defterler tetkik edilir. Akın İpek’in hesaplarında olduğu gibi muntazam bir bilanço çıkması halinde onun da çaresi var.

“Bu kadar kayıt dışılığın olduğu bir ekonomide böylesine mükemmel bir muhasebe kaydı şüphe uyandırıyor.” hezeyanını “rapor” diye yazacak bir işletme yahut maliye profesörü çıkarılır şapkadan.

İŞİNİ BİLİR KİŞİLER

Raporu yazacak “işini bilir kişi!” bütün haysiyetini bir fakülte dekanlığı ile kamu iktisadi teşebbüslerinden (KİT) birinde yönetim kurulu azalığına feda etmeye dünden razıdır.

Erdoğan’ın tek adam rejiminde AKP’nin “arka bahçesi” Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD), Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON), Tüm Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜMSİAD) her mevzuda konuşabilir.

Hatta seçimlerden evvel tam sayfa gazete ilanları ile reis-i cumhura bağlılıklarını beyan edebilirler, öteki iş insanlarına “vatan haini, işbirlikçi, terörist” yaftası vurabilirler.

Bir de AKP’nin devr-i iktidarında bir-iki üyesi değişen, amma velâkin yine 28 Şubat 1997 post-modern darbesinde postal cilalayan beşli çete var tabiî.

AKP’NİN DEVR-İ İKTİDARININ BEŞLİ ÇETESİ

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun Erdoğan’ın koltuğu bırakmayacağını anladığı 2008 senesinde kurduğu beşli çeteyi teşkil eden Memur Sendikaları Konfederasyonu (Memur-Sen), Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK), Hak-İş ve Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) iş âlemi, esnaf, çiftçi ve tüccar namına hudutsuz konuşma hürriyetine sahip.

Ne de olsa bu sefer Erdoğan’ın kunduralarını cilalıyorlar. Onlar da konuşabilir, üyelerin aidatları ile şehir şehir gezip AKP namına propaganda yapabilirler.

Yarı kamu kurumu niteliğini haiz olmalarının, tarafsızlık düsturunun zerre kadar ehemmiyeti yoktur. Memleketi kasıp kavuran kriz yokmuş gibi davranıp hayalî başarı hikâyelerinin tüccarlığını yaparak günlerini gün edebilirler…

Demokrasi Erdoğan ve avanesine bedava. Başkaları için çok pahalı.

TÜSİAD GEÇ DE OLSA DOĞRU ADIMI ATTI

Son üç senelik demokrasi sicili parlak olmasa da TÜSİAD’ın hiss-i nedamette bulunma hakkı elinden alınamaz.

Aynı zarfın içindeki dört pusuladan biri olan “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı” pusulasını sahte sayan ve bir nevi “100 liranın 25 lirası sahte” diyen YSK kararına kadar hukuk ihlallerine seyirci kalmış olmasının tenkidi bilâhere yapılabilir.

TÜSİAD’ın Saray ile münasebette kantarın topuzunu kaçırması ne kadar vahim bir hata ise zerre kadar vicdan sahibi herkesi feveran ettirecek kadar alenî bir hak gaspına seyirci kalmaması bir o kadar kıymetlidir.

TÜSİAD kendisinden beklenen adımı tehirli de olsa atmıştır. Sustukça sıranın kendilerine geldiğini nihayet fark edebildi İstanbul sermayesi.

CÜMLEYİ TERSTEN OKUTURLARMIŞ…

TÜSİAD’ın attığı son adımın ne kadar isabetli olduğunu anlamak için Erdoğan kadar Erdoğan’ın her denize düştüğünde sarıldığı Devlet Bahçeli’nin öfkesine bakmak kâfi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli de TÜSİAD’ı tehdit etti.

Gazetecileri ağırladığı iftar yemeğinin mehabetine münasip olmayacak tarzda beyanlarda bulunan Bahçeli, “Türkiye’nin önemli siyasi krizler yaşadığı ortamda bekleyip bekleyip siyasi krizi tahrik edici konuşmayı TÜSİAD alışkanlık haline getirmiştir.” sözleri ile TÜSİAD’ı kriz için pusuda bekleyen avcıya benzetti.

“Başkanları kim olursa olsun bu gelenek devam ediyor.” diyen Bahçeli’nin şu cümleleri de Erdoğan’ın tehditkâr üslubunu aratmayacak kadar ağır: “Şimdi bir başkan çıkmış bir cümle sarf ediyor. Ona o cümleyi tersinden okuturlar.”

Cümleyi tersten okutmanın ne manaya geldiğini bilmeyen var mı? Bahçeli demek istiyor ki ayağınızı denk alın! Aksi halde neticesine katlanırsınız….

TEK YUMURTA İKİZLERİ: ERDOĞAN VE BAHÇELİ

Erdoğan ve Bahçeli her mevzuda tek yumurta ikizleri gibi hareket ettiğine göre hepimizi şu bedeli ağır ve pahalı demokrasi derdinden kurtarsalar keşke!

Bir tanzim satış çadırı da demokrasi için açsınlar. Kimin, kaç kilo demokrasi alabileceğine siyasetin tek yumurta ikizleri karar versin.

Kuyruktan yana endişe etmesinler. Millet patates-soğan kuyruklarından talimli nasıl olsa.

İşadamı, esnafı, çiftçisi, işçisi, memuru, kadını, erkeği, genci, yaşlısı; velhasıl Erdoğan-Bahçeli AŞ’nin hısım-akrabası haricindeki herkes sabah erkenden demokrasi çadırı önünde kuyruğa girer.

KAÇ KİLO DEMOKRASİ ALDIYSAN O KADAR KONUŞ!

Sırası gelen kaç kilo demokrasi alırsa o kadar konuşur, o kadar yazıp çizer.

TÜSİAD konuşur haddini bildirirler.

Sanatçılar hakkı gaspedilmiş Ekrem İmamoğlu’nun, “Artık konuşma vakti. Korkmayın. Susmayın.” davetine demokratik haklarını kullanarak icabet eder Saray’da arşiv memurluğu yapan biri, “Kaydedildiniz.” diye ima yollu haberler yollar.

Bir başka AKP’li belediye reisi “Nankörler.” diye hakaret eder.

İNİN MİLLETİN SIRTINDAN

Elektrik faturaları ile her nevi elektronik cihazdan cebren her sene kestiği 1,5 milyar TL ile halkın haber alma hakkını ifa etmek yerine Erdoğan’ın borazancıbaşılığına soyunan TRT Genel Müdürü İbrahim Eren, “İmamoğlu’na destek tweeti attı” diye bazı sanatçıların programlarını iptal eder.

Hazine’den 100 milyon TL aktarılan Anadolu Ajansı AKP’nin ajansı gibi çalışır…

Milletin paraları ile millete tasallut! İnin milletin sırtından. Artık yeter!

Halkın sırtına binmiş bu gürûh demokrasiyi tanzim çadırında gram gram dahi satamayacak kadar halktan korkuyor.

Zira demokrasi onlar için yolun sonu demektir…

[Semih Ardıç] 13.5.2019 [TR724]

PKK, AKP için yine devrede [Alper Ender Fırat]

Maskeli balonun kanlı katilleri, ihtiyaç hasıl olunca tiyatrodaki yerlerini yine aldı. Kör göze sokulan parmaklar gibi hep aynı repliği tekrar ediyorlar ‘İmamoğlu’nu destekliyoruz, eğer AKP kazanırsa biteriz’.

Duran Kalkan ve Bese Hozat’ın seçime yönelik mesajlar verdiği evlere şenlik videolar hep aynı şeyi tekrar ediyor. Duran Kalkan ilişkileriyle zaten bilinen bir isim de demek çok sıkıştılar ki bu kez Bese Hozat kartını da açık etmişler.

Evet; AKP sanki ilk defa kazanacak, ilk defa iktidar olacak! Bu kadar sene boyunca seni bitirememişler de eğer İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanırlarsa bitirecekler öyle mi? Herkes salak olduğu için senin bu mesajının maksadını anlamıyor.

Her seçim öncesi yerli otomobil ve uçak yapımına başlanması gibi her seçim öncesi PKK çıkıyor ve AKP’nin rakibini tuttuğunu söyleyen açıklamaları yapıyor. ‘Yetkiyi verin enflasyonu, doları yeneyim’ açıklamasıyla ‘Erdoğan’ı seçmeyin bizi bitirecek’ sözü aynı senaristin replikleri. Eski fotoğraflarda aynı karenin negatifi vardı ya işte aynen onun gibi…

Böylesi bir embesilliği sahneleyene mi yanarsın, bunlara inananlara mı?

PKK bu ülkenin evlatlarının kanı üzerinden Türk siyasetini dizayn etmek için var olmuş alçak bir terör şirketidir. 90’lı yıllarda iktidarda kim varsa ona yapardı operasyonları, AK Parti derin devlet tarafından henüz devşirilmediği dönemlerde Ak Parti’ye de çok yaptı. Şehit cenazelerinde hükümet üyelerinin tartaklanmaya varacak derecede protesto edildiğini hatırlayın. Hükümet protesto edildikçe şehit cenazeleri gelir, şehit cenazeleri geldikçe hükümet protesto edilirdi.

Güvenlik güçleri bu örgütü bitirmeye ne zaman niyet ettiyse bir gizli el devreye girip buna müsaade etmedi. Detayları pek çoğumuzun malumu olduğu için çok fazla girmeyeceğim. En son Roboski saldırısı ile Silvan saldırısı soruşturmasını krize dönüştürenler, boğazından yakalanmış PKK’yı kurtarmıştı. Karanlık bir el, bu iki mesele ile PKK’nın paçayı kurtarmasını sağlamıştı.

Çözüm süreci denen başka bir tiyatro ile de can bulması, kendine gelmesi, Kürtler nezdinde tekrar itibar görmesi sağlandı. Bir yandan PKK’nın hayatını kurtaran el diğer yandan da AK Partiyi devşirip ipleri kendi kontrolü altına aldı.

7 Haziran’da büyük hüsran yaşayan AKP’nin hemen yardımına koştu PKK, yaktı, yıktı, yıkmalara zemin hazırladı, bombaladı, tuzaklar kurdu, ülkeyi kan gölüne çevirdi ve AKP’nin istediğini almasını sağladı. Saray, 1 Kasım seçimlerinden en önemli partneri haline gelen PKK sayesinde zaferle çıkmıştı.

PKK her seçim ve ihtiyaç döneminde sıkıntıda olan ağababalarının yardımına koşmaktan geri durmuyor. 16 Nisan Referandumunda da PKK video üstüne video yayınlayarak mesaj veriyordu. Mesajın içeriği de tam adrese teslim cümlelerden ibaretti. ‘Evet çıkarsa biz biteriz’

‘Evet’ çıktı ama bitmediler.

Seçime giderken sürekli şehit cenazesinin gelmesi Recep T. Erdoğan’ın da kolunu tabuta koyup oradan seçim konuşmaları yapması bir gelenek oldu. Başka ülkelerde bir istifa sebebi olabilecek terörle mücadele başarısızlığı Erdoğan’ın elinde miting malzemesi haline geldi. Bütün yetkiler elinde ve terörü bitirmesi gereken kişi o ama buna rağmen tabuta yaslanıp gencecik bedenler üzerinden iktidar devşiren de.

Bir anne olarak bu çocuklar nasıl toprağa düşüyor diye soru sorması, feryat figan çözüm araması gereken Emine Erdoğan da ‘Yeni nesil artık vatan için candan vazgeçmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyor’ diyecek kadar kan ticareti işine girdi.

Evet, Bunlar 1000 odalı sarayda saltanat sürsün diye bu ülkenin çocuklarının canlarından kolayca vaz geçiyorlar.

Saraylardaki saltanat ne zaman zorda kalsa PKK ortaya çıkıyor ve muktedirlere hemen baston değneği oluyor. O örgüt seçimler öncesi bir kez daha ortaya çıktı. Duran Kalkan ve Bese Hozat’ın İmamoğlu’nu destekleyen videosu da tam böyle bir baston değnekliği.

Bu ülke çocuklarının kanı üzerinden hayat devşiren kirli ilişkilerin kirli örgütleri…

[Alper Ender Fırat] 13.5.2019 [TR724]

Yeni Türkiye’nin ötekisi Batı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Avrasyacılığa konjonktürel yaklaşarak, onu günlük siyaset çerçevesinde anlamaya ve analiz etmeye çalışıyoruz. Bu Avrasyacılık stratejisinin yanlış anlaşılmasına ve salt reaksiyoner (tepkisel) bir strateji olarak algılanmasına neden oluyor. Türkiye siyasetinde bugün başat dış ve güvenlik politikaları belirleyicisi olan bu stratejinin sadece üçüncü ülkelerin aldıkları pozisyonlara ve bu pozisyonların sonuçlarına endekslemek ve Ankara’nın bir savunma refleksi olarak Avrasyacılık stratejisine yöneldiğini varsaymak bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Dahası, Avrasyacılık stratejisini yalnızca TSK ve devlet bürokrasisindeki Avrasyacı Ergenekoncu ekiple bağlantılı olarak, yanı 15 Temmuz sonrasındaki iç siyaset iklimi çerçevesinde okumak da doğru olmaz. Çünkü her ne kadar her türlü stratejik yönelim o yönelime karar veren veya ona etkide bulunan karar alıcı elitlerle ilintili olsa da, ülkelerin içinde bulundukları bölgesel ve küresel koşullar, yeni politika değerlendirmelerinde bulunma zorunluluğunu beraberinde getirebilir. Bu yazıda Avrasyacılık stratejisine bu bakımlardan yaklaşmaya ve yeni bir okuma girişiminde bulunmaya çalışacağım.

Türkiye, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1989-1991 yılları arasındaki jeopolitik kaymayla beraber, klasik Batı yönelimli politikalarını sorgulamaya başladı aslında. Çünkü 1945-1989 yılları arasında hâkim olan paradigmada, güvenlik merkezli yaklaşım Ankara’ya Batılı bir aidiyet ve kimlik garantiliyordu. Daha başka türlü formüle edersek, Türkiye NATO’nun güneydoğu kanadında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile olan ortak sınırı ve o sınırın – ve dolayısıyla güneydoğu Avrupa ve doğu Akdeniz’in – güvenliği ile aynı bağlamda değerli bir işlevi yerine getiriyordu. Türkiye’nin Batı kulübü için önemi ve değeri tartışmasızdı. Ankara’nın kronik hastalığı olan insan hakları sorunları ve demokratikleşmede yaşadığı sorunlar, bu çerçevede görmezden geliniyor, stratejik önemi nedeniyle bazı yapısal sorunlarının üzerine gidilmiyordu.

1991 öncesinde her ne kadar AET/AT/AB (bundan böyle AB olarak yazılacak) bütünleşmesinde tam üyelik elde edemese de, AB ile özel bir tür ilişki kurmuş olan Ankara, durumundan memnun görünüyordu. Batı’nın askeri ve ekonomik bütünleşmesinde kurumsal yer alıyor, karar alma mekanizmalarında temsil ediliyordu. NATO üyeliği sayesinde askeriyesini modernize ediyor, en donanımlı ve sofistike teknolojileri edinebiliyor, personelini yüksek standartlarda eğitebiliyordu. Ekonomik bakımdan Batılı aktörlerin ve kurumların desteğini rahatlıkla buluyor, efektif işlemeyen ekonomisine karşın Batılı piyasalara (özellikle AB piyasasına) rahat giriş yaparak ciddi avantajlar sağlıyordu.

1991’den sonra bu durum değişmeye başladı. Her şeyden önce, Soğuk Savaş süresinde görmezden gelinen insan hakları ve demokrasi karnesi, Ankara’nın ikili ve çoklu ilişkilerine damga vurmaya başladı. Bunda uluslararası ilişkilerde iç işlerine karışmama doktrininin giderek geçerliliğini kaybetmesi ve insan hakları konusunun devletlerin iç meselesi olarak kabul edilmesi yaklaşımının terk edilmesi önemli bir rol oynadı. Artık Türkiye’nin demokratikleşme ve insan hakları – özellikle de azınlık hakları – üzerinden doğrudan eleştirildiği bir dönem başlamıştı. Elbette doğu bloğunun yıkılması, SSCB’nin son bulması, doğu Avrupalı devletlerin piyasa ekonomisine ve liberal demokrasiye geçiş kararıyla birlikte, AB projesinin ekonomik alan dışına taşarak politik bütünleşmeye girişmesi, bu sürece katkıda bulundu. Eski komünist devletler AB projesi dâhilinde demokratikleşiyor ve sistem dönüşümü gerçekleştiriyorlardı. O halde Ankara’dan da aynı beklentide bulunmak gerekmez miydi? Avrupa ve genel olarak Batı’da hava bu yöndeydi.

Sevr sendromu

Oysa Ankara’daki siyasi elitler, Sevr sendromu ve kemikleşmiş devlet doktrini nedeniyle bu sürece uyum sağlamakta zorlandılar. Avrupa’nın beklentilerini, Türkiye’nin istikrarını bozucu bir etki olarak okudular. Özellikle de Kürt sorununa siyasi çözüm bulma konusundaki AB beklentilerini, AB’yi Türkiye’nin üniter yapısına kast etmekle suçlayarak yanıt verdiler. İçe kapandılar ve Kopenhag ölçütlerinden öcü gibi kaçmaya giriştiler. AB “Müslüman mahallesinde salyangoz satmakta”, Türkiye’nin “özel koşullarını” anlamamaktaydı. Ankara’da hâkim algı buydu!

NATO’lu ve AB’li ülkelerdeki zihniyetle Ankara’daki devletlû kesim arasındaki zihniyet birbiriyle uyuşmuyordu. Bu atmosferde AB’deki Hristiyan Demokratlar ve diğer Türkiye’ye şüpheyle yaklaşan kesimler, AB ile Türklerin değerlerinin birbirine uyuşmadığı tezini dillendirmeye başladılar. Bu tezin en önemli savunucusu dönemin Almanya şansölyesi Helmut Kohl’dü. Onun yanından Fransa ve bazı diğer kilit ülkeler de giderek bu görüşü benimsediler. Doğrusu Ankara’nın demokratikleşme ve insan hakları konularındaki ayak sürter tavrı, kültürel temelli iddiaları güçlendiriyor, hatta coğrafi aidiyetle alakalı AB tezlerini de kuvvetlendiriyordu.

Bu ortamda AB hızla demokratikleşen ve ekonomi oyununu piyasa kurallarına göre oynamaya başlayan doğu Avrupalı eski komünist ülkelere tam üyelik perspektifi veriyordu. Aynı AB, Türkiye söz konusu olunca, tam üyelikle ilgili söz vermekten kaçınıyordu. Bu hava içinde 1998 Lüksemburg zirvesine gelindi. AB, yukarıda bahsettiğim tutumu bu kez kâğıda dökerek, Türkiye’yi ileride üye olacak aday ülkeler arasında saymadı. Bu durum Ankara’da bir depreme neden oldu. Zaten 1991-1998 yılları arasında Ankara “Türk dünyası” ile bütünleşme sevdasına düşmüş, hiçbir fizibilite ve altyapı çalışmasında bulunmadan, saçma sapan zirvelerde zırvalayarak, “Türk cumhuriyetleri” denen SSCB ardılı ülkelerle ortak para, ortak Pazar vs. hayalleri kurmaya başlamıştı. Türkiye AB’ye mesaj veriyor, “alternatifimiz var” diyordu. Ama esasında alternatif falan yoktu. Türkî devletlerde Rusya başat aktördü. Her ne kadar bocalama döneminde de olsa, Rusya’nın SSCB’den ve daha önceki Çarlık etkisinden kalan kültürel, ekonomik, askeri ve stratejik gücü, Kafkasya ve Orta Asya’da çok belirgindi. Putin sonrası konsolide olan Rusya, Avrasyacılık doktrini sayesinde bu bölgelerde giderek daha belirleyici oldu. Oyun kurucu oldu ve oyunu kabul etmeyen Gürcistan ve Ukrayna gibi “yakın komşuluk” çerçevesinde arka bahçesi olarak gördüğü ülkeleri hizaya soktu. Sonra Suriye kriziyle beraber tarihlerinde ilk defa Akdenizli bir güç oldular. Rusya artık bildiğimiz Rusya değildi.

Rusya, tarihi boyunca ana stratejisini sıcak denizlere inmek olarak belirlemişti. Bu stratejinin en önemli nedeni, Rusya’nın özünde bir kara gücü olmasıydı. Rusya deniz güçlerinin (eskiden İngiltere’ydi, sonradan 1954’in ardından ABD oldu) etkisini dengelemek ve dünya egemenliği için mümkün olduğunca deniz güçlerini – mesela Türkiye’yi – Atlantikçi kanattan kopartmak stratejisini, Avrasyacılık doktrininin temeline oturttu. Fakat Türkiye NATO üyesiydi. Rusya’nın bu stratejisi Pentagon dâhil tüm NATO içinde çok ciddiye alınmadı. NATO Türkiye’de belli bir NATO karşıtı ve Rusya yanlısı subay potansiyeli olduğunu biliyordu. Ama bunları marjinal olarak değerlendiriyordu. Hâlbuki AB sürecinde gerçekleşen demokratikleşme esnasında gücünü kaybeden birçok mülayim TSK subayı da Batı etkisinden alerji kapmaya başlamıştı.

İslamcı birileri tüm cihatçı manyakları “bizim çocuklar” olarak gördü

TSK’da artık Batıya ve NATO’ya ihtiyaç olmadığı, hatta NATO’nun ve ABD’nin Türkiye’nin çıkarlarını dikkate almadığı, dahası Kürtlerin bağımsızlığını alttan destekledikleri yönünde bir algı ortaya çıktı ve giderek yaygınlaştı. Tezkere krizini müteakip çuval krizi sonrasında bu kopuş için iyi bir duygusal-nasyonalist malzeme üretildi. AKP iktidarının İslamcı formatı da toplumda bir tür “Batılıların uzaylılaştırılması” sonucunu beraberinde getirdi. Buna göre Türkler zaten Batılı değildi! Biz Osmanlıydık. Batıya karşı durmuş, ona karşı olmak üzerine kimlik inşa etmiştik. Bu İslamcı tarih okuyuşu, 1945-1991 arasındaki işbirliği ve müttefiklik dönemini toplumsal hafızalardan çıkardı. Bunun yerine, bizim altımızı oyan, bize tuzaklar kuran, bizi bölmeye ve parçalamaya gayret eden bir Batı imajı, hem Türk muhafazakârlarına hem de solcularına yerleştirildi. Sağ ve sol, Batı karşıtlığında birleşti. Bunun bir adım sonrası toplumun AB’den kopuşa “bana ne!” tutumuna geçişi, NATO’dan uzaklaşmaya meşruiyet dayanağı ise özellikle “Irak’taki Kürt oluşumunu başımıza dert eden ABD ve İngiltere” algısı oldu. Çekiç Güç’e dâhil olan Türkiye konusu sadece uzmanların masa üstü bilgisi olarak kaldı. Dahası, Suriye kriziyle beraber, ABD IŞİD’e karşı Ankara’yı yanına çekemedi, çünkü İslamcı birileri tüm cihatçı manyakları “bizim çocuklar” olarak görmekteydiler. Bu stratejik derinlik sarhoşluğu esnasında Washington Suriye Kürtlerinde güvenilir bir müttefik buldu. Üstelik Türkiye’nin son yıllardaki profilinin aksine, bu müttefik seküler ve pro-Amerikandı.

Ankara’daki Batı karşıtı santrifüj etkisi böylece artarak devam etti. Özellikle AB demokratikleşme reformları döneminde tasfiye edilen vesayet sistemi ve bu sistemden vazgeçmek istemeyen Ergenekon’cu, Balyoz’cu, Sarıkız’cı, vs. odaklar, Batıdan kopup artık daha “reel politik” müttefiklere yönelme eğilimine girdiler. 28 Şubat’tan beri hâkim görüşlerden biri olan “Batı’nın altımızı oyduğu” görüşü, bu cuntalarca ciddi şekilde benimsenmişti. Ankara’ya silah ve teknoloji aktarımında devamlı sorun çıkartan NATO yerine Rusya ve Çin, hatta İran, çok daha mantıklı stratejik ortaklar olarak lanse ediliyordu. Türk komünistleri arasındaki ABD karşıtlığı sol nasyonalistlere, İslamcılardaki Batı düşmanlığı da sağ nasyonalistlere ciddi bir meşruiyet zemini oluşturuyordu. Böylece sol ve sağ nasyonalistler birleşti. Üstüne üstlük, ABD menşeli genişletilmiş Ortadoğu projesi (BOP) ve ılımlı İslam gibi esasında bizde fazla abartılmış olan yaklaşımlar, bu meşruiyet zeminlerinde meze olarak topluma servis edildi. Oh, artık her şey yolundaydı. Batı’nın ötekileştirilmesi (esas genetik kodlarımızı!) yeniden aktif hale gelmiş, toplum yaşanan yörünge değişikliğine hiçbir tepki vermemeye başlamıştı.

Rusya’nın başını çektiği Avrasyacı kamp, Türkiye’yi açık kollarla, sarılmaya hazır bir ahtapot gibi bekliyordu. Nükleer enerji santrali ihaleleri, Mavi Akım, Türk Akımı, S-400’ler, daha önce Çin’den alınması düşünülen balistik füze teknolojisi gibi adımlar, bu bağlamda dikkate alınması gereken politika değişikliği göstergeleri. Dahası 15 Temmuz esnasında Moskova istihbaratının bu operasyondaki rolü, sonrasında Cemaat’in ABD ajanı gibi lanse edilmesi, yine ciddi önemde göstergeler arasında. 15 Temmuz sonrasında tutuklanan TSK personelinin NATO ile çalışmaya devam etme yanlısı subaylar olduğu bir sır değil. Zaten Perinçek gibi Ergenekon sözcüleri, bu konuda hiç de şifreli olmayan, gayet açık beyanlarda bulundular.

Avrasyacılık stratejisi a- düşmanları etkisiz hale getirme ve b- yeni fırsatlar oluşturma bakımından Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikalarını, sonuç olarak da dış politika yönelimini dönüştüren bir vaka. Yeni Türkiye’nin ötekisi Batı!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.5.2019 [TR724]